HABERLER
Dini Haber

UYANIŞ VE AYDINLANMAM



UYANIŞ VE AYDINLANMAM
(Takipçilerimden Şu Tigin'in Hikayesi)

Orta halli bir ailenin ilk evladı olarak İstanbul’da doğdum. Babam tutucu bir dindardı. Hiçbir ibadetini aksatmaz, muhafazakâr gazete aboneliğimiz eksik olmazdı. Annem ise modernist İslam akımlarına daha yakındı. Klasik din anlayışının hurafeleri aklına yatmadığından sıklıkla babamla görüş ayrılığına düşüyorlardı. Dini hikayeleri sıkça dinleyerek büyüdüm. Dine fazla zorlanmasam da bilinçaltıma işlendi bir kere. Dönemsel olarak bazen ibadetlerime dikkat ediyor bazen salıyordum. Ama pek çok konu bir türlü benim de kafama yatmıyordu.

Bunlardan en eski hatırladığım insanların eşit şartlarda hayatlar yaşamadıkları bir dünyadan hesaba çekilmesi konusuydu. Orta okul din derslerinde hocalarım dahil pek çok büyüğüme sorduğum soru şuydu: Biri zengin bir ailede doğmuş, varlıklı bir hayat sürmüş ve diğeri çok zor şartlarda doğup yaşamış iki kişi var. İkisi de her yönden dört dörtlük insanlar ve imkanları oranında her şeyi dinen ve insani olarak doğru yapar ve ölürler. Bunların öteki tarafta akıbeti ne olur? Bunları cennette eşit mertebeye koysan zenginlik içerisinde yaşayana torpil olmuş olursun. İki tarafta da gel keyfim gel. Yok büyük zorluklar çekmiş olanı daha üst mertebeye koysan bu sefer de zengin olanın kabahati zengin aileye doğmuş olmak mıdır? Cevapların özeti kem küm işte. Sıkışınca da sen küçüksün, anlamazsın, Allah'ın bileceği iş falan filan. Zamanla beni de inandırdılar. Ben anlamıyordum demek ki. Aklım yetmiyor olmalıydı. İlk meal okumamı yaptığımda lisedeydim. Evdeki Elmalılı mealini okumaya giriştim. O zamanlar konduramamıştım ama hayal kırıklığına uğramıştım. O zamanlar kabul etmiyordum ama Kuran bana hiçbir şey katmamıştı. Kitaplığımızdaki ilmihallere, koca koca tefsirlere girdim ama yine olmadı. Kısacık ayetten sayfalarca hikâye çıkarıyorlardı. Yine kabahati kendimde buldum. Ben anlamıyor olmalıydım.

Gel zaman git zaman üniversite bitti, iş hayatı başladı. İş yerim İstanbul’un muhafazakâr bir  muhitinde olduğu için din konusunda ahkam kesen çok oluyordu. Kelli felli zengin iş yeri sahipleri dindarlık yarışında. Her sene aksatmadan ailecek umreye giden mi ararsın, sıkça çevre camilere yüklü bağışlar yapan mı, yoksa ramazanda kendi gibi diğer zenginlere gösterişli iftarlar veren mi? Ama hepsi birbirinin kirli çamaşırlarını bilirler, arkadan birbirlerini yererler. Gerçekten temiz insan desen bir elin parmaklarını geçmez. Sağa sola vaaz veriyorlar ama bana hepsi hurafe gibi geliyor. Baktım hepsi kendince din alimi ben de dedim ki: “Oğlum artık kemale erdin. Akşamları çalışarak yurt dışında üniversite okumuş, çift ana dal yapmış adamsın. Dünya vizyonun da var, evren anlayışın da. Artık oku öğren de sana bilgiçlik tasladıklarında tak diye cevabını ver.”

Artık kendime güveniyordum. Çeşitli okumalar yapmış hem batı hem uzak doğu kültürlerini görmüş, çeşitli belgesel yayınlarını takıp etmiş biriydim. İslam coğrafyasının çarpıklığı, yüce yaratıcının mesajını anlayamadıklarından olmalıydı. Bir de dış mihraklar yüzünden tabi :) sonuçta batı medeniyeti evrimine bizden 600 yıl önce başlamıştı. İslam coğrafyası da artık olgunluğuna ulaşmalıydı. Modernist İslam anlayışının güzide temsilcilerini biraz takip ettim ama olmadı. Sonunda kurandaki ilahi ve evrensel mesajı kendim anlamalıydım.

Bu sefer teknolojiden faydalandım ve Kur'an uygulamasını indirip kulaklıkları taktım. Notlar alarak dinlemeye başladım. Bir aydınlanma bekliyorum anlayacağınız. Sonlara doğru, başlardaki hayal kırıklığım yerini öfkeye bıraktı. Allah'a bildiğin kızmıştım. “Göndere göndere bunu mu gönderdin? Neresi apaçık bunun? Ben anlamıyorsam cahil cühela nasıl anlasın?!!” Kozmik aydınlanma beklerken çöl hikayeleri bulunca tepkim bu olmuştu. Çünkü hala bir konu kafamda değişmez hakikat idi. O da bunun direk tanrı sözü olduğuydu. Malum nesillerdir her bireyin kafasına çakılmış bir dogmadır bu. Sonraki aylarda yavaş yavaş sinirim geçti. Arada abdest almadan cumaya gidiyor, kılar gibi yaparken bu toplu ritüeli dışarıdan biri gibi gözlemliyordum. İçimden Allah'a neden böyle deyip duruyordum. Bütün bunların anlamı neydi? İlahi aydınlanma beklentim uçup gittikçe kafam, kuranda dosdoğru anlatılan konulara gitmeye başladı. Peygambere şunları şunları helal kıldık zorluk olmasın diye, sana şunu nikahladık, elinizin altında bulunan cariyeler şöyledir böyledir. Bu ne arkadaş? Peygamber adamın Dalay Lama gibi olması gerekmez mi yaa? Dünya nimetlerini aşmış, ulvi aydınlanma yaşamış biri olması gerekmez mi? Gel gelelim burada sayısız eşler ve kadın köleler de var savaş ve ganimet de. Bir de cennet var hurili murili. Kafamda bunlar eko yaparken bir düşünce birden filiz verdi: “Ya denklemin değişmezi değişse. Yani ya tanrı sözü değilse”. O an biliyordum. Kalbimde biliyordum ama zihnimin bu düşünceyi ilerletmesine izin vermedim. Belki de boşluğa düşmekten korkuyordum. Dogmaların dışında bir aydınlanma aradım ve yaklaşık bir sene içerisinde 25’ten fazla kitabı yuttuktan sonra buldum da. Batı toplumu bireysel gelişime odaklanmıştı. Zihinsel gelişim, ruhsal, bilimsel ve toplumsal gelişimin hepsi bir ortak paydaya doğru evriliyordu, o da insan potansiyeliydi. İnanılmaz şeylere kadirdi insan. Batı medeniyeti bu anlayışla devamlı kendilerini ileri götürecek insanlar yetiştirebiliyordu. Onlar her anını güzelleştir diyordu, İslam ise bu dünya boş diyordu. Onlar bilgi peşinde koşuyordu biz ise bir akıl kafesinde oturuyorduk.

İnsan, zekâ ve öz bilinç sahibi bir varlıktır ve evrenle derin bir bağı vardır. Bu anlayış beni huzura erdirdi. Düşülecek bir boşluk yoktu. Artık geri dönüp etraflıca bakmanın zamanı gelmişti. Eşelemeye başladım ve eşeledikçe taşlar yerine oturdu. Kuranda konuştuğu söylenen yaratıcı yanlışlar yapıyor, kendi ile çelişiyor, aynı şeyleri tekrar edip duruyor ve olacakları bilmiyormuşçasına olaylar olduktan sonra düzeltme ayetleri gönderiyordu. Adaletin diğer adı Ömer, peygambere: “eşlerine söyle örtünsünler” deyince hop diye örtünme ayetleri geliyor, gerdanlık meselesinde ise Aişe’yi temize çıkarmak için o’nun malum durumunu bekliyordu. Daha neler neler. Din derslerine varıncaya kadar bahsi geçen, peygambere atılan iftira ve dedikoduların hepsinin sağlam zeminleri vardı. Bütün bunlar İslam’ın kendi otantik kaynaklarında çatır çatır yazıyordu ancak toplumumuza uymayan kısımlar ya çeviri hileleriyle değiştiriliyor ya da sahih de olsa dilimize hiç çevrilmiyordu. İngilizce çeviriler gün gibi ortadaydı. İslam dünyasının içinde bulunduğu berbat girdabın sebebi tam merkezindeydi. Bu dinde kölelik, baskı, çocuk istismarı, kadına şiddet, ayrımcılık, savaş, ganimet hepsi vardı. Asla kusursuz bir yaratıcıdan olamazdı. Değil de zaten. İlkel toplum mühendisliği o kadar. Birileri Yahudi inancından Hristiyanlığı nasıl türettiyse, aynı coğrafyada başka birileri de başka bir din türetmiş ve bununla kalabalık kitleleri içtimaya çekerek güç sahibi olmuştu. Bu zincir yüzyıllar boyunca devam etmiş, Atatürk’ün büyük çabasına karşın bugüne kadar gelmişti. Biliyorum ki inanç başka din başka şey. Olağanüstü pek çok şeye inanıyorum ama dinde olağanüstü bir şey yok. Din, düşünceye sınırlama getiren bir kamplaşma taktiğidir. İlkel çağlarda insanları ortak hareket ederek gelişmeye teşvik etmiş ve günümüzde çoktan vadesini doldurmuştur. Evet günümüzde gelişmiş batı kaynaklı güçler İslam coğrafyasındaki karmaşaya katkı sağlamıyor değiller ancak sorunun kaynağı İslam anlayışının kendisi. Toplumun ilerleyememe sebebi bireysel gelişimi, eğitimi baskılayan, bu dünyayı bırak diyen bu ilkel anlayış. Dediklerime alışıldık tepkiyi veren Müslüman arkadaşlara sesleniyorum. Bu coğrafya bu dinle bu hale geldi. Demek ki olmuyor dostlar, burada bir yanlışlık var. Bir de tersini deneyin. Okuma dediklerini bir okuyun, bakma dediklerine bir bakın, kafanızı bulandırın biraz. Birileri sizi bu halde tutmaya çalışıyor. Hem de nesillerdir. Hayatını, eksik ibadetler veya aklından geçen düşünceler yüzünden suçluluk duygusuyla geçirmek nasıl bir şey iyi bilirim. Artık dinsizim ve inanın ki bilinçaltımın ne kadar derinlerine yazılmışsa artık, benim bile kulağıma tuhaf geliyor.

Kardeşim benden de hızlı gözünü açtı, hakkını teslim edeyim. Ailece uyandık aslında. Kanalınızın da buna katkısı oldu. Öyle dedikleri gibi dinsiz olunca da azıtmıyorsun. Aksine suçu atacak bir şeytan figürü olmayınca daha sorumlu oluyor insan. Kabul ettiğim anlayış olarak kendime bir kategori veremiyorum. Arayışçıyım diyelim. Türk toplumuna gelince söyleyeceğim: “Yeter artık bu yükü omuzladığın. Hafifle ve yoluna bak. Bilgi çağında zihnini kafesten çıkar”

SİZDEN GELENLER | Yazan: Şu Tigin

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

DİNDEN KURTULAN İMAM HATİPLİ



DİNDEN KURTULAN İMAM HATİPLİ
(Bir Takipçimin Agnostisizm'e Uzanan Yolculuğu)


Merhaba, ben FreeThinker.
Muhafazakar bir ailede büyüdüm.Babam imam olmamı istiyordu onun için beni İmam Hatip’e yazdırdı 1997-1998 imam hatip lisesi mezunuyum. İmam hatip’de bize Kuran’ı Arapça okuttular seçme hadisleri de Türkçe öğrettiler. Prof. Dr. Tarihselci Mustafa Öztürk’ün öğrencilerindenim tefsir derslerimize girerdi. Köyde arada sırada ramazanlarda teravih namazı kıldırdım imamlık yaptım imama yardım ettim. Lise bitince Üniversiteyi de kazanamayınca Amerika'ya gitmeye karar verdim. 21 yaşımda Gurbete çıkınca hayat başladı. 32 yaşımda Ailemin aracılığı ile aile dostumuzun kızı olan aynı memleketten imam hatip mezunu eşimle tanışıp nişanlandım ve nişanımızı ve düğünümüzü dini usullere göre Kuranı kerim okutarak yaptık. Bu arada elimden geldiği kadar buradaki dini aktivitelere iştirak ettim, bir defasında sakalı şerif getirmişlerdi camiye herkes sıraya dizildi tabii ki bende,sakalı şerifi öpenler, elleyip yüzüne sürenler sonra sıra bana gelince bende elimi sürüp yüzüme sürdüm o anı hiç unutamıyorum, kendimi çok kötü hissetmiştim daha sonra  ne işim var bu insanların içinde diye kendime kızmıştım.

