HABERLER
Dini Haber
Bilimsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilimsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ALLAH NEYİ DİLERSE ONU YAPAR

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Allah neyi dilerse onu yapar, Bilimsel, Din ve bilim, Allah dilediğini saptırır, Allah'ın kulunu saptırması, Allah dilerse, Allah'ın dilemesi, Allah'ın adaleti, Adaletsiz Allah,

ALLAH NEYİ DİLERSE ONU YAPAR

Tarihin eski dönemlerinde,  akıl hastalıkları ya da diğer adı ile ruh hastalıkları, çeşitli yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılır ya da akıl hastalığına yakalanan kişiler, başkalarına zarar veremeyecek bir yere kapatılır veya öldürülürdü. Psikolojik rahatsızlık olarak bilinen rahatsızlıklardan ise eski dönem insanlarının haberi yoktu. Bunu söylerken çok eski dönemlere gitmek istemiyorum çünkü Milattan Önceki yıllar içerisinde yaşayan bazı  uygarlıkların her alanda çok gelişmiş oldukları, tarihi kaynaklarla ortaya çıkmaktadır. Ben bu durumu değerlendirirken MS olarak ayırım yapmak istiyorum. Tıbbın ilerlemesi ile birlikte günümüzde sadece psikolojik hastalıklar değil aynı zamanda suç işleyen insanların davranışları üzerinde araştırmalar yapılıyor. Psikolojik bulgulara ek olarak Nöroloji de, insan beynini inceleyerek beyin içindeki sistemlerin davranışlar üzerindeki etkisini ortaya çıkartıp, tedavi edilebilecek sonuçlara ulaşılıyor.

Özellikle suçluların beyni incelendiğinde serotonin hormonunun oldukça etkili olduğu tespit edilmiştir. Bu hormonun yetersiz salgılanması veya yetersiz aktarımı ve bu yetersizliği oluşturan beyinsel rahatsızlıklar veya buna sebep olan genetik aktarımlar kişiyi anksiyete, depresyon, intihar, saldırganlık, öfke patlamaları ve öfke durumundan çıkmayı geciktirici etkilere yol açmaktadır. Beynin diğer bazı bölümlerindeki işlev bozuklukları  da  insanları suça iten davranışları tetikleyebilmektedir. Bu davranışlar bazen genetik olarak bazen de annenin hamileliği sırasındaki stres durumunda bebeğin beyninde oluşabilecek kalıcı işlev bozukluğu nedenler arasında olabiliyor.
“Nörobilimci Jim Coan, birinin bize öfkeyle baktığında ya da sesini yükselttiğinde beynin alarm verdiğini, beynin duygu kontrol merkezinin (amygdala, hypothalamus, pituitary) insanı fiziksel saldırıya hazırlayan testosteron ve adrenalin hormonlarını harekete geçirdiğini bunların da hızlı nefes almayı, hızlı kalp atışını, terlemeyi, kasları etkilediğini ve bu arada rasyonel karar almakta etkili olan prefrontal kortekse giden kanın akışı azaldığı için düşünmekte zorlanıldığı, mantıklı hareket edilemediği bilgisini bize vermektedir.  Amigdala, öfke ve şiddet içeren duygusal tepkilerin provoke edilmesinde önemli rol oynar ve prefrontal korteks ise, bu davranışların olumsuz sonuçlarını bize göstererek bunların baskılanmasında önemli rol oynar.
Amigdala ve prefrontal korteksin anne karnından başlayarak, çocukluk çağında gelişir. Şayet, anne karnında metabolik, psikojenik veya fiziksel bir yoğun strese maruz kalınmışsa, bu stresle başa çıkmak için, bir tür savunma mekanizması olarak, prefrontal korteks daha az gelişiyor ve empati duygusu zayıf, hızlı karar veren bir birey tablosu meydana geliyor. Amigdala da yeterince çalışmadığı için bireyde müstakbel bir tehlike karşısında korku hissi oluşmuyor ve suça giden yol böylece örülmüş oluyor.” (kriminoloji.com/Siddetin_Norobiyolojisi)

İnsan beyninde bulunan amigdalanın normalden küçük ya da büyük olmasının veya işlevinde oluşabilecek bozukluğun  kişiyi normal  bir birey ya da bir psikopat olmak arasında gidip gelecek kadar önemli olduğu da Tıp çevresi tarafından bilinen bir durumdur. Amigdalası her hangi bir nedenle alınan bireylerde duygular tamamen kayboluyor. Kişi ağlamayı bile unutuyor. Olaylara karşı duygusal yaklaşımını kaybediyor. Bu durum, birisine zarar verdiğinde zarar verdiği kişiye olan acıma hissini tamamen yok ediyor.

Suçlar kapsamında  çeşitli devletler, hepse giren mahkumlara kütüphane kuruyorlar, mesleki eğitim veriyorlar, bu kişilerin davranışlarını, hayata bakışlarını değiştirmek için projeler geliştiriyor ve mahkumları  etkili bir  rehabilitasyon sürecinden geçiriyorlar . Cinayetten dolayı hapse giren insanların bir kısmı, seneler içinde gerçek anlamda yaptıklarından pişmanlık duyuyorlar ve olgunlaşıyorlar.

EN ÖNEMLİ GERÇEK ŞU Kİ: Temiz bir çevrede güzel bir eğitim alan, sevgiyle büyüyen insanlar büyük bir yüzdelik dilimi ile iyi insanlara dönüşüyorlar. Kötü bir çevrede ve berbat bir eğitimle ve sevgisizlikle büyüyen insanlar da büyük bir yüzdelikle kötü insanlara dönüşüyorlar. Aslında insan, iyi birisi olmak üzere eğitilebilir, yönlendirilebilir fakat bunun başarılabilmesi için kişinin kendi iradesi dışında maruz kaldığı etkenler daha önemlidir.

İnsanların kurdukları sistemler içerisinde bile, kötülük yapan bir insanı, suçunu çekmek için hapse gönderseniz bile o kişinin düzelmesi için, iyi bir insan olabilmesi için hâlâ bir umut vardır. Suç işleyen insanları temize çıkartmak için çaba sarf etmiyorum. Fakat her kesin içinde doğduğu aile, o ailenin kafa yapısı, hayata, insana, erkeğe ve kadına  bakışı bir birinden farklı iken, yaşadığımız çevre, mahalle arkadaşları, fakirlik ve zenginlik gibi etkenler de işe koyulduğu zaman her birimiz farklı bir etki altında büyüyor ve kişiliğimizi de buna göre geliştiriyoruz. Eline silâhı alıp sırf kan davasına hizmet için kanlısı olan ailenin bir bireyini vuran bir erkek  mahkum edildikten sonra hapiste düşünecek uzun bir zaman dilimine giriyor. Hayatı, yaşamı, can denilen yüreğin herkes için ne kadar önemli olduğunu gözden geçiriyor. Öldürdüğü kişinin ardında bıraktığı sahipsiz kadını ve babasız kalan çocukların geleceğini düşünüyor. Kendisi de yıllar önce babasız bırakılmıştı. Kendisini babasız bırakan adamı öldürerek aslında en çok suçu günahı olmayan o saf ve temiz iki çocuğu nasıl mahfettiğini düşünmeye başlıyor. Babasız geçirdiği çocukluk günlerinde yaşadığı sıkıntıların ve acıların hatırasını yaşarken aynı acıları şu an kendi ellerinden ateşlenen silahın attığı mermi ile öldürdüğü adamın çocuklarının nasıl yaşıyor olabileceğini sorguluyor. Ardından bir ürperme geliyor içine. “O çocuklar da büyüyünce  ailemin fertlerinden birini öldürecek”. Ardından “Keşke” diyecek. “Elime silah tutuşturan aileme karşı gelseydim. Babamı öldüren adamı öldürmemin içimdeki acıyı dindirmeyeceğini aksine daha fazla acılar yaşanmasına neden olacağını idrak edebilseydim. Keşke geçmişe dönebilseydim. Parmaklıklar arasında yaşlanmayı beklemezdim, güzel bir hayatım olurdu…” diye söylenecek.

İnsanlık artık bir dönem öyle bir zamana ve teknolojiye uyanacak ki, suç işlemek, öfke kontrolü, vicdan yönetimi, başkalarının yaşam hakkına saygı duymak gibi insan beynindeki (eğitim, aile, çevre ve genetik aktarımları da hesaba katarsak) bazı işlevler kontrol altına alınabilecek. Bu gün öfkesini kontrol edemeyen, saldırgan, aşırı yargılayıcı vb  insanlara etkili bir muayene ve teşhisten sonra çeşitli ilaçlar veriliyor. Kişi bazen bu ilaçları ömrü boyunca kullanmak zorunda kalıyor çünkü beyinsel aktivitelerinde, normal insanların beyin aktivitelerine nazaran ters giden işleyişler var. Bazı hormonlar eksik salgılanıyor veya beynin bazı bölümleri, gereken işlevleri yeteri kadar yerine getiremiyor. Bu durumda, kişiye gerekli olan normal davranış biçiminin desteklenmesi için ilaç takviyesi yapılarak beyindeki işlev bozukluğu kontrol altına alınarak normal düzeye getiriliyor.
Yani insanlık artık kişilik ve davranış bozukluklarını tespit edip bu durum nörolojik(beyinsel)  bir rahatsızlığın sonucu mu?, Genetik bir faktör mü? Yoksa kişinin içinde büyüdüğü ailevi ve sosyal çevre mi bunda etken, tespit edebiliyor. Bir çoğunu da ilaç, veya rehabilitasyon ya da çeşitli terapilerle düzeltebiliyor. Önemle üzerinde durulacak olan husus ise insanlardaki bütün hislerin, davranışların ve karar yetilerinin bile, bilimsel temelli bir nedeni yani arka planı var. İnanç da buna dahil. Buna itiraz edenler olacaktır fakat manzara ortadadır. Kişinin Müslüman olup olmaması veya dinsiz olması, büyük bir yüzdelik dilimi ile kişinin içinde yaşadığı aile ve toplumun etkisine bağlıdır. Dünya toplumlarına genel olarak tepeden baktığınızda bunu açıkça görebilirsiniz. Müslüman toplumların arasında doğan ve büyüyen bireyler büyük bir yüzdelik dilimi ile Müslüman olurlar. Dini inancı olmayan bir topluluğun içinde doğup büyüyen bireyler de büyük bir yüzdelik dilimi ile dinsiz olurlar.

Kur’an ayetlerine baktığımız zaman inanç konusunda “Allah, dilediğini saptırır dilediğini de doğru yola iletir” ifadelerine sık sık rastlıyoruz. Şu durumda  Müslüman olmamak eğer sapkınlıksa ya da yanlış yolda olmak ise Allah dilediğini, Müslüman olmayan toplumların içine göndererek ya da bazı insanların eş cinselliğin yaygın olduğu bir mahallede doğmasını ve orada büyümesini sağlayarak o kişileri bile bile saptırmaya mı çalışıyor? Sonra ne yapacak? Cehennemine mi atacak onları?  Cehenneme de odun lâzım. İslâm dinine göre bir kişi Müslüman olmadan ölürse ömür boyu cehennem ateşinde yanacak, kurtuluşu yok. Bu insana hiç mi yardım yok?  Suçlulara uygulanan rehabilite gibi ya da ne bileyim o insanın Allah’a inanmasını sağlayacak bir ortam öte dünyada niye yaratılmaz? Eğer şu kısacık hayatta Allah’a inanmamış olmak çok büyük ve affedilmez bir günah ve suç ise niye sonsuz cehenneme alınır? Bari biraz yansın, ondan sonra da cennete alınsın veya akledecek, Tanrının varlığının farkına varacak bir imkâna kavuşturulsun ama hayır! (Bana inanmadan öldüysen vay haline!)

