HABERLER
Dini Haber
Açıklanamayanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Açıklanamayanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

UFO, İNSANLIĞIN KÖKENİ VE PANSPERMİA TEORİSİ

Hazırlayan: A.Kara

UFO, PANSPERMİA VE İNSANLIĞIN KÖKENİ TEORİSİ

Bir kuşkucu olarak mantıklı bulduğum şey her ihtimalin, teorinin üzerinde düşünülmesi gerektiğidir. Ancak bu şekilde kendimizi, sorgulamaya, düşünmeye kapamamış oluruz. O yüzden bu makaleyi ve gelecekte yayınlayacağım benzerlerini bir şeyin mutlak kabulü değil de ihtimal değerlendirmesi, irdelemesi, arayışı olarak görmeniz konuya daha sağlıklı bakmanızı sağlayacaktır.

Abiyogenez, spekülatif ve tartışmalı olmasına rağmen Dünya'da yaşamın nasıl ortaya çıktığına dair yaygın teorilerdendir. Bu teori milyonlarca yıllık ilkel dönemden itibaren gerçekleşen evrimsel süreçte cansız maddenin canlı hücrelere dönüştüğünü savunur. Teoriye göre, basit, hücresel yaşam formları, doğal seleksiyon yoluyla yavaş yavaş gelişmeye başlar ve rekabete dayalı genetik mutasyon / adaptasyon dönemlerinden sonra sayısız canlı türü ortaya çıkar.

Bu teori 1950'lerden beri bilimsel bir gerçek olarak destekleniyor ve savunucuları, bazı amino asitlerin inorganik bileşiklerden başarıyla sentezlendiği 50'li yıllardan bir dizi deneyi örnek gösteriyor. Sorun şu ki, bazı amino asitler en basit hücresel yaşamı oluşturmak için gerekli olan proteinlere eşdeğer değildir. Ayrıca bu proteinler canlı bir hücrenin sahip olduğu karmaşık yapının da çok gerisinde kalıyor. Aslında moleküler biyoteknoloji ilerledikçe hücrelerin karmaşıklığına dair keşif ve anlayışlarımız da ilerliyor.

Alternatif bir görüş olan panspermi teorisi, yaşamın, evrenin başka bir yerinde, tanımlanmamış süreçlerle ortaya çıktığını ve daha sonra bir asteroit, kuyruklu yıldız, göktaşı gibi bir gök cismiyle Dünya'ya yayıldığını savunur. Modern ve kesinlik kazanan bazı çalışmalar, güneş sistemimizde ve yıldızlararası uzayda karmaşık, organik moleküllerin var olduğu sonucuna varmıştır. Öyleyse güçlü olan ihtimallerden biri de hayatın temel yapı taşlarının buraya bu tür mekanizmalar yoluyla gelmiş olabileceğidir.

Panstermi teorisinin türevlerinden biri de yönlendirilmiş panspermidir. Organik yaşamın uzaydan bilinçli bir şekilde taşınması olarak tanımlanabilir. Bu teoriye göre, karmaşık, organik yaşamlar üretmek amacıyla cansız ama yaşam barındıran astronomik cisimler dünyaya kasıtlı olarak taşınmıştır. Başka bir deyişle, yüksek teknoloji kullanan ve evrende yaşamın gelişimini sağlamak için kasıtlı olarak gezegenleri veya uyduları aşılayan zeki bir türün eylemleri olarak tanımlanabilir.

Kulağınıza bilim kurgu gibi gelmiş olabilir. Fakat Francis Crick, Leslie Orgel, Sydney Brenner gibi çok beğenilen, dünyaca ünlü bilim insanları bu teoriyi destekleyerek konuyla ilgili kapsamlı çalışmalar yayınladılar.

Brenner'ın genetik kodu çözme çalışmaları ile Nobel Ödülü kazandığını; Francis Crick'in James Watson ile birlikte DNA sarmalını keşfetmesi ile Nobel Ödülü kazandığını ve bugün bildiğimiz şekliyle genetik bilimini doğurduğunu da belirtmek gerek.

