HABERLER
Dini Haber

KARİKATÜR YÜZÜNDEN ÖLDÜRÜLEN FRANSIZ ÖĞRETMEN

Hazırlayan: A.Kara


MUHAMMED KARİKATÜRÜ GÖSTERDİĞİ İÇİN BAŞI KESİLEREK ÖLDÜRÜLEN FRANSIZ ÖĞRETMEN SAMUEL


Fransa’da birkaç gün önce Paris yakınlarında yaşanan terör olayını çoğunuz duymuşsunuzdur. Durum tamamen, sık sık gördüğümüz: “Bak, inandığım Allah gönderdiği dinini savunmaktan aciz, ben onun yerine, onun adına savunuyorum ” kafası.

Tarih öğretmeni sınıfında bizim derslerimizde asla anlatılmayan ve bu gidişle anlatılamayacak konulardan birini “ifade özgürlüğü” kavramını anlatıyor. Bunu yaparken de Hz. Muhammed karikatürü göstereceğini söyleyerek rencide olmasınlar yada görüp şok olurlar diye Müslüman öğrencilerin parmak kaldırmasını, dışarı çıkmalarını istiyor. Yani aslında ifade özgürlüğünü anlatırken bile bir ifadeyi özgürce sunmuş olan karikatürü göstermekten, korkuyor yada çekiniyor çünkü muhtemelen Fransa’da ne kadar yobaz yaşadığını biliyor ve hatta Charlie Hebdo dergisinde olanları aklının bir kenarında tutuyor. Tabi öğretmenin aklından geçeni bilemeyiz.

Öğrenci velilerinden biri "Öğretmen, sınıfta, Müslüman öğrenciler el kaldırsın diyor. Benim kızım da el kaldırıyor. Öğretmen onların sınıftan çıkmasını istiyor. Diğerleri çıkıyor. Ama benim kızım çıkmayacağını söylüyor ve kalıyor. Öğretmen Hz. Muhammed karikatürünü gösteriyor. Anlamıyorum, neden 13 yaşındaki çocuklara bunları gösteriyor?" diyor.

Bir başka veli ise France Inter Radyosu'na, "Öğretmen Müslüman öğrencilerden rahatsız olmaması için dışarı çıkmasını istemiş. Görünüşe göre bunu kötü niyetle yapmamış. Oğlum bana bunu çocukları korumak için yaptığını söyledi. Onlara: 'Bir resim göstereceğim. Size, üzülmemeniz, şok olmamanız için dışarı çıkmanızı tavsiye ederim' demiş. Bunu küçümsemek veya saygısız olmak için yapmamış" diyor.

Yani öğretmenin gösterdiği karikatürü gidip ailesine anlatan Müslüman öğrenciler var; başka öğrenciler de Müslüman olmasına rağmen parmak kaldırmayıp sınıfta kalmış, karikatürü görmüş ve gidip ailesine anlatmış. Bu ailelerden bazıları da yobazlık seviyeleri ve terör eylemleri, şiddete olan kara sevdaları ile yakından tanıdığımız Çeçenler.

Veliler okula gidip öğretmenden şikayetçi oluyor, karakola suç duyurusunda bulunuyor fakat okul yönetimi olayları biraz yatıştırıyor. Tabi olay yatışmış gibi görünse de öğretmeni öldürme planı kuran birinin olduğunu kimse bilemiyor.

Bir gün okul civarında elinde bıçak bulunan şüpheli bir şahısın dolaştığına dair ihbar gelince polis olay yerine gidiyor. Elindeki bıçağı bırakmasını söylüyor fakat tehditler savuran genç elindeki bıçakla Allahüekber diye bağırarak polisin üzerine yürüyünce vurulup öldürülüyor.

Üzerinden patlayıcı madde de çıkınca bir de bomba imha çağrılıyor falan. Sonra bir bakıyorlar saldırganın yanında başı kesilmiş bir ceset var, karikatür gösteren, ifade özgürlüğünü anlatmaya çalışırken hoşgörü ve barış dini olan, Allah’ın verdiği canı başka kimsenin alamayacağı masallarının anlatıldığı İslam dininin insanlara aşıladığı hisler yüzünden canından olan tarih öğretmeninin cesedi.

Düşünün, 18 yaşında, Moskova doğumlu Çeçen kökenli bir genç, inandığı peygamberinin karikatürü gösterildi diye hiç çekinmeden kafa kesebiliyor.

Ne yalan söyleyeyim ben şaşırmadım. Çünkü birçoğumuz anne-babasına yada yakınlarına bırak Muhammed karikatürü göstermeyi, artık İslam’a inanmadığını söylediğimizde bile dayak yiyor, tehdit ediliyoruz. Abi dediği 10 yıllık arkadaşına dine inanmadığını söylediği için otobüs durağında öldüresiye dayak yiyen, ağzı burnu kan içinde kalan kadın bile var.

Yani ifade özgürlüğü Müslüman alemi için yok hükmündedir. Sabah akşam hoşgörüden bahseden Müslümanlar sizin İslam’a inanmamanıza bile sinir yapar, kafaya takarlar. Sanırım itiraf edemedikleri bazı şeyler var.

İçten içe “ulan ben namaz kılıyorsam, oruç tutuyorsam, içki içmiyorsam sizde yapmayacaksınız, kızlı erkekli bir araya gelip sohbet edip eğlenmeyeceksiniz. Enayi miyim lan ben, ha enayi mi? Yok öyle yağma, ben inanıp bunlardan uzak duruyorsam sizde duracaksınız arkadaş, ben yaşayamıyorum diye zoruma gidiyor.” diye düşünüyor ve aslında sizi kıskanıp içinde bulundukları durumu üstü kapalı yeriyorlar.

Şimdi gel de bu kafalara ifade özgürlüğünü anlat. Çünkü onlara göre inandıkları şeye asla laf edilemez. Kutsal denen şeyin kişinin kendi kutsalı olduğunu, kendi kutsalının başkası için kutsal sayılmadığını, dolayısı ile şakasının yapılabileceğini, eleştirilebileceğini kavrayamıyorlar ama bunu kavrayamayan bu sakalı kibirliler Hindulardan bahsederken “hahahahahah geri zekalılar ya, ineğe tapıyorlar ----na koyayım” demekten, bunu derken çoğu dökülmüş, sararmış dişlerini sergilemekten de geri kalmıyorlar.

Muhammed’in resmedilmesinin yasak olduğu Suudi Arabistan’daki vahabilerin ürettiği bir propaganda. Çünkü modern öncesi dönemde bırakın hadisi, Muhammed’in resminin çizilmesinin yasak olduğunu anlatan bir fetva bile yok. Enteresan olan şeylerden biri de şu ki Muhammed’in günümüze kadar ulaşmış, bir resmi yok. Yani çizilmiş bazı minyatürler var ama doğrudan onun döneminde onu gören biri tarafından çizilmiş bir resmi yok. Dolayısı ile biri “bak Muhammed çizdim” dediğinde kızmanız bile anlamsız çünkü kimse tam olarak nasıl göründüğünü bilmiyor dolayısı ile günümüzde çizilen karikatür yada resimlerin birebir onu yansıtması, birebir benzemesi imkansız.

Tam olarak nasıl göründüğünün bile bilinmediği Muhammed’i çizdiği veya çizilmiş resmini gösterdiği için birini öldürmek saçmalığın daniskası değilse nedir? Kaldı ki Muhammed’in nasıl göründüğünü bilip çiziyor olsa bile bu size kişiyi öldürme, cezalandırma hakkı vermez. Kutsal olanın sizin kutsalınız olduğunu anlamıyor yada anlamak istemiyorsunuz. Üstelik kutsalım dediğiniz şeyleri savunmak için kan dökerken “her şeye kadirdir” dediğiniz ilahınızın da gönderdiği dini korumaktan aciz olduğunu, onu yalnız sizin koruyabileceğinizi göstermiş, dolaylı yoldan kendi ilahınızı kendi eylemlerinizle çürütmüş oluyorsunuz.

Sabah akşam dua ettiğiniz Allah’ın dinine inanmayanlara bir şey yapamıyor olması öyle zorunuza gitti ki kendizini onun can alma elçisi bilerek aciz duruma düştünüz, kan dökmekten korkmadınız. Turan Dursun, Bahriye Üçok, Ali Günday, Muammer Aksoy, İhsan Güven, Andrea Santoro gibi nice insanın akıttığınız kanı kurumuş olsa da zihinlerdeki lekesi üzerinizden asla silinmeyecek.

