HABERLER
Dini Haber
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SABAH YILDIZI LUCİFER

Yazan: A.Kara

SABAH YILDIZI LUFİCER : IŞIKTAN KARANLIĞA

Venüs gezegenine geçmişteki sayısız uygarlık tarafından tapılmış, ona türlü anlamlar, sıfatlar yüklenmiş, haliyle bunlar da efsaneleri oluşturmuştur. İşte bu efsaneler de bir süre sonra din halini almış ve kültüre yerleşmiştir. Dinde yer edinen bu efsanelerden biri de düşmüş melek Lucifer'dır.

Aslında Lucifer, Venüs ile ilişkilidir.
Venüs'ün hem kendisi hem de yörüngesi güneşe daha yakındır. Bu yüzden dünya gözüyle onu sadece güneş doğmadan yada batmadan önce görürüz. İşte bu durum eski toplulukların ilgisini çekmiş ve onu tanrı-tanrıça yada melek gibi mistik ögelerle ilişkilendirmişlerdir. Bu alışıldık bir durumdur çünkü neredeyse hemen her dinin temelinde ışığa tapınma yatar. O halde Güneş batarken yada doğarken gözle görülebilen bir başka ışık kaynağı olan Venüs gezegeni de ilahlaştırılmadan bırakılmayacak, dahası onun güneşten önce ve sonra doğuşunda ve diğer ışık kaynaklarına kıyasla sahip olduğu boyutta anlamlar aranacaktır.

Tıpkı aydınlık olan "Gündüz'e" Dyeus-pat(h)er yani "baba tanrı" denmesi yada en büyük ışık kaynağı olan Güneş'in İsa ile ilişkilendirilmesi gibi. Hristiyanlıktaki İsa en büyük ışık kaynağı iken, ona oranla daha az ışık saçan kaynaklar meleklere dönüşmüştür, tıpkı Lucifer gibi.

Nasıl ki Sümer, Babil, Mısır gibi birçok toplumda en güçlü ışık kaynağı olan Güneş baş tanrı oluyor ve daha az ışık saçan Ay, Venüs ve Yıldızlar alt kademe tanrılar yada mistik yaratıklar halini alıyorsa İbrahimi mitolojide de durum aynıdır. Bu düşmüş melek motifi 2. Hanok (Enoch) 29:3-4'te ve diğer bazı bölümlerinde de karşımıza çıkar.

Latincede Venüs gezegeninin sabah saatlerindeki durumu için kullanılmış isimlerden biri Lucifer'dır. [1]
Latincede Lux, lucis "ışık" demektir, İngilizceye "light" olarak geçmiştir. Ferre ise "taşımak" anlamına gelir. Dolayısıyla Lucifer ismi Lux ve ferre kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir ve "ışık getiren" anlamına gelir. [2][3] Tıpkı Prometheus gibi. 

Venüs'e "ışık getiren", "ışık taşıyan" denmesinin nedeni ise belirttiğim üzere sabah güneş doğmadan önce ufuğun az yukarısında görünmesi, dolayısı ile gündoğumunun habercisi olmasıdır. İşte Venüs'e verilen bu Lucifer ismiyle kastedilen şey, Venüs'ün gündüzü yani ışığı tutup getiriyor olmasıdır. 

Venüs için kullanılan bu "ışık getiren" ismi daha sonra Hristiyanlarca şeytanı yada onun oğlunu tasvir etmekte kullanılmıştır. Çünkü Venüs'ün yörünge periyodundan kaynaklanan gökyüzündeki benzersiz hareketleri ve kesintili görünümleri nedeniyle onu çevreleyen mitolojiler genellikle cennetten (gökyüzünden) dünyaya veya yeraltına düşüşü içeriyordu. Tıpkı Sümer mitolojisindeki tanrıça İnanna'nın gökten düşmesi yada ilk Sümer hanedanlığının 13. kralı Etana'nın efsaneleri gibi. [14][15][16][17][18]

Peki Venüs'ün yörünge periyodu ile bu düşüş mitlerinin ne ilgisi var? Çünkü Venüs hareketlerinden-yörüngesinden dolayı hiçbir zaman güneş kadar yüksekte görünemez. Güneşten hemen önce veya sonra belirmesinin dışında, güneşe göre çok daha aşağılarda görünüyor olması da onun cennetten düşme motifleri ile ilişkilendirilmesine neden olmuştur.

Venüs'ün özellikle sabah görünümü Greko-Romen medeniyetinde kişileştirilip bir tanrı olarak kabul edilmiş ve elinde meşale taşıyan bir erkek figürü ile temsil edilmişti. [9]
Venüs'ün Yunanca adları da Latinceye benzer anlamlara sahipti: "Işık getiren" anlamındaki Phosphoro(u)s ve "şafak getiren" yani Hesperus (Heosphoros). [1] Hatta bazı mitoslarda Aurora'nın yani Şafağın oğlu, Ceyx'in babası olarak kabul edilmişti. [10][21]

Zaten Lucifer'ın annesi Aurora, şafağın tanrıçaları olan Hinduizm'deki Uşas (Ushas), Litvanya'daki Ausrin (Aušrinė), ve Yunandaki Eos ile soydaştır. Bunların dördü de İlk Hint Avrupa toplumlarında "şafak" anlamına gelen "hewsṓs" [22] teriminden türemiştir. Bu terim daha sonraları "Ausṓs"a dönüşmüştür. Ausṓs ise İlk Alman toplumlarında "Austrō", Geç Alman toplumlarında "Ōstara" ve eski İngilizcedeki Ēostre / Ēastre terimlerini doğurmuştur. [23]

 Romalı şair Gaius Valerius Catullus Venüs'ün akşam görünümü için Luficer'a benzer bir isim olan "Noctifer" (Night-Bringer) yani "Gece getiren'i kullanmıştır. [11]

Venüs'ün şafağın oğlu olarak görülmesine benzer şekilde Arap mitolojisindeki tanrı Efdar, Aşera ve El'in oğulları olan genç prensler Saḥar (Šhr) [Seher] ve Salim'in (Šlm) erkek kardeşidir (fakat bazen kadındır). [12] Sahar ise Mezopotamya rahiplerinin Ay için kullandıkları, uyanık anlamına gelen bir terimdi. [13]

Tevrat'ta Yeşaya (İşaya) 14: 12-15'de cennetten kovulduğu ve düştüğü söylenen parlak yıldız, Latince'de "Gün Yıldızı" ya da "Sabah Yıldızı" denen Lucifer'dır. Yani Venüs. [7][8]

Yeşaya (İşaya) 14:12-15:
12) Ey parlak yıldız, seherin oğlu,
Göklerden nasıl da düştün!
Ey ulusları ezip geçen,
Nasıl da yere yıkıldın!
13) İçinden, “Göklere çıkacağım” dedin,
“Tahtımı Tanrı’nın yıldızlarından daha yükseğe koyacağım;
İlahların toplandığı dağda,
Safon’un doruğunda oturacağım.
14) Bulutların üstüne çıkacak,
Kendimi Yüceler Yücesi’yle eşit kılacağım.”
15) Ancak ölüler diyarına,
Ölüm çukurunun dibine
İndirilmiş bulunuyorsun.

Bu metinlerde Yahudi peygamberi Yeşaya tarafından Babil kralının kınandığı ve ondan הֵילֵל בֶּן-שָׁחַר Helel ben Shachar yani İbranice "parlayan biri, sabahın oğlu" olarak bahsedildiği söylenir. [25] Bu da הילל בן שחר Hêlêl ben Šāḥar'dır, yani sabah yıldızı Venüs'e atıftır. [26][27][28][29]

Fakat bu metinler aynı zamanda düşmüş melek efsanesinin doğuşunda da rol oynamıştır. [30] Bu efsaneye göre Lucifer, tanrının Safon dağındaki tahtına sahip olmaya çalışır. Rab onu cezalandırarak gökyüzünden yani cennetten kovar. Bu inanış sadece Yahudilerde yoktu. Örneğin; İslam öncesi Arapların inandığı tanrılardan biri olan Efdar (Attar, Aştar) ölüp yeraltı dünyasına giden Baal'ın, tanrıların dağı Safon'da bulunan tahtını ele geçirmeyi denemiş, vasıfları yetmeyince yani bedeni taht'a uymayınca bu girişiminden vazgeçerek cenneti terk edip dünyaya, yeryüzüne dönmüştü [19][20] [Tıklayarak Efdar kültüne ilişkin hazırladığım videoyu izleyebilirsin].

