HABERLER
Dini Haber

ÖMER'E ÖZEL AYETLER

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Hz Ömer, Ömer'e özel ayetlere, Ömer için ayet geliyor, Kur'an ayetleri nasıl oluştu?, Kur'an Muhammed'in el yazmasıdır, Ömer'in söylemesiyle gelen vahiyler, Muhammed’in ayet diye duyurduklarının pek çoğu; Ömer’in istek ya da önermesiyle ortaya çıkmıştır. Hadisçiler ve Kuran yorumcuları, bazı ayetlerin geliş nedenlerini Ömer’le ilgili konulara bağlarlar. Sanırız ki, Ömer olmasaydı ya da Ömer’in başına bazı işler gelmeseydi, bu ayetler de ortaya çıkmayacaktı! Bu konuyu açıklığa kavuşturmak için İslam kaynaklarından bazı örnekler veriyoruz.

İslam kaynaklarına göre; Nisa suresi 34. Ayetin ortaya çıkışı, Ömer’in isteği ve önerisiyle olmuştur.

Medineli kadınlar kocaları tarafından dövüldükleri için Muhammed’e şikâyete gelirler. Muhammed “eşlerinizi- kadınlarınızı dövmeyin” diye erkeklere öğüt verir. Muhammed’in bu öğüdü duyulunca; erkekler bunu hoş karşılamazlarsa da Muhammed’e de karşı gelemezler. Ömer gelip “kadınların çok şımarıp, azdıklarını” söyleyerek, “bir ayet getir ya da bir fetva ver de eşlerimizi dövebilelim” der. İşte bunun üzerine hemen Nisa suresi ve 34. Ayet geliverir. “Erkekler, kadın üzerine idareci ve hâkimdirler. Çünkü Allah birini (cihat, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkâr olanlar ve Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince: Önce kendilerine öğüt verin, yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bir bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür."

Muhammed, birisini bir iş için Ömer’e yollar. Ömer çıplak bir haldeyken adam bunu görür ve Muhammed’e söyler. Daha sonra Ömer, Muhammed’e gelip, bu olayı anlatarak, bu konuda bir ayet olmamasının eksiklik olduğunu söyler. Cebrail alelacele Nur suresi ayetlerini getiriverir. (Nur suresi: 27-28-29-30 ve 58- 59) Ömer’in dileği hemen kabul olunmuştur! Ömer’in dilemesiyle Cebrail’in getirdiği ayetlerden 58. ayetin Türkçesi şöyledir: “Ey inananlar, ellerinizin altında bulunanlar (köle ve hizmetçiler) ve henüz erginliğe ermemiş çocuklarınız üç vakitte (odalarınıza girebilmek için) izin istesinler. Sabah namazından önce, öğle vakti elbisenizi çıkarıp yatacağınız /uzanacağınız zaman ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin üstünüzün açık olabileceği üç vakittir. Bu üç vakit dışında (köle-hizmetçi ve çocuklar) izin almadan içeri girebilirler; bunda ne size, ne de onlara bir sakınca yoktur. (Onlar sizin) yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. Allah ayetleri size böyle açıklar. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."

Bedir baskını sırasında inmiş bir ayet vardır ki Bu da Ömer’le ilgilidir. Bu baskın sırasında Ömer öz dayısını öldürmüştür. Bedir savaşı denilen olay, sonuç olarak bir kervan baskınıdır. Bu baskında hısım akraba, baba oğul, dayı yeğen birbirlerinin kanlarını dökmüşlerdir. Baskın bittiğinde Müslüman savaşçıların bazıları yakınlarını öldürdüklerinden dolayı üzülüp pişmanlık duymaya başlamışlardı. Öz dayısını bile öldürmekten çekinmeyen Ömer’in hukuksal sıfatı soyguncu- katildir. Çok yakınlarını öldüren Müslümanlar da pişmanlık duyuyorlardı ve onların sıfatı da soyguncu- katil. Hem baskına katılanlara cennet müjdelemek, hem de pişman ya da kafası karışık Müslümanların katilliğini meşrulaştırmak için; hemen Mücadele suresi- 22. Ayet imdada yetişiyor. “Allah’a ve ahret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy-sopları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedi kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Ömer öz dayısını öldürmeseydi bu ayet yine gelir miydi?


Ömer, Muhammed’e gelerek “helak oldum, eşimle ters ilişkide (anal seks) bulundum” diyerek yardım ister. Muhammed bir süre bekledikten sonra Bakara suresinin 223. Ayeti gelerek Ömer’i kurtarır. Başka kaynağa gerek görmeden ayetin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çevirilerine bakalım. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın eski çevrisinde ayetin Türkçesi şöyledir: “Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin. İstikbal için hazırlıklı olun, Allah'tan sakının. O'na, hiç şüphesiz kavuşacağınızı bilin, bunu inananlara müjdele.” Diyanet İşleri Başkanlığı yeni çevirisi: “Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir. Ekinliğinize dilediğiniz biçimde varın. Kendiniz için (geleceğe hazırlık olarak) güzel davranışlar takdim edin. Allah’a karşı gelmekten sakının ve her hâlde onun huzuruna varacağınızı bilin. (Ey Muhammed!) Mü’minleri müjdele.” Diyanet İşleri Vakfı’nın çevirisi: “Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele!"

Eğip bükmeden, yorumsuz olarak ve özellikle daha güvenli olması açısından çevirileri Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan aldık. Şimdi sıra sizde sevgili okuyucular! Siz bu ayeti okuyunca aklınıza ilk gelen şey nedir? Ayetin ne dediği, neyi anlatmak istediği ortada, yoruma bile gerek kalmadan anlatılmak istenen şey belli. Böylece Ömer’in ters ilişkisi meşrulaştırılmıştır. Bu ayetin neden dolayı geldiğinin kaynakları da var. Çoğu kaynaklar, bu ayetin Ömer’in bu ters işi yapmasından dolayı geldiğini yazıyorlar. Bazı kaynaklar: Cessas, İbni Kesir, Kutubi, İbni Arabi, Suyuti, Begavi, Er Razi gibi Kuran yorumcuları Ömer’in bu olayından dolayı bu ayetin geldiğini yazmışlardır. Öteki bazı yorumcular farklı neden sonuç ilişkisi kurmaya ve durumu kurtarmaya çalışsalar da; gördüğünüz gibi ayetin ne anlatmak istediği apaçık ortadadır.

Bazı hadislere ve Kur'an yorumcularına göre; Bu ayette anlatılmak istenen şey, insanın üreme yoluyla soyunu sürdürebilmesi için normal cinsel ilişkiyi anlatıp ters ilişkiden kaçınılmayı öğütlemektedir. Bazılarına göre; normal ilişkide, istenmeyen hamileliklerin önlenmesi için bu ayet gelmiştir. Bazılarına göre; bu ayet, ters ilişkinin normal bir iş olduğunu anlatmak içindir. Oysa cahil ve ilkel bile olsa, insanın hangi koşullar altında, önden cinsel ilişkiyle ürediğini herkes bilir. Böyle normal bir işin ayete dökülmesinin bir anlamı yoktur. Ayet anormal ilişkiye dikkat çekip yasaklamak için olsaydı, tarla benzetmesi yapılmaz ve insana cinsel ilişkide seçenek bırakmazdı. Şunu da unutmamak gerekir ki; Kuran içindeki ayetlerin çoğunluğu yoruma açıktır. Kuran ayetlerinin çoğunda ince bir siyaset; kızı vermeyip, dünürcüyü küstürmemek gibi bir tutum görülür. Böyle ayetler her kesime bir mavi boncuk takarak, herkesin işine geldiği gibi davranmasını da sağlar.

Orucun farz kılındığı ilk zamanlarda akşamla yatsı arasında yenip içilip cinsel ilişkide bulunulabiliniyordu. Bu zaman dilimi içinde eşlerden birisi uyur da sonra uyanırsa sabaha kadar cinsel ilişki haramdı. Böyle bir zamanda gece eve geç gelen Ömer, eşiyle cinsel ilişkide bulunmak ister. Eşi uyuyup uyandığını söyleyerek bu işin haram olacağında diretir. Ancak Ömer, eşini dinlemez ve eşiyle cinsel ilişkiye girer. Sabah olunca Muhammed’e giden Ömer, durumu anlatır. Sonunda Bakara suresinin 187.  Ayeti Ömer’in sorununu çözümler. Diyanet çevirisinden Bakara suresinin 187. ayeti: “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın.” Kaynaklar: Suyuti, Dürrü’l Mensur tefsiri, Bakara suresi 187. Ayeti. Nisaburi, Esbab-i Nüzul, Bakara 187. Bu kaynaklarda bu ayetin geliş nedeni olarak Ömer’in bu olayından söz ediyorlar.

SU RUHU VODYANOİ (VUDAŞ)

Derleyen & Çeviren: A.Kara
A, mitoloji, İskandinav mitolojisi, Slav mitolojisi, Su ruhu Vodyanoi, Vodyanoi, Slav efsaneleri, İskandinav efsaneleri, Suyun ruhu, Kötü ruh, Eski inanışlar, Antik efsaneler,
ANTİK SLAV İNANIŞINDAKİ SU RUHU "VODYANOİ"
Eski inançlarda gizemli ve güçlü ruhlar bölgeleri kontrol ediyorlardı ve şimdikinden daha fazla insani niteliklere sahiplerdi. Tehlike derecesine bağlı olarak kişiler onlara kötü ya da iyi bir nitelik kazandırmıştır.

Doğaüstü güçlerin temsilcilerinden biri suyun ruhu (özü) idi.

Eski Slav inancındaki Vudaş (Vodyanoi) isimli erkek su ruhu, suyu kıskançlıkla koruyan ve ona saygısızlık edenleri affetmeyen bir iblistir. İnanışa göre doğularak öldürüldükten sonra su cinine dönüşen bu varlık suçlu olanları boğabilir veya ciddi şekilde sakat bırakabilirdi. Ayrıca kendi alanına yaklaşanlar ile dalga geçmeyi de seviyordu.

O, sulak alanların koruyucusudur ve suda boğulan insanların ve hayvanların ruhlarını izler.

Bölgeye bağlı olarak çeşitli isimler altında bilinmektedir. Rusya'da, "Vodyanoi" ("Su-Dedesi"), Polonyalı eşdeğeri Wodnik (Vodnik) ve Slavların yaşadığı diğer bölgelerde benzer isimlerle bilinir. Bununla birlikte davranışları, görünüşü ve kökeni oldukça farklıdır.

VODYANOİ GÖRÜNÜMÜNÜ DEĞİŞTİREBİLİR AMA ASLA SEVİMLİ VEYA GÜZEL DEĞİLDİR
Şekil değiştirme ustası Vodyanoi nadiren güzel ve hatta sevimli olarak tasvir edilir. Bazen uzun yeşilimsi veya beyaz sakalı (genellikle ıslak, karışık sakalı), kurbağa yüzlü, uzun saçlı, yaşlı, çıplak bir adam olarak görünür. Diğer kılık değiştirmelerde ise bir hayvan, bir çocuk veya bir cüce olabilmektedir.


Çocukken vücuda göre orantısız şekilde büyük bir kafası vardır. Bazen kocaman ayak parmakları, pençeleri, boynuzları, balık kuyruğu ve insan yüzünde yanan gözleri olan bir yaratıktır. Bazen ise Vodyanoi yosun ve balçık kaplı bir gövdeye sahiptir, hatta yosun kaplı bir balık ve uçan bir ağaç gövdesi gibi göründüğüne dair inanışlar bile mevcuttu.

Sualtı krallığı onun merkezidir. Nehirlerde, göllerde, göletlerde, kuyularda, su birikintilerinde ve değirmenlerin yakınında yaşar ancak deniz suyuyla ilişkili değildir çünkü deniz suyu onun için ölümcül derecede tehlikelidir.

VODYANOİ'NİN KÖTÜ DOĞASI
Bütün su tanrıları yardımsever değildi; birçoğu güçlerini zarar vermek için kullanırdı. Slav su ruhlarından biri olan Vodyanoi'nin aşırı derecede kötü niyetli olduğu biliniyordu ama aynı zamanda yardımsever olduğu da oldu. Denizcilere güvenli seyahat etmeyi garanti etti ve onlara iyi balık avları sağladı. Ancak kızdırılırsa eski balıkçıların da inandığı gibi onları suların altına sürüklüyor ve kurbanlarını dalgalar altındaki kristal meskeninde köle olarak kullanıyordu. Sinirli olduğunda barajları ve su değirmenlerini imha ediyordu.

Bir inanışa göre öğlen vakti veya gece yarısı banyo yapanları bile boğuyordu. Boğulan kurbanların cesetlerinin üzerindeki koyu izlerin şeytani ruhla mücadelelerinden kaynaklanan çürükler olduğuna inanılıyordu.