Aşağıda, Allah’ın dilemesine yönelik 38 tane Kur’an ayeti paylaştım. Bazı ayetlerin altına kendi görüşlerimi ve değerlendirmemi de ekledim. Bu ayetleri okuduktan sonra aklıma Usta oyuncu Şener ŞEN’in oynadığı köy ağası karakteri geldi. Köy ağanındır. Ağa ne isterse onu yapar. Dilediğini falakaya yatırır, dilediğine iş verir, dilediğini işsiz bırakır, dilediğine ev verir, dilediğini sokakta yatırır, dilediğini evlendirir, dilediğini bekâr bırakır. Ağanın nimetlerinden en iyi faydalananlar da o ağanın düzenini en güzel bir şekilde devam ettirip ağayı en çok pofpoflayanlardır yani Yalakalar. “Aman ağam, sen bizim böyüğümüzsün, aklı erenimizsin, efendimizsin,  kursağımıza ne giriyorsa senin sayendedir, sen olmasan aç galırık, sayende evlenip yuva kurduk, sayende garın doyururuk. Tarlamız tapanımız, evimiz barkımız senindir,  sen  başımızdan  eksik olma…
  • Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Kuşkusuz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (İNSAN/30)
  • Dilediğini Kendi rahmetine sokar. Zalimlere ise, onlar için acı bir azap hazırlamıştır. (İNSAN/31)
  • Yoksa onlar, senin hakkında: "Allah'a karşı yalan uydurdu." mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler; batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O kalplerde bulunan şeyleri hakkıyla bilir. (SURA/24)
  • Ve kalblerinin üzerine, Kur'ân'ı anlamalarına engel perdeler geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kur'ân'da bir tek olarak andığın zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar. (İSRA/46)
  • Bunlar, o kimselerdir ki; Allah kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. Ve onlar, gafillerin ta kendileridir. (NAHL/108)
  • Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır. (BAKARA/7)
  • (Ey Muhammed!) Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah'ın kendi ilmi dahilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah'tan başka kim hidâyete erdirebilir? Hala düşünmez misiniz? (CASİYE/23)
  • Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi helâk etmeyi murad ediyorsa, zaten öğüt vermemin size bir faydası olmaz. Rabbiniz O'dur ve nihayet O'na döndürüleceksiniz. (HUD/34)
  • Onlar orada gökler ve yer durdukça duracaklar. Ancak Rabb'inin diledikleri başka. Çünkü Rabbin dilediğini yapandır. (HUD/107)
Yukarıdaki 9 ayette ve Allah’ın dilemesi ile ilgili daha bir çok ayetteki “Allah dilediğini saptırır, O dilemedikçe siz dileyemezsiniz” gibi ifadeleri İslâmi çevreler şu şekilde yorumluyor:
Allah’ın dilemesi ve isteği aslında kişinin kendi dileği ve isteğidir. Kişi eğer doğru yola girmeye niyet ederse Allah onun bu isteğini yerine getirir ve kişiyi doğru yola iletir ama kişinin niyeti kötü ise Allah o kişiyi niyeti doğrultusunda kötüye iletir. Ayetlerdeki Allah’ın dilemesi aslında bu duruma işaret eder.”

Kamer suresi 17 inci ayetteki “Kur’an’ı anlaşılsın diye kolaylaştırdık” ifadesinin anlamı nedir? Ben bu ayetlerde bir kolaylaştırma görmüyorum, bu nasıl kolaylaştırma. Eğer Allah’ın dilemesi ile ilgili ayetleri Âlimlerin izah ettiği gibi anlamamız gerekseydi şöyle bir ifade biçimi olurdu:
  • İNSAN 31 (Orijinal ayet): Dilediğini Kendi rahmetine sokar. Zalimlere ise, onlar için acı bir azap hazırlamıştır.
  • Kendi yazdığım ayet: Niyeti iyi olan kişileri kendi rahmetine sokar. Zalimlere ise, onlar için acı bir azap hazırlamıştır.
  • İSRA 46(Orijinal ayet): Ve kalblerinin üzerine, Kur'ân'ı anlamalarına engel perdeler geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kur'ân'da bir tek olarak andığın zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar.
  • Kendi yazdığım ayet: Onlar Kur’anı anlamak istemezler, biz de onların bu isteğini kabul ederiz, duymak istemezler biz de duymamalarına yardım ederiz. Rabbini Kur'ân'da bir tek olarak andığın zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar.
Sayın İslâm Âlimleri, adının Allah olduğuna inandığınız İlâh, söylemek istediklerini açıklayacak kelimeler ya da ifadeler bulamamış anlaşılan. Siz düşünüp kafa yorup ayetlerin ne anlama geldiğini çözdüğünüzü düşünmüşsünüz  fakat çözülecek bir şey yok ortada ayetlerin anlamı açık. Allah dilerse insanın kalbini kulağını mühürler, Kur’an’ı anlamasını engeller, dilerse de kişinin anlamasını sağlar, bu kadar basit. Sizin iddianız gibi Allah’ın dilemesi, her insanın niyetine ve çabasına bağlı olsa idi söz konusu ayetler, benim yazdığım ayetlerdeki ifadeler gibi anlaşılır şekilde yazılırdı.
  • Dileyen onu düşünür. Bununla beraber Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Koruyacak da O'dur, bağışlayacak da. (MÜDDESSİR/55-56)
Dileyen O’nu düşünür” olarak devam eden ayette de Allah dilemedikçe kimsenin öğüt alamayacağı kısmını İslâm Âlimleri “Kişi Allah’ı ne kadar çok düşünür, içten anar ve  inanırsa Allah’ın öğüdünü ancak o şekilde alabilir” şeklinde yorumluyorlar. Bu psikolojik bir durum ve açıklaması da gayet basit. İnandığınız bir İlâh’ın size öğretilen bilgilerine akıl erdirebilmek ya da doğru olduğuna kanaat getirmek için öncelikle şartlanmışlık düzeyinde inanmanız yeterlidir. Bunun aslolan gerçeklikle alakası olmayıp kişinin önüne sunulan durumu asıl gerçeklik gibi algılayıp inanması ile alakası vardır. Her dinin içinde insanlar kendilerine öğretilen Tanrıya gönülden bağlanırlar, iman ederler ve imanları ne kadar güçlü ise inandıkları Tanrının kendilerine göndermiş olduğu kutsal kitabı ya da metinleri o kadar çok içselleştirirler. Eğer İslâm Âlimlerinin iddia ettiği gibi bu ayetlerdeki “Allah’ın dilemesi ile öğüt alınır” şeklindeki ifadenin anlamı, “kişi önce Allah’a inanmaya niyet eder, Onu anar, niyeti inanmak ve anlamak olur, ancak ondan sonra Allah o kişinin anlamasını sağlar” gibi bir görüşü doğru kabul edersek şu sonuç ortaya çıkar: İslâm akıl ve mantık dini değildir. Çünkü önce inanmak fiilini gerçekleştirmeniz gerekir. Yani normalde bir olaya inanmadan önce araştırıp akıl süzgecinden geçirdikten sonra elinizde topladığınız verilerle, sonuçlarla o olayın doğru olduğuna inanıp inanmamaya karar verirsiniz ya! (Çünkü doğru olup olmadığına yönelik şüpheniz vardır. Şüphecilik, bilimsel tutumun  yani akılcıl tutumun olmazsa olmazıdır. İslâm dininde şüphecilik ise kabul edilmeyen bir yaklaşımdır) Kur’an’a ve Allah’a inanmak için önce araştırıp okumaya, anlamaya değil, inanmaya karar vermeniz gerek. Yani önce inanmaya niyet edeceksiniz ondan sonra okuyacaksınız, araştıracaksınız. Bu psikolojik taktik sadece İslâm dini için geçerli değildir. Hıristiyanlığı da okuyup araştırmadan önce İman eder ve sonra okursanız, okuduklarınızı doğru kabul edersiniz ve Hıristiyan olursunuz. Bu durumda “Hıristiyanlık yer yüzünün tek gerçek dinidir” sonucu çıkmaz. “Hıristiyanlığın yer yüzünün tek gerçek dini olduğuna inanıyorum” sonucu çıkar. Zaten dinde ön koşul İnançtır. Aklınızı yorup ispat etmeye çalışmaya gerek yok sadece inanmak yeterlidir.  
  • Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği kimseyi şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola koyar. (EN'AM/39)
  • Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu, dilediğine azap edip dilediğini de bağışladığını bilmedin mi? Allah herşeye kâdirdir. (MAİDE/40)
  • Rabbiniz sizi çok daha iyi bilir. Dilerse size merhamet eder, dilerse azab eder. Seni de onların üzerine vekil göndermedik. (İSRA/54)
  • Dilerse size merhamet eder, dilerse azab eder” diyor.  Şöyle bir ifade yok mesela ayette: “Çokça töğbe eden, pişman olan kuluna merhametli davranır ama yaptığı kötülükte ısrar edene de azap eder.” Cümle gayet açık “Dilerse size merhamet eder, dilerse azab eder. Yoksa bu da kişinin Allah’a yalvararak merhamet dilenmesi ile mi alakalı? “Ağam merhamet et, ben ettim sen etme, bağışla beni, kulun kölen olam, ayağındaki çamur olam ağam, ben cahillik ettim sen böyüklük et…
  • · Şüphe yok ki Allah, iman edip salih amelleri işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacak. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. (HAC/14)
  • Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah, dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez. (NİSA/49)
  • O şimşek nerdeyse gözlerini (n nûrunu) kapıverecek. Önlerini aydınlattımı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktümü de dikilip kalırlar. Allah dilemiş olsaydı işitmelerini, görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir. (BAKARA/20)
  • Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye kadirdir. (BAKARA/284)
  • Allah, O'dur ki, sizi yarattı, sonra da size rızık verdi, sonra sizi öldürür, sonra sizi diriltir. Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak olan var mı? Allah, onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir. (RUM/40)
  • Bu ayette Allah’ın insanı yarattığı sonra da rızık verip öldürdüğü ve ardından kişiyi tekrar dirilttiği  yazıyor ve ardından “Bana  ortak koşulanların bir tanesi bunları yapabiliyor mu?” diye soruluyor. Öldükten sonra dirilme kısmını kimse bilip görmediğine göre Allah’ın ölüleri dirilttiğini, kişi nereden bilecek ki? Bunu bilip emin olduktan sonra Yaratıcıya ortak koştuğu varlıkların bunu yapıp yapmadığını sorgulayabilsin. Yazımın asıl konusu ile alakalı değil ama yine de ayetteki mantıksızlığa değinmek istedim.
  • Göklerin ve yerin kilitleri O'na aittir. O dilediğine rızkı genişletir dilediğine  daraltır. Şüphesiz ki O, her şeyi hakkıyla bilir. (ŞURA/12)
  • Dikkat ederseniz yukarıdaki ayette “İmtihan için kimisinin rızkını genişletir, kimisinin rızkını daraltır” demiyor veya “iyi ameller işleyenlerin ve hak edenlerin rızkını genişletir, iyi şeyler yapmayanların ve hak etmeyenlerin rızkını daraltır” da demiyor. Ayet çok açık: “Dilediğine rızkı genişletir,   dilediğine daraltır
  • İşte bu elçiler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik ve O'nu Ruhu'l-Kudüs'le destekledik. Şayet Allah dileseydi, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, onların peşinden gelen (ümmet)ler, birbirlerini öldürmezdi. Ancak ihtilafa düştüler; onlardan kimi inandı, kimi inkar etti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah dilediğini yapandır. (BAKARA/253)
Yukarıdaki ayeti İslâm Âlimleri kafalarına göre yorumlayıp istedikleri anlamı yükledikten sonra ayetin sonundaki “Allah dilediğini yapandır.” İfadesini nasıl açıklıyorlar çok merak ediyorum. “Allah uygun olanı yapandır” demiyor.  “Allah, hak olanı yapandır” demiyor.  “Allah ilâhi adaleti uygulayandır” demiyor. “Allah kulunun niyetine uygun olanı yapandır” demiyor   kardeşim.  “Allah dilediğini yapandır” yazıyor. Bu ifadelerin neyini sakız gibi sündürüp şişirip patlatıyorsunuz?
  • De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, herşeye güç yetirensin." (AL-İ İMRAN/26)
  • İnkar edenler: "Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!" derler. De ki: "Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtıp-saptırır, Kendisi'ne katıksızca yöneleni de dosdoğru yola yöneltip-iletir." (RA’D/27)
  • Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp-saptırır; Allah dilediğini yapar. (İBRAHİM/27)
  • Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet kılardı; ancak dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorumlu tutulacaksınız. (NAHL/93)
  • İşte Biz onu (Kur'an'ı) apaçık ayetler olarak indirdik; şüphesiz Allah, dilediğini hidayete yöneltir. (HAC/16)
  • Çünkü Allah, yaptıklarının en güzeliyle karşılık verecek ve onlara Kendi fazlından arttıracaktır. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır. (NİSA/38)
  • Eğer Allah dileseydi, onları herhalde tek bir ümmet kılardı. Ancak O, dilediğini Kendi rahmetine sokar. Zalimlere gelince; onlar için ne bir veli vardır, ne bir yardımcı (bulursun). (ŞURA/8)
  • Gerçekten, Allah, Kendisi'ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur. (NİSA/48)
Yukarıdaki ayet, İslâm dininin en büyük ve bağışlanmaz günahından bahsediyor. Şirk. Yani Allah’tan başka yaratıcılar olduğuna da inanmak. Eylem bile değil, sadece inanç ya İNANÇ!  Bu gün bir insanı öldürsen, kaç kişinin hayatı mahfolur? Kaç çocuk babasız kalır? Allah’a göre cinayet gibi, zulüm gibi Sosyal hayatın içindeki bu türlü kaoslar,  aslında başkalarına hiç zararı olmayan ve  sadece inancının içindeki bir detaydan ibaret olan ortak koşmadan daha önemli değil. İnanç ya İNANÇ!  Allah’a ortak koştuğun zaman neyi değiştirecek? Belki de hayatın boyunca bir karıncayı bile incitmeden yaşayıp öleceksin ama önemli değil. İslâm’ın İlâhı olan Allah, kendisinin tek Tanrı oluşuna inanılmasına aşırı derecede kıymet veriyor.
  • Hiç şüphesiz, Allah, Kendisi'ne şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. (NİSA/116)
  • Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. (NUR/21)
  • Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir. (KASAS/56)
Eğer Allah kimin hidayete erip kimin ermeyeceğini biliyorsa ki biliyordur. Bu kişilerin hepsini Allah yaratmıyor mu? Kişinin hidayete eremeyecek kişisel karakter yapısını ve yönelimlerini de Allah yaratıyor. Bile bile lades değil mi bu? Ateist annenin karnına kulunu gönderen sen. O çocuğun ateist çevrede büyümesini sağlayan sen. Dinlerin, insanların ürünü olduğunu nasihat eden kimselerin arasında eğitim almasını sağlayan ve yedi sekiz nesil boyunca dine inanmayan beyin yapısının genetik yatkınlık özelliğini o çocuğa aktaran  sen. Yeryüzünde  açlıkla, yobazlıkla, geri kafalılıkla, terör suçlarıyla baş başa bıraktığın dinine, dünya insanlarının “İllallah” diyerek uzak durmalarına  seyirci kalan sen. Sen şu işe “Canımın istediğini yoldan saptırır cehenneme odun yaparım, canımın istediğini de cennetlik eder hurilere boğarım” desene!
  • Dilediğini azaplandırır, dilediğine merhamet eder. O'na çevrilip-götürüleceksiniz. (ANKEBUT/21)
  • Eğer Allah, çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini elbette seçerdi. O, Yücedir; O, bir olan, kahredici olan Allah'tır. (ZÜMER/4)
  • Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir Kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösterici yoktur. (ZÜMER/23)
  • Allah, dilediğini ortadan kaldırır ve bırakır. Kitabın anası O'nun Katındadır. (RA’D/39)
  • Biz hiçbir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (İBRAHİM/4)
  • Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah'a secde etmektedirler. Birçoğu üzerine azap hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (HAC/18)
  • Andolsun Biz, açıklayıcı ayetler indirdik. Allah, dilediğini doğru yola yöneltip-iletir. (NUR/46)
Biraz hayal kurayım. Öldüm. Öte aleme gittim hesaba çekiliyorum. Allah bana dedi ki “Sen kötü yola girdin, günahkârsın”. Ben de O’na dedim ki: “Benim kötü yola girmemi sen dilemişsin, gönderdiğin ayetlerde öyle yazıyor”. Sonra Allah bana diyecek ki: Ben ayetlerimde “Dilediğimi kötü yola iletirim, dilediğimi hidayete ulaştırırım” derken aslında şunu kastediyordum, şöyle şöyle demek istiyordum, sen anlayamamışsın mı diyecek? YOK ARTIK!

