HABERLER
Dini Haber
Guiding etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Guiding etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İSLAM KÖLELİĞİ KALDIRMIŞ MIDIR?

Yazan: The Guiding


İSLAM KÖLELİĞİ KALDIRMIŞ MIDIR?

Kölelik eski Mısır, Babil, Mezopotamya, eski Yunanistan ve Roma uygarlıklardan itibaren binlerce yıl geçmişe sahip olup, Romalılarda 748 yılına kadar devam etmiş (1) bir kurumdur. Babil Kralı Ammi Şaduga Fermanında, Hammurabi Kanunlarında ve Hindistan’ın kast sisteminde köleliğin izlerini görebiliriz. Köleler, toplumun en alt tabakasını oluşturan kesim olup, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören kişilerden oluşmaktadır. Hatta Romalılar tarafından ilk zamanlarda savaş esirleri, kadın-erkek, büyük -küçük demeden işkence ile öldürülmüşler, diri diri derileri yüzülmüştür. Sonraları bu öldürme işinden vazgeçen Romalılar, onlardan işlerinde yararlanma yoluna gitmişlerdir. (2)
Köleliğin kaldırılması ile ilgili İlk kanunlar İngiltere’de ve ABD’de 1807 yılında çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izlemişti. Avrupa'da İngiltere'den sonra köleliği ilk kaldıran Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Sultan Abdülmecid’in 1847 yılında yayınladığı ferman ile kölelik tamamen ortadan kaldırılmıştır. (3)
Kölelik, Muhammed’in peygamberlik iddiası öncesi  dönemde de devam etmiş, ancak kölelere davranış şekilleri ile ilgili az da olsa güzel örnekler olmuştur. Örneğin Hakim bin Hizam, daha henüz İslamiyet gelmemişken yüz köle satın alarak onları azat ermiştir. Aynı kişi, kız çocuklarını velilerinden alıp, büyüttükten sonra onları ailelerine teslim etmiştir. Teslim ederken de ailelerine hediyeler vermiştir. Bu şekilde yüz kızı büyüttüğü ve ailelerine 360 deve verdiği rivayet edilmektedir. Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bu yıllarda;  Zeyd bin Amr gibi, çocuğunu toprağa gömme niyetindeki insanları, bu davranıştan vazgeçirmek için olanca gayret eden az da olsa iyi insanlar vardı. (4)
İslam öncesi Mekke’de, kölelerin satıldığı bir pazarın varlığından söz edilmektedir. Ele geçirilen esirlerin, çeşitli organlarının kesildiği, işkenceyle öldürüldükleri, ayrıca savaşlarda ele geçirdikleri insanların fidye karşılığı serbest bıraktıkları anlatılmaktadır. Sonuç olarak, kölelik ile sınırlı bir muamele yoktur. Bazen öldürmüşler, bazen fidye karşılığı, bazen mübadele yoluyla, bazen de karşılıksız olarak serbest bırakmışlardır. (5)
İslami kaynaklarda kölelik ve cariyelik ile ilgili fazlaca gördüğümüz yorumlarda; İslam’ın köleliği kaldırmaya teşvik edici olduğu, İslam’ın eşitlikten yana olduğu, üstünlüğün takvada (Allah’tan layıkı ile sakınmak) olduğu, kimsenin kimseye hiçbir üstünlüğünün olmadığı ifade edilir. Bu eşitliğin hem  Kur’anda (6)  hem de Veda Hutbesi’nde (7) yer aldığı söylenir.

Öyle ilginçtir ki, Kur’an’da yer alan aşağıya aktardığımız ayetlerin hiçbirinde, “Kölelerinizi azat edin” denmiyor. Sahip olduğunuz “Kölelere iyilik edin” diyor. Zaten Muhammed’in de köleliği ortadan kaldırmak gibi bir çabası olmamıştır. Çünkü kölelik ve cariyelik, onun amaçlarını gerçekleştirmek için önemli  bir araçtı. Yoksa askerlerini ganimet ve cariyelere sahip olmaları için nasıl ikna edecekti? Sözde  bu savaşlar İslam’ı tebliğ için yapılmıştır ama gerçek hiç de öyle değildir.
Aşağıda köle ile hür bir kadının aynı olmadığını, onlara verilecek cezanın bile aynı olamayacağını gösteren ayetlere bakalım.

“İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin câriye kızlarınızdan alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla ve ailelerinin de izniyle onları nikâhlayıp alın, mehirlerini de âdete uygun olarak verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir. Bu, içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir; sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”
(Nisa Suresi-25)

“Allah size, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumundaki köle ile katımızdan kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizli-açık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek veriyor: Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur ama onların çoğu bilmezler.” (Nahl Suresi -75)

Bu ayetlerde açıkça görüldüğü gibi, köle ile hür ayrımına gidiliyor. Kölelerin hür insanlar ile eşit olmadığı söyleniyor. Ayrıca Allah burada rızkı hür birine verdiğini ama kölelere vermediğini itiraf ederken, ayetin sonunda da Hamd Allah’a mahsustur diyerek kendinden övgüyle bahsediyor. Aynı Allah, sanki yapılan bir yanlışlıktan döner gibi, aşağıda yer alan iki ayette de eşitlikten bahsediyor. Gördüğünüz gibi nasıl da ayetler birbirleriyle çelişiyor.

“Allah kiminize kiminizden daha fazla rızık verdi. Ama kendilerine fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilerle paylaşıp da onları bu hususta kendileriyle eşit hale getirmeye yanaşmıyorlar. Peki onlar Allah’ın nimetini inkâr etmiş olmuyorlar mı?” 
(Nahl Suresi -71)

“Allah, size kendinizden şöyle bir örnek getirdi: Kölelerinizden, verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit haklara sahip olan ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? Düşünen bir topluluk için âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.” (Rum Suresi -28)

Hani halk arasında “Özrü kabahatinden büyük”  diye bir söz vardır ya; işte Muhammed kadınların dövülmesi konusunda, köle ile hür kadını birbirinden ayıran şu sözü söyleyerek, o özre düşmüş oluyor. “Daha ne zamana kadar biriniz karısını, cariyeyi döver gibi dövecek, belki günün sonunda da onunla birleşip yatacaktır” (8) Buradan da anlıyoruz ki, köle ile hür eşit konumda değildir.  Bunu şu örnekte de görüyoruz. Muhammed, kölelerinden birini isteyen kızı Fatma’ya, “Arkadaşlarım aç iken ben sana köle veremem” (9) sözünden, köleliğin bir ihtiyacı karşılayan mal hükmünde değerlendirildiğini anlıyoruz. Çünkü kölenin sahibi zor durumda kaldığında onu satarak paraya dönüştürecektir. Bir başka örnekte de ; Muhammed’in oğlu İbrahim dünyaya geldiğinde, ona müjdeyi veren birine bir kölesini hediye ettiğini görüyoruz. Üstelik Muhammed bunu yaptığında 61 yaşındaydı. (10) Aynı Muhammed, Meymune isimli eşi, kendisine ait bir bir cariyesini Muhammed’den habersiz azat edince: ” Keşke azat etmeseydin de dayılarından birine hediye etseydin, daha iyi olurdu.” (11) diyor. Özgürlüğüne kavuşan bir cariye hakkında  bu sözleri sarf eden Muhammed hakkında, ‘köle ve cariyeler için iyi kararlar vermiş’ diyebilir miyiz?

Aşağıdaki ayette, her ne kadar köleleri azat etmek,  zor olan bir iyiliği yapmak olarak görülse de, bir yetimi ya da fakiri doyurmak ile eşdeğer görülüyor. Doğrudan köle azat edilmesi yönünde bir teşvik olmayan bu ayet ile aslında şu denilmiş oluyor: Ya aç bir fakiri doyurun! ya da köle azat edin!  Halbuki şöyle denilmesi gerekmez miydi?: “Kölenizden vazgeçin, onu hürriyetine kavuşturun!” Ama öyle denmiyor.

“Sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır. Sonra, inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.” (Beled Suresi-11-17)

CARİYELERE SAHİP OLMAYI DOĞAL KARŞILAYAN AYETLER

Allah, Kur’an’a göre Müslüman erkekleri o kadar çok memnun etmek istiyor ki, cariyeleri onların hizmetine sunuyor. Bırakın cariyeliği ortadan kaldırmayı, eşinizi boşayıp güzellikleri hoşunuza gitse de başka eşler almayın, cariyelerle yetinin demeye getiriyor.

 “Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir.” (Ahzab Suresi -52)

“Peygamberin hanımlarına, babalarından, oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, mü’min kadınlardan ve sahip oldukları cariyelerden ötürü bir günah yoktur. Ey Peygamber hanımları! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla şahittir.” (Ahzab Suresi -55)

Elinizin altında bulunan câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı; Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, iffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla, mallarınızla (mehir ile) istemeniz size helâl kılındı. Onlarla karı-koca ilişkisi yaşamanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.” 
(Nisa Suresi -24)

KÖLELİĞİ DOĞAL KARŞILAYAN AYETLER

Aşağıdaki ayetler bize köleler ile hür olanların aynı haklara sahip olmadığını açıkça göstermesi ile birlikte, Müslüman olan kölelerin Müslüman olmayanlara göre daha değerli olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla kölelerin varlığı doğal görülmektedir. Onların hürriyetlerine kavuşturulmaları için herhangi bir emir bulunmamaktadır.

“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır.” (Bakara Suresi -178)

“(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.” (Muhammed Suresi-4)

“İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Şundan emin olun ki imanlı bir câriye, sizin hoşunuza gitse de müşrik bir hür kadından iyidir. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle de kadınlarınızı evlendirmeyin. Şundan da emin olun ki imanlı bir köle, sizin hoşunuza gitse bile müşrik bir hür kişiden daha iyidir. Onlar insanları ateşe çağırırlar, Allah ise izni ile cennete ve bağışlanmaya çağırır, gerektikçe hatırlasınlar diye insanlara âyetlerini açıklar” (Bakara Suresi -221)

Aşağıdaki ayette ise, yetimlere haksızlık yapılmasından endişe edilmesi durumunda cariye ile yetinilmesi  isteniyor.
“Yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (Nisâ sûresi-3)

Bu ayet ile Allah’ın, erkeklere bu kadar çok kadın ile evlenme izni vermek yerine, yetimlerin haklarını korumak için, “Sakın yetimlere haksızlık yapmayın” demesi beklenmez miydi? Bu değil de ,cariye ile evlenmek çözüm olarak sunuluyor.
“Ehl-i kitap’tan onlara destek verenleri kalelerinden indirdi, kalplerine korku saldı; artık onların bir kısmını öldürüyorsunuz, bir kısmını da esir alıyorsunuz.”
(Ahzab Suresi-26-27)

Bu ayette de esir olarak alınan kölelik doğal bir süreç olarak görülüyor ve öldürmekten övgü ile bahsediliyor.

KÖLE AZAT ETMEYİ  BİR CEZAYA KARŞILIK OLARAK ÖNGÖREN AYETLER

Şimdi de, Müslümanları işledikleri hatalardan dolayı onları günahlarından kurtarma reçetesi olarak sunulan ayetleri görelim. Bu ayetler de, köleliğin devam etmesinin, Müslümanların yararına olduğunu gösteriyor. Böylece İslam’ın köleliği kaldırmak için bir gayretinin olmadığını destekleyen ayetler olarak karşımıza çıkıyor.

“Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden ötürü sorumlu tutmaz, fakat bilerek ettiğiniz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefâreti, ailenize yedirdiğinizin ortalama seviyesinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek ya da bir köle âzat etmektir. Buna imkânı olmayan ise üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğinizde (bozarsanız) yeminlerinizin kefâreti işte budur. Yeminlerinize bağlı kalın. Allah âyetlerini sizin için bu şekilde açıklıyor ki şükredesiniz.” (Maide Suresi -89)

“Eşlerine zıhar yaparak onlardan ayrılmaya kalkıp da sonra söylediklerinden dönenlerin, eşleriyle temastan önce bir köleyi hürriyetine kavuşturmaları gerekir. İşte size emredilen budur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Mücadele Suresi -3)

“Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle âzat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi âzat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir.”  (Nisa Suresi -92)

KÖLELERE İYİLİK YAPILMASINI İSTEYEN AYETLER

Aşağıda yer alan ayetlerde, Kur’an’ın köle ve cariyelere iyi davranılmasını emrettiğini görüyoruz. Kölelik ve cariyelik devam edecek ama onlara iyilik yapılması sayesinde Müslümanlar belki de cennete girecekler. Kölelerin varlığı, Müslümanların cennete girme nedeni yani. Böyle bir kazanç varken kölelik neden kaldırılsın değil mi?

“İçinizden evli olmayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin. Yoksulluk içinde iseler Allah lutfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır. Allah’ın hazinesi geniştir, her şeyi bilmektedir.” (Nur Suresi-32)

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır.” (Bakara Suresi -177)

“Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anababaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez.” (Nisa Suresi -36)

“Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi-60)

“Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (İnsan Suresi-8)

Bu ayetlerde de açıkça görüldüğü gibi kölelik devam ediyor, ortadan kaldırılması için herhangi bir teşvik bulunmuyor. Bir anlamda devam etmekte olan kölelerinize, cariyelerinize lütufta bulunun, onları evlendirin, köleler için harcama yapın  denilmiş oluyor. Onları azat etmek daha büyük bir iyilikken, bu istenmiyor. Neden? Çünkü kölelik zenginlerin işine geliyordu. Köleler ve cariyeler, hem çalıştırılıyor, hem cinsel ihtiyaç için kullanılıyor, hem de askerleri savaşa teşvik için güçlü bir araç oluyordu.
Kur’an, köle ve cariyelerle ilgili, kesin ifadeli olan ayetler ile bu karışıklığı gidermeliydi. Bütün insanlar Allah’ın kuludur. Hiç kimse bir başkasının  kölesi olarak  özel işlerinde çalıştırılamaz. Savaş esiri olarak ele geçirilen kadınlar da kimsenin malı değildir, eğer bekar kimseler iseniz onları gönül rızalarıyla nikahınıza alın ya da azat edin! gibi ifadeler ile bu sorunu çözüme kavuşturmalıydı. Bu ifadeleri Kur’an da göremediğimiz için, ‘İslam köleliği ortadan kaldırmıştır’ diyemiyoruz.

MUHAMMED’İN ÖTEKİ YÜZÜ

Yazan: The Guiding


MUHAMMED’İN ÖTEKİ YÜZÜ
(Adamına Göre Muamele)



İslam dünyası tarafından, Resul-i Kibriya (Büyük peygamber) , Resul-i Ekrem (Kerem sahibi Peygamber), Hatemü’l- Enbiya (Nebilerin sonuncusu), Rahmeten lil Alemin (Alemlere Rahmet), Üsve-i Hasene (Güzel bir örnek) vb vasıflar ile övülen Muhammed’in,  61 yıllık hayatı (Hicri Takvime göre 63) objektif olarak incelendiğinde ;kendisinin  hiç de bu övgülere layık bir hayat yaşamadığı görülür. Detaylı olarak, ayetlerin indirilme nedenleri ve o dönemin tarihi incelendiğinde, Muhammed’in döneminin; ondan görerek onu örnek alan sahabelerin yaşadığı döneme (Halifeler Dönemi), o günlerden de günümüze   kan, gözyaşı ve zulüm ile dolu bir hayat miras kalmıştır. Muhammed’in kızı Fatma,  Ebubekir ile ve onun kızı Ayşe ile (Muhammed’in eşi) miras ve kıskançlıklar yüzünden ters düşmüşlerdir. Ali ile Ayşe  ve daha öncesinde  de Osman ve diğer Müslümanlar makam-mevki ve dünyalık menfaatler için savaşmışlardır. (Cemel ve Sıffin Savaşları) Üstelik bu kişilerden bazıları, daha hayattayken, Muhammed tarafından -nasıl oluyorsa- cennet ile müjdelenen kişilerdendi ve ilginçtir ki, bu müjdeyi hak eden 10 kişinin tamamı erkeklerden oluşuyordu. Öyle ya; kadınların cenneti hak etmeleri, kocalarını mutlu etmelerine bağlıydı. [1] Cennetle müjdelenen bu kişiler, halifelik için birbirleriyle savaşmışlardı.
(Osman-Ali-Zübeyr-Talha)

Osmanlı döneminde de mezhep savaşlarının (Sünni-Şii) yapıldığını görüyoruz. Günümüzde de Suriye, İran, Afganistan, Suudi Arabistan, Yemen , Sudan  vb. İslam ülkelerinde aynı mezhep kavgaları devam etmektedir.