Boğulan bir bedeni almanın ruhu kızdırdığı düşünülürdü çünkü ganimetini korumak istiyordu. Gün ışığından hoşlanmıyordu ancak bazı inançlara göre köylülerin arasında gezinip onlardan biri gibi davranabilirdi ve gerçek doğası paltosunun sol tarafından akan su ile kolayca açığa çıkardı.

Aksi takdirde suların efendisi Vodyanoi sadece gece boyunca gün boyu ortaya çıkan pusuda gizlenirdi. Suda iken inanılmaz bir güce sahipti ancak karada iken çok zayıftı.

Eski insanlar suda olan biten herşeyin Vodyanoi'nin isteğiyle yapıldığına inanıyordu.

Kaynak: Giants, Monsters and Dragons., Carol Rose (2001), Norton & Company, p. 384. ISBN 9780393322118.

İSLAM’A VE KUR’AN’A YÖNELİK BAZI SORULAR

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, İslamiyet ve Kur'an hakkında sorular, Müslümanlara sorular, Kur'an'daki çelişkiler, Kur'an apaçık bir kitap mı?, Kur'an'ın yaratıcısı, İSLÂM’A VE KUR’AN’A YÖNELİK BAZI SORULAR


1
KONU: Bakara 2: O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.

SORU: Biraz önce okuduğumuz Bakara suresinin 2 inci ayeti ne anlama geliyor? “O’nda asla şüphe yoktur” dendiği zaman:
  • O’nda tek bir şüphe bile yoktur.
  • Bazı şüpheler olabilir.
  • Şüphe denilen şey okuyanın anlayışına göre değişen bir şeydir.
CEVAP YUKARIDAKİLERDEN HANGİSİDİR?


2
KONU: Bakara 8: "İnsanlardan, inanmadıkları halde, «Allah'a ve ahıret gününe inandık» diyenler vardır." (Bazı tercümelerde “İnsanlardan Allah’a ve ahret gününe iman etmedikleri halde iman ettik diyenler vardır” şeklinde çevrilmiştir. İman etmek ile inanmak, aynı anlamdadır.)

Bakara 9: "Bunlar Allah'ı ve inananları aldatmaya çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değildirler."

8’inci ayette “İnanmadıkları halde Allah’a ve ahret gününe inandık” diyenlerden yani münafıklardan bahseder. Devamı olan 9’uncu ayette ise münafıkların (Yani inanmadıkları halde “inandık” diyenlerin) Allah’ı ve müminleri kandırmaya çalıştıklarından bahseder.

SORU: Allah’a inanmayan birisi müminleri kandırmaya çalışabilir fakat inanmadığı bir varlığı yani inanmadığı Allah’ı nasıl kandırmaya çalışır? (Tercümede hata yok)


3
KONU: Dünyanın, milletlerin en önemli meselesidir eğitim. İnsan yetiştirmek, çocuk yetiştirmek. Geçmişte ölümcül olan bir çok hastalık, bugünün imkânları içerisinde sadece bir iğne, bir serum veya bir kutu hap ya da birkaç dakikalık lazer tedavisi  ile iyileşebiliyorsa, dünyanın öteki ucuna sadece birkaç saatte ulaşılabiliyorsa, hepsinin alt yapısında eğitim yatıyor. Hani hepimiz bir araya gelsek Kur’an’ın bir ayeti gibi bir cümle kuramayız ya! Ben, eğitimle ilgili ayetler yazdım. Yazdığım ayetler aşağıda, lütfen okuyun.
  • Ey müminler, eğitime önem veriniz. Çocuklarınızı ilimle bilimle eğitiniz.
  • Ey anne ve babalar, çocuklar anne babalarını örnek alırlar, siz onlara nasıl örnek olursanız onlar da sizin gibi olurlar. Çocuklarınıza iyi örnek olunuz.
  • Ey müminler, çocuğu yetiştiren, büyüten annedir, kadındır. Kız çocuklarınızın  eğitimine,  tahsiline  önem veriniz, onları eğitiniz ki onlar da anne olduklarında çocuklarını eğitsinler.
  • Ey müminler, cahillik yolunu terk etmenin tek yolu eğitimdir. Çocuklarınıza fen ve matematik öğretin, zekâlarını geliştirin, tahsillerine  önem verin. Torunlarınız öyle bir zamanda doğacak ki, en bilgili, en akıllı, en eğitimli  milletler  dünyayı yönetecek. O yüzden size verilen aklı, ilimde, bilimde yarıştırınız.
  • Ey müminler, ilimde bilimde yarışınız.
SORU: Kur’an’ı Kerim’de eğitim ile ilgili benim üretip yazdığım yukarıdaki ayetlerden daha güzel ve daha anlamlı ya da aynı derecede ayetler var mıdır? Varsa o ayetler hangi ayetlerdir?


4
KONU: Dünyadaki Müslüman milletlerin içler acısı durumu ortadadır. Üretip dünyaya kazandırdıkları hiçbir bilimsel buluş  olmadığı gibi, kullandıkları en basit ilaçlar bile Hristiyan ve Yahudi üretimidir. Üstelik dünyanın en azılı, en acımasız teröristleri de İslâmi dinci teröristlerdir.

SORU: Dînî savaşlarda, Peygamberlerinin zor zamanlarında yardım eden Allah, kendisine iman eden, günde beş vakit namaz kılıp her yıl 30 gün boyunca oruç tutan  büyük insan kitlesinin bu kadar sefil halde olacağını görememiş miydi? Eğer gördüyse, kendisine gece gündüz ibadet eden insanlara neden yardım etmiyor? Eğer bu insanlar, cahilliklerini kendi seçimleri doğrultusunda yaşıyorlarsa bile, suçsuz günahsız doğan yavrular da zorunlu olarak, anne babalarının ve içinde doğdukları toplumun cehaletinden gereken payı haydi haydi alıp(mecburen) yaşamlarını bu cehalette devam ettirirler. Bu cehaletin kucağında  doğan çocukların günahı ne? Allah, en azından bu suçsuz günahsız yavruların geleceğini kurtarmak için neden bir şey yapmıyor?


5
KONU: İslâmî inanca göre, bir insan, dünyanın neresinde olursa olsun, İslâm dinini bulup, inanmakla mükelleftir. Bir insan düşünün ki, İslâm dışında başka bir dine mensup bir ailede doğmuş ve büyümüş. Ailesinden ve çevresinden iyi bir eğitim, iyi bir terbiye almış. Güzel bir evlilik yapmış ve yaşamı boyunca düzgün bir hayat yaşamış. İyi bir baba, iyi bir eş, anne babasına karşı vefalı bir evlat,  çevresine karşı yardımsever bir adam olmuş. Hayatı, faydalı işlerle, mutlulukla ve iç huzuruyla geçmiş. İnandığı din ise bu adamın dünya hayatı, Tanrı ve öte alem ile ilgili sorularına makul ve mantıklı olabilecek cevaplar vermiş.

SORU: Bu adam, hangi sebeple İslâmı aramak ya da araştırmak zorunda kalacak?


6
KONU: Bir ülke düşünün. Ülkenin adı atıyorum “LEMİNYA” olsun. Bu ülkenin bir başkanı olsun. Bu başkan bir gün kendisine bir yardımcı seçiyor. Yardımcısının adı atıyorum “Veli” olsun.  Başkan, ülkesi Leminya için, bir anayasa hazırlıyor. Bu anayasanın  içerisinde kanunlar, ülkeye ait temel değerler vs… Bu arada  Başkan, yardımcısının hanımlarıyla sıkıntı yaşadığını işitiyor. Veli’nin hanımları, cinsel ilişki sırasına yönelik bir tartışma yaşıyorlar. Başkan, yardımcısının hanımları ile olan bu problemine çözüm getirmek için Veli’nin  hanımları ile konuşmak  ve bu işi gizliden halletmek yerine bu konu ile ilgili tavsiyelerini, ülkesi için hazırladığı anayasanın içine resmi olarak ekliyor. Yani LEMİNYA ülkesinin anayasasının içinde, başkan yardımcısının hanımları ile hangi sıra ile birlikte olacağının maddeleri eklenip ayrıyeten bir de Başkan olmanın verdiği gücün etkisi ile “Ayağınızı denk alın, benim biricik yardımcımı üzmeyin, gerekirse hakimleri, mahkemeleri devreye sokar, sizi Veli’den  boşatır, sizin yerinize onu başka kadınlarla evlendiririm ha” diye tehdit eklemeyi de unutmuyor ve bu anayasa  tüm ülkede ve dünyada yayınlanıyor.

SORU: Bu başkan hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?


7
KONU: Allah, kadınlarla ilgili bir çok ayette erkeklere seslenmiş ve kadını değil erkeği muhatap almıştır.

SORU: “Ben bir Tanrı olsaydım ve gerici, yobaz, sığ bir bölgede zaten kocası yanında eksik etek durumunda olan ve ahırdaki inek kadar bile değer verilmeyen  kadına övgüler dolusu ayetler indirir, bizzat kadının kendisine seslenip kadına ne kadar değer verdiğimi hissettirir ve o kadının özgüvenini inşa etmek için gerekeni yapardım” desem siz bu düşünceyi nasıl değerlendirirsiniz? Eğer konuyu, şımarık olarak düşündüğünüz kadınlara getirecekseniz, Kur’an’da bizzat kendisine seslenilen erkek milletinin hali de pek mütevazi değil.


8
KONU: Geçmişten günümüze kadar kadın, bir çok millette mal gibi alınıp satılmış, ezilmiş ve şiddete uğramıştır. Hâlâ da dünyada ve ülkemizde, kadınlar haksız yere şiddete maruz kalmaktadırlar.

SORU: Bir çok konuda, derinlemesine ve detaylı olarak bilgi veren ve onlarca ayetin tekrar tekrar yazılı olduğu  Kur’an’ı Kerim’de çeşitli ayetleri irdeleyip dolaylı yollardan anlam aramaya ve bu konuyla bağlantı kurma çabalarına mahal bırakmadan kadınların, erkekler tarafından şiddete uğramalarını engellemek için “Kadınlara vurmayınız” veya “kadınlara asla şiddet uygulamayınız” şeklinde ya da benzer şekilde, bir cahilin bile okuduğunda apaçık bir şekilde anlayacağı net  ifadeli bir ayet var mıdır? Yok ise neden yoktur?


9
SORU: Dünyada bir çok kadın, halen haksız yere kocasından şiddet görüp işkenceye uğruyor.

KONU: Hırsızlık yapan kadın ve erkeğin, bir ceza olarak ellerinin kesilmesini hükmeden Allah, kocasından haksız yere şiddet gören veya işkenceye uğrayan kadına hangi çözümü sunmuştur? Hangi ayette bu çözüm yazmaktadır. Ya da bu şiddeti ve işkenceyi uygulayan erkeğe hangi ceza hükmünü emretmiştir?


10
KONU: Geçmişten günümüze kadar kadınlar, kız ve erkek çocukları, defalarca tecavüze uğramışlardır ve bu durum hâlâ da devam etmektedir.

SORU: Hz Peygamberin, hanımları ile birliktelik sırasına kadar malumat verilen Kur’an-ı  Kerim’de, dolaylı yollardan anlam arayıp mânâ ve sonuç çıkarmaya mahal vermeden “kadınlara tecavüz etmeyiniz” veya “kadınları cinsel ilişkiye girmeye zorlamayınız” veya “çocuklarla cinsel ilişkiye girmeyiniz” gibi bir çocuğun ve bir cahilin bile okuduğunda rahatlıkla anlayabileceği açık ifadeli bir ayet var mıdır? Yok ise neden yoktur?


11
KONU: Bir insan düşünün. Bu insan dinsiz bir ailede doğuyor fakat çok iyi bir aile terbiyesi alıyor. Dini bir inancı yok ama gönülden bağlı olduğu ve inandığı insani değerler var. Hayatı boyunca değil bir insana, hayvanlara bile zarar vermeyen bu insanın hayatı hep iyilikle geçti. Zor durumda olan insanlara yardım etti. Çeşitli yardım kuruluşlarında çalıştı. Kimseye bir zararı dokunmadı fakat bu adam, düşünsel olarak bir Tanrının var olabileceğine hiçbir zaman inanmadı ve bu inançsızlığı ile öldü.

BEYYİNE – 6 : Elbette, ehl-i kitaptan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşriklerden olsun bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür.

