HABERLER
Dini Haber

İMAMLIKTAN DEİZM'E UZANAN DEĞİŞİM HİKAYESİ



DEİST İMAM


Kat’i surette kimsenin düşüncelerine müdahale etme, bir görüş yahut kavram empoze etme veya herhangi bir surette aklını karıştırma gibi bir niyetim bulunmadığını beyan ederek sözlerime başlamak isterim. Biliyorum ki dinin aslında ne olduğu keşfettiğim bu süreci anlatıyor olmam bana herhangi bir katkı sağlamamakla birlikte olası bazı tehlikelere karşı da kendimi savunmasız bırakmama sebep olacaktır. Kendimden bahsederek başlamak istiyorum, zira kim olduğum, içinde yetiştiğim ortam ve bu durumu tetikleyen hususlara ufaktan da olsa değinmeden süreci bir bütün olarak anlatmam mümkün olmayacaktır.

Eski bir Diyanet personeliyim, görevim ise İmam-Hatip’lik. Bu önemli detayı ilk başta belirtip geçmişe sıçramak suretiyle devam ediyorum. Bilmenizi isterim ki bazı verileri sansürleyecek, tam olarak anlatmayacak ve temkinli olmak maksadıyla kendimi ayırt edecek ortalamanın üzerinde ve altında bulunan hususları bu metne dahil etmeyeceğim. Takdir edersiniz ki her şeyi ayrıntılı bir şekilde anlatmam zaten kabullenmekte zorlandığım tehlikeleri daha da artıracaktır.

Müslüman, Tarikat ehli, yani bir tarikata bağlı, samimi olduğuna inanan bir aile ve beraberinde gelen ağır Müslüman bir ortamda bulundum. Yaşıma göre zeki ve aşırı meraklı bir çocuktum. Bu aşırı merakım daha çocuk denilebilecek yaşlarda birçok konuda derinleşmeme imkân sağladı. Yaşımdan büyük kitaplarla ve insanlarla haşır neşir olur, öğrendiklerimle Allaha olan sadakatimi, imanımı, bağlılığımı arttırdığımı düşünürdüm. Tabii bu kitaplar Tarikat ve tasavvuf ehli tarafından kaleme alınan “Kimya’yı Saadet, Gunyetut-Talibîn” tarzında kitaplar olduğu için zihnim çok küçük yaşlarda İslam’ın son çırpınışlarının eseri olan tasavvuf temeliyle kapanıyor kendimi Allahın kölesi ve hizmetkarı olarak görmeme sebep oluyordu. Çok iyi hatırlarım, çocukken yazıp imzaladığım bir sözleşmem vardır, Allah ile kendi aramda yaptığım bir itaat sözleşmesi. Kısaca kendisine bütün hayatımı hibe edeceğimi ve İslam için yaşayacağımı beyan ettiğim, karşılığındaysa yalnızca ve yalnızca kendisinin benden razı olmasını, bu yolda bana yardım etmesini istediğim, kendisine göz yaşları içinde yazdığım bir sözleşme.

Tarikatın ve Tarikat temelli kitapların üzerimde öyle etkileri olmuştu ki, bazı geceler yaşadığım yoğun duygular sebebiyle Kur’an’a sarılarak uyurdum, bunu da gizliden gizliye yapardım, çünkü bizde herkesin bildiği bir klişe vardı, Kur’an’a abdestsiz dokunmak çok büyük bir günahtı, O’nu bel altında taşımak düşünülemezdi bile. Ama yaşadığım çocukluk çok yalnız geçiyordu benim için, zira yaşıtlarımla anlaşamaz sohbet etmekten zevk aldığım büyüklerin ortamına sokulmaz ve kendi ailem tarafından anlaşılmazdım. Ah.. Kaldı ki ben de onları pek anlayamazdım. Faiz haram derlerdi ama faizle bir şeyler alır borca girerlerdi, bazen cüret edip sorardım da özü şu kelimeye varan bir cevap alırdım “Zaruret”. Yalana karşı çok çetindiler ama “beyaz yalan” dedikleri avutmalarla büyütüyorlardı çocuklarını. Bunları görüyor ama sorgulayamıyordum, çünkü onlar büyüklerdi ve mutlaka geçerli bir sebepleri bulunuyordu, hem bu ne cüretti!

Tarikatların toplandığı mekanlara “dergâh” derler, burada üyeler bir araya gelir, sohbetler ve akabinde zikirler icra ederlerdi. Kimseyi zan altında bırakmamak ve tedbirli olmak amacıyla bu zikrin ve tarikatın bağlı olduğu kolu (Kadiri, Nakşi v.b) belirtmeyeceğim. Böyle bir çocukluğun bir sonraki aşaması yoğun bir Kur’an ve Din eğitimine uzanıyordu elbet, şimdi hikâyenin o bölümüne geliyorum.