Sonra kızım ardından da oğlum dünyaya geldi. 2 yaşındayken oğluma  otizm teşhisi konuldu çok üzülmüştüm ve neden böyle oldu diye soru sormaya başladım. Nerede yanlış yaptım? demeye başladım. Sonra "ben Allah’a hakkıyla ibadet etmiyorum, bu benim sınavım" dedim ve dini konulara merak sararak internetten dini videolar izlemeye başladım. Malum hurafeciyi, herkesin tanıdığı Cübbeli Ahmet'in saçmalıklarını gördüm, bunda bir tuhaflık olduğunu, akla ters geldiğini fark ettim ve akla mantığa uygun anlatmaya çalışan modernistleri dinlemeye ve hadisleri inkar etmeye başladım.

Namazların sadece farzını kılıyordum artık. Dinimi öğrenmeliydim. Eğer bir yaratıcıdan mesaj geldiyse onu anlayıp okumalıydım sonra (Edip yüksel) dinlemeye ve 19  mucizesi adlı kitabı ve onun mealini aldım ayrıca Hakkı Yılmaz ve bütün modernistleri dinledim ve Kur'an meallerini aldım.

Artık namazı ritüelden çıkarıp tek rekat olacak şekilde içimden geldiği şekilde Türkçe dualarla kılmaya, secdede aynı şekilde dualar etmeye başlamıştım. Cuma namazları için evime yakın olan Pakistanlıların camisine giderdim oraya da artık gitmek istemiyordum çünkü hutbede akla mantığa ters hadisler okuyorlardı. Artık hutbeyi dinlemiyor sadece namaza yakın vakitte gidip farzı kılıp çıkıyordum.

Modernist kişileri dinlerken kafamda tanrı kavramı bir türlü oturmuyordu, madem benim çocuğum benim sınavım, neden benim Hristiyan komşumun çocuğu spastik, zihinsel engelli ve kadın Müslüman değil. Nasıl olur da cehenneme gider? Zaten bu dünyada cehennemi yaşıyor, o çocuğu yedir içir, altını temizle, ömür boyu çile.. diye kafamdaki sorulara cevap aradım durdum.

Bakara 62. Şüphesiz, iman edenler; Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sâbiîler’den de Allah’a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.
Ayetine göre onunda cennete gidebileceğine karar verdim. Sorular çoğalmaya başladı. Neden ateistlerin hasta ve engelli çocukları var? neyin sınavını veriyorlar? zaten inanmıyorlar ki?

Hayvanlar neden acımasızca ölüyor ve öldürülüyor. Neden dünyanın bir köşesinde açlıktan çocuklar ölüyor? neyin sınavını veriyorlar? neden 3 semavi din hep Ortadoğu’ya gelmiş? şeklindeki sorular çoğalıyordu. Allah böyle olamaz diyordum.

11 yaşımdan 39 yaşıma kadar orucumu hiç eksiksiz tuttum, namazlarımı 5 vakit kılamasamda kılmaya çalıştım, iyi bir Müslüman olmaya çalıştım. Bu sene Ramazanın 9. Günü reformistlerden birisi ben oruç tutarken arada su içiyorum deyince (Hakkı yılmaz) dedim bu nasıl bir din herkes kafasına göre farklı bir şeyler söylüyor.
Sinirlendim inanmıyorum bu dine, tutmuyorum oruç falan dedim ve orucumu bozdum. Eğer yanacaksam da yanacağım umurumda değil dedim ve aynı günün akşamı YouTube’dan dini eleştiren sayfalara bakmak geldi içimden.
Korkarak ta olsa baktım ve ilk Efe Aydal'ın videolarına baktım. Daha sonra Yakup Deniz adlı amcanın videolarına denk geldim. 2 kısa ayet açıklamalı videosunu izleyince bu işte bir şey var dedim ve diğer videolarını izlemeye başladım.

Kur'an'ı Kerim'in mealini defalarca okumuştum ama hiç fark edememiştim çünkü inandığım için hiç sorgulamadan okumuştum. Derken Gig tv, Din ve mitoloji gibi sayfaları takip ettim, evrimi  araştırdım ve gerçek olduğu kanısına varıp evrenin büyüklüğü, galaksiler, gezegenler gibi konuları araştırdım.
Diğer dinleri eleştiren yabancı bilim insanlarına kulak verdim ve izlediğim İslam’la ilgili videolarda Kur'an’ı Kerimi elime alıp anlatılanları dinledim, kaynakları inceledim ve artık Müslüman değildim. Çünkü dinlerin insan uydurması olduğunu biliyordum. İmam Hatip'den hafız arkadaşım var, Amerika'da yaşıyor. Karadeniz bölgesi Kur'an'ı en güzel, hatasız okuma birincisi ve ateist. Çok nadir konuşuyorduk onunla. Dinden çıktığını duymuştum ve onu aradım ve onunda sorgulayarak, araştırarak bu dinden çıktığını öğrendim.

O da sizin kanalınızı takip ediyor, bana dinden çıkış hikayemi sizinle paylaşmamı söyledi ve bende neden olmasın dedim.

Kız Kardeşime inanmadığımı söyledim. Ona Nisa suresinin 34.ayetinde erkeğin kadının yöneticisi olduğundan ve Nisa 11-12.ayetlerde mirasta erkeğin kadının iki katı fazla pay alacağının yazdığından bahsettim. Nasıl inanırsın bunlara dedim? Böyle bir yaratıcı olur mu? diye sordum. Bana verdiği cevap "ben kabul etmiyorum o ayetleri, Rabbimin bir bildiği vardır" oldu.

Şimdi çok daha iyi anlıyorum ki Türkiye'de yaşayan Müslümanların çoğu zaten Kur'an’a göre yaşamıyor ve onları bu dinde tutan en önemli faktör korku ve bilgisizlik. Ben kendimi Müslüman zannediyorken kendi kafamda kendi Tanrımı yaratmışım ve onun İslamla alakası olmadığını şimdi anlıyorum. Çünkü inandığım kitapta yazanlardan haberim yoktu.

Dini terk edince içime bir huzur doldu, ahlakın, vicdanın dinle hiçbir alakası olmadığını ve iyi bir insan olmak için bir dine inanmaya gerek olmadığını, inançlı olduğum zamanlar başka dinden insanlara nasıl ayrı bir açıdan baktığımı fark ettim.
Ayrıca ne kadar cahil olduğumu ve yaşadığım dünyadan  haberim olmadığını, dinin bana çizmiş olduğu kırmızı çizgileri aşınca dinin benliğime ve zihnime nasıl pranga vurduğunu fark ettim. Gerçek dünyayı, hayatı ve canlıları daha iyi anlamaya başladım.

Asıl şeytanlığın ve kötülüğün din’de olduğunu anladım çünkü beni ve diğer insanları bir kategoriye ayırıyordu. Ama şimdi Müslüman değilim, sadece insanım ve benimle insanlar arasına engel koyan bir dinim yok, mutluyum.
Şu an Agnostiğim, tanrının varlığıyla uğraşmıyorum artık. Yaşadığım hayatı nasıl cennete çevirebilirim onu düşünüyorum. Kendimi geliştirmeye ve daha bilinçli bir insan olmaya çalışıyorum, nasıl daha iyi bir insan olup insanlığa fayda sağlayabilirim diye düşünüyorum. Sağlıcakla kalın.

SİZDEN GELENLER | Yazan: FreeThinker

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

AYETLERİN İNİŞ SIRASINA GÖRE İSLAM

Yazan: Set


AYETLERİN İNİŞ SIRASINA GÖRE İSLAM

Günümüzdeki modernist İslamcılar hariç Muhammed'in ölümünden sonra oluşan mezheplerin neredeyse tamamı aralarında farklar olsa da hadisleri yani İslam tarihini kabul ederler.Aynı zamanda yine neredeyse tamamı Kur'an'daki sureleri iniş sırasına göre okumak yerine sonrasında oluşturulan sıraya göre okurlar.Fakat önceden de belirttiğim gibi aralarında farklar vardır.Ben ülkemizde çoğunluğu oluşturan ehl-i sünnet hadislerini ele alacağım.

Ehl-i sünnet taraftarları sürekli olarak Kur'an'ı ve Muhammed'i övmek için bazı ayetleri ve hadisleri kullanarak inanmayanları eleştirirler.Örneğin bunlardan en meşhuru neredeyse her Müslüman tarafından dillendirilen kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesidir.Her ne kadar bazı tarihçiler böyle bir olayın İslam'ı yüceltmek için oluşturulduğunu düşünse de bu yazıda ehl-i sünnetin iddia ettiği gibi konuyu ele alacağım.Öncelikle Kur'an'da bu konunun geçtiği ayetleri incelemek istiyorum.
"Onlardan birine, Rahman olan Allah'a isnat ettikleri bir kız evlâd müjdelense, içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi." (Zuhruf, 43/17)

Bu aslında o kadar da yanlış bir şey barındırmayan nadir ayetlerdendir.İniş sırasına göre 63. suredir.
"Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman... " (Tekvir, 81/8-9)

Bu ayet ise iddiaların asıl temelini oluşturuyor. İniş sırasına göre 7. suresidir. Şimdi insanın aklına sorular geliyor. Müslümanların sürekli dillendirdikleri bu ayet bu kadar önemli bir konuyu anlatmasına rağmen neden yedinci sure olarak iniyor? Yoksa kız çocuklarının toprağa gömülmesinden daha önemli bir olay mı var? İsterseniz ilk inen surelerde anlatılan konulara bakalım.İlk inen sure olan Alak suresinin ilk 5 ayeti Muhammed'e inen ilk ayetler iken diğer 14 ayet ise Ebu Cehil hakkında inmiştir.

Hayır! Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek çizgiyi aşar. Oysa (kuldaki) her şey yalnız rabbine aittir (O’na dönecektir). Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? Peki, düşündün mü (ey inkârcı), ya o kul doğru yolda ise? Yahut günahtan sakınmaya çağırıyorsa!  Düşündün mü (ey resulüm), ya o adam hakkı inkâr ediyor, sırt çeviriyorsa! Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu o? Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse mutlaka onu perçeminden yakalayıp sürükleriz! O yalancı, günahkâr perçeminden! O hemen kurultayını çağırsın. Biz de zebânileri çağıracağız! Sakın onun isteğine uyma! Secdeye kapan ve Allah’a yakınlaş.(Alak Suresi 6-19)

Yani Allah,Muhammed'e peygamberliğini bildirdikten sonra ona kötülüklerle mücadele etmesi gerektiğini söyleyen ayetler indirmek yerine kendi yarattığı kuluna kin döküyor ve bunun üstene 6 sure daha indirdikten sonra sıra kız çocuklarına geliyor. Bu süre zarfında gömülen kız çocukları onun bile umurunda olmuyor.

Alak suresinden sonra inen Kalem suresinin ilk ayetlerinde ise Allah,Muhammed'in deli olmadığını söyler.Daha sonrasında ise şu sure iner :

Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr, huysuz ve sert, bütün bunlardan sonra bir de ne idüğü belirsiz kimselere, serveti ve çocukları var diye sakın boyun eğme. (Kalem 10-14)

Allah bir insan tanımı yaptıktan sonra Diyanet tarafından "ne idüğü belirsiz" olarak çevrilen "zenîm" der. Bu kelimenin anlamlarından biri de babası bilinmeyendir.Bunun Türkçe'de hangi kelimeye denk olduğunu hepimiz biliyoruz.Yani Allah gönderdiği son kitapta kötülükleri engellemeden önce kendi yarattığı kuluna küfür etmektedir.

Şimdi ise Kur'an'ın eski toplumlarda var olan hikayelerden oluştuğunu öne süren inanmayanlara karşı öyle bir ayet okurlar ki sanki Kur'an'ın yazarı geleceği görüyormuş gibi hissedilir.

Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, "Öncekilerin masalları!" der. (Kalem Suresi 15. Ayet)
Genellikle sorgulama döneminde olan insanları etkileyen bu ayet aslında bize anlatılandan çok farklı bir bakış açısıyla bakmayı gerektiriyor.Önceden de belirttiğim gibi Kalem Suresi Muhammed'e indiği iddia edilen ikinci sure.Önceki sure olan Alak Suresi ise ilk ayetleri ve Ebu Cehil'i anlatıyor.Yani anlayacağınız üzere şuana kadar eskilerin masalları olarak nitelendirilebilecek Nuh Tufanı,Mısır'dan kaçış gibi Tevrat'ta ve Kur'an'da ortak olarak geçen olayların bir tanesi üstü kapalı olarak bile anlatılmadığı halde kendisine ayetler okunduğu zaman ayetlere "öncekilerin masalları" diyor.Burada iki seçenek var.Ya Kur'an'da geçen bu iki surede anlatılan birtakım olaylar zaten o dönemdeki insanlar tarafından da bilinen bir kitapta vardı. Bu iddiaya dair yayını "Kur'an'ın Öncüsü Meçhul Kitap" başlığıyla yine Din ve Mitoloji'de bulabilirsiniz. Diğer bir seçenek ise Muhammed'in daha Kur'an'da yer alacak olaylar kendisine vahiy olunmadan insanlara anlatması. Bu olayları ise öğrenebileceği kaynak sadece Tevrat olabilir.Bu durumda ise İslam'ın iddiası olan diğer kitapların değiştirildiğini Muhammed bilmiyordur.Turan Dursun gibi yazarlar ise bu konuyu Muhammed'in tüccar olmasına ve Tevrat'taki hikayeleri duymuş olmasına bağlamışlar. Artık hangisini seçeceğiniz size kalmış. Fakat kesin olan bir şey varsa o da Kur'an'ı Müslümanların istedikleri yöne çektikleri.

