HABERLER
Dini Haber

BOYNUZLU TAVŞAN EFSANESİ

Yazan: A.Kara
A,mitoloji, Jackalope,Boynuzlu tavşan, Boynuzlu tavşan efsanesi, Efsaneler, Efsanevi canlılar, Mit, Efsane ile aldatma, Mitolojik canlılar, Geyik boynuzlu tavşan,
EFSANEVİ BOYNUZLU TAVŞAN JACKALOPE

Jackalope birçok Avrupa'lının günümüzde bile gördüğünü iddia ettiği efsanevi bir hayvandır. Bu boynuzlu tavşan gerçekten var mıdır yoksa sadece bir efsane midir hala tartışma konusudur. Neden bu kadar çok insan onu gördüğünü iddia ediyor ya da bu "gördüm" iddialarının arkasındaki gerçek ne olabilir?

Bu olağandışı hayvanın birçok efsanesi Amerika'dan gelir ancak boynuzlu tavşan hikayelerinin dünya çapında birçok antik kültür tarafından da bilindiği görülmektedir. Kuzey Amerika kültüründe jackalope antilop boynuzlarına sahip olan bir dağ tavşanıdır. Orta Amerika'da ise boynuzlu tavşan yaratığına dair mitolojik referanslar Huichol efsanelerinde görülmektedir. Eski Pers topluluğundaki insanlar İncil'de yedi kez bahsi geçen ünlü Unicorn'a benzeyen tek boynuzlu bir tavşandan bahsediyorlardı. İncil'in tek boynuzlu atı aslında bir oniksdi.

Ayrıca Vikingler de Avrupalıları yüzlerce yıl boyunca boynuzlu atların yalanlarıyla kandırmayı başarmıştı. Tek boynuzlu ata ait bir boynuz olduğunu iddia ederek hayvan dişlerini bile satmaya başlamışlardı. Almanya'da ise boynuzlu tavşanlar sıklıkla başka garip vücut kısımlarına, kanatlar ve gagalara sahiptiler ve Wolpertinger veya Rasselbock olarak adlandırılırdılar.

Eski halkların efsaneleri birçok boynuzlu hayvandan ve diğer canlılardan söz eder. Farklı isimler altında bilinen boynuzlu yılan efsanelerine Kuzey Amerika, Mısır, Mezopotamya ve Avrupa'da rastlanmıştır. Ayrıca Avrupa'da boynuzu olduğuna inanılan birçok mitolojik varlık bulunmakta.

Kelt mitolojisinde başının üstünde iki geyik boynuzu bulunan bir tanrı olan Cernunnos. İngiliz Berkshire ilçesinde Windsor Ormanı ve Büyük Park'ta yaşadığı söylenen efsanevi bir yaratık olan avcı Herne'nin de boynuzları vardı.

Atalarımıza göre boynuzlar doğanın ilkel gücünü temsil ediyordu. İnsanlık tarihi boyunca halklar boynuzları kullanarak bu gücü ifade ettiler. Bu nedenle boynuzlar güç ile eşanlamlı bir hal alarak evrensel bir antik sembol haline geldiler.

Örneğin zenginlik kavramı Cornucopia (Bolluk Boynuzu) dinlerinin ana parçası olan Keltler de dahil olmak üzere birçok eski kültür tarafından saygı duyulan zenginlik, bereket, bereket ve beslenme sembolüdür. Bu sembol hala bazı bölgelerde plastik, hasır, metal, ahşap veya başka malzemelerden yapılarak bereket getirmesi için evlerde kullanılır. İçi sembolik olarak değerli ya da sadece güzel şeylerle doldurulur.

BOYNUZLU TAVŞAN İNANCI NASIL POPÜLER HALE GELDİ?
Boynuzlu tavşan efsanesinin yayılması ve varlığına dair olan inanç bir anda Ortaçağ resimlerinde ortaya çıkmıştır. Rönesans döneminde ve sonrasında bilim adamları bu yaratığın gerçek bir biyolojik tür olup olmadığını tartışmaya başladılar. 18. yüzyılın sonunda birçok bilim adamı boynuzlu tavşanların mitolojik hayvanlar olduğu fikrini kabul etti.

Boynuzlu tavşanı gerçekten ünlü yapan kişi Wyoming sakini olan Douglas Herrick (1920–2003) idi. 1932'de bir av gezisinden dönerken dinlenmeye geldiği yerdeki hayvan leşinde bir çift geyik boynuzu gördü. Gördüğü bu boynuzlar bir tahnitçi olan Douglas'a bazı fikirler verdi ve oğlu ile birlikte boynuzlu tavşanlar üretmeye başladılar.

82 yaşında vefat etmeden önce o ve oğlu binlerce jackalope yapmışlardı. Douglas Herrick jackalope tavşanları satarak çok şey kazanmıştı ancak "işi" ve sattığı tavşanlar sadece bir aldatmacaydı. İnsanlar bu hayvanı batının bir sembolü olarak benimsediler. Kartpostallar ve posterler üzerinde jackalope kullanılmaya başlandı ve Wyoming "Dünyanın Boynuzlu Tavşan Başkenti" olarak tanındı. Meraklı bazı insanlar bazılarının var olduğuna inandığı bu boynuzlu tavşanı aramak için bölgeye gelmeye başladılar ancak olmayan bir şeyi arıyorlardı.

Bunun üzerine 2005 yılında Wyoming yasa koyucuları Jackalope'yi "Efsanevi Yaratık" olarak ilan etti.

Bazıları hala bu tavşanı gördüğünü iddia etse de ne yazık ki bu iddia edilen görüşlerin çoğunun arkasında aldatmaca ve medya faaliyetlerinin bir kombinasyonu bulunmakta. İnsanlar bu efsanevi yaratığı maddi kazanç elde etmek için kullandılar. Bilim insanlarına göre atalarımız tarafından tarif edildiği gibi bir tavşana dair somut, fiziksel bir kanıt yoktur. Yine de zaman zaman insanlar bu hayvanı gördüğünü bildirmeye devam ediyor ve var olduğuna inanıyorlar. Bir çoğu ise bunun bir efsane olduğunu biliyor ve kamp ateşi etrafında söylenen şarkılarla bu efsaneyi canlı tutuyor.



YENİ BİR EVRİM İÇİN SORGULAMA

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, Evrim, din ve bilim, Bilimsel, Evrim süreci, din, Çorum katliamı, Sivas katliamı, Maraş katliamı, Evrim tamamlandı mı?, Evrimleşme, Tek yol bilim, Galile, İmamhatip okullarında deist,
YENİ BİR EVRİM İÇİN SORGULAMA

Yerküre üstünde insanımsı ilk canlı türlerinin 65 milyon yıl önce ortaya çıktığı biliniyor. Gelişim ve evrim içinde olan bu canlı türlerinden biyolojik evrimini tamamlamamış ilk insan örneği iki buçuk milyon yıl öncesinde ortaya çıktı. İki buçuk milyon yıl önce taşlardan araç gereç yapmayı düşünebilecek kadar yeteneğe sahip olan bu insan örneği; dört yüz bin yıl önce ateşin yakıcılığını keşfederek kontrol altına almayı başardı. İnsan sürekli biyolojik evrim geçirmeyi sürdürerek heykel ve resim yapmaya başladı, tarım yapmayı öğrendi, bazı hayvanları ehilleştirdi. Böylece insan avcı ve toplayıcılıktan sonra yeni bir evrim içine girdi.

Bilim insanları kozmik takvime göre hesaplar yapıp, bütün bu gelişmelerin; saniyenin kırk milyonda biri gibi akıl almaz kısa bir zaman dilimi içinde olup bittiğini açıklamaktalar.

Evrende canlı cansız her şey sürekli bir evrim yaşamaktadır. Aynı suda iki kez yıkanılamaz ilkesi; bir sürekliliğin, bir döngünün, bir gelişimin, bir değişimin karşılığı olarak felsefecilerin ortaya attığı bir düşüncedir. Aynı suda iki kez yıkanıldığında önceki suyun özelliği değişir. Aynı su önceki sudan çok farklı bir su olmuştur. Bu su, akarsuysa zaten akıp gitmiştir. Bir saniye önceki tinsel, düşünsel, biyolojik yapımız, bir saniye sonrakinden değişik olur. Sözün kısası canlı cansız her şey sürekli bir gelişim ve değişim içindedir. Batı felsefecileri bu döngüye Diyalektik adını vermişlerdir. İnsanoğlunun biyolojik evrimini tamamlayıp tamamlamadığı henüz bilinmiyor. Ancak; beyninin çok az bir kısmını kullanabilen insanoğlu, şu ana kadar düşünsel evrimini tamamlayamamıştır.

İnsanlık tarihi içinde sayısız savaşlar, sayısız toplu kıyımlar oldu. Yeryüzünde milyonlarca dönüm toprak varken senindir- benimdir yüzünden çok kan döküldü. Kimi savaşlar başkalarını sömürmek için, kimi savaşlar dinler ve mezhepler için yapıldı. Toplulukların liderleri; bencillik, düşünce kıtlığı ve sahiplenme hırslarından dolayı ya da yalnızca otorite için anlamsız savaşlar çıkardılar. Bütün bu kötülüklerin tek nedeni ise; düşünsel evrimini tamamlayamamış insan topluluklarının her şeye sahiplenme, her şey benim olsun duygusudur. Sınırlar kaldırılmadıkça, yeryüzündeki bütün insanlar yeryüzünün bütün nimetlerinden yararlanmadıkça insanların yeryüzünde sömürülmeden, savaşmadan yaşama olanağı yoktur. Düşünsel evrimini tamamlayamamış ve ilkel vahşiliğini sürdürmekte olan insanlar; yaşamı kolaylaştıran bütün teknolojiye, büsbütün yeniliklere, gelişmelere karşın halen savaşabiliyorsa, halen kan dökülüyorsa, halen Afrika gibi yerler açlık içindeyken bile sömürülüyorsa herkes üşenmeden, korkmadan enine boyuna düşünmek, sormak, sorgulamak ve yanıt bulmak zorundadır.


