Din ve Mitoloji
HABERLER
Dini Haber

HALİT BİN VELİT

AY, din, islamiyet, Halit Bin Velit,Allah'ın kılıcı,Allah'ın celladı, Hz Muhammed, Ükeydir,Mekke fethi,Müslüman ol çağrısı,Halit Bin Velit'in katliamları,Allah nerede,Sebe'na,Müslümanlar esirlerinizi öldürün,Uzza putu,Ali,Hz Ali,Cezime katliamı
ALLAH'IN KILICI MI? ALLAH'IN CELLADI MI? (Halit Bin Velit)
Cezime katliamı (Şevval, h.8.yılı)


Halit b. Velit, Muhammed'in emri ile 420 süvari ile birilikte Dümetü-l Cendel'e gönderilir. Bu bölge insanları Hrıstiyandır. Onların lideri Ükeydir'i yakalıyorlar. Onlardan 2000 deve, 800 at, 400'er adet ok ve zırh alıyorlar. Ayrıca bunların cizyeye bağlıyorlar. Çok ağır bir ceza kesiyorlar onlara. Neleri varsa her yıl ondan Müslümanlara cizye vermek zorunda kalıyorlar.

Halit b. Velit daha sonra Ocak 630 'da meydana gelen Mekke fethinde aktif görev alıyor. Burada üst üste baskınlar gerçekleştiriyor. Halit b Velit 350 kişilik bir silâhlı grubu Cezimeliler üzerine gönderir. Bu askerlerin bir kısmı Muhacir (Mekke Müslümanlarından), bir kısmı da Ensar (Medine Müslümanı), Bunlar söz konusu yere gelince Halit b Velit oradaki insanlara, Müslüman olun' diye çağrıda bulunur. Onlar hem olumlu yanıt verirler, hem de zaten daha önce Müslüman olduk derler. O zamanlar biri Müslüman olsaydı o çevrede ona SABİ' olmuş derlerdi. Dolayısıyla Halit onlara bu teklifi sununca onlar "SEBE'NA" diyorlar. Yani halk tabiriyle Müslüman olduk demeye geliyor. Elbette silahları da var bunların. Halit bin Velit soruyor: Madem Müslüman olmuşsunuz bu ne silahtır? Onları kendimizi korumak için bulundururuz diyorlar. Halit onlara, silahlarınızı yere atın diyor; onlar da kabul ediyor. Halit bunları o 350 kişilik Müslüman grup arasında dağıtıyor ve onun emriyle ellerini bağlıyorlar.

Sabahleyin Halit her Müslümana esirlerinizi öldürün diye talimat veriyor, kendisi de yanındakileri öldürüyor. Mekkeliler esirlerini öldürüyorlar ancak Medineli müslümanlar Halit'e karşı çıkıyorlar "Bunlar daha önce Müslüman olmuşlar, sen niye katlediyorsun?" diyorlar. Halit itiraz ediyor. "Müslüman olduklarını nasıl biliriz? Diyor. Medineli müslümanlar, "Baksana bunların camiileri bile var ve üstelik sen adamlara teklif sundun, onlar kabul etti" diyorlar. Sonuçta orada bir katliam yaşanıyor ancak Medineli müslümanlar esirlerini serbest bırakıyorlar. Durum muhammede aktarılınca sadace üzüntüsünü bildiriyor başkada bir şey yapmıyor. Muhammed Halit b Velit bu kez de UZZA putunu yıkmaya gönderir. Hem putu yerle bir edip içinde ne gibi hediyeler varsa alır, hem de orda bulunan bir kadını kılıcıyla biçerek katleder. Muhammed'in on yıllık Medine döneminde savaş ve baskınlarla geçmiştir. Sadece bunlara bakılınca islâm'ın ne kadar şiddet içerdiği ve niçin hızla yayıldığı konusunda bir fikir oluşmuştur. Kaldı ki yapılan baskınlardan Sifu'l Bahr, Asma binti Mervan cinayeti, Ümmü Kirfe, Ebu Rafii, Meyfaa ve Batn-i İdem baskınları Uzza ve Suva' putlarının yıkımı, Ali'nin Yemen'e yaptığı baskın tüm bunlar Ramazan ayında olmuştur.