KAYNAKLAR:
http://www.kuranmeali.com/Siralama.php?sira=nuzulsirasi
Râzî, XXX, 84-85
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Kalem-suresi/5281/10-16-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/sure/96-alak-suresi

İSLAMİYET'TEN ATEİZME



İSLAMİYET'TEN ATEİZME
(Takipçilerimden B.Salman'ın Hikayesi)

Merhabalar dilimin döndüğünce sizlerle dinden çıkış hikayemi paylaşacağım.
Öncelikle kendimi tanıtayım 1984 Kırıkkale doğumluyum ve 25 yaşına kadar koyu ülkücü ve Müslüman olarak orada yaşadım küçük ve çoğunluğu muhafazakar bir şehirdir.

İlkokul yıllarında yaz tatillerinde mahalle camisindeki kuran kursuna giderdim, süreleri ezberlemiş ve Arapça okuyabiliyordum kılabiliğim kadarda vakit namazlarını kılıyordum. İlkokul 4. ve 5. sınıfta din dersinde süre ezberlemekte zorluk çekmiyor genelde sürelerin Türkçe anlamları dikkatimi çekiyordu en çok beğenip hoşlandığım ise Tebbet süresi her okuduğumda Ebu Lehep kafiri cehennemde azap çekiyor diye kendimce onun ateşine bir odunda ben atıyorum derdim ama git gide içimden Allah neden beddua ettiriyor diye bir düşünce sarmaya başladı. Ortaokulda 1.sınıfta din dersinde Hz. Muhammedin hayatı Ebu Leheb'in peygambere yaptıklarını işlerken dayanamadım öğretmene sordum:
+ Hocam dinimizde beddua günah değil mi?
- Günah tabi ki oğlum öyle şey olur mu
+ Allah veya peygamber Tebbet süresinde neden beddua ediyor? namazda beddua okunur mu?
- Allah öyle uygun görmüş, öyle emretmiş sen namaz kılarken Tebbet'i okumazsın olur biter, bunu sorgulamak bizlere düşmez hele sana hiç düşmez kafir olursun şimdi çık dışarı aklını başına alana kadarda bir daha benim dersime girme dedi.

Okul hayatımda ilk defa dersten atılmıştım ve böyle devam ederse derslere girmeyecektim ailem öğrenirse onlara ne diyeceğim babamın vereceği cevapta din öğretmeninden farksızdı yani ve aldığım bir cevap değil nefretti teneffüste gidip özür diledim konuyu kapattık ama din dersi ve dinden uzaklaşmaya başlamıştım ailem namaz kıl dedikçe bir bahaneler uyduruyor kendimi odaya kapatıyor kıldım diyor cumaya git dediklerinde ise evden çıkıp mahallede gezip cumanın çıkış saatinde eve geliyordum aradan yıllar geçti askerlik çağım geldi tabi bu arada sigara ve ara sırada olsa alkole başlamıştım. O dönem annem hastalandı teşhisi MS'di (Multiple Skleroz: beyinde ve omurilikte, mesajları taşıyan sinir telleri etrafındaki koruyucu kılıfın (miyelin kılıfı) hastalığıdır)

Askerlik bitti iş hayatı falan derken annemin hastalığı iyice ilerlemişti 2008 de vefat etti, 5 yıl çekti bu hastalığı. Dine bağlı olmasam bile her gece annem için Allah'a dua etmiştim, artık iyice uzaklaşmaya başlıyordum. Hani Allah affederdi duaları, boş çevirmezdi ama benimkini çevirmişti, derken bir evlilik yaptım, boşandım.
2011 de Kırıkkale'den çıkıp Kocaeli'de bir arkadaşla bekar evi tutmuş güvenlik görevlisi olarak çalışıyordum ama alkol, sigara, bar, pavyon, karı-kız hayatım iyice raydan çıkmış, çoğu zaman geceden kalma işe gider olmuştum. Arkadaşım da memleketine dönmüştü, evde tek kalıyordum, günümü gün edip yalnız kaldığım gecelerde ise cin, peri, şeytan, muska, büyü gibi şeylere sarmıştım.

2013 sonlarında ikinci evliliğimi yaptım ve boş zamanlarımda tarih araştırmaya başladım. Göktürkler, Hunlar, Moğollar vs. ama asla Osmanlı dönemine girmiyordum. Namaz, oruç, abdest hiçbir şey yok. Tabi eşimle tartışmalarımız oluyor, bana dini falan anlatıyor, ben de annem için ettiğim duaları,  inandığımı fakat farklı bir yaratıcıya inandığımı, onun da Allah olmadığını söylüyordum.

Bazen de din konulu videolar, podcastlar dinleyip izlemeye başladım. Muazzez İlmiye Çığ'ın, Sümerler-Gılgamış Destanı'nı dinledim, o kadar etkilendim ki bütün ilgim dinlere yöneldi.
Yahudilik, Hristiyanlık, Zerdüştlük, Hinduizm, Müslümanlık derken dinler arasındaki hikayelerin aynı olması çok ilgimi çekmişti.

Turan Dursun'un kitapları, Twitter'da takip ettiğim birkaç sayfa, Youtube'da dinlediğim podcastler... Müslümanlık böyle bir şey olamaz. Zamanında inandığım din, taptığım tanrı bu olamaz deyip söylenen ayetleri, hadisleri karşılaştırıyorum.. Adam doğru söylüyor, meğer bizler körü körüne inanıyormuşuz. O ayetleri bilsek bile orada asıl anlatılmak istenen ............ budur diyenlere inanıp Rivayetçi İslam alimlerinin çizdiği yoldan gitmişiz. Bir zamanlar bir yaratıcı olabilir fikrim ise tamamen kayboldu, bütün dinler birbirinin kopyası, bir pazar yeri, pazarlama aracı olduğu kanaatine vardım.

35 yıllık hayatımda beğendiğim bir söz ve yapılması gereken bir doğru var ise "Yer yüzünde ne yazıldıysa insan yazdı ne söylendiyse insan söyledi" sözüdür. Çok doğru bir tespit ve inancın ne olursa olsun kutsal kitapları okurken o dine mensup değilde kendini inançsız yerine koyacaksın ki okuduğun o kelimeleri tek tek anlayasın.

Din ve Mitoloji kanalına bizler için böyle bir imkan tanıdığı için teşekkür eder, başarılarının ve sesimizi daha büyük kitlelere ulaştırmalarını dilerim saygılarımla, B.SALMAN.

SİZDEN GELENLER | Yazan: B.Salman

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

DEPREMLER, DAĞLAR VE KUR'AN MUCİZESİ (!)

Yazan: Kirpi


DEPREMLER, DAĞLAR VE KUR'AN MUCİZESİ (!)


Müslümanların Kur'an ayetlerini eğip bükerek yarattıkları mucizelerin bir kaçını daha önceki yayınlarda çürütmüştüm. Örneğin denizlerin karışmaması, evrenin genişlemesi iddiaları gibi. Fakat hala bir grup insan Kur'an'da mucize aramaya devam ediyor.
Geçenlerde Youtube'de bir video ile karşılaştım. Programın konuğu ünlü jeoloji uzmanı Prof. Celal Şengör'dü. Bu programda bir Müslüman arkadaşımız Celal beye bir soru sordu. Soru özetle şöyle: Siz Kur'an'ın ilahi bir kitap olduğuna neden inanmıyorsunuz? Celal Şengör'ün cevabı şöyle oldu: “Ben bir bilim insanı olarak Kur'an'daki doğayla, bilimle alakalı ayetleri okuyorum ve yanlış olduğunu görüyorum”
Soruyu soran arkadaş "yanlışlardan bir tane örnek verebilir misiniz" dediğinde, Celal bey Lokman süresinin 10. ayetini örnek olarak göstermişti. Bunun üzerine Caner Taslaman, Edip Yüksel gibi modernist Müslümanlar uzmanlık alanları olmadığı halde Celal hocaya jeoloji dersi vermeye kalktılar. Fakat Celal beyin kendisi bile değil, öğrencileri bu iki modernistin cevabını layığınca verdi. Bende bu yazımda bahsi geçen konuyu ele alacağım ve Kur'an'ın bu konuyla ilgili anlattıklarının ne kadar hatalı olduğunu ve Allah'ın jeoloji bilgisinin ne kadar zayıf olduğunu sizlere göstereceğim.

Lokmân Suresi, 10. Ayet: "Allah, gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Gökten de yağmur indirip orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik."

Öncelikle ayette dağların sabit olduğu yazıyor. Bu Neml suresi 88. ayetteki "hareket eden dağlar" sözüyle zaten çelişkili. Allah iki ayet yazıyor, birinde dağlar sabit derken diğerinde ise hareket halindeler diyor. Bu bariz bir çelişki değilse nedir? En iyi ihtimal Tanrı bizlerle kafa buluyor. Neyse bu konuyu bir kenara bırakarak asıl meselemize dönelim.

Allah bizlerin sarsılmaması için dağları yarattığını söylüyor fakat unuttuğu bir şey var. Dağlar zaten depremlerin sonucunda ortaya çıkıyor. Var oluşları bile depreme dayanan dağlar nasıl olur da bizleri sarsıntıdan koruyabilir ki?
Dağların yoğun olduğu bölgeler zaten litosfer levhalarının kesişme bölgesidir. Bilimin fay hattı dediği bölgelere baktığımızda buralarda uzun sıradağlar oluştuğunu görüyoruz. Örneğin Himalaya ve Altay dağları gibi.

Caner Taslaman Edip Yüksel gibi modernistler “Celal Şengör sebep-sonuç ilişkisini karıştırıyor” diyerek kutsal kitaplarının bilimle çelişen ayetlerini kurtarmaya çalıştılar. Dağların deprem sebebi olmadığını biliyoruz zaten fakat dağların depremi önlediğini iddia etmek en azından cahilliktir.

Modernist Müslümanlar belli ki Celal Bey'in o programını izlememiş bile. Zira Celal bey dağlar depreme neden oluyor diye bir ifade kullanmadı. Celal Bey'in eleştirdiği nokta dağların deprem önleyici olduğunun iddia edilmesiydi.
Edip Yüksel kafir dediği halde yaşamakta olduğu Amerika'da bir jeolog bulup ona kamera önünde “dağlar depremde birer tampon rolü üstleniyor” dedirterek yine kutsal kitabını kendince kurtardı ama unuttuğu bir şey var. Her yıl dağların sık olduğu coğrafyalarda binlerce deprem oluyor ve binlerce insan ölüyor. Peki neden oradaki dağlar tampon görevi görerek ortaya çıkan enerjiyi emmiyor? Hemen bir kaç örnek verelim:

ŞİLİ, VALDİVİA
Şili yeryüzünün en uzun sıradağları zincirine sahip. Coğrafyasının büyük bir kısmı dağlardan oluşan bir devlet. Fakat tarih boyunca burada dünyanın en büyük depremleri gerçekleşmiş.
Şili'nin Valdivia ilinde 22 Mayıs 1960'da 9.5 şiddetinde deprem meydana geldi. Meydana gelen bu büyük deprem sebebiyle 1655 kişi hayatını kaybetti, 3 binden fazla kişi yaralandı ve 2 milyon
kişi başka yerlere göç etti.

ŞİLİ, BİO-BİO
Yine Şili'nin Bio-Bio ilinde 27 Şubat 2010'da 8.8 şiddetinde deprem meydana geldi.
Deprem ve ardından gelen dev dalgalar en az 521 kişinin ölümüne, 56 kişinin kaybolmasına, 12 bin kişinin de yaralanmasına sebep oldu. Toplamda 800 bin kişi göç etmek zorunda kaldı ve 1 milyon 800 bin kişi depremden direkt olarak etkilendi.

ASSAM-TİBET
15 Ağustos 1950'de karasal alanda meydana gelen 8.6'lık deprem sebebiyle çok sayıda bina hasar gördü ve 780 kişi hayatını kaybetti. Etkileri sadece Tibet'le sınırlı kalmayan depremden Çin ve Hindistan da nasibini aldı. Assam Depremi olarak bilinse de merkez üssünün Tibet olduğu biliniyor.

Dağlar depreme karşı tampon görevi görüyorsa neden bu kadar insan ölüyor ve neden bu kadar çok kayıp veriliyor?