Bir de Hezekiel'e bakalım.

Hezekiel 28:11-19: "...güzellerin ve bilgelerin en mükemmeliydin. Eden'de, Tanrı'nın bahçesindeydin. Giysilerin hep güzel taşlarla –yakut, zümrüt, ay taşı, beril, onix, safir, turkuazla- ve altın işlemelerle süslüydü. Bunlar sana sen yaratıldığın gün verildi. Seni kudretinle ve gücünle bekçim yaptım. Tanrının kutsal dağına gidebiliyor ve ateş tarlalarında yürüyebiliyordun. Yaptıklarından tamamen muaf tutulurdun ta ki için kötülükle dolana dek. Bu varlık içinde bile daha büyük şiddet yarattın ve günahkar oldun. Seni tanrının dağından men ettim ve seni bekçilik ettiğin ateş tarlalarından sürgün ettim. Güzelliğin yüzünden için kibirle doldu ve bilgeliğini kendi ünün için harcadın. Seni içine hapsettiğim ateşle beraber dünyaya attım. Seni takip edenlerle beraber sonunuz ateşler içinde küle dönecek. Çok feci bir sona geldin."

Peki nasıl oldu da ışık için kullanılan Lucifer terimi şeytan için kullanılır hale geldi?
Cevabı kullanım alanlarında yatmakta.

2.Petrus 1:19'un Latince metninde (Yeni Ahit) şeytanla ilgisi olmadığı halde Lucifer kelimesinin kullanıldığı görülür:

Vulgata (Latince İncil)
Et habemus firmiorem propheticum sermonem: cui benefacitis attendentes quasi lucernæ lucenti in caliginoso donec dies elucescat, et lucifer oriatur in cordibus vestris:

Türkçe çevirisi:
"Peygamberlerin sözleri bizim için daha büyük kesinlik kazandı. Gün ağarıp sabah yıldızı yüreklerinizde doğuncaya dek, karanlık yerde ışık saçan çıraya benzeyen bu sözlere kulak verirseniz, iyi edersiniz."

Kral James İncili'nde, Kitab-ı Mukaddes'in Latince çevirisi Vulgata'da, şeytanla ilgisi olmayan bu ve benzeri birçok metinde Lucifer kelimesinin "Gün Yıldızı" kelimesinin yani Venüs'ün yerine kullanılması ve Yeşaya 14'deki anlatılar Lucifer ismini şeytanı tasvir etmek için kullanılan bir sözcük haline getirdi ve düşmüş melek mitinin doğumunda rol oynadı. [24]

İSKİTLER GÖÇEBE MİYDİ? (MİLLER VE ARAŞTIRMALARI)

Hazırlayan: A.Kara
İSKİTLER GÖÇEBE MİYDİ?
(Prof. Alicia R. Vestresca Miller'ın Araştırma ve Görüşleri)

Bozkırlarda yaşayan İskitler (Sakalar) için bunların bir kısmının yeni topraklar ve yaşam alanları için at sırtında yol alarak çok uzaklara seyahat ettikleri anlatılır. Fakat görülüyor ki bir çoğu göç etmeyerek doğup büyüdükleri, hazırda bulundukları topraklara yerleşmişlerdi. Hep göçebe, at sırtında çadır kurarak gezen savaşçılar olarak görülüyorlardı. 

İskitler MÖ 700 ila 200 civarında antik Pontus bozkırından yani güney Sibirya'dan yola çıktılar ve Karadeniz ile Çin arasındaki bölgelere hakim oldular.
MÖ 5. yüzyılda yaşamış Yunan tarihçi Herodot, İskitler için şöyle diyordu: "İskitler Herakles'in oğlundan ve melez bir yılan-kadından türemiştir."

Michigan Üniversitesi'nden Profesör Alicia R. Vetresca Miller'ın, PLOS ONE adlı akademik dergide bir makalesi yayınlandı. Bu makalede İskit halkının sanıldığından daha karmaşık ve yerleşik hayat sürdüğünü öne sürüyor.

Bu çalışmasının amacı İskitlerin "beslenme düzeni ve hareketliliği" ile ilgili sırları ortaya çıkarmaktı. Bu makalede, bir araştırma ekibinin Ukrayna'daki İskit mezarlarından çıkarılan insan dişleri ve kemiklerinden karbon, nitrojen, oksijen ve stronsiyumun karmaşık izotopik analizi yapmasını sağladı. Çalışmanın sonuçları İskitlerin at binen, uzun mesafeler kat eden göçebe savaşçılar olduğu şeklindeki yaygın görüşü doğruluyor olsa da diğer yandan çoğunun "yaşamları boyunca uzun mesafeler kat etmediğini" söylüyor. 

İskitlerin Ukrayna ve çevresindeki kalıntılarının konumunu gösteren harita. (Miller / PLOS ONE)

Hayatın pek çok alanında olduğu gibi herhangi bir gerçek ortaya çıktığında yada buna dair senaryolar öne sürüldüğünde insanlar o konuya hazırdaki algılarıyla bakar, görmek istemezler.

İskitlerin popülasyonları için geçerli olan durum da aynen böyledir. İskitlerin büyük ölçüde göçebe bir savaşçı kültür olduğuna inanılıyor olsa da yapılan kazıların bulguları İskitlerin kültürel açıdan çok daha çeşitli bir grup olduğu, çoğunlukla "tarıma bağlı, sabit yaşamlar sürdüğünü" gösteriyor.

Bu konuya dair çalışmanın yazarları, arkeologların yeni bulgularının, çoğu toplumun yada toplumun tamamının uzun mesafeler kat etmediğini ve bu durumun İskit tarihini değiştirebileceğini söylüyorlar. Ayrıca araştırmacılara göre Saka'ların gıda maddelerinin çoğunluğu yerleşim yerlerinde kurdukları düzenden geliyordu. Karma ekonomik sistemde yaşıyor, darı yetiştiriyor ve  hayvancılık yapıyorlardı.

Tabi yaygın şekilde "savaşçı" olarak tanımlanan bir kültürün çiftçi olarak tanımlanması, onların daha az savaştığı, at binip kılıç-yay kuşanmadığı anlamına gelmez. Onlar sert insanlardı. Tarımsal yaşam tarzının antik dünyadaki savaş kültüründen daha kolay olduğunu zannetmeyin sakın. Her gün ve gece, genellikle haftalarca dinlenmeden çalışan İskitlerin aynı zamanda birkaç cephede düşmanla savaşması gerekiyordu. Çünkü rakip boylar-kabileler geceleri birbirlerinin çiftliklerine saldır düzenliyorlardı; ki çiftliğin yok olması birçok insan için ölümün habercisiydi.

SERAF MELEKLERİ (SERAFİM)

Hazırlayan: A.Kara

SERAF (SARAF) MELEKLERİ

"Yanan biri" anlamına gelen Seraf'tan İncil'in Kral James versiyonunda Serafim şeklinde bahsedilir. Arapçadaki karşılığı مشرفين musharifin'dir.  En yüce meleklerdendir. Eski Yahudi kaynaklarında göksel varlıklar (melekler) olarak geçerler. Bu varlıklar daha sonra Musevilik, Hristiyanlık ve İslam'da da rol oynamışlardır. [1] "Seraf " İbranicedeki çoğulu olan "Serafim"den türetilmiştir. Halbuki İbranicedeki tekili "śārāf (שָׂרָף)"tır. [2]

Hristiyanlık Serafları'ı melek sıralamasında en yüksek seviyeye koyarken, 12. yy'da yaşamış olan Sefaradi Yahudisi, filozof, başhaham, Talmud bilgini ve çoğaltıcısı Musa bin Meymūn (30 Mart 1135 – 13 Aralık 1204) Musevilikteki melek hiyerarşisinde 10 melek statüsünün yer aldığı Musevi melek hiyerarşisinde onları beşinci sıraya koymuştur. [3][4][5]

Yeşaya Kitabındaki bir bölüm bu terim hakkında oldukça farklı bir anlatıya sahiptir. Onları tanrı'nın tahtı etrafında uçan altı kanatlı varlıklar olarak tanımlar.

