HABERLER
Dini Haber
Anunnaki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anunnaki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BABİLONYA YARATILIŞ MİTOSU 'ENUMA ELİŞ' VE İSLAM

Hazırlayan: A.Kara
A, Allah ve Marduk, Anunnaki, Anunnakiler, Babil mitolojisi, din ve mitoloji, Enuma Eliş, İslam ve mitoloji, İslamiyet ve Babil, Kur'an'ın kökeni, Marduk, mitoloji, Mitoloji ve din, Yaratılış destanı,

BABİLONYA YARATILIŞ MİTOSU: "ENUMA ELİŞ"
(SÜMER YARATILIŞ MİTOSUNUN BABİL ÇEŞİTLEMESİ)


Yükseklerde Gök henüz isimlendirilmemişken,
Ve aşağıda, Dünya çağrılmamışken ;
Boş ama başlangıçta mevcut olan APSU, Vücuda getiren onları,
MUMMU ve TİAMAT – hepsini doğurandı o,
Birbirine karışmıştı suları.

Saz bitmemişti, bataklıklar ortaya çıkmamıştı.
Tanrıların hiçbiri vücuda gelmemişti,
Hiçbirinin adı yoktu, kaderleri belirlenmemişti;
İşte tam ortalarında tanrılar şekillendi.

Sümer mitolojisi ve İslam konulu yayında, ilgili Sümer efsanelerinin daha sonra Babil'e, farklı toplum ve kültürlere farklılaşarak geçtiğini belirtmiştim. Bunun üzerinden devam edelim.

Sümer yaratılış efsanesinde yaratılış eylemlerini gerçekleştiren tanrılar sayıca çok olsa da temelde Enki ve Enlil başrolü oynamaktaydı. Fakat ilgili efsane Babil'e geçtiğinde Babilonyalıların "Akitu" adını verdikleri Yeni Yıl Şenliği ile ilişkilendirilmesinden dolayı Sümer'de olduğundan daha fazla öneme sahip oldu. Öyle ki törensel bir hal alarak "bir zamanlar yukarılarda" anlamına gelen ve "Enuma Eliş" adıyla bilinen yaratılış destanı şiirinde kendine yer buldu. Yeni Yıl etkinlikleri her yıl sonbaharın başlangıcını simgeleyen 10 günlük kutlamalardan oluşurken, evrenin düzenlenmesini, hayatın yenilenmesini ve gelecek yıl için tüm insanlığın kaderinin yazılmasını vurgulamaktaydı.

Sümer dinini anlatırken "yazgı tabletleri"nin büyük bir öneme sahip olduğu görmüştük. Yaratılış mitosunun Babil çeşitlemesinde yaratılış tabletlerine sahip olacak olan tanrı "Marduk" olduğundan ilgili mitosun baş rolünde de Marduk bulunmaktadır. Babil mitolojisinde Enlil'in yerini alan bilgelik tanrısı Ea yani Enki'dir fakat Marduk Ea'nın oğlu olduğundan ve kendisine verilen görev ve yetkilerden dolayı Marduk ön plana çıkar.

Bu yaratılış mitosuna dair anlatıların en temel kaynağını İngiliz araştırmacıların bulduğu ve yaratılış destanının Babil çeşitlemesini içeren 7 tablet oluşturur ve bilginlerin çoğunun ortak görüşü bu efsanenin M.Ö. 2000 yıllının başlarına ait olduğudur.

Nasıl ki Enki ile Enlil'in baş rolleri Marduk tarafından ele geçirildiyse benzer şekilde Enuma Eliş'in Asur dilinde bulunan bir Asur çeşitlemesinde de Marduk'un yerini Asur tanrısı Asur'un aldığı görülmektedir. Yani imparatorluklarının, başkentlerinin ve tanrılarının adı olan Asur'u (Aşur) ilgili efsaneyi kendilerine göre uyarlarken efsanenin baş rolü konumdaki tanrının yerine getirmişlerdir.

"Enuma Eliş" bizim için bir destan olsa da antik Babil dininde bunun sihirli güçlere sahip bir ilahi-şiir olarak görüldüğü, bu yüzden de bilhassa Babilonya Yeni Yıl kutlamalarında rahipler tarafından okunduğu bilgisine bulunan tabletlerden erişilmektedir.

Nasıl ki Sümer mitoslarında ilk yaratıcı tanrıların daha öncesine dair anlatımlar bulunmuyorsa aynı şekilde Babil Yaratılış Efsanesi de doğrudan tatlı-su okyanusu Apsu ile tuzlu-su okyanusu Tiamat ve vezirleri Mummu (Mummu'dan bazen oğulları olarak bahsedildiği de görülür) dışında hiçbir şeyin bulunmadığı ilksel durumu ve bunların evreni yaratmasını anlatarak başlar. Fakat bu yaratıcıların nasıl var olduğu konusuna değinmez.

►Efsaneye detaylıca girmeden önce dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki, efsanede adları geçen tanrı ve tanrıçalar insan olarak düşünülmemelidir. Bunlar gezegenleri, yıldızları, onların hareketlerini, doğadaki güçleri, kent devletlerinin mücadelesini ve siyasal gelişmeleri simgelemektedir. Yani ilgili Babil destanı çıplak gözle görülebilen gezegen ve yıldızların, doğa güçlerinin ilahlaştırılmasını ve bunlar üzerinden evrenin yaratılmasına dair oluşan inancı ve içerir.

Tuzlu su ile tatlı su olan bu iki tanrının karışmaları sonucu yeni tanrılar meydana gelir. Bunlardan ilk ikisi tanrı Lahmu (Lakmu) ve tanrıça Lahumu'dur (Lakamu).

Daha sonra Apsu ile Tiamat'ın çocukları olan bu ikilinin de birleşmeleri sonucu Anşar ile Kinşar, bunların da birleşmeleri sonucu gök-tanrı Anu ile toprak ve su tanrı Nidimmud, diğer bilinen adıyla Ea dünyaya gelir. Daha sonra, 50 isme sahip olan Babil'in koruyucu tanrısı, dünyanın ve cennetin efendisi lakaplı Marduk dünyaya gelir.
Marduk'a, Enki, Enlil, Ninhursag, Ninurta gibi tanrıların vasıfları yüklenir ve böylece Marduk Babil şehrinin baş tanrısı olur.

İlgili efsanede bir süre sonra ilksel tanrılar ile onların çocukları olan tanrılar kuşağı arasında çatışmalar yaşanmaya başlanır ve durum kendi çocuklarını öldürmek isteyen anne-baba halini alır. Yani İbrahimi dinlerde de karşılaştığımız, "yarattıklarını öldürmek isteyen" bir tanrı-tanrılar inancı görülür.

Başlangıç okyanusunu simgeleyen dişi deniz ejderhası yani bir yılan olan Tiamat'ın 2 yönlü kişiliği vardır ve bu yüzden bir yandan var ederken diğer yandan yıkmak ister.

Tanrıça Tiamat ve Apsu diğer tanrıların var olmasını sağlamıştı fakat artık genç tanrıların gürültüleri onları rahatsız etmeye başlar, öyle ki onları yok edip bu gürültüye bir son vermek isterler ve kendilerine akıl vermesi, nasıl yok edeceklerine dair yol göstermesi için Apsu'nun veziri Mummu'ya danışırlar. Tiamat onları yok etme konusunda istekli değilse de kocası Apsu oldukça kararlıdır çünkü genç tanrılar yok edildiğinde rahatlıkla uykusuna devam edebilecektir. Apsu ile Mummu bir yok etme planı hazırlarlar.

Fakat bu plan bir şekilde ortaya çıkınca genç tanrılar korku içinde koşturmaya başlarlar. Her şeyi bilen ve hatta Apsu'nun bile üstadı olan bilgelik tanrısı Ea yani Enki onların yok etme planına karşı bir plan geliştirir. Büyü yapma gücüne sahip olan Ea tüm genç tanrıları etrafında toplar ve onları saldırılara karşı koruması için sihirli bir çember çizerek büyülü sözlerini üfleyerek efsununu gerçekleştirir. Apsu derin bir uykuya dalınca Ea onun krallık tacını başından alır, onun doğaüstü ışınımını üstünden alıp giyerek onun güç ve kudretine de sahip olduktan sonra onu öldürür ve Apsu'nun üzerine diğer tanrılar için kutsal bir ziyafet yeri olması adına yine Apsu adında bir tapınak inşa ettirir.

Bu işte Apsu'nun yanında olan vezir Mummu'yu bağlar, burnuna bir ip geçirir ve onu hapseder. Fakat tanrıça Tiamat'a zarar vermez çünkü o kocasının bu planına karşı çıkmıştır.

Ea ile karısı Damkina'nın oğulları, yüreklere korku salan, haşmetli ve gözleri şimşek gibi çakan bilge tanrı Marduk inşa edilen bu Apsu tapınağında dünyaya gelir ve tanrıçaların emzirdiği Marduk'un olağanüstü güce sahip olduğuna değinilir.

Burada değinilmesi gereken önemli noktalar vardır. Örneğin Ea'nın büyülü sözler mırıldanıp üflemesi, yere çizdiği çember sayesinde kötülük ve saldırılara karşı koruma sağlaması gibi anlatıların farklı kültür, din ve inanışlarda kendine nasıl yer bulduğunu açıkça göstermektedir.

Yok etme planı engellenmiştir ama tanrılar kuşağı arasındaki çatışma bunlarla sınırlı kalmaz. Eşi öldürülen Tiamat bu durumdan çok rahatsızdır, yerinde duramaz olur, gece-gündüz demeden dolaşıp durmaktadır. Tiamat'ın genç tanrılar safında yer almış olmayan öteki çocukları, özellikle de ilk çocuğu Kingu bu durumu fırsat bilerek Tiamat'ı babaları öldürülürken olanlara göz yumduğu ve sessiz kaldığı için kınar, onu kışkırtarak öfkesini körüklerler. Tiamat'ı öylesine kinlendirirler ki tanrı Anu ve onun yandaşlarını yok etmek üzere harekete geçer. Bu sırada başkaldıran bazı tanrılar Ea'ya karşı gelerek tanrıça Tiamat'ın safına geçer.

İlk çocuğu olan Kingu'yu saldırının önderi yapan Tiamat onu silahlarla, yazgı tabletleri ile donatır ve kendi sihirli gücünü ona hediye ederek Kingu'yu tüm tanrılardan üstün kılar. Eylemleri bununla da kalmaz.Güçlü bir saldırı oluşturmak adına akrep-adamlar, at-adamlar yani kentaurlar, yılan ve ejderhalar gibi çeşitli canavar kalabalığını doğurur.

Tiamat'ın saldırı hazırlığı içinde olduğu Ea'ya haber verilince Ea bu tehlike karşısında korkuya kapılır, Anşar sıkıntılanır, ah çekerek dövünür. Büyükbaba Anşar, Ea'ya Apsu'ya karşı kazandığı zaferi anımsatarak onu cesaretlendirmeye çalışır ve Tiamat'a karşı çıkması gerektiğini söyler.

Ea Tiamat karşısında başarısız olunca Anşar, oğlu Anu'yu tanrılar meclisinin yetkileriyle donatır ve tanrıçayı amacından vazgeçirmesi için gönderirken ona şöyle der:

"[Git] ve Ti'amat'ın önünde dur [ki] ruhu [sakinleşsinl ve yüreği yumuşasın. [Eğer] senin sözünü dinlemezse, ona bizim [sözümüzü (?)]söyle ki sakinleşsin."