SORU: Özünde ve yaşantısında iyi birisi olan bu adama  Allah’ın sırf kendisine inanmadı diye ömür boyu ateş içinde işkence etmesi merhametsizlik ve adaletsizlik değil midir? “Kulum benim var olduğuma inanmadı, beni inkâr etti” diyerek o insanın dünya hayatında yaptığı bütün iyilikleri bir kenara itip sırf kendisine inanmadı diye sonsuz cehennem ateşine layık görmek ve o kimseyi “Yaratıkların en kötüsü” olarak nitelemek, egoistlik değil midir? Bu ölen kişi, çok iyi bir insan olmasa ve işlediği bazı günahlar olsa bile, bu günahlardan daha fazlasını işlemiş olan bir müslümanla kıyas edilince, Müslüman olarak ölen günahkârın bir süre cehennemde yanıp daha sonra cennete alınması fakat Müslüman olmayıp ölen kişinin de sırf öte alemde Allah’a inanmış olmak torpili yok diye sonsuz cehenneme alınmasının adaleti  nasıl açıklanabilir?


12
KONU: Bir insan, dünya hayatı boyunca Müslüman olarak yaşıyor fakat İslâmî bir terör örgütüne hizmet etmenin yanı sıra bir çok insana işkence edip, bir çok insanın ölümüne ve bu ölümlerle birlikte bir çok çocuğun ailesiz kalmasına sebep oluyor  ve ölmeden iki üç sene önce “ben yanlış yaptım, dinimi yanlış yaşamışım, yanlışlarımın da farkına vardım” deyip samimi olarak tövbe ediyor  ve tövbesinden üç sene sonra Kelime-i Şehadet getirdikten sonra ölüyor. Fakat tövbe etmeden önce işlediği suçların acı sonuçları çoğalarak artıyor. Babasız bıraktığı çocuklar acımasız birer birey olarak büyüyor, o bireyler de başkalarına zarar veriyor derken yapılan bu kötülük, sonraki nesillere dallanıp budaklanarak adeta bir kötülük ağacına dönüşüyor.

SORU: Tövbe eden bu adam, öte alemde Allah’a inanmamış ve Allah’ı inkâr etmiş Kâfirler gibi ebedi cehennemde mi kalacak yoksa uzunca bir süre cehennemde yanıp cezası tamamlandıktan sonra eninde sonunda cennete geçiş mi yapacak?


13
KONU: Bakara 14: Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: "İnandık" derler. Fakat şeytanlarıyla  yalnız kaldıkları zaman: "Biz, sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz." derler.

Bakara 15: (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir.

Bir insan düşünün EVLİYA gibi. Öylesine olgun ve yüce gönüllü ki, kendisi ile dalga geçenlere dönüp bakmıyor bile. Bir insan daha düşünün çocuk gibi. Öyle ki, en ufak bir kıvılcımdan alev alıyor ve hemen karşılık veriyor.
-Bana bak, benim babam senin babanı döver.
-Yok yaaaa, asıl benim babam senin babanı döver.

SORU: Bir evliya ile karşılaştırıldığında o evliyadan misli oranında yüksek ve yüce olan, olgunluk, anlayış ve nezaket gibi mukaddes özelliklerin en yücesinde bulunan bir yaratıcının, kullarıyla alay etmesini nasıl açıklarsınız? “Allah, iman eden müminlerle alay eden kullarının da, doğru yolu bulmasını diler.” Gibi Yaratıcıya yakışır bir cümle yerine “(Asıl) Allah onlarla alay eder” cümlesinin kurulması nasıl yorumlanmalıdır?


14
KONU: Ahzab Suresi 33/37: "Hani hem Allah’ın nimet ve ihsanına, hem de senin iyiliğine nail olmuş olup da hanımını boşamaya karar vermiş olarak sana danışmaya gelmiş olan kişiye sen: “Eşini yanında tut Allah’tan kork!” demiştin. Allah’ın açığa çıkaracağı bir durumu içinde saklamıştın, çünkü insanlardan çekinmiştin. Halbuki asıl Allah’tan çekinmen gerekirdi. Neticede, Zeyd eşini boşayıp onunla ilişkisini kestikten sonra, Biz onu sana nikâhladık ki, bundan böyle evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kestikleri, onları boşadıkları zaman, o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri her zaman gerçekleşir.”

Allah’ın gönderdiği ayete göre yani Allah’ın uygun gördüğü yasaya göre bir erkek, öz olmayan evlatlık oğlunun boşadığı kadınla evlenebilir.

SORU: Bu durum serbest kılınmış olmasına rağmen, Hz Muhamed’in ölümünden günümüze kadar geçen süreç içerisinde evlatlığının boşadığı kadınla evlenip tarihi kayıtlara geçmiş bir Müslüman erkeği var mıdır? Etrafınızda böyle bir evlilik yapan erkek olmuş mudur? Evlendirmek üzere olduğu kızını, damadına ve damadının üvey babasına getirip “kızım size emanet” diyen bir adamın kızını emanet aldıktan sonra kocası boşarsa,  boşanan kadının eski üvey kayınpederi ile yani boşadığı adamın üvey babası ile evlenmesini ayıplar mısınız yoksa normal mi karşılarsınız?


15
KONU: Herhangi bir sebeple iki erkek tartışmaya başlar fakat  tartışma bir süre sonra biter ve ikisi de ayrılıp giderler. Bu iki erkekten birisi evine doğru giderken yolda bir arkadaşına rastlar ve  yaşadığı tartışmayı anlatır. Arkadaşı ise saf olduğunu bildiği arkadaşına  “o kadar lafı püsün püsün işittin de elin ayağın bağlı oturdun mu? Ne biçim erkeksin lan sen? Soğan erkeği misin? Adamın gözünün üzerinde yumruğunu patlatamadın mı?” gibi sözlerle adamı  iyice  doldurur. Arkadaşının dolduruşuna gelen adam gerisin geriye dönüp tartıştığı erkeği bulur ve kavga etmeye başlar. Sonunda tartıştığı adamı öldürür ve  cinayetten hüküm giyer.  Kendisini dolduruşa getiren arkadaşı da hiçbir şey olmamış gibi yaşantısına devam eder.

SORU: Tartışmayı bitirmiş olan arkadaşını dolduruşa getirip cinayet işlemesine vesile olan  adama uygulanacak olan cezai hüküm, Kur’an’ın hangi ayetinde yazmaktadır? Ya da şöyle sorayım, Kur’an’da cinayete azmettirmek veya cinayete sebebiyet vermek gibi bir günahtan bahseder mi?


16
KONU: Şu an, tüm dünya milletlerini gözlerinizin önünden geçirin. Bütün ülkelerin maddi ve manevi olarak üç aşağı beş yukarı nasıl imkânlar içerisinde olduğunu biliyorsunuz. Allah’ın  adeta lanetlediği Yahudiler yani israiloğulları, şu an dünyayı yöneten en büyük şirketlerin sahibi durumunda. Üstelik Allah tarafından lanetlenmiş olan İrailoğullarının yaşadığı İsrail, Filistin dışındaki bütün ülkelerle, özellikle de İslâm ülkeleriyle fıstık gibi geçiniyor ve her konuda işbirliği yapıyor. Biz Türkiye olarak bile yediğimiz içtiğimiz her şeyin tohumunu İsrail’den alıyoruz. Şu an dünyanın en büyük ve en güçlü ülkeleri Hıristiyan dinine bağlı olan ülkeler. Onların icat edip onların ürettiği ürünleri kullanıyor ve bu ürünlere bir sürü para verip onları zengin ediyoruz. İslâm ülkelerinin çoğunluğunda ise bu ülkelerin belli başlı petrol zengini aileleri dışındaki Müslüman halklar hem maddi hem de manevi sefalet içinde. Eskisi gibi kılıçla kalkanla  toplumları basıp, savaşıp galibiyet ve ganimet elde etme zamanı çoktan geçti. Günümüzün şartlarında güçlü olmak, ülkesinin çıkarlarını üstün tutmak çok daha farklı politik yöntemlerle, en önemlisi akıl ve zekâ ile yapılıyor. Günümüzün en güçlü ülkeleri, kendi ülke insanının aklını ve zekâsının en iyi şekilde kullanıp değerlendiren ülkelerdir. Eskilerden günümüze kadar çok şey değişmiş olmasına rağmen “Allah, kullarına  artık yardım etmiyor” cümlesini kimse kuramaz hâşâ.

SORU: Yukarıdaki gerçekleri göz önüne aldığımızda  dürüst olarak söyleyin lütfen, Allah, yaşadığımız şu çağda,  hangi dinlerin mensuplarına yardım ediyor? Gece gündüz kendisine iman eden Müslümanlara mı yoksa  Lanetlediği ve “…dost edinmeyin…” dediği  dinlerin mensuplarına mı?


17
KONU: “Allah, kadına kocasını boşama hakkı vermemiştir” denildiği zaman çeşit çeşit ayetler sıralanıp “bak şu ayete göre erkek kadına iyi davranmak zorunda”,  “bak erkek kadını boşarken şunu şunu yapmak zorunda” gibi konuyla alakası olmayan yorumlardan bıktım. KARDEŞİM, karısına iyi davranması gereken bir erkek tam tersi bir şekilde karısına iyi davranmayıp onu sürekli olarak sudan bahanelerle tartaklıyor. Çok genç yaşta ve ailesinin zoruyla evlenmiş olan bu kadın, evlenirken boşama hakkını da kocasından almamış çünkü böyle bir uygulamadan haberi olmadığı gibi anne babası ve evleneceği adam da böyle bir hakkı ona verecek kişiler değil. Bu kadın, sürekli dayak yediği kocasından boşanmak istiyor. “Erkek eziyet etmemeli karısına” evet, etmemeli ama ediyor, nasihatten de anlamıyor, eziyetinde de ısrarlı.

SORU: Karısından boşanmak isteyen erkeğe çeşit çeşit ayet gönderen yüce Allah, dayak yediği kocasından ve hatta içip içip vücudunda sigara söndürerek kendisine işkence eden kocasından  boşanmak isteyen kadına, kocasını boşayabileceği ya da hangi şartlar altında boşayabileceği ile ilgili hangi ayeti göndermiştir? Göndermedi ise neden göndermemiştir?


18
KONU: Belki bunu söylemek sizde hemen karşı bir tepkiye ya da köpürmeye neden olacaktır ama söylemek zorundayım ve bunun için şimdiden özür diliyorum.  Belirli bir IQ seviyesinde olan,  kariyer yapmış, akademik başarılar elde etmiş, kendisinde güzel, doğru ve insancıl duygular geliştirmiş, hayatın ve insan olmanın erdemini baştan aşağıya kendi varlığında  özümsemiş olgun bir erkek, yeşil çimenli bir bahçe içerisinde kendisine tahsis edilecek olan 72 tane huriyi hayal etmez. Onun erdemi, onun ahlâkı, yüksek ve yüce gönül duyguları, insanoğlunun  bir kız bir de erkek olarak yani eşit sayıda dünyaya gelmesinin fıtratına uygun olarak iç dünyasında tezahür eder. Ahlâki yapısı gerçek anlamda düzgün bir erkek, hayatına neşe katacak, kalbindeki o en güzel romantik duyguları kabartacak bir tek kadın hayal eder.

Diğer taraftan servetiyle kendine taht kuran ya da şöhretin ve zenginliğin verdiği nefsanî  duygularla yaşayan bazı ünlü ve bazı zengin erkekler için aşk denilen temiz duygular askıya alınmış ya da silinmiş durumdadır. Onlar kadınlar konusunda daldan dala uçtukları gibi cinsel arzularının peşinde giderken aynı anda çok sayıda kadınla da birlikte olabilirler ve hayalleri de bu yöndedir. Cennette erkeklere öyle bir yer hazırlanmış ki bu dünya hayatında dört tane hanımla sınırlanan erkekler, cennet hayatında 72 huriye kavuşuyorlar. Yani cennetteki erkeklerin durumu, bir kadınla yetinebilecek erdemli ve olgun bir erkeğin durumuna değil tam aksine, paranın verdiği imkanların ya da çapkınlığın verdiği azgınlığın sonucu olarak çeşit çeşit kadınla birlikte olan kontrolsüz ve nefsine yenik düşmüş bir erkeğin durumuna işaret ediyor.

Konunun en can sıkıcı ve içinden çıkılmaz olan durumu ise son 4-5 yıl içinde, cennetteki hurilerle ilgili yapılan yorumlarda bazı ilahiyatçıların “efendim, cennette verilen bu huriler, seksüel amaçlı değildir tamamen erkeğin hizmetini görecek gençleri kast etmektedir” veya “ayetlerde geçen kelime huri değil hur dur ve hem kadını hem de erkeği kast eder yani cennette hem kadınlara hem de erkeklere 72 şer tane sevgili verilecektir” gibi yorumlar sadece bizim ülkemiz Türkiye’de  tek tük ilahiyatçılar tarafından dile getirilmeye başlanmıştır. Kadına da 72 huri verilmesi, hoş karşılanacak bir şey değildir tabi ki.