İnsanoğlu henüz düşünsel evrimini tamamlayamadığından 21.yüzyılda yeni bir evrim aşamasına girmiş bulunuyor. Yerkürenin korkmayan, susmayan, korkutulamayan, susturulamayan aydın insanları; sorular sormaya, yanıtlar bulmaya, insanlığın tek kurtuluş yolunun bilime sarılmak olduğunu yeniden söylemeye başladılar. Yüzyıllar öncesinde Sokrat, Pir Sultan Abdal, Nesimi, Şeyh Bedrettin, Ahi Evren, Mevlana’nın oğlu Alâeddin Çelebi gibi niceleri öldürüldü. Bilimi savunan Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, M. Taner Kışlalı, Abdi İpekçi, Turan Dursun, Cavit Orhan Tütengil gibi aydın insanlarımız da aynı şekilde ortadan kaldırıldılar. Suçları; gerçekleri insanlara göstererek toplumları itaat ve biat kültüründen kurtarmaktı. Din sömürüsüyle ekonomik sömürünün aynı çizgide olduğunu halka açıklamak; sömürülmeden, eşit koşullar altında yaşamayı savunmaktı.

Tarihe baktığımızda din- bilim çatışmasının din mahkemelerinde nasıl sonuçlandıklarını görürüz. “Dünya dönüyor” diyen Galile’nin din mahkemelerinde nasıl yargılandığını bilmeyen yok. Bilim insanı Bruno dili kesildikten sonra kazığa bağlanıp canlı olarak yakıldı. Modern kimyanın kurucusu Lovoiser giyotinle idam edildi. Ploton’un öğrencisi Bayan Hypatia taşlanarak öldürüldükten sonra cesedi yakıldı. Felsefeci, gökbilimci, kan dolaşımını ilk inceleyen Servetus canlı olarak yakıldı. Pisogor öğrencileriyle birlikte topluca yakıldı. Dinlerin gölgesinden yaralanan din adamlarıyla siyasetçiler bilim insanlarını öldürmekle otoritelerini koruyacaklarını sandılar. Bilim insanları öldürülse de bilim süregeldi.  Ancak şu var ki; öldürmekle, özgür düşünmenin önleneceğini sananlar hep yanıldılar.

Çok uzağa değil yakın tarihi de bakmalı: Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta daha başka yerlerde inanç kıyımları yapıldı. Sivas’ta bu vatanın düşünce yiğitleri yakıldı. Ortaçağın din mahkemeleri de inançları yüzünden insanları yaktılar. Nazi Almanya’sında soy ve inançları yüzünden İnsanlar fırınlarda, kitaplar meydanlarda yakıldı. 12 Eylül’de hem siysi erk sahipleri olduklarını sananlar, hem de siyasi erkin hışmından korkanlar kitap yakarak bu siyasi erkin sürüp gideceğini sandılar… Geriye ne kaldı? Din diye yutturulan; ham düşünceler, söylenceler, çocukların bile inanmakta güçlük çektikleri masallar… Son yıllarda verilen eğitim ve öğretim tamamen bilimden uzaklaştırılıp bu şeytan üçgeni içine çekildi.

Günümüz Türkiye’sinde Turan Dursun, İlhan Arsel, Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz gibi aydınlar ilk dinsel sorgulamaları başlatarak öncü oldular. Hemen ardından R. İhsan Eliaçık, Mehmet Okuyan, Abdulaziz Bayraktar, Cübbesiz Mahmut, Yakup Deniz, Caner Taslaman, Mehmet Azimli, İsrafil Balcı, Bayraktar Bayraklı, Edip Yüksel, Celal Şengör, Mihail Bayram, Şahin Filiz, Muazzez İlmiye Çığ, Eren Erdem gibi aydınlar yeni meşaleler yaktı. Toplumu boş inançlardan, güce itaatten, içi boşaltılmış inanca teslim olmaktan, İslam’ı ölü bir din ve Kuran’ı ve anlaşılmaz bir din kitabı olmaktan kurtarmaya çalıştılar. Halen de çalışıyorlar. Bu aydınların sayısı her geçen gün çoğalmaya başladı. Böylece her türlü gizli güçlerin yasakladığı tabular yıkıldıkça, her bir şey sorgulanabiliyor.  Kendi dilleriyle kendi dinlerinin kitabını okuyanlar, çelişkileri görmeye, düşünmeye ve sorgulamaya başladılar. Sonuç: içi boşaltılmış din yerine deizm ve ateizmi seçmek oldu. Son günlerde imam hatip okullarında deistlerin artması bu sorgulamaların sonucu olduğu apaçık ortadadır. Sözün kısası iktidar sahipleri, tuzak olarak kazdıkları kuyulara kendileri düştü!

Bu olumlu bir gelişmedir. Ali Şeriati’nin dediği gibi; “Çocuklarınıza yalnızca okumayı öğretmek marifet değildir. Asıl marifet çocuklara sorgulamayı ve düşünmeyi öğretmektir.” Biyolojik olmasa da düşünsel yeni evrim başlayınca; “düşünme itaat et” diyenlerin “düşünmeye başla, sor ve sorgula” diyenlerin karşısında maskeleri düşmeye başlayacaktır. Bu yeni evrim kesintiye uğramadan sürdürülebilirse; şimdiye kadar yeterince sorgulanamayan inançların da neden ve sonuçları sorguya çekilebilinecektir.

İLK İNCİL'İN BASILIŞI

Yazan: A.Kara
A, hristiyanlık, Gutenberg, Gutenberg İncili, Biblia Sacra, İlk İncil Baskısı, tarih, İlk basılı İncil, İnciller nasıl çoğaltıldı?, Alman mucit Gutenberg, Hristiyanlığın yayılışı,
23 ŞUBAT 1455 YILINDA GUTENBERG İLK İNCİL BASKISI

23 Şubat 1455'te Avrupa'nın ilk seri üretilen kitabı olan Gutenberg İncil'i Almanya Mainz'deki hareketli tipteki bir baskı makinesi ile basılmıştır. Basıln bu kitap Latin dilinde bir İncil idi.

Hristiyanlık tarihinin en önemli olaylarından biriydi (keşke diğer din kitapları gibi İncil'de hiç dünyaya yayılmasaydı ya neyse). 1455'ten önce kitaplar çoğunlukla çok varlıklı ve yüksek mevkili insanlar içindi yani fakir yada sıradan halkın kitap sahibi olabilmesi çok zordu. Kitaplar kesinlikle ucuz falan da değildi.

Kitap kopyalamak uzun ve sıkıcı bir işti. Uzun bir süre boyunca İncil elle kopyalanmıştı. Yazması neredeyse tek bir keşişin 20 yılını alıyordu.

Johann Gutenberg’in mükemmel matbaa buluşu kitapların ve içerdikleri bilgilerin popülerleşmesine yardımcı oldu.


Buluşu tek bir çalışmanın birçok doğru kopyasını üretmeyi mümkün kılarak bilginin yayılımı konusunda devrim yarattı. Böylece basılı kitaplar daha geniş bir nüfusa daha kolay ulaşabilir hale geldi.

Gutenberg zengin bir adam değildi ama kitapları yaymak istedi. Bu yüzden 1448'de borç para alaral hareketli tip baskı yapabilen matbaasını icat edip inşa ettirdi.

Baskı sisteminden çok az para kazanıyordu ama 1455'te her biri 300 florin değerinde iki İncil (Biblia Sacra) kopyası satarak matbaanın gücünü gösterdi.

Bu para ortalama bir tezgahtar için yaklaşık üç yıllık maaşın karşılığıydı ancak el yazısı bir İncil'den çok daha ucuzdu.

İncil'in kaç kopyasının basıldığı bilinmemektedir ve tahminler yaklaşık olarak 150 ila 180 arasındadır. Bugün çeşitli eyaletlerde kayıt altına alınan 48 kopyası bulunmaktadır.

Parşömen kopyalarının tamamı Paris Bibliotheque Nationale Kütüphanesi, Londra İngiliz Kütüphanesi, Washington, D.C Kongre Kütüphanesi ve Almanya’daki Göttingen Eyalet ve Üniversite Kütüphanesinde bulunabilir.

Kaynak: Gutenberg-Bible.com

FREYA VE KOCASI ODR

Yazan: A.Kara
A,mitoloji, İskandinav mitolojisi, Freya, Freya ve Odr, Slavların tutkulu tanrıçası, Slav mitolojisi, Slav mitleri, İskandinav efsaneleri, Tanrıça Freya, Freya'nın altın takısı, Brisingamen kolyesi
FREYA VE YAZ GÜNEŞİNİN TANRISI KOCASI ODR

İnanışa göre Freya yaz güneşinin ve tutkunun sembolü olan Odr (Odur) ile evlendi. Odr'i çok seviyordu ve çiftin Hnoss ve Gersemi adlarında iki kızı vardı.

Bu bakire kızlar (isimleri "mücevher" anlamına geliyordu) o kadar güzeldi ki, güzel ve kıymetli olan her şeye isimleri verildi.

Odr onun yanında mutlu bir şekilde kalırken Freya neşeliydi ve gülücükler saçıyordu fakat bu durum uzun sürmedi. Odr ile olan evliliği problemsiz değildi.

Freya sık sık şunu merak ederdi: Benim için mi giyiniyor yoksa başka bir şey mi var?

Freya'nın Brisingamen Kolyesini almak için cücelerle dört gün dört gece geçirerek ona ihanet ettiğini biliyor muydu?

ODİN VE LOKİ, FREYA'NIN ODR'E İHANET ETTİĞİNİ BİLİYORDU
Freya cücelerle birlikte iken tamamen yalnız değildi. Dışarıda ne yaptığını gören hileci tanrı Loki vardı. Loki onun sevgili kocası Odr'e ihanet ettiğini biliyordu.

Tanrıça evi olan Asgard'a giderken kolyesini boynunun etrafına doluyordu ki daha o kolyesini takana kadar Loki hızlı bir şekilde Freya'nın ihanetini anlatmak için doğrudan Odin'in yanına gitti. Odin, Odr'i bilgilendirdi ama o duyduklarına inanmak istemiyordu.

Odr “Bu yalana yalnızca Loki bana bakmam için kolyeyi getirebilirse inanırım” dedi.
“O kolyeyi benim için al,” diye emretti Odin. Kızgın ve üzgündü ve bir hiddetle yanıyordu. Loki'ye "Onu alana kadar yüzünü bir daha görmek istemiyorum, almadan gelme" dedi.

Bu utanç verici kolyenin gece vaktinden önce getirilmesine karar verdiler.