KUR'AN'DAN ÖNCE DAĞ HAKKINDAKİ BİLGİLER

Öncelikle Muhammed'in yaşadığı bölge bu günkü Suudi Arabistan'da bulunan Mekke değil Petra'dır. Bu konuyu ayrıca ele alacağım fakat büyük bir ihtimalle Petra'daki dağları gören Muhammed bunların depremden etkilenmeyeceğini düşündüğü için Kur'an'a böyle ayetler ilave etmiştir. Bunun bir başka nedeni de Muhammed'den önce de insanların dağlarla ilgili bu tarz fikirlere zaten sahip olmasıdır. Örneğin eski Türk boylarında bile şöyle bir deyim vardır:
"Tengri, tag birle yerig basurdu". Yani "Tanrı, dağ ile yeri bastırıp daha sağlam yaptı". (Bknz. Kaşgarlı Mahmut  Divanü Lugati't-Türk)
Orta Asya toplumlarında “Yeri basıp tutan dağdır, halkı basıp tutan handır” gibi atasözleri vardır.

Neredeyse tüm eski toplumlarda dağların tanrısal ve ilahi sıfatları olmuştur.. Dağlar, Tanrıların yeryüzüne indikleri ve insanlarla birleştikleri yerler olarak düşülmüş ve öyle algılanmışlardır.

Olimpos Dağı Yunan mitolojisinde Zeus, Hermes, Apollo gibi tanrıların ikamet ettiği yer olarak görülmüştür (Bkz. Tanyu 1973, 6).

Hindu geleneğinde Şiva’nın Himalaya'lardaki Kailaş dağında ikamet ettiği düşünülmüştür.

Yahudilere göre "Siyon", Çinli Budistlere göre de "O-mei (Emei)" dağları aynı karakterde düşünülmüştür (Diana L. ECK 2005, İX/6212).

Sümerler, En-Lil’i mukaddes dağların kralı olan tanrı kabul etmişler, ilk kaosun sularından yükselen dünya dağının tepesinde taht kurduğunu düşünmüşlerdir.

Fenikeliler ayinlerini ve tapınaklarını yükseklerde yapmışlar ve Lübnan dağlarını kutsal kabul etmişlerdir (Bkz. Tanyu 1973, 5-6).

Altaylar, Türkistan coğrafyasındaki ulu dağların çoğu, Tanrı anlayışıyla bağlılığı olan, "Han-Tengri", "Kayrakan (Kayra Han)", "Abu Kaan" gibi adlarla adlandırılmıştır (Beydilli 2004, 147).

Burhan Haldun Dağını kutsal kabul eden Moğollar'da da en yüksek dağlar “Dağ İlah” şeklinde düşünülmüştür (Tanyu 1973, 7).

Yakut halk biliminde de Tanrı'nın yedi katlı bir dağ üzerinde yaşadığına inanılmıştır. Başkurtlarca,"Tura Tev" olarak anılan, kutsal bilindiği için de kurban kesilmeden önce kesinlikle çıkılmayan dağ da bu silsilenin içinde yer almıştır. Gök-Tanrı'ya kurban merasimi de kutsal bilinen böyle dağlarda yapılmıştır (Beydilli 2004, 147).

Eski Türkler, her dağın bir koruyucu ruhu olduğuna inanmışlardır. Bu nedenledir ki; dağ ruhunun yardımına ihtiyaçları olduğunda ve ondan dilek dileyecekleri zaman hep dağ tepelerine çıkmışlar, kurbanlarını orada sunup, ayinlerini orada yapmışlardır. Dağ ruhunun da içinde bulunduğu “yer su” ruhlarının merhametli ve koruyucu ruhlar olarak az şeye kanaat ettiklerini, öfkelenmedikçe de kanlı kurban istemediklerini düşünmüşlerdir (İnan 1998, 472).

Çin kaynaklarında eski Türkler’in, "Bodin İnli" dağına "Ülkeyi Koruyan Ruh" gibi baktıkları, dağın yurdu sembolize ettiği, Türk mitolojik düşüncesinde de Dağ Ruhunun aynı zamanda toprağın ve yurdun koruyucusu olduğu zikredilmiştir (Beydilli 2004, 147).

Sibirya Türklerinde ise Şamanları esas koruyanın "Kara Dağ'ın Sahibi" olduğuna inanılmıştır.

Yahudiler de Tanrıya mekan mal etmişlerdir. Yahudilere göre Sion Dağı Tanrının ikamet ettiği yer olarak kutsal kitaplarında zikredilmiş, günümüze kadar da kafilelerin ziyaret yeri olmuştur (Bkz. Tanyu 1973, 11).

Tevrat Mezmurlar’da bu dağın bulunduğu Kudüs, tanrının şehri, bu dağ da tanrının dağı olarak anılmıştır (Bkz. Mezmurlar, 20/2, 4/1, 76/2, 133/13).

Yahudilikte “Yahve” kutsal dağ ile ilişkilendirilmiş, “Bir Dağ Tanrısı” olarak belirtilmiş, Sion, Sina, Hermon, Lübnan, Karmel, Tabor gibi dağlar hep Yahve’nin dağları olarak görülmüştür (Bkz. Tanyu 1973, 10).

Yahudilerin kutsal kitaplarını kendi kutsal kitapları ile birlikte Kitab-ı Mukaddes olarak benimseyen Hristiyanlık'ta da benzer anlayışı görmek mümkündür. Hristiyanlar için en önemli olan kutsal dağ İsa’nın üzerinde dolaştığına, vaaz verdiğine, gecelediğine (Bkz. Luka 22/37-38) ve orada çarmıha gerildiğine inanılan Zeytin Dağıdır. Bu dağ, Hristiyanların başta gelen ziyaret yeridir. Dağ, Hristiyan mistikleri için Allah’a yakın olmanın sembolü, dua yerleri murakabenin odağına bir çıkış yolu olarak görülmüştür (Bkz. Tanyu 1973, 15).

Trabzon'daki Sümela Manastırı (Meryem Ana), Göreme, Avanos, Ürgüp, Uçhisar gibi bölgelerdeki Peri bacaları ve başka yerlerdeki tepelere ve yüksek yerlere yapılan manastır ve kiliseler bu anlayışa işaret etmektedir.

İslam da diğer dinlerde olduğu gibi dağları tanrı mekanı ve tanrının insanlarla buluştuğu yerler olarak nitelemiştir. Arafat Dağı gerek cahiliye döneminde bir ziyaret yeri, gerekse İslami dönemde vakfe mekanı olan, önem arz eden bir yer olmuştur. Buranın Adem ile  Havva’nın yeryüzünde buluştuğu yer veya Cebrail’in İbrahim'e hac görevlerinin nasıl yapılacağını öğrettiği yer olduğuna inanılmıştır. (Bkz. Boks 1991, III/263).

Muhammed'e vahyin geldiğine inanılan Nur Dağı (Cebel-i Nur), buradaki Hira mağarası ve Muhammed'in Hicret esnasında saklandığı Sevr mağarasına da kutsiyet atfedilmiş, Müslümanlarca ziyaret edilegelmiştir.

Gördüğünüz üzere eski inanışlarda dağların koruyucu özelliğinin olduğu düşünülüyordu. Muhtemelen Muhammed de bu inançlardan etkilenerek dağların insanları depremlerden koruyacağı kanısına varmış ve Kur'an'a böyle bir ayet ilave etmiştir.

İSLAM ÖNCESİ ARAPLARDA "DAĞ"

Kuranda dağlar için “Ve dağları, çiviler gibi çaktık”( Nebe’ Suresi 7. Ayet) sözü kullanılmış. Bu Kur'an'a özgü bir ifade değildir. Cahiliye Araplarına ait şiirlerde bu bilgiye zaten rastlamaktayız. İşin garip tarafı Allah kelimesi de Kur'an'a özgü bir ifade değil ve bu yüzden zaten cahiliye Arapları tarafından kullanılıyordu. Ve yine gariptir ki Kur'an'daki "yeryüzünün yayılıp döşenmesi" (Zariyat suresi 48 ayet) ifadesi de İslam öncesi Araplarda vardı.

Ünlü söz ustalarından Kus b. Sâide'nin (Ö. yak. 600) ünlü hutbesine bakalım:

"Ey halk! Dinleyin, belleyin: Yaşayan ölür. Başa gelen gelir. Gece, karanlık; gündüz, durağan; gök, burçları olan; yıldızlar parlar; denizler kabarır; dağlar birer çivi; yer yayılıp döşenmiş; ırmaklar akağında akmakta. Gökte haber, yerde 'ibret' var. insanlar gidiyorlar (ölüyorlar) ve dönmüyorlar. Öyle istedikleri için mi kalıyorlar, yoksa uyusunlar diye mi bırakılıyorlar? Ey güçlü topluluk! Nerde Semûd (toplumu), nerde Ad (toplumu)? Nerede babalar, atalar? Şükürle karşılanmayan iyilik nerede, ne oldu? Yadırganmayan zülüm nerede, ne oldu? Kus gerçek ve içinde günah bulunmayan bir antla ant içer ki, üzerinde bulunduğunuz dininizden daha sevgili bir din vardır 'Allah katında.' (Ali Muhammed Hasen, e't-Tarihu'l.Ebedi, 1964, s. 115.)

Gördüğünüz gibi Kur'an'da Allah'ın dağları çivi görevi görmeleri için yaratıp yerin sallanmasını önlediği fikri cahiliye Araplarında bile vardı.

SONUÇ

Dağların neredeyse tüm dinlerde koruyucu özelliği vardır. İslam da bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da kendinden önceki inanışlardan etkilenmiştir. Muhammed, bugün Müslümanların "cahil-putperest" dediği İslam öncesi Araplarından bile duyduklarını almış ve Kur'an'ına eklemiştir.

Sevgili Müslüman kardeşlerim eğer İslam öncesi Araplar cahil, putperest, müşrik insanlarsa o zaman sizin Kur'an'ın Nebe suresi 7. ve Zariyat süresi 48. ayetlerini inkar etmeniz gerek. Zira bu bilgiler İslam öncesi Araplara ait.
Dağların yer yüzünü sallantıdan korumak için çivi gibi çakıldığı fikri Kur'an'a özgü bir bilgi değildir, zaten bu inanış şekli Muhammed doğmadan önce de vardı. Dağların yeryüzünü sarsıntıdan koruduğunu ispat eden bir tane bile olsun bilimsel belge yoktur.

EVRİM TEORİSİ |BÖLÜM 1

Yazan: Evrim Işığı


EVRİM TEORİSİ |BÖLÜM 1

Okudukça düşünmeye başladığım, düşündükçe daha çok öğrenme arzusu uyandıran bir konu: Evrim...

Üzerine sayısız teori söylense de bu gün en kabul görülen teori sahibi Charles Darwin dir. Darwinizm düşünce yapısı var olmuş, var olan ve var olacak bütün canlıların evrimsel süreçten  geçtiğini ortaya koyar. Kimi insanlar bu teoriyi yok saysa da (büyük bir kesimi dini bütün olanlar) bu teorinin doğruluğu bilim camiasında çoktan kabul görmüştür. Aynı zamanda Darwinizm bir felsefe, evrenimizi anlama çabasıdır. Nitekim “Bilim” diye adlandırdığımız ve çoğu insan tarafından elindeki cep telefonu kadar bilinen bir konunun kökenleri oldukça eskiye dayanır. Felsefe ve sorgulamak “Bilim” dediğimiz olguyu doğurmuştur.

Darwinizm düşünce yapısı bilime muazzam katkıları olan bir düşünce yapısıdır. Tabii ki daha önce değindiğim gibi Darwin den başka evrim teorileri ortaya atan olmuştur. Bunların içinde elbette yaratılış teorileri de vardır. Ancak beni genel olarak etkileyen, Darwin den başka bir teori ortaya koyan kişi ise Lamarck'dır.
Lamarck düşünce savunucularının en çok değindiği ve temel biyoloji kitaplarında da yer alan “Kuyruk Sokumu” teorisidir. Durup bir an düşününce insana oldukça doğru gelse de yine en iyi ve en ayrıntılı açıklayan Charles Darwin dir.

“Kuyruk Sokumu” diye tabir ettiğim teoriden biraz bahsedelim. Bu teoride Lamarck “Kullanılan organ işler ve evrimleşirken kullanılmayan organ çürür” demiştir. Bunun üzerine tabi ki kanıt olabilecek “Kuyruk Sokumu” durumu ortaya atılmıştır. Eskiden atalarımız yırtıcı düşmanlardan korunmak, meyve toplayıp karınlarını doyurabilme gibi sebeplerden dolayı ağaçları sık tercih ederlerdi. Bu sebeplerden dolayı tıpkı şu anki maymunlarda görülen kuyruklara sahiplerdi. Çünkü bu organ hayatlarını kolaylaştırıyor ve hatta canlarını kurtarıyordu.