SORU: Eski, klasik yorumcularla modern yorumcular arasında bir karşılaştırma yapacak olursak cennetteki bu 72 huri ile ilgili olarak kim doğruyu söylüyor? İspatı, hangi ayettedir? O ayeti ya da ayetleri, anadili Arapça olan dünya Müslümanlarına tasdik ettirebilir misiniz? Yoksa biz Arapçayı, Araplardan daha mı iyi bilip, yorumluyoruz?


19
KONU: İslâm inancına göre, insanlığın başlangıcından Hz Muhammed’in yaşadığı zamana kadar her millete, her kabileye Peygamber gönderilmiştir.

SORU: Kur’an’da neden sadece Ortadoğu bölgesine gönderilmiş olan Peygamberlerin ismi zikredilir? Meselâ, Avrupa kıtasına veya Avustralya’daki aborjinlere gönderilmiş  olan Peygamberlerin ismi de zikredilseydi, o insanların İslâm’a geçmesi için bir sempati oluşturulmuş olmaz mıydı?


20
SORU: Kur’an’da neden sadece Ortadoğuda yetişen yiyeceklere ve coğrafi özelliklere yer verilir?


21
SORU: Diyanet işleri başkanlığı Türkiye’deki Müslümanlara Kur’an’ı öğretirken neden Kur’an’ın hiç anlamadığımız Arapçası ile okunmasına büyük önem verir ve sırf Arapça okunuşunu insanlar öğrensin diye Kuran Kursu öğretmenlerine maaş verir?


22
SORU: Bir Müslüman, hoşgörü ve barış dini olan İslâm dininden çıktıktan sonra neden bu kararını etrafındaki insanlara söyleyemez?


23
SORU: Diğer dinler, eleştirilere karşı (İslâm ile karşılaştırıldığında) çok daha hoş görülü iken neden İslâmi çevreler ve insanlar İslâm’ı ve Kur’an’ı eleştirenlere karşı acımasızdır? İslâm’ı eleştiren karşıt görüşlü aydınlar neden öldürülür?


24
SORU: Dünyanın en cahil insanları neden müslümanlardır?


25
SORU: Günümüzde, çalışma hayatında olan ve kocası gibi çalışıp para kazanarak, elde edecekleri gayrı menkulde ve her türlü maddi birikimde oldukça fazla katkısı olan çalışan kadının mirastaki durumuna,  Kur’an’ın hangi ayetinde açıklık getirilmiştir?


26
KONU: Nisa 34: "Allah`ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır…"

Bu ayette çeşitli meal farklılıkları bulunmakla birlikte anlaşılması gereken durum ortadadır yani erkekler, “mallarından harcama yaptıkları için”

SORU: Günümüzde, çalışan kadınların da bir hayli fazla olduğunu göz önüne alırsak, bu ayeti, yaşadığımız yüzyılın neresine ve hangi coğrafyasına yoracağız. Eğer Arap coğrafyası bu ayete çok uygun görünüyorsa biz Türklerin yaşamına uygun olan ayetler, Kur’an’ın neresindedir?


27
KONU: Tin Suresi 4. Ayet: "Biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır."

SORU: Peki Allah, insanı olabilecek en güzel şekilde yaratmışken müslümanlar neden sünnet olur? Allah erkekleri kusurlu mu yaratmıştır da sonradan düzeltme yapılması gerekmiştir? Bu durumda sünnet olmak Allah’a karşı gelmek değil midir?


28
KONU: Fecr suresi 1. ayetinde ve Kur’an-ı Kerim’in daha birçok ayetinde sürekli “and olsun” diye başlayan ayetler bulunmaktadır.

SORU: Kâinatın yaratıcısı neden yemin etme gereği duyar? Yemin etmek, insana mahsus bir davranış değil midir?


29
KONU: Tevbe Suresi 5.ayet: "Haram aylar çıkınca Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."

Bu ayetin tefsirine göre Müslümanlarla anlaşma yapan müşriklerin yani Allah’a ortak koşanların, anlaşmalarını bozmalarından dolayı haram aylarını çıktıktan sonra bulundukları yerde öldürülmeleri emrolunur fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse serbest bırakılıyorlar.

Zengin ve güçlü bir erkeğin, kendisini sevmeyen veya hem kendisini hem de başka bir erkeği aynı anda seven bir kızın karşısına geçip “eğer beni sevmez ve benimle evlenmezsen, bana beni sevdiğini söylemezsen, seni öldürürüm, ya da öldürtürüm” tehdidi ile yukarıdaki ayet arasında hayli benzerlik var.

SORU: İslâm dinindeki ibadetlerde samimiyetin yani içtenliğin bir önemi var mıdır? Eğer varsa ölümden kurtulmak için  namaz kılıp tövbe eden bir adamın içtenlikle tövbe ettiğini ve içtenlikle ve isteyerek namaz kıldığını kim kontrol edecek? İNSAN MI?


30
KONU: Hz Muhammed’in ölümünden sonra, hanımlarının artık başka erkeklerle evlenmesi yasaklanmıştır?

SORU: Geçmişi ve geleceği bilen Allah, sonradan elçisi yapacağı kişinin, dul, zengin ve ahlâk sahibi bir kadınla evlenmesine müsaade ederken neden Peygamberin diğer  hanımlarının hayatlarının sonuna kadar dul olmalarını istemiştir? Eğer sebep, o kadınların kötü niyetli erkeklerle evlenmesine ve bu sebeple  İslâm’a Peygamber hanımı olma münasebeti ile zarar gelmesine mani olmak ise Peygamberine kadınlar konusunda türlü türlü avantaj veren, yol gösterten  Allah, bu kadınlara neden Peygamber ahlâkına yakın, hayırlı kocalar nasip etmemiştir?


31
KONU: Maide 38: "Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza, Allah’tan bir ibret olarak ellerini kesin. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir."

SORU: Bu ceza, çocuğuna ilaç parası bulamadığı için hırsızlık etmek zorunda kalan baba için de geçerli midir? Buna açıklık getirecek bir ayet var mıdır?


32
KONU: Duhan 43-46: "Zakkum ağacı günahkârın yiyeceğidir. O, karınlarda, fokurdayan su misali kaynayan bir tortu gibidir."

Gâşiye 6: "Onlar için kuru, dikenli bir bitkiden başka yiyecek yoktur."

SORU: Kur’an ayetlerine göre cehenneme girenler sadece dikenli bitki mi yiyecekler yoksa zakkum ağacını mı yiyecekler, yoksa her ikisini de mi? Gâşiye suresi 6’ıncı ayetteki “başka yiyecek yoktur” ifadesinden ne anlamalıyız?


33
KONU: Mülk 5: "Gerçek şu ki biz yakın göğü kandillerle süsledik. Ayrıca bunlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık."

SORU: Yukarıdaki ayeti açıklamaya yönelik tefsirleri aklım, zekâm kabul etmiyor. Bu ayetin mantıklı bir tefsiri var mı?


34
KONU: Hz Muhammed’in Peygamber olarak tayin edilmesinden sonra etrafında yaşayan ve Müslümanlığa dahil edilmeye çalışan insanların, Hz Muhammed ile ilgili iftira veya ithamlarına yönelik Allah katından bir sürü açıklama ayetleri gelmiştir.  Bu ayetlerin tamamını da doğal olarak,  kendisine iftira edildiğini, ihtilaf edildiğini düşünen Peygamber bildirmiştir.

SORU: Bu nasıl bir çıkmazdır? Bir insanı, çeşitli konularda suçlayacaksınız fakat kimsenin konuşamadığı Rab’dan gelen bilgileri, sizin hiç samimiyetine inanmadığınız ve suçladığınız kişi size açıklayacak ve siz de buna inanacak mısınız? Bunun mantığı nedir?

KUR'AN'DA ZİNANIN CEZASI

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Zinanın cezası, Kur'an'da zina, İslam'da zinanın cezası, Nur 2, Nur suresi 2.ayet, Zina ayeti, Zina yapana dayak, 100 sopa cezası, Çağ ve mantık dışı ayetler, KUR'AN'DA ZİNANIN CEZASI

Nûr 2: Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.

“Hayır İslâm böyle bir din değil, iftira atıyorsunuz” veya “Efendim bu ayetteki uygulama eski Araplara aittir. Cahiliye dönemindeki Araplarda fuhuş kol geziyordu. O dönemin insanlarını bu pis işlerden alıkoymak için böyle bir emir gelmiş olabilir ama bunu yaşadığımız dönem için geçerli kılmak mümkün değil. Şu an kanunlarımız var, kanunlar gerekeni yapıyor” diyebilirsiniz.

Cahillikle suçlanan İslâm ülkelerinde bu cezalar zaten rutin olarak uygulanıyor. Türkiye  müslümanları,  batıdan alınmış olan medeni kanunun hüküm sürdüğü bir ülkede yaşamaya alışkın oldukları  için  bizim  din Âlimlerimiz, iman ettirilmeye çalışılan  Kur’an’a  laf  söyletmemek  için yaşantımıza  uymayan ve bir çoğumuza  cahilce  ve canice  gelen ayetlerdeki hükümleri kendi kendilerine geçersiz kılabilirler.  Tamam da siz hâşâ kimsiniz ki Allah’ın zina konusunda size getirdiği hükümleri Allah adına geçersiz kılıyorsunuz? Peki o cahil ve cani  dediğiniz ülkelerde bu cezalar uygulandığı zaman neden o ülkeleri cehaletle ya da dinlerini bilmemekle suçluyorsunuz? Onlar İslâm’ın doğup yayıldığı yıllardan beri Kur’an’ın bu hükmünü uygulamayı hiç değiştirmediler, aksatmadılar. Ayetin hükmü ne ise aynı şekilde de uyguluyor ve Allah’ın hükmünü yerine getiriyorlar. Siz kime kızıyorsunuz?  Medeni bir ülkede  medeni bir hayat yaşadığınız için bu ayetin hükmünü gerici bulup Allah’a sesinizi çıkartmayıp bunun yerine cahil dediğiniz Arapları mı suçluyorsunuz?  Arapların ne suçu var ki? Bizim gibi medeni olmadıkları için mi? Neden olsunlar? Kur’an  müminlere medeni bir hayat yaşamalarını mı öğütlüyor? Bize Kur’an’dan bir ayet göstertin ki bu zinanın akıllara durgunluk veren cezasının gelişmiş medeniyetler seviyesinde yaşanırken kaldırılması gerektiğini belirtsin. (“Bu cümleleri kurarken hemen bazılarının aklına “hımmmm, bunun zihniyeti belli, bunu yazan Avrupa zihniyetindeki gibi zinayı olumlu karşılayanlardan” gibi önyargılı okuyanlar olacaktır fakat İslâm’da Zina, evli bir kadının veya evli bir erkeğin, eşi dışında birisiyle cinsel ilişki yaşamasıdır ki bunu hiç kimse tasvip etmez, ben de etmiyorum.)


Şimdi bu Zina cezasını farklı açılardan değerlendirelim.

