SON YAYINLAR
latest

DİNLERİN KİTAPLARI

kutsal kitap pdf
İslamda kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslamda kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KUR'AN'DA & İSLAM'DA KADIN 2 | #ARAMIZDA 7

Bu videoda Kur'anda ve İslam'da kadının konumuna giriş yaptığım #ARAMIZDA 6'nın devamıdır. Kadına dair anlatılan sahte masallar ile Kur'an'daki gerçekleri ve Kur'an ayetlerinde kadınlardan bahsedilen kısımları göz önüne alarak kadının aslında İslamdaki yerinin ne olduğunu gösteriyorum.

RİCA: Lütfen kanala abone olup sosyal medyada paylaşarak platforma destek olunuz.

PLATFORMA NASIL DESTEK OLURUM?
İnternet sitemizdeki reklamlara tıklayıp-kapatarak bize ufacıkta olsa bir destekte bulunabilirsiniz.

KUR'AN VE İSLAM'DA KADIN | #ARAMIZDA 6

#ARAMIZDA serisinin 6.sı ile sizlerleyim. Bu videoda Kur'anda ve İslam'da kadının konumunu, kadına dair anlatılan sahte masallar ile Kur'an'daki gerçekleri ve Kur'an ayetlerinde kadınlardan bahsedilen kısımları göz önüne alarak kadının aslında İslamdaki yerinin ne olduğunu gösteriyorum.

RİCA: Lütfen kanala abone olup sosyal medyada paylaşarak platforma destek olunuz.

"Kadınlar Tarlanızdır" ayetine dair kaynaklar:
Tirmizi Bakara suresi 223, Ahmet b. Hambel, ibn-i abbas no:2980, Taberi, Bakara suresi 223, Taberani Mucem-i Kebir c.12/10-11 no:12317, Sahih-i ibn-i Hibban c.9/514, no:4202, Begavi Bakara 223, c.1/259, Buhari bakara suresi ayet 223, Bab 39/4526 ve 4527.

NOT: Videoda herhangi bir montaj yoktur, bu yüzden dil sürçmeleri için kusura bakmayın.

AİŞE MUHAMMED'LE EVLENDİĞİNDE KAÇ YAŞINDAYDI?

Hz Aişe'nin evlenme yaşı,Hz Ayşe kaç yaşında evlendi?,Ayşe evlendiğinde kaç yaşındaydı,Ayşe ile Muhammed'in evliliği,Aişe'nin yaşı,Hz Ayşe'nin yaşı,din, islamiyet, GF, İslamda kadın, Çocuk gelin
Bugün, İslam dünyasında , özellikle Arap Müslümanlar dışında kalan Müslüman coğrafyasında , ciddi bir tartışma konusu olan Aişe'nin evlilik yaşı üzerine , sahih kabul edilen hadisler ve kaynaklar üzerinden bir tespitte bulunmaya çalışacağız..
(Tabi bu yazıyı hazırlarken bu hadis ve siyer kaynaklarının doğru olduğuna inanmamakla birlikte , doğru olduğunu varsayarak hareket ettiğimi belirtmeliyim zira bugün 1.5 milyar Müslümanın inandığı erken İslam tarihinin tek kaynağı bunlar )
Önce Aişe kimdir kısaca ona bakalım ;
Ummu'l-mu'minîn Âişe bint Ebî Bekr es-Sıddîk el-Kureşiyye (ö. 58/678)
Ebû Bekir'in kızı ve Muhammed'in eşidir.
Annesi Ummi Rûmân binti Âmir İbn Umeyr'dir.
Babası Ebû Bekir b. Ebû Kuhâfe, es-Sıddîk lakabıyla tanındığı için kendisine Âişe es-Sıddîka (es-Sâdıka) binti's-Sıddîk denilmiştir. Annesi; Kinâne kabilesinden Ummu Rûmân bint Âmir b. Uveymir'dir.

Bi'setin yani Muhammed'in peygamberliğinin 4. yılında (614) Mekke'de doğdu. Onun daha önce doğduğunu ve dolayısıyla Peygamber ile evlendiğinde 14 ile 18 yaşlarında olduğunu ileri süren batının psikolojik saldırıları karşısında tutunamayan bazı çağdaş (!) araştırmacıların (Suleyman Nedvî, V, 12-25; Akkâd, s. 39, 59, 60) dayandıkları rivayetler sağlam değildir.
İbn İshak, Ebû Bekir'in daveti ile müslüman olanları sıralarken Âişe'nin de adını verir ve o sıralarda yaşının küçük olduğunu zikreder.
Âişe'nin, “Ben ebeveynimi bildim bileli onları Müslüman buldum” (Buhârî, “Kefalet”, 4) ifadesinden kendisinin bi'set-i nebeviyyeden sonra doğduğu anlaşılmaktadır. Çocukluğu hakkında fazla bilgi yoktur.

Babası Muhammed ile daha önce hicret ettiği için aynı yıl (622) annesi, ağabeyi Abdullah, kız kardeşi Esma, Peygamber'in hanımı Sevde, kızları Fâtıma ve Ummu Kulsum ile birlikte Medine'ye hicret etti.
Önceleri Medine'nin havasına alışamadığı için babası gibi rahatsızlandı. Ancak kısa bir süre sonra sağlığına tekrar kavuştu. Hicretin 2. yılı Şevval ayında (Nisan 624, iki bayram arasında) Peygamber'le evlendi. (Zehebî, II, 141-142.) Düğün tarihini hicretin 1. yılı Şevval ayı (Nisan 623) olarak kabul edenler de vardır.
Ebû Bekir , düğünü neden geciktirdiğini Peygamber'e sormuş, mehir parasını temin edemediği için tehir ettiğini öğrenince ihtiyacı olan 500 dirhemi ona ödünç vermişti.


18 yaşında dul kalan Âişe ,  Peygamber hanımlarının başkalarıyla evlenmelerini yasaklayan Kur'an hükmüne uyarak bir daha evlenmediği rivayet edilir.
Peygamberden sonra 47 yıl daha yaşadı ve 65 (veya 66) yaşında iken 17 Ramazan 58 (14 Temmuz 678) Çarşamba gecesi, vitir namazını kıldıktan sonra Medine'de vefat etti.
56, 57 veya 59 yıllarında 19 veya 13 Ramazan'da vefat ettiği de rivayet edilmiştir, ölümü Medine'de büyük bir üzüntüyle karşılanmış, cenazesi aynı gece kaldırılmıştır.

Aişe'nin hayatı hakkında kısaca bilgi verdikten sonra , Kur'an da kadınların evlilik yaşları ile ilgili bilgi sunan ayetlere bakalım bir de ;
“Kadınlarınızdan âdetten kesilenlerin iddetinde tereddut ederseniz, onların iddet süreleri 3 aydır. Henüz âdet görmeyenlerin de süreleri böyledir.” (Talak, 4)

“Henüz âdet görmeyenlerin de süreleri böyledir.” 
ifadesi, adet görmemiş kız çocuklarının da evlendirilebileceğini açıkça göstermektedir.

“İçinizden evli olmayanları evlendiriniz.” (Nur, 32)
Ayette ergenlik çağı veya yaş sınırı konulmamıştır.

Şimdi de İslam dünyasında Kur'an dan sonra en güvenilir kaynak kabul edilen Kütübü Sitte'ye ve sahih hadislere bakalım ;

Aişe (r. anhâ) anlatıyor:
"Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ben 6 yaşında iken benimle evlendi. Medine'ye geldik. Beni'l-Hâris İbnu'l-Hazrec kabîlesine indik. Ben hummaya yakalandım. Saçlarım döküldü. (İyileşince) saçım yine uzadı. 
Annem Ummu Rûman, ben arkadaşlarımla salıncakta oynarken, bana geldi, benden ne istediğini bilmeksizin yanına gittim. Elimden tuttu. Evin kapısında beni durdurdu. Evimizde, ensârdan bir grup kadın vardı. "Hayırlı, bereketli olsun!", "Uğurlu mubarek olsun!" diye dualar, tebrikler ettiler. Annem beni onlara teslim etti. Onlar kılık kıyafetime çeki düzen verdiler. 
Beni, [kuşluk vakti aniden] Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)(ın gelişinden) başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni O'na teslim etti. O gün ben 9 yaşında idim." 
(Buhârî, Nikâh 38, 39, 57, 59, 61; Muslim, Nikâh 69, (1422); Ebu Dâvud, Nikâh 34, (2121); Edeb 63, (4933,4934,4935, 4936, 4937); Nesâî, Nikâh 29, (6, 82). Ayrıca Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayın: 15/486.)

Evet Aişe"nin Muhammed  ile evlenme yaşı ihtilaflıdır.
Fakat yapılan tahkiklere göre en ziyade kabul gören ve en sahih addedilen rivayetlere nazaran 6 yaşında iken nikahlanmış, 9 yaşında iken zifaf edilmiş olmasıdır.
Muhammed'le evlendiği zaman Aişe'nin 16-17 ve hatta 18 yaşlarında olduğuna dair yapılan bazı açıklamalar varsa da tatminkâr değildir. Sahih rivayetlerin zahirine uygun gelmemektedir. Bu sebeble ihtiyatla karşılanması daha doğrudur.
Muhammed vefat ettiği zaman Aişe 18 yaşında idi.
İbni İshak'a göre ; Muhammed ,  Hatice'nin vefatından sonra Sevde ile evlenmiş, Sevde'den sonra Aişe ile evlenmiştir. Ancak bazı rivayetlere göre, Hatice'den sonra Aişe  ile evlenmiştir. Yapılan tahkikler, İbn-i İshak'ın kaydını haklı çıkarmıştır. Muhammed, henüz hicret etmeden önce Sevde ile evlenmiştir. Aişe'nin evliliği hicretten sonra Medine'de olmuştur.

Bu hadise dayanan İslâm ulemâsı, küçük yaşta bulunan kız çocuğunun babası tarafından nikahlanabileceği hükmünü çıkarmıştır. Nevevî, bu cevaz hususunda İslâm ulemâsının icma ettiğini belirtir.
Hanefî'lere göre bu câizdir. Ancak kızın buluğa erince seçme hakkı vardır, dilerse kabul etmeyebilir. Bu hakkını daha önce kullanamaz.
Şâfiî, Mâlikî gibi Hicaz ulemâsı bu seçme hakkını tanımazlar. İmam Şâfiî, Mâlik, Ahmed, Ebu Yusuf gibi bir kısım ulemâ buluğa ermeyen küçüğü nikahlama yetkisine sadece babanın sahib olduğunu, diğer velilerin bu hakka sahib olmadığını söylerler. Ebu Hanife, Evzâi ve diğer bir kısım ulemâ velilerin de evlendirebileceğine hükmetmiştir.

Hadis, gerdekten önce gelinin hususî bir hazırlığa tabi tutularak süslenmesinin mustehab olduğunu gösterir. Başka rivayetlerde, câhiliye devrinde, mâşıta denen kadın berberlerinin varlığını, bunların gerdeğe girecek kadınları -aynen günümüzde olduğu gibi- hususî bir hazırlık ve süslemeden geçirdiklerini, İslâm'dan sonra, aynı mesleğe devam edip edemeyeceklerini Muhammed'e sorduklarını, Muhammed'in de "kadınları süsleyin, kocalarına hazırlayın" diyerek cevaz verdiği rivayet edilir.