Yeşaya 6: 1-7:
Kral Uzziya’nın öldüğü yıl yüce ve görkemli Rab’bi gördüm; tahtta oturuyordu, giysisinin etekleri tapınağı dolduruyordu. Üzerinde Seraflar duruyordu; her birinin altı kanadı vardı; ikisiyle yüzlerini, ikisiyle ayaklarını örtüyor, öbür ikisiyle de uçuyorlardı.
Birbirlerine şöyle sesleniyorlardı:
“Her Şeye Egemen RAB
Kutsal, kutsal, kutsaldır.
Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor.”
Seraflar’ın sesinden kapı söveleriyle eşikler sarsıldı, tapınak dumanla doldu.
“Vay başıma! Mahvoldum” dedim, “Çünkü dudakları kirli bir adamım, dudakları kirli bir halkın arasında yaşıyorum. Buna karşın Kral’ı, Her Şeye Egemen RAB’bi gözlerimle gördüm.”
Seraflar’dan biri bana doğru uçtu, elinde sunaktan maşayla aldığı bir kor vardı; onunla ağzıma dokunarak, “İşte bu kor dudaklarına değdi, suçun silindi, günahın bağışlandı” dedi.

Gördüğünüz üzere bu metinler "Seraflar"ı, Tanrı'nın işlerini yapmak konusunda tutkulu olan kanatlı göksel varlıklar olarak tanımlar. [8] Fakat metindeki bu ifadelere rağmen Tevrat'ta yüksek melekler statüsünün bulunmadığını ve bu durumun yalnızca De Coelesti Hierarchia veya Summa Theologiae gibi sonraki kaynaklarda ortaya çıktığını ve ilahi elçilerin bir bölümü olarak kabul edildiğini iddia eden bir İbrani bilgin de olmuştur. [9]

Seraflar'dan Hanok (Enoch) Kitabı'nda ve Vahiy Kitabı'nda da göksel varlıklar olarak bahsedilir. MÖ 2. yüzyıla tarihlenen Hanok Kitabı'nda [10] Tanrı'nın tahtına en yakın duran göksel yaratıklar olarak Kerub'lardan (çoğulu Kerubim yada Keruvim) bahsedilen bölümde Seraflar yani yüksek meleklerden de birlikte bahsedilir. Buradaki Keruvim'ler İslam'a Kerubiyyun melekleri olarak geçmişlerdir. [20] İslami teolojide bazen cennetin 6. katında bazen ise Allah'ın tahtının yanında bulunan melekler olarak tanımlanırlar.
İncil dışı kaynaklarda bazen Akyəst olarak adlandırılırlar. Eritre ve Kuzey Etiyopya'da konuşulmuş eski bir Sami dili olan Geez (Ge'ez) dilinde "yılanlar", "ejderhalar" anlamına geldiği gibi cehennem için kullanılan alternatif bir terimdir. [11][12][13]

Kenan'da yüksek melekleri sergilemek için kullanılan motiflerin orijinal kaynaklarının antik Mısır'daki Uraeus ikonografisine dayandığı konusunda fikir birliği vardır. [6]

Seraf, Serafim kelimesi İşaya Kitabında dört kez geçmektedir (6: 2–6, 14:29, 30: 6). Fakat enteresan olan şudur ki İşaya 6: 2–6'da bir tür göksel varlığı veya meleği tanımlamak için kullanılan bu kelimenin diğer kullanımları yılanlarla ilgilidir, yılanlara atıfta bulunur. [7]

Dolayısı ile yılan = "melek"tir. Bazen düşmüş melek efsanelerinin etkisi ile şeytan-iblis ile ilişkilendirilmiştir. Bunun örneklerinden biri Şeytan'ın cennette, Aden bahçesinde Adem ve Havva'ya yılan kılığında görünmesi efsanesidir. 

Hanok'un İkinci Kitabında Seraf ve Kerub meleklerin yanında iki göksel varlık sınıfından daha bahsedilir. Bunlar feniks ve chalkydri'dir (khalkýdrai). Her ikisi de 4. veya 6. cennette bulunan, on iki kanadı olan, gün doğumunda şarkı söyleyen, "güneşin uçan ögeleri" olarak tanımlanır. [14]

Yeşaya'da 6 kanatlı Seraflar'ın tanrının üstünde durduğu söyleniyordu. Vahiy kitabında bahsedilen 6 kanatlı melekler ise tanrının tahtının çevresinde bulunmaktadır ve kanatları gözlerle kaplıdır.

Vahiy Kitabı 4: 4-8:
Tahtın çevresinde yirmi dört ayrı taht vardı. Bu tahtlara başlarında altın taçlar olan, beyaz giysilere bürünmüş yirmi dört ihtiyar oturmuştu. 5 Tahttan şimşekler çakıyor, uğultular, gök gürlemeleri işitiliyordu. Tahtın önünde alev alev yanan yedi meşale vardı. Bunlar Tanrı’nın yedi ruhudur. 6 Tahtın önünde billur gibi, sanki camdan bir deniz vardı. Tahtın ortasında ve çevresinde, önü ve arkası gözlerle kaplı dört yaratık duruyordu. 7 Birinci yaratık aslana, ikincisi danaya benziyordu. Üçüncü yaratığın yüzü insan yüzü gibiydi. Dördüncü yaratık uçan bir kartalı andırıyordu. 8 Dört yaratığın her birinin altışar kanadı vardı. Yaratıkların her yanı, kanatlarının alt tarafı bile gözlerle kaplıydı. Gece gündüz durup dinlenmeden şöyle diyorlar:
“Kutsal, kutsal, kutsaldır,
Her Şeye Gücü Yeten Rab Tanrı,
Var olmuş, var olan ve gelecek olan.”

Bu varlıklardan ayrıca Dünya'nın Kökeni Üzerine (On the Origin of the World) adlı gnostik metinlerde de bahsedilmektedir. [15]

Seraf'lar Yahudi Kabalasında, Beriah (Briah) Alemi'nin yüksek melekleridir. Beriah ise "Yaratılış", ilk yaratılmış alem, ve ilahi anlayıştır. [16]
İnanışa göre Beriah alemi Kabaladaki Yaşam Ağacı'nın tepesinde yer alan 4 alemden ikincisidir. Bu 4 alemin en tepesindeki alem ise Atzilut'tur. İşte Kabala'ya göre 2. alemde bulunan Seraf meleklerinden 1.alemi görüp onun mutlak tanrısallığından uzak olduğunu fark edenler yanmaya başlar. Bu yanma öyle uzun ve süreklidir ki melek kendini geçersiz kılar. Böylece Tanrı'ya yükselir ve yerine geri döner.

Bunların altındaki 3. alem Yetzirah'dır. Burası "Oluşum", arketipsel yaratılış ve ilahi duygular alemidir. Bu alemde Hezekiel'in vizyonlarında bahsedilen, kendisinin farkında olan ve içgüdüsel duygularla Tanrı'ya hizmet eden aslan, öküz ve kartal suratlı Hayyot melekleri vardır.

Serafim, modern Ortodoks Yahudiliğin melek hiyerarşisinin bir parçasıdır. Seraf'lardan İşaya'nın vizyonu, Yahudilerin ayinlerde okudukları temel dua olan Amida ve onun bir parçası olan Keduşah da dahil olmak üzere günlük Yahudi hayatında ve birkaç başka duada bahsedilir.  

Muhafazakâr Yahudiler meleklerle ilgili geleneksel öğretileri korur ve ayinlerde onlardan bahseder. Fakat bu meleklere olan inanç tüm Yahudilerde aynı değildir. Reform Yahudileri ve Yeniden Yapılandırılmış Yahudiliğinin inananları meleklerin tasvir ve görüntülerini genellikle sembolik işaretler olarak ele alırlar.

