HABERLER
Dini Haber

NASIL AGNOSTİK OLDUM? (Baphomet)



NASIL AGNOSTİK OLDUM?
Baphomet Mahlaslı Takipçimin Agnostik Olma Süreci

İyi günler, adım Baphomet, hayata modern bir ailede başladım. Annem dinden ve “Allah” tan bahsederdi, babam ise ben daha okumayı bilmiyorken resimli oldukları için Tübitak'ın çok hoşuma giden bilim, evrim vb. konulu çocuk kitaplarını alırlardı bana. Ben de hikaye kitabı okumaktansa babamın bu bilim kitaplarını okumayı tercih ediyordum. Babamın geç geldiği bir gün anneme bana kitap okumasını söyledim, hatırladığım kadarı ile kitabın adı “SEN BEN GEN” idi. Kitapta genel olarak genlerin işleyişinden ve oluşumundan bahsediyordu, bir sayfasında insan evriminden bahsediyordu ve kuyruklu maymundan en sonra elinde mızrak tutan bir insana kadar giden bir çizim vardı. Annem o sayfayı okumadan geçti ben de “anne evrimi anlatıyor neden okumadın?” diye sordum, annem ise bu tarz konular için aklımın ermeyeceğini ve evrimin “sadece bir teori” olduğunu söyledi. Ne demek istediğini o yaşımda anlamamıştım.

Sonra mutlu hayatım yavaş yavaş yerini kavgalı ve huzursuz bir aile yaşamına bıraktı, takip eden birkaç yıl içerisinde de boşandılar. Annem benimle birlikte anne babasının memleketine döndü, orayı normalde hiç sevmezdim çünkü evdeki eşyalar beni korkuturdu ama mecburdum kalmaya. Yeni bulunduğum bu ortam alışık olduğum yaşamdan çok farklıydı, sürekli namaz kılıp kuran okuyan ve akşama kadar dini belgesel izleyen bir dedem vardı. Zamanla uyum sağlayıp onlar gibi olmaya çalıştım, babamla birlikte olamadığım için üzülürken aslında bunların bir sınav olduğunu ve eninde sonunda ödüllendirileceğimi öğrettiler bana. Hoşuma gitmişti, çünkü bu dünyada ne kadar sıkıntı çekersek öldükten sonra o kadar mükafat alıyorduk, sınırlı bir süre için çektiğimiz sıkıntılar sonrasında sonsuza kadar ödüllendirilmek benim çocuk aklıma yatmıştı. Yaz geldiğinde ise babamın yanına gider onunla sürekli din üzerine tartışırdım, aslında babamın ailesi de inançlıydı ama babam herhangi bir tanrıya inanmıyordu, o dönemlerde de din hakkında çekinmeden konuşabileceği tek kişi bendim muhtemelen. Tartışmalarımız genellikle felsefikti, öldükten sonra cennete giden insanların sonsuza kadar mutlu kalamayacağını söylüyordu babam, bilim kıyısına babam da çok hakim olmadığından altını doldurabilecek iddialar yapamıyordu en azından beni tatmin etmiyordu cevapları. Bu şekilde 3-4 yıl geçti, ben okuldaki din öğretmeninin etkisi ile koyu bir Müslüman olup çıkmıştım, öyle ki kıyafet ve harf devrimleri yüzünden “halkın günahkar olmasına” neden olan Atatürk’ten hiç haz etmez hale gelmiştim.

12 yaşıma geldiğimde okulun son haftası hiç ders işlenmemesi nedeniyle çok sıkılıyordum ve yanımda eskiden kalma bilim kitaplarından bir ikisini götürdüm, onların kapağını yıllardır açmamıştım ama okulda öğretmenler kitap okumak dışında hiçbir şeye izin vermiyorlardı ve evde çocuklara yönelik başka kitaplar yoktu. Beni tekrar ateşleyen kitap arkeoloji ile ilgiliydi, kitapta “belemnit adı verilen fosillerin zamanında Zeus’un gönderdiği yıldırımlar olduğuna inanıldığından ve ammonit fosillerinin ise insanlara zarar vermesin diye tanrılar tarafından taşlaştırılmış yılanlar olduğuna inanılıyordu.” gibi bilgilerin verildiği bir yeri okurken eski insanların inançları bana çok saçma gelmişti. Sayfanın devamında ise deniz seviyesinden çok yukarıda, dağlarda bulunan deniz kabukları nedeni ile insanların eski çağlarda suların ta dağlara kadar yükseldiğine inandıklarından, bu inancın sırasıyla Gılgamış ve Nuh’un gemisi mitlerine taşındığından bahsediyordu. Gerçekte olan ise tektonik hareketler nedeni ile bir zamanlar deniz tabanı olan bu yerlerin dağlara dönüşmüş olmasıymış. Bu bilgiler beni derinden sarsmıştı, çünkü ilk defa inancım ile bilimin çeliştiğini fark ettim. Kafamda ilk defa bir şüphe doğmuştu ama aynı zamanda ise bu tarz şeylerden şüphe duymanın günah olduğunu biliyordum ve bu beni korkutuyordu. Kendimi dini bakış açısına tekrar sokma umudu ile okuldaki din öğretmeninin yanına gittim ve kitapta okuduklarımı sordum ama doyurucu bir cevap alamadım. O fosillerin şeytan tarafından bizi dinen çıkarmak için konulduğundan bahsetti ve dinozor fosillerinin ise Nuh’un gemisine yetişemeyen hayvanlar olduklarını anlattı. Öğretmene ısrarla bilim ve dinin bir arada olması gerektiğini savundum, bana göre tanrı hem ilk canlıları yaratmış hem de onların evrimlerini kontrol ederek günümüz canlılarını ortaya çıkarmıştı. O yaşlarda Taslaman’ın seviyesine ulaşmışım…

O yaz canım ilk defa namaz kılmak istemiyordu, inancım sarsılmıştı ve cuma namazına gitmediğim için dedem beni dövmüştü. Bunu fırsat bilip bütün yazı babamın yanında geçirmek istedim, babamla saatlerce tartıştık ve en sonunda mantıklı olanın bilim olduğunu ama sadece korktuğum için tanrıyı inkar edemediğimi fark ettim. Yaz bittikten sonra bir alt sınıfta olan bir çocukla tanıştım, kendisi ateistti ve sırf bu nedenle okul bahçesinde diğer öğrenciler tarafından sıkıştırılmıştı. Araya girip her insanın inancı kendine diye çocuğu savundum en sonunda okul müdürü kalabalığı dağıttı ve kurtulduk. Uzun süre birlikte sohbet ettik ve yakın arkadaş olduk. Okulda birçok ateist olduğunu ama kendi kimliklerini sakladıklarını öğrendim, benim gibi sorgulayan birçok öğrenci vardı. Ben de kendimi ait olduğum bir ortamda bulduğum için çok mutlu olmuştum ancak ben tam olarak ateist olmamama rağmen okulda benim ateist olduğum dedikodusu yayılmıştı, teneffüslerde tüm sınıflar çevreme toplanıp benimle uğraşıyorlardı. Bu durumdan bıkınca okul müdürüne şikayet etmeye gittim, annemi çağırdı ve durumu anlattı. Eve gittiğimizde annem ağlamaya başladı ve “sen küçükken namaz kılardın, nasıl ateist oldun?” benzeri şeyler söyledi, odama girip oyuncaklarımı bi koliye kaldırdı ve “sen bunları hak etmiyorsun, yarın bu oyuncakları hak eden çocuklara vereceğim” dedi. Kafamdaki tanrı imajı ailemin ve okulumdaki çocukların davranışlarını hoş görmezdi, bir süre kafamdaki bu tanrıya Hag adını verdim ve benim hayali arkadaşım oldu. Kendisiyle birlikte 8 farklı tanrı daha vardı ama isimlerini hatırlamıyorum, onlara çeşitli görevler vermiştim. Hep birlikte evrene hükmediyorlardı. Zamanla hayali arkadaşlarımla da konuşmayı bıraktım ve tam olarak ateist oldum, ancak son 3 yıldır bilimin soyut kavramları kanıtlayamadığı gibi çürütemediğini düşündüğüm için agnostiğim.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Baphomet

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

KUR'AN EVRENSEL Mİ?

Yazan: Kirpi


KUR'AN EVRENSEL Mİ?


Din tüccarlarının pazarladığı dinden yüz çeviren benim gibi insanlar Müslüman ve yahut farklı inançtaki insanlara onların kutsal diye kabul ettikleri kitaplarda bulunan çağ dışı şeyleri eleştirirken hep bunu o dönemin şartlarına göre ele alacaksın cevabını alıyorlar. Halbuki kendileri kutsal diye yutturmaya çalıştıkları kitapların evrensel olduğunu iddia ediyorlar. Bu yazımda Müslümanların evrensel kitabı olan Kur'an'ı ele alacağım. Unutmadan bunu söyleyeyim.  Müslümanlar İslami eleştiren kişilere hep Hristiyan ve Yahudi sıfatları vermeye çalışıyorlar. Eleştirilerine doğru düzgün cevap vermek yerine bizim gibi insanları İslam düşmanlığıyla suçlayıp Hristiyan özellikle de Yahudi propagandası yapmakla suçluyorlar.

Öncelikle bunu söyleyeyim eğer dediğiniz gibi bizler para karşılığı iş yapıyor olsak o zaman emin olun Hristiyanlar ve Yahudiler bizlere parayı İslami eleştirmek için değil İncili ve Tevratı övmek için verirler. Üstelik hiç bir dini kuruluş bir ateiste ve yahut deiste İslami eleştirmesi için para vermez. Zira o şahıslar İslama inanmadıkları gibi Hristiyanlığa ve Yahudiliğe de inanmıyor. İslami kötülemek için para veren birisi verdiği paranın karşılığını ister. Oysa bizler İslami bırakın, İncile ve Tevrat'a veya diğer kutsal kitaplara inanın gibi bir şey söylemiyor hatta onların da insan ürünü olduğunu anlatıyoruz. Özet olarak İslam karşıtı dini kurumlar parayı onlara getiri sağlayacak kişilere verir. Kendileri de dahil tüm dinleri  kabul etmeyen kişilere değil. Benim İslamı neden eleştirdiğime gelince, ben Müslüman ailede İslami propagandayla büyümüş biriyim. İslamı en az hocalar kadar iyi bilirim. Mantıken dinden çıkarak ateist olmamdan dolayı eleştirdiğim dinin İslam olması gayet normal. Zira eski bir Hristiyan olsaydım tabi ki ateist olduktan sonra Hristiyanlığı ve İncili eleştirirdim. Örneğin bu gün Avrupa'da Hristiyan ailelerde büyüyüp sonrasında ateist olan insanlar İncili eleştiriyor.

Konumuza dönecek olursak Kur'an'ın evrenselliği yalnızca Müslümanların işine geldiği kadardır. Kur'an yenilenmeli, İslam güncellenmeli diye beyanda bulunan insanlara "Kur'an evrenseldir, tüm zamanlara hitap eder diye bağıran kişiler yine Kur'an'ı gericilikle ve çağ dışılıkla suçlayan insanlara "dönemine göre ele alacaksın" diye bağırıyorlar. Bu tam bir trajikomedidir.

EVRENSELLİK NEDİR?

Evrensellik, anlayış düzleminde, hem bilgi hem de siyasal alanlarda genel geçer ilkelerin var olduğunu öne süren ve bu ilkelerin her yerde mutlak geçerliliğini savunan bir anlayış biçimidir. Bu yaklaşım, gerçekliğin bir bütün olduğunu ve onun bilgisinin de bir bütün olarak var olması gerektiğini öne sürer. Yani bir şeyin tüm insanlar tarafından kabul gördüğü anlamına gelir.

Dünyada evrensel diyebileceğimiz şeyler vardır elbet. Mesela futbol kuralları. 22 kişinin bir topun peşinde koşması gerektiği kuralı evrenseldir. Fakat evrensel olmayan ve hiç bir zamanda olamayacak kurallar da vardır. Misal verecek olursak ahlak ve etik kurallar. Bunun nedeni  toplumların yaşam tarzıdır. Her coğrafyanın ve her zamanın toplumunun farklı yaşam standartları olduğu gibi farklı örf ve adetleri vardır. Örneğin İslamdan önce Türk toplumlarında kadınlar en az erkekler kadar eşit haklara sahiptiler. Bir Türk kadını beğendiği bir erkeğe elçi düşebiliyordu. Yönetim konusunda da topluma liderlik yapan erkeğin eşi en az kocası kadar söz sahibiydi. Fakat İslamın Türk toplumuna karışmasından sonra kadınların eşitliği ve yönetimdeki konumları arka plana atıldı.
Kadın evde kocasıyla çocuklarıyla ilgilenen, kirlileri yıkayan, yemek yapan bir canlı haline geldi. At belinde savaş meydanlarında dolaşan Türk kadınları kocasının izni olmadan evden çıkamayan hale geldi. Toplum içinde gülmesi hatta saçının bir telinin bile gözükmesi ahlaksızlık olarak nitelendirilmeye başladı. Gördüğünüz gibi bir toplum farklı bir etnik gurupla kaynaşması sonucu bir zamanlar ahlaki olarak kabul ettiği şeyleri şimdi ahlaksızlık olarak nitelendirebiliyor. Bir zamanlar yerde sofra kurarak elle yemek yiyen insanlar farklı medeniyetlerle temasları sonucu artık bu davranışı etik olarak göremeyebiliyorlar.