  • Çok güzel evli bir kadın düşünün. Tesettürlü olmasına rağmen yüzünün açık olan bölümünden zümrüt yeşili gözleri, incecik kaşları, dolgun dudakları ve ay gibi parlayan beyaz teni görünüyor. Mahallesinde bilinen bir kadın. Evine, eşine bağlı terbiyeli ve iffetli. Kadın çok güzel olduğu için bir şekilde kenara sıkıştırmaya çalışan,“kocanı terk et, benimle evlen” diyen, beraber olmak isteyen vb. erkekler var. Bir gün bu güzel kadına, kendisi ile birlikte olmayı reddeden bir  erkek iftira atarak kadının zina yaptığı konusunda şikâyet ediyor. Şikâyet eden adam bu iftirasını kanıtlamak için dört tane yalancı  şahit bulmakta zorlanmıyor ve yanında getirdiği dört şahit ile kadının zina yaptığına kanaat getiriliyor. Bu kadına ne olacak? Zina yapan bu  kişi erkek de olabilir. (Böyle bir olasılığı neden mi yazdım? Günün birinde, olur da bir şeriat yönetimine mecbur bırakılırsak bu ayetin uygulanmayacağını söyleyebilir misiniz? İslâm ülkesinde yaşıyoruz.)
  • Zina iyi bir şey değil fakat insanlar da kusursuz, hatasız değil. Henüz 18 yaşında olmasına rağmen  kendisinden 35 - 40 yaş büyük bir erkekle yani neredeyse  dedesi yaşında  bir adamla ailesi tarafından evlenmek zorunda bırakılan  genç kız, birlikte olmaktan artık  tiksindiği  adamdan  boşanmasının hiçbir şekilde gerçekleşemeyeceğine kanaat getirdikten sonra bir gün kendisine karşı arzu duyan genç bir erkekle  bir veya birkaç cinsel birliktelik  yaşadığı zaman bu genç kadını çok fena bir şey yapmış olmakla mı  suçlayacaksınız? Tabi ki yaptığı doğru bir şey değil fakat o gencecik kızı, gencecik yaşındayken, yüzü gözü kırışmış, saçı sakalı ağarmış, dedesi yaşındaki  bir adamın koynuna sokan ailesine hiçbir ceza vermeyeceksiniz fakat o hayallerle dolu,  kendisiyle yaşıt bir genç erkeğin hayaliyle yaşayan bu genç kızın çaresizlik içinde işlediği  günahı, yaptığı hatayı  iffetsizlik ve çirkeflik olarak değerlendirip  topluluk önünde  sopaya mı çekeceksiniz?
  • Gelelim cezanın şekline. Bu yüz sopa, nasıl bir sopa? Küçük bir sopa mı büyük bir sopa mı? İnce mi kalın mı? Bu sopanın hiçbir şekilde tarifi yapılmamış. Çok mu abartıyorum? Bu detayı neden irdelediğimi de açıklayayım. Eğer bu sopa, sopayı vuracak olanların insafına kalmışsa ve bu sopa hayli uzun, kalın ve ağır bir sopa ise, sopayı yiyecek olan kadın veya erkeğin ölme ihtimali içten bile değil. Bu bir nevi linç gibidir. Bu tür cezaları veren kişiler özel seçilmiş ve böyle işleri kendisine adeta meslek edinmiş kişilerdir ve bu kişiler işlerini çok iyi yaparlar. Yani sopa, oldukça sert bir şekilde vurulur. Topluluk önünde bu sopayı atan şahıs  zaten sırf ceza amaçlı değil aynı zamanda topluluk önünde işini ne kadar iyi yaptığını göstertmek için adeta şov yapacaktır ve sopanın gücü daha da artacaktır. SONUÇ ÖLÜM.
  • Para için, mevkii için, şahsi çıkarı için insanları dolandıran, usülsüz işler yapan, kendi zevki için milyonları fakirliğe mahkûm eden  kişilere böyle bir ceza var mı? Küçük yaştaki çocuklara tecavüz eden sapıklara böyle bir ceza var mı? Yolsuzluk yapıp ülkesinin parasını kendi zevki için har vurup harman savuran  rezillere bu ceza hükmedilmiş mi(bırakın Hz Muhammed’in böyle birinin cenaze namazını kıldırmamış olmasına, bu tür insanlara Allah 100 sopa cezası vermiş mi)? Para karşılığında muska yazıp satan şarlatanlara bu ceza öngörülmüş mü? İki kadeh  şarabı devirdikten sonra karısının ağzını burnunu kırıp  kadını yerde  elli metre sürükleyen adama bu ceza hükmedilmiş mi?
Şimdi bana deyin ki İslâm’ın kılavuzu olan Kur’an-ı Kerim, 1400 sene önceki Araplar tarafından Arap gelenekleri ve tarihi  efsaneler  harmanlanarak yazılmadı. Aksine bütün yüzyılların, bütün insanların ve kâinatın hakimi olan Allah tarafından  son derece adil bir şekilde yazılıp gönderildi. Ben de inanayım.

ALLAH KÖLELİĞİ KALDIRMAYI TEŞVİK ETTİ Mİ?

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, İslam'da kölelik, Kur'an'da kölelik, Allah köleliği yasakladı mı?, Kuran köleliği yasaklıyor mu?, İslam ve kölelik, Maide 89, Nisa 92, Mücadele 3, Nur 32, KUR'AN KÖLELİĞİ YASAKLIYOR MU?

Maide Suresi, 89. ayet: Allah sizi, yeminlerinizdeki rastgele söylemelerinizden, boş sözlerden' dolayı sorumlu tutmaz, ancak yeminlerinizle bağladığınız sözlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Onun (yeminin) kefareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkân) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.)…

Nisa Suresi, 92. ayet: Bir mü'mine, -hata sonucu olması dışında- bir başka mü'mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini  'hata sonucu' öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir…

Mücadele 3: Kadınlarından zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra dediklerini geri alacaklar (için), birbiriyle temas etmezden evvel, bir köle azat etmek (lâzımdır), işte size bununla öğüt veriliyor. Allah, ne yaparsanız, hakkıyla  haberdardır.

Nur Suresi, 32. ayet: İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah, Kendi fazlından onları zengin eder. Allah geniş (nimet sahibi)dir,  bilendir.

Köleliğin kesin olarak kaldırılması ile ilgili Kur’an’da hiçbir ayet yoktur. Bir çok yenilikçi Kur’an yorumcuları kölelik konusunda hep şunu savunurlar: “Eski zamanlarda kölelik çok yaygındı ve Araplar da kölelik sistemine çok bağlıydı. Eğer Kur’an o dönemlerde köleliği yasaklasaydı hiç kimse Müslüman olmazdı. Bu yüzden Allahü Teala köleliği kesin olarak yasaklamamış fakat köleliğin kaldırılması ve onların özgürlüklerine kavuşturulması için Müslümanları teşvik etmiştir.”

Köleliğin kaldırılabilmesine olanak sağladığı iddia edilen birkaç tane ayeti yukarıda paylaştım. Bütün ayetleri buraya eklemeye gerek görmedim. Yukarıdaki ayetlerde köleliğin kaldırılmasını teşvik etmeye yönelik bir durum  ya da niyet de  göremedim. Bir insan bir günah işlediğinde işlediği  günahın dört ya da beş farklı kefaret seçeneğinden birisi köle azat etmek. Hatta köle o kadar değersiz ki, bile bile yalan yemin eden birisinin ettiği yeminin kefareti olarak ailesine yedirdiğinin orta hallisinden on fakiri yedirmek ya da giydirmek, veya bir köle azat etmek ya da üç gün oruç tutmak. Yani köle azat etmek en fazla on fakirin birer öğünlük yemeğine eş değer tutulmuş durumda. Hz Muhammed’in döneminde insanların evinde o kadar çok köle ve cariye var ki müminin işlediği günahlar karşılığında bir köleyi azat etmesi bu sorunu çözmüyor. Eğer bir köle bu kadar ucuzsa kölenin birini özgür yapar bir başkasını alırsın. Yani biri gider biri gelir. Üstelik kölenin azat edilmesine yönelik ayetleri dikkatlice değerlendirdiğimizde niyet köle azat etmek değil, insanların günah işlemesine engel olmak. Hani bir erkeğin karısını üçüncü defa boşadıktan sonra aynı kadınla dördüncü kez evlenebilmesi için karısını başka bir adamla evlendirmesi ve ancak kadın o erkekten de boşanırsa evlenebiliyor ya. Yani erkeğe “aklını başına al, evliliğin çocuk oyuncağı değil, eğer karınla zırt pırt boşanırsan dördüncü sefer karını bu kez başka erkeğin koynuna sokmak zorunda kalırsın ona göre haaaa!” gibi bir ihtardan bahsediyorum. İçinde köle azat etmekle ilgili ayetlerde esasında kölelerin azat edilerek özgürlüklerini amaçlayan bir şey olmaktan çok mümin erkeklere bir ihtardır. “Doğru durun,  günah işlemeyin, şu şu yasakları çiğnemeyin yoksa şunu şunu yapmak zorunda kalırsınız ya da elinizdeki kölelerden birini özgürlüğüne kavuşturmak zorunda kalırsınız haaaa!”.


Eğer müminlerin kölelerini azat etmeleri teşvik edilmek istenseydi nasıl ayetler gönderilirdi hadi şimdi de ben ayet yazayım.(Hepimiz bir araya gelsek, Kur’an’daki gibi ayetler yazamayız ya!)

“Ey müminler, Ramazan bayramı, Müslümanlar için bir barış, bir sevinç,  köleler  ve cariyeler için de bir umuttur. Kim Ramazan bayramına girer de elinde bir  tane köle veya cariye bulunursa onu azat etsin ve kimin evinde birden fazla köle ve cariye bulunursa muhakkak ki onların yarısını azat etsin.”

Veya

“Ey müminler,  Allah, elinizdeki köleleri azat etmenizi emreder fakat isteyenlerin kölelerini şartlı olarak azat etmelerinde sakınca yoktur. İsteyen karşılıksız olarak kölelerini azat eder. İsteyen ise kölelerini belirli bir ücret karşılığında olmak üzere azat edebilir. Buna göre azat edilen köle, özgürlüğünden sonra çalışmaya ve kazanç elde etmeye başlar. Bu kazancının belirlenmiş miktarını düzenli olarak kendisini azat edene  verir ve anlaşmış olduğu ücretin tamamını ödedikten sonra artık özgürdür. Kişinin kölesi ile yapacağı bu anlaşma, civarda bulunan ailesi dışındaki 10  şahidin önünde yapılır.”

Veya

“Ey müminler, Allah, elinizdeki cariyeleri azat etmenizi emreder fakat isteyenlerin cariyelerini şartlı olarak azat etmelerinde sakınca yoktur. Eğer cariyenizle evlenmek isterseniz ve cariyeniz de sizinle evlenmek isterse onlarla evlenmenizde sakınca yoktur. Eğer onlarla evlilik gibi bir niyetiniz yoksa  sizin belirleyeceğiniz  bir mehir karşılığında  mümin erkeklerle, cariyenizin de rızasını alarak evlendirebilirsiniz. Eğer bu da mümkün değilse, sizin evinizde size ve ailenize yapacağı 7 yıllık hizmet sonucunda onları mutlaka azat ediniz.”

Ya da

“Ey müminler, Kur’an’ı Kerim’in bütün ayetlerinin indirilmesinden sonraki yüz  yıla kadar bütün kölelerinizi özgürlüğüne kavuşturunuz ve bu  yüz  yılın bitişinden kıyamete kadar geçen süre içerisinde de köle uygulamasına bir daha riayet etmeyiniz. Bu size Allah katından kesin bir uyarıdır.”

CENNET

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, Cennet, islamiyet, Cennet ayetleri, Cennet tasviri, İslamiyette cennet, Kur'an'da cennet, Cennet sureleri, Fussilet 31, Zuhruf 71, Bakara 25, Nisa 57, Ra'd suresi, Cennetten akan ırmaklar CENNET
Lütfen ayetleri sonuna kadar okuyun. İsterseniz sadece kırmızı renkli olanlarını da okuyabilirsiniz. Kur’an’da  cennet ile ilgili çok daha fazla ayet var fakat genellikle aynı şeylerden bahsettiği için   bazılarını yazdım.

  • Bakara Suresi, 25. ayet: (Ey Muhammed) iman edip salih amellerde bulunanları müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: "Bu daha önce de rızıklandığımızdır" derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır.
  • Nisa Suresi, 57. ayet: İman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Onda onlar için tertemiz kılınmış eşler vardır. Ve onları, 'ne sıcak-ne soğuk, tam kararında gölgeliğe' sokacağız.
  • Ra'd Suresi, 35. ayet: Takva sahiplerine vaadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkar edenlerin sonu ise ateştir.
  • Hicr Suresi, 45. ayet: Gerçekten takva sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır.
  • Hicr Suresi, 47. ayet: Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar.
  • Kehf Suresi, 31. ayet: Onlar; altından ırmaklar akan Adn cennetleri onlarındır, orada altın bileziklerle süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar. (Bu,) Ne güzel sevap ve ne güzel destek.
  • Hac Suresi, 23. ayet: Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler; ordaki elbiseleri ipek(ten)tir.
  • Fatır Suresi, 33. ayet: Adn cennetleri (onlarındır); oraya girerler, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir.
  • Fatır Suresi, 34. ayet: Derler ki: "Bizden hüznü giderip yok eden Allah'a hamd olsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir."
  • Yasin Suresi, 56. ayet: Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
  • Sad Suresi, 51. ayet: İçinde yaslanıp-dayanmışlardır; orda birçok meyve ve şarap istemektedirler.
  • Sad Suresi, 52. ayet: Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş yaşıt kadınlar vardır.
  • Zuhruf Suresi, 70. ayet: "Siz ve eşleriniz cennete girin; 'sevinç içinde ağırlanacaksınız."
  • Zuhruf Suresi, 71. ayet: "Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız."
  • Muhammed Suresi, 15. ayet: Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?
  • Rahman Suresi, 54. ayet: Astarları, ağır işlenmiş atlastan yataklar üzerinde yaslanırlar. İki cennetin de meyve-devşirmesi (ordakilere) yakın (kolay)dır.
  • Rahman Suresi, 72. ayet: Otağlar içinde korunmuş huri kadınlar.
  • Rahman Suresi, 74. ayet: Bunlardan önce kendilerine ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.
  • Rahman Suresi, 76. ayet: Yeşil yastıklara ve çarpıcı güzellikteki döşeklere yaslanırlar.
  • Vakıa Suresi, 15. ayet: 'Özenle işlenmiş mücevher' tahtlar üzerindedirler.
  • Vakıa Suresi, 16. ayet: Karşılıklı yaslanmışlardır.
  • Vakıa Suresi, 18. ayet: Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler,
  • Vakıa Suresi, 24. ayet: Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur);
  • Vakıa Suresi, 34. ayet: Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler).
  • Vakıa Suresi, 36. ayet: Onları hep bakireler olarak kıldık,
  • Gaşiye Suresi, 13. ayet: Orda 'yükseklerde kurulmuş, tahtlar da vardır;
  • Gaşiye Suresi, 14. ayet: Konulmuş (içecek dolu) kaplar,

Şimdi de sizden 1400 yıl önce Arap çölünde yaşayan ve sık sık açlık-susuzluk  çeken Arap insanlarının  günlük yaşantılarını ve içinde bulundukları çölde olası hayallerini gözünüzün önüne getirin. Sonra da bu çöl hayatı hayallerini lütfen ayetlerde geçen cennetin özellikleri ile karşılaştırın.