Tiamat ile görüşen Anu başarısız olur ve düşmanlarını yenmenin yolunun fiziksel güç kullanmaktan geçtiğini anlar, korkuya kapılır ve Anşar'dan görevden affını ister. Tüm Anunnakiler korku içinde beklemekteyken Anşar'ın aklına bir fikir gelir ve tanrılar meclisinde ayağa kalkarak bu görevin daha önce yiğitliğini kanıtlamış olan güçlü kahraman Marduk'a verilmesini önerir.

Babası Ea Marduk'a bu görevi kabul etmesini öğütler. Marduk tüm kuvveti dışa vurmuş halde ve büyük bir özgüven ile Anşar'ın huzuruna çıkarak bu görevi kabul eder ve şöyle der:

"[Anşar], sessiz kalma, dudaklarını aç; ben gidip senin gönlünde yatan her şeyi gerçekleştireceğim! Ey atam, yaratıcı, memnun ol ve sevin; yakında Ti'amat'ın ensesine ayağını basacaksın!"

Marduk görevi kabul etmiştir ancak tanrılar meclisinde kendisine eşit ve eksiksiz yetki verilmesini ve sözlerinin yazgıyı değiştirilemeyecek şekilde saptamasının kabul edilmesini şart koşar. Yani tanrıları kurtarması karşılığında bütün tanrıların en üstünü sayılmak ve tartışılmaz yetkiye sahip olmak istemektedir.

Anşar bu isteği kabul eder fakat kararın tanrılar meclisinde onaylanması gerekmektedir. Bunun üzerine Anşar veziri Kaka'yı çok uzaklarda yaşayan ve bu yüzden olaylardan haberdar olmayan Lahmu ile Lahamu'ya ve diğer tanrılara gönderir. Kaka gerçekleşen bu kavgalardan ve tehlikeden bahsederek onları Anşar'ın huzuruna çağırır, duydukları karşısında şaşkına dönen tanrılar dehşete düşüp, bağrışır ve korkuya kapılırlar.

Anşar'ın huzuruna gelen tanrılar kurultay sarayını doldurur ve ziyafet sofrası ile karşılanırlar.

“Şarap korkularını dağıttı, bütün tanrılar gevşeyip rahatladılar. Moralleri yükselen tanrılar; öçlerini alacak olan Marduk için yazgıyı belirleyip ilan ettiler."

Tanrılar Marduk'a en yüce konumu bağışlayarak ona evrenin bütünü üzerine krallık verirler fakat bu güce sahip olup olmadığını sınamak isteyerek orta yere bir giysi koyarlar. Marduk bu giysiyi önce görünmez kılıp daha sonra tekrar görünür kılınca (bazı araştırmacılar bu kısmı giysiyi önce tahrip edip daha sonra eski haline döndürdüğü şeklinde çevirmiştir) tanrılar ikna olur ve alkışlayarak "Marduk kraldır" derler. Ona krallık simgeleri olan Asa, taht, krallık giysilerini ve güçlü bir silah verir ve "Git Tiamat'ın hayatını kes!" derler.

Tüm tanrıların en yücesi konumuna gelen Marduk'un 50 ismi vardır, tıpkı tüm diğer Arap putlarını yok ederek en yüceleri konumuna gelen ve 99 isme sahip olan El-ilah gibi. Sizce bu benzerlikler tesadüf mü? Yoksa Sami din ve efsanelerinin Arap coğrafyasındaki yansıması mı? Kararı siz verin.

Destana devam edelim.

Savaş için kendini silahlandıran Marduk bir ağ yapar ve onu Anu'nun armağan ettiği dört yönün yeline taşıtır. Ok ve yay, topuz, şimşek ve korku salıcı örme demir zırh kuşanır. Yedi azgın tayfun yaratır, yağmur selini boşandırır, bedenini yakıcı alevlerle doldurur ve korkunç dört efsanevi yaratık tarafından çekilen fırtına arabasına binerek onu takip eden tanrılar ile birlikte Tiamat'a saldırmak üzere ilerler.

Önemli bir noktaya değinmekte fayda var ki tanrıların bu alevli fırtına arabaları tasvirleri ve onları çeken korkunç yaratıklara dair tasvirler ufak değişiklikler ile Hezekiel kitabına da girmiştir.

Marduk'u gören rakip tanrıların ve Kingu'nun içine korku düşer. Ti'amat kükreyerek Marduk'u korkutmak istediyse de Marduk bundan etkilenmedi ve Ti'amat'ı teke tek dövüşmeye çağırır.

Meydan okumayı kabul eden tanrıçayı ağını atarak kıstırır ve Tiamat Marduk'u yutmak için ağzını açtığında ağzını tekrar kapayamasın diye kötü yeli ağzından içeri yollayarak onu şişirir ve delip geçen, yüreğini parçalayan okuyla onu mıhlar.

Yenilgiyle korkuya kapılan Tiamat'ın cinleri kaçmayı denerken ağa takılıp bağlanırken önderleri Kingu'da yakalanıp bağlanır ve Marduk ondan yazgı tabletlerini alıp kendi mühürü ile mühürleyip göğsüne bağlayınca tanrılar arasında en yüce yetkiye ulaşmış olur.

Marduk sopasıyla Ti'amat'ın kafasını yarıp ana damarlarını keser ve kanını güney rüzgarları ile evrenin en uzak noktalarına kadar taşıtır. Tiamat'ın gövdesinden evreni yaratır. Tanrıçanın gövdesinin yarısı ile yeri diğer yarısı ile göğü var eder, yani yer ile göğü birbirinden ayırır ve göğü direklerle tutturur.

Gördüğünüz üzere Sümer mitolojisinde karşımıza çıkan yer ve göğün birbirinden ayrılması anlatımı Babil inanışında da devam etmektedir ve bunun yansımaları daha sonra Arap coğrafyasına ve Kur'an'a başlangıçta bitişik olan yer ile göğün ayrılması şeklinde geçmiştir.

Bu durum farklı kültürlerin kendi ilahlarını diğer ilahlarla güç yarışına sokmalarının, üstün kılma çabalarının bir sonucudur.

Sümerlerdeki inanış ile birebir aynı görüşü, düz dünya betimlemesini anlatan Kur'an'da, Allah'ın göğü direksiz olarak yükseltmesi anlatımı (Ra'd: 2) Kur'an'ı yazanların kullandığı akıllıca bir yöntemdir çünkü böylece kendi ilahlarının Samilerden onlara anlatılagelen Marduk'dan daha güçlü, kudretli olduğunu, göğü yukarıda tutmak için direğe bile ihtiyaç duymadığını vurgulamak istemişlerdir:

"Allah, gökleri gördüğünüz gibi direksiz olarak yükseltti. Sonra arşı istiva etti. Her biri belli bir süreye kadar hareket edecek olan güneş ve ayı buyruğu altına aldı. Kesin olarak Rabbiniz’le buluşacağınıza inanmanız için buyruğunu yürütüp, ayetleri uzun uzun açıklıyor." (Ra'd suresi 2.ayet)

Bu ve benzeri onlarca net kanıttan sonra eğer hala Arapların Sümer ve Babil efsanelerinden haberdar olmadığını söyleyecek olan varsa, bilmelidir ki kimseyi inandıramaz. Marduk ile Allah arasındaki bağlantı konusunda anlatılmayı bekleyen çok sayıda detay var fakat bunlar ayrı bir videonun konusu.

Efsaneye kaldığı yerden devam edelim:

Marduk Tiamat'ın yarısından yarattığı gökyüzünü tutması ve tanrıçanın sularının boşalmasını önlemesi amacıyla yerleştirdiği direkleri korumaları için bekçiler atar. Daha sonra Anu ve Ea'yı kendi bölgelerine yerleştirir.

Buradan sonra Marduk'un en önemli görevi olan evrene düzen verme süreci başlar; ki bunun da en önemlisi takvim oluşturmaktır. Evreni düzenlemesini güneşin doğup batacağı doğu ve batı kapıları yaptırmak, ayın değişim evrelerini saptamak ve ona geceyi aydınlatması için ışık vermek, takımyıldızlarını göklere yerleştirmek, baş ucunda Anu'nun, kuzeyde Enlil'in ve güney göklerinde Ea'nın olmak üzere üç göksel yolu birleştirmek olur.

Marduk önce yer ve göğü birbirinden ayırmıştı, şimdi de göğü kandillerle donatmış ve onları düzenlemiş oldu.

Tiamat yenildiği için onun yanında yer alan rakip tanrılar Marduk'un safındaki tanrılara hizmet ekmekle görevlendirilince tutsak tanrılar Marduk'tan bu görevi kendilerinden almasını isteyince Marduk babası Ea'nın da tavsiyeleri ile insanı yaratmaya karar verir.

Tiamat'ın öfkesini körükleyen ve esir tutulmakta olan Kingu bağlanmış bir şekilde yüce mahkeme karşısında yargılanır, Marduk'un talimatı ile Ea ve bazı tanrılar Kingu'nun ana damarlarını kesip onun akan kanından Sümerce'de "lullu" olarak görülen ve Sami diline "amelu" olarak çevrilen canlı soyunu yani insanı yaratır.

Böylece tutsak tanrıların zafer kazanmış olan tanrılara hizmet görevi onlardan alınır ve insanoğluna verilince insanoğlu hem eski tutsak ilahların hem de zafer kazanmış olan tanrıların yeme-içme ihtiyacını sağlamak hem de tapınak ayinleri ile ilgili işleri yürütmek durumunda kalır.

Böylece Marduk tüm tanrıların gözünde yükselir ve Anunnakiler saygılarının bir işareti olarak Marduk'un büyük tapınağı Esegila'yı ve Babil kentini inşa eder. Yaptıkları şölende Marduk'un 50 adını okurlar. Bir kurultay ile tüm yetkiyi ve otoriteyi ayrıca okudukları 50 adı resmi olarak verir, onun yolunu tüm yollar arasında birinci kılarlar.

Efsanede görülen Marduk'un 50 ismi ile Allah'ın 99 ismi yine toplumların tanrılarını soktukları güç yarışının bir sonucu-yansıması olabilir.

Antik Sümer ve Babil dinine baktığımızda bunların İbrahimi dinlere ciddi şekilde kaynak oluşturduğu ortadadır ve gelecekte ele alacağım mitoslar ile daha böyle yüzlercesinin olduğunu göreceğiz.

Bu durumu savuşturmak için teistler "bunlar dinimizin eskiden de var olduğunun kanıtıdır, fakat sonradan bozulmuştur, bozulmuş şekilleridir" deseler de yüzlerce antik toplumun tamamının bozulduğuna inanmak, bir savunma güdüsü ile dini kurtarma çabasından başka bir şey değildir.

Allah, Rab veya Yehova'nın iddia edildiği gibi bu ve diğer antik medeniyetlere peygamber göndererek onlara tek tanrıyı tebliğ ettiğine yada bir zamanlar onların da teistlerin tek ilahına taptığına dair hiçbir kanıt yoktur!
İlgili antik topluluklar konusunda teistlerin bu iddasını destekleyen bir tane bile çivi yazısı, kabartma veya herhangi bir belgenin olmaması bu iddiayı sadece içi boş bir teori yapar.

SÜMER MİTOLOJİSİ VE İSLAM

Hazırlayan: A.Kara


SÜMER MİTOLOJİSİ VE İSLAM


Kutsal Ereşkigal tahtında yerini aldı,
Anunnaki, yedi yargıç, onun huzurunda hükümlerini bildirdiler, 
Ölüm bakışlarını, gözlerini ona diktiler,
Sözleri üzerine, ruha işkence eden sözleri,
Güçsüz kadın bir cesede dönüştü,
Ceset bir kazığa asıldı.