DEVLET İÇİNDE MENZİL VE İSLAM'IN KADINA BAKIŞI

Hazırlayan: A.Kara


MENZİLCİ DOKTOR ALİ EDİZER VE İSLAM'IN KADINA BAKIŞI


Ali Edizer; Cübbeli Ahmet’e ve menzil tarikatına methiyeler düzen bir doktor. Enteresan bir şekilde 2005’te bir sağlık ocağında doktor iken 2012’de Sağlık Bakanlığı’nda özel kalem müdürü olmuş.

13 yıl sağlık bakanlığı yapan Recep Akdağ için “Recep Abimle yakın çalıştım” diyor, yani o makama nasıl geldiği belli. Zaten Recep Akdağ döneminde sağlık bakanlığı için Menzil Bakanlığı tabiri kullanılıyordu, araştıranlar nedenini anlar.

Menzil tarikatının şeyhi Muhammed Raşid Erol öldükten sonra cemaat ikiye bölündü. Kardeşi ve yeğeni Menzildeki tarikatın başına geçerken oğlu Feyzeddin Erol Eskişehir'de kendi dergahını kurdu.

Gazeteci Saygı Öztürk’ün daha önce yaptığı röportajda Menzil’in başındaki bu kişilerin sözleri hayli enteresan.

Menzil’in Eskişehir'deki kolunun önderi Feyzeddin Erol “Enerji Bakanı Taner Yıldız da Sağlık Bakanı Recep Akdağ da bizim evimizde büyüdüler”. diyor.

Peki Menzil tarikatının diğer kolunun başına geçen oğul ne diyor:
“Doğru, Recep Akdağ’ı tanıyorum. Buraya (Menzil’e) gelmiş gitmiş. Sağlık Bakanlığı, Menzil cemaatine bağlı diye liyakatsiz bir insanı almışsa vallahi o doğru değildir.”

Yani devlet kademeleri bile tarikatların elinde olunca böyle enteresan tiplerin sağlık bakanlığı özel kalem müdürü olarak atanmasının önünün nasıl açıldığı anlaşılmış oluyor.

Ali Edizer diyor ki "dün gördüm, kocası aldattı diye bir yuva yıkılmış, ayıptır, günahtır! Oğlum niye aldatıyosunuz lan!"

Deyince, insan “herhalde devamında aldatanı ayıplayacak, niye yapıyorsun oğlum” falan diyecek diye beklerken sözüne şöyle devam ediyor:
Allah sana ruhsat vermiş. Aldınız, bir başkasını sevdiniz, onu da alın.
He gözünüz yiyo yemiyo ayrı bir şey, insan yuvasını yıkar mı? Yapmayın ya.
Medeni kanunla zaten mücadele ediyoruz. Bizi bacılara mahcup etmeyin, yuvanızı niye yıkıyorsunuz ya?
Diyor.

Bir başka videosunda da alay ederek “Eeeeey benim laik halkım” diyor. Devamında halkın hayata dair birçok konuya Allah’ı dahil ettiğini ama sıra devlet işlerine geldiğinde niye Allah’ı karıştırma dendiğini söyleyerek, “niçin, siz nasıl bir Allah’a inanıyorsunuz” diyor. Yani laiklik konusunda ciddi kuyruk acısı var.

İşin daha da üzücü yanı sosyal medyada yorum atarak bu adamın sözlerine destek olanlar, kahrolsun laik düzen diye çığırtkanlık yapanlar da var. Şu uçkur sevdası bir bitmedi.

Adam da haksız değil çünkü İslam kadına değer vermez.

Zaten kadına değer vermediği gibi bir de kadını Müslüman olan olmayan şeklinde ayırarak kafir kadını daha da ayaklar altına alır.

En basit örneği Bakara 228 ve 234 de eşi ölen-öldürülen Müslüman kadınların 4 ay 10 gün veya 3 ay hali adet görünceye kadar beklemesi gerektiği yazılıdır.

Bakara 228: Boşanan kadınların kendileri üç âdet görünceye kadar beklerler. Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Eğer taraflar arayı düzeltmeyi istiyorlarsa kocaları, onları kendilerine geri çevirme hususunda başkalarından daha ziyade hak sahibidirler. Kadınların, mâkul ve meşrû ölçülerde ödevlerine denk hakları vardır; erkeklerin ise onların üzerinde bir dereceleri mevcuttur. Allah izzet ve hikmet sahibidir.

Bakara 234: İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evlenmeksizin) dört ay on gün beklerler. Bekleme sürelerinin sonuna geldiklerinde kendileri hakkında, normal ölçülerde yapıp ettiklerinden size bir sorumluluk yoktur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.

Fakat savaş esiri cariyeler için bu kadar uzun bir iddet süresi geçerli değildir, sebebi de tahmin ettiğiniz üzere bellidir. Ayetlere bakalım:

Nisa 24: Elinizin altında bulunan câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı; Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, iffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla, mallarınızla (mehir ile) istemeniz size helâl kılındı. Onlarla karı-koca ilişkisi yaşamanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.

Nisa 25 ile cariyeler konusunda Müslümanlara daha da geniş yetki tanınmıştır:
İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin câriye kızlarınızdan alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla ve ailelerinin de izniyle onları nikâhlayıp alın, mehirlerini de âdete uygun olarak verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir. Bu, içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir; sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

İslam’ın kadını nereden nereye getirdiğini söylemeye gerek var mı?
Buhara Melikesi Kabac Hatunla veya Tomris ile İslamın dönüştürdüğü kadın modeli kıyaslanabilir mi?

Birçok hadiste cariyelerin satın alınırken veya satılırken hangi muamelelere maruz kaldığı da açıktır.
Ama bu yayında cariye konusuna çok girmeyeceğim, daha çok İslamın kadını getirdiği konuma odaklanmak istiyorum.

İslama göre kadın tıpkı günümüz aşırı dindar yada cemaat ailelerinde gördüğümüz gibi itaatkar olmalıdır, bir nevi nikahlı köle gibi.

Bir hadisten bahsetmek istiyorum fakat çok uzun olduğundan size dikkat çekmek istediğim bölümünü göstereceğim:

Bakın bir hadiste Ömer ne diyor:
...Ben Ensar'dan bir komşum ile beraber Benu Umeyye ibn Zeyd yurdunda (oturuyor) idim. Bu yurt Medine'nin Avali denilen semtindedir. Bir şey öğrenmek ümidiyle peygamberin yanına nöbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahiy ve diğer şeylere dair ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O da indiği zaman böyle yapardı. Ve biz Kureyş topluluğu, kadınlara galebe ediyorduk. Medine'ye Ensar üzerine geldiğimizde bir de gördük ki onlar, kadınları erkeklerine galebe eder bir kavim (yani kadınlar erkekleri üzerinde üstünlük sağlıyorlar). Derken bizim kadınlarımız, Ensar kadınlarının edebinden almaya başladılar. Bir gün ben karıma karşı bağırdım; o da bana cevap verdi. Ben onun bana söz döndürüp cevap vermesinden hoşlanmadım; azarladım.
[Sahih Buhari, Darüssalem hadis no 2468; yada Buhari 46.Kitap, 29. hadis]
[Sahih Buhari, Darüssalem hadis no 5191; yada Buhari 67.Kitap, 125.hadis]

Zaten Nisa 34’deki sözler de bu hadisten farksız değil, bakın ne diyor:
Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadınlar Allah’a itaatkârdırlar. Allah’ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

Bildiğiniz gibi Allah mesajlarını net şekilde anlatmayı başaramadığından onun kulları parantez içleri ile "aslında Allah burada şöyle demek istedi diyerek" apaçık ve kusursuzdur dedikleri Kur'an'ı güncelemeye çalışıyorlar. Tıpkı yukarıda, Nisa 34'deki parantez içi gibi. Ne yazıyor parantez içinde "(Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara..." Halbuki ayette orada Evlilik hukukuna diye bir ibare yoktur. Birçok mealde de yoktu, fakat insanlar Kur'an'ı didik didik etmeye başlayınca Allah'ın kulları da insanlar İslam'dan kaçmasın diye kutsal parantez içlerine başvurdular. Bol bol o kutsal parantez içleri ile "Allah bunu ima etti" diyorlar. Nisa 34'de bahsettiği şey evlilik hukuku değil erkektir. Allah o ayette her zaman olduğu gibi erkek kuluna seslenmektedir ve erkek kuluna şöyle der: "Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara..."