Gerdeğe girecek kızın yanında kadınların toplanıp ilgi göstermeleri, zifaf âdâbını öğretmeleri, hayır ve bereket duasında bulunmaları mustehabtır.


Bu hadisin bazı vecihlerinde, Peygamberin kuşluk vakti zifafa girdiği tasrîh edildiğine göre, gündüzleyin de zifaf caizdir. (Kutub-i Sitte Tercume ve Şerhi, Akçağ Yayın: 15/486.)

Âişe radiyallahu anhâ'dan:
"Allah Rasulu , benimle ben 6 yaşımdayken evlendi (nişanlandı). Medine'ye geldik. Haris bin el-Hazrecoğullarında konakladık. Sıtmaya yakalandım. Saçlarım döküldü, (iyileşince) yine uzadı. Ben salıncakta arkadaşlarımla sallanıp oynarken annem Ummu Rûmân bana geldi. Benden ne istediğini bilmeden yanma vardım. Elimden tutup beni evin kapısında durdurdu. Ben soluk soluğa idim. Nerdeyse kalbim duracaktı. Biraz su alıp yüzüme ve başıma sürdüm. Beni eve soktu. Evde bir takım Ensâr hanımları vardı.
«Hayırlı, uğurlu ve bereketli olsun!» dediler. 
Annem beni onlara teslim etti. Üstümü başımı düzelttiler. Çok geçmeden Allah Rasulu  orada görünce irkildim. Beni hemen ona teslim ettiler. Ben o zaman 9 yaşındaydım."
(Bu hadisi Buhârî (nikâh 38-39, VI, 134; 57-59, VI, 139; 61, VI, 140), Muslim (nikâh no. 69-72, s. 1038-9), Ebû Dâvud (no. 2121,4933-7), Nesâî (nikâh 29/1-3, VI, 82) ve İbn Mâce (no. 1876), Hisâm b. Urve an ebîhî an Âişe asl-ı senedi ile tahrîc ettiler. Rudani, Büyük Hadis Kulliyatı, Cem’ul-fevaid, İz Yayıncılık: 2/226-227.)

4066- Urve dedi ki:
"Hatice, Peygamber , Medine'ye gitmeden 3 yıl önce vefat etti. Ondan sonra 2 veya 2 seneye yakın bir müddet bekledikten sonra Âişe ile 6 yaşındayken evlendi, 9 yaşına bastığında onunla zifafa girdi."
(Bu hadisi Buhârî (nikâh 38-39, VI, 134; 57-59, VI, 139; 61, VI, 140), Muslim (nikâh no. 69-72, s. 1038-9), Ebû Dâvud (no. 2121,4933-7), Nesâî (nikâh 29/1-3, VI, 82) ve İbn Mâce (no. 1876), Hisâm b. Urve an ebîhî an Âişe asl-ı senedi ile tahrîc ettiler. Rudani,Büyük Hadis Kulliyatı, Cem’ul-fevaid, İz Yayıncılık: 2/227)

4067- Diğer rivayet: "Onunla 9 sene birlikte oldu."
(Bu hadisi Buhârî (nikâh 38-39, VI, 134; 57-59, VI, 139; 61, VI, 140), Muslim (nikâh no. 69-72, s. 1038-9), Ebû Dâvud (no. 2121,4933-7), Nesâî (nikâh 29/1-3, VI, 82) ve İbn Mâce (no. 1876), Hisâm b. Urve an ebîhî an Âişe asl-ı senedi ile tahrîc ettiler. Rudani, Büyük Hadis Kulliyatı, Cem’ul-fevaid, İz Yayıncılık: 2/227)

4068- Diğer rivayet: "Benimle, 7 yaşımdayken evlendi."
[Buhârî, Muslim, Ebû Dâvud ve Nesâî.]
(Bu hadisi Buhârî (nikâh 38-39, VI, 134; 57-59, VI, 139; 61, VI, 140), Muslim (nikâh no. 69-72, s. 1038-9), Ebû Dâvud (no. 2121,4933-7), Nesâî (nikâh 29/1-3, VI, 82) ve İbn Mâce (no. 1876), Hisâm b. Urve an ebîhî an Âişe asl-ı senedi ile tahrîc ettiler. Rudani, Büyük Hadis Kulliyatı, Cem’ul-fevaid, İz Yayıncılık: 2/227)

Tüm hadis ve rivayetleri dikkatli şekilde analiz edince Aişe'nin evlendiği yaşta net şekilde tespit edilebilir aslında ..
Evet çok uzak bir dönemden bahsediyoruz , insanların doğum tarihleri günü gününe kayıt altına alınamıyor fakat yaralandığımız kaynaklarda ki tespit yöntemine göre hareket edersek ;
Aişe’nin vefat tarihinden, yaşı çıkarıldığında yaklaşık olarak doğum tarihi bulunabilir. İslam tarihçileri, Aişe’nin vefat tarihi olarak genelde H. 58 yılını, vefatı sırasındaki yaşı olarak da 66 yaşını vermektedirler. Bir kısmı, vefat tarihi olarak H.56-59′u, vefatı sırasındaki yaşı olarak da 65-67 yi belirtseler de, çoğunluğu birinci görüşte müttefiktirler. Böylece  Aişe’nin vefat esnasındaki yaşından, vefat tarihini çıkardığımızda (66-58=8) Hicret sırasında Hz. Aişe’nin yaşının 8 olduğu ortaya çıkar. Hicretten bir yıl sonra evlendiğine göre ise evlilik yaşı 9 olacaktır.
İbn Kesir bu yaşta evlendiği konusunda hiçbir ihtilafın olmadığını belirtir.

Hicretin ilk yılında evlendiği sırada 9 yaşında olduğuna göre, doğum tarihi Nübüvvet’in IV. yılına tekabül etmektedir. Hz. Aişe’den gelen “Ben kendimi bildim bileli İslam'ın içindeyim” sözü de bunu kanıtlamaktadır. Bazı İlahiyatçılar ,  Aişe’nin vefat ettiği sırada 74 yaşında olduğunu belirtse de bu rakamı (yaşı), tarihsel olarak kabul etmek mümkün değildir. Çünkü hiçbir tarihi kayıtta  Aişe’nin bu yaşta vefat ettiği belirtilmemektedir. Müellifin,  Aişe’nin 74 yaşında öldüğü konusundaki görüşü yalnızca Aişe’nin 17 yaşında evlendiği yalanını haklı çıkarmaya çalışmak için  yaptığı yanlış bir kıyaslamanın sonucudur.

Sonuç olarak Hatice’nin Nübüvvetin 10. Yılında vefat etmesi üzerine Havle’nin teklifi ile söz kesilmiş ve Hicretin I. Yılında ise evlilik gerçekleşmiştir. Bizzat Aişe’den gelen rivayetlerde 6 yaşında sözlendiği ve 9 yaşında da evlendiği belirtmektedir.

Her daim umut ve sevgi ile kalın dostlar.

Yazan: Gregoire de Fronsac

KUR'AN VE KADIN : KADININ ADI YOK

din, din ve kadın, DP, İslam ve kadın, İslamda kadın, İslamda kadının adı yok, islamiyet, Kadının adı yok, Kadınla ilgili ayet ve hadisler, Kur'anda cariye, Kur'anda Kadın, Kur'anda kadına dayak,
Yazının başlığını atarken değerli gazeteci/yazar Duygu ASENA’ya atıfta bulunmak istedim. Geçen bir yazıma başlarken ünlü Fransız oyuncu Sophie MARCEAU’ nün bir filminden bahsetmiştim. 1980 ve 1982 yıllarında çekilen La Boum 1 ve La Boum 2, Vic adlı genç kızlığa yeni adım atan ergen bir kızın arkadaşlarıyla olan maceraları, ailesi olan ilişkileri ve ilk aşkını anlatıyordu. Ülkemizde Patlarsam Yanarsın adıyla TRT dönemlerinde gösterilen bu film, 80’ lerde video dükkânlarında da bulunuyordu. Bir nevi çocukça masumane aşkı anlatıyordu. Bir genç kızın yaşamından o dönemleri gayet güzel aktarılmıştı.

Anneliğin ne kadar kutsal bir duygu olduğunu anlatan filmler arasında 1973 yılı yapımı “Hayat mı Bu” adlı Türk filmi gösterilebilir. İzzet GÜNAY, Semra SAR, Zeynep DEĞİRMENCİOĞLU ve daha sonraları gerçek hayatta eşi olacak Serkan ACAR’ın başrollerini paylaştığı film adeta başyapıt niteliğindedir. Semra SAR’ın canlandırdığı Selma karakteri, gerçek çocuğunun kim arama peşinde iken üvey evladına kötü davranan, ancak daha sonra karşı koyamadığı annelik içgüdüsü ile üvey çocuğunu da kendi evladıymışçasına bağrına basan ve seven birisidir. Filmin bu ana konusu etrafında diğer olaylar şekillenir.

Hele ki 1971 yılı yapımı Anneler ve Kızları filminde usta oyuncumuz Yıldız KENTER’in canlandırdığı Fatma ana karakteri.

2001 yapımı Sweet November (Ülkemizde ki adı Kasımda Aşk Başkadır) filminde aşkı farklı bir açı ile tanımıştık. Charlize THERON ve Keanu REEVES, dramatik bir aşkı, en delikanlının bile boğazını düğümleyen bir şekilde bizlere aktarmıştı.

Neden mi farklı konular içeren bu filmleri örnek verdim? Birazdan anlarsınız zaten. Yazımı biraz kendim gibi erkek okuyuculara yönelik yazacağım. Yapacağım ayrımdan dolayı şimdiden bayan okuyuculardan özür dilerim.

İlk aşkınızı hatırladınız mı? Hani okul sırasında kalbinizi hızlı hızlı artıran, bir başkasına gülüp onunla konuştuğunda tüm psikolojinizi alt üst eden, bir başkasının elini tuttuğunu gördüğünüzde gözlerinizin dolduğu? Hatırladınız mı? Hani size bir selam verdiğinde, “Hadi beraber oynayalım” dediğinde mutluluktan havaya uçtuğunuz o kızı hatırladınız mı?

Ya Ortaokul ve Lise aşklarınız, o masumane duygularınız tavan yaptığı, delikanlı gözükeceğim diye yırtındığınız, etrafınıza “Boşver Be Oğlum! Bize yakışır mı la ağlak bebe gibi karı kız peşinde koşmak? Onun kalbinde yer yoksa olsun ayakta da gideriz” diye aforizmalar patlattığınız ama içinizde küçük bir kedi yavrusuna döndüğünüz zamanlar?

Eğer evli iseniz eşinizi ilk göz göze geldiğiniz, ilk elini tuttuğunuz, ilk “seni seviyorum” dediğiniz an?

Anneniz? Hasta iken başınızdan ayrılmayan, size bir şey olacak korkusu ile üzerinize titreyen anneniz? Siz üzüleceksiniz diye bir anda kaplan kesilen annelerimiz? Adeta bizim uğrumuzda kendilerini feda eden annelerimiz?