Özellikle Ur, Uruk ve Kiş gibi yerlerde yapılan arkeolojik kazı çalışmaları ve Dicle-Fırat vadisi'nin eski kentlerinin bulunduğu bölgelerdeki araştırmalar Sümerlerin MÖ 4000 dolaylarında buralarda yaşadığını kanıtlamıştır.
Yaygın olan görüşe göre Sümerlerin bu deltaya Mezapotamya'nın kuzeydoğusundaki dağlardan geldiği düşünülüyor.

Ur kazılarını gerçekleştiren Sir Leonard Woolley, Sümerlerin tarımsal alanda oldukça gelişmiş olduklarını, tapınaklara, rahiplere, edebiyata, düzenleyici yasalara ve oldukça zengin bir mitolojiye sahip olduklarını belgeleriyle anlatmaktadır.

Evet, Sümerler Fırat-Dicle deltasına yerleşerek orada bir uygarlık kurmuş ve bunu günden güne geliştiriyorlardı fakat bir süre sonra Sami halklarının Sümer ve Akad bölgelerine saldırıları başladı, ilk Sami akınları Sümer üzerine gerçekleşti.

Samiler Sümer ülkesini yavaş yavaş ele geçirirken aynı zamanda yenilgiye uğrattıkları Sümerlerin sahip olduğu kültürü ve onların çivi yazılarını özümsediler fakat Arapça'nın atası olan ve büyük Sami dil grubunun önemli dallarından biri olan Akadça dilini kullanan Samiler Sümer dilini benimsemediler.

Fakat istilalar devam etti. Samiler bir süre sonra Amoritler olarak bilinen bir halk kanalıyla ikinci saldırı dalgasını gerçekleştirip başarılı olunca Babilonya'da ilk Amorit hanedanlığı kuruldu. Böylece Babilonya, Hammurabi yönetimi altında Sümer ve Akad bölgesinde egemenlik kurmuş oldu.

500 yıl kadar sonra Dicle vadisinin üst kavşağına, Yukarı Zap ile Aşağı Zap bölgesine yerleşmiş olan başka bir Sami halkı Babilonya'yı fethederek Mezopotamya'daki ilk Asur İmparatorluğunu kurdu.

Bunları bilmek önemli çünkü tamda bu nedenlerden dolayı bir mitolojinin Sümerli, Babilonyalı ve Asurlu biçimleri arasında büyük benzerlikler varken küçük farklılıklar bulunur.

Tüm bu bilgiler sonrası Sümer mitoslarına ve bu mitosların İslamiyette nasıl yer bulduğuna sırası ile bakalım.

En önemli Sümer mitosu Dumuzi ile İnanna ve burada konu alınan İnanna'nın yer altı dünyasına inişidir. Sümerce olan Dumuzi ve İnanna'nın Sami dilindeki karşılığı Tammuz ve İştar'dır. Dumuzi, yani Tammuz (Temmuz) ilkbaharda bitkilerin ve doğanın yeniden canlanışını sembolize ederken İnanna göğün kraliçesidir.
Sümerlerdeki ilkbahar kutlamalarının ve Samilerdeki Tammuz ayinlerinin ana motifini de bitkilerin yeniden canlanışını temsil eden Dumuzi'nin yeraltı dünyasında tutsak tutuluşu alır.

Bu efsaneye göre esir tutulan kocasını kurtarmak isteyen göğün kraliçesi İnanna, kız kardeşi tanrıça Ereşkigal'in egemenliğindeki yeraltı dünyasına, ölüler ülkesine iner. Fakat buraya inmeden önce önlem almalıdır. Bu yüzden İnnna, veziri Ninşubur'a "eğer üç gün içinde geri dönmezsem benim için yas törenleri yaptıktan sonra Nippur tanrısı Enlil, ay-tanrısı Nanna ve bilgelik tanrısı Enki'ye gidip yeraltı dünyasında iken öldürülmemi engellemeleri için onlara yalvar" der.

Akabinde İnanna kraliçelik kıyafetlerini gidip değerli takılarını takar ve ölüler dünyasına gider. Yeraltı dünyasının kapısına vardığında "7 kapı"nın bekçisi Neti ona meydan okur. Kızkardeşi Ereşkigal'in buyruğu doğrultusunda yeraltı dünyasının yasaları gereğince İnanna bu 7 kapıyı geçerken geçtiği her bir kapıda giysilerinin bir bölümünü çıkarır. 7 kapıdan geçen İnanna bunun ardından Ereşkigal'in ve yeraltı dünyası Anunnaki'sinin karşısına çıkarılır. Bunlar ölümün gözlerini İnanna'nın üzerine çevirince İnanna ölerek bir ceset olur ve kazığın üzerine asılır.

Aradan 3 gün geçer ve İnanna geri dönmeyince veziri Ninşubur daha önce onun emrettiği üzere harekete geçerek Enlil, Enki ve Nanna'dan yardım ister. Nanna ve Enlil bu işe karışmaya yanaşmazlar fakat Enki bir dizi sihir yaparak İnanna'nın tekrar dirilmesini sağlayacaktır. Enki, tırnaklarının dibindeki kirleri çıkarıp yaptığı efsun ile bunlardan, isimlerinin ne anlama geldiği bilinmeyen kurgarru ve kalaturru adında iki tuhaf varlık yaratır. Enki yarattığı bu iki varlık ile ölüler dünyasındaki İnanna'ya yaşam yiyeceği ve yaşam içeceği gönderir ve bu iki varlığa hayat içeceği ve yiyeceğini İnanna'nın cesedinin üzerine 60 kez serpmelerini emreder.

Kurgarru ve kalaturru emri yerine getirince İnanna tekrar dirilir fakat ölüler dünyası kanunları gereği orada ölen biri yerine birini bulup koymadıkça yeryüzüne asla geri dönemez. Fakat İnanna'nın bir şekilde geri dönmesi gerektiğinden onu dirilten bu iki cin daha sonra yeryüzüne çıkarak onun yerine geçerek yeraltı dünyasına gelecek kurbanlar ararlar. 
Cinler tanrı Şara'yı, Latarak'ı hatta İnanna'nın veziri Ninşubur'u bile alıp İnanna'nın yerine geçsin diye yeraltı dünyasına götürmek isteseler de İnanna tarafından kurtarılırlar.

İnanna yeryüzüne dönmek için ölüler diyarından ayrılırken orada evleri olan ölülerin gölgeleri, gulyabaniler ve harpyalar da onun peşine takılır. Bu hayaletimsi ve korkunç orduyla sarılmış olarak Sümer’i kent kent dolaşır.

İlgili tabletin bundan sonrası kırık olduğundan ne yazık ki okunamayan kısımları olsa da mit bununla sona ermediğinden öykünün birkaç adım sonraki süreci-devamı tabletlerin kalan-okunabilen kısmından elde edilebiliniyor.

İnanna kendisine eşlik eden cinlerle birlikte kendi kenti Erek'e vardığında orada kocası Dumuzi'yi bulur. İnanna'nın cinlerin elinden kurtardığı 3 tanrı İnanna'nın önünde eğilerek ona saygılarını göstermişlerdi, fakat tablette yazana göre Dumuzi İnanna'nın önünde eğilmeyince İnnana öfkelenir ve cinlere kendinin yerine geçmesi için onu yeraltı dünyasına götürmeleri emrini verir.

Bunları duyan Dumuzi güneş-tanrı Utu'ya yakararak yardım dilenir.

Bu efsanede dikkat edilmesi gereken büyük bir nokta var: İnanna'nın 7 KAPI'dan geçerek yerin 7 KAT altına yani 7 KAT cehenneme inişi.
Kur'an'da Hicr suresi 43-44.ayetlerde şöyle yazar:  "Kuşkusuz cehennem, o sana uyanların tamamının buluşma yeri olacaktır. Onun yedi kapısı var; her kapıya da onlardan bir kısmı ayrılmıştır"

Dumuzi ve İnanna mitosundaki 7 Kapı ve 7 katlı yer altı dünyası ile Hicr suresindeki 7 kapının sadece bir rastlantı olduğunu düşünüyorsanız ilgili incelemeye Sümer Yaratılış Mitosu ile devam edelim.

Sümer tanrılarının isimlerinin yer aldığı bir tablette adı "deniz" yani su ile bağlantılı olan bir ideogramla yazılan tanrıça Nammu, "göğü ve yeri doğuran ana" olarak betimlenir. Öteki mitoslardan göğün ve yerin başlangıçta tabanı yer, tepesi gök olan bir dağı oluşturdukları anlaşılmaktadır.
Gök, tanrı An ile, yer ise tanrıça Ki ile kişiselleştirilmiş ve onların birleşiminden hava-tanrı Enlil doğar. Enlil de gök ile yeri birbirinden ayırarak, dünyayı gökle yerin birbirinden hava ile ayrıldığı bir varlık biçimine sokar.

Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli noktalar var:
İlk olarak görüyoruz ki Sümer efsanelerinde de canlı hayatı su ile başlıyor, sudan yaratılıyor.

Sümerleri istila eden Samiler ile bu efsanelerin Arapça gibi Akad alt dil gruplarına ve çeşitli kültürlere geçtiğini başlarda belirtmiştim. Bakalım Kur'an'da bunların izine ne şekilde rastlıyoruz:

Enbiya suresi, 30.ayette: "İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?" yazar. Görüldüğü gibi bu anlatım Sümer efsanesindeki yaratılış sürecinin net bir kopyasıdır.

Önemli bir detayı belirtmekte fayda var ki Sümer mitoslarındaki bu yaratıcı kadın, yani tanrıça iken, İslamiyet'teki yaratıcı her ne kadar cinsiyet atfedilmemiş dense de bir erkek görünümündedir. Peki neden? Bu süreç neden ve nasıl gerçekleşti? diye düşünüyor olabilirsiniz. Bu önemli konuyu başka zaman ayrıca ele alacağım.

Sümer Yaratılış Mitos'una geri dönelim.

Enlil bitişik olan yer ile göğü birbirinden ayırdıktan sonra gökler ay-tanrı Nanna, güneş-tanrı Utu ve diğer gezegenler ve yıldızlar tarafından aydınlatılır. 

Bitkiler, sığırlar (yani hayvanlar), tarım araçları gibi ögeler Enlil'in emirlerini yerine getiren daha küçük tanrılar ile yaratılmış olsa da bunların asıl yaratıcısı olarak Enlil'e inanıldı ve ibadet edildi.

Babilonyalı bilgelik tanrısı Ea'nın önerisi doğrultusunda Enlil, tanrılara yiyecek ve giyecek sağlamaları için sığır-tanrı Lahar ve tahıl-tanrıça Aşnan olmak üzere iki küçük tanrı yaratır. Bu iki küçük tanrı sayesinde yeryüzünde büyük bolluk yaşanır. Ne var ki bu iki tanrı içip sarhoş olduktan sonra aralarında tartışmaya, kavga etmeye başlar, yaratılış görevlerini unutur ve yerine getirmezler; böylece tanrılar ihtiyaç duyduğu şeyleri elde edemez olurlar. İşte tam da bu duruma çare olması amacıyla insan yaratılır.

