HABERLER
Dini Haber

İSLAM’DAN ÇIKMAK NEDEN ZORDUR?

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, İslam'dan çıkmak, İslamiyet'ten çıkmak, Gerçek din, Çocuklukta dini empoze, Dinden çıkma korkusu, Dini bırakmak, Din ile ahlakı ilişkilendirmek, Din adamlarına güvenmek,

İSLÂM’DAN ÇIKMAK NEDEN ZORDUR?

Bir Müslüman İslâm dininden neden çıkmaz ya da çıkamaz sorusunu cevaplarken ülkemiz şartlarını yani Türkiye’de yaşayan Müslümanların içinde bulundukları şartları daha çok göz önüne alarak değerlendirme yapacağım.

  • Sahiplenme geleneği
Biz Türkler, sahiplenen bir milletiz. Karımıza, kızımıza, mahallemize, malımıza, dinimize, imanımıza, futbol takımımıza, her şeye. Bizler sahipleniciyiz. Bir diğer özelliğimiz ise hepimizin filozof olmasıdır. Her konuyu çok iyi bildiğimizi düşünür, gram bilgi ile ahkâm keseriz. Bunu söylerken kendim de dahil olmak üzere bu ülkenin bir vatandaşı olarak öz eleştiri yapıyorum. Sahiplenici ve çok bilici özelliğimiz, fedailere ya da racon kesen mahalle delikanlılarına benzer. Diğer bir özelliğimiz ise sabırsız, sinirli  ve kavgacı olmamız.  “Sen bizim mahallemizin kızına göz mü koydun? Sen bana bir şey mi dedin? Ne dedin?...” Anlamadan, dinlemeden, kafa yormadan, “Vurdum mu deviririm, kodum mu oturturum ANADIN MI!” Sosyal medya, bu tür kabadayılarımızla dolu. Bizim millet olarak bir şeye sahiplenmemiz için ille de o şey hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmamıza, akıl süzgecimizden geçirmemize gerek yok. Bir kimseye “Allah, kadına tecavüzü yasaklayan hiçbir ayet göndermemiştir” dediğiniz zaman hemen ayağa kalkar, kükremeye başlarlar… “Sen ne biçim konuşuyosun Allah hakkında, hemen söylediklerini geri al. Bir daha da dinime imanıma laf söylediğini, iftira attığını duymayayım, ağzını burnunu kırarım.” Bu şekilde alevlenen şahısın inandığı dinin kutsal kitabındaki bir tek ayetten bile haberi yoktur aslında. Dinine dil uzatan bu adam doğru mu söylüyor yoksa yalan mı söylüyor mevzusuna girip de kontrol bile etmez çünkü delikanlılığın, erkekliğin şanına yakışmaz. Mevzunun kendi inandığı şekilde olduğuna da emindir.  Hem kim karıştıracak o kadar sayfayı, kim okuyacak? Okusa bile dinine dil uzatan adam haklı çıktığında ne yapacak? Eyvah, ben bilmiyor muşum mu diyecek? Millet olarak ne yazık ki hatasını kabul eden, doğru sözü söyleyene saygı gösterten erdemlerden biraz uzağız.

Yıllar önce Ateistlerin paylaşımda bulunduğu bir internet sitesine girmiştim. Hemen forum kısmına daldım. Aslında niyetim “Şu dinsiz imansızlar ne konuşuyormuş ne yazıyormuş, şunlara ağzının payını bir vereyim…” niyetiyle dalmıştım konulara. Bu ateistler hiçbir şey bilmezdi. Din hakkında da hiçbir şey bilmedikleri için ve dinsiz olmak nefsani arzularına daha uygun olduğu için Ateist olmayı tercih ederlerdi. Din öğretmenlerimiz bizi öyle yetiştirmişti çünkü. Dindar üyelerle ateist üyelerin tartıştıkları konuları görünce tepkim aynen şöyle olmuştu: O NE LA!  AMAN ALLAHIM!  Kur’an ayetleri, Arapça ve Türkçesi ile karşılıklı olarak kelime kelime telaffuz ediliyor, he bir telaffuz üzerinden  İslâmi kaynaklar didik didik edilerek o zamana kadar hiç duymadığım, okumadığım konular ve sebepler üzerinde hararetli tartışmalar yaşanıyordu. O zamana kadar din derslerimizde bize ezberletilen basmakalıp dini bilgilerle,  etrafımızdaki hacıların hocaların, sohbet ablalarının geleneksel dini ritüellerinden başka hiçbir bilgim yoktu. Birilerinin ağzının payını vermek için girdiğim forumda dini cehaletimle yüzleşmiştim. Bırakın o tartışmaların arasına girmeyi, klavyeden bir tuşa bile basamadım. Forumu, sabahın dördüne kadar takip ediyor ve gözlerim kan çanağına dönünceye kadar her yazılanı okumaya çalışıyordum. Çok mantıklı iddialar olmasına rağmen beynimdeki “İslâm tek gerçek din, mutlaka bir yanlışlık vardır, tercüme yanlıştır..” gibi şartlanmışlıklara  sığınıp silkinip, kalkıyordum bilgisayar başından. Sonunda kafam kaldırmadı ve bıraktım o sitelerde dolaşmayı fakat dini konuda ne kadar az ve yetersiz bilgiye sahip olduğumu fark etmem, Kur’an ayetleri ile ve dini bilgilerle birden bire ve uzun dönem haşır neşir olmama vesile oldu. Sorgulama yeteneğim gelişti. Buna rağmen ayetlerdeki ve dini uygulamalardaki mantıksızlıklara karşı çok direndim. En sonunda bir ilâhiyatçının “Cennete gitmek için ille de Müslüman olmaya gerek yok, Kur’an’da böyle bir şey yazmaz” demesi ile aniden Müslümanlıktan çıktım ve çıkışımın ardından, yıllar içinde araştırdığım ve hatta daha önce fark edemediğim dini bilgileri daha açık ve daha mantıklı ve daha özgür bir düşünce ile değerlendirmeye başladım. Şu an, o uğruna dinden çıktığım Cennet kavramı bile değişti, bilincimde bambaşka anlamlara büründü.


Sonuç olarak bir Müslüman’ın, dinine yönelik bir eleştiride hemen savunmaya geçmesi ve öfkeye kapılması, daha çok dini bilgilerden yoksun olduğunun bir işaretidir özellikle bizim ülkemizde. Bizim Müslüman’ımız kabadayıdır, fedaidir fakat daha çok cehaletin kabadayısı, cehaletin fedaisidir. O fedaiye bir şeyleri anlatmanız, açıklamanız çok zordur. Bir fedai, dayılandığı insanlardan hiçbir şey öğrenmez, ancak saygı duyduğu, değer verdiği, emir aldığı kişilerden etkilenir, onlardan bir şey öğrenir.

  • Benim inancım bana huzur ve mutluluk veriyor, dualarım kabul görüyor demek ki benim inandığım din doğru ve gerçek din.
Psikologlar, bazen insanlara inancın, iyileşme sürecinde çok etkili ve önemli olduğunu söylerler. Bu  bizim halkımızca “İslâm inancı, iyileşmede önemlidir” şeklinde algılanır. Nasıl algılanırsa algılansın, Hristiyan da olsan, Müslüman da olsan, Budist de olsan inanç inançtır. Muska yapan hocalara gidip, var olan fiziksel bir hastalığı iyileştirmesi için dünya kadar para sayıp(parasız yapanlar da var) ardından iyileşme gözlenen bir çok insan var. Dünya genelinde Büyücü diye adlandırılan bu insanlar sadece İslâm dininde değil her dinin içinde ve her devrin toplumlarının içinde vardı ve varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Bizim halkımız içinde mesela “Papaz büyüsü” dedikleri ve Papazlara yaptırılan büyü çeşitleri bile var. Yani büyü yapılması için ille de büyüyü yapan kişinin Müslüman olması gerekmiyor.

Okuduğum bir kitapta, inancın bir insanı nasıl etkilediğine dair gerçek bir hikâye vardı. Hıristiyan bir erkeğin yaşlı babası ağır bir kansere yakalanıyor. Dindar olan babasının iyileşmesi için çare arayan oğul, bir yerlerden bulduğu metal bir yüzüğe eski ve küçük bir tahta parçası yerleştirip babasına getiriyor ve  “Bu yüzükteki tahta parçası, İsa’nın gerildiği çarmıhtan bir parça.  O çarmıhın bir parçasının uzun zamandır nerede olduğunu araştırıyordum ve uzakta bir kilisede buldum. O’ndan küçük bir kıymık alabilmek için kiliseye oldukça yüklü bir yardım yapmak durumunda kaldım” diyor ve yüzüğü babasının parmağına takıyor. Parmağındaki yüzüğün kutsallığına ve şifa verici gücüne iyiden iyiye inanan yaşlı adam kısa süre sonra iyileşmeye başlıyor ve bir müddet sonra doktorların artık umudunu kestiği ilerlemiş kanseri tamamen yeniyor.