Belki de İlâhiyatçıların sürekli olarak sarıldıkları ve artık bıkkınlık getiren şu açıklamaya sarılacaksınız: “Efendim 1400 yıl öncesinin insanlarına, hatta sıradan insanlar da değil bunlar,  dünyanın en cahil insanlarına islâmı kabul ettirme aşamasında cennet nasıl tarif edilecekti? Tabi ki de çölde yaşayan o insanların dünyalarına, hayallerine göre ayet inecekti…” Hadi bu açıklamayı değerlendirelim. Yani bütün dünya insanları, bütün teknolojinin, medeniyetin, gelişmişliğin ve daha da gelişecek olan insan yaşantısının ve birbirinden farklı hayallerinin içine,  ömrü boyunca sırf dünyanın en cahil insanlarının arasında islâm yayılabilsin diye  gönderilen 1400 yıl öncesinin çöl insanının  bilgi, birikim ve  zekâ seviyesine göre indirilen bir kitabı kendimize kılavuz mu yapacağız? Yüceler yücesi Tanrı’nın Yüceler yücesi zekâsı, eminim  daha uygun bir  çözüm bulabilirdi.

Bugün güneşin çok az olduğu ve serin hava şartlarının daha yoğun olduğu ülkelerde insanlar bırakın gölgeyi, yoğun güneş altında yaşamayı arzu ediyorlar. Bu insanların da belki şöyle bir hayali vardır: “Öyle bir yerde yaşayalım ki, güneş sürekli tepemizde olsun, hiç gölgelik olmasın. Veya günümüzde yaşayan çok fakir birisi cennette Jet Ski ile dolaşıp süper lüks bir yat ile gezinti yapmak isteyebilir. Veya bir başkası, kendisine ait bir uzay gemisi ile kâinatta hiç görmediği oluşumları, yapıları görmek isteyebilir. Bu tür arzular için tefsirciler aşağıdaki iki ayeti sık sık örnek göstertirler.

  • "... Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istediğiniz her şey de sizindir." (Fussilet, 41/31)
  • "... orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız." (Zuhruf, 43/71)

Kur’an’da cennetle ilgili 200 ün üzerinde ayet var. Bunların 90 tanesinde cennetin nasıl bir yer olduğu ve cennette nelerin olduğu anlatılıyor ve bu anlatımların tamamı çölde yaşayan Arapların kurabileceği hayallerle ilgili ve siz diyorsunuz ki eğer cennette farklı şeyler yaşamak istiyorsanız yukarıdaki iki ayet size göredir. Ben de diyorum  ki bu cenneti tarif eden 90 tane ayetin 90’ı da çöl Araplarının hayallerine hitap ediyorsa muhtemelen yukarıdaki iki ayet de, olur da Araplardan birinin aklına gelmemiş olan bir zevk (farklı bir meyve, o dönem zengininin faydalandığı farklı bir lüks imkân gibi) kast ediliyordur.

Bir de Kur’an’ın evrensel olduğunu sürekli diline dolayanların  adeta zorlama ile yaptıkları şu açıklamaya da yer vereyim.

“Kur’an, tüm insanlığa gönderilmiş evrensel bir kitaptır. 1400 yıl önce yaşayan insanlara, bu günkü insanların bildiği, yaşadığı, geliştirdiği hayata yönelik şeyler gönderilse  idi o insanların hiç birisi inanmazdı, İslâm yayılmazdı. Ayrıca Kur’an’da, cennetle ilgili tasvirler semboliktir. Yani aslında hepimizin bildiği üzere,  öbür dünyada tabiî ki de ille de bu dünyaya ait olan şeyleri görüp yaşayacağız diye bir durum yoktur fakat  Allah, insanlara cenneti, anlayabilecekleri ve algılarının yetebileceği bir düzeyde tarif etmiştir. Dolayısıyla  Kur’an’da sürekli olarak altlarından ırmaklar akan cennetlerin tarif edilmesi,  öte aleme gidildiğinde yaşanacak olan cennet diyarının altlarından ırmaklar akan cennet diyarı olacağı  anlamına gelmez. Bunu böyle anlamamak gerekir.”  “Bunu böyle anlamamak gerekir… YERSEN!”

Bu açıklama eğer doğru ise Allah, Kur’an’ı anlaşılsın diye göndermemiş. En azından herkes anlayabilsin diye göndermemiş. Dahası Kur’an’ı okurken okuduğunuz şey,  cümlenin verdiği açık anlamdan çok daha farklı anlamlara gelebilir o yüzden anlamını tam olarak bildiğiniz ayetleri tekrardan göz geçirin.

Uzak doğuda yoğun meditasyon ve yoga yapan rahipler dünyaca bilinir. Bu rahipler, transa geçtikleri sırada düşünsel olarak çok farklı bir boyuta geçtiklerini ve algıladıkları bu farklı boyutun insanların fiziki duyu organları ile algılanamayacak ve hatta hayalî  bile olsa tahayyül edilemeyecek bir boyut olduğu ve ruhsal düzeyde insana dünyada hiç yaşayamayacağı muhteşem güzellikte hisler  yaşattığını söylerler ki hissi  anlamdaki bu durumlardan birisini ben bizzat rüyamda deneyimlemiştim.  Bu durum sadece Budist ya da Hinduizmin rahipleri tarafından değil, dünyanın çok çeşitli yerlerinde, çeşitli toplumlarında yaşayan insanların da deneyimlediği  bir durumdur. Hayat, bitmek bilmez  süprizlerle doludur ve insanlık yaşadığı sürece sürekli olarak gelişecek ve zorunlu olarak değişecektir.  Bu kadar gelişen ve değişen bir medeniyeti yaşatma becerisine sahip  insanoğluna, altlarından ırmakların aktığı, kolları bilezikli, tepsilerle ve testilerle gezen el değmemiş bakire eşlerin olduğu, ağır işlenmiş ve karşılıklı oturulan tahtların,  gölgeliklerin,  sütten ırmakların olduğu onlarca ayetin yerine aşağıdaki gibi bir tane ayet gönderilse idi hem okunması açısından zaman israfı hem de yazılması açısından kâğıt israfı olmazdı diye düşünüyorum.  Eminim böyle bir ayet  1400 yıl öncesinin çöl insanını da mutlu ederdi.

Kendi ayetim: Yeryüzünde iyi ameller işleyenler ve Allah’ın yasalarına uyan imanlı insanlar, içinde ebedi  yaşayacakları cennetlere alınacaklar. Bu insanlar cennet hayatında neyi ister, neyi arzularlarsa anında yerine getirilecek. Bu isteklerin, hayallerin, arzuların ve zevklerin sınırı ve sonu olmayacak. Orada ne bir hastalık, ne bir üzüntü ne de bir sıkıntı olacak. Orada sadece mutluluk, her türlü arzunun yerine  gelmesi  ve zevkler olacak. Cennet ehli olan insan, artık orada nasıl yaşamak ve ne yapmak istiyorsa o isteği bir sihir gibi hemen yerine getirilecek.

Gelelim, Cennet hayatındaki cinsiyet eşitsizliğine. Son dönem ilahiyatçılarının her türlü zorlama ya da “çeviri hatası söz konusudur”  gibi söylemlerine rağmen açıkça  görüldüğü üzere, CENNET ASLINDA ERKEKLERE CENNET.   Kolları bilezikli, ipekten elbiseli, otağlar içinde korunmuş, el değmemiş bakire eşler. Hadi yaşadınız Müslüman ERKEKLER…

Ben ve benim gibiler, ufkumuzun  ötesine geçmeye çalışıp, beynimizin  algılayamadığı hangi boyutlar, hangi oluşumlar var? Öldükten sonra o farklı boyutları, algılayabilecek miyiz, oralarda  farklı bir  formla  varlığımızı sürdürmeye devam edecek  miyiz  diye  düşünürken dini kitaplar, inananları, tıpkı Dünya hayatında olduğu gibi Cennet hayatında da 3 boyutlu yaşama hapseder.  Öte yandan ayet  tefsirinde sınır yoktur. Özellikle de kendi ülkemizin tefsircileri, zamana ayak uydurmak, Kur’an ayetlerini, yaşadığımız zamana ve  görüş açısını genişletmiş olan insan bilincine kabul ettirebilmek ve  muhtemelen bunu kendilerini inandırmak için de yapabilmek adına hayallerini zorlar, basit ve düz olarak  anlaşılan bir ayeti her türlü mecazi anlamla yorumlayabilecek düzeye erişirler. Tabi önemli olan sizin neye inandığınız.

KUR'AN'IN İKİNCİ KEZ DERLENMESİ VE KEÇİNİN AYET YEMESİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Kur'an'ın ikinci kez derlenmesi, Osman döneminde Kuran'ın derlenmesi, Keçinin ayet yemesi, Kuran'ın Hafsa'daki kopyası, Kuran'ın derlenmesi, Keçinin yediği sayfalar, KUR'AN'IN İKİNCİ KEZ DERLENMESİ VE KEÇİNİN AYET YEMESİ

Osman döneminde Kuran’ın ikinci derlemesi yapılıp, kitap haline getirildiğini bazı hadislerden öğreniyoruz. (Buhari, e's- Sahih, Kitabu Fedaili'l-Kuran/3- Suyuti, el itkan, 2/32.)

İslam kaynaklarına göre Medine dışındaki farklı yerlerde, Kuran’ın farklı olması dolayısıyla yeni bir derlemeyle, standart bir kitabın oluşturulması gündeme gelmiş. Kendisine başvurulan Osman, yine Zeyt başkanlığında bir kurul oluşturup bu görevi onlara veriyor. Daha önce olduğu gibi Hafsa’nın elinde bulunan ayetler istenir. Yeni bir derleme yapılırken çıkartmalar ve ekler yapılır. Hatta bir de keçinin ayet yemesi öyküsü vardır. Ayşe’nin anlattığına göre; bir keçi gelip Ayşe’nin yatağı altında saklı bulunan bazı ayetleri yemiş. Ayşe, bu ayetlerin “eve gelen yabancı bir erkeğin orada sürekli kalabilmesi için, kadın tarafından on kez emdirilmesi” hakkında olduğunu söylüyor. Keçi işte bu ayetleri yemiş. (El-İtkan (Suyûtî), c.2, s.25.  Dar-e Kutni, c.4, s.105, İbn-i Mâce, c.1, s.625.  Muslim c. 4. s. 167.  Tirmizî, c.2, s.309.  Buhari 53/5- 54/9- 83/3- 93/21.  Muslim, Hudud 8/1431-Ebu Davut 41/1-Itkan 2/34).

İyiki keçi böyle alingirli ayetleri yemiş! Kim bilir, ayetleri keçi yemeseydi neler olacaktı? Zaten ayetlerin kendileri bir hoş iken, ortaya bir de keçi öyküsünün çıkarılmasına ne demeli?