İlgili dizelere bakalım:
O günlerde, tanrıların yaratış odasında,
Onların Dulkug evinde Lahar'a ve Aşnan'a biçimleri verildi; 
Lahar ve Aşnan'ın yapılışında,
Dulkug Anunnaki'si yediler ama doymadılar;
Katkısız koyun sütlerini... ve iyi şeyleri,
Dulkug Anunnaki'si içtiler, ama kanmadılar;
Katışıksız koyun sürülerinin sağlayacağı iyi şeyler hatırına 
İnsana nefes verildi.

İnsanın yaratılışında ona nefes verildiğini söyleyen çok tanrılı Sümer pagan dininden sonra bir de Kur'an'a bakalım:
Hicr suresi, 29. ayet: "Onun şeklini tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim vakit siz de hemen onun için secdeye kapanın."
Secde suresi, 9. ayet: "Sonra ona düzgün bir şekil vermiş ve ruhundan ona üflemiş; sizi kulak, göz ve gönüllerle donatmıştır."
Görüldüğü üzere bu iki ayette de "insanın Allah'ın ruhundan bir nefes olduğu" yazar.

Şimdi de evrenin düzenlenmesi mitosunda tanrıça İnanna yani İştar'ın yaptıklarına bakalım:

Antik Sümer inanışında "yazgıların tableti" adı verilen nesnelere sıkça rastlanır. Bu tablet oldukça önem arz eder çünkü tanrının niteliklerinden biri de ona sahip olmaktır.

İşte bu efsanede İnanna, uygarlaştırıcı bir tanrı olma özelliği taşıyan Enki'nin sahip olduğu bu yazgı tabletlerini almak ister çünkü kendi kenti olan Erek'i onlar sayesinde geliştirmek, uygarlaştırmak istemektedir. Fakat bunun için önce "Mi" denen şeylere sahip olması gerekmektedir; ki buradaki "Mi" yazgı tabletlerine sahip olduğunda kazanılan güçlerdir.

Yazdı tabletleri ve dolayısı ile Mi'ler Enki'nin elindedir. Bu yüzden tanrıça, babası Enki'nin yanına gider, Enki'de onun gelişi adına bir şölen düzenler. Fakat bu şölende İnanna babasını sarhoş eder ve ondan Mi'leri yani tanrısal tüm kararları ve güçleri kendine vereceğine dair söz alır.
Tanrıça, babası Enki'den Mi'leri alarak göklerin teknesine yükleyerek kenti Erek'e doğru yelken açar.
Babası Enki kendine geldiğinde Mi'lerin olmadığını fark eder ve habercisi İsimud'u göndererek kızından onları geri vermesini ister. İsimud bu emri tam 7 kez tekrarlar fakat İnanna'nın veziri Ninşubur tarafından engellenir ve bu sayede tanrıça uygarlığın nimetlerini kenti Erek'e (Uruk) getirir.

7 rakamı tekrar karşımıza çıktı.
Peki neden 7 rakamı Sümerlerde bu kadar yaygın? Neden İnanna yerin 2-3 kat değilde 7 kat altına iniyor yada Enki neden emrini 4-5 kez değil de 7 kez tekrarlatıyor.
Bunun cevabı da sonraları detaylıca ele alacağım Sümer Kozmolojisinde yatıyor olsa da kısaca bilgilendirmek istiyorum.
Sümer dininde en güçlü ve önemli tanrılar "Karar veren 7 tanrıydı". Yani yönetimde 7 baş tanrı olduğundan 7 sayısı kutsal kabul edilirdi. Bu 7 tanrı ise o dönemde çıplak gözle görülebilen gezegen ve yıldızlar olan "Venüs, Mars, Merkür, Jüpiter, Satürn, Güneş, Ay" dı. Gezegenlerle kişiselleştirilmiş olan bu 7 ilahın her birine bir kat-cennet atanmıştı ve bu katların değerli taşlardan yapıldığına inanılırken kat sayısının yüksekliğine göre taşın değerinin arttığı düşünülürdü. En üst cennet olan 7.kat en değerli taş olan luludānītu'dan yapılmıştı.   

İnsanın yaratılışına Lahar ve Aşnan adlı tanrıların yaratılış mitosu üzerinden değinmiştim.
Sümer mitolojileri Babilonya'da bölgeyi fetheden yeni topluluğun kültürel yapısı ve kullandığı dili sebebiyle değişiklik gösterir. Buna rağmen insanın yaratılışı mitosunun Sümer ve Babil versiyonları arasında farklılıklar olsa da insanın yaratılış amacının toprağı sürmek, tanrılara hizmet etmek ve onların geçimlerini sağlamak olduğu konusunda büyük benzerlikler de bulunmaktadır.

Gözden kaçırılmaması gereken nokta Sümer inancındaki insanın yaratılış sebebinin "tanrılara hizmet" oluşu ile Kur'an'da da karşılaşılmaktadır. Örneğin Zariyat suresi 56. ayette: "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" ve Bakara suresi 21. ayette "Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin" yazar. 

Bu detaydan sonra insanın yaratılışını konu alan Sümer mitosuna devam edelim. Tanrılar yeteri kadar yiyecek alamadıkları konusunda yakınırlar. Bu gibi durumlarda başvurdukları bilgelik tanrısı su-tanrı Enki uykuda olduğundan tanrıların anası olan Nammu onu uyandırır. Enki'nin isteği üzerine ilkel okyanus Nammu ile doğum tanrıçası Ninmah diğer iyi ve soylu yaratıcıların da desteğini alarak derin suların üzerindeki balçığı karıp insanı var ederler.

Bu mitosta dikkat çeken şey şu ki yaratılışta "su" ile ilişkili olan Nammu ile Enki başlangıçta baş rolü oynarken diğer tanrıların da desteği ile derin suların üzerindeki balçığı, yani sudan arındırılmış "kuru balçığı" karıp el birliği ile insan yaratılıyor. Bu mitosun Kur'an'a Hicr suresi 26.ayet ile "Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık." şeklinde dahil olduğu görülüyor.

İnsanın yaratılışı sonrası yaptıkları işi kutlamak isteyen Enki bir ziyafet düzenler. Enki ve Ninmah çok şarap içip sarhoş olduğunda Ninmah derin suların üzerindeki balçıktan biraz alıp kısır bir kadın ve hadım bir erkeği içeren 6 farklı insan yaratır. Enki hadım olan erkeğin görevinin krala hizmet etmek olduğunu bildirirken söz konusu mitos Enki'nin aklen ve bedenen zayıf bir insan yaratması ve Ninmah'a yarattığı bu acınacak yaratığın durumunu düzeltmesi için yakarması ile devam eder.
Ninmah hiçbir şey yapamadığı gibi böylesine kusurlu bir varlık yarattığı için Enki'yi lanetler.

Enki'nin aklen ve bedenen zayıf insan yaratması ile Nisa suresi 28.ayetteki "Allah (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır" arasında da bir çağrışım olabilir.

Söz konusu Sümer Tufan Mitosu olduğunda burada da azımsanamayacak detaylar ve ipuçları bulmak mümkün.

İnsanlığın tanrı tarafından büyük bir tufan ile öldürüleceği mitosu dünyanın her köşesinde farklı isim ve ufak motif farklılıkları ile görülebilen bir efsanedir. Bunun da en temel nedeni Mezopotamya üzerine sürekli gerçekleşen akınlar ve buradan diğer bölgelere gerçekleşen göç veya akınlardır.

Sümer Tufan mitosunda tanrıların insanları yok etmek isterken diğer yandan insanları kurtarmak isteyen tanrı Enki'dir. Enki Sippar kentinin sofu kralı Ziusudra'ya bir duvarın kıyısında dikilip beklemesini söyler çünkü ona tanrıların korkunç planından bahsedecek ve kurtulma yollarını anlatacaktır.

Başlayan tufan tüm kült merkezlerinin altını üstüne getirir ve bu durum şöyle anlatılır:

Yedi gün (ve) yedi gece sürdükten sonra Tufan ülkenin altım üstüne getirdi, (Ve) büyük suların üzerindeki fırtınalar koca kayığı bir o yana bir bu yana salladı durdu. 
Göklere (ve) yere ışık saçan [güneş-tanrı] Utu göründü. 
Ziusudra koca kayığının bir penceresini açtı, Kahraman Utu ışınlarını dev kayığın içine getirdi.
Kral Ziusudra Utu'nun önünde yerlere kapandı,

Daha sonra Kral Ziusudra bir öküz öldürür ve bir koyun boğazlar; yani tanrılara kurban verir. Kral'a ne olduğu tablette şöyle anlatılır:

Kral Ziusudra, Anu'nun ve Enlil'in önünde yerlere kapandı,
Anu (ve) Enlil hoş davrandılar Ziusudra'ya, Ona bir tanrınınki gibi sonsuz yaşam verdiler,
Bir tanrınınki gibi sonsuz soluk indirdiler onun için.
Sonra, kral Ziusudra'nın, bitkiler dünyasının (ve) insanlığın soyunun adını sürdüren kişinin,
Karşı taraftaki ülkede, Dilmun ülkesinde, güneşin doğduğu ülkede oturmasını sağladılar.

Yine dikkat edilmesi gereken noktalara gelelim:
Enki'nin Ziusudra'yı uyarması ile Cebrail'in Nuh'u uyarması, tufandan sağ çıkmak için kayık veya gemi inşa edilmesi gibi noktalar tamamen ortak. Yani Enki'nin yerini Cebrail almış. İbrahimi dinlerin bir çok mitolojiden beslendiği gibi en çok Sümer, Babil ve Mısır'dan beslendiği her defasında öne çıkacak bir gerçektir.

Daha önce defalarca olduğu gibi Sümer dininin kutsal olan 7 rakamı bu efsanede "7 gün ve 7 gece" ifadesi ile ortaya çıktığı gibi bir başka mitosta tekrar kendini gösterecektir.

Örneğin Enki ile Ninhursag mitosunda Ninhursag çılgına dönerek Enki'ye korkunç bir lanet okur.  Öyle ki tanrılar bile dehşete kapılırlar. Ninhursag'ın bu büyük laneti üzerine Enki bedeninin 7 yerinden hastalığa yakalanır.

Son olarak bir diğer ve İbrahimi dinlerde bariz şekilde yer almış, oldukça önemli mitos, temelde tarımcı, yani çiftçi ile çoban arasındaki rekabeti anlatan Dumuzi ile Enkimdu mitosudur.
Bu efsanede Babilonya adı İştar olan İnanna kendine bir koca seçecektir. Önünde iki seçenek vardır, ya çoban tanrı Dumuzi yani Tammuz ya da çiftçi tanrı Enkimdu'yu seçecektir. Güneş tanrı Utu kız kardeşine Dumuzi ile evlenmesini söylese de İnanna Enkimdu'yu istemektedir.

Dumuzi eş olarak onu seçmesini gerektiğini ve İnanna'ya Enkimdu'dan daha fazlasını sunabileceğini söylerken diğer yandan Enkimdu rakibi olan Dumuzi'ye İnanna'dan vazgeçmesi için hayvanlarına ot sağlamak, ona buğday ve fasulye vermek gibi türlü tekliflerde bulunur. İkili arasında sözlü yarışma devam eder ve İnanna sonunda eş olarak çoban tanrı Dumuzi'yi seçer.