Yukarıda Muhammed’in eşi Ayşe ile kendi kızı Fatma ve damadı Ali  arasında problemler olduğundan bahsetmiştik. Bu problem, diğer Müslümanların taraftarlığını da getirmiş, kimi Ayşe’den yana; kimi Ali’den yana tavır almıştır. Hatta bu tavrı lanet etmeye kadar ileri götürenler de olmuştur. Günümüzde de bu izleri hala görmekteyiz. Şiilerin inancına göre; Ali'nin halifeliği vahiyle bildirildiği halde, Ebubekir, Ömer, Osman bu hakkı gasp etmişlerdir. Ali, Muhammed’in defin işiyle ilgilendiği için Ebubekir alelacele halife olmuştur. Bu düşüncede oldukları için de Şiiler, Ali’den önceki halifeleri kabul etmemekte ve onlara lanet etmektedirler. Bu lanetten Ayşe de, Ömer’in kızı olan Muhammed’in diğer bir eşi Hafsa da nasibini almaktadır.

İnsan sormadan edemiyor: Hani peygamberin eşleri ümmetin anneleriydi? (Ahzab Suresi-6) Hani Muhammed miras olarak ehli beyti (Aile halkını) bırakmıştı? [2]  Ne oldu da Muhammed ölür ölmez Müslümanlar birbirleriyle ters düştüler. Hani Müslüman, Müslümanın elinden, dilinden emin olduğu kişiydi. [3] Burada şunu da ifade edelim ki; Muhammed ölür ölmez, dinden dönenler olmuş, bunların bir kısmı uzak memleketlere göç etmişlerdir. Korku ile olan Müslümanlık bu kadar oluyormuş demek ki!

Muhammed’in Rahmet peygamberi, emsalsiz bir örnek olduğu , merhametli olduğu hem Kur’an’ da hem de İslami kaynaklarda anlatılır. Savaşta doğum yapmakta olan köpeğe ilişilmemesini söyleyecek kadar yufka yürekli olduğundan, kurban hayvanına eziyet yapılmamasını istediğinden bahsedilir. Ancak, onun hayatına bütün olarak  bakıldığında, söylenenler ile yapılanların aynı olmadığı ortaya çıkacaktır. Muhammed’e inanmayanların çoğunun öldürüldüğü hatta hunharca katledildikleri, bazılarına ise ayrıcalık tanınarak serbest bırakıldıkları, onların da korkudan Müslüman oldukları görülecektir. Buyurun başlayalım:

Muhammed, Bedir Savaşı sonunda esirlere yapılacak muamele konusunda Ebubekir ile Ömer’e danıştıktan sonra kararını vermiştir. Ömer öldürülmelerini, Ebubekir ise fidye karşılığı serbest bırakılmalarını istemiştir. Sonuçta Ebubekir’in dediği olmuş, esirler fidye karşılığı serbest bırakılmışlardır. Ancak Muhammed’in nazarında Ömer’in ayrı bir yeri olduğu için, Ömer’in gönlü de getirilen ayet ile alınmıştır. Ömer, söylediğini yaptıran, Muhammed üzerinde çok etkili  bir kişiliğe sahipti. Bu konuda pek çok örnek vardır. [4] 

Ömer’in gönlünün  alındığı, esirler ve fidye ile ilgili ayet şöyledir:

“Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hakim duruma gelmedikçe hiçbir peygambere esir almak yakışmaz. Siz geçici dünya menfaatini istiyorsunuz, halbuki Allah ahireti (kazanmanızı) istiyor. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. Eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye) den dolayı size büyük bir azap dokunurdu.” (Enfal Suresi-67-68)

Bu ayetin Ömer için Muhammed tarafından getirildiği o kadar belli ki; başka bir ayet ile bakın nasıl çelişiyor. Esirler ve fidye yüzünden Muhammed’i ve ona inananları azarlayan Allah, bu düşüncesinden vazgeçip sözde şu ayeti gönderiyor!

“(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hale getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” (Muhammed Suresi-4)

Fidye karşılığı serbest bırakılanlardan biri; Muhammed’in  en büyük kızı olan Zeynep’in eşi Ebu’l As’tır. Zeynep Bedir Savaşında esir alınan eşi için, bir miktar malla beraber evlendikleri zaman annesinin kendisine taktığı gerdanlığı fidye olarak gönderdiyse de; bunu görünce Muhammed hüzünlenmiş, gerdanlığın Zeynep’e iade edilmesini ve Ebü’l-Âs’ın serbest bırakılmasını istemiştir. Aynı şekilde önceleri vahiy katibi olup daha sonra Muhammed’in peygamberliğini kabul etmeyen Abdullah İbnu Sa'd İbni Ebi's-Sarh, Muhammed’in damadı Osman’ın araya girmesiyle öldürülmekten vazgeçilmiştir. Bu zat Müslüman olduğunu söylediği için öldürülmekten kurtulmuştur. Ancak Osman gibi bir koruyanı olmayan Abdullah Bin Hatal ise, Mekke Fethi sırasında, Kabe’nin örtüsü altına gizlense de öldürülmekten kurtulamamıştır. Bir diğer koruyanı olmayan kişi ise bir kadındır. Suçu sadece Muhammed aleyhinde şiirler yazmak olan  ve bu yüzden  öldürülen 5 çocuk annesi Esma Binti Mervan. Bedir Savaşı sonrası serbest bırakılmayan, hatta öldürülmelerinden önce kendilerine hakaret edilen kişilerden  ikisi; Ukbe bin Ebi Muayt ve Nadir bin Haris’tir. Bunlarla birlikte Bedir Savaşı sonrası öldürülenlerin sayısı, çeşitli rivayetlere  göre 400-900 kişiyi bulmaktadır. Hayvanları sevmek, onlara acımak ne kadar güzel bir davranış ancak; Muhammed’e inanmamanın karşılığı, yaşarken öldürülmek, ölünce de cehennemi boylamak.