Kız kardeşiniz veya ablanız var mı? Hani her şeyinizi paylaştığınız sırdaşınız. Yaşınız yakın ise, sevdiğiniz kızın çıktığı olup olmadığını öğrenmek için casus yaptığınız. En zor anlarında yanında olduğunuz. Koruyup kolladığınız.

İşte değerli biraderlerim. Onların hepsi karşı cins. Yani Bayan. Bir zarımsı yapı onların kız mı ya da kadın mı olduğuna karar veriyor. Bizim bakış açımızda ona göre şekilleniyor ya da şekillenmiyor.

Her ne yaparsak yapalım. Onlarsız olmuyor. Onları hayatımızın her yerinde. Onlarsız yapamıyoruz. Onlar bizim diğer yarımız. Onlarsız eksiğiz. O olmasaydı sende olmazdın çünkü onlardan biri doğurdu seni.

Annemiz, eşimiz, ilk aşkımız… Onlar kalbimizin en temiz ve en güzel yerinde…

Aslında bir bütünün iki parçasıyız. Ne onlar bizsiz, ne de biz onlarsız. Bizi biz yapan ise ortak noktamız yani insan oluşumuz. Bir türün iki farklı, birbirini tamamlayan parçasıyız sadece o kadar. Akıl aynı, fikir aynı. Ha fiziksel bir takım farklılıklar var ki bunun sebebi de zaten açık. İster Yaratılışçı açıdan bakın, ister evrimci açıdan. Neticede insanız. Ne birimiz ne de diğerimiz daha üstün.

Müslüman bir ülkede yaşıyoruz. Büyük çoğunluğumuz bu öğreti ile büyüdü. Küçükken, aslında sadece küçükken değil birkaç yıl öncesine kadar kadınlara saygı duyan, onlara değer veren mükemmel bir dinin mensubu olduğum için gurur duyuyordum. Cennet annelerin ayakları altında idi. Onlar bizim emanetimizdi. Onlar bizim kutsalımızdı.

Peki, ya karısını kızını döven ve hakir görenler? Onlar şerefsiz, haysiyetsiz, İslamiyet’ten zerre nasibini almamış, şüphesiz şeytanın kandırdığı, Yahudi, Hristiyan, Mason, Illuminati uşağı, kandırılmış ve yozlaşmış edilmiş yığınlardı. İngiliz uşağı idiler. Gâvurlardan görüp görüp kendi karılarını ve kızlarını dövüyorlardı. Hiç Elhamdülillah Müslüman adam karısına, kızına ilişir mi? Onlara el sürer mi? Delkanlı Müslüman adam kız arkadaşına, eşine dokunur mu? Ona zarar verir mi? Haşa. Bizim dinimiz hoşgörü ve kadınlara verilen yüksek değer üzerinedir.

En azından böyle düşünüyordum. Dinleri araştırıp sorguladığım dönemler beni şoka sokan diğer husus İslamiyet’ te kadın faktörü olmuştu. Neyse. Bu noktadan sonra yorum yapmayıp size alenen Kuran-ı Kerim ve Sahih Hadis Külliyatından örnekler vereceğim. Yorum ve karar sizin.

Maalesef ülkemizde yaşanılan İslamiyet ile Kuranda ve Hadislerde geçen İslamiyet arasında farklar var. Bu konuyu daha önce “Türk Tipi İslamiyet” adlı yazımda işlemiştim.

Okurken size tavsiyem, haybeye reddiye geliştirmeyin. Ayetleri ve Sahih hadisleri eğip bükmeye kalkmayın. Boşuna inandığınız dinde mürtet olmayın. Bizim gibi şüphesiz zalimlerden ve döndürülmüşlerden olmayın.

Bakara 228:
Boşanmış kadınlar üç kur (üç ay hali müddeti) kendi kendilerine beklerler (hamile olup olmadıklarına bakarlar). Eğer Allah’a ve yevm’il âhire îmân ediyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yaratmış olduğu şeyi gizlemeleri onlar için helal olmaz. Şayet onların kocaları barışmak (arayı düzeltmek) isterlerse, bu (bekleme süresi) içinde onlara tekrar geri dönmeye (başkasından) daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin, kadınları üzerinde (hakları) olduğu gibi, kadınların da erkekleri üzerinde maruf (hakları) vardır. Erkeklerin, kadınların üzerindeki (hakkı) bir derece daha üstündür. Ve Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir.

Bakara Süresindeki dereceyle anlatılmak istenenin ne olduğunu, Kur'an yorumcular ve İslam hukukçular açıklarlarken su görüşleri savunmuşlardır:

Erkek kadından birçok yönden üstündür: [5]
1- Erkeğin akılca üstünlüğü vardır.
2- Diyette (kurtulmalıkta) üstünlüğü vardır.
3- Miras konularında üstünlüğü vardır.
4- Erkek, "kadı (yargıç)", hükümdür olur, kadın olamaz. Erkek tanıklığa da daha elverişlidir.
5- Erkek, kadının üstüne evlenebilir. Dilerse karısının, karılarının üstüne cariye de alabilir. Kadın için kocasının üstüne evlenmek gibi bir hakkı yoktur.
6- Mirasta erkeğin payı daha çoktur.
7-Erkek kadını boşayabilir; kadın erkeği boşayamaz. Erkek karısını boşadıktan sonra da süresi içinde dönüş yapabilir, kadının bu yönde bir hakkı yoktur.
8- “Erkeğin ganimetten payı, kadınınkinden çoktur..." İslam dünyasının ünlü ve en yetkili Kur'an yorumcularından Fahreddin Razi böyle sayar. [1]
Öteki yorumcular da benzer sıralamalar yaparlar ve Bakara Suresinin, "erkeğin, kadından derece yönünden üstün olduğunu" anlatan 228. ayetini böyle yorumlarlar. [2]

Şimdi bu kadar Kuran tefsir alimi Bakara 228’ den saçma sapan fikirler çıkarmışlar diyorsanız sizi inancınızla baş başa bırakmak isterim. Çünkü mevcut yaşadığınız dini onların tefsir ve açıklamaları şekillendirdi.

Hadi Bakara 228 de eğme ve bükme yapabildiniz. Bakalım ne diyor Nisa 34?


Nisa 34:
"Erkekler, mallarından (kadınlar için mehir ve nafaka olarak) harcamaları sebebiyle ve Allah’ın, onların bir kısmını, diğerlerine üstün kılmasından dolayı, kadınların üzerinde daha çok kâimdirler (koruyup gözetici, idare edicidirler). Bu bakımdan salih amel (nefs tezkiyesi) yapan kadınlar itaatkârdırlar, Allah’ın (onların haklarını ve iffetlerini) korumasıyla, onlar da gaybde (kocalarının yokluğunda hem kendilerini, hem kocalarının mal ve şerefini) koruyucudurlar. İtaatsizliklerinden (baş kaldırmalarından) korktuğunuz (kadınlara) ise (önce) nasihat ediniz. Ve (sonra da) yataklarında yalnız bırakınız. Ve (hâlâ itaat etmezlerse) onları dövünüz. Bundan sonra eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Muhakkak ki Allah Âli’dir (yücedir), Kebîr'dir (büyüktür)."

Nisa Suresinin 34. ayetinin, Diyanet tercümesi şöyle:
"Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından ve erkeklerin mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadınlar Allah’a itaatkârdır; Allah’ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları DÖVÜN. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür."

Kur'an'da kadını dövme var, ama bu dövmenin bir koşulu da var: İncitmeden (eza vermeden) dövme. [3]

Kadının incitilmeden dövülebileceğini savunanlar, ayetteki "dövmenin gerekçesini anlatırken, bunun bir "ilaç" olduğunu da savunurlar. "Kadını yola getirmenin bir ilacının da DÖVMEK olduğunu" yazarlar. [4]

Biraz örnekleri çoğaltalım birkaç hadise bakalım:
"Eğer bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emretseydim, erkeklerin kadınlar üzerinde olan haklarından dolayı kadınların erkeklere secde etmelerini emrederdim." [6]

"Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz." [7]

"Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinizle silerdiniz." [8]

"Kadınların dinleri ve akılları eksiktir." [9]

"Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir." [9]

"Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben Cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm." [10]

"Bir kadın kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse cennete girer." [11]

"Kadınların hayırlısı, erkeklerin yaramazlıklarına, kötü huylarına sabredendir, bu sabır onların cennete girmesine sebeptir." [12]

Peki ya diğer haklar:
Nisa suresi 7: Ana-baba ve akrabanın geriye bıraktığından erkeklere bir pay vardır. Ana-baba ve akrabanın geriye bıraktığından -onun azından da çoğundan da- farz kılınmış bir nasip olarak kadınlara da bir pay vardır.

Ne diyor Nisa 7, “Kadınlara da”. Kadınları neden erkekler ile aynı şekilde yazılmıyor? Hadi bunu geçelim neden erkek kadın ayrı ayrı belirtiliyor? Çocukları yaz geçsin gitsin. Neden çocukları denmiyor? Evrensel ilahi bir yaratıcı neden cinsiyet ayrımı yapma gereği hissediyor?

Hadi Bakara 282’ ye de bir bakalım:

Bakara 282:
"Ey iman sahipleri! Belirli bir süre için birbirinize borç verdiğinizde onu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah`ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borç altına giren kişi de onu kayda geçirtsin ve Rabbinden korksun da borcundan hiçbir şey eksiltmesin. Borç altına giren, aklı ermez yahut zayıf-çaresiz biri ise yahut yazdırmaya gücü yetmiyorsa, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de tanık tutun. Eğer iki erkek yoksa rızanızla kabul edeceğiniz tanıklardan bir erkek ve iki kadın gerekir. Bu kadınlardan biri şaşırırsa/unutursa ötekisi ona hatırlatsın diyedir. Tanıklar, çağırıldıklarında çekimser davranmasınlar. Küçük veya büyük, borcu, süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında adalete daha yakın, tanıklık için daha sağlam, kuşkuya düşmemeniz için daha elverişlidir. Ancak aranızda döndürüp durduğunuz tamamen peşin bir ticaret söz konusu ise onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Karşılıklı alış-veriş yaptığınızda da tanık bulundurun. Yazıcıya da tanığa da zarar verilmesin. Böyle bir şey yaparsanız bu, kendinize kötülük olur. Allah`tan korkun. Allah size öğretiyor. Allah, her şeyi en iyi biçimde bilendir."

Bu ayet ile ilgili yorumu da size bırakıyorum. Bir erkek iki kadına bedel. Neden iki kadın? Birisi diğerine hatırlatsın diye.

Hadi Nisa 15’e bir bakalım:
"Kadınlarınızdan eşcinsellik/sevicilik yapanlara karşı içinizden dört tanık getirin; eğer tanıklık ederlerse o kadınları, ölüm canlarını alıncaya ya da Allah kendileri için bir yol açıncaya kadar evlerde tutun."

Şimdi bu ayete bakarak şunu diyebilirsiniz. “iyi de kadın sapkınlık yapmış. Cezası da belirlenmiş. Ne var bunda?”. Şöyle ifade edeyim değerli salak: sen kim oluyorsun da hem savcı hem yargıç oluyorsun? Bu yetkiyi nereden buluyorsun? Hapishane mi kurdun sen? Dört tanık için ne yapacaksın? Kadın baktı senin uzuvda bir iş yok ya da başka bir hemcinsine ilgi duyuyor. SANA NE?