MÖ 8. yüzyıldan kalma eski bir Yahudi mührü melekleri bir peygamber olarak görevlendirirken diğer yandan onlardan tıpkı İşaya'nın vizyonlarındaki gibi uçucu ama insani özelliklere sahip varlıklar olarak bahseder. [17]

MS beşinci yüzyıl ortalarında yaşamış olan ve gerçek kişiliğini gizlemiş olan Hristiyan düşünürü Sahte Dionisos (Pseudo-Dionysius the Areopagite) kendi Göksel Hiyerarşisini oluştururken (vii) yüksek meleklerin ortaçağ tahayyülündeki ateşli doğasını tespit etmek için İşaya Kitabı'ndan yararlandı. Onun görüşüne göre Seraf melekleri yalnızca tanrıyı öven ilahiler-sözler zikretmiyor aynı zamanda tanrının kurduğu düzenin korunmasına da yardım ediyorlardı. Haham geleneğindeki metinlerden yararlanan Sahte Dionisos, Serafim kelimesine "tutuşanlar veya ateş sağlayanlar" gibi etimolojik anlamlar verdi. [18]

Ne kadar tanıdık değil mi? Sizce Muhammed'e boşuna mı eskilerin masalları demişler?
Musevilikteki sürekli Rabbi öven, tespih eden, onun işlerine yardım eden melek inanışı İslam'a aynen geçmiş. Bu inanıştan dolayı her şeye kadir, istediğini anında yapabilen, ol deyince olduran dedikleri Allah'a, Cebrail, Mikail gibi melekler yardım ederler. Halbuki her şey ol dediğinde olan bir gücün hiçbir şeyi yaptırmak için başka varlıklara ihtiyacı olmaması gerekir.

Seraf'lar Hristiyan teolojisinde ayrıca İsa ile de ilişkilendirilmişlerdir. İskenderiye'li Kilise Babası Origenes, İlk İlkeler Üzerine (On First Principles) adlı çalışmasında Yeşaya Kitabı'ndaki Serafim'in, Mesih ve Kutsal Ruh'un fiziksel temsilleri olduğunu yazmıştır. Gerekçesi ise "Tanrı dışında hiçbir gücün bir şeyin başlangıcını ve evrenin sonunu tam olarak bilemeyeceği" görüşüdür. Bu yüzden Origenes, Serafim'i tanrının ilahi bilgeliğinden verdiği tanrısal bilgilerle yükselen varlıklar olarak tanımlamıştır. Yazısında şöyle der: 

Yine de, bu güçler, Tanrı'nın Oğlu'nun ve Kutsal Ruh'un vahyiyle öğrenmiş olsalar da - kesinlikle büyük miktarda bilgi edinebilecekler ve daha yüksekte olanlar, daha aşağıda olanlardan çok daha fazlasını elde edebilecekler - yine de onların her şeyi (bilgiyi) kavramaları imkansızdır; çünkü şöyle yazılmıştır: "Tanrı'nın işlerinin çoğu gizlidir". [19]

Origenes daha sonra Seraflar'ın bu bilgilere sahip olma nedeninin onların Tanrının Oğlu ve Kutsal Ruh tarafından mesh edilmiş (kutsal yağ ile yağlanmış) olmalarına bağladı. Bu tür iddialarda bulunduğu için eleştirilere maruz kalarak Hristiyan kilisesi tarafından kafir ilan edildi. Bununla birlikte Yeşaya'da da bahsedildiği üzere, onun Serafim hakkındaki teorisinin yansımaları diğer erken Hristiyan literatüründe ve ikinci yüzyıl boyunca erken Hristiyan inancında yansıtılacaktır.

Rahip Thomas Aquinas, Summa Theologiae adlı eserinde Serafim yani yüksek meleklerin doğasına ilişkin şöyle bir açıklama sunar:

"Serafim" adı sadece hayırseverlikten değil, şevk ya da ateş kelimesiyle ifade edilen aşırı hayırseverlikten gelir. Dolayısıyla Dionisos (Coel. Hier. Vii) "Serafim" ismini aşırı ısı içeren ateşin özelliklerine göre açıklar. Şimdi ateş ile ilgili üç ihtimali düşünebiliriz.

Birincisi, yukarı doğru ve sürekli olan hareket. Bu onların inatçı bir şekilde Tanrı'ya ulaşma isteği taşıdıklarını gösterir.

İkincisi, ateşe bakıldığında gözle görülemeyen ancak belli bir keskinlikle, en nüfuz edici eylem olarak var olan ve en küçük şeylere bile büyük bir coşkuyla ulaşabilen, delici etkileri olan "ısı"dır. Bu meleklerin kendilerine tabi olanlar üzerinde güçlü bir şekilde uyguladıkları, onları benzer bir şevkle uyandıran ve onları ateşleriyle tamamen temizleyen eylemleri anlamına gelir.

Üçüncüsü, ateşin netliği veya parlaklığının kalitesidir. Bu meleklerin kendi içlerinde sönmez bir ışığa sahip olduklarını ve aynı zamanda başkalarını da mükemmel şekilde aydınlattıklarını gösterir.

Birçok makalemde neredeyse her dinin temelinde Işığa tapınmanın olduğunu, sadece her toplum ve dinin bunu farklı şekilde, farklı isimler, ayinler altında uyguladığını belirterek bazı toplum ve dinlerde bunun Güneş yada Ateş olabileceğini ifade ettim.
Ateşe, ışığa ilahi anlamlar yüklenen bu anlayışın izlerini çoğu kez bu makalede, Seraf melekleri konusunda da görmek mümkün.

EHRİMEN VE AHURA MAZDA

Yazan: A.Kara

ZERDÜŞT YARATILIŞ MİTOLOJİSİ

Ahura Mazda ve Angra Mainyu, Zerdüştlüğün zıtlık öğretisindeki iki ana tanrıdır. Ahura Mazda bu dinin yüce tanrısı iken Angra Mainyu yani Ahriman (Ehrimen) kötü, yıkıcı ruhtur. Angra Mainyu veya Ahriman, Zerdüştlükteki "yıkıcı / kötü ruhun" özünün adı iken Spenta Mainyu "kutsal / yaratıcı ruhlar / zihniyet"tir ve bunlar doğrudan Zerdüştlüğün en yüksek tanrısı Ahura Mazda'nın adı-sıfatıdır. Fakat aynı zamanda hem Angra Mainyu hem de Spenta Mainyu, Ahura Mazda'nın eserleri olarak kabul edilir.

Ahura Mazda'nın izlerini Zerdüşt dinini benimsemiş topluluklardan olan Sasaniler'in kaya kabartmalarına işlediği tasvirlerde görmek mümkündür. Öte yandan Angra Mainyu sanat eserlerinde nadiren tasvir edilmiştir.

Ahura Mazda, Ormuz, Ormız, Ormus, Hormuz, Hormus, Hurmus, Hürmüz gibi çeşitli şekillerde yazılır veya söylenir. Avesta dilinden çevrilen bu tanrının adı "Bilginin Efendisi" anlamına gelir. Öte yandan adı Yıkıcı Ruh anlamına gelen Ehrimen'in ana lakabı "Yalan" anlamına gelen "Druj" dur. Burada da zıtlık ilkesi karşımıza çıkar. Çünkü Ehrimen'in yalan olan lakabına karşılık Ahura Mazda'nın lakabı "Gerçek" olarak tercüme edilen "Aşa (Asha)"dır. Bu nedenle Zerdüştlükteki bu iki güç doğrudan veya dolaylı olarak birbirlerine karşıdırlar.

Zerdüştlüğe dair inanış ve mitleri anlatmaya devam ederken unutmamanızı istediğim şey şudur ki, Zerdüştlük İslam'dan, İbrahimi dinlerden çok daha eski bir dindir ve bu dindeki birçok inanış çeşitli yollarla İbrahimi dinlere geçmiştir.

Ahura Mazda ve Angra Mainyu'nun birbirleriyle nasıl ilişkili olduklarına dair birkaç farklı açıklama vardır. Bu versiyonlardan biri Zerdüştlüğün kurucusu Zerdüşt tarafından yazıldığına inanılan 17 Avesta ilahisi Gatalar'da yer alır. Gatalar, Avesta'da toplanan kutsal dörtlüklerdir. Eski İran dini Zerdüştçülük ile ilgili günümüze ulaşan tek belgedir. MÖ 14. veya 13. yüzyılda yazıldığı ve yaklaşık MS 7. yüzyılda düzenlenerek Avesta'ya dahil edildiği düşünülmektedir.