Yaşamın kendisini tanımlamanın kolay olmadığını bilmek önemlidir. Yüzlerce tanımı vardır ve bazı durumlarda tüm bölümler yalnızca bu temel sözcüğü / kavramı tanımlamaya ayrılmıştır. NASA'nın tercih ettiği tanıma göre hayat 'evrimleşebilen, kendi kendini idame ettiren bir kimyasal sistemdir'. Başka bir deyişle, yaşam "kendini yeniden üretebilen ve hayatta kalmanın gerektirdiği şekilde evrimleşebilen madde"dir.

Bu tanımla aklımıza Charles Darwin'in gelmesi olağandır. Yönlendirilmiş veya yönlendirilmemiş panspermi yanlış bir şekilde, Darwinci evrim kavramına karşı bir başkaldırı olarak yorumlanmamalıdır. Darwinci evrim, yaşamın çevresine uyum sağlama sürecinin yanı sıra, yaşamın kökenlerini de iç içe geçiren pek çok çağrışım ve varsayım biriktirmiştir.

Doğal seçilimin yönlendirdiği ve genetik mutasyonlar, adaptasyonlar anlamına gelen evrim süreci, köklü bir bilimsel alandır. Ancak var olan tüm yaşamın kaynağı olan bu süreç tamamen bilimsel bir gerçek midir? Hatta modern moleküler biyoloji çalışmalarında bu sürecin rekabetçi doğasının çok fazla büyütüldüğüne ve sürecin çok daha sembiyotik olabileceğine dair güçlü kanıtlar vardır. Simbiyoz, diğer adıyla "ortakyaşarlık" iki canlının tek bir organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamalarıdır. Bu ortak yaşam bitkiler arasında olabileceği gibi bitki ile hayvan arasında da olabilir.

Örneğin, mantarlar ve fotosentetik alglerin simbiyotik birlikteliği sonucu Likenler meydana gelmiştir. Mantar ve algler nasıl birlikte yaşayarak Likenleri oluşturuyor diye merak ediyorsanız kısaca açıklayayım. Mantar yaşadığı ortamdaki suyu ve tuzu emerek onu alglere verir. Böylece alg de fotosentez yaparak organik bileşikleri meydana getirir.

Genetik çalışmalar literatürü primatların memelilerden yaklaşık 85 milyon yıl önce ayrıldığını, daha sonra çeşitli büyük maymun alt gruplarının da yaklaşık 15 ila 20 milyon yıl önce ayrıldığı gösterir. Oradan iki ayaklı harekete geçişin de yaklaşık 6-7 milyon yıl önce meydana geldiği tahmin edilir. Bu teorik geçiş, ilk insan atalarının dünya çapında göç etmesini sağlamıştır. Fakat iki ayaklılığın gelişimini inceleyen bazı antropologlar, yürüyüşteki bu evrimin tek başına bu primatların dünya çapında yayılmalarını sağlayacak kadar güçlendiremeyeceğini belirtmişlerdir.

Platon ve Pisagor gibi antik Yunan düşünürleri, mitolojinin tanrılarının gerçek olduğu, doğal süreçleri başlattığı ve gezegene yaşam aşıladıkları hakkında detaylı yazılar yazmıştılar. Elbette bu fikirler insanlığın ve dünyanın yaratıcıları olan tanrıların panteonlarına dair binlerce yıllık inancın ürünüydü. Bu gibi düşünceler Darwinizm'in yükselişi ve sanayi devrimiyle birlikte geleneğe indirgenmiş, tamamen mitoloji haline gelmiştir.

Rönesans döneminde, Roma Kilisesinin bilimsel keşif ve araştırmalar yapanlara ölüm tehditleri savurması, aforoz etmesi, bilimsel çalışmalar yapanları kınayan cevaplar vermesiyle dinsel ve bilimsel görüşler arasında ideolojik bir ölüm-kalım savaşı başlamıştı. 20. yüzyılda alternatif tarih yazarları eski medeniyetlere ait eserler hakkında kitaplar yayınlamaya başlayınca bilim ve mitolojinin karışımı olan antik astronot hipotezi popüler hale geldi.