Yani tıpkı hadisteki gibi kadın erkeğe karşı gelemez, cevap veremez, aksi taktirde dayağı yer.

Kadın her daim, her konuda itaatkar olmalıdır, tıpkı şimdi okuyacağım hadislerdeki gibi:
  • "Erkek hanımını yatağa çağırdığı zaman, kadın gelmekten imtina ederse, sabaha kadar melekler lânet okur."
  • "Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim, bir erkek hanımını yatağa davet ettiğinde kadın imtina edip gelmezse, kocası ondan râzı oluncaya kadar semada olan (melekler) ona gadab ederler."
  • "Erkek, kadınını yatağına çağırır, kadın da gelmeye yanaşmaz, erkek öfkelenmiş olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar (bir rivayette yatağa gelinceye kadar) kadına lânet okurlar."
  • "Kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lanetler."
[Buharî, Nikâh 85, Bed'ü'l-Halk 6; Müslim, Nikâh 120-122 (1436); Ebu Dâvud, Nikâh 41, (2141)]

Yani İslamda kadın, eşine cevap veremez, karşı gelemez, başım ağrıyor deyip diğer yana dönemez. Bunları yaparsa ya günaha girer yada lanet okunmaya uğrar. Hani az daha zorlasalarmış “kadın erkeğin kölesidir” diyeceklermiş ama dilleri varmamış.

O yüzden birkaç ay önce tv de bir haber gördüğümde hem üzülmüş hem de gülmüştüm. Haber şöyleydi: TRT’deki Kur’an okuma yarışması birincisi Fatih Akçay eşine şiddetten yargılanıyor.

Üzücü bir olay, fakat neden güldüm? Çünkü bunu ayıplayan, yorumlarıyla adamı gömen bir sürü Müslüman kadın vardı, saymakla bitmez. Hiçbiri bilmiyor ki dini zaten kadına “erkeğine itaat et” diyor ve erkeğe "kadını dövmek de dahil olmak üzere" türlü ruhsatlar verip üstünlükler tanıyor.
Yani bir kadının İslama inanması insanın celladını savunması gibi bir şey..

MİTOLOJİLERDEKİ EFSANEVİ YARATIKLAR | 1

Yazan: Hermes Trismegistos


MİTOLOJİK YARATIKLAR | 1

Kiklop: Kiklop'lar yunan mitosunda alınlarının ortasında tek gözleri olan çok büyük boyutlu devlerdir. Poseidon ile Amphitrite'nin oğullarıdır ve onlar tanrılara karşı korkusu olmayan, acımasız, insan etiyle beslenen canavarlardır. Homeros'a göre kiklop'lar mağaralarda barınan korsan çobanlardır. Odisseus adamları ile birlikte Troya savaşını bitirip İthaka’ya dönerken dev kiklop Polyphemos'a esir olmuş ve onu öldürmek zorunda kalmıştı. Oğlunun öldürülmesine sinirlenen Poseidon, Odisseus'u bin bir türlü felaketle cezalandırmıştı. Hesiodos'a göre kiklop'lar Gaia ve Uranos'un çocukları idi ve üç taneydi: Brontes, Steropes ve Arges. İsimleri sırasıyla 'gök gürültüsü', 'parıltı' ve 'şimşek' anlamına gelir. Babaları tarafından Tartaros'a hapsedilmiş, daha sonra Zeus tarafından kurtarılmış ve ona titanlara karşı savaşta yardım etmişlerdi.
Bir rivayete göre kikloplar Apollon'un oğlu, sağlık ve hekimlik tanrısı olan Asklepios'u öldürmüşlerdi. Buna sinirlenen Apollon oğlunun öcünü almış ve kyilopları öldürmüştü. Daha sonra çıkan efsanelerde ise kikloplar ateş tanrısı Hephaistos'un yardımcıları idi ve onun yanında demircilik yapıyorlardı.

Ayrıca kiklop, dede korkut hikayelerinde tepegöz olarak geçer ve benzerlik gösteren mitolojilerden biridir. Çünkü Odisseus kiklopların mağarasından koyun postuna bürünüp koyun taklidi yaparak kaçar. Bunun benzeri olarak Dede Korkut hikayelerinde Basat, tepegözler tarafından yenilmekten koyun postuna sarınıp mağaradan kaçarak kurtulur.

Kerberos: Yer altı dünyasını yöneten Hades'in üç başlı köpeğidir. Kerberos kelimesi Grek dilinde "çukur iblisi" anlamına gelmektedir.

Isırığı ve salyaları zehirli olan bu köpeğin görevi yer altı dünyasına giden ölülerin bir daha dünyaya dönmemelerini sağlamaktır. Efsaneye göre Kerberos yer altı dünyasının kapısında zincirlerle bağlanmış bir şekilde bekler. Ayrıca Kerberos, Herkül’ün son görevinde onun tarafından öldürülmüştür. Bunun dışında Yunan mitolojisinde geçen Kerberos'un 4 mağlubiyeti şunlardır;
  1. Müzik yeteneğini kullanan Orpheus tarafından uyutularak,
  2. Lethe ırmağındaki su yardımıyla Hermes tarafından uyutularak,
  3. Roma mitolojisinde, ilaçlı keklerle Aineias tarafından uyutularak,
  4. Yine bir Roma masalında, ilaçlı keklerle Psykhe tarafından uyutularak

İtbaraklar: Oğuz Kağan destanında yer alan bu yaratıklar köpek başlı ve insan vücutluydu. Günümüzdeki kurt adam inanışına benzetebiliriz. İtbaraklar bir kavimdi ve Türklerle pek çok savaşa girişmişlerdi. Oğuz Kağan destanlarının önemli bir bölümü de, "Köpek başlı insanlar"ın ülkelerine yapılan akınları içerir. Türkler bu kavimlere, "İt-Barak" adı veriyorlardı. "İt" sözü, eski Türklerde de köpek anlamına geliyordu. "Barak da bir nevi köpekti". Bazılarına göre "Siyah ve tüylü bir köpek cinsi" idi. Fakat bu köpek de, herhalde başlangıçlarda, efsanevi bir köpek olmalı idi. Oğuz Kağan destanlarına göre "İt Barak'ların memleketi kuzeybatıya doğru uzanan, karanlık ülkeler içindeydi. Buradan yola çıkarak itbarakların İskandinavya'dan gelmiş olabileceğini öne sürebiliriz zira İskandinav mitlerinde de kurt adam yada köpek başlı insan motifine rastlanır. Oğuz-Han 'İt-Barak' lara karşı bir akın yapmış; fakat mağlûp olarak dağlar arasındaki bir nehrin ortasında bulunan küçük bir adacığa sığınmak zorunda kalmıştı.

Hidra: Hidra, Yunan mitolojisinde 9 başlı bir yılan kimi zaman ejderha diye nitelenen ve Lerna bataklıklarında yaşayan efsanevi canavarın adıdır. Bu canavarın öldürülmesi Herkül'ün görevleri arasındadır. Hidra'nın babası Titan Tifon, annesi ise canavarların tanrıçası Ehidna'dır. Hidra,ölümden sonraki dünya ile yaşayan insanların olduğu dünya arasındaki kapıda bekçilik yapmaktadır. Hidra'nın öldürülmesi çok zordur çünkü kesilen her başın yenisi çıkmaktadır. Herkül onunla savaşırken,kestiği her başın yeniden çıktığını görmüştür ve tam savaşmaktan vazgeçip yorulduğunda yardımına yeğeni (İoloas) yetişir ve kesilen başları meş'aleyle yakma fikrini verir. Herkül meş'ale sayesinde Hidra'yı en sonunda öldürmeyi başarır ve onun zehirli kanını savaşlarda kullanır. Hidra'nın zehirli kanı yaraların daha şiddetli ve derin olmasını sağlar.

Minotor (Mintor): Girit’te hüküm süren güçlü kral Minos, gücünü kanıtlamak için denizler tanrısı Poseidon’dan ona kurban etmek üzere bir boğa vermesini ister. Posedion boğayı Minos’a verir. Fakat hayvan, Minos’un hoşuna gider ve Minos boğayı kurban etmez. Bunun yerine başka bir boğayı kurban eder. Poseidon bunu fark ettiğinde çok sinirlenir ve Minos’un karısını boğaya âşık eder. Minos’un karısı Pasiphae, boğayla çiftleşir ve boğa başlı, kuyruklu, insan bedenli Minotor doğar.
Minotor herkese zarar veren bir yaratıktır ve bunun üzerine mimar Daidalos’un yaptığı bir labirentin içine kapatılır. Minotor'u zapt edebilmek için belli vakitlerde erkek ve dişi kurbanlar sunuluyordu. Kahraman Theseus labirente girmeye talip oldu ve Minotor'u öldürerek kendini kanıtladı.

