HABERLER
Dini Haber

KUR'AN DÜZ DÜNYASI VE DEVE KUŞU YUMURTASI İDDASI

Hazırlayan: A.Kara
A, din, Dünya ve deve kuşu yumurtası, Düz dünya, islamiyet, Kur'an ve bilim, Kur'an'a göre dünya düzdür, Kur'an'ın düz dünyası, Muhammed'in dünyası, Yeryüzünü döşedik, Yeryüzünü yaydık,

KUR'AN'IN DÜZ DÜNYASI


Bu makalede Kur'an'ı yazanların dünyanın düz olduğunu zannettiğini göstermek için bazı Kur'an ayetlerine çok daha yakından bakacağız.

Dünyanın düz olmadığı gerçeği binlerce yıldır bilinmektedir. Eski Yunanlılar Pisagor (MÖ 570 - 495), Aristoteles (MÖ 384 - 322) ve Hipparkos (MÖ 190-120) bunu biliyordu. Hintli gök bilimci ve matematikçi Aryabhata (MS 476 - 550) ve eski Hristiyan alimlerden Boethius (MS 480-524), Seville Piskoposu Isidore (MS 560-636), Piskopos Rabanus Maurus (MS 780-856), Keşiş Bede (672-735), Piskopos Vergilius Salzburg (MS 700-784) ve filozof Thomas Aquinas (MS 1225-1274) bunu biliyorlardı. Aslında bize sıkça söylenenlerin aksine Dünya'nın küreselliği erken orta çağ Avrupalıları tarafından biliniyordu. Roma İmparatorluğu'nun MS. 395 gibi erken bir tarihte Dünya'yı temsil etmek için bir küre kullandıkları görülmektedir.

Eğer Kur'an, gerçekten Allah'ın gönderdiği sözlerin yazıldığı bir kitap olsaydı tüm dünyaca bilinen bu gerçeğe uymalı ve Arabistan'daki 7. yüzyıl bedevilerinin inandığı düz Dünya modeliyle çelişmesi gerekirdi. Yine de kanıtlar Kuran'ın düz Dünya modelini ve aynı zamanda jeo-merkezciliği desteklediği yönündedir.

Şimdi Kuran'da Dünya'nın şekline dair doğrudan referansları inceleyelim. Gaşiye suresi 20.ayet özellikle düz yüzeylerle derinden ilişkilendirilmiş bir kelimeyi kullanması nedeniyle incelenmeye değerdir.

Gaşiye suresi 20.ayet: "Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?"

Klasik Arapça ile modern Arapça birbirine karıştırılmamalıdır. Arapça al-ard kelimesinin yer veya dünya anlamına gelebileceğini unutmamak gerek. Bununla birlikte bu bağlamda aşağıda belirtilen ayetlerden yerel bir toprak alanı değil tüm Dünya anlamına geldiği açıkça anlaşılmaktadır.

Yazının devamında Kuran'ın düz bir Dünya modelini desteklediğine dair dolaylı kanıtları tartışacak ve aşağıdaki doğrudan ifadelerle daha güçlü kanıtları göreceğiz.

Bakara suresi 22.ayet: "Rabbiniz ki, sizin için yeri döşek, göğü bina kılmıştır; gökten su indirmiş, bununla sizin için rızık olarak çeşitli ürünler çıkarmıştır; artık siz de bile bile O’na eş ve ortaklar koşmayın."

ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلْأَرْضَ فِرَٰشًا وَٱلسَّمَآءَ بِنَآءً وَأَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً فَأَخْرَجَ بِهِۦ مِنَ ٱلثَّمَرَٰتِ رِزْقًا لَّكُمْ ۖ فَلَا تَجْعَلُوا۟ لِلَّهِ أَندَادًا وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
(Allathee jaAAala lakumu alarda firashan)

فِرَٰشًا = firashan = Zemine yayılmış bir şey, birinin oturması ya da uzanması için yayılmış bir şey anlamına gelir.


Hicr suresi 19.ayet: "Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar yerleştirdik, orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik."

والارض مددناها والقينا فيها رواسي وانبتنا فيها من كل شئ موزون
(Waal-arda madadnaha waalqayna feeha rawasiya waanbatnafeeha min kulli shay-in mawzoonin)

مَدَدْ = madad = Çizerek veya çekerek uzatma, genişletme anlamına gelir.


Taha suresi 53.ayet: "Rabbim, yeryüzünü size beşik yapan, orada size yollar açan ve size gökten yağmur indirendir.” Böylece onunla sizin için yerden türlü türlü bitkileri çift çift çıkardık."

الذي جعل لكم الارض مهدا وسلك لكم فيها سبلا وانزل من السماء ماء فاخرجنا به ازواجا من نبات شتى
(Allathee jaAAala lakumu al-arda mahdan wasalaka lakum feeha subulan waanzala mina alssama-imaan faakhrajna bihi azwajan min nabatinshatta)

مَهْدًا = mahdan = Beşik, yatak, düz veya pürüzsüz bir genişlik anlamına gelir.


Aynı şekilde mahdan مَهْدًا  Zuhruf suresinde de geçer:
Zuhruf suresi 10.ayet: "Yeri sizin için döşek kılan, gideceğiniz yere şaşmadan varasınız diye orada size yollar yaratan O’dur."

الذي جعل لكم الارض مهدا وجعل لكم فيها سبلا لعلكم تهتدون
(Allathee jaAAala lakumu al-arda mahdan wajaAAala lakum feeha subulan laAAallakum tahtadoona)


Çizerek-çekerek uzatma, genişletme anlamına gelen madad مَدَدْ  yine Kaf suresinde karşımıza çıkıyor:
Kaf suresi 7.ayet: "Yeryüzünü de yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Orada her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik."

والارض مددناها والقينا فيها رواسي وانبتنا فيها من كل زوج بهيج
(Waal-arda madadnaha waalqayna feeha rawasiya waanbatnafeeha min kulli zawjin baheejin)


Zariyat suresi 48.ayet: "Yeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz!"

والارض فرشناها فنعم الماهدون
(Waal-arda farashnaha faniAAma almahidoona)

فَرَشَْ = farasha = Yaymak, genişletmek, yatak yada halıyı yaymak-sermek anlamına gelir.
الْمَهِدُونَ = maidoon = Düzleştirmek, bir yatağı yaymak anlamına gelir.


Ayrıca "furushaat"ın الْفُرُشَاتِ yatağın çoğulu yani yataklar olarak kullanıldığı bir hadis var:

حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، أَنْبَأَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ مُوسَى، أَنْبَأَنَا إِسْرَائِيلُ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ بْنِ مُهَاجِرٍ، عَنْ مُجَاهِدٍ، عَنْ مُوَرِّقٍ الْعِجْلِيِّ، عَنْ أَبِي ذَرٍّ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ ‏ "‏ إِنِّي أَرَى مَا لاَ تَرَوْنَ وَأَسْمَعُ مَا لاَ تَسْمَعُونَ إِنَّ السَّمَاءَ أَطَّتْ وَحُقَّ لَهَا أَنْ تَئِطَّ مَا فِيهَا مَوْضِعُ أَرْبَعِ أَصَابِعَ إِلاَّ وَمَلَكٌ وَاضِعٌ جَبْهَتَهُ سَاجِدًا لِلَّهِ ‏.‏ وَاللَّهِ لَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَضَحِكْتُمْ قَلِيلاً وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا وَمَا تَلَذَّذْتُمْ بِالنِّسَاءِ عَلَى الْفُرُشَاتِ وَلَخَرَجْتُمْ إِلَى الصُّعُدَاتِ تَجْأَرُونَ إِلَى اللَّهِ ‏"‏ ‏.‏ وَاللَّهِ لَوَدِدْتُ أَنِّي كُنْتُ شَجَرَةً تُعْضَدُ‏.‏

Ebû Zerr'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah: «Şüphesiz, ben sizin görmediğiniz (gerçekler) i görürüm ve işitmediğiniz (gerçekler) i işitirim. Gök âdeta gıcırdadı ve gıcırdaması da hakkıdır. (Çünkü) gökte dört parmak yeri yoktur ki bir melek Allah'a secde etmek üzere (o yere) alnını koymasın. Allah'a yemin ederim ki. Benim bildiğim (gerçekleri) siz bilseydiniz az gülerdiniz ve çok ağlardınız. Yataklar (al-furushaat) üstünde kadınlardan da zevk duymazdınız ve yollara çıkıp Allah'a yüksek sesle yakarışta bulunurdunuz», buyurdu."
[Sunan Ibn Majah 5:37:4190]


Nuh suresi 19.ayet: "Allah, yeri sizin için bir sergi yapmıştır."

والله جعل لكم الارض بساطا
WaAllahu jaAAala lakumu al-arda bisaatan

بِسَاطًا = bisaatan = Yaymak, sermek anlamları taşır, özellikle de halı anlamına gelir. (Aynı kökten بَسَاطٌ = bisaatun kelimesi vardır.)

Bisaatan kelimesinin aynı zamanda Tirmizi'nin bir hadisinde kullanıldığı görülür, inceleyelim:

...ثُمَّ انْطَلَقَ بِهِمْ إِلَى حَدِيقَتِهِ فَبَسَطَ لَهُمْ بِسَاطًا ثُمَّ انْطَلَقَ إِلَى نَخْلَةٍ فَجَاءَ بِقِنْوٍ فَوَضَعَهُ فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم...

فَبَسَطَ لَهُمْ بِسَاطًا, fa-basata la-hum bisaatan: "ve o, onlar için bir halı serdi"
...Sonra onları bahçesine götürdü ve bir sergi serdi ve hurma ağacından olgunu ve olgun olmayanı bir arada bulunan bir hurma dalı salkımı getirdi ve ortaya koydu...
[Jami` at-Tirmidhi 2369]

Yani türetilmiş fiil "basata" bir halının yayılmasını (böylece düzleştirmeyi) ifade eder.


"Nebe suresi 6-7.ayetler: "Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da (yeri tutan) kazıklar yapmadık mı?"

أَلَمْ نَجْعَلِ ٱلْأَرْضَ مِهَٰدًا وَٱلْجِبَالَ أَوْتَادًا
(Alam najAAali al-arda mihadan Waaljibala awtadan)

Bu suredeki "mihadan" kelimesine bakalım:
مِهَٰدًا Mihadan مَهْدًا mahdan ile aynı anlama sahiptir, yani "Beşik, yatak yada pürüzsüz genişlik"


YAYILMAK MI YOKSA DEVE KUŞU YUMURTASI MI?

Pek çok Müslüman Kuran'ın dünyayı düz zannetmesi hatasını ve yaygın olarak 'Yaydı' olarak tercüme edilen "dahaha" kelimesini kullanması yönündeki eleştirileri saptırmaya çalışmaktadır.

Naziat suresi 30.ayet: "Bundan sonra da yeryüzünü döşeyip yaydı."

والارض بعد ذلك دحاها
(Waal-arda baAAda thalika dahaha)
TR okunuş: Vel arda ba’de zâlike dehâhâ.

Ayeti kelime kelime inceleyelim:

▼ وَٱلْأَرْضَ
وَ [wa] ve
ٱلْ [al] Belirtme edatı
أَرْضَ [ard] yer

► بَعْدَ [ba'ada] sonra
► ذَٰلِكَ [dhalika] o

 دَحَىٰهَآ
دَحَىٰ [dahaa] (o) yaydı (fiil)
هَآ [ha] onun (Yerde, zamanda veya söz zincirinde en yakın olanı gösterir. Yani buradaki kullanımında yeryüzüne atıfta bulunur.)

Dahaha دَحَىٰهَآ, zamir eki almış bir fiildir, dolayısıyla "deve kuşu yumurtası" anlamına gelemez. Ayrıca çelişkileri kapatmak için çabalayan oryantalistlerin yorumları bu fiilin "onu bir deve kuşu yumurtası şeklinde yaptı" anlamına geldiğini söylüyorlar. Kaldı ki böyle küçük bir kelimenin bu kadar karmaşık bir anlama sahip olabileceğini düşünmek başlı başına saçmadır.