KUR'AN'IN EVRENSELLİĞİ

Tüm kutsal sanılan kitaplarda olduğu gibi Kur'an'da da evrensel olan şeyler vardır elbet. Örneğin nadir olsa bile iyiliği anlatan ayetleri evrensel olarak kabul edebiliriz. Fakat bu bir ayrıcalık değildir. İnsanların iyilik yapmasının Allah'la dinle bir alakası yoktur. Bu tamamen bir ego ve iç güdü meselesidir. Örneğin samimi olmayan ve gösterişi seven insanlar egolarını tatmin edebilmek için iyilik yaparlar ve çevrelerindeki insanların bu iyiliği görmeleri için ellerinden geleni esirgemezler. Hiç bir politikacı kötü insan diye anılmak istemez değil mi?  Bu tamamen kendine bir iyi insan imajı çizmek içindir. İyiliği saklı olarak yapanlarsa bunu bir iç güdü olarak yaparlar. Zira sürekli olarak kötülük yaptıkları halde bir gün birisinin çıkıp ona kötülük yapacağını bilirler. Nitekim sürekli olarak kötülük yapan insanların feci sonlarını tarihten biliyoruz. İyilik ve kötülük yapan insanlar dinler ortaya çıkmadan önce de vardı ve emin olun dinler yok olsa bile yine var olmaya devam edecekler. Çünkü bizim iyilik ve kötülük dediğimiz şeyler insanların kendilerini koruma mekanizmasının bir parçasıdır.

Kur'an'a gelecek olursak Kur'an evrensel değildir. Bunun nedeni içerisinde tarihi dönemine ait şu an uygulayamayacağımız kuralların olmasıdır. Bunlar hem teknolojik hem sosyolojik hem de ahlaki kurallardır. Misal verecek olursak:

Şûrâ Suresi 33. ayet: O, dilerse rüzgarı durdurur da onlar denizin üstünde durakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

Ayette gemiyle yolculuk yapan insanlara bir uyarı yapılıyor ve dilersem rüzgarı durdururum, sizde ilerleyemezsiniz diyor. Bunu söyleyen tanrının gelecekten haberi yok demektir. Günümüz motorlu deniz taşıtları rüzgara gerek duymaksızın suyun üzerinde hareket ediyorlar. Şimdi sen bu ayete evrensel diyerek motora sahip bir geminin kaptanını korkutmaya kalksan adam en azından güler geçer. Bu ayeti kurtarmak için Müslümanlar "bu dönemin gemicilerine ait bir ayet" diyorlar. O zaman soruyorum sizlere "günümüz denizcilerini korkutan ve muhatap alan bir ayet yok mu?" Evrensel olan kitapta geçmişin denizcilerini muhatap alan ayet olduğu gibi günümüz denizcilerini de muhatap alan ayetlerin olması gerekmez mi? Başka bir örneğe bakalım:

Bakara Suresi 228. ayet: Boşanmış kadınların kendileri (evlenmeden) üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer onlar Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz…

Ayette boşanan kadının başka bir erkekle evlenmeden önce boşandığı eski kocasından hamile olup olmadığının netleşmesi için 3 ay beklemesi emrediliyor. Bakın bu açık ve net olarak bir emirdir. Allah'ın net olarak koyduğu zaman dilimine kimse istişare yaparak tarih belirleyemez. Fakat günümüz teknolojisinde üç ay beklemeye gerek yok. Boşanmış bir kadın beş dakikada ultrason diye tabir ettiğimiz cihazın yardımıyla hamile olup olmadığını kolayca öğrenebilir. Şimdi 1400 sene önceki kadına üç ay bekle diyen evrensel Kur'an'ın 21 yüzyılda ultrasondan haberi olan kadına da hitap eden bir ayetinin olması gerekmez mi? Bir diğer örneğe geçelim:

Lokman Suresi 34. ayet: Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez.

Bu ayet çok ilginç. Zira yalnız Allah'ın bileceği işler olarak saydığı  hususların günümüzde böyle olmadığını görüyoruz. Şimdi bu üç hususu tek tek ele alalım.

1-Yağmuru o yağdırır yani Allah. Bu, dönemin insanları için kabul edilebilir bir şey fakat günümüzde kabul edilemez. Örneğin yapay yağmur diye bir şey vardır.

Yapay yağmur (suni yağış veya yağmur bombası), mevcut buluttan insan müdahalesi ile yağış elde etme yöntemidir. Temel hedef; enerji ihtiyacını karşılamak, kurak bölgelere su temin etmek, sisi dağıtmak[1], hava olaylarını kontrol altına almaktır. Temeli, yağışa uygun sıcaklıkta olan bulutlara yoğunlaşma çekirdeklerini dışarıdan suni olarak vermektir.
Çalışmalara 1940'lı yıllarda gümüş iyodür kullanılmasıyla başlanmıştır. 1960'li yıllarda ABD tarafından geliştirilen sistem günümüzde 24 ülke tarafından uygulanmaktadır. Türkiye'de 1990'larda İSKİ tarafından İstanbul'da ve değişik zamanlarda İzmir ve Ankara'da yapay yağmur uygulanmıştır[2][3].

2- Rahimlerde olanı o bilir kısmı da evrensel değil. Evrensel olabilmesi için tüm zamanlarda bunun böyle olarak kalması gerekirdi. Yani Allah'tan başka kimsenin rahimde olanı bilmemesi gerekirdi. Fakat yine ultrason ve benzeri cihazlar yöntemiyle kolay bir şekilde rahimde olan bilinebiliyor.

3- Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez söylemi de evrensel değildir. Bu gün istatistikleri araştıran kurumlar firmaların ve devletlerin kar paylarını önceden öngörebiliyor. Örneğin devlet bir proje başlattığında önceden ne kadar yatırım yapacağını ve projenin yılda ne kadar kar getireceğini hesaplayabiliyor. Demek ki yarın ne kazanılacağını bir tek Allah değil ekonomistler de bile biliyor.

Örnekleri çoğaltıp sizleri yormak istemem. Hepiniz küçük bir araştırma yaparak Kur'an'da bunun gibi onlarca örnek bulabilirsiniz. İşin garip tarafı Kur'an'ın kendisi bile evrensel olduğunu iddia etmemektedir. Zaten Kur'an'ın kendisi muhataplarının Mekke ve çevresinde bulunan insanlar olduğunu açık ve net bir şekilde söylemektedir:

En’âm Suresi 92. ayet: Bu (Kur’an), Mekke ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz, kendisinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır...

Sonuç olarak Kur'an evrensel olsa bile içindeki hükümler Mekke ve çevresindeki insanları muhatap alır. Arapça olarak indirilen bir kitabın muhatabının Türkçe konuşan bir insan olmasını düşünmek en azından saflık olur. Sizi bilmem ama ben saf değilim...

KUR'AN DEĞİŞTİRİLDİ Mİ?

Yazan: Kirpi
K, Kur'an değiştirildi mi?, Hafsa Kur'an'ı, Kur'an'ın derlenmesi, Kur'an'ın toparlanması, Kur'an korunuyor mu?, Keçinin yediği ayetler, Recm ayeti, Kayıp ayetler, din, islamiyet,

KUR'AN DEĞİŞTİRİLDİ Mİ?


Müslümanların da kabul ettiği gibi Kur'an Muhammed'in ölümünden sonra kitap haline getirilmiştir. Bazıları Kur'an'ın halife Osman döneminde bazıları da Ali tarafından derlenerek kitap haline getirildiğini iddia ediyor. İslamdan önceki semavi kitapların yani Tevrat ve İncil'in değiştirildiğini (Müslümanların iddiası bu) göz önünde bulundurursak eğer haklı olarak Kur'an'ın da ne kadar korunduğunu sormak gerekir. Nitekim ilahiyatçıların tartışmalarında bile bu konu gündeme gelmektedir. Örnek vermek gerekirse Ebubekir Sifil ve Abdülaziz Bayındır bir  programda Kur'an'ın değişmeden günümüze kadar ulaştığına dair tartışma yapmışlardır fakat hiç biri Kur'an'ın değişmediğini Kur'an dışında farklı bir kaynakla ispat edememişti. Bildiğiniz gibi bir kitabın değişmeden günümüze geldiğini iddia edip sonra bunu aynı kitaptan kanıtlamaya çalışmak tamamen saçmalıktır. Müslümanlara Kur'an'ın değişmediğini bize ispat edin dediğimizde her zaman Hicr süresinin 9 ayetini söylerler:
Şüphe yok ki Kur'an'ı biz indirdik ve şüphe yok ki onu mutlaka koruyacağız.

Kur'an'ın değişmediğine Kur'an'dan bir ayet okuyarak inanan Müslümanlar ne hikmetse diğer semavi kitaplara bu şansı tanımıyorlar. Nitekim İncilde'de onun korunduğuna dair ilgili ayetler vardır:
“Size doğrusunu söyleyeyim: Yer ve gök ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden Kutsal Yasa`dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok olmayacak!”  Markos / 13-31
Hatta tarihi ve arkeolojik delillerde bunu ispatlıyor. Örnek verecek olursak eğer Ortadoğu'da, bilhassa Mısır kumlarının altında binlerce yıl saklı kalan çok sayıda Kutsal Kitap nüshası keşfedilmiştir. Mesela, 1947 yılında bir Müslüman çoban Filistin'de Lut gölü yakınlarında bulunan bir mağarada 500'den fazla eski el yazmasına rastlamıştır. Bunlardan 100 kadarı M.Ö. 2.yüzyıla ait Tevrat ve Zebur'un çeşitli kısımlarının nüshalarıdır. İngiltere'de Manchester John Rylands Kütüphanesinde muhafaza edilen bu nüshaların metni bugünkü Tevrat ve Zebur'un metninden farksızdır.

M.Ö. 5.yüzyılda Yahudilikten ayrılan Samiriyeliler mezhebi, o zamandan bu yana Yahudilerden tamamen bağımsız olarak Tevrat'ın ilk beş kısmını (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Teşniye) okuyorlar. Onların ve Yahudilerle Hıristiyanların Tevrat metinleri aynıdır.
Bundan başka, M.S. 90 yıllarında Roma'daki Mesih İnanlılarının önderi Klement, M.S. 110 yıllarında ölen Loyolalı Ignatius, Polikarp (M.S. 70-156), Yustin (M.S. 100-163), İreneyus (İrinaios) (M.S. 130-200) ve başka birçok eski Mesih İnanlısı bilginin hala mevcut olan eserlerinde İncil'in hemen hemen her ayeti aktarılmıştır. Ayrıca İncil'ín M.S. ilk altı yüzyılda (yani, Muhammed'in zamanında önce) yapılan ve hala mevcut olan Latince, Süryanice, Kıptice, Ermenice, Gotça ve Gürcüce çevirileri vardır. Çeviri hataları hariç, bunların hepsi asıl Grekçe İncil'den farksızdır.
Tabi bunlar İncil'in kutsal olduğunu veya gerçekten tanrıdan gelen mesajlar olduğunu ispatlamaz. İncil'de tüm diğerleri gibi insan ürünüdür. Neyse, konumuza dönelim.

Tüm bunlara rağmen Müslümanlar hala Kur'an'dan başka tüm kutsal kitapların değiştiğini iddia ediyorlar. İşin komik tarafı Kur'an'ın değişmediğini ispat eden delilleri yok. Bunun aksine İslami kaynaklarda Kur'an'ın derlenme ve kitap haline getirilme aşamasında çok sayıda ayet ve sürelerinin yok olduğuna dair bilgiler var. Örnek verecek olursak:

قال أبو عبيد حدثنا إسماعيل بن إبراهيم عن أيوب عن نافع عن ابن عمر قال لا يقولن أحدكم قد أخذت القرآن كله وما يدريه ما كله قد ذهب منه قرآن كثير ولكن ليقل قد أخذت منه ما ظهر
İsmail b. İbrahim bana Eyyüb’den, o Nafi’den, o da ibni Ömer’den anlattı, dedi ki: “Sizlerden hiç kimse “Kur’an tümüyle elimdedir” demesin! Bilemez ki, Kur'an'ın çoğu yok olup gitmiştir. Fakat “zahirde ne kadarı var o elimdedir” desin”
[Ebu Ubeyd, “Fedailül Kur’an”, 2/146, hadis 699]

Hadisin senedinde yer alan tüm raviler nasibi rical ilmine göre güvenilir ravilerdir. Ravilerin her biri hakkında rical kitaplarından bilgi vererek konuyu uzatmayacak, aksine onların “Sahih-i Müslim”in ravileri olduklarını belgelemekle yetineceğim. Müslim “es-Sahih”de yukarıda aktardığımız hadisin senedi ile bir hadis rivayet etmiştir ve bunu da kaynaklarda belirttim.
[Müslim, “es-Sahih”, 2/1016, Hac kitabı, hadis 1399]

Gördüğünüz gibi Kur'an'ın çoğu yok olup gitmiştir hadisini nakleden kişiler öyle sıradan kişiler değil, rical ilmine göre güvenilir kişilerdir. Hatta Müslim bile kendi kitabında bu kişilerden sahih diye hadisler rivayet etmiştir.

İLK KUR'AN NÜSHALARI

Müslümanlar Kur'an'ın Muhammed döneminde taşlara hurma yapraklarına kemiklere yazıldığını iddia ediyorlar. Fakat bu nüshaların hiçbiri günümüze kadar ulaşmamış. Çok ilginç. Zira Muhammed'den önce olan Antik Yunandan, Antik Mısırdan, Antik Çin'den, Orhun Kitabelerinden vs. günümüze kadar yazılı belgeler ulaşmasına rağmen ne hikmetse Muhammed dönemine ait tek bir yazılı kaynak yok. Hatta Muhammed'den 4000 sene önce yaşamış Sümerlerin Akadların  bile günümüze ulaşan orijinal belge ve kaynakları var. Bizlerin yani gayrimüslimlerin Kur'an'ın değişmediğine inanmamız için Muhammed dönemine ait bir orijinalini günümüz mushaflarıyla karşılaştırmamız gerek. Fakat Kur'an derlenerek kitap haline getirildikten sonra tüm orijinal metinlerin yaktırıldığını iddia edenler yine Müslümanların kendileridir. Bu durumda Kur'an değişmedi demek en azından mantık hatası olur.