Yürekten inandığınız dinin Kutsal kitabını okurken huzur bulursunuz. Hatta bu düşüncenize, “Ben Kur’an okuyorum, Allah’a inanıp O’nu sürekli anıyorum, O’na yakışır bir kul olmaya çalışıp kalbimi iyilikle dolduruyorum. Fark ettim ki  her anım huzurlu. Yaşantımın her anından keyif alıyor, huzur doluyorum”  gibi bir inancı da bilincinize dahil etmişseniz hayatınızın her anından keyif alırsınız ve içiniz huzur dolu olur. Bunun nedeni, inanılan dinin gerçek olması değil, kişinin inancını yani bilinçaltını, bunun gerçek olduğu ve huzur verdiği inancı ile doldurmasıdır. Çünkü Allah olduğuna inanılan  İlâhı sürekli anıp ve ona yakışır bir kul olmayı amaç edinince, mutlulukla ve huzurla ödüllendirileceğine inanılır ve sonuçta o inanç gerçek olur.   İNANIYORSUNUZ ÇÜNKÜ! Adının Allah olduğuna inandığınız bir İlâh var olduğu için değil, siz bu duruma inanmış olduğunuz için bu böyle!

Bu durum sadece İslâm’a özel bir durum değil, bütün dinler için geçerli. Hatta yanı başınızda duran bir çınar ağacına tapındığınızı ve onun bir Tanrı olduğuna inandığınızı düşünsek,  O ağacın gölgesinde oturmak bile sizde muhteşem güzel duygular uyandıracaktır. İnançlı insanlar, hayatlarında gerçekleşen güzel olayları değerlendirirken “her gün dua ediyordum, gerçekleşsin diye, üstelik tam da Allah’ın istediği gibi bir kul olmaya çalışıyorum, bak Allah dualarımı kabul etti, beni ödüllendirdi”  şeklinde bir cümleyi kurarak, arzularının, inandıkları Tanrı tarafından yerine getirildiğine kesin olarak inanırlar. Bu durum sadece Müslümanlara has değildir. Yahudiler, Hristiyanlar için de geçerlidir. Dini inancı olmayıp da evrenin farklı yasalarını ve enerjisini kullandığını düşünen spiritüel yasalara inanan insanlarda da benzeri çalışmalar vardır. O kişiler de hayatlarında gerçekleşen güzel durumlardan sonra “Bu arzumun gerçekleşmesi için kendime her gün sabah akşam telkinde bulundum, bilinçaltımı ve evrenin gücünü bu  arzumla aşıladım ve sonunda başardım, evrensel enerji, arzuma cevap verdi” cümlesini kurarlar. Onlar da mutludur aslında. Peki tamamen inançsız olan ve hayatı mutlulukla, iç huzuruyla geçmiş olan insanların dünya hayatı içinde yaşadıkları bu güzellikler neyden kaynaklanıyor? Onlar dua etmiyorlar ve adının Allah olduğuna inandıkları bir İlâh’a inanıp o İlâhtan yardım istemiyorlar. Ya Budistler? Hastalıkları, meditasyon veya yoga denilen tekniklerle, iç huzuru ile iyileştirmek konusunda dünyada Budizimden daha önde bir din var mı? Huzur bulmak konusunda da öndeler. Onların bu huzuru, dini ritüelleri ile yaşamaları için ille de tapınaklarına kapanmaları gerekmiyor. Bunu gündelik çalışma hayatının içinde çok güzel şekilde başarabiliyorlar. Okul yıllarımızda ve özellikle ilkokul yıllarında, din öğretmenlerimiz bize, Müslüman olmayan insanların hayatlarının iç sıkıntısı ile geçtiğini ve o insanların sürekli olarak buhran geçirdiklerini ve mutlu olmakta zorlandıklarını anlatırlar ve bizi buna iyiden iyiye inandırırlardı. Onların görüşüne göre Allah, var olan tek Tanrı idi ve sadece Allah’a inanan ve Allah’a ibadet eden insanlar mutluluğu ve huzuru bulurdu. Dinden çıkmış biri olarak rahatça söyleyebilirim ki, ASIL DİNDEN ÇIKTIKTAN SONRA  DAHA HUZURLU VE DAHA MUTLU BİRİ HALİNE GELDİM.

Bütün dinlere ve  inanç çeşitlerine tepeden geniş bir manzara olarak bakarsak eğer  inandığı kutsal kitabı her okuduğunda kendini huzurlu ve mutlu hisseden her dinin ya da inancın mensubu, kendi dininin  inancını, yeryüzündeki tek gerçek din ve inanç olduğuna inanır çünkü en büyük nedenlerden birisi, dua ettiği ya da belirli ritüellerle dile getirdiği arzusunun yerine gelmesi ve içinin huzurla dolmasıdır. Her dinden insan, kendi Tanrısının ya da inandığı gücün, dileğini gerçekleştirip, içini huzur ve mutlulukla doldurduğunu iddia ediyorsa O ZAMAN HANGİSİ GERÇEK DİN? HANGİ DİNİN MENSUBU DOĞRUYU SÖYLÜYOR?

  • Çocukluktan kodlama
Dini duygular henüz küçük yaştaki çocuklarımıza verilmeye başlanır. Aslında çocukluktan daha da geriye gidersek anne babanın dindarlığı ve dünyaya gelen çocuğun isminin dini ritüellerle kulağına okunması, mevlüdü, sünneti, ailesiyle birlikte camiye adım atması derken ülkemizde bir insan henüz bebekken dindarlığa adım atar ya da attırılır. Bu durum, bir insanın içinde doğacağı aileyi ve fiziksel vücudu seçme konusunda bir şansının olmaması gibidir. Kişi, hangi ailede ve hangi bedenle bu dünyaya geleceğini seçemeyeceği gibi çocukluktan itibaren  hangi dini ya da din şeklinde ifade edilemeyecek hangi içsel inancı seçeceği konusunda bir seçme şansı  yoktur. Çocuğun hangi dini öğrenip hangi dine inanacağı, ailesinin yani anne babasının seçimidir.

Bir çocuğun beyin yapısının çoğunluğu sekiz yaşına kadar tamamlanır. Bu süre aslında söz konusu çocuğun dini bir alt yapı kazanması için oldukça verimlidir ve kolaydır. Ülkemizde bir çok aile, anasınıfından başlamak üzere, özellikle de birinci sınıfı bitiren çocuklarını, yaz tatilinde Kur’an kurslarına gönderdiği gibi sadece Kur’an kursları ile kalmayıp en büyük dini alt yapıyı evde oluştururlar. “Allah görür, Allah yakar, Besmele çekmeden yemeğe başlama, Fatiha’yı oku bakalım,  öyle davranırsan Allah seni öte dünyada cehennemine atar” gibi sözler ve ihtarlar ülkemizin bir çok bölgesinde ve özellikle kırsalda hâlâ kullanılmaktadır. Hatta bu iş, o kadar ilerlemiştir ki ebeveynler, küçük yaştaki çocuklara, kendilerinin istemediği bir şey yaptığı zaman direkt olarak “Allah seni yakacak” diyerek çocuğun beynine “Allah yakar” kelimesini iyice kazırlar. Küçük yaşta öğrenilen ve telkin edilen bütün bilgiler, o çocuğun bilinçaltına aktarılır ve  çocuğun ileriki yıllarında yani yetişkinlik dönemlerinde kişiyi etkili bir şekilde yönlendirir. Bu yüzden eğitim, dünyanın en önemli işidir, meselesidir. Allah korkusu ile “Allah yakar” inancı ile yetişen insanlar dinlerini öylece kolay kolay bırakamazlar çünkü kendileri farkına varmasalar bile Allah adında bir ilâhın var olduğuna iyice inandırıldıkları gibi dinden çıktıklarında Allah’ın gazabına uğrayacakları korkusu, kişide dinini bırakma konusunda bir karşı tepki ve karşı duruş oluşturur. Yaş biraz ilerledikçe, ergene ya da gence aktarılan dini bilgiler, “dünyanın tek gerçek dini İslâm’dır, O’nda şüphe yoktur, şüpheli bir durum varsa ya tercümede hata vardır ya da yorumlayan kişi, konuyu derinlemesine bilmiyordur” düşünce kalıbı, çocukların, gençlerin beynine adeta dini bir inancın kapısının anahtarı gibi kodlanır. Bu kodu, kendisinden beklendiği şekli ile koruyan bir insan, sorgulama sürecine kolay kolay girmez, girse bile isteksizdir.