Kelimenin tam anlamıyla "onun" anlamına gelen َ(-ha) son ek zamiri, Naziat suresi 30.ayeti çevreleyen ayetlerde de edebi bir araç olarak tekrarlanır:

أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ السَّمَاءُ ۚ بَنَاهَا 79:27 Aantum ashaddu khalqan ami alssamao banaha
79:28 رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوَّاهَا RafaAAa samkaha fasawwaha
79:29 وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا وَأَخْرَجَ ضُحَاهَا Waaghtasha laylaha waakhraja duhaha
79:30 وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَٰلِكَ دَحَاهَا Waalarda baAAda thalika dahaha
79:31 أَخْرَجَ مِنْهَا مَاءَهَا وَمَرْعَاهَا Akhraja minha maaha wamarAAaha
79:32 وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا Waaljibala arsaha

Dolayısıyla 30.ayetteki "-ha" diğer ayetlerdeki gibi bir zamirdir ve "deve kuşu yumurtası" tabirinde zaten zamir yoktur. Tamamen uydurma, hatta uydurmanın zirvesinde bir çaba ister gerçekten bir fiilden "deve kuşu yumurtası" anlamı çıkarabilmek..

Yüzlerce Kur'an tercümanı bu fiili olduğu gibi çevirip kabullenirken birkaç oryantalist çıkıp yumurta işine girmiş. Hemen sizlerle "dahaha (دَحَىٰهَآ)" kelimesini yumurta yada deve kuşu yumurtası şeklinde çevirmek için taklalar atmış iki zorlama tefsir örneğini paylaşayım:
  1. Khalifa: Dünyayı yumurta şeklinde yaptı.
  2. QXP: Ve ondan sonra dünyayı kozmik nebuladan fırlattı ve yumurta şeklinde yayılmasını sağladı.

SAVUNMACILARIN İDDİALARI

Her halükarda "Yüce Allah neden Naziat 30 'da "dahaha" kelimesini kullanmış?" diye sorarsanız, çünkü kelime hepsinden daha kesin. "Dünyanın yuvarlaklığı ve düzlüğünü tek seferde açıklar" diye cevaplayacaktırlar.

Bazıları ise yanlış bir şekilde dahaha'nın kök kelimesinin deve kuşu yumurtası anlamına geldiğini iddia ettikleri "duhiya" olduğunu iddia edecektir.

Mesela Zakir Naik'in hiçbir mantığa dayanmayan iddiası şu şekildedir:
Dünya şekil olarak jeo-küreseldir. Kur'an aşağıdaki ayette dünyanın gerçek şeklinden bahseder:
Naziat suresi 30.ayet: "Ve dünyayı yumurta şeklinde yaptık".

Arapça Dahaha kelimesi yumurta şeklinde demektir. Aynı zamanda genişlemeyi ifade ediyor. Dahaha, özellikle dünyanın şekli gibi, jeo-küresel olan bir deve kuşu yumurtasını ifade eden Duhiya'dan türetilmiştir. Dolayısıyla Kur'an ve modern bilim mükemmel bir uyum içindedir.

Fakat Zakir Naik'in bu Kur'an'ı bilime uydurma ve kelimeye zorla anlam kazandırma çabası boşadır, nedenini zaten kelimelerin anlamları ve kökleri ile anlattım. Kaldı ki bu konuda İslam alimlerinin büyük çoğunluğu da zaten "deve kuşu yumurtası" gibi aslı astarı olmayan kelime oyununa girmiyor.

Dahaha'nın anlamlarından biri 'atmak'tır ve bu da 'almadahi ve udhiyatun' kelimelerinin türetilmesidir. Bu şekilleriyle ilgili bir şey değildir. Her durumda "almadahi" ve "udhiyatun"un, dahaha'nın köküne bağladıkları yuvarlaklık kavramını aktardığı iddiası, almadahi ve udhiyatun'un 'yuvarlaklığının' sadece iki boyutta olmasından dolayı yanlıştır. "Almadahi" disk şeklindeki bir parça Arap ekmeği gibi yuvarlaktır ve "udhiyatun" ise iki boyutludur. Yani bu mantıkla bile "dünya düzdür" diyen Kur'an'ın hatasını düzeltemezsiniz.

Kutupları Yassılaşmış ve Basık Küremsi Cisim

Yumurta şeklindeki Dünya iddiasında iki sorun var. Birincisi, "daha" ve "duhiya" sözcükleriyle ilgili ifadelerin aşağıda kanıtlandığı gibi yanlış olduğudur. Ancak bu konuda haklı olsalar bile yine de Kuran'ın dünyanın şekli hakkında hataya sahip olduğu ispatlanacaktı çünkü Dünya ve deve kuşu yumurtasının her ikisi de küremsiler olsalar da, temelde farklı küremsi türleridir.

Dünya kesinlikle mükemmel bir küre değildir. Kutupları yassılaşmış bir küremsidir, yani merkezden iki kutbundan birine kadar olan yarıçap, ekvatorun yarıçapından daha kısadır. Başka bir deyişle ekvatorun etrafında çok hafif bir şişlik var. Bu yüzden ekvatoryal yarıçap 6,378.1 km iken kutupsal yarıçap 6,356.8 km'dir. Gördüğünüz üzere arada %1'den daha düşük bir fark vardır.

Bütün yumurtalara oldukça benzeyen deve kuşu yumurtası yayık küremsi olarak tanımlanabilir. Bunun nedeni merkezin iki kutbundan birine kadar olan yarıçapın, iki yandan sıkıştırılmış bir küre gibi ekvatorunun yarıçapından daha uzun olmasıdır. Kesinlikle kutupları yassılaşmış bir küremsi değildir. Bir yumurtayı yandan tuttuğunuzda bile 3 boyutlu olarak kutuplardan basık bir küremsi gibi görünmesini sağlayamazsınız. Çünkü temelde farklı şekillerdir. Deve kuşu yumurtasının şekli aslında bir yayık küremsi gibidir. Deve kuşu yumurtasını nasıl tutarsanız tutun şekil olarak dünyaya benzemez.

Temelde birbirinden farklı olan bu iki şekil dokulu veya gölgesiz düz bir 2 boyutlu görüntüde aynı gibi görünebilir ancak üç boyutta bakıldığında yumurtayı nasıl çevirirseniz çevirin dünyaya benzetemezsiniz.

"Daha" ve "Duhiya"

Arapçada her kelimenin kendi kökünden türetilmesi gerekir. Kök genellikle farklı anlamlara sahip farklı kelimeler üretmek için ünlüler, ön ekler ve son ekler ekleyerek maniple edilebilecek üç harften oluşur. Örneğin yazmak anlamına gelen "ka-ta-ba", Kitab (kitap), maktaba (kütüphane), katib (yazar), maktoob (yazılı), kitabat (yazılar) ve bunlar gibi pek çok kelimenin kökenidir.

Şimdi deve kuşu yumurtası anlamına geldiği iddia edilen "Duhiya" kelimesini ele alalım. Bu kelime bir kök değil isimdir ve Naziat suresi 30.ayetteki "dahaha" (دَحَىٰهَآ) fiilinin geldiği kökten "da-ha-wa" (دحو) kelimesi türetilmiştir. Dahası "Duhiya" deve kuşu yumurtası bile demek değildir. Bu konuda en saygın sözlüklerin söyledikleri şöyledir:

Lisan Al Arab
الأُدْحِيُّ و الإدْحِيُّ و الأُدْحِيَّة و الإدْحِيَّة و الأُدْحُوّة مَبِيض النعام في الرمل , وزنه أُفْعُول من ذلك , لأَن النعامة تَدْحُوه برِجْلها ثم تَبِيض فيه وليس للنعام عُشٌّ . و مَدْحَى النعام : موضع بيضها , و أُدْحِيُّها موضعها الذي تُفَرِّخ فيه .ِ

Tercüme: Al-udhy, Al-idhy, Al-udhya, Al-idhiyya, Al-udhuwwa: Deve kuşunun kumda yumurtasını bıraktığı yerdir. Bunun nedeni deve kuşunun ayakları ile yeryüzüne yayılmış olması (تَدْحُوه, tadhooh) ve yumurtalarını oraya bırakmasıdır. Deve kuşu bir yuvaya sahip değildir.

Ek olarak bazıları "Udhiyy" أُدْحِىٌّ kelimesi üzerinden bu deve kuşu yumurtası oyununu oynamaya kalksa da Arap Lisanı sözlüğünün de belirttiği gibi "Udhiyy" deve kuşu yumurtasına değil, onun yumurtasını bıraktığı yere denir.

الدَّحْوُ البَسْطُ . دَحَا الأَرضَ يَدْحُوها دَحْواً بَسَطَها . وقال الفراء في قوله والأَرض بعد ذلك دَحاها قال : بَسَطَها ; قال شمر : وأَنشدتني أَعرابية : الحمدُ لله الذي أَطاقَا
بَنَى السماءَ فَوْقَنا طِباقَا
ثم دَحا الأَرضَ فما أَضاقا
قال شمر : وفسرته فقالت دَحَا الأَرضَ أَوْسَعَها ; وأَنشد ابن بري لزيد بن عمرو بن نُفَيْل : دَحَاها , فلما رآها اسْتَوَتْ
على الماء , أَرْسَى عليها الجِبالا
و دَحَيْتُ الشيءَ أَدْحاهُ دَحْياً بَسَطْته , لغة في دَحَوْتُه ; حكاها اللحياني . وفي حديث عليّ وصلاتهِ , اللهم دَاحِيَ المَدْحُوَّاتِ يعني باسِطَ الأَرَضِينَ ومُوَسِّعَها , ويروى ; دَاحِيَ المَدْحِيَّاتِ . و الدَّحْوُ البَسْطُ . يقال : دَحَا يَدْحُو و يَدْحَى أَي بَسَطَ ووسع

Tercüme: "daha" Yeryüzü için onu yaymak anlamına gelir. Daha sonra kelimenin bu anlamını doğrulayan birkaç Arapça şiirinden bahseder. Arapça okuyabilen herkes "daha"nın yaymak-sermek anlamına geldiğini bu şiir ile daha iyi anlayacaktır.

Al Qamoos Al Muheet:
(دَحَا): الله الأرضَ (يَدْحُوهَا وَيَدْحَاهَا دَحْواً) بَسَطَها)
Çeviri: Allah yeryüzünü yaydı (daha).

Al Waseet:
دَحَا الشيءَ: بسطه ووسعه. يقال: دحا اللهُ الأَرض
Tercüme: Bir şey için "daha": onu yaymak anlamına gelir. Örneğin: Allah yeryüzünü yaydı (daha).

Deve kuşu tabirinin geçtiği bir hadise bakalım hemen:

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُوسَى الْقَطَّانُ الْوَاسِطِيُّ، حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ مَوْهَبٍ، حَدَّثَنَا مَرْوَانُ بْنُ مُعَاوِيَةَ الْفَزَارِيُّ، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ، حَدَّثَنَا حُسَيْنٌ الْمُعَلِّمُ، عَنْ أَبِي الْمُهَزِّمِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ قَالَ فِي بَيْضِ النَّعَامِ يُصِيبُهُ الْمُحْرِمُ ‏ "‏ ثَمَنُهُ ‏"‏ ‏

Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Allah'ın Elçisi: Muhrim'in aldığı deve kuşu yumurtasına ilişkin olarak şöyle dedi: "Maliyetinin ceza olarak ödenmesi gerekir".
[Sunan Ibn Majah 4:25:3086]

Yani deve kuşu yumurtasının Arapçası "dahaha" değil "baydi an-na'ami" بَيْضِ النَّعَامِ dir. Baydi بَيْضِ  yumurta + an-na'ami النَّعَامِ deve kuşu = Deve kuşu yumurtası بَيْضِ النَّعَامِ

Gaşiye suresi 20.ayete detaylıca bakalım:

وَإِلَى ٱلْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
(Wa-ila al-ardi kayfa sutihat)

"Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!"

سَطَّحَ = sutihat = düz olarak yaymak

Bu kelime bir evin veya odanın düz tepesini veya çatısını tanımlamak için kullanılır.
Aynı kökten gelen kelimeler, bir evin veya odanın düz üst yüzeyi veya çatısını, geometride düz bir düzlemi, hurmanın yayılabileceği düz bir yeri, hamur açan bir oklavayı, düzlem veya yatay yüzeyi ifade ederken kullanılır.

Günümüzde "düz dünya" ifadesi yaygın olarak 'al-ard musattaha' الأرض مسطحة olarak çevrilir ve "musattaha" kelimesi "sutihat" kelimesiyle aynı köktendir.