BRISINGAMEN KOLYESİNİN ÇALINIŞI
Freya’nın büyük salonu Sessrumnir’den içeri girmek kolay değildi bu yüzden Loki kendini sineğe dönüştürmek zorunda kaldı. Freya'nın kızlarının ve hizmet eden hizmetçilerin uykuda olduğundan emin olduktan sonra Freya'nın başucuna uçtu ama Freya uyurken bile kolyesini takıyordu ve kolyeyi çıkarabileceği toka kısmı arkada kalmıştı. Görüş alanı dışındaydı ve ulaşılamıyordu.

Durum böyle olunca bu sefer şekil değiştirici Loki şeklini tekrar değiştirdi ve bu kez bir pireye dönüştü. Freya’nın yanağını ısırınca uyumakta olan tanrıça yan tarafına döndü. Artık kolyenin tokası açıkça görülüyordu. Bu sayede Loki kolyenin tokasını açtı ve Freyja'nın boynundan sessizce çıkardı.
Sonrasında kimsenin onu görmediğinden emin olarak Freya'nın salonundan ayrıldı.

Sabah olduğunda Freya, Brisingamen kolyesinin çalındığını ve onun sevgili kocası Odr'de olduğunu fark etti.

Ağlayıp sızlayarak af dilemek ve pişman olduğunu söylemek için Odr'e bir elçi gönderdi, böylece hatasını itiraf etmiş oldu ve affedilmesi için yalvardı. Fakat artık çok geçti, Odr Asgard'dan ayrılmıştı.

Freya çok üzgündü ve Odin'e gitti.

"Davranışlarım için çok üzgünüm. Bana Odr'in nerede olduğunu söylemelisin ki gidip onu bulup af dileyeyim." dedi. "Odin kafasını salladı ve gitmeden önce Odr'in kendisine söylediklerini ona anlattı."

"Asgard'dan ayrılmaya ve Midgard boyunca dolaşmaya karar verdi. Onu durduracak ya da geri arayacak gücüm yok" dedi.

Freya gözyaşları içinde cevap verdi "Onun peşinden gideceğim ve onu bulup affetmesi için yalvarıncaya kadar dinlenmeyeceğim, mutlu olamayacağım."

"Dilediğin gibi" dedi Odin. "Asgard'daki her şey aptal bir altın zincire verdiğin aptalca değer için seni bağışlayacak"

Akabinde Freya ayrılmadan önce Odin şunları söyledi: "Utancınızı asla unutamayacaksınız, ceza olarak Brisingamen'i boynunuzda taşıyacaksınız. Odr'i bulana ve affını kabul edene kadar onu asla boynundan çıkarmayacaksın."

Freya kolyeyi aldı ve boynuna bağladı.

FREYA KOCASI ODR'İ BULMAYA ÇALIŞIYOR
Freya salonuna geri döndüğünde Asgard'dan ayrılmak için gerekli tüm hazırlıkları yapmaya başladı. Odr'in yokluğu için ağlayıp sızlanacak zaman yoktu, hızlıca onu aramaya başladı.

Odr'i ararken kendisini pek çok isim altında gizlemek zorunda kaldı. Uzun süre Asgard'dan ayrı kalınca özellikle de kardeşi Freyr onu dışarı yolladığı için Odin'i suçladı. Odin Freya'yı geri çağırabilirdi ama yapmak istemedi. Kendince sebepleri vardı.

Odin, Freya ve üzücü deneyimleri sayesinde Midgard halkına aşk, tutku, mutluluk ve acının yollarını öğretmek istedi.

Sonunda Freya dünyanın güneşli ve ılık olan kısmına ulaştı ve Odr'i yaprak dökmeyen ve çiçek açan mersin ağaçlarının altında, çekici ve hoş bir kokusu olduğu bilinen bir yer buldu. Freya'ya olan sevgisi geri gelmişti ve Freya tekrar mutlu olmuştu. O ve kocası hayatlarını mutluluk içinde sürdürmek için evlerine geri dönmüştü.

Araştırmacılara göre bazı insanlar bu efsaneye göre çiçeklerin açtığı mersinlerin hoş atmosferi Odr'in Freya'ya olan sevgisini yeniden kazanmasına yardımcı olduğuna inanmıştı. Bu nedenle kuzeydeki gelinler şu an bile tıpkı bu efsanede olduğu gibi popüler olan geleneksel turuncu çelengi tercih ederek onu mersin çiçekleri ile donatırlar.



İÇİMİZDEKİ BALIK (YOUR INNER FISH)

Yazan: Anu
Belgesel önerisi, Dr. Neil Shubin, evrim, Evrim belgeseli, Evrim konulu film, film önerisi, İçimizdeki balık, Sudan karaya geçiş, Sürüngen atalarımız, Your inner fish, Balıktan sürüngene
Bir paleontolog olan Dr.Neil Shubin'in kaleme aldığı ve daha sonra çok tutunca desteklerle belgeseli hazırlanan "İçimizdeki Balık (Your Inner Fish) adlı çalışmayı izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Kendini dağ, kar, buzul demeden fosil aramaya adayan ve ekip arkadaşları ile uzun yıllar boyunca geçiş formları üzerinde araştırma yapan Dr.Neil'in keşif ve çalışmaları sizlere bambaşka bir dünyanın kapısını aralayacak.

İnsanların maymunumsu atalarından evrildiği biliniyor olsa da bu video sizi bambaşka bir yere götürecek, daha da geriye, sudan karaya geçişin ve evrilişin olduğu yere.

Bu süreçte elde ettikleri bulgular ve çalışmaları sizi hayrete düşürecek, balıklar ve sürüngenler ile aramızda olan benzerlik ise şok etkisi yaratacak:
İnsan testislerinin oluşum sırasında kalbe yakın olup daha sonra en aşağı kayıp yerini alması ve bu durumun atalarımız olan bazı hayvanlarda da görülmesi veya atalarımızdan biri olan Tiktaalik ile Üst kol kemiğimizin, omzumuzla birleştiği yerdeki yassı kemiğin ortak varlığını öğreneceksiniz. Bu kemiklerin var olma süreci ise yaklaşık 375 milyon yıl öncesine dayanıyor.

DNA analizleri, gelişmiş programlama ve fosil keşifleri ile ilkel canlıların ihtiyaçlarına göre nasıl yeni kemikler, duruş şekilleri ve değişiklikler geçirerek başkalaştığını-evrildiğini net bir şekilde anlatıyor.

Aslında gerçekten öyle bir çalışmaki bu, yazmakla bitirebileceğimi sanmıyorum o yüzden en iyisi çay-kahve hazırlayıp bu belgeseli izleyin derim.

SLAVLARIN KÖTÜ RUHU VE TAVUK TANRIÇASI KİKİMORA

Yazan: A.Kara
KARANLIK KADIN RUHU VE İSKANDİNAV İNANÇLARINDA TAVUKLARIN TANRIÇASI : KİKİMORA

Kikimora ruhlarının muhtemelen her evde yaşadığına inanılmaktadır. Ancak öykülerin bazı versiyonlarında genellikle istismar, kavga ve çığlıkların günlük olarak gerçekleştiği huzursuz, mutsuz ailelerin evlerinde görülür.

Kikimora Slav kültüründen ortaya çıkmıştır. Doğu Slavların eski inançlarında iki farklı Kikimora türü vardır.
Bunlardan biri ormanda yaşayan Domovik (Domovoi) ile evli iken bataklıkta yaşayan diğeri ise Leshy ile evlidir.

İnsanların inancına göre Kikimora evin karanlık yerlerinde, genellikle bodrum katında veya fırının arkasında uyur, geceleri dışarı çıkar.

Ev bakımlıysa Kikimora aileden memnun olur. Ev işlerinde onlara yardım eder, aile üyelerini ve tavuklarını korur. Genel olarak Kikimora geleneksel çalışmalarını evde yapan ustalardan ve çalışkan kadınlardan hoşlanır.

Kızgın ve mutsuz bir Kikimora aile için sıkıntılı bir ruha dönüşür çünkü insanların yaşamlarına müdahale ederek uykularında rahatsız eder (inanışa göre özellikle de çocukları rahatsız eder), geceleri etrafı tırmalayarak ve ıslık sesleri çıkararak etkisini gösterir. Ayrıca inanışa göre nesneleri hareket ettirir, fırlatır ya da onların kaybolmalarına veya yerlerinin değiştirmelerine neden olur.

Slav halkının inançlarına göre ise Kikimora tavuk tanrıçasıdır. Onları korur ama bazen de onlara işkence eder ve evcil hayvanlarına zarar verir. İnanışa göre Kikimora yumurtlayan tavukların ve tavuk yumurtalarının bulunduğu tavuk bahçelerine sahip olmak istiyordu.

Kikimora karakteri masalların yanı sıra 1855-1914 yıllarında yaşayan besteci Anatoly Lyadov'a ve birçok müzisyen ve yazara ilham kaynağı oldu.


KİKİMORA VE PSİŞİK YETENEKLERİ
Uzun dalgalı saçları, tavuk ayakları ve bir kamış kadar ince gövdesi olan, kısa boylu, başı büyük bir kadın şeklinde tasvir edilen kötü ruhtur.

Yüzü neredeyse insan gibidir ama şekilsizdir. Bazı hikayelerde yüzünün özelliklerinin evde yaşayan aile fertlerinden ölen bir kadına benzediği anlatılır.

Kikimora kolayca görünmez olabilir.
Kikimora küçük boyutuna rağmen ailesini yaşadığı eve yaklaşan bir felaket veya tehlikeli düşmanlar konusunda uyarmaya yardımcı olan psişik yeteneklere sahip son derece güçlü bir ruh olarak tanımlanmaktadır. Başka bir deyişle iyi haberler yerine daha çok talihsizlik uyarıları veren bir ruhtur.

Onunla birlikte birlikte yaşama ve mutlu olmak zordur ve inanışa göre Kikimora evin içine girdiğinde onu terketmek ise imkansıza yakındır.

Kikimora'nın evde döndüğünü (dairesel şekilde dolaştığını-uçtuğunu) görmenin yaklaşan bir ölümün kötü bir alameti olduğuna inanılıyordu.

