HABERLER
Dini Haber
HT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BAĞLARIN EFENDİSİ : DİONYSOS

Yazan: HERMES Trismegistos


BAĞLARIN EFENDİSİ : DİONYSOS

Dionysos yada Roma adı ile Bakkhus mitolojide şarap ve üzüm tanrısıdır. Eski mitolojik eserlerde şarabın yeri ne kadar önemli ise şarabı bulan tanrı yani Dionysos’un da yeri bir o kadar önemlidir. Zira şarap denilen içkinin tüm dünya mitoslarında yeri ayrıdır. Persler şarabı Cemşid'in bulduğunu söyler, Yunanlar ise Dionysos'un. Bu yüzden Dionysos büyük bir tanrıdır.
Örnekler vermek gerekirse özellikle Homeros'un İlyada'sında şarap savaştan yorulan askerler için bir çıkış, ferahlayış yoludur.
Bununla birlikte tekrar konumuz olan Dionysos'a dönebiliriz.

Babasının Zeus, annesinin Semele olduğunun bilinmesi dışında kökenleri belirsizdir ve kültleri pek çok şekilde olmuştur; bazı eski kaynaklarda Trakya , diğerlerinde ise Yunanlı olarak tanımlanmaktadır. Kayıtların çoğu Trakya'da doğduğunu, yurt dışına gittiğini ve yabancı olarak Yunanistan'a geldiğini söylese de, Yunan tarihinin Miken döneminden gelen kanıtlar onun Yunanistan'ın en eski tanrılarından biri olduğunu gösteriyor. Dışarıdan gelen bir tanrı olarak "yabancılık" niteliği , bazen "gelen tanrı" olarak adlandırılan bir aydınlanma tanrısı olduğu için kültlerine içkin ve gerekli olabilir .

Şarap Yunan kültüründe önemli bir rol oynamıştır ve Dionysos kültü şarap tüketimini çevreleyen ana dini odak noktasıydı. Şarap ve şarabın üretilmesini sağlayan asma ve üzümler sadece tanrının bir armağanı olarak değil aynı zamanda onun yeryüzündeki sembolik bir enkarnasyonu olarak görüldü. Bununla birlikte Dionysos dini, Klasik sonrası dönemde sıklıkla klişeleşmiş olduğu gibi Dionysos'u bir sarhoşluk tanrısı olmaktan ziyade acı çekmeyi kolaylaştıran, neşe getiren ve ilahi olana ilham veren doğru şarap tüketimini merkezinde topladı. [13] Performans sanatı ve drama da dininin merkezindeydi ve festivalleri tiyatronun gelişiminin arkasındaki ilk itici güçtü. [14] Dionysos kültü aynı zamanda bir "ruhlar kültü" dür; onun bakireleri ölüleri kan sunularıyla besler ve yaşayanlar ve ölüler arasında ilahi bir iletişimci olarak hareket eder. [15] Bazen ölen ve yükselen bir tanrı olarak da sınıflandırılır. [16]

Dionysos'un bir Tarım ve Bitki Tanrısı olduğu gösterilmiştir. Şarap, üzüm hasadı, meyve bahçeleri [17] ve bitki örtüsüyle olan bağlantısı onun bir doğa tanrısı rolü olduğunu gösterir. Bağcılık ve Üzüm tanrısı olarak meyvenin büyümesi ve hasadı ile bağlantılıdır. [5] Efsaneye göre o bitkiyi yetiştirme sanatını öğretir. İlk tiyatro, yani oyunlar bağbozumu zamanında Dionysos için yapılırdı ve ona sunular sunulurdu. Bu yüzden tiyatral sanatların doğuşu Dionysos kültüyle paralellik gösterir.

DİONYSOS DİNİ

Dionysos tanrısal bir figür olarak diğer Olimposlu tanrılardan biraz daha farklıdır. Bu yüzden sıradan politeist anlayıştan çıkılıp tıpkı Mitraizm'deki Mitra, İsis rahibeleri veya Apollon rahiplerine benzer olarak kendi ayin ve ritüelleri ile ayrışmıştır. Dionysos'un merkezi dini kültü Bakhik (Bacchic) veya Dionysos Gizemleri olarak bilinir. Bu dinin tam kökeni bilinmemekle birlikte Orpheus'un Dionysos'un gizemlerini icat ettiği söyleniyor. [77] Kanıtlar, tipik olarak benzer Orfik Gizemlerin bir parçası olduğu düşünülen birçok kaynak ve ritüelin aslında Dionysos gizemlerine ait olduğunu öne sürüyor. [13] Bazı bilim adamları ek olarak Dionysos gizemleri ile Persefoni'nin gizemleri arasında hiçbir fark olmadığını, ancak bunların hepsinin aynı gizemli dinin yönleri olduğunu ve her ikisinin de Dionysus ve Persefoni'nin önemli rolleri olduğunu ileri sürmüşlerdir. [13] [78] Daha önceleri, Yunan dininin temelde kırsal ve uç kısımlarından biri olduğu düşünülen Atina'nın büyük şehir merkezi, Bakhik gizemlerinin gelişmesinde ve yayılmasında önemli bir rol oynadı. [13]

Bakus gizemleri insanların yaşamlarında geçişler için ritüel gelenekler yaratmada önemli bir rol oynadı; başlangıçta öncelikle erkekler ve erkek cinselliği için, ancak daha sonra kadınların değişen rollerini ritüelleştirmek ve bir kadının hayatındaki statü değişikliklerini kutlamak için alan yarattı. Bu genellikle Hades ve Persefoni gibi ölüme ve değişime hükmeden tanrılarla, aynı zamanda muhtemelen gizemlere başlama ile ilgili bir rol üstlenmiş olan Dionysos'un annesi Semele ile bir toplantıyla sembolize edildi. [13]

Dionysos dini genellikle keçi veya boğaların kurban edilmesini içeren ritüelleri içerir ve en azından bazı katılımcılar ve dansçılar tanrı ile ilişkili ahşap maskeler takarlardı. Bazı durumlarda kayıtlar tanrıya maskeli ve giysili bir sütun, direk veya ağaç aracılığıyla katılan ibadet edenlerin ekmek yer ve şarap içerken kullanıldığını gösterir. Dionysos'a tapınmada maskelerin ve keçilerin önemi ibadetinin ilk günlerine kadar uzanıyor gibi görünüyor ve bu semboller Girit'teki Phaistos yakınlarındaki bir Minos mezarında bir arada bulundu.

Dionysos gerek marjinalliği gerekse edebiyat ve sanattaki yeri ile 12 tanrıdan daha fazla yer edinmiştir. Niçe Tragedyanın doğuşunda iki farklı görüşü öne sürerek Apollonculuk ve Dionysosculuğu karşılaştırır.

Dionysos heykellerde, tablolarda ve fresklerde oğlak ile betimlenir, sadece bunlarla da değil bazen yanında bir nymphe bazen kafasında asma bağı bezen ve daha sıklıkla elinde bir şarap kadehi ile resmedilir.

Michelangelonun eserinde Dionysos elinde şarap kasesi başında asma çelengi ve arkasında bir satir ile betimlenmiştir.

Dionysos, Caravaggio'nun eserinde de aynı şekillerle betimlenmiştir fakat çok daha realistiktir.

Guido Reni’nin eserinde ise diğerlerinin aksine Dionysos küçük bir çocuktur ve bu onun doğduktan sonra orman perilerine emanet edilmesine atıfta bulunur.
Çocuğun şarap içip gölcüğe işemesini de Homeros’un İlyada'sındaki şarap tanımı ile açıklayabiliriz. Şarap içince ne olur der Homeros: içine bir hoşluk yayılır, uykun gelir, birde bol bol işersin tabi..

MASONLUĞUN KISA TARİHİ

Yazan: HERMES Trismegistos

MASONLUĞUN KISA TARİHİ

Masonluk veya farmasonluk , kökenlerini 14. yüzyılın sonlarından itibaren taş ustalarının niteliklerini ve yetkililer ve müşterilerle etkileşimlerini düzenleyen yerel taş ustalarının kardeşliklerine kadar izleyen kardeş örgütlerden oluşur . Masonluk, yıllar boyunca çok sayıda komplo teorisinin konusu olmuştur . [1] Modern Masonluk genel olarak iki ana tanıma grubundan oluşur:

Düzenli Masonluk , çalışan bir kulübede bir kitap kitabının açık olması, her üyenin bir Yüce Varlığa inandığını iddia etmesi ve hiçbir kadının kabul edilmemesi konusunda ısrar eder (ancak bazı yargı alanlarında, başlatıldıktan sonra kadına geçiş yapanlar kalabilir din ve siyaset tartışmasının yasaklanmasıdır.

Kıta Masonluğu artık bu kısıtlamaların bir kısmını veya tamamını kaldıran yargı bölgeleri için genel bir terimdir.
Masonluğun temel, yerel organizasyon birimidir loca . Bu özel Localar genellikle bölgesel düzeyde (genellikle bir eyalet, il veya ulusal sınırla aynı anda) bir büyük loca veya büyük organizasyon tarafından denetlenir . Tüm Masonluğu denetleyen uluslararası, dünya çapında bir Büyük Loca yoktur; her Büyük Loca bağımsızdır ve birbirlerini meşru olarak kabul etmeleri gerekmez.

Masonlar dünya üzerinde farmasonlar olarak ta bilinir mason ismini almalarının sebebi rivayete göre Süleyman tapınağının yapımında bulunan taşçı ustalarıdır.

Masonluk; pek çok ülkede dışa kapalı bir örgüt olarak etkinlik gösteren, özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve dayanışma temeline dayalı, ilkeleri ve kuralları ancak üyelerince bilinen, üyeleri arasında büyük bir dayanışma bulunan, 6 veya 7 üyeden oluşan ve lonca denilen bölümlere ayrılan, üyelerinin birbirlerini masonluğa özgü imlerle, simgelerle tanıdığı, gizliliğe önem veren bir tür örgüt, dernektir.

Masonlar gizli bir örgüt değildir aksine mason olan biri mason olduğunu rahatlıkla dile getirebilir fakat her tarikatta olduğu gibi onlarında sırları vardır ve bu sırların dışarı sızdırılmaması gerekir

Masonluğun en bilinen ve eski sembolü budur;



Görüldüğü gibi bir pergel ve cetveldir. En eski sembolün bu şekilde olmasının sebebi ise tanrının muhteşem bir düzenle yaratmış olduğu evrenin yüce mimarı sıfatına vurgu yapmak istemeleridir.

Ayrıca asla tanrı inancı olmayan biri mason olamaz zira bir mason kendisinden daha üstün bir güce inanmak zorundadır. Dini önemli değildir. Yahudi Müslüman yada Hristiyan olması önemli değilken ilahi varlığa, kutsal saatçiye inanması yeterlidir. Mason felsefesi bu biçimiyle deizmle de benzerlik gösterir. Tanrıya inanırlar fakat bir ibadet biçimleri yoktur.

Masonluğun 33 kademesi vardır ve her kademenin de kendi selamlaşma biçimi vardır. Masonlar dini inançtan çok kardeşlik sevgi saygı gibi erdemlere önem verirler.

Mason olmanın şartları şunlardır;
  • Katılmayı özgür iradeyle istemek.
  • Evrenin bir yaratıcısı olduğuna inanmak.
  • 18 yaşından büyük olmak. (Bazı durumlarda masonların çocukları daha erken yaşlarda kabul edilmektedir.)
  • Ahlaklı olmak ve iyi bir itibara sahip olmak.
  • Zihinsel ve bedensel olarak sağlıklı olmak. (Bu, eskilerde daha çok rastlanan kurallardandır.)
  • Özgür bir insan olmak. (Bu da köleliğin hüküm sürdüğü eski dönemlere ait bir kuraldır.)
  • Bir ya da birkaç masonun referansına sahip olma

Bunlar üstünden yapılacak yorum şudur ki masonlar yoldan geçen avare insanı almazlar. Bir iyi itibarı ve zihnen ergin olması gerekir tabi birde yaratıcıya inanması var garip mason yeminleriyle bunu tescillerler. Gerçekliği bilinmeyen zira masonlar açık tarikat olmasına rağmen gizlidir bir ayine göre bir kasede şarap vererek yalancılık yada öteki suçların içinde olup tarikata girmek isteyenlere şarabın içen ve tarikata yeni katılmak isteyen kişiye zehir olmasını dileyip şarabı içmesini buyuruyorlar.Gelelim kuzey Amerika ve masonluğa.
Kuzey Amerika Masonluğu

Masonluk tahmin edilebileceği gibi Kuzey Amerika'ya İngiltere'den gelmiştir, koloniler mason geleneklerini taşımış ve localar oluşturmuştur.

1700'lerin başında Britanya çok hızlı bir şekilde büyüyordu. Önce iç savaştan başarı ile çıktı. Bunu kralın tahttan indirilmesi izledi ve başarılı bir devrim gerçekleşti. 1714'de Hanover'li George'un tahta çıkışı ile Britanya hızlı bir dinamizm yakaladı. Devrin süper gücü Fransa bu büyümeyi engellemek için 1800'lerin sonuna kadar ne kadar uğraştıysa da başarılı olamamıştı. Bütün bu gelişmeler Londra'yı dünyanın merkezi haline getirmişti.

