Din ve Mitoloji: Bilimsel
HABERLER
Dini Haber
Bilimsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilimsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

RUH MOLEKÜLÜ : DMT

Bilimsel, Ruh molekülü, Dmt molekülü, Tanrı molekülü, DMT nedir?, Ruh molekülü nedir?, Yaşayan varlıkların salgıladığı DMT, Ruhlar, sizden gelenler,
Ruh Molekülü : ''DMT'' nedir???
Neden Epifiz bezimizden ''Doğum'' ve ''Ölüm'' anında salgılanır?

Yaşayan her şey ya Dmt salgılıyor, ya da Dmt ile yaşıyor. Bu madde insanda, beyinde bulunan epifiz bezi tarafından üretiliyor. Epifiz bezi kozalağa benzer bir yapıdır. İngilizcesi "pineal gland" dir. Söz konusu kozalaksı yapıya; Buddha temsilcilerinin kafasında, Vatikan'da bulunan kozalak heykelinde, papanın asasında, Hiyerogliflerde ve daha pek çok yerde rastlayabiliyoruz .Doğu inanışlarındaki ''üçüncü göz'' tabiri de yine bir epifiz bezi sembolüdür. Epifiz bezinin sembolü, pek çok dine ilham kaynağı olmuştur...

Antik Mısır tasvirlerinde rastlanan Horus'un gözü sembolü, epifiz bezi kesitine benzer...

Descartes, epifiz bezinin ruh ile bedenin birleştiği nokta olduğunu düşünmüştür...
Epifiz bezinden 2 farklı hormon daha salgılanır: Bunlar ''melatonin'' ve ''pinolin'' dir...

Şamanların beyinlerinde yüksek DMT salgılaması olduğu düşünülmektedir. Peygamber hastalığı olarak da bilinen ''Temporal lob epilepsisi'' beyinde yüksek miktarda DMT salgılamasına sebep olduğu için, farklı boyutlara kapılar açabilmekte ve bir takım şizofrenik sanrılara sebep olabilemektedir...

Bu madde aynı zamanda bitkilerden elde edilerek bir uyuşturucu olarak kullanılmaktadır.
İnsan beynindeki DMT üretimi genellikle çok küçük miktarlarda olduğu için, psikedelik etkilerini deneyimlemenin bir yolu onu dışarıdan almaktır. Bu uyuşturucu, insanların farklı boyutları algılamasını mümkün kılmaktadır...

DMT kullanmış ya da bu maddeye maruz kalmış kişiler, bir tür ''BİR lik'' hissiyatı deneyimlediklerini savunmaktadırlar. Normalde tüm psikedelik maddeler, her bireye özel bir takım sanrılara sebep olurlar. Fakat DMT kullanan bireylerin yaşadıkları deneyimler birbirine çok fazla benzemektedir, Bu tıpkı aynı rüyayı birden fazla kişinin ''aynı anda görmesi'' ne benzetilmektedir... Mevcut algı kapasitesinin üzerinde bir gerçeklikle karşılaşan bir kişi kendisinin öğrenme aşamasında olduğu bir konuyu ya ''Reddedecek'' ya ''Saçma bulacak'' yada ''Mantıksız'' bulacaktır, oysa ki GERÇEKLER aslında ''Mantık'' duvarının hemen ardındadır ve asla kendisini zorla kabul ettirmek gibi bir beklentisi yoktur...

Bu gibi deneyimleri yaşayan ve ''Tüm evrene bakış açılarının değiştiğini'' söyleyen bu insanların yoluna saygı duymak belki de bu hayattaki atacağınız en mantıklı adımlardan biri olabilir...

Unutmayın ki: Karşısındakini (Sadece cevap verebilmek için) dinleyenlerin asıl amaçları birşeyleri anlamak değil, sadece doğru olduğunu ''Sandıkları'' şeyi yayabilmektir... ''D.T.Z''


Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

KARBON 14 TESTİ

Bilimsel, sizden gelenler, Karbon testi,Karbon 14 testi,Karbon testi nasıl yapılır?,Kaç yıllık olduğu nasıl belirlenir?,Atom numarası,Karbon 14,Materyal yaşı
Karbon 14 Nedir Karbon 14 ile Tarihlendirme Yöntemi ile Yaş Belirlemek Nasıl Hesaplanır?

1947 senesinde Kimyager Dr. Willard Libby’nin geliştirdiği Karbon 14 yöntemi ile her canlıda bulunan Karbon 14 atomlarının birer nükleer saat gibi çalıştığını ve Karbon 14 yönteminin ölçülebilir olduğunu gösterdi.

Atom numarası aynı, kütle numarası farklı olan atomlara izotop denir. Karbon atomunun doğada üç izotopu vardır: Karbon 12, Karbon 13 ve Karbon 14. Karbon 14 atomu dünyadaki karbon atomlarının trilyonda biri kadardır ve atmosferin üst tabakalarında bulunan azot atomunun tepkimeleri sonucu oluşur. Azot atomları bir proton kaybederek karbon 14’e dönüşür. Karbon atomları oksijen ile tepkimeye girerek CO2’ye dönüşür. Atmosferden karbon 14 içeren CO2 ise fotosentezle bitkilerin bünyesine girer ve besin zinciri ile artık bütün canlılarda mevcut hale gelir.

Karbon 14 yönteminin uygulama alanları sadece arkeoloji ve tarih değildir. Örneğin diyabet, gut ve anemi gibi metabolizma rahatsızlıklarına dair araştırmalarda ve mide hastalıklarına sebep olan ‘helikobakter pilori’ bakterisinin tespiti için yapılan üre nefes testinde de karbon 14 ile analiz teknolojisi kullanılır.

Karbon 14 Yönteminin kullanım amacı yukarda saydıklarımızla sınırlı kalmıyor. Bu yöntem sayesinde, bir fay hattı üzerinde geçmişte hangi aralıklarla deprem olduğu, eski bir eserin yaşını belirlemek ve karbon elementinin izini takip ederek ilaçların vücudumuzdaki seyrini de takip etmek mümkün.


Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

TEİSTİK TANRI VE DETERMİNİZM: EVREN GERÇEKTEN DE MÜKEMMEL Mİ ÇALIŞIYOR?

En yaygın teizm argümanlarından biri her şeyin mükemmel olduğu ve evrenin kusursuz bir düzen içinde çalıştığıdır.

İlk önce olaya tamamen yabancı olanlarımız için bu iki terimin kelime anlamını verelim.