Ben şahsen, Kur’an’ın Yaratıcı kelamı olduğuna değil Arap kelamı olduğuna inanıyorum. Kur’an’ın içinde iyi ve güzel ayetler de var fakat bu iyi ve güzel ayetlerin olması diğer ayetleri görmezden gelmemize ya da mantıksızlık, adaletsizlik içeren  ayetleri evirip çevirip olmadık anlamlar yüklememize neden olmamalı. Kur’an ismindeki kutsal kitap, sadece Arapların yazdığı bir kitap da olmayabilir. Belki Tevrat da dahil olmak üzere geçmişteki ileri uygarlıklardan gelen metinler de içeriyordur. Elinize özenle hazırlanmış bir kitap alıp o kitabın içindeki bilgileri kontrol edip doğru ve güzel olan metinleri ya da bilgileri ayırt ettikten sonra eksik ya da mantıksız olan bilgileri ya da metinleri de tespit ettikten sonra “Bu kitabı falanca araştırma gurubu ya da bilim adamı hazırlamış fakat kitabın içerisinde bir çok eksiklik ve yanlışlık var” diyebilirsiniz.  Eğer bu incelediğiniz kitap Tanrı katından geliyorsa önce o inandığınız Tanrının yarattığını varsaydığınız mükemmel vücudunuzu gözden geçireceksiniz sonra da “karmaşa içinde yazılmış ve hâlâ soru işaretleri ve mantıksız ayetlerle cebelleşilen bir kitap, benim mükemmel işleyişe sahip vücudumu yaratan Tanrı katından inmiş olabilir mi?”  diye sorgulayacaksın kardeşim!

AMELİYAT İPLİĞİNİ İLK OLARAK EL-ZEHRAVİ BULDU İDDİASI

Ameliyat ipliği tarihi, Antik dönemde ameliyat, Antik dönemde ameliyat ipliği, Bilim, Bilimsel, El Zehravi, El-Zehravi, Hayvan bağırsağından iplik, İlk ameliyat ipliği, sizden gelenler,
AMELİYAT İPLİĞİNİ İLK OLARAK EBU'L-KASIM ZEHRAVİ BULDU İDDİASI

Ameliyat ipliği, antik çağlardan beri farklı materyallerle de olsa kendi kendine iyileşemeyecek yaraların kapatılması amacıyla kullanılmaktadır. Ameliyat ipliklerinin tarihçesine bakacak olursak oldukça ilginç tablolarla karşılaşmak mümkündür.

M.Ö 50.000 ile 30.000 arasında ilk olarak gözlü ameliyat iğnelerinin keşfedildiği düşünülmektedir. M.Ö 20.000’li yıllarda keşfedilen kemik iğnelerinin ise Rönesans’a kadar yaygın olarak kullanıldığı Neolitik kafatasları incelemelerinde açıkça görülmektedir. İğne deliğinin içine doğru büyümüş kemikler, bize hastanın operasyon sırasında hayatta kalmasının yanı sıra ameliyat sonrasında da sağlıklı bir şekilde hayatına devam ettiğini göstermektedir. Bu bulgular, bize ilkel insanların bile cerrahi işlemleri gerçekleştirdiğini açıklamaktadır.

Kuzey Amerikalı Kızılderililer’in koter kullanmaları, Afrikalı kabilelerin kan damarlarını tendonlarla bağlayıp akasya dikenleri ile yaraları kapatmaları, dikiş hattına yerel bitki örtüsünün yardımıyla dikiş atmaları ve sonuna sekiz düğümü atmaları da ameliyat ipliği kullanımının ilk çağlardan beri büyük bir gereklilik olduğunu göstermektedir.

Antik çağlardan M.Ö 1900’lü yıllara geldiğimizde ise Babil kralı Hamurabi zamanında tapınak direğine kazınmış cerrahi uygulama teknikleri görülmektedir. Bu kurallar, o dönemde de ameliyatların gerçekleştirildiğini kanıtlamaktadır. M.Ö 2000 yıllarından kalan yazıtlar ise bize bağlamak ve dikiş atmak amacı ile tel ve sinir kullanıldığını açıkça göstermektedir. Misyoner olan Robert Felkin; 1879 yılında Uganda’da gördüğü koter ve şişleme yöntemi kullanılarak başarılı bir şekilde yapılan sezaryen operasyonunu anlatmaktadır.


Bir Güney Amerikan metodu ise yara dudaklarını büyük siyah karıncaların güçlü çenelerini kullanarak birbirine yaklaştırmaktır. Bu yöntemde karınca gövdesinin, kafayı yara üzerinde bırakacak şekilde büküldüğü ve kopartıldığı bilinmektedir. Antik Yunanlılarda ameliyat ipliği olarak at kuyruklarının kullanıldığı bilinmektedir. Thebes’te bulunan bir cerrahi papirüs ise Mısır’da yara kenarlarını birbirine yaklaştırmak için en çok kullanılan malzemenin keten ameliyat ipliği olduğunu, kollajen ve organik lif kökleri, kuru bağırsak, kuru tendon, at kılı, hayvan deri şeritleri, kadın saçı ve ağaç liflerinin de ameliyat ipliği olarak kullanıldığını göstermektedir. İlk anatomist Yunan hekim Galen ise 1800 yıl önce ilk kez ‘ De Methoda Medendi’ isimli kitabında ipek ve “katgüt”ten bahsetmektedir. Katgütün daha önce de kullanıldığı bilinmesine karşın, katgüt için ilk kaynağın bu kitap olduğu düşünülmektedir.

Daha sonra 9. asırda Arap hekim Razi’nin pratisyen cerrahlara katgüt kullanımını önermesiyle katgütün 1840’lı yıllarda oldukça popüler bir hal aldığı görülmektedir. 1930’lu yıllara kadar kullanılan ameliyat iplikleri genelde katgüt, ipek, keten ve pamuk iken sentetik ameliyat ipliklerinin kullanımına 1941 yılında Poliamid (Naylon) ile II. Dünya savaşı sırasında başlanmıştır. Ardından poliester, poliakrilonitril, poliolefin materyalleri ameliyat ipliği olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu materyallerin hiçbiri cerrahi kullanım amacı ile üretilmemiş olup tekstil sanayisindeki gelişmeler ile tekstilde kullanılmaya başlanmış; daha sonra bu kullanım cerrahi operasyonlarda denenmeye başlanmıştır. 1970 yılında cerrahi kullanım amaçlı ilk emilebilen, sentetik ameliyat ipliği PGA (glikolik asidin bir homo- polimeri (poliglikolik asit)) piyasaya sürülmüştür. Katgüte kıyasla emilim süresi daha geç olmasına rağmen düşük doku reaksiyonuna ilaveten güçlü düğüm mukavemetine sahip olması, PGA’ya ameliyat ipliği olarak geniş kullanım alanı yaratmıştır. Sonralarda da gelişen teknoloji ile değişik kullanım alanlarına hitap edebilecek emilebilir PDO(polidioksanon), PGCL (Poliglekapron), PGLA (polliglikolik ko laktik asit) ve emilemeyen PP (Polipropilen) gibi materyaller üretilmiştir.