Bütün ayrıntılarını vermemekle birlikte kısa ve öz olarak Yatılı bir Kur’an Kursunda Ağır bir Kur’an ve dini bilgiler eğitimi aldım hemen akabinde ise birkaç senemi daha vererek hafızlığı da aradan çıkardım. Bilmeyenler olabilir diye düşünerek açıklamak isterim Hafızlık Kur’an’ı Arapça olarak baştan sona ezberleme işine verilen isim, bunu tamamlayan erkeklere “Hafız” kızlara “Hafıze” unvanı veriliyor. Netice itibariyle bütün bunlarla birlikte kaderim benim ilgi alanımın ve merakımın etkin olduğu hususlar önemsenmeksizin benden bağımsız olarak yönlendiriliyordu, tabi ben bunu bir yazgı olarak görüyor, hayatımı Allaha adadığımı düşünerek hayallerimden vazgeçen kişi oluyordum. Bütün bu eğitimlerin, çalışmaların yanında İmam Hatip olmak için gerekli olan temel bilgiler ve ön çalışmalar da eklenince birkaç yılı da mesleğe hazırlık ve sınavdan sınava atlamak suretiyle geçirdikten sonra yüksek ortalamalarla sınav ve mülakatlardan kurtularak bir mezraya atanıp göreve başladım. Bilmeyenler için söyleyeyim birçok memuriyette olduğu gibi imamlıkta da İlk görev her zaman Taşra Teşkilatı olarak adlandırılan köylerde başlar. Neticede artık teşkilatın içinde olduğuma göre inandığım değerler uğruna koşuşturmaya ve insanlara gerçekleri anlatmaya başlayabilirdim derken hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını fark ettim. İslam gibi tek tanrıdan geldiğine iman ettiğimiz bir dini temsil etmek ve bildiklerimi aktarmak üzre oradaydım, fakat içten içe çok yanlış hayaller kurmuş olduğumu düşünmeye başladım, bu durum ise bana ağır bir darbe vurdu. Ayrıntıları anlatmak isterdim fakat dediğim gibi anlatmamam hem kendim hem de sizler için daha iyi olacaktır. Tarikat kültürü dolayısıyla bazı yazar ve eserler okunması tehlikeli kabul ettirilir, itikadı bozduğu söylenir, herkesin ilmi seviyesinin bu kitaplar ve yazarların sundukları karşısında ayakta durmaya takat edemeyeceğinin üzerine basılır ve zihnimizdeki duvarlara bir duvar da bu suretle eklenirdi. Bilime, teknolojiye ve Müziğe aşıktım adeta ve inandığım din, tasavvufun da yumuşatmasıyla bunlar hakkında bilgi edinmeme ve derinleşmeme engel olmuyordu. Dolayısıyla -konumuzla alakalı olmadığı için müzik ile alakalı çalışmalarımı belirtmiyorum- bilim ve teknoloji alanında kitaplar, makaleler, dergiler gibi çeşitli içerikler ediniyor; mensubu olduğum din ile bilimsel gerçekleri birbirine bağlamaya çalışıyordum. O güne kadar Kur’an’ı açıp dikkatle ve tarafsız bir şekilde hiç okumamış, önüme serilen yorumlarla dolu meal ve tefsirlerle yetinmiştim fakat bilim ve din arasında bağlantı kurma isteğim beni Kur’an’ı salt bir şekilde okumaya teşvik etmişti. Bunu için önce geçmişte zihnime inşa edilen “biz mealden anlayamayız, yanlış yorumlarız, bizim buna ilmimiz yetmez” duvarını yıkmam gerekti, zaten yıkılan o ilk duvar da zamanla domino etkisi yapıp sorgulama kanallarımı sonuna kadar açacaktı. Tam manada sarsıldığı ve tamam artık, bir şeyler kesinlikle ters gidiyor dediğim ahval ise bana şu olay akabinde üzerimi sirayet etti; Bir gün Youtube’da sıkı takipçisi olduğum Sözler Zamazingosu -hangisi olduğunu anlarsınız muhtemelen- kanalında paylaşılan bir videoya denk geldim, “Evrimi bitiriyoruz” şeklinde bir başlığı vardı ve merak edip tek solukta izledim. Bu arkadaşlar böyle içeriklerle Cahil Müslümanların kodlarına bir şey yüklediler, o sebeple bu tür Müslümanlar; “Evrim Ateizmin En Büyük Dayanağıdır, Evrim Varsa İslam Yoktur” şeklinde bir görüşü benimsiyor ve bu zihin yapısıyla yaşayabiliyorlardı. Ben ise o zamanlar “Mikro Evrim” üzerinde duruyor ve ancak bunun mümkün olabileceğini düşünüyordum. Çünkü İlk insan Âdem ve Havva idi benim için, ayetleri yorum yapmadan olduğu gibi aldığınızda hepiniz için ilk İnsan Âdem ve Havva’dır. Sündürmeleri, sağa sola çekmeleri saymıyorum zira onlar İslam’ın özüne hakaret olup temelde bugün İslam’ı kurtardığı zannedilse de kafa karışıklığı yaratmak ve fikir ayrılıkları hasebiyle insanları birbirine düşürmekten ileriye gidememektedir.  Bilmem ne köşkünün o videosu akabinde merak ettim ve Evrim üzerine araştırmaya, çalışmalar yapmaya, veri toplamaya başladım. Çok kısa bir sürede gerek mikro gerekse makro Evrimin kat’i surette bilimsel bir gerçek olduğunu fark ettim hemen akabinde hatta aynı gün sorgulamamı engelleyen duvarların yıkıldığını hissettim ve zihnimdeki depremin etkisiyle arka planda birikmiş, duvarın ardında saklanmış binlerce sorunun ön belleğime hücum ettiğini hissediyordum. Sanki yukarıdan üzerime kaynar sular dökülmüş gibiydi, neye uğradığımı şaşırdım. O gün başlayan serüvenle birlikte dinlerin nasıl bir yönetim aracı olduğunu, dünya üzerindeki her türlü açmazın, ölümün, şiddetin, gözyaşının temelini oluşturduğunu ve gerçek Tanrı’dan gelemeyecek kadar İnsanî tanrılara sahip olduğunu idrak etmem bir hafta sürmüştü. Yıllarımı verdiğim, hayallerimi uğrunda yok saydığım olguların bu kadar basit bir aldatmacadan ibaret olduğunu fark etmek beni öyle derinden sarsmıştı ki başta ne yapacağımı bilemez bir hale düşmüş olsam da sonradan sonraya bunun aslında çok güzel bir şey olduğunu fark etmeye başladım. Kendime güvenim artmıştı, daha motive ve daha güçlü hissediyordum. Teslimiyet denilen illet tarafından esir alınmış iradem tamamen benim elimdeydi artık. En önemlisi de bu yanlışın, bu karanlığın farkına varabilmiştim, hem de böylesine genç bir yaşta. -Yaşımı net olarak söyleyemediğim için sizlerden özür diliyorum, malum sebepler-