Ayrıca öldürülmeden önce bu esirlere Muhammed tarafından psikolojik işkence yapılıyordu. Muhammed, bir yerde toplatılan esirlere hitaben : ”Ey domuz ve maymun kardeşleri! Yediniz mi? İşte haliniz; görün bakalım”  diyordu. Bu hakarete muhatap olanlar ise: ”Ey Muhammed! Biz senden bunu beklemezdik ,neden böyle haksızlık yapıyorsun?” diyorlardı. Savaşta öldürülen 70 müşrik “Kalib” kuyusuna atılırken ise Muhammed: ” Gördünüz mü işte sonunuz böyle olacak” diyordu. Muhammed, esirler öldürülmeden önce önlerine hurma atılmasını ve infazın serin bir saatte yapılmasını istemiş, Tevrat’ı okumak isteyenlere izin verilmesini istemişti. Atılan bir kaç hurma, bir hayvanın önüne atılır gibi atılıyor, esirlerin birbirlerine girmeleri sağlanıyordu. Tüm mallarına el konulan, çoluk-çocukları dul-yetim bırakılan bu insanlara atılan bir kaç hurma ile güya, lütufta bulunuluyordu. [5]

Muhammed, infazdan sonra savaş esirlerinin geride kalan eşleri ve kızlarından 16 tanesini özel olarak ayırmış ve bunlardan Reyhane’yi kendisi için seçmiş , diğerlerini de önemli dostlarına vermiştir. Muhammed, Beni Müstalık Savaşında Cüveyriye’yi ;Hayber Fethi’nde de Safiye’yi bu şekilde savaş mağduru olarak kendisi için seçmiştir. Bazı İslami yazarlar Muhammed’in savaş mağduru bu kadınlar ile evliliğini, toplumsal bir nedene bağlamaya çalışırlar ancak gerçek hiç de öyle değildir.

Muhammed’in esirlerin geride kalan ailelerinden kendisi ve özel dostları için ayırdığı 16 kadının dışında kalan kadınlar ve  çocuklar satılmış ve o paralar ile savaş malzemesi at ve silah alınmıştır. Görüldüğü gibi bir insanın bir at kadar ,bir silah kadar  değeri yokmuş.

Muhammed’in Mekke dönemindeki karakteri ile Medine dönemindeki karakteri birbirinden çok farklıdır. Mekke’de Müslümanlar olarak sayıca zayıf iken daha affedici, daha hoşgörülü, Yahudileri, Hristiyanları öven, herkesin inancını kendine bırakan biri iken, daha güçlü olduğu Medine yıllarında ise, inanmayanları öldüren, öldürten, esir alıp köle-cariye yapan biridir.

Muhammed, Aşağıda yer alan ayetlerde görüldüğü gibi; kendisine ve Kur’an’a  inanmayan Yahudi ve Hristiyanları önceleri överken, onları ve küfür ehlini, kendi inançlarında serbest bırakırken, güç eline geçtiğinde ise boyunlarını vurmaktan geri kalmıyor. (Bkz.Muhammed Suresi-4)

“O, sana Kitab'ı hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, daha önce Tevrat'ı ve İncil'i insanlar için birer hidayet olarak indirmişti.” Â-li İmran Suresi-3

Ehl-i kitap içinde, Allah'a iman ettikleri gibi, Hakkı tazim ederek hem size hem de kendilerine indirilen kitaba inananlar da vardır. Onlar Allah'ın ayetlerini, değersiz bir menfaat karşılığında satmazlar. İşte Rabbi nezdinde mükâfatları olanlar onlardır. Muhakkak ki Allah hesabı pek çabuk görür.” (Al-i İmran Suresi-199)

İncil ehli Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir.” Maide Suresi-47

“İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi-46)

“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılındı. Ehl-i kitabın kestikleri ve diğer yiyecekleri size helâldir. Sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. Namuslu, zinaya girmemiş ve gizli dostlar edinmemiş insanlar halinde yaşamanız şartıyla, müminlerden hür ve iffetli kadınlarla, sizden önceki Ehl-i kitaptan hür ve iffetli kadınlar da, mehirlerini verip nikâhladığınızda size helâldir. Kim imanı inkâr ederse bütün yaptığı işler boşa gider ve o, Ahirette de ziyana uğrayanlardan olur.” (Maide Suresi-5)

“Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden menetmez. Çünkü Allah âdil olanları sever.” (Mümtehine Suresi-8)

De ki: "Ey Kâfirler! "Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk etmem. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk edecek değilim. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır."  Kafirun Suresi-1-6

"Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir." (Bakara Suresi-256)

Yahudileri övüp aradığı desteği bulamayan Muhammed, bu sefer Hıristiyanlara yanaşmaya çalışıyor, daha önce övdüğü Yahudileri kötülemeye başlıyordu.

“Sen, iman edenlere, düşmanlık besleme bakımından onların en şiddetlilerinin Yahudiler ile müşrikler olduğunu görürsün. Müminlere sevgi bakımından en çok yakınlık duyanların ise "Biz Nasârayız (Hıristiyanız)" diyenler olduğunu görürsün. bunun sebebi, onlar arasında bilgin keşişlerin ve dünyayı terketmiş rahiplerin bulunması ve onların kibirlenmemeleridir.” (Maide Suresi-82)

Hatta Muhammed Yahudilerle ilgili daha da ileri giderek onların maymuna ve domuza dönüştürüldüklerine dair ayetler getiriyor.(Bakara Suresi-65;Maide Suresi-60;Araf Suresi-166)

Aynı Muhammed, Peygamber olduğunu iddia ettiği ilk yıllarda, İslam düşmanlığı ile bilinen Yahudi Abdullah İbni Selül’ün cenaze törenine katılmak ister. Bu ailenin desteğini almak istemektedir. Bu törene katılmasına Ömer razı değildir. Çünkü bu şahıs, Muhammed’in eşi Ayşe hakkında ifk iftirasında (Ayşe’nin zina yaptığı iddiası)  başı çeken kişiydi. Muhammed, cenazeye katılır. Sonra da Ömer’i gücendirmeyecek hatta Ömer’i daha da yüceltecek ayeti getirir. Böylece sözde Muhammed yanılmıştır, Ömer Allah’ın muradı olan bir konuda isabet etmiştir! Muhammed’in, burada kendisi peygamber olmasına rağmen!, Ömer’in daha isabetli karar vermiş olmasını-gütmüş olduğu politikası için- önemsemediğini görüyoruz. Çünkü aynı politikayı -çevresini güçlü kılmak için- sürekli devam ettirmiştir. Ömer’in isabetli olduğunu bildiren! ayet şöyledir:

“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler.” Tevbe Suresi-84

Muhammed’in Ömer’in ve Ebu Cehil’in (Amr bin Hişam) Müslüman olması için dua ettiği bildirilir. Ömer’in İslam’a girmesinin önemi de; Muhammed’in çevresini güçlü kılma, peygamberliğini kabul ettirme politikası yüzündendir. Ömer, Muhammed’i öldürmek üzereyken Müslüman olmuştur. Muhammed neredeyse Ömer’in sözünü hiç yerde bırakmamıştır. Ömer’in Muhammed üzerindeki bu etkin gücün altında yatan nedenin, Muhammed’in Ömer’in düşmanlığından korkmak olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü Ömer son derece acımasız biriydi. Muhammed’in aynı korkuyu taşıdığını düşündüğüm başka biri hakkındaki  örnek ile konumuzu  tamamlamış olalım. Bu kişi Vahşi isimli Habeşli bir köledir.

Vahşî, Muhammed’in amcası Hamza’yı Uhud savaşında öldüren kişidir.  Bedir savaşında Hamza’nın öldürdüğü Tuayme’nin kardeşinin oğlu olan Cübeyr bin Mutim’in kölesi idi. Habeşli olduğu için, el ile ok ve mızrak atmakta usta biriydi. Uhud savaşında Cübeyr,  Hamza’yı öldürmesi karşılığında kendisini azat edeceğini söylemişti. Ebu Süfyan’ın hanımı Hint isimli kadın da, babası ile amcasını öldüren  Hamza’dan intikamını alması durumunda, Vahşi’ye mükafatlar vadetmişti.