Kuran’ı ezbere bilenler nerede? Vahiy kâtipleri nerede? Hiç kimsenin elinde Kuran ayetlerinin tam metni yok. Ayşe ve Hafsa’nın elindeki Kuran’ın doğruluğu, yanlışlığı nasıl ortaya çıkacak? Bu konuda herkes bir şeyler ortaya koymuş; ama mantık ve akıl, Kuran diye yazılı bir metnin ortada olmadığını görüyor. 23 yıl boyunca vahiy kâtiplerine yazdırıldığı söylenilen Kuran, Kuran’ın tamamını 3-5 kişinin ezbere bildiğini söyleyen hadisler, Kuran’ın tamamı bu değildir diyenler… Çok şeyler söyleniyor ama bütün bunlara karşın Kuran’ın hiç değişmeden Allah tarafından korunarak günümüze kadar gelebildiğini de söyleyebiliyorlar. Gerçek olan şu ki; ondan bundan toplanmış, konuları tartışılır ayetlerle, eksiltme ve çıkartmalardan Kuran diye bilinen bir kutsal kitabın ortaya çıkmayacağını dağdaki çoban da bilir, aklı sınırlı deli de bilir. Zaten bu ikinci derlemenin ilk derlemede esas alınan birebir kopyası olmadığı da uzmanlar tarafından açıklanmaktadır. Hicr suresi 9. Ayet “o Kuran’ı biz indirdik. Onun koruyucusu da elbette biziz”  diyedursun…  Madem öyle, tek kalıptan çıkmış bir Kuran’ın olduğunu, bir harfinin bile değişmediğini iddia edin. İddia edebilirseniz, Kuran derlenirken çıkan sorunlara ne diyecekiniz? Durum böyleyken kutsal kitap Kuran’ın; Ezra’nın (Üzeyir) yazdığı Tevrat’tan, sayısı beş binden dört kişinin yazıp dörde indirilen İncil’den bir farkı kalıyor mu? Kısacası; Kuran’ın, öteki kitaplarla farkı yok ve bu kitapların hepsinde kutsallık aramak boşuna.


Ebubekir dönemi Kuran ayetleri başka yerlere kitap olarak gönderilmemiştir ki farklı okumalar ortaya çıksın! Dahası; ilk derlenen Kuran’ın aslı Ayşe ve Hafsa’daysa ve bu kaynaklardan kitap oluşturulmuşsa, Ebubekir’in derlettiği Kuran’ın aslı ne oldu? Demekki Bu derleme de ellerinde yok ve ikinci derleme için Hafsa’ya başvurulmuş. Osman’ın derlettiği Kuran da ortada yok. Kısaca ortaya şu gerçek çıkıyor: Kuran diye bir kitabın aslı olmadığı gibi, Muhammed ve akıl hocalarının uydurdukları ayetleri hasbelkader bir araya getirip kitap yapmak da insanları uyutmaktan başka bir şey değildir. Bir ayetin ak dediğine, öteki ayette kara denilebiliyorsa, anlatılanlar çelişkiliyse; Kuran’ın yazdıklarına inanabilmek olanaksızdır. Okuyup düşünen bir Müslüman, bu gerçeği görüp, bu kargaşa içinde neye, neden inanacağını bile şaşırır.

Kuran’ın kutsal kitap olarak Allah tarafından geldiğini kabul ettik diyelim. Öyleyese bu kitabın aslı nerede, astarı ne oldu? Ebubekir, Osman ve Mervan birçok ayeti yakıp yok etmişler. Kuran tekse, hak dinini anlatıyorsa, aslı bozulmamışsa neden farklı Kuranlar ortaya çıkmıştır? Bunları diyen biz değiliz. Bakın hadislerde de var. “Nafî İbn-i Ömer’den nakleder ki: Hiç biriniz ben Kur’an’ın tümünü öğrendim demesin. Çünkü ne biliyor Kur’an’ın birçoğu kaybolup gitmiştir. Sadece desin ki ben Kur’an’dan ortada olan kısmını öğrendim.”  İşte bir başkası: “Kenz-ül Ummal’da Ömer b. Hattab’ın Müsned’inden naklen, Ömer’in Hüzeyfe’ye şöyle dediği nakledilmiştir. Ömer b. Hattab bana dedi ki: Ahzap suresinin (ayetlerini) kaç olarak sayıyorsunuz? Ben de 72 veya 73 olarak dedim. O da şöyle dedi: Oysa (büyüklükte) Bakara suresine yakındı! Recm ayeti de onun içindeydi.”

“Übeyy b. Kab bana şöyle dedi: Ey Zerr, Ahzap suresini kaç (ayet) olarak okuyorsun? Ben de yetmiş üç dedim. O zaman şöyle dedi: Oysa Bakara suresine benziyordu; ya da ondan da uzundu! Biz onda recm ayetini de okuyorduk.”  Bir nakilde ise şöyle geçer, “O (Ahzap suresinin) sonunda şöyle diyordu: Evli erkek ve evli kadın zina ettiklerinde, onları elbette recm edin! Allah’tan bir ceza olarak ve Allah aziz ve hâkimdir! Bu hesaba göre Ahzap suresinden 200′ü aşkın ayet eksilmiştir.”

Söz sırası Turan Dursun’a geldi.  Sağlam kaynaklara dayanarak Turan Dursun neler yazmış görelim.

“Kuran nüshaların ortaya çıkarırken, Hafsa'daki Mushaf'tan aynen kopya etmek söz konusu değildi. İleri sürüle gelen aynen kopya edildiği ileri sürülürken, neden kopya edildiğine de "ağız (şive) farklarından dolayi" diye gerekçe gösterilir. Ancak, Dr. Suphi e's-Salih, Mebahis Fi Ulumi'l-Kuran (Beyrut 1979) adlı eserinin 8O, 84, 85 sayfalarında bu gerekçenin inandırıcı olmadığını belirtiyor. Dr. Suphi'ye göre, o zaman aynı metni, aynı sözcükleri değişik okunacak nitelikte yazıp yansıtabilmek için gerekli işaret ve noktalama yoktu. O zamanki yazı harflerinin dışında işaretsiz harfler de noktasızdı. Kısacası, halife Ebubekir döneminde oluşturulan "mushaf", istenseydi bile, çeşitli kabile ağızlarını (şiveleri) içerir nitelikte yazılır olamazdı. Durum böyle olunca, şu sorular karşılıksız kalıyor: Ebubekir döneminde hazırlanan ve Hafsa'dan alıp getirilen "Mushaf" ile Osman döneminde meydana getirilen "nüshalar, mushaflar" arasındaki fark neydi? Yeni çalışma ile gerçekleştirilen nedir?... Birinci derlemenin yakılmasındaki amaç: Ölümüne değin sandığında saklayan ve alınıp yakılmasını önleyen Hafsa idi. Bu koruyucu ölünce, Kuran'ın Tanrısı "Kuşkusuz Zikr'i (Kuran'ı) biz indirdik; kuşkusuz koruyuculari da yine biziz" (Hicr, ayet:9) dese de koruyucusu kalmamıştı. Mervan Ibn Hakem, "sandıktan" aldırtıp getirmiş ve yaktırmıştı… Dayandığı kaynak: Ibn Ebi Davud, Kitabu'l- Mesahif, s.24.)… ilk derleme ile sonraki (Osman döneminde oluşturulan ve imam adı verilen) "Mushaf" arasında fark olmasa idi, ilkini yakma yoluna gidilir miydi? İlk derlemede bulunmayan eklemeler ya da Kuran'dan çıkarmalar yapılmamış olsaydı, neden korkulmuştu?” ( Turan Dursun’dan Seçmeler)

Bu işin aslı, faslı böyledir. Okuduğunuz gibi anlatılanların hepsi kaynaklara, İslam’ın kendi kaynaklarına dayanmaktadır ve sevgili okuyucularımız karar vermek yine size kalıyor.

YERYÜZÜNDE YÜRÜYENLERİN EN KÖTÜSÜ

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Enfal suresi, Yeryüzünde yürüyenlerin en kötüsü,Kurayza oğulları , Kurayza Yahudileri, Enfal 55, Kur'an'daki çelişkiler, Tanrı kelamı, Sorgula, YERYÜZÜNDE YÜRÜYENLERİN EN KÖTÜSÜ

Enfal 55:  Şüphesiz Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Artık onlar iman etmezler.

Enfal 56: Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra da her defasında antlaşmalarını hiç çekinmeden bozan kimselerdir.

Enfal 57: Eğer onları savaşta yakalarsan, bunlar(a vereceğin ceza) ile arkalarındakileri de dağıt ki ibret alsınlar.

Enfal 58: (Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik etmesinden korkarsan, sen de antlaşmayı bozduğunu aynı şekilde onlara bildir. Çünkü Allah, hainleri sevmez.

Enfal 59: İnkâr edenler, asla yakayı kurtardıklarını zannetmesinler. Çünkü onlar (sizi) âciz bırakamazlar.

Bu ayetlerin İslâmcılar tarafından yorumu ve açıklaması aşağıdaki gibidir:

“Medine Yahudilerinden Kurayza oğulları, Müslümanlarla savaşmayacaklarına ve onlara karşı bir saldırı vuku' bulduğu takdirde saldırganlara, savaş kapısını açanlara yardım etmeyeceklerine dair Hz. Muhammed (asv) ile bir antlaşma yapmışlardı. Çok geçmeden İslâm'a karşı durmadan hazırlanan Mekke müşriklerine silâh yardımında bulunarak antlaşmayı bozmuş, sonra da unutup hatâ ettiklerini söyleyerek antlaşmayı yenilemişlerdi. Ne yazık ki, aradan bir süre geçince Hendek Savaşı patlak verdi ve Medine kuşatıldı. Müslümanların en zayıf anını fırsat bilen Yahudiler derhal harekete geçtiler ve Mekkeli müşriklerden yana olduklarını bildirmek, gerekirse her türlü yardımı yapacaklarına dair bir taahhütte bulunmak üzere Kâb b.Eşrefi Mekke'ye gönderdiler. Böylece ikinci defa yapılan andlaşmayı da bozmuş oldular. O sebeple yukarıdaki âyetler indi.”

Enfal suresi 55 inci ayeti tekrar okuyalım.
Enfal 55: Şüphesiz Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Artık onlar iman etmezler.

Diğer ayetlerde de ele alınacak önemli konular var fakat şu an ki irdeleyeceğim konu Enfal Suresi 55’inci ayet. Yürüyen canlıların en kötüsü ya da en kötüleri kimlerdir? Sadece inkâr edenler mi? Allah’ı ya da yaptığı savaş antlaşmasını inkâr edenler mi? Bu gün yaptığı bir savaş andlaşmasını ve Allah’ı inkâr etmeyen, ona iman eden fakat farklı bir dini görüşe sahip olan ve sırf farklı bir meshepten  diye  genç kızların ırzına geçip onları öldüren mahlûkatları bir gözünüzün önüne getirin. Mahallenizde kendi karakteri adına çevresinde çok iyi bir imaj çizmesine rağmen komşusunun küçük kız çocuğunu istismar  edip öldüren bir mahlûkatı gözlerinizin önüne getirin. Eline av tüfeği alıp sokaktaki köpeklerin sayısı azalsın diye köpek öldürmeye çıkan mahlûkatları gözlerinizin önüne getirin. Kendisinden izin almadan bakkala gidip ekmek aldı diye karısını şişleyen mahlûkatları gözlerinizin önüne getirin. Demek yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü inkâr edenler öyle mi? “Ya sen de çok sulandırdın konuyu. Yukarıdaki ayetleri yazmışsın ne güzel. Sen de biliyorsun bak o ayetler şu şu olay için inmiş.” Evet o ayetler belirli bir olay için inmiş. Şimdi konuyu mantık kurallarıyla irdeleyelim.  Size önce bir örnek  vereyim.


Sabri bey gazetecidir ve köşe yazarıdır. Doğup büyüdüğü köyde  bir adam yaban domuzlarının saldırısına uğramış ve ağır yara almıştır.  Sabri bey hem köylüsü ile ilgilenir hem de bu olayla ilgili köşesinde bir yazı yazar. Saldırı öncesinde, sonrasında olanı biteni bir gazetecinin gözüyle yazıp değerlendirir. Önlemlerin alınmadığından felan bahseder ve konu yaban domuzlarına gelir. Sabri bey şöyle bir cümle  ile yazısına başlamaktadır: “Yeryüzünün en tehlikeli hayvanı yaban domuzudur.”  Bu yazıyı okuyan okurlar mesaj üzerine mesaj yağdırırlar.
  • Sabri bey,  yaban domuzu saldırısından çok etkilenmişsiniz ama yer yüzünün en tehlikeli hayvanı yaban domuzu değil, ayıdır.
  • Siz tehlikeli hayvan görmemişsiniz, Afrika’ya bir gidin bakalım tehlikeli hayvan nasıl oluyormuş.  Bir  yaban domuzu haberi yapıldı diye abartmışsınız durumu ve yaban domuzunu en tehlikeli hayvan ilan etmişsiniz.
  • Yaralanan amcaya geçmiş olsun diyorum  Sabri bey ama son cümlenizde yanlışınız var. Dünyanın  en tehlikeli hayvanı sivrisinektir. Çok tehlikeli ve ölümcül hastalıkları taşımasına rağmen kişi bazen sivrisinek tarafından ısırıldığını bile anlamaz.
  • Deniz anası, dünyanın en zehirli ve en tehlikeli hayvanıdır. Yaban domuzuna gelinceye kadar ondan daha tehlikeli hayvanları saya saya bitiremezsiniz.
  • Son cümleniz son derece yanlış ve gereksiz olmuş. Zira dünyanın en tehlikeli hayvanı diye bir şey söz konusu olamaz çünkü bu durum insanın yaşadığı coğrafyaya ve alınan ya da alınmayan önlemlere göre de değişir. Yaban domuzu dünyanın en tehlikeli hayvanı olmadığı gibi dünyanın en tehlikeli hayvanını  seçebilmek de kolay değildir.
  • Sabri bey,  bir yaban domuzu saldırısı olayını güzelce anlatmışsınız ama bu durumu ifade ederken “Yeryüzünün en tehlikeli hayvanı yaban domuzudur.” Şeklinde bir ifadeyi galiba editörleriniz gazeteye yanlış geçirmiş. Doğrusu belki de şudur: “….  köyünün en tehlikeli hayvanı yaban domuzudur” şeklinde olmalıydı. Muhtemelen siz de farkında değilsinizdir. Gazetede çıkan yazınızı bir de siz okuyun.
Yukarıda, yıllardır gazetecilik yapan bir adamın, yazdığı bir haber içeriğinde kullandığı mantıksız bir cümleyi, okuyucular hemen fark edip tepki göstertiyorlar. Bu olaydan çıkan sonuç şudur ki bir yerde bir yaban domuzu  saldırısı olması, saldırıyı anlatan kişinin dünyanın en tehlikeli hayvanı olarak yaban domuzunu ilan etmesi anlamına gelmez. Çünkü akıl ve mantıkla bağdaşmaz.