İşte bu mitos toplumdan topluma aktarılırken giderek değişir, her kültürün efsanelerinde ve inanışlarında farklılaşarak yer alır. Öyle ki Yehova'nın çiftçi olan Kayin'in ürünlerinden oluşan adakları reddetmesinin temelini oluşturduğu gibi Kur'an'da şu şekilde yer alır:

“Onlara Âdem’in iki oğlu hakkındaki haberi gerçek olarak oku. Hani her biri birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti..." (Maide suresi 27. ayet)

Sümerlileri yenen Sami'ler Sümer çivi yazısını benimsemiş olmakla birlikte, Sümerceden tamamen farklı olan bir Sami dili olan Akadça'yı yazabilmelerine olanak verecek uyarlamalar yaptılar. Tam da bu yüzden Babilonya ve Asurlularca benimsenen Sümer tanrı ve tanrıçalarının bir çoğu söz konusu Akad mitolojisi olduğunda uyarlanmış olan Sami adları ile görünürler. İnanna = İştar, Utu = Şamaş, ay-tanrı Nanna = Sin olurken tapınak isimleri ve ayin terimleri Sümerce biçimiyle değişmeden kalmıştır, tıpkı Latince'nin kilisenin dinsel tören dili olarak kalması gibi.

İşte bu yüzden ilerleyen süreçte Babil-İslam ilişkisini, Sümer ve Babil mitoslarının her birini tek tek ve daha detaylı şekilde ele alacağım gibi mitoloji ve arkeolojinin ortaya çıkardığı gerçekleri savuşturmak için sığınılan 124.000 peygamber yalanını da ayrıca işleyeceğim.
Mitolojiyi bilmek, geçmiş inanışlara dokunabilme, insan akıl ve hayal gücünün çalışma şeklini keşfedebilme ve dinlerin kökenine inebilme imkanı tanır.
Esen kalın!

ANUNNAKİ'NİN ATASI "ANU"

A, Anu, Anunnaki, Anunnaki'nin atası Anu, Anunnakiler, Anunnakilerin babası, Cennetten gelenler, mitoloji, sümer mitolojisi, Sümer panteonu, Sümer tanrıları Anunnakiler, Tanrıların babası,
ANU, TÜM OTORİTENİN YÜCE KAYNAĞI VE ANUNNAKİ'NİN ATASI

Sümer panteonun en eski tanrılarından olan Anu, tanrıların babası ve ilk kralı olarak kabul edilir ve antik Anunnaki'nin atası olarak anılır. Sümerliler için kutsal olan 60 rakamı ile ilişkilendirilmiştir.

Sümer mitolojisinde An yada Akadca adıyla Anu "gök" demektir. O gökyüzünün tanrısı, takımyıldızlarının efendisi, tanrıların kralı olarak tanınırdı ve gökyüzünün en yüksek yerinde karısı Ki (Sümer'de "Dünya" veya Akadca'da Antu) ile birlikte yaşardı.

Suç işleyenleri yargılama yetkisine sahip olduğuna ve yıldızları kötülüğü yok etmek için asker olarak yarattığına inanılıyordu. (Bkz: Kur'an'da Allah'ın yıldızlarla şeytan taşlaması)

Onun niteliği kraliyet tacı idi. Hizmetkarı ve bakanı, tanrı Ilabrat'dı.
Daha da önemlisi o, eski Mezopotamya'daki rüzgar, hava, toprak ve fırtına tanrısı Enlil'in babası ve tüm otoritenin en yüce kaynağı olan Anunnaki'nin atasıydı.

Peki, eski Anunnaki kimdir?
ANUNNAKI terimi; ANU: “Cennet” -NNA: “İnmek” - KI: “Dünya”: “Cennetten dünyaya inenler…”

Bugün pek çok yazar onların bir tanrı yada melek olmadıklarına ikna olmuştur fakat  üstün fizik bilgisine ve ilkel insanın genleri, dnaları üzerinde oynayabilecek gelişmiş teknolojiye sahip olan dünya dışı varlıkların ilkel insanı geliştirerek köle olarak kullandığı görüşü vardır.

Anunnaki gibi bir teknolojik uygarlık ile daha önce hiç karşılaşmamış olan ilkel insanların onların önünde diz çöktüğü düşünülmektedir.

Başka bir deyişle bu "ziyaretçiler", ilkel insanın anlamadığı bir teknolojiye sahip oldukları için "yüce tanrılar" olarak yanlış yorumlanmıştır.

An, Sümer panteonunun en güçlü ve en önemli tanrılarından biriydi ve Anunnaki Tanrılarının, An ve onun eşi Ki'nin oğulları olduğuna inanılıyordu. Birçok araştırmacı Anunnakiler'in tam olarak "An'ın çocukları olduğunu söylemektedir.

Anunnaki'lerden “karar veren yedi tanrı” şöyle listelenebilir: Bir, Enlil, Enki, Ninhursag, Nanna, Utu ve İnanna.

Anunnaki'den bahsederken bilmek gerekir ki eski Sümer tabletleri bu Tanrılara yalnızca eterik yaratıklar olarak gönderme yapmazlar, onları insan gibi vücudu ve kanı olan biyolojik varlıkları olarak tanımlarlar.

Tanrılar hakkında konuştuğumuzda, gerçekliğin belirsiz bir düzleminin sınırlarından çıkan bulutsu, göksel varlıkları, ruh hallerini hayal ediyoruz ancak, Sümerlerin Anunnaki'ye verdiği tanım bu değildir.

Antik Sümerler’e göre bu tanrılar her yönden gerçekti. Tanrılar insanla bir arada yaşarlardı (Bkz Mormon inancı). Bu göksel varlıklar yaşamlarını paylaşmış ve yeryüzündeki antik şehirlerde insanla bir arada yaşamışlardı. Fiziksel ve elle tutulabilir varlıklardı, kimi zaman yemek yediler, kimi zaman uyudular ve hatta öldüler.

Bu tanrılar herkesin gözüyle görülebilirdi; Onlar, gök gürültüsüne benzer sesler çıkaran, alev çıkaran ve dağları titreten araçlarla göklere doğru hareket ediyorlardı.

Anu, Babil'in güneyindeki Uruk (İncil'deki Erech) şehrinin E-anna tapınağı ile ilişkilidir ve buranın, Anu'nun ibadetinin özgün yeri olduğunu işaret eden iyi bir neden vardır.

Uruk'taki Anu'nun tapınağına E-an-na (cennetin evi) denir. Cennetteki tahtında oturan Anu egemen olduğu tüm nitelikleriyle betimlenir: asa, taç, baş örtüsü ve personelleri gibi…

Onun ordusunu yıldızlar oluşturuyordu. Sembolik olarak krallar güçlerini doğrudan Anu'dan alıyorlardı. Bu yüzden faniler değil, egemenler, hükümdarlar olarak adlandırıldılar.

Anu'ya aşağıdaki 3 şey olarak tapılmıştır:
"Tanrıların babası" (abû ilâni),
"Cennetin babası" (ab shamê),
"Cennetin kralı" (il shamê).

Anu'nun batı sami dilindeki eşdeğeri tanrı Ël olurdu. Aynı zamanda Filistinler ve Fenikeliler'in Dagon Tanrısı ile eşdeğer gibi görünmektedir.

Astronomik açıdan Anu, gökyüzünün ekvator ile çakışan bir bölgesi olan An yolu ile (ya da An'ın yolu) ile ilişkilendirilmiştir. Daha sonra bu bölge iki sıcak kuşak arasındaki boşluk olarak tanımlanacaktır.

Kaynaklar:
Beaulieu 2003, The pantheon of Uruk.
Ebeling 1932, "An-Anum".
Foster 2005, Before the Muses.
Frayne 2008, Presargonic Period.
George 1993, House Most High.
Grayson 1987, Assyrian Rulers ... (to 1115 BC)
Horowitz 2001, Mesopotamian Cosmic Geography.

Yazan & Çeviren: A.Kara

ANUNNAKİ'YE GÖRE DÜNYA TARİHİ

Açıklanamayanlar, Anunnaki, Anunnaki'ye göre dünya tarihi, Anunnakilerin ziyareti, din ve mitoloji, Dünyada geçmişte olanlar, mitoloji, Mitoloji mi gerçek mi?, sümer mitolojisi, Anunaki,
Birçok araştırmacı çok sayıda arkeolojik keşiflere, geçmişte uzmanlar tarafından bulunan eser, kayıt ve anıtlara bakarak 432.000 yıl önce bizim güneş sistemimize girerek Basra Körfezine iniş yapan son derece ileri bir uygarlık olan Anunnakilere (Sümer tabletlerinde: "göklerden gelenler" olarak bahsedilir) inanmaktadır.

Son birkaç yılda ana akım araştırmacılara ve onların tarih ve insan evrimi konusundaki görüşlerine meydan okuyan çok sayıda tartışmalı keşif yapıldı. Son birkaç yıldır birçok araştırmacı metodolojilerini değiştiriyor ve açık fikirli düşünmeye başlıyor.

Antik uzaylı astronot teorisi, binlerce yıl önce, kaydedilen tarih öncesinde bile, gezegenimizin, başka bir dünyadan gelen astronotlar tarafından, günümüzün ötesinde teknoloji ile akıllı varlıklar tarafından ziyaret edildiğini varsayar. Dünyadaki birçok arkeolog Irak'ı "medeniyetin beşiği" olarak görüyor. M.Ö. 3500 ile 1900 arasında, Dicle ve Fırat nehri bu bölgede gelişme gösteren Sümer halkının eviydi.

1976 yılında yazar Sitchin Sümer metinleri hakkındaki kişisel çevirilerini The Earth Chronicles adlı bir kitap dizisinde yayınladı. “Sitchin'e göre kil tabletleri, dünyaya altın madenleri için gelen Anunnaki olarak bilinen bir uzaylı ırkını anlatıyor. Konuyla ilgili olarak Sitchin geçmişte dünyayı ziyaret ettiklerini, çünkü ev-gezegenlerinin hayatta kalmalarına ihtiyaç duyduklarını söylüyor.

Arkeologlar ve dilbilimciler tarafından geçmişte bulunan eserler, kayıtlar ve anıtlar gibi sayısız arkeolojik keşiflere dayanarak Sitchin, "Anunnakiler, uzaklardaki bir gezegenden bizim güneş sistemimize gelen, son derece gelişmiş bir medeniyettir. Dünya'ya geldiler ve yaklaşık 432.000 yıl önce Basra Körfezi'ne iniş yaptılar. Bu gelişmiş uygarlık gelerek gezegenimizi sömürgeleştirdi ve onların tek amacı büyük miktarda altın madeni çıkarmaktı." diyor.

Sitchin'e göre yaklaşık 250.000 yıl önce Anunnakiler kendi genlerini Homo Erectus'la birleştirdiler ve Homo Sapiens olarak bilinen yeni bir tür yarattılar. Bunun sonucunda genetik olarak iki meclisli bir tür elde ettiler. Bununla birlikte, yeni melez bir tür olan bu insanlar doğuramıyorlardı. İşçi insanlar için talep artınca Anunnakiler bir kez daha eski insanlık üzerinde çalışarak kendi başına üreyebilen yeni insanı yarattılar.

Z.SİTCHİN'E GÖRE
GEZEGENİMİZİN GERÇEK ZAMAN ÇİZELGESİ

TUFAN ÖNCESİ OLAYLAR
450,000 yıl önce
Güneş sistemimizin uzak bir üyesi olan Nibiru'da, gezegenin atmosferi zarar gördüğü için hayat yavaş yavaş tükeniyor. Anu tarafından yönetilen hükümdar Alalu bir uzay gemisi ile kaçar ve yeryüzünde sığınak bulur. Nibiru’nun atmosferini korumak için dünyadaki altının kullanılabilir olduğunu keşfeder.

445000
Anu'nun oğlu Enki'nin liderliğinde, Basra Körfezi'nin sularından altın ayıklamak için Eridu dünya istasyonu kuruluyor.