Vahşi, Uhud meydanında saatlerce Hamza’yı kollayarak mızrağı atacağı ortamı bekler. Nihayet Hamza’yı uzaktan attığı mızrakla öldürür. Öldürmekle kalmaz, Hamza’nın karnını ve göğsünü bıçakla parçalar ve iç organlarını Uhud’un kumlarına döker. Uhud sonunda Muhammed, şehitleri ve yaralıları dolaşırken amcasına yapılanları görür ve çok üzülür. Ağlarken hıçkırıkları duyulur. Çünkü Hamza çok cesur ve tek başına aslan avına çıkabilecek kadar güçlü biridir. Hamza’nın intikamını 70 kişi ile alacağına dair yemin eder. [İbni Sa’d, et-Tabakat 3, 5, 13, 14] Ancak daha sonra kendisini bundan vazgeçirecek ayeti getirmeyi de ihmal etmez. “Eğer ceza verecekseniz size yapılanın misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz elbette bu sabredenler için daha hayırlıdır” (Nahl Suresi-126)

Hamza’nın katili olan "Vahşi", sonradan Müslüman olmak istediğini fakat "şirk yapanların, katillerin ve zinakárların" azaba uğrayacağı şeklindeki ayetlerden korktuğunu iletir. Vahşi hakkında belli aralıklarla üç ayet arka arkaya iner!

Olay şöyle gelişir: Uhud harbinde Muhammed’in amcası Hamza’yı öldüren Vahşi, Muhammed’e, "Ben Müslüman olmak istiyorum. Ama Kuran’da “Ve onlar ki Allah’ın beraberinde diğer bir ilaha dua etmezler, Allah’ın haram kıldığı nefsi haksız katletmezler ve zina yapmazlar. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya çarpar” (Furkan Suresi- 6) ayeti beni İslam’dan men ediyor. Zira ben sayılan bu üç günahın hepsini yaptım. Benim için bir tövbe imkanı var mı?" diye Mekke’den bir mektup yazdı.

Bunun üzerine Furkan Suresi’nin, "Ve her kim tövbe edip de salih amel işlerse o muhakkak Allah’a makbul olarak döner" mealindeki 71. Ayet iner! Muhammed  bu ayeti Vahşi’ye yazıp gönderdi.

Vahşi, "Bu ayette iyi amel yapma şartı var. Ben iyi işleri, amelleri belki yapamayabilirim. Başarılı olabilir miyim bilmiyorum" diye bir mektup daha yazdı.

Bunun üzerine, "Doğrusu, Allah kendine şirk koşulmasını mağfiret etmez, ondan berisini dilediğine mağfiret buyurur" (Nisa Suresi, ayet 4) mealindeki ayet nazil olur! Muhammed, bu ayeti de Vahşi’ye yazdı.

Vahşi tekrar, "Bu ayette Allahü Teala dilediğine mağfiret eder şartı var. Allah (CC) beni bağışlamayı diler mi, dilemez mi bilmiyorum" diye yazınca, "Ey nefisleri üzerinde israfta bulunmuş kullarım! Allah’ın rahmetinden ye’se (ümitsizliğe) düşmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah günahların hepsini mağfiret eder. Muhakkak ki o çok gafur ve rahimdir" (Zümer Suresi-53) mealindeki ayet nazil olur! [İbn Asâkir, LXII, 413]

Görüldüğü gibi, bir zamanlar kendisini öldürmek üzere gelen Ömer’in, bundan vazgeçip Müslüman olduktan sonra, her görüşüne değer verip, onun istediklerini yapan, yapmadığı zaman da onu haklı çıkaran ayetler getiren Muhammed, amcasını öldürüp ona insafsızca işkence yapan ok ve mızrak kullanmakta mahir olan Vahşi’yi affetmek için adeta çırpınıyor. Onun için ayetler getiriyor. Amcası Hamza için kullanılan o mızrak,  hiç beklemediği bir anda kendisi için de kullanılabilirdi değil mi? Muhammed bundan mı korkuyordu acaba? Muhammed Vahşi’yi affetmekle onun şerrinden korunduğu gibi, yalancı peygamber diye bilinen Müseylemet’ül-Kezzab’tan da  Vahşi sayesinde  kurtulmuş oluyordu. Çünkü Vahşi, Hamza için kullandığı mızrağını, Müslüman olduktan sonra bu kişi için de kullanarak onun ölümüne sebep olacaktı.

Bizler şimdiye kadar Muhammed’i merhametli, affedici ve cesur olarak biliyorduk. Çünkü bize hep böyle anlatılmıştı. Ne zaman Kur’an’ı, hadisleri, sorgulayarak incelemeye başladık; o zaman gerçeklerin bize anlatıldığı gibi olmadığını gördük. Muhammed’in gerçekte merhametli biri olmadığını, yukarıda vermiş olduğumuz örneklerde geçen esirlere ve onların ailelerine yaptığı muameleler açık bir şekilde anlatıyordu bize. Aynı Muhammed’in benzer olaylarda nasıl da farklı davranışlar içinde olduğunu görüyoruz artık. Emin (Güvenilir) denilen Muhammed’in , yer ,kişi ve zamana göre değişen yüzünü umarım görenlerin sayısı artar.

MUHAMMED ALEMLERE RAHMET DEĞİL ZAHMETTİR |2

Yazan: The Guiding
Guiding, islamiyet, din, Hz Muhammed, Muhammed'in kadınlar hakkında sözleri, İslam'da kadın, Nisa suresi, İslam'da çok eşlilik, Cariye ile yetinin, İslam'da cariye, Hz Muhammed ganimetler, Ganimetler Allah'ındır,

MUHAMMED ALEMLERE RAHMET DEĞİL, ZAHMETTİR |2


Muhammed için Kur’an’ın , Enbiya Suresi 107.ayetinde “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” der. Rahmet  kelimesinin sözlükte ; Birinin suçunu bağışlama, yargılama, merhamet etme anlamlarına geldiğini önceki yazımızda belirtmiştik.

Hadis kaynaklarında Sizin en hayırlınız öznesi ile başlayan cümle, farklı kişilikler ile son bulmaktadır. “Kur’anı öğrenen ve öğretendir.”, “Ahlakı güzel olanınızdır “Ailesine karşı en iyi olanınızdır. Ben de, ailesine karşı en iyi olanınızım!", "Kadınlarına hayırlı olanınızdır “, ”İnsanlara faydalı olanınızdır” (Buhari-Müslim-Tirmizi)

Yukarıdaki hadisler, kaynaklarda farklı kelime ve cümleler ile geçiyor olsa da; sonuç olarak, insanlara yapılacak olan iyilik övülmüş, kadınlara karşı hayırlı olma, onlara iyilik yapılması konusu ise biraz daha öne çıkmıştır. "Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı." ve "Dünya bir meta'dan ibarettir. Onun en hayırlı meta'ı ise sâliha kadındır." hadisleride olduğu gibi.

Muhammed, bir başka hadisinde de kadınlar hakkında şöyle diyor: “Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz.” (Buhari 3331 Kitap 60, Hadis 6 -Müslim 1468 a, Kitap 17, Hadis 80 - Tirmizi 1188 Kitap 13, Hadis 15 - Ebu Davud)

Kadınlar ile ilgili olarak Kuran’da ise, “Kadınlar” anlamına gelen “Nisa” isimli  surede, birden fazla evlendiğiniz kadınlar arasında adil olamazsınız uyarısı yapıldıktan sonra, hiç olmazsa eşiniz değilmiş gibi davranmayın diyerek kadınlara sözde lütuf emrediliyor:
“Kadınlarınız arasında her yönden adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız buna güç yetiremezsiniz. Bari birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve haksızlıktan korunursanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.“ (Nisâ sûresi-129)

Görüldüğü gibi, çok eşli olanların eşleri arasında adaleti sağlayamayacakları ayet ile bildirilmekte olup, madem birden fazla evlendiniz, eşlerinizden birini çok sevmişseniz; diğerinin gönlünü almaya devam edin diyor  ayet. Ancak bizi yaratan Allah, nasıl oluyorsa, adaleti sağlayamayacağımızı bilip, bize de bildirdiği  halde,  aşağıda yer alan ayette de ; eşler arasında adaleti sağlamaktan korkarsanız tek eş ya da cariye ile yetinin diyor.
“Yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (Nisâ sûresi-3)

Aynı suredeki iki ayet arasındaki çelişkiyi görebiliyorsunuz değil mi? Sözde rahmet peygamberi, eşlerinizden sevmediğiniz eşinize karşı, eşiniz değilmiş gibi davranmayın, onun da gönlünü alın anlamında  ayet getirirken, diğer taraftan hem adaleti sağlayamazsınız deyip hem de adaleti sağlamaktan korkarsınız diyerek, Allah’ı kulları hakkında bilgisiz yerine koyuyor. Bu da bizim,  Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu konusundaki  şüphemizi kuvvetlendiriyor.