Şems suresi 6.ayet: "Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun"

والارض وماطحاها
(Waal-ardi wama tahaha)

طحا = taha = yaymak

DAHA İLERİ SEVİYE KANITLAR

Oruç ve İbadet Zamanları

Kehf suresi 86.ayet: "Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu. Orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz, "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin" dedik."

Bu ancak düz bir dünya inanışı ile olabilir. Aksi halde "güneş balçıkta batar gibi" batamaz.

Bakara suresi 187.ayet: "Oruç gecesinde kadınlarınızla birleşmek size helâl kılındı. Onlar sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz. Sizin kendinize hıyanet etmekte olduğunuzu Allah bilmiş, tövbenizi kabul etmiş ve sizi bağışlamıştır. Şimdi artık onlarla birleşin ve Allah’ın sizin için yazdığını isteyin. Fecirden siyah ip beyaz ipten sizin için ayırt edilir hale gelinceye kadar yiyin ve için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; sakın bu sınırlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlar için işte böyle açıklar. Umulur ki sakınırlar."

İsra suresi 78.ayet: "Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından gecenin karanlığına kadar namazı kıl; bir de sabah namazını; çünkü sabah namazı şahitlidir."

Bu ayetler Müslümanlara oruç tutarken yemek yememesi, içmemesi veya güneş saatlerinde cinsel ilişkiye girmemesini söyler. Bu Kuzey veya Güney kutuplarına yakın yaşayanlar için büyük bir soruna neden olabilir. Birçok Müslüman alim Müslümanları bu problemden kurtarmak için bazı kurallar koymayı denedi; Örneğin en yakın ve uygun görülen ülkenin zamanlarını kullanmak gibi. Bu tür yeniliklere duyulan ihtiyaç ise Kuran'da görülmemektedir. Yani oruçtan bahseden Kur'an bunun hiçbir ayetinde "yaşadığınız yer oruca uygun değilse" yada "yaşadığınız bölgede sadece gündüz veya gece 20 saati buluyorsa o halde orucu şöyle tutun" demez. Çünkü dünya düzdür, güneş balçığa batar gibi batar, tüm dünya kararır, güneş geri çıktığında tüm dünya aydınlanır, çünkü düzdür.

Kutuplara yaklaştıkça gündüzlerimiz veya gecelerimiz uzar. Sonunda her biri birkaç aya kadar uzayabilir. O halde İslam'ın beş şartından biri olan oruç tutmakla ilgili İsra suresi 78.ayete göre kendinizi açlıktan öldürmeksizin oruç tutmak imkansız hale getirir. Fakat yine Kur'an'ın düz dünyasını düşünürseniz ortada hiçbir sorun kalmaz, çünkü dünya düz olsaydı gece-gündüz süreleri bölgeden bölgeye değişiklik göstermez, dolayısı ile dünyanın herhangi bir yerindeki kişi için oruç tutmak ölüme neden olabilecek şartlar gerektirmezdi.

İskoçya'nın güneyindeki Aberdeen gibi şehirler için yatsı namazı ile sabah namazı arasındaki fark Haziran ayında yaklaşık 4 buçuk saattir. Bu nedenle Kur'an'da'ki bu kuralları izleyen herhangi biri gece saat 3.20 civarında uykudan uyanıp güne başlamadan tekrar uyumak zorunda kalır. Bu tür sorunlar tabii ki gün batımı ve gün doğumu yaşandığında dünyanın düz olduğuna inanan, dolayısı ile durumun her yerde aynı olduğuna inanan 7.yüzyıl Arabistan insanının aklının kenarından geçmezdi.

Kabe'ye Doğru İbadet Etmek

Bakara suresi 144.ayet: "Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin. Kuşku yok ki kendilerine kitap verilenler onun rablerinden gelmiş bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir."

Bu ayet tüm Müslümanlara Kabe'ye yani kıble yönüne doğru ibadet etmelerini söyler fakat bu sadece düz dünya modelinde mümkündür. Çünkü dünya küreseldir, bundan dolayı da aslında hiçbir dua, ibadet sırasında seçilen hiçbir yön Kabe'yi işaret edemez. Dünyanın küresel şeklinden dolayı yüz çevrilip durulan yön her halükarda gökyüzünü-uzayı işaret edecektir.

Hatta Mekke'den çok uzak yerden dua eden, yeryüzünün zıt konumunda ikamet eden bazı insanlar dünyanın merkezine doğru dikey olarak dua etmek zorunda kalacaklardır.

Mesela sırf bu yüzden Süleyman Adaları'ndaki Müslümanlar aslında Allah'a karşı küfre bulaşmış oluyorlar.

Kıbleyi belirlemek için Müslümanların çember çizmek şeklindeki geleneksel yöntemini kullansanız bile bir fark yaratmayacaktır çünkü dünyanın geoit şeklinden dolayı yüzünüzü Kabe'ye dönseniz bile aynı zamanda arkanızı da ona dönmüş olacaksınız.

Fakat eğer dünyanın düz olduğuna inanırsanız Kabe'ye doğru dönerek ibadet etmeyi emreden bu ayetteki sorun ortadan kalkar. Çünkü dünya gerçekten düz olsaydı nerede olursanız olun yüzünüzü kıbleye kolaylıkla dönebilirdiniz.

Kur'an'a Göre Dağlar Olmasa Yeryüzü Tamamen Görünür Olacaktı

Kehf suresi 47.ayet: "(Düşün) o günü ki dağları yürütürüz, yeryüzünü dümdüz görürsün. Onları da (dirilttiklerimizi) hiçbirini geride bırakmaksızın mahşerde toplamış olacağız."

وَيَوْمَ نُسَيِّرُ ٱلْجِبَالَ وَتَرَى ٱلْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَٰهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا
(Wayawma nusayyiru aljibala watara al-arda barizatan wahasharnahum falam nughadir minhum ahadan)

بَارِزَةً = baarizatan = Tamamen ya da tümüyle görünür şekilde tezahür eden, apaçık, belirgin, üzerinde hiçbir dağ ya da başka bir şey bulunmayan toprak.


Taha suresi 105-107.ayetler: "Sana dağları soruyorlar. De ki: "Rabbim onları un ufak edip savuracak. Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün."

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلْجِبَالِ فَقُلْ يَنسِفُهَا رَبِّى نَسْفًا فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًا لَّا تَرَىٰ فِيهَا عِوَجًا وَلَآ أَمْتًا
(Wayasaloonaka AAani aljibali faqul yansifuha rabbee nasfan Fayatharuha qaAAan safsafan La tara feeha AAiwajan wala amtan)

فَيَذَرُهَا Fayatharuha (Tr okunuş: Fe yezeruhâ)  ('Ve onu bırakacak') kelimesi dişil "ha" ekine sahip olduğundan "onu" anlamı taşır. Şüphesiz yine dişil bir isim olan Dünya'ya atıfta bulunur. Benzer şekilde kelimenin tam anlamıyla "içinde" anlamına gelen فِيهَا feeha (Tr okunuş: fîhâ) kelimesinde de dişil 'onun' eki vardır. Bu ayetlerde başka tekil kadınsı isim yoktur, bu nedenle Kehf 47'deki bağlamı da ele alarak bu ayetlerde dünyaya (al-ard) atıfta bulundukları sonucuna varmalıyız.

Kur'an'ın 2 Doğu 2 Batısı

Rahman suresi 17.ayet: "O, iki doğunun da rabbi iki batının da rabbidir."

رَبُّ ٱلْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ ٱلْمَغْرِبَيْنِ
Rabbu almashriqayni warabbu almaghribayni

Tefsirler, "mashriq شرق‎" (meşrik) ve "maghrib مَغْرِب‎" (magrib) in yazın güneş yükseldiği ve gün dönümleri gerçekleştiğinde bunların olduğu iki yeri ifade ettiğini belirtir. Benzer şekilde Mearic suresi 40.ayette güneşin doğduğu ve bu aralıklar arasında battığı tüm farklı yerlere gönderme yapıldığı anlaşılır. Bu, ancak düz bir Dünyaya ve her gün dünyayı dolaşan bir güneşe inanan bir yazar için mantıklı görünebilir.

Sorun şu ki gerçekte Dünya bir dönen küredir, bu yüzden bu yerleri ufukta işaret ediyor olsak da, tamamen bir bakış açısı sorunudur. Dünyadaki herhangi iki bakış açısı, yükselme ve ayar uçlarının yıl boyunca ortaya çıktığı ufukta farklı noktalara sahip olacak ve eğer farklı enlemlerde iseniz o zaman algılanan bu uç noktalar arasındaki açısal aralık bile farklı olacaktır. Nitekim Dünya'nın farklı yerlerinde güneşin bir yere batıyor, bir yerden çıkıyor gibi görünmesi normaldir.

Gökyüzü İnşa Edilmiş Bir Kubbedir

Bakara suresi 22.ayet: "Rabbiniz ki, sizin için yeri döşek, göğü bina kılmıştır; gökten su indirmiş, bununla sizin için rızık olarak çeşitli ürünler çıkarmıştır; artık siz de bile bile O’na eş ve ortaklar koşmayın."

الذي جعل لكم الارض فراشا والسماء بناء وانزل من السماء ماء فاخرج به من الثمرات رزقا لكم فلا تجعلوا لله اندادا وانتم تعلمون
(Allathee jaAAala lakumu al-arda firashan waalssamaa binaan waanzala mina alssama-i maan faakhraja bihi mina alththamarati rizqan lakum fala tajAAaloo lillahi andadan waantum taAAlamoona)

Kubbe, çatı olarak tercüme edilen kelime "binaa" veya "binaan"dır بِنَاء. Bu kelime "bina" anlamına gelir. İslami inanca göre gökyüzü dünya üzerindeki çok katlı bir bina gibidir. Gökler denilen bu binanın yedi katı olduğuna dair inanış ve rivayetler vardır ve bu 7 gök "dünya" denilen "düz" bir temel üzerine kuruludur. İbn Kesir'in tefsiri de bunu doğrulamaktadır:

Bu ayetler Allah'ın dünyayı adım adım yaratmaya başladığını, sonra göğü yedi kat göğe dönüştürdüğünü anlatıyor. Bina inşaatı genellikle bu şekilde başlar, önce alt katlar sonra üst katlar yapılır.
[Tafsir 'ibn Kathir]

Tüm bu delillere ek olarak eğer Kur'an Dünya'nın küresel olduğunu bilseydi dönemin Arapça dilini konuşan Muhammed ve İbn-Abbas gibi saygın tercümanlar da dahil olmak üzere onun takipçileri bu bilginin bir miktar ışığını göstermiş olmalıydı. Gördüğünüz gibi Kur'an ayetlerinde durum bunun tam tersidir. Hadisler bile yalnızca düz Dünya inancını işaret etmektedir. Hatta bazıları Dünya'nın bir balinanın sırtında olduğu inancına bile sahiptiler...

MUHAMMED VE ALLAH'TAN KÖLE KADINLARI CİNSEL İSTİSMARA İZİN

Hazırlayan: A.Kara
A,din, islamiyet, İslamda kölelik, İslamda kadın savaş esiri, Savaş esirlerine tecavüz, Cariyeye tecavüz, Savaş esiri kadınlar, Ayet ve hadislerle cariye,Cariye hadisleri, Cinsellik ayetleri, Kur'an ve Cinsel istismar,

KÖLE KADINLARA (CARİYE) TECAVÜZE İZNE DAİR AYET VE HADİSLER


İslam'da tecavüz, zina bi al-ikrah olarak bilinir ve genellikle Müslüman hukukçular tarafından kendi eşi olmayan kadınla rızası olmadan yaşanan cinsel ilişki olarak tanımlanır. Tecavüzcü eğer evli ise taşlanma cezası, bekar ise kırbaçlanma cezası alır, bu cezalar İslam hukukuna aykırı ilişkilerde de geçerlidir. Tecavüze uğrayan kurbana herhangi bir ceza uygulanmaz. Hukukçular tecavüzcünün kurbana tazminat olarak bir ücret ödemesi gerekip gerekmediği konusunda aynı fikirde değildir. Bazı modern hukukçular Maide Suresi 33.ayetteki el-ayak kesilmesi, kişinin asılması gibi bir durumun tecavüzcüye uygulanması gerektiğini tartışmaktadır. Diğer hukukçular ise tıpkı Pakistan'daki gibi tecavüz suçu işleyen kişinin hakimin isteğine bağlı olarak cezalandırılmasını, bu suçu işleyen kişiyi ve durumu hakimin değerlendirebileceğini savunmaktadır. Bu yaklaşımlar tecavüz olayını gören dört şahit olmadığında ceza uygulanamaması şartından kaçınmayı sağlıyor.