Feniks: Eski Mısır kökenli efsanevi ateş kuşunun Batı mitolojisindeki karşılığıdır. Pers mitolojisinde Simurg, Arap ve İslam mitolojisinde Anka, İslam sonrası Türk mitolojisinde Zümrüdü Anka veya Simurg'u Anka, daha önceleri de Tuğrul olarak geçmesi gibi birçok milletin efsanelerinde karşılık bulmaktadır.
Bahsedilen bu kuşlar bu mitolojilerde kısmen benzerlik, kısmen de farklılık göstermektedir. Yunan mitolojisinde Feniks'in Habeş diyarında yaşadığına inanılıp bir kartal büyüklüğünde ve çok uzun ömürlü olduğu söylenmektedir. Gözleri yıldızlar gibi parlak olup başında parlak bir sorguç bulunmaktadır. Boynunun tüyleri yaldızlı, diğer tarafları ise kırmızıdır. Ömrünün sonlanmakta olduğunu anlayınca, kuru dalları zamkla sıvayarak kendine yuva yapar ve üstüne kurulur. Kızgın güneşin yuvayı tutuşturup kendini yakmasının ardından küllerinden bir yumurta meydana gelir ve ondan da yeni bir Feniks çıkar. Bu sebeple Hristiyanlar Feniks adını verdikleri bu kuş mitini öldükten sonra tekrar dirilmenin simgesi sayarak yorumlamışlardır.

Livyatan: Eski İbranice’de Leviathan, modern İbranicede Livyatan olarak söylenen bu ismin anlamı; ‘Kıvrılan, Bükülen’ demektir. Leviathan’dan Tevrat’ta bir su canavarı olarak söz edilir. Bu yüzden onun adı doğrudan "su canavarı" olarak da kullanılabilir. Edebiyat dünyasının çok ünlü romanlarından biri olan Herman Melville’in MOBY DICK adlı eserindeki kahraman su canavarı bir Leviathan’dır. Çok büyük balinaları anlatmak için de aynı isim kullanılırken, günümüzde basit balina sözcüğünün karşılığı da modern İbranicede Leviathan’dır. Kimileri tarafından çok eskiden yaşamış çok büyük boyutlu bir sperm balinası cinsi olduğu da söylenir.

Pegasus: Perseus , Poseidon'u hamile bırakan Medusa'nın kafasını kesince, Gyrionis'in babası Chrysaoras ve kanatlı at Pegasus kesilen baştan dışarı fırladı. Bir başka anlatıya göre de Pegasus Medusa’nın denize dökülen kanından doğmuştur. Sonra ona binen Perseus kaçmayı başardı. Pegasus bu nedenle Poseidon ve Medusa'nın oğluydu. Hesiodos'a göre adı "Okyanusun Kaynakları" ndan gelmektedir.

Dolayısıyla isminin kaynaklarla ilgili olduğu söyleniyor. Pegasus doğduğu gibi ölümsüzlerin katı Olimpos'a yükseldi ve Hephaestus'un laboratuvarından yıldırım taşımak için Zeus'un hizmetinde kaldı. Korint'te hüküm süren mitolojik geleneğe göre sikkelerin üzerine sembolleri basılan Pegasus bir Korint tanrısıydı. Pegasus'un Medusa'dan doğduğu anda Korint’e uçtuğu ve Pyrenees sularında susuzluğunu giderdiği söylenir.

Kentaur (Sentor): Yunan Mitolojisi'nde yarı insan yarı at olarak bilinen Kentaurlar, savaş yetenekleri fazlasıyla gelişmiş, güçlü yaratıklar olarak tasvir edilmiştir. Asil duruşları ve karakteristik özellikleri nedeniyle modern edebiyatta da kendilerine yer bulmuşlardır. Bu yönlerinden dolayı Yunan mitolojisinde bilinen en asalet sahibi varlıklar olarak tanımlanırlar. İnsanlar dahi Kentaurların asaletini kabul etmişlerdir. Bunun yanında bilgili ve gerektiğinde çok saygılıdırlar. Savaş aleti olarak çok iyi ok ve yay kullanırlar ve dört nala koşarken bile nişan alarak hedefi vurabilirler. Sezileri kuvvetli olan Sentorların geleceği görme, kahinlik ve yıldızları okuyabilmek gibi değişik güçleri de vardır.

Sentor figüründeki Sagittarius takım yıldızının mitolojide yolculuklar sırasında rehberlik etmesi için gökyüzüne yerleştirildiğine inanılır. Çoğu efsanede olduğu gibi Sentor efsanesinde de gerçeğe dayanan sebeplerin olduğu bilinmektedir. Sentorların atlarla ilgili olan, at üstünde savaşa giden ve atıyla yaşayan bir toplum olduğunu ve zaman içerisinde ki söylentilerle yarı at yarı insan biçimli yaratıkların oluştuğunu söylemek mümkündür. Bir diğer rivayette Yunanlıların İskitler yani bilinen ilk Türklerle giriştiği savaşlarda onların at ile olan yakınlıklarına ve iyi kullanmalarına şaşırmış ve onlara Sentor demeye başlamışlar, bu söylem yıllar geçtikçe at adam efsanesine dönüşmüş denilir.

KIRMIZI ASA (KAFİLE) ARGÜMANLARINA CEVAP | 4

Yazan: Kirpi


KIRMIZI ASA (KAFİLE) ARGÜMANLARINA CEVAP
|BÖLÜM 4 [KÖTÜLÜK PROBLEMİ]

Kırmızı Asa'ya cevap serisinin bu bölümde 13 Nisan 2018 tarihinde Youtube'ye yüklenen “Ne Demek "Evrende Kusur Yok"? - Osman Bulut - Kötülük Problemi” isimli videoyu ele alacağım.

Videoda ateistlerin ve diğer dinsizlerin sıklıkla ve haklı olarak dile getirdiği bir argüman çürütülmeye çalışılıyor. Argüman şöyle: Kusursuz Allah'ın yarattığı evrende neden kusurlar var? Örneğin neden hastalıklar, musibetler var? Kırmızı Asa yine her zamanki gibi tutarlı nedenler göstermek yerine kelime oyunları yapmakla konuyu kurtarmaya çalışıyor. Şimdi daha detaylı bir şekilde inceleyelim hep birlikte.

Video şöyle başlıyor (00:00 ve 00:40 saniyeler arası) : "Tamamda deprem niye oluyor? Niye başımıza bela geliyor? Kusursuz olduğunu söylediğimiz Allah hastalığı niye veriyor? Bu, ateistlerin çok kullandığı bir şeydir. "Kusursuz diyorsunuz bunlar oluyor ama" diyorlar. Bunların niye kusur olduğunu söylüyor ateistler? Hastalığın kötü olduğunu düşündükleri için. Peki bizim perspektifimizden bakalım hastalık kusur mu yani? Peygamberin gözüyle, öğretisiyle bakalım hastalık kötü bir şey mi? Bunu kötü olarak tarif edebilir miyiz?"