Bu hipoteze göre mitolojide adları geçen tanrılar aslında insan olmayan zeki, gelişmiş türlerdi ve Dünya'da veya çeşitli gezegenlerde yaşamı başlatmak için ileri teknolojiyi kullanıyorlardı. İnsanlığa sanatı ve bilimi miras bırakmışlardı.

Popülerleşen bu hipotez kısmen de olsa dünyanın dört bir yanındaki insanların anormal hava olaylarını gözlemlemesi, bu konuda artan koleksiyonlar ve uzay ile ilgili alanlarda kaydedilen ilerlemeyle beslendi.

Bazı otoriteler, panspermia teorilerini ironik bir biçimde "sapkınlık" olarak görüyorlar. Günümüzde çoğunluğun panspermia teorisini duymamasının, ana akım kamuoyunda bununla karşılaşmamasının nedeni de budur. İronik diyorum çünkü bilimsel olduğu sürece her teori değerlendirmeye değerdir ve bunları sapkınlık olarak nitelemek bilimin doğasına da aykırıdır. 

2017'nin sonlarında Havai'li gökbilimciler güneş sistemimizden geçen ilk yıldızlararası nesneyi keşfettiler. Ona Oumuamua (Oğu-muğa-muğa) adını verdiler. İlk başta bir kuyruklu yıldız olduğu zannedildi ancak daha sonra bir kuyruklu yıldızın kriterlerine uymadığı ortaya çıktı. O halde asteroittir dediler. Ama daha sonra bu nesnenin bizim güneş sistemimizin dışından geldiği fark edilince onu yıldızlararası nesne olarak tanımlamak zorunda kaldılar. Çünkü uzun süre takip edilen bu nesnenin benzersiz hareketleri vardı. Bunlar kesinlikle bir gezegenin ya da yıldızın sahip olamayacağı hareketlerdi. Çünkü belirli, sabit veya gezegenlerden bildiğimiz gibi dairesel hareketler değil, tıpkı bir aracın hareket ettiği gibi karmaşık ve düzensizdi. 

Bu nesnenin Güneş'in kurtulma hızından daha yüksek hızla gelmesi, gezegenlerin yörüngeleri ile ters yönde hareket etmesi ve hiçbir zaman Güneş Sistemi'ne yerçekimi yönüyle bağlı olmadığını gösteren yüksek dış merkezliliği onun bir yıldızlararası cisim olduğunu düşündüren kuvvetli yönlerdir.

Ona verdikleri Hawaii dilindeki Oumuamua ismi "uzak geçmişten gelen haberci" anlamına gelir. Harvard'ın astronomi bölümü başkanı Avi Loeb, nesnenin bir kaya olamayacak kadar hızlı hareket ettiğini ve bir kuyruklu yıldız gibi buhar püskürtmediğini belirtti. Uzman görüşlerine göre verilere uyan tek makul görüş başka bir akıllı uygarlığa ait olduğuydu.

Hatta gökbilimciler 'Oumuamua'ya benzer bir yıldızlararası nesnenin yılda bir kez iç güneş sisteminden geçtiğini tahmin ettiklerini ancak soluk renginden dolayı fark edilmesinin zor olduğunu, şimdiye kadar gözden kaçtığını, Pan-STARRS1 gibi inceleme teleskopları sayesinde onları keşfetme şansını yakalayacaklarını belirttiler.

Apollo astronotu Al Worden'a birkaç yıl önce katıldığı "Good Morning Britain"da dünya dışı varlıklara inanıp inanmadığı soruldu. Worden, onlara inandığını, var olduklarını bildiğini çünkü onları her gün gördüğünü söyledi. Program sunucusu onun bu cevabını şaka zannederek gülünce, onlara şaka yapmadığını söyledi. Uzak, tarih öncesi geçmişte, zeki bir türün Dünya'da yaşamın temellerini attığı yönünde açıklamalara devam etti ve insanlara Sümer mitolojisini okumalarını önerdi.