TEİZM: Teizm ya da Tanrıcılık, en geniş tanımıyla en az bir tanrının var olduğu inancıdır. Daha kesin tanımıyla tanrının doğasını ve evrenle tanrı arasındaki ilişkiyi açıklayan; kişisel, mevcut ve aktif olarak evrenin kuruluş ve yönetiminden sorumlu bir Tanrı betimlemesi içeren, bu tanrının çeşitli yollarla din gönderdiğini savunan öğretidir. Bu yaklaşıma göre Tanrı dünya ve insanlar ile sürekli ilişki içerisindedir. Bu görüşleri benimseyenlere "teist" denir.
(kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Teizm)

DETERMİNİZM: Determinizm, belirlenircilik, gerekircilik veya belirlenimlilik evreninin işleyişinin, evrende gerçekleşen olayların çeşitli bilimsel yasalarla, örneğin fizik yasaları ile, belirlenmiş olduğunu ve bu belirlenmiş olayların gerçekleşmelerinin zorunlu olduğunu öne süren öğretidir. Yani öğretiye göre her şey belirlenmiştir ve değişmesi mümkün değildir. Bu görüş başta ahlak felsefesi olmak üzere felsefenin çeşitli dallarının uğraş ve çalışma alanına bir görüştür.
(kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Determinizm)

Peki gerçekte evren bu şekilde daha önceden karar verilmiş bir sistemler topluğu içerisinde mükemmel şekilde çarklarını döndürüyor mu yoksa evrendeki her şey yavaş yavaş değişerek ve evrimleşerek mi bugünkü halini aldı?

İlk önce fizik kurallarını ele alalım. Fizik kuralları teistlerin iddia ettiği gibi mükemmel çalışıyorlar mı?

Einstein’ın izafiyet teorisinin değindiği ana konulardan biri şudur: “Eylemsiz referans sistemlerinde bütün fizik kuralları aynıdır.”

Eylemsizliğin ne olduğunu bilmeyen arkadaşlarımız için şuraya bir tanım daha koyalım.


EYLEMSİZLİK: Eylemsizlik cisimlerin hareket durumlarını koruma eğilimleridir. Burada "hareket durumu" ile anlatılmak istenen, cismin diğer bir cisme göre sabit hızla hareket etmesi veya durağan halde bulunmasıdır. Maddeler için ortak özelliktir. Newton tarafından 1. hareket yasası olarak ifade edilmiştir. Bu yasa, bir cisim üzerine etkiyen dış kuvvetlerin bileşkesi (net kuvvet) sıfır olduğu zaman cismin hareket durumunun değişmeyeceğini söyler.
(kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Eylemsizlik)

Yani Teistlerin söylediğine göre bütün evren eylemsizlik içerisindedir. Ancak bu ne kadar doğru?

Yer çekimi-kütle çekimi  diye adlandırdığımız kuvvetin etki alanı sonsuzdur. Yani evrenin bir ucuna koyduğunuz en küçük kütleli varlık evrenin herhangi bir noktasında bulunan diğer bir kütleyi etkiler ve kendine doğru çeker. Bizim evrenimiz ise devasa oluşumlarla doludur ve sürekli hareket etmektedir.

Zaten bu yüzden gezegenlerin yörüngeleri eliptik yapıdadır. Elipsin iki adet merkezi vardır. Birisi o cismin içerisinde bulunduğu sistemin kütle merkezi olan cisimdir, diğeri ise evrendeki tüm kütle çekim kuvvetinin bileşkesinin oluşturduğu merkezdir. Gezegenler de bu iki merkeze uzaklıkları toplamının eşit olduğu noktalarda dolaşırlar.

Aslında öyle olmalıdır desek daha doğru. Çünkü evren o kadar “düzenlidir” ki (!) neredeyse hiçbir kanuna tam olarak uymaz varlıklar.

Gezegenlerin sistemlerinin kütle merkezi durumunda olan cisme en uzak oldukları noktaya “APHELİON”, en yakın oldukları noktaya da “PERİHELİON” denir.

Aftiel, Teistik Tanrı,Determinizm,Evren mükemmi mi çalışıyor,Evrenin işleyişi,Evren kusursuz mu,İşleyiş kusursuz mu?,Gezegenlerin oluşumu, Bilimsel, Eylemsizlik

Klasik mekanik ile sistemimizdeki gezegenlerin neden bu küçük miktarlarda saptığını açıklayabiliyoruz az çok. Ancak konu Merkür olduğunda işler biraz değişiyor.

Çünkü Merkür ilginç bir şekilde devasa sapmalara uğratıyor yörüngesini. Her güneşin etrafında dönüp perihelion noktasına geldiğinde çok büyük oranlarda sapmaya uğruyor ve yörüngesinde devasa bir değişiklik oluyor. Yani mükemmel bir çember üzerinde ileri geri gitmiyor maalesef.

Merkürün perihelion problemi Einstein İzafiyet Teorisini yayınlayana kadar açıklanamadı. Çünkü buradaki 43 yay saniyelik sapma görelilikten kaynaklanıyordu ve sadece Einstein’ın gravitasyon teorisi ile açıklanabiliyordu.

Evrenin değişkenliğin etkileyen nedenlerden biri ise sanal parçacık dediğimiz evrenin herhangi bir yerinde “kendiliğinden”,“hiçbir etki olmadan” ve “tahmin edilemez bir şekilde” oluşan parçacıklardır. Bu parçacıklar çok çok çok kısa süreliğine var olurlar ve ardından kendilerini imha ederler. Hatta var olmaları için bir maddeselliğe ihtiyaç duymadıkları için bu parçacıkların evren oluşmadan önce de var oldukları hatta belki de evreni yaratan “Big Bang” i oluşturdukları düşünülüyor.

Bu parçacıklar sayesinde “Hawking Radyasyonu” dediğimiz ve kara deliklerden yayılan ışımaların nasıl oluştuğunu da açıklayabiliyoruz.

Gezegenlerin oluşmalarına gelelim şimdi de…

Gezegenler ise kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi 5-6 günde oluşmazlar. Oluşumları için ilk önce büyük kütlelerin birbirlerine yakın durumda olmaları lazım. Bu büyük kütlelerin ise birleşmeleri ve bir gezegen haline gelmeleri milyon-milyarlarca yıl alır.

Tabii ki bu kütlelerin cinsi ne ise oluşan gezegenin yapısı da o şekilde olur. Bu maddeler küresel simetri sayesinde birbirini çeker ve bir dönme hareketi ile birbirine yaklaşır. En sonunda bir araya gelip sağlam bir yapı oluştururlar.

Bir sürü farklı yapıda gezegenin olması ve gezegenlerin çok uzun zamanlarda oluşmaları bana hiç de ince ayar çekilmiş gibi gözükmüyor.