Kaynaklar:
İbni Kesir , Bidaye, c. 6/364-66.
Vakıdi, Megazi, c. 2/780.
İbn-i Kesir , Bidaye, c. 6/405.
Bu olay en başta Buhari' de ki iki yerde ve ilgili tüm islâm kaynaklarda geçiyor.

Yazan: Aziz Yağan

KUR'AN'DA İNANMALARI İÇİN İNSANLARA RÜŞVET Mİ VERİLİYOR?

AY, din, islamiyet, Kuran, Kuranı Kerim, Kuran'da rüşvet, Kur'an'da inanmaları için insanlara rüşvet, Tevbe suresi, Tevbe 60.ayet, Kuran'da sadaka adı altında rüşvet, Zenginin zekattan pay alması
İslamda, Kur'an'da da geçen bir "El Müelleftü'l-Kulub" vardır. "Gönülleri İslama kazandırılanlar" diye anlam veriliyor. Buhâri'deki hadislerde de yer aldığına göre, bu kapsama giren kimseler varlıklı insanlar oldukları halde bunlara ganimetten çok büyük oranlarda fazla pay verilmiş ve bu da Muhammed'i "adaletsizlik"le suçlamalara, söylenmelere yol açmıştı Müslümanlar arasında. "El Müellefetü-l Kulup", Kur'an'a da geçirilmiştir. Tevbe Suresi'nin 60. Ayetinde, bunlara ZEKAT verilebileceği de belirtilmiştir. Yani ZENGİN de olsalar, bunların zekat almaları uygun görülmüştür. İslam'ı benimsemeleri ya da islâmda kalmaları için kendilerine daha çok GANİMET ve ayrıca zekat almaları uygun Görülen "El Müellefetü'l Kulub"a verilen ayrıcalık, Taberî tefsirinde "RÜŞVET" diye niteleniyor.

Şu sorulabilir: Bu durum da, "insanları dünyalık için Müslüman yapıp İslam münafıkların dini durumuna getirmiyor muydu? Bu sorunun karşılığı bulamıyoruz.

Bazılarınız bu sureyi göstererek: "Sadakalar (zekatlar) Allah'tan bir farz olarak ancak; yoksullara, düşkünlere, (zekat toplayan) memurlara, gönülleri (İslam'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olana, yolda kalana mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir." (Diyanet Vakfı Yayınları/ 86-G Kur'an-ı Kerim Açıklamalı Meali)
"Bir Müslümanın gayr-ı müslim komşusuna iyilik etmesi, ihtiyacı olan bir durumda ona yardım etmesi, onun Müslüman olmasını arzu ederek ikramda bulunmasını Rüşvet olarak nitelendirmek abesle iştigaldir." diyerek boş bir savunmaya girebilirsiniz,

FAKAT;
İslam'ı benimsemeleri ya da İslam'da kalmaları için kendilerine daha çok ganimet ve ayrıca zekat verilmesi uygun görülen bu kişilere verilen rüşvet değilde nedir? Hani bu din insanın kendi isteği ile iman sahibi olarak inandığı ve bu nedenle imtihan edildiği bir inanç değil midir?
Zengin de olsalar zekattan pay almaları ne demek? Biz bu dinde yoksullara verildiğini bilirdik varlıklı olanlara değil.
"Gönülleri İslama ısındırılmak istenenler" diye anlam verilmiş ''el Müellefetü'l-kulüb'' bir sınıfı anlatmaktadır, bu kişiler varlıklı müşrik aşiretlerdir. Bunlar İslam'a geçmiş ancak savaşlarda varlıklı olmalarına rağmen, muhtemelen savaş ganimetlerinden fazlaca pay verilmeye başlanmış. Muhammed bu ailelerin gücünün farkındaydı ve diğer Müslümanların tepkisini almak pahasına bunlara imtiyaz sağlanmıştır, sizin anladığınız gibi fakir komşusuna zekat verme konusu değil Diyanet'in her zaman ki gibi yaptığı çevirilerde anlam farkı yaratıp bir önceki yaptığı Kuran çevirisinin tam tersi bir meal çevirisi yaparak günümüz şartlarına uydurmak ve çarpıklığı örtmektir.