Gatalar'da yazdığına göre Vohu Manah adlı bir ruh Zerdüşt'ün önünde belirir ve ona geleneksel İran kültlerinin kanlı kurban ayinlerine karşı çıkmasını ayrıca fakirlere yardım etmesini emreder. Vohu Menah "İyi Niyetli", "İyi Amaçlı" gibi anlamlara gelir. Bu vahiyci ruhun İslam'daki karşılığı Cebrail'dir.

Zerdüşt ilk başta farkında olmasa da daha sonra bu ruhun Ahura Mazda tarafından gönderildiğini öğrenir. Bunun ardından Zerdüşt, Ahura Mazda'nın dünyayı, içindeki her şeyi ve insanları yarattığını, evrenin geri kalan kısmının ise "Kutsal Ölümsüzler" anlamına gelen diğer altı Amesha Spenta tarafından yaratıldığını vaaz etmeye başlar. [2] Yani bazılarının zannettiği gibi Zerdüştlük tek tanrılı bir din değildir.

Evren bu iyi ruhlar tarafından yaratılır fakat mevcut düzen "kötü ruhlar" (daevalar) yüzünden tehdit altındadır. Böylece iyi ve kötü ruhlar ebedi savaşa başlarlar ve insanların hangi tarafa destek olacağına karar vermesi gerekir. Zerdüşt'ün öğretilerine göre eğer insanlar ruhların bu savaşında iyi ruhları desteklerlerse Ahura Mazda'nın kaçınılmaz zaferi hız kazanacaktı.

Peki Zerdüşt dini mensupları bu iyi ruhları nasıl destekleyeceklerdi? Onları desteklemenin yolu yalan söylememek, fakirlere yardım etmek, kurban vermek ve ateş kültü gibi yollardı.

Zerdüşt, zamanın sonu geldiğinde bir Son Yargı olacağını açıklar. Tüm insanlar dar bir köprüden geçecek (İslam'a sırat köprüsü olarak geçmiştir) ve Spenta Mainyu tarafından yargılanacaktır. İnanışa göre kötü ruhların destekçileri "En Kötü Varoluş" adı verilen büyük bir ateş çukuruna düşerken, Ahura Mazda'nın takipçileri Cennet'in Zerdüşt varyantı olan "En İyi Amaçlı Ev" e gideceklerdir.

Zerdüşt, Gatalar'da Ahura Mazda'nın baş düşmanı olan kötü güçten Angra Mainyu olarak değil de   "Yalan" olarak bahseder. Bazıları Zerdüşt'ün oldukça uzun olan 17 Gata'da, Angra Mainyu'dan bahsetmek için yeterli fırsatı olduğunu söyler. Fakat Zerdüşt, ilahileri boyunca tutarlı bir şekilde “Yalan” dan bahsetmiştir. Bu nedenle Angra Mainyu'nun Zerdüşt'ün orijinal öğretilerinin bir parçası olup olamayacağı da tartışılan bir konudur.

Diğer taraftan "Angra Mainyu" adının antik bir isim olduğunu belirtenler de vardır. Akademisyenlerin görüşüne göre Zerdüşt, Kötü ruh Angra Mainyu'yu daha soyut bir kavram olan "Yalan" ile değiştirerek takipçileri arasında daha büyük oranda kişisel sorumluluk hissi yaratmaya çalışıyordu.

Ahura Mazda ve Angra Mainyu ile ilgili bir başka kaynak Partça yazılmış olan Bundahişnih metinleridir. "İlk Yaratılış" anlamına gelen bu eser Pehlevi alfabesiyle yazılmıştır ve Zerdüşt'ün kozmogoni ve kozmolojisini anlatmaktadır. Bundahişnih'de Ahura Mazda ve Angra Mainyu sonsuza kadar var olmuşlar gibi görünürler ancak bir boşlukla ayrılmışlardır.

Angra Mainyu, Ahura Mazda'ya saldırmaya başladığında yaratma süreci başlar. İşte Dünya da Ahura Mazda'nın Ehrimen'i yenebileceği bir savaş alanı olarak yaratılır. 9.000 yıl sürmesi gereken bu savaşın 6.000 yıl süren Zerdüşt'ün ortaya çıkışıyla Ahura Mazda'nın zaferi ile sona ereceğine inanılır. Son 3.000 yıl boyunca Ahura Mazda ve Angra Mainyu eşit düzeyde savaşacaktır ve inanışa göre "gerçek" yani "Ahura Mazda" galip gelecektir.

Bundahişnih'deki anlatımlarla ilgili sorunlardan biri Ahura Mazda ve Angra Mainyu'nun kökenlerinin tartışılmamasıdır, bu konu hakkında söz edilmemesidir. Çünkü eğer Ahriman'ın doğrudan Ahura Mazda'nın düşmanı olmadığı versiyon reddedilirse bu bir sorun teşkil edecektir. Bundahişnih, Ahura Mazda ve Angra Mainyu'yu doğrudan zıt güçler olarak sunduğundan kökenlerinin ne olduğu sorusu gündeme gelmişti. Bu durum Zerdüştlüğün bir dalı olan Zurvanizm'in gelişmesine yol açtı.

Peki Zurvanizm nedir? Kısaca değinmek gerekirse Zerdüştlüğün günümüzde inananı olmayan, eski kollarından biridir ve zamanı esas alır. Onlara göre Zerdüştlerin tanrısı Ahura Mazda ve onun karşıt gücü Ehrimen'i yaratan güç Zurvan'dır. Yani ilk yaratıcı odur. Adının anlamı ise "zaman" dır. Zerdüştlüğün özünü bozduğu düşünüldüğünden Zurvani Zerdüştler kınanmış ve sapkın ilan edilmişlerdir.

Zerdüştler kötü bir ruh olduğundan Angra Mainyu'ya tapmıyor öte yandan Ahura Mazda iyi ruh olarak görüldüğünden ona tapılıyordu. Bu durum Zerdüştlükteki başlıca ibadet eylemi olan Yasna töreninde de görülür. Avesta'nın birinci ve en eski bölümü olan Yasna, Zerdüşt özdeyişlerinden oluşmuştur. Zerdüşt inancının temel ilkelerini ve ibadetlerini açıklar. 72 bölümden oluşur ve Zerdüşt'e ithaf edilen Gatalar ile Ahura Mazda'ya kurban verilirken okunacak duaları içerir. Aynı zamanda törenlerde okunacak dini özdeyişleri, ilahileri, tapınma şekillerini, adakları, ibadetlerin başında okuması gereken metinleri kapsar. [1]

Yasna töreninin esas yönü "haoma"dır.; Yani ölümsüzlüğün kutsal içeceği hazırlanması ve tüketilmesi. Bu ayini öyle herkes yapamaz. Sadece nitelikli din adamları bu ritüeli gerçekleştirebilir ve her günün sabahı yapılması gerekir. Sıradan insanların ayinin yapıldığı kutsal alana girmesi yasaktır.

Bu törende iyi ruhlar töreninin yapıldığı kutsal alana davet edilirler. Bunlardan ilk davet edilen Ahura Mazda'dır. Ardından ise kutsal ölümsüzler yani Ameşa (Amesha) Spenta ve bir dizi başka iyi ruh davet edilir. Bu davet, törende okunan Yasna'daki belirli ayetler aracılığı ile gerçekleşirdi. Bu ayin sırasında Ahura Mazda'nın görkemli saflığının büyüdüğüne ve Yasna törenini yöneten rahip aracılığıyla parladığına inanılır. [7][8]

Ahura Mazda'ya tapınmanın başka bir yolu da Afringan ayinidir. Ayinin amacı dünyaya bahşettiği iyilik için Ahura Mazda'ya övgüler sunmaktır. Ek olarak bu törende Ahura Mazda'dan Zerdüştleri daha fazla kutsaması talep edilir. Ahura Mazda'ya meyve, yumurta, su, süt, üç bardak şarap ve sekiz çiçekle kaplı tepsi gibi teklifler sunulur. Bunlar onun insanlık üzerindeki kutsamalarını simgelemek için kullanılır.