Yine de "Yahu kardeşim hep teori teori" diyorsunuz. Teori dediğiniz şey herkes tarafından kabul edilmek zorunda mı? "Sonuçta sadece bir teori." diyecek arkadaşlar çıkacaktır. Bu arkadaşlara önerim bir önceki yazımı okumalarıdır.
(bkz: http://www.dinvemitoloji.com/2018/09/dinlerin-evrim-ile-olan-problemi.html)

Bir sonraki yazıma kadar kendinize iyi bakın ve bilimle kalın.

Yazan: Aftiel

DİNLERİN EVRİM İLE OLAN PROBLEMİ

Aftiel, Bilimsel, din, Dinler ve Evrim, Dinlerin evrim ile olan problemi, Evrim teorisi, evrim kuramı,din ve evrim,insanın evrimi,canlıların evrimi, Doğal seçilim,
İbrahimi dinlerin ortak özelliklerinden birisi başlangıç mitleridir. Bu hikayelere göre Tanrı ilk iki insan olan Adem ve Havvayı yaratmış ve onları işledikleri günah yüzünden dünyaya göndermiştir. İnsan ırkı da bu iki insanın karması olarak dünyaya gelmiştir. Ancak bugünkü verilere bakarak açıkça söyleyebiliyoruz ki böyle bir şeyin mümkün değildir.

Canlıların değişerek ortama uyum sağlaması fikri antik Yunana kadar dayanır. O dönemdeki bazı düşünürler dahi insanların geçmişte şu anki formları ile hayatta kalamayacaklarını fark etmişlerdir. Ancak İbrahimi dinlerin yaratılış miti ile evrimsel süreç birbiri ile çeliştiği için bu durumda insanlar bir seçim yapmak zorunda kalmışlardır(Ha tabi bazıları “Yahu kardeşim Kuranda evrimle ilgili ayetler var” falan diyebilme cesaretini gösteriyor o ayrı bir konu.).

Bütün hayatını yaratılış mitine inanarak geçiren bir kimse evrim konusu açıldığında belli kalıplaşmış soruları sormaktadır. Bu sorulardan bazıları şunlardır:
  1. Yahu kardeşim ara form gösterir misin bana bir tane! Nerede bu ara formlar?
  2. Evrim hayatın başlangıcını açıklayamıyor. Ancak Kuran açıklıyor. Neden başı sonu belli olmayan bir şeye inanalım?
  3. Evrim geçmişte olmuş bitmiş bir şey diyorsunuz ancak bugün bilim yaparken her şeye gözle görülebilir bir kanıt istiyorsunuz. Hani kardeşim ben görmüyorum kimseyi evrimleşirken? Evrimi gözlemleyemiyorsam inanmam(!)
  4. Seni kim doğurdu? Anneni kim doğurdu? Onun annesini kim doğurdu? Onun annesini kim yarattı? (FATAL ERROR)
  5. Evrim bir teori değil midir kardeşim? Neden bunu bir gerçekmiş gibi kabul ediyorsunuz?
Şimdi yavaştan bu birkaç soruya cevap verelim ki sorgulamak üzere olan bazı arkadaşlar evrimin yapısını daha rahat anlasın ve bir kararsızlığa düşmesinler bu konuda. İlk önce evrimin tanımıyla başlayalım.

Evrim, biyolojide canlı türlerinin nesilden nesle kalıtsal değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazanması sürecidir. (Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Evrim)

Yani bir canlı türünün ortam koşullarından etkilenerek zorunlu değişimlere maruz kalmasıdır. Bu değişimler DOĞAL SELEKSİYON ve YAPAY SELEKSİYON dediğimiz prensipler sayesinde gerçekleşir.

Bu iki terim yanında bilmemiz gereken 3 terim daha var. Pozitif mutasyon, negatif mutasyon ve nötr mutasyon.


Mutasyonlar genetik yapıdaki hatalar sonucu oluşan değişimlerdir. Pozitif mutasyon bu hatalar sonucunda ortaya çıkan ve canlının hayatta kalma şansını arttıran değişimlerdir. Örneğin bir hata yüzünden tüy çıkaran dinozorlar büyük çaplı iklim değişikliğinden sonra bu şans eseri çıkardıkları yapı sayesinde kendilerini soğuktan korumayı başarabilmiştir. Bu tür mutasyonlar, doğal seçilim ile o canlı türünün hayatta kalmasını sağladığı için bu genler nesilden nesle aktarılır ve canlı genetik mirasını sağlama almış olur.

Negatif mutasyonlar ise canlının hayatta kalma şansını azaltan mutasyonlardır. Doğal seçilim bu durumda canlılara acımaz ve bu hataların nesilden nesle aktarılmasını engelleyerek gelecek nesle daha sağlam bir genetik harita bırakır. Bu tür mutasyonlara örnek olarak günümüzde gördüğümüz birçok genetik hastalığı örnek verebiliriz. Bu hastalıklar canlıya acı vermekte ve hayatını zorlaştırmaktadır.

Nötr mutasyonlar ise canlının hayatta kalma şansını ne arttırmakta ne de azaltmaktadır. Yani var olmalarından canlı çok fazla etkilenmediği için doğal seleksiyon bunları çok da önemsememektedir. Bu tür mutasyonlara örnek olarak eşcinsel yönelim verilebilir. Çünkü eşcinsel ilişkide yeni bir canlı oluşmadığı için bu özellik yeni nesle aktarılmaz. Yeni nesilde oluşsa dahi bir sonraki nesle kasıtlı olarak iletilmez.

Bu terimleri basitçe açıkladığımıza göre kafanızda daha iyi canlanması için size bir örnek vereyim.

Harward üniversitesi tarafından yapılan deneyde devasa dikdörtgen şeklindeki bir petri kabı 9 bölüme bölünmüştür. En dış katmanlar olan 1. ve 9. bölümlerde hiç antibiyotik bulunmamaktadır. 2. ve 8. bölümlerde 1 birim, 3. ve 7. bölümlerde 10 birim, 4. ve 6. bölümlerde 100 birim ve tam merkezde yani 5. bölümde 1000 birim antibiyotik bulunmaktadır. Her bölümde bakterilerin beslenebileceği besinler bulunmaktadır. Bu tür evrimsel deneylerde bakterilerin kullanılmasının ana sebebi evrimin nesiller arası değişimi ele almasıdır. Ortalama bir insan 20-30 yılda bir ürerken bakteriler birkaç saatte milyonlarca kez çoğalırlar. Yani birkaç saat içerisinde birçok nesli gözlemleme imkanı sunarlar size.