Yazan: Aziz Yağan

PEYGAMBER’E VE ALLAH’A ÖĞRETİLEN İBADET

din, DP, Cuma günü, Cuma suresi, Cuma günü kutsal mı?, Cuma günü niye kutsal, Cuma namazı, Cuma, Öğretilen ibadet, islamiyet, Kuran, Hz Muhammed, Kutsal gün, İbadet günü, Ebu Hüreyre, Rivayet,
Her semavi din haftanın 7 gününden 1 tanesini kutsal kabul eder. Müslümanlar Cuma, Yahudiler Cumartesi ve Hristiyanlar Pazar. Günlerin tespitinde her din kendi iç emirleri ve yönlendirmeleri doğrultusunda hareket etmiş ve bir güne kutsallık yüklemiştir. Günümüzde ilk semavi din kabul edilen Yahudilik Cumartesi günü baz almış, Hristiyanlara da Pazar gününü. Müslümanlar ise Cum’a suresine atfen Cuma gününü kutsal kabul etmişlerdir. Toplumumuzda yaşanılan “Türkiye Tipi İslamiyet” e göre ki bunu “Tatlı su Müslümanlığı” olarak adlandırabiliriz, 3 kere Cumaya gitmeyen dinden çıkabilmektedir. Kimileri bunun hurafe olduğunu kabul eder ancak bu sayede insanların cumaya yöneldiğini düşünerek hurafeyi kaldırmayı istemez. Aslında Cuma günün Allah’a ve Peygamberine sonradan öğretildiğini kimse bilmez, bilse de konuşmaz. Yoksa temel kaideler kökünden sarsılacak ve devamı gelecektir.

Peki, Ne zaman çıktı bu Cuma olayı? Bir hatırlayalım. Cum'a Suresi (Arapça: سورة الجمعة ,Sūrat'ul Cumu'a), Kur'an'ın 62. suresidir. Adını 9. ayetinde geçen "cum'a" kelimesinden alır. Medine'de indirildiğine inanılmaktadır ve 11 ayettir. Surede insanlar cumaya çağrılır.

Cum’a Suresi 9. Ayet: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.”

Aslında Cuma denen ibadet Kuran ile indirilmeden de var olan bir dini ritüel idi. Hafta günlerine İslâm'dan önce verilen isimler şimdiki isimler olmayıp cum'a gününe "yevmu'l-arube" denirdi (Kurtubî, Tefsir, XVIII, 99). Cum'a Arapça bir isim olup, "toplanma, bir araya gelme, toplu dostluk" anlamlarına gelir.

Şimdi Cuma ile ilgili İslami literatüre bir göz atalım:

“Süheylî'ye göre bu isim süryânîce olup "rahmet" manasına gelmektedir. Cum'a'dan sonraki günler de "şeyar: cumartesi", "evvel: pazar", "ehven: pazartesi", "cebar: salı", "debar: çarşamba", "mûnes: perşembe" idi. Araplar'da günlerin bu eski isimlerinin ne zaman değiştirildiği konusunda şu bilgiler vardır; Arûbe yerine cum'a adını veren, bir rivayete göre Hz. Peygamber'in (s.a.s.) dedelerinden Ka'b İbn Lüeyy'dir. İbn Sîrîn'den gelen bir başka rivayete göre de bu ad cum'a namazı henüz farz kılınmadan evvel Medine'de bulunan müslümanlar tarafından verilmiştir. İbn Sîrîn'in rivayeti şöyledir: "Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine'ye hicret etmeden ve cum'a ayeti nazil olmadan önce Medineliler cum'a namazı kılmışlardı." Ensâr: "Yahudilerin bir günü var, her yedi günde biraraya toplanıyorlar, hristiyanların da öyle. Bizim de bir toplanma günümüz olsun, o günde Allah'ı zikredelim; şükredelim." dediler. Bunun üzerine: "sebt: cumartesi günü yahudilerin, ahad: pazar günü hristiyanların, o halde bunu arube: günü yapalım." demişlerdi. Bu suretle Es'ad İbn Zürâre'nin yanında toplandılar, Es'ad b. Zürâre (r.a.) onlara iki rekat namaz kıldırdı ve vaaz etti. Toplandıkları ana "cum'a" adını verdiler. O da onlara bir koyun kesti, ondan kuşluk ve akşam vakti yediler. Daha sonraları da cum'a ayeti nazil oldu (Cum'a Suresi, 62/9)”