430000
Dünyanın iklim şartları olgunlaşır. Daha fazla Anunnaki dünya'ya gelir. Bunların arasında Enki’nin üvey kız kardeşi ve tıbbi subayların şefi olan Ninhursag'da vardır.

416000
Altın üretimi düşünce Anu, varisi olan Enlil ile Dünya'ya varır. Hayati gerekliliği olan altını Güney Afrika'da madencilik yaparak elde etmeye karar verilir. Çizimler yapılır ve bölüştürülür. Enlil dünyadaki misyonun komutasını kazanır, Enki'ye ise Afrika düşer. Dünyadan çıkış yapan Anu, Alalu'nun torununa meydan okur.

400.000
Güney Mezopotamya'daki yedi işlevsel yerleşim alanı arasında bir uzay limanı (Sippar), misyon kontrol merkezi (Nippur), bir metalurjik merkez (Shuruppak) bulunmaktadır. Madenler Afrika'dan gemilerle gelir, sonrasında rafine madenler Igigi'nin olduğu yörüngelere aktarılır ve akabinde Nibiru'dan periyodik olarak gelen uzay gemilerine aktarılır.

380.000
Alalu’nun torunu Igigi’nin desteğini alarak dünya üzerindeki üstünlüğü ele geçirmeye çalışır ve Enlilitler Eski Tanrılar Savaşı'nı kazanır.

300.000
Anunnaki altın madenlerinde çektiği eziyetlerden dolayı isyan eder. Enki ve Ninhursag, Ape kadınının genetiğini değiştirmek yoluyla ilkel işçileri oluştururlar ve bunlar Anunnaki'nin el işlerini üstlenirler. Enlil madenlere baskın yaparak ilkel işçileri Mezopotamya'daki Edin'e getirir. Verilen üreme yeteneği sayesinde Homo Sapienler çoğalmaya başlar.

200,000
Girilen yeni bir buzul döneminden dolayı Dünya üzerindeki yaşam geriler.

100.000
İklim tekrar ısınmaya başlar. Enlil’in insan kızıyla evlenmesinden Anunnaki (İncil'deki Nefilim) rahatsızdır.

75,000
Yeni bir buz çağı başlar. İnsanın gerileyen türleri dünya üzerinde geziniyorlar. Cro-Magnon adamı ise hayatta kalıyor.

49000
Enki ve Ninhursag, Shuruppak'ta hüküm sürmesi için Anunnaki'nin insanlarını krall soyuna yükseltiyor. Enlil çileden çıkıyor ve insanların ölümü için plan yapıyor.

13.000
Nibiru'nun Dünya'nın yakınından geçişinin muazzam bir gelgit dalgasını tetikleyeceğini fark eden Enlil, yaklaşan felaketi insanlıktan bir sır olarak saklaması için Anunnaki'nin yemin etmesini sağlıyor.


TUFAN SONRASI OLAYLAR
M.Ö. 11,000
Enki yeminini bozar, Ziusudra'ya (Nuh) bir dalgıç gemi inşa etmesini söylüyor. Tufan dünyayı süpürüyor. Anunnaki, yörüngedeki uzay araçlarının yok olmasına tanıklık ediyor.

Enlil, İnsanoğlunu bağışlar ve uygulamalarını kabul eder; tarım yaylalarda başlar. Enki hayvanları evcilleştirir.

M.Ö. 10.500
Nuh'un torunları üç bölgeye ayrılır. Enlil’in en önde gelen oğlu Ninurta, dağları barajlar ve Mezopotamya'yı yaşanabilir hale getirmek için nehirleri süzer; Enki Nil vadisini geri aldı. Sina Yarımadası Anunnaki tarafından tutulur ve uzay gemileri için garnizon kurulur. Kontrol merkezi ise Moriah Dağı'nda (gelecekteki Kudüs) kurulmuştur.

M.Ö. 9,780
Enki’nin ilk oğlu olan Ra (Marduk), Osiris ve Seth’in arasında olan Mısır hakimiyetini ikiye ayırıyor.

M.Ö. 9.330
Seth Osiris'i ele geçirir, onu parçalara ayırır ve Nil Vadisi üzerinde hakimiyet kurar.

M.Ö. 8,970
Horus, babası Osiris'in intikamını almak için ilk piramit savaşını başlatır. Asya'ya kaçan Seth, Sina yarımadasını ve Kenan'ı ele geçirir.

M.Ö. 8,670
Enki’nin soyundan gelenlerin tüm uzay tesislerini kontrol etmesinden rahatsız olan Enliliteler ikinci piramit savaşı'nı başlatır. Zafer kazanan Ninurta, ekipmanların bulunduğu büyük piramidini boşaltır.

Enki ve Enlil'in üvey kız kardeşi Ninhursag bir barış konferansı düzenler. Dünya'nın bölünmesi yeniden onaylanır. Mısır üzerindeki hükmetme görevi Ra (Marduk) hanedanından Thoth'a transfer edilir. Heliopolis'e karşılık Fener şehri kuruldu.

M.Ö. 8,500
Anunnaki, uzay tesislerine açılan kapıdan ileri karakollar kurar; Jericho da bunlardan biridir.

M.Ö. 7.400
Barış dönemi devam ederken, Anunnaki insanoğlunun yeni ilerlemelerini destekler ve Neolitik dönem başlar. Yarı tanrılar Mısır'a hakim olur.

M.Ö. 3,800
Kentselleşme uygarlığı Sümer'de başlar ve Anunnaki, Eridu ve Nippur ile başlayan eski kentleri yeniden kurar.

Anu bir yarışmanın ziyareti için Dünya'ya gelir. Onun onuruna yeni bir şehir olan Uruk (Erech) inşa edilir. Fakat Anu bu tapınağını sevgili torunu Inanna'nın (lshtar) bulunduğu bir yer haline getiriyor.

Açıklanamayanlar, Anunnaki, Anunnaki'ye göre dünya tarihi, Anunnakilerin ziyareti, din ve mitoloji, Dünyada geçmişte olanlar, mitoloji, Mitoloji mi gerçek mi?, sümer mitolojisi, Anunaki,
DÜNYADAKİ KRALLIK
M.Ö. 3760
İnsanoğluna krallık verildi. Kish, Ninurta'nın himayesi altındaki ilk başkentti. Nippur (İlk Bölge) ile birlikte Sümer'de medeniyetin çiçekleri açar.

M.Ö. 3450
Sümerdeki üstünlük Nannar'a (Sin) transfer edilir. Marduk, Babil'i "Tanrıların Geçidi" olarak ilan eder. “Babil Kulesi” olayı yaşanır. Anunnaki, insanoğlunun dillerini karıştırır.

Marduk (Ra) Mısır'a geri döner, Thot'u tahttan indirir ve Inanna ile nişanlı olan küçük kardeşi Dumuzi'yi kaçırır. Dumuzi yanlışlıkla öldürülünce Marduk büyük piramide hapsedilir. Bir süre sonra ise sürgüne gönderilir.

M.Ö. 3,100-3, 350
Yıllarca süren kaos Memphis'e yerleşen ilk Mısır firavunu sayesinde sona erer. Medeniyet ikinci bölgeye gelir.

M.Ö. 2.900
Sümer'de krallık Erech'e devredilir. Inanna'ya üçüncü bölge üzerinde hakimiyet verilir ve İndus Vadisi uygarlığı başlar.

M.Ö. 2650
Sümer’in kraliyet başkenti değişir. Krallık bozulur. Enlil, asi insan kalabalığından dolayı sabrını kaybeder.

M.Ö. 2371
Inanna, Sharru-Kin'e (Sargon) aşık olur. Yeni bir başkent olan Agade'yi kurar (Akad). Akad imparatorluğu tarihteki yerini alır.

M.Ö. 2316
Dört bölgeyi yönetmeyi amaçlayan Sargon, kutsal toprağı Babil'den uzaklaştırır. Marduk-Inanna çatışması tekrar alevlenir. Marduk’un erkek kardeşi Nergal Güney Afrika’dan Babil’e yolculuk yaparken, Marduk'un da Mezopotamya’yı terk etmesi ile savaş sonuçlanır.

M.Ö. 2291
Naram-Sin Akad tahtına yükselir. Inanna tarafından yönetilen savaşçılar Sina yarımadasına nüfuz ederek Mısır'ı işgal eder.

M.Ö. 2255
Inanna Mezopotamya'daki güce el koyar; Naram-Sin, Nippur'a meydan okur. Büyük Anunnaki Agade'yi yok eder ve İnanna kaçar. Sümer ve Akad, Enlil ve Ninurta'ya sadık yabancı birliklerle doludur.

M.Ö. 2220
Sümer uygarlığı, Lagash'ın okumuş hükümdarları altında yeni zirvelere yükselir. Thoth, kral Gudea'nın Ninurta için bir ziggurat tapınağı inşa etmesine yardımcı olur.

M.Ö. 2193
İbrahim’in babası Terah, Nippur’daki bir papaz-kraliyet ailesinde dünyaya gelir.

M.Ö. 2180
Mısır bölünür. Ra'nın (Marduk) takipçileri güneyi ellerinde tutarken buna karşılık olarak Firavunlar da aşağı Mısır'ın tahtını elde eder.

M.Ö. 2130
Enlil ve Ninurta merkezden uzaklaştıkça Mezopotamya'daki merkezi otorite bozulmaktadır. Inanna’nın Erech’in krallığını yeniden geri kazanma girişimleri ise son değildir.

Çeviren & Yazan: A.Kara

İNSANIN YARATILIŞI VE ANUNNAKİLER


Okuyanlarınız oldu ise daha önce "Tanrı Fikri Üzerine Deli Düşünceler" isimli bir yazıda dünya dışı gelişmiş bir formun bizi yaratabilme ihtimalinden (ve diğer ihtimallerden) bahsetmiş, ayrıca "Anunnaki Tarihi: Enki'nin 14 Tableti" adlı yazıda sümer döneminden kalan ve Anunnakileri anlatan 14 tabletin çevirilerini yaparak sizler için yayınlamıştım. Anunnakileri araştırdıkça, daha eski yazılarımda bahsettiğim bu "dünya dışı bir canlının insanı yaratma fikri" daha da mantıklı gelmeye başladı gözüme.

İlk olarak detaya girmeden önce size inancımdan bahsetmem gerek (detaylı okumak için tık : Benim Tanrım), benim inancım deizmin kollarından biri olan pandeizme çok benzemekle birlikte bir açıdan tam olarak pandeizm kategorisine de giremiyor çünkü ben evren olan tanrının kendi varlığını, gelişim ve değişimini sürdürürken yarattığı tüm canlıların da ona bağlı olarak gelişip değiştiğini veya yok olduğunu düşünüyorum, yani burada apolitik açıdan doğrudan olmayan bir müdahalesi mevcut.

Yazarımız Demon Product "Yaratılış ve Evrim "Gör"çeği" isimli yazısında bu yazacağım konuyla ilgili olarak "fantastik teoriler" demişti ama ben yinede yazacağım :)

İnancımı kısaca özetledikten sonra yavaş yavaş detaya gireyim. Bilindiği gibi günümüz teknolojisinde biz insanların bile bir şeyler yaratması daha doğrusu yaratılan bir canlıyı kullanarak onun gelişmiş veya farklı formlarını yaratması mümkün. Buna en basit örnek olarak akvaryum canlılarından olan balon molly balığını, papağan cikletlerini ve bir çok köpek ırkını verebiliriz. Çünkü sizlerinde bildiği gibi normalde günümüzdeki kadar köpek ırkı yoktu, bir çoğu dna-gen değişimleri sonucu insan elinden çıkma.