En dış kısımlar konan bakteriler 2. ve 8. kısmın sınırına kadar çoğalırlar. Çünkü bu kısma geldiklerinde antibiyotik ile karşılaşırlar ve önümüzde 1. ve 9. bölümlerin tamamen dolduğu bir resim çıkar. Ancak bir süre sonra bu sınırlardan bir tomurcuk çıktığını ve bu tomurcuğun içinde 2. ve 7. bölümdeki antibiyotiğe direnebilen bakteriler gözlemlenir. Buradan çıkabilen dirençli bakteriler çoğalır ve 2. ile 7. kısmı da doldururlar. Yani 9 kısımdan dördü dolmuştur. 1. ve 9. bölümde duran bakteriler çoğaldıkça bir sürü mutasyon üretirler. Ancak bu mutasyonlardan biri olan antibiyotik direnci rastgele bir noktadaki 1 bakterinin 2. bölüme geçebilmesine olanak sağlamıştır. Yani gördüğünüz üzere deneme yanılma ile elde edilmiştir bu sonuç. Hiçbir ilahi güç yoktur burada. Yüz binlerce, belki de milyonlarca bakteri arasından şans eseri 1 bakteride bu mutasyon gerçekleşiyorsa ve bu bakteri diğer kısma geçip daha fazla besin elde edebilmişse evet dostum bu mutasyon tesadüf sonucu ortaya çıkmıştır diyebiliriz.

Daha sonra aynı yöntemle 10 birim, 100 birim ve en sonunda 1000 birim antibiyotiğe dirençli nesiller ortaya çıkmıştır. Zaten her sene yeni bir grip aşısı olmamızın, doktorun bize “İyi bile hissetsen antibiyotik bitene kadar kullanmalısın.” demesinin, her yıl daha ölümcül hastalıkların ortaya çıkmasının sebebi de bu doğal seçilimdir.

Şimdi gel gelelim sorularımıza…

1-Ara form görmek mi istiyorsun? Aynaya bak.

Bütün canlılar kendi atası ile çocukları arasındaki ara formlardır. Senin ile yan komşunun genleri tamamen farklıdır. Her ne kadar ikiniz de insan gibi dursanız da farklı özellikleriniz bulunmaktadır. Farklı çevrelerde yaşayan insanları ele alalım. Kuzeyliler bembeyaz tene sahipken Afrika sıcağından korunmak için siyah tene sahip Afrikalılara bakalım. Farklı çevrelerde yaşayan bu tür canlıların tür içindeki ırkları ilerleyen zamanla onları farklılaşmaya daha çok itecek ve ayrı türler olmasını sağlayacaktır. Ancak bu farklılaşmayı görebilmen için tahmini olarak 8 milyon yıl falan yaşaman lazım. Bol şans.

2-Çünkü evrimin işi bu değil.

Evrimin tanımını tekrarlayalım.

Evrim, biyolojide canlı türlerinin nesilden nesle kalıtsal değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazanması sürecidir.

Yani evrimin olayı canlıların nesilleri arasındaki değişimi gözlemlemektir. Canlılığın başlangıcı evrimin konusu değildir. Ha bunu konu alan teoriler var mı? Var(bkz:abiyogenez).

Sen istersen ilk canlıyı Allah yarattı de istersen tesadüfen oluştu de. Ne dersen de. Evrimi ilgilendirmez bu durum. Ha bol keseden sallamak da kolay. Sırf Allah ol dedi oldu demek seni haklı çıkarmaz. Yani illa başlangıca bir hikaye uydurmak istiyorsan buyur ben söyleyeyim bir tane. Kutsal Uçan Spagetti Canavarı geldi ve ilk canlıyı kendi makarnasından yarattı. Buyur buna inanabilirsin.


3-Anlattığım örneği araştırabilirsin gönül rahatlığıyla. Senin insanlardaki değişimi görememe sebebini de açıkladım. Eğer insanlar da bakteriler gibi hızlı çoğalsaydı emin ol birkaç saate torununun torununun torununun torununun torununun torununun torununu hiç beklemediğin bir biçimde görürdün.

4- :) Açıklamama gerek yok herhalde…

5-Hayır dostum. Evrim bir kanundur.

Evrim tıpkı yer çekimi gibi bir doğa kanunudur(Her ne kadar bizimkiler yer çekimini reddedince uçtuklarını sansalar da). İlk önce bu ayrımı yapman gerekir. Kanun nedir, teori nedir?

Bir bilimsel kanun, gözlem ve deneylerle iyi desteklenip kanıtlanmış prensiptir.

Bilimsel teori; iyi kanıtlanmış, sürekli olarak test edilen, doğrulanan deney ve gözlem ile bilimsel metot aracılığıyla elde edilen, doğanın bazı yönlerinin açıklamasıdır.

Bizim günlük hayatta kullandığımız gibi “Faruk abi benim bir teorim var. Bence yer çekmiyor gök itiyor.”,yani öylesine ortaya atılmış bir düşünce anlamında değildir. Bilimsel teoriler bilimsel kanunların yapısını açıklamakla yükümlüdür. Tıpkı yer çekimi kanununu açıklayan “Newton Kütle Çekim Teorisi” ya da Einstein’ın “Görelilik” teorisi gibi.

Biz izafiyete de teori diyoruz. E yani istersek bunu da reddedebiliriz değil mi?

Hayır kardeşim. Eğer sen izafiyeti de sırf teori olduğu için reddedersen kuantum boyutundaki kütle çekim etkilerini nasıl açıklayacaksın? Merkürün perihelion problemini nasıl açıklayacaksın?

Kısacası evrim bir doğa yasasıdır ancak onun yapısını açıklamaya çalışan teoriler vardır. Darwinin evrim teorisi ya da modern evrim teorisi gibi. Ki az önceki cümleden de anladığınız üzere biz şuanda Darwinin teorisini kullanmıyoruz. Darwinin eksiklerini ve hatalarını düzeltmiş olan modern evrim teorisini kullanıyoruz.

Umarım anlattıklarım sizi sıkmamıştır ve kafanızdaki bazı sorulara cevap verebilmiştir. Bir sonraki yazılarımıza kadar sağlıcakla kalın, bilimle kalın.

Yazan: Aftiel

ANTİK MISIR EL YAZMALARINDAKİ TIBBİ VE BİLİMSEL AYRINTILARIN KEŞFİ

A, Arkeolojik keşif, Arkeoloji, Bilimsel, Antik Mısır el yazmaları, Antik Mısır'da Tıp, Antik Mısırda Bilim, Eski Mısır halkında tıp ve bilim,
Kısa bir süre önce deşifre edilen parşömenler böbrekler hakkında bilinen en eski tıbbi tartışmayı, göz hastalıklarına yönelik tedavileri ve hamilelik testi ile ilgili açıklamaları içermektedir.