Bir rivayete göre Kur’an sayfalarının tümünün peygamberin evinde bir arada bulunduğu ve dağınıkken bir araya getirilip, içinden eksilen olmasın diye ortasından iple bağlanmış olduğu söylenir. Ayrıca sürelerin kurra denilen hafızlarca ezberlenerek korunduğu belirtilir. Kur’an’ı kaç hafız ezbere biliyordu?

Amr Îbnu’l-Ass anlatıyor: Peygamberin “Kur’an’ı dört kişiden alın; Abdullah İbn Mes’ud’dan, Salim’den, Muaz’dan ve Ubeyy İbn Kab’den” dediğini işittim. (Buhari, Fadailü’l-Kur’an 8.)

“Muhammed öldüğü zaman Kur’an’ı bütünüyle ezberlemiş olan dört kişi vardı. Ebu’d-Derdâ, Mü-âz İbn Cebel, Zeyd ibn Sabit ve Ebû Zeyd.” (Buhari, e’s-Sahih, Kitabu Menakibi’l Ensâr /17, s.229)

Malik oğlu Enes’e; “Peygamber döneminde Kur’an’ı tümüyle ezberleyenler kimlerdir?” diye sordum. Şu karşılığı verdi:‘Dört kişi. Tümü de Medineli. Ubeyy İbn Ka’b, Müâz ibn Cebel, Zeyd ibn Sabit ve Ebu Zeyd (Buhari a.g.e, Müslim 2465. hadis. )

Bu 3 hadisten 7 isim ortaya çıkıyor. Abdullah, Ebu’d Derda, Ubeyy, Muaz, Zeyd ibn Sabit, Salim ve Ebu Zeyd.

Muhammed’in ölümünden sonra dinden dönme hareketleri ve isyanlar başlar. Dinden dönenlerle ve İslam devletine isyan edenlerle savaşlar başlar. Bu savaşlar sırasında Ömer, halife Ebubekir’e gelip; “Kurra`nın da katılmış bulunduğu Yemame savaşları şiddetlendi. Ben her yerde kurraları tüketeceğinden, onlarla birlikte Kur`an`nın da çokça zayi olacağından korkuyorum. Bu sebeple Kur`an`ın cem edilmesini emretmeni uygun görüyorum!” der. Ebubekir de ona: “Resulullah`ın yapmadığı bir şeyi nasıl yaparım?” diye cevap verir. Ancak Ömer ‘in ısrarlarıyla ikna olur ve Zeyd İbn Sabit’e Kur’an’ı toplatma görevini verir.
(Buhari, Fidailu'l-Kur'an 3,4 Tefsir, 9/20, Ahkam 37; Tirmizi Tefsir, 9/3103)

Zeyd, kumaş parçaları, hurma yaprakları, düz taş parçaları ve ezberlemiş olanların hafızalarından Kur’an’ı toplamaya başlar. Bir ayetin geçerli olabilmesi için 2 tanık olması şartı ile hareket eder. Ama Tevbe süresinin son kısmını sadece Hüzeyme`de bulduğunu ve tek tanıkla kabul ettiğini söyler. Neticede 1 yıl içinde toplanan kitap Ebubekir `e, o ölünce Ömer`e, o da ölünce Hafsa’ya emanet kalır. (Kütüb-i Sitte, hadis no: 944)

Derlenerek toplanan bu ilk mushafın bile tartışmalı olduğunu bizlere anlatan yine İslami kaynaklardır. Zira Recm ayetiyle ilgili tartışmalar olmuştur bazıları bunun Kur'an'dan olduğunu savunmuşlardır.
Aişe (r.a.) der ki : Peygamber vefat edinceye kadar recm ayeti okunurdu.
(Müslim c. 4. s. 167, Tirmizî, c.2, s.309)

Aişe (r.ah) nakleder: “Recm ve büyüklerin ön defa şut emzirmesi (nin süt kardeşliği oluşturacağı) hususundaki ayetler benim yatağımın altında bulunan bir sayfa üzerinde yazılı idi. Peygamber vefat edince Peygamber’in vefatıyla meşgul olduk da keçi gelip onları yedi.”
(Dar-e Kutni, c.4, s.105, İbn-i Mâce, c.1, s.625)

Bundan başka Kur'an'ın şu anki halinde bulunan sureler hakkında bile tartışmalar olmuştur.
Ubeyy b. Kab bana şöyle dedi: “Ey Zerr, Ahzab suresini kaç (ayet) olarak okuyorsun?” Ben de “Yetmiş üç” dedim. O zaman şöyle dedi: “Oysa Bakara suresine benziyordu; Ya da ondan da uzundu. Biz onda recm ayetini de okuyorduk.”
Bir nakilde ise şöyle geçer: “O (Ahzap süresinin) sonunda şöyle diyordu: “Evli erkek ve evli kadın zina ettiklerinde, onları elbette recm edin! Allah’tan bir ceza olarak; ve Allah Aziz ve Hekim’dir!! (Kenz-ül Ümmâl, c.2, s.567, Ed-Durr-ül Mensûr (Suyûtî), c. 5, s180)

Eğer bu kaynaklarda söylenenler doğruysa günümüz Kur'an mushafındaki Ahzab suresinden 200'ü aşkın ayet eksilmiştir.

1370 YILLIK KUR'AN

2015 yılında İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi'nde dünyadaki en eski Kur'an-ı Kerim olabileceği düşünülen kitaptan bazı bölümler bulundu. Müslümanlar bulunan bölümlerin Karbon 14 tarihleme testine tabi tutulduğunu ve en az 1370 yıllık olduğunu söylediler ve bunu bir delil olarak ortaya atmaya başladılar. Oysaki meselenin asli öğle değil, bu tamamen çarpıtma bir haberdir.

Yapılan tahliller, parşömenin yüzde 95 olasılıkla, 568 ile 645 yılları arasındaki dönemden kalmış olduğunu gösteriyor. Birmingham Üniversitesi özel koleksiyonlar bölümü başkanı Susan Worrall, araştırmacıların, kitaptan geriye kalmış bölümlerin bu denli eski olabileceğini "hayal bile edemediklerini" söylüyor.

Bu haberde dikkat edilmesi gereken iki şey var. Birincisi Müslümanlar evrimle alakalı konularda Karbon 14 tarihleme testine itibar etmedikleri halde Kur'an'ın yaşıyla ilgili konuda her ne hikmetse düşünmeden inanabiliyorlar. İkinci husus ise Karbon 14 testinin ortaya çıkardığı tarih parşömenin 568 yılıyla 645 yılı arasına ait olduğunu söylüyor. Bu ne anlama geliyor? Yani bu yıllardan 568 yılı doğruysa o zaman bahsi geçen Kur'an Muhammed doğmadan önce yazılmış, zira Muhammed'in doğum tarihi 570 senesidir.

Yani anlayacağınız bulunan Kur'an sayfaları Muhammed doğmadan 2 sene önce yazılmış olabilir. Söz konusu buluşla ilgili Tarihçi ve "The Shadow of The Sword" (Kılıcın Gölgesi) adlı kitabın yazarı Tom Holland İslam'ın kökenine ilişkin bilgilerin şüpheli hatta yanlış olduğuna ilişkin bulguların artmakta olduğunu söyledi."
Holland, 'Bu, en hafif ifadesiyle, Kur'an'ın nasıl ortaya çıktığını kesin olarak bildiğimiz düşüncesini sarsıyor ve bunun Muhammed ve sahabeleri üzerinde de etkileri olabilir' diyor.

Kısaca özetleyecek olursak İngiltere'de bulunan Kur'an bir daha Muhammed diye birinin yaşamadığı  iddialarını gündeme getiriyor. Fakat bu mevzuyu başka bir yazımda detaylı bir şekilde ele alacağım.

MUHAMMED’İN ÖLÜM EMİRLERİ: SUİKASTLER

Yazan: Serdar Kaangil


NADİR BİN HARİS’İN ÖLDÜRÜLMESİ


Nadir, Muhammed’in akrabalarındandı. Kureyşliler içinde zeki ve aydın bir insandı. Muhammed’in büyük bir iş peşinde olduğunu düşünüyor ve ona inanmıyordu.

Hicretten önce Nadir, Kuran ve Muhammed’in peygamberliği ile ilgili olarak halkı uyarır ve onun sahte bir peygamber olduğunu söylerdi. Onun bir kahin, sihirbaz veya şair olmadığını ama “aileleri ve insanları birbirine düşman eden bir büyücü” olduğunu iddia ediyordu.
(İbn Hişam, cilt 1. s.399)

Aynı eserin 320-321. sayfasında Nadir b. Haris’in şöyle konuştuğu yazılıdır :

“Bu adama karşı çıkma yolunuz sizi bir yere götürmez. O sizin aranızda yaşamakta. Şimdiye dek ahlâken en iyi olanınızdı; aranızda yaşayan en doğru, en dürüst ve emin kişi oldu daima. Siz tutmuş, onun bir kahin, sihirbaz, şair ve mecnun olduğunu söylüyorsunuz. Kim inanır buna? Ahali, bir kahin nasıl konuşur bilmiyor mu? Bir şairin, bir mecnunun halini tefrik edemez mi halk? Bu ithamların hangisini Muhammed’e yamayabilirsiniz ki halkın dikkatini ondan kaçırabilesiniz. Bakın! Ben size onunla nasıl baş edeceğinizi söyleyeyim.”

Sonra Irak’a gitti ve oradan” İran kisraları”, “Rüstem ve İsfendiyar’la ilgili masallar” vb. hikayeleri topladı ve Muhammed’in getirdiği Kuran’ın bunlardan farkı olmadığını anlatmaya başladı. “Bunlar da Muhammed’in söylediği türden şeylerdir. Üstelik ben onun gibi peygamberlik iddiasında bulunup, Allah’dan vahiy aldığımı da ileri sürmüyorum. Kur’an, bunlar gibi eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diyordu.
İslam Tarihi, Asım Köksal, cilt 1-258

Aşağıdaki ayetin Nuzül sebebinin bu olduğu söylenir:

Lokman suresi 6.ayet: İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmi delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara rüsva edici bir azap vardır.

Bedir savaşında esir düştü. Nadir’ı esir alan Mikdad b. Esved’di. Muhammed, Nadir’ın öldürülmesini emredince Mikdat fidye alamayacağı için, “Ya Resulallah, o benim esirimdir” dedi. Muhammed, “O Allah’ın kitabı hakkında ileri geri konuşuyordu” dedi ve öldürülmesini emretti. Mikdat tekrar, “Ya Resulallah, o benim esirimdir” dedi. O zaman Muhammed, “Allah’ım Mikdat’ı lütfunla zengin kıl” diye dua etti. Miktad, “İstediğim buydu” dedi. Nadir’in başı Ali tarafından kesildi. Onunla birlikte birçok esir de öldürüldü. Kureyş’in ileri gelenlerinden Ukbe bin Muayt da fidyesi kabul edilmeyerek öldürülenler arasındaydı.

Ukbe’nin Mekke döneminde birgün Muhammed’i boğmak istediği, bir başka gün namaz kılarken yüzüne hayvan işkembesi attığı, bu nedenle affedilmeyip öldürüldüğü rivayet edilir.

EBU AFAK’IN ÖLDÜRÜLMESİ (624)
Medine’deki şairlerden ve Muhammed’e inanmayanlardandı. Yahudi olduğu iddia edilir.Bedir Savaşının akabinde yazdığı söylenen şiirinde şöyle der:

Uzun yıllar yaşadım ama Kayla Oğulları gibi bir araya geldiklerinde üstlendikleri şeyi yapma ve müttefikleri konusunda onlardan daha sadık olan,
dağları deviren ve hiçbir zaman boyun eğmeyen,
bir topluluk ya da halk görmedim.
Onlara gelen bir atlı onları,
Her konu hakkında
“Haram” ve “Mübah”diyerek ikiye ayırmıştır.
Yüceliğe ve krallığa inansaydınız Tubba’yı izlerdiniz.
(Ibn Ishaq, Sirat Rasul Allah, p.675)

Tubba: Daha önce aynı toprakları işgal eden Yemenli bir yöneticiydi ve Kayla oğulları ona karşı direnmişlerdi.
İbn Sad’în kitabı Tabakat el-Kebir’de (Cilt 2 Sayfa 32) Ebu Afak’ın öldürülmesi şöyle anlatılır:

“…bundan sonra Allah’ın elçisi Hicretten sonraki 20. ayın başlangıcında Salim İbn Umeyr el Amr’ının Yahudi olan Ebu afak’a karşı seriyyesi gerçekleşti. Ebu Afâk, Beni-Amr ibn Avf’dandı ve 120 yaşına gelmiş olan ihtiyar bir adamdı. Yahudiydi ve insanları Allah’ın elçisine karşı kışkırtıyordu ve Muhammed hakkında alaycı şiirler yazıyordu.

Muhammed bu şiirleri duyunca “Bu alçak adamı benim için kim öldürecek” diye sorar.

Bedir savaşına katılmış olan Salim ibn Umeyr “Ya Ebu Afak’ı öldürmeye ya da onunla birlikte ölmeye yemin ediyorum” dedi. Bunun için fırsat kollamaya başladı ve bir gün hava çok sıcakken Ebu Afak dışarıda açıkta yattı. Bunu bilen Salim ibn. Umeyr kılıcını onun ciğerine sapladı ve kılıç yatağa değene kadar üzerine abandı. Allah’ın düşmanı bağırdı ve insanlar onun yanına koştular ve sonra evine götürüp onu gömdüler.”