Şimdi bu ayetle ilgili bu kadar eleştiri yapabildiğimi düşündünüz kabul edin. Yok, en önemlisini sona sakladım. Ayet nasıl başlıyor: “Kadınlarınızdan,” kaç kadının var paşam senin? Tenasül uzvunun şehvetini kaç kadın giderebiliyor? Ayet resmen kadınlarınızdan diyor. Çoğul yani kaç tane alırsan al. Helal sana paşam. Ondan sonra eğme bükmeler başlasın. “Yok, efendim bir kadın bize helal. Ondan sonrasının kuralı kaidesi var. O zaman ki şartlar, ama o dönem savaş vardı…” Sıkın paşam sıkın. Alan boş nasıl olsa. Sen mevcut kadın ya da kadınların üzerine savaş ganimeti cariye bile alıyorsun bol bol. Ona hesap soran yok.

Ne? Olmaz mı öyle şey? Cariyeler sadece hizmetçi işi mi görüyor?
Mürtet oldun dinden çıktın değerli Tatlısu Müslümanı kardeşim. Buyur:

Nisa 3:
"Ve eğer yetimler konusunda adalete riayet edemeyeceğinizden korkarsanız, o takdirde hoşunuza giden (size helâl olan diğer) kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Fakat eğer (onlara da) adaletle davranamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir tane ile veya elinizin altındaki sahip olduklarınızla (cariyelerinizle) yetinin. İşte bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur."

Müminun 5-6:
"Ve onlar, iffetlerini (ırzlarını) koruyanlardır. Zevcelerine (eşlerine) veya ellerinin altında sahip olduklarına (Cariyeler) hariç. O takdirde muhakkak ki onlar, levmedilmiş (kınanmış) değildirler."

Mearic 29-30:
"Ve onlar, iffetlerini (ırzlarını) koruyanlardır. Zevcelerine (eşlerine) veya ellerinin altında sahip olduklarına (Cariyeler) hariç. O takdirde muhakkak ki onlar, levmedilmiş (kınanmış) değildirler."
Hayda. Olmadı. Siz şimdi diyeceksiniz ki: “Sayın yazar yakaladım seni. Kopyala Yapıştır yaparak cımbızla seçtiğin bilgileri yapboz gibi birleştirip yazı yazıyorsun. Deşifre ettim seni! Müminun 5-6 ile Mearic 29-30 da kopyala yapıştır yapma hatası yaptın. Hiç Kuranda birbirinin aynısı ayet mi olur? Sapkın seni!” Yakalandım ne diyeyim.

Evet, sayın ahmak. Buyur istediğin Kuran-ı Kerim, istediğin tefsir, istediğin meale bak. Bu ayetler birbirinin aynısı. Koyan da ben değilim. Bu hususu o ayeti kim koyduysa ona soracaksın. Ben olanı aktarıyorum.
Neyse ayetleri yazmaya devam. Yorum sizin.


Ahzab 50:
"Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helal kıldık. Ayrıca, diğer mü'minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber'e bağışlayan, Peygamber'in de kendisini nikahlamak istediği herhangi bir mü'min kadını da (sana helal kıldık.) Mü'minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."

Ahzab 51:
"Ey Muhammed! Bunlardan (hanımlarından) dilediğini geri bırakırsın, dilediğini yanına alırsın. Uzak durduklarından dilediklerini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Bu onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve hepsinin de kendilerine verdiğine razı olmaları için daha uygundur. Allah kalplerinizdekini bilir. Allah hakkıyla bilendir, halimdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)"

Ahzab 52:
"Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile, başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helal değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah her şeyi gözetleyendir."

Nisa 24:
"Ve evli kadınlarla evlenmeniz (haram kılınmıştır), elinizin altında bulunan (harp esirleri) cariyeler müstesna. (İşte bunlar) Allah'ın size yazdıklarıdır (farz kıldığı hükümlerdir). Ve bunların dışında olanlar, iffetli olmak ve zina yapmamak şartıyla mallarınızla istemeniz (mehirlerini verip almanız) size helâl kılındı. Artık onlardan faydalanmak isterseniz o takdirde farz olan mehirlerini onlara verin. Ve bu farzdan sonra, razı olduğunuz konuda onunla anlaşmanızda sizin üzerinize bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah Alîm'dir, Hakîm'dir."

Şimdi Nisa 24 hakkında biraz hadislere de bakalım. Yorumları yine size bırakıyorum:

Muhammed b. Abdirrahman b. Bünanî, Muhammed b. Ahmed b. Hamdan’dan, o Ebû Ya’la’dan, o Amr en-Nakıd’dan, o Ebû Ahmed Zübeyri’den, o Süfyan’dan, o Osman el-Bettî’den, o Ebu’l-Halil’den, o da Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini bize rivayet etti: “Evtas Gazvesi’nin olduğu gün kocaları olan esir kadınları ele geçirmiştik. Onlara mücamaatta bulunmayı çirkin bulmuştuk. Peygamber (s.a.v.)’e bunu sorduk da bu âyet nazil oldu. Biz de o kadınları böylece helal bulduk.” [13]

Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. el-Haris, Abdullah b. Muhammed b. Cafer’den, o Ebû Yahya’dan, o Sehl b. Osman’dan, o Abdurrahim’den, o Eş’as b. Sevvar’dan, o Osman b. Bettî’den, o Ebu’l-Halil’den, o da Ebû Said el-Hudrî’den bize şöyle dediğini haber verdi: “Rasulullah (s.a.v.) Evtas ahalisini esir alınca dedik ki: “Ey Allah’ın Rasulü, soylarını, kocalarını tanıdığımız esir kadınlarla nasıl mucamaatta bulunabiliriz?” Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.” [14]

Ebû Bekr Muhammed b. İbrahim el-Farisî, Muhammed b. İsa b. Amraveyh’ten, o İbrahim b. Muhammed b. Süfyan’dan, o Müslim b. Haccac’dan, o Ubeydullah b. Ömer el-Kavarirî’den, o Yezid b. Zuray’dan, o Said b. Ebî Arube’den, o Katade’den, o Ebû Salih Ebû Halil’den, o Ebû Alkame el-Haşimî’den, o da Ebû Said el-Hudrî’den bize şu rivayette bulundu:“Rasulullah (s.a.v.) Huneyn Günü, Evtas Kabilesi’ne bir grup ordu gönderdi. Bu grup bir düşman birliğine rastlayıp onlarla savaştılar da onlara galip gelerek, kadın esirler elde ettiler. Rasulullah (s.a.v.)’ın Ashabı’ndan bir grup, müşrik kocalarından dolayı o esir kadınlarla münasebette bulunmaktan sakındılar. Allah Teala da bu âyeti indirdi,” [15]

Ebu Saîd Hudrî’den Nesâî, Tirmizî, Ebu Davut ve Buharî rivayet etti. Ebu Saîd:Bize, Evtâs esirlerinden esirler isabet etti. Kadınların kocaları vardı. Biz onlarla birleşmeyi çirkin gördük, Nebî Aleyhisselâm’a sorduk., Nisa: 4/24 âyeti indirildi. Ancak Allah’ın sizin üzerinize Efa ettiği şeydir, biz onların ferclerini helal kıldık, buyurdu. [16]

İbnu Abbas’tan (r.a.) Taberânî anlattı. İbnu Abbas (r.a.): Huneyn gününde indi. Allahü Teâlâ, Huneyn günü Müslümanlara fetih müyesser kılınca, ehli kitabın kadınlarından müslümanlara kadınlar isabet etti. Onların kocaları vardı. Bir erkek, kadınlardan biri ile olmak istediğinde, Kadın: Benim kocam var, derdi. Bundan Rasûlullah’a soruldu. Allahü Teâlâ, Nisa: 4/24 âyetini indirdi, dedi. [17]

Şimdi Cariyeler ile ilgili görüş nedir, Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN Hoca şöyle söylüyor: “Cariyeler ile cinsel ilişki günah mıdır? Nikah akdi, ikisi de hür olan (bu sebeple vücutlarına da malik bulunan) bir erkekle bir kadının, karşılıklı olarak bir aile kurma ve cinsî yönden birbirinden yararlanma konulu -şartlarına uyarak yaptıkları- bir sözleşmeden ibarettir. Cariyeye sahip olmayı sağlayan akit ve tasarruf da (satın alma, miras, ganimet veya bağış yoluyla elde etme…) bir hukuki işlemdir ve bu hukuki işlem, sahibi ile cariye arasında karı-koca gibi yaşama hakkını da vermekte, nikah akdinden daha güçlü ve kapsamlı olarak onun yerine de geçmektedir.” Yorum sizin.

İslam âlimlerine göre, bir kadınla birlikte olmak ancak iki şekilde helal olur; nikâh akdi ve milkü’l-yemin (cariyenin mülkiyetini elinde tutma) akdi ile olur. [18] Yani eğer Cariyeniz/Cariyeleriniz ile ilişki yaşayacaksanız mülkiyetini elinizde bulundurmanız gerekiyor.

Neyse son bir bombadan daha bahsedip konuyu kapatalım:

Nitekim hür eşi de olsa kocası kendisini cimaya çağırdığında, karısının bunu özürsüz olarak reddetmesi, caiz değildir. Hatta adetli olması da bir özür değildir. Çünkü kocası onun, adetli iken haram olan bölgesi dışında bir yerinden yararlanabilir. [19]

Buradan ne anladınız diye sormayacağım. Zaten açık ve seçik. Erkek, ilişkiye girdiği eşinin başka yerlerinden de yararlanabilir diyor. Bahsettiğim hadisler sahih hadisler. Boşuna reddiye dizmeyin.

Yok, ben illa eğip bükeceğim. “Bu ayetlerde ve hadislerde anlatılmak istenen aslında şu, o dönemin şartları bunu gerektiriyordu, 1400 yıllık İslam âlemin âlimleri yanıldılar. Aha da ben doğrusunu buldum. Aslında orada bir ilim var. Eşitlik var.” Diyorsanız size de eyvallah.

Yorumsuz olarak önünüze ayetleri ve sahih hadisleri koydum.

Bakın bakalım inandığı dinin kitabını tamamen anlayarak ve özümseyerek yaşayan İslam/Arap ülkelerinde kadın hakları ne âlemde? Kaç kadın alıyorlar? Nasıl yaşıyorlar?

Boşuna onlar sapmış demeyin. Adamlar dinlerini okuyup anlayarak yaşıyor. Aynen Kuran-ı Kerim’de ve sahih hadislerde yazdığı gibi…

Şimdi sizlere soruyorum. Yazıma başlarken annelikten, ilk aşkınızdan, sevdiğinizden, eşinizden bahsettim. Onlara toz kondurmaya kıyamazsınız. Hele ki bir kızınız veya kızlarınız varsa, onları uçan kuştan sakınırsınız. Kaçınız annenizi, karınızı, sevdiğinizi, aşkınızı, kız kardeşinizi, kızınızı SAVAŞ DURUMUNDA YENİLİRLERSE CARİYE OLARAK ALINABİLECEĞİNİ VE CİNSEL OLARAK YARARLANABİLECEĞİNİ SÖYLEYEN bir inancı savunabilir?
Sağlıcakla kalın.