“Bilimin tarihinden bahsedildiğinde odak noktası genellikle Yunan ve Roma materyalleri üzerindedir. Ama daha gerilerden, Mısır'dan bir kaynağımız var. Avrupa kıtasında yazılı bir materyal bulunmadığı halde tıp metinlerinden biri 3.500 yıl önce yazılmıştır.

ScienceNordic'in açıklamalarına göre şimdiye kadar tercüme edilmemiş olan eski el yazmaları binlerce yıl önce Mısır'daki bilimsel ve tıbbi uygulamalara ilginç bakış açıları sunuyorlar.

El yazmaları Danimarka'daki Kopenhag Üniversitesi'nde korunan Carlsberg Papyrus Koleksiyonu'nun bir parçası olup yayınlanmamış belgeleri yorumlamak için uluslararası bir araştırmacı ekibi ile işbirliği yapılmaktadır. Kapsamlı Carlsberg Papirüs Koleksiyonu 1.400'den fazla elyazması içeriyor.

Metinlerin çoğu 1939'da üniversiteye bağışlandığı için daha önce tercüme edilememiştir.
Şimdi araştırmacılar metinleri tercüme etmeye ve belgelemeye başladı. Şimdiye kadar sadece tıp hakkında değil binlerce yıl önce Eski Mısır'da uygulanan farklı bilimler hakkında inanılmaz detaylar buldular.

ScienceNordic'in makalesine göre metinler üzerinde çalışan uzmanlar parşömenlerin böbreklerle ilgili bilinen en eski tıbbi tartışmayı, göz hastalıklarına yönelik tedavileri ve hamilelik testinin bir tanımını içerdiğini keşfettiler. Bilim adamları bu metinlerin tıbbi bilgilerin yanı sıra astronomi, botanik ve astroloji referanslarını da içerdiklerini raporladılar.

New York Üniversitesi'nde doktora öğrencisi ve Antik Dünya Çalışması Enstitüsü'nde ve Kopenhag'da yayınlanmamış el yazmaları üzerinde çalışan dört doktora öğrencisinden biri olan Amber Jacob "Böbrekler hakkında tartışmak için bilinen en eski tıbbi metin. Şimdiye kadar bazı araştırmacılar Mısırlıların böbrekler hakkında bilgisi olmadığını düşünüyorlardı ancak bu metinde bildiklerini açıkça görebiliyoruz" dedi.

İlginçtir ki parşömenler antik Mısır'ın astroloji hakkındaki görüşlerini de ortaya koyuyor.

Danimarka Kopenhag Üniversitesi'nde Carlsberg Papyrus Koleksiyonu Başkanı Egyptologist Kim Ryholt bir makalesinde “Bugün astroloji bilim dışı olarak görülüyor ancak antik çağda farklıydı. Geleceği kestirmek için önemli bir araçtı ve merkezi bir bilim olarak kabul edildi ”diye açıklıyor.

"Örneğin bir kralın savaşa gitmek için iyi bir gün olup olmadığını bu yolla önceden kontrol etmesi gerekiyordu" diyor.

"Eski Mısır'da uygulanan tıp, botanik, astronomi, astroloji ve diğer bilimlerle ilgili metinlerin büyük bir kısmı hala yayınlanmamıştır" diye açıklıyor Ryholt.

Yazan & Çeviren: A.Kara

RUSYA ESKİ CANLILARI GERİ DÖNDÜREBİLMEK İÇİN KLONLAMA TESİSİ KURUYOR

Bilimsel,A,Rusya'nın klonlama tesisi,Rusya mamutları klonlamak için tesis kuruyor,Rusya eski canlıları geri getirmek için tesis kuruyor,Rus bilim adamları,Antik canlıları geri getirme planı
RUSYA TIPKI JURASSİC PARK'TAKİ GİBİ ESKİ CANLILARI GERİ GETİREBİLMEK İÇİN TESİS KURUYOR 

Jurassic Park serisinden tüm filmleri izledim ve onları çok sevdim, demek istediğim, filmlerin mükemmel bir çizimi var. Hatta bu dinozorlara öyle merak salmamışı sağlamıştı ki lisedeki 4 yılım sabah akşam dinozorları araştırmakla geçti (meydan larousse, gelişim haccette, big larousse, semt kütüphaneleri vs.)

Kendinizin sayısız dinozorun serbest olduğu, terk edilmiş bir Jurassic Park'ta mahsur kaldığınızı hayal edin.

Daha da iyisi kendinizi modern bir Jurassic Park'ta hayal edin ve birtakım başarısızlıklardan dolayı klonlanmış dinozorların yollarındaki her şeyi yiyerek koşmaya başladığını.
Neyse ki bu henüz sadece filmlerde oldu.

Ancak ilerleyen teknoloji ile gerçek bir “Jurassic Park” ın var olduğunu görmek ilerde mümkün olacak gibi.

Rusya yerküredeki hayattan silinmiş olan tüylü mamutları ve soyu tükenmiş diğer türlerini geri kazanmayı amaçlayan 4.5 milyon sterlin değerinde (5.9 milyon dolar) yeni bir klonlama tesisi açıyor.

Yakutsk kentindeki "yeryüzü grubu" araştırma merkezinin planları Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından Vladivostok kentinde 11-13 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek olan 4. Doğu Ekonomik Forumu'nda ortaya çıkacak.

Putin bu yılki oturumun öncesinde şunları söyledi: "Rusya şu anda ileri teknolojilerin gelişmesi ve yenilikçi endüstrileri yaratmak için en rahat koşulları sağladı."


Özel ekonomik bölgeler Uzak Doğu'nun gelişmiş özel ekonomik bölgeleridir ve yabancı yatırımcıların vergi tercihleri ve hükümetin masraflarıyla modernize edilmiş altyapıya sahip basitleştirilmiş bir idari rejim sunmaktadır.

Rus genetikçileri mamutları hayata geri getirmeyi planlamanın yanı sıra farklı nedenden ötürü binlerce yıl önce ortadan kaybolan gergedanlar ve mağara aslanları gibi bir dizi soyu tükenmiş türler üzerinde de çalışmaya istekliler.

Bazıları kutuplardaki donmuş toprağının derinliklerinde yer alan klonlama laboratuarları uzun süredir yaşayan memelileri yeniden geri getirmek için Güney Koreli uzmanlardan oluşan bir ekiple yakın bir şekilde çalışan Rus bilim adamlarının araştırmalarını genişletmeyi amaçlıyor.

Sakha Cumhuriyeti'nin başkenti Yakutsk elmas bakımından zengindir, donmuş hayvanların kalıntıları için sıcak bir noktadır.

Gerçekte, Rusya'da keşfedilen yumuşak dokuları olan Pleistosen ve Holosen hayvan örneklerinin% 80 kadarı bu bölgede ortaya çıkmıştır.