Cevap: Bizim sevgili Kırmızı Asa arkadaşımız hastalıkları kötü olarak görmüyor. Nitekim videonun ilerleyen dakikalarında söylediklerini size aktardığımda bunun şahidi olacaksınız. İlk önce hastalık tabii ki de kötü bir şey. Hele bu hastalıkları Allah kendisine yalvararak şifa istemesi için veriyorsa daha da kötü. Düşünün bir doktor laboratuvarda virüs yaratıyor. Onu sizin çocuğunuza enjekte ediyor ve diyor ki antivirüsü benden alabilmenin tek yolu karşımda diz çökerek, secde ederek bana yalvarman. Bu doktor ilk bakışta sizde bir iğrenme hissi uyandırır ve ne kadar aşağılık bir insan dersiniz değil mi? Ama başka çare yok. Mecbur söylediğini yapacaksın. Çünkü söz konusu olan çocuğunun hayatı. İşte Allah'ın yaptığı da bu. İnsanlara veya onların sevdiklerine hastalık veriyor sonra diyor ki "bana secde et, yalvar" şifa vereyim. Bu durumda hastalığı verende kötü duruma düşüyor. Kendini sağlam kanıtlarla ispat eden bir yaratıcı, bir tanrı, zaten kendisine tapılmayı hak eder. İlla birilerine hastalık bulaştırarak öldürmenin bir anlamı yok. Devam edelim bakalım Kırmızı Asa daha neler söylemiş:

Videoda 00:42 ve 1:36 dakikalar arası: "Bir şey sorayım. Bir şeyin kusurlu olup olmadığını nasıl anlarız biz? Mesela ben desem ki şu bardak buraları süpürmüyor arkadaş ne kadar kusurlu bir bardak desem saçma olur di mi? O zaman biz bir şeyin kusurlu olup olmadığını nasıl anlıyoruz? Yapılış amacından. Yani bunun bir amacı vardır ve bu amaç yerine gelmiyorsa biz buna kusurlu diyebiliriz, doğru mu? O zaman insanın da yaratılışının kusurlu olduğunu iddia etmesi için birinin neyi bilmesi lazım ilk önce? İnsanın yaratılış amacını bilmesi lazım. Bir ateist için insanın yaratılış amacı var mı? Bunun (bardağı göstererek) amacını bilmeden, bunda kusurdan bahsetmek mümkün mü? Değil. Önce bunun amacını bileceksin. Amacını bildikten sonra o amaç yerine geliyor mu gelmiyor mu buna göre kusur isnadı yaparız veya yapmayız. Dolayısıyla musibetlere hastalıklara bu yönden bakacağız."

Cevap: Madem öyle, ilk olarak Kur'an'a göre insanın yaratılış amacı nedir ona bakalım: 

  • Enbiya 16: "Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun/oyalanma olsun diye yaratmadık." [1]
  • Mü'minun 115: “Yoksa sizi, boşu boşuna/amaçsız yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” [2]
  • Zariyat 56: "Ben cinler ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım." [3]

Kur'an'a baktığımızda insanın ilk ve en önemli yaratılış amacının Allah'a ibadet etmeleri olduğunu görüyoruz. O zaman düz mantıkla düşünecek olursak insanlara hastalıklar, musibetler genellikle ne için verilmiş oluyor? Allah'a ibadet (kulluk) görevini aksattığı için değil mi? Peki bu kulluk ve ibadetini hiç aksatmadığı için hastalıklardan musibetlerden münezzeh biri oldu mu? Hayır Müslümanlar şu güne kadar yaşamış en doğru Müslümanın (mü'minin) Muhammed olduğunu iddia ediyorlar. Peki Muhammed hiç hastalanmadı mı? Başına bir bela gelmedi mi? Tabii ki de geldi. Mekke'den kovulması, malının mülkünün elinden alınması başına gelen musibetler değil miydi? Zehirlenme sonucu hayatını kaybetmesi başına gelen bir musibet değil miydi? Muhammedin zehirlenmesi ve hastalığıyla ilgili hadislere bakalım.

“Ben Hayber’de yediğim yemeğin acısını her zaman (ma ezalü ecidu) hissettim. İşte şu anda o zehrin tesiriyle içimdeki (şah-bel) damarlarımın koptuğunu görüyorum.” [4]

Ümmü Bişr b. Bera da der ki: 'Ya Rasulallah! Ben seni hiç kimsenin tutulmadığı hummaya tutulmuş görüyorum!' dedim. Resulullah Aleyhissalatü vesselam:

"Bize verilecek ecir ve mükafat kat kat olduğu gibi, ibtilalar da bize böyle kat kat olur!' buyurdu ve Bişr'in oğlunun Hayber'de zehirli koyun kızartmasından zehirlenerek vefat ettiği gibi, kendisinin de aynı zehirlenmeye maruz kaldığını şöyle buyurdu: "Ey Ümmü Bişr! Ben de bu hastalığımın ancak ondan ileri geldiğini sanıyorum! Hayber'de oğlunla tatmış olduğum zehirli etin acısından şu anda kalb damarımın koptuğunu duymaktayım."
 [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11]

Gördüğünüz gibi Allah'ın peygamberi olan, ona ibadet ve kullukta hiç bir eksiği olmayan Muhammed'in bile başına musibetler ve hastalıklar gelmiştir. Allah Muhammed'i evlenebileceği kadınlar konusunda diğer Müslümanlardan ayırıp torpil yaptığı gibi hastalıklar ve musibetler konusunda da torpil yapabilirdi değil mi? Peki neden yapmadı? Çünkü hastalık biyolojik bir durum. Hayatı boyunca hiç hastalanmayan bir insan olmayacağı için Allah'ın bu konuda ayrıcalık yapacak gücü yok sanırım. Onun için peygamberin dahi hastalanmasını Allah'ın bir nimeti olarak göstermek için “Allah sevdiği kullarını hastalıklarla, musibetlerle imtihan eder” gibi saçma sapan bir argüman üretildi.

Yine aynı mantıkla düşünecek olursak geçmişte vebayla imtihan ettiği Hristiyanlar ve günümüzde COVİD-19 ile imtihan ettiği Çinliler Allah'ın sevgili kullarıdır öyle mi?.
Özetleyecek olursak insanların hastalanması Allah'ın sevdiği veya sevmediği kulları olması sonucu değil tamamen kendi yaşam tarzları ve beslenme şekilleri yüzünden ortaya çıkan biyolojik bir olaydır. Ne olsaydı daha mantıklı olurdu biliyor musunuz? Allah'ın seçtiği, sevdiği (evliyaullah-allah dostları) kulları hiç hastalanmasaydı. O zaman "demek ki bu insanlar her şeye gücü yeten bir kuvvet tarafından korunuyor" diyebilirdik ve inanırdık. Neyse lafı fazla uzatmadan videonun devamına bakalım.

Videoda 1:39 ve 3:00 dakikalar arası: "Cam ve ayna. Düz cam normalde ışığı yansıtmaz doğru mu? Ayna niye yansıtır? Arkası siyah olduğu için doğru mu? Peki ya bu cam onu parlatıyor tamamda arkası niye karanlık? Bu kusur diyebilir misin? Hayır. Hatta önündeki parlaklığa sebep olan arkasındaki karanlığı. Sanatçının amacı sanatını göstermek. İsimlerinin ve sıfatlarının sende yansıması lazım. Mesela sen açlıkla onun Rezzak (rızkı veren) ismini tanımladığın gibi. Açlık diye bir şey olmadığını düşünün. Yemek yok. Biz Allah'ın Rezzak ismini nasıl anlayacaktık? Anlayamazdık yani. Aynanın amacı neydi? Işığı yansıtmak. Nasıl yansıtıyordu? Arkasının kararmasıyla ancak yansıtıyordu. Biz açlık karanlığıyla Allah'ın Rezzak ismini üstümüzde yansıtıyoruz. Safi (sefa veren) ismini hastalık olmasa bilebilir miydik? Hayır. Onun için hastalık olmasaydı asıl kusur olurdu. Hayatın amacı Allah'ın isimlerinin yansıması ve şuurlu insanın bunu anlaması, tefekkür etmesi."

Cevap: Diyor ki hastalıklar ve açlık Allah'ın isimlerinin tecellisi için var. Özellikle de Şafi ve Rezzak isimlerinin.

Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO), Dünya Gıda Programı (WFP), BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) iş birliğinde hazırlanan "Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenmenin Durumu" başlıklı raporun sunumu, FAO'nun Roma'daki genel merkezinde düzenlenen toplantıyla gerçekleştirildi. Toplantida konuşan Da Silva, "Ne yazık ki haberler iyi değil. Şunu söylemem gerekiyor ki dünyada açlık çeken insan sayısı üçüncü kez arttı. Geçen yıl 821 milyon insan yetersiz beslenmiş olarak kayıtlara geçti" dedi. WFP İcra Direktörü Beasley ise "Her 5 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor. FAO, WFP, UNICEF, WHO ve IFAD iş birliğinde hazırlanan "Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenmenin Durumu" başlıklı raporda, dünyada açlık çeken insan sayısının arttığı vurgulandı.Raporda, "2017 yılında 821 milyona ulaşan dünyadaki aç insan sayısı, her 9 kişiden birine tekabül ediyor." ifadelerine yer verildi. "2017 yılı itibarıyla yaklaşık 151 milyon 5 yaşın altındaki çocuk, kötü beslenme nedeniyle yaşlarına göre aşırı kısa boya sahipler. 2012'de bu sayı 165 milyondu. Küresel olarak Afrika ve Asya, büyüyememiş çocukların sırasıyla yüzde 39 ve yüzde 55'ini barındırıyor" ifadeleri kullanıldı. [12]

Yani sonsuz kudret ve merhamet sahibi Allah sırf Rezzak isminin tecelli etmesi için her 5 saniyede bir çocuğu açlıktan öldürüyor. Sevgili kardeşim Allah'ın Rezzak ismi ne zaman tecelli ederdi biliyor musun? Dünyada yaşayan zengin insanların duygusuzluğuna ve görmezden gelmesine rağmen bu 821 milyon kişiye her türlü rızık o inandığın Allah tarafından verilseydi o zaman tecelli ederdi. Bu olsaydı sizler ortaya çıkıp "bakın siz görmezden geldiniz ama her şeye gücü yeten Allah Rezzak ismini tecelli ettirdi ve her 5 saniyede bir çocuğun ölmesini engelledi" diyebilirdiniz. İşte o zaman senin Allah'ının Rezzak ismi tecelli etmiş olurdu. Ama o çocuklar açlıktan ölmeye devam ettiği sürece senin Allah'ının bu insanlık dramına karşı kör ve sağır olan cimri zenginlerden bir farkı yok.
Bazı sivri akıllılar diyor ki Allah zenginlere servetlerini fakirlere yardım etmeleri için vermiş. İyide güzel kardeşim o zenginin bir aç insanı doyurması tamamen kendi isteğine bağlı. Doyurabilir yada doyurmayabilir. Buna mecbur değil. Şimdi kendin düşün. Farz edelim ki sen bir semtte oturuyorsun ve orada tek zengin sensin. Komşulardan kimin çocuğu oluyorsa sana getiriyor ve "sen zenginsin buna bakacaksın" diyor. Hadi diyelim sen insanlık için 10 tanesine baktın. Bir yerden sonra sende zor duruma düşmeye başlarsın. Kendi kendine "ben bunlara bakmak, doyurmak zorunda değilim" dersin değil mi? İşte o zenginlerde yıllarca kazandığı parayı senin Allah'ının yaratarak sonra ilgilenmediği, gözden çıkardığı çocukları doyurmak için harcamak istemiyor ve buna zorunlu da değiller. Fakat yinede ellerinden geldiği kadarıyla senin Allah'ının gözden çıkardığı o fakirlere yardım etmeye çalışıyorlar. Sonsuz kudret sahibi Allah'ın doyuramadığı çocukları sınırlı kudrete sahip zenginlerin doyuracağını düşünmek insan aklıyla dalga geçmek olur.

Şimdi gelelim Allah'ın Şafi (şifa veren) ismine. Osman Bulut diyor ki "hastalıklar Allah'ın Şafi isminin tecellisi için var."

Bunu örneklendirmek içinde videonun 3:40 ve 4:12 dakikaları arasında çok iğrenç bir örnek veriyor. Rahman suresi 4. ayetini (Rahman 4: Ona (insana) anlama ve anlatmayı (konuşmayı) öğretti. [13]) nasıl anladığını açıklarken kekeme insanları örnek veriyor. Örnek verirken de şunları söylüyor:
"Mütalalı derste bir abimiz vardı. Abi kekemeydi. Yani aklına gelen manayı adam söyleyene kadar canı çıkıyordu. Ben konuşma nimetini nasıl anladım? Zıttını görünce anladım. Adam sadece kendine değil hepimize bir mektup yani."

Yani diyor ki ben Rahman suresi 4 ayette konuşma nimetini kekeme insanlar olduğu, onları gördüğüm için anladım.
Bu nasıl bir Allah ki senin gibilere konuşma nimetini verdiğini anlatmak için kekeme insanlar yaratıp bir ömür boyu onlara zulüm ediyor? Af buyurun bu neye benziyor biliyor musunuz? Hani laboratuvarlarda deney fareleri olur ya. Kırmızı Asa mantığına göre bu kekeme insanlar bir deney faresi olarak yaratılmış ki normal konuşan insanlar onlara bakarak Rahman suresi 4. ayetini daha iyi anlayabilsinler.
Bu mantıkla körleri, kolsuz-bacaksız doğan insanları da normal insanlar şükür etsin diye yaratmış. Bir örnek vereyim. Misal sizin babanız birinden para çalıyor. Parayı çaldığı şahıslar babanızı bulamıyor, sizi yakalıyorlar. Sizin kolunuzu kesip babanıza mesaj olarak gönderiyorlar ki seni bulunca aynı şeyi sana da yapacağız demeye getiriyorlar. Arkadaşın mantığına göre hiç bir suçu olmayan Müslüman bir genç kekeme olarak yaratılmış ki benim gibi kafirler Allah'ın konuşma nimeti için ona hamd etsin. Bu ne kadar mantıklı sizce? En azından adaletsizlik değil mi?
Demek ki bu örnekte Allah'ın Şafi isminin tecellisi Allah'ın başka bir sıfatı olan El-Adl (Mutlak adalet sahibi, hiçbir şeyde aşırılığa düşmeyen) sıfatı ile çelişiyor. Videonun devamında bir kaç örnek daha veriliyor fakat onlarda tıpkı önceki örnekler gibi hatalı. Kendiniz videonun tamamını izleyip görebilirsiniz. Kısacası kaş düzelteyim derken gözü çıkarıyor. Sonda Mevlana'nın bir iyilik ve kötülük kavramından bahsediyor:
Seni Allah'a yakınlaştıran şey iyidir, Allah'tan uzaklaştıran şey kötüdür.

Bu durumda hastalıkları, musibetleri bizi Allah'a yakınlaştıran şeyler olarak tanımlıyor. Yani çocukların açlıktan ölmesi, kekeme olmak bunlar iyi şeyler ve bunları gördükçe “Allah ne kadar iyi, çünkü beni böyle yaratmamış” diyerek şükür etmemiz gerek. Bunu derken de “peki o hastalıklı doğan çocukların açlıktan ölen çocukların günahı ne” diye düşünmememiz gerek. Düşünmezsek dini bütün bir Müslüman, düşünürsek şeytanın ayrıntıda boğduğu ateist oluyoruz. Ne kadar saçma değil mi?

Basit bir örnek vereyim. Bir hastanenin doğum şubesini hayal edin. Doktorlar bu doğum şubesinde yıl boyunca doğan 1000 çocuktan 10 tanesini öldürüyor 10 tanesini de sakat bırakıyor. Sonra diyor ki "sağ kalan 980 çocuğu sağlıklı olarak bıraktığımız için bize minnettar olun, isteseydik hepsini öldürür veya sakat bırakırdık"

İşte Kırmızı Asanın bu videosu tam olarak bu mantık üzerine yapılmış. Doğrusu ben Kırmızı Asa'nın tüm videolarına cevap hazırlamak fikrindeydim fakat bu mantığını gördükten sonra bunun gereksiz olduğunu gördüm. Bundan sonra bir ve yahut iki videoya daha cevap verip seriyi bitireceğim. Bizi okumaya ve izlemeye devam edin…

NAPOLYON BONAPART

Yazan: Hermes Trismegistos


İMPARATOR NAPOLYON

Napolyon Bonapart büyük bir komutan olmasının yanında çok sansasyon yaratan bir liderdi.

Napolyon Bonapart, 1769 yılında Korsika’nın Ajaccio şehrinde dünyaya geldi. Carlo Buanopart ve Marie Letizia Ramolino’nun ikinci çocuğudur. Öğrenimini Brienne’de bir mektepte yaptı, sonra Paris’teki Askeri Akademiye yazıldı. 1785’te Valence’daki topçu alayına katıldı. 1794’te İtalya’daki topçu birliklerinin komutanlığına atandı. Paris’teyken Jakoben yani Dominikçi çevrelerle ilişki kurmuş olduğu anlaşıldığından, La Vendee’ye gönderilmek istendi, bunu kabul etmeyince görevinden alındı. Paris’e geri döndükten sonra Konvansiyona karşı hareketi bastırmak için Paul François Barras ile Lazare Carnot’un kuvvetlerine katıldı. Olaylar kısa zamanda gelişerek yeni bir anayasanın ve Direktuvarlığın doğmasına yol açtı.