  • Korku
Bir insanın yaşamına yön veren en önemli etkenlerden birisi bazen de en önemlisi korkudur. Müslümanlıkta bu korku, dünya hayatında Allah’ın gazabına uğramak, nasıl bir yer olduğu bilinmeyen ve şu an kimsenin göremediği ahret hayatında da cehennemde yanmak korkusudur. Aslında cehennemde yanmak kısmına sadece “yanmak” demek mantıksız bir tarif olur çünkü Müslümanların inancındaki cehennem hayatında günahkâr olan ve cehenneme atılacak olan kişi cehennem ateşinde yandıktan sonra ona tekrar bir deri giydirilir ve tekrar yakılır. Bunun adı İŞKENCE dir. İslâm’ı reddeden yani kâfir olarak nitelendirilen insanların Kur’an’a göre öte alemdeki kaderi, sonsuza kadar cehennem ateşinde yanarak işkence çekmektir. Müslümanlar bu durumu değerlendirirken, çocukluktan gelmiş olan kodlanmanın etkisi ile ne yazık ki mantıklı bir akıl yürütme becerisi gösteremezler. Buradaki mantıksal sorgulama aslında çok basittir. Sonsuz merhamet sahibi olduğuna inanılan ve Kur’an’da da buna sık sık vurgu yapılan ve adı Allah olduğuna inanılan İlâh’ın, onca çirkef ve kötülük abidesi bireyler  dururken sadece kendisine inanmadı diye yarattığı insanlara sonsuz cehennem ateşinde işkenceye çektirmesinin sonsuz merhametlikle uzaktan yakından alakası yoktur. Üstelik buradaki en önemli hususlardan bir tanesi de sonsuzlukla karşılaştırıldığında iğne ucu kadar bile yer kaplamayan insan ömründe bir insan sadece 70 yılını inançsız geçirdi diye onu, zamanla bile ifade edilemeyecek sonsuz cehennem ateşine almak apaçık adaletsizliktir.  Bu durumda her hangi bir konuyu İslâm dini ile ilişkilendirirken “İlâhi adalet” ifadesini kullanmak bayağı bir garip kalıyor. Böyle bir uygulamaya “İlâhî adalet” demek ve İLÂHÎ bir nitelik kazandırmak saçmalıktır. Böyle bir uygulamaya, “vicdansızlığın adaleti” ya da “acımasızın adaleti”,  “bencilin adaleti” ya da “dev egonun  adaleti” diyebilirsiniz fakat bu adalet dediğiniz kelimenin önüne “İlâhî” kelimesini eklerseniz işte o İlâhî dediğiniz kelime, eşitlik, iyilik, merhamet gibi değerleri tarif eden bir hitap şekli olamaz. İşte çocukluktan gelen şartlanmışlıklar ve cehennemde yanmak korkusu, bu kadar basit bir mantıksal sorgulamayı bile Müslüman’ın yapmasına engel olur. Burada çok önemli bir nokta daha vardır ki, bir insan panik halde iken ya da korku içinde iken beyin yeteri kadar çalışmaz, yani kapasitesi oranında değerlendirme yapamaz. Korku, bir insanın düşünce yapısında eksikliklere neden olur. Cehennem azabı ile korkutulan insanlara, cehennem azabı ile korkutuldukları din hakkında sağlıklı sorgulama ve değerlendirme yaptırmanız çok zordur. Çocukluktan gelen kodlamanın ve cehennem korkusunun etkisi ile Müslüman kimse, sorgulama yapmaya her kalkışında yani o kapıyı her açısında karşısında cehennem ateşini ve şeytanı hisseder.

  • Okuma üşengeçliği
Millet olarak okuma özürlüyüz. Bu durum  özellikle de İslâmi konularla ilgili sorular hakkında araştırma yapan kimselerde kendini göstertir. Birkaç kişide rastlayıp gözlemlediğim bir durumu anlatmak istiyorum. Vaktiyle bir arkadaşımız, dinen kapanmanın farz mı yoksa bir gelenek mi olduğunu öğrenmek için küçük çapta bir araştırma yapma gereği duydu. Ulaşabileceği bir yerde bu konularla ilgili ayrıntılı bilgi alacağı kitaplar yoktu. İnternetin başına oturdu ve arama motorundan konuyla ilgili bilgi sahibi olmaya çalıştı. Arama sonucunda İslâmi bir siteye giriş yaptı. Başlık zaten “Allah, kadına kapanmayı emreder” şeklinde idi. Tam olarak bu şekilde miydi hatırlamıyorum ama başlık olarak konu özetlenmiş idi. İlk paragrafta kadının, saçının teli bile görünmeyecek şekilde kapanması gerektiği yazıyordu. Daha sonra bu konunun falanca İslâm âlimlerinin sözlerinden, Peygamberin hayatındaki uygulamalardan ve bazı ayetlerden örnekler verilerek açıklanacağı yazılmış. Arkadaşımız bu kısa açıklamayı okur okumaz “Ha bak, gerçekten de İslâm dininde kapanma varmış” dedikten sonra sayfayı kaydırmaya başladı. “Ohooooooo, amma yazmışlar, oku oku bitmez, ama belli yani bak adamlar ayrıntılı bir şekilde rivayetleri felan da yazmışlar, Kur’an ayetlerinden örnekler vermişler, tamam yaaaa, incelemeye bile gerek yok. Adamlar bu kadar uzun yazıyı keyfe nazaran yazmadı ya!” İslâmi site, yukarıdaki çarpı işaretinden kapatıldı ve internetin başından kalkıldı. Arkadaşımız sadece yedi satır yazı okuyarak ve geriye kalan açıklamanın ne kadar uzun olduğunu görerek  emin olmuş, kararını vermişti.

  • Alışkanlıklar ve dini yaşamın gelenekselleşmiş olması
Alışkanlıklardan vazgeçmek çok zordur. Ülkemizde bir kimse Müslüman olsun ya da olmasın Ramazan ve Kurban bayramlarında resmi tatile yol açan bayram tatillerini değerlendirir. Geleneksel olarak bu bayramları yaşayanlar, aile ve akraba ziyaretlerini gerçekleştirirken diğerleri, tatil beldelerinde tatil fırsatını kullanırlar. Ramazan ayında tutulan oruçlar, ölmüş insanların kırkı ya da elli ikisi gibi adetler. Pilavı, helvası, dini toplantısı, Cuma namazları, “ay ben Kur’an kursunu bitirdim, sen daha gidip öğrenmedin mi?” muhabbetleri. Dilimize yerleşen “Allah korusun, Allah aşkına, Allah nur içinde yatırsın, Allah analı babalı büyütsün, Allah bir yastıkta kocatsın, Allah’ın işine akıl ermez, güç yetmez, Doğrusunu  Allah bilir,  Allah ne dilerse o olur,  Allah bilir biz bilemeyiz, İnşallah, Maşallah, Eyvallah…” gibi dilimize ve yaşantımıza hakim olan ve her telaffuzda insanın dini inancını farkında olmadan pekiştiren ifadeler. Dini ritüellerin bir çoğunun yaşantımızın içine iyice girmiş olması, tarihimizdeki önemli insanların yani atalarımızın yaptığı bir çok önemli işlerin, fetihlerin vb lerin  İslâm inancıyla harmanlanmış hatta yönlendirilmiş olması, şu an günümüzde bile hem siyasilerin hem de mahalle, köy ve benzeri topluluk kültürünün dini inanç ile iç içe girmiş olması, insanların dini inançlarını sorgulamalarını engeller.

Ayrıca ülkemizin bir çok bölgesinde özellikle kadınlarımız, İslâm dininin kendileri için lâyık gördüğü,  erkekten birkaç adım geride olmak ve erkeğe karşı koymamak ya da erkeği ailenin reisi olarak görmek duygusunu içselleştirmiştir. Hatta bazı yerlerde bu durum öylesine yerleşmiştir ki kadınlar, erkeklerin olduğu odada her hangi bir yere oturamazlar. Erkek oturur, kadın ayakta bekler. Erkek konuşurken laf arasına girip bir şey söyleyemezler. Erkeğin sözü son sözdür. Kız çocukları bu geleneğe uygun olarak yetiştirilir ve sonuçta kadın erkeğin sözünden çıkmaz, çıkarsa dışlanır, arsız ve kudurgun muamelesi görür. Bu geleneğin içinde büyüyen bir genç kız ya da kadın, değil dinini sorgulamak, cinsiyet eşitliğine inanılan bir çağda insan olduğunun bile farkında değildir.