Uzmanlar tarafından belirtildiği gibi, antik hayvanların DNA'sı, on binlerce yıldır donmuş olan bu topraklarda korunabilir. Bu kalıntılardan elde edilen DNA'larla araştırmacıların dünya'yı dolaşan bazı büyük canlıların arkasındaki biyolojiyi daha iyi anlayacağı umuluyor.

Örneğin ilk insanların diş ve kemiklerinden ev yapmak, yiyecek arayışında (avda) kullanmak için silah yapmak için mamutlarla birlikte yaşadıkları düşünülmektedir.

Yaklaşık 6000 kg ağırlığa sahip olan bu hayvanlar yaklaşık 10.000 yıl önce Pleyistosen döneminin sonunda yaşadığı bölgeden kayboldular.

Ancak izole edilmiş popülasyonların Alaska'da St. Paul adasında 5,600 yıl öncesine ve Rusya'daki Wrangel Adasında sadece 4000 yıl öncesine kadar hayatta kaldıklarına inanılmaktadır.

Son çalışmalara göre mamutlar büyük olasılıkla iklim değişikliğinin ve aşırı avın neden olduğu küçülen bir habitat nedeniyle öldürüldü.

Harvard Üniversitesi'nden bir takım da dahil olmak üzere birçok uluslararası proje, eski türleri diriltmek için korunmuş mamut DNA'sını kullanmak için yarışıyor.

Yazan & Çeviren: A.Kara

ABORJİNLERİN TAŞIDIĞI BİLİNMEYEN İNSAN DNASI

A, Bilimsel, Aborjinler, Bilinmeyen insan türü, Aborjinlerdeki bilinmeyen insan dnası, Aborjin dnası, Dna işaretleyicileri, Avustralya Aborjinleri,
AVUSTRAYA'LI ABORJİNLER "BİLİNMEYEN" BİR İNSAN TÜRÜNÜN DNASINI TAŞIYORLAR

Uzmanların yaptığı yeni araştırma bilinmeyen bir insan türünün genetik materyalini taşıyan Aborijin Avustralyalılar ve Pasifik Adalıları hakkında büyüleyici ayrıntıları ortaya çıkardı.

Yeni araştırma Papua Yeni Gine ve kuzeydoğu Avustralya'daki insanların tanımlanamayan, soyu tükenmiş bir insan türüne ait DNA izleri olduğunu gösteriyor.

Görünüşe göre genetikçilerin ve bilim adamlarının insanlık tarihindeki bu önemli an hakkında anlayamadıkları çok fazla şey var bu yüzden araştırmalar cevaplardan daha fazla soru doğuruyor.

2016 yılında Harvard Tıp Okulu'ndaki araştırmacılar dünyanın tüm bölgelerindeki insan genomunun kapsamlı bir çalışmasının bulgularını yayınladılar ve Avustralyalı aborjin popülasyonu hakkında hayret verici bir şey keşfettiler. Onların henüz tanımlanmamış bir insan türünün torunları olduklarını gösteren genetik işaretleyicilere sahip olduğunu keşfettiler.

Texas Üniversitesi'ndeki istatistiksel bir genetikçi olan Ryan Bohlender “Bir popülasyonu kaçırıyoruz ya da ilişkiler hakkında bir şeyleri yanlış anlıyoruz” diyor.

Bohlender ve meslektaşları modern insanların bugün hala taşıdığı fakat soyu tükenmiş insan DNA'sının miktarını araştırıyorlar.

100,000 ila 60,000 yıl önce atalarımızın Afrika'dan göç ettiğine ve Avrasya topraklarında yaşayan diğer insan türleriyle temas kurduğuna inanılıyor. Uzmanlar bu temasın bugün hala mevcut olan türlerimizde bir iz bıraktığına inanıyor.


"Asıl amacımız ırkımızın nerede olduğunu ve geldiği noktayı anlamaktır, ancak bunu yapabilmek için önce eski kabilelerin DNA'larını incelemeliyiz" diyor araştırmanın önde gelen bilim adamı Mallick Swapan (kariyerini insan genomunun kökenine adamış bir bilim adamı).

Yeni geniş çaplı çalışmada şimdiye kadarki çalışmalarda yeterince temsil edilmeyen, dünyaya dağılmış 142 farklı insan popülasyonunun genetik verilerinin toplandığını açıkladı.

Swapan'a göre bu yeni çalışmanın açığa çıkardığı en inanılmaz şey Avustralyalı aborjinlerin genetik kodlarının, antik mirasının, bilinmeyen bir “insan” türüne dair DNA işaretleyicilerini taşıdıklarını göstermesidir.

Başlangıçta sıra dışı DNA işaretleyicilerinin Aborijin atalarının, Denisovans olarak bilinen zorlu antik türlerle iç içe geçtiğini gösterebileceğinden şüphe duyulmasına rağmen, bu hipotez yanlıştır.

Analizden sonra bilim adamları DNA işaretleyicilerinin Denisovan markırlarından ayrı olduklarını keşfettiler ve bu da onları tamamen yeni bir insan türünün izlerini buldukları sonucuna götürdü.

Avustralya'nın yerli halklarının yaklaşık 50.000 yıl önce Afrika kıtasına gelen ilk insanların torunları olduğu bilinmektedir.

Aborjinlerin binlerce yıl boyunca dünyanın geri kalanından izole edildiği gerçeğinden dolayı bilim adamları onların genetik kodlarının nispeten homojen olacağı düşünmüştür. Fakat şaşırtıcı bir şekilde durum pekte böyle olmadı.

Swapan, "Avustralyalı bir Aborijin ile Avustralya'nın batısından gelen genetik kodlar Avrupa'lı veya Asyalı bir insandan farklıdır” diye belirtiyor.

Avustralya'daki yerli halkların genetik kodundaki inanılmaz çeşitlilik geçmişte bilinmeyen bir insan türüyle iç içe olduklarını gösteren, kendine özgü genetik belirtecin yanı sıra insanlığın antik tarihi hakkında hala keşfedilecek daha çok şey olduğunu göstermektedir.

Yazan & Çeviren: A.Kara

DİNLER ÖNCESİ İNSANLIK

A,din, Bilimsel, Antik tarih, tarih,Dinler öncesi insanlık,İlk insanlar ve din,Dinler yokken insanlar,Dinlerin temeli nasıl oluştu?,Dinler öncesi öykü anlatımı,Neandertaller,
DOĞA ÜSTÜ İNANIŞLAR ÖNCESİ İNSAN TOPLUMU NASILDI?

Daha önce hiç toplumunların dinin ortaya çıkmasından önceki durumunu merak ettiniz mi?