Kaynaklar:
[1] Râzî, e't-Tefsiru 1-Kebîr, 6/95
[2] Taberi, Camiu'l-Beyân, 2/275-276; Tefsiru Ibn Kesîr, 1/271; Dr. Kâmil Musa, Derece, Beyrut, 1987, s. 15-26.
[3] Dr. Kâmil Musa, Me-sail fi'il-Hayati'l-Zevciyye, Beyrut, 1985, s. 126
[4] Muhammed Ali e's-Sabuni, Revayiu'l-Beyan Tefsiru Âyati'l-Ahkâm, 1/474-475.
[5]Turan DURSUN - Din Bu 1
[6] Tirmizi, Rada, 10/1159; Ebu Davud, Nikah 40/2140 Ahmed b. Hanbel, Müsned VI, 76; İbn Mace, Nikah 4/1852
[7] İbni Hacer El Heytemi 2/121 Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 239
[8] Hafız Zehebi Büyük Günahlar Sayfa 187
[9] Sahihi Buhari
[10] Müslim, İman, 34/132 İbn Mace, Fiten 19/4003
[11] Riyazus Salihin.
[12] Kadınlara Dini Bilgiler sayfa: 88
[13] Müslim; er-Rada’: 35, 35 mükerrer/1456 s. 1080, Tirmizi; Nikah: 11/32; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 120; Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 2/509.
[14] Müslim;er-Rada’:35, 35mükerrer/1456 s.1080, Tirmizi;Nikah:11/32.
[15] Müslim; Rada’: 33, 34/1456 s. 1079, Ebu Davud; Nikâh: 1132.
[16] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/183.
[17] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/183.
[18] Reddu’l-Muhtar, 3/163
[19] Fetâvây-i Hindiyye (yazma) 611/45 Müslim, hayz 16, Nesâî, taharet 180; Ibn Mâce, taharet 124
[20] Kur'an-ı Kerim

Yazan: Demon Product

CUMA GÜNÜ VE KUR'AN'DA KADININ ŞAHİTLİĞİ

MT, din, islamiyet, Kadınlar neden Cuma'ya gitmezdi, Kadının şahitliği, 2 kadının şahitliği, İslamiyet öncesi kadın, Tanrıçalar dönemi, İmamenin onayı, Bakara 282, İslamda kadın,
Yazdıklarım düşündüklerimden ibarettir. Ve çok derin olmasına rağmen yazıya kısa kısa yazarak sığdırmaya çalışıyorum. Neyse, bu günkü yazım cuma günü ve namazı üzerine olacak.

İslam toplumunda genelde cuma günü camiye sadece erkekler girer ve sadece erkeklere hitap edilir. Bu durum normaldir.

Karışık ama basit terimler kullanıcam.
Kutsal kitaplar yazılana kadar kadın tanrıçalar dönemi geçerliydi (Mö 1300 ve ms 610 yılına kadarki bölüm). Kutsallık (ilahilik) , kadının elindeydi. Bu bir üstünlük değil doğanın bir kanunuydu.

Aslında cuma günü politik, sosyal, kültürel, spiritüel/ruhsal, ve astroloji toplantısı günüdür, bir tür senato toplantısı veya haftalık ritüel denebilir. Öncesinde bazı ibadetler (farz) yaşanır tabiki. Fakat sonrasında bazı konular ele alınırdı. İmamlıkta (özel imam yeri camideki) imame kadın ve yanında mutlak bir genç bayan olurdu. Yani her günkü cuma namazında mutlaka iki kadın şahit olmalıydı. Bu iki kadın (imame ve yardımcısı bayan) toplumun öncülüğünü yapıyor ve tüm bilimsel çalışmaları halktan dinleyerek anlatılanlara şahit olurdu.

Fakat, bugün Kuran'ı Kerim'de iki kadının şahitliği ile ilgili ayet var, bende tam oraya geleceğim:  Bakara suresi 282 ayete.

Orda iki kadının mutlak şahitliğinden ve hatırlamak-zorlanmak gibi durumlardan bahsediyor çünkü toplumun en yaşlı kadını imameydi ve mistik-ruhsal anlamda en yetkili kişi idi. O yüzden genç kadınlar kolluk kuvveti olarak yanında yer alırdı.

2/BAKARA-282: "Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adaletle yazsın. Hiçbir kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın; (her şeyi olduğu gibi) yazsın. Üzerinde hak olan kimse (borçlu) da yazdırsın, Rabbinden korksun ve borcunu asla eksik yazdırmasın. Şayet borçlu sefih veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki kadın (olsun). Çağırıldıkları vakit şahitler gelmemezlik etmesin. Büyük veya küçük, vâdesine kadar hiçbir şeyi yazmaktan sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah nezdinde daha adaletli, şehadet için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak aranızda yapıp bitirdiğiniz peşin bir ticaret olursa, bu durum farklıdır. Bu durumda onu yazmamanızda siz..."

Yukarıda gördüğünüz gibi diyanet ve diğer yalancıların çevirisi iki kadının şahitliği bir erkeğe bedeldir diye bahseder, kesinlikle yanlıştır! Bu iki kadının şahitliği olmadan ülkenin, şehrin,  kurum kararları alınamazdı. Bu o dönemde bulunan mistik bir kuraldı.


İki kadın huzurunda tartışılmamış ve karara bağlanmamış hiç bir olay, toplumsal kural olarak kabul edilmezdi. Kesinlikle imameler  (2 kadın) huzurunda tartışılmamış hiç bir yasa geçerli değildi.
Bu iki kadının şahitliği ve mührü olmadan anlaşmalar imkansızdı.

Yani bırakalım kadının kabul edilmeyen şahitliğini, tam tersine iki baş imamenin şahitliği yoksa hiç bir antlaşma kabul olunmazdı. Tabiat kanunun üzerine kurulan ve yaşanmış bir dönemde bir tür aile  içinde annelerin kutsal olduğunu belirten olgular olarak düşünmenizi istiyorum.

İnsanlık düşüncelerini farklı ve çok boyutlu dünya düzenine alıştırarak bu krizden çıkabilir. Ben dünyayı binlerce tanrının ve tanrıçanın yaşam stilini anlamaya çalışarak geçirdim. Ve yaşanmış olayların günümüze nasıl ışık olabileceğini sorguladım.

Peki bu camilere niye kadınlar gitmiyordu??
Çünkü çoluk çocuktan ve toplumsal düzenin anneye verdiği sorumluluktan dolayı kadına zaman kalmıyordu. Birde yemek kültürü vardır, ana eli değmeyen hiç bir yemek yenmez, böyle bir günde aile içindeki kadın en kutsal bölümdedir. Zaten baş imame kadın olduğu için kadınlar rahattı çünkü en fazla dedikodu yoluyla bir birine haber taşıyan telefondan bile hızlı, düşünün kadınlardılar.

Erkeklerde camilere sadece evin temsilcilik görevini yapan kişiler olarak giderdi. Kadın anne olduğu gibi bir aşçıdırda ve kültürel olarak bütün boyutların parlak güneşidir. Yani Cuma'ya gitmeye gerek yoktur kadın için. Genç kız ve erkeklerin  ise dünya umurlarında değildi nerde bir eğlence-bayram varsa oradaydılar.
Ticaretteyse zaten evin ekonomisi kadında, hanımağa misali.
Muhammed'in karısı Hatice örneği yeter sanırım. (Bahsetmiştim önceki yazılarımda).

Şimdi bizlerin, zamanın ne kadar gerisinde olduğunu (kendi düşüncem) ve aslında bu zamana ulaşılmasını mümkün kılan bir güzergah matematiksel olarak mümkün, sıfır noktasında olduğumuzu belirtebilirim. (Sufiler),  gecmisten gelip geleceğe giden zamanı durdurup içinde bulunduğumuz anı keşfetmeliyiz, cehennemden korkmayın ben yanarım yerinize.

Buda düşündüğümüz düzene farklı boyutlarından bakabilmektir, daha iyi bir dünya düzenine ulaşmanın yolunu üstlenmektir.  Buda sorumluluk gerektirir.

Kimseye akıl vermek veya yol göstermek haddim değildir. Şimdi bugünkü düzen o döneme uygun olmak zorunda diye bahsetmiyorum bunlardan. Sadece tarihten öğrendiklerimi ve doğru bulduğumu düşündüğüm ve hayal gücümün bana verdiği özgüvenle sorguluyorum. Birde yaşadıklarım, tecrübelerim.

Sonuç; eğitimden tut sanata kadar nasıl bir zihniyetin altında kandırıldığımızı düşünüyorum. Bırakalım imam hatipleri, ilahiyat fakülteleri bile kaldırılmalı, mesele bu kadar ciddi. Hepsine verecek ve ikna edecek bir cevabımız var.
Dünya boştur boşlukları doldurmak üzere.

Yazan: Metin T.

KADINLAR TARLANIZDIR, İSTEDİĞİNİZ YERDEN TARLANIZA GİRİN

AY, din, islamiyet, İslamda kadın, Kadınlar tarlanızdır,İstediğiniz yerden tarlanıza girin,Kadına tarla benzetmesi,Bakara 223,Hz Ömer'in cinsel konuları,Kur-an'ın faydasız ayetleri,Kur-an'da arkadan birleşme
Ömer'le ilişkili olan Bakara Suresinin 223. ayetinde yine ÖMER'İN cinselliği söz konusudur.
Ömer bir gün Muhammed'e gidip, 'Helak oldum' diyor, yaptığına çare arıyor. Muhammed, seni helak eden ne ki! Diye sorunca; Ömer, 'BEN DÜN GECE BİNİTİMLE ARKADAN YAPTIM, BİNİTİMİ TERS ÇEVİRDİM...' diyor. Muhammed buna hiç karşılık vermeden, arada bir kelime bile konuşmadan, 'KADINLAR TARLANIZDIR' ayetinin o anda indiğini söylüyor. Burada yakışıksız hatta kadınlara hakaret anlamına gelen terimler var; Mesela Ömer diyor ki ben BİNİTİMİ ters çevirdim (tenzih ederim ama) kadın hayvan mı ki Ömer böyle bir ifade kullanıyor? Hala bu terim bazı Hanzo erkekler tarafından kullanılıyor. Birde ayet o kadar acilen gönderiliyor ki daha MUHAMMED Ömer'le bir kelime etmeden maşallah Cebrail hazır. Bir kelime etmeden AYET geliyor.

İbn-i Ömer'in azatlı kölesi Nafi anlatıyor:
"Bir gün ben ibn-i Ömer'in yanında KUR-AN tuttum o da ezberden Bakara Suresi'ni okudu. Bu ayete gelince bana 'sen bu ayetin ne ile ilgili olduğunu bilir misin?' dedi. Ben, 'Hayır' dedim. İbn-i Ömer, 'Bu ayet şu hususta inmiştir (yukarıdaki husus)' dedi ve sonra kaldığı yerden devam etti" diyor.

İnsanlık tarihinin yaklaşık 4-6 milyon yıllık bir geçmişi var. İnsanlar önden mi yapmışlar arakadan mı yapmışlar bu bir sorun olmamış ve insanlar üremeye devam etmiştir de ALLAH neden gelip MUHAMMED zamanında buna müdahale ediyor, ARKADAN da tutsanız sorun yoktur diyor? Sanki bu devrim mi, olağan-üstü bir olay mı?