Fakat Zerdüştlerin sayısı o kadar azalmıştır ki birçoğu artık halka açık törenlere erişemiyor. Bu nedenle günümüz Zerdüştleri için bu halka açık ritüellerin yerini her takipçinin bireysel olarak Ahura Mazda'yı andığı dualar almıştır. Bu duaların en dikkate değerlerinden biri "Ahuna Vairya" duasıdır. En kutsal Zerdüşt duası olarak kabul edilir. Çünkü inanışa göre bunlar, 9.000 yıllık savaşın başında, kötü güç Angra Mainyu'yu bastırmak için Ahura Mazda'nın bizzat kendisi tarafından kullanıldığına inanılan sözlerdir.

Ahura Mazda, Ahuna Vairya duasının yardımıyla düşmanını 3.000 yıl perişan etmiştir.  Bu dua Hristiyanlıktaki Rab'bin Duası ile de karşılaştırılır.

Zerdüştler Ahura Mazda'yı dünyanın yaratıcısı olarak gördüğü için onu her şeyde hatırlamaları gerekir. Buna insanın fiziksel ve zihinsel sağlığını da dahildir. Çünkü kişinin fiziksel ve zihinsel sağlığına özen göstermesi, yaratıcıları olan Ahura Mazda'yı onurlandırmanın yollarından biridir.

Ahura Mazda, tutarlı olmasa da çağlar boyunca sanatta tasvir edilmiştir. Örneğin Ahameniş dönemindeki Pers hükümdarları Zerdüşt olmamalarına rağmen Ahura Mazda'ya tapıyorlardı. [3] Ahura Mazda'dan pek çok Ahameniş metninde bahsedilmiştir [4] ki bunlardan en meşhuru "Behistun Yazıtı"dır. Bu yazıtta Pers Kralı I. Darius “Bana bu imparatorluğu Ahura Mazda bahşetti. Bu imparatorluğu kazanana kadar bana yardım etti; O'nun lütfuyla bu imparatorluğu elimde tutuyorum” demiştir.

Fakat Ahura Mazda'ya yapılan bu tarz metinsel referanslara rağmen Ahamenişlerin bu tanrıyı nadiren tasvir etmiş gibi görünmektedir. Bu durum Herodot gibi eski yazarlar tarafından da not edilmiş ve mevcut arkeolojik kanıtlarla desteklenmiştir. Herodot, Ahameniş ordularında beyaz atların çektiği boş bir arabanın bulundurulması geleneğinden bahseder. Bu savaş arabasının Perslerin yüce tanrısı için kutsal olduğu sanılıyordu. Savaş arabasının temsil ettiği yüce tanrının Ahura Mazda olması daha olasıdır fakat Herodot'a göre bu tanrı Zeus'dur.

Ahura Mazda'nın görünümüne ilişkin bilinen en eski referans, Ahameniş imparatoru II. Artaserhas'ın 39. yılında (yaklaşık MÖ 365), dönemin Lidya sömürge yöneticisinin bir tanrı heykeli diktiğini anlatan metinde bulunur. [5] Metinler bir Yunan tarafından yazıldığı için, tanrı, kanun koyucu "Zeus" olarak anılıyordu fakat muhtemelen yine Ahura Mazda'dan söz ediyordu.

Sasaniler döneminde de Ahura Mazda bir süre tasvir edilmeye devam etmiştir. Bu tasvirlerden en bilineni Sasani krallarının yatırımlarını tasvir eden kaya kabartmalarıdır. Bunlara bir örnek, MS 3. yüzyılda oluşturulan Nakş-ı Rüstem'deki I. Ardeşir ile ilgili olan Atama Kabartmasıdır (Rölyef). Bu rölyefte solda Ardeşir, sağda ise Ahura Mazda tasvir edilmiştir. Her iki figür de at sırtındadır ve tanrı, Sasani kralına hükümdarlığının meşrulaştırılmasını simgeleyen krallık halkasını (taç-yüzük) sunarken resmedilmiştir.
Ayrıca son Part hükümdarı olan IV. Erdevân ve Angra Mainyu'nun cesetleri atların toynakları altında kalacak şekilde tasvir edilmiştir. Bu da kralın ve onun tanrılarının zaferini simgelemektedir. 

Görüşler Sasaniler'in resmetmeye karşı olmasından dolayı Ahura Mazda'yı tasvir etmekten uzak durdukları yönündedir. [6] Bununla birlikte bunun tanrıya ibadet için geçerli olduğu ve kaya kabartmalarının dini nitelik taşımaması nedeniyle üzerlerinde tanrının tasvir edilmesine izin verildiği düşünülmektedir. Her halükarda zaman geçtikçe Zerdüştlükteki Ahura Mazda da dahil olmak üzere tanrıların insani betimlemelerini reddetmek-yasaklamak yaygın hale gelmişti.

SABİİLİK NEDİR?

Yazan: A.Kara

SABİİLİK (MANDEİZM)

Sabiilik de diğer onca din gibi temelde "Işığa Tapınma"dır. Bu dinin mitolojik kısmını başka bir makalede ayrıca ele alacak ve bu makalede yalnızca teolojik kısmına, kısa tarihine ve benzerliklerine odaklanacağım.

Sâbiîlik, diğer adıyla Mandeizm beden ve ruh gibi zıtlık ilkelerinin temelini oluşturduğu kozmolojiye sahip tek tanrılı ve gnostik bir dindir [1]
Sabiiler, Doğu Aramice'nin bir lehçesini konuşurlar ve bu dil Mandence olarak bilinir. Aramice'de "manda" bilgi demektir ve Mandeizm'deki "Mande" teriminin buradan geldiği söylenir. [4][5] Bu terim İbranice'de מַדַּע‎ maddaʻdır.

Bu din esas olarak İran'ın Güney Irak ve Huzistan Eyaleti'nin bir parçası olan Şatt'ül-Arab su yolunu çevreleyen nehirlerde; Aşağı Karun (İran), Fırat-Dicle çevresinde ve  nehirlerde uygulanmıştır.

Sabiiler Adem, Habil, Şit, Enoş, Nuh, Nuh'un oğlu Sam ve Sam'ın oğlu Aram'a, özellikle de Vaftizci Yahya'ya büyük saygı duyarlar. Sabiilik karmaşık, birçok farklı dinden, özellikle de Hristiyanlıktan ögeler içeren bir dindir. Ağırlıklı olarak İbrahimi dinlerle bağlantılı olduklarından Sami ırkından sayılmışlardır.

Kur'an'da 3 yerde onlardan bahsedilmiştir:
Hristiyan ve Yahudilerle birlikte Sabiilere de seslenilen Bakara 62, Maide 69 ve Hac 17'de "ve-ssâbi-îne (va-ssâbi-ûne) [وَالصَّابِـ۪ٔينَ]" olarak geçerler. Muhammed'in yaşadığı coğrafyada Yahudi ve Hristiyanlardan sonra azımsanamayacak bir Sabi toplumu olduğundan bu ayetlerle onları da dinine çekmek istemiştir:

Bakara 62: Şüphesiz, iman edenlerden, Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü Rablerinden hak ettikleri mükafatları alacaklardır; Onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.

Maide 69: İnananlar, Yahudilerden, Sâbiîlerden ve Hristiyanlardan Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan ve iyi işler yapanlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.

Hac 17: Gerçek şu ki inananlar, Yahudi inancına bağlı olanlar ve Sâbiîler, Hristiyanlar ve Mecusiler ve bir de Allah'tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştıranlar arasındaki hükmü Kıyamet Günü Allah verecektir. Çünkü Allah her şeye şahittir.