BİTİRİRKEN
İbrahimi dinlerdeki cin kavramına kısmen benzediği görülüyor. Farklılık olarak ise aileyi sanki bir arada tutmak ve huzurlu olmalarını sağlamak için dayatılmış bir korku karakterine benziyor. Diğer yönden ise insanlar hep mistik varlıklara-efsanelere ilgi duyduğu için farklı toplulukların kendi kültürlerine göre kendi korkunç varlıklarını yarattığını görüyoruz, tıpkı tanrılarını yarattıkları gibi.
Tavukla olan ilişkisi kulağa komik gelse de o dönemde yaşayan halk için hayvancılık, özellikle de tavuk yumurtasının önemini düşündüğünüzde pekte gülünecek yada alaya alınacak bir varlık değildir. Çünkü kıtlık olan bir bölgede aileni sadece tavuklarla ayakta tutuyorsan, o tavuklar senin en kıymetli hazinen olabilir.
Bir ihtimal Kikimora adlı bu karakter, özellikle Hristiyanlığın Slav kültürüne girişi ile birlikte Hristiyanların sahip olduğu kötü ruh hikayeleri sonrası oluşmuş ya da değişim geçirmiş olabilir.



KADIN BİYOLOJİSİ, DİN VE BİLİM

KTZ, din, islamiyet, Kadın biyolojisi, din ve kadın, Kur'an'da kadın, Kadın ve bilim, din ve bilim, Kadın neden adet görür?, Adet sancısı, Ruh güzelliği, Adet görmek ve din, Embriyo ayet
DİN, BİLİM VE KADIN BİYOLOJİSİ

Yıllar önce annem ile birlikte gittiğim bir altın gününde küçük bir tartışma  yaşanmıştı. Konuyu anlatmaya,  önce bu altın gününün hatırasından başlamak istiyorum. Konu nereden başlamıştı hatırlamıyorum fakat kadınların adet günü ile ilgili konuşulmaya başlanıldı. Kadınlardan birisi, kızının adet döneminde çektiği sancıların şiddetini anlatmaya başladı. Ağrı kesici hapların bile fayda etmediğini ve bu sancılar başladığında kızını her seferinde hastanenin acil servisine götürüp iğne yaptırmak zorunda kaldıklarını söyledi.  Bu konu üzerine herkes bir şeyler söylemeye başladı:
- Evlenince geçer
- Bir tane de çocuk doğurdu mu hiç ağrısı kalmaz
- Yok yaaaa, milleti kandırmayın, ben evlendim, üç çocuk doğurdum hâlâ sancı çekerim
- Ben kız iken sancım vardı, evlendim çocuk doğurdum geçti
- Herkesin vücudu bir değil demek ki, vs...

Konuşmalar bu şekilde devam ederken ağzımdan birden “bu sancıyı niye çekiyoruz ki? Doktorlar bir çare bulsa da bu sancılardan ebediyen kurtulsak, benim adetim de çok sancılı oluyor” demiş bulundum. İlahiyat mezunu ve dini sohbet vaazcısı ablamız kaşlarını çattı ve o güzel ağzını açtı:
- Oldu canım. Adet sancısını çekmeyin, doğum sancısını çekmeyin, ne çekeceksiniz? Niye geldiniz bu dünyaya? Demek ayda bir gün ya da iki gün ağrı çekmeyeceksiniz diye Allah’ın verdiği bedenle cacık cucuk oynayıp kadınlıktan  insanlıktan çıkacaksınız öyle mi? Hiç sormuyorsunuz Allah bize bu ağrıları bu sıkıntıları niye vermiş diye? Allah kimseye çekemeyeceği ağırlıkta yük vermez. Benim adet sancılarım olmaz ama benim başımda da iki tane yaşlı var. Birinin altından alıyorum, öbürünü sürekli hastaneye taşıyorum. Benim de başka sıkıntılarım var. Ben şikayet ediyor muyum? Sıkıntı çekmeyeceksiniz, bu Allah’tandır demeyeceksiniz, kıçınızı sıcak mindere oturtacaksınız, ondan sonra da kul olacaksınız, cennete gireceksiniz  öyle mi?...

İşittiğim lafları kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama genel hatları ile yukarıdaki gibiydi. Müslüman olduğum günlerde ve özellikle kadınların bir araya geldiği dini toplantılarda,  dünyadaki  imtihan süreci sürekli olarak tekrarlanır, vurgulanırdı.  Sıkıntı çeken ve bu sıkıntılara sabreden insanların Allah katında daha hayırlı oldukları bilgisi, bilincimize nakış gibi işlenmişti. Taaa ki ben dinden çıkana kadar.

Kâinatı yaratan şuurlu bir Bilinç var mı? Bu Bilinç  şu an ve her an, insanların yaşantısına bir şekilde müdahale ediyor mu? Bu tür sorularımın henüz bir cevabını bulamadım fakat diğer konularla ilgili soruları artık “Allah böyle istedi, böyle takdir etti, biz imtihandayız”  gibi  gelenekselleşmiş  inanç kalıplarıyla cevaplamaya çalışmıyorum. Herhangi bir konuda, konu ne olursa olsun, dini aradan çıkarttığınız zaman soruların çeşitlendiğini ve cevapların da daha net ve anlaşılır hatta kabul edilebilir  olduğunu fark ediyor insan. Madem ki konumuz kadın biyolojisi, hadi sorulara geçelim.


 Soru 1: Bir kadın neden adet görür?
Cevap:   Yumurtlama zamanında, kadının vücudu bu yumurtanın döllenme ihtimali için hazırlık yapar. Vücut progesteron hormonu üretmeye başlar, rahim içi duvarlar kalınlaşır ve döllenme ihtimali olan  yumurtanın gelişmesi  için uygun bir ortam hazırlar. Eğer yumurta döllenmemişse,  progesteron seviyesi düşer ve kalınlaşan duvarlar dışarı atılır. Yani kadının vücudu her ay, hamilelik için hazırlık yapar, hatta bebeğin içinde büyüyeceği suyu bile hazırlar fakat kadının  yumurtası döllenmemişse hamilelik için rahimde yapılan bütün bu hazırlık vajina yolu ile vücuttan atılır.

Soru 2: Bir kadın neden adet sancısı çeker?
Cevap: Hamilelik için yapılan bu hazırlıklar vücuttan atılırken rahim içi kaslar kasılır. Bu kasılmaların ağrı olarak hissedilmesi ya da hissedilmemesi, kadının biyolojik yapısına, psikolojisine,  genetik özelliklerine, ağrıyı yaşamasına sebep olabilecek bir sağlık probleminin olup  olmamasına, beslenmesine ve sportif  faaliyetlerine  göre değişiklik göstertir.

Soru 3: Adet döngüleri neden her ay her ay sürekli yaşanır?
Cevap: Kadınların hamile kalma ihtimallerini yükseltmek için. Kadın vücudunda her ay gerçekleşen ve döllenme için hazırlanan olgunlaşmış yumurtanın yaşam süresi  sadece 24 saattir. Spermin yaşam süresi ise 2-3 gündür. Bu durum, kadının hamile kalma başarısını etkiler. Yumurtlamanın  her ay  ya da 21 günde bir gerçekleşmesi, kadının hamile kalma ihtimalini yükseltir.

Soru 4: Bir kadın kaç yaşında adet görmeye başlar?
Cevap:  10 – 14 yaşları arasında.

Soru 5: Bir kadın neden çocuk yaşta adet görmeye başlar?
Cevap: Adetle birlikte kız çocuğu, ergenliğe girer. Memeleri büyümeye, cinsel organları gelişmeye başlar. Dolayısıyla doğurganlık özelliğine adım atmaya başlar.

Soru 6: Bizler kız çocuklarımızı adet görmeye başlayınca hemen  evlendirmiyoruz, çocuk doğurtmuyoruz. Bir çok kız çocuğumuz,  adet döngülerinin  verdiği sancılardan dolayı okula gidemiyor, sınavlara hazırlıkta sıkıntı ve eksiklikler yaşıyor. Cinsel organların gelişimi ve doğurganlık özelliğine giriş neden küçük yaşta başlıyor?
Cevap: Bu soruyu sormanızın nedeni, insanlık olarak ileri bir çağda yaşıyor olmamız. Adet dönemlerinin başlangıç yaşının genetik kodlaması, en eski  atalarımızdan yani ilk insanlardan aktarıla gelmiştir. İnsanlık, buzul çağı, taş devri, bakır devri ve demir çağı gibi dönemlerden geçmiştir. İlk atalarımızın yaşantısı hayvanlar gibiydi. Topluluk halinde değil birey olarak yaşıyorlardı.  Vahşi hayvan saldırıları, hijyenik olmayan yaşam koşulları, enfeksiyonlar ve tedavi edilemeyen çok basit hastalıklardan dolayı ortalama insan ömrü 20-25 yıldı ve dünyaya gelen bebeklerden çok azı yaşayabiliyordu. Bu kadar kısa bir yaşam süresinde  insan dişisinin mümkün olduğu kadar erken  yaşta doğurganlık özelliğini kazanması ve hamilelik  başarısının artması için de bu döngülerin her ay yaşanması gerekiyordu. İlk insanların yaşadığı dönemlerde amaç,  diğer canlılarda olduğu gibi neslin tükenmeden devam ettirilebilmesine dayanır. Vücut fonksiyonları ve içgüdüsel davranışlar da bu doğrultuda  yani sürekli olarak çoğalmaya göre ayarlanmıştır. Evinde kedi besleyen insanların çoğu bilir, kediler genellikle henüz yavruyken kızışmaya başlarlar ve hamile kalıp yavrularlar. Bu durum bir çok hayvan türü için de geçerlidir.  İnsanlık da muhtemelen ilk dönemlerinde böyle idi. Kadınların bu adet durumunu  çok erken yaşta yaşamaya başlaması, ilk atalarımızın vahşi yaşam koşullarında  verdikleri  var olma mücadelesinin genetik gerekliliklerinden  aktarılagelir.

Soru 7: Şu an ki yaşadığımız çağda böyle bir genetik gerekliliğe gerek var mıdır?
Cevap: Eğer  tıp alanındaki gelişmeler, kadınların adet döngülerinin özelliklerine genetik olarak müdahale edecek düzeyde gelişmiş ise bir kadının çocuk yaşta adet görmeye başlamasına ve elli yaşına kadar her ay adet dönemi geçirmesine gerek yoktur?