Bu tanrılık bir iş midir ki kalkıp bunun için ayet göndersin. Dünya da yedi milyar insan can çekişiyor insanlar kıran kırana birbirini yiyorlar ama ALLAH gelmiş çiftler arasında yaşanan cinsel ilişkiyi anlatıyor. İyi düşünülürse bu bilgiler insanı daha hızlı bir şekilde ATEİST yapıyor. Tanrı ve bu işler Olacak iş mi?

Kaynaklar:
Tirmizi Bakara suresi 223, Ahmet b. Hambel, ibn-i abbas no:2980, Taberi, Bakara suresi 223, Taberani Mucem-i Kebir c.12/10-11 no:12317, Sahih-i ibn-i Hibban c.9/514, no:4202, Begavi Bakara 223, c.1/259, Buhari bakara suresi ayet 223, Bab 39/4526 ve 4527.

Yazan: Aziz Yağan

KADIN, ŞEYTAN TAŞLAMA VE DİN

MT, din, islamiyet, Şeytan taşlama, İslam ve putperestlik, Şeytan taşlama putperestlik, Kabe kadın taşlama yeridir, Hac, Kabe, İslamda kadın, Din kadınları cahil bırakır, Recm, Kabe kadın sığınma yeriydi, Hac nedir?
Kız çocukları öldürüldüğü içinmiş, köleliği kaldırmak içinmiş bilmem ne bilmem ne. Yaw he he.
Özellikle kadın arkadaşlardan böyle bir başlık attığım için beni bağışlamalarını rica ediyorum. Dinde recm cezasını bilirsiniz. Hala İslam ülkelerinde kullanılan vahşi bir metodoloji den bahsediyorum. Ülkemizde de eğer farkındaysak uygulamak isteyen gerici, akıl yoksunu var.
Kadına Şeytan benzetmeleri ve benzer bir çok deyim kadını şeytan gören bir zihniyetten bahsediyorum. Neredeyse eşya gibi, bide namus kavramı (ayrıca yazacağım) sankim erkeğin mali, iradesiz ve erkek egemenlerin hizmetkarı olarak belirlemiş din.
Birey Bundan dışarı çıkmaz, isyankar ve Özgür ruhlu olmazsa.

Her birey bu oynanan oyunun içindedir. Herkes sorumludur.
Annemiz, eşimiz, kızımız, kız kardeşimiz ve hepimiz doğal haliyle dünyaya gelen birer varlığız! Hiç birimizin diğerinden üstünlüğü yoktur! Bu yüzden Bir birimizin yaşam hakkına saygı duymak zorundayız! Çünkü biz insanız.
Adem hava olaylarını bir çok arkadaş değinmiş ben hiç girmeyecem. Ve daha ilk başta bir hata olduğunu belirterek yola çıkmalıyız.

Kabe (hac) ziyareti sırasında şeytan taşlama kuralıda var.
Bakın tevaf ederken yaşlılar (son zamanlarda gençler de popüler olmaya başladı) oradaki şeytan değilde bir kadın taşlama yeri olduğunu tahmin bile edemez.
Hacdan yeni dönen yaşlı dayımın anlatımında inanılmaz bir rahatlık ve öz güveni vardı! Çok sevinmişti şeytanı/kadını taşladığı için, gariban. Bunun bir ticaret ve politik kısmına hiç girmiyorum! Matematiği iyi olan bir arkadaş bize bilgi verebilir, uluslar arası organizasyonlar falan, ve milyonların içinde bulunduğu bir yapılanma.

Neyse, şimdi recm konusuna gelelim! O dönem (dinin kurumsallaşma dönemi) Araplarda, bazı bölgelerde daha kadın tam baskı altına alınmamıştı.
Yavaşça kurumsal olan bu erkek egemen zihniyet Ahtapot gibi beynin tüm insani fonksiyonel bilgi merkezini cehaletle doldurarak, bazende ruhsal gıdayı (Tanrı mistiği) sunarak yönetimini kurar.
Baskılar diz boyu, bazı kadınlar bunu kabullenmek zorunda değillerdi, nede olsa Hatice gibi bir ticaretçi kadın yetiştirmiş ahlak anlayışı var. Kadınlar bunun bilincinde. Öyle basit değil hemen yukarıdan iki satır geldi hadi bunu uygula, bir alt yapı lazım neredeyse bir nesil/ömür değişti bu dönemde.

Bu tür baskıların kadın özgürlüğü için kabullenmesi elbette imkansız.
Sadece ülkemizdeki dini kurumlara bir baksak yeterli bir örnektir! Çünkü o yönetimdir bunu uygulayan. O yüzden yönetim kesinlikle laik ve seküler olmalı.

Bugün şeytanın taşlandığı yer bir kadın sığınma yeri idi.

Bir kadın, kocasının baskılarına dayanmaz ve ev benzeri bir yerde yaşamaya karar verir, aslında bir tür sığınma yeri.
Ve derken birileri toplumu galeyana getirip o kadını recm (taşlama) ile vahşice cezalandırır. İşte o günden bir güne oradaki taşlanan kadın şeytana büründürülmüş olarak ta bu noktaya gelir! Madımak olayına benzer! Eğitimli olmayan toplumlar bu tür galeyana gelmeye müsaittir.
O dönemde erkeğin ben merkezci yapısı da müsait, baskıcı bir siyasi din gelişmekte idi.
Ve sonuç ortada.
Din önce kadını cahil bıraktı, ardından köleleştirdi, eşya gibi kullandı, isyan edene de taş attı.
Basit, çok değil 10,15 yıl bir yönetim, dinin para ettiği yerlerde toplumu nasıl değiştirdiğini bilmemek kör olmaktır! O, toplumu öyle bir rezil eder ki, bugünkü yönetimler açık bir delildir, 1400 yıl öncesine gitmeye gerek yok! Şeytana ve kadına aynı taş atılmıştır.

Açıkça ya DİN insan haklarına uyar, ya insan dinin yasalarına uyar.
(Not, benden belge istemeyin, bana da Ateş bilgi veriyor)

Yazan: Metin T.

KADINLAR AÇISINDAN KUR-AN''IN EN TALİHSİZ SURESİ

AY, din, islamiyet, İslamda kadın, Kur'an da kadın, Nisa suresi, Nisa suresinde kadın, Din ve kadın, Müslümanlıkta kadın, Kur'an-ı Kerim'de kadın, Nisa 34, Nisa 128, Kadınları dövün ayeti, Yataklarında yalnız bırakın,
Bu surenin adı kadınlar suresi; ancak ne yazık ki kadınlar acısından Kur-an'ın en talihsiz suresidir.

“...Erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler. İyi kadınlar; gönülden boyun eğenler(dir)... Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın” (4 Nisa 34).

Ama eğer kadınlar erkeklerin kendilerine karşı baş kaldırmalarından endişe ederse ne olur?

Yine yanıtı kur-an'dan alalım. O zaman ya tekrar anlaşın, aranızı düzeltin veya olmazsa güzellikle ayrılın. Surenin 128. Ayetinde. Aynı olumsuz tavır kadından gelirse çeşitli cezalar var, hatta dövülür; ama erkekten gelirse, 'Eh anlaşamıyorsanız o zaman ayrılın' 'deniliyor

kadının serkeşliği halinde kocaya dayak atma hakkını tanıdığı (ve en azından kadını yatağına almamayı emrettiği) halde, erkeğin serkeşliği halinde kadına “endişesine hakim olup kocası ile anlaşmasın!” emretmiştir.

Allah'ın emridir diye öne sürdüğü bu hükmü Muhammed, son nefesini vereceği ana kadar her fırsatta kocalara hatırlatmaktan geri kalmamıştır. Kendisini ölüme sürükleyecek olan hastalığı sırasında veda haccı vesilesiyle son hutbesini verirken dahi onlara şu öğütte bulunmayı ihmal etmemiştir:
“Ey ahali... Tanrı (size karılarınızı) yataktan ayırmayı ve... onları dövmeyi helal etmiştir“

Dikkat edilecek olursa dayakla ilgili yukarıdaki ayetin güttüğü amaç, her şeyden önce kadını itaatkar kılmaktır. İyi” kadınların gönülden boyun eğer nitelikte olduklarını hatırlattıktan sonra dayak hatırlatmasını yapmaktadır. Kadının serkeşliği, itaatsizliği, huysuzluğu hallerinde koca, onu, dayak atarak hizaya getirmelidir. Söylemeye gerek yoktur ki serkeşlik, ilgisizlik ve huysuzluk kadınlara özgü bir şey değildir. Çoğu kez erkeklerde de görülen bir şeydir. Ancak ne var ki Muhammed, erkeğin serkeşliğinin ya da ilgisizliğinin ve huysuzluğunun ceremesini dahi kadına yükler. Çünkü böyle bir halde kadın, kocasıyla anlaşmaya ve onu mutlaka hoşnut etmeye çalışmalıdır. Nitekim Kuran’a koyduğu şu ayet bunun kanıtıdır: “Eğer kadın, kocasının serkeşliğinden veya aldırışsızlığından endişe ederse, aralarında anlaşmaya çalışmalarında kendilerine bir engel yoktur”(4 Nisa 128)

Ve bunu ne için koymuştur, bilir misiniz? Sırf kendi çıkarları İçin. Daha doğrusu eşi Sevde’nin cinsi münasebet sırasını Ayşe’ye devretmesini sağlamak için.
Nitekim İbn-i Sa’d’in Ayşe’ye müntehi bir senedie Vakid’den rivayetine göre Ayşe şöyle demiştir:
“Şevde... çok yaşlı idi. Nöbetini bana hibe etmişti. Resul-i Ekrem’i memnun etmek istiyordu” Bunun üzerine: -Eğer bir kadın, kocasının yanına yaklaşmamasından, yahut yüz çevirmesinden korkarsa, bu kadının, kocasıyla aralarında bir barış yolu bulup geçimlerini düzeltmelerinde bir beis yoktur’- ayet-i...indi... “

Hemen belirtelim ki Sevde’nin davranışı öyle kendiliğinden olan ve sırf Muhammed’i memnun etmek için girişilen bir davranış değildi. Muhammed onu, yaşlanıyor diye boşamaya kalkmıştı. Ve zavallı kadıncağız o yaşlı halinde sokağa atılmamak için ve Muhammed’in Ayşe’ye fazlasıyla düşkün olduğunu bildiğinden, nöbetini ona devretmeyi teklif etmişti.İşte bu teklif üzerinedir ki Muhammed, sanki Tanrı bu tür davranışları gerekli görmüş gibi, Kuran’a,
“Eğer bir kadın, kocasının yanın yaklaşmamasından, yahut yüz çevirmesinden korkarsa, bu kadının kocasıyla aralarında bir barış yolu bulup geçinmelerini düzeltmelerinde bir beis yoktur...” (4 Nisa 128) hükmünü koymuştur.