Bir diğer astronot Buzz Aldrin, Mars'taki 200 metre yüksekliğindeki anormal bir nesnenin insan dışı bir medeniyetin kanıtı olduğunu açıklamıştı. Ancak astronotların en ilgi çekici görüşlerinden biri Wikileaks ifşaatlarının ortaya çıkardığı Edgar Mitchell'a ait e-postadır. Hillary Clinton Dışişleri Bakanı ve başkan adayı iken astronot Mitchell'dan, Clinton'ın kampına gönderdiği bir e-postada şunları yazmıştı:

"Unutmayın, şiddete başvurmayan bitişik evrendeki dünya dışı zekalar, Dünya'ya sıfır noktası enerjisi getirmemize yardımcı oluyor. Dünyada veya uzayda hiçbir askeri şiddete müsamaha göstermeyecekler." 

Eğer bu tür yaşam formları tam burada, galaksimizde mevcutsa o zaman gezegenimizdeki yaşamın başlangıcıyla ilgili etkilerine dair olasılık ihtimali de kat ve kat artacaktır.

Bu, teorik bilim alanında Fermi paradoksu olarak bilinen bir kavram vardır. Bu tartışmalı paradoks evrenin yaşı (yaklaşık 15 milyar yaşında), muazzam boyutu (sınırları bilinmemektedir) ve kendi gelişimimiz hakkında bildiklerimiz göz önüne alındığında, evrenin akıllı yaşamla birlikte var olması gerektiğini ya da en azından onların kalıntılarıyla dolu olduğunu öne sürer.

Tabi makaleye başlarken de belirttiğim gibi, bunlar "kesinlikle" dünya dışı yaşam vardır ve geçmişte dünya üzerinde aktif rol oynamışlardır anlamına gelmez. Bir kuşkucunun yapması gereken şey her şeyden şüphe duymak, her ihtimali değerlendirmeye alıp üzerlerinde düşünmek ve haklarındaki bilimsel gelişmeleri takip etmek olmalıdır.

YER ALTINDAKİ GİZEMLER

A, Açıklanamayanlar, Dünya dışı yaşam, Zerdüştlük, Derinkuyu,Yer altı mağaraları,Türkiyede ufo izleri,Yucatan,Yer altı şehirleri, Gizemli yerler, Kızıldereli efsaneleri,Kızıldereliler
Yucatan'daki ölü bir tapınak, Türkiye'de bir yeraltı şehri ve Güney Amerika'da yıldızların ötesine uzanan bir gizem içerdiği söylenen yeraltı mağarası var. Yüzyıllar boyunca insanlar, Dünya'nın derinliklerinde bulunan mağara ve tünellerin, Tanrılar ve canavarların topraklarına giden yeraltı geçitlerinin hikayelerini anlattılar.

Ayaklarımızın altında gizemli yerler olabilir mi? Kökleri bu Dünya'da bulunamayan yerler?
Mağaraların Jeolojinin henüz cevap veremediği belirli yönleri vardı.

Dünya çapında milyonlarca insan geçmişte dünya dışı varlıklar tarafından ziyaret edildiğimize inanıyor. Antik dönemde dünyaya gelen uzaylıların tarihimizi şekillendirmeye gerçekten yardımcı olduğunu düşünenler var. Bu yüzden bazıları yüzeyin altındaki gizemli dünyalarda onların varoluşlarına dair kanıtlar arıyorlar.

Türkiye'nin merkezinde kuzeyde Karadeniz ve güneyde Toros Dağları ile sınırlanan Kapadokya yatıyor. Burada rüzgar ve suların volkanik kayalardan garip şekiller oluşturduğu ve eski halkların bir zamanlar buraları küçük, ilkel konutlara dönüştüğü bilinmektedir.

1963 yılında Derinkuyu ilçesinde bir ev yenileme tadilatı sırasında binlerce yıllık mağara duvarı açıldığında 280 metreden daha derin bir yeraltı kentine uzanan geçiş yolu ortaya çıktı ve olağanüstü bir keşfe yol açtı.

Bu inanılmaz bir şey çünkü burada havalandırma bacaları ve en derin seviyelere bile hava sağlayan 15.000 küçük hava bacası var.