Ayete gelecek olursak. Yahudiler ve Müslümanlar arasında yapılan bir anlaşmayı bir tarafın bozması, yeryüzünün en kötü varlıklarının yaptığı anlaşmayı inkâr eden canlılar olduğu anlamına gelmez. Bu olay anlatılırken böyle  bir cümle kurulmaz.  Böyle bir cümleyi,  Yüceler yücesi Yaratıcının ayet olarak gönderdiğine  ben  inanmıyorum. Belki de bu ayeti,  köylüsünün uğradığı saldırıdan etkilenen ve o etkiyi üzerinden atamamış Sabri bey gibi falanca antlaşmanın çiğnenmesinden kötü etkilenen bir fani yazmıştır.

ENFAL SURESİ 65-66

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Enfal suresi, Enfal 65, Enfal 66, Allah sizde bir zaaf olduğunu bildi, Kurandaki çelişkiler, 10 kafire karşı 1 mümin, Allah'ın her şeyi bilmesi, Enfal suresindeki çelişkiler, Ayet incelemeleri, ENFAL 65-66. AYETLER

Enfal Suresi 65. Ayet: Ey Peygamber, müminleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.

Enfal Suresi 66. Ayet: Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah’ın izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir.

İlk ayette, Müslümanları savaşa teşvik etmek ve motive etmek için 20 müslümanın 200 kişiyi ve ardından 100  sabırlı müslümanın  1000 kâfiri yeneceği belirtiliyor yani savaş sırasında 1 müslüman 10 kâfire bedeldir. Yaşanan bazı savaşlardan sonra  Enfal Suresi 66 ıncı ayet iniyor  fakat anlaşılan o ki 1 müslüman 10 kâfire bedel olamamış, ALLAH da bunu bilmiş. Sonra bu 1’e 10 oranı birden bire düşüyor ve 100 sabırlı müslümanın 200 kâfire bedel olduğu yani 1 müslümanın 2 kâfiri yeneceği belirtiliyor.

Eskinin tanrılarının ve putlarının gelecekte yaşanan olayları bilebilmek gibi üstün özellikleri yoktu. Tabiat olaylarını yönetenler, güneşi yönetenler gibi çok önemli ve kudretli yetenekleri olan Tanrılara rağmen hiç birisi gelecekte neler olacağını bilmezdi. Allah ise diğerlerinden farklı olarak geçmişte ve gelecekte olacakların hepsini bilen bir Tanrı olarak lanse edilir. Allah, Enfal Suresi 65. Ayette 1 müslümanın 10 kâfiri yeneceğini söyledikten sonra bazı savaşlar sonucu bir şeyler ters gidiyor ve yaşanan bu hayal kırıklığının  ardından 66. Ayet geliyor ve bu kez “Allah, sizdeki bu zaafı bildi” şeklinde bir ifade kullanılıyor. Bu ifadeyi acaba ezeli ve ebedi her şeyi bilen bir Tanrı mı yazmıştır yoksa geleceği görme yetisi olmayan sıradan bir insan mı yazmıştır? Bu ayetin “Allah, sizdeki bu zaafı bildi” ifadesini araştırdığınız zaman  İlâhiyatçılar, anlaşılması açısından bazı yorumlar getirirler. Bu ayetler için kabul edilen yorumları irdeleyelim.
  • “Allah bu ayetiyle demek istiyor ki  Aslında 1 müslümanın içinde 10 kâfiri yenecek güç vardır fakat  Müslümanlar bunun farkına varamamışlar ve kendilerindeki bu gücü gerektiği şekilde kullanamamışlardır.”
Ben, ilahiyatçıların bu açıklamasından şunu anlıyorum: Allah, meramını ya da var olan bir durumu, bir bilgiyi, kullarına  anlaşılır kelimelerle, cümlelerle anlatma becerisinden yoksun. Ben bu ayetleri birleştirip daha anlaşılır hale getireyim. Aşağıdaki altı çizili yerleri ben ekledim.

Ey Peygamber, müminleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Bir müminin içinde 10 kişiyi mağlup edecek güç vardır. Eğer müminler, kendilerindeki bu gücün farkına varırlarsa  içinizden  sabreden yirmi kişi,  iki yüz (kişiyi) mağlup edebilirler. Eğer bu müminler zaaflarına yenik  düşerler  ve kendilerindeki bu gücü kullanamazlar ise yüz mümin iki yüz kâfiri bozguna uğratır. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.


Şimdi, dürüst olarak cevap verin. Enfal Suresi 65 ve 66 ıncı ayeti, geleceği bilen bir Tanrının gönderdiğine inanıyorsanız bu Tanrı, Tanrı olmasının yani geleceği bilen bir varlık olmasının farkını ortaya koyarak  kırmızı renk ile yazdığım  ayeti tek seferde ve aynı anda tek parça halinde mi gönderir yoksa sanki gelecekte ne olacağını bilemeyen bir Tanrı algısı oluştururcasına  önce 1’e 10 oranını gönderip yaşanan savaştan sonra  müminlerde bir zaaf olduğunu bildiğini belirten bir ayetle birlikte sabreden yüz müminin iki yüz kâfiri bozguna uğratacağını söyleyip bu oranı düşürür mü? Görüldüğü üzere ayetlerin açıklamasına yönelik ilahiyatçıların ilk yorumu mantıklı değil.  Ayetlerin anlaşılmasına yönelik diğer bir izah şekli de aşağıdaki yorumdur.
  • “Allah zaten gelecekte olan her şeyi bilir fakat bilmekle olayın vukuu bulması farklıdır. Onun bildiği şeyin önce vukuu bulması ve kulların da bunu görmesi gerekir.”
İnsanların kendisine inanması için bir sürü peygambere mucize veren Allah, neden böylesi bir durumda bir Tanrı olmasının yani geleceği gören bir ilah olmasının farkını ortaya koymadı? Ya da şöyle söyleyelim, aklı başında insanların bu iki ayeti okuduktan sonra bu ayetleri bir Tanrı’nın değil ancak geleceği bilemeyen bir insanın yazacağını düşüneceklerini ve bunun da kendi kudretiyle   insana verdiği aklın ve mantığın doğal bir sonucu olacağını tahmin edemedi mi? O dönemde insanlar zaten İslâm’a davet ediliyor. Sorgulamanın en fazla yapıldığı o dönemlerde insanları kuşkuya düşürecek ve Peygambere,  “Ya bu nasıl ayettir, bunu kesin sen kendin yazmışsındır” dedirtecek bir ayeti göndermenin sonuçlarını, gönderdiği düşünülen kudret, hesap edemedi mi? Şimdi de diğer yorum ve açıklamaları irdeleyelim.
  • “Enfal Suresi 65. Ayet, Bedir Savaşı öncesinde nüzul olmuştur. Bedir Savaşı’nda Mekkeli müşrikler sayıca Müslümanlardan üstün idiler. Müslümanların böyle bir durumda savaştan çekinmemesi, Allah’ın izniyle bire on katı düşmanla dahi başarı elde edinileceği söylenmiştir. Ancak, oranın bire on olduğu durumlarda dahi savaşmanın farz olması ve savaştan kaçmanın yasaklanması, sonradan gelecek müminler için ağır bir hüküm olacaktı. Çünkü, İslam yayıldıkça İslam ile müşerref olan her kişinin iman kuvveti, beden gücü, sabrı aynı düzeyde değildi. Bedir Savaşı sonrasında nüzul olan 66. ayette de ‘savaşta sabretme, savaştan kaçmama’ yükümlülüğü iki katı düşman ile sınırlandırılmıştır. Böylece müminlerin yükleri hafifletilmiş, yüz kişinin iki yüz kişi karşısında kaçmaması farz kılınmıştır. Savaştan kaçanlar hakkında ‘Allah’ın gazabına uğrayıp, cehenneme varacağı’ (Enfal, 8/16) hükmü olduğu için, Enfal Suresi 66. ayet ile gelen hüküm, müminler için rahmet olmuştur. Şu halde bundan böyle bire karşı iki nispetinden daha fazlasına sabredemeyenler, sebat gösteremeyip savaşı terk edenler firari sayılmazlar. Fakat, silah ve mühimmatı bulunduğu halde bire karşı ikiden de yüz çevirip savaştan kaçanlar, ‘Allah’ın gazabına uğrayıp cehennemi boylayanlar’ ayeti kapsamına girerler. Yani, bu ayetin hükmünü hak ederler. Buradan anlaşılır ki, bu hafifletme birin ona karşı galip gelme ihtimalini ve imkânını ortadan kaldırmak için değildir. İkiden fazlaya karşı savaşı kabul etmenin ve direnmenin vacip olmadığını ve mendup -işlenilmesi tavsiye edilen iş- olduğunu bildirmek içindir. Nitekim, İslam tarihi boyunca bire on nispetinde ve daha fazla düşmana galip gelindiği nice savaşlar vardır. Ayette yer alan ‘Allah sizden o yükü, o teklifi çok hafifletti ve gerçekte sizde bir zayıflık olduğunu bildi.’ ifadesi, ‘savaş gücü bakımından içinizde bedenen veya sabır ve moral yönünden bir takım zaafları olanların varlığı sebebiyle, öylesine sabır ve tahammül zorunluluğunun bundan böyle herkes için uygun olmadığı kendini gösterdi’ manasına gelir.”
İmanlı kimseler için çok güzel gerekçeler ve açıklamalar ortaya konmuş. Savaşın farz olduğundan, yer, zaman ve savaşa katılan müminlerin imanlarının, sabırlarının kuvvet farklılığına, bire on oranındaki düşmanı ne olursa olsun kaçmadan yenmek için mücadele etmek gereğine ve ardından bire iki oranının Müslümanlar için bir müjde oluşuna kadar her şey harikulade açıklanmış fakat bir şey eksik. Yukarıdaki açıklamaların hiç birisi Enfal Suresi 66. Ayetteki “…Allah… sizde bir zaaf olduğunu bildi…”  ifadesinin mantıksal izahını vermiyor. Bu ifade “…Allah…sizde bir zaaf olduğunu biliyor…” gibi geniş zamanı yani bir Tanrı için geçmiş, şimdi ve gelecek zamanı kapsayan bir sonsuzluğu bilmek anlamına  gelebilecek bir ifade kullanılsaydı belki bu sorgulamayı yapmazdım.  Eeeeee?  “Ayşe, sende bir zaaf olduğunu biliyor” der isem bunun anlamı Ayşe sende bir zaaf olduğunu biliyor ama zamanı belli değil, belki de en başından beri biliyordur anlamı vardır fakat “Ayşe sende bir zaaf olduğunu bildi” der isem bunun anlamı, Ayşe daha önce sende bir zaaf olduğunu bilmiyordu ama sonrasında bir şekilde öğrendi yani bildi. Bu ifadeye göre anlam gayet açıktır. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği yani tüm zamanları, gaybı bildiğine inanılan Allah, müminlerde bir zaaf olduğunu bilmiyordu fakat bir şeyler oldu ve Allah bu zaafın olduğunu öğrendi ya da olayları  insan gibi gözlemleyerek  görüp  anladı, en sonunda zaaf olduğuna kanaat  getirdi  yani  bildi.