Kısacası amaçlanan hedef Müslümanlara da kutsal bir gün bulmaktı. Asıl sıkıntı bu güne yönelik bir kutsallık olmamasıydı. Elbette ki inananlar “Cum’a suresinden önce, hatta Muhammed’den önce Es’ad İbn Zürâre bize bu namazı kıldırdı.” diyebilirlerdi. Bu durumda ne Muhammed ne de Allah’ ın inandırıcılığı kalmayacaktı. Kuranın Allah kelamı olmayıp, hatta Muhammed’den de olmayıp başkaları tarafından da önermeleri ile oluşturulduğu (!) bilgisi hakim olabilirdi. Cumanın kutsallığının detaylandırılması gerekiyordu ki bu noktada can simidi gibi yetişen rivayetler devreye girdi.

Tekrar İslami literatüre geri dönelim:

“İbn Huzeyme'nin Selmân-ı Fârisî'den yaptığı bir rivayete göre, bir defa Peygamberimiz (s.a.s.) Selmân'a: "Selmân, sen Cum'ayı ne zannediyorsun?" diye sorunca o da: "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir." der. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) "Senin atan Âdem (a.s.)'in yaratılışı işte o gün oldu, yani vücudunun bütün parçaları o gün bir araya getirildi." buyurmuştur. Ebu Hüreyre'den rivayet edilen başka bir hadiste de: "Üzerine güneş doğan günlerin en hayırlısı Cum'a günüdür: Âdem (a.s.) o gün yaratıldı, o gün Cennet'e girdi, yine o gün Cennet'ten çıkarıldı. Bir de kıyamet Cum'a günü kopacaktır." buyurulmuştur. (Müslim, Cumua, 5) Diğer bir rivayette de, yukardaki sözlere ilâveten şu cümleler yer almıştır: "..O gün tövbesi kabul olundu ve o gün vefat etti. Kıyamet de o gün kopacaktır. İns ve Cin'den başka hiçbir mahlûk yoktur ki, Cum'a günü tan yeri ağardıktan gün doğuncaya kadar -kıyamet belki bu gün kopar korkusu ile- kulak kabartmasın. Bir de o günün içinde öyle bir saat vardır ki, hiçbir müslüman kul tesadüfen o esnada namaz kılıp Allah'tan bir hacetini dilemez ki, onu Allah O'na vermesin. "

İnançlı okuyucular üstteki hadisler için yalan veya sahih değiller damgası vurmadan önce düşünsünler. Buradaki hadisçilerin hepsi hemen her mezhepte sahih kabul edilen hadislerin sahipleri. Kütüb-i Sitte’ den alınma ki eğer Sünni iseniz bu hadisleri kabul etmek zorundasınız. Cuma namazı kılarken okunan hutbelerde bile yukarıdaki hadislerden bahsediliyor.

Biz bu günler konusunda da aynı literatürden devam edelim:

“Ebû Hüreyre (s.a.v.) rivayetle bir gün Resûlullah (s.a.v.) elimi tutarak şöyle buyurdu: “Allah, toprağı cumartesi günü yarattı. Oradaki dağları pazar günü, ağaçları pazartesi günü, sevilmeyen şeyleri salı günü, nûru çarşamba günü yarattı. Hayvanları yeryüzüne perşembe günü yayıp dağıttı. Âdem’i yaratılanların sonuncusu olarak cuma gününün son saatlerinde, ikindiyle akşam arasında yarattı.”

Bu altı gün konusu hatta başka bir ayet ile de desteklenmişti: “Ant olsun biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk çökmedi” [Kâf sûresi (50), 38]. “ Bu noktada konumuzdan ve yazımızdan bağımsız olarak ayette bahsedilen “BİZ” kaç varlığı anlatıyor diye aklınıza takılabilir. Bu farklı bir konu. Kuranda “De ki, Biz, Onlar” kelimeleri o kadar çok kullanılır ki, bu BİZ’ den kasıt kaç kişi, kaç yaratıcı var, madem buradaki BİZ melekler o halde Allah’tan habersiz melekler de vahiy mi bildiriyor gibi sorular aklınıza takılabilir. Asıl soru şu olmalı, bir üst paragrafta ki hadiste 7 gün söz konusu. Ancak ayet 6 gün diyor. Eğer Ebu Hureyre gibi sahih hadis kelamcısı bu konuda yanlış hadis verdi ise diğer hadislere ve hadislerine nasıl güvenelim? Hadi bunu geçtik Hadis doğru ise Muhammed kendi mi 6 gün diye yalan uydurdu? Hadi diyelim Hadis te doğru ayette doğru. O halde Yaratıcının matematiği mi berbat? Biz konumuza geri dönelim.