Sentetik ameliyat ipliği kronolojisi
  • 1941 Poliamid
  • 1958 Poliester
  • 1969 Polipropilen
  • 1970 PGA
  • 1974 PGLA
  • 1985 Poliglikonat
  • 1989 Polidioksanon
  • 1993 PGCL
  • 1995 PGLA Rapid
  • 2003 Antibakteriyel PGLA (Triklosan)
  • 2006 Antibakteriyel PGCL, PDO (Triklosan)
  • 2010 Antibakteriyel PGLA, PGCL, PDO, PGA (Klorheksidin)
İlkel çağlardan beri hayatımızda yeri olan ve insan sağlığı için bu denli önem arz eden ameliyat iplikleri günümüzde de istisnasız her cerrahi operasyonda kullanılmaktadır. Bu sebeple bu alanda halen daha geliştirmeler yapılmakta, hasta sağlığını ön planda tutarak yeni materyaller denenmektedir. Günümüzde, antik çağlardaki gibi herhangi bir materyalle doku kapaması yapılmasının mümkün olmaması, ilgili testlerle biyouyumlulukları kanıtlanmış olan güvenli sentetik materyallere olan ilginin artmasını sağlamıştır.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Hayati Kartal

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

İNSANIN SERÜVENİ

Yazan: Karmaşık
Karmaşık, Bilimsel, İnsanın serüveni, Big bang, Tesadüf mü Tanrı mı?, Varoluş, Evrim teorisi, Tesadüfen varoluş, Bilim, Din ve Bilim, Tanrıyı arayış, Evrenin başlangıcı, Dünyanın yaşı, İNSANIN SERÜVENİ
İslam dininin, daha doğrusu tüm dinlerin aslında zeki insanların “toplum mühendisliği” olduğu gerçeğini, kutsal kitaplardaki mantık hatalarını analiz ederek ispatlayan diğer yazar arkadaşlarıma sevgi ve saygılar gönderiyorum.

Onlar nasılsa bu hataları çok ustalıkla bulup ifade ediyorlar, bende farklı bir konu yazayım istedim.
Biz doğup, yaşayıp ölüyoruz. Elimizdeki tek somut delil bu.
Başka türlü var olmuyoruz.

Doğada var olan yapıların, manevi bir öze sahip olduğunu düşünüyoruz. Buna insan ırkını da dahil ediyoruz. Yani belki de doğal oluşumu ve sürekliliği içerisinde cereyan eden tüm şeyleri biz kendi mantığımızla maneviyat yükleyerek anlamlandırıyoruz.

Belki oluşan hiçbir felaketin veya rutin doğal olayların, örneğin rüzgâr, yağmur, sıcak vs. gibi doğa olaylarının manevi bir güç iradesi ile cereyan ettiğini varsayıp, beynimizi daha fazlasını düşünememesi için sınırlıyoruz.

Şimdi.. Bugüne kadar doğru bildiğimiz sistem olan; yaratacı tanrı, insanı yarattı. Doğadaki tüm diğer canlıları da bize hizmet etmesi için yarattı. Her yarattığı şeyin bir işe yaradığı ve boş yere hiçbir şeyi yaratmadığı, ve bizler bu hayata sınava tabi tutulmak için gönderilmiş olduğumuzu, başarılı olursak öldükten sonra erkek olan cinsilerin içgüdülerinin arzulattığı her şeyin verileceği senaryosu çok tutmuştu. Son 3-4 bin yılda bu senaryonun bir çok değişik versiyonu vizyona kondu ve bir kısmı gerçekten çok tuttu. Her versiyonunda senaryonun sonu ya çok iyi ve sonsuza kadar kötü olarak bitiyordu.

Ancaakk….

Diğer yazar arkadaşlarımı okuduğunuz da, bu senaryonun birçok mantık hatası ile dolu olduğunu ve gerçek olamayacak kadar uçuk olduğunu anlayabiliyorsunuz. O insanlar bizler için kafa patlatıp detaya girip okyanusun dibinden iğne çıkarıp mantığımıza sergiliyorlar.
Dolayısı ile oldu mu benim iç dünyamda kocaman bir boşluk!
Bu noktaya gelen bir insan, artık geri dönemez.

Peki gerçek nedir?
Durduğum yer, kocaman bir boşluk. Beyaz bir boşluk. Her şeyi yeniden yazmak gerekiyor. Bir yerden başlayıp yavaş yavaş, düşüne düşüne, okuya okuya yeniden yazmak gerekiyor. İnsanlara doğduğundan beri inandıklarının aslında kocaman bir yalandan ibaret deyip, sonrada öylece bırakamazsın.


Tamam haklısın! Bende inandım.
Koskoca bir yalanmış bütün bunlar.
Ama bu durumda ben neredeyim? Burası neresi ??
Hadi bildiğimiz her şeyi masaya yatıralım. Bakalım ortaya bir şey çıkacak mı?

ELDEKİ VERİLER
-Her canlı ölüyor.
-Dünyanın yaşı 4,54 milyar yıl.
-İnsanın yaşı yaklaşık 3.67 milyon yıl.
-İlk canlı organizma 4.28 milyar yıl önce yaşamış.
-Olayın kronolojik şeması yaklaşık aşağıdaki gibi.
Yukarıda ki zaman tünelini incelemenizi öneriyorum. Önce evren var olmuş. Big bang veya artık her ne ile olduysa. Evren bir enerji-madde olarak yaşamına başladıktan 9-10 milyar yıl sonra dünyamız oluşuyor. Artık güneşten mi kopmuş veya little bang mi olmuş bilemiyorum. Şimdilik merakta etmiyorum o kadar. Bana yaşı gerekiyor. Evren enerji ve madde olarak yaşamaya başladıktan 9-10 milyar yıl sonra dünya yaşam enerjisi ile dönmeye başlamış. Yani 10 milyar yıl boyunca bu devasa uzay biz, yani dünya olmadan yaşamına devam etmiş.

Dünya da bir şekilde olmuş. Dikkatinizi çekerim hala ortada insan, melek, cin vs hiçbir şey yok. Kendi varolan devasa enerjisi ile evren yaşamına ve genişlemesine devam etmiş.
Dünya dönmüş dönmüş soğumaya başlamış, su oluşmuş.Bu, su dediğimiz madde hakikaten özel bir madde. Rengi, kokusu ve tadı olmayan bir madde.
Şimdi burada duralım..

Yerkürede yaşam su ile başlıyor. Su ve hava. Ve görebildiğimiz başka hiçbir gezegende bu durum söz konusu değil. Peki hadi diyelim ki bizim su maddemize ihtiyacı olmayan başka maddelere ihtiyacı olan canlılar var mı? Şu ana kadar gözlemleyebildiğimiz kadarıyla uzayda hareket eden bir canlıya rastlamadık.

Yani biz yerküre üzerinde her ne kadar milyarlarca yıllık bir evrimin sonucu olsak bile, tesadüf eseri oluşmadığımız ortada.

Zaten benim arayışım yaratıcıyı bulmak üzerine. Yoksa insanlığın beyin gelişimine paralel olarak yaratıcı kavramına değişik yorumlar getirip en son olarak ta 3 kutsal din ortaya atarak bu görüşlerini olgunlaştırmışlar hatta bu yolla insanlara istediklerini yaptırmışlardır.

Yani bu insanlar ( adına peygamber mi dersiniz, dahi mi dersiniz ) yaratıcı kavramına yorum getirmişler. Ve bu yorumlar o kadar tutmuş o kadar popüler olmuş ki bugün bile bu önermelerden ekmek yiyen bir sürü dolandırıcı var.

Eğer su maddesi daha birkaç gezegende de bulunsaydı ve oralarda yaşam olmasaydı yine bir nebze doğal evrimden bahsedebilirdim. Ancak suyun ve oksijenin var olması ve biz dünya canlılarının su ve hava ile var olup yaşamımızı su ve hava ile devam ettirme zorunluluğumuz olması beni ister istemez tesadüfen değil bir irade tarafından yönetilen veya başlatılan yaşamın içinde olduğumuz düşüncesine itiyor.

Evrenin kendisi mi acaba bizi bu ücra ve korunaklı köşede yaratıp gözleyen? Yoksa evrenden daha büyük bir yaratıcı varda , bu yaratıcı evreni de yaratmış olan bir güç mü?
Yine geldik kördüğüm olmuş ve çözülemeyen düğüme. Şu ana kadar geldiğim tek somut nokta, dinlerin tamamının insan uydurması olduğu. Bunun dışında ki hiçbir sorunun cevabını bulabilmiş değilim.

Tesadüfen oluşmuşuz deyip topu taca atmak kolay. Ancak gerçek nedir? İşte o gerçeği bilmek, en azından sağlıklı ve mantıklı temel üzerine oturmuş bir varsayım üretmek gerek.

Yoksa öylece havada kalmış bir şekilde yaşayıp, sonra da aptal aptal havaya bakarak ölmek istemiyorum.

YENİ BİR EVRİM İÇİN SORGULAMA

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, Evrim, din ve bilim, Bilimsel, Evrim süreci, din, Çorum katliamı, Sivas katliamı, Maraş katliamı, Evrim tamamlandı mı?, Evrimleşme, Tek yol bilim, Galile, İmamhatip okullarında deist,
YENİ BİR EVRİM İÇİN SORGULAMA

Yerküre üstünde insanımsı ilk canlı türlerinin 65 milyon yıl önce ortaya çıktığı biliniyor. Gelişim ve evrim içinde olan bu canlı türlerinden biyolojik evrimini tamamlamamış ilk insan örneği iki buçuk milyon yıl öncesinde ortaya çıktı. İki buçuk milyon yıl önce taşlardan araç gereç yapmayı düşünebilecek kadar yeteneğe sahip olan bu insan örneği; dört yüz bin yıl önce ateşin yakıcılığını keşfederek kontrol altına almayı başardı. İnsan sürekli biyolojik evrim geçirmeyi sürdürerek heykel ve resim yapmaya başladı, tarım yapmayı öğrendi, bazı hayvanları ehilleştirdi. Böylece insan avcı ve toplayıcılıktan sonra yeni bir evrim içine girdi.

Bilim insanları kozmik takvime göre hesaplar yapıp, bütün bu gelişmelerin; saniyenin kırk milyonda biri gibi akıl almaz kısa bir zaman dilimi içinde olup bittiğini açıklamaktalar.

Evrende canlı cansız her şey sürekli bir evrim yaşamaktadır. Aynı suda iki kez yıkanılamaz ilkesi; bir sürekliliğin, bir döngünün, bir gelişimin, bir değişimin karşılığı olarak felsefecilerin ortaya attığı bir düşüncedir. Aynı suda iki kez yıkanıldığında önceki suyun özelliği değişir. Aynı su önceki sudan çok farklı bir su olmuştur. Bu su, akarsuysa zaten akıp gitmiştir. Bir saniye önceki tinsel, düşünsel, biyolojik yapımız, bir saniye sonrakinden değişik olur. Sözün kısası canlı cansız her şey sürekli bir gelişim ve değişim içindedir. Batı felsefecileri bu döngüye Diyalektik adını vermişlerdir. İnsanoğlunun biyolojik evrimini tamamlayıp tamamlamadığı henüz bilinmiyor. Ancak; beyninin çok az bir kısmını kullanabilen insanoğlu, şu ana kadar düşünsel evrimini tamamlayamamıştır.