Daha sonra ise masonluk bu bölgeden kolonicilerle birlikte Amerika'ya taşınmış ve Amerikan kültürü özellikle kuruluş döneminde masonlukla oldukça kaynaşmıştır.



Amerika'nın kurucusu George Washington'ın masonik anıtına dair tarihsel resimler bulunmaktadır. Fakat sadece Washington değil Jefferson Ulysses S. Grant gibi büyük Amerikan başkanları da masondur. Hatta Amerika kongre binasının tavanında Washington’un göğe yükselişinin resmi vardır ve resmin içinde Latince olarak çoğun birliği yazar. Çoğun birliği çok derin bir kavramdır, yani hepimiz tanrının tecellisiyiz ve tüm insanlık tanrıyı oluşturur anlamı taşır. Tanrıdan geldik tanrıya döneceğiz şekliyle İslam'da bile bulunan bu kavramın bizdeki adı kötüye çıkmış olsa da bu bir devir kuramıdır. Eski Ahit'te insanı kendimize benzer yaratalım diyen tanrı fizikselliği kastetmiyordu, aklen insanı kendine benzer yaratmak ona kendinden bir şeyler katma anlamında kullanılmıştı. Masonlarda ve Türk tasavvufunda olan bu kavramın demin bahsettiğim gibi bizim tanrıdan parça olduğumuzu savunması şirk gibi karşılanır. Hatta bir örnek vermek gerekirse Hallac-ı Mansur bir gün tasavvufa dalmışken şiirinde şu sözleri kullanır: "En el hak" yani "tanrı, Allah benim". Abbasi halifesi bu sözün içindeki devir kuramından habersiz olduğundan ne demek istediğini bile anlamadan Hallac-ı Mansur'u astırmıştır.

Masonların illuminati gibi örgütlerle ilişkisi yoktur, onlar gibi yer altı örgütü de değildir. Defalarca dile getirdiğimiz gibi elbette sırları vardır fakat gayet meşrudur. Masonlar mistisizme, özellikle de rakam, biçim ,geometri mistisizmine düşkünlerdir. Bunun üyelerinin çoğunun bilim insanı olmasından ve evrenin ilahi düzenine saygı duyuyor olmalarından ileri geldiğini düşünebiliriz. Bu sayı mistisizminin en güzel örneği ise büyük usta Dürer'in Melankolya 1 adlı eseridir.

Bu eserde düşünen bir karakter ve etrafında sayısız bilgi unsuru vardır. Bu, insanlığın derin sırları ve mistisizmi anlamada zorlanmasını temsil eder. En önemli unsur ise düşünen meleğin tam kanadının üstündeki karedir.



İşte bu kare de bulunan metaforlar şunlardır;

En alt satırdaki 15 ve 14 eserin tarihidir.
Sihirli sabitimiz 34'tür ve 86 farklı kombinasyon vardır.

Örnek
Saat yönünde: (3 + 8 + 14 + 9)
İlk satır soldan sağa: (16 + 3 + 2 + 13)
Son satır yukarıdan aşağı: (13 + 8 + 12 + 1)
Köşeler: (16 + 13 + 4 + 1)
İki dış sütun ve sıranın ortadaki iki girdisi: (5 + 9 + 8 + 12)
Dörtlülerin her biri, merkez dört kareler, köşe kareleri, dört dış sayı ve aynı şekilde: (2 + 8 + 9 + 15 ve 3 + 5 + 12 + 14)

Ancak burada bulunacak daha fazla şifre var. Bu kareyi dört hücrenin dört grubuna bölmek için on üç farklı yol vardır. Dört hücrenin her bir grubunun toplamı 34'dür.
Dürer karesindeki pozisyonlar sonlu vektör uzayı olarak görülebilir; burada dört hücrenin dört grubunun her biri bir dizi paralel afin düzlemdir.

Bunlar üstünden anlatmak istediğim ana konu masonluğun çok eski tarihlere dayanan, meşru ve açık olduğu kadar gizemli ve köklü bir tarikat olduğudur. Her bir kolu bir köktür ve incelemeye çalıştığımızda Dürer'in gravüründeki düşünen kişi gibi kalırız ve yüzeyden ileri geçemeyiz.

20. ASRIN ŞEYTANI : ALEİSTER CROWLEY

Yazan: HERMES Trismegistos


20. ASRIN ŞEYTANI : ALEİSTER CROWLEY

Warwickshire, Royal Leamington Spa'da varlıklı bir ailede dünyaya gelen Crowley, Batı ezoterik doktrinleriyle ilgilenmek için ebeveynlerinin kökten dinci Hristiyan Plymouth Brethren inancını reddetti. Dikkatini dağcılık ve şiir üzerine verdi ve çeşitli yayınlarla sonuçlandığı Cambridge Üniversitesi Trinity College'da eğitim gördü. Bazı biyografilerinde bir İngiliz istihbarat teşkilatına alındığını iddia ediyor ve ayrıca hayatı boyunca bir casus olarak kaldığını öne sürüyor. 1898'de, Samuel Liddell MacGregor Mathers ve Allan Bennett tarafından törensel sihir eğitimi aldığı Altın Şafak'ın ezoterik Hermetik Tarikatı'na katıldı. 23 yaşında Altın Şafak Cemiyeti'ne üye olmuş, sonrasında hemcinsleri ile olan ilişkileri yüzünden "sapkın" kategorisinde değerlendirildiği için cemiyetten atılmıştır.

İskoçya'da Loch Ness tarafında Boleskine House'a taşınarak, Hindistan'da Hindu ve Budist uygulamalarını incelemeden önce Oscar Eckenstein ile Meksika'da dağcılık yapmaya gitti. Rose Edith Kelly ile evlendi ve 1904'te Mısır'ın Kahire şehrinde balayı yaptılar.
Crowley ve Rose çifti Kahire'ye geldiğinde Prens ve prenses olduklarını iddia ettiler. Crowley İslami mistisizmi ve Arapça dilini öğrenmeye başladı. Kiraladığı bir odayı tapınağa çevirerek eski Mısır tanrılarını çağırmaya çalıştılar.

Burada Crowley ona Thelema'nın temeli, kutsal bir metin olan The Book of the Law'ı sağlayan Aiwass adlı doğaüstü bir varlık tarafından temas edildiğini iddia etti. Kitap, Horus'un başlangıcını ilan ederek, takipçilerinin "Ne istersen onu yap" ve sihir uygulaması yoluyla kendilerini Gerçek İradelerine uygun hale getirmeleri gerektiğini ilan etti.

Yaşamının ilerleyen evrelerinde çeşitli cemiyetler ve tarikatlarla savaş halinde olmuş; fakat sonunda, bugün çoğu ünlü ismin de üyesi olduğu düşünülen Ordo Templi Orientis (O.T.O) tarikatına başkan olup "Büyük Üstat" unvanını almıştır.

Günümüz Satanizm'inin temelini atmış, yaptığı çalışmalar ve büyülerle sayısız katliama sebep olmuştur. (Satanizm'in türleri olduğunu, bazılarının sadece felsefi yönlü olduğunu biliyoruz, lütfen "gerçek satanizm bu değil" deme zahmetine girmeyin) Toplumun huzurunu ve güvenliğini bozduğu sebebiyle İtalya ve Fransa dahil birçok ülkeden sınır dışı edilmiş, yaptığı kanlı ayin ve kara büyüleriyle 20. yüzyılın şeytanı olarak anılmıştır.

Paganizm, Şamanizm gibi göz önünde olmayan doğu dinlerini ve kültürünü batıya tanıtması diğer bir deyişle doğu ve batıyı kaynaştırmış olması ile ünlüdür.

Crowley’in Kötü Ünü

1909´da Crowley, yeni bir ruhsal boyuta ulaştığını açıkladı; “Aethyrs”. Bu tanım, kendisinden 300 yıl önce Dr. John Dee ve Edward Kelley tarafından yapılmıştı. Derken Crowley, kendisinin Kelley´in yeniden doğmuş ruhu olduğunu iddia etti ve bu ortamda çalışmalarını sürdürdü. Bu dönemde ozan Victor Neuburg ona eşlik ediyordu. Ozan, ruhsal boyut gezileri yapıyor, Crowley ona “Aethyrs Vatandaşı” diyordu ve bu çalışmalar Crowley´in uzmanlarca en önemli eseri olarak tanımlanan “Vizyon ve Ses” adlı kitabını oluşturdu.
1915-19 arasında Crowley´i ABD´de görüyoruz. Kendini bu dönemde majikal hiyerarşinin en üst düzeyi olan “Magus” olarak ilan etti, zaten 1898´den beri bunu amaçlıyordu. Söylediğine göre Mısırlı tanrılar ona kadın formlarında görünmüşler ve ulaştığı düzeyi tebliğ etmişlerdi. Onların fiziksel gariplikleri veya korkunç görünümleri bulundukları kanalın veya enerjinin gücü nedeniyle oluşuyordu. Kısacası Crowley büyük güçler tarafından sınanmış, denenmiş ve öğretiden geçirilerek ödüllendirilmişti.

Crowley'in en çok anıldığı fenomenlerden biri de 2. Dünya Savaşında Nazi Okültislerine karşı yaptığı söylenen büyülerdir. Bakire ve çocuk kurban ederek yaptığı söylenen büyüler ile Nazilerin Britanya adasına yaklaşmasını engellediği söylenir. Fenomenin ilginç yanı bunu İngilizlerin değil Almanların iddia etmesidir.

Aleister Crowley 14 yaşındayken evinin hizmetçisine tecavüz ettiği için annesi ona "the beast" ismini vermiştir. Birde Crowley hayatı boyunca hep kızıl saçlı kadınlarla beraber olmuştur, tecavüz ettiği hizmetçi bile kızıldır.

Crowley gibi bir adamın en şaşırtıcı yönü ise çok büyük bir Ataürk hayranı olmasıdır. Hatta oğluna Atatürk ismini vermiştir ve Atatürk'e ithaf ettiği şiirleri vardır. Oğlu yaşamında Atatürk ismini kullanmayıp 3 kez değiştirmiştir. (Fakat bu durum her fırsatta Atatürk'e iftira atmak isteyenlere koz olamaz çünkü kimse kendinin hayranı olacak kişileri seçemez. İyi, düzgün kişilerin sapkın hayranlarının olması o kişinin kusuru değildir.)

Crowley ve Aiwass

Aiwass yukarıda da bahsettiğim gibi Aleister Crowley'in ona yol gösterdiğini söylediği iblis benzeri bir yaratıktır. "The Book of Law" yani yasalar kitabını Mısır'da iken yazması konusunda ona yol gösterenin de o olduğunu söylemiştir.

Bir kitabında Aiwass'ı şöyle betimler;
“Aiwass'ın sesi görünüşe göre sol omzumun üstünden odanın en uzak köşesinden geliyordu. Kendini fiziksel kalbimde çok garip bir şekilde yankılatıyor gibiydi, tarif etmesi zor. Büyük umut veya dehşetle dolu bir mesajı beklerken de benzer bir fenomeni fark ettim. Ses, Aiwass zaman sınırı konusunda uyanıkmış gibi tutkuyla döküldü ... Ses derin tını, müzikal ve etkileyici, tonları ciddiydi, şehvetli, yumuşak, şiddetli veya mesajın ruh hallerine uygun olan başka bir tondu. Bas değil - belki zengin bir tenor veya bariton. İngiliz, yerli ya da yabancı aksandan yoksundu, yerel ya da kast tavırlarından tamamen saftı, bu yüzden ilk işitmede şaşırtıcı ve hatta tekinsizdi. Konuşmacının aslında göründüğü köşede, "ince bir madde" bedeninde olduğuna dair güçlü bir izlenim edindim.”

Aiwass'ın Crowley’in bir alter egosu olduğunu düşünebiliriz fakat Crowley bunu ısrarla reddeder. Aiwass'ın kendisinden daha üstün ve bağımsız bir varlık olduğunu savunur.

Bununla birlikte sonunda Aiwass'ı Kutsal Koruyucu Meleği olarak tanımlarken bile, Crowley daha sonraki yıllarında Aiwass'ın kendisinden ayrı, objektif bir varlık olduğu konusunda ısrar etmek için daha da ileri gitti ve üstü kapalı terimlerle onun Kutsal Koruyucu olduğunu ilan etti. Bu melek tamamen nesnel değildir, aynı zamanda " Gözyaşsız Büyü " adlı son eserinde olduğu gibi "Yüksek Benlik" ile de karıştırılmamalıdır.

Eserinde şöyle der : "Kutsal Koruyucu Melek 'Yüksek Benlik' değil, Hedef bir bireydir ... O, vurguyla söyleyeyim, sadece kendinizden bir soyutlama değildir ve bu nedenle, 'Yüksek Benlik' teriminin 'lanet olası bir sapkınlık ve tehlikeli bir yanılsama' anlamına geldiği konusunda oldukça ısrar ettim. Öyle değil, öyle olsa Abramelin'in Kutsal Büyüsünün bir anlamı olmazdı.”