Kadınların “Tarla” olarak ifade edilmesi ise ayrı bir konu. (Bakara Suresi-223) Bu türden çelişkileri diğer yazılarımızda bulacaksınız. Biz şimdi asıl konumuza geri dönelim, Muhammed’in rahmet peygamberi olmadığı konusuna…

Ahmet İbni Hanbel’in Muvatta isimli eserinde ve Müsned’inde geçen hadiste Muhammed; “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” demiştir ancak, kendisinden pek ahlaklı davranışlar gördüğümüz söylenemez.

"Sizin en hayırlınız, kadınlarına hayırlı olanınızdır" diyen Muhammed, Bedir savaşı sonrası, Ramazan ayının son günlerinde,   kendisini şiirlerinde eleştiren 5 çocuklu Esma binti Mervan isimli kadını, gözleri görmeyen Umeyr bin Adi isimli bir adama öldürtmüştür. (İbn Abdülber, el-İstîʿâb, III, 1218) Bebeği annesinin üstünde ve her ikisi de uykudayken,  bebeği kenara koyarak, cinayeti gerçekleştiren adamın, acaba o kadını öldürmekle hatamı mı ettim? şeklindeki sorusu ve tedirginliği karşısında, Muhammed: “Onun için iki keçi bile tokuşmaz” demiştir. Yani ona sahip çıkacak kimse yok diyor. O kadına sahip çıkacak biri olsaydı Muhammed demekki bu cinayetten vazgeçecekti. Nitekim, damadı Osman’ın araya girmesiyle, önceleri vahiy katibi olup daha sonra Muhammed’in peygamberliğini reddeden,  Abdullah İbnu Sa'd İbni Ebi's-Sarh’ı öldürmekten vazgeçmiştir. Yaptığı işi bir de överek, Esma’yı öldüren Umeyr’e :  “Allah’a ve resulüne gıyabında yardım eden bir adam görmek isterseniz Umeyr b. Adî’ye bakın” sözleriyle iltifat etmiş, cinayetine Allah’ı da ortak etmiştir. (Vâkıdî, I, 173, İbn Ishak, Muhammed'in Hayatı, Sayfa 675-676)

Bedir Savaşı (13 Mart 624) ve daha sonra yapılan savaşlar ile ilgili olarak İslam kaynaklarında , Müslümanların savunmada kaldıkları ve kendilerine saldırı olmadıkça saldırmadıkları ve savaş sonrası esirlere iyi muamele yapıldığı, Mekke fethedildikten sonra da, daha önce iman etmeyenlerin serbest bırakıldıkları, onlardan intikam alınmadığı bilgisi verilir. Savaş için hareket edilmeden önce de Muhammed’in arkadaşlarına, “Allah’ın adıyla, Allah’ın inayetiyle ve Resulullah’ın dini üzere (cihad etmek üzere) yürüyün. Sakın piri fani yaşlıları, çocukları, kadınları öldürmeyin. Ganimetten bir şey çalmayın, ganimetlerinizi toplayıp uygun bir şekilde muhafaza edin. İyi davranış sergileyin, şüphesiz Allah iyi, güzel davrananları sever.” diye tembih ettiği rivayetleri yer alır. Temel kaynaklardan alınarak ortaya çıkarılan eserlerde bazı gerçekler, hangi gerekçe ile yapıldığı bilinmez ama; bazı konulara hiç değinilmez ya da kitabı yazan kişinin kendi anlayışına ve yorumuna  göre konunun işlendiği görülür. Müslümanlar Mekke döneminde inançlarından dolayı eza, cefa görmüşler, boykot edilmişler, açlık yokluk görmüşlerdir ancak; Bedir savaşı, Müslümanların müşriklerin mallarına yağma ile başlayan bir savaştır. Hatta savaş sonunda ele geçen ganimetler ile ilgili sahabiler arasında tartışma çıkmış, bunun üzerine Muhammed, aşağıdaki ayeti getirerek, taksimatı kendisine bırakmış, işin içine bir de Allah’ı katarak; ganimetin sahibinin kendisinin ve Allah olduğunu söylemiştir.

(Ey Muhammed!) “Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: "Ganimetler Allah'a ve Resûlüne aittir. O halde, eğer mü'minler iseniz Allah'a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin." (Enfal Suresi-1)

Yukarıda Bedir Savaşı sonrası, sadece yazdığı şiirler yüzünden bir kadının Muhammed’in emriyle öldürüldüğünden bahsetmiştik. Aynı savaş sonrası, Ukbe bin Ebi Muayt ve Nadir bin Haris, diğer esirler fidye karşılığında serbest bırakılırken daha önce zulüm yaptıkları gerekçesiyle bu ikisi öldürüldüler. Esirlere yapılan muamelenin kendisine de uygulanmasını isteyen ve diğer esirler öldürülmediği halde kendisinin niçin öldürülmek istendiğini soran Ukbe’ye Muhammed: “Küfrün ve Allah’a, Rasûlü’ne düşmanlık ve iftiraların dolayısıyla.” demiştir.

Ukbe bunun üzerine “Çocuklarıma kim bakacak?” demiş, Muhammed de cevaben ona: “Sen hele cehenneme girmeye bak, onları Allah’a bırak!” demiştir. Daha sonra her ikisi de Âsım b. Sâbit veya Hz. Ali tarafından öldürülmüşlerdir.

Rahmet peygamberi olarak gönderildiği iddia edilen Muhammed’in biraz da beddualarından bahsedelim. Önce kendisinin beddua ve lanet etmeyin sözü ile başlayalım. Ebu Davud ve Tirmizi’de geçen hadis şöyle:
"Birbirinize Allah'ın lâneti, gazâbı ve cehennem azâbı  ile lânet ve beddua etmeyiniz!"
Şimdi de Cebrail üzerinden yapılan bedduaya onayını, yani  Amin! dediğini görelim. Bu hadis Buhari’de geçiyor.
Muhammed bir keresinde minbere çıkarken, üç adımda da amin diyor. Hutbesini bitirdikten sonra bu “Amin” lerin sebebi sorulduğunda: "Cebrail (a.s.) üç dua etti, ben de onlara amin dedim.
-Birincisi: Cebrail (a.s.): 'Annesine, babasına veya sadece onlardan birine ulaşmış bir evlat, (onlara güzel hizmet edip, onların hayır duasını alıp) cenneti kazanamadıysa, ona yazıklar olsun/burnu yerde sürtünsün!' dedi, ben de amin dedim.”

- İkincisi: "Cebrail (as): 'Sen peygamber olarak bir insanın yanında anıldığın zaman, sana salat-ü selâm getirmezse; ona yazıklar olsun!.. Onun burnu yere sürünsün!' dedi. Ben de ona amin dedim."

-“Üçüncüsü: "Cebrail (as): 'Ramazana eriştiği halde bir insan, Ramazanın feyzinden, bereketinden istifade edememiş, Ramazan gelmiş geçmiş de hâlâ Allah'ın mağfiret ettiği bir kul olamamışsa, Allah'ın affını, mağfiretini kazanamamışsa; yazıklar olsun o kula!.. Burnu yerde sürtsün!' diye  dua etti. Ben de ona amin dedim.”