İnsanlık tarihi içinde sayısız savaşlar, sayısız toplu kıyımlar oldu. Yeryüzünde milyonlarca dönüm toprak varken senindir- benimdir yüzünden çok kan döküldü. Kimi savaşlar başkalarını sömürmek için, kimi savaşlar dinler ve mezhepler için yapıldı. Toplulukların liderleri; bencillik, düşünce kıtlığı ve sahiplenme hırslarından dolayı ya da yalnızca otorite için anlamsız savaşlar çıkardılar. Bütün bu kötülüklerin tek nedeni ise; düşünsel evrimini tamamlayamamış insan topluluklarının her şeye sahiplenme, her şey benim olsun duygusudur. Sınırlar kaldırılmadıkça, yeryüzündeki bütün insanlar yeryüzünün bütün nimetlerinden yararlanmadıkça insanların yeryüzünde sömürülmeden, savaşmadan yaşama olanağı yoktur. Düşünsel evrimini tamamlayamamış ve ilkel vahşiliğini sürdürmekte olan insanlar; yaşamı kolaylaştıran bütün teknolojiye, büsbütün yeniliklere, gelişmelere karşın halen savaşabiliyorsa, halen kan dökülüyorsa, halen Afrika gibi yerler açlık içindeyken bile sömürülüyorsa herkes üşenmeden, korkmadan enine boyuna düşünmek, sormak, sorgulamak ve yanıt bulmak zorundadır.


İnsanoğlu henüz düşünsel evrimini tamamlayamadığından 21.yüzyılda yeni bir evrim aşamasına girmiş bulunuyor. Yerkürenin korkmayan, susmayan, korkutulamayan, susturulamayan aydın insanları; sorular sormaya, yanıtlar bulmaya, insanlığın tek kurtuluş yolunun bilime sarılmak olduğunu yeniden söylemeye başladılar. Yüzyıllar öncesinde Sokrat, Pir Sultan Abdal, Nesimi, Şeyh Bedrettin, Ahi Evren, Mevlana’nın oğlu Alâeddin Çelebi gibi niceleri öldürüldü. Bilimi savunan Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, M. Taner Kışlalı, Abdi İpekçi, Turan Dursun, Cavit Orhan Tütengil gibi aydın insanlarımız da aynı şekilde ortadan kaldırıldılar. Suçları; gerçekleri insanlara göstererek toplumları itaat ve biat kültüründen kurtarmaktı. Din sömürüsüyle ekonomik sömürünün aynı çizgide olduğunu halka açıklamak; sömürülmeden, eşit koşullar altında yaşamayı savunmaktı.

Tarihe baktığımızda din- bilim çatışmasının din mahkemelerinde nasıl sonuçlandıklarını görürüz. “Dünya dönüyor” diyen Galile’nin din mahkemelerinde nasıl yargılandığını bilmeyen yok. Bilim insanı Bruno dili kesildikten sonra kazığa bağlanıp canlı olarak yakıldı. Modern kimyanın kurucusu Lovoiser giyotinle idam edildi. Ploton’un öğrencisi Bayan Hypatia taşlanarak öldürüldükten sonra cesedi yakıldı. Felsefeci, gökbilimci, kan dolaşımını ilk inceleyen Servetus canlı olarak yakıldı. Pisogor öğrencileriyle birlikte topluca yakıldı. Dinlerin gölgesinden yaralanan din adamlarıyla siyasetçiler bilim insanlarını öldürmekle otoritelerini koruyacaklarını sandılar. Bilim insanları öldürülse de bilim süregeldi.  Ancak şu var ki; öldürmekle, özgür düşünmenin önleneceğini sananlar hep yanıldılar.

Çok uzağa değil yakın tarihi de bakmalı: Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta daha başka yerlerde inanç kıyımları yapıldı. Sivas’ta bu vatanın düşünce yiğitleri yakıldı. Ortaçağın din mahkemeleri de inançları yüzünden insanları yaktılar. Nazi Almanya’sında soy ve inançları yüzünden İnsanlar fırınlarda, kitaplar meydanlarda yakıldı. 12 Eylül’de hem siysi erk sahipleri olduklarını sananlar, hem de siyasi erkin hışmından korkanlar kitap yakarak bu siyasi erkin sürüp gideceğini sandılar… Geriye ne kaldı? Din diye yutturulan; ham düşünceler, söylenceler, çocukların bile inanmakta güçlük çektikleri masallar… Son yıllarda verilen eğitim ve öğretim tamamen bilimden uzaklaştırılıp bu şeytan üçgeni içine çekildi.

Günümüz Türkiye’sinde Turan Dursun, İlhan Arsel, Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz gibi aydınlar ilk dinsel sorgulamaları başlatarak öncü oldular. Hemen ardından R. İhsan Eliaçık, Mehmet Okuyan, Abdulaziz Bayraktar, Cübbesiz Mahmut, Yakup Deniz, Caner Taslaman, Mehmet Azimli, İsrafil Balcı, Bayraktar Bayraklı, Edip Yüksel, Celal Şengör, Mihail Bayram, Şahin Filiz, Muazzez İlmiye Çığ, Eren Erdem gibi aydınlar yeni meşaleler yaktı. Toplumu boş inançlardan, güce itaatten, içi boşaltılmış inanca teslim olmaktan, İslam’ı ölü bir din ve Kuran’ı ve anlaşılmaz bir din kitabı olmaktan kurtarmaya çalıştılar. Halen de çalışıyorlar. Bu aydınların sayısı her geçen gün çoğalmaya başladı. Böylece her türlü gizli güçlerin yasakladığı tabular yıkıldıkça, her bir şey sorgulanabiliyor.  Kendi dilleriyle kendi dinlerinin kitabını okuyanlar, çelişkileri görmeye, düşünmeye ve sorgulamaya başladılar. Sonuç: içi boşaltılmış din yerine deizm ve ateizmi seçmek oldu. Son günlerde imam hatip okullarında deistlerin artması bu sorgulamaların sonucu olduğu apaçık ortadadır. Sözün kısası iktidar sahipleri, tuzak olarak kazdıkları kuyulara kendileri düştü!

Bu olumlu bir gelişmedir. Ali Şeriati’nin dediği gibi; “Çocuklarınıza yalnızca okumayı öğretmek marifet değildir. Asıl marifet çocuklara sorgulamayı ve düşünmeyi öğretmektir.” Biyolojik olmasa da düşünsel yeni evrim başlayınca; “düşünme itaat et” diyenlerin “düşünmeye başla, sor ve sorgula” diyenlerin karşısında maskeleri düşmeye başlayacaktır. Bu yeni evrim kesintiye uğramadan sürdürülebilirse; şimdiye kadar yeterince sorgulanamayan inançların da neden ve sonuçları sorguya çekilebilinecektir.

KADIN BİYOLOJİSİ, DİN VE BİLİM

KTZ, din, islamiyet, Kadın biyolojisi, din ve kadın, Kur'an'da kadın, Kadın ve bilim, din ve bilim, Kadın neden adet görür?, Adet sancısı, Ruh güzelliği, Adet görmek ve din, Embriyo ayet
DİN, BİLİM VE KADIN BİYOLOJİSİ

Yıllar önce annem ile birlikte gittiğim bir altın gününde küçük bir tartışma  yaşanmıştı. Konuyu anlatmaya,  önce bu altın gününün hatırasından başlamak istiyorum. Konu nereden başlamıştı hatırlamıyorum fakat kadınların adet günü ile ilgili konuşulmaya başlanıldı. Kadınlardan birisi, kızının adet döneminde çektiği sancıların şiddetini anlatmaya başladı. Ağrı kesici hapların bile fayda etmediğini ve bu sancılar başladığında kızını her seferinde hastanenin acil servisine götürüp iğne yaptırmak zorunda kaldıklarını söyledi.  Bu konu üzerine herkes bir şeyler söylemeye başladı:
- Evlenince geçer
- Bir tane de çocuk doğurdu mu hiç ağrısı kalmaz
- Yok yaaaa, milleti kandırmayın, ben evlendim, üç çocuk doğurdum hâlâ sancı çekerim
- Ben kız iken sancım vardı, evlendim çocuk doğurdum geçti
- Herkesin vücudu bir değil demek ki, vs...

Konuşmalar bu şekilde devam ederken ağzımdan birden “bu sancıyı niye çekiyoruz ki? Doktorlar bir çare bulsa da bu sancılardan ebediyen kurtulsak, benim adetim de çok sancılı oluyor” demiş bulundum. İlahiyat mezunu ve dini sohbet vaazcısı ablamız kaşlarını çattı ve o güzel ağzını açtı:
- Oldu canım. Adet sancısını çekmeyin, doğum sancısını çekmeyin, ne çekeceksiniz? Niye geldiniz bu dünyaya? Demek ayda bir gün ya da iki gün ağrı çekmeyeceksiniz diye Allah’ın verdiği bedenle cacık cucuk oynayıp kadınlıktan  insanlıktan çıkacaksınız öyle mi? Hiç sormuyorsunuz Allah bize bu ağrıları bu sıkıntıları niye vermiş diye? Allah kimseye çekemeyeceği ağırlıkta yük vermez. Benim adet sancılarım olmaz ama benim başımda da iki tane yaşlı var. Birinin altından alıyorum, öbürünü sürekli hastaneye taşıyorum. Benim de başka sıkıntılarım var. Ben şikayet ediyor muyum? Sıkıntı çekmeyeceksiniz, bu Allah’tandır demeyeceksiniz, kıçınızı sıcak mindere oturtacaksınız, ondan sonra da kul olacaksınız, cennete gireceksiniz  öyle mi?...

İşittiğim lafları kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama genel hatları ile yukarıdaki gibiydi. Müslüman olduğum günlerde ve özellikle kadınların bir araya geldiği dini toplantılarda,  dünyadaki  imtihan süreci sürekli olarak tekrarlanır, vurgulanırdı.  Sıkıntı çeken ve bu sıkıntılara sabreden insanların Allah katında daha hayırlı oldukları bilgisi, bilincimize nakış gibi işlenmişti. Taaa ki ben dinden çıkana kadar.

Kâinatı yaratan şuurlu bir Bilinç var mı? Bu Bilinç  şu an ve her an, insanların yaşantısına bir şekilde müdahale ediyor mu? Bu tür sorularımın henüz bir cevabını bulamadım fakat diğer konularla ilgili soruları artık “Allah böyle istedi, böyle takdir etti, biz imtihandayız”  gibi  gelenekselleşmiş  inanç kalıplarıyla cevaplamaya çalışmıyorum. Herhangi bir konuda, konu ne olursa olsun, dini aradan çıkarttığınız zaman soruların çeşitlendiğini ve cevapların da daha net ve anlaşılır hatta kabul edilebilir  olduğunu fark ediyor insan. Madem ki konumuz kadın biyolojisi, hadi sorulara geçelim.


 Soru 1: Bir kadın neden adet görür?
Cevap:   Yumurtlama zamanında, kadının vücudu bu yumurtanın döllenme ihtimali için hazırlık yapar. Vücut progesteron hormonu üretmeye başlar, rahim içi duvarlar kalınlaşır ve döllenme ihtimali olan  yumurtanın gelişmesi  için uygun bir ortam hazırlar. Eğer yumurta döllenmemişse,  progesteron seviyesi düşer ve kalınlaşan duvarlar dışarı atılır. Yani kadının vücudu her ay, hamilelik için hazırlık yapar, hatta bebeğin içinde büyüyeceği suyu bile hazırlar fakat kadının  yumurtası döllenmemişse hamilelik için rahimde yapılan bütün bu hazırlık vajina yolu ile vücuttan atılır.