Bir diğer öne sürülen görüş ise Crowley hali hazırda eski Mısır dini ile bilimi birleştirme çalışmaları yaparken kafasının içindeki sesin yani Aiwass'ın Harpokrates yani Horus olduğudur.

İLAHİ KOMEDYA IŞIĞINDA ÖTEKİ TARAF

Yazan: HERMES Trismegistos


İLAHİ KOMEDYA IŞIĞINDA ÖTEKİ TARAF

İlahi komedya sadece bir edebi eser, dini bir anlatı da değildir. O bir tarih barındırır. Yazan kişinin Dante olması, eseri yazma aşaması, her şey bunu okunası bir eser yapar. Galileo bile Dante'nin cehenemi üstüne dersler vermiştir. Galileo bir bilim adamı, neden bunun üstüne ders versin ki? denebilir fakat Dante cehennemi, cenneti ve arafı dünyanın boyutlarına göre ayarlamıştır. 
İşe Dante'yi anlatmakla başlayalım;

İtalyan dilinin babası olarak kabul edilir ; ünü, İlahi Komedi olarak ünlenen ve evrensel olarak İtalyanca yazılmış en büyük eser ve dünya edebiyatının en büyük şaheserlerinden biri olarak kabul edilen Comedìa'nın babalığından kaynaklanmaktadır.

Yirminci yüzyıldan başlayarak ve yirmi birinci yılın başlarında Dante kitle kültürünün bir parçası haline gelirken çalışmaları ve figürü çizgi roman, manga, video oyunları ve edebiyat dünyasına ilham verdi. Son olarak İtalya'da hükumet ve parlamento tarafından 25 Mart'ın okullarda ve sivil toplumda Dante'ye ibadet günü olduğu ve 2020'den itibaren sözde Dantedì kurulduğu belirlendi.

Dante Alighieri 1265 yılında  Floransa siyasi sahnesine bir ailede doğdu. Dante’nin annesi, doğumundan sadece birkaç yıl sonra öldü ve Dante yaklaşık 12 yaşındayken bir aile arkadaşının kızı Gemma Donati ile evliliği ayarlandı. 1285 civarında çift evlendi ancak Dante, Dante üzerinde büyük bir etkisi olacak ve karakteri Dante’nin İlahi Komedisinin omurgasını oluşturacak olan başka bir kadına, Beatrice Portinari’ye aşıktı.

Dante daha dokuz yaşındayken Beatrice ile tanıştı ve görünüşe göre ilk görüşte aşkı deneyimlemişti. Çift yıllarca birbirini tanıdı ancak Dante’nin Beatrice’e olan sevgisi “nazikti” (buna genellikle uzaktan sevginin ve hayranlık ifadesi denilebilir) ve karşılıksızdı. Beatrice 1290’da beklenmedik bir şekilde öldü ve beş yıl sonra Dante, Beatrice’e trajik sevgisini ayrıntılandıran Vita Nuova’yı (Yeni Yaşam) yayınladı. Dante’nin ilk ayet kitabı olmanın ötesinde Yeni Hayat İtalyanca yazılmış olmasıyla dikkat çeker, zamanın diğer birçok eseri Latince diliyle yazılmıştır.

Beatrice’in ölümü sırasında Dante kendini felsefe ve Floransa siyasi sahnesinin işlenişine dahil etmeye başladı. Floransa o zaman entrika dolu bir şehirdi, hizipler papalık ve imparatorluğu sürekli olarak tartışırdı ve Dante bir dizi önemli kamu görevinde bulunmuştu. Ancak 1302’de, o zamanlar iktidarda olan siyasi grup Kara Guelphs (aralarında Dante’nin karısının uzak bir akrabası olan Corso Donati) tarafından ömür boyu sürgün edildi (Papa ve Floransa siyasetinden sayısız diğer figürler, Dante’nin Inferno’da yarattığı cehennemde bir yer bulur). Dante Floransa’dan kovulmuş olabilir ancak bu onun en verimli sanatsal dönemi haline gelmesinin önünü açmıştı.

Ahiret Yolculuğunun Başlangıcı

Dante ilk olarak yani ilk kantoda karanlık ve sisli bir orman betimler bu düşsel bir ormandır.

1) Yaşam yolumuzun ortasında karanlık bir ormanda buldum kendimi, çünkü doğru yol yitmişti.
4) Ah, içimdeki korkuyu tazeleyen, balta girmemiş o sarp, güçlü ormanı anlatabilmek ne zor!
7) Öyle acı verdi ki, ölüm acısı sanki; ama ben, orada bulduğum iyilikten söz edeceğim, gördüğüm başka şeyleri söyleyeceğim.
10) Oraya nasıl girdiğimi bilemeyeceğim, öyle uykum gelmişti ki, doğru yolu bırakıp gittiğimde.


Yaşam yolumuzun ortası derken İtalyanlar insan ömrünü bir yaya benzetmişlerdir yayın başı çocukluk ortası yetişkinlik yayın eğilmesi de yaşlılıktır insan ömrünün 70 yıl olduğunu söyleyip yaşamın ortasınında 35 yaş olduğuna inanırlar. Dante i1265 doğumudur ilahi komedya ise 1300 yılında paskalyadan önceki Cuma günü Dante'nin yolculuğu başlar. Dante’nin bu tarihi seçmesinin nedeni ise o zamanki papanın o yılı jübile yılı ilan etmesidir. Yani kendisini ziyaret eden herkes sonsuz aftan yararlanıcaktır. Bu dizelere de bakarak karanlık ormanın, günaha batmışlığı simgelediğini söyleyebiliriz.

31) Yokuşun hemen başladığı yerde
bir pars gördüm, yerinde duramıyordu,
kıpır kıpırdı, benek benekti tüyleri;

40) birlikte olduğu yıldızlarla yükselmekteydi;
öyle ki, güzel mevsim ve günün bu saati,
beni iyi şeyler beklemeye yöneltti

43) tüyleri benekli hayvandan;
ama korkmamı önleyemedi
karşıma çıkan bir aslandan.

46) Başı havada, açlıktan kudurmuş gibi
bir aslan, üstüme geliyordu sanki,
öyle ki, havaya bile korku sinmişti.

49) Ve cılızlığı bin bir istek dolu,
çok kişiye neler çektirdiği
besbelli bir kurt, üstelik dişi,

52) görünce beni, kapıldığım korku
öyle kesti ki elimi ayağımı,
kalmadı artık tepeye tırmanma umudu.


Buradaki hayvanlar ayrı günahları simgeler. Dante yürekli biri değildir, zaten bu mahluklar karşısında kim korkmazdı ki?
Dante daha sonra karanlıklar içinde bir silüet görür ona kim olduğunu sorar.

67) Yanıt verdi: “İnsan değilim, bir zamanlar insandım,
anam babam Lombardia’lı,
ikisi de öz be öz Mantova’lı.

70) Oldukça geç geldim dünyaya, Iulius döneminde,
Roma’da yaşadım büyük Augustus yönetiminde
sahte ve yalancı tanrılar döneminde.

73) Şiir yazdım o güzel İlion yandığında,
Ankhises’in doğrucu oğluna
övgüler düzdüm Troya’dan geldiğinde.

76) Peki sen niye sokuyorsun başını derde?


Evet işte başlıyor, bunun kim olduğunu biz ilk bakışta tahmin edemesek bile Dante adeta taptığı büyük ustayı, Vergilius'u tanımazdan gelemezdi, onu görünce gözleri önünde bir ışık parladı. Latin şair Vergilius, Aenaid destanı ile ünlüdür. Ona günümüzün Dantesi de diyebiliriz. Böyle dediğime de aldırmayın, Vergilius'un Aenaid'i hala çok önemli bir eserdir.

Vergilius, Dante'ye hangi yoldan gidip hayvanlardan kurtulacağını ve kendisinin cennetteki Beatris (Beatrice) tarafından alemlerin tanıtılması için yollandığını söyler. Dante o zamanlar aşıkane sevgi duyduğu büyük şairi minnetle takip eder.
Vergilius önderliğinde cehenneme, cennete ve arafa yolculuk yapacaktır. Dante gösterdiği yola sapar ve ahiret yolculuğu başlar.

Cehennem

Dante, Vergilius ile birlikte cehennem kapısına doğru yollanır. Kapıdan içeri girecekleri zaman kapıda bir yazı asılıdır. Dante bunu görünce korkar zira içeri girenler dışarıya bırakılan tüm umutları yazmaktadır. Dante korkar ve Vergilius’un arkasında saklanır. Vergilius ona rehberlik edeceğini, korkmamasını söyler ve cehenneme adım atarlar. Dante'nin cehennemi ters piramit şeklindedir ve dairelere bölünmüştür, bu dairelerde sona yaklaştıkça çekilen işkenceler ve günahların büyüklüğü de artmaktadır.

Dante cehenneminin bir tasviri olan tablo Botticelli tarafından yapılmıştır ve bu huni şekilli yapı en üstten en alta kadar çekilen işkencelerle doludur. Eseri okuyanlar günahlara verilen cezaların gerçekçiliğinden o kadar etkilenirler ki Hristiyan olanlar kiliseye gidip ibadet yapmaya başlar, hatta bunun üzerine söylenmiş bir sözde şöyledir;
“Katolik kilisesi bugünkü nüfuzunu Danteye borçludur”

Dante cezaları o kadar gerçekçi yansıtmış ki bunlara bir örnek vermemek o cezaları çekmememize sebep olur.

CEHENNEM: Burası dokuz kattan oluşur. İyi insanlar Arafa giderler.

1. Kat ( Dürüst dinsizler Limbo denen birinci kata gider, ne ceza vardır ne ödül.)
2. Kat ( Şehvetin pençesine düşen zavallılar )
3. Kat ( Aç gözlüler )
4. Kat ( Savurganlar )
5. Kat (Gazap ve öfke verenler )
6. Kat ( İnançlara karşı gelenler )
7. Kat ( Şiddet kullananlar eziyet edenler )
8. Kat ( Hilekar ve yobazlar )
9. Kat ( Hainler ve iftira atanlar ) Dokuzuncu kata Cocytus denir ve şeytan burada yaşar. En dipteki yer dokuzuncu kattır. Gerek tanrıya, gerek ailesine, gerek ülkesine ihanet edenler buraya gelirler..

Dante’nin Hainleri en sona koymasının bir sebebi de çok sevdiği Floransa'sından sürülmesinde ona ihanet edenlerin parmağı olmasıdır.

Bu katlara dair verilecek ek bir bilgi de cehennemde tarihsel kişiliklerin olmasıdır. Hatta tüm komedya bunun üstüne kuruludur. Örneğin İsa'dan önce yaşamış olanlar Vergilius gibi cehenneme değilde cehennem önüne giderler, ceza çekmezler fakat cennete çıkma hakları da yoktur. Cehennem önünde Aristo, Platon, Homeros ve Ovidius gibi büyük ozanlar da vardır.

Cehennemin başlangıç katlarında ise Muhammed ve Ali gibi İslami kişilikler vardır. Aynı zamanda civarındaki katlara Selahaddin Eyyubi'yi de koymuştur. Onu bir kayanın üzerinde herkesten ayrı bir şekilde eli çenesinde düşünürken betimler.

Dante'nin cehenneminde ayrıca pagan ögeler de vardır. Örneğin cehennemde hangi günahkarın hangi cezayı çekeceğine karar veren, efsanevi Girit kralı Minos'tur. Kafasında boynuzları ve yılan gibi bir kuyruğu vardır. Bunun gibi bir çok öge vardır hatta bir dairede Gorgonlardan Medusa günahkarlara işkence emektedir.

Tabloda, cehennemin en dibinde Lucifer, komedyada geçtiği bir diğer adıyla Dite bulunmaktadır. Şeytan ayaktadır ve muazzam bir büyüklüğe sahiptir. Dante onu şöyle tanımlar: Eski zamanlardaki devler 
avuç içini doldurucak büyüklükteydi, ayrıca 3 başı vardı ve her başıyla bir günahkarı yiyordu.

Bu 3 günahkar ise Sezar ı öldüren Brütüs, Sezar suikastini planlayan Cassius ve tabiî ki en önde, başta İsa'ya ihanet eden İskaryot vardır. Vergilius, Dante'ye cehennemden çıkmanın tek yolunun 
Şeytanın göbek deliğinden yani cehennemin tam merkezinden geçmek olduğunu söyler. Koca şeytanın göbeğine tırmanırlar ve içine girerler. Sonra tekrar yıldızları görüp arafa giderler.