Şimdi İslam'da özgür kadınların ve failin sahip olmadığı kadın kölelerin tecavüzüyle ilgili hadisleri inceleyeceğiz ve bununla birlikte, Kuran'ın Müslüman erkeklerin kendi kadın köleleriyle cinsel ilişki kurmasına izin verdiğini göreceğiz. Modern Müslüman hukukçular öncesi dönemde de olduğu gibi köle kadınlarla ilişkiye girmenin hala serbest olduğu ve "tecavüz" kategorisine girmediğini, İslam kaynaklarının kişinin mülkiyeti sayılan cariye ile cinsel ilişkiyi serbest ve yasal kıldığını göreceğiz. Ayrıca bazı durumlarda kadın esirlerin kabilelerine geri gönderilmeden önce tecavüze uğradıklarına dair açıklamaları göstereceğim.

Kuran'da “tecavüz” için eşdeğer bir terim olmadığı gibi aynı şekilde zorla cinsel ilişkiye girilmesini yüzeysel bir şekilde bile yasaklayan, uygun değildir diyen tek bir ayet bile yoktur. Buna karşılık Kur'an'da ele geçirilen ve köleleştirilmiş kadınlara (cariye) tecavüze ve cinsel suçlara yeşil ışık yakan ayetler vardır. O kadar dil dökmeme rağmen Müslüman arkadaşlara anlatamadığım şey şudur, Allah cariyelerle, savaşta ele geçirilen köle kadınlarla cinsel ilişkiyi anlatan ayetler göndermiştir, fakat bir tane bile "yanlıştır, yapmayın, etmeyin" diye açık bir şekilde yasaklayan ayet göndermemiştir (tabi eğer vahiy gönderen bir Allah varsa).

Nisa Suresi inançlı Müslümanlar için yasal ve yasak olan kadınları anlatır. Belirli bir ayete girmeden önce, sadece ayete bakarak ne önerildiğini anlamanın kolay olmadığını belirtmek gerek. Bu nedenle ayetlere ek olarak onlarla ilişkili hadislere bakmak net bir anlam elde etmek için gereklidir.

Nisa Suresi 24.Ayet: "Sağ ellerinizin malik olduğu câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı; Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, iffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla, mallarınızla (mehir ile) istemeniz size helâl kılındı. Onlarla karı-koca ilişkisi yaşamanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir."

Bu ayette sağ elleriyle ele geçirdikleri cariyeler hariç Müslümanların evli olan kadınlarla ilişkiye girmelerinin yasaklandığı söylemektedir. Aşağıda görüldüğü gibi diğer ayetler kadın kölelerle evlenmeden cinsel ilişkiye girmeye yeşil ışık yakar.

Esir Kadınlara Tecavüz Hadisleri

Ebû Said el-Hudrî şöyle dedi: "Allah'ın elçisi, Huneyn savaşı vesilesiyle Awtas'a (Huneyn savaşının gerçekleştiği yer) askeri bir keşif gezisi gönderdi. Düşmanlarıyla karşılaştı ve onlarla savaştılar. Onları mağlup ettiler. Allah'ın elçisinin takipçilerinin bazıları kadın esirlerin putperest kocaları yüzünden onlarla ilişkiye girme konusunda isteksizdi. Böylece Yüce Allah, sağ elinizin sahip olduğu cariyeler (esir kadınlar) hariç, evli kadınlar size haram kılındı (Nisa 24) ayetini gönderdi.Yani bekleme süresini tamamladıklarında ilişki onlar için yasal hale geliyordu."
[Sunan Abu Dawud 2155 (Dar-us-Salam Ref]

Bu hadiste Nisa Suresi 24.ayetin Muhammed’e geliş nedeni açıklanıyor ve bu ayet ile pagan kocaları hayatta olduğu için esir kadınlarla ilişkiye girmekten çekinen Müslüman savaşçılara yeşil ışık yakılarak eşleri yaşarken bile kadın esirlerle cinsel ilişkiye girmeleri teşvik ediliyor. "Allah'ın elçisinin takipçilerinin bazıları kadın esirlerin putperest kocaları yüzünden onlarla ilişkiye girme konusunda isteksizdi." sözü aslında her şeyi açıklıyor.

Ebu Davud'un bu hadisi Sahih-i Müslim'de de teyit edilmiştir:
Ebû Said el-Hudrî, Huneyn Muharebesi'nde Allah'ın Elçisinin Autas'a bir ordu gönderdiğini ve düşmanla karşılaştığını ve onlarla savaştığını bildirdi. Galip gelip onları esir aldıktan sonra Allah'ın Elçisi'nin yoldaşları, kocalarının çok tanrılı oldukları için esir kadınlarla ilişkiye girmekten kaçınıyor gibiydi. Sonra, En Yüce olan Allah, şöyle demiştir: "Sağ elinizin sahip oldukları (esir kadınlar) hariç, evli kadınlar size haram kılındı" (yani bekleme müddeti sona erdiğinde kendileri için yasal hale geliyorlar).
[Sahih Muslim 8:3432]

Sahih-i Müslim hadislerinde buna ayrılan bir bölüm var. Bu bölümdekiler de okuduğum hadislerle uyumludur:
Hamile olmadığına karar verildikten sonra bir kadın esirle cinsel ilişkiye girmesine izin verilir ve eğer bir kocası varsa bile kadın esir olarak ele geçirildiğinde evliliği iptal edilir.
[Sahih Muslim - The Book of Suckling]

Tefsirler

İslam aleminde tüm Kur'an tercümanlarının en meşhurlarından İbn Kesir Nisa suresi 24.ayet ile ilgili olarak şöyle diyor:
Zaten evli olan kadınla evlenmek yasaktır fakat sağ elin sahip oldukları hariç, fakat zaten evli kadınlarla evlenmek yasaktır, hali hazırda evli olan kadınla evlenmek yasaklanır fakat savaşırken kazanıp elde ettiğin ve hamile olmadığından emin olduğun kadın serbesttir. İmam Ahmed, Ebû Said el-Hudrî'den aktarıyor: “Awtas bölgesinden hali hazırda evli olan bazı kadınları yakaladık ve onlarla cinsel ilişkide bulunmaktan hoşlanmadık çünkü zaten kocaları vardı. Biz de bu konuyu peygambere sorduk ve ilgili ayet açığa çıktı: Sağ elinizin altında olanlar dışında, zaten evli kadınlar hariç". Dolayısıyla bu kadınlarla cinsel ilişkide bulunduk."

Benzer yorumlar Celâleddîn Maḥallī ve Celâleddîn Süyûtî'de de görünmektedir:
Ve eşi olan evli kadınlar eşlerini terk etmeden onlarla evlenmeniz sizin için yasaktır. Özgür Müslüman kadın olsun ya da olmasın, düşman kamplarında kocaları olsa bile sağ elinizin sahip olduğu, cinsel ilişkiye girebileceğiniz köle kızlarla yetinin. Fakat bunu hamile olup olmadıklarından emin olmak için regl döngüsünü bekledikten sonra yapın, Allah'ın size emrettiği budur.
[Celâleyn Tefsiri]

Sıradaki tercüme de Muhammed'in baba tarafından kuzeni Abdullah bin Abbas'a aittir. Ana dili Arapça olan bu kadar önemli kişiye rağmen biz Türkler-Kürtler Arapçayı onlardan daha iyi bilip Kur'an'ı da onlardan daha iyi anladığımız için bu kaynaklar aslında geçersizdir ya neyse:
"Ve evli kadınların tümü size yasaktır, sağ elinizde tutsak olan esir kadınların savaş bölgesinde eşleri olsa bile bir adet döneminin bitmesini bekleyerek hamile olmadıklarından emin olduktan sonra onlarla yetinin. Size bahsettiğim şeyin Allah'ın Kitabında yasa dışı olması, sizin için Allah'ın bir kararıdır."

Mü'minun suresinde iyi bir Müslüman'ın tanımı yapılırken cariyelerin eşlerden ayrı olarak belirtildiği ve "onlarla yetinileceği" ifade edilir, yani bazılarının iddia ettiği gibi cariyeler hizmetçi ya da okey arkadaşı değildirler:

Mü'minun Suresi 1-6.ayetler:
1) Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir;
2) Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar;
3) Anlamsız, yararsız şeylerden uzak dururlar;
4) Zekâtı verirler;
5) İffetlerini korurlar;
6) Sadece eşleriyle veya ellerinin altında olan câriyelerle yetinirler, bundan dolayı da kınanacak değillerdir.

Kur'an başarılı inananların yalnızca eşleri ve kadın köleleri ile cinsel ilişki yaşayanların olduğuna işaret etmektedir.

Mearic Suresi 29-30.ayetler:
29) Ve onlar, ırzlarını muhafaza edenlerdir.
30) Ancak eşleri, yahut sahip oldukları cariyeleri başka. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.

İlgili Hadisler

Fidye Karşılığında Serbest Bırakmadan Önce Esir Kadınlara Tecavüz
Başka bir durumda Muhammed'in takipçileri için tek endişe konusunun esir kadınlara tecavüz ederken 'azl (boşalmadan önce geri çekilme) uygulamasına izin verilip verilmeyeceği idi:

"İbn Muhayriz dedi ki: Mescide girdim, Ebu Said el-Hudri'yi gördüm, yanına oturdum ve ona dışarı boşalma konusunu sordum. Bunun üzerine Ebu Said el-Hudri şöyle dedi: Allah'ın elçisiyle Beni Mustalik savaşına gittik, Arap esirlerinden cariyeler aldık. Onlarla münasebette bulunmayı arzuladık, ailemizden uzak kal­mıştık, dışarı boşalma yapmak istedik. Resulullah aramızdayken ona sormadan dışarı boşalma yapacağımıza, konuyu ona sorduk. Bunu yapmanızın bir önemi yoktur (fark etmez). Kıyamete kadar, doğması takdir edilenler doğar­lar.» buyurdu."
[Sahih Bukhari 5:59:459]

Sahih-i Müslim'deki aynı hadisde önemli bir ayrıntı var. Tecavüze uğramış kadınların daha sonra kabilelerine geri dönmeleri planlanmıştı.

Ebu Sirma, Ebû Said el-Hudrî'ye şöyle dedi: "Ey Ebu Said, Allah'ın Elçisinin 'azl'dan bahsettiğini duydunuz mu? Evet dedi ve ekledi: Allah'ın elçisi ile Beni Müstalik seferine çıktık ve bazı mükemmel Arap kadınları esir aldık; onları istedik, çünkü eşlerimizin yokluğundan dolayı acı çekiyorduk, ama aynı zamanda onlar için fidye de istedik. Böylece onlarla 'azl uygulayarak cinsel ilişkiye girmeye karar verdik. Ama sonra dedik ki: Allah'ın Elçisi aramızdayken bir eylemde bulunuyoruz, neden ona sormuyoruz? Bu yüzden Allah'ın Elçisine sorduk ve dedi ki: Yapsanız fark etmez çünkü kıyamet gününde doğacak her ruh zaten doğacak."
[Sahih Muslim 8:3371]

Hem ayetlerden hem de hadislerden görüldüğü üzere Allah-Muhammed hiçbir şekilde esir kadınla ilişkiye girmeyi yasaklamıyor, hatta onlarla yetinin diye sözde ayet gönderiyor, bu da yetmezmiş gibi Muhammed "azl yapmanız fark etmez" diyerek esir alınan ve tecavüze uğrayan kadınların fidye karşılığı serbest bırakılmadan önce hamile kalmalarına da kapı aralıyor. Üstelik düşünün, bu kadınlar kocalarının yanına geri dönecekler.