Görüyorsunuz, Rahmet peygamberi olarak gönderilen kişi, anne babasına iyilikte bulunmayan kişilerin hidayete ermeleri,doğru yolu bulmaları  için değil de ; acı çekmeleri için beddua ediyor. Devamla, kendi adı anıldığı zaman hürmet göstermeyecek kişilere beddua ediyor. Yine devamla, Ramazan ayına ulaşmış Müslümanların tövbelerinin ve dualarının kabul olunması için dua etmiyor da;  yazıklar olsun diyerek acı çekmeleri için beddua ediyor. Hani Muhammed rahmet üzere gönderilmişti? Hani o, en güzel ahlak üzereydi? Hani o, en hayırlı olanın, insanlara hayırlı olan kişi olduğunu söylüyordu?

Şimdi bazıları bu hadisin zayıf ya da uydurma olduğunu düşünebilir. Yaptığım araştırmalarda hadisin sahih olmadığı ile ilgili bir bilgiye ulaşmadım. Bazıları hadisi evirmiş, çevirmiş, “Bu ifade mecazi bir ifade “ diyenler olmuş, Muhammed’in başka hadislerini  getirerek, durumu kurtarmaya çalışmış ama nafile. Hiçbiri zayıf ya da uydurma olduğunu söyleyememiş. O halde gerçek ortada. Bazıları şunu da diyebilir: ”Kur’an ile çeliştiğine göre biz Kur’anı ölçü alır, hadise itibar etmeyiz.” Keşke bu cümle sorunu çözse! Neden mi? Çünkü Kur’an ayetleri de çelişkilerle dolu. Yukarıda geçen hadiste ayrıca bir kavram kargaşası ile de karşı karşıya kalıyoruz. Güya bedduaları eden Cebrailmiş. Cebrail kim? Vahiy meleği değil miydi Cebrail?

O halde Cebrail ile ilgili tanımlara birlikte biraz göz atalım:
“Cebrail, İslam’a göre peygamberlere vahiy getirmek, Allah'ın emir ve yasaklarını bildirmekle vazîfeli melektir.” “Cebrâil'in ismi Kur’ân'da ayrıca Cibrîl, Rûh-ul-Emîn ve Ruhu'l-Kudüs diye de zikredilmektedir.”  “İslâm dininde Cebrâil, Hz. Peygamber’e ilâhî emirleri bildiren vahiy meleğidir ve dört büyük melekten biridir.” Buna benzer yapılan tanımların yanında, hiç günah işlemeyen, çok güçlü bir melek olduğundan, emrinde meleklerden bir orduya sahip olduğundan, insan kılığına girerek vahiy getiren biri olduğundan, büyüklüğünden , kanadının sayısı gibi özelliklerinden bahsedilmektedir. Kaynaklarda Cebrail’in İnsan kılığına girip giremeyeceği gibi konular tartışılmış  ancak Cebrail’in insanlara beddua eden bir özelliğine hiç değinilmemiştir. Zaten beddua ediyor olması garip değil midir? Neden bir melek beddua etsin ki? Günah işlemeyen bir varlık, neden Allah’ın izni olmadan bir insanın kötülüğünü istesin? Bunu eğer Allah istiyorsa;  neden ayeti ile bunu peygamberine bildirmiş olmasın da meleğine söyletsin?

Muhammed’in beddua ve lanet içeren sözleri,  yukarıdaki hadis ile sınırlı değildir. Hadislerinde pek çok konuda beddualarına ve lanetlerine rastlıyoruz. Dövme yapan ve yaptırana, başkasının saçını,  kendi saçına takanlara, canlı resim ve heykel yapanlara (insan veya hayvan), kocasına küsüp ondan ayrı sabahlayan kadına, kocasının cinsel isteğine cevap vermeyen kadına, sahabe hakkında kötü söz söyleyene, kafirlerin Müslümanlardan daha iyi ve daha dürüst olduğunu söyleyenlere, Faizi alana, verene, onun katipliğini ve şahitliğini yapana, çekirgeye, vb pek çok konuda beddua ettiğini görüyoruz. “Dövme yapmayın”, “Faiz alıp vermeyin” , "Sahabem hakkında güzel söz söyleyin" demek yerine bir peygamber neden beddua eder? Peygamberlerin görevi, ümmetine doğruyu göstermek, yanlıştan vazgeçirmek değil midir? Eğer bir peygamber beddua edecekse o zaman biz; (Ey Muhammed!) “Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl Suresi-125) ayetini nereye koyacağız? Kur’an’daki Muhammed ile hadislerdeki  Muhammed aynı Muhammed değil midir? Kur’an’ı ve hadisleri yazan katipler aynı olduklarına göre yorumu sizlere bırakıyorum.

MUHAMMED ALEMLERE RAHMET DEĞİL, ZAHMETTİR |1

Yazan: The Guiding
Guiding, din, islamiyet, Hz Muhammed, Muhammed'in peygamberlik iddiası, Muhammed'e yakınlarının inanmaması, Alemlere rahmet olarak gönderdik, Kur'an'da kölelik, Muhammed'in peygamberliği,

MUHAMMED ALEMLERE RAHMET DEĞİL, ZAHMETTİR |1


Kur’an’ın Enbiya Suresi 107.ayetinde “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” der. Hadis kaynaklarından Müslim’in “Sünen” isimli kitabında yer alan bir hadise göre ise Muhammed, kendisinin lanetçi olarak değil, alemlere rahmet olarak gönderildiğini söylemektedir. Diğer hadis kaynaklarında bedduanın yasaklandığına dair  benzer ifadeler yer almaktadır. (Ebu Davud -Tirmizi)
Rahmet  sözlükte ; Birinin suçunu bağışlama, yarlıgama, merhamet etme anlamlarına gelmektedir. İslami kaynaklarda, Muhammed 'den önce insanların birbirlerini yediği, kuvvetlilerin zayıfları ezdiği, kadınların hakaret gördüğü, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, insanların elleriyle yaptıkları putlara tanrı diye taptıkları rivayet edilir. Dünyanın küfür ve sapıklık içinde olduğu ifade edilir ve devamla denir ki; Allah  İnsanları bu haksızlıklardan kurtarıp özgürlüğe kavuşturmak, zayıfları korumak, ruhlarını vehim ve hurafelerin etkisinden kurtarmak için Muhammed’i göndermiştir.