  • Aileyi bırakmak kadar zordur
Bilincin en derinine kadar işlenmiş olan bir alışkanlık.  Sınava girerken bile inandığınız Tanrı’dan yardım istiyorsunuz. Ölen yakınlarınızın, öldükten sonra inandığınız Tanrı tarafından şekillendirildiğini düşündüğünüz cennet ve cehennem diyarına gittiklerine ve sizin de eninde sonunda o diyara gideceğinize inanıyorsunuz. Bu inanç sizinle o kadar bütünleşiyor ki rüyalarınızda bile dini içerikli hayaller görebiliyorsunuz. Kişi, ailesine hatta en yakın arkadaşlarına bile anlatmaktan çekindiği sırlarını, problemlerini, inandığı Tanrıya el açıp anlatıyor, yardım istiyor. Böyle bir inancı bırakmak kolay değil. Kişinin ailesini bırakması ne kadar zor ise, içine, benliğine, hayatının her alanına işlemiş olan bir inancı bırakması da o kadar zordur. Bu zorluğun nedeni, inanılan dinin gerçek olup olmaması değil, kişinin o dini sanki en gerçek dinmiş gibi sahiplenip sarılması ve onu içtenlikle kabullenmesindendir.

  • Ahlâki ve Aile bütünlüğüne yönelik endişeler
Ahlâki endişe dendiğinde akla ilk gelen Cinsel ahlâk, Aile bütünlüğüne yönelik endişeler ise  yaşlılar ile gençler arasındaki uzaklık, aile ve akrabalık ilişkilerinin kopukluğu ve benzeri. İzlediğim bir belgeselde (bir İskandinavya ülkesi idi) evlilik kurumunun adeta öneminin yitip gittiğini, kadınların belirli bir yaştan sonra sadece yalnızlıklarını gidermek için çocuk sahibi olduklarını ve bu çocukların da hayatları boyunca babalarını tanımadıklarını, bilmediklerini anlatıyordu. Peki evlilik dışı ilişkilerin özgürce yaşandığı bütün ülkelerde durum aynı mı? İslâm’ı yaşamayan bütün ülkelerin geleneklerinde cinsel özgürlük söz konusu mu? Lafı fazla uzatmadan en önemli soruyu sorayım: EVLİLİK DIŞI İLİŞKİLERİ ONAYLAMAYAN BİZİM ÜLKEMİZİN CİNSEL AHLÂKI NE DURUMDA?

Evvela genelevlerden ve fuhuş çetelerinden başlayalım manzarayı anlatmaya. Bu sektörde çalışan kadınların kaç tanesi, kendi isteği ve arzusu ile girmiştir bu işe?  Bir kez girip damgayı yedin mi, ömür boyu silemezsin alnından. Böyle bir işte çalışıp da geri dönüşü var mı? Erkeklere mikrofon uzatılıp soru sorulduğunda “Genelevler kapatılmasın, fuhuş sektörünü bitirirseniz erkekler, karınıza kızınıza, komşunuza sarkar” diyen düşünce yapısına tekrar soralım: Siz konu komşunun karısına kızına sarkmayacaksınız diye kendi rızası dışında kaçırılıp fuhuş çetesinin elinde tanımadığı erkeklere pazarlanan kimsesiz genç kadının, kadınların suçu ne? DİNİ BÜTÜN AHLÂK SAHİBİ BİR ÜLKEDE YAŞAMAK MI? Bir erkek olarak senin ve ailenin başına bir kaza gelse, ölseniz, kimsesiz kalan kızın, bir şekilde bu çetelerden birinin eline düşse, sen de yattığın mezardan baksan manzaraya, yine aynı şeyi söyler misin? Yani  “…fuhuş sektörünü bitirirseniz erkekler, karınıza kızınıza, komşunuza sarkar” der misin? Bir genç kadın bu sektöre ya çok mecbur kalıp parasal sıkıntılardan dolayı girmiştir o da istemeye istemeye ya da isteği dışında zorlanmıştır.  Bir ülkenin kadınlarının bir kısmını fuhuşa ayırıp harcayacaksınız, adına da O….pu  diyeceksiniz, bir kısmını da ev hanımı olacak diye sağına soluna göz kulak olup eve kapatacaksınız sonra da “BİZ AHLÂK SAHİBİ İNSANLARIZ” diyeceksiniz. Vaktiyle  ülkemizde, emekli olan ve insanlara küsen bir hayat kadını, tüm mal varlığını kendisi ölünce evdeki kedisine bırakmak için vasiyet yazdırmıştı ve herkesten tepki toplamıştı. Bir kadının ahlâk timsali olarak göstertilen bir ülkede böyle bir şey yapmasını yargılamak yerine herkesin şapkasını çıkartıp, önüne koyup düşünmesi gerek. İSLÂM DİNİNDE EMPATİ VAR MI? …

Bizim ülkemizdeki cinsel ahlâk sorunları bu kadar mı peki? Meselâ çocuk istismarı. Bazı tarikatların içine yuvalanmış, cinsel sapıklıklar. Parası olan bazı zenginlerin yine paralarını kullanarak örtbas etmeye çalıştıkları ve yine paraları ile bunu başardıkları her türlü cinsel rezillikler… EVLİLİK DIŞI İLİŞKİLERİ ONAYLAMAYAN VE AVRUPA MİLLETLERİNE GÖRE ÇOK AHLÂKLI GEÇİNEN BİZİM MİLLETİMİZİN İNSANLARI, KARISINI, KIZINI NEDEN, KİMDEN SAKINMAK ZORUNDA KALIR? Bizim milletimizin içinde bizim ırzımıza göz diken Avrupa halkı mı yaşıyor? 16-17  yaşındaki kız çocuğumuzu bile bir yere gönderirken neden arkasından bakmak ya da sağını solunu kontrol edip “ya başına bir şey gelirse” diye telaşlanmak zorunda kalırız? Biz ahlâkına önem veren Müslüman bir ülke değil miyiz? Neyden korkuyoruz, yüzde %99’u Müslüman’dır dediğimiz kendi ülkemizin insanından mı? Bu mu ahlâk? Şunun bir adını koyalım. Biz ahlâkımıza önem mi veriyoruz yoksa ahlâk denilen kavramdan korkuyor muyuz?

Bizim ülkemizde aslında erkeklere yönelik her türlü cinsel özgürlük var. Sadece dikkat edilir.  Evliysem hanım duymasın, etraf öğrenip beni ayıplamasın. Bekârsam ne olmuş, erkeğim, elimin kiridir. Cinsel ahlâka önem veren bizim ülkemizde ne yazık ki çapkın eşlerinin başka kadınlardan getirdiği cinsel hastalıklardan dolayı kansere yakalanan, bu yüzden cinsel organını kaybeden ve hatta hayatını kaybeden kadınlarımız var. Aslında en büyük endişe, tıpkı erkeklerde olduğu gibi kadınların da böyle bir özgürlüğe adım atacağı endişesidir. Bunun nedeni de hem dini hem de geleneksel olarak Ataerkil yani Erkeği üstün ve özgür gören, kadını erkeğin malı olarak gören  bir yapıda olmamızdan kaynaklanıyor. Bunun çözümü ise dindarlıkta ya da dinsizlikte değildir. Hangi ülkede olursan ol, teknolojik gelişime önem verdiğin kadar sosyal hayata ve aile hayatına da önem verirsen ve ülke olarak kadını da erkeği de belirli bir ahlâk ile yetiştirmek için program ve proje geliştirir ve bu durumu ciddiye alarak yönetirsen, ahlâk olarak erkek çocuğunu kız çocuğundan ayrı tutmaz isen,  aile ve ahlâk yönünde endişe duymazsın.

Başlığı ilgilendiren diğer bir husus ise Aile yaşantısı. “Kızım oğlum,  dinden çıkarsan yani dinsiz olursan bazı  ülkelerin umarsız insanları gibi aile bağları parçalanır, her kes kendi başına savrulur gider” düşüncesine ya da inancına dikkat çekilir. Sırf devletten çocuk parası almak için çocuk yapan ve çocuğu 18 yaşına geldiğinde kapı dışarı eden anne babalarla, 40 yaşına gelmiş ama biberonla beslenen bebek gibi,  kendini ilgilendiren her konuda hâlâ anne babasına danışma gereği duyan aşırı bağımlı anne baba çocuk aile  örneğini karşılaştırdığınızda hangisine NORMAL diyebilirsiniz?  Bizim aşırı korumacı aile yapımızı dini inançla ilişkilendiremeyeceğimiz gibi bazı ülkelerde  yaşayan ilgisiz anne babanın tutumunu da dinsizlikle ya da farklı bir dine tabi olmakla ilişkilendiremeyiz. Kaldı ki bu tür durumlarda örnek verilen ülkeler ve toplumlar, aile bağları açısından en uzak ve en kopuk olanlardan seçilir. Gerçekte, bütün dinsiz ya da Müslüman olmayan toplumların yaşantısı soğuk ve bir birinden kopuk değildir. Genel olarak bu durum, içinde yaşanılan iklimin sıcaklık ya da soğukluğu da birer etken olmak üzere daha çok her toplumun geleneksel yapısıyla ilgilidir. Biz, misafirperverliğimizle ve aile yapımızın kuvvetliliğiyle övünürken “Biz Müslümanlar” diye başlamayız lafa “Biz Türkler” diye giriş yaparız sözlerimize.