Fidye yorumunu içeren aynı hadis sahih olarak görülen Muvatta 29:95 ve Sünen-i Ebu Davud 2167'da da görülür.
Bu olay aynı zamanda Sahih-i Buhari’de de ortaya çıkıyor. Burada Muhammed’in arkadaşlarının niyetlerini tam olarak anladığı ve tek kaygının cinsel ilişki yöntemi olduğu daha açıktır:

Ebû Said el-Hudrî anlatıyor: Allah'ın Elçisi ile birlikte otururken “Ey Allah'ın Elçisi! Biz ganimet payımız olarak kadın esirleri alıyoruz ve onların fiyatları ile ilgileniyoruz, sizin azl konusundaki görüşünüz nedir?" dedim. Peygamber, “Bunu gerçekten yapıyor musunuz? Bunu yapmamak sizin için daha iyidir. Allah'ın varlığını hedeflediği var olmayacak hiçbir ruh yoktur" dedi.
[Sahih Bukhari 3:34:432]

Muhammed'in, Ali'nin Köle Kıza Tecavüz Etmesini Onaylaması

Buraida anlatıyor: "Peygamber Humus ganimetini getirmesi için Halid'i Ali'ye gönderdi ve ben Ali'den nefret ettim çünkü Ali Humus'tan köle bir kızla cinsel ilişki sonrası banyo yapmıştı. Ben Halid’e “Ali'yi görmüyor musun?” dedim. Peygamberin yanına vardığımızda ona bundan bahsettim. "Ey Buraida! Ali'den nefret mi ediyorsun?" dedi. Evet dedim." "Ondan nefret mi ediyorsunuz, çünkü o Humus'ludan daha fazlasını hak ediyor" dedi."
[Sahih Bukhari 5:59:637]

Muhammed'in, Sahibi ile Kölesi Arasındaki İlişkiyi Zina Olarak Görmemesi

Aşağıdaki hadiste belirtildiği gibi, tecavüzle ilgili cezalar yalnızca özgür bir kadına veya sahip olmadığı bir köleye tecavüz eden bir erkeğe uygulanmıştır. Benzer şekilde zinaya sadece bu iki gruptaki kadınlarla ilişkide başvuruldu ancak el-Elbânî tarafından derecelendirilen bu hadiste, bir erkek kendi cariyesi ile değil de başkasının cariyesi ile ilişkiye giriyor ve Muhammed bunu zina olarak görmüyor:

"Amr b. Şuayb, dedesi Abdullah b. Amr b. As'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir. Peygamber (s. a.), baba olduğu iddia edilen kimsenin ölümünden sonra o babanın mirasçılarının nisbet edilmesi için davacı oldukları kimse hakkında şöyle hüküm verdi; "Bir kimsenin mülkünde olduğu bîr günde kendisiyle cima' ettiği cariyeden doğan ve reddedilmeyen bir çocuğu (babasının ölümünden sonra) vârisleri kendilerine katmak için dâva ederlerse (bu çocuk) onlara katılır. (Fakat) bu çocuğa nesebe katılmadan önce (nesebine katıldığı babasına âid) taksim edilmiş olan mîrasdan bir nasîb yoktur. (Ancak) taksim edilmeden önce erişmiş olduğu mîrasdan bir payı vardır. (Fakat) kendisine nisbet edilmekte olduğu babası bu çocuğun kendisine âid olduğunu kabul etmemişse vârislerin istemeleriyle bu çocuk o babanın nesebine katılamaz. Eğer bu çocuk mülkünde olmayan bir cariyeden veya kendisiyle zînâ ettiği hür bir kadından dünyaya gelmişse bu çocuk onun nesebine katılamaz ve o kimseye vâris olamaz.

İsterse oğlu diye çağırılan kişiyi kendisi dava etmiş olsun. Çünkü o çocuk hür bir kadından veya bir cariyeden evlilik dışı ilişki ile gelen bir çocuktur."
[Sunan Abu Dawud 12:2258]

Muhammed'in Kölesiyle İlişkiye Girmesi

Bu hadis Darüsselam tarafından sahih olarak derecelendirilmiştir:

Resulullah'ın ilişkiye girdiği bir kadın köle olduğu söylendi, ancak Ayşe ve Hafsa'ya onun artık kendine yasaklandığını söyleyene kadar onu yalnız bırakmayacaklardı. Sonra Yüce olan Allah şöyle bildirdi: "Ey Peygamber! Neden Allah'ın sana izin verdiğini kendin için yasaklıyorsun?"
[Sunan an-Nasa'i 4:36:3411]

Celâleyn Tefsiri bu hadiste atıfta bulunan Tahrim suresi 1.ayeti şöyle yazıyor:

Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helal kıldığı şeyi cariyen Kıbti Mariye'yi "O bana haram olsun!" diyerek niçin kendine haram ediyorsun? Peygamber Efendimiz Hafsa validemizin odasında onun olmadığı bir zamanda Mariye'yle birlikte olmuştu. Bu işin kendi odası ve yatağı üzerinde yapılması Hafsa validemizin zoruna gitmişti. Peygamber de onu razı etmek için Mariye'yi kendine haram kılmıştı. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Bu haram kılmanı bağışlamıştır.
[Celâleyn Tefsiri]

Sahih hadislerde bu ayete alternatif veya ek bir durum da anlatılmıştır:

Ayşe, Allah'ın Elçisi'nin Zeyneb bint Cahş ile kaldığını ve evinde bal içtiğini söyledi. Hafsa ve ben, eğer Peygamber ikimizden birine gelirse şöyle demek üzere anlaştık: “Senin üzerinde Maghafir kokusunu algılıyorum; Maghafir'i yedin mi?” Onlardan birine geldi ve bunu ona söylediler. "Hayır, tam aksine Zeyneb'in evinde bal içtim ama bir daha asla yapmayacağım." dedi. Ardından şu sözler ortaya çıktı: 'Ey Peygamber! Neden Allah'ın sana izin verdiğini kendin için yasaklıyorsun?
[Sunan an-Nasa'i 4:36:3410]

Sıradaki hadise baktığımızda yukarıdaki hadisde geçen "bal" ifadesinin aslında cinsel ilişki manasına geldiğini görmekteyiz.

Ayşe anlatıyor: Allah'ın Elçisine karısını üç kez boşanmış bir adam hakkında soru soruldu ve yeni adamın onunla ilişkiye girmeden ondan ayrılmasının yasal olup olmadığı soruldu. Peygamber cevap verdi: "Yeni kocasının balını tadıncaya ve yeni kocası da onun balını tadıncaya kadar ilk kocası ile tekrar evlenmesi yasal değildir.
[Sunan Abu Dawud 12:2302]

Özgür Kadına Tecavüzün Cezası

Alkame b. Vâil el Kindî (r.a.)'in babasından rivâyete göre: Rasûlullah (s.a.v.) zamanında mescidde cemaatle namaz kılmak için evinden dışarı çıkan bir kadını bir adam yakaladı, üzerine kapanarak ona tecavüz etti kadın bağırınca adam kaçtı o esnada oradan başka bir adam geçiyordu. Kadın dedi ki: Beni şöyle böyle yapan adam budur. Muhâcirlerden bir grup oradan geçiyordu yine kadın o adam bana şöyle şöyle yaptı dedi. Kadının kendisine tecavüz etti sandığı kimseyi yakalayıp kadına getirdiler.
Kadın: Evet işte budur dedi. Bunun üzerine adamı Rasûlullah (s.a.v.)'e getirdiler. Taşlanarak öldürülmesini emredince kadına gerçekten tecavüz eden kişi ayağa kalkarak: Ey Allah'ın Rasûlü bu cezanın uygulanacağı kimse benim dedi. Peygamber (s.a.v.), kadına sen git Allah seni affetsin dedi. Suçsuz yere yakalanan adama da gönül alıcı sözler söyledi, gerçek suçlu adama ise: "Onu taşlayarak öldürün" buyurdu ve şöyle devam etti. Bu adam öyle bir tevbe etti ki Medine halkı o şekilde tevbe etseydi bütün Medine halkının günahlarına kefâret olurdu.
[Jami` at-Tirmidhi 3:15:1454]

Başka Birinin Kölesine (Cariye) Tecavüz

Sıradaki hadis başkasının kölesine tecavüz eden kişiyi ve kölenin sahibini ilgilendirmektedir ve tazminat olarak eskisinin yerine geçecek bir köle verildiği veya kölenin değerinin düşürülmesini anlatmaktadır.

"Peygamber, karısının köle kadını ile ilişkiye giren bir adam hakkında kararını verdi: 'Eğer ona zor kullandıysa o zaman köle kadın özgürdür ve adam karısına metresine benzer bir köle vermek zorundadır. Eğer ona bu konuda itaat ederse, o zaman ona aittir ve metresine yedek olarak benzer bir köle vermek zorundadır."
[Sunan an-Nasa'i 4:26:3365]

Abdülmelik, kadına tecavüz eden adamın kadına gelin bedeli ödemesi gerektiğine karar verdiğini söyledi. Yahya, Malik'in şöyle dediğini duydu "Topluluğumuzda bakire olsun yada olmasın özgür bir kadına tecavüz eden erkeğin gelin bedelini ödemesi gerekir.". Eğer tecavüze uğrayan kadın bir köle ise değeri düştüğü için mahrum bırakıldığı bedelin ona ödenmesi zorunludur. Bu tür davalarda tecavüzcüye had cezası uygulanır ve tecavüze uğramış kadına uygulanan hiçbir ceza yoktur.
[Al-Muwatta 36:14]

Kölelere Tecavüzün Sahipleri Tarafından Sınırlandırılması

Muhammed, bekleme sürelerini tamamlamadıkça veya hamile iseler doğuruncaya kadar kadın esirlerle ilişkiye girmeyi yasaklamıştır.

Irbad b. Sâriye (r.a.)'nin babasından haber verdiğine göre: "Rasûlullah (s.a.v.), savaşta
elde edilen hamile kadınlara doğum yapıncaya kadar cinsel ilişki kurulmasını yasakladı."
[Jami` at-Tirmidhi 3:19:1564]
[Benzer bir hadis: Sunan Abu Dawud 2152 (Ahmad Hasan Ref)]

Alimler Tarafından Pagan Kölelerle İlişkinin Yasaklanması (Onları İslam'a Geçişe Zorlamak)

Muhammed’in savaçşıları Awtas / Autas’a yapılan seferde yakaladıkları çok tanrılı esir kadınlarla ilişkiye girmiş gibi görünmekle birlikte, çoğu alim bunun daha sonra Bakara suresi 221.ayet tarafından çok tanrılı kadınlarla evlenmeyi yasakladığına karar verdi. Ancak alimler bunun kölelerle ilişkide de geçerli olduğu sonucuna vardılar. Müslüman, Hristiyan veya Yahudi olan köleler bu yasaktan etkilenmedi çünkü pagan değillerdi.

Bakara 221: "İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Şundan emin olun ki imanlı bir câriye, sizin hoşunuza gitse de müşrik bir hür kadından iyidir. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle de kadınlarınızı evlendirmeyin. Şundan da emin olun ki imanlı bir köle, sizin hoşunuza gitse bile müşrik bir hür kişiden daha iyidir. Onlar insanları ateşe çağırırlar, Allah ise izni ile cennete ve bağışlanmaya çağırır, gerektikçe hatırlasınlar diye insanlara âyetlerini açıklar."

Yine bu ayete ve bunca hadis kaynağına rağmen hala "cariye için hizmetçidir, cinsel ilişkiyle ilgisi yoktur" diyenler var ise elimden onlara pes artık demekten başka bir şey gelmiyor maalesef.

Fıkıhın ilk alimleri bu kısıtlama için çok tanrılı olup reşit olmayan küçüklerin tecavüzüne izin vermek de dahil olmak üzere bir geçici çözüm geliştirmişti.

Ebubekir el-Khallal’ın Jāmi'sinde yer alan ve Ahmed bin Hanbel'in sağladığı bilgiye göre Zerdüştler ve putperest kadınlar eğer esir alınırsa İslam'a geçmeye zorlanır, eğer İslam'ı kucaklarlarsa, onlarla cinsel ilişkiye izin verilir ve hizmetçi olarak da kullanılabilirler. İslam'ı kabul etmezlerse hizmetçi olarak kullanılırlar ancak cinsel ilişkiler için kullanılmazlar. (wa idhā subhīna (sic) al-majūsiyyāt wa ‘abadat al awthān ujbirna 'alā al-Islām fa-in asl ama wutiʼna ma 'stukhdimna wa in lam yuslimna 'stukhdimna wa lam yūtaʼna).

Bu bölümde yer alan çelişki açıktır: Belirtilmemiş zorlayıcı önlemlere rağmen söz konusu kadınların bir kısmı İslam'ı reddetti ve sonuç olarak sahipleri hizmetlerinden tam olarak yararlanamadı. İslam'ı benimsemenin tek yolu inanç ilanını duyurmaksa muhalif bir kadının dönüşümü mümkün olmayabilir çünkü birini şehadet getirmeye zorlamak her zaman mümkün olmayabilir.