İçimde istemsizce oluşan bir öfke vardı, hayatımı, hayallerimi elimden çalan, bana yıllara mal olan kocaman bir yalanın, büyük bir komplonun açığa çıkmış olmasıyla ister istemez içimde doğurduğu büyük bir öfke. Herhalde Dünya’nın düz olduğunu falan kanıtlasalar bu kadar öfke duyamazdım. O günü çok net hatırlıyorum. Saatlerce, ama saatlerce ağladım. Tam şu an bunu yazarken dahi hüzünleniyorum. Evvela Kitapta apaçık yazanları sündüren, çarptıran, keyfince yorumlayan, İslam’ı savunduğunu düşünen hocalara lanet okuya okuya ağladım, Allah gerçekten tek tanrı olsaydı sizin savunmanıza ihtiyacı olur muydu? Siz kimdiniz ki hem, koca devranda bir toz zerresinin üzerinde adeta bir nötron parçası kadarsınız, sizin neyinize Tanrıyı savunmak. Siz Tanrıyı savundukça parçalanıyorsunuz, parçalandıkça birbiriniz ardına düşüyor, kardeşi kardeşe kırdırıyorsunuz. Siz Tanrıyı savundukça gezegenin ve insanlığın gelmişi geçmişini belliyorsunuz. Siz Tanrıyı savundukça çocuklar ölüyor, insanlar acıyla feryat ediyor. Lanet olsun sizin gibi kendi egolarına ve kibirlerine Tanrıyı alet edenlere… Evet, İçimden bunlar geçiyordu bir yandan da Ağlıyordum; Yanıp küle dönüşen samimiyetime, daha güzel şeyler yapabileceğim en değerli hazineme, zamanıma. Beynim o kadar aşırı yüklenmişti ki, yerimde duramıyor bir sağa bir sola gidiyor arada yere dizlerim üzerinde çöküyor göz yaşlarımla birlikte parkeleri yumrukluyordum. Gerçek çok ağır gelmişti, gerçek çok öfkelendirmişti beni.