ESMA BİNT MERVAN’IN ÖLDÜRÜLMESİ (624)
Yezid b. Zeyd’in eşi ve 5 çocuk annesiydi. Beni Khatma kabilesindendi ve şairdi.

Bu kabilede de Muhammed’e sadık müminlerin sayısı artmıştı. Buna karşın inanmayanlar da çoktu. Asma b. Mervan da Muhammed’e inanmamakta ve onu yazdığı şiirlerle eleştirmekteydi.
Muhammed, Asma’nın aleyhindeki şiirlerini ve konuşmalarını haber almaktaydı. Anlaşılan o ki, Muhammed aleyhine okuduğu şiirleri kendi kabilesinden Muhammed’e ileten ajanlar vardı.

Ebu Afak’ın öldürüldüğünü duyunca üzüntüsünü şu dizelerle şiire döker:

Malik, Nebit, Afvoğulları!
Düşman üzerine atılarak birbirinizle yarışarak yürüyün
Düşman üzerine atılarak yürüyün Hazrecoğulları!
Sizler, sizden olmadığı halde yanınıza gelen yabancıya itaat ettiniz
O’na boyun eğdiniz ki, o ne Mu’dar’dandır ne de Mezhic’dendir.
Başları kestikten sonra hala ondan pişmiş çorba umar gibi umut içindesiniz
Ondan bir şey uman aldanır, umutlar boşunadır!

Muhammed Asma’nın bu şiirlerine öfkelenir ve öldürülmesine karar verir.

“Kim beni Mervan’ın kızından kurtaracak?” diye sorduğunda;
Adiyy b. Hareşe isminde (gözleri görmeyen) bir Müslüman bu göreve talip olur. Muhammed’in adamları Bedir’den döndükten sonra Adiyy ile birlikte Ramazan’ın yirmibeşinci gecesi o kadının evine giderler. Evdekiler uykudadır. Asma, çocukları ile birlikte yatmakta olup, hatta bir bebeği de onun üstüne uzanmış durumdadır. Adiyy eliyle yoklayarak bebeği kenara çeker ve gözleri görmemesine rağmen kılıcını Mervan’ın göğsüne dayayıp yüklenir ve kılıç Mervan’ın arkasından çıkar.

Sabah olunca gelip Muhammed ile birlikte namaza durur.
Muhammed onu tedirgin görünce “Ya Umeyr Mervan’ın kızını mı öldürdün ?” diye sorar.
O da “Evet ya Rasulullah, acaba hata mı ettim?” diye cevap verir.
Muhammed “Hayır onun için iki keçi bile birbiriyle toslaşmazdı” der.

Başka kaynaklarda Muhammed’in söylediği son söz şöyledir :
“Onun kanı hederdir, sorup karşı çıkacak kimse yoktur” .
(Mahmud Esad- İslam Tarihi “Tarih-i Din-i İslam” Sayfa – 550-551)

Ömer “Tebrikler doğrusu, böyle kör bir şahıs böyle mühim bir hizmette bulunsun” deyince Muhammed cevap olarak, “ Ya Ömer, kör deme, O gerçeği gören mert bir kişidir. Habersizce Cenab-ı Hakk’a ve Resulü’ne yardım etmiştir” der. Muhammed böyle başarılı bir işi “kör” olmasına rağmen yerine getirdiği için Adiyy b. Hareşe’ye Umeyr yani “gözleri gören” ismini takar.
(İbn İshak Allah’ın Resulü’nün Sireti (S.675-676); İbn Sad “Tabakat el-Kebir” (Cilt 2 Sayfa 31); Necip Fazıl Kısakürek, Çöle İnen Nur, Büyük Doğu Yayınları, 13. basım, s. 246); İbn Hişam, Siret, 2/636-37; İbn Kesir, es-Siretu’n-Nebeviye,4/438)

Bu cinayetten bir gün sonra Khatma kabilesinin tamamı Müslüman olur.

ŞAİR KA’B İBN EL-EŞREF’İN ÖLDÜRÜLMESİ (624)
Ka’b Yahudi Nadiroğullarına mensup bir şair idi. Bedir Savaşında öldürülenleri duyunca “Vallahi, eğer Muhammed bu ulu kişileri öldürtmüşse yerin altı üstünden daha hayırlıdır.” (İbn Hişam, Es-Sîretü’n-Nebeviyye, s.124–127) Diyerek Mekke’ye gitti. Bedir’de öldürülenler için mersiyeler okudu, Mekkelilerle ağlaştı. Daha sonra tekrar Medine’ye döndü. Müslümanlar ve kendisi aleyhine okuduğu hicivli şiirlere Muhammed daha fazla dayanamadı ve onun öldürülmesi için suikast timi oluşturdu. (Sahih-i Buhari, 4:52:270)
Bu timin içinde Ka’b’ın süt kardeşi Ebu Naile Silkan da vardı. Muhammed’in olduğu yerde baba evladı, kardeş kardeşi, amca yeğeni tanımazdı ve tabii ki bir insanın süt kardeşinin de onu tanımaması normaldi.Suikast timi Evs kabilesindeki şu kişilerden oluşuyordu:
Ebu Nail Silkan (Ka’b’ın süt kardeşi)
Muhammed bin Mesleme
Abbad bin Bişr
Haris bin Evs
Ebu Abs bin Cebr
(TDV, İslam Ansiklopedisi, cilt: 24, sayfa: 3-4)

Suikast planı bir tuzaktı. Ka’b Nadiroğullarıyla birlikte kalede yaşıyordu. Önce Ka’b’la görüştüler ve ona Muhammed’den yakınarak kendilerinden vergi istediğini söylediler. Ondan borç istediler. Silahlarını rehin bırakmak üzere anlaştılar. Belirlenen zamanda tekrar gelmek üzere ayrıldılar. Sözleştikleri zamanda tekrar gelip Ka’b’a seslendiler. Eşinin kuşkulanıp uyarmasına rağmen Ka’b “ Onlar benim kardeşlerim, dostlarım” diyerek yanlarına iner.
Plana göre Mesleme, Ka’b’ın başını koklarken yakalayıp tuttuğunda diğerleri saldıracaktır.

Süleyman Ateş öldürülüş anını şöyle anlatıyor:

“Ka’b’ın üzerinde zırh olduğu için adama kılıç işlemiyordu. Muhammed İbn Mesleme, kılıcın ucunu Ka’b’ın göbeğinin altına koyup üstüne abandı. Adamın anüsüne kadar sapladı. Ka’b yıkıldı”.(S. Ateş- Kuran’a göre Hz.Muhammed’in hayatı. S.565)

Medine’de, Muhammed’e bağlılık ve sadakat bakımından birbirleriyle rekâbet halinde iki Müslüman kabile vardı. Evs’ler ve Hazreci’ler. Bunlardan biri Muhammed’e hizmette bulunsa, diğeri kıskanıp benzeri ya da daha iyi bir hizmette bulunma hevesindedir.

Ka’b’ın öldürülmesi Muhammed’i çok sevindirmişti. Bu yüzden Evs kabilesini övmüş olması Hazreci kabilesini kıskandırmıştı.

[Stillman, Norman (1979). The Jews of Arab Lands: A History and Source Book. Jewish Publication Society (Translation of Ibn Hisham's al-Sira al-Nabawiyya (The Life of The Prophet)). pp. 124–127. ISBN 978-0-8276-0116-1.]
[Montgomery Watt, W. "Ka'b ibn al-Ashraf". Encyclopaedia of Islam (Online ed.). Brill Academic Publishers. ISSN 1573-3912.]
[İbn İshak, Hz.Muhammed'in Hayatı]

İBN SUNAYNA’NIN ÖLDÜRÜLMESİ (624)
Süneyye olarak da tanınan İbn Sunayna Yahudi tacirlerindendi. Muhayise b. Mesud tarafından öldürüldü. Muhammed, Yahudi şairi Ka’b Eşref’in öldürülmesinden sonra “Yetkiniz altındaki her yahudiyi öldürün” emri vermişti ve bu emir üzerine Muhayissa, yakın ticari ve sosyal ilişki içinde bulunduğu Suneyna’nın aniden üzerine atlayarak onu öldürdü.

Muhayyısa´nın henüz Müslüman olmayan ağabeyi Huvayyısa b. Mes´ud ona vurmaya başladı ve:
“Ey Allah düşmanı! Onu öldürdün ha?! Vallahi, senin karnında onun malından pek çok içyağı vardır!” dedi.

Muhayyısa:
“Vallahi, onun öldürülmesini bana öyle bir zât emretti ki, eğer o seni öldürmemi de bana emretseydi, muhakkak senin boynunu da vururdum!” dedi.

Huvayyısa´nın İslâmiyete girmesine ilk sebep, bu cevap oldu.

Huvayyısa:
“Şaşılacak şey! Eğer Muhammed öldürülmemi sana emretse, gerçekten beni öldürür müsün?” dedi.

Muhayyısa:
“Evet! Vallahi, o senin boynunu vurmayı bana emretseydi, muhakkak, senin de boynunu vururdum!” dedi.

Huvayyısa:
“Vallahi, seni bu duruma getiren bir din, hayrete şayandır!” dedi ve o da Müslüman oldu.

İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 62, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 191-192, Taberî, Târih, c. 3, s. 5, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 3, s. 200, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1464, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 144, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 1, s. 301, Zehebî, Megâzî, s. 1 31, E bu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 4, s. 5.

EBU RAFİ’NİN ÖLDÜRÜLMESİ (624)
Ebu Rafi de Hayberli bir Yahudi tacirdir. Evs kabilesinin Şair Ka’b Eşref’i öldürmesini kıskanan Hazreci’ler, Ka’b kadar değerli birini öldürüp Muhammed’in gözüne girmek isterler. Akıllarına Ebu Rafi gelir. Gatafan kabilesini Muhammed’e karşı savaşa kışkırttığı ve tacir olduğu için faizle borç para verdiği vb. bir takım ithamlarla suçlayarak Muhammed’den öldürmek için izin isterler. Muhammed onu öldürtmek için Abdullah bin Atik’ komutasında bir tim oluşturur. Tim üyeleri:
Abdullah bin Atik
Mesud bin Sinan
Abdullah bin Üneys
Ebu Katede Haris bin Ribiy
Hüzai bin Esved den oluşan 5 kişilik bir fedai timiydi.

Ebu Rafi Hayber’de bir kalede yaşıyordu. Abdullah bin Atik’in süt annesi Hayberli olduğu için bu yöreyi çok iyi biliyordu.Abdullah İbn Atik kalenin içine sızmayı başarır ve bir ahıra saklanır. Herkes çekildikten sonra Atîk, Ebu Rafi’nin yatak odasına sızar.Ebu Râfi, karanlık bir oda içinde, ailesinin arasında uykuya yatmış bulunuyordu.
Abdullah b. Atîk; Ebu Râfi’in odanın neresinde olduğunu kestiremediğinden, anlamak için:

“Ebu Râfi !” diyerek seslendi.

Ebu Râfi:
“Kim o?” dedi.

Abdullah b. Atîk, ses gelen tarafa yaklaşıp ona kılıçla ilk darbeyi indirdi. Fakat, bir iş görememiş olmanın heyecanı ve dehşeti içinde kaldı.

Ebu Râfi çığlık koparınca, Abdullah b. Atîk, hemen dışarı çıktı.

Kısa bir müddet sonra, tekrar içeri girip sesini değiştirerek:
“Nedir bu feryad ey Ebu Râfi?” dedi.

Ebu Râfi:
“Anan Cehenneme! Sen seslenmeden önce, birisi bana oda içinde kılıçla vurdu!” dedi.

Abdullah b. Atîk, ona kılıçla bir darbe daha indirip iyice yaraladı. Fakat, yine öldüremedi.

Sonra, kılıcın keskin ucunu kamına basınca, Ebu Râfi arkasına devrildi.

Sahih Buhârî, c. 5, s. 26-28, Taberî, Târîh, c. 3, s. 6-7, Beyhakî, Sünenü´l-kübrâ, c. 9, s. 80, Delâilü´n-nübüvve, c. 4, s. 37-38, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 147-148, Zehebî, Megâzî, s. 285-286.

Suikast timindeki herkes Ebu Rafi’yi kendisinin öldürdüğünü iddia eder.