Soru 2: Bir kadın neden adet sancısı çeker?
Cevap: Hamilelik için yapılan bu hazırlıklar vücuttan atılırken rahim içi kaslar kasılır. Bu kasılmaların ağrı olarak hissedilmesi ya da hissedilmemesi, kadının biyolojik yapısına, psikolojisine,  genetik özelliklerine, ağrıyı yaşamasına sebep olabilecek bir sağlık probleminin olup  olmamasına, beslenmesine ve sportif  faaliyetlerine  göre değişiklik göstertir.

Soru 3: Adet döngüleri neden her ay her ay sürekli yaşanır?
Cevap: Kadınların hamile kalma ihtimallerini yükseltmek için. Kadın vücudunda her ay gerçekleşen ve döllenme için hazırlanan olgunlaşmış yumurtanın yaşam süresi  sadece 24 saattir. Spermin yaşam süresi ise 2-3 gündür. Bu durum, kadının hamile kalma başarısını etkiler. Yumurtlamanın  her ay  ya da 21 günde bir gerçekleşmesi, kadının hamile kalma ihtimalini yükseltir.

Soru 4: Bir kadın kaç yaşında adet görmeye başlar?
Cevap:  10 – 14 yaşları arasında.

Soru 5: Bir kadın neden çocuk yaşta adet görmeye başlar?
Cevap: Adetle birlikte kız çocuğu, ergenliğe girer. Memeleri büyümeye, cinsel organları gelişmeye başlar. Dolayısıyla doğurganlık özelliğine adım atmaya başlar.

Soru 6: Bizler kız çocuklarımızı adet görmeye başlayınca hemen  evlendirmiyoruz, çocuk doğurtmuyoruz. Bir çok kız çocuğumuz,  adet döngülerinin  verdiği sancılardan dolayı okula gidemiyor, sınavlara hazırlıkta sıkıntı ve eksiklikler yaşıyor. Cinsel organların gelişimi ve doğurganlık özelliğine giriş neden küçük yaşta başlıyor?
Cevap: Bu soruyu sormanızın nedeni, insanlık olarak ileri bir çağda yaşıyor olmamız. Adet dönemlerinin başlangıç yaşının genetik kodlaması, en eski  atalarımızdan yani ilk insanlardan aktarıla gelmiştir. İnsanlık, buzul çağı, taş devri, bakır devri ve demir çağı gibi dönemlerden geçmiştir. İlk atalarımızın yaşantısı hayvanlar gibiydi. Topluluk halinde değil birey olarak yaşıyorlardı.  Vahşi hayvan saldırıları, hijyenik olmayan yaşam koşulları, enfeksiyonlar ve tedavi edilemeyen çok basit hastalıklardan dolayı ortalama insan ömrü 20-25 yıldı ve dünyaya gelen bebeklerden çok azı yaşayabiliyordu. Bu kadar kısa bir yaşam süresinde  insan dişisinin mümkün olduğu kadar erken  yaşta doğurganlık özelliğini kazanması ve hamilelik  başarısının artması için de bu döngülerin her ay yaşanması gerekiyordu. İlk insanların yaşadığı dönemlerde amaç,  diğer canlılarda olduğu gibi neslin tükenmeden devam ettirilebilmesine dayanır. Vücut fonksiyonları ve içgüdüsel davranışlar da bu doğrultuda  yani sürekli olarak çoğalmaya göre ayarlanmıştır. Evinde kedi besleyen insanların çoğu bilir, kediler genellikle henüz yavruyken kızışmaya başlarlar ve hamile kalıp yavrularlar. Bu durum bir çok hayvan türü için de geçerlidir.  İnsanlık da muhtemelen ilk dönemlerinde böyle idi. Kadınların bu adet durumunu  çok erken yaşta yaşamaya başlaması, ilk atalarımızın vahşi yaşam koşullarında  verdikleri  var olma mücadelesinin genetik gerekliliklerinden  aktarılagelir.

Soru 7: Şu an ki yaşadığımız çağda böyle bir genetik gerekliliğe gerek var mıdır?
Cevap: Eğer  tıp alanındaki gelişmeler, kadınların adet döngülerinin özelliklerine genetik olarak müdahale edecek düzeyde gelişmiş ise bir kadının çocuk yaşta adet görmeye başlamasına ve elli yaşına kadar her ay adet dönemi geçirmesine gerek yoktur?

Soru 8: Neden böyle bir  gerekliliğe  gerek yoktur?
Cevap: Eski zamanlardaki düzen ile şimdi ki yaşadığımız çağın düzeni arasındaki fark oldukça artmıştır. Çok sayıda çocuk sahibi olmak, bir çok nedenden dolayı artık gerekli değildir(Bunun nedenlerine girersek konu çok uzar). Çocuklar, küçük yaşlarından itibaren eğitim hayatına başlıyor ve eğitimlerini ortalama olarak 22, hatta 30’lu yaşlarına kadar devam ettiriyorlar. Kadınların hamileliği, genellikle bu sürenin bitiminde başlıyor. Dolayısıyla bir kadının 10 yaşından 20’li yaşlara kadar veya 30’lu yaşlara kadar ortalama 10 ile 20 yıl boyunca rahimlerinin sürekli olarak hamilelik hazırlığı yapması, gereksiz bir sıkıntıdır.


Geleceğe Bir Yolculuk Yapalım
Biz kadınların genetik özellikleri değiştirildikten sonra:
Bir kadın, 18 yaşına geldiğinde ve boyu yeteri kadar uzadığında hormonları ve buna paralel olarak cinsel organları gelişmeye başlıyor. Fakat hayatı boyunca hiç adet dönemi yaşamıyor. Ne zaman ki çocuk sahibi olmaya karar veriyor, işte o zaman rahminin yumurtlamasını sağlayacak ve yan etkisi olmayan bir hap içiyor veya koluna minik bir iğne yapılıyor ya da yumurtalıklarına bir frekans gönderiliyor.  Böylelikle rahminin yumurtlaması  anında  tetikleniyor ve olgunlaşmış bir yumurta, tüplere iletiliyor, rahim, hamilelik hazırlığına başlıyor.  Anne adayı, eşi ile birlikte, bizzat kendilerinin belirlemiş olduğu bu gün içerisinde eşi ile birlikte gerekli hazırlığı yapıyor ve kadın hamile kalıyor. Anne, çocuğunu doğurduktan sonra ikinci bir çocuk planlamasına kadar yine hiçbir şekilde kadının rahmi, dışarıdan uyarılmadıkça yumurtlama gerçekleştirmiyor yani adet dönemi yaşanmıyor. Geçmiş dönemlerde, çoğalmanın idrakinde olmayan ve düşük bir zekâya sahip olan ve çoğalması için genetik özelliklerinin yönlendirmesi yani ilkel kabul edilen dürtüler ve otomatik yaşam fonksiyonları ile yaşayan, çoğalan  insan türünün geldiği şu noktada artık yaşamın her alanına bilinç ve zekâ hakim olmuş durumda. İnsanlar, plansız  çoğalmanın ve bu çoğalmanın sonuçlarının son derece farkında ve bilincindeler. Zekânın gelişimi ile birlikte bu bilinç ve bilgi de yaşanılan çağın gerekliliklerine ve tıbbın, bilimin sağlayacağı imkânlara göre değişecek, gelişecektir.

Peki dinler, bu tür değişimleri nasıl karşılayacak? Bu gün hâlâ dünyanın çeşitli islâm ülkelerinde çocuk felci aşısını günah sayan, kız çocuklarını sünnet eden, doğum kontrol yöntemlerini kullanmayı “Allah’ın yasalarına karşı gelmek” olarak değerlendiren dindarların varlığını göz önüne alırsak, müslüman kesim, bu değişimleri nasıl kabullenecek? Ya da kabullenecek mi? Tahminimce her zaman olduğu gibi en arkadan takip edecek, bazıları ise hiç takip etmeyecek. İlk önce sert sesler yükselecek. Adet dönemlerinin bir kadın özelliği olduğu ve bu dönemleri ortadan kaldırmanın kadınları erkekleştireceğini öne sürenler bile çıkacak. Bu iddialarını kanıtladıklarını düşündükleri ayetleri okuyacaklar. Buna rağmen belirli bir kesim, bu yöntemleri vücutlarında faaliyete geçirmeye başlayacak. Uzun bir zaman diliminde bu yöntemler yaygınlaşacak. Ve en dindar olan kesim, bu yöntemleri en sonra uygulamaya başlayacak. Bu kez vaazlar, fetvalar değişmeye başlayacak. “Allah, bu özelliği kadına, geçmiş zamanlarda ihtiyaç olduğu için vermiştir. Şu an artık böyle bir ihtiyaca dolayısıyla da özelliğe  gerek kalmamıştır” diyen  yeni İlahiyatçı’lar ortaya  çıkacak. Menapoza giren bazı kadınların, kemik erimesine maruz kalmaması için kullanılması tavsiye edilen östrojen hormonuna bile “günahtır” diyen güruh, ayağına zincir vurulmuş sürgün gibi sürüne sürüne en arkadan takip edecek bu tür gelişmeleri.

Ve insanlık öyle gelişecek ki, yapay rahimler geliştirilecek. Anne rahminin bütün işlevini yetine getiren ve tam donanımlı merkezlerde bulunan yapay rahimler. Muhtemelen bu yöntemi ilk olarak  rahminde bebek gelişimine imkân  vermeyen hastalıklara ya da yapısal bozukluklara sahip olan  kadınlar kullanacak. Ardından diğerleri gelecek. İlk uygulamalarda sıkıntılar yaşanacak fakat zamanla bu sıkıntılar düzeltilecek ve yapay rahimler mükemmel hale getirilecek. Hatta yapay rahim içine ve annenin kafatasının bir kenarına yerleştirilecek birer çip ile bebek ve anne arasında doğuma kadar süren telepatik bir iletişim bile sağlanacak. Yapay rahimdeki bebek doğmadan önce annenin beynindeki  çip,  annenin süt bezlerini harekete geçirecek ve bebek için süt salgılamayı tetikleyecek. Anne ve baba, doğum esnasında yapay rahim kapsülünün hemen yanı başında bekleyecekler. Bebek, yapay rahimden  sorunsuzca  doğacak  ve anne, bebeğini kucağına alıp emzirmeye başlayacak. Bu sırada, ilahiyatçılardan birisi fetva vermeye başlayacak. Bu yöntemin insanlık dışı olduğunu ve çok zorunlu kalınmadıkça kullanılmaması gerektiğini  üstüne basa basa anlatacak. Bu yöntemin dinen sakıncalı olduğunu söyleyen Kur’an yorumcusunun annesi, kendisini dünyaya getirirken hayatını kaybetmemiştir.  Çocuk doğururken hayatını kaybeden kadını da şehit durumuna yükseltip sonsuz ve güzel olan cennete yollayıp, dünyaya gelen öksüz  bebeğe de “Allah, rızkını ve bahtını verecek inşallah” diye de dua etmeyi unutmayacaktır. Bu Kur’an yorumcusu, annesinin hamileliği sırasında, annesinin yakalandığı bir  hastalık sonucu özürlü  olarak dünyaya gelmemiştir. Özürlü olarak dünyaya gelen insanların da Allah tarafından böyle imtihan edildiğini anlatmaya başlayacaktır.
O dönemlere varıldığında dünyadaki kadın erkek sayısını göz önüne alarak yapay rahimlerde ya da anne rahimlerinde döllenecek olan bebeklerin cinsiyetlerine müdahale edilecek ve böylelikle kadın ve erkek sayısı kontrollü bir şekilde eşitlenecektir. “Allah, bir aileye erkek çocuğunu  münasip görüyorsa erkek evlat, kız çocuğunu münasip görüyorsa kız evlat verir, Allah’ın seçimine müdahale edilmez” diyen din kesimi, gelecek çağlarda Kur’an’ı ve İslâm’ı, yaşadıkları zamana  nasıl  uyarlayacaklar ve bu tür gelişmelere nasıl ayak uyduracaklar, tahmin etmek pek zor olmasa gerek. Zaten günümüzde bile hiçbir İslâm âliminin bir konudaki değerlendirmesi ve yorumu bir diğerininkini tutmuyor. Ülkeler, mezhepler, dini sınıflar, tarikatlar, cemaatler, sosyetik dinciler derken bir tane Kutsal kitap üzerinden bin tane bir birinden farklı tefsir yapılıp yine bin tane bir birinden farklı fetva veriliyor.
Biz dinsizlerin fetvası ise hiç değişmedi ve değişmeyecek: AKIL, BİLİM, İNSAN!