Soru 8: Neden böyle bir  gerekliliğe  gerek yoktur?
Cevap: Eski zamanlardaki düzen ile şimdi ki yaşadığımız çağın düzeni arasındaki fark oldukça artmıştır. Çok sayıda çocuk sahibi olmak, bir çok nedenden dolayı artık gerekli değildir(Bunun nedenlerine girersek konu çok uzar). Çocuklar, küçük yaşlarından itibaren eğitim hayatına başlıyor ve eğitimlerini ortalama olarak 22, hatta 30’lu yaşlarına kadar devam ettiriyorlar. Kadınların hamileliği, genellikle bu sürenin bitiminde başlıyor. Dolayısıyla bir kadının 10 yaşından 20’li yaşlara kadar veya 30’lu yaşlara kadar ortalama 10 ile 20 yıl boyunca rahimlerinin sürekli olarak hamilelik hazırlığı yapması, gereksiz bir sıkıntıdır.


Geleceğe Bir Yolculuk Yapalım
Biz kadınların genetik özellikleri değiştirildikten sonra:
Bir kadın, 18 yaşına geldiğinde ve boyu yeteri kadar uzadığında hormonları ve buna paralel olarak cinsel organları gelişmeye başlıyor. Fakat hayatı boyunca hiç adet dönemi yaşamıyor. Ne zaman ki çocuk sahibi olmaya karar veriyor, işte o zaman rahminin yumurtlamasını sağlayacak ve yan etkisi olmayan bir hap içiyor veya koluna minik bir iğne yapılıyor ya da yumurtalıklarına bir frekans gönderiliyor.  Böylelikle rahminin yumurtlaması  anında  tetikleniyor ve olgunlaşmış bir yumurta, tüplere iletiliyor, rahim, hamilelik hazırlığına başlıyor.  Anne adayı, eşi ile birlikte, bizzat kendilerinin belirlemiş olduğu bu gün içerisinde eşi ile birlikte gerekli hazırlığı yapıyor ve kadın hamile kalıyor. Anne, çocuğunu doğurduktan sonra ikinci bir çocuk planlamasına kadar yine hiçbir şekilde kadının rahmi, dışarıdan uyarılmadıkça yumurtlama gerçekleştirmiyor yani adet dönemi yaşanmıyor. Geçmiş dönemlerde, çoğalmanın idrakinde olmayan ve düşük bir zekâya sahip olan ve çoğalması için genetik özelliklerinin yönlendirmesi yani ilkel kabul edilen dürtüler ve otomatik yaşam fonksiyonları ile yaşayan, çoğalan  insan türünün geldiği şu noktada artık yaşamın her alanına bilinç ve zekâ hakim olmuş durumda. İnsanlar, plansız  çoğalmanın ve bu çoğalmanın sonuçlarının son derece farkında ve bilincindeler. Zekânın gelişimi ile birlikte bu bilinç ve bilgi de yaşanılan çağın gerekliliklerine ve tıbbın, bilimin sağlayacağı imkânlara göre değişecek, gelişecektir.

Peki dinler, bu tür değişimleri nasıl karşılayacak? Bu gün hâlâ dünyanın çeşitli islâm ülkelerinde çocuk felci aşısını günah sayan, kız çocuklarını sünnet eden, doğum kontrol yöntemlerini kullanmayı “Allah’ın yasalarına karşı gelmek” olarak değerlendiren dindarların varlığını göz önüne alırsak, müslüman kesim, bu değişimleri nasıl kabullenecek? Ya da kabullenecek mi? Tahminimce her zaman olduğu gibi en arkadan takip edecek, bazıları ise hiç takip etmeyecek. İlk önce sert sesler yükselecek. Adet dönemlerinin bir kadın özelliği olduğu ve bu dönemleri ortadan kaldırmanın kadınları erkekleştireceğini öne sürenler bile çıkacak. Bu iddialarını kanıtladıklarını düşündükleri ayetleri okuyacaklar. Buna rağmen belirli bir kesim, bu yöntemleri vücutlarında faaliyete geçirmeye başlayacak. Uzun bir zaman diliminde bu yöntemler yaygınlaşacak. Ve en dindar olan kesim, bu yöntemleri en sonra uygulamaya başlayacak. Bu kez vaazlar, fetvalar değişmeye başlayacak. “Allah, bu özelliği kadına, geçmiş zamanlarda ihtiyaç olduğu için vermiştir. Şu an artık böyle bir ihtiyaca dolayısıyla da özelliğe  gerek kalmamıştır” diyen  yeni İlahiyatçı’lar ortaya  çıkacak. Menapoza giren bazı kadınların, kemik erimesine maruz kalmaması için kullanılması tavsiye edilen östrojen hormonuna bile “günahtır” diyen güruh, ayağına zincir vurulmuş sürgün gibi sürüne sürüne en arkadan takip edecek bu tür gelişmeleri.

Ve insanlık öyle gelişecek ki, yapay rahimler geliştirilecek. Anne rahminin bütün işlevini yetine getiren ve tam donanımlı merkezlerde bulunan yapay rahimler. Muhtemelen bu yöntemi ilk olarak  rahminde bebek gelişimine imkân  vermeyen hastalıklara ya da yapısal bozukluklara sahip olan  kadınlar kullanacak. Ardından diğerleri gelecek. İlk uygulamalarda sıkıntılar yaşanacak fakat zamanla bu sıkıntılar düzeltilecek ve yapay rahimler mükemmel hale getirilecek. Hatta yapay rahim içine ve annenin kafatasının bir kenarına yerleştirilecek birer çip ile bebek ve anne arasında doğuma kadar süren telepatik bir iletişim bile sağlanacak. Yapay rahimdeki bebek doğmadan önce annenin beynindeki  çip,  annenin süt bezlerini harekete geçirecek ve bebek için süt salgılamayı tetikleyecek. Anne ve baba, doğum esnasında yapay rahim kapsülünün hemen yanı başında bekleyecekler. Bebek, yapay rahimden  sorunsuzca  doğacak  ve anne, bebeğini kucağına alıp emzirmeye başlayacak. Bu sırada, ilahiyatçılardan birisi fetva vermeye başlayacak. Bu yöntemin insanlık dışı olduğunu ve çok zorunlu kalınmadıkça kullanılmaması gerektiğini  üstüne basa basa anlatacak. Bu yöntemin dinen sakıncalı olduğunu söyleyen Kur’an yorumcusunun annesi, kendisini dünyaya getirirken hayatını kaybetmemiştir.  Çocuk doğururken hayatını kaybeden kadını da şehit durumuna yükseltip sonsuz ve güzel olan cennete yollayıp, dünyaya gelen öksüz  bebeğe de “Allah, rızkını ve bahtını verecek inşallah” diye de dua etmeyi unutmayacaktır. Bu Kur’an yorumcusu, annesinin hamileliği sırasında, annesinin yakalandığı bir  hastalık sonucu özürlü  olarak dünyaya gelmemiştir. Özürlü olarak dünyaya gelen insanların da Allah tarafından böyle imtihan edildiğini anlatmaya başlayacaktır.
O dönemlere varıldığında dünyadaki kadın erkek sayısını göz önüne alarak yapay rahimlerde ya da anne rahimlerinde döllenecek olan bebeklerin cinsiyetlerine müdahale edilecek ve böylelikle kadın ve erkek sayısı kontrollü bir şekilde eşitlenecektir. “Allah, bir aileye erkek çocuğunu  münasip görüyorsa erkek evlat, kız çocuğunu münasip görüyorsa kız evlat verir, Allah’ın seçimine müdahale edilmez” diyen din kesimi, gelecek çağlarda Kur’an’ı ve İslâm’ı, yaşadıkları zamana  nasıl  uyarlayacaklar ve bu tür gelişmelere nasıl ayak uyduracaklar, tahmin etmek pek zor olmasa gerek. Zaten günümüzde bile hiçbir İslâm âliminin bir konudaki değerlendirmesi ve yorumu bir diğerininkini tutmuyor. Ülkeler, mezhepler, dini sınıflar, tarikatlar, cemaatler, sosyetik dinciler derken bir tane Kutsal kitap üzerinden bin tane bir birinden farklı tefsir yapılıp yine bin tane bir birinden farklı fetva veriliyor.
Biz dinsizlerin fetvası ise hiç değişmedi ve değişmeyecek: AKIL, BİLİM, İNSAN!

Kadın vücudunu ilgilendiren durumlar sadece doğurganlık özelliği ile sınırlı değil tabi ki. Bugün elinize mikrofonu alıp sokağa çıkın ve ruh güzelliği mi yoksa fiziksel güzellik mi diye insanlara sorun. Kendisine mikrofon uzatılmış olan insanların çok büyük bir çoğunluğu “ruh güzelliği” diyecektir ki! YALAAAAAAAAAN!  Külliyen YALAN!

Erkeklerin çoğunluğu uzun boylu, fit, geniş omuzlu, kaslı, zeki, gür saçlı ve yakışıklı bir yüze sahip olmak isterler. Kadınlar ise ortalama 170 cm boy oranına, kilo almalarına izin vermeyen hızlı bir metabolizmaya, kılsız tüysüz ve sivilcesiz prüzsüz bir cilt yapısına, gür saçlara, güzel görünümlü bir yüze sahip olmak isterler. Dindar kesimin güzellik ve çirkinlik konusundaki düşüncesi “Allah o şekilde yaratmıştır, öyle takdir etmiştir”  şeklindedir. Bir kadın, sağlık sorunu olmadığı halde “bu vücutta doğmayı ben seçmedim, sevmediğim bazı fiziksel özelliklerim var” deyip  sırf estetik görünüşünü sevmediği için tercihine dayalı bir estetik operasyon yaptırdığında bu durum dinen sakıncalıdır, günahtır. Çünkü  Allah’ın verdiği bedeni beğenmeyip değiştirmeye çalışmak  “Allah’ın  takdir ettiği görüntüyü  beğenmemek” anlamına gelir ki bu da dinen Allah’a karşı gelmektir.

Dindar olmayan insanların güzellik ve çirkinlik ile ilgili açıklamaları ise tamamen bilimseldir ve konuya derinlemesine girildiğinde yine insanların ilk atalarına ve dolayısıyla söz konusu insanların bulundukları çevreye olan uyumlanmalarının  doğal bir sonucu olarak çıkar karşımıza dış görünüm.