Bunun üzerine Muhammed, herkesin tek tek kılıcını kontrol eder. Öldürenin Abdullah b. Uneys olduğunu söyler, çünkü kılıcında kemik izleri görmüştür. Taberi’de olay şöyle anlatılır:

“Biz, yatağında bulunan (kocasına) kılıçlarımızla vurmaya başladık; gecenin karanlığında onu ancak ince ve beyaz Kıpti bezine benzeyen beyazından dolayı seçebildik… Biz ona kılıçlarımızla vurduktan sonra Abdullah bin Üneys kılıcını onun karnına saplayarak öbür tarafına geçirdi. Yahudi bu sırada: -‘Yeter, yeter’- diye bağırıyordu. Bundan sonra biz onun yanından çıktık.
Abdullah bin Atık’ın gözleri iyi görmüyordu, bu yüzden inerken basamaktan düşerek ayağını şiddetli bir surette incitti; onu yükleyerek çeşmeden akan şu çukuruna kadar götürdük. Biz o çukurda saklanacaktık. Kalede ateşler yakıldı, bizi her taraftan araştırmaya koyuldular. Ancak bizi bulmaktan ümidi kestikten sonra yaralının (Ebû Râfi’in) yanına dönerek onu her taraftan sardılar. O, onlar arasında can çekişiyordu. Biz, Tanrı düşmanının ölüp ölmediğini bilmek istedik.
Aramızdan biri: -‘Ben gidip anlar, ve bekleyerek onun haberini getiririm’- dedi; ve Yahudiler arasına karıştı. Yahudiler arasına karışan adam şöyle diyor: -Ben yanlarına geldiğim vakit Yahudilerin ileri gelenleri onun yanında toplanmışlar(dı); karısının elinde kandil vardı. O, kandilin ışığında kocasının yüzüne bakıyor, aynı zamanda toplanmış olan adamlarla konuşarak: -Tanrı adına and içerek teyit eylerim ki, İbn-i Atik’in sesini işitmiş gibi oldum, fakat sonradan kendi kendime "İbn-i Atik Medine’dedir, bu memlekete nasıl girebilir?" dedim.
Bu arada ben de yaralının yüzüne bakmak üzere yanına yanaştığım vakit karısı: "Yahudi ilâhına and içerek ölmüş olduğunu temine derim" dedi. Haber almaya giden arkadaşımız: -Bu söz benim için her şeyden daha hoştu- diyor.
O, bize İbn-i el-Hukayk’in (Ebû Râfi’i’n) ölüm haberini getirdi. Bundan sonra biz, arkadaşımızı (İbn-i Atik’ı) yükleyerek kaleden ayrıldık. Tanrı elçisinin katına gelerek Tanrı düşmanını öldürdüğümüzü haber verdik. Fakat onu hangimizin öldürdüğü hakkında aramızda ihtilâf baş gösterdi. Her birimiz onu kendisi öldürmüş olduğunu iddiâ ediyordu. Bunun üzerine Tanrı elçisi: -Haydi kılıçlarınızı gösteriniz- dedi. kılıçlarımızı getirdik; o, kılıçlara baktı ve Abdullah bin Üneys’in kılıcını gözden geçirdikten sonra: -Bu kılıcın sahibi onu öldürmüştür, ben bu kılıçta kemik izleri görüyorum- dedi” (Milli Eğitim Bakanlığı yayınları: Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, İstanbul, 1966, cilt II. sh. 365-6)

ÜSEYR BİN ZÂRİM’İN ÖLDÜRÜLMESİ (627)
Üseyr, Hayber Yahudilerindendi. Hicretin 6. yılında Muhammed, 3 kişilik bir heyeti Abdullah bin Rehava başkanlığında Hayber’e göndermişti. Rehava, Hayber’de 3 gün kaldı. Yahudilere başkanlık eden Üseyr bin Zarim’le görüştü. Döndüğünde Üseyr’in Gatafan kabilesini Müslümanlara karşı kışkırttığını Muhammed’e anlattı. Muhammed, Üseyr için planını yaptı ve Rehava’yı bu defa 30 kişiyle Hayber’e gönderdi. Muhammed’in kendisini Hayber’e vali olarak atadığını, kendisini görmek için Medine’ye beklediğini iletti. Teklife kanan Üseyr’le birlikte yola çıktılar. Yahudiler de 30 kişiydi. Hayber’e 6 mil mesafede bulunan Karkara’ya geldiklerinde Üseyr kuşkulandı, pişman olup gitmekten vazgeçti ve geri dönmek istedi. Bunu anlayan Abdullah İbn Üneys kılıcına davranıp onun ayağını kesti, Üseyr de elindeki değnek ile Abdullah b. Üneys’in başına vurdu. Üseyr’le birlikte 29 Yahudi kılıçtan geçirilerek öldürüldü. Bir kişi kaçtı. Üneys, Muhammed’e geldi ve Muhammed onun yarasını tükürerek iyileştirdi.
(Taberi–Tarih 3/155)
(William Muir, The life of Mahomet and history of Islam to the era of the Hegira, Volume 4, p. 17)
Mubarakpuri, The Sealed Nectar, p. 241
İbn Hişam & İbn İshak, Allah’ın Resulü’nün Sireti (Sirat Rasul Allah)

HALİD BİN SÜFYAN’IN ÖLDÜRÜLMESİ (625)
Hüzeyl Kabilesi (Beni Hüzeyl) Lihyanoğulları kolundandı. Muhammed, Halid b.Süfyan’ın kendisine karşı çarpışmak için adam topladığı istihbaratını alır ve Abdullah b.Üneys’e onu öldürmesi için talimat verir.
Abdullah, Muhammed’den Halid’i aldatmak için kendisini kötüleme konusunda izin ister. Muhammed de “istediğini söyleyebilirsin” der. Halid’in eşgalini tarif eder ve ekler:- O’nu gördüğünde şeytanı hatırlarsın. Onunla senin arandaki alamet; onu görünce kendinde bir ürperme ve korku hali bulursun.”Abdullah, aldığı talimat doğrultusunda Halid’in kabilesine doğru yola çıkar ve Urana vadisine ulaşır. Orada bir kadın çobanı görür ve Halid.b. Süfyan’ı sorar, o da “İşte buraya doğru gelen o” der. Halid Süfyan ona kim olduğunu sorar ve o da Muhammed’e karşı savaşmak istediğini ve kendisinin bu amaçla bir ordu oluşturduğunu duyduğu için onun yanına geldiğini söyler. Bunun üzerine Halid. Süfyan onu alır, götürür misafir eder. Yedirir, içirir. Herkes uykuya çekilince Abdullah bir punduna getirip Halid’i öldürür. Bu işe karşılık Muhammed ona bir asa hediye eder ve “Cennette kullanırsın” der.
Abdullah’ın vasiyeti üzerine bu asa kefenine sarılıp öyle gömülmüş.
Cennette kullanacak ya! :)

[Ahmed bin Hanbel, Müsned 3:496; Vâkıdî, 2:533; Ebu Davud, Sünen, hadis no: 1244, Darüsselam referans hadis no: 1249; Taberi, cilt 7]
[Ibn Hisham, Ibn Ishaq, The life of Muhammad: a translation of Isḥāq's Sīrat rasūl Allāh, p. 482]
[Gabriel, Richard A., Muhammad, Islam's first great general, University of Oklahoma Press, p. 126, ISBN 9780806138602, 2008]

NOT: Bu suikast listesi aslında aşağıdaki gibi oldukça uzundur, onları da başka makalelerde ele alacağım:
  1. Esma bint Mervân, Ocak 624 (suikast)
  2. Ebu Afek, Şubat 624 (suikast)
  3. El-Nâsır bin el-Hâris, Mart 624 (Ali tarafından başı kesildi)
  4. Ukbe bin Ebi Muayt, Mart 624 (Asim ibn Thabbit veya Ali tarafından başı kesildi)
  5. Ka'b bin Eşref, Eylül 624 (suikast)
  6. Ebu Râfi bin Ebu el-Hukayk, Aralık 624 (suikast)
  7. Halid bin Süfyan, 625 (suikast)
  8. Ebu Azze Amr bin Abdullah el-Cumahi, Mart 625 (Ali tarafından başı kesildi)
  9. Muawiyah bin Al Mugheerah, Mart 625 (esir edildi ve infaz edildi)
  10. Al-Harith bin Suwayd al-Ansari, Mart 625 (Osman tarafından başı kesildi)
  11. Ebu Süfyan, 627
  12. Beni Kurayza kabilesi, Şubat-Mart 627
  13. Abdullah ibn Ubayy, Aralık 627
  14. Al-Yusayr ibn Rizam, Şubat 628
  15. Ukil'den sekiz adam, Şubat 628
  16. Rifa’ah bin Qays, 629
  17. Abdullah bin Khatal, Ocak 630
  18. Fartana, Ocak 630
  19. Quraybah, Ocak 630
  20. Huwayrith ibn Nafidh, Ocak 630
  21. Miqyas ibn Subabah, Ocak 630
  22. Sare, Ocak 630
  23. Harith ibn Hisham, Ocak 630
  24. Zubayr ibn Abi Umayyah, Ocak 630
  25. Esved el-Ansî, Ocak 630
  26. İkrime bin Ebu Cehil, Ocak 630
  27. Wahshi ibn Harb, Ocak 630
  28. Ka'b ibn Zuhayr ibn Abi Sulama, Ocak 630
  29. Al-Harith bin al-Talatil, Ocak 630
  30. Abdullah ibn Ziba'ra, Ocak 630
  31. Hubayrah, Ocak 630
  32. Hind bint Utbah, Ocak 630
  33. Amr ibn Jihash, Ağustos 625
  34. Dumet-ül Cendelin Kralı/Prensi, Ekim 630
  35. Umaiya bin Khalaf Abi Safwa
  36. Kör adamın karısı/cariyesi
  37. Ibn Sunayna
  38. Abdallah ibn Sa'd ibn Abi Sarh, Ocak 630
  39. Ibn an-Nawwahah
  40. Aslam kabilesine mensup adam
  41. Kinana ibn al-Rabi ibn Abu al-Huqayq, Temmuz 628
  42. Bahilah ve Banu Khath'am kabileleri, 632

NE FETVA VEREYİM ABİME?

Hazırlayan: A.Kara


NE FETVA VEREYİM ABİME?


Diyanet İşleri Başkanlığına TOKİ projeleri ile ilgili şöyle bir soru yönelttiler:
TOKİ tarafından uygulanan Sosyal Konut Projesinin dini hükmü nedir?

Başkanlık, projelerde ev almak için kullandırılan kredileri veren kamu bankalarının amacının faiz elde etmek olmadığı, amacın gelir elde etmek değil ev almak olduğunu söyledi. Yani diyanet bu projeden yararlanmanın caiz olduğunu söyledi.

Kurul fetvasında yayınlanan cevap özetle şu şekilde:
“İslam’da faiz, kesin olarak haram kılınmıştır. Bir zaruret bulunmadıkça faiz almak da vermek de caiz değildir. İş kurmak veya genişletmek; ev, araba satın almak üzere kişi, kuruluş veya bankalardan alınan faizli krediler de bu kapsamdadır ve caiz değildir. TOKİ aracılığıyla devreye alınan son uygulama ise devletin, alt veya orta gelirli vatandaşlarına yönelik olarak ürettiği bir sosyal konut projesidir. Bu projede, peşinat haricindeki tutar, kamu bankaları vasıtasıyla kredilendirilmekte olup devletin söz konusu borçlandırmadaki amacı, faiz geliri elde etmek değil, aksine ödeme güçlüğü içindeki vatandaşlarının ev sahibi olmalarına yardımcı olmaktır.

Bu itibarla, devlet TOKİ’nin bu uygulamasında başka bir yolla konut alma imkânı tanımadığından, belirtilen niyet ve amaçlar doğrultusunda söz konusu projeden yararlanmak caizdir.”

Hani hep anlatmaya çalışıyorum ya, din ve siyaset tamamen insanları yönetmek, istediğini elde etmek ve yaptırmak içindir diye, işte bu olay da yüz binlerce örnekten sadece biri. Zamanında "ben peygamberim" "Tanrı benimle konuşuyor" diyen ve peygamber olduğuna inanılan ne kadar zat varsa hepsinin amacı da bugünden farksızdı. Yani amaçları isteklerine ulaşmaktı.

Domuzu haram kılarak yetiştirdikleri küçükbaş hayvanların satışının baltalanmasını engellemek,
Savaşta ele geçirilen kadını ganimet ilan ederek onları köle pazarlarında satma yani para kazanma veya onları kendisi ve çevresindeki destekçilerinin arzuları için kullanma imkanı elde etmek,
Haklarında çıkarılan dedikodulara karşı halkı ilahi mesaj geldi diyerek Tanrı ağzıyla korkutmak,
Eşleri ile yaşadıkları sıkıntıları bile Tanrıyı ortak ederek sahip oldukları kadınları dizginlemek,
Yine sözde ilahi mesajlar sayesinde gönlünün istediği hangi kadın varsa ona sahip olabilmek,
Dönemin önde gelenlerine veya güçlü kabileleri göz kırpan, onları safına çekmeyi amaçlayan söylemler üretebilmek,
Yanında savaşacağı insanlara vaatler vererek onların ölüm korkularını bastırmak,
Allah söyledi, görüşmeden önce bana görüşme parası verin diyerek keseyi doldurabilmek,
Allah öyle emretti, Allah'ın isteği buymuş diyerek evlatlığının karısını kendi karısı yapabilmek,
Bakın, Allah baskın yapan atları, yani aynı zamanda onlara binen sizleri de övüyor diyerek fedailere gaz verebilmek,
Koskoca Allah ganimetten 5 de 1 pay istiyor diyebilmek,
ve bunlar gibi yüzlerce işi halledebilmek, isteklerini yerine getirebilmek için DİN mükemmel bir araçtı.

Günümüzde de görüyoruz ki DİN hala mükemmel bir araç ve nerede para var ise, nerede siyaset var ise orada mutlaka din var. Çünkü dini kullanarak inançlı olan insanların sizin eylemleriniz karşısında susmasını, size karşı sessiz kalmasını hatta sizi şakşaklamasını bile sağlayabilirsiniz.
O yüzden Din ve Siyaset aynı elin parmakları gibidir ve gerek oy toplarken, gerek halkı yönetirken, gerek eylemlerini haklı gösterirken kullanılabilecek en etkili ve mükemmel araç dindir.

Bu yüzden de Diyanet haram olan faize bir kılıf bularak iktidara yaranmak için bir nevi NE FETVA VEREYİM ABİME fetvası vermiş, bu şekilde siyasi iktidara da destek olmuştur. Şaşırdım mı? Hayır...

ALLAH MUHAMMED'E HARAM İŞLEYEBİLİRSİN DİYEBİLİR Mİ?