Burada bulunan kaya odalar, dini merkezler, depolar, şarap odaları olarak kullanılıyordu ve hatta çiftlik hayvanları için ahırlar bile vardı.

Derinkuyu modern ekipmanlarla bile günümüz şartları düşünüldüğünde yapması çok büyük bir iştir.
Ama bu yapıların o günlerde yapılmış olması onları muazzam yapıyordu, tıpkı piramitler gibi.

Derinkuyu'da taşın yumuşaklığından dolayı yukarıdaki katları desteklemek için yeterli sütunun sağladığına çok dikkat etmeliydiler, aksi halde mağaralar içinde yaşayanlar için büyük bir felaket doğurabilirdi.


İncelemeler yapıldığında mağarada felaket yaşandığına dair herhangi bir kanıt yok. Bu da gösteriyor ki bu işi yapanlar son derece zekilerdi ve işledikleri malzemeyi iyi biliyorlardı. Fakat iyi bilmek tek başına böyle bir harikayı ortaya çıkarmak için yeterli miydi? Burada bahsettiğimiz şey çok eski uygarlıklar. Bunu nasıl başarabildiklerini anlamak akıl almaz bir şey.

Bazılarına göre belki de başka medeniyetlerden yardım aldılar. Ama bu büyük yeraltı şehrini kim inşa etti? Yada hangi gizemli güç onları yer altında yaşamaya itti?

İnsanlar neden böyle garip mağaralarda yerin oldukça altında yaşamak isterler? Gerçekten fikri bile korkutucu.
Birçok arkeolog ve bilim adamına göre Derinkuyu büyük olasılıkla M.Ö. 800 civarında istilalardan kendilerini korumak isteyen Frigya'lılar tarafından  inşa edilen geçici bir sığınak olarak hizmet vermeyi amaçlamıştı.

Diğerlerinin ise İncil'de bahsedilen savaşçı toplum olan Hititler tarafından inşa edildiğine inanılıyor. Ama bu yeraltı şehri belki daha eski olabilir? Antik astronot kuramcılarına göre burası belki de binlerce yıllık olabilir.

Türkiye'nin Kapadokya bölgesi doğada İranlıların olduğu Zerdüşt imparatorluğunun bir parçasıydı. Zerdüştlük ise dünya yüzündeki en eski dinlerden biridir.

İyilik ve kötülüğün karşıt kuvvetlerine dayanan eski bir inanç olan Zerdüşt dininin hem Hinduizm hem de Musevilik ve Hristiyanlığı etkilediğine inanılmaktadır. Altıncı yüzyıldan bir süre önce kurulmuş bir dindir ve tanrısının adı Ahura Mazda'dır.

Zerdüşt kutsal kitabının ikinci bölümü olan Vendidad'da Ahura Mazda insanlığı dünya çapında bir çevre felaketinden kurtarıyor. Bu tıpkı Ahitlerdeki Nuh tufanına benzer şekilde büyük bir felaket.

Büyük peygamber Yima'ya Tanrı Ahura Mazda tarafından Derinkuyu'ya benzer bir yer altı sığınağını nasıl inşa edeceği öğretiliyor.

Kutsal metinlere göre Yima selden korumak için değil de buzul çağından korumak için seçilmiş bir grup insanı ve hayvanları barındırma amacıyla yeraltı şehri kurdu. Vendidad da bu “Kötü Kışlar” olarak geçiyor.

Birçok iklim bilimcisine göre son buz çağı 18.000 yıl önce zirveye çıktı ve yaklaşık MÖ. 10.000 civarında sona erdi.

Derinkuyu'nun yıkıcı bir kış döneminden korunmak için sığınak olarak inşa edilmiş olması mümkün müdür? Karbon taşının yaşına bakılamadığı için Derinkuyu'nun gerçekte kaç yaşında olduğunu kimse bilmiyor, sadece tahmin yürütülüyor.

Soru şu: Eğer çok benzer bir Zerdüşt hikayesi varsa o yerin ve Derinkuyu'nun şimdiye kadar zannettiğimizden çok daha büyük olduğu bir olasılık mıdır?