Hasan El Basri'den aktarılan bir geleneğe göre Müslümanlar amaçlarına ulaşmak için çeşitli aygıtlar kullandılar: Zerdüşt köle kızları Kabe'ye doğru çevirip şehadet getirmelerini ve abdesti almalarını emrettiler. Daha sonra sahipleri, evinde bir adet dönemi geçirdikten sonra onlarla cinsel ilişkide bulunurdu. Diğerleri, efendinin köle-kıza dua etmeyi, kendini temizlemeyi ve herhangi bir ilişkiden önce özel bölgesini tıraş etmeyi öğretmesi gerektiğini söyler. Kızların bu prosedüre katılımı asgari düzeydedir ve bu ifade dönüşüm şartlarının önemli ölçüde düşürüldüğü şeklinde yorumlanabilir. Böylece kız cinsel ilişki için mümkün olduğunca kısa sürede uygun hale gelir. İlk gelenekler arasında yalnızca birkaçı bu uygulamaları önemsemiyor, bir Zerdüşt köle kızı ile cinsel ilişkiye izin veriyordu.

Şafiilerin konuyla ilgili muamelesi biraz farklıdır. Esaret altına alınan yetişkin Zerdüşt ya da çok tanrılı kadınların zorla İslam'a geçme meselesi gündeme gelmeden, İslam'ı benimsemedikleri sürece onlarla cinsel ilişkiye izin verilmediğini savunuyor. Eğer küçük kız esirin ebeveynlerinden en az biri beraberinde esir alınmışsa karar aynıdır. Bununla birlikte kız ailesi olmadan yakalandıysa veya ebeveynlerinden biri İslam'ı benimsediyse bir Müslüman olarak kabul edilir ve onu benimsemeye zorlanır (nahkumu lahā bihukm al-Islām wa nujbiruhā ‘alayhi). Böylece onunla cinsel ilişki yasal hale gelir.
[Yohanan Friedmann, Tolerance and Coercion in Islam: Interfaith Relations in the Muslim Tradition (Cambridge Studies in Islamic Civilization)]

Muhammed'in Köle Kadınları ve Ahzab 50

Savaş esirlerine tecavüz etme uygulaması İslam’ın kendi peygamberi olan Muhammed tarafından hayattayken uygulandı. İki kez, savaş esiri kadın aldı ve sırf cinsellik yaşayabilmek için onlarla evlendi. Bu kurbanlar Safiyye bint Huyey ve Cüveyriye bint Haris'tir. Ne yazık ki anlatılan masallarla bu kişiler Muhammed'in sevgili eşleri gibi lanse edilmektedir. Hatta bir kısım Müslüman "onlarla evlendi, eşleri onlar" demektedir, bir Müslüman olarak bilmedikleri şey dönemin fıkıh-hukuk kurallarıdır. Bu zamana kadar verdiğim kaynaklarda da gördüğünüz üzere bir köle ile yasal yoldan cinsel ilişki yaşamak zorunda isen onunla evlenmek zorundasın, gözden kaçırdığınız şey burada esir kadının rızasının aranmamasıdır. Evlilik yapar ve tecavüz edersin.

Ahzab suresi 50.ayette Muhammed, Allah'ın kendisine savaş ganimet olarak verdiği esir kadınlarla cinsel ilişkide bulunma konusunda bir yeşil ışığa sahiptir:

Ahzab 50: "Ey peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verip de elinin sahip olduğu kadınları, seninle birlikte hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını, teyze kızlarını, kendini peygambere mehirsiz olarak bağışlar da peygamber de onunla evlenmek isterse böyle bir mümin kadını -ki sonuncusu diğer müminlere değil, zatına mahsustur - sana helâl kıldık. Müminlere eşleri ve sahip oldukları kadınları hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz. Sana mahsus olanı güçlük çekmeyesin diye meşrû kıldık. Allah çok bağışlayıcı, pek esirgeyicidir."

Görüldüğü üzere Allah, Muhammed'in evlendiği ya da cinsel ilişkiye girdiği geniş bir kadın yelpazesi için nimetlerini vermektedir. Ardından birkaç ayet sonra ise Muhammed'in eşlerinin bir daha evlenmeyeceklerini dile getirir. Bununla birlikte, daha fazla köle kadınla birlikte olabilme eylemi süresiz olarak devam edecektir.

Sırf inandığı için, inancını, dinini savunmak zorunda hisseden insanlar maalesef empati yapmayı denemiyor. Nisa suresi 23-24.ayetlere göre erkekler evlenmediği sürece ele geçirdiği esir kadınlarla yatamıyor olabilir, bu doğru olsa bile esir olarak ele geçirilen bir kadının kendi rızası ile, isteyerek, arzulu, gönüllü bir şekilde sahibi olan kişiyle evlenip onunla yatması oldukça düşük bir ihtimaldir. Düşün ki bir kadınsın, aileni katledip seni esir aldılar. Sen bu kişiyle evlenmek, cinsel ilişkiye girmek hatta kölesi olarak ona hizmet etmek ister misin? Bir erkek evlenmek için elinin altındaki cariyesini kölelikten azad edebilir fakat eğer cariye evliliği kabul etmediğinde özgür olmayacağını, hayatına köle olarak devam edeceğini biliyorsa bu yapması oldukça zor bir tercih olacaktır.

Verdiğim onlarca ayet ve hadis kaynaklarına rağmen duyduğu gerçeklerle yüzleşmek istemeyen yada hoşlanmayacak olan bazı Müslüman arkadaşlar bu verdiğim bilgileri savunan kişilere şu ayeti gösterecektir:
Nur Suresi 33.ayet: "Evlenme imkânı bulamayanlar, Allah lutfundan ihtiyaçlarını giderinceye kadar iffetlerini korusunlar. Bedelini ödeyerek hür olmak isteyen köle ve câriyelerinizin tekliflerini kabul edin. Allah’ın size verdiği maldan da onlara verin. Namuslu yaşamak isterlerse, dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın. Kim onları zorlarsa bilinsin ki Allah, onların zorlanmaları sebebiyle bağışlayıcıdır, esirgeyicidir."

Ayetin ilk kısmı evlenmemiş insanlara iffetlerini korumalarını emretmektedir. Şimdi, hatırlanması gereken en önemli şey "iffet"in İslamiyetteki tanımının, kelimenin genel kabul görmüş tanımından farklı olmasıdır. Mü'minun suresi 6.ayet, Ahzab suresi 50-52.ayetler ve Mearic suresi 30.ayete göre Müslüman bir erkek eşleri ve sağ elinin sahip olduğu kadın esirlerle cinsel ilişki yaşadığı sürece "iffetli" olarak kabul edilir. Bu yüzden savaşta ele geçirdiği köle kadınla ilişkiye giren evlenmemiş bir Müslüman erkek İslami standartlara göre "iffetli" olarak kabul edilmektedir.

ALLAH NEYİ DİLERSE ONU YAPAR

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Allah neyi dilerse onu yapar, Bilimsel, Din ve bilim, Allah dilediğini saptırır, Allah'ın kulunu saptırması, Allah dilerse, Allah'ın dilemesi, Allah'ın adaleti, Adaletsiz Allah,

ALLAH NEYİ DİLERSE ONU YAPAR

Tarihin eski dönemlerinde,  akıl hastalıkları ya da diğer adı ile ruh hastalıkları, çeşitli yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılır ya da akıl hastalığına yakalanan kişiler, başkalarına zarar veremeyecek bir yere kapatılır veya öldürülürdü. Psikolojik rahatsızlık olarak bilinen rahatsızlıklardan ise eski dönem insanlarının haberi yoktu. Bunu söylerken çok eski dönemlere gitmek istemiyorum çünkü Milattan Önceki yıllar içerisinde yaşayan bazı  uygarlıkların her alanda çok gelişmiş oldukları, tarihi kaynaklarla ortaya çıkmaktadır. Ben bu durumu değerlendirirken MS olarak ayırım yapmak istiyorum. Tıbbın ilerlemesi ile birlikte günümüzde sadece psikolojik hastalıklar değil aynı zamanda suç işleyen insanların davranışları üzerinde araştırmalar yapılıyor. Psikolojik bulgulara ek olarak Nöroloji de, insan beynini inceleyerek beyin içindeki sistemlerin davranışlar üzerindeki etkisini ortaya çıkartıp, tedavi edilebilecek sonuçlara ulaşılıyor.

Özellikle suçluların beyni incelendiğinde serotonin hormonunun oldukça etkili olduğu tespit edilmiştir. Bu hormonun yetersiz salgılanması veya yetersiz aktarımı ve bu yetersizliği oluşturan beyinsel rahatsızlıklar veya buna sebep olan genetik aktarımlar kişiyi anksiyete, depresyon, intihar, saldırganlık, öfke patlamaları ve öfke durumundan çıkmayı geciktirici etkilere yol açmaktadır. Beynin diğer bazı bölümlerindeki işlev bozuklukları  da  insanları suça iten davranışları tetikleyebilmektedir. Bu davranışlar bazen genetik olarak bazen de annenin hamileliği sırasındaki stres durumunda bebeğin beyninde oluşabilecek kalıcı işlev bozukluğu nedenler arasında olabiliyor.
“Nörobilimci Jim Coan, birinin bize öfkeyle baktığında ya da sesini yükselttiğinde beynin alarm verdiğini, beynin duygu kontrol merkezinin (amygdala, hypothalamus, pituitary) insanı fiziksel saldırıya hazırlayan testosteron ve adrenalin hormonlarını harekete geçirdiğini bunların da hızlı nefes almayı, hızlı kalp atışını, terlemeyi, kasları etkilediğini ve bu arada rasyonel karar almakta etkili olan prefrontal kortekse giden kanın akışı azaldığı için düşünmekte zorlanıldığı, mantıklı hareket edilemediği bilgisini bize vermektedir.  Amigdala, öfke ve şiddet içeren duygusal tepkilerin provoke edilmesinde önemli rol oynar ve prefrontal korteks ise, bu davranışların olumsuz sonuçlarını bize göstererek bunların baskılanmasında önemli rol oynar.
Amigdala ve prefrontal korteksin anne karnından başlayarak, çocukluk çağında gelişir. Şayet, anne karnında metabolik, psikojenik veya fiziksel bir yoğun strese maruz kalınmışsa, bu stresle başa çıkmak için, bir tür savunma mekanizması olarak, prefrontal korteks daha az gelişiyor ve empati duygusu zayıf, hızlı karar veren bir birey tablosu meydana geliyor. Amigdala da yeterince çalışmadığı için bireyde müstakbel bir tehlike karşısında korku hissi oluşmuyor ve suça giden yol böylece örülmüş oluyor.” (kriminoloji.com/Siddetin_Norobiyolojisi)

İnsan beyninde bulunan amigdalanın normalden küçük ya da büyük olmasının veya işlevinde oluşabilecek bozukluğun  kişiyi normal  bir birey ya da bir psikopat olmak arasında gidip gelecek kadar önemli olduğu da Tıp çevresi tarafından bilinen bir durumdur. Amigdalası her hangi bir nedenle alınan bireylerde duygular tamamen kayboluyor. Kişi ağlamayı bile unutuyor. Olaylara karşı duygusal yaklaşımını kaybediyor. Bu durum, birisine zarar verdiğinde zarar verdiği kişiye olan acıma hissini tamamen yok ediyor.

Suçlar kapsamında  çeşitli devletler, hepse giren mahkumlara kütüphane kuruyorlar, mesleki eğitim veriyorlar, bu kişilerin davranışlarını, hayata bakışlarını değiştirmek için projeler geliştiriyor ve mahkumları  etkili bir  rehabilitasyon sürecinden geçiriyorlar . Cinayetten dolayı hapse giren insanların bir kısmı, seneler içinde gerçek anlamda yaptıklarından pişmanlık duyuyorlar ve olgunlaşıyorlar.

EN ÖNEMLİ GERÇEK ŞU Kİ: Temiz bir çevrede güzel bir eğitim alan, sevgiyle büyüyen insanlar büyük bir yüzdelik dilimi ile iyi insanlara dönüşüyorlar. Kötü bir çevrede ve berbat bir eğitimle ve sevgisizlikle büyüyen insanlar da büyük bir yüzdelikle kötü insanlara dönüşüyorlar. Aslında insan, iyi birisi olmak üzere eğitilebilir, yönlendirilebilir fakat bunun başarılabilmesi için kişinin kendi iradesi dışında maruz kaldığı etkenler daha önemlidir.