A, Anunnaki, Anunnaki deneyleri, Anunnakilerin gizemi, Anunnakilerin insanı yaratması, İnsanı kim yarattı?, Dünya dışı yaşam, Homosapienler, Uzaylıların insana müdahalesi, Açıklanamayanlar,
Biz günümüz teknolojisi ile bunu başarabiliyorsak ve dünyanın sınırsız evrende bir sinek pisliği kadar yer kapladığının, başka trilyonlarca gezegen ve galaksinin olduğunu biliyorsak burada aklıma şu önemli soru geliyor: Neden teknolojisi bizden akıl almaz derece üstün olan başka canlılar, başka galaksi ve gezegenlerde yaşamasınlar ki? Ben evrenin tanrı olduğuna inanıyorum ve bu yüzden evrenin hiçbir bölümü gereksiz-lüzumsuz ve DÜNYAYA süs olsunlar diye yaratılmış olamaz. Diyelim ki siz farklı bir inanç veya dine sahipsiniz, burada yine aynı soruyu sormanız gerekir "Tanrı/Allah/Rab vs. Dünya dışındaki bu akılalmaz sayıdaki galaksiyi ve uçsuz bucaksız evreni boşuna mı yarattı?" Eğer cevabınız tabi ki "boşuna yaratmadı" ise yine benimle aynı kapıya çıkarsınız çünkü oralarda da yaşam olması gerekir, sınırsız evrenin boş bir apartman dairesi olması ve sadece dünyanın bulunduğu katın tutulmuş olması mantıklı olamaz.

Daha ortada hiçbir teknoloji yokken dünyanın çok farklı-uç noktalarındaki tarihi-arkeolojik buluntularda (duvar resimler, piramit çizimleri, tabletler vs.) dünya dışı formların vurgulanması, bir çok çizimde dünya dışından ziyaretçilerin gelişi, teknoloji öğretmeleri, insanları eğitmeleri, savaşmaları konularının hayat bulması aklımdaki bu ihtimali daha da canlandırıyor. Eğer o çağlarda cep telefonu-internet gibi kavramlar olsaydı, evet dünyanın çok farklı noktalarındaki piramit, ev veya tabletlerde aynı konu işlenmiş çünkü birbirlerinden duymuş-görmüşlerdir diyebilirdim fakat öyle bir şey söz konusu değil. Öyle ki antik dönemlerde birçok toplumun kendisi dışında farklı bir toplumun yaşadığından haberi bile yok.

Nerede kalmıştım, evet teknoloji, dna, evrim, gelişim ve yaratılış. Şuanki görüşüm tamamen bizi var eden Tanrı/Evren'in her yerinde hayat olduğu ve bilemediğimiz, keşfedemediğimiz sınırsız gezegen-yaşam formu üzerinde yoğunlaşıyor.
Tanrı/Evren kendiyle birlikte herşeyi var ettiği gibi bilemeyeceğimiz bir süre sonra tıpkı diğer canlılar gibi bizler de üzerinde filizlendik ve hayat bulan canlılardan olduk, fakat bize hayat veren-yaratan bir güç olmasına rağmen bizler de onun yarattıklarına müdahale edip onları değiştirebiliyoruz.
Peki neden çok gelişmiş teknolojiye sahip bir canlı topluluğu geçmişte dünyayı ziyaret edip Tanrının yarattığı ilkel insan formu ve dünya canlıları üzerinde tıpkı bizlerin birçok canlıya yaptığı gibi dna testleri yaparak onun daha gelişmiş formunu yaratmış olmasın?
Nasıl ki biz kendimizi haklı gördüğümüz binlerce sebepten dolayı hayvanları ve canlıları bu dna değişimleri ile farklı veya gelişmiş formlar haline getiriyor isek geçmişte daha gelişmiş bir uygarlığın bunu bizim üzerimizde uygulamış olması çok da küçük bir ihtimal değildir.


Üstelik evrime inanan biri olarak şunu söylemeliyim ki, bu dünya dışı yaşamın (ki bence bu Anunnakilerdir) müdahalesi insanın ve hayvanların evrim sürecinde ara geçiş formlarından bazılarının olmamasını bile ciddi derecede açıklıyor bence (şahsi görüşüm). Neden diyeceksiniz, hemen izah edeyim.
Öncelikle evrimi direk maymundan gelmek veya 100-200 senede maymundan hızlıca evrilmek zannedenler var ise lütfen siteyip kapatıp evlendirme programı veya yemekteyiz'i izlesinler.
Evrim uzun bir süreç çünkü canlıların değişim-gelişim için ciddi uzun süreye ihtiyacı oluyor, kolay değil, zamanla her şeyin ufak ufak değişiyor bulunulan ortama göre. Zaten tanrının yarattığı bir canlıyı ortama ayak uyduracak, gelişip evrimleşebilecek şekilde yaratması ona yakışan şey olurdu, yarattığının gelişim ve değişim limitlerini kısıtlamak değil.

Şimdi evrim konusunda da dünya dışı yaşamın insanı geliştirmesi, üzerinde deney yapması neden aklıma yattı onu anlatayım.

Bilim adamları, "Kayıp link", yani Cro-Magnon adamı olarak anılan orijinal Homo Sapiens'in ani atası olan formu bulamıyorlar; Onlar daha önce varolan çok daha az gelişmiş formların kalıntılarını bulup sürdürmeye devam ediyorlar. Bu zaman zarfında, bu formdaki kalıntılara çoğu kez ulaşılması gerekirdi (örneğin Neanderthal'ınkiler gibi, Homo Sapienlerin ataları olmayan bu form, yaklaşık olarak aynı zamanda var olmuştur). Eğer bilim adamları böyle bir form bulamazlarsa, bu% 99.9 için bu formun hiç varolmadığı anlamına gelebilir ve orijinal Homo Sapienlere genetik mühendisliği yapıldığı anlamına gelebilir.

Kayıp bağlantı (form) yok, çünkü o dönem ara form olamayacak kadar hızlı bir değişim oldu. Fakat insanlar dünya dışı bir yaşamın müdahalesini düşünmedikleri için ara formun neden olmadığını doğrudan evrimle anlamaya çalışıyorlar çünkü diğer tüm formlar var.
Bunun sebebi yapılan deney ve yeniden gelişmiş insanı yaratma sonucu ortaya çıkan yeni insanın eskisine göre çok daha fazla gelişmiş olmasıdır. Yani 1-2-3-4-5 ? 7-8-9 diye giden seride 6 numara aranıyor ama aslında 6 hiç var olmadı çünkü 5 den sonra çok gelişmiş görünen forma bu yedidir, o halde 6 nerede dendi (umarım çok karışık olmamıştır).
Aniden, çok kısa bir süre içinde çok gelişmiş insan yaratılınca eskiden dünyada yaşayan ilkel insan ile arasında ciddi farklar oluşuyor ve ölümlerinden milyonlarca yıl geçtikten sonra fosillerini bulan insanlar normal şekilde bu kadar gelişmiş olamayacaklarını bildikleri için o aradaki uçurumu anlamaya çalışıyorlar.

Hesaplamalar, hayatın ortaya çıkması ve dahası akıllı yaşam formu şansının çok düşük olduğunu gösteriyor (Kasırganın yeni bir Boeing uçağını yerde bulunan bir kırık parçanın parçalarından oluşturması bile daha olasıdır). Fakat Evren devdir, sonsuzdur, bu sayede bu şans gerçekleşti ve hayat, sonra da akıllı hayat ortaya çıktı. Bence diğer yıldız sistemlerinden gelen, inanılmaz üstün teknolojiye sahip bir medeniyet dünya üzerinde yaşamakta olan atalarımızı yani ilkel insanları ciddi oranda geliştirmiştir.

Buradaki sorun, evrenin (bana göre tanrı) sadece sonsuz değil, aynı zamanda edebi olduğudur ve yukarıda anlatılana benzer bir sürecin evrenin farklı noktalarında sayısız kez gerçekleşmiş olabileceği ihtimalidir.

A, Açıklanamayanlar, Anunnaki, Anunnaki deneyleri, Anunnakilerin gizemi, Anunnakilerin insanı yaratması, Dünya dışı yaşam, Homosapienler, İnsanı kim yarattı?, Uzaylıların insana müdahalesi,
Bu konuda benimle aynı fikirde olan sayısı azımsanamayacak kadar çok bilim insanı da var. Bunlardan biride kan bağları ve genetik bilimi alanında uzman olan Daniella Fenton.
Fenton dünya dışı varlıkların homosapienler üzerinde genetik mühendislik yaparak gelişimlerine büyük katkıda bulunduklarını söylüyor ve bunu aşağıdaki gibi nedenlere bağlıyor.
  1. İnsanlardaki FOXP2 geni insanın konuşma yeteneğini ciddi derece geliştirirken diğer primatlarda bu değişim gözlenmemektedir.
  2. Diğeri ise Kromozom-2'nin esrarengiz füzyonudur. Büyük beyinli insan tiplerinde görülen bu füzyon primat tiplerinde görülmemektedir. Kromozom-2'nin insanın gelişimine kattıkları ise insan mutasyonunun doğal genomuna uymamaktadır fakat birden büyük beyinli insan türünde ortaya çıkan bu kromozom öğrenme-sinir gelişimi gibi konularda homosapienlere ciddi gelişme sağlamıştır.
"Birileri kromozom-2 füzyonu taşıyabilen üreme çiftini yarattı. Kromozom modifikasyonu, beyin gelişimi, bağışıklık sistemi ve üreme süreçleri üzerinde etki yaratacak şekildedir." Daniella Fenton.

Çinli araştırmacılar, ülkelerinin kökeni ile ilgili eski gizemleri araştırarak yıldızlararası gelişmiş bir ırkın Kuzey ve Batı Çin bölgelerinin çoğunu yer altı üsleri olarak kullandıkları konusunda kaçınılmaz bir sonuca vardılar.

Çin ve eski Tibet’in bölümlerini kapsayan yüzlerce garip piramit bulunmakta. Buldukları birçok veriyi gizli tuttular çünkü piramitlerde yaptıkları araştırmalar onlara dünya dışından gelen canlıların beyaz tenli, sarışın ve mavi gözlü olduğunu gösteriyordu (Sümer tabletlerinde insan üzerinde dna çalışmaları yapan, kadınlarına geliştirdikleri bu dnaya ait spermleri enjekte edip ilkel insandan geliştirdikleri ilk gelişmiş insan ırkı olan Adam ve Eve(Havva) ırkını yaratan Anunnaki ırkının tasviri ile tamamen örtüşüyor). Bu, uzaylı ırkın bir zamanlar dünya'daki insanlarla çiftleşmesi mantıklı görünüyordu. Eski Çin yazıları bu konuyu açıklıyor.

Dokuz üniversite bilimcisi, tarih öncesi devasa piramidin yaklaşık 10.000 yıl önce inşa edildiğini tespit ettiklerinde çok şaşırdılar. Bunlardan biri de Qinghai'nin batısındaki Baigong Dağı'nın tepesinin çok yakınında bulunan Xianyang piramididir.

Çin piramitleri Mısır, Meksika ve Peru'dakilere çok benziyor. Antik Çin efsanesine göre, Çin'de keşfedilen yüz piramit, açık tenli, mavi gözlü ve sarışın olan bu dünya dışı ırkın eseri.