  • Dinini yeteri kadar bilmemek ve din adamlarına aşırı güven
Özellikle Diyanet işleri başkanlığı tarafından Kur’an’ın Arapça okunuşunun öğrenilmesi hususunda Türkiye’nin her yerinde Kur’an kursları hizmet vermekte olduğu gibi Müslüman halk da çocuklarının küçük yaştan itibaren Kur’an’ın Arapça okunuşunu öğrenmelerini, Kelime-i Şahadet getirmek gibi önemli bir dini giriş olarak görmektedir. Ayrıca bu durumun, Müslüman halk bilincinde oluşturduğu etki, “Kur’an’ın Arapçası kutsaldır” şeklindedir. Her ne kadar İlâhiyatçılar, Kur’an’ın Arapça okunuşunun bir kutsallık arzetmediğini söyleseler de  halkın genel inanışına yansıması ve kabullenişi bu şekildedir ve bu yansımadan ve kabullenmeden de Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı  gayet memnundur. Türk Müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’i, Arapça okunuşu ile okumaya devam ettiği sürece HERŞEY YOLUNDA. Bir de işin içine geleneksel dini bilgiler girdi mi, sorgulamak da neymiş?

“Kur’an okunurken neye dikkat edilir? Adetli iken Sure, ayet okunur mu? Abdest nasıl alınır?, Baş ağrısı için hangi sureden kaç adet okumak lâzım?, Kadın başı açık tuvalete girince etrafa sıçrayan sidik saça sıçrar o da saç dökülmesine neden olabilir. Saçının tek bir teli bile örtünün dışında kalsa, iyi melekler yanından uzaklaşır, şeytanlar başına üşüşür. Tuvalete sağ ayakla mı yoksa sol ayakla mı girilir? Ayetel kürsi’nin mutlaka üçgen muska ile boyunda kolye gibi taşınması ya da her gün okunması gerekir….   Kur’an, o mukaddes kitap, öyle her insanın, her cahilin aklının yetebileceği bir dille yazılmamıştır. O’nu okuyup  anlamak da herkesin harcı değildir. Biz okusak bile anlayamayız. Onca ilâhiyatçı bile yıllarını verip araştırıyor da öyle yorumluyor. Ben şahsen falanca İlâhiyatçının görüşlerini çok doğru buluyorum ve çok beğeniyorum. Maşallah adamda müthiş bir zekâ var ve dini bilgisi muhteşem. O yüzden aklıma bir şey takıldığında O’nun yorumlarını okurum. Hatta geçenlerde televizyonda izledim, geçmişte yaşamış olan falanca İslâm âlimi demiş ki “Her gün Kur’an okunan eve bereket yağar, şeytanlar o evden uzak durur”. Kur’an okumayı biliyorum çok şükür, her gün birkaç ayet okuyorum evde, Allah’ım kabul etsin………”

  • İslâm’ı, günümüz yaşantısına göre uydurabilmek için her türlü ayeti ve dini bilgiyi değiştirip parçalamak ve yeniden inşa etmek gelenek halini aldı.
1400 yıl önce oluşturulmuş bir din veya bir kurum, bu zamana kadar ya kalmaz yok olur gider, ya da kendini geliştirir, yeniler, yaşadığı zamana adapte eder ve daha güçlü bir duruşla varlığını sürdürmeye devam eder.  Bu güçlü duruş, söz konusu dinin  doğru bir din veya gerçek bir din oluşundan kaynaklanmaz. O dine inanan ve dinin ayakta durmasında görev alan kişilerin, özellikle de toplumun dini inancına yön veren kimselerin gayretleri ile olur. Bunu, tarihi bir evi, ayakta kalsın ve her dönem biraz daha cafcaflı hale gelip albenisini kaybetmesin diye sürekli olarak restorasyonunu tamamlayıp yeni baştan dekore etmeye ve dahası reklamını aksatmadan yapmaya benzer. Sedirin yastıklarının üzerindeki örtüde yine kilim desenleri vardır ve orjinaline uygun renkler kullanılmıştır fakat o yastıklar ve yastık örtüleri eskisinin aynısı değildir. Yeni baştan yapılmıştır. Üstelik bu tarihi ev şöhrete de kavuşmuştur ve her sene bir çok turisti ağırlamaktadır.

Yaşı büyük olanlar hatırlar: Eskiden adet gören kadın, namaz kılamaz, oruç tutamaz, abdest alamazdı. Hatta Konca KURİŞ adında bir kadın, “Kadın adetli iken namaz kılabilir, oruç tutabilir” iddiası yüzünden kendisinin de üyesi olduğu dönemin dini bir örgütü tarafından 35 gün işkence edildikten sonra  öldürüldü. Çünkü kadının  adet kanı, pislik olarak görülüyordu ve kadına duyulan saygı, şimdiki kadar değildi. Geldiğimiz şu dönemde bu kural değişti. Kadınlar isterlerse adetli iken namaz kılıp Kur’an okuyabiliyorlar, oruç tutabiliyorlar. Mesela ayetlerin eski ve orijinal çevirisi ve yorumuna göre hırsızlık yapanın elinin gerçek anlamda kesilmesi bilgisine karşılık şimdilerde hırsızın elinin kesilmesi değil, üzerine çizik atılması gerektiği veya el kesme ile ilgili ayetin sonradan iptal edilip bu uygulamanın eski devirlerde yapılabildiği ve günümüzde geçerli olmadığı gibi güncelleme tarzı yorumlar devreye girdi, girmeye de devam ediyor. GEREKÇE HEP AYNI: “Kur’an’ı Kerim’i, bizden öncekiler hep yanlış yorumlamış. Biz doğru yorumlayıp doğru sonuçlara ulaşıyoruz, doğru fetvalar veriyoruz” gerekçesi ya da iddiası.  Kur’an, Modern Müslümanlar tarafından, Modern hayata uyum sağlayacak şekilde  güncelleştiriliyor fakat bu güncelleştirmenin ülkemizdeki dini ifadesi “İslâm evrensel bir dindir, Kur’an, evrensel bir kitaptır ve biz Kur’an’ı, ruhuna uygun olarak, doğru olarak yorumluyoruz” şeklindedir.

  • Tarikatların ve dini cemaatlerin rolü
Tarikat ve cemaat konusu çok uzun ve çetrefilli fakat kısa olsa da değinmek gerekecek. Bizim ülkemiz ne yazık ki uzun bir süredir tarikatların ve dini cemaatlerin yataklandığı bir bölge oldu ve halen de öyle. 1982 darbesinden sonra ülkenin her tarafına dağılmasına ve yayılmasına zemin hazırlandığının ortaya çıktığı Fethullah Gülen cemaatinin gençleri, çocukları ve cahil insanları nasıl kandırdığı ve cemaatin içine dahil ettiğini 15 Temmuz’dan sonra çeşitli televizyon programları aracılığı ile izledik. Kapalı ve havadar olmayan odaya 50-60 kişilik sandalyeler diziliyor. Etkilemek ve cemaate katılmak istenen kişiler ya da çocuklar bu salona alınıyor, kapılar kapatılıyor. Duvardaki büyük ekran televizyonda Fethullah Gülen, vaaz veriyor ve bu sırada içinde uyuşturucu barındıran tütsü çubukları yakılıyor. Uyuşturucunun etkisi ile yarım da olsa beyni tavana ulaşan gurup, dışarı çıktıktan sonra “görüyor musun sen şu mübarek adamı, televizyondan bile izlerken bambaşka alemlere gittim, çok mübarek adam,…” diyerek ulvi ve ilahi olduğunu sandıkları düşüncelerle ve hislerle  oradan ayrılıyor ve cemaate karşı müthiş bir sempati duymaya ve bir süre sonra da bu tür cemaatlerin müdavini olmaya başlıyorlar. Bu ve benzeri yöntemlerin uygulanması aslında tarihin çok eski dönemlerine kadar uzanıyor. Cemaatlerin içine en etkili mürid toplama yöntemi ise ne yazık ki Dershaneler, Lise ve Üniversite yurtları. Öğrenciler hem kendi ceplerinden para harcayıp bu tür yurtlara alınıyorlar hem de öğrenci, üniversiteyi bitirinceye kadar beyin yıkama sürecine alınıyor ve Cemaate kulluk  için yetiştiriliyor. Fakat bu tür cemaatlere insanların ya da gençlerin nasıl girdirildiği kadar girdikten sonra nasıl bir düşünce ve yaşama tarzına dahil edildiği de o kadar önemli. Bir çok tarikat ve cemaat içerisinde, belirlenmiş kişiler haricindeki bireylerin sosyal medyayı takip etmeleri, televizyon izlemeleri, gazete okumaları ve hatta dini bir konuda, bağlı bulundukları şeyh dışında farklı birinden dini fetva ve bilgi almaları da yasaktır. Bunun gerekçesi ise televizyonun şeytan icadı olduğu, internetin ahlâksız olduğu ve insanı ahlâksızlaştırdığı dinsizleştirdiği gibi sebepleri sıralanır fakat gerçek neden, tarikate alınan bu kimselerin, ülke gündemini, farklı kişilerin görüşlerini takip edip gözlerinin açılmasını, akıllarının başlarına gelmesini ve içinde bulundukları garip yaşamı sorgulamalarının engellenmesi yatmaktadır. Bu kişilerin adeta kapalı birer kutu olmalarına çalışılır. Cemaat veya tarikat liderleri adeta ilâhlaştırılır, peygamberden daha üst bir konuma ulaştırılır. Hatta bir kimsenin başı sıkıştığı zaman Allah’tan değil şeyhinden yardım istemesi gerektiği inancı öğretilir. Bu sistemin genel olarak anlamı, kula kulluktur. Bu sisteme hizmet eden kişilerin de beyinlerini yeteri kadar çalıştırmalarına müsaade edilmez, cahil kalmaları sağlanır, böylelikle de bu tür cemaatlerde bulunan ancak çok az sayıda insan, içinde bulunduğu durumun ters ve garip olduğunu sorgulamaya başlar. Bu aslında biraz da, insanların henüz çocukken aileleri tarafından nasıl yetiştirildiği ile alakalıdır. Özgür ve bağımsız düşünce sistemi yerine, tamamen itaatkâr, fikir üreten değil kendisine verilen fikri uygulayan, ses çıkartmadan, hiçbir şeye itiraz etmeden kendisine her söylenene boyun eğmeye alışmış ve güdülmeye hazır koyun gibi yetiştirilmiş insanlar, beyinlerini çalıştırmak yerine akıllarını ve hatta inançlarını kiraya vererek  kendilerini güdecek bir çobana, cemaate veya tarikata eninde sonunda yapışacaklardır. Bu yapışmadan sonra da, kendileri üç kuruş para ile  tamahkâr bir hayat sürerken bağlı oldukları şeyhin lüks yaşamını ve para içinde yüzmesini de Allah’ın özel kuluna yaptığı özel lütfu olarak görüp normal karşılayacaklardır. Bu zihniyetteki insanların  sorgulama sürecine girmeleri  zor gibi görünüyor.