İnsanların kurdukları sistemler içerisinde bile, kötülük yapan bir insanı, suçunu çekmek için hapse gönderseniz bile o kişinin düzelmesi için, iyi bir insan olabilmesi için hâlâ bir umut vardır. Suç işleyen insanları temize çıkartmak için çaba sarf etmiyorum. Fakat her kesin içinde doğduğu aile, o ailenin kafa yapısı, hayata, insana, erkeğe ve kadına  bakışı bir birinden farklı iken, yaşadığımız çevre, mahalle arkadaşları, fakirlik ve zenginlik gibi etkenler de işe koyulduğu zaman her birimiz farklı bir etki altında büyüyor ve kişiliğimizi de buna göre geliştiriyoruz. Eline silâhı alıp sırf kan davasına hizmet için kanlısı olan ailenin bir bireyini vuran bir erkek  mahkum edildikten sonra hapiste düşünecek uzun bir zaman dilimine giriyor. Hayatı, yaşamı, can denilen yüreğin herkes için ne kadar önemli olduğunu gözden geçiriyor. Öldürdüğü kişinin ardında bıraktığı sahipsiz kadını ve babasız kalan çocukların geleceğini düşünüyor. Kendisi de yıllar önce babasız bırakılmıştı. Kendisini babasız bırakan adamı öldürerek aslında en çok suçu günahı olmayan o saf ve temiz iki çocuğu nasıl mahfettiğini düşünmeye başlıyor. Babasız geçirdiği çocukluk günlerinde yaşadığı sıkıntıların ve acıların hatırasını yaşarken aynı acıları şu an kendi ellerinden ateşlenen silahın attığı mermi ile öldürdüğü adamın çocuklarının nasıl yaşıyor olabileceğini sorguluyor. Ardından bir ürperme geliyor içine. “O çocuklar da büyüyünce  ailemin fertlerinden birini öldürecek”. Ardından “Keşke” diyecek. “Elime silah tutuşturan aileme karşı gelseydim. Babamı öldüren adamı öldürmemin içimdeki acıyı dindirmeyeceğini aksine daha fazla acılar yaşanmasına neden olacağını idrak edebilseydim. Keşke geçmişe dönebilseydim. Parmaklıklar arasında yaşlanmayı beklemezdim, güzel bir hayatım olurdu…” diye söylenecek.

İnsanlık artık bir dönem öyle bir zamana ve teknolojiye uyanacak ki, suç işlemek, öfke kontrolü, vicdan yönetimi, başkalarının yaşam hakkına saygı duymak gibi insan beynindeki (eğitim, aile, çevre ve genetik aktarımları da hesaba katarsak) bazı işlevler kontrol altına alınabilecek. Bu gün öfkesini kontrol edemeyen, saldırgan, aşırı yargılayıcı vb  insanlara etkili bir muayene ve teşhisten sonra çeşitli ilaçlar veriliyor. Kişi bazen bu ilaçları ömrü boyunca kullanmak zorunda kalıyor çünkü beyinsel aktivitelerinde, normal insanların beyin aktivitelerine nazaran ters giden işleyişler var. Bazı hormonlar eksik salgılanıyor veya beynin bazı bölümleri, gereken işlevleri yeteri kadar yerine getiremiyor. Bu durumda, kişiye gerekli olan normal davranış biçiminin desteklenmesi için ilaç takviyesi yapılarak beyindeki işlev bozukluğu kontrol altına alınarak normal düzeye getiriliyor.
Yani insanlık artık kişilik ve davranış bozukluklarını tespit edip bu durum nörolojik(beyinsel)  bir rahatsızlığın sonucu mu?, Genetik bir faktör mü? Yoksa kişinin içinde büyüdüğü ailevi ve sosyal çevre mi bunda etken, tespit edebiliyor. Bir çoğunu da ilaç, veya rehabilitasyon ya da çeşitli terapilerle düzeltebiliyor. Önemle üzerinde durulacak olan husus ise insanlardaki bütün hislerin, davranışların ve karar yetilerinin bile, bilimsel temelli bir nedeni yani arka planı var. İnanç da buna dahil. Buna itiraz edenler olacaktır fakat manzara ortadadır. Kişinin Müslüman olup olmaması veya dinsiz olması, büyük bir yüzdelik dilimi ile kişinin içinde yaşadığı aile ve toplumun etkisine bağlıdır. Dünya toplumlarına genel olarak tepeden baktığınızda bunu açıkça görebilirsiniz. Müslüman toplumların arasında doğan ve büyüyen bireyler büyük bir yüzdelik dilimi ile Müslüman olurlar. Dini inancı olmayan bir topluluğun içinde doğup büyüyen bireyler de büyük bir yüzdelik dilimi ile dinsiz olurlar.

Kur’an ayetlerine baktığımız zaman inanç konusunda “Allah, dilediğini saptırır dilediğini de doğru yola iletir” ifadelerine sık sık rastlıyoruz. Şu durumda  Müslüman olmamak eğer sapkınlıksa ya da yanlış yolda olmak ise Allah dilediğini, Müslüman olmayan toplumların içine göndererek ya da bazı insanların eş cinselliğin yaygın olduğu bir mahallede doğmasını ve orada büyümesini sağlayarak o kişileri bile bile saptırmaya mı çalışıyor? Sonra ne yapacak? Cehennemine mi atacak onları?  Cehenneme de odun lâzım. İslâm dinine göre bir kişi Müslüman olmadan ölürse ömür boyu cehennem ateşinde yanacak, kurtuluşu yok. Bu insana hiç mi yardım yok?  Suçlulara uygulanan rehabilite gibi ya da ne bileyim o insanın Allah’a inanmasını sağlayacak bir ortam öte dünyada niye yaratılmaz? Eğer şu kısacık hayatta Allah’a inanmamış olmak çok büyük ve affedilmez bir günah ve suç ise niye sonsuz cehenneme alınır? Bari biraz yansın, ondan sonra da cennete alınsın veya akledecek, Tanrının varlığının farkına varacak bir imkâna kavuşturulsun ama hayır! (Bana inanmadan öldüysen vay haline!)

Aşağıda, Allah’ın dilemesine yönelik 38 tane Kur’an ayeti paylaştım. Bazı ayetlerin altına kendi görüşlerimi ve değerlendirmemi de ekledim. Bu ayetleri okuduktan sonra aklıma Usta oyuncu Şener ŞEN’in oynadığı köy ağası karakteri geldi. Köy ağanındır. Ağa ne isterse onu yapar. Dilediğini falakaya yatırır, dilediğine iş verir, dilediğini işsiz bırakır, dilediğine ev verir, dilediğini sokakta yatırır, dilediğini evlendirir, dilediğini bekâr bırakır. Ağanın nimetlerinden en iyi faydalananlar da o ağanın düzenini en güzel bir şekilde devam ettirip ağayı en çok pofpoflayanlardır yani Yalakalar. “Aman ağam, sen bizim böyüğümüzsün, aklı erenimizsin, efendimizsin,  kursağımıza ne giriyorsa senin sayendedir, sen olmasan aç galırık, sayende evlenip yuva kurduk, sayende garın doyururuk. Tarlamız tapanımız, evimiz barkımız senindir,  sen  başımızdan  eksik olma…
  • Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Kuşkusuz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (İNSAN/30)
  • Dilediğini Kendi rahmetine sokar. Zalimlere ise, onlar için acı bir azap hazırlamıştır. (İNSAN/31)
  • Yoksa onlar, senin hakkında: "Allah'a karşı yalan uydurdu." mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler; batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O kalplerde bulunan şeyleri hakkıyla bilir. (SURA/24)
  • Ve kalblerinin üzerine, Kur'ân'ı anlamalarına engel perdeler geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kur'ân'da bir tek olarak andığın zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar. (İSRA/46)
  • Bunlar, o kimselerdir ki; Allah kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. Ve onlar, gafillerin ta kendileridir. (NAHL/108)
  • Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır. (BAKARA/7)
  • (Ey Muhammed!) Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah'ın kendi ilmi dahilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah'tan başka kim hidâyete erdirebilir? Hala düşünmez misiniz? (CASİYE/23)
  • Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi helâk etmeyi murad ediyorsa, zaten öğüt vermemin size bir faydası olmaz. Rabbiniz O'dur ve nihayet O'na döndürüleceksiniz. (HUD/34)
  • Onlar orada gökler ve yer durdukça duracaklar. Ancak Rabb'inin diledikleri başka. Çünkü Rabbin dilediğini yapandır. (HUD/107)
Yukarıdaki 9 ayette ve Allah’ın dilemesi ile ilgili daha bir çok ayetteki “Allah dilediğini saptırır, O dilemedikçe siz dileyemezsiniz” gibi ifadeleri İslâmi çevreler şu şekilde yorumluyor:
Allah’ın dilemesi ve isteği aslında kişinin kendi dileği ve isteğidir. Kişi eğer doğru yola girmeye niyet ederse Allah onun bu isteğini yerine getirir ve kişiyi doğru yola iletir ama kişinin niyeti kötü ise Allah o kişiyi niyeti doğrultusunda kötüye iletir. Ayetlerdeki Allah’ın dilemesi aslında bu duruma işaret eder.”