Zamanla yerleşik hayata geçiş, korunma beslenme gibi alışkanlıkların başka yollarla yapılması ve yırtıcılara karşı farklı savunma sistemleri geliştirmeleri ile “Kuyruk” diye adlandırılan organ çürüdü. Bu çürüme şu an zannedilen gibi bir çürüme değildir. Bu çürüme zamanla (oldukça uzun bir zaman) İşlevsiz kalan organ yapısındaki DNA'lardan bilgi aktarımı ile oluşan bir yok oluştur. Kim bilir belki de onlarca yıl sonra şu anki sahip olduğumuz “Kuyruk Sokumu” tamamen yok olacak veya başka bir şeye evrimleşecek...

Aslında tüm evrim olayını anlamak budur: “Doğal Seçilim”.

Evrim üzerine atılan sayısız teorilerin yanı sıra elbette ki onlarca soru da ortaya çıkmıştır. Özellikle de halk arasında, din adamları arasında ve bazı sosyal medyada dolaşan ünlü insanlarca iddia edilen “evrim çürütüldü”, “evrim yoktur” gibi söylemleri ve sorulan soruların bazılarını bu bölümde detaylıca inceleyip açıklığa kavuşturmaya çalışacağız...

1-Evrim Çürütüldü İddiası:
Bu iddiayı genel olarak daha çok din adamlarından duymaktayız. Lakin evrim teorisi Charles Darwin den 1000 yıl önce Müslüman bilim adamı olan “Basralı El Cahiz” tarafından da ortaya atılmıştır. Bunun yanı sıra evrim teorisinde sürekli olarak incelemeler yapılmıştır. Ve hala Charles Darwin evrim teorisini destekleyen onlarca bulgu bulunmaya devam ediyor. Yani şu anda laboratuvar ortamında açık bir şekilde evrim olayını gözlemliyoruz. Hatta yapılan deneylerin bazıları araştırma sitelerinde halka açık şekilde paylaşılıyor. Hal böyle iken evrimi çürütme ihtimali çok düşük bir ihtimal oluyor. Ancak bilim insanları Charles Darwin doğru bir teori ortaya attı deyip körü körüne inanmaz! Bu gün yapılan deneyler ve gözlemler neticesinde farklı bir durum söz konusu olursa, yeni hipotezler elbette ki ortaya atılır. Bilim ve bilim insanları asla yeniliğe kapalı değildir. Bu nedenle körü körüne bir durumu savunmazlar.

2-Evrim Yoktur:
Evrimin olmadığını bilimsel açıdan açıklayamayanlar biyoloji bilgisi iyi olmayan insanlardır. Aksi takdirde ciddi bir bilim insanının onlarca deneyler ve gözlemlerle ispatı sağlanmış evrimi yok sayması nadir görülür. Evrim her an, her dakika işlemektedir...

Evrim belirli bir zaman işlemiş sonra da durmuş bir mekanizma değildir. Evrim şu anda senin, benim ve çevrende gördüğün tüm canlılığın devamlılığını sağlayan bir mekanizmadır. Bu gün seni ortaya çıkaran durum tamamen evrimsel sürecin bir parçasıdır. Evrim doğruluğu kabul görülen muazzam bir sistemdir.

3-Genlerin Aklı Var Mıdır ?
Evrimsel süreci yalanlayanların en büyük dayanak noktası sandıkları bir durumdur. Aksine bir bilim insanı “Bu genin aklı yok nasıl davranır” diye bir durumu çok ta düşünmez. Çünkü sebebi doğal seçilimdedir. Ve bilimsel bir bilgi ne böyle düşünülerek oluşturulur ne de böyle çürütülür.

Genlerin bir aklının olmasına gerek yoktur. “Baksana ne güzel 2 kolum var” diye söylenilen durumları bolca duyarsınız. Aslında bu olay tamamen insanın kendi psikolojisi ile alakalıdır. Evrimsel süreç sana “Al iki kolun olsun” demez. Bu olay tamamen yaşanılan yere ve şartlara göre değişkendir. Aslında sen iki kolun var sanıyorsun. Lakin bu iki kol mutlak değil değişkendir. Çevresel faktörler ve bazı şartlar altında ileri süreçte belki başka bir kol daha oluşumunu tamamlayacak ya da iki kolumuzdan birisi oluşumunu yitirecek.(Bu süreç tahmini olamayacak kadar uzundur.) Burada daha anlaşılır olması için bir örnek üzerinden inceledim. Çevrenizde gördüğünüz bütün canlılıkta bu durum geçerlidir.

4-Üstün Irk Ve Üstün Canlı: İNSAN
Herhangi bir ırk genom haritası çıkarıldığı zaman net bir şekilde gözlemleniyor ki hiçbir ırk %100 oranda o ırka ait genomlar taşımaz. Irk kavramı tamamen insan işidir. Biyolojide buna yer yoktur. Canlılığın sınıflandırılmasında belirgin ve seçici özelliklere bakılır. Sapiens üstün bir canlı olarak kabul görülse de özüne baktığımızda pek bir anlamı kalmıyor. Az önce de belirttiğim gibi evrim mutlak bir rayda ilerlemez. Evrimin tek hedefi “Hayatta kalma ve üreme olayıdır.” Bu durumun penis-vajina ile mi yoksa A-B organlarıyla mı olacağını umursamaz. Aynı şekilde evrim farklı bir rayda ilerleyip sapiens yerine x canlısını da şu anki bulunduğumuz konuma getirebilirdi. Evrimsel sürecin işleyiş tarzına yavaş yavaş değinmeye başladım. İleriki bölümlerde de inceleyeceğiz. Şimdi bir başka soru ile devam edelim.

5-İnsanlar Nasıl Maymundan Geldi?
Bu soru defalarca açıklanmış olsa da hala soruyu soranlar olduğu için ben de değinmek istedim.
Evrim teorisi sanıldığının aksine yalnızca insan ve maymunlar için işlemez. Örneğin hiçbir insan şu anki kuşların atasının geçmişte yaşamış kanatlı dinozorlar olduğunu sormuyor. Hatta o dinozorların da atalarının karadaki dinozor olduğunu sorgulamıyorlar. Neden kuşların atalarını da sorgulamak yerine yalnızca kendi atalarının sorusunu soruyorlar? Bu sorunun cevabı çok basit: “Ego”

Genel itibariyle insanlar ara türleri görmeden ve geniş çaplı incelemeden kendisine ve maymuna bakıp bir yargıya varıyor. Ancak bu durum tamamıyla yanlıştır. Hal böyle olunca bir yaratılışı kabul etmek ve evrimi tamamen hiçe saymak daha iyi oluyor. Aynı zamanda daha da kolaydır. İnsanımızın çoğu araştırmayı, okumayı ve öğrenmeyi sevmeyerek yetiştiriliyor. Çocuklarımıza okumayı ve her şeyi sorgulamayı öğretmeliyiz. Aksi taktirde evrimi yalnızca maymundan gelmek sanıp, at gözlüğü ile hayata bakmaya devam edecektir...

6-Evrim Her An İşliyorsa Neden Aynıyız ?
Az önce de değindiğim gibi evrim sürekli olarak devam eden bir mekanizmadır. Bu arada şunu da belirtmek isterim ki bazı konuları ve durumları daha iyi anlaşılır kılabilmek ve akılda kalıcılığı sağlayabilme adına birçok yerde değineceğim. Evrimsel süreçte  direk olarak başka bir şeye dönüşme mümkün değildir. Evrim bir araç gibidir. Yavaş ilerleyen ama tam ve emin adımlarla ilerleyen bir araç. Çok yavaş ilerlese bile net ve muazzam sonuçları gözlemleniyor. Bu nedenledir ki görülemeyen ufak değişikliklerin(Bunlar yaşam tarzına çevreye vs bağlıdır) bir araya gelmesiyle ciddi değişimler gözleniyor.
Ufak çaplı değişimler olduğunda ise bunlar “Ara Tür” olarak adlandırılıyor. Bu olayın daha iyi canlanması için resmini çizecek olursak şu şekilde düşünebiliriz:

Örneğin saçınızı uzatıyorsunuz. Her gün aynaya bakıp duruyorsunuz. Günlük ortalama 0.5 cm uzadığını varsayarsak sizin bunu gözle görme ihtimaliniz oldukça düşük hatta yok denilecek kadardır. Ancak bu 0.5 cm'ler 1 yıl sonunda ciddi ve gözle görülür değişiklik yaratır. Aynı zamanda direk olarak bir yıl sonunda ki halini almadığı için yadırganacak bir durum da olmaz. Bu şekilde evrimi ne her gün aynada görürüz ne de ciddi değişiklikler olduğunda yadırgarız.

Ancak bir yıl önceki resimlere baktığınız zaman çok ciddi değişiklik olduğunu ve saçınızın oldukça çok uzadığını daha net görürsünüz. Yapılan arkeolojik kazılarda bulunanlar ise sizin fotoğraflarınız ile aynı görevi üstlenir. “Geçmişi Görmek” Belki de bundan yüzlerce yıl sonra arkeologlar kazılarda bizleri bulacak ve “Biz bu insanlardan evrimleşmişiz” diyecekler...

Evrim Teorisini bölüm bölüm açık ve en doğru biçimde anlatmama katkı sağlayan “Din Ve Mitoloji” ye saygılarımla..

KAYNAKLAR
- Charles Darwin Türlerin Kökeni
- Hayvanlardan Tanrılara “SAPIENS”
- Evrim Ağacı
-Popular Science

VİCDAN VE AKLA UZANAN SÜREÇ



VİCDAN VE AKLA UZANAN SÜREÇ
(Takipçilerimden Devrik Tümcelerim'in Hikayesi)

Yaklaşık bir yıldır bu vb kanalları takip ediyorum. Hazırlanan videoları dikkatlice izliyorum.  Ben de aydınlanma sürecimi sizlerle paylaşmak istedim.  Adım Mustafa. Annem bu ismi kulağıma fısıldarken benimle ilgili kim bilir ne hayalleri vardı. ;)

Ben hikayemi taa ortaokuldan başlatmak istiyorum: Ortaokulda okurken İslam Tarihi isimli bir dersimiz vardı. O dersin öğretmeni bize Arapların İslam öncesi yaşamlarından bahsetmişti.  Hepiniz bilirsiniz hikayeyi... Kız çocukları canlı canlı toprağa gömülüyordu vs... Tabi bizde inanmaya gönüllüydük. Hani "kız çocukları canlı canlı toprağa gömülüyorsa erkekler bir biriyle mi çiftleşip çoğalıyorlardı?" gibi bir soru sormak aklımıza gelmedi. Gelmezdi de... Sonuçta anneden deden öğrendiğimiz dindi bu.

O dersten hatırladığım diğer ikinci bir konu ise Zeyd Bin Harisi idi. Hani şu Hatice'nin kölesi olan Zeyd. Peygamber ile evlenirken peygambere hediye edilen Zeyd. sonra peygamber tarafından azat edilip evlat edinilen Zeyd... Öğretmenimiz bize Zeyd'in hikayesini bu şekilde anlatınca hepimizin kalbi yumuşamıştı adeta. Sevinçliydik, mutluyduk. Çünkü biz Müslümandık.

O yıllar pek bir şey sorguladığımı hatırlamıyorum. Ramazanlarda orucumu tutar akşamları da teravih namazlarına giderdim. Daha sonraki yıllarımda pek dindar bir insan olmadım, olamadım. Bilmiyorum neden? Cumaları da bırakınca arkadaşlar arasında kendime "Ben az Müslümanım" demeye başladım.

Daha sonraki yıllarımda hac ibadetini çok sorguladım. Yani her şeyi, kainatı, evreni, güneşi,  yıldızları yaratan tanrı neden insanları bir şehre çağırsın ki? Yemen'de ya da Dünya'nın değişik coğrafyalarında bir yığın insan açlıktan ölürken neden bütün Müslümanlar Arabistan'a gidip kurban kesip gelsin?

Sonra üç semavi dinin de kutsal mekanları neden hep aynı bölgede diye bir soru takıldı aklıma. Filistin örneğin. Üç din için de kutsal. Tanrı acaba bu üç dine inanan insanlara gidin Filistin'de bir birinizi kesin mi diyordu?  Ve peygamberler neden hep aynı bölgeye gönderildi. Sorular... sorular...

15 temmuz bendeki uyanışın başka bir sebebiydi.  Hani  bunlardan zarar gelmez dediğimiz namazlı, niyazlı insanların topluma neler yapmaya çalıştığını canlı canlı izledik.

Sonra İŞİD beni çok aydınlattı. Adamlar İslamı hiç eğip bükmeden dosdoğru uyguladılar. Hani bizim ilahiyat profları ayetlerin orasını burasını düzeltmeye çalışıyorlar ya; onlar öyle yapmadı. Ne yazıyorsa o. Gerçek İslamı gözümüze gözümüze soktular.