Geçtiğimiz on yıl içerisinde yapılan birçok keşif sayesinde insanlığın yazılı tarihlerden çok daha erken bir zamanda var olduğunu ve dinin bize neler anlattığını anladık.

Yani, insanlık bölünmeye ve farklı Tanrılara tapmaya başlamadan önce tam olarak ne yapıyordu?
Dinin tarihsel kökenlerini psikolojik veya sosyolojik köklerinden ayırmalıyız.

İnsanın evriminde ortaya çıkan ilk dini davranışların nispeten yakın bir tarihte olması muhtemeldir. Araştırmacılar bunun Orta Paleolitik dönem olduğunu söyler ve davranışsal modernliğin bir yönünü oluşturur. Ayrıca dilin kökeni ile aynı zamanda olduğu görünür.

Birçok araştırmacı homosapienlerin öncesi ilk insanlarda dini davranışa dair kanıtların reddedilemeyeceğini belirtmektedir.

Araştırmacılar bilhassa bir bireyle, birlikte gömülü bir dizi eseri içeren ve özellikle dinsel pratiklerin ilk saptanan biçimlerinden biri olarak düşünülebilecek bir dizi eseri içeren cenazelere işaret ederler. Çünkü bunlar "dünyevi yaşamı aşan merhum için bir kaygıya” işaret edebilir"

Kanıtlar Neandertallerin ölülerini bilerek gömen ilk hominidler (insan) olduğunu göstermektedir.
Bunun örnekleri Irak'taki Shanidar, İsrail'deki Kebara Mağarası ve Hırvatistan'daki Krapina'dır.

Ancak bazı akademisyenler bu bedenlerin laik nedenlerle manipüle edilmiş olabileceğini iddia etseler de bu iddiayı destekleyen herhangi bir kanıt bulunmamaktadır.

Arkeologlar Neanderthal toplumlar gibi Orta Paleolitik toplumların da birçok insanın mezarlar dışında bir tür totemizm veya hayvanlara tapınma uygulamış olabileceğini öne sürüyorlar.

Bununla birlikte bilim adamları dini davranışların dünyanın dört bir yanındaki farklı kültürler arasında geniş ölçüde değişmesine rağmen geniş anlamda dinin tüm insan topluluklarında bulunan evrensel bir kültürel kimlik olduğunu belirtmiştir.

Ama nerede başlamıştır?

Oxford'un Çalışması: İnsanoğlunun inançlı olmasının nedeni EVRİM sırasında bu düşüncenin içine işlemiş olmasıdır.

Oxford Üniversitesi'nden uzmanlar tarafından yapılan bir çalışmada insanlığın inançlı olmasının nedeni için EVRİMİ ve bu süreçti bağlantıyı gösteriyorlar. Oxford Üniversitesi'ndeki Evrimsel biyoloji uzmanı Dominic Johnson'ın belirttiği gibi insanın bir yaratıcıdan olan korkusu onu tamda bugün olduğu şeye dönüştürmüştür. Bu da dinlerin ve Tanrı inancının evrimin bir sonucu olabileceği anlamına gelir.


Hikaye anlatımı, mitler ve bağlar dinlerin temelleri mi?

Birleşik Krallıklı uzmanlar tarafından yeni kabileler arasındaki ilişkilerin kurulması için “evrensel” bir araç olarak hizmet ettiklerini düşünen yeni bir bakış açısı sunulmaktadır.

Buna “tarih öncesi diplomasi” diyorlar.

University College London'daki antropologlar, Nature Communications dergisinde yayınladıkları bir araştırma ile antik halkların hikayelerinin ve mitlerinin halkı birleştirmenin bir aracı olduğunu ortaya koydular.

Birçok antropolog dinlerin sosyal düzeni korumak ve üyeler arasındaki bağlantıları güçlendirmek amacıyla ortaya çıktığı teorisini kabul etmektedir.

Ancak yeni bir çalışmaya göre eski halkların ilişki kurmasının başka yolları da vardı çünkü ilk dinler 13.000-15.000 yıl önce ortaya çıkmıştı.

İngiliz Üniversitesi'nin çalışmasının ortak yazarlarından biri olan Andrea Migliano, Filipinler'in yerli bir kabilesi olan Agta'nın hayatını inceleyerek şöyle dedi: "onlar avcı ve toplayıcılar, yeni teknolojilere ve modern topluma habersiz yaşıyorlar."

Araştırma sonucu hikaye anlatımının avcı-toplayıcı toplum davranışları üzerindeki etkisinini ve bireysel düzeydeki faydalarının yetenekli bir hikaye anlatıcısı olma özelliğini keşfedildi.

İngiltere'den araştırmacılar toplumun ve dinin davranışını anlamak için Agta'nın onlara kabilesinin hikayelerini ve geleneksel masallarını anlatmasını istedi ve öykülerin çoğunun işbirliğinin değerinin, sosyal normların öneminin, cinsiyet eşitliğinin merkezinde olduğunu ve çatışmaların çözümü için bir araç olarak şiddet kullanımının yasaklandığını fark etti.

Dahası ister erkek olsun ister kadın, en iyi hikaye anlatanların kabileleri içinde avantajlara sahip olduğu görülmektedir. Diğer üyeler onlara özellikle saygı duyuyorlar ve onlardan ortalama 1 fazla çocuğa sahipler.

Ayrıca bilim adamları hikaye anlatımı geleneğinin daha sonra ortaya çıkacak olan dinlere bir prototip olarak hizmet ettiğini, dinlere zemin hazırladığını tahmin ediyorlar.

Araştırmacılar "yetenekli öykü anlatıcıların sosyal kişileri eş olarak tercih ettiklerini ve daha fazla üreme başarısına sahip olduklarını, öykü anlatma gibi grup yararı davranışlarının bireysel düzeydeki seçim yoluyla evrimleşebileceği bir yol sağladığını" belirtiyorlar.

Yazan & Çeviren: A.Kara

ANTİK İNKA'DA İLERİ SEVİYE BEYİN CERRAHİSİ

Antik tarih, Bilimsel, Antik medeniyetler, A, İnkalar, İnka toplumu, İnka'larda gelişmiş beyin ameliyatı, İnka'larda kranial anatomi, İnka toplumunda tıp, A, İnkalar hakkında bilinmeyenler
Anlaşıldığı üzere antik İnkalar uzmanların kabul etmeye istekli olduğundan çok daha gelişmiş bir toplumdu. Yeni yapılan çalışma kanıtlamıştır ki antik İnka medeniyeti kafatası cerrahisinde Amerikan İç Savaşında görev yapan doktorlardan çok daha iyidir.