  • Paranın yönettiği ya da parayı yöneten emperyalist ülkelerin, insanları cahil bırakmak için uyguladıkları politikalar
Dünyanın gözü önünde bir Ortadoğu bataklığı. PETROL, PETROL, PETROL. Ajda PEKKAN’ın o meşhur şarkısı:
………
Aman petrol, canım petrol
Artık sana sana muhtacım petrol
Elinde petrol, sonunda petrol
Artık dizginlerim senin elinde petrol
Öyle gururlusun giremem yanına
Girmişsin kimbilir kaç aşığın kanına
Dolardan marktan başka laf çıkmaz dilinden
Neler neler çekiyorum senin elinden
………………………….

Son nakarattaki son cümle, tam da  Ortadoğu halkının gerçeği aslında. Petrole alternatif olabilecek çeşitli enerji kaynakları ortaya çıkartılıp kullanılmaya başlandıysa da henüz Petrolü yerle bir edip “Artık Petrole ihtiyacımız kalmadı. Bizim enerji kaynağımız, Petrolden daha ucuz, daha çok ve hatta zararsız” denecek bir döneme henüz giremedik. Üstelik Petrol şu an sadece bir enerji olarak değil aynı zamanda da bir çok ürünün ve özellikle de deterjanların ve temizleyicilerin hammadesi olarak kullanılıyor. Arap ülkelerinin başında, ülke kaynaklarının getirdiği paraları  lüks hayatlarla yiyip emperyalist ülkelere hizmet eden devlet adamı görünümünde uşaklar ve bu uşakların altında ezilen HALK! Halkın bu durumu garip görmemesi, normal karşılaması gerek. Bunun için cahil olmalılar. Bunun ön şartı ise dini kurallarla yönetilen bir ülke. Dini kurallarla yönetilen ülkelerde aynı zamanda düşünce ve fikir özgürlüğü yasaktır. Petrol arsızı büyük ülkeler, biberon gibi yer altı kaynaklarını emebilecekleri ülkelerin iç işlerini ellerinden geldiğince karıştırmaya çalışırlar. Cumhuriyetin, demokrasinin bu ülkelerde yaşamasına asla müsaade etmezler çünkü bu türlü yönetimler, insanların gözünü açar, uşaklıktan çıkartır ve birey olma, içinde bulunduğu ülkeyi, durumu sorgulama ve bu sorgulamanın ardından harekete geçme sonuçlarını doğurur. Bu yüzden bu halklar, günün birinde Petrol denen popüler yakıtın devri geçip gidinceye kadar cahil kalmaya en yatkın olan yönetime yani DİNİ YÖNETİME mahkûm edilecekler. Ne zaman ki Petrolün hükmü artık geçerliliğini yitirecek, işte o zaman Arap halklarının da, medeniyetle tanışması, bir süre bu medeniyetle yönetilmeleri ve sonraki kuşakların, kendi dilleri ile yazılmış olan kutsal kitaplarını içinde yaşadıkları medeni hayatla karşılaştırıp sorgulamaya başlamalarının ardından İslâm’ı terk etme dönemi başlayacak ve hızlanacaktır. Şu anki  Arapların bir çoğunun dinlerini sorgulamalarına ihtiyaçları yoktur çünkü yaşadıkları hayat zaten Kur’an’a uygundur. Bu sorgulamayı yapabilmeleri için modern hayata adım atmaları gerekir. Hatta o günler geldiğinde, sırf Petrolü ucuza almak için Müslüman halkları cahil bırakmak için çalışan Para ve Şirket zengini ülkeler, bu kez, kendi sanayicilerini zengin etmek ve yeni pazarlara açılıp paralarını katlamak için yani bu kez farklı şekilde kâr edebilmek için  Petrol atığı olarak gördükleri o ülkelerin insanlarını ve yönetimlerini modernleştirmek ve kendi pazarlarına uygun birer müşteri haline getirebilmek için  özenli bir çabaya bile gireceklerdir.

  • Türkiye’nin Cumhuriyet ile yönetilmesi
İnsanımızın dini inancını sorgulamaya gerek görmemesinin en önemli nedenlerinden birisi de içinde yaşadığımız ülkemizin yani Türkiye’nin bir cumhuriyet rejimi ile yönetiliyor olmasıdır. Atatürk gibi bir deha, eline geçirdiği en büyük fırsatı, kendisini Padişah ilan ederek değil aksine egosundan ve nefsani arzularından tamamen uzak ve ülkesini vatanını seven gerçek bir lider olarak değerlendirdi ve tüm ülke insanlarının eşit haklara sahip olması gerektiğini düşünerek Cumhuriyeti kurdu. Kadın haklarının da içinde bulunduğu medeni kanunu getirdi.  O yıllardan bu yıllara kadar, batıdan aldığımız medeni kanun, her devrin gereklerine göre değiştirildi, yenilendi ve geldiğimiz şu noktada dünya genelinde kabul edilen genel insan haklarına en yakın hale geldi (yine de çok eksiklikler var). Diyanet işleri ve din adamlarımız ise, Türkiye’de gelişen modern hayata karşı dini yaşantıyı mümkün olduğu kadar adapte etmeye çalıştılar. Kur’an’ın Arapçasının daha makbul olduğu inancı ve çalışmaları da buna dahil tabi ki. O yıllardan beri, medeni bir kanunla yönetilen insanlarımız, İslâmî yönetim yani Şeriat yönetimi başlarına gelmediği  için İslâmî kuralların ciddiyetinin henüz farkında değiller. Şeriat ile yönetilen bazı  ülkeler ise  kendi insanımız ve ilâhiyatçılarımız tarafından “yobaz, cahil  ve dinini bilmeyen insanlar” olarak nitelendirilir. O ülkelerde uygulanan kanunlar ve kurallar aslında Kur’an’a uygundur fakat bizim insanımız şeriat yönetimini görmedikleri ve bizzat deneyimlemedikleri için Kur’an hükümlerine göre yaşamanın nasıl olduğunu bilmezler, farkında da değillerdir, rahatlardır ve bu rahatlığın verdiği etki ile, şeriat ülkelerini “İslâm’dan uzak” olarak nitelemek kolaylarına gelir. Sonuçta da “başına gelmeyenin hoşuna gelir”.