Neyse yıllarım geçti böyle... Şu an 40 yaşımdayım. Twitter'da gezinirken bazen ülke gündeminde "Kuran oku ateist ol" gibi başlık etiketleri görüyordum. İlgimi cezbeden birkaç tweet görmüş olmalıyım ki araştırmaya koyuldum. Youtube 'ta Yakup Deniz isimli bi abinin videosuna denk geldim. Video başlığında "Muhammet'in geliniyle olan evliliği" gibi bir şey yazıyordu. O video beni çok sarstı. İzledim. Adam iftira da atmıyordu. Anlattıklarını Azhap suresinin ayetleriyle delillendiriyordu. Yıkılmıştım. İlk olarak ortaokuldaki öğretmenim aklıma geldi.
Hani Zeyd azat edilmişti?
Hani evlat edilmişti Zeyd?
O nasıl bir azat edinmişlik ki adam karısına bile sahip çıkamıyordu? Bi erkek olarak kendimi Zeyd in yerine koydum, kaldıramadım durumu.

Sonra bu tarz videoları izlemeye ve videolarda anlatılan ayetleri incelemeye başladım. Tam bir şok hali içindeydim. O koskoca, her şeyi yaratan Tanrı, Muhammet istediği karısıyla yatar diye ayet bile göndermişti güya.

O uyanışımın başladığı günler geceleri uykuya dalmadan önce hep yaratıcıya dua ettim; Allah'ım ben bir yol ayrımındayım. Eğer yanlış yoldaysam döndür beni diye. Güya kendimce rüyada bir işaret bekledim safça. :)

Birileriyle konuşmak istiyordum ama kiminle? Herkesle konuşulmazdı bu durum. Bazen sokağa çıkıp "Muhammet hepimizi kandırmış!" diye haykırmak istiyordum. İlk olarak Twitter'dan bazen sohbet ettiğim bir arkadaşıma anlattım durumumu. Nasılsa tanıdığım biri değil, sadece Twitter'dan tanışıyoruz diye düşündüm sanırım. ;)Terslemedi beni. Neden, niçin anlamaya çalıştı. Ben de gerekçelerimi sıraladım. Arkadaşımın bana ters tepki göstermemesinden  epey cesaret aldım.

Sonra çok eskiden beri arkadaşlığım olar bir yakınımla konuşmak istedim. Konuşmak diyorum da yazıyordum aslında. Konuşacak kadar cesaretim yoktu henüz. Yine bir gün Twitter'da gezinirken karşıma  Muhammet'in hayatını kolaylaştıran ayetler ile ilgili bir görsel çıktı. Bir fotoğraf karesine 3-5 ayet yazılmıştı. Eminim hepiniz görmüşsünüzdür bu vb. görselleri. O görseli indirip arkadaşıma gönderdim. Sordum bunlar ne diyor diye. Arkadaşım bana cevap olarak Kur-anda bu ayetler yok; bunlar iftira atmak için hazırlanmış dedi. Ben de aynı ayetleri diyanetten alıp tekrar gönderdim. Arkadaş biraz sessizleştikten sonra savunmaya geçti. Oradan buradan bir şeyler kopyalayıp atıyordu bana. Ben de ona öğrendiğim yeni ayetleri gönderdim. Kabuğuna çekildi arkadaş. Yazdıklarımı okumamaya başladı. Çok gitmedim üstüne. Sonuçta onu ikna komasına sokmaya hakkım yoktu.

Oğlum 2 yaşlarındayken ona kendi uydurduğum masalları anlatırdım. Bazen yanım uzanıp "Baba hadi bana masal anlat" derdi. Ben de başlardım anlatmaya. Masalda hayvanları konuştururdum. Oğlum bazen dinlerken uyuyup kalırdı. Üç yaşına gelince anlattığım masalları sorgulamaya başladı. Masalda  oğlum güya ormanda gezinirken sevimli bir ayıyla karşılaşıyor, ayı ona gel oyun oynayalım diyordu. Oğlum o gün sordu bana "Baba ayılar konuşur mu?" diye. Üç yaşındaki çocuk ayının konuşmasını sorgularken koca koca insanlar denizin yarılmasına veya bir peygamberin hayvanlarla konuşmasına nasıl inanabilir ki? Din bence büyüklere anlatılan masallardan başka bir şey değil.

Ben şu an ne olduğuma karar vermedim. Deist miyim, ateist mi? Kavramlara ve isimlere pek takılmıyorum artık. İçimde birkaç bin yıllık uykudan uyanmış olmanın dinginliği var. Benim dinim vicdanımdır. Ve bana göre yaratıcının en büyük ayeti AKILdır.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Devrik Tümcelerim

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

TANRILARIN ZİRVESİ : NEMRUT

Yazan: N.Kara


TANRILARIN ZİRVESİ : NEMRUT


Nemrut Dağı, yaklaşık 10 yıl önce gidip görebilme ,gezebilme,oradaki tarifi imkansız havayı soluyabilme fırsatı bulduğum eşsiz yer. Öyle gizemli,öyle esrarengiz,öyle muhteşem bir his veriyor ki insana;gidince bir gününüzü rahatlıkla sıkılmadan geçirebileceğiniz bir yer. Öyle hızlıca gezip ,dolaşıp inilecek bir yer değil. Ama maalesef orada çok uzun süre vakit geçirmenin imkanı yok. Dağın yüksekliğinden dolayı ortam öyle soğuk ki,üstünüzde kat kat mont ,battaniye olsa da bir süre sonra soğuktan yüzünüzü,ellerinizi,ayaklarınızı hissetmiyorsunuz. Ağustos ayı gibi bir ayda gitmiş olmama rağmen üstümüzde mont,atkı,bot,eldiven olmasına rağmen dondum :)
Dayanabilenler çok daha uzun süre kalıp her şeyi inceleyebiliyor ama benim gibi soğuğa çok gelemeyen biri iseniz çok da katlanamıyorsunuz :) Şimdiden söyleyeyim eğer bu eşsiz yeri görmeyen varsa ilk fırsatta gitmeli,çocuklarını götürmeli ve o muazzam havayı solumalısınız. Buraya giderseniz özellikle ya gün doğumu vaktinde ya da gün batımında gidin ve o anı yaşayın...
Sizin için bu yazıda Nemrut'un bilinmeyen gizemini, mitlerde geçen hikayeleri ve aklımda kalan bazı şeyleri derleyip anlatmaya çalışacağım. İyi okumalar (dinlemeler),umarım bir nebze de olsa sizi oraya götürebilirim.

Nemrut Dağı Adıyaman ilinin Kahta ilçesinde 2150 metre yükseklikte, Toros ve Ankar Dağları sırasında bulunan dağdır. Bu dağın üzerinde bulunan Nemrut Heykelleri ya da en iyi bilinen adı ile Nemrut Harabeleri ile dünyanın sekizinci harikası olarak Unesco Dünya Mirası Listesi‘nde yer alıyor. Adıyaman’da bulunan, MÖ.130'larda bağımsızlığını kazanan ve tarihte sadece 234 yıl hüküm sürmüş olan Kommagene Krallığı’nın bize en büyük mirası olan bu muazzam dağ yaklaşık İki bin yıldır tepesinde bulunan dev heykellerle varlığını korumakta. Ve güneşin doğuşunun ve batışının en iyi izlendiği tepe olarak geçer.

TANRILAR VE KRALLAR SOFRASI

Kommagene Krallığı’nın birinci kralı olan Kral I.Antiokhos (Antiochus) insanların gelip ona dua edebileceği 2,150 metre yüksekliğindeki Nemrut Dağı'nın zirvesine gizemini hala koruyan bir tümülüs yaptırdı. Kısaca tümülüs içerisinde mezar veya mezarlık bulunan üzerine toprak yığılarak yapılmış veya oluşturulmuş olan küçük tepelere ya da tepeciklere verilen isimdir . Yani kral kendine bir nevi muhteşem bir dini sığınak(mezar) inşa ettirdi.
Antiokhos, sığınağını yüksek ve kutsal bir yere kurdurdu. Bunun sebebi ise tanrılarla eşit seviyede olabilmek, onlara yakın olmak ve tüm krallığın onu görebilmesi ve hatırlayabilmesiydi. Mezar MÖ.62'de inşa edilmiş ,145 m çapında ve 50 m yüksekliğinde piramit şeklindeki taş yongalarından oluşmaktadır. Doğu ve batı teraslarına da yükseklikleri dokuz metreye yaklaşan devasa heykellerle donatmıştır. Bu heykeller batı ve doğuya bakan teraslara yerleştirilmiş. Tahtlarında oturur vaziyette betimlenen tanrıların başları devrilerek çevreye yayılmıştır. Bu yapının ölçeği ve onu inşa etmek için gereken emek miktarı düşünüldüğünde oldukça etkileyicidir. Bununla birlikte, bu anıtta yansıtılan kültürel asimilasyon, onu diğer üst yapıların çoğundan ayıran şeydir.

Antiokhos, anne tarafından Büyük İskender'in, baba tarafından ise Pers Kralı Darius'un soyundan gelmektedir. Bu yüzden I. Antiokhos, Nemrut Dağı'nın zirvesinde bulunan bu tanrı heykellerini her iki uygarlığın mitolojik tanrılarından esinlenerek yaptırır. Bu heykellere ek olarak da halka hitaben yazdığı metinlerden oluşan yazıtlar diktirir. Ama Kommagene halkı okuma yazma bilmemektedir. Peki neden bu yazıtları diktirmiştir? Zaten Onun amacı da kendini anlatmak değil tam tersine anlaşılmaz olmaktır. Kendisini her zaman tanrı-insan olarak gören ve göstermek isteyen Antiokhos'un, Nemrut'un zirvesine mezar yaptırıp etrafını da tanrı heykelleriyle donatması bu ruh halinin getirdiği sonuç olarak görülmektedir.

Osmanlı’nın son dönemine kadar dağa çıkan çobanlar haricinde kimse tarafından bilinmeyen Nemrut Dağı’nın tepesinde yalnızlığa terk edilen bu heykeller ve diğer Kommagene Krallığı dönemine ait kalıntılar o yıllarda biri tarafından keşfedildi. O süreçlerde Osmanlıların Almanlarla ortaklaşa yaptığı Anadolu-Bağdat demir yolu hattının keşif çalışmaları sırasında çalışan Alman Mühendis Karl Sester köylülerin de ısrarıyla Nemrut Dağı’na tırmandı. O muazzam heykelleri görünce de hemen Berlin’deki Prusya Kraliyet Bilimler Akademisi’ne bir mektup yazdı. Yazdığı mektubun ardından, bilim adamı Otto Punchtein başkanlığındaki bir ekip Nemrut Dağı’na geldi. Uzun incelemeler sonucu, buldukları kitabeyi çözerek eserlerin Kommagene Uygarlığı’na ait olduğunu ve Kommagene Kralı I. Antiokhos tarafından yaptırıldığını ortaya çıkardılar.

Antiokhos diktirdiği bu yazıtlar, taş bloklara Grek harfleriyle yazılmıştır. Toplam 237 satırlık vasiyetnamesinde bu durumu anlatırken, mezarının Nemrut'un zirvesinde olduğunu işaret eder . Nemrut Dağı’nın sırrını ve Antiokhos’un yasalarını içeren bu yazıttan sizlere kısaca vasiyetnamesi ile kanunkarından bir maddeyi aktaracağım:

"Ata hükümdarlığını devraldığım zaman tahtıma bağlı krallığı, tüm tanrıların ortak yurdu yaptım. Onları, şekillerini kendi soyumun geldiği Pers ve Helenlerin eski usullerine göre yaparak, kurbanlar keserek ve şölenler düzenleyerek, eskiden beri insanlar arasında adet olduğu üzere onurlandırdım. Zamanın tahribine dirençli bu tapınaksal mezarın temellerini göksel tahtların yakınında atmaya karar verdiğimde, bu kutsal mekan, Zeus-Oromasdes'in göksel tahtlarına yolcu olduktan sonra, ebedi bir istirahatgah olsun istemedim, buranın aynı zamanda bütün tanrıların ortak tahtları olmasını da kararlaştırdım."
Yazmaktadır.

123 / Kanun 
Toros Dağları’nın zirvesine tarafımca diktirdiğim, bedenimi saran bu kutsal mezarın yanı başına mezarımı kutsayarak dizdiğim atalarım olan tanrıları ve de resimlerini rahmete kavuşmuş atalarım için tayin edilen halihazırda bulunan rahip ve gelecekte bu görevi devralacak olan rahip, bütün diğer görevlerinden azad olunmalıdır. Emir buyurduğum rahip bahane bulunmadan ve engel olunmadan bu kutsal tapınak mezardaki görevini kült törenlerine ve kutsal heykellere uygunca süslenmelerine vakfederek görevini yerine getirmelidir.

Her ay olmak üzere tüm yıl boyunca sürekli kutlanmalarını emir buyurduğum, atalarm olan tanrıların ve benim doğum günlerimizde görevlendirilen bu rahibe emrimdir. Ona benim lûtfumla verilmiş olan bu imkanlarla,soyumun ata geleneği icabı gereği takdir edilmiş olan Pers giysisini giymeli ve tanrıların dindar onurlarına vakfettiğim bütün heykelleri altın çelenklerle süslemelidir.