Napolyon aslen az öncede değinildiği gibi Korsika'lıdır. Yani bir İtalyan babası Carlo zamanında Fransız hükumetine dalkavukluk yaparak Korsika'da saygınlık kazandı ve Bonapart soyadını aldı. Napolyon'un asıl ismi Napoleon di Buonaparte'dir. Oldukça parlak bir genç olan Napolyon genç yaşında Fransız ordular generali oldu. Bunun bir sebebi de devrimi saptırarak anarşiye sürükleyen Robbespierre'nin ölümüdür.

General olduktan sonra Direktuvarlık tarafından İngiltere’yi ele geçirmekle görevlendirildi. Direk İngiltere’ye saldıracağına, İngiliz etki alanının en önemli noktasına saldırmayı uygun gören Napolyon Mısır seferine çıktı. Akdeniz’deki İngiliz donanmasını mağlup etti, Malta’yı ele geçirdi. 1798 Temmuz ayında da İskenderiye’ye giriş yaptı. Piramitler Savaşı’nda Memlüklere karşı zafer kazandı. Ancak Horatio Nelson yönetimindeki İngiliz donanması, Fransız donanmasına saldırarak gemilerini batırdı. Nelson’un başarısı üzerine İngiltere, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya, Fransa’ya karşı birleştiler. Bu dönemde yapılan savaşlara Napolyon savaşları denildi. Birleşik ordu, Rus generali Alexander Suvorov’un komutasında Napolyon’un aldığı toprakları geri aldı. Napolyon, 1799 yılında Suriye’ye saldırdı fakat Akka’nın Cezzar Ahmed Paşa tarafından başarıyla savunulması ve ordusunda beliren salgın hastalıklar yüzünden Mısır’a çekildi. Ordusunu burada bırakarak gemi ile Fransa’ya döndü.

9 temmuz 1799 senesinde geri çekilmek zorunda kalan Napolyon Fransa'da hükumet darbesi ile aktif Direktuvarlığı devirince bunun sonucunda ülke üç konsülün eline kaldı. Konsüllerden ilki olan Napolyon ülkenin mutlak hakimi oldu.

Bazı reformlar yapmayı denedi. Devletin dağıttığı kredileri belli bir düzene soktu; 1802 senesinde Fransa Bankasını açtı, idari alanda bazı reformlar uygulayarak valilerin ve belediye başkanlarının siviller arasından seçilmelerini ve kendilerini seçen tek merkeze karşı sorumlu olmalarını sağladı, mahkemeleri ve emniyet örgütünü yeniden düzenledi.

Kısa zamanda Fransa'ya dinamik bir düzen verdi. Fakat bu düzeni ve hamlesine devama vakit bulamadan yine savaşlara sürüklendi. Savaş yapmaktan zevk alıyordu, zaten kendinden emin ve başarılı bir komutandı. Fransa'nın komşuları ile yaptığı savaşların çoğundan ülkesine toprak kazandırarak şan ve şerefle Paris'e döndü. Halk onu çılgınca alkışlıyordu. Bu sevgiden de faydalanmayı başaran Bonapart, Millî Meclis kararı ile 3 Mayıs 1804 tarihinde veraset sureti ile 1. Napolyon Unvanı İle imparator ilân edildi.
Es geçilmemesi gereken bir nokta şudur ki; devrimden sonra Napolyon'un onca zaferine rağmen kral taraftarları ve cumhuriyetçiler arasındaki gerilim soluksuz devam etmekteydi. Bonapart Hristiyan âlemini kazanmak amacıyla - istilâ ettiği İtalya'dan - Papayı Parise getirterek imparator olduğunu takdis ettirdi. Bunu eski zamanlardaki İsrail kralları gibi yönetime bir kutsallık katmak gibi düşünebiliriz. Eski İsrail kralları da kral olmadan mesh edilirdi.

Ayrıca Fransa'nın dünyadaki mevkisini şereflerle yükselttiği gibi içerideki düzenlemelerinde de başarı kazanan Bonapart yeni kanunlar, yeni kurumlar getirdi. Bugünkü medenî kanunun öncüsü oldu. Savaştaki başarıları ile değil Fransa'ya getirdiği inkilaplarla iftihar eden Napolyon bu hizmetine kazandığı 40 savaşın üstünde bir değer verdi. Kurduğu hukuk, kanun ve ekonomik kurumları savunurken «Hükümet adamının kalbi daima başında olmak gerektir» derdi.

NAPOLYON'UN DÜŞÜŞÜ

I. Aleksandr’la yapılan antlaşma, Rusya’ya İngiltere’ye karşı askeri harekata kadar varacak yaptırımlar uygulama yükümlülüğünü getirmektedir ama I. Aleksandr bu tür politikalardan uzak durmuştur. Bunun üzerine Napolyon 1812 senesinin ortasında 800 bin kişilik ordusuyla Rusya Seferi'ne girişmiştir. Borodino Muharebesi’nde General Kutuzov yönetimindeki Rus ordusunu yenilgiye uğratan Fransız ordusu Moskova’ya girmiştir. Ancak Rusların bu mağlubiyetten sonra Rusya içlerine çekilmeleri, giderken de Moskova'yı yakmaları ve kışın da bastırması sonucunda Napolyon, ordusunu barındıracağı bir yer olmadığını anlamış ve Çar'ı antlaşma yapmaya davet etmiştir. Ancak I. Aleksandr bu teklifi kabul etmez. Napolyon ise tek çareyi orduyu Fransa'ya geri götürmekte bulur. Ama sert kış şartları geri dönüşü neredeyse imkânsız hale getirir ve Fransız ordusunun yaklaşık olarak dörtte üçünün yok olmasına sebep olur. Küçük bir bilgi vermek gerekirse Hitler yada Napolyon gibi tarihte büyük etkisi olan adamların ikisi de Rusya'nın kışına dayanamamış ve bu durum sonlarını hazırlamıştır.

Ordusunun büyük bir bölümünü Rusya Seferi sırasında kaybeden Napolyon yeni bir ordu oluşturmanın zorluklarına katlanmaya mecbur olmuştur. Üretimden çekilen iş gücü ve artırılan vergiler, halkı Napolyon’a karşı bir tutuma itmiştir.

Napolyon bu dönemde kendisine karşı düzenlenen hükûmet darbesini bastırdı ve yeni bir ordu kurdu. Ancak 1813 ve 1814'te baskılar arttı ve halkın desteği düştü.

1813 de Ekim ayında Leipzig muharebesini de kaybetmesi onu iktidarın sonuna iyice yaklaştırdı.
1814'te düşman orduları Paris kapılarına dayandı. Napolyon imparatorluk tahtını bırakarak Elba Adası’na sürgüne gönderildi.

Napolyon 100 gün sonra Elba adasından kaçtı zira Napolyon'un sürülmesi de Fransa'nın durumunu düzeltmemişti. 7 mart 1815 de Napoleon hiçbir zorluk görmeden Fransa kıyılarına çıktı, hatta halk eski imparatoru coşku ve sevinç ile karşıladı. Fakat Napolyon’un geri dönmesi mukadderatı değiştirmeyecekti.

1815'de geri dönen Bonapart'ı gören koalisyon güçleri, yani Prusya, İngiltere ve Belçika, Fransa'ya savaş ilan eder çünkü Napolyon’un eski gücünü toplamasını istemezler.

Belçika'daki Waterloo kasabası yakınlarında yapılan savaşta Wellington dükü komutasındaki Koalisyon ordusu Fransız ordusunun içlerine doğru ilerliyordu. Fransız ordusunun süvari birliklerinin hatası orduya büyük kayıplar veriyordu. Koalisyon ordusu topçu atışları ile Fransız ordusuna kayıplar verdirmeye devam etti.

Bu sırada bazı Fransız ordusu askerleri de geri çekiliyor bir bölükte kaçmaya devam ediyordu. Geri çekilen Fransız ordusu savaşı kaybetti. Ardından Fransız ordusu komutanı Napolyon İngiliz ordusuna teslim oldu. İngiliz ordusu tarafından Aziz Helen adasına sürgüne gönderildi ve Napolyon sürgüne gönderildiği bu adada hayatını kaybetti.

Waterloo savaşını kısa geçmemize rağmen dünya tarihi açısından çok büyük bir öneme sahiptir. O genç yaşlarında ülkeler fetheden Napolyon aynı sürat ile devam edecekken Waterloo buna engel olan en büyük etkendir.