Yani hem Âdem’in yaratılması hem de Kıyametin o gün kopacağı savı ortaya konarak Cuma gününe hemen “kutsal geçmiş” te eklenmiş oldu.

Peki, şu şekilde aklımıza soru gelebilir. Madem Âdem o gün yaratıldı ve Kıyamet o gün kopacak, Allah neden bu hususları daha önce bildirmedi? Neden ne Yahudiler ne de Hristiyanlar bu bilgiden habersiz? Hemen tahrif yalanına sığınmayalım. Çünkü tüm dinlerde kutsal ve ilk insan olan Âdem’in hangi gün yaratıldığı hususu ile özellikle her Semavi din için kaçınılmaz korku unsuru olan Kıyametin hangi gün gerçekleşeceği bilgisi nasıl tahrif edilmiş olabilir? Bu noktada inanlar Tevrat’ tan savunma yapılabilir ki, Tevrat Âdemin 6. Gün yaratıldığını söylüyor. Kısacası onlara göre Allah 7. Gün dinlendiğine göre ve bu gün Cumartesi olduğuna göre Âdem Cuma yaratılmış olmalı. Pek neden İlk din olan Yahudilik Cuma’ nın Âdem’ in yaratılışından ötürü kutsal olması gerektiğini bilmiyor? Hiç kutsal olan bir gün değişir mi? Hiç bu tarz bilgiler silinir veya değiştirilir mi? Hadi bir kısım sildi, neden diğer kaynakları bahsetmiyor? Neden Tevrat ve İncil’ in ilk örneklerinde yok? Demek ki bu noktada insan eliyle üretilmiş bir hikâye veya hikâyeler zinciri var.

Netice olarak Cuma gününe dair bir ibadet formatı Muhammed’ den önce Es'ad İbn Zürâre tarafından ilk olarak bugünde bilindiği şekliyle uygulanmış ve hayata geçirilmiştir. Sebebi de aynı Yahudiler ve Hristiyanlar gibi kutsal bir güne sahip olma isteğidir. Bu sistemin gösterdiği başarı (!) ve ortak kabul nedeni ile Muhammed’de bu sistemi benimsemiş ve devamı yönünde vahiy ve kurallardan bahsetmiştir. Yani Allah tarafından vahiy edilmeyen ve Cebrail tarafından öğretilmeyen bir namaz usulü “daha Peygamber açıklamadan önce” insanlar tarafından üretilmiş ve yürürlüğe konmuştur. Kutsal yasası (vahiy) uygulamanın ardından gelmiştir. Bu haliyle, daha birçok örnekte olduğu gibi, ince olay ve uygulama ardından da kutsal onaylama (vahiy) gelmektedir. Bu da Allah’ ın şüphesiz geleceği ve olacağı bilme yeteneğini ortadan kaldırmaz mı?

Bu arada bu yazıda birkaç kelime ile bahsettiğim bir husus var.

“Cahiliye döneminde Ka'b b. Lüey'in Kureyşliler'i Cuma günü toplayıp, içinde bir de hutbe kısmı bulunan haftalık bir iba­det yaptığını daha önce kaydetmiştik. Bugüne Cuma, Maruzat (Açıklama), Yevmü'l-Arube (Araplık Günü) denilmekteydi” (Kaynak İ. SARI CAHİLİYE DÖNEMİ VE GÜNÜMÜZ CAHİLİYESİ) Ka'b b. Lüey, Muhammed’in 6 kuşak geriden dedesi olup PAGAN’ dır (Putperest). Yani bu noktaya kadar yazıda bahsedilen hususlar yalanlansa dahi (Veriler sabit olduğu için aslında imkansız), sadece burada bahsettiğim husus dahi Cuma günün kökeni hakkında bizlere sağlıklı bir bilgi sağlar.

Yazan: Demon Product