Haksızlığın derecesini görüyor musunuz? Koca, karısının serkeşliğinden şüphe ettiği an onu dövecek, buna karşılık kadın kocasının serkeşliğine tanık
olduğu zaman onu hoşnut edecek. Görülüyor ki erkeğin kadına karşı haksız bir davranışının cezasını yine kadın çekmektedir. yukarıdaki ayet’de sözü geçen “serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz” deyimi geniş anlam taşır; şöyle ki, sadece kocasına itaat etmekte kusur eden kadınları değil, fakat dinsel görevlerini yerine getirmeyenleri de kapsar. Böylece koca, dayak yoluna başvurmak suretiyle karısını namaz kılmaya, ya da oruç tutmaya zorlayabilir. Öte yandan dayak, sadece “serkeşlik” halinin vukuuna bağlanmış değildir, serkeşlik olayına tanık olmasa dahi koca, karısının serkeşlik edeceğinden kuşkuya düşmesi halinde onu dövebilir. Her ne kadar dayak atmadan önce karısına öğütte bulunması ve eğer bu fayda vermez ise onu yatağına almaması gerekirse de, kadının yularına hakim olmanın ve onu “kuzu” gibi yapmanın, ancak dayak ile sağlanacağını bilmelidir. Kuran’da dayağın ne şekilde atılacağı ve tarzı bildirilmemiştir. Fakat

Muhammed’in kocalara öğüdü şudur ki karılarını döverlerken “kemiklerini kırmadan”, “suratlarına vurmadan” ve “kanatmadan” bu işi görmelidirler. Fakat döverken iyice acıtmalıdırlar. Bunun dışında dikkat etmeleri gereken şey, karılarını döverken cariyelerini döver gibi dövmemeleridir.

Çünkü Muhammed şöyle emretmiştir:
“Hiç biriniz karısını, cariyesini döver şekilde dövmesin ve şunu düşünsün ki dayak attığı günün gecesinde belki de onunla yatakta birleşecektir." Cariye sanki insandan değilmiş ve sanki o “kemikleri kırılırcasına” dövülebilirmiş kanısını yaratan bu hükmün şaşkınlık uyandırdığını inkar etmek güçtür. Fakat ne var ki Müslümanlar Muhammed’in cariyelere layık gördüğü bu dayak şeklinin, nikahlı karılara uygulanmamasını “İnsani” nitelikte bir davranış olarak övgüyle anmayı marifet bilmişlerdir.

Kaynak:
Tecrid-i Sarih, Diyanet tercemesi, no: 1821, Müslim, Reda, 43 ve diğer hadis külliyatı.
Nisa Suresi'nin Tefsiri 34. Ayet

Yazan: Aziz Yağan

AŞERE-İ MÜBEŞŞERE

AY, Aşere-i Mübeşşere, Cennete girecekleri müjdelenen, islamiyet, din, Hz Muhammed, İslamda kadın, Aşerei Mübeşşerede neden kadın yok, İslam erkek dinidir, İslam erkeği kayırır, Cennetle müjdelenenler,
Muhammed tarafından Cennet'e girecekleri dünyadayken müjdelenen on Sahabi (Muhammed'in arkadaşı) demektir.

Aşere-i mübeşşere şunlardır:
1.Halife Ebu Bekir, 2.Halife Ömer, 3.Halife Osman, 4.Halife Ali, 5.Talha bin Ubeydullah, 6.Zübeyr bin Avvam, 7.Abdurrahman bin Avf, 8.Sa’d bin Ebi Vakkas, 9.Said bin Zeyd, 10.Ubeyde bin Cerrah.

Aşere-i Mübeşşere'de Neden Hiç Kadın Yok?
Dikkatinizi çekmiştir, aralarında bir tane bile kadın yok. Neden aşağıdaki kadınlardan biri, böyle bir rütbeyle şereflendirilmemiş acaba:
  • Annesi Amine: Muhammed’i doğurduğunda kocasını 6 ay önce kaybetmişti ve 6 yaşına kadar binbir güçlük içinde büyüttüğü söylenir.
  • İlk karısı Hatice: Hayat deneyimi ve servetiyle ailesini uzun süre taşıdı. Muhammed Hira dağından titremeler içinde döndüğünde ‘Sen peygamber olacaksın!’ diyerek onu cesaretlendirdi. Müslümanlığı kabul eden ilk kişiydi.
  • En sevdiği eşi Ayşe: Yakın arkadaşlarından Ebu Bekir’in kızıydı. 9 yaşındayken nikah kıymıştı.
  • Çok sevdiği kızı Fatma: Hatice’den olma kızı ve Halife Ali’nin karısı. İleriki yıllarda büyük oğlu Hasan karısı tarafından zehirlenerek, küçük oğlu Hüseyin Kerbela’da Yezit’in askerleri tarafından kafası kesilerek öldürülmüştür.
  • 'Adaylar hep akrabalardan' denmesin diye başka herhangi bir mümine…olamaz mıydı?
Yazan: Aziz Yağan

İNANÇ ÜZERİNE

Daha çok küçük yaşta tanıştık kutsal kelimeler ile. Omzumuza asılan askı-çanta içerisinde Kuran-ı Kerim vardı. Kızlar bazen iki elleri arasına sıkıca tutarak getirirlerdi.

Kızların arasında ilkokul arkadaşlarımızda vardı. Onlarla okuldayken teneffüslerde oyun oynar, simidimizi paylaşırdık. Bazen kavga eder, bazen birlik olurduk. Arkadaştık neticede. Arada öğretmene birbirimizi şikayet etsek de içimizde kötülük yoktu. Ailelerimiz de görüşürdü bir kısmının ailesi ile. Mutluyduk beraberken kısacası. Yaz tatillerine geldiğimizde bisiklet hastalığımız vardı. Onların bisikletinde arıza olduğunda yani “pedal diş attığında” (yani zincir dişlilerden sıyrılarak çıktığında) yardıma biz giderdik. Erkektik neticede, yardımcı olmalıydık. Onlar bizim arkadaşımız, kardeşimizdi. Tek farklılığımız cinsiyetlerimizdi. Evet bazılar bizde daha farklı duygular yaratıyordu. Onları görünce kalbimiz bir başka atıyor, konuşamıyorduk. Tuhaf ama güzel duyguydu bunlar.

Gün geldi ailelerimiz bizleri Kuran kursuna verdiler. Ailelerimiz aydın sayılırdı. Amaçları Kuranı, yani dinimizi öğrenmemiz ve doğru şekilde yaşamamızdı. Hurafelerden uzak, sadece Allah'a kulluk eden, peygamberin sünnetinden dışarı çıkmayan kimselerden olmalıydık. Bu fikir bizi heyecanlandırıyordu. Artık ibadeti tam anlamıyla yapacaktık. Müjdelenen cennet bize yakınlaşacak, daha da önemlisi Hz. Muhammed in yolunda bir mümin olacaktık. Mutluyduk. Büyük heyecan içerisinde tespih ve takkelerimizi hazırlıyorduk. Doğru insan olmalıydık. Doğru insan olmanın tek yolu mümin olmaktan geçiyordu. Aksi zaten düşünülemezdi. 7 yaşımdan beri her yaz giderdim. Haytalığımdan sebep 11-12 yaşıma gelmeme rağmen bir türlü üst seviyeye geçemezdim. Mümin olmak zorundaydım ama işte… Gel de anlat içine…

Kuran kursuna gittiğimizde büyük abilerimiz vardı. Onlar birkaç seviye yukarıdaydılar. Arapça konusunda uzman olanlar ağzından çıkan ayet ve sureler bizde mükemmel duygular uyandırıyordu. Onlar bizim rol modelimizdi. Bize yasaklar ve uyulması gereken kurallar konusunda bilgiler de aktarıyorlardı.

Hocamız… Hoca, bizim için adeta liderdi. Neredeyse öl dese ölecektik. Ulaşılması güç bir varlıktı bizim için. Kahramandı. İdoller arasında en üst mertebe onundu. Hele rahlenin arkasına yavaşça bir kurulması vardı ki sanırsınız devasa bir uzay gemisi yeryüzüne iniş yapıyor. Gözleri hep aşağı bakardı, ancak ne zaman o bakışlar bize döner, o zaman kaskatı kesilirdik. Neden? Çünkü o kusursuzdu, bizde öyle olmalıydık. O mümin kademesinin en üst seviyesini temsil ediyordu. Müminleri o yetiştiriyordu. O eğer size derse ki sen doğru yoldasın, o zaman siz cennetle müjdelenen kimselerdendiniz. Onun ağzından çıkan kelimeler sizin sosyal statünüzü, ahiret hayatındaki rolünüzü, kısaca sizin ne “mal” olduğunuzu tanımlıyordu.

Büyük bir hevesle başlamıştık duaları ve sureleri ezberlemeye, bir yandan da namaz kılmayı. Babam düzenli namazını kılardı. Özenirdim ona. O kusursuz bir mümindi. Ona layık olmalıydım. Bu nedenle hoca benim için “o mükemmel” demeliydi.

Ne zaman bir sure veya dua öğrensen soluğu babamın yanında alırdım. Öğrendiğim duayı yada sureyi ona okurdum. Arada unuttuğum kelimeler olduğunda bana hatırlatırdı. Hele ki bana “aferin oğluma” dediğinde dünyalar benim olurdu. Hemen hocama giderdim. Ona minnet borçluydum. Beni babama ve dinime uygun bir mümin olarak o yetiştiriyordu çünkü. “Daha çok yolun var” derdi hep hocam. İyi insandı açıkçası. Konuşması ve ses tonu sanki bu dünyaya ait değildi. Farklı bir ahenk vardı.

Kurs hafta içi günleriydi, farklı saatlerde kızlar geliyordu kursa. Onların hocası başkaydı. Sebebini tam bilmiyordum. Onlar bizden farklı bir zaman diliminde eğitim alıyordu. Aynı sınıfta değildik.

Bir keresinde camiye gitmem gerekmişti. Kızlardan biri ilkokulda sınıf arkadaşımdı. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Kardeş gibiydik. Ona bir şey sormam gerekiyordu, sebebini tam hatırlamıyorum. Tam kapıya yöneldim arkamdan bir ses “Senin ne işin var burada?” Hocamın sesiydi, kız arkadaşımı görmem gerektiğini söyledim. “ o içeride sen giremezsin” dedi. “Sebebini sormadım. Hocamdı neticede. Vardır bir sebebi dedim. O sırada tesadüfen arkadaşım kursa geç kalmış koştura koştura geliyordu. Beni görünce gülümsedi. Nefes nefese kalmış bir elinde Kuran, diğer elinde başörtüsü koşturuyordu. Terliklerini sağa sola fırlatıp içeri daldı. Baş örtüsünü takacak vakti bile bulamıştı anlaşılan.

Hocam o halde görünce bakışları değişti. Sanki karakter değişimi yaşamıştı. Anlam veremedim. Arkasını döndü. Tam kapıda yanıma geldi bir şeyler diyecekti ki içeriden tok bir kadın sesi: “Neredesin kız? Bu hal ne başın açık elinde Kuran la. Yanacaksın gideceksin, gavur olmaya mı niyetlendin?”. Şok olmuştum. Arkadaşım neden yanacaktı ki? Ne yapmıştı? Niye gavur olmuştu?