Bilim adamı Dr. Carl Sagan, “Evrende Akıllı Yaşam” adlı kitabında, Dünya'nın birçok kez dünya dışı göçmenler tarafından ziyaret edildiğini belirtmiştir:
"Sümer, Dünya gezegenindeki çağdaşlığın belki de ilk uygarlığıydı. Sümerlerin nereden geldiğini bilmiyoruz. Sümer uygarlığının insan kaynaklı olmadığını ve ilgili efsanelerin dikkatle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum."

Günümüzde Irak'ta bulunan Sümer tabletleri, dünya dışı ziyaretçilerin hikâyesini ve medeniyeti Sümer'e nasıl getirdiklerini anlatıyor. Ziyaretçilerin dünyalılara piramit inşa etmeyi öğrettiklerini açıklıyorlar. Nasiriyah, Irak yakınlarındaki Büyük Ur Piramidi bunlardan biridir. Kahire, Mısır yakınlarındaki Büyük Piramit kompleksi dünya yüzeyindeki piramitlerin düzenlerinde harika bir matematiksel mühendislik olduğunu göstermektedir.

Piramitler o kadar büyük ve çok mükemmel ki, bugün aynı özelliklere sahip bir piramit inşa etmemiz olası değil. Her dev taş, 1 ila 20 ton arasında ağırlığa sahiptir ve büyük piramit, 100.000'den fazla taşla inşa edilmiştir. Fakat Mısırlıların hiçbir makine, motor, helikopter ya da inşaat teçhizatı yoktu, bu yüzden teknolojik yardım olmadan kendilerinin inşa edebilmesi oldukça şüphelidir.


Taşlar 500 mil uzaklıktaki taş ocaklarından geliyordu. Sadece taşları kesmek bile son derece zordur, onları inşaat alanına götürmek ise heybetli bir görevdir ve 20 tonluk taşları yüzlerce metre yüksekliğe bir dış güç yardımı olmadan yerleştirebilmek imkansızdır. Piramidin tepesi 481 metre yüksekliğindedir. Bir rampa yapmak bile en az piramit kadar malzeme gerektirir.

Piramit tüm dünyanın toprak kütlesinin merkezi gibidir. Büyük Piramidin iç kısmı incelendiğinde hiçbir yazı ya da hiyeroglif bulunamadı ve birçok araştırmacıya göre mezardan çok bir güç santrali olması muhtemeldi.

Eski Mısır yazıtlarından olan Zep Tepi, ökyüzünden gelen tanrıların yeryüzüne geldiğini ve verimli toprakları çamurdan ve sudan yükselttiklerinde ortaya çıkarır. Yazıtlara göre Ptah, Mısır'ın ilk İlahi yöneticisi olarak kendi oğlu RA tarafından kurumuştur (Yazıtlarda göksel tanrıların dünyaya uçan disklerle geldiği anlatılıyor. İnsanlar gördükleri üstün gücü muhtemelen tanrı zannetmiş veya tanrılaştırmıştır).

Bulduğu antik parşömenin kodunu çözüen Wayne Herschel şöyle diyor:
"Gemileriyle havalanarak uçtular ve bir firavunlar kraliyet çizgisi boyunca insanlara yasa ve bilgelik getirdiler. Arkeolojik buluntulara bakıldığında büyük bir uzaylı ırkın aşağı inip genetik havuzumuzu değiştirmiş olması muhtemeldir. En eski bazı yazıtlar, tanrıların ya da dünya dışı ziyaretçilerin insanlara kendi imajlarını vermek için geldikleri aynı temayı tekrarlamaktadır."

DNA'LAR GENETİK MÜHENDİSLİĞE (MÜDAHALEYE) İŞARET EDİYOR
DNA'nın (deoksiribonükleik asit) çok karmaşık bir genetik kod üzerindeki etkileri ile keşfi, teorik evrimden ziyade akıllı tasarım için ek kanıt oluşturmaktadır.

En ilginç üç genetik kuralsızlığı Rh faktörü, HIV ve delta-CCR5'tir.

Mendelian istatistiklerine göre maymunlar ve ilkeller Rh pozitif iken (+, +), beyazlar ve Asyalılar % 25 Rh negatif'e (-, -) yakındırlar, sanki sarı renkli dünya dışı canlılarının (-, -), yerel insanlarla karıştırılması gibi (+, +).

Vücudumuzda kusurlu HIV varsa, modern HIV'e karşı dirençli olmamız gerekirdi.
Ancak, pek çok şempanze kusurlu HIV içermektedir. 1955 yılına kadar maymunlardan insanlara transfer edilmiştir. Halbuki maymunlar evrim çizgimizin içinde var iseler neden genomlarımızda eskiden kalma bir HIV görmüyor-taşımıyoruz?

En ilginç mutasyon eşcinselleri aramak suretiyle bulunan AIDS olmaksızın sahip olunan HIV direncidir. Hepsi İskandinavya'da “delta-32 CCR5” olarak bulundular.

1955'ten önce var olmayan bir virüse karşı nasıl direnç kazanılır? Bazı insanlar çiçek hastalığı ya da mukusa karşı koruyabileceğini gösterdi, fakat neden çiçek hastalığı Hindistan ya da Çin'de yaygın değil? Maymunlardaki özdeş bir genin virüslere maruz kalabildiği milyonlarca yıl göz önüne alındığında neden bu virüsler maymunlarda bulunmuyor?

Bunun nedeni kromozomal kopyaların her ikisinin de direnç sağlamak rastgele gerçekleşmesinin hemen hemen imkansız olduğu bir çift vuruşla silinmesidir. Şimdi ise delta-32 CCR5 Finlandiya'daki çok yeni bir kökeni ile Rusya ve Kuzey Avrupa'ya yayılıyor fakat Güney Avrupa, Asya, Afrika ve başka bölgelere yayılamıyor.

Günümüzde hala bazı bölgelerdeki insanların diğerlerine göre garip genleri vardır. Bu mutasyonun en bariz kaynağı ise birkaç bin yıl önce dünyalılarla karşılaşan dünya dışı ırktır.

Yazının başından buraya kadar yazdığım her şeye baktığımda eski Sümer metinleri başta olmak üzere, Çin ve Hint kaynaklı antik metinlerinin anlattığı dünya dışı varlıkların gezegenimize gelerek dünyalılarla evlenip çocuklar yaptıkları, genetik mühendislik çalışmalarında bulundukları konusunda doğru söylediklerini hissediyorum.

Yazan: A.Kara

KOZMOS VE İNSANLARIN İLAHİ YARATICILARI ARCHON'LAR

din, A, Anunnaki, Archonlar, Anunnaki ve Archon, İnsanların yaratıcısı, İlahi yaratıcı, İncil tanrısına atıf, Demiurji, İnsanı kim yarattı, Anunnaki Archon ilişkisi, Adem ve Havva, Seth, Yaldabaoth,
Demiurge'nin hizmetçileri olan Archon yada Archan'lar, antik çağda, yaratıcı tanrı olarak insan ırkı ile insanlardan üstün bir Tanrı arasında duruyordu. Archon, aynı zamanda eski çağdaki toplumların devlet makamlarında belirli bir kamu görevinin unvanı olarak kullanılan ve hükümdar anlamına gelen Yunanca bir sözcüktür ve gnostik açıdan bakıldığında Archonlar Eski Ahit'in melek ve iblisleri olarak kabul edilir.

Archon'ların Tanrısal İlkeleri | Kainatın ve İnsanlığın Kutsal Yaratıcıları
Hükümdarların Gerçekliği diye de adlandırılan metinler, Archon'ların varsayımları, Yaratılış kitabındaki 1-6. bölümlerdeki bir dini metnin, kozmosun ve insanlığın ilahi yaratıcılarının Gnostik mitolojisini ifade eden eleştirisel bir yorumdur.

Yaratılış Kitabı, İbranice İncil'in (Tanakh) ve Hristiyan Eski Ahit'in ilk kitabıdır.

Bu eski metin, Nag Hammadi Kütüphanesi'ndeki birçok kitap arasında saygı görmüştür. "Chenoboskion el yazmaları" ya da "Gnostik Müjde" adı verilen Nag Hammadi kütüphanesi, 1945'te Yukarı Mısır'da bulunan bir dizi eski Hristiyan ve Gnostik Metinlerin bir koleksiyonudur.

Hükümdarlar'ın Gerçekliği'nin, üçüncü yüzyıl aralığında yazılmış olduğuna inanılıyor. Araştırmacılar, bu metinlerin tamamen mitolojik bir durumdan felsefi bir safhaya dönüşürken diğer yandan Gnostisizm'de geleneksel bir döneme ait olduğuna inanıyorlar.

Hikaye, en yüce Archon olan Demiurji'nin övünmesiyle başlar ve İncil bu sözler İncil Tanrısına atfedilir: "Ben benim, Tanrı benden ayrı bir şey değildir."


Hükümdarların Gerçekliği'ndeki bu makale, Yaratılış'ın yaratılış hikayesindeki olayların revizyonistik bir "gerçek hikayesine" rehberlik eden, materyal dünyasının Gnostik güvensizliğini ve onu tasarlayan teğetleri ortaya koyan bir kozmogoni parçasından başlar. Bu anlatıda, "meleğin bir vahiy diyaloğu" ortaya çıkıyor. Burada bir melek, yazarın kozmogonik mit parçasını tekrar tekrar ve ayrıntılı bir şekilde anlatıyor ve kurtarıcının gelişi ile günlerin sonu hakkında tarihi bir kehanet oluşturuyor.

Yale Üniversitesi'ndeki Yakın Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Profesörü Bentley Layton, "Archonların Varsayımı: Tercüme ve Sözlü Antik Mısır Dili Metinleri" isimli kitabında "Yaldabaoth'un yaratılışından gnostik hikayesi anlatılmaktadır. Nuh'a gelen büyük bir selden, kurtarıcının son gelişinden, şeytani güçlerin imhasından ve Gnostiklerin zaferi ile sonuçlanır." diyor. Bu noktada ilgisiz olmasına rağmen, sözde Archon'lar bir şekilde Anunnaki ile bağlantılı olabilir mi? Açıkçası bu da bir ihtimal olarak köşede durmalı. "Archon'ların Gerçekliği" metinlerindeki benzerliklerin dışında özellikle Anunnaki ile ilgili yazımı (Enki'nin 14 tableti) okuduysanız aşağıdaki mit karakterlerinden bazıalrını gördüğünüzde birbirleri ile olan benzerlik ve ilişkiyi daha da fark edeceksiniz.

Archon'ların varsayımlarına göre bunlar metinlerde geçen mit karakterleridir:
  • Bütünün Ebeveyni: Görünmez bakire ruh,
  • Çocuk: Bütünün üzerinde duruyor,
  • Dört Aydın: Eleleth ve diğer üçü,
  • Gerçek İnsan,
  • Hakimsiz Irk,
  • Bilgelik: Sophia ya da Pistis Sophia,
  • Zoe (Yaşam): Sophia'nın kızı,
  • Yaldabaoth: Baş hükümdar, Sakla ve Samael'i isimleri ile de çağrıldı.
  • Sabaoth: Yaldabaoth'un ilk yedi döllerinden biri,
  • Adam: İlk insan,
  • Eve (Havva): Adam'ın eşi ve emsali,
  • Cain: Havva'nın hükümdarlar tarafından olan oğlu,
  • Abel: Havva'nın Adam'dan olan oğlu,
  • Seth: Tanrıdan bir oğul,
  • Norea: Havva'nın kızı,

Kaynak: Nag Hammadi Kütüphanesi, Archonların Hipostazı (Hükümdarların Gerçekliği) Bentley Layton

Yazan & Çeviren & Derleyen: A.Kara