  • Dinsiz olursam ne yaparım endişeleri
Özgürlük cesarettir. Özgür düşünce bile yeri geldiğinde cesaret ister. Bizler, dışarıya karşı değil ama kendi içimizdeki yani kendi ülkemizdeki bir çok yapıya boyun eğmeye alıştırılmış insanlarız. Birilerinin bizlere emir vermesi, bizlerin de bu emirleri yerine getirmesi lâzım. En özgür ruhlu insanımız bile, inandığı Tanrıya ya da dine boyun eğip, ibadet etmeli. Bu yüzden bir kimsenin, dine ya da bir Tanrıya gereksinim duymadan  hayata yönelik prensiplerini, amaçlarını, yaşama yönelik anlamlarını kendi kendine tespit edip düzenlemesi düşüncesi bir çok kişiyi içten içe korkutur. Tanrıya inanç, biraz da bağımlılıktır aslında. Bu alışkanlığı bir kenara koyalım  en önemli ihtiyaç, kapasiteni aşan, fiziksel dünyada erişebilmeni mümkün kılmayan, sonu belli olmayan, kısacası insanın kendi elinde olmayan belirsiz bütün durumlar ve istekler için el açılır, inanılan Tanrıya dua edilerek yardım istenir. Dinden çıkınca, kimden yardım isteyeceksin? Hangi üstün, sihirli ve kudretli varlık, senin dualarını izleyecek ve yeri zamanı geldiğinde arzularını yerine getirecek? Bu çok doğal bir durum. Bir insan inancını yitirdiğinde doğal olarak içinde kocaman bir boşluk oluşur. Bu boşlukla başa çıkmak, o boşluğu doldurmak beceri, cesaret ve irade ister.

  • Toplum ve aile tarafından dışlanma endişesi
Bu endişenin temelinde yatan gerçek neden, İslâm dininin tıpkı diğer ilâhî dinlerde olduğu gibi kendisini diğer insanlardan, diğer zümrelerden ayrıcalıklı ya da ayrı görme geleneğidir. Son zamanlarda ülkemiz siyasetinde vurgulanan “ikircikli, ayrıştırıcı” olarak tarif edilen yapının bizzat dini yapı içinde bulunmasından kaynaklanır. Çünkü İslâm dininin insana insan olarak bakabilme yetisi ve hatta niyeti yoktur. İslâm inancına göre ya Müslümansınız ya da kâfirsiniz. Yani  “Ya bendensin din kardeşim ya da ötekilerdensin” bakış açısıdır.  Müslüman olmayanların dost edinilmemesi, Müslüman bir kadının, Müslüman olmayan bir erkekle evlenmesinin yasak olması, Müslüman olmayan herkesin kâfir sınıfına koyulması ve bunların da Kur’an isimli kutsal kitapta yazması, zaten kendi başına İslâm’ın insan olduğu için insana değil, Allah’a inandığı için Müslüman olmaya  önem veren bir din olduğunu açıkça vurguluyor. Bu durumda dinden çıkan birisinin, anında ötekilerden birisi haline gelmesi, taraftarlık zihniyetine ve davranışına çok da uygun olan bizim gibi geleneksel bir halkın içinde bu durumu düşünmek ve söylemek anlamında hemen içsel bir tepki ve korku oluşturuyor. “Ben dinden çıkarsam, Müslüman olmayacağım, gavur ya da kâfir olacağım, bizim dinimizde kâfirlerle bırak aile olmayı, dost bile edinilmez. Ailem beni dışlar, toplum beni dışlar, ötekilerden biri olurum. Arkadaşlarımı kaybederim” düşüncesi kaçınılmaz hale gelir. Aslında burada en çok dikkat edilmesi gereken durum şudur: Dinden çıkan ve İslâm dininin tarifi ile Kâfir olan kimse, kâfir olduktan sonra Arkadaşlarına, akrabalarına, komşularına ve arkadaşlarına yüz çevirmez, onlara küsmez, onlarla arasını açmaz. Söz konusu kişi dinden çıktıktan sonra bu kişiye, Müslüman olan ailesi, Müslüman olan akrabaları, Müslüman olan komşuları ve Müslüman olan arkadaş çevresi yüz çevirir ve ilişkilerini keser. Dolayısıyla  İslâm dininin genel olarak insanları ayrıştıran ve gruplandıran böyle bir  yapıda olması, onlar-bizler, şeklindeki Türk milletinde de yoğun bir şekilde bulunan taraftarlık zihniyeti, dinden çıkmak ve çıktıktan sonra da bunu dile getirmek hususunda tereddütlü davranmayı gerektirir.

  • Yeni nesile göre eski neslin bakış açısı, dünya görüşü, dinden çıkmayı zorlaştırır.
Bir şehrin iki katlı evinin ikinci katına çıkın ve balkondan şehri gözlemleyin. Neler görürsünüz ya da şehrin ne kadarını görürsünüz? Bu kez o iki katlı evden inin ve 40  katlı bir gökdelenin en yüksek katına çıkın. Dört bir yandan şehre bakın. Neler görürsünüz? Şehrin ne kadarı görünür? Şehrin güneyinde neler var? Evler hangi yönde daha çoğunlukta? Yeşilliğin, ağaçların bulunduğu yerler nerelerde yoğunluk kazanmış? Trafik en fazla nerede akıyor? Neden trafik orada daha fazla? Sanayi bölgesi ne tarafta? Seralar görünüyor mu?... Bu tür bilgileri belki şehri gezerek de ya da oranın bir yerlisi olarak da bilebilirsiniz fakat her yeri aynı anda görebilmek ve aynı anda karşılaştırma yapabilmek size bambaşka ve daha doğru ve gerçekçi bir bakış açısı kazandırır. Hatta yaşadığınız yani oturduğunuz site sizin gözünüze, o zamana kadar çok küçük bir yer olarak görünmüştür fakat 200 metre yükseklikten baktığınızda ve sizin yerleşim yerinin yakınında bulunan siteleri alabildiğine gözlemleyip anında bir karşılaştırma yaptığınızda  “yahu bizim siteler oldukça büyükmüş aslında, halbuki  benim gözüme ne kadar da küçük görünüyordu” diyeceksiniz. Hatta şehrin diğer bir ucu ile kendi ikâmet ettiğiniz yeri karşılaştırıp “falanca arkadaşımın ağzına baktım, sırf arkadaşım ve falanca komşumla bir arada olayım, biraz da şu kadar kâr ile ev sahibi olayım diye şehrin neredeyse en kurak yerine mitili atmışız ama görüyor musun Şehrin şu tarafı daha bir ağaçlık, daha bir sakin duruyor. Keşke oksijeni bol olan O civardan  ev alsaymışım, hem oradan işyerim yine aynı mesafede kalıyor”  diyeceksiniz. Bir şehre sadece 200 metre yükseklikten bakmak bile o şehrin trafik sorununu tespit edip çözebilmek adına hemen kafanızda bir fikir oluşturacaktır.

Şimdiki yeni nesil gençler ve yaşı büyük diyebileceğimiz çocuklar, bizler kadar ya da eski insanlar kadar çalışmanın, emek vermenin kıymetini bilemiyor olabilir fakat parmaklarının altındaki internet ve internetin sağladığı çeşitli olanaklar ile dünyayı, daha kapsamlı olarak gözlemleyebiliyorlar, belki farkına bile varmadan. Dünyanın öbür ucunda yaşayan insanların videolarını, yaptıkları deneyleri, paylaştıkları hayat deneyimlerini izleyerek bakış açılarını genişletiyorlar. Şimdiki gençler artık mahallenin gençleri değil, dünyanın gençleri sayılır. Bu gençlerden birinin annesi, öte mahalledeki muskacıya, hacıya hocaya gidip psikolojik sorununa dini çareler ararken  bu genç, youtube kanalındaki inanç, şartlanmışlık ve bilinç yönetimi hakkındaki videoyu seyrediyor. Bilinçaltı korkularını yok edecek telkinleri ve bu telkinleri ne kadar süreyle ve nasıl tekniklerle uygulayabileceğini izliyor ve uyguluyor, sonuç alıyor. Ve yine yaşlı bir kadın  “bırakın şu gavurları izlemeyi, hepsi de şeytan dölü, ne aile bilirler, ne ahlâk değer kıymet bilirler dinsiz imansızlar” diye söylenirken bu babaannenin 25 yaşındaki hamile torunu, gavur icadı ve gavur yapımı olan telefonundan yine gavur icadı ve gavur şirketi olan youtube kanalını açarak,  doğacak çocuğunun zekâ seviyesini geliştirebileceğini düşündüğü  gavur icadı zekâ oyuncaklarını, gavurların nasıl tanıttığını  inceliyor. Tesettürlü bir ailede doğup, aile zoru ile tesettüre giren genç kız, elindeki akıllı telefonun internetinden, yabancı ülkelerde yaşayan başı açık ve modern giyimli kadınların yaptığı muhteşem el işi tekniklerini, el sanatlarını izliyor, onların yaptığı işlerden modeller alıyor ve o kadınlarla kendisi arasında, başından ayak tırnağına kadar uzanan tesettürü dışında  fark görmüyor. “Dinden çıkınca ne olacan, gavur mu olacan?” diye bir soru gelse, yeni neslin aklındaki insan tanımı “Gavur” ya da “dinsiz” şeklinde tanımlı değil. Yeni nesil gençlerin kafalarındaki model, nerede yaşarsa yaşasın ve kim olursa olsun “İnsandır” şeklinde. Tabi ki de arada bazı farklar olacaktır. Bizim iyi yanlarımız olduğu gibi onların kötü yanları olacaktır. Onların iyi yanları olduğu gibi bizim de bazı kötü yanlarımız olacaktır fakat yeni nesil, sadece bir iletişim aleti vasıtasıyla adeta dünyanın görüşüne kendini entegre ederken ve bu doğrultuda bakış açısını genişletirken ve bu genişlemiş olan bakış açısı,  kendi beyninde makûl ve mantıklı bir zemin bulduğunda, inandığı dinin gereklerini de, kendi beyninde geliştirdiği bu mantık düzleminde sorgulamaya ve irdelemeye başlayacaktır. Eski nesil insanların ise bu süreci yaşamaları zor gibi duruyor. Ancak belirli bir yaşa gelirken, yeniliklere açık, yaş aldıkça kendisini geliştirebilmeyi başaran insanlarımız, sorgulama sürecine girip bu süreci sağlıklı bir şekilde ilerletebilecektir.