Yazan: FileOzof


ALLAH MUHAMMED'E HARAM İŞLEYEBİLİRSİN DİYEBİLİR Mİ?


"Seni öyle sevdim ölürcesine
Tanrının yazdığı şiircesine" (Emel Sayın). Bir Tanrı düşünün.
Kitabında sadece "bir kulunu" ilgilendiren şeyler yazmış olabilir mi? Diyeceksiniz ki o bizim için hayat modeli. Fakat istediğiniz kadar kafa patlatın  bir kişiye has olmak üzere verilen imtiyazı kendi hayatınıza uyarlayamazsınız.

Ahzab Suresi 50. ayet
﴾50﴿ Ey peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verip de elinin sahip olduğu kadınları, seninle birlikte hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını, teyze kızlarını, kendini peygambere mehirsiz olarak bağışlar da peygamber de onunla evlenmek isterse böyle bir mümin kadını -ki sonuncusu diğer müminlere değil, *zatına mahsustur* - sana helâl kıldık. Müminlere eşleri ve sahip oldukları kadınları hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz. *Sana mahsus* olanı güçlük çekmeyesin diye meşrû kıldık. Allah çok bağışlayıcı, pek esirgeyicidir.

Bizim sorunumuz Tanrının birilerine cinsel imtiyazlar vermesi değil. Bizim sorunumuz bu imtiyazların evrensel olduğuna inanılan kitaba yazılması.

Biz dahi bunu öyle bir dehşetle okuduk ki çarpıcı bir detayı fark edemedik. Şimdi gelin birbiriyle çelişen ifadelere bakalım ve bunun ancak bir insan ürünü olduğunu gösterelim.

Biliyorsunuz daha önce Muhammed'in Kıpti Mariye ile olan ilişkisinden bahsetmiştik. Muhammed bu ilişkiden sonra bir ay bekliyor ve daha sonra Tanrı'dan ayet geldi diyerek hanımlarını boşamakla tehdit ediyor.
Şimdi gelin, o ayetlere tekrar göz atalım.

Tahrim Suresi 1-5
1﴿ Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.
﴾2﴿ Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşrû kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır; O bilendir, hikmet sahibidir.
﴾3﴿ Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu peygambere açıklayınca peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine konuyu anlatınca o, "Bunu sana kim haber verdi?" diye sordu. "Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi" diye cevap verdi.
﴾4﴿ İkiniz de Allah’a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü kalpleriniz eğrilmişti. Ama peygambere karşı bir dayanışma içine girecek olursanız bilin ki herkesten önce Allah onun dostu ve koruyucusudur, sonra da Cebrâil ve iyi müminler. Melekler de bunların ardından onun yardımcısıdır.
﴾5﴿ Eğer sizi boşayacak olursa rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah’a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bâkire eşler verebilir.

1. ayete dikkatle bakın. Eşlerini bir arada tutmak arzusuyla, Allah'ın "sadece" Muhammed'e helal kıldığı, Muhammed'in kendisine yasakladığı   şey ne olabilir?  Konuyla ilgili iki rivayet olsa da sadece Muhammed için helal kılınan şey Mariye ile ilişkiye girmektir.

Ahzab 50 Arapçasını ve Tahrim 1 Arapçasını karşılaştıralım.
Tahrim 1
  يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ *لَكَۚ* تَبْتَغ۪ي مَرْضَاتَ اَزْوَاجِكَۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Yıldız içine aldığımız kelime (leke) sadece bir kişiye söylenilen sözler için kullanılır.
Örneğin Ahzab 50'de geçen kadının peygambere kendini hibe etmesi  ifadesi içinde (leke) kullanılır.
Ahzab 50
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَحْلَلْنَا *لَكَ* اَزْوَاجَكَ الّٰـت۪ٓي اٰتَيْتَ اُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ مِمَّٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلَيْكَ وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ الّٰت۪ي هَاجَرْنَ مَعَكَۘ وَامْرَاَةً مُؤْمِنَةً اِنْ وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ اِنْ اَرَادَ النَّبِيُّ اَنْ يَسْتَنْكِحَهَا*خَالِصَةً *لَكَ* مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ ف۪ٓي اَزْوَاجِهِمْ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

Görüldüğü gibi yıldız içindeki kelimeden önce gelen (hâlisaten) "mahsus olarak" demektir.
Ve yıldızlı kelimenin sadece bir kişiye mahsus olduğunu destekler niteliktedir. Yani Tahrim suresinin bal şerbetiyle alakası yoktur. Zira bal şerbeti Müminlere de helal kılınmıştır.

Şimdi Ahzab Suresinin devamına bakalım ve daha başka hangi hükümler gelmiş inceleyelim.

Ahzab Suresi 51-52. ayetler
(51) Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın. Uzaklaştırdıklarından birini tekrar istemende senin için bir sakınca yoktur. Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır. Allah gönüllerinizdekini bilir, Allah ilim ve hilim sahibidir.
(52) Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz; mülkiyetin altında bulunanlar dışında kadınlarını, "güzellikleri hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmen de" helâl olmaz. Allah her şeyi görüp gözetmektedir.

Ahzab Suresinin 52. ayetinde Muhammed'e "eşlerini boşamak" haram kılınıyor.
Öte yandan Ahzab Suresi 90. sırada nazil olmuş ve Tahrim Suresi ise 107. sırada nazil olmuştur.(1) Yani başka eşler alınmasını yasaklama emri daha erken gelmiştir. Ve bir daha bakın Tahrim Suresi 5. ayete. Peygamber eşlerini boşayabilir diyor... Herhalde Allah öyle bir öfkeye kapılmış ki daha dün ne dediğini unutmuş.
Ah pardon... Bir insandan böyle hatalar beklenir değil mi? Yani Muhammed öyle bir öfkeye kapılmış ki daha dün ne yazdığını unutmuş.
Şimdi diyeceksiniz ki madem böyle bir çelişki var bu neden söylenmemiş? Söylenmiş tabi... Eskilerin masalları diyen olmuş. O bir şairdir, delidir diyen olmuş. Demiş demesine de kelle koltukta ya hani o zamanlar. Ya öldürülmüş ya da sürgün edilmiş. Lütfen hakaret etmeden bir cevabınız varsa verin sayın Müslümanlar.
Gerçeği görmeniz dileğiyle...

KAYNAKLAR
• http://www.kuranmeali.com/Siralama.php?sira=nuzulsirasi
• Ahzab suresi 50-52.ayetler
• Tahrim suresi 1-5.ayetler

EVRENİN GENİŞLEMESİ MUCİZESİ (!)

Yazan: Kirpi


EVRENİN GENİŞLEMESİ MUCİZESİ (!)


Eski masallarla  Kur'an'ı kurtarma çabaları artık sonuç vermediği gibi başta Caner Taslaman gibi modernist Müslümanlar Kur'an'ı bilime uyarlamak için ayetleri manalarından kopararak sahte mucizeler üretmeye çalışıyorlar. Fakat yaptıkları şey hem kendilerini hemde dini komik bir duruma sokuyor. Örneğin sayın Caner Taslaman neredeyse tüm tartışma programlarında Kuranda evrenin genişlediği yazılıyor modern bilimin 1950 yılında bulduğunu Kuran 1400 sene önce söylemiş diye beyanda bulunuyor. Her ne hikmetse bu güne kadar Kuranda evrenin genişlemesini kimse görememiş fakat şimdi Caner bey bunu görmüş ve bizlere anlatıyor. Fakat geçenlerde çok ilginç bir videoyla karşılaştım sizinle videonun konusunu paylaşmak istiyorum. Abbas Güçlü ile Genç bakış programında genç bir arkadaşımız olan Buğra Caner beye bir soru soruyor. Soru özetle şöyle.

“Şu anki bilimsel gerçekliklerin Kur'an'da var olduğunu söylüyorsunuz. Bilim teoriler üzerine kurulu olduğu için bunlar yarın bir gün yanlışlanabilir. Bugün siz bir bilimsel gerçeğin Kur'an'da olduğunu savunuyorsunuz ama yarın bu bilimsel gerçek yalanlanırsa o zaman tavrınız ne olacak? Ben mi yanlış yaptım diyeceksiniz yoksa Kur'an mı yanıldı diyeceksiniz?”
Bu soruya Caner Taslaman'ın cevabı aynen şu şekilde oldu . “Tabi ki de ben yanlış yaptım derim”

Bunun konumuzla ilgisi ne onu söyleyeyim. Yani bugün Caner bey bilimde evrenin genişlemesi teorisinin Kur'an'da olduğunu savunuyor ama yarın biri çıkıp "yanlış yaptık, aslında evren genişlemiyor, sabit" derse o zaman Caner bey "ben de yanıldım, Kur'an'da evrenin genişlemesi yazmıyormuş" diyecek. Peki bu nabza göre şerbet değilse nedir Caner Bey?

Konumuza dönecek olursak dediğim gibi modernist Müslümanlar bazı bilimsel buluşları bakın işte 1400 yıl önce Kuranda yazılmış diyerek İslamın nakil değil akıl dini olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar. Fakat bu bilim dolu kitaptan şimdiye kadar hiç bir bilimsel buluş yapılamamış. Hiç bir bilim adamı da Kur'an okuyarak bilim insanı olamamış. Hep kafir dedikleri insanların yaptıkları bilimsel çalışmaları ayetleri eğip bükerek Kur'an'a uyarlamaya çalışmışlar. Bu çalışmalardan biri de Edwin Hubble tarafından kanıtlanan genişleyen evren çalışmasının Kur'an'a uyarlanmasıdır.

GENİŞLEYEN EVREN

Vesto Slipher (1875-1969), 1912 yılında galaksilerden gelen ışığın tayfını incelemeye başladı ve birçok galaksinin tayfı üzerindeki siyah çizgilerin olmaları gereken yerden kırmızı uca doğru kaydıklarını buldu. Bu olay, kırmızıya kayma olarak bilinmektedir. Ancak incelemeyi genişleten ve kırmızıya kaymanın nedenini bulan kişi, o dönemin en büyük gözlem evi olan Wilson Gözlemevi'nde çalışan Amerikalı astronom Edwin Hubble (1889-1953) oldu. Hubble’ın bilim tarihine geçen yardımcısı ise hiçbir eğitimi olmayan Milton Humason’du (1891-1972). Hubble, tayftaki kırmızıya kaymanın galaksilerin uzaklaşmasının bir sonucu olduğunu buldu. Buna göre uzaklaşan cisimden gelen elektromanyetik dalganın dalga boyu, uzaklaşma hızına bağlı olarak artar. Ama Hubble'ın en büyük başarısı, kırmızıya kaymanın, yani uzaklaşma hızının uzaklık ile orantılı olduğunu ortaya çıkarmasıdır. Başka bir ifadeyle bir galaksi ne kadar uzaksa o kadar büyük bir hızla uzaklaşmaktadır.

KUR'AN'DA GENİŞLEYEN EVREN

Ve-ssemâe beneynâhâ bi-eydin ve-innâ lemûsi’ûn(e)
Diyanet İşleri Meali (Eski)
Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.

Öncelikle ayetin orjinal metninde yani Arapçasında "ONU" zamiri bulunmuyor.  Bu sonradan ilave edilmiştir. Ayeti evrenin genişlemesi bilgisine yamayabilmeleri için yapılmıştır. Fakat anlaşılmasın diye parantez içine almamışlar.
Bizim gibi araştırmacıların eleştirileri üzerine Diyanet İşleri hatasını düzelterek şu şekilde çevirmiştir.

Diyanet İşleri Meali (Yeni)
Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.
İşin garip tarafı Zariyat 47 ayetini 1950 yılından Edwin Hubble evrenin genişlediğini bulmadan önce neredeyse tüm tefsirciler  “biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.” Diye çevirmişler. Örneğin Kurtubi'nin tefsirine bakalım.

"Kudret ve kuvvetle" buyruğu, İbn Abbas ve başkalarından gelen rivayetlere göre kuvvet ve kudretle diye açıklanmıştır.

"Ve muhakkak biz genişleticileriz" İbn Abbas "güç yetirenleriz, kudret sahibi olanlarız, biz genişlik sahibi olanlarız" diye açıklamıştır. Semavi ve başka varlıkları yaratmak dolayısı ile, yaratmayı dilediğimiz herhangi bir şey sebebiyle bize darlık verilmesi söz konusu değildir. Şöyle de açıklanmıştır: Bizler yarattıklarımızın rızıklarını genişletenleriz. Bu açıklama da İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. "Güç yetirenleriz" diye açıklamıştır. Yine rivayete göre; Biz yağmur ile rızkı genişletenleriz, diye açıkladığı nakledilmiştir.
ed-Dahhak dedi ki: Biz sizi zengin kılanlar, ihtiyaçtan kurtaranlarız demektir Bunun delili de "Eli geniş olan kendi halince (Bakara 2/236) buyruğunda aynı kökten gelen lafzın "zengin olan" anlamında kullanılmış olmasıdır.

Kurtubi dedi ki: Biz yarattığımız varlıklar üzerinde geniş lütuf sahibiyiz, demektir. Anlamlar birbirine yakındır.

Bizler sema ile arz arasında bir genişlik yarattık, diye de açıklanmıştır.

el-Cevheri dedi ki: "Adam bolluk ve genişlik içinde doğdu" demektir. Yüce Allah'ın "Ve biz göğü kudret ve kuvvetle bina ettik ve muhakkak biz genişleticileriz" buyruğunda da aynı anlamdadır. Yani biz muhtaç olmayan ve güç yetirenleriz demektir. Bu açıklama bütün görüşleri kapsamaktadır.
[İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/379-381]

Kurtubi ilgili ayeti genişlik sahibi kimseleriz diye tefsir etmiş. Kur'an'ın bütününe baktığımızda bu çevirinin daha doğru olduğunu görüyoruz.
Eğer örnek verecek olursak Kur'an'da evrenin genişlediğini iddia ediliyorsa o zaman Kur'an'ın bazı ayetleri çelişkili duruma düşüyor.