Fakat bazı eleştirel bilim insanlarına göre burada "Sâbi-ûn" diye bahsedilenler Sabiiler değil, aşağı Mezopotamya'daki eski bir Yahudi-Hristiyan mezhebi olan Elkesai'ler ve Mani'yi takip eden Maniheizm dini mensuplarıdır.
Çoğu akademisyene göre Mandeizm, Mezopotamya'nın güneybatısında, MS ilk üç yüzyılda ortaya çıkmıştır. [3]
Sabiiliğin daha eski olduğunu, hatta Hıristiyanlık öncesi döneme dayandığı görüşünde olan akademisyenler de vardır. [8] Süryani yazar Thedoros Bar Konai, Güney Mezopotamya'da bir "Sabii mezhebi" bulunduğunu belirtir. [22] Ülkemizde bu görüşe sahip olan tanınmış isimlerden biri Turan Dursun'dur. Turan Dursun'a göre Sabiilik dünyanın en eski dinlerindendir. Turan Dursun İslam'daki ibadetlerden çok sayıda örnekler göstererek Sabiiliğin Müslümanlık üzerinde azımsanamayacak etkileri olduğunu belirtir. Hatta İbrahimi dinlerin babası İbrahimin bir Sabii olduğunu ve Muhammed'in ilk zamanlar Sabii olarak tanındığını söyler. [2]

Sabiiler Orta Doğu'da, kendi topluluklarının dışında Arapça Ṣubba (صُبَّة) olarak bilinirler. Bunun tekil hali "Ṣubbī"dir. "Ṣubba" Aramice'de vaftizle ilgili bir terimin kökünden türemiştir, Neo-Mandence'deki karşılığı Ṣabi'dir. [6] Yani açıkça anlaşılıyor ki "Sabi" aynı zamanda "vaftiz edilmiş" , "vaftiz olmuş" anlamına da gelmektedir, terimin kökenleri bunu gösterir. Hatta bazılarınca Sabiilere "Aziz Yuhanna Hristiyanları" denir. [7]

Sabi teriminin vaftizle ilgili bağlantısını İncil'de görmek mümkün. Elçilerin İşleri kitabının 19. bölümünde "Kutsal Ruh" inancından haberleri olmadığı halde vaftiz olduklarını dile getiren topluluk ile bahsedilenlerin Sabiiler olduğu ve Pavlus'un Efes'e gittiğinde onlarla karşılaşmış olduğu görüşü hakimdir.

Hristiyanlığa göre Yuhanna, Yahya'nın öğrencisidir. İlgili metinlere bakarken bunu aklınızın bir köşesinde tuttuğumuzda Sabiilere neden "Aziz Yuhanna Hristiyanları" dendiğini daha iyi anlamış olacağız:

1-2) Apollos Korint'teyken Pavlus, iç bölgelerden geçerek Efes'e geldi. Orada bazı öğrencileri bularak onlara "İman ettiğiniz zaman Kutsal Ruh'u aldınız mı?" diye sordu. "Kutsal Ruh'un varlığından haberimiz yok ki!" dediler.
3) "Öyleyse neye dayanarak vaftiz* oldunuz?" diye sordu. "Yahya'nın öğretisine dayanarak vaftiz olduk" dediler.
4) Pavlus, "Yahya'nın yaptığı vaftiz, tövbeyle ilgili bir vaftizdi" dedi. "Halka, kendisinden sonra gelecek Olan'a, yani İsa'ya inanmalarını söyledi."
5) Onlar bunu duyunca, Rab İsa'nın adıyla vaftiz oldular.

Sabiiliğin İbrahimi dinler içinden en çok Hristiyanlıkla benzeştiğinden bahsetmiştim. Şimdi bunu biraz daha detaylandıralım.
Mandeizm'deki en önemli iki tören "maşbuta" yani vaftiz ve ölüler için yapılan bir ayin yada 'ruhun yükselişi' merasimi "masikta"dır. Bu dindeki vaftiz diğer İbrahimi dinlerden farklı olarak tek seferlik bir olay değildir. Sabiilerin kutsal günü de Hristiyanlarınki gibi Pazar'dır ve vaftizleri her Pazar günü yapılır. Vaftizleri genellikle akan suya tamamen girmeyi içerir ve vaftiz için uygun olduğu düşünülen tüm nehirlere Yardena denir. İbadet eden kişi sudan çıktıktan sonra kutsal yağ ile mesh edilir, ekmek ve sudan oluşan bir komünyondan pay alır. Gördüğünüz üzere Hristiyanlığa oldukça benzer.

Ruhun yükselişi töreni çeşitli şekillerde gerçekleşse de genellikle ölülerin anısına verilen bir yemeği içerir. Tıpkı bizlerin ölülerin arkasından yemek vermesi gibi.
Yapılan bu törenin dünyadan ayrılanların ruhlarının Araf'tan Işık Dünyasına yolculuklarında yardım ettiğine inanılır. Bu dinin mensupları günde üç kez dua ederler. [17][18]

İbadet yerlerine Mandī veya Mişkan denir. [19] Mişkan'ın İbranicesi משכן "mesken, yerleşke", Latincesi ise Tabernaculum yani "çadır"dır.

Suyun temizleyici, ruhu arındırıcı etkisi olduğuna inanıldığından İslamiyet öncesi Türkler, Kızılderililer gibi birçok toplumda, dünya dinlerinin birçoğunda, özellikle de İbrahimi dinlerde önemli role sahip olmuştur. Su Mandeizm inancında da temel unsurlardandır; bu yüzden Mandi adı verilen bu ibadethaneler vaftiz (maşbuta) yapılabilmesi için bir nehrin yanına inşa edilmelidir. Her mandi bir darfaş ile süslenir. Darfaş, üzerine bir parça beyaz saf ipek kumaş ve yedi mersin dalı tutturulmuş, zeytin ağacından bir haçtır. Sabiilik'teki bu haç Hristiyan haçı ile tanımlanmamıştır. Bu inanışa göre haçın dört kolu evrenin dört köşesini, saf ipek kumaş Tanrı'nın Işığını, [20] mersin ağacının yedi dalı yaratılışın yedi gününü temsil eder. Fakat tüm bunlara rağmen Hristiyanlıkla ciddi oranda benzerlikleri göz önüne alındığında bu haçın aynı zamanda Hristiyanlıkta haç ile ilişkisinin olmadığını söylemek dürüst bir tutum değildir.

Sabiiler evliliğe, üremeye ve bu dünyada etik ve ahlaki bir yaşam tarzına sahip olmanın önemine inanırlar. Barış yanlısı ve eşitlikçidirler. MS 2. yüzyılda Sabiilerin kutsal kitabı Ginza Rabba'nın (Büyük Hazine) Sol Ginza'sını (Ginza Smala) kopyalayan en eski Sabii katibi Sehlama Bet Kidra (Shlama Beth Qidra) adlı bir kadındır. [21]
Sabiiler sofuluk-çilecilik yapmazlar ve aile hayatına büyük önem verirler. Sert içeceklerden ve kırmızı etten uzak dururlar.
Sünnet geçmişte bir dönem Hristiyan dini mensuplarınca bile uygulanan bir eylemdi ancak kısa süre sonra bu uygulama terk edildi ve Hristiyanlarca sünnete karşı bir nefret doğdu. Benzer şekilde Sabiiler de sünnetten nefret ederler. [16]

YAKIN TARİH
Dünya çapında 60.000 ila 70.000 Sabii olduğu düşünülmektedir. [9] Irak Savaşı gerçekleşene kadar neredeyse tamamı Irak'ta yaşıyordu. [10] 2003'de yaşanan Irak işgali ve ardından ABD silahlı kuvvetlerinin işgalinin yarattığı kargaşa ve buna bağlı olarak aşırı mezhepçilerin şiddet olaylarındaki artış nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. [11] Öyle ki 2007'yılında Irak'taki Sabiilerin nüfusu yaklaşık 5.000'e kadar düşmüştü. [10]

Bu durumlardan dolayı Sabiiler ve Sabiilik bir şekilde daha kişisel, özel ve ayrık kaldı. Hatta onlara ve dinlerine ilişkin raporlar bile öncelikli olarak dışarıdan, özellikle doğubilimci Julius Heinrich Petermann'dan [12], 1887'de Musul'da Fransız konsolos yardımcılığı yapan ve Suriyeli bir Hristiyan olan Nicolas Siouffi'den [13][14] ve İngiliz antropolog E.S. Drower'dan gelir. Bunlara ek olarak Fransız gezgin Jean-Baptiste Tavernier'in [15] çok daha erken dönemden,1650'lerden kalma bir anlatımı vardır.