Nasıl bir Tanrı yarattıklarını korkuta korkuta kendine taptırabilirdi? Nasıl bir Tanrı böylesine büyük bir devranı yaratıp böylesine küçültebilirdi kendini? Nasıl bir Tanrı yarattıklarından birini seçip onunla konuşur ne söylemek istiyorsa onun üzerinden yarattığı kullarına aktarırdı sözlerini. Benim konuşmaya, hissetmeye ve o his ile imanımı güçlendirmeye ihtiyacım yok muydu? Ben Peygamberden daha mı sağlam bir imana ve kalbe sahiptim de beni ya da bir başka kulunu konuşmak için seçmeyip Muhammed’i seçmişti. Nasıl bir Tanrı bozacaklarını, ayrılığa düşüp birbirini kıracaklarını bile bile genel geçer dinler gönderebilirdi ki? Nasıl bir Tanrı kendi sözleriyle kendi yarattıklarını paramparça edebilirdi ki? Nasıl bir Tanrı İndirdiği dinden kaynaklanan ayrılıkların suçsuz çocukları parçalara ayırmasına göz yumabilirdi? Nasıl bir Tanrı? Nasıl bir Tanrı? Şüphesiz İnsanların yarattığı bir Tanrı… Evet, dinler karanlıktı çünkü Tanrılarını İnsanlar yaratmıştı ve İnsanların yarattığı tanrılar da insanlar gibiydi, Kibirliydi, öfkeliydi, rüşvet alıyor, rüşvet veriyordu, cinselliğe ağırlık veriyor, boş ve belden aşağıyı hedef alan iğrenç vaatlerle, saçma sapan ritüellerle insanları tahakkümü altına almaya çalışıyordu. Böylesine ahmak, geri kafalı bir Tanrı gerçekten de böylesine güzel bir evreni yaratacak inceliğe sahip olabilir miydi? İnsanlar nasıl yakıştırıyordu Tanrılık makamına bu kıt anlayışlı tanrılarını. Eğer bir yerlerde gerçekten bir Tanrı varsa onu aşağılamış olmuyorlar mıydı? İnsanın egosu, kibri her zaman ki gibi çalışıyordu, bunu görmüştüm, insanoğlu tarih boyunca yönetmek, avutmak ve avunmak için sahte tanrılar yaratmıştı. Bütün bunlar zihnimde dolanırken tek bir cümle kurdum ve sildim göz yaşlarımı, “Yarattığınız Tanrıların canı cehenneme!”

İşte bu benim Dinden kurtulurken yaşadığım süreç, biraz duygusalım, dolayısıyla yaşadıklarımı ve hissettiklerimi kelimelere işlediğimi biliyorum. Başta belirttiğim gibi, asla kimseye bir olgu empoze etmeyi düşünerek veya amaç benimsemiş olarak anlatmıyorum, tek istediğim anlattığım sürecin soruları olan kardeşlerime fikir vermesi ve destek olmasından başka bir şey değildir.

Son olarak dinden ayrılış sürecimde okuduğum kaynakların özellikle Türkçe olanlarını yardımcı olması açısından belirtmek isterim;

Turan Dursun Din Bu I-II-III
Muazzez İlmiye Çığ - İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni
İlhan Arsel - Kur-an Eleştirisi 1,2,3
İlhan Arsel - İslam'a Göre Diğer Dinler
Arif Tekin - Muhammed'in Ölümü
Carl Sahan - Cosmos
Richard Dawkins - Kör Saatçi
Bahriye Üçok - İslam Tarihi Emeviler Abbasiler
Bahriye Üçok - İslam'dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler

Ufkunuzu Açması açısından;
Stephen Hawking'den dilimize çevrilen kitaplara mutlaka göz atın.

Dinlediğiniz/Okuduğunuz için Minnettarım.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Deist İMAM

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)
« ÖNCEKİ YAYIN
SONRAKİ YAYIN »

1 yorum

  1. Sizi o kadar iyi anlıyorum ki. Benim de kafamda sorular vardı ancak inancımın yıkımı hemen hemen bir haftada gerçekleşti. Çok öfkelendim. İlk zamanlar nedenini anlamadım, sonra fark ettim ki öfkem Allah a. En kudretli ve merhametli olan Allah ın izin verdiği şeylereydi öfkem. İlk bakışta basitçe açıklanabilir gibi görünen bu düşünce içimde fırtınalar kopardı. Ama benzer şeyleri yaşayan insanları görünce daha iyi hissediyorum. Teşekkürler.

    YanıtlaSil