Araf

Araf bölümü cehenneme göre kısadır. Arafta, Dante ve Vergilius koskocaman bir dağ görürler. Araf'a iyiliği kötülüğünden ağır basan insanlar gelir. 
Olan günahlarından da sıyrılıp cennete gidebilmek için Araf dağına tırmanmaları gerekir. Fakat bu olay şöyle işler. Günahkarlar sırayla bir tahtta oturan ve insanları yargılayan yaratığın önüne gelirler. O yaratık hepsinin alnına 7 tane “P” harfi çizer. Bu p harfi Latincede peccatum olan günahın anlamıdır. 7 tane olması ise 7 büyük günahı temsil eder. Kişiler Araf dağına tırmandıkça alınlarındaki p harfi silinir ve Araf'ın sonuna ulaştıklarında cennete giderler. Dante ve Vergilius da böyle yapar ve sağ salim cennete giderler.

Cennet

Cennete gittiğinde Dante yanında Vergilius'u göremez fakat sonra yanına Beatris (Beatrice) gelir ve cennette rehberinin kendisi olduğunu söyler.

Beatrice’e biraz değinmek gerekirse, O, Dante'nin çok sevip asla ulaşamadığı sevgilisidir. Beatrice başka bir adamla evlenir fakat erken yaşta ölür. Dante ona aşkını yeni hayat kitabında bir insan olarak ilahi komedyada ise kendisine eşlik edecek bir melek olarak canlandırır.

Araf’ın tepesinde Vergilius yerini Beatrice’ye bırakır. Cennet boyunca Dante’ye Beatrice rehberlik eder. Dante’nin 14 Nisan Perşembe sabahı başlayan Cennet yolculuğu, aynı gün öğleden sonra Tanrı’nın ışığına ulaşmasıyla noktalanır. Dante cennet planını hazırlarken Ptolemaios (Batlamyus) sisteminden yararlanmıştır. Dante’nin Cennet’ine göre Dünya evrenin merkezindedir ve sabit bir cisimdir. Kürenin çevresinde yedi gezegen dönmektedir: Bunlar sırasıyla Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn'dür.

Bu gezegenler yedi gök içerisinde bulunmakta, bunlardan sonra iki kat daha yer almaktadır. Sekizinci katta Dönmeyen Yıldızlar, dokuzuncu katta gezegenlerin dönmesini sağlayan İlk Devindirici vardır. Ari ışıktan oluşan, maddeden arınmış onuncu ve en yüksek kat ise, kutlu ruhlar ile Tanrı’nın katıdır (Arş-ı Ala). Burada Meryem ve Beatrice gibi Tanrı’nın sevgili kulları kutsal bir gül oluşturur.

Çünkü isteğine yaklaştıkça akıl yetimiz,
öyle derinliklere dalar ki,
izleyemez olur onu belleğimiz
(Cennet, 7)

Dante her şeyden önce büyük bir şairdir. Ona tüm zamanların en büyük şairi bile desek abartmış olmayız. Bu eser belki Hristiyan-pagan karmasıdır fakat bu onun büyüklüğünden bir şey eksiltmez. İlahi komedya kurmaca olsa da realistliğiyle ahirete ilişkin büyük ölçüde ışık tutar. Dünyanın hangi köşesinde olup hangi dinden olduğumuz önemli değildir. Bu eseri okumak için önemli olan büyük şairi anlamaktır.

T.S Eliot un şu sözü ile bitirmek isterim;
“Dante ve Shakespeare dünyayı aralarında paylaşırlar bu iki isme eklenebilecek 3. bir isim yoktur.”

MARQUİS DE SADE VE DİN ANLAYIŞI

Yazan: HERMES Trismegistos


MARQUİS DE SADE VE DİN ANLAYIŞI

Marquis de Sade her zaman tartışılan bir kişilik olmuştur. Bunun nedeni ise apaçık ortadadır çünkü Sade’ın kitaplarında her zaman şiddet yoluyla cinsel haz alma hareketi vardır. Zaten sadizm yani şiddet ile cinsel zevk almak Sade isminden türetilmiştir. Fakat Sade’i sadece müstehcen yazılar yazan biri olarak düşünemeyiz, o aynı zamanda aydın bir filozoftur. Tanrı ve din hakkında çok çarpıcı görüşlere sahiptir. Sosyolog Ulus Baker, Sade için şöyle der;
“Sade’ın Tüm kitaplarında felsefenin altında yatan ekonomik sosyal ve dini derin anlamlar vardır”

Sade’ın Yatak Odasında Felsefe kitabında üç karakter farklı konularda görüşlerini paylaşmaktadır ama bunların hepsi aslında Sade’in görüşleridir. Şimdi kitaptan çok çarpıcı bir kesiti inceleyeceğiz.

EUGENIE: Ama değişik türde erdem var; örneğin, dindarlık konusunda ne düşünüyorsunuz?

DOLMANCE: Dine inanmayan biri için bu erdem ne ifade edebilir? Peki ya dine kim inanabilir? Haydi, sırasıyla akıl yürütelim Eugenie: İnsanı Yaratıcısına bağlayan ve var olduğu için bu yüce Yaratıcıya duyduğu minnetini ibadet yoluyla ona kanıtlamaya zorlayan anlaşmaya din diyorsunuz değil mi?

EUGENIE: Daha iyi tarif edilemezdi.

DOLMANCE: Pekâlâ! İnsanın, varlığını doğanın karşı konulmaz planlarına borçlu olduğu kanıtlanmışsa eğer; bu yerküre üzerindeki varlığının yerküre kadar eski olduğu kanıtlanmışsa eğer, demek ki insan da, meşe gibi, aslan gibi, bu yerkürenin böğründe bulunan mineraller gibi, yerkürenin varlığının gerekli kıldığı ve kendi varlığını kimseye borçlu olmayan bir üründür; aptallara göre, gördüğümüz her şeyin biricik yaratıcısı ve imalatçısı olan bu Tanrının, insan aklının necplus ultrasından başka bir şey olmadığı, bu aklın kendi işlemlerine yardımcı olacak hiçbir şey bulamadığı anda yarattığı hortlak olduğu kanıtlanmışsa eğer; bu Tanrı’nın varlığının imkânsız olduğu ve her zaman eylem halindeki, her zaman hareket halindeki doğanın, salakların karşılıksız olarak vermekten hoşlandıkları şeye kendiliğinden bağlı olduğu kanıtlanmışsa eğer; bu hareketsiz varlığın var olduğunu varsaysak bile, tek bir gün bile işe yaramadığından ve milyonlarca yüzyıldan beri aşağılık bir atalet içinde bulunduğundan onun tüm varlıkların kesinlikle en gülüncü olacağı kesinse eğer; onun, dinlerin bize tarif ettiği gibi var olduğunu varsaysak bile varlıkların kesinlikle en iğrenci olurdu, çünkü yeryüzünde kötülüğü mümkün kılmıştır, oysaki o her şeye kadirliğiyle bu kötülüğü engelleyebilirdi… Demek istediğim, eğer tüm bunlar kanıtlansaydı, hem de tartışmasız gerçek olarak kanıtlansaydı Eugenie, bu durumda insanı bu aptal, yetersiz, acımasız ve acınası Yaratıcıya bağlayan dindarlığın pek gerekli bir erdem olduğuna inanabilir miydik?

Burada Sade tanrının varlığının kanıtlanamayacağını, kanıtlansa bile tanrının iyi niyetli olmadığını, bunun sonucunda da kötülüğü yaratıp sözde çok sevdiği insanlığın karşısına çıkardığını, bu yüzden kötü bir tanrıya yürekten tapmanın da saçmalığını dile getiriyor.

Kitaptan kesitlere devam edelim.

EUGENIE, Madam de Saint-Ange’a: "Gerçekten de, sevgili dostum, Tanrı’nın varlığı bir kuruntudan ibaret kalmaz mı?" der.

MADAM DE SAINT-ANGE: "Hem de en sefil kuruntulardan biri, kuşkusuz." diye yanıtlar.

DOLMANCE: Tanrı’ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir. Kimilerinin korkularının, kimilerinin zayıflığının meyvesi olan bu iğrenç hortlak, Eugenie, yeryüzünün sisteminde bir işe yaramaz: bu sisteme zarar verir, çünkü onun adil olması gereken istençleri doğa yasalarındaki temel adaletsizliklerle asla bir arada olamaz; onun sürekli olarak iyiliği istemesi gerekir, doğa ise kendi yasalarına hizmet eden kötülüğün karşılığı olarak iyiliği arzulamaktadır; onun sürekli hareket halinde olması gerekir, oysa bu daimi eylemi yasalarından biri kılan doğa onunla ancak daimi karşıtlık ve rekabet halinde olabilir. Ama, buna karşılık, Tanrı ile doğa aynı şeydir denebilir. Bu bir saçmalık değil midir? Yaratılmış olan şey yaratan varlığa eşit olamaz: Saat, saatçi olabilir mi? O halde, diye devam edilir söze, doğa hiçtir. Tanrı her şeydir. Bu da bir başka aptallık! Evrende zorunlu olarak iki şey vardır: yaratıcı fail ve yaratılan birey. İmdi, yaratıcı fail kimdir? İşte çözülmesi gereken tek güçlük budur, cevaplandırılması gereken tek soru budur.

Kısaca açıklamak gerekirse bunu tanrının çok bahsettiği merhameti doğa yasalarıyla çakışır. Örneğin sıradan ve inançlı bir insanın ormanda usulca uyurken bir ayı saldırısına uğrayıp yaşamını yitirmesi gibi. Bu durumda doğa tanrının merhametine ters düşmüş oluyor. Yani tabiat ve Tanrı birbirinin karşıtı iki güç olmuş oluyor ama hiçbir tanrı kendi yarattığı şeye denk olamaz. ikisinden birini inkar etmek gerekirse de kendine rakip olgular yaratan tanrı saçmalığının reddedilmesi daha olası olandır.

Devam edelim.

Eğer madde bizim bilemediğimiz bileşimlerle davranıyor ve hareket ediyorsa, eğer hareket maddeye içkinse, sonuçta, uzayın engin düzlüklerinde göz alabildiğine uzanan ve tek biçimli, değişmez işleyişi bizde hayranlık ve saygı uyandıran tüm gök kürelerini enerjisi nedeniyle yalnızca o yaratabiliyor, üretebiliyor, koruyabiliyor, sürdürebiliyor ve dengeleyebiliyorsa, bu aktif yeti esas olarak eylem halindeki maddeden başka bir şey olmayan doğanın kendisinde bulunduğuna göre, bu durumda, tüm bunlara yabancı bir fail arama ihtiyacı nereden doğmaktadır? Sizin Tanrı’ya ilişkin kuruntunuz herhangi bir şeyi aydınlatabiliyor mu? Bunu bana kanıtlayamayacağınıza bahse girerim. Maddenin iç yetileri hakkında yanıldığımı varsayalım, önümde en azından bir güçlük vardır. Siz Tanrı’nızı bana sunarak ne yapıyorsunuz? Önüme bir güçlük daha çıkarmış oluyorsunuz. Anlamadığım bir şey yüzünden, daha az anlayacağım bir şeyi kabul etmemi benden nasıl isteyebilirsiniz? Sizin korkutucu Tanrı’nızı Hristiyan dininin dogmaları aracılığıyla mı inceleyeceğim… Kendime böyle mi tarif edeceğim? Bu dogmalar Tanrıyı bana tarif ediyor, bir bakalım…

Doğanın yaratma, üretme, koruma ve sürdürme özelliklerine değiniyor ve bunun dışında evrenin bir failinin, bir yaratıcısının aranmasını gereksiz buluyor. Şimdi ise Hristiyan dininin kendisine göre yanlışlarına bakalım.

Marquis de Sade şu sözlerle devam ediyor:

Bu aşağılık ibadetin Tanrı’sına baktığımda, bir gün bir dünya yaratan, ertesi gün inşa ettiği şeyden pişman olan, tutarsız ve barbar bir varlıktan başka ne görmekteyim ki?

Marquis, Tevrat’ın tanrısının kıskanma, sinirlenme, sevinme gibi insani duyguları olmasına değiniyor. Musa Sina dağındayken kavmi bir altın buzağı yapıp ona tapınmaya başlamıştı. Tanrı bunu görünce onlara nefret kusmuş ve lanetlemişti.

Marquis'un yazdıklarından devam edelim:

İnsanın dilediği alışkanlığa sahip olmasına asla izin vermeyen zayıf bir varlıktan başka nedir ki o? Bu yaratık, kaynağını insandan alsa da ona hâkim olur; ona saldırabilir ve böylelikle ezeli işkenceleri hak edebilir! Ne zayıf bir varlıktır bu Tanrı! Nasıl oluyor da gördüğümüz her şeyi o yaratabilmişken keyfince bir insan yaratamamıştır? Ama diyeceksiniz bana, böyle yaratılmış olsaydı insanın hiç değeri olur muydu? Bu ne bayağılık, bu ne yaltakçılık! Ve insanın kendi Tanrı’sını hak etme gerekliliği nereden gelir? İnsanı tamamen iyi yaratsaydı asla kötülük yapamazdı ve yalnızca bu durumda eser bir Tanrı’ya layık olurdu. Bu, insana bir tercih bırakmak yerine onu kışkırtmaktır. Oysa Tanrı, sonsuz önsezisiyle, ortaya çıkacak sonucu gayet iyi biliyordu. Böyle olunca da, bizzat kendisinin oluşturduğu yaratığı zevk için kaybediyor. Ne korkunç bir Tanrı bu! Ne canavar! Bizim kinimize ve dinmek bilmez intikamımıza ondan daha layık bir vicdansız, bir hergele olamaz! Bununla birlikte, bu kadar yüce bir uğraştan pek az memnun kalarak, inancını değiştirsin diye insanı boğar; onu ateşe atar, lanetler. Bu yaptıkları insanı asla değiştirmez.