Sarışın ve açık tenli  Irk: Dünya insanlarınca genel anlamda güzel ve yakışıklı olarak kabul edilen  bir ırktır. İnsanlar genellikle sarışın ve açık renk gözlü olmak isterler. Bu sebeple  sarı renkli saç boyaları çok fazla kullanılmakla birlikte lazer teknolojisi ile artık günümüzde göz rengi, istenilen tonda kalıcı olarak açtırılabiliyor. Yani kahverengi gözlü iseniz lazer tedavisi ile gözlerinizdeki irisi mavi ya da yeşil renge kalıcı olarak  çevirtebilirsiniz.  Sarışın ve açık tenli  ırkın ilk ortaya çıktığı bölgeler, güneşli gün sayısının az olup bulutlu gün sayısının fazla olduğu ve güneşin eğik bir açı ile geldiği yerlerdir. Bu bölgedeki insanların yetersiz  gelen güneş ışınlarından ihtiyaç oranında  faydalanabilmeleri için tenlerindeki renk pigmentlerinin çok az olması yani, çok açık renk olması gerekir ki bu durum  güneşe karşı ciltlerini korumasız hale getirir ve eğik açı ile gelen güneş ışınları bu renkteki tene iyice nüfus ederek yeterli D vitaminini sentezler.

Esmer ve siyahi Irk: Dünyanın orta çizgisine yani çöl ve ekvator bölgelerine gidildikçe güneş ihtiyacı, yerini güneşten korunmaya bırakır çünkü güneşli gün sayısı çok fazladır ve güneş dik açı ile ve sürekli geldiği  için insan vücudunun yoğun güneş ışığının zararlı etkilerinden korunması gerekir. Burada devreye yoğun renk pigmentleri girer ve kişi iyice esmerleşir. Derinin rengi siyahlaşır. Böylece güneşin zararlı ışınları vücuda zarar vermez. Aynı zamanda bu insanların vücutlarının D vitaminini üretmesi için yoğun güneş ışığında en az 3-4 saat kalmaları gerekir.

Bir insanın kemik yapısı, burnunun kemerli ya da düz olması, bacaklarının uzun ya da kısa olması, kıllı ya da kılsız olması, mavi gözlü veya kahverengi gözlü olması, kel ya da saçlı olması vb. Hepsinin ve daha fazla özelliğin çevresel  uyumda bir nedeni vardır. Zamanla bu coğrafi ve iklimsel şartların oluşturduğu bedenlerin çoğu,  bulundukları yerlerden göç etmiş, farklı ırklardaki insanlarla karşılaşmış, kaynaşmış ve melezleşmiştir. Dinsiz insanlar, “bir insan neden bu fiziksel özellik ile oluşmuştur?” sorusunu cevaplarken, bu bilgileri, bilimsel verileri değerlendirir.  İlkel dönemlerde, çevre şartlarına uyumlu bir fiziki yapı, hayati önem taşıyordu. Şu an geldiğimiz anda ise çevresel şartların çoğunluğu, hayatımıza kazandırdığımız çeşitli standartlarla adeta önemsizleşmeye başladı. Mesela zamanımızın çoğunluğunu dört duvar arasındaki korunaklı binalarda geçirmemiz, ulaşım araçları, güneş koruyucu kremler, klima, kalorifer vb yardımcılarla çevresel koşulların etkisini en aza indiriyoruz. Diğer taraftan, ilkel koşullarda çevreye uyumu zorunlu kılan fiziksel özellikler şimdilerde yerini, hayatımıza giren ortak standardlara bırakmış durumdadır.  Kıyafetler genel olarak en az 1.60 cm boy uzunluğuna sahip insanlara hitap eder. Bu yüzden 1.50 veya 1.80 boyundaki kadınlar, her zaman her yerden her beğendikleri kıyafeti alıp giyemezler. Diğer taraftan 1.50 boyundaki bir kadın, yüksekliği Standard olan mutfak tezgahında verimli bir şekilde çalışamazken uzun boylu kadınların aksine, üst raflardan bir şey almak için sürekli olarak tabureye ya da basamağa çıkmak zorundadır. Bu türlü zorunlulukların yanı sıra fiziksel beğeni ve zevk de git gide artmakta ve kozmetik sektörü de kadınların bu ihtiyacına cevap vermektedir. Karakteri, iyi niyeti  tabi ki de önemsizleştirmeye çalışmıyorum fakat  özgür beğenisi olan bir insan fiziksel bedeninden hoşnut değilse ve bazı fiziksel özelliklerini beğenmiyorsa ve imkânlar elverdiğinde bu özelliklerini, sağlığını bozmadan beğenisine paralel olarak değiştirebilecek durumda ise buna ne engel olabilir? İşte dini inanç burada devreye girer. Din, insanın kendi bedenini beğenmeme  tercihini  bile elinden alır. Burada çok önemli bir nokta daha var ki o da: Dini açıdan bu tür meseleleri değerlendirmeye ya da soru sormaya kalktığınızda en modernistinden en gericisine kadar bir birinden farklı yüzlerce cevap alırsınız. Çok az bir dindar kesim, sizin estetiksel tercihlerinize cevaz verirken, bazıları kararsız, bir çoğu da olumsuz cevap verecektir. Hepsi de kendi cevabını destekleyen ayetleri ve hadisleri bulup arada bağlantı kurup sana delil olarak okuyacaktır. Fakat dini inancı olmayan kesim için sana yöneltilecek cevaplar veya sorular  bellidir, “bunu yapmak istediğinden emin misin?” veya “bu kararının tekrar dönüşü belki de hiç  olmayacak” ya da “bu seçimin, senin sağlığına zarar verecek mi?”, “o şekilde olmak hoşuna gidecekse neden olmasın?”  şeklinde olacaktır.

Beyaz ten rengine sahip bir kadın esmer bir ten rengine kavuşmaya karar verdiğinde veya esmer bir kadın beyaz bir ten rengine kalıcı olarak  kavuşmaya karar verdiğinde  veya  bir kadın, sevmediği  ses tonunu değiştirmeye karar verdiğinde veya genetik olarak belden aşağı olan tarafı yukarısına göre daha yağlı olan bir kadın  bu genetik durumunu değiştirip kalın bacaklar yerine ince bacaklara sahip olmak isterse  ya da anne olmayı isteyen bir kadın, doğacak çocuklarının boy uzunluğuna,  zeka türüne, göz rengine, cinsiyetine karar vermek istediğinde ve bunu uygulayacak metodlar kolay ve sorunsuz olduğunda dindar kesim, bu uygulamaların neresinde olacak? Ya da dini kesimin çoğunluğu tarafından kabul görmesi ne kadar zaman alacak? Daha özetle, bu uygulamaları hayatına geçirmeye başlayan dindar insanların “Zaten dinimizde falanca falanca ayetlere bakacak olursak ya da falanca hadisleri okuyacak olursak bir kadının güzelleşmesi…” olarak devam eden yorumlarla “En büyük günahtır” şeklindeki yorumların arasına kaç yüz sene girecek?

Bu türlü bilimsel gelişmelerin insan hayatındaki aktif rolü boyunca Dînî yorumlar kaç kez evrim geçirip değişecek? Kaç defa inatçı bir çocuk gibi ayak direyip bağırıp karşı çıkacak? “Dinen sakıncası yoktur” fetvasına kadar kaç kadın, kaç yüz yıl boyunca bedensel tercihlerini “günahtır” fetvasına heba etmek zorunda kalıp, yaşamını tamamlayıp bu dünyadan göçecek? Vaktiyle dini çevreler, aile planlamasına da karşı çıkmış, uzun yıllar ayak diremişti.

Yazan: Kainatta Toz Zerresi

FİRAVUN 1.ŞEŞONK (ŞİŞAK)

A,tarih, Antik tarih, yahudilik, Firavun Şeşonk,Şişak,1.Şeşonk, Mısır firavunları, Kudüs'e düzenlenen sefer,Yehuda krallığına saldırı,Yahudi tarihi,Rehavam,Rehoboam,Yarovam
1. ŞEŞONK (SHİSHAK)
YEHUDA KRALLIĞINI VE BİRLEŞİK MISIR'I İSTİLA EDEN MISIR KRALI

İbranice İncil'e göre daha sonraları 1.Şeşonk olarak tanınan Shishak (Shishaq) M.Ö. 10. yüzyılda Kudüs'ü yağmalayan Mısırlı bir firavundu.

1.ŞEŞONK KİMDİR?
Şeşonk, İncil'deki adıyla Şişak semitik bir ailenin üyesi ve Libya şefinin görevlisiydi. Ailesi uzun zamandır Mısır'a yerleşmişti ve ikametgahı haline gelen Bubastis kasabası onların evi olmuştu. Shishak’ın dedesi (aynı isme sahipti) doğrudan kraliyet evine giden evlenme düzeni ile üst sıralarda yer aldı.

Eski Mısır adlı kitabında George Rawlinson şöyle diyor:
"Babası Nemrut (Namrut) o sırada ayakta kalan ordunun en önemli bölümünü oluşturan Libyalı paralı askerlerin komutanı olarak yüksek bir askeri bakanlık kurdu. Bu yüzden de Şeşonk'un itibarı Mısırlı mahkeme yetkililerinin önünde aşağı düşmüştü.

Onun adını kaynaklarda ilk gördüğümüzde "Majesteleri" olarak adlandırıldığı ve tüm paralı askerler arasında ilk sırayı aldığını düşündüren "prenslerin prensi" ünvanı göze çarpar.."

1.Şeşonk yönetimindeki Mısır birleşti ve Şeşonk meşru bir firavun olmak için etkili ve hızlı hareket etmesi gerektiğini anladı. 21 hanedanındaki son firavun olan 2.Psusennes'in kızı Mısırlı bir prenses olan Maatkare ile evlenerek önemli bir evlilik düğümü yaptı. Açıkça bu sayede oğlunun Amun rahibi ünvanını taşımasına da yardımcı oldu.

Güçlü bir yönetici olan Şeşonk bölünmüş olan Tanis ve Teb'i bir kez daha birleşmiş olan Mısır'ın bünyesine kattı.

Libya şeflerinin oğullarının öne çıkan yüksek yerlerde yetkili olmalarını mümkün kıldı ve böylece Mısır’ın politik durumunu da istikrara kavuşturdu.