Ancak durum hiç de böyle olmamıştır. Bunun örneklerini az sonra sizlerle paylaşacağım.   40 yaşına kadar dürüstlüğü ile halkın güvenini kazanan Muhammed, bu yaşından itibaren Allah’ tan vahiy aldığını iddia etmesiyle birlikte, o gün Mekke ve çevresi için ; bugün de dünyamız için zulmün kaynağı olmuştur. Peygamber olduğunu ve tebliğe yakınlardan başlaması gerektiğini iddia ettiği : “Bundan böyle en yakın akrabalarını ikaz et” (Şuarâ Suresi-214) ayeti üzerine, akrabalarını davete başladı. Muhammed’in en çok yakınlığını gördüğü amcası Ebu Talip’in, İslam kaynaklarına göre, Şam’a Muhammed ile henüz o 12 yaşındayken birlikte yaptıkları  ticari yolculukta, Bahira isimli rahip ile konuştuğu ve Bahira’nın Muhammed’i övdüğü iddia edilmektedir. Ancak buna rağmen Ebu Talip  Muhammed’in peygamberliğine inanmamıştır. Diğer amcası; aynı zamanda iki kızını oğullarına verdiği dünürü Ebu Lehep ise, yeğeninin mecnun olduğunu söylemiş, evi Muhammed’in evine yakın olduğundan, onun evini sık sık taşa tutmuş veya başkalarına taşlattırmış, kapısı önüne her çeşit pisliği atmaktan çekinmemiştir. O’nun peygamberlik iddiasını hiçbir zaman kabul etmeyen Ebû Leheb, Muhammed’i her yerde takip ederek sözlerini yalanlamaya, onun bir sihirbaz ve yalancı olduğunu, kavmini birbirine düşürdüğünü, sözlerine itibar edilmemesi gerektiğini söyleyegelmiştir. Muhammed’in kendisi de dahil olmak üzere, ona inananlar , anne-babaları ve yakınlarının inançları ile ters düşmüş, bu yüzden  ailesini terkedenler ve savaşta akrabalarıyla karşı karşıya gelenler olmuştur. İnsanın anne-babasıyla, kardeşleri ve çocukları ile her zaman aynı şeyi düşünmeleri, aynı şeylere inanmaları elbette gerekmiyor. Ancak, çocukluğundan beri Muhammed’i en iyi tanıyan amcalarının bile , Muhammed’in peygamber olmadığını düşünmeleri bizler için önemli bir delil olsa gerektir. O Muhammed ki; 40 yaşına kadar müşrikler ile beraber yaşamıştır. Birden, “Ben peygamberim” diye ortaya çıkması, insanlara garip gelmişti, peygamberliği inandırıcı değildi. İslami kaynaklara göre, Muhammed’in dedesi Abdülmuttalib, Hira dağına çıkıp Ramazan ayında orada ibadet etmeyi adet haline getirmişti. Dedesi gibi, Ramazan ayının sonunda Şevval hilalini gördükten sonra dağdan inen müşrikler, Kabe’yi tavaf ediyorlardı.  Muhammed de bu adeti sürdürüyordu. Vahiy aldığını söylediği gün de; Hira dağında ailesinden uzak olarak geçirdiği  o günlerden birine tesadüf etmişti. Mekke halkı müşrik olmalarına rağmen, abdest, gusül, teyemmüm  gibi ibadetleri yerine getiriyor, namaz kılıyor, oruç tutuyor, kurban kesiyor, hac ediyorlardı. Onları müşrik yapan şey, Allah’a ortak koşmalarıydı. Allah’a yakın olmanın şartı olarak, putları aracı kılıyorlardı. Dolayısıyla Muhammed yeni bir şey getirmemişti. Getirdikleri eskilerin tekrarıydı. Tek yenilik, kendisinin peygamber olduğu iddiasıydı. O yıllarda Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta olan ve Hz İbrahim’den beri var olduğu  düşünülen inanç ve ibadetler yaşanıyordu. Daha sonra da Muhammed bunların aynısını yaşamaya devam etti. Allah’ın, Yahudiliği ve Hıristiyanlığı tasdik eden bir kitap gönderdiğini de söylüyordu zaten. “O sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve öncekileri doğrulayıcı olarak indirmiştir; daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil’i indirmişti.” (Ali İmran Suresi-3)

Muhammed, Yahudilerin tuttuğu aşure orucunu öğrenip: "Aşûre orucunu tutun; ancak bir gün önce veya bir gün sonra tutmak sûretiyle Yahudilere muhalefet edin" demiştir. Eşi Ayşe’den gelen bir  rivayette ise, müşriklerin de Muhammed’in de Mekke döneminde bu orucu tuttukları ancak; Ramazan orucu farz kılındıktan sonra Muhammedin bu orucu tutmadığı bilgisi vardır.

Muhammed, yakınlarından başlayarak insanları, peygamberi olduğunu iddia ettiği İslam dinine çağırmaya başladı. İlk davet ettiği kişiler, farklı kabilelerden oluşan ve sözü dinlenebilecek, Mekke’de ağırlığı olan kişilerdi. Ayrıca  ezilen, borç altında inleyen, gömülmekten şans eseri kurtulan kadınlara ve kölelere çok cazip geliyordu bu yeni  din. Bazı köleler, zengin Müslümanlarca azad ediliyorlardı. Köleler bu dini sevmişlerdi ama Muhammed onları sevmiyordu. Onun derdi daha çok, nüfuz sahibi kişilerdi. Evliliklerini de bu siyaset üzerine yapmıştı. Kendisine maddi ve manevi  olarak destek olacak kişileri seçmeyi başarmıştı. Vefatından sonra halife olan 4 kişinin, (Ebubekir, Ömer, Osman, Ali) ya damadı ya da kayınpederi olmaları bu siyaseti anlamak için yeterli bir örnek olsa gerektir. Rahmet peygamberi olduğu söylenen Muhammed, bakın köleler ile ilgili hangi ayeti getiriyordu. “Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler.” (Nahl Suresi-75)
Aynı Muhammed, Veda haccındaki hutbesinde ise köleler ile ilgili olarak: “Onlara yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin” diyordu. Yani köleler, hür insanlar ile aynı kıyafeti giyecekler, onların yediklerini  yiyecekler ama asla hür insanlar gibi bir statüye sahip olamayacaklardı. Muhammed hiçbir zaman köleliği ve cariyeliği kaldırmak için çaba sarf etmedi. Çünkü cariyeler, onun şehvet aracıydı. Etrafında o kadar varlıklı insan olmasına rağmen, bir savaş için neredeyse tüm mal varlığını bağışlayacak kişiler olmasına rağmen, o kölelerin, o cariyelerin tamamını hürriyetlerine kavuşturma gayreti hiç olmadı. İslamın ilk yıllarında taraftar toplama adına göstermelik azad etmeler oluyordu. Muhammed’in, her ne kadar sahip olduğu, sayıları 50-80  arasında değişen kölelerinin tamamını azad ettiği söylense de bu konuda kesin bir bilgi yoktur. Zeyd Bin Harise’nin azad edilme ve evlatlık sayılma konusu ise; ayrı bir başlıkta işlenebilecek kadar karmaşık bir konudur. Sizleri düşünmeye, sorgulamaya ve araştırmaya sevk etmesi açısından şu kadarının bilinmesinde fayda görüyorum: Muhammed ile Zeyd’in aralarındaki yaş farkı 10 dur.

Kölelerin ve cariyelerin varlığı Muhammed’in işine geliyordu. Ya değilse, ganimet ve cariye vaadinde bulunduğu inananlarını, yapacağı savaşa nasıl ikna edecekti?

Bakın her şey ortada iken, kendisi hakkında nasıl ayetler getiriyor, kendisini nasıl şirin gösteriyordu. Sırf yazdıkları şiirler yüzünden Muhammed’in öldürdüğü kişileri bir sonraki yazıma bıraktım. Kadınları öven sözlerine rağmen, 5 çocuklu bir kadını nasıl öldürdüğünü paylaşacağım sizlerle. Şimdilik sizleri kendini övdüğü sözde ayetler ile başbaşa bırakıyorum. Övülen kişi ile gerçek kişinin hiç de aynı olmadığını diğer yazılarımda birlikte göreceğiz. Şimdilik hoşçakalın.

“Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur.” (Tevbe Suresi-128)

“Sen onlara sırf Allah’ın lutfu sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.” (Ali İmran Suresi-159)

“O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler.” (Fetih Suresi-29)

“Sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır. Sonra, inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.” (Beled Suresi-11-17)

“Mü'minlerden sana uyanlara (merhamet) kanadını indir.” (Şuara Suresi-215)

“Andolsun, Allah'ın Resülünde sizin için; Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah'ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab Suresi-21)

“(Ey Peygamber!) Allah’ın izniyle seni kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” (AhzabSuresi-46)

“Ey iman edenler! Peygamberin evlerine vaktine bakmaksızın ve yemeğe izin verilmedikçe girmeyin. Fakat çağırıldığınız vakit girin. Yemeği yediğinizde de hemen dağılın. Sohbet etmek için de izinsiz girmeyin. Çünkü bu haliniz peygambere eziyet veriyor, ama o sizden utanıyor. Fakat Allah gerçeği söylemekten utanmaz.” (Ahzab Suresi-53)

“(Ey Peygamberim!) Şüphesiz ki sen (insanları) doğru yola iletiyorsun.” (Şura Suresi-52)

"Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin." (Kalem Suresi-4)