 Rahmetli soyumun aziz menfaatlerine adamış olduğum köylerden sağlayacağı gelirlerle oradaki  sunaklar üzerinde kokulu otlar sunmalı, bol bol tütsü yakmalı ve besili kurbanlıkları ata tanrılarımızın ve bizlerin onuruna yakışır şekilde kurban etmelidir. Ayrıca kutsal masaların tümünü bol ziyafet malzemesiyle donatmalı ve testileri suyla karıştırılmış bol miktarda şarapla doldurmalıdır.
Buraya gelen yerli ve yabancı bütün ahaliyi büyük bir ihtimamla karşılamalı ve bir araya gelen cemaate herkesin eşit derecede keyif alacağı bir şölen hazırlamalıdır.

Adet olduğu üzere kendisi için de, rahiplik makamının onursal hakkı olarak pay ayırmalıdır. Bunu uygularken geri kalanların da lûtfumdan rahatça yararlanmalarını sağlamalıdır. Öyle ki, her bir kimse, kutsal günlerde kafi miktarda yiyecek içecek alabilmek için, gözetildiği hissine kapılmaksızın şölenin keyfini çıkarsın ve dilediği köşede, istediği kadar yiyip içsin. Tapmak hizmetine sunmuş olduğum içki kupalarını ise, ancak kutsal alanda birlikte bulundukları sürece kullanabilirler.

NEMRUT'UN SIRRI

Nemrut Dağı hep gizemli iddialara hedef oldu öyle ki , 19 ve 20. yüzyılda Nemrut Dağının yerel halkı tarafından lanetli bir yer olduğuna inananların sayısı oldukça fazlaydı. Hatta zamanında uzaylıların gizli üssü olduğu bile iddia edildi. Bu eşsiz yerle ilgili kesin olan tek şey, dağda bilinmeyen veya henüz keşfedilmemiş tünellerin olduğu ve efsanevi Kommagene Kralı I. Antiokhos´un kayıp mezarıdır. Dağın gizemi, çok değişik alanlara açılıyor. Örneğin; İsa´nın doğumundaki simgesel anlamdan tutun da,Hristiyanlığın burada başlamasından  ve de Noel´in yanlış zamanda kutlanmasına kadar... Musevi kaynaklarda da;Efsaneye göre, Hazreti İbrahim'i ateşe attıran Babil Hükümdarı Nemrut'tan adını alan ve Adıyaman ilinin Kahta İlçesi'nde bulunan büyüleyici dağ olarak da geçer.
Hatta pek çok altın ve kralın mezarını bulabilmek amaçlı bir sürü halk ve define avcıları dağın altındaki tünellere girdi, Kimisi ise bedenleri sanki birden bire yanmış yıldırım düşmüş veya elektrik çarpmış bir şekilde cesetleri bulunduğu söylenilir, diğer taraftan kimisi kaybolmuş ve halen bulunamamıştır. Halk bu yüzden lanetli olduğunu uzun yıllar boyunca savunmuş.

BULUNAMAYAN MEZAR

Aslında bu dağa sahiplik eden Kommagene Krallığı, tarih sayfalarına MÖ.850 yıllarında Asur kayıtları ile tarih sayfalarına girmiştir. Konum olarak Anadolu’nun güneydoğusunda Kuzey Toroslar, Hatay, Pınarbaşı ve Fırat Nehri’nin çevrelediği verimli topraklarda kurulan Nemrut Dağ’ının engebeli yollarından geçerek tepesine ulaştığınızda, kuzey, doğu ve batı teraslarından oluşan bir tepe sizi karşılıyor. Bu tepede Kommagene Kralı I. Antiokhos‘un kendisi için yaptırmış olduğu anıt mezar ve mezar odasının üzerinde kırma taşlardan oluşan bir tümülüs, tümülüsün de üç tarafını çevreleyen kutsal alanlar bulunuyor. Bu gizemli mezarda tıpkı bir kartalın başı gibi tanrıların taş oymaları bulunmaktadır. Heykellerin diziliş şekli ise hiyerotesyon olarak bilinir.

Nemrut Dağı ile ilgili 19.yüz yıldan bu yana İngiliz-Alman-Fransız ve Türk arkeologlar tarafından yüzlerce kazı başlatılmış ancak günümüzde Kommagene Kralı Antiokhos Theos’un mezarı halen bulunamamıştır. Yani yıllarca süren bu çabalara rağmen Antiokhos'un tümülüsün altındaki mezarına ulaşmak mümkün olmamıştır.

Son yıllarda yapılan çalışmalarla da mezar odasının sanıldığı gibi tümülüsün altında değil, ana kayaya oyulmuş olduğu kanıtlanmıştır. Toplam yüksekliği 50 metreye yaklaşan tümülüsü oluşturan  bu yumruk büyüklüğündeki taşların akışkan olması, tümülüsü kazmayı imkansız hale getirmiştir. Zamanında Antiokhos'un yetenekli mühendisleri kullandıkları bu teknik sayesinde mezarını bugüne kadar koruyabilmişlerdir.

Nemrut’tan etkilenerek araştırma yapan ve kitap yazan onlarca yazarın arasında en bilinen ve çarpıcı araştırmalara, konulara değinen Orion Gizemi (The Orion Mystery) ve Maya Kehanetleri (The Mayan Prophecies) kitaplarının yazarlarından araştırmacı Adrian Gilbert da bu sırrın peşinden gitti. Bu araştırmayı yapmak için Fransa´dan, Rusya´ya ve Mısır´a, Filistin´den, Güneydoğu Anadolu´ya uzanan yorucu bir çalışmadan sonra edindiği bilgileri, inanılmaz iddialarla bütünleştirerek, bir kitap yazdı ve gizem büyüdü.
Bu esrarengiz bölgede Kommagene Krallığı'na ait görülmesi gereken mekanlar tabi ki sadece Nemrut'un zirvesiyle sınırlı değil. Kral Antiokhos'un ailesinin kadınları için yapılan "Karakuş Tümülüsü" ismini önündeki kartallı sütundan alıyor.
Bu tepeye dikilen hayvan figürlerinin Kommegene halkı için anlamları vardır. Aslan heykeli, yeryüzündeki gücü, yani krallığı temsil ediyor. Mitolojide ise tanrıların habercisi olan kartal heykeli göksel olanı, yani tanrısal gücü ifade ediyor. Yani bunlara istinaden o dönemlerde kartal ve aslan heykellerinin tapınak, mezar gibi yerleri koruduğuna inanılırdı. Fakat, inanılan bu batıl inancın koruyucu etkisi mezar hırsızlarını pek etkilememiş olacak ki Karakuş Tümülüsü daha antik çağda iken soyulmuş.

Bu gizemli tepede tümülüsün etrafında gezerken üst üste yığılmış taşlardan oluşan o meşhur dev heykeller, kabartmalar ve yazıtlar karşımıza çıkıyor. Hayvan heykellerinden sonra sıra kral ve tanrılara geliyor. Burası adeta Tanrılar’ın zirvesi ki buraya çıktığınızda ; Önce Kral I. Antiokhos, Kommagene Tanrıçası Fortuna, Yunan mitolojisinde tanrılar tanrısı Zeus, güneşin, sanatın, şiirin kâhin tanrısı Apollon ve kudretin simgesi olan Herakles heykelleriyle karşılaşacaksınız. Ayrıca onlarla birlikte Helios, Mitra, Oramasdes, Hermes ve Ares’in de orada olduğunu göreceksiniz. Buraya dikilen heykellerin hikayelerini ve anlamlarını ayrı ayrı incelediğinizde hiçbirinin rastlantısal bir şekilde yerleştirilmediğini, adeta krallığı kuş bakışı izleyerek ömür boyu korumakla görevlendirildiklerini anlayacaksınız.

GÜNEŞ'İN HAKİMİ NEMRUT 

Nemrut,dünyanın en güzel gün batımı ve gün doğumunun izlenebildiği, yeryüzünün en özel noktalarından biri. Daha önce bu eşsiz dağın fotoğraflarını görmüş, methini duymuş olabilirsiniz. Ama hiçbir fotoğraf ya da anlatım orada olmanın yerini tutamaz.
Bence Nemrut'un insan üzerinde yarattığı etkinin nedeni,orada bulunan heykellerin büyüklüğü ya da üzerlerindeki ince işçilik değil. Bence insanda bıraktığı bu muazzam etkinin nedeni, bulundukları eşsiz yer... Orada heykellere bir süre baktıktan sonra yüzünüzü heykellerin baktığı coğrafyaya dönüp,gün batımında veya doğumunda, rüzgarın sesi eşliğinde sonsuzluk izlenimi veren manzarayı izlerseniz; Hayatın ve zamanın sizin için ne anlama geldiğini değil, hayat ve zaman için sizin ne ifade ettiğinizi düşünmeye başlarsınız.

MEHDİ

Yazan: Kirpi


MEHDİ


Tüm dinlerin kıyamet senaryoları vardır ve yine neredeyse tümünde kıyamet zamanında ortaya çıkacak ve inançlı insanları kurtaracak bir kurtarıcı vardır. İslam da istisna değil. İslam dininin mezheplerinin çoğunda kıyamete yakın bir zamanda ortaya çıkacak olan Mehdi isimli birinin geleceğine inanılıyor..
Fakat mezheplerin bazısı Mehdinin daha gelmediğine, bazılarıysa Mehdinin geldiğine fakat saklandığına inanıyor. Örneğin Şiiler Mehdinin insanların arasında yaşadığına fakat kimliğini sakladığına inanıyor. Kimden ve neden saklandığı henüz belli değil. Bununla ilgili farklı teoriler söylense de tabi eğer gerçek olsaydı saklanma nedenini saklanan kişinin kendisi bilirdi değil mi? Bu yüzden hiç birine kesin doğrudur diyemeyiz. Öncelikle Mehdi kimdir ona bakalım.

Genellikle Şii mezhebinde Muhammed'den ve Ali'den sonra iktidarın imamlar vasıtasıyla ilerlediğine inanılıyor. Sünniler her ne kadar mevcut halifelerin (bir kaçı istisna) iktidarını kabul etse de Muhammedin soyundan (kızından) geldiği için  12 imamı da kabul ederler. Lakin  Şiiler Aliden önce halife olan şahısların iktidarını kabul etmez. Muhammedin halifeliği Aliye vasiyet ettiğine fakat Muhammedin kayın pederi Ebu Bekir'in, Ömer ve Osman'la birlik olup Ali'nin hakkına girerek halifeliği gasp ettiğine inanıyorlar. Peki 12 imam kimlerdir:

Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynelâbidîn (Ali bin Hüseyin), Muhammed el-Bakır, Cafer-i Sadık, Musa el-Kâzım, Ali er-Rıza, Muhammed el-Cevâd, Ali Naki, Hasan-ul Askeri, Muhammed Mehdi.

Şii mezhebinde İmamet çok önemli. Şiiler ilk 6 imamda (Cafer-i Sadık'ta dahil olmak üzere) ittifak etmişler fakat ondan sonra imametin Cafer'in evlatlarından hangisine geçtiği konusunda fikir ayrılığı mevcuttur. Büyük çoğunluk imametin Musa el-Kazım'a geçtiğine inandığı için genel olarak bu görüş kabul edilir. Fakat Musa el-Kazım'ın gerçekten ölüp ölmediği konusunda da ihtilaflar mevcut. Genel görüş olduğu yönünde olsa da bunun aksini savunan insanlarda azımsanmayacak kadar fazla. Şii mezhebinde Musa el-Kazım'ın öldüğüne inanan gruplara "el-Kut'iyye" deniliyor. [1]

12 imamdan sonuncusu olan Muhammed Mehdi bazı kaynaklara göre 5 bazı kaynaklara göre 6 yaşındayken babası Hasan-ul Askeri'yi kaybetmiş. Şii mezhebinde Mehdinin bir kaç sıfatı vardır. Örnek vermek gerekirse el-Mehdî, el-Muntazar, Sâhibu'z-Zaman, el-Hücce, el-Kâim gibi.

Şiilere göre Mehdi on yaşlarındayken babasının evinde Serdab'a (yeraltı odası) girmiş ve bundan sonra onu bir daha gören olmamış. İnanışa göre Mehdi hala saklanıyor ve kıyamete yakın zamanda ortaya çıkarak tüm dünyaya barış ve adalet getirecek.

Şii kaynaklarında Mehdi hakkında rivayetlerin bir kaçına göz atalım.
Caferilik mezhebinin ünlü alimlerinden Şeyh Kuleyni kendi kitabı olan El Kafi'de şunları aktarıyor.