A, Açıklanamayanlar, Dünya dışı yaşam, Zerdüştlük, Derinkuyu,Yer altı mağaraları,Türkiyede ufo izleri,Yucatan,Yer altı şehirleri, Gizemli yerler, Kızıldereli efsaneleri,Kızıldereliler

Peki Derinkuyu aslında Ahura Mazda'nın takipçilerine efsanedeki gibi yapmaları emrettiği yeraltı şehrinin arkasındaki çarpıcı bir gerçek olabilir mi? Öyleyse Tanrı Ahura Mazda kim ya da neydi?

Ahura Mazda Dünya'da olup bitenlerin yönetiminden sorumlu görünmektedir. Bunu anlamanın çeşitli yolları var bunlardan biri daha yüksek bir evrensel bilinç formunu temsil etmesidir.
Bir diğeri ise dünya dışı yaşamı denetleyip gözetlemesi ve dünya dışından haber almasıdır.

Antik çağlardan birkaç kutsal metinde anlatıldığına göre dünya dışı canlılar insanlara bilgi vermektedir ve bilgi veren bu kişiler Tanrı olarak bilinmektedir.

Gökyüzü Tanrısı Ahura Mazda gerçekten başka bir dünyadan gelişmiş bir varlık olabilir miydi?
Bu yüzden takipçilerinin çevre felaketlerinden korunmasını sağlamak için bu karmaşık labirenti inşa etmeleri için gereken teknolojiyi sağlamış olabilir mi?

Ya da Derinkuyu’nun varlığı için daha muhtemel hangi nedenler vardır?

Derinkuyu'nun kapıları çok akıllıca inşa edilmiştir. Temel olarak sadece açabilirsiniz veya iç kısımdan kaldırabilirsiniz. Belli ki Derinkuyu'da oturan kişi herhangi birinden ya da bir şeyden saklanıyordu.

Antik Zerdüşt metinlerine göre Ahura Mazda kudretli savaş arabasıyla gökyüzüne doğru yükseliyor ve yıkımın hayaleti olan ebedi düşmanı Angra Mainyu'ya karşı savaş açıyor. Peki bu gerçekten olmuş olabilir mi? Antik astronot teorisyenleri Dünya'nın ve onun kaynaklarının kontrolü için savaşan iki dünya dışı güç tasvirine inanıyorlar mı?

Hava düşmanları dünya dışından geliyorlardı çünkü uçuş yeteneğine sahiplerdi. Dünyadaki her antik kültürde okuyabileceğimiz gibi bu tür makinelere erişimleri vardı.
Zerdüşt geleneğine baktığınız zaman savaşan gruplar arasında bir tür dünya dışı savaşın olduğuna dair net anlatımlar görüyorsunuz.


İnşa edilen bu mağaraların o zamanlar savaş içinde olunan dünya dışı varlıkların olası hava saldırılarına karşı sığınak olarak kullanılması muhtemeldir.

Bazıları araştırmacılar yer altındaki Derinkuyu'da 30.000 kişinin yaşadığını söylüyor.

Kayıtlı olan tarih belgelerine bakıldığında birçok farklı halkın Derinkuyu yeraltı şehrini çöl akıncılarından Roma lejyonlarına kadar birçok şeyden korunmak için kullandığı görülüyor.

Ancak bazı uzmanlar bu tür saldırıların Derinkuyu'nun ilk yapılış nedenini gerçekten açıklayıp açıklayamadığını merak ediyorlar.

Derinkuyu halkı gerçekten göklerdeki dünya dışı savaştaki zayiattan kaçınmak için yeraltına inmiş midir? Eğer öyleyse dünya dışında farklı gezegen ve başka şehirler de olabilir mi?

Antik astronot kuramcılarına göre bu ihtimal oldukça kuvvetlidir. Onların Amerika'nın güneybatısındaki mağaraların derinliklerinde ve çevresinde bulunabileceğini söylüyorlar.