Tanrının insana kötülük yapma yetisini verip üstüne cezalandırması ve bunları zevki uğruna yaptığını, zira iyi insanlar yaratmak isteseydi kusursuz insan yaratma yetisine de sahip olduğunu belirterek tanrının kötülüğünü vurguluyor.

Sade, şöyle devam ediyor:

Bu aşağılık Tanrı’dan daha güçlü bir varlık olan Şeytan, kendi hükümranlığını daima koruyarak yaratıcısına her zaman meydan okuyabilir. Ezeli Varlık’ın kendine ayırdığı sürüyü baştan çıkararak sefahate sürüklemeyi daima başarır. Bu iblisin bizim üzerimizdeki gücünü kimse alt edemez. Bu durumda, öğretisini yaydığınız korkunç Tanrı sizce ne düşünmektedir? Onun bir oğlu vardır, tek oğul, hangi ilişki sonucu edindiğini bilmiyorum; çünkü insanın düzüşmesi gibi. Tanrı’sının da düzüşmüs olmasını istemiştir o; kendisinin bu önemli parçasını gökyüzünden koparıp almıştır. Bu yüce yaratığın, göksel ışınların üzerinde, melekler kortejinin ortasında, tüm evrenin gözü önünde belireceği belki hayal edilmektedir… Tek sözcük yok; Yeryüzünü kurtarmaya gelmiş Tanrı’nın, Yahudi bir fahişenin bağrında, bir domuz ahırının ortasında dünyaya geldiği duyurulur! İşte ona atfedilen saygın soy sop! Ama onun bu şerefli görevi bizim zararımızı telafi edecek midir? Bir an için peşinden gidelim onun. Ne demektedir? Ne yapmaktadır? Bize hangi yüce görevi iletmektedir? Hangi esrarı açığa çıkaracaktır? Bize hangi dogmayı buyuracaktır? Onun büyüklüğü hangi edimler içinde kendini gösterecektir?

Sade, şeytanın yaptıkları yada etkisi sebebiyle tanrıdan üstün olduğuna parmak basıyor. Diğer dediği, İsa'nın bir ahırda doğduğu gerçektir. Fakat 'Yahudi fahişe' tabiri ile Meryem'i fahişelikle suçluyor. Öyle miydi bilemeyiz fakat Kur'an'da geçen bir olayda Zekeriya Meryem'i tapınağın önünde bulur, burada ne yaparsın ey Meryem? diye sorar. Bu tartışılır olsa da Marquis'in görüşünü destekleyen bir argüman olabilir.

Marquis, İseviliğin ve teslis inancının İsa'nın uydurması olduğunu, aynı zamanda dinini zorla benimsetmeye çalıştığını anlatarak devam eder:

Gördüğüm ilk şey meçhul bir çocukluktur, bu sokak çocuğunun Kudüs tapınağındaki çapkın rahiplere verdiği hizmetler; sonra, on beş yıllık bir yok oluş, bu sırada bu hinoğluhin, Mısır okulunun tüm hayalleriyle zehirlenecek ve bunları Juda’ya taşıyacaktır. Orada yeniden ortaya çıktığında deliliği baş gösterir ve Tanrı’nın oğlu olduğunu, onun eşiti olduğunu ona söyler; Kutsal Ruh adını verdiği bir diğer hortlağı da bu ittifaka katar ve bu üç kişinin bir olduğunu ileri sürer! Bu gülünç esrarla akılları karıştıran, ciğeri beş para etmez bu herif, bu görüşleri benimsemenin pek matah bir şey olduğunu… Yok saymanın ise tehlikeye yol açacağını ileri sürer.

Bu salak, Tanrı olmasına rağmen, bizleri kurtarmak için bir insan evladının bağrında vücut bulduğunu söyler; gerçekleştireceği parlak mucizelerle bir süre sonra evreni ikna edecektir! Gerçekten de, sarhoşlar arasındaki bir yemekte söylenenlere bakılırsa, bu dalavereci suyu şaraba döndürür; bir çölde, çömezlerinin gizlice hazırladıkları nafakalarla anasının gözü birkaç kişiyi besler; arkadaşlarından biri ölü numarası yapar, bizim sahtekâr da onu diriltir; kendini bir dağa taşıtır ve orada, yalnızca iki ya da üç arkadaşının önünde öyle bir hokkabazlık gösterisi düzenler ki günümüzün en kötü hokkabazının bile yüzü kızarırdı. Kendisine inanmayan herkesi coşkuyla lanetleyen bu kerata, sözünü dinleyecek olan herkese de cenneti vaat eder. Cahil olduğundan hiçbir şey yazmaz; aptal olduğundan pek az konuşur; zayıflığı nedeniyle de pek az şey yapar; ve sonunda, pek ender olsa da kışkırtıcı söylevleri karşısında sabrı tükenen yüksek görevlilerin canını sıkan şarlatan kendini çarmıha gerdirtir, ama kendisini izleyecek it kopuğu garantilemiştir, onu ne zaman çağırsalar kendini yedirmek için onlara doğru inecektir. İşkence yapılır, sesini çıkarmaz. Babası olan mösyö, bu yüce Tanrı, ki onun oğlu olduğunu söylemeye cesaret etmektedir, ona en ufak yardım eli uzatmaz ve bu namussuz, haytaların başı olmaya bu kadar layıkken zavallı muamelesi görür. Yardakçılar bir araya gelip, “Mahvolduk, tüm umutlarımız çöktü. Ani bir şimşek kurtarabilir bizi ancak. İsa’nın etrafındaki muhafızları sarhoş edelim; cesedini aşıralım, dirildiğini yayalım ortalığa; emin bir yol; bu düzenbazlığa inandırabilirsek milleti yeni dinimiz yayılır, genişler; tüm dünyayı ayartır… Uğraşalım!” derler. İşe girişilir, başarılır. Utanmazca gözü pekliği kendine övünç kaynağı yapmamış kaç düzenbaz vardır! Ceset kaldırılır; salaklar, kadınlar, çocuklar, ellerinden geldiğince. Mucize! Diye ağlaşırlar ve bu arada, bunca büyük mucizenin gerçekleşmiş olduğu bu şehirde, bir Tanrı’nın kanına bulanmış bu şehirde kimse bu Tanrı’ya inanmak istemez; tek bir kişi bile inancını değiştirmez. Dahası var; Olay aktarılmayı o kadar az hak eder ki hiçbir tarihçi bundan söz etmez. Bu düzenbazın müritleri çevirdikleri dolaptan yararlanmayı ummaktadırlar ama o an için değil. Bu düşünce hâlâ çok önemlidir, düzenbazlıklarının aşikâr örneklerinden yararlanmadan önce yılların geçmesi gerekti; nihayet, tiksindirici doktrinlerinin eğreti yapısını da bunun üzerinde kurdular. Her değişim insanların hoşuna gider. İmparatorların zorbalığından sıkıldıklarında devrim gerekli oluyordu. Bu dalaverecilerin peşinden gidenler de hızla yayılırlar: Tüm hataların tarihi böyledir. Bir süre sonra Venüs ile Mars’ın sunaklarının yerine İsa’nın ve Meryem’inkiler geçmiştir; o düzenbazın yaşamını yayımlarlar; bu yavan, bayağı romana inanacak bir yığın bön bulunur; asla düşünmemiş olduğu yüzlerce şeyi söyletirler ona; gülünç sözlerinden bazıları bir süre sonra onun ahlâkının temeli haline gelir ve bu yeni din yoksullara vaaz edildiğinden, merhamet ilk erdem haline gelir. Tuhaf ibadetler kutsama işlemleri adı altında kurumlaşır, bunların en aşağılık ve en iğrenci, suça bulanmış bir rahibin, büyülü birkaç sözcük yardımıyla Tanrı’yı bir ekmeğin içinde geri getirtme gücüne sahip olmasıdır. Kuşkunuz olmasın; hak ettiği aşağılayıcı silahlar kullanılsaydı bu iğrenç ibadet daha doğar doğmaz yok edilirdi; ama ona işkence etmek düşünüldüğünden durmadan çoğaldı; oysa kaçınılmaz biçimde yok edilebilirdi. Bugün bile onu gülünç hale sokarsanız yok olur. Becerikli Voltaire asla başka silah kullanmadı ve o tüm yazarlar içinde kendi inancına en fazla taraftar toplamış olmakla övünebilir. İşte Eugenie, Tanrı’nın ve dinin tarihi budur; bu masalların hak ettikleri değere bakın ve kendiniz karar verin.

Bu uzun paragrafı açıklamak gerekirse Sade İsa’nın tüm mucizelerine mantıklı bir sebep buluyor, suyu şaraba dönüştürmesini sarhoşları kandırmak, bitmeyen ekmek hikayesini gizli bir yere zulalanmış bir yığın, Lazarus'u diriltmesinde ise ölü numarası yaptığını ileri sürer.

Çarmıha gerilip tanrı babasının onu kurtarmamasını ise kendisini insanlık için bir kurban olarak göstermesine bağlar.

Sade’ın inancına göre başkalaşım yani göğe yükselme ise İsa’nın havarilerinin bir oyunudur. Havariler insanlara bunu yayar ve tam da İsa’nın istediği gibi geniş kitleleri peşinden sürükler. 2 asır kadar sessiz kalıp işkence görmesine rağmen inancı Milano fermanı ve Konstantin’in kabulü ile nüfuz kazanır.

Rahipler yüzyıllar boyunca saçma ayinler düzenlemiş ve İsa'nın ruhunu geri getirmeye çalışmışlardır. Araftan insan kurtarma, komünyon gibi ayinleri ve Tanrıyı reddetmekte sınır tanımayan yazar, kilise karşıtı Voltaire’e de saygısını dile getirmeyi esirgemez.

Marquis de Sade iyi veya kötü olarak yorumlanabilen felsefesi ve bir o kadarda marjinal görüşleriyle adını duyurmuştur. Dile getirdiklerinin bir çoğunda da keskin kalemini çalıştırmıştır. Bize düşen ise onu ön yargısız bir şekilde okuyup değerlendirmektir.

KRAL SÜLEYMAN YADA YAHUDİ LANETİ

Yazan: HERMES Trismegistos

KRAL SÜLEYMAN YADA YAHUDİ LANETİ

Süleyman Davut’un gayri meşru bir şekilde kocasını öldürerek sahip olduğu Batşeva’nın oğludur Tevrat öğretisine göre Davut'un Batşeva'dan bir oğlu olacaktır fakat çocuk ölü doğacaktır. Batşeva buna çok üzülür ve ağlar Davut onu teselli için yanında gider, ona ağlamamasını, eğer dua ederse tanrının ölü oğlunu onlara bağışlayabileceğini söyler. Batşeva artık olanın olduğunu, hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyler. O gün Davut ve Batşeva yatarlar. Batşeva Süleyman'a hamile kalır. Çocuk doğduğunda çocuğun adını Süleyman koydular ama Rab peygamber Natan'ı oraya yollayıp çocuğun adını Yedidyah koydur. Yedidyah "tanrı tarafından sevilen" anlamına gelir.

Süleyman’ın Tahta Çıkışı

Davut’un ömrünün son zamanlarında Hagit oğlu yakışıklı Adoniya kendini kral ilan eder ve bundan Batşeva'nın haberi yoktur. Peygamber Natan, Batşeva'ya bunu iletir ve oğlunu tahta çıkması için yapması gerekenleri söyler. Batşeva Davut'a gidip Adoniya'nın ona söylemeden tahta çıktığını söyler. Davut'un Batşeva'nın oğlunun tahta çıkacağına dair sözünü de hatırlatır.O anda Natan da gelip Batşeva’nın sözlerini doğrular. Davut ta sözünü yerine getirip tanrı adına kendisinden sonra kral olacak olanın oğlu Süleyman olduğu adına ant içer. Ardından Süleyman'ın katıra binip Gihon'a gitmesini ve orada kahin Sadok’un onu yeni İsrail kralı olarak mesh etmesini söyler.

1.Krallar 1:39-40:
39) Kâhin Sadok, Kutsal Çadır'dan yağ dolu boynuz kabı alıp Süleyman'ı meshetti. Boru çalınca bütün halk "Yaşasın Kral Süleyman!" diye bağırdı.
40) Herkes kaval çalarak Süleyman'ın ardından yürüdü. Öyle sevinçliydiler ki, seslerinden adeta yer sarsılıyordu.