Napolyon Fransız İmparatoru olmasına rağmen hiçbir zaman kökenini unutmamış ve Korsika'lı kimliğini muhafaza etmiştir. Genç yaşındayken Korsika'nın Fransa boyunduruğu altında olmasına daima karşı çıkmış ve ondan kurtulmayı dahi ummuştur. Yine genç yaşta Fransa'ya yerleşmesine karşın Korsika aksanından hiçbir zaman vazgeçmemiştir

Napolyon edebiyata sanata çok büyük bir ilgi duyuyordu. Karısı Josephine ile tanışmadan önce bir aşk romanı yazmıştı. Ayrıca büyük komutan "din özgürlüğünü" savunuyordu. Hatta Mısır seferinde insanlara isminin Ali Bonapart olduğunu ve bir Müslüman olduğunu söyleyerek sempati kazanmıştır. Onun şu sözü durumu açıklar aslında "Ben hiç kimseyim. Mısır'da Müslüman, burada ise Katoliğim."

Napolyon o kadar etkili ve büyük bir lidermiş ki İngiliz kralı George’a yazdığı mektupta İngiltere'de tutsaklık sürecini tamamlamayı talep etmiş fakat bu isteği gerçekleştirilmemiş zira İngiliz halkını da etkisi altına alıp halkı isyana sürükleyeceğinden korkulmuştur.

Konservenin keşfine sebep olan da Bonapart'dır. Mucitlerinden savaş sırasında beslenmenin etkili bir yöntemini bulmalarını ister ve onun vasıtasıyla konserve keşfedilir.

HANGİ İSLAM?

Yazan: Wiseman


HANGİ İSLAM?


Dinleri (Ülkemiz bazında İslam’ı) neden eleştiriyorsunuz diyorlar.

Dinler, o dinlere tabi olanlar tarafından, o dine inanmayanlara Tebliğ (Davet) ediliyor. (Davetin kabulü özünde, davet edilen kişinin isteğine ve iradesine bağlıdır.) Yani davet eden, karşısındaki kişiye dinini anlatıyor ve onun da davet ettiği dine tabi olmasını ve dininin gereklerini yerine getirmesini istiyor. Böyle bir durumda dine davet edilen kişi, kendisine anlatılanlara AKIL, VİCDAN, SEVGİ, BİLİM, AHLAK süzgecinden geçirip, bunlarla uyuşuyorsa o dini kabul etme veya reddetme hakkı vardır.

Dine davet edilen kişi, davet edilen dine ait anlatılan konularda şüpheye düşüyorsa, aklına yatmıyorsa, vicdanına sığmıyorsa, bilimle çelişiyorsa davet eden kişiye çeşitli sorular sorma gereği duyacaktır. Bu sorular davet edilen kişi ikna oluncaya kadar devam edecektir. İkna olmadığı konularda ise soru üstüne soru soracaktır. İlle davete katılmasını istiyorsanız, ikna etmek davet edene düşer. Bu aklın gereğidir. İnsan olmanın gereğidir.

Kişi daveti kabul etmeyip daveti reddettiğinde ise davet edenin “Dinimiz akıl dini değildir, düşünme ve sorgulama dini değildir, teslimiyet dinidir, kabul etmeye mecbursun” deme hakkına sahip değildir. Kişinin aklı kenara bırakıp sorgusuz davete teslim olmasını istemek ise DAVET DEĞİL ZORLAMADIR, DAYATMADIR. Dayatma ise ÇATIŞMA GETİRİR. Çatışmada ise haklı ve doğru olan değil GÜÇLÜ OLAN KAZANIR. Dayatma ve Çatışma davetin amacını ortadan kaldırır.

Davet edilen kişi, sizin davet ettiğiniz dinin, sadece kitabına ve elçisine değil aynı zamanda sizin dininizi uygulama şeklinize de bakacaktır. DİNİN TEORİSİ (KİTABI) İLE PRATİĞİNİ (UYGULAMASINI) BİRBİRİNDEN KOPARAMAZSINIZ! Örneğin İslam dininin teorisi Kur’an ise pratiği de hadislerdir, sünnetlerdir, o dinin uygulayıcıları olan Müslümanlardır. Yani İslam’a davet ettiğiniz kişi hem Kur’an’a bakacak hem hadislere bakacak hem sünnetlere bakacak hem Diyanetin uygulamalarına bakacak hem diğer ülkelerin uygulamalarına bakacak hem tarikat şeyhlerinin söylem ve eylemlerine bakacak, hem hocaların söylem ve eylemlerine bakacak hem Müslümanların söylem ve eylemlerine bakacak, hem de yaşanmış olan İslam tarihine bakacaktır.

Tıpkı kanunları, yasaları, kararnameleri, yönetmelikleri, içtihatları, yasa uygulayıcılarını, hakimleri, savcıları, avukatları ANAYASADAN KOPARAMAYACAĞINIZ GİBİ... Hakkınızda hüküm veren bir hâkim; bu hükmü savunan bir avukat, bu hükmü uygulayan kolluk kuvvetleri için “sen onlara bakma istediğini yap/yapma” diyebilir mi?

İnsan uzuvları ile bütündür. İnsan; elinin alıp-verdiğiyle, ayağının gidip-geldiğiyle, gözünün görüp-görmediğiyle, dilinin söyleyip-söylemedikleriyle bir bütündür. Sen söylediklerime bak yaptıklarıma değil Dİ-YE-MEZ-Sİ-NİZ!

Kur'an’ı, İslam’ın tek kaynağı olarak gösteremezsiniz!

Hadisleri yok sayıp, sadece Kur'an’a bakarak davete tabi olunacaksa eğer, Kur'an’a davet ettiğiniz kişi "Bu Kur'an’ın uygulaması, örneği, pratiği, yaşanmışlığı nedir? Bana bir uygulama örneği gösterin" dediğinde ne diyecek, kimleri gösterecek hangi örnekleri göstereceksiniz? Hem hadisleri reddedecek hem de Kur'an’ı ve İslam’ı anlatabilmek için peygamberinizin hayatından, uygulamalarından, sözlerinden örnekler vereceksiniz.

Kur’an’ın sözde iniş süreci olan 23 yılda yaşananları, Kur’an’ın temsilcisi ve elçisi olan peygamberin hayatını, 1400 yıllık İslam uygulamalarını YOK SA-YA-MAZ-SI-NIZ! Böyle bir durumda İslam’a davet ettiğiniz kişiye “Sen sadece Kur’an’a bak, diğerlerini boş ver.” DİYEMEZSİNİZ! Çünkü bir dini bu saydıklarımın tamamı oluşturur. Davet ettiğiniz kişi size eğer bu dini oluşturan unsurlar içinde ve ya birbirleri ile aralarında bir çelişki, akla uymayan, vicdana sığmayan, bilimle, zamanla ters bir konuyu ortaya koyduğunda cevap veremiyorsanız, “O gerçek İslam değil, Onlar gerçek İslam’ı temsil etmiyorlar, onlar yobaz” DİYEMEZSİNİZ!
YOBAZ DEDİKLERİN GÖKTEN İNMEDİ. İNANDIKLARI KİTABI, ÖNDERLERİNİ VE HADİSLERİ UYGULUYORLAR.

Ayetleri, Tefsirleri, Hadisleri, kelimeleri, olayları, kişiye, zamana, mekâna göre EĞİP BÜ-KE-MEZ-Sİ-NİZ! Eğerseniz, bükerseniz, ayetten farklı bir şey derseniz eğer, gerçek İslam’ı, gerçek Müslümanı ortaya koymak zorundasınız! Koyamıyorsanız bu da, Müslüman sayısınca İslam var demektir. Bu durumda bir buçuk milyar Müslüman’ın hangisinin davetine uyacaksınız? Düşünen, sorgulayan ve aklını kullanan bir insan, herkesin farklı anlayıp farklı uyguladığı, AKLI YOK SAYAN böyle bir dinin davetine, neden uysun ki?

HER KİTAP DİĞER KİTABI, HER DİN DİĞER DİNİ, HER İNANAN DİĞER İNANANI YALANLIYORSA, İNANANLAR İNANDIKLARI YARATICIYI ANLAMAMIŞ YADA YARATICI ANLATAMAMIŞ DEMEKTİR.

AKLIN SORGULAMASINA AÇIK OLMAYAN HİÇBİR DİN TANRISAL OLAMAZ.

İNSANLIK İÇİN TEK DİN VARDIR. SEVGİ DİNİ. ELÇİSİ AKIL, KİTABI VİCDAN (ADALET), REHBERİ İSE BİLİMDİR.