Hocam tekrar bana döndü. Sen git şimdi, sonra konuşursun dedi. Niye görüşemezdim ki? Anlamamıştım o zaman. Tam arkamı döndüm gidiyordum, arkamdan arkadaşım ağlaya ağlaya çıktı. Dudakları titriyordu. “Ne oldu” dedim? Konuşamam dedi. Kötü hissetmiştim. Karnıma sanki ağrı saplanmıştı. Onu hıçkırarak ağlarken görmemiştim. Kardeşim sayılırdı o benim. Sırdaşım, canım arkadaşımdı. Boğazıma yumruk düğümlendi adeta. O zaman bir nevi erkeklik duygularım açığa çıkmaya başlamıştı. Kendimi kontrol edemiyordum. Onu bu duruma sokan her kim ise onun canını yakmalıydım. Arkadaşımı ağlatamazdı. Onu ağlatana zarar vermeliydim. Yumruklarımı sıktım. Damarlarımın şiştiğini ve vücut ısımın arttığını hissediyordum. İçeri girecektim ve gerekeni yapacaktım. Karşımda kimin olduğu önemli değildi.

Arkamı dönüp camiye yönelmişken arkadaşım kolumu tuttu. “Nereye gidiyorsun bir dur” dedi. Duramazdım. İntikam alınmalıydı. Mümin olma yolundaydım. O benim aynı zamanda din kardeşimdi. Ona verilen zarar bana da verilmişti neticede.

“Olmaz” dedim. “sana kim ne yaptı çabuk söyle! Gidip ağzını burnunu dümdüz edeceğim” dedim. Sinirimden kelimelerime dahi hakim olamıyordum. Bu duyguyu ilk kez yaşıyordum. Arkadaşım, “dur kimse bir şey yapmadı. Suçlu benim” dedi. Dona kaldım. Ne yapmıştı ki suçlu oldu? Kurstan bir nevi atılmıştı. “Sana söyleyemem” dedi. Acaba geç kaldığı için mi fırça yemişti? Sebebi her ne olursa olsun böyle kovulmamalıydı. “Söyle yoksa dalıyorum içeri” dedim.

“Olmaz yapamam” dedi. Çıldıracaktım. Beni korumaya çalışıyor diye düşündüm. Korunmaya ihtiyacım yoktu. Hocamla da aram iyiydi. Gerekirse ona durumu anlatır, suçluya ceza verdiririm gücüm yetmese bile diye düşünüyordum.

“Olmaz” diyordu sadece. Bana güvenmediğini ve arkadaşı olarak görmediğini düşündüm. Çocuktum. Gözlerim doldu sinirimden. “Ben seni düşüneyim ama sen kimin ne yaptığını söyleme, tamam, sen beni arkadaşın görmüyorsun” dedim. Bu sefer daha kötü ağlamaya başladı. “ne olur yapma yanımda dur beni eve götür” dedi. İçimde git geller yaşıyordum. Neler oluyordu?

“Bak” dedim. “ Biz kardeş sayılırız. Söyle gerekeni yapayım yoksa kendimi kötü hissedeceğim” dedim. “Tamam, ama ne olur benden nefret etme” dedi. Neden ondan nefret edeyim ki? Arkadaşım o benim. “Söyleeeeeee” dedim. Önce sıkıldı, utangaç bir tavır aldı. Anlayamıyordum, ne olabilir di ki bu kadar söylemesi zor?

“Ben hastayım” dedi. “allah allah” dedim. Kimse kimseyi hasta diye kovmazdı. “Bende hastayım burnum akıyor, yaz nezlesi oldum, benden geçmiştir. Ama niye kovdular ki?” Dedim.

“Öyle değil, kanıyorum ben, karnımda ağrı da var çok fena” dedi ardından. Birisi bir şey mi yapmıştı? Düşmüş müydü? Neresi kanıyordu?

Devamını getirmedim. Canı yanıyordu belli ki. Sonra konuşabileceğimiz düşündüm. Eve yaklaşınca ayrıldı yanımdan. Eve gittim. Aklım kurcalanıyordu. Ailesi evde değildi. Anne ve babası çalışıyordu. Tek çocuktu. Yalnız olması içime dokunmuştu. Ailelerimiz görüşüyordu ne de olsa.

Anneme bir koşu anlattım durumu. “ne kanaması?” dedi. “Bilmiyorum anne kanıyormuş” dedim. Kadıncağız önce yatak odasına gitti nedense. Çekmeceleri kurcaladı, bir şeyler aldı ve dışarı fırladı. O çekmeceler bana yasaktı. Açmazdım. Delikanlı adam sözü vermiştim anneme. Tartışılmaz bir biçimde uyuyordum bu kurala. Her daim uyacaktım da….

Annem akşama kadar gelmedi. Ne zaman ki annesi eve gelmiş, o da geldi. Bir heyecan sordum: “anne ne olmuş, neresi kanıyormuş, bir şeyi var mı, iyi mi, neden bu saate kadar gelmedin?…………….” sorulaaaaar sorulaaaaar. Annem gülümsedi. “İyi, bir şeyi yok. Yarasını koparmış o kanıyormuş. Kan durmamış. Hallettik. Ben de üzülmesin diye yanında durdum” dedi. Kafamda taşlar yerine bir nebze oturmuştu.

Ertesi gün kurs bitimi eve dönerken onu gördüm. Pencereden dışarı bakıyordu. Selamlaştık. Arkadaşlarımla programımız vardı. Yukarı mahalle ile maçımız vardı. Önceki hafta fena duman etmişlerdi bizi. Yenmeliydik bu sefer. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum.

Kız arkadaşımı evden çıkarken gördüm. Önceki günden eser yoktu. Yanına gittim “iyi misin?” dedim. Gülümseyerek “iyiyim, sağol” dedi.

Arkadaşlarımın yanına döndüm. Maç başlayacaktı az sonra. Takımdan bir mahalle arkadaşım fısıltı ile birkaç çocuk ile konuşuyordu. Hepsi bizim mahallenin tayfası idi. Aralarında konuşup gülüşüyorlar, arada bana bakıp bir şeyler mırıldanıyorlardı. Anlam vermedim. Ancak yanlarına yaklaşınca duymaya başladım. Kız arkadaşım hakkında konuşuyorlardı. Artık bir süre camiye gidemeyecekti. Kuran’a dokunması yasaktı. Okuması ise kesinlikle yasak. Dua ve ayetleri ağzına alamazdı. Namaz kılamazdı. Kirliydi. Pisti…. Bir şeyler duymuştum daha önce bu konu hakkında ancak ne olduğu konusunda detaylı bilgim yoktu. Gülüşmelerinin sebebi ise bendim. Onu nasıl savunduğum ve caminin önündeki olayları duymuşlardı.

Camideki olayın sebebi de buymuş. Hocasına ters bir şeyler olduğunu söylemiş. Alt bölgesinde kanama olduğunu belirtmiş. Hocası ise kolundan tuttuğu gibi önce dışarı çıkarmış ve nasıl bu halde buraya girersin diye azarlamış. Zaten geç kalmasının sebebi de buymuş. Ancak sırf Allah’ın sevdiği kul olmak adına, sırf geç kalmamak için koştura koştura camiye gelmiş, ancak bu durumla karşılaşmıştı. Yaşadığı bu “kanama” hakkında annesi veya başka bir büyüğü onu bilgilendirmemişti. Korkmuştu ve anlamlaştıramamıştı.

Anneme olayı anlattığımda o durumu kavramış, dokunmamın ve açmamın yasak olduğu çekmeceden “ped” alarak ona götürmüş, ne yapması gerektiğini nazik bir dille anlatmıştı. Akabinde annesi gelince durumu ona da belirtmişler ve iş tatlıya bağlanmıştı.

Neler olduğunu çok sonra öğrendim açıkçası. İster saflık deyin ister başka bir şey… Bir zaman sonra artık ilerlemiştim. Bir yandan Türkçe mealleri okuyor, Kütüb-i Sitte'yi de mümkün mertebe takip ediyordum.

Artık bilgilerim gelişmişti. Kadınlar kötüydü. Bizi yoldan çıkarmak için tasarlanmış robotlardı adeta. Sadece annem ve arkadaşım bu tasnifin dışındaydı benim için. Aklımca torpil geçiyordum sanki onlara.

Kafama oturmayan bir şey vardı. Kanama işi aklımı kurcalamıştı. Nasıl olur da Allah’ın yarattığı bir kul ve onun verdiği bir durum kötü, pis ve aşağılık olabiliyordu? Kulluk vazifelerini bile engelliyordu bu durum. Allah bizi mükemmel ve eksiksiz yaratmıştı. Nasıl ona iftira atıyorlardı? Rabbim herkesi mükemmel ve eksiksiz yaratmışken ve bunu Kuran-ı Kerim ayeti ile bildirmişken onlar kim oluyorlardı da ona iftira atıyorlardı? Burada mantık hatası vardı.

Yaratıcım bizi kusurlu yaratmıyordu. Kusurlar sadece sınavdı. Bu durumu hocama sorduğumda aldığım yanıt kısa ve netti. “Sen şimdi anlayamazsın. İlim alanında tahsil et, iyi hocalardan eğitim al o zaman anlarsın evladım” demişti. Ona tekrar sordum: “Peki hocam niye sorayım? Cenab-ı Allah Kuran-ı Kerim’ de size apaçık kuranı indirdik diyor, anlayasınız diye diyor bu ne olacak?” dedim. Güldü. Anlarsın dedi… Zaman geçti ve ben hiçbir zaman anlayamadım. Allah nasıl olur da bizi kusurlu yaratırdı? Kadınlar neden ikinci sınıftı? Bana anlatılan din ile benim okuduğum ve anladığım din birbiri ile örtüşmüyordu. Benle tartışanlar ise sadece işlerine gelen ayetleri örnek tutarak beni aşağılama yarışına giriyorlardı. Kısır döngüydü adeta.

Sorular birbirini kovaladı. Etrafıma baktım. Herkes dinini mükemmel yaşıyordu. İbadetlerini yerine getirip cennetteki yerini garantilemeye çalışıyordu. Düşündüm. Sanırım sorun bendeydi. Deli ya da zihinsel arızalıydım. Şüphesiz bu kadar “kanıt (!)” varken nasıl sorguluyordum?

Kız arkadaşım mı? O kusurlarını kabul etmiş bir şekilde hayatına devam ediyor. Tesettürde şu an. Hiç okumadığı bir kitaba inanıyor. Hiç okumadığı bir kitabın içeriğindeki mucizeleri etrafındakilere aktarıyor. Hiç okumadığı bir kitapta bahsedilen (!) kadın haklarını anlatıyor. Hiç okumadığı kitapta bahsedilen (!) insan haklarından ve eşitlikten bahsediyor. Kardeşlikten ve birlikten bahsediyor…

Ya ben?... Ben buradayım. Okudum. Araştırdım. Sorguladım ve Anladım. Görüşüm mü? Şu an sizin düşündüğünüz ile aynı. Ben senim. Şu an kendini okuyorsun o kadar.

Yalnız değilsin. Tuhaf değilsin. Anormal değilsin. Yığın içerisinde kum tanesi değilsin. Yeter ki doğru araştır. Bu kadar araştırmanın sonunda ulaştığın bilgi ve inanç her ne ise rahat ol. Doğru şeye inanıyorsun.

Şu an bulunduğun site bile bunun göstergesi.
Sağlıcakla kalın.

Yazan: Demon Product