Davut’un kendi iradesiyle Süleyman'ı kral ilan ettiğini duyan Adoniya'nın arkadaşları onu bırakıp gitti. Adoniya ise sunağa sarıldı çünkü sunağa sarılan öldürülmezdi. Süleyman haber yollayarak "eğer bana biat ederse saçının teline bile zarar gelmez" dedi. Adoniya karşısına çıkıp onun önüne kapanınca Süleyman ona "evine dönebilirsin" dedi.

1.Krallar 2:1-4:
1) Davut'un ölümü yaklaşınca, oğlu Süleyman'a şunları söyledi:
2) "Herkes gibi ben de yakında bu dünyadan ayrılacağım. Güçlü ve kararlı ol.
3) Tanrın RAB'bin verdiği görevleri yerine getir. Onun yollarında yürü ve Musa'nın yasasında yazıldığı gibi Tanrı'nın kurallarına, buyruklarına, ilkelerine ve öğütlerine uy ki, yaptığın her şeyde ve gittiğin her yerde başarılı olasın.
4) O zaman RAB bana verdiği şu sözü yerine getirecektir: 'Eğer soyun nasıl yaşadığına dikkat eder, candan ve yürekten bana bağlı kalarak yollarımda yürürse, İsrail tahtından senin soyunun ardı arkası kesilmeyecektir.

Davut ölmeden önce Süleyman'a bu öğütleri verir. Dikkat edilmesi gereken nokta Davut'un soyunun nasıl yaşadığına dikkat ettiği sürece Rab tarafından kutsanacağıdır.

Süleyman Yönetiminde İsrail

1.Krallar 3:1-14:
1) Süleyman, Mısır Firavunu’nun kızıyla evlendi. Böylece firavunla müttefik oldu. Eşini Davut Kenti’ne götürdü. Kendi sarayı, RAB’bin Tapınağı ve Yeruşalim’in çevre surları tamamlanıncaya kadar orada yaşadılar.
2) Halk, hâlâ çeşitli tapınma yerlerinde RAB’be kurban sunuyordu. Çünkü o güne dek RAB’bin adına yapılmış bir tapınak yoktu.
3) Süleyman babası Davut’un kurallarına uyarak RAB’be olan sevgisini gösterdi. Ancak hâlâ çeşitli tapınma yerlerinde kurban sunuyor, buhur yakıyordu.
4) Tapınma yerlerinin en ünlüsü Givon’daydı. Kral Süleyman oraya giderek sunakta bin yakmalık sunu sundu.
5) RAB Tanrı, Givon’da o gece rüyada Süleyman’a görünüp, “Sana ne vermemi istersin?” diye sordu.
6) Süleyman, “Kulun babam Davut’a büyük iyilikler yaptın” diye karşılık verdi, “O sana bağlı, doğru, bütün yüreğiyle dürüst biri olarak yolunda yürüdü. Bugün tahtına oturacak bir oğul vermekle ona büyük bir iyilik daha yapmış oldun.
7) “Ya RAB Tanrım! Ben henüz çocuk denecek bir yaşta, yöneticilik nedir bilmezken bu kulunu babam Davut’un yerine kral atadın.
8) İşte kulun kendi seçtiğin kalabalık halkın, sayılamayacak kadar büyük bir kalabalığın ortasındadır.
9) Bu yüzden bana öyle sezgi dolu bir yürek ver ki, iyi ile kötüyü ayırt edip halkını yönetebileyim. Başka türlü senin bu büyük halkını kim yönetebilir!”
10) Süleyman’ın bu isteği Rab’bi hoşnut etti.
11-12) Tanrı ona şöyle dedi: “Madem kendin için uzun ömür, zenginlik ve düşmanlarının ölümünü istemedin, bunların yerine adil bir yönetim için bilgelik istedin; isteğini yerine getireceğim. Sana öyle bir bilgelik ve sezgi dolu bir yürek vereceğim ki, benzeri ne senden öncekilerde görülmüştür, ne de senden sonrakilerde görülecektir.
13) Sana istemediklerini de vereceğim: Yaşadığın sürece öbür kralların erişemeyeceği bir zenginlik ve onura ulaşacaksın.
14) Eğer sen de baban Davut gibi kurallarıma ve buyruklarıma uyup yollarımda yürürsen, sana uzun ömür de vereceğim.”

Tanrı, Davut gibi Süleyman'ın isteğini hoşnutlukla karşıladı. Tabi buyruklarına uyup yollarına düşmesi şartı vardı ki; bu durum Yahudi lanetinin başlangıcıdır.

Süleyman’ın bilgeliği ülke sınırlarını aşmıştı zenginliği de her geçen gün artmaktaydı.

Süleyman Fırat tan Filist topraklarına kadar tüm topraklara egemendi. Bu ülkeler ona her ay haraç ödüyorlardı. Süleyman babası Davut’un yaşamında yapamadığı Rabb'e adanmış bir tapınak yapmak için Lübnan'dan sedir sipariş etti ve tapınağı yaptırmak için İsrail'den 30 bin adam topladı.

1.Krallar 5:15-17:
15) Süleyman'ın yük taşıyan 70 000, dağlarda taş kesen 80 000 adamı vardı.
16) Ayrıca, işin yürümesini sağlayan ve işçileri yöneten 3 300 görevlisi vardı.
17) İşçiler, kralın buyruğu uyarınca, tapınağın temelini yontma taşlarla atmak üzere ocaktan büyük ve kaliteli taşlar kesip çıkardılar.

1.Krallar 6:11-15:
11) RAB, Süleyman'a şöyle seslendi:
12) "Bu tapınağı yapmaktasın. Kurallarıma, ilkelerime ve bütün buyruklarıma uyup onlara bağlı kalırsan, baban Davut'a verdiğim sözü senin aracılığınla yerine getireceğim.
13) Halkım İsrail'in arasında yaşayıp onları hiç terk etmeyeceğim."
14) Süleyman tapınağı yapıp bitirdi.
15) Tapınağın iç duvarlarının yüzeyini sedir ağaçlarıyla döşeyip üstlerini tabandan tavana kadar tahtalarla kapladı. Tapınağın zeminini ise çam tahtalarla döşetti.

Süleyman tapınağın en kutsal odasının olan ahit sandığının bulunduğu odanın tamamını altınla kaplattı ve antlaşma sandığını Davut kenti Siyon'dan getirip tam merkeze yerleştirdi.

1.Krallar 8:22-26:
22) Süleyman RAB'bin sunağının önünde, İsrail topluluğunun karşısında durup ellerini göklere açtı.
23) "Ya RAB, İsrail'in Tanrısı, yerde ve gökte sana benzer başka tanrı yoktur" dedi, "Bütün yürekleriyle yolunu izleyen kullarınla yaptığın antlaşmaya bağlı kalırsın.
24) Ağzınla kulun babam Davut'a verdiğin sözü bugün ellerinle yerine getirdin.
25) "Şimdi, ya RAB, İsrail'in Tanrısı, kulun babam Davut'a verdiğin öbür sözü de tutmanı istiyorum. Ona, 'Senin soyundan İsrail tahtına oturacakların ardı arkası kesilmeyecektir; yeter ki, çocukların önümde senin gibi dikkatle yürüsünler demiştin.
26) Ey İsrail'in Tanrısı, şimdi kulun babam Davut'a verdiğin sözleri yerine getirmeni istiyorum.

Süleyman sunağın önünde durup tanrıya böyle seslenir. Tanrı sonraki zamanlarda Süleyman'a tekrar görünür.

1.Krallar 9:2-7:
2) RAB daha önce Givon’da olduğu gibi ona yine görünerek 3) şöyle dedi: “Duanı ve yakarışını duydum. Adım sürekli orada bulunsun diye yaptığın bu tapınağı kutsal kıldım. Gözlerim onun üstünde, yüreğim her zaman orada olacaktır. 4) Sana gelince, baban Davut’un yaptığı gibi, bütün yüreğinle ve doğrulukla yollarımı izler, buyurduğum her şeyi yapar, kurallarıma ve ilkelerime uyarsan, 5) baban Davut’a, ‘İsrail tahtından senin soyunun ardı arkası kesilmeyecektir’ diye verdiğim sözü tutup krallığını sonsuza dek pekiştireceğim.
 6) “Ama siz ya da çocuklarınız yollarımdan sapar, buyruklarıma ve kurallarıma uymaz, gidip başka ilahlara kulluk eder, taparsanız, 7) size verdiğim bu ülkeden sizi söküp atacağım, adıma kutsal kıldığım bu tapınağı terk edeceğim; İsrail bütün uluslar arasında aşağılanıp alay konusu olacak.

Bununla birlikte Tanrı Süleyman'a gözdağı verir.

Kral Süleyman tüm dünya krallarından zengin ve bilgedir öyle ki ondan öğüt almak için bile çok uzak yollardan gelmektedirler Süleyman'ın zenginliği ise o kadar fazladır ki depolara ambarlara sığmayacak kadar altını ve mücevheri vardır.

Süleyman’ın Tanrıdan Uzaklaşması

Süleyman firavun kızı Moavlı, Ammonlu, Hititli bir çok kadın sevdi. Bunlar tanrının "onların arasına karışmayın, aranıza da almayın zira onlar sizi kendi tanrılarına doğru saptırır" dediği ırklardı. Buna rağmen Süleyman aldırış etmedi. Süleyman’ın bu halklardan 700 karısı ve 300 cariyesi vardı.

Süleyman yaşlandıkça karıları onu kendi tanrılarına tapınmaya doğru itti ve onu yolundan saptırdılar. Yaşamının son dönemlerinde Saydalıların tanrısı Astoret'e ve Ammonlu'ların ilahı Molek'e tapındı. Babası Davut gibi yaşamı boyunca Rabb'e sadık kalmadı.

Yeruşalim'in doğusundaki tepede Moavlılar'ın i ilahı Kemoş'a ve Ammonlular'ın iğrenç ilahı Molek'e tapmak için bir yer yaptırdı.

İlahlarına kurban kesip adak adamak isteyen tüm eşleri içinde aynı şeyi yaptı. Tanrı onu 2 kez görüp uyarmasına rağmen Süleyman tanrının dediklerine uymamış ve ona aldırmamıştı. Rab buna öfkelendi ve Süleyman'a tekrar göründü.

1.Krallar 11:11-13:
11) “Seninle yaptığım antlaşmaya ve kurallarıma bilerek uymadığın için krallığı elinden alacağım ve görevlilerinden birine vereceğim” dedi,
12) “Ancak baban Davut’un hatırı için, bunu senin yaşadığın sürede değil, oğlun kral olduktan sonra yapacağım.
13) Ama oğlunun elinden bütün krallığı almayacağım. Kulum Davut’un ve kendi seçtiğim Yeruşalim’in hatırı için oğluna bir oymak bırakacağım.”

Böyle diyerek Süleyman'dan umudu kesmiş ve halkını yok edeceğine ant içmiştir.

Tanrı kendi halkını lanetlemiş sizi dünyaya dağıtacağım ve alay edilen bir ırk yapacağım demişti. 1948 öncesi Yahudilerin durumunu buna bağlayanlar olmuştur ama ama bu yüksek oranda saçmalık içerir zira doğruluğunu bile bilmediğimiz bir kitapta yazanlara bakarak bunları iddia edemeyiz.
Özetlemek gerekirse Süleyman büyük bir kraldı, zenginliği tüm medeniyetleri aşardı. Fakat bu durum ülkesini tanrının gazabından korumadığı gibi tanrı tarafından halkının lanetlenmesine de sebep oldu.

VOLTAİRE VE DEİZM

Yazan: HERMES Trismegistos


VOLTAİRE VE DEİZM

Voltaire olarak bildiğimiz, ünlü Fransız yazar ve filozofun bu isim aslında sadece mahlasıdır. Ünlü yazarımızın asıl adı François - Marie Arouet'dir. Zamanında Fransız Devrimi'ne ve aydınlanma hareketine önemli katkıları olan ünlü yazarın, din ve ifade konularında özgürlüklerden yana olan söylemleri dışında, insan hakları konusunda da önemli yazıları olmuştur. Dünya edebiyatına kazandırmış olduğu eserlerinde, kiliselerde ortaya çıkan dogmalarını fazlasıyla hicvetmiştir.

Sekiz yıl boyunca sanat eğitimi alan Voltaire aldığı eğitim ile ilgili pek olumlu yorumlarda bulunmamıştır. Mezun olmasının ardından edebiyat alanına yönelmiştir. Babası ile kariyer ve edebiyat konusunda anlaşmazlıklar yaşayan Voltaire, çalışıyormuş gibi görünerek bu süreçte hicivli şiirler kaleme almıştır.

Bu durum babasının kulağına gidince Voltaire hukuk okuması için başka bir okula gönderilmiştir. Ancak bu süreçte de yine yazmaya devam etmiştir. Kral XV. Louis naibi ile ilgili yazısı sebebiyle hapsedilmiştir. Hapis günlerinde kendisinin tanınmasını sağlayacak olan piyesi Oedipe'yi yazmış ve ardından Voltaire ismini almıştır.

Ardından hicivlerine devam etmiş ve neticesinde İngiltere'ye sürgün edilmiştir. Buradaki fikir özgürlüğüne hayran kalan yazar, dönemin ünlü yazarlarından başta Şekspir'den (Shakespeare) son derece etkilenmiştir.