Kadın vücudunu ilgilendiren durumlar sadece doğurganlık özelliği ile sınırlı değil tabi ki. Bugün elinize mikrofonu alıp sokağa çıkın ve ruh güzelliği mi yoksa fiziksel güzellik mi diye insanlara sorun. Kendisine mikrofon uzatılmış olan insanların çok büyük bir çoğunluğu “ruh güzelliği” diyecektir ki! YALAAAAAAAAAN!  Külliyen YALAN!

Erkeklerin çoğunluğu uzun boylu, fit, geniş omuzlu, kaslı, zeki, gür saçlı ve yakışıklı bir yüze sahip olmak isterler. Kadınlar ise ortalama 170 cm boy oranına, kilo almalarına izin vermeyen hızlı bir metabolizmaya, kılsız tüysüz ve sivilcesiz prüzsüz bir cilt yapısına, gür saçlara, güzel görünümlü bir yüze sahip olmak isterler. Dindar kesimin güzellik ve çirkinlik konusundaki düşüncesi “Allah o şekilde yaratmıştır, öyle takdir etmiştir”  şeklindedir. Bir kadın, sağlık sorunu olmadığı halde “bu vücutta doğmayı ben seçmedim, sevmediğim bazı fiziksel özelliklerim var” deyip  sırf estetik görünüşünü sevmediği için tercihine dayalı bir estetik operasyon yaptırdığında bu durum dinen sakıncalıdır, günahtır. Çünkü  Allah’ın verdiği bedeni beğenmeyip değiştirmeye çalışmak  “Allah’ın  takdir ettiği görüntüyü  beğenmemek” anlamına gelir ki bu da dinen Allah’a karşı gelmektir.

Dindar olmayan insanların güzellik ve çirkinlik ile ilgili açıklamaları ise tamamen bilimseldir ve konuya derinlemesine girildiğinde yine insanların ilk atalarına ve dolayısıyla söz konusu insanların bulundukları çevreye olan uyumlanmalarının  doğal bir sonucu olarak çıkar karşımıza dış görünüm.

Sarışın ve açık tenli  Irk: Dünya insanlarınca genel anlamda güzel ve yakışıklı olarak kabul edilen  bir ırktır. İnsanlar genellikle sarışın ve açık renk gözlü olmak isterler. Bu sebeple  sarı renkli saç boyaları çok fazla kullanılmakla birlikte lazer teknolojisi ile artık günümüzde göz rengi, istenilen tonda kalıcı olarak açtırılabiliyor. Yani kahverengi gözlü iseniz lazer tedavisi ile gözlerinizdeki irisi mavi ya da yeşil renge kalıcı olarak  çevirtebilirsiniz.  Sarışın ve açık tenli  ırkın ilk ortaya çıktığı bölgeler, güneşli gün sayısının az olup bulutlu gün sayısının fazla olduğu ve güneşin eğik bir açı ile geldiği yerlerdir. Bu bölgedeki insanların yetersiz  gelen güneş ışınlarından ihtiyaç oranında  faydalanabilmeleri için tenlerindeki renk pigmentlerinin çok az olması yani, çok açık renk olması gerekir ki bu durum  güneşe karşı ciltlerini korumasız hale getirir ve eğik açı ile gelen güneş ışınları bu renkteki tene iyice nüfus ederek yeterli D vitaminini sentezler.

Esmer ve siyahi Irk: Dünyanın orta çizgisine yani çöl ve ekvator bölgelerine gidildikçe güneş ihtiyacı, yerini güneşten korunmaya bırakır çünkü güneşli gün sayısı çok fazladır ve güneş dik açı ile ve sürekli geldiği  için insan vücudunun yoğun güneş ışığının zararlı etkilerinden korunması gerekir. Burada devreye yoğun renk pigmentleri girer ve kişi iyice esmerleşir. Derinin rengi siyahlaşır. Böylece güneşin zararlı ışınları vücuda zarar vermez. Aynı zamanda bu insanların vücutlarının D vitaminini üretmesi için yoğun güneş ışığında en az 3-4 saat kalmaları gerekir.

Bir insanın kemik yapısı, burnunun kemerli ya da düz olması, bacaklarının uzun ya da kısa olması, kıllı ya da kılsız olması, mavi gözlü veya kahverengi gözlü olması, kel ya da saçlı olması vb. Hepsinin ve daha fazla özelliğin çevresel  uyumda bir nedeni vardır. Zamanla bu coğrafi ve iklimsel şartların oluşturduğu bedenlerin çoğu,  bulundukları yerlerden göç etmiş, farklı ırklardaki insanlarla karşılaşmış, kaynaşmış ve melezleşmiştir. Dinsiz insanlar, “bir insan neden bu fiziksel özellik ile oluşmuştur?” sorusunu cevaplarken, bu bilgileri, bilimsel verileri değerlendirir.  İlkel dönemlerde, çevre şartlarına uyumlu bir fiziki yapı, hayati önem taşıyordu. Şu an geldiğimiz anda ise çevresel şartların çoğunluğu, hayatımıza kazandırdığımız çeşitli standartlarla adeta önemsizleşmeye başladı. Mesela zamanımızın çoğunluğunu dört duvar arasındaki korunaklı binalarda geçirmemiz, ulaşım araçları, güneş koruyucu kremler, klima, kalorifer vb yardımcılarla çevresel koşulların etkisini en aza indiriyoruz. Diğer taraftan, ilkel koşullarda çevreye uyumu zorunlu kılan fiziksel özellikler şimdilerde yerini, hayatımıza giren ortak standardlara bırakmış durumdadır.  Kıyafetler genel olarak en az 1.60 cm boy uzunluğuna sahip insanlara hitap eder. Bu yüzden 1.50 veya 1.80 boyundaki kadınlar, her zaman her yerden her beğendikleri kıyafeti alıp giyemezler. Diğer taraftan 1.50 boyundaki bir kadın, yüksekliği Standard olan mutfak tezgahında verimli bir şekilde çalışamazken uzun boylu kadınların aksine, üst raflardan bir şey almak için sürekli olarak tabureye ya da basamağa çıkmak zorundadır. Bu türlü zorunlulukların yanı sıra fiziksel beğeni ve zevk de git gide artmakta ve kozmetik sektörü de kadınların bu ihtiyacına cevap vermektedir. Karakteri, iyi niyeti  tabi ki de önemsizleştirmeye çalışmıyorum fakat  özgür beğenisi olan bir insan fiziksel bedeninden hoşnut değilse ve bazı fiziksel özelliklerini beğenmiyorsa ve imkânlar elverdiğinde bu özelliklerini, sağlığını bozmadan beğenisine paralel olarak değiştirebilecek durumda ise buna ne engel olabilir? İşte dini inanç burada devreye girer. Din, insanın kendi bedenini beğenmeme  tercihini  bile elinden alır. Burada çok önemli bir nokta daha var ki o da: Dini açıdan bu tür meseleleri değerlendirmeye ya da soru sormaya kalktığınızda en modernistinden en gericisine kadar bir birinden farklı yüzlerce cevap alırsınız. Çok az bir dindar kesim, sizin estetiksel tercihlerinize cevaz verirken, bazıları kararsız, bir çoğu da olumsuz cevap verecektir. Hepsi de kendi cevabını destekleyen ayetleri ve hadisleri bulup arada bağlantı kurup sana delil olarak okuyacaktır. Fakat dini inancı olmayan kesim için sana yöneltilecek cevaplar veya sorular  bellidir, “bunu yapmak istediğinden emin misin?” veya “bu kararının tekrar dönüşü belki de hiç  olmayacak” ya da “bu seçimin, senin sağlığına zarar verecek mi?”, “o şekilde olmak hoşuna gidecekse neden olmasın?”  şeklinde olacaktır.

Beyaz ten rengine sahip bir kadın esmer bir ten rengine kavuşmaya karar verdiğinde veya esmer bir kadın beyaz bir ten rengine kalıcı olarak  kavuşmaya karar verdiğinde  veya  bir kadın, sevmediği  ses tonunu değiştirmeye karar verdiğinde veya genetik olarak belden aşağı olan tarafı yukarısına göre daha yağlı olan bir kadın  bu genetik durumunu değiştirip kalın bacaklar yerine ince bacaklara sahip olmak isterse  ya da anne olmayı isteyen bir kadın, doğacak çocuklarının boy uzunluğuna,  zeka türüne, göz rengine, cinsiyetine karar vermek istediğinde ve bunu uygulayacak metodlar kolay ve sorunsuz olduğunda dindar kesim, bu uygulamaların neresinde olacak? Ya da dini kesimin çoğunluğu tarafından kabul görmesi ne kadar zaman alacak? Daha özetle, bu uygulamaları hayatına geçirmeye başlayan dindar insanların “Zaten dinimizde falanca falanca ayetlere bakacak olursak ya da falanca hadisleri okuyacak olursak bir kadının güzelleşmesi…” olarak devam eden yorumlarla “En büyük günahtır” şeklindeki yorumların arasına kaç yüz sene girecek?

Bu türlü bilimsel gelişmelerin insan hayatındaki aktif rolü boyunca Dînî yorumlar kaç kez evrim geçirip değişecek? Kaç defa inatçı bir çocuk gibi ayak direyip bağırıp karşı çıkacak? “Dinen sakıncası yoktur” fetvasına kadar kaç kadın, kaç yüz yıl boyunca bedensel tercihlerini “günahtır” fetvasına heba etmek zorunda kalıp, yaşamını tamamlayıp bu dünyadan göçecek? Vaktiyle dini çevreler, aile planlamasına da karşı çıkmış, uzun yıllar ayak diremişti.

Yazan: Kainatta Toz Zerresi

BİLİNMEYEN BİR İNSAN ATASI MI BULUNDU?

Bilimsel, İnsan atası, İnsan ataları, Evrim, Evrim süreci, Neandertal, A, Melez insan türü, Yeni insan atası, Arkeolojik keşif, Eski insan türleri, Antik atalarımız,
YENİ BİR İNSAN ATASI MI KEŞFEDİLDİ?
Bilim adamları insan evriminin gizemini çözmek için yapay zekayı kullanıyorlar. AI'nın (yapay zeka kurumu) son raporuna göre modern insan DNA'sına ışık tutabilecek bilinmeyen yeni bir insan atası bulunmuş olabilir.

Geçen yıl da araştırmacılar beklenmedik bir şekilde Denisovan genetik karışımının iki ayrı bölümünü keşfetmişti.

İki ayrı modern insan grubunun Denisovan soyundan geldiğini, Okyanusya'dan ve Doğu Asya'dan gelen bireylerin genomlarının iki ayrı Denisovan karışımına sahip olduğunu ancak benzersiz bir şekilde farklı olduklarını belirlediler.