  • Her şey yolunda ise sorgulamana gerek kalmaz.
Eğer bir insanın dinini sorgulaması, hayatında ters giden durumlardan dolayı ortaya çıkacaksa, her şey yolunda olduğu zaman sorgulanacak bir durum kalmıyor demektir. Komşunla iyi geçiniyorsan komşunu sorgulamanın ve araştırmanın bir anlamı yoktur. Din de öyledir. Dini kurallarla ve dini ritüellerle aran iyi ise, maddi gücün yerinde ise, ailende herkes mutlu ise ve inandığın din ile ilgili hiçbir şüphe, hiçbir gariplik hissetmiyor isen  araştırıp soruşturmaya gerek duymazsın. Tıpkı hayatından memnun olan bir gayrımüslimin İslâm dinini araştırmaya gerek duymaması gibi.

  • Din adamı olmak
İslâm dini ile ilgili sorgulamaları en sağlam yapan ve en sağlam bilgilere ulaşanlar şüphesiz din adamlarıdır. Onlar hakkında kesin bir şeyler söyleyemem tabi ki fakat eğer bu din adamları içinde, hangi yüzdelik diliminde olduğunu tahmin edemediğim bir çoğunluk, Kur’an’ın insan eli ile yazılmış bir kitap olduğuna inanıyorsa ve İslâm dininin gerçekte Tanrı ile alakası olmayan bir din olduğuna kanaat getirmişlerse, onların durumu diğer insanların durumundan daha da zor. Yıllarca eğitim aldığın ve parasını kazandığın, ayrıyeten din hususunda çevredeki insanların övgüsünü ve saygısını aldığın bir dini bıraktığını ilan etmek hiç kolay değil. Belki de böyle bir şeyin kolaylığı ya da zorluğu söz konusu kişiyi  ilgilendirmiyordur. Saygı gören bir mesleğin var, iyi de para kazanıyorsun, içsel inancın ya da inançsızlığın da etik olarak senin meselense, aynı yolda devam edersin. Belki bu durum kişisel çıkarına uygundur yani çıkarını düşünüyorsundur ya da ülkemizde yaşayan insanların, henüz dinsizliği kaldıramayacak durumda olduğuna kanaat getirip, “dini inanç bu insanlar için iyidir, bu millete Allah korkusu mutlaka lazım” gibi bir bakış açısına sahipsindir ya da bu inançsızlığını ve maddi kazanç sağladığın işini bırakacak cesarete sahip değilsindir. Belki bu konuda haklı tarafların da olabilir. İnsanlar bu tür durumlarda çoğu kez kendinden önce en yakınındakilerin durumunu yani annesini, babasını, karısını, çocuklarının durumunu düşünür. Öncelikle onların güvenliğinden endişe eder. Bizler de  aslında benzer endişeler yaşıyoruz.

  • Tarihi kaynaklara güvensizlik
Bu güvensizliği yoğun olarak yaşayanlardan birisi de bendim. İslâm kaynaklarının bir kısmı Kur’an’a uygundur, bir kısmı İnsanidir ve diğer kısmı da ne Kur’an’a uygundur ne de bize anlatılan “Hoş ve iyi İslâm” inancına uygundur.  Bu durum artık bir çok kişi tarafından biliniyor fakat hoş olmayan dini kaynaklardan söz açılınca en genel olarak kabul gören düşünce ya da inanç şudur:

“Kur’an, kıyamete kadar korunacak kutsal bir kitap fakat diğer dini kaynakların böyle İlâhi bir korunma süreci ya da garantisi yok. İslâm dini yayıldıktan sonra bu kaynakların bir çokları tahrif edildi. Emeviler ve Abbasiler döneminde de halkı yönetenler gerçek Müslüman değillerdi ve İslâm dinini kendi siyasi çıkarlarına göre değiştirdiler, üzerinde oynadılar, Kur’an’a uymayan fetvalar verdirdiler. Doğal olarak da bu zamana kadar gelen İslâmi kaynakların bir çoğunun  Peygamberin uygulamaları ya da Peygamberin gönderdiği din ile alakası yok. Bu yüzden bir dini kaynağın doğru olup olmadığının tespit edilmesi için o kaynağın Kur’an ayetleri ile karşılaştırılmasının yapılması ve eğer Kur’an ayetlerine uygun ise ancak o zaman doğru kabul edilmesi gerekiyor.”

Ben de uzun bir süre bu düşünceye sıkı sıkı bağlı olduğum için dini sorgulamalarımı, geçmiş Âlimlerin bu zamana kadar gelen kitaplarından takip edip araştırmayı reddediyordum çünkü emin olamıyordum. Okunduğunda insanı şaşkına uğratan İslâmi kaynakların paylaşıldığı internet sitelerinde ya da videoların altında da bu tür yorumları sık sık okuyordum. “Sizin paylaştığınız dini kaynak güvenilir  değil, İslâm dünyası tarafından güvenilen falanca falanca kişilerin kaynaklarına bakmanız gerek…” ya da “O İslâm alemi Peygamber döneminde yaşamadığı gibi, kitabı doldururken etraftan duyduğu her rivayeti ve her bilgiyi söylentiyi doğru olup olmadığına bakmaksızın olduğu gibi nakletmiştir. Bu yüzden kaynak olarak aldığınız kişi güvenilir olsa bile bu konuda yazdığı bilgi sadece duyumdur, gerçeklikle alakası yoktur” gibi uzayan cevaplar verilir. Ben de benzer görüşlere düşüncelere sahiptim, bu yüzden de İslâm tarihini araştırmak yerine daha çok Kur’an ayetlerini didikleyip anlamaya  çalışıyordum.

  • Genel toparlama
Her Müslüman’ın dinine bağlı kalmasının sebepleri var: Gelenekler, İçsel huzurun ve mutluluğun dini sebeplere dayandırılması, atalarının öğrettiğini devam ettirme ihtiyacı, aile bağları, dışlanma korkusu, cehennem korkusu, çocukluktan şartlanmışlıklar, dünyaya ve insanlara bakış açısının niteliği, din duygusunun adeta bir taraftarlık zihniyetine dönüşmesi ve bu zihniyeti kişisel bir kimlik olarak kabullenme, bağımlılık, kendinden üstün bir makama ihtiyaç duyma iç güdüsü, dinsizlere karşı duyulan ön yargı, İslâm’ın güncelleştirilmeye ve değiştirilmeye çalışılması, ahlâki endişeler, dini bilgiler konusunda başka kişilerin bilgisine güvenmek gibi nedenler Türkiye’de bir Müslüman’ın dinini sorgulamasını engellemesinde etkin rol oynuyor.

Kimi insanlar, içinde bulundukları daha rahat ortamlar ve imkânlar sayesinde  İslâm’dan çıkma hususunda sıkıntı yaşamazken bunu daha erken yaşlarda ve daha özgür bir ortamda yapabilecek durumda iken bir çok insan da, içinde bulunduğu olumsuz ve kısıtlayıcı ortamdan dolayı bunu daha geç yaşlarda fark edip ve belki de dışarıya açıklamadan kendi içinde bir çözünme olarak yaşayabilmektedir. Bir Müslüman’ın dinden çıkmasını etkileyen, tetikleyen bir çok neden vardır. Ben sadece kendi penceremden ve kendi çevremden ve parmağımın ucunda olan internetin sağladığı sosyal medyadan edindiğim izlenimlerden yola çıkarak bazı etmenleri inceledim. Zahmet edip okuduğunuz için teşekkür ederim.
« ÖNCEKİ YAYIN
SONRAKİ YAYIN »

1 yorum