TAOİZMİN KURUCUSU VE TARİHİ

Yazan: A.Kara

TAOİZMİN KURUCUSU "LAOZİ" VE TAOİZMİN TARİHİ

Çince'de Dào: 道  'Yol' demektir. Taoizm yada Daoizm, Tao ile uyum içinde yaşamayı vurgulayan Çin kökenli bir felsefi gelenektir. "Tao" terimi Taoizm için var olan her şeyin kaynağı, modeli ve özü olan ilkeyi ifade eder. [1][2]

Kozmolojik temellerini, yani Yin ve Yang'ı ve Beş Aşama'yı MÖ 4. ila 3. yüzyıllar arasındaki "Savaşan Beylikler" döneminde gelişen Doğa Bilimleri Okulu'ndan almıştır. [5]

Bilinen "net" bir kurucusu olmasa da Lao Tzu (Laozi) felsefi Taoizm'in kurucularından biri olarak kabul edilir ve bu bağlamda "ilk" ve "özgün" Taoizm ile yakından ilişkilidir. [3][19] Fakat Lao Tzu'nun gerçekten yaşayıp yaşamadığı konusu tartışmalıdır [4][14] ve o aynı zamanda Çin dinlerinde bir tanrıdır. Kendisine atfedilen "Tao Te Ching" adlı bir eser vardır ve MÖ 4. yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. [15]

Yarı efsanevi bir figür olan Lao Tzu genellikle Konfüçyüs'ün MÖ 6. yüzyıldaki çağdaşı olarak tasvir edilse bile bazı modern tarihçiler onun MÖ 4. yüzyılda Savaşan Beylikler döneminde yaşamış olduğunu söyler. [20] Çin kültüründe merkezi bir figür olan Laozi, hem Tang hanedanlığının imparatorları hem de Li soyadını taşıyan günümüz insanları tarafından kendi soylarının kurucusu olarak kabul edilir. Onun çalışmaları hem çeşitli otorite karşıtı hareketler [21] hem de Çin Hukuk Sistemi tarafından benimsenmiştir. [22]

ORTAYA ÇIKIŞI VE TARİHİ

Robinet, Taoizmin ortaya çıkışını dört bileşen ile tanımlar. Bunlar:
  1. Felsefi Taoizm, yani Tao Te Ching ve Zhuangzi
  2. Coşku (iç huzur-mutluluk) elde etme teknikleri
  3. Uzun ömür veya ölümsüzlük elde etmek için uygulamalar
  4. Şeytan çıkarma. [4]
Çin'in tarih öncesi halk dinlerindeki bazı geleneklerde Taoculuğun izlerini görmek mümkündür ve bunlardan çoğu Taoizm'i oluşturan unsurlar olmuşlardır. [13] Taoizm'deki birçok uygulama özellikle Kuzey Çin'in şaman kültürü ile bağlantılı olan Wu ve Savaşan Beylikler dönemi fenomenlerinden ve muhtemelen "antik çağın arşivci-kahinlerinin yazdığı Fangshi'den türetilmiştir. Bu arşivci kahinlerden biri de Lao Tzu'dur. Taoistler durumun böyle olmadığı konusunda ısrar etseler de gerçek budur. [6]

Wu ve Fangshi terimleri "... sihir, ilaç, kehanet, ... uzun ömür sağlama yöntemleri ve mest olup kendinden geçme (ruhsal gezinti)" ve kendini şeytan çıkarmaya adamış kişileri belirtmek için kullanılırdı. "Şamanlar" veya "büyücüler" için genellikle "Wu" terimi kullanılırdı. [6]
Fangshi felsefi yönüyle Doğa Bilimleri Okuluna yakındı ve içerdiği kehanet uygulamaları büyük ölçüde astrolojik ve takvimsel tahminlere dayanıyordu. [7]

Taoizmin ilk organize biçimi ilerleyen süreçte Zhengyi okulu olarak bilinecek olan "Göksel Üstatların Yolu" adlı okulun kuruluşudur. Bu okul, MS 2. yüzyılın sonunda "Beş Kademeli Pirinç" hareketinden geliştirilmişti. İkinci okul ise 142 yılında, Taoizm'in kurucusu kabul edilen Lao Tzu'nun kendisine göründüğünü söyleyen Zhang Taoling tarafından kurulmuştu. [8]

Gök Ustalarının Yolu okulu 215 yılında Çin'in Doğu Han Hanedanı'nın savaş şefi Cao Cao tarafından resmen tanındı ve bu durum Cao Cao'nun iktidara yükselişini de meşrulaştırdı. [9] Böylece MÖ 2. yüzyılın ortalarında Lao Tzu imparatorluk tarafından "ilahi bir kişilik" olarak kabul edildi. [10]

Han hanedanı aracılığı ile (MÖ 206 - MS 220) Shu (modern Siçuan) eyaletindeki dini örgütlerin ve törencilerin (ayinciler) talimat ve gelenekleri ile Taoculuk bir araya gelmişti. Daha önce, antik Çin'de, Taocular siyasi hayata katılmayan inzivada, toplumdan uzakta yaşayan keşişler olarak görülüyordu. Filozof Zhuāngzǐ, diğer adıyla Chuang Tzu (莊子; okunuşu Cuangzı) bunlar arasında en çok bilinendi ve onun yerel Çin şaman geleneklerinin bir parçası olduğu güneyde yaşaması anlamlı ve önemliydi. [16]

Özellikle güneydeki Chu eyaletinde güçlü olan Taoist gelenekte kadın şamanlar önemli bir role sahipti. Erken Taocu hareketler şamanizmin aksine kendi kurumlarını geliştirdiler ancak bunu yaparken temel şamanik unsurları da özümsediler. Şamanlar erken dönemlerden, en azından 20. yüzyıla kadar Taoizmin temel metinlerini açığa çıkardılar. [17]
Taoizmin kurumsal düzenleri daha yakın zamanlarda geleneksel olarak iki ana dalda gruplandırılan çeşitli türlere ayrılarak gelişmiştir. Bunlar: Quanzhen Taoizm'i ve Zhengyi Taoizm'idir. [18]

Lao Tzu ve Zhuangzi'den sonra Taoizm literatürü istikrarlı bir şekilde büyümeye devam etti ve imparatorun emriyle bir kanon derlenerek -Tao Tsang- adıyla yayınlandı. Çin tarihi boyunca Taoizm birkaç kez devlet dini olmaya aday gösterildiyse de 17. yüzyıldan sonra gözden düştü.

Shangqing Okulu (上清) "Yüce Berraklık" veya "En Yüksek Duruluk" olarak da bilinir, Batı Jin hanedanlığının aristokrasisi sırasında başlayan bir Taoist hareketidir. İmparatorların kendilerinin Lao Tzu'nun akrabaları olduğunu iddia ettiği Tang hanedanlığı döneminde (618-907) Taoizm, Shangqing okulu şekliyle Çin'de yeniden resmi statü kazandı. [11] Bununla birlikte Shangqing hareketi, 4. yüzyılda, 364 ile 370 arasındaki yıllarda tanrılar ve ruhlar vasıtasıyla Yang Xi'ye iletildiği söylenen bir dizi vahiy üzerinde durarak çok daha erken gelişti. [12]

Yang Xi (楊 羲, 330-c. 386); Teveccüh ve iltifat içeren adıyla Xihe (羲 和) "Shangqing vahiyleri" ile tanınan bir Doğu Jin hanedanı bilgini, hattat ve mistiktir. Bu metinlerin Taoist tanrılar tarafından kendisine yazdırıldığı iddia edilmiştir. Teveccüh içeren adı Xihe ise aynı zamanda mitolojik bir güneş tanrısıdır.

Tüm bunlardan su sonuç çıkıyor, Çin dinlerinde bir tanrı haline gelen Lao Tzu'nun kurduğu Taoizm; Chuang Tzu, Zhang Taoling, Yang Xi ve Shangqing Okulu ile gelişmiş, varlığını sürdürerek yayılma imkanı bulmuştur.