KISACA DEİZM

Evreni yaratan, işleyişi için doğa kanunlarını koyan, ayrıca insanlığa ve evrene müdahalede bulunmayan; doğruları keşfetmeleri için insanlara akıl veren bir tanrıya duyulan inanç deizmi ifade etmektedir. Deistler genellikle bu doğrultuda evreni Tanrı tarafından tasarlanan, hareketi başlatılan; dışarıdan müdahale olmadan doğa kanunlarına uygun şekilde işleyen bir bütünlük olarak görme eğilimindedir.

Kehanetlerin, mucizelerin, dinsel dogmaların, demagojilerin ve kaynağı ilahi ilan edilen dinlerin reddinden dolayı peygamberler, kutsal kitaplar, sevap, günâh, ibâdet, dua, vahiy, melek, cin, şeytan, cennet, cehennem, ahiret ve kader gibi kavramların bu inanışta yeri yoktur. Belirli bir öncüsü, merkezi bulunmaması sebebiyle deizmde ihtiyaç duyulan tek şey sağduyulu olmak ve her şeyi akıl süzgecinden geçirmektir.

Deizmin temel inançları dışında bazı deistler ölümden sonra yaşama veya reenkarnasyona inanabilir. Bununla birlikte deistlerin ruhun ölümsüzlüğüne dair inançları hayli çeşitlidir. Ruhların Tanrı tarafından ölümden önceki hayatlarındaki davranışlarına göre ödüllendirileceğine ya da cezalandırılacağına veya sadece ruhun ölümsüzlüğüne inanan, ruhun ölümsüzlüğü konusunda agnostik yaklaşım sergileyen ve ruhun ölümsüz olmadığını düşünen deistler vardır. Deist yazarlar Yüce Varlık, İlahi Saatçi, Evrenin Büyük Mimarı ve Doğanın Tanrısı gibi ifadeler kullanarak çeşitli şekillerde Tanrı'ya atıfta bulunmuştur

VOLTAİRE'NİN TANRI GÖRÜŞÜ

Voltaire diğer aydınlanmacı filozoflar gibi tanrıya bir kılıf uydurmamak onu bir halka veya bir ırka sabitlenmemek gibi düşüncelere sahipti.

Açıktan açığa deist olduğunu söylemese de böyle görüşleri vardı buna birkaç örnek verelim.
Voltaire Micromegas adlı eserinde şunu anlatır;

Micromegas adında bir dev vardır ve Sirius yıldızında yaşamaktadır Micromegas yeni gezegenler keşfetmek adına uzayı dolaşır ve Satürn gezegenine bir ziyarette bulunur. Micromegas Satürnlülerin boyutuna göre bir dev kadar büyüktür.Orada bulunan Satürn bilimler Akademisinde akademi’nin sekreteri ile uzun uzun sohbet eder ve onunla iyi dost olur.

Ardından Micromegas satürnlü sekretere seyahatinde ona katılmasını teklif eder. Satünlü bunu mutlulukla kabul eder ve yola koyulurlar.

Önce Jüpitere gittiler ve orada 1 yıl kaldılar sonra marsı görüp oraya gitmek istediler fakat orayı çok küçük bulup vazgeçtiler.Bundan sonra ise uzun zaman yol aldılar fakat görünürde hiçbir gezegen yoktu.

Sonra küçük bir parıltı gördüler burası dünyaydı başka gezegen göremedikleri için oraya gittiler. Micromegas'ın kafası göğe değiyordu, Satürnlü dostu ise dünya için hala bir dev olmasına rağmen Micromegas'a göre daha küçüktü. İkisi dünyayı küçük buldular ve orada yaşayıp yaşamayanlar olduğunu öğrenmek istediler. Micromegas ayak bileğine gelen okyanus da bir balina gördü ama ona göre çok küçük bir hayvancıktı. Tam gezegende başka canlı olmadığını düşüneceklerken Micromegas’ın kristal kolyesi koptu ve yer düştü yere düşen bir kristal parçası okyanusda mahsur kalmış filozof ve bilim adamlarının gemisini görmesini sağladı. Ve Micromegas da tırnağını kesip bir mini megafon yapıp onun tırnağı boyutunda bile olmayan insanlarla konuşmaya başlar.

İnsanların akıl yürütmesine ve tanrının bu kadar küçük canlılara ruh bağışlamasına şaşırarak bir kere daha tanrıya hamd eder.

Filozoflara ruhun ne olduğunu sorar Aristocu Leibnizci Lockeçı ve daha bir çok fikir akımını savunan filozoflar cevaplar verir ama bir teolog araya girer ve Aquinolu Thomas’ın La Somme adlı eserini ileri sürerek güneşlerin yıldızların gezegenlerin her şeyin insan için yaratıldığını öne sürer Micromegas ve Satürnlü buna öylesine kahkaha atar ki bu kahkahalar sonucu Micromegas'ın avucunda tuttuğu gemi yanlışlıkla Satürnlü’nün ceplerinden birine düşer.

Hikayeden çıkaracağımız sonuç şu ki;

Voltaire din felsefesi ile ilgilenmiş olan Aquinolu Thomasçı bir adamın düşüncesine karakteri güldürmesi bununla az öncede anlattığım gibi kilise ve dogmalarını hicveder.

Bir diğer değineceğimiz nokta ise hikayenin bazı bölümlerinde Tanrı bahsi geçtiğinde bir tanrı ayrımı olmamasıdır. Tanrı tüm evrenin tanrısı ve Satürnlü de Siriuslu da dünyadaki insan da aynı tanrıya tapmaktadır. Tanrı yaratmış fakat ilahi kurallar koymamıştır ve şimdiki zamana müdahale edemez. Fakat ortada bir dini görüş yoktur, bu da Voltaire'nin deist olduğunun aleni bir delilidir. 

VOLTAİRE'NİN DİNLE İLGİLİ SÖZLERİ

Erdem özgürlüğü gerektirir, bir yükü taşımak aktif bir güç gerektirdiği için. Baskı yönetimi altında erdem bulunmaz ve erdemsiz bir din de bulunmaz. Beni bir kul haline getirirsen böylece ben o şey için uygun olmayan biri haline gelmiş olurum. Egemenlik dahi benim üzerimde, beni doğası seçme ve özgür iradeye dayalı dine yönlendirmek hakkına sahip değildir.

Hangisi daha tehlikeli: fanatizm mi yoksa ateizm mi? Fanatizm, kesinlikle birkaç bin daha tehlikeli; ateizm asla kanlı bir tutku vermez insana.

Kutsal Roma İmparatorluğu adıyla kendisini anan ve hala anmaya devam eden bir araya toplanmış yığın, ne kutsaldır, ne Romalıdır ne de imparatorluktur.

Size kimin hükmettiğini öğrenmek istiyorsanız sadece kimi eleştirme izniniz olmadığını bulun.

Hayvanların insanoğluna göre şöyle avantajları vardır,saatin tik-taklarını asla duymazlar,ölüm mefhumundan habersiz ölürler,onlara şunu yap diyecek din alimleri yoktur,son nefeslerini vermek üzerelerken istenmeyen tatsız törenlerle keyifleri kaçırılmaz,cenazeleri bedavaya gelir ve kimse vasiyetleri yüzünden onlara dava açmaya kalkmaz.

TRUVA SAVAŞI MI TANRILARIN SAVAŞI MI?

Yazan: HERMES Trismegistos


TRUVA SAVAŞI MI TANRILARIN SAVAŞI MI?

Truva (Troya) Savaşı MÖ 1260 – MÖ 1180 civarında yapılan bir savaştır.Savaş hakkındaki bilgiler için yol gösterici kaynak Homeros’un İlyada ve Odesa (Odysseia) destanlarıdır. Bu iki kaynak da manzume olarak yazılmıştır.

TRUVA SAVAŞININ BAŞLAMA NEDENİ

Efsaneye göre bir gün tanrı dağı Olimpos'a altın bir elma düşer elmanın üstünde en güzele yazmaktadır,bu elmayı sahiplenmek için Hera, Afrodit ve Athena tartışır ama kendi aralarında bir sonuca varamayıp Zeus'a danışmaya karar verirler.

Elmayı Zeus'a götürdüklerinde Zeus da buna karar veremez, zira Athena biricik kızı, Hera eşi, Afrodit ise güzelliğiyle ünlü Kıbrıslı tanrıçadır.

Zeus elmayı Truva prensi Paris'e götürmelerini, gerçek kararı onun vereceğini söyler.

Tanrıçalar Truva'ya varıp elmayı Paris'e verirler.Tanrıçalar, güzellik yarışmasını kazanabilmek için Paris’e bir sürü rüşvet teklif ettiler. Hera, Asya Krallığını vadetti; Athena, sonsuz akıl ve başarı teklif etti. Afrodit ise dünyanın en güzel kadının aşkını vereceğini söyledi. Bu kadın Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helena idi.

Bu arada Paris, yarışmadan önce Truva kentine giderek buradaki oyun ve yarışlara katıldı. Oyunları ve yarışmaları seyreden kral ve kraliçe başarılı yarışmacı Paris’e kalpten yakınlık duydular. Kim olduğunu merak ederek araştırdıklarında onun oğulları Paris olduğunu öğrenirler ve Paris sarayda prens olarak yaşamaya başlar. Yarışma günü geldiğinde, Paris güzel tanrıçaların karşısına çıktı ve Afrodit’in güzelliği karşısında tutulmuş, büyülenmiş bir şekilde elmayı Afrodit’in avuçlarına bırakıverdi.

Tanrıçaların en güzeli seçilen Afrodit sözünü tutarak Helena’nın aşkını ona vermiştir. Bir gemi hazırlatarak Mora yarımadasına (Peloponnes) gitti ve bu adada hüküm süren Menelaos’un sarayında konuğu olarak ağırlandı. Orada kendisini misafir eden kralın güzel karısı Helena’yı alarak Truva’ya kaçırmıştır. Bunun üzerine Menelaos, Yunanistan’daki Akha krallarının en güçlüsü olan kardeşi Agamemmon’a giderek Truva’ya bir sefer düzenlemesini istemiştir.

SAVAŞ KIZIŞIYOR

Savaşın onuncu yılında, İlyada da anlatıldığı üzere çarpıcı olaylar yaşandı. Yunan birliklerinin önderi Agamemnon, Akhilleus’a ganimet olarak verilecek Briseis’i kendisi için esir aldı. Bu duruma öfkelenen Akhilleus birlikleriyle birlikte savaştan çekildi. Akhilleus’un annesi deniz tanrıçası Thetis, Agamemnon oğlunun şerefiyle oynamaktan pişman olsun diye, Troyalılara güç vermesi için Zeus’a yalvardı. İlerleyen çatışmalar sırasında, Troyalılar gelişme kaydederek Yunan gemilerine sorun çıkaracak kadar yakın bir noktada karargâh kurmayı başardı. Onları geri püskürtmeye can atan Akhilleus’un yakın arkadaşı hatta belki de sevgilisi Patroclus, Yunanların moralini yükseltmek ve Troyalıların gözünü korkutmak için Akhilleus’un kılığına girerek Yunanları savaşa yöneltti. Başta planı işe yaramıştı, fakat daha sonra Troya prensi Hektor tarafından öldürüldü. Arkadaşının ölümü üzerine yas dolu bir öfkeye bürünüp gözü Hektor’dan intikam almaktan başka bir şey görmeyen Akhilleus, Agamemnon’la olan tartışmasını bir kenara bıraktı.

Öfkeden gözü dönen Akhilleus yüzlerce Troyalı yiğidi öldürerek Troya surlarına doğru ilerler. Ondan moral bulan orduda peşi sıra surlara doğru ilerler. Akhilleus Hektor'u sur tarafında görür, birçok Truvalı asker şehrin içine sığınmıştır fakat Hektor öyle yapmaz. Akhilleus'dan bir süre kaçar ama sonra durur ve onunla dövüşmeye başlar. Akhilleus Hektor'u, Troyalıların en kuvvetli yiğidini öldürür.

SAVAŞTA TANRILARIN TARAFI

AHKALAR;
  • Athena
  • Hera
  • Poseidon
  • Hephaistos
  • Hermes

TROYALILAR;
  • Artemis
  • Afrodit
  • Leto
  • Ares
  • Apollon

TANRILARIN ROLÜ

Görüldüğü gibi elmayı alamayan Hera ve Athena savaşta Akhaları tutmaktadır. Apollon ise Troya kentini kurmuş olduğu için kentin yıkılmasına göz yummaz bu yüzden o kardeşi Artemis ve annesi Leto Troyalıları tutmaktadır. Gözünü kan bürümüş Ares ise sadece savaş ister, bu yüzden oğlu bir Troya askeri olduğu için Troyalıların tarafını tutsa da istediği tek şey tuncun çangırtısı ve atardamardan fışkıran kızıl kandır.