Âli İmrân Süresi 133: Rabbinizin bağışına, genişliği göklerle yer arası kadar olan ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun.!

Eğer Kur'an'da evrenin genişlediği bildirilmiş olsaydı o zaman Ali İmran süresinde cenneti anlatırken onun genişliği hakkında bu sabit ölçüler verilmezdi. Nitekim evrenin genişlediğini düşünürsek o zaman cennetinde durmadan devamlı olarak genişlediğini kabul etmemiz gerek. Fakat ne Kur'an'da ne de diğer İslami kaynaklarda böyle bir bilgi yok. Bir şeyle bir şey arası kadar diye bilmek için o iki şeyin sabit bir mesafesinin olması gerekir.

Her şey O'nun katında bir ölçü iledir. (Ra’d Suresi, 8)
Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir. (Furkan Suresi,2)

Her şeyi ölçüyle düzenle yarattığını iddia eden Allah'a sizler ölçüsüz ve sürekli genişleyen sabit olmayan bir evren modelini nasıl uygun buluyorsunuz doğrusu aklım almıyor.

KUR'AN DIŞI KAYNAKLAR

Kur'an'da evrenin genişlemesi yazılmış olsa bile bu bir mucize olamaz. Zira Kur'an'dan daha eski kaynaklarda evrenin genişlemesine dair bilgiler aktarılmış zaten. Örneğin Tevratta göğün genişlemesi hakkında çokça bahsedilmiştir.

Eyüp 9:8 O'dur tek başına gökleri geren,denizin dalgaları üzerinde yürüyen.
Yeşaya 40:22 Gök kubbenin üstünde oturan Rab'dir, Yeryüzünde yaşayanlarsa çekirge gibidir. Gökleri perde gibi geren,oturmak için çadır gibi kuran O'dur.
Yeşaya 42:5 Gökleri yaratıp geren, yeryüzünü ve ürününü seren, Dünyadaki insanlara soluk, Orada yaşayanlara ruh veren Rab Tanrı diyor ki…
Yeşaya 44:24-28 Sizi kurtaran,size rahimde biçim veren Rab diyor ki, "Her şeyi yaratan, gökleri yalnız başına geren,yeryüzünü tek başına seren...
Yeşaya 51:13 Sizi yaratan, gökleri geren,dünyanın temellerini atan Rab'bi nasıl olur da unutursunuz?
Yeşaya 45: 12 Dünyayı ben yaptım,üzerindeki insanı ben yarattım. Benim ellerim gerdi gökleri,bütün gök cisimleri benim buyruğumda.
Yeşaya 48: 13 Yeryüzünün temelini elimle attım,gökleri sağ elim gerdi.Onları çağırdığımda birlikte önümde dikilirler.

Müslümanların "işte bak Tevratta söylüyor, Tevrat ta Allah'ın kitabı" dediğini duyar gibiyim ama durun biraz. Hani Tevrat değiştirilmişti? Hani Tevrat güvenilmezdi? Ayrıca dikkat ettiyseniz Yeşaya 45: 12 ve Yeşaya 48: 13 bölümlerinde Allah'ın elinin olduğu anlatımı mevcut. Kur'an'da da bu konuya vurgu yapan ayetler mevcuttur. Misal verecek olursak:

Zümer 67: Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucundadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.

Gördüğümüz kadarıyla Kurandaki göklerin yaratılış ve yok ediliş serüveni tümden kötü hazırlanmış bir Tevrat kopyasıdır.

Tevrattan önce de göklerin genişlemesi hakkında bilgi veren kaynaklar mevcuttur.  NTV yayınlarının Mitoloji isimli kitabında aynen şu cümleler yer alıyor:
Kadim Çin halkının bilgeliğini ortaya koyan hususlardan biri, Çin mitolojisinin önemli bir kozmik kavrama, yani evrenin genişlemesine değinmesidir. (Ntv Yayınları-Mitoloji-3.Baskı,sayfa 330,4.Paragraf)

Fakat bu bilginin, yani evrenin genişlemesi bilgisinin kaynağı Çinlilerden de eskiye dayanıyor. Bu bilgiye ilk rastladığımız kaynak Hindu Kutsal metinleri olan Brahma Purana'dır:

"Then he began creation with Plasma, which created smoke. From that smoke the entire universe came into existence. Then the universe began to expand by the Will of Brahma and it will go on to do the same in future. He then made 'Heavens and Earth 'from the Golden part of egg ". (Brahma Purana)

O yaratışa Plazma ile başladı,dumanı yarattı.Tüm evren dumandan meydana geldi. O zaman evren Brahma’nın arzusuyla genişlemeye başladı ve gelecekte de genişlemeye devam edecek. Daha sonra O, yumurtanın altın parçasından ”Gökleri ve Yeri” yarattı.

Gördüğünüz gibi Kur'an'ın genişleyen evren modeli Tevrattan kopyadır. Tevrat da bunu kendinden önceki kutsal denen metinlerden kopyalamıştır. Sonuç olarak evrenin genişlemesi bilgisi Kur'an'a kendinden önceki dinlerin kutsal metinlerinden kopyala yapıştır yoluyla geçmiştir. Ne ayıp...

8 TESPİTLE İSLAMI TERK



8 TESPİTLE İSLAMI TERK

Giriş: İslamı anlamak ve terk etmek bilinçaltı mantığını çözerek mümkündür. Dini kaynaklarla anlatmak, terk etmek uzun ve zordur. Nedeni kutsal kılıfla üzeri örtülen idolojiyi görmemek, olması gereken süsler, kendi vicdanını din sanmak ve inancın empatiyi basdırmasıdır.

1. İyilik etmek zorla, savaşla olur mu ?
Araplar "türkleri cennet ehli yapalım, gitdiğimiz cenneti herkesle paylaşalım" derdiyle mi ordularla dünyaya savaş açıp kan döktüler ? MAKSAT kutsal kılıflı Cihadın şu getiri kuralları: Ganimet- ülkeyi, devlet malını yağmalamak, Köleler- bedava işçiler toplamak, Cariyeler- cinsellik ve iş amaçlı kadın köleler, Cizye- koruma kılıflı haraca bağlamak. İşte İspanyadan Hindistana kadar olan topraklardan ganimetler, köleler, cariyeler, cizyeler toplayarak hiç çalışmaya, üretmeye gerek olmadan yaşadılar. Bize kanla, korkuyla yutturdukları cenneti kendileri aşağı indirdiler. Cennet vadi araplar için soyguna teşvik, bizim için bu cinayetlere beraatdi. Tüm bu cinayetler, soykırımlar, kadınları cariye ederek tecavüzleri meşru kılan kılıf dini yaymakdı. Klasik arap için arap yarımadasının islamı terk etmesi nankörlükdür. İslamla emperyalizm kurup çölden saraylara geçtiler, cennet hurilerini kadınları cariye yaparak gördüler. Kapitalizm devrindeyse Kabe bitmeyen iyi gelir kaynağıdır.

2. Cennet ve Cehennem iyiler ve kötüler için mi ?
İslamda cennet yalnız müslümanlar içindir, Cehennemse sonda yalnız bu dine inanmayanlar için. Yaratdığını iyi kötü demeden sadece şu dine inanmadı diye ebedi zulm yapan tanrı olamaz. İnsanları dinine göre imtahanın mantığı olmaz. İyilik dolu Tanrının şeytanı, izn verdiği şerri, cehennemi olmaz.

3. İslam tebliğle mi yayıldı ?
Eger islam tebliğle geçmişde kitlesel yayılmış da son yarım asrda her türlü iletişim, ulaşım çağında insanların en az yarısı islama girmesi gerekmez mi ? Allahın tebliğ dini yollayışından 14 asr geçse de dünya 80% inanmıyor. Bu kadar insanı da şu dine inanmıyor diye yakmayı planlamış. İslam asrlar süren savaşlar, harac, baskıyla yayılmış ve bu güne şeriat rejimlerin idam korkusu, tehdit, taklitle gelmişdir.

4. Ahlak neyle bilinir ?
Diyorlar ki dinsiz ahlakı temellendirin. Peki dinler ne kadar ahlaklı nasıl biliriz ? Demek ki akıl ve vicdan seçicidir. Dinde söylenmiş iyi şeylerin gereken süs olduğu delili bunlardır: İslam zina etme diyor ama cinsel köle cariyelik var (Nisa 24-25; Nur 33), misyar nigahı var. İnsan hakkları diyor ama kölelik var (Nahl 75-76). Çalma diyor ama ganimet var (Enfal 1, 41, 69 / Feth 19, 20). Zülm etme diyor ama cihat, zorla dayatma ve cizye haracı var (Tevbe 29). Kadına değerden bahs ediyor ama dövmeyi önermiş (Nisa 34), tek şahitliyini kabul etmez (Bakara 282), mirasda yarım pay verir (Nisa 11). Süssüz din olmaz, süssüz din yaşamaz.

5. İslam ırzı nasıl korur ?
İslamda zina yapan ve tecavüz edene ceza için 4 şahid talep ediliyor (Nur 4, Nisa 15). Şahidli zina grup ilişkilerde olur. Tecavüzü ise kim 4 şahid yanında yapar ? Tecavüze uğramış kadın şahidi olmadan şeriat mahkemesine gitse iftira suçundan sopayı yer. 4 şahid gibi mantık dışı talebin altında amacı kadını sosyal alandan çıkarmak için güvenliğini kaldırmak. Zaten kadını cinsel obje, eşya gören islam-arap kültüründe kadınları kendi toplumunda korumak gerekli.

6. Gerçek islam nerde ?
Şeriatı uygulamış ilk müslümanlar asrı seadet dönemi yaşamışsa sonrası şeriat uygulayanlar neden o dönemi yaşamaz ? Asrı saedet iddiası hem tutarsız hem kaynakların yazdığı gibi karkaşa, savaşlar, cennetle müjdelenmiş ashabın bir birilerini öldürmesi, sömürü dönemidir. 1000, 1400 yıl müslüman olmanın sonucu ne ? Müslümanlar nerde şeriatı uyguluyorsa "gerçek şeriat yok" deyip suçu dışa atmak da boş. Dış güçler ne şeriatı yazmadı, ne toplumun aklına girmiyor. Gerçek şeriat yoktur demek için uygulanan dinin başka din olması gerekir. Laik ülkede kendi vicdanını din sayıp "gerçek şeriat yok" demek kolay ama kökü cihat-dayatma olan dinin şeriatı pratiği gibidir. Kuran kurtarıcıysa dünya devletleri hukuku bırakıp ayetleri izlemesi germez mi ? Dinimiz iyilik getirdi, şeriat kalkınmadır gibi sözler var olan gerçeği değiştirmez.

7. Aynı dine, kitaba inananlar.
Müslüman toplum huzur dolu olmaz. Çünki islam kendinden olmayanlara hükmünü geç, kendinden olup da mühalifet edenleri insan saymadığı için ne ekersin onu biçersin misalı dinin özü kendi tarihine, pratiğine yansımış. Bidat ehli için ayrımcı hadisler ve alimlerin bölücü görüşleri var. Mezhep birliği çağrıları düzen için takiyyedir. Çünki her fırkanın akidesi diğerine göre küfür. Tartışılan çoğu konular kaynaklara göre hem doğru hem yanlış yorumlana biliyor. Çünki orta çağın ihtiyacı olan dinle toplum ve hakimiyyet kurmak için yerel kültürü reform etmiş islam idolojisinin otorite yokluğu ve tartışılan konulara bu yüzden açık kapı bırakması. Peygamberin cenazesine 17 kişi katılması, azhabın bir birini kesmesi, halifelerin öldürülmesi, Harre savaşı, mezhep savaşları ve aynı devam eden günümüz bu gerçeği açıyorki gerek dini, gerek diğer yaşam alanlarında müslüman toplumun kardeşliği aynı mezhepden aynı kişisel düşünceye kadardır. Allahı, dini bir olanların huzurlu toplum olmaması, bir birilerinden kendilerini muhafaza etmesi kendi hataları olamaz. Nedeni arap kültürüne cihad hükümleri koyarak ganimet, köle, cariye, harac için soyguna çıkmış; cihatla imparatorluk kurmuş bu gürüh bölücü, çelişkili, kültür bozan, uygarlık söndüren dine sahipdiler. Bu güruh sıfır empati, vahşet saçan, bize din diye arap kültürünü dayayıp cinayetlerine beraat alan sömürücülerdi. İslam arap medeniyyeti olduğu için örnek şeriat ülkesi olmadığı gibi örnek müslüman toplumu imkansızdır.

8. İslam nedir ?
Bizler laik devletde göz açıp büyüyenler olarak islamı görmedik, yaşamadık. İyi niyetli müslümanlar kendi merhametimizi, laiklik ortamını islam sandık. İslam diğer dinler gibi sadece hikaye ve inanç üzerine kurulu değil. İslam toplumu etkileyen Muhammed şahsiyeti üzerine kuruludur. İnsanları güçle susduran, güçle ünvanlar alan, güçsüzken barışcıl, güçlüyken baskıcı kısaca güç üzerine kurulu şahsiyet. Gelini (Ahzap 37), üvey kızı (Nisa 23), çoçukla evlenmeyi (Talak 4) onaylayan, üç taşla teharet tavsiye eden dinin dünyaya ahlak ve temizlik dersi iddiasında olmasına şaşılmamalı. 10- 14 arsdır müslüman olmaya rağmen islam hiç bir kavmi islah etmemiş. Çünki hayatda kalmak, zenginlik, hükümranlık gibi insani arzulara dayanan gerçek hayata organize için kutsal kılıfla cinayeti seçmiş, hep düşman edinen, doğal olarak içinde de bölünen çetelerin mücadele idolojisidir islam. Dünyada tek din islam aynı mezhebiyle olsa mutlak birşeyler için savaş çıkar ve yeni mezhebler akımı başlardı. Kafa içinde bir şeyler yıkmalı, kesilmeli, kan dökülmeli.