Amerikanın güneybatısındaki görkemli ovalar ve engebeli dağlar Navajo, Zuni, Pueblo, Hopi ve Apaçi gibi birçok yerli topluluğa ev sahipliği yapmıştır.

Bu kabilelerin çok farklı inançları bulunmaktadır fakat yaratılış efsaneleri dikkat çekici bir şey söylemektedir. Apazlar, Zuniler ve Hopi Kızılderilileri gibi diğer Pueblo Kızılderilileri yeraltı dünyasından günümüz dünyasına doğru yönelen efsanelere sahipler.

Bazı efsanelerde güneybatı halklarının güvenlikleri için yer altına geri döndükleri görünmektedir.
Arizona Hopi'leri atalarının yeryüzünün derinliklerine sığınan yılan insanların yardımıyla ölümcül yıldızların yıkıcı fırtınalarından kaçtıklarını söylüyorlar.

Bir başka Hopi efsanesi onları ateş ve buz fırtınalarından koruyan karıncalardan bahseder.
Hopi Kızılderilileri belirli bir süre boyunca bu yeraltı dünyasında karınca halkıyla birlikte yaşayarak felaketlerden kurtuldular ve sonunda yeraltı dünyasından dünyanın yüzeyine geri döndüler.

Karınca halkı mı? Yılan insanlar mı?
Bu söylemler muhtemelen son buzul çağında yer altında yaşayan insanların atalarının hikayelerine dayanıyor olabilir mi?

Ya da bugünkü güneybatı kabilelerinin ataları Türkiye'deki yeraltı şehri Derinkuyu'ya benzer yüzey altındaki yapılara sığınmış olabilirler mi? Yüzyıllar boyunca yer altında yaşayan varlıklar dünyalılara daha çok benzeyen büyük gözler ve parmaklar gibi fiziksel özellikler geliştirmiş olabilirler mi?

Şamanlar ve yerli Amerikalıların yaşlıları bu insanların dünya gezegeninden çıkabilme kabiliyeti olan bu canlıların uzaydan gelen yıldız-tanrılar tarafından getirildiklerini söylüyorlar.

Yerli Amerikan efsanesinin bu yeraltı yaratıklarının aslında yabancı ziyaretçiler olması mümkün mü? Eğer öyleyse bazıları hala güneybatı çölünün yüzeyinin altında yaşıyor olabilir mi? New Mexico’daki Jicarilla Apache ayrılmış bölgesinde onlarca yıldır UFO'lar ve yabancı varlıklarla karşılaşma hikayeleri anlatılıyor. Bu öykülerdeki uzaylılardan bazıları Hopi efsanelerinden gelen karınca benzeri ve yılan gibi varlıkların eski hikayeleri ile garip benzerlikler taşıyorlar. Bu da insanları burası hakkında düşünmeye itiyor.

Anlatılar gerçek de olabilir hayal ürünü de fakat antik inanış ve efsanelere, yapılan antik yapılara bakıldığında konu hala gizemini koruyor...

Yazan & Çeviren: A.Kara

TREND OLAN ZAMANDA YOLCULUK İDDİASI

Her gün internette sıkılan halk, insanları eğlendirmek için bir yol buluyor gibi görünüyor. Son zamanlarda zaman yolculuğu fikri üzerine paylaşılan ünlü fotoğrafları oldukça popüler.

Pek çok yorumcu zaman yolculuğunu tartışıyor ve Nicolas Cage, Johnny Depp ve Matthew McConaughey gibi ünlülerin hayal edilebileceğinden daha uzun süredir burada olduğunu iddia ediyor.

Günümüz ünlüleri ile onlarla eşleştirilen eski insanlar arasındaki benzerlikler bazılarına göre oldukça ikna edicidir fakat ıspatlanamayacak bir düşünce olduğu için tüm konu gizemini barındırmaktadır fakat bir gerçek var ki benzerlikleri inkar etmek çok zor :)

Peki bu gerçekten zaman yolculuğunun kanıtı olabilir mi?
Sunulan sayısız imgeler arasında, Karayipler'deki aktör Johnny Depp'in popüler Korsanlar'ı ve ona benzeyen birisinin görüntüsünü görüyoruz.