Kamer suresi 17 inci ayetteki “Kur’an’ı anlaşılsın diye kolaylaştırdık” ifadesinin anlamı nedir? Ben bu ayetlerde bir kolaylaştırma görmüyorum, bu nasıl kolaylaştırma. Eğer Allah’ın dilemesi ile ilgili ayetleri Âlimlerin izah ettiği gibi anlamamız gerekseydi şöyle bir ifade biçimi olurdu:
  • İNSAN 31 (Orijinal ayet): Dilediğini Kendi rahmetine sokar. Zalimlere ise, onlar için acı bir azap hazırlamıştır.
  • Kendi yazdığım ayet: Niyeti iyi olan kişileri kendi rahmetine sokar. Zalimlere ise, onlar için acı bir azap hazırlamıştır.
  • İSRA 46(Orijinal ayet): Ve kalblerinin üzerine, Kur'ân'ı anlamalarına engel perdeler geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kur'ân'da bir tek olarak andığın zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar.
  • Kendi yazdığım ayet: Onlar Kur’anı anlamak istemezler, biz de onların bu isteğini kabul ederiz, duymak istemezler biz de duymamalarına yardım ederiz. Rabbini Kur'ân'da bir tek olarak andığın zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar.
Sayın İslâm Âlimleri, adının Allah olduğuna inandığınız İlâh, söylemek istediklerini açıklayacak kelimeler ya da ifadeler bulamamış anlaşılan. Siz düşünüp kafa yorup ayetlerin ne anlama geldiğini çözdüğünüzü düşünmüşsünüz  fakat çözülecek bir şey yok ortada ayetlerin anlamı açık. Allah dilerse insanın kalbini kulağını mühürler, Kur’an’ı anlamasını engeller, dilerse de kişinin anlamasını sağlar, bu kadar basit. Sizin iddianız gibi Allah’ın dilemesi, her insanın niyetine ve çabasına bağlı olsa idi söz konusu ayetler, benim yazdığım ayetlerdeki ifadeler gibi anlaşılır şekilde yazılırdı.
  • Dileyen onu düşünür. Bununla beraber Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Koruyacak da O'dur, bağışlayacak da. (MÜDDESSİR/55-56)
Dileyen O’nu düşünür” olarak devam eden ayette de Allah dilemedikçe kimsenin öğüt alamayacağı kısmını İslâm Âlimleri “Kişi Allah’ı ne kadar çok düşünür, içten anar ve  inanırsa Allah’ın öğüdünü ancak o şekilde alabilir” şeklinde yorumluyorlar. Bu psikolojik bir durum ve açıklaması da gayet basit. İnandığınız bir İlâh’ın size öğretilen bilgilerine akıl erdirebilmek ya da doğru olduğuna kanaat getirmek için öncelikle şartlanmışlık düzeyinde inanmanız yeterlidir. Bunun aslolan gerçeklikle alakası olmayıp kişinin önüne sunulan durumu asıl gerçeklik gibi algılayıp inanması ile alakası vardır. Her dinin içinde insanlar kendilerine öğretilen Tanrıya gönülden bağlanırlar, iman ederler ve imanları ne kadar güçlü ise inandıkları Tanrının kendilerine göndermiş olduğu kutsal kitabı ya da metinleri o kadar çok içselleştirirler. Eğer İslâm Âlimlerinin iddia ettiği gibi bu ayetlerdeki “Allah’ın dilemesi ile öğüt alınır” şeklindeki ifadenin anlamı, “kişi önce Allah’a inanmaya niyet eder, Onu anar, niyeti inanmak ve anlamak olur, ancak ondan sonra Allah o kişinin anlamasını sağlar” gibi bir görüşü doğru kabul edersek şu sonuç ortaya çıkar: İslâm akıl ve mantık dini değildir. Çünkü önce inanmak fiilini gerçekleştirmeniz gerekir. Yani normalde bir olaya inanmadan önce araştırıp akıl süzgecinden geçirdikten sonra elinizde topladığınız verilerle, sonuçlarla o olayın doğru olduğuna inanıp inanmamaya karar verirsiniz ya! (Çünkü doğru olup olmadığına yönelik şüpheniz vardır. Şüphecilik, bilimsel tutumun  yani akılcıl tutumun olmazsa olmazıdır. İslâm dininde şüphecilik ise kabul edilmeyen bir yaklaşımdır) Kur’an’a ve Allah’a inanmak için önce araştırıp okumaya, anlamaya değil, inanmaya karar vermeniz gerek. Yani önce inanmaya niyet edeceksiniz ondan sonra okuyacaksınız, araştıracaksınız. Bu psikolojik taktik sadece İslâm dini için geçerli değildir. Hıristiyanlığı da okuyup araştırmadan önce İman eder ve sonra okursanız, okuduklarınızı doğru kabul edersiniz ve Hıristiyan olursunuz. Bu durumda “Hıristiyanlık yer yüzünün tek gerçek dinidir” sonucu çıkmaz. “Hıristiyanlığın yer yüzünün tek gerçek dini olduğuna inanıyorum” sonucu çıkar. Zaten dinde ön koşul İnançtır. Aklınızı yorup ispat etmeye çalışmaya gerek yok sadece inanmak yeterlidir.  
  • Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği kimseyi şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola koyar. (EN'AM/39)
  • Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu, dilediğine azap edip dilediğini de bağışladığını bilmedin mi? Allah herşeye kâdirdir. (MAİDE/40)
  • Rabbiniz sizi çok daha iyi bilir. Dilerse size merhamet eder, dilerse azab eder. Seni de onların üzerine vekil göndermedik. (İSRA/54)
  • Dilerse size merhamet eder, dilerse azab eder” diyor.  Şöyle bir ifade yok mesela ayette: “Çokça töğbe eden, pişman olan kuluna merhametli davranır ama yaptığı kötülükte ısrar edene de azap eder.” Cümle gayet açık “Dilerse size merhamet eder, dilerse azab eder. Yoksa bu da kişinin Allah’a yalvararak merhamet dilenmesi ile mi alakalı? “Ağam merhamet et, ben ettim sen etme, bağışla beni, kulun kölen olam, ayağındaki çamur olam ağam, ben cahillik ettim sen böyüklük et…
  • · Şüphe yok ki Allah, iman edip salih amelleri işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacak. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. (HAC/14)
  • Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah, dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez. (NİSA/49)
  • O şimşek nerdeyse gözlerini (n nûrunu) kapıverecek. Önlerini aydınlattımı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktümü de dikilip kalırlar. Allah dilemiş olsaydı işitmelerini, görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir. (BAKARA/20)
  • Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye kadirdir. (BAKARA/284)
  • Allah, O'dur ki, sizi yarattı, sonra da size rızık verdi, sonra sizi öldürür, sonra sizi diriltir. Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak olan var mı? Allah, onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir. (RUM/40)
  • Bu ayette Allah’ın insanı yarattığı sonra da rızık verip öldürdüğü ve ardından kişiyi tekrar dirilttiği  yazıyor ve ardından “Bana  ortak koşulanların bir tanesi bunları yapabiliyor mu?” diye soruluyor. Öldükten sonra dirilme kısmını kimse bilip görmediğine göre Allah’ın ölüleri dirilttiğini, kişi nereden bilecek ki? Bunu bilip emin olduktan sonra Yaratıcıya ortak koştuğu varlıkların bunu yapıp yapmadığını sorgulayabilsin. Yazımın asıl konusu ile alakalı değil ama yine de ayetteki mantıksızlığa değinmek istedim.
  • Göklerin ve yerin kilitleri O'na aittir. O dilediğine rızkı genişletir dilediğine  daraltır. Şüphesiz ki O, her şeyi hakkıyla bilir. (ŞURA/12)
  • Dikkat ederseniz yukarıdaki ayette “İmtihan için kimisinin rızkını genişletir, kimisinin rızkını daraltır” demiyor veya “iyi ameller işleyenlerin ve hak edenlerin rızkını genişletir, iyi şeyler yapmayanların ve hak etmeyenlerin rızkını daraltır” da demiyor. Ayet çok açık: “Dilediğine rızkı genişletir,   dilediğine daraltır
  • İşte bu elçiler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik ve O'nu Ruhu'l-Kudüs'le destekledik. Şayet Allah dileseydi, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, onların peşinden gelen (ümmet)ler, birbirlerini öldürmezdi. Ancak ihtilafa düştüler; onlardan kimi inandı, kimi inkar etti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah dilediğini yapandır. (BAKARA/253)
Yukarıdaki ayeti İslâm Âlimleri kafalarına göre yorumlayıp istedikleri anlamı yükledikten sonra ayetin sonundaki “Allah dilediğini yapandır.” İfadesini nasıl açıklıyorlar çok merak ediyorum. “Allah uygun olanı yapandır” demiyor.  “Allah, hak olanı yapandır” demiyor.  “Allah ilâhi adaleti uygulayandır” demiyor. “Allah kulunun niyetine uygun olanı yapandır” demiyor   kardeşim.  “Allah dilediğini yapandır” yazıyor. Bu ifadelerin neyini sakız gibi sündürüp şişirip patlatıyorsunuz?
  • De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, herşeye güç yetirensin." (AL-İ İMRAN/26)
  • İnkar edenler: "Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!" derler. De ki: "Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtıp-saptırır, Kendisi'ne katıksızca yöneleni de dosdoğru yola yöneltip-iletir." (RA’D/27)
  • Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp-saptırır; Allah dilediğini yapar. (İBRAHİM/27)
  • Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet kılardı; ancak dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorumlu tutulacaksınız. (NAHL/93)
  • İşte Biz onu (Kur'an'ı) apaçık ayetler olarak indirdik; şüphesiz Allah, dilediğini hidayete yöneltir. (HAC/16)
  • Çünkü Allah, yaptıklarının en güzeliyle karşılık verecek ve onlara Kendi fazlından arttıracaktır. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır. (NİSA/38)
  • Eğer Allah dileseydi, onları herhalde tek bir ümmet kılardı. Ancak O, dilediğini Kendi rahmetine sokar. Zalimlere gelince; onlar için ne bir veli vardır, ne bir yardımcı (bulursun). (ŞURA/8)
  • Gerçekten, Allah, Kendisi'ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur. (NİSA/48)
Yukarıdaki ayet, İslâm dininin en büyük ve bağışlanmaz günahından bahsediyor. Şirk. Yani Allah’tan başka yaratıcılar olduğuna da inanmak. Eylem bile değil, sadece inanç ya İNANÇ!  Bu gün bir insanı öldürsen, kaç kişinin hayatı mahfolur? Kaç çocuk babasız kalır? Allah’a göre cinayet gibi, zulüm gibi Sosyal hayatın içindeki bu türlü kaoslar,  aslında başkalarına hiç zararı olmayan ve  sadece inancının içindeki bir detaydan ibaret olan ortak koşmadan daha önemli değil. İnanç ya İNANÇ!  Allah’a ortak koştuğun zaman neyi değiştirecek? Belki de hayatın boyunca bir karıncayı bile incitmeden yaşayıp öleceksin ama önemli değil. İslâm’ın İlâhı olan Allah, kendisinin tek Tanrı oluşuna inanılmasına aşırı derecede kıymet veriyor.
  • Hiç şüphesiz, Allah, Kendisi'ne şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. (NİSA/116)
  • Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. (NUR/21)
  • Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir. (KASAS/56)
Eğer Allah kimin hidayete erip kimin ermeyeceğini biliyorsa ki biliyordur. Bu kişilerin hepsini Allah yaratmıyor mu? Kişinin hidayete eremeyecek kişisel karakter yapısını ve yönelimlerini de Allah yaratıyor. Bile bile lades değil mi bu? Ateist annenin karnına kulunu gönderen sen. O çocuğun ateist çevrede büyümesini sağlayan sen. Dinlerin, insanların ürünü olduğunu nasihat eden kimselerin arasında eğitim almasını sağlayan ve yedi sekiz nesil boyunca dine inanmayan beyin yapısının genetik yatkınlık özelliğini o çocuğa aktaran  sen. Yeryüzünde  açlıkla, yobazlıkla, geri kafalılıkla, terör suçlarıyla baş başa bıraktığın dinine, dünya insanlarının “İllallah” diyerek uzak durmalarına  seyirci kalan sen. Sen şu işe “Canımın istediğini yoldan saptırır cehenneme odun yaparım, canımın istediğini de cennetlik eder hurilere boğarım” desene!
  • Dilediğini azaplandırır, dilediğine merhamet eder. O'na çevrilip-götürüleceksiniz. (ANKEBUT/21)
  • Eğer Allah, çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini elbette seçerdi. O, Yücedir; O, bir olan, kahredici olan Allah'tır. (ZÜMER/4)
  • Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir Kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösterici yoktur. (ZÜMER/23)
  • Allah, dilediğini ortadan kaldırır ve bırakır. Kitabın anası O'nun Katındadır. (RA’D/39)
  • Biz hiçbir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (İBRAHİM/4)
  • Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah'a secde etmektedirler. Birçoğu üzerine azap hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (HAC/18)
  • Andolsun Biz, açıklayıcı ayetler indirdik. Allah, dilediğini doğru yola yöneltip-iletir. (NUR/46)
Biraz hayal kurayım. Öldüm. Öte aleme gittim hesaba çekiliyorum. Allah bana dedi ki “Sen kötü yola girdin, günahkârsın”. Ben de O’na dedim ki: “Benim kötü yola girmemi sen dilemişsin, gönderdiğin ayetlerde öyle yazıyor”. Sonra Allah bana diyecek ki: Ben ayetlerimde “Dilediğimi kötü yola iletirim, dilediğimi hidayete ulaştırırım” derken aslında şunu kastediyordum, şöyle şöyle demek istiyordum, sen anlayamamışsın mı diyecek? YOK ARTIK!

Ben şahsen, Kur’an’ın Yaratıcı kelamı olduğuna değil Arap kelamı olduğuna inanıyorum. Kur’an’ın içinde iyi ve güzel ayetler de var fakat bu iyi ve güzel ayetlerin olması diğer ayetleri görmezden gelmemize ya da mantıksızlık, adaletsizlik içeren  ayetleri evirip çevirip olmadık anlamlar yüklememize neden olmamalı. Kur’an ismindeki kutsal kitap, sadece Arapların yazdığı bir kitap da olmayabilir. Belki Tevrat da dahil olmak üzere geçmişteki ileri uygarlıklardan gelen metinler de içeriyordur. Elinize özenle hazırlanmış bir kitap alıp o kitabın içindeki bilgileri kontrol edip doğru ve güzel olan metinleri ya da bilgileri ayırt ettikten sonra eksik ya da mantıksız olan bilgileri ya da metinleri de tespit ettikten sonra “Bu kitabı falanca araştırma gurubu ya da bilim adamı hazırlamış fakat kitabın içerisinde bir çok eksiklik ve yanlışlık var” diyebilirsiniz.  Eğer bu incelediğiniz kitap Tanrı katından geliyorsa önce o inandığınız Tanrının yarattığını varsaydığınız mükemmel vücudunuzu gözden geçireceksiniz sonra da “karmaşa içinde yazılmış ve hâlâ soru işaretleri ve mantıksız ayetlerle cebelleşilen bir kitap, benim mükemmel işleyişe sahip vücudumu yaratan Tanrı katından inmiş olabilir mi?”  diye sorgulayacaksın kardeşim!