SİZDEN GELENLER | Yazan: A.T.

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

CEHENNEM VE EBEDİ CEHENNEMLİKLER

Yazan: Serdar Kaangil


NEDİR O CENNET CEHENNEM?


Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
Demekki sensin bana günah işleten
Öyleyse nedir o cennet cehennem?

İslam Cehennemi şöyle tanımlar:

Cehennem; Allah’ın azap diyarı ve kahır ülkesidir. Elem ve ıstırap yurdu, hıçkırık ve pişmanlık beldesidir.

Cennette rıza ile lezzet birlikte zevk edildiği gibi, cehennemde de azapla gazap beraber tadılacaktır; hem de zifiri karanlık içinde. Şeytanla birlikte yanmanın elemine, bir de peygamberlerden, velilerden, sevdiklerinden ayrı kalmanın elemi katılacak ve ruh bu manevi ıstırapla kıvranıp duracaktır. Dünyada Allah ın emirlerine karşı büyüklük taslayanlar, orada ebediyen zilleti tadacaklar, bu dünyada nefislerinin emrine girenler, orada aralıksız pişmanlık çekeceklerdir. Burada şeytanın peşini bırakmayanlar, orada ona en büyük düşman kesilecekler ve azap arkadaşları olan şeytanın “ben size bir şey yapmış değilim, aklınızı kullansaydınız.” diye çıkışması ise onları büsbütün çıldırtacaktır.

Yani Cehennem, cennetin tersi. İslam’daki ve Kur’an’daki tasvirlere göre cennette olan huzur, mutluluk, keyif ve safa orada yok. Tersine korku, acı, elem, zulüm, işkence var. Cennetteki güzellikler, ağaçlar, çiçekler, ırmaklar, birbirinden lezzetli yiyecekler, birbirinden güzel kadınlar orada yok.  Dinlere göre cehennem, kendi tanrılarına inanmayan ve kötülük yapanların cezalandırılacağı ölüm sonrası mekan. Kimi inançlarda geçici, kimilerinde ebedi. İslam’da günahlarının cezası bitene kadar geçici ama Kur’an’da geçiciliğini belirten tek bir ayet bile yok. Ama ebedi olduğuna dair onlarca ayet mevcut. Sadece Zerdüşt dini ve muhtemelen Hinduizmde cehennem ebedi değil, diğer dinlerin tümünde ebedi. Zerdüşt dininde suçluların cezalarını tamamlamalarından sonra Ahura Mazda’nın yanına kabul edileceği ve cehennemin ortadan kaldırılacağı belirtilir.

EBEDİ CEHENNEMLİKLER
1- Allah’a inanmayanlar:

Bakara-39. İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

2- Dinden dönenler:

Bakara-217. Sizden kim dininden döner de kafir olarak ölürse öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.

3- Faiz Yiyenler:

Bakara-275. Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alış veriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. (Allah onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedi kalacaklardır.

4- Müslüman katilleri:

Nisa-93. Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

5- Kibirli Kur’an inkarcıları:

Araf-36. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara uymayı kibirlerine yediremeyenlere gelince işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.

6- Kötüler:

Bakara-81. Kim kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, artık onlar ateşin halkıdırlar, orada ebedi kalırlar.

7-Asiler:

Nisa-14. Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve onun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.

8- Kafirleri dost edinenler:

Maide-80. Onlardan birçoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendilerine sunduğu şey ne kadar kötüdür! Allah onlara gazabetmiştir. Onlar ebedî olarak azap içinde kalacaklardır.

9- Günahları sevaplarından çok olanlar:

Müminun-103. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır.

10- Doğru yola iletilmeyen unutkanlar:

Secde/13-14. Dileseydik, herkesi doğru yola iletirdik. Fakat; “Cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağım” diye söz verdim. Siz madem bu güne ulaşacağınızı unuttunuz. Biz de sizi unuttuk. Tadın ebedi azabı.

Cehennemliklerin Yiyecekleri

Hud 16: Fakat onlar öyle kimselerdir ki, ahirette kendilerine ateşten başka bir şey yoktur.

Gasiye 6: Darı dikeninden başka yiyecekleri yoktur.

Duhan/ 43-46. Doğrusu günahkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir.

Hakka-36.  Kanlı irinden başka bir yiyeceği de yoktur.

Yaşanacak İşkenceler:

1- Zincir vurulmak
2- Demir topuzla dövülmek
3- Kavurucu rüzgarlar
4- Duman
5- Ateş
6- Kaynar su
7- İrin

Cehennemliklere bu işkenceler Zebani adı verilen melekler tarafından yapılır.

İşte Cehennem:

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taâlâ, kudretiyle yerleri birbirinin altında yedi tabaka yaratmıştır. Her yerin genişliği ve her iki yerin ara mesafesini beş yüz yıllık yol edip, hava ile dolu eylemiştir. İlk tabakanın nâmı: Dimka’dır. Kısır rüzgâr gibi havası nâhoştur. Onda bi çeşit yaratık vardır ki, Berşem nâmıyle meşhurdur. onlara hem hesap, hem azap vardır.

İkinci tabakanın adı: Celde’dir. Onda Onda cehennemlikler için azabın he türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas’ıdr. Birbirlerini yerler. Üçüncü tabakanın adı: Celde’dir. Onda cehennemlikler için azabın her türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas’dır. Birbirlerini yerler.

Üçüncü tabakanın ismi: Arka’dır. Onda katır gibi akrepler vardır ki, kuyrukları mızraklar benzeridir. Her birinin kuyruğunda üçyüz boğum vardır ki, öldürücü zehir ile dolmuştur. Onun sakinleri bir hasis taifedir ki onlara: Kabes derler. Onların yiyeceği toprak, içeceği rutubettir.

Dördüncü tabakanın adı: Harba’dır. Onda dağlar gibi ejderhalar vardır ki, kuyrukları uzun hurma ağacı gibidir. eğer birinin zehiri bahr-i muhite karışsa, denizdeki yaratıkların cümlesi helak olurlardı. Onun sâkinlerine: Cülhan deler. Onların ne gözleri, ne ayakları vardır, ancak iki kanatları vardır ki, uçarlar.

Beşinci tabakanın adı: Melsa’dır. Kavminin adı: Muhtat’dır. Sayıları hesaba gelmez. Biribirlerini yerler. Orada kükürtten dağlar gibi taşlar vardır ki, kâfirlerin boyunlarına bağlayıp, cehenneme bırakırlar.

Altıncı tabakanın adı: Siccin’dir. Cehennemliklerin amel defterleri oradadır. Sakinlerine: Kutata derler. Cümlesi kuş şeklindedir. Lâkin elleri adam eli gibi, kulakları öküz kulağı gibi, ayakları koyun ayağı gibidir. Onlar, melekle gibidir; yemezler, içmezler, uyumazlar ve cinsî ilişkide bulunmazlar. Daima Hak Taâlâ’ya ibadet ederler. Bir rivayette, ateşliklerin ruhları, kıyamete kadar orada hapsolmuşlardır.

Yedinci tabakanın adı: Ucba’dır. Kavminin adı: Cüsum’dur. Cümlesi kısa boylu, siyah habeşli gibidir. Elleri ve ayakları, yırtıcı hayvan pençesi gibidir. Ye’cüc ve Me’cüc’ü onlar helak etseler gerektir. Halen, lânetlenmiş İblis, taraftarlarıyla onda sâkindir. Kendisi bir taht üzerinde oturur. Yandaşları etrafında saf saf durup, her biri yeryüzünde insanoğlunu sapıtmakla ettikleri fesat ve fitneleri, İblis’e arz ederler. Onlardan her kimin şer ve fesadı çok ve büyük ise; İblis onu yanına alıp, sahte övgüler düzüp, iltifat ederek yakınlarından sayar. Hak Taâlâ, Ümmet-i Muhammed’i onların şerlerinden korusun.

Anlatılan bu yerin ortasında karanlıktan bir perde vardır.Bu yedi tabaka yer, büyük bir meleğin omuzunda karar kılmıştır. Hak Taâlâ, yedi yer altında bulunan yeşil kaya, kırmızı öküz, büyük balık ve büyük denizden aşağıda kendi haşmetinden yedi tabaka cehennem yaratmıştır ki, birbirinden aşağıdadır. Her tabakanın arası beşyüz yıllık mesafedir.

Cehennemin yedi kapısı vardır ki, her birinin içinde ateşten yetmiş bin dağ vardır. Her dağda ateşten yetmiş bin vâdi vardır. Her bir vâdide ateşten yetmiş bin kale vardır. Her kalede ateşten yetmiş bin ev vardır. Her ev içinde ipler, sandıklar, tokmaklar, topuzlar, zincirler, bukağılar, köpekler, yılanlar, zehirli akrepler, kaynar ve irinli sular, zehir ve zakkum emsali bin türlü azap vardır. Onda kara yüzlü, gök gözlü zebani melekleri vardır ki, cümlesi sağırdır ve onlarda merhamet duygusu yaratılmamıştır. Öyle çoktur ki hesabı yoktur.

Hak Taâlâ, zebanilere bir büyük ve heybetli melek vekil etmiştir ki, ona Mâlik derler. Yedi cehennemin hâkimi ve kapıcısı odur. İlk cehennemin adına: Cehennem derler ve azabı, ötekilerinden hafif, daha zariftir. Bu, Muhammed Ümmetinin âsileri için yapılmıştır. İkinci tabakanın adı: Sair’dir. Hristiyanlar onda eserdir. Üçüncü tabakanın adı: Sakar’dır. Yahudiler için kararlaştırılmış ebedî duraktır. Dördüncü tabakanın adı: Cahim’dir. Mürtedler ve şeytanlar için azabı elimdir. Beşinci tabakanın adı: Hutame’dir. Gayya kuyusu ondadır. Ye’cüc, Me’cüc ve kâfirlerin yeridir. Altıncı tabakanın adı: Leza’dır. Puta tapanlar, ateşe tapanlar ve sihirbazlar için hazırdır. Yedinci tabaka ki, ta diptedir ve adı: Haviye’dir. O, mülhitleri, zındıkları, yalancıları ve münafıkları kucaklayıcıdır. Onun ateşi, harareti, azap ve şiddeti hepsinden üstündür. Cehennemin tabakalarının tümü, yedi bin tabakadan ziyadedir.
(Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sinden)

Musevilik’te Cehennem

Jewish Encyclopedia Musevi inancını şu şekilde açıklar: Dünyanın sonu geldiğinde insanların ruhunun üç çeşidi olacak:

“Bunlardan, doğrular hemen sonsuz yaşama yazılacaklar,
Kötüler cehennem için yazılacaklar; fakat,
İyi ve kötü tarafı terazide dengede olanlar önce cehenneme gidecekler. Bunlar cehennemde temizlendikten sonra oradan çıkarılacaklardır.”
İsa’nın yaşadığı dönemde Museviler, birisi öldüğünde ruhunun Gehenna’da işkence çektiğine inanıyorlardı. Buna karşın Encyclopedia Judaica ise şunları söylemektedir: “Kutsal Yazılarda ölüm sonrasında Gehenna’yla ilgili düşüncelerin hiç bir dayanağı yoktur.

Hristiyanlıkta Cehennem

Markos 9: 43-47: “Eğer elin seni günaha sokuyorsa, onu kes at; çolak olarak hayata erişmen iki elli olarak Hinnom Vadisine, sönmez ateşe gitmenden iyidir. – Eğer ayağın seni günaha sokuyorsa, onu kes at; topal olarak hayata erişmen iki ayağınla Hinnom Vadisine atılmandan iyidir. – Eğer gözün seni günaha sokuyorsa, onu çıkarıp at; tek gözlü olarak Tanrı’nın krallığına erişmen iki gözünle Hinnom Vadisine atılmandan iyidir. Orada onların kurdu ölmez ve ateşi sönmez.”

Her ne kadar semavi dinlerdeki cehennem inancının kökeni olan Hinnom vadisini daha sonra özel olarak ele alacak olsam da hakkında vereceğim kısa bilgi ile konuyu sonlandırayım:

DÜNYADAKİ CEHENNEM | HİNNOM VADİSİ

Matta 10: 28: Sizi öldürmeye gücü yeten fakat hayattan yoksun bırakmaya gücü olmayanlardan korkmayın, asıl sizi Hinnom Vadisinde tamamen yok edebilecek olandan korkun.

Cehennem İbranice’den gelir, aslı Gehinnom’dur ve bu da Kudüs dışında “Hinnom” köyünde boş bir arazidir. “Ge” vadi demektir. ” Gehinnom” ise Hinnom vadisi. Tarihte burası ölen kimsesiz kişilerin cesetlerinin atıldığı bir yerdir, akşam vakitlerinde kurtlar, çakallar, gündüzleri kartallar gelip bu cesetleri yerlerdi. Baktılar olacak gibi değil cesetleri yakmaya başladılar. Ayrıca İlah Molek’e yakı sunulan yer olarak da bilinir. “Seni cehenneme yollarım”, “cehennemin dibine” lafları da bu yüzden söylenmiştir. Cehennem denilen bu yer, daha sonradan da çöp yakım yeri olarak kullanıldı.