ŞEŞONK'UN YEHUDA KRALLIĞINA VE KUDÜS'E SEFERLERİ
İbranice İncil'e göre (TaNah) 1.Şeşonk, Süleyman'ın saltanatının ilk yıllarında hüküm süren (M.Ö 943-922) İsrail'in kuzey krallığının ilk kralı Jeroboam'a sığınmıştı.

MÖ. 930'da Süleyman'ın ölümünün ardından Yehuda ve Süleyman'ın oğlu Rehav'am ile 1.Jeraboam'ın yönetimindeki İsrail krallıkları Şeşonk'un yaklaşmakta olan ordusuna karşı fazla direnç gösteremedi.

Mısır kralı Şeşonk İsrail kralı müttefiki 1.Yarovam'ı (Jeroboam) desteklemek için 60 bin süvari ve 1.200 savaş ordusundan oluşan devasa ve güçlü bir orduyla Yehuda Krallığına saldırdı. 2. Tarihler 12: 3'e göre, eski bir Afrika ülkesi olan Luvlu'lar (Lubim-Libyalılar), Kûş Krallığı ve Suklu'lar tarafından desteklenmişti:

[2.Tarihler 12:3]
3) Şişak’ın bin iki yüz savaş arabası, altmış bin atlısı ve Mısır’dan onunla birlikte gelen Luvlu, Suklu, Kûşlu sayısız askeri vardı.

Bu önemli olaylar Süleyman'ın oğlu ve Davut'un torunu olan Rehavam'ın yönetiminin 5.yılında gerçekleşmiştir. Rehavam onbeş müstahkem şehir kurmayı başarmıştı ve bu eylemleri Mısır yöneticisinin yapacağı saldırıların tamamen beklenmedik olmadığı anlamına geliyordu.

Şeşonk'un Yehuda Krallığı'na (Tel Megiddo'da keşfedilen bir dikilitaş ile belgelenmiştir) karşı seferleri ve Kudüs'ü yağmalaması TaNah'da şöyle geçer:

[2.Tarihler 12:1-12]
  1. İsrail Kralı Yehu’nun krallığının yedinci yılında Yoaş Yahuda Kralı oldu. Yedi yaşında kral oldu ve Yeruşalim’de kırk yıl krallık yaptı. Annesi Beer-Şevalı Sivya’ydı.
  2. Yoaş Kâhin Yehoyada yaşadığı sürece RAB’bin gözünde doğru olanı yaptı. Çünkü Kâhin Yehoyada ona yol gösteriyordu.
  3. Ancak alışılagelen tapınma yerleri henüz kaldırılmamıştı ve halk oralarda hâlâ kurban kesip buhur yakıyordu.
  4. Yoaş kâhinlere şöyle dedi: “RAB’bin Tapınağı için yapılan bağışları: Nüfus sayımından elde edilen geliri, kişi başına düşen vergiyi ve halkın gönüllü olarak RAB’bin Tapınağı’na sunduğu paraları toplayın.
  5. Her kâhin bunları hazine görevlilerinden alsın. Tapınağın neresinde yıkık bir yer varsa, onarılsın.”
  6. Yoaş’ın krallığının yirmi üçüncü yılında kâhinler tapınağı hâlâ onarmamışlardı.
  7. Bunun üzerine Kral Yoaş, Kâhin Yehoyada ile öbür kâhinleri çağırıp, “Neden RAB’bin Tapınağı’nı onarmıyorsunuz?” diye sordu, “Hazine görevlilerinden artık para almayın. Aldığınız paraları da RAB’bin Tapınağı’nın onarımına devredin.”
  8. Böylece kâhinler halktan para toplamamayı ve tapınağın onarım işlerine karışmamayı kabul ettiler.
  9. Kâhin Yehoyada bir sandık aldı. Kapağına bir delik açıp sunağın yanına, RAB’bin Tapınağı’na girenlerin sağına yerleştirdi. Kapıda görevli kâhinler RAB’bin Tapınağı’na getirilen bütün paraları sandığa atıyorlardı.
  10. Sandıkta çok para biriktiğini görünce kralın yazmanıyla başkâhin RAB’bin Tapınağı’na getirilen paraları sayıp torbalara koyarlardı.
  11. Sayılan paralar RAB’bin Tapınağı’ndaki işlerin başında bulunan adamlara verilirdi. Onlar da paraları RAB’bin Tapınağı’nda çalışan marangozlara, yapıcılara,
  12. duvarcılara, taşçılara öder, tapınağı onarmak için kereste ve yontma taş alımında kullanır ve onarım için gereken öbür malzemelere harcarlardı.
[1.Krallar 14:21-25]
21) Süleyman oğlu Rehavam Yahuda Kralı olduğunda kırk bir yaşındaydı. RAB’bin adını yerleştirmek için bütün İsrail oymaklarının yaşadığı kentler arasından seçtiği Yeruşalim Kenti’nde on yedi yıl krallık yaptı. Annesi Ammonlu Naama’ydı.
 22) Yahudalılar RAB’bin gözünde kötü olanı yaparak, işledikleri günahlarla Tanrı’yı atalarından daha çok öfkelendirdiler.
23) Ayrıca kendilerine her yüksek tepenin üstüne ve bol yapraklı her ağacın altına tapınma yerleri, dikili taşlar ve Aşera putları yaptılar.
24) Ülkedeki putperest törenlerinde fuhuş yapan kadın ve erkekler bile vardı. Yahudalılar RAB’bin İsrail halkının önünden kovduğu ulusların yaptığı bütün iğrençlikleri yaptılar.
25) Rehavam’ın krallığının beşinci yılında Mısır Kralı Şişak Yeruşalim’e saldırdı.

Musevi araştırmacı Flavius Josephus'un yazdığı "Yahudi Gelenekleri" adlı kitaba göre Rehavam'ın en müstahkem şehirleri “savaşmadan” alınmış ve seferlerde Şeşonk'a direniş gösterilmemişti.

Pek çok kişi Şişak'ın Kudüs’ü tahrip etmediğine, eldeki tüm hazinelerin ona verilerek girmeden satın alındığına inanıyor. Böylece Yeruşalim yıkımdan kurtulmuştu çünkü Rehoboam Şişak'a haraç vermişti.

İncil'de yazılanlar dışında Şişak’ın zaferini ilan eden ve ele geçirdiği 50 şehri adlandıran bir anıt da bulunmaktadır. Bu anıt Karnak'taki Amun tapınağındadır. Şişak tarafından ele geçirilen şehirlerin sayısı ve Yukarı Mısır'da, Karnak'taki Amun tapınağında bulunan bir kabartma olan Bubastite Kapısı hala tartışılıyor.

Her zaman dediğim gibi, eğer mistik-mitolojik bölümlerini çıkarırsak kutsal olduğuna inanılan Kur'an, Tevrat, İncil gibi kitaplardaki bazı tarihi anlatımlar, bulunan arkeolojik metinler ve bulgular ile eşleştirilirse antik tarih hakkında bize bilgi verebilirler.



Yazan: A.Kara

NASIL PARÇACIK OLDUM ? | 4

din, Dinden çıkış hikayesi, Allah din göndermedi mi?, islamiyet, Karmaşık, Hangi din?, Nasıl parçacık oldum 4, Allah var mı?, Kur'an'da yazan din, Emirler tanrıdan mı geldi?,
NASIL PARÇACIK OLDUM SON BÖLÜM

Koyu bir sünni iken izlediğim videolar ve okuduğum kitapların etkisi ile yaşadığım inanç serüvenini anlatmaya devam ediyorum ;

1 – Allah (cc) var, peygamberleri gerçekten göndermiş. Ancak insanlar dinleri değiştirmişler.

Yani bu durumda İslam ve peygamber var demek ki. Bize düşen dinimizi doğru şekilde öğrenmeye çalışmak ve tarihe ışık tutmak oluyor.

Burada kalmıştım..

2nci olasılık ise ;

2 – Allah (cc) var, peygamberde var ve gönderilen din şu anda Kuran’da yazan din . İşine geliyorsa uyarsın gelmiyorsa ateşe hazır ol !

Bu şık kafadan bir sürü hataları, yanlışları, çelişkileri barındırıyor zaten.
Zaten ben bu şık yüzünden bitip tükenmeyen arayışlara girdim ya!
Eliyorum bu olasılığı.

3 – Allah var, ancak hiçbir din göndermemiş. Bunların hepsi insanların uydurması.

Şimdi.. Bu konuda neler söylenebilir ?

Tevrat ve Kuran hemen hemen aynı emirleri veriyor. Ama Sümerlerde de benzer hikayeler ve emirler var. Hadi bunu da şöyle açıklayalım;
Zaten sizin bilmediğiniz bir sürü toplumlara da elçiler gönderilmiş ve hepsine aynı emirler bildirilmiş. Sümerler de bunlardan bir tanesi.

Peki tamam da, yer tanrısı ile gök tanrısı birleşip insanı  yarattı diye mi  bildirilmiş? Adamlar öyle yazmışlar tabletlere. İlahi bir emir olmuş olsaydı eğer, Tanrı tek derdi. Öyle demediğine göre bu emirler Tanrı tarafından gönderilmemiş olma ihtimali var.

Sümerler böyle, ancak Aztekler de ki durumu nasıl izah edebiliriz ?


Aztekler de anlatılan olaylar nedir peki ?
Maymuna dönüştürülenler,  ( Bakara: 65-66) ( NAHUI EHECATL )
Yağmurların her tarafı sele boğması  ( Nuh:25) ( NAHUI QUIAHUTIL ) + ( NAHUI  ATL )
Depremler sonucu dünyanın yok olması?  ( Mürselat:10) ( NAHUI OLLIN )
Bu adamlar birbirlerinden binlerce km uzaktalar ve 3-4 bin yıl fark var aralarında.

Yani bu mahallede ( Dünya ) oldum olası dilden dile dolaşan hep aynı hikayeler. Kuşaktan kuşağa aktarılmış bir şekilde.

Bu durumda aklıma şöyle bir şey geliyor ;

Tanrı gerçekten de dönem dönem emirler göndermiş ve her gönderim sonrası insanlar işin suyunu çıkarmışlar.

Ancak bir dakika!