Troya Savaşı adeta savaş gücüne değilde tanrıların isteğine bağlıdır çünkü tanrılar sevdiği askerlere yardımcı olur hatta onların ölümden bile korur. Homeros’un eşsiz anlatısında ister istemez bir tarafı desteklediğiniz için bu bazen sinir bozucu olabiliyordu. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse.

Savaşın başlarında Menalous Hektor'a doğru kuvvetli mi kuvvetli bir ok atar, bu ok onu rahatça öldürebilecek hızdadır. Üstelik Hektor o sırada başka bir Akha eri ile savaşmaktadır. Onu koruyacak hiçbir şey olmamasına rağmen okçu tanrı Apollon çok sevdiği Hektor'un ölmesine göz yumamaz ve okun yönünü saptırır.

Genel bir örnek verecek olursak: Tanrılar savaşa o kadar kapılmışlar ki Hera Troyalıların Akha gemilerinin önünde kamp kurmasına dayanamaz. Sevdiği Akhalara acır, onlara yardım etmek ister fakat tanrı Zeus sonlara doğru buna izin verecek olsa da o an tanrıların gruplara yardım etmesini yasaklamıştır. Tabii ki Zeus'un kendisi bu yasağa dahil değildir. İki tarafa da eşit sevgi duymasına rağmen Hektor'a ve Troyalılara sevgisi biraz daha büyüktür. Yani Zeus tek başına savaşı yönetecek olursa Troyalıların üstünlüğü kaçınılmazdır.

Hera ise buna dayanamaz Poseidon'la bir oyun yapar. Hera güzel kıyafetler gidip uykunun da yardımıyla Zeusla sevişip onu tatlı uykunun kucağına bırakacak, bu sırada da Poseidon Akha ordusunun arasında karışıp onların moralini yükseltip savaşta onlara yardım edecektir.

Başka bir bölümde ise Athena sevdiği Diomedes'in gözündeki perdeyi kaldırır, artık savaştaki tanrıları da görebilmektedir. Athena onun içini o kadar büyük bir savaş aşkı ile doldurur ki Diomedes savaşın içinde Ares'i görür. Athena'nın da yardımı ile Ares'in üstüne yürür ve ona sanki bir tanrıymışçasına saldırır ve onu yaralar. Ares de Olimpos'a doğru yükselip yarasını ölümsüz nektar ile iyileştirmek zorunda kalır.

Akhilleus’un Hektor'u öldürmesinde de bir tanrının, Athena'nın parmağı vardır. Hektor ayağı tez Akhilleus'dan canhıraş kaçarken ve tam kurtulacak iken Athena Hektor'a bir arkadaşı gibi görünür Hektor'u koşmayı bırakıp Akhilleus ile savaşması için kışkırtır. Hektor arkadaşına güvenir ve durur Akhilleus ile savaşmaya başlar ama bu onun için iyi olmaz zira Akhilleus Hektor'u öldürür.

Tanrıların savaşa en büyük etkisi ise insanlar için kendi ırkında ölümsüzlerle savaşmasıdır olaylar öyle bir raddeye gelir ki Athena Ares ile Hermes de Afrodit ile savaşmaya başlar. Afrodit savaşmaktan çekilse de Athena ile Ares ciddi bir şekilde savaşır.

Tanrılar tüm savaş boyunca iyi veya kötü şekilde savaşçılara yardım etmiştir. Homeros’u okuduğumuzda Tanrıları tanrı değilde daha çok bazı üstün element güçleri olan yaratıklar gibi görürüz. Tapınılıcak yanları yok gibidir. Ama buraya şahsi bir görüş ekleyeyim: Eğer Homeros'a bir soru sorma hakkım olsaydı "Bu yazdıklarına kendin inanıyor musun?" diye sormak isterdim.

KUTSAL SUÇLULUAR: TAPINAK ŞÖVALYELERİ

Yazan: HERMES Trismegistos
Tapınağın son Büyük Üstadı Jacques de Molay

TAPINAK ŞÖVALYELERİNİN KISA TARİHİ


9 kişilik gruptan oluşan Tapınak Şövalyeleri Fransız Hugues de Paynes liderliğinde Godfrey de Saint-Omer, André de Montbard, Payen de Montdidier, Archambaud de Saint-Aignan, Geoffroy Bisol, Hughes Rigaud, Rossal ve Gondemare tarafından 1118 yılında Fransa’da oluşturulur. İlk Büyük Üstat, Hugues de Paynes’tir.

Tapınakçıların en baştaki amacı Kudüs’ü ziyaret eden hacıları koruyup kollamaktı ama bundan daha büyük ve her ne kadar hem rahip hem şövalye olsalar da daha tatmin edici amaçlara sahiplerdi.

Tapınak şövalyelerinin varlığı resmi olarak haçlı seferlerinin bitişi ile sonlanmıştır. Beyaz üzerine kırmızı haç motifli giyimleriyle zamanının hem nüfuz hemde savaşçılık olarak korkulan birliklerindendir

TAPINAKÇILARIN YÜKSELİŞİ

1118 yılında Fransız Hugues de Payens ve arkadaşı Godfrey de Saint-Omer hacıları korumak amacı ile kuracakları tarikata destek sağlamak için Kudüs Kralı II. Baudouin'e başvurdular Kral onlara Müslümanlarca Zeytin Dağı olarak adlandırılan Tapınak Tepesi’nde bir yer verdi. Süleyman Mabedi’nin kalıntılarının burada bulunması sebebi ile de Süleyman Tapınağının Şövalyeleri (Templars,Templiers) adını aldı.

Tapınak Şövalyelerinin bilinen ilk ambleminde aynı ata binmiş olan Hugues de Payens ve Godfrey de Saint Omar resmedilmiş bu hem Tapınak Şövalyeleri’nin kardeşliğini hemde kuruluşunun ilk yıllarında sadece bağışlarla varlığını sürdürmesini ve sadeliğini simgeliyor.

Fakat tarikatın bu yoksulluğu fazla sürmedi. Bernard de Clairvaux (Aziz Bernard) kurucu şövalyelerden birinin yeğeniydi, Troyes kentinde toplanan konseyde tarikatı Papa'ya anlattı ve Papa tarafından resmî olarak onaylandılar. Bundan sonra Papa II. İnnocentius tarafından yayınlanan özel bir fermanla tarikat mensupları bütün ülke sınırlarından serbestçe geçme, vergi ödememe ve Papa dışında hiçbir otoriteye karşı hesap vermeme gibi geniş haklara sahip oldu. Papa'dan gördükleri bu destek sonrasında Avrupa genelinde soylulardan para, arazi ve askerî destek gördüler.

En güçlü dönemlerinde askerî varlıkları 20 bini bulan Tapınakçılar¸ sahip oldukları silahlı gücün ötesinde¸ ülkelerin ve imparatorlukların geleceğini belirleyecek ölçüde caydırıcı bir güce erişmişlerdir. Öylesine zenginleşip güçlendiler ki¸ Avrupalı kralları¸ borç para bulmak umuduyla kendilerinin kapısını çalmak¸ yüksek faizlerle büyük borçlar altına girmek zorunda bırakmışlardır. Sonuçta bu da kendilerine¸ krallar üzerinde söz sahibi olma ve onları yönlendirme imkânı sundu.

Tapınak Şövalyeleri aynı zamanda o dönemde Müslüman dünyasına karşı gerçekleştirilen Haçlı seferlerine de katıldı. Yapılan bu seferler barış içinde yaşayan Müslümanlara karşı barbar bir saldırıydı. Bu olay binlerce masum sivilin yaşamını yitirmesine yol açtı Bu yüzden¸ Selahaddin Eyyûbî 1187'deki Hıttin Zaferi'nden sonra¸ Hristiyanların büyük bir bölümünü bağışlamasına rağmen¸ Tapınakçıları affetmemiş; işledikleri katliamlardan ötürü onları idamla cezalandırmıştır. Hıttin'den sonra Kudüs'teki merkezlerini kaybetmelerine ve pek çok kayıp vermelerine rağmen Tapınakçılar yine de varlıklarını korudular.

Hristiyanlar 1229 yılında Kudüs'ü geri aldılarsa da 1244 yılında şehri bu kez Memlükler aldı. Akka'ya taşıdıkları karargâhlarını da 1291 yılında kaybeden tarikat, merkezini Kıbrıs'taki Limasol'a taşımak zorunda kaldılar.Bu hezimetlerden sonra Tapınakçılar güçlerini kaybetmiş olsalar da vatanları Fransa'ya çekilip Hospitalier Şövalyelerinin ve Töton Şövalyelerinin yaptığı gibi devlet içinde devlet mantığı ile varlıklarını sürdürme çabaları sonlarını hazırladı.

TAPINAKÇILARIN DÜŞÜŞÜ

Haçlı Seferleri'nin hezimetle sonuçlanması üzerine misyonları bitmesi gerekirken¸ onlar siyasi güçlerini¸ servet ve üyelerini artırmaya devam ettirmişlerdir. Bir müddet sonra Papalık ve Fransa Kralı 4. Filip (IV. Philippe)¸ Tapınakçıların¸ giriştikleri politik oyunlar ve karanlık amaçlarla kontrol edilemez bir kuvvete erişmelerinden tedirginlik duymuş ve güçlerinin azaltılması gerektiğine karar vermiştir.

1307'de ise Papa V. Clemens'in emriyle bazı şövalyeler geri çağrılmıştır. Dinden sapma¸ eşcinsellik¸ şeytana tapma ve büyücülükle suçlanarak işkence edilmek ve yakılmak suretiyle öldürülmüşlerdir. 1314'de Tapınak Şövalyeleri'nin büyük üstadı Jacques de Molay ve 34 üyesi¸ Paris'te kazığa çakılarak yakılmıştır.


TAPINAKÇILARIN İSA HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Tarih boyunca süregelen rivayetlere göre Tapınakçıların İsa hakkındaki görüşleri Hristiyanlıktan çok daha farklıdır. Yaygın olan bir rivayete göre Tapınakçı şövalyeler Johannit mezhebe mensupturlar.
Bilindiği gibi, Hristiyanlık tarihine baktığımızda İsa’nın gelişinden önce Vaftizci Yahya’nın kişiliğinin öne çıktığını görürüz. Ancak Yahya , kabul edilen İncillerde İsa’nın geleceğini müjdeleyip onun vaftiz olmasını sağlayan bir kişidir sadece . Hatta Matta İncilinde Yahya şöyle der : «Gerçi ben sizi tövbe için suyla vaftiz ediyorum, ama benden sonra gelen benden daha güçlüdür. Ben O’nun çarıklarını çıkarmaya bile layık değilim. O sizi Kutsal Ruh ve ateşle vaftiz edecek.» Ancak zaman içinde bazı topluluklar Yahya’yı İsa’dan daha önemli tutmuşlar hatta bu düşüncelerini çağlar boyu, İsa betimlemelerinde aslında Yahya’yı resmederek sürdürmüşlerdir.
Aslında Tapınakçıların Johannit olduklarına dair çok da somut deliller yoktur , ancak kendilerine yöneltilen birtakım suçlamalarda Johannit mezhebe yöneltilen suçlamalara benzer suçlamalar vardır. Son yıllarda yapılan araştırmalar ise , biraz zorlamalı da olsa, bazı Tapınakçı sembollerinde Johannit mezhebine ait izler bulmaktadırlar.
Tapınakçılara atfedilen başka bir inanışa göre ise Tapınakçılar Mecdelli Meryem’in İsa’nın karısı olduğuna ve Mecdelliden bir çocuğu olduğuna inanırlar.

Anlattığım gibi Tapınakçılar seks ayinleri,kadın veya küçük çocuk kurban etme,keçi kurban etme,haça ve Hristiyanların kutsal saydıkları ikonalara işeme, eşcinsel ilişki,kaba at öpme gibi pis şeylerle suçlanarak kağıt üzerinde ortadan kaldırılmıştır ama daha sonraki yüzyıllarda farklı örgütler adı altında¸ yer altına indiler Avrupa'da (Sadece Fransa'da 9 bin temsilcilikleri vardı ve çeşitli ülkelere yayılmış binlerce şato ve merkezleri bulunuyordu.) varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bunların en önemlisi "Rose Croix" (Gül Haç) örgütüdür.

Tapınakçılığın¸ İllüminati ve masonluk gibi örgütler aracılığıyla sürdürüldüğü ve hatta masonluğun etkisiyle gelişen Fransız Devrimi ve Amerika'nın bağımsızlığı gibi topyekûn Batı'nın siyasi geleceğini belirleyen pek çok mühim hadisenin bunun bir sonucu olduğu kimi tarihçiler ve yazarlar tarafından savunulmaktadır.

Tapınak şövalyeleri tanrı adına kurulmuş bir tarikattı kilisenin söylediği suçları işlemişler mi kesin kanıt olmadığı için tam olarak bilmiyoruz fakat farklı bir bilgiye göre tapınakçıların büyük üstadı Jacques de Molay idam edilirken itiraz etmemiş hatta kılı bile kıpırdamamış. Bundan kimileri tarikatın yer altındaki nüfuzuna ve ebedi olacağına güvendiği için tepki göstermediği yorumunu yapar.