Buna rağmen, birçok yazar ve akademisyen Kolombiya öncesi medeniyetlerin bazılarının oldukça gelişmiş olduğu konusunda hemfikirdir. Birçok Aztek ve Maya medeniyetinin keşiflerinin Avrupa merkezleri kadar ilerlediği görülmektedir.

Günümüzde uzmanlar İnkaların gelişmiş kraniyal ameliyatlar yaptıklarını keşfettiler. Dünya Nöroşirürji dergisinde yayınlanan bir çalışmada İnkaların kazıma, ensizyon ve perforasyon tekniklerini kafatasına mükemmel bir şekilde uyguladıkları ortaya çıktı.

Trepanasyon adı verilen teknik, kafa travması, baş ağrıları, epileptik nöbetler ve akıl hastalığının tedavisi için yıllarca dünyanın çeşitli halkları tarafından kullanılmıştır.

Trepanasyon kafatasına bir deliğin açıldığı tıbbi bir prosedür olarak tanımlanır. Bu teknik antik çağlardan beri uygulanmaktadır ve migren, nöbetler, travma, akıl hastalıkları hatta şeytani bir ele geçirilme olayı gibi bazı semptomları tedavi etmek için kullanılmıştır. Ancak yeni araştırmaya göre İnkalar o alanda diğer medeniyetlere göre daha da gelişmişti. Nasıl olduğu bilinmesede her nasılsa İnka'lar bir şekilde anatomi konusunda uzmanlardı.

Antik tarih, Bilimsel, Antik medeniyetler, A, İnkalar, İnka toplumu, İnka'larda gelişmiş beyin ameliyatı, İnka'larda kranial anatomi, İnka toplumunda tıp, A, İnkalar hakkında bilinmeyenler
Konuyla ilgili olarak Miami Miller Tıp Fakültesi'nde tıp profesörü olan David S. Kushner, “Kranial anatomiyi biliyor ve daha çok kanamaya sebep olacak bölgelerden kaçınmış gibi görünüyorlar” dedi.

Çalışmanın sonucundaki bulgular İnka'ların İ.Ö. 400 yılları arasında üzerinde işlem yaptığı 800'den fazla kafatasının değerlendirilmesine dayanmaktadır ve tüm bunlar 1500 yılında Peru'da keşfedilmiştir.

Araştırmacılara göre İnka İmparatorluğu'ndaki bu ameliyatların sonrasındaki ölüm oranı % 17 ile % 25 arasında değişiyordu.

Karşılaştırma yapıldığında ise İnka'lardan yüzyıllar sonra, Kuzey Amerika İç Savaşı sırasında yapılan kranial operasyonlara bakıldığında ölüm oranının % 46 ile 56 arasında olduğu görülüyor.

Bilim adamları İnkaların başarısının nedenini bilmiyorlar ama hijyenin belirleyici bir faktör olabileceğini öne sürüyorlar.

David S. Kushner, “En erkenden en son zamana kadar antik İnka toplumu hangi tekniklerin daha iyi olduğunu ve dura'ya daha az zarar verdiğini biliyordu” diyor.

Beyin etrafını saran bir zar olan dura, sıvı içerir ve enfeksiyonu önler. Uzmanların raporuna göre değişen tekniklerine bakıldığında İnkalar hayatta kalmanın enfeksiyondan kaçınmaya bağlı olduğunubiliyordu.

David S. Kushner bu konuda şunu söylüyor: "Eski Peru'luların enfeksiyonları nasıl önlediklerini bilmiyoruz, ancak bu alanda çok iyilerdi."

Yazan & Çeviren: A.Kara

ARAŞTIRMACILAR 100 MİLYON YILLIK BEBEK YILAN FOSİLİ BULDULAR

Bilim adamları mükemmel bir keşfe rastladılar.
Çin Akademisi'nden bilim adamları Güneydoğu Asya'daki şuan Myanmar olarak bilinen ormanda kehribar rengi bir arkeolojik parçanın içinde kalmış yılanın kalıntılarına rastladılar. Bu şimdiye kadar keşfedilmiş en eski bebek yılan olduğu için arkeoloji ve bilim açısından inanılmaz bir keşif.

Üst Kretase döneminde yaşamış olan yeni türler Xiaophis myanmarensis'in bilimsel ismini aldılar.

Yaklaşık 5 santimetre uzunluğundaki fosilin kafatasını yitirdiği görüldü. Bu yüzden bilim adamlarından oluşan ekip kemiklerin büyüklüğünü, şeklini ve yönünü incelemek için mikroskoplar ve x-ışını taramalarını kullandılar.

Daha sonra araştırmacılar yeni fosilin kemik yapısını, evrimsel kayıtlarda nereye uyduğunu görmek için araştırma yaptılar ve onu mevcut bir yılan fosilinin veri tabanına benzettiler.
Bilim, Arkeolojik buluntular, Bilimsel, 100 milyon yıllık yılan sofili,Yılan fosili,100 milyon yıllık bebek yılan fosili,Dinozorlar çağında sürüngen,Bebek yılan fosili,A
Bu buluş yılanların düşünüldüğünden çok daha önce sualtı ve kıyı bölgelerinden ormanlık ortamlara taşınmış olabileceğini ve yılanların spinal kemiklerini geliştirdiği mekanizmanın milyonlarca yıl içinde çok az değiştiğini ortaya koydu ve araştırmacılar bu bilimsel gelişmeleri raporladı.

Uzmanlar boyutu gerçekten küçük olan bu yılanın bir insan eline sığabileceğini söylüyor. Keşfe katılan uzmanlar sürüngenlerin dünyayı dinozorlarla paylaştığı dönemden bu yana yılanın evrimi hakkında bir fikir verdiğini söylüyorlar.

Bilimsel Gelişmeler dergisinde yayınlanan bir rapora göre, bilim adamlarının uyguladığı X-ışını çalışmaları sonucunda eski kıtasal blog olan Gondwana ile diğer Kretase türleri arasında önemli benzerlikler saptandı.

Bilim, Arkeolojik buluntular, Bilimsel, 100 milyon yıllık yılan sofili,Yılan fosili,100 milyon yıllık bebek yılan fosili,Dinozorlar çağında sürüngen,Bebek yılan fosili,A
Bu keşif sayesinde araştırmacılar yılan omurgasının milyonlarca yıl önce nasıl geliştiğini, özellikle omuriliği birleştiren eklemlerin ve zamanla omuriliğe dönüşen tüpün kapanışının oluşumunu inceleyebilecekler.

Bu kehribar tortuları yapıları gereği fosilleri milyonlarca yıl boyunca mükemmel durumda koruma yetenekleri ile tanınırlar. Bulunan bu kehribar parçalarından birinde bir parça yılan derisi, diğerinde ise bir bebek yılanının iskeleti, 97 omur ve kaburga bulunmaktadır.