Sümerler de olsun, Aztekleklerde olsun anlatılan efsaneler yaklaşık olarak örtüşüyor. Ama bu anlatılanlar yaşanan büyük olaylar. Fakat hukuk kuralları da örtüşüyor.
Örneğin Sümerler de darp suçunun karşılığı kısastır. Yani birisinin kolunu kırmışsan senin de kolun kırılır gibi.  Kuran’da da kısas hükmü var ; Eğer sen bir adamın kadını öldürmüşsen O’da senin kadınını öldürebilir veya sen diyet ödersin.
Kadının ne suçu var ? Bakış açısına göre kadın zaten mülkiyeti erkeğe bırakılmış canlı mal.
Ancak Sümerler de durum aynı.

Kadın o zamandan günümüze kadar sürekli mülkiyeti erkeğe verilmiş mal muamelesi görmüş toplumlar da.

Peki aldım bunu bir kenarda bekleteyim.  Ya ibadet ile ilgili emirler ? Onlar aynı mı?

İbadetler de benzerlik veya farklılık var mı bilemiyorum. Çünkü okuduğum tüm kaynaklar suç ve ceza karşılaştırması yapmışlar, ancak ibadet şekilleri konusunda bir açıklama veya belge niteliğinde bir doküman bulamadım.

Ancak şöyle bir sonuca vardım ;

Sümerler – Yahudiler – Müslümanlar  bu 3 seri hemen bir çok konuda birbiri ile örtüşen kanunlar,  ceza hukuku, sosyal hukuk  ve dini rivayetlere sahipler. Hristiyanlık bunlardan farklı bir yaklaşım sergiliyor.

Evet dostlar,
Ben rumuzumu “Karmaşık” olarak belirlerken aslında ruh halimi yansıtmak istedim.

Koyu bir sünni iken , sorgulayınca ve buna bağlı olarak araştırınca “şimdilik “ kaydıyla şu noktaya geldim ;
Yaratan var.. Kesinlikle var. Ve hayatımıza küçük dokunuşlarla katkıda bulunuyor.
Kutsal kitap içinde yaşadığımız evren.
Kutsal emirler ruhumuza doğarken işlenmiş doğrular ( Öldürme, sevgi göster, sev, paylaş, çalma, aldatma vb )

Bunun dışındaki kitaplar resmen tanrı tarafından gönderilmemiş olma ihtimali bende daha ağır basıyor. Belki bazı ayetler gerçekten de Tanrı tarafından gönderildi. Ancak bu temelin üzerine insanlar yüzlerce ayet ekleyip bozmuş olabilirler.
Bilemiyorum..

Başka bir yazıda görüşmek ve tartışmak ümidiyle özgür kalın.

Yazının Diğer Bölümleri

Yazan: Karmaşık

SÜMER BİRA VE ALKOL TANRIÇASI NİNSAKİ

sümer mitolojisi, Sümerler, Biranın tarihçesi, Antik dönemde bira ve alkol, Ninsaki, Bira tanrıçası Ninsaki, Sümer tabletlerinde biranın yapılışı, Eski toplumlarda bira, Sümer efsaneleri, Sümer tabletleri,
BİRA VE ALKOL TANRIÇASI NİNSAKİ

Ninkasi günümüzde Irak'ta Dicle ve Fırat olarak bilinen büyük nehirler arasında yer alan Mezopotamya'da tapınılan Sümer bira ve alkol tanrıçasıydı.

Günümüzde bile ne kadar fazla insanın alkollü içki içtiğini, sevdiğini düşünürsek Ninkasi'nin de Mezopotamya tanrıları arasında çok sevilen bir tanrı olduğu açıktır.

TANRIÇADAN BİR HEDİYE : BİRA
Ninkasi atalarımız tarafından tapılan tek bira tanrıçası değildi. Eski Mısır'da tanrıça Hathor da birayla ilişkilendirilmişti ve bir de tanrıça Menquet de vardı.

Bira Ansiklopedisi'nde şöyle diyor:
"Mayalanmış içecek tanrıçalarının Afrika ve Hindistan'daki izole kabile grupları arasında görüldüğü gibi günümüze kadar hayatta kaldıklarını öğreniyoruz. Tüm biralara her ikisi de İnka medeniyetinin yükselişinden çok önce var olan dünya tanrıçası Mama Sara ve Pauchua Mama'ya edilen dualar ve sunulan teklifler eşlik ediyordu.

Tıpkı tanrıçaların insanlara bira armağan ettiğine inanıldığı gibi tarihsel olarak kadınlar bira yapıcıları olmuşlardır. Kadınların erkek egemen avcı-toplayıcı topluluklardaki güç ve statülerini korumak için bira yapma becerilerini kullandıkları açıktır. Modern dünyanın bazı uzak köşelerinde kadınlar hala bira yapımı sayesinde hâkimiyetlerine devam ediyor."

BİRA TANRIÇASI NİNSAKİ'NİN İLAHİSİ İLE BİRA TARİFİ
Ninkasi Uruk'tan bir kralın kızı ve Asurlarda iştar olarak bilinen Mezopotamya tanrıçası İnanna tapınağının rahibesiydi. Ninkasi'nin birkaç sorumluluğu vardı. Tanrı Enki’nin sekiz yarasından birini iyileştirmek zorunda kalan sekiz çocuktan biriydi ve her gün bira hazırlardı.

Irak'ta kazı yapan arkeologlar tarafından "Ninkasi'nin ilahisi" olarak bilinen antik bir şiir keşfedildi. Bir kil tablete yazılmış olan bu şiir aslında bira yapımını anlatan bir tariftir. Aynı zamanda bira üretimiyle kadınların haneye hem ekmek hem de bira sağlama konusundaki sorumlulukları arasındaki bağlantıyı ortaya çıkaran en eski kayıttır.

Bilindiği gibi kil tabletler Sümerler tarafından icat edilen en eski yazma sistemlerinden biriydi.


NİNSAKİ'NİN İLAHİSİ
Okumadan önce önemli not: Bappir bir tür antik Sümer ekmeğidir.

Akan suların kaynağı
Ninhursag tarafından şefkatle bakılıp ilgilenilen,
Akan suların kaynağı
Ninhursag tarafından şefkatle bakılıp ilgilenilen,

Kasabanı kutsal gölün yanında kurmak,
O senin için harika duvarlarını inşa edip bitirdi.
Ninkasi şehrini kutsal gölün yanında kurdu.
O senin için duvarlarını bitirdi.

Baban Enki, Lord Nidimmud.
Annen, kutsal gölün kraliçesi Ninti.
Ninkasi, baban Enki, Lord Nidimmud,
Annen, kutsal gölün kraliçesi Ninti.

Hamuru büyük bir kürekle işleyen tek kişisin,
Bappir çukurunda tatlı aromalar karıştırarak,
Ninkasi hamuru işleyen tek kişi sensin ve
Bir çukurun içinde bappiri bal ile çırpan,

Büyük fırında bappir yapan kişi sensin,
Kabuğu soyulmuş tahılları mayalayan,
Ninkasi, bappirleri büyük fırında pişiren sensin,
Kabuğu soyulmuş tahılları mayalayan,

Yerde duran maltı sulayan sensin,
Asil köpekler potentaları bile uzak tutuyor.
Ninkasi, yere düşen maltı sulayan sensin,
Asil köpekler hükümdarları bile uzak tutuyor.

Malt'ı bir kavanozun içine sokan sensin,
Dalgalar yükseliyor, dalgalar düşüyor.
Ninkasi, maltı kavanozun içine sokan sensin,
Dalgalar yükseliyor, dalgalar düşüyor.

Pişmiş püreyi büyük kamıştan hasırlara dağıtan sensin,
Serinlik üstesinden gelir,
Pişmiş püreyi büyük kamıştan hasırlara dağıtan sensin,
Serinlik üstesinden gelir,

İki eliyle büyük tatlı arpa mayasına sahip olan sensin,
Onu bal ve şarapla mayalayan
Sen, kabın tatlı mayası
Ninkasi, (...) Sen kaba giden tatlı maya

Hoş bir ses çıkaran filtre kabı,
Sen uygun şekilde büyük bir toplayıcı fıçıya yerleştirirsin.
Hoş bir ses çıkaran filtre kabı,
Sen uygun şekilde büyük bir toplayıcı fıçıya yerleştirirsin.

Sen toplayıcının fıçısından süzülmüş birayı döktüğünde,
Bu, Dicle ve Fırat'ın saldırısı gibidir.
Ninkasi, toplayıcının fıçısından filtrelenmiş birayı döken sensin,
Bu, Dicle ve Fırat'ın saldırısı gibidir.

BİRA SÜMER TOPLUMUNDA DEĞERLİYDİ
Amerika Arkeoloji Enstitüsü tarafından yayınlanan "Antik Bir Bira Mayalamak" dergisinde “kil tabletlerde korunan eski metinlerin en eski biranın Sümer yapımı olduğunu gösterdiğini, belirlediğimiz kadarıyla biranın Sümer toplumunda önemli bir rol oynadığını gösteriyor. Tüm sosyal sınıflardan erkekler ve kadınlar tarafından bira tüketiliyordu.

Araştırmacıların derlediği Sümer ve Akad sözlüklerinde bira kelimesinin tıp, ritüel ve mit ile ilgili konularla ilişkili olduğu görülmektedir. "Bira salonu" kavramının 18. yüzyılda Hammurabi tarafından oluşturulan yasalarda özel bir şekilde ifade edildiği görülmektedir.

Anlaşılan, müşterileri fazla ücretlendiren (boğularak ölümle) (ya da boğularak ölüm) aşırı suçlu olanlara ya da işyerlerinde suçluların varlığını yetkililere bildirmeyen (idam), bu tür yerlerde yakalanan yükseklik rahibelerini yakmakla kınadıkları için katı cezalar verildi. ”

Daha önceki bir yazıda da belirttiğim gibi bira ve mayalı içecekler eski toplumlarda o kadar popülerdi ki Sümerler'de işçilere maaş olarak bira veriliyordu. Benzer şekilde Mısır'lılar da birayı çok değerli bir içecek olarak kullanmışlardır.

Bira muhtemelen M.Ö. 7000'de Orta Doğu'da doğmuş olsa da antik Çinlilerin pirinç, bal ve meyveden yapılmış, Kui olarak bilinen biraya benzer bir içecek tükettiklerini unutmamak gerekir.

Diğer alkollü içeceklerin tarihi ise çok daha eski olabilir. Araştırmacılar eski uygarlıkların yaklaşık 10.000 yıl önce alkolü icat ettiğini düşünüyor.



Yazan: Anu