Ahmed bin Muhammed bin Abdullah şöyle rivayet etmiş: Zubeyr'in (Allah ona lanet etsin) öldürüldüğü vakit Hasan ibni Ali bana şöyle bir haber getirdi: “Allah'ın dostlarına zulüm yaparak Allah'a karşı iftira atanların cezası budur. O beni ve tüm zürriyetimi öldüreceğini söylüyordu. Şimdi Allah'ın kudretini gördün mü? 256 senesinde imamın bir erkek çocuğu oldu ve ismini “Mim.Ha.Mim.Dal” koydu” [2]

Muhammed Bakır şöyle rivayet ediyor: “Mehdi ortaya çıktığında tüm düşmanlara iman etme şansı  sunacak. Gerçekten iman etmezse onların boynunu vuracak yahut simdi olan zimmiler (gayri Müslimler) gibi cizye (haraç) alacak. O kişileri şehirlerden uzaklara sürgün edecek. [3]

Cafer-i Sadık, Mehdinin saklanma sebebini soran insanlara şöyle cevap vermiş:

“Bunun nedenini sizlere söylememe iznim yok. Abdullah ibn Fuzeyl imama “O zaman saklanmasının hikmeti nedir? diye sorduğunda imam şöyle cevap vermiş: “Onun saklanmasının hikmeti onun zuhurundan (ortaya çıkışından) sonra kesin olarak aydınlatılacak” [4]

Fakat İslam ulemasının içinde (buna Sünniler de dahil)  Mehdinin vefat ettiğine inanan kişiler de vardır. Bir grup İslam tarihçileri Hasan el-Askerî'nin hiç çocuğunun olmadığını ve dolayısıyla Mehdi diye birinin olmadığı konusunda rivayetler aktarmışlardır. Örneğin Buhari, Müslim gibi hadis kaynaklarının kitaplarında Mehdi hakkında bir şey aktarmamış olması onların da Mehdi diye birinin yaşamadığına inandıklarına delalet ediyor.
Mehdi hakkında rivayetler özellikle Ebû Davud, Tirmizî, İbn Mace, el-Bezzar, Hakîm ve Taberanî gibi hadisçilerin kitaplarında aktarılıyor ve bu hadislerin büyük bir kısmı zayıf olarak kabul ediliyor. Mehdi hakkında hadislerin bir kaçına göz atalım:

"Dünyada yalnızca bir gün kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracak, ismi benim ismime, babasının ismi benim babamın ismine uyan benden veya Ehl-i beyitimden birisini göndermek için Allah o günü uzatacaktır." (Ebû Davud).
"Ehl-i beyitimden ismi benim ismime benzer bir adam Araplara hakim olmadıkça dünya gitmez (Kıyamet kopmaz)" (Tirmizî).
"Biz Abdülmuttalip oğulları ehli cennetin büyükleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi." (İbni Mace)
"Siyah sancakların Horasan tarafından geldiğini görürseniz ona katılınız. Çünkü içinde Allah'ın halifesi Mehdî vardır." (Ahmed ve Beyhaki).
(Kaynak: sorularlaislamiyet.com)

Mehdi hakkında aktarılan hadisler bir biriyle çelişkili durumdadır. Çoğu hadis Mehdinin Muhamed'in kızı Fat(ı)ma'nın zürriyetinden olduğunu anlatıyor. Bazı hadisler Mehdi'nin Mekke ve Medine'de, bazıları Horasanda ortaya çıkacağını söylüyor. Bu yüzden İslam dünyasında Mehdi konusunda ortak bir karara varılamamış, tüm mezhepler kendi kaynaklarının aktardığını doğru diye kabul etmiştir.

Mehdi hakkında söylenen hadisler ahad (subutu kat’i olmayan haberler) hadislerdir.

KUR'AN'DA MEHDİ

Kuranda Mehdi kelimesi 2 yerde işlenmiş. Birincisi Ali İmran suresi 46.ayet, ikincisi Maide suresi 110. ayet. Fakat her iki ayette de Mehdi kelimesi ahir zamanda gelecek olan bir insan için kullanılmamış.

Âli İmrân Suresi 46. Ayet
وَيُكَلِّمُ ٱلنَّاسَ فِى ٱلْمَهْدِ وَكَهْلًا وَمِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ
Diyanet İşleri Başkanlığı: O, sâlihlerden olarak beşikte iken (الْمَهْدِ fîl mehdi) ve yetişkinlik halinde insanlara (peygamber sözleri ile) konuşacak.

Mâide Suresi 110. Ayet
O gün Allah, şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerindeki ve annen üzerindeki nimetimi düşün. Hani, seni Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile desteklemiştim. Beşikte iken (الْمَهْدِ fî-lmehdi ) de, yetişkin iken de insanlara konuşuyordun…

Gördüğünüz gibi Kur'an'da Mehdi kelimesi çocuğun beşikteki dönemi için kullanılmış. Ahir zamanda gelecek ve insanlara adalet dağıtacak ve ismi Mehdi olacak olan insan hakkında Kur'an'da tek bir  ifade bile YOK.
Kur'an'daki bazı ayetlerin Mehdinin geleceğine dair işaretler barındırdığı öne sürülse de bu kesin olarak ispat edilemez. Zira o ayetlerin hiç birinde Mehdi diye bir ifade geçmiyor. Şimdi kendiniz düşünün. Yecüc ve Mecüc'den bile bahseden Kur'an Mehdi gibi önemli bir kişiyi unutmuş olabilir mi?

MEHDİLİK

Zulüm ve despotizm altında inleyen toplumların bir kurtarıcı beklentisi olmuştur. İnsanlar mevcut diktatörlerin zulümlerine karşı çıkmaya korktukları için ilahi bir kudret tarafından gönderilecek ve gözetilecek olan insanın gelişini beklemiştir. Neticede bir insanın içinde bulunduğu topluma zulüm yapan despotlara karşı çıkması onun yolunu ölüme, hapse ve akıl almaz işkencelere kadar götürebilir. Dolayısıyla bir direniş  başlatacak olan ve adalet getirecek olan kişinin Tanrı tarafından korunması gerekir. Toplumlardaki muhalif kişiler kendilerini Tanrı tarafından korunacak kadar kutsal saymadıkları için halk kendilerinden daha üstün, Allah dostu birilerinin varlığına inanmış ve bir gün mutlaka onları kurtaracağı umuduyla yaşamıştır.

Bu baskıcı politika süren devlet yapısı içinde yaşayan tüm halkların ortak özelliğidir.  Bu eskiden de böyleydi. Örneğin Emeviler döneminde Sufyânî adında bir kurtarıcı bekleniyordu. [5]  Daha sonra bu Sünniliğe İsa'nın gökten ineceği, Şiiliğe de Mehdi'nin geleceği şeklinde geçti.

Kısacası aklını ve yapmaları gerekeni zamanında kullanamadığı için ezilen kitleler iyice bunaldıkları zaman ütopik bir kurtarıcı beklerler. İslam dünyasında en fazla en ateşli kurtarıcı beklentisinde olanlar tarih boyunca en çok ezilen ve baskı gören Şii-Alevi toplumlarıdır. Sonuç olarak eğer bir Mehdi varsa  o da zulme, despotizme susmayan ve kendi hakkını koruyan insandır.

“Uyuyan Milletler Ya Ölür Ya Da Köle Olarak Uyanır”
Mustafa Kemal Atatürk

KUDÜS SENDROMU

Yazan: Set


KUDÜS SENDROMU NEDİR?


Kudüs bilindiği üzere semavi dinler için son derece önemli bir şehirdir. Hatta öyle ki geçmişte bu şehiri yönetmek için çeşitli din mensupları birbirleri ile savaşmıştır. Günümüzde bile bizzat bir savaş olmasa da birçok kişinin ölümüne sebep olmuştur. Hem tarihi ve kültürel bir öneme sahip olması hem de dinler tarafından bir kutsiyet atfedilmesi Kudüs’ü oldukça mistik bir yer yapıyor. Şehre gerek dini gerekse başka amaçlarla giden turistler de bu atmosferden oldukça etkileniyor. Hatta bu etkilenme sonucunda yaşadıkları şeyler öyle etkilere yol açıyor ki sonuç olarak akıl hastası olabiliyorlar. Kudüs sendromu ise bu insanların şehrin etkileyici atmosferinden etkilenmeleri sonucu tetiklenen dini temalı çeşitli düşünceler veya sanrılar gibi psikozların sebep olduğu sendroma denmektedir.

Turistlerin kimi kendini kutsal kitaplardaki bir karakter olarak görüyor kimi ise kendini doğrudan İsa, Musa gibi insanlardan biri olarak görüyor ve genel olarak beyaz kıyafetler giyerek çevreye vaaz vermeye çalışıyor. İsrail kaynaklarına göre her yıl 2 milyona yakın turist alan şehirde bu durum turistlerin sadece %2’sinde görülüyor ,bunlardan  küçük bir kısmı ise klinik müdahalesi görüyor. İlk kez 1930’larda psikiyatrist Heinz Herman şuan kabul edildiği şekilde bir sendrom olarak tanımlandı. Fakat önceden psikolojik problemleri olan insanların yaşayabileceği bir çeşit nöbet olduğu da iddia ediliyor.

Sendrom üç çeşit görülmekte:
Bir grup insan orada aydınlandığını düşünerek diğer insanlara doğru yolu göstermek için vaaz vermeye başlıyorlar.
Bir grup insan ise inandıkları dini sınıfı kurtarmaya ömrünü adamaya karar veriyor.
Diğerleri ise kendini dini liderlerden biri sanıyor. Genel olarak bu gruptaki insanlar kendini Mesih, Musa ya da Vaftizci Yahya sanıyorlar. Fakat insanların bir çoğu herhangi bir tedavi görmeden bunu atlatabiliyor.

Hristiyanlık’ta Mesih olan İsa’nın dünyaya ikinci kez geleceğine dair bir inanç vardır. Bu İncil’de şöyle anlatılır :

İsa tapınaktan çıkıp giderken, öğrencileri, tapınağın binalarını O'na göstermek için yanına geldiler. 2 İsa onlara, “Bütün bunları görüyor musunuz?” dedi. “Size doğrusunu söyleyeyim, burada taş üstünde taş kalmayacak, hepsi yıkılacak!”
3 İsa, Zeytin Dağı'nda otururken öğrencileri yalnız olarak yanına geldiler. “Söyle bize” dediler, “Bu dediklerin ne zaman olacak, senin gelişini ve çağın bitimini gösteren belirti ne olacak?”
4 İsa onlara şu karşılığı verdi: “Sakın kimse sizi saptırmasın! 5 Birçokları, ‘Mesih benim’ diyerek benim adımla gelip birçok kişiyi aldatacaklar. 6 Savaş gürültüleri, savaş haberleri duyacaksınız. Sakın korkmayın! Bunların olması gerek, ama bu daha son demek değildir. 7 Ulus ulusa, devlet devlete savaş açacak; yer yer kıtlıklar, depremler olacak. (Matta 24:1-7)

Musevilik’te ise Hristiyanlığın aksine Mesih’in dünyaya ikinci kez değil ilk ve son defa geleceğine inanılır fakat yine Kudüs’e geleceğine ve barış ile adalet getireceğine inanılır.

İslamiyet’te ise bu iki dinin aksine Mesih’in Kudüs yerine Şam’dan geleceğine inanılır. Bu konuda şöyle bir hadis de vardır:
"İsa Dımaşk (Şam)’ın doğusunda bulunan beyaz minareye iner ve Lud kapısının yanında deccalı öldürür.” (Ebu Davud, Melahim,14; Tirmizi, Fiten, 59, 62, İbn Mace, Fiten, 33)

Peki şimdi birkaç soru sormak istiyorum. Her yıl onlarca insan Kudüs’te yaşadıklarından deli muamelesi ile akıl hastanesine kapatılabiliyor iken kendisine peygamber gibi sıfatlar söylenen, meleklerle ve tanrıyla konuştuğunu iddia eden onlarca insanı bunlardan ayıran nedir? Veya bundan 2000 yıl önce Kudüs’te vaazlar vererek Mesih olduğunu iddia eden İsa’nın Eski Ahit’i okuyarak bu sendroma yakalanmadığı ne malum?

Ya da şuan Mesih Kudüs’e gelse ve vaazlar vererek Mesihliğini ilan etse onu insanlar nasıl ayırt edecek ve her yıl bir sürü insana yaptıkları gibi akıl hastanesine kapatmayacaklar?

Peki neden insanlar sürekli olarak kendilerine bir kurtarıcı arıyorlar? “Aslında cevabı basit. ‘Şuan kötü durumdayız ama ileri de iyi olacağız. Hem de hiç çaba sarf etmeyeceğiz çünkü Mesih bizim için yapacak!’ şeklinde düşünmek insana umut aşılıyor. Her peygamberlik iddia edenin de ‘Benden sonra X kişisi gelecek.’ Şeklindeki söylemler de bu insanlara umut veriyor. Dinin de insanlara öğrettiği bh değil mi zaten? Neyse bu dünyada çok iyi yerde değiliz ama üzülmeye gerek yok. Ne de olsa ölünce cennet var :’)