Bilim adamları Denisova mağaralarında bir melez bulduğunda atalarımızın hikayesi daha da karmaşık hale geldi. Yapılan incelemelerde Neandertal anne ve Denisovan babanın bir çocuğu olduğu ortaya çıktı. Bu da daha genel bir sorgulama sürecinin parçası olmuştu.

Günümüzde ise modern insanın DNA analizini yapan araştırmacılar soyu tükenmiş olan türlerin Afrika'nın dışındaki insanlardan ve Asya'daki modern insanlardan kırılarak melezleştiğini gösteriyor.

Evrimsel Biyoloji Enstitüsü baş araştırmacısı ve UPF bölüm başkanı Jaume Bertranpetit konuyla ilgili şöyle diyor:
"Yaklaşık 80.000 yıl önce,sözde Afrika dışında halihazırda modern insanlardan oluşan insan nüfusunun bir kısmı Afrika kıtasını terk edip diğer kıtalara göç ederek mevcut tüm popülasyonu ortaya çıkardı.


O zamandan beri modern insanların Afrika hariç tüm kıtalarda Neandertallerle ve Okyanusya'daki Denisova'larla ve muhtemelen Güneydoğu Asya'daki insanlarla birleşip melez türleri var ettiğini biliyoruz."

Bununla birlikte üçüncü bir atanın bir zamanlar insanların yanında yaşadığı fikri şimdiye kadar sadece bir teoriydi fakat AI araştırmacılarının çalışmaları onların varlığının onaylanmasına yardımcı olabilir.

CNAG-CRG’nin baş araştırmacısı Oscar Lao şöyle diyor:
"Bu da ancak memelilerdeki sinir sisteminin çalışma biçimini taklit eden, verili bir görevi gerçekleştirmek için önemli olan kalıpları tespit etmekte uzmanlaşmış ve farklı yapay nöronlarla çalışan bir algoritmanın yardımı ile yapılabilir.

Bu özelliği yüz binlerce simülasyon aracılığıyla elde edilen genomlar aracılığı ile insan demografisini tahmin etmeyi öğrenmek için algoritmayı elde etmek için kullandık. Ne zaman bir simülasyon çalıştırsak insanlık tarihinde olası bir yol boyunca ilerliyoruz. Simülasyonlardan her biri atalarımıza ait bulmaca parçalarından hangilerinin birbirine uygun olup olmadığını gözlemlememize izin verir."
(Buna derin öğrenme analizi deniyor)

Genomik Düzenleme Merkezi'ne göre "nesli tükenmiş bir insansı, insanlık tarihine açıklık getirebilir."

Derin öğrenme analizi soyu tükenmiş insansıların muhtemelen Neandertal ve Denisovan topluluklarının soyundan geldiğini ortaya koymuştur.

Tartu Üniversitesi'nden araştırmacı Mayukh Mondal bir açıklamasında şöyle diyor:
"Teorimiz Denisova'da yakın zamanda keşfedilen melez insan numunesi ile aynı zamana denk geliyor ancak henüz diğer olasılıkları ekarte edemiyoruz."

Yazan: A.Kara

KANDİLİN İLK KEŞFİ VE CRO-MAGNONLAR

Cro-magnon,Cro-magnon insanı, Bilimsel, Cro-magnon insanlarının keşifleri,Tarihteki ilk kandil,Cro-magnon ve ışık,A, Antik tarih, Mağara insanlarının keşifleri,Antik çağda ışık
CRO-MAGNON İNSANINDAN TARİHTEKİ İLK KAPALI ALAN IŞIĞI KEŞFİ
Elektrik kesintisi olduğunda hepimiz biraz gergin ve huzursuz oluruz. Elektriksiz ve ışıksız ortamda kalmak kendimizi çaresiz hissettiriyor. Şimdi bu bazıları için bir sürpriz olabilir fakat Cro-Magnon insanları da karanlıkta oturmaktan da zevk almıyordu. Bu yüzden ilk iç mekan ışığı hakkında bir şeyler yapmaya karar verdi ve icat etti. İcadın elbette elektrikle bir ilgisi yoktu çünkü böyle karmaşık bir teknolojiden haberleri yoktu.

Yine de yaklaşık 40.000 yıl önce hayvansal yağlarla donatılan ipliksi, lifli bir fitilin uzun süre yanmaya devam ettiğini fark edecek kadar zekiydiler. Böylece ilk kandili keşfedip kullandılar.

Fitil kokulu hayvansal yağları da tutan tabağa benzer üçgen biçimli bir çöküntüde yatan fitil ile bir taş lamba yarattılar. Kulağa çok ilkel bir keşif gibi gelebilir ancak Cro-Magnonlar bu buluşları ile ışığa sahip olan, mağarasında da bunu kullanabilecek bir buluş sağlamış oldu ve bu buluşları binlerce insanlara hizmet etti.

Tarihin ilerleyen kısımlarında daha ileri medeniyetler çok daha gelişmiş kandilleri icat etti. Eski Mısırlılar tapınaklarında ve evlerinde ışığa ihtiyaç duyuyorlardı. Sıklıkla dekore edilmiş, oyulmuş çanak ve çömleklerinde parşömenden yaptıkları fitilleri kullanarak bu sorunu çözdüler.

Eski Yunanlılar ve Romalılar ise meşe ve keten fitilleriyle bronzdan yapılma kandillerini üretmişlerdir.

Ortaçağ'da antik mezarlarda ve tapınaklarda sürekli yanan lambalar keşfedilmiştir. Eski kayıtlara dayanarak bu gizemli nesnelerin tüm dünyada, Hindistan, Çin, Güney Amerika, Kuzey Amerika, Mısır, Yunanistan, İtalya, Birleşik Krallık, İrlanda, Fransa ve diğer birçok ülkede bulunduğunu görmekteyiz.

Sürekli yanan lambalar olağandışıydı çünkü yüzlerce yıl yakıtsız yanabiliyorlardı.

Mum ve elektriğin icadından önce bu kandiller eski insanların bir süre boyunca sürekli ışık üretmelerine yardımcı olmuş ve önemli ev eşyaları olarak kabul edilmiştir.

Mesele şu ki çoğu araştırmacının ilkel bir tür olarak varsaydığı Cro-Magnon insanları aslında bizim gibiydiler. İsimleri 1868'de iskeletlerinin keşfedildiği Fransa'nın ünlü Dordogne Vadisi'nde bulunan Cro-Magnon kaya evine kadar izlenebilmektedir.

Modern insanlar gibi Cro-Magnonların da düz bir alnı vardı ve beyinleri bugünki insanların sahip olduğundan biraz daha büyüktü. Doğal olarak Neandertallerden daha akıllıydılar.

Cro-Magnonlar birçok yönden akıllıydılar. Araçlar kullandılar, silahlar yaptılar, kulübeler inşa ettiler,  mağara resimleri yaptılar ve hatta zamanı bile takip etmeye çalıştılar.

Dolayısıyla ilk kapalı mekan ışık kullanımının aslında 40.000-10.000 yıl kadar önceki Buz Çağı'nın sonlarında gezegenimizde yaşayan ve akrabalarımız olan Cro-Magnonlar tarafından icat edildiğini öğrenmek çok şaşırtıcı olmamalı.



Yazan & Çeviren: A.Kara

DÜNYANIN MANYETİK KUZEYİ DEĞİŞİM İÇİNDE

MANYETİK KUTUP DEĞİŞİYOR

Kuzey kutbunda garip bir şey oluyor. Yapılan son çalışmaya göre dünyanın Manyetik Kuzey Kutbu gezegenin çekirdeğinde bulunan sıvı demirin hareketleri nedeniyle Kanada’dan Sibirya’ya doğru ilerliyor.

Bilim adamları 2014 yılından bu yana dünyanın çekirdeğindeki hareketlerden dolayı şu ana kadar kutup noktalarının tahmin edilemeyecek şekilde değiştiğini söylüyorlar.

Manyetik Kuzey Kutbu'nu incelemek ve çeşitliliğini anlamak çok önemlidir.

Bu nedenle bilim adamları gezegenin manyetik alanını tanımlayan ve denizdeki gemileri yönlendiren sistemlerden akıllı telefonlardaki Google Haritalar'a kadar tüm modern navigasyonun temelini oluşturan Dünyanın Manyetik Modelini güncellemek için bir araya gelecekler.

En yeni model 2015 yılında piyasaya sürülmüştü ve 2020 yılına kadar değişmeden kalması bekleniyordu. Ancak manyetik alan o kadar hızlı değişiyor ki araştırmacılar modeli düşündüklerinden daha erken güncellemek zorunda kaldılar.

Dünya çekirdeğindeki hareketten dolayı kutup noktalarının kayması ile ilgili olarak Colorado Üniversitesi'ndeki jeomanyetizma uzmanı Arnaud Chulliat "Belirlenen kutup noktasındaki hata zamanla artıyor" diyor.

İngiliz Jeoloji uzmanı Will Brown bu konuyla ilgili şunları söylüyor: "Manyetik kutuplar sürüklenince alan kuvvetlenir ve zayıflarken güneşin uçsuz bucaksız manyetik alanı güneş esintilerini beraberinde getirirken dünyayı bu getirdiği hava ile dışarıdan sürekli olarak vurur."

Dünyanın Manyetik Kuzey noktası farklı alanlara kayabiliyor. Araştırmacı ve bilim insanlarını büyüleyen bu düzensiz ve öngörülemeyen hareket ilk kez 1831'de James Clark Ross tarafından Kanada Arktik bölgesinde ortaya çıkarıldı.


1990'ların ortasında hızı yılda 15 kilometreden 55 kilometreye çıktı. Bu manyetik kutup 2001’de Kutup Okyanusu’nun içine girmişti bu yüzden 2007’de bir ekip direği bulmak için deniz uçağına binerek okyanus ve buzullar üzerine iniş yapmak zorunda kalmıştı.

Manyetik Dünya Modeli, NATO, Savunma Bakanlığı gibi kuruluşların ayrıca Android ve iOS gibi akıllı telefon işletim sistemlerinin navigasyonunda kullanılan standart manyetik modeldir. Akıllı telefonunuzun harita uygulamasını açtığınızda, hangi yöne baktığınızı gösteren bir ok görürsünüz ve  bu ok telefonlarda bulunan Dünya’nın manyetik alanını ölçen bir manyetometre sayesinde size yön gösterir. İşte dünyanın kuzey kutbundaki bu sapma sonrası dolayısı ile kuzey noktası birkaç kilometre değişmiş oluyor ve size yol gösteren cihaz da biraz sapıtabiliyor. Bundan dolayı da yine dünyanın manyetik alanının bilim insanlarınca güncellenmesi ve takip edilmesi gerekiyor.

2016 yılında, küresel modelin son güncellemesinden hemen sonra belirlenen manyetik alanın bir kısmı geçici olarak doğu Pasifik Okyanusu'nun derinliklerine doğru yöneldi.

Avrupa Uzay Ajansı’nın Swarm gibi bazı uyduları bu değişimleri izledi ve görüldü ki 2018'de Kutup uluslararası tarih çizgisini aşarak doğu yarımküreye geçti.

Bilinmesi gereken en önemli şey dünyayı, dolayısı ile bizleri koruyan şeyin dünyanın manyetik alanı olduğudur. Çünkü bu manyetik alan güneşten gelen sıcak akımları kesintiye uğratan tek güç. Eğer bu manyetik alanda çok ciddi bir konum değişikliği olursa güneşten gelen sıcak rüzgarlar sonrası dünyaya neler olabileceğini bir düşünün.

Yazan: A.Kara