Depp'in fotoğrafının ilk kez müzisyen büyük-büyükbabasının ve Bay Depp'in inanılmaz benzerliğini fark eden Michael Johnstone tarafından paylaşıldığı ortaya çıktı. Kaptan Sparrow'a ek olarak, Johnny Depp'i kastediyorum.

Dini Haber, Haberler, Zamanda yolculuk, Zamanda yolculuk iddiası, Johnny Depp, Eddie Murphy, Jay-Z, Mark Zuckerberg ve Kral Philip, A, İnternet trendleri,Trend haber

Eddie Murphy de ona çok benzeyen bir adamla birlikte yer alıyor.
Fotoğraftaki adam Eddie Murphy'ye çok benziyor ve fotoğrafın tarihi 1920'lere kadar uzanıyor.
İnanılmaz benzerlikler göz önüne alındığında birçok kişi fotoğrafların çekildiğini savunuyor.

Dini Haber, Haberler, Zamanda yolculuk, Zamanda yolculuk iddiası, Johnny Depp, Eddie Murphy, Jay-Z, Mark Zuckerberg ve Kral Philip, A, İnternet trendleri,Trend haber



Bir diğer ünlü kişi Hollywood mega yıldızı Nicolas Cage.
1860’lı yıllarda Cage’e benzediği düşünülen bir kişinin resmi de bu konuda tartışılmakta.
Aslında Nicolas Cage'e benzeyen bu görüntüyü görenlerden bazıları onun bir vampir olduğunu bile iddia ettiler :)

Fotoğraflar arasında ayrıca popüler müzisyen Jay-Z'de bulunuyor. Görünüşe göre fotoğraf 1939'da New York'ta Brooklyn sokaklarında çekilmişti. Jay-Z olarak bilinen Shawn Corey Carter ise 4 Aralık 1969'da Brooklyn, New York'ta doğdu.

Dini Haber, Haberler, Zamanda yolculuk, Zamanda yolculuk iddiası, Johnny Depp, Eddie Murphy, Jay-Z, Mark Zuckerberg ve Kral Philip, A, İnternet trendleri,Trend haber

Neredeyse size Facebook'un Kralı Mark Zuckerberg ve İspanya Kralı IV. Philip'in bir portresini göstermeyi unutuyordum. Ürkütücü olan, tesadüf bile olsa iki kralın bu kadar çok fiziksel benzerliği paylaştığıdır.

Dini Haber, Haberler, Zamanda yolculuk, Zamanda yolculuk iddiası, Johnny Depp, Eddie Murphy, Jay-Z, Mark Zuckerberg ve Kral Philip, A, İnternet trendleri,Trend haber

Her neyse, öne sürüldüğü gibi uzay gemileriyle zamanda seyahat edenler var mı yok mu bilemem ama bu görüntüler ve internette bulunan sayısız diğer fotoğraf gezegenimizdeki bazı insanlara fiziksel olarak oldukça benzeyebilen birçok insanın var olduğunun kanıtıdır. Bunun devam edeceğinden ve yüzlerce yıl içinde benzer tesadüflere dikkat çekeceğinden de eminim.

Yazan: A.Kara

AKHENATON : EN GİZEMLİ FİRAVUN

A,mitoloji, Açıklanamayanlar, mısır mitolojisi, Akhenaton,Akhenaton'un gizemi,Mısır firavunları,Akhenaton insan mıydı?,Nefertiti,Akhenaton dünyalı mıydı?, Yıldız insanları, Mısır ilahları
Antik metinler, Eski Mısır'da yüzlerce yıldır hüküm süren "Tanrılar" için özellikle hanedanlık öncesi dönem olarak bilinen bir zamanı tanımlamaktadır. Akhenaton bu döneme ait eski bir Mısır firavunu olduğu düşünülmektedir. Bazı dünya dışı yaşam teorisyenleri onun uzamış kafatasını dünya dışı mirasın bir işareti olarak yorumlarlar.

Eski Mısır gezegenin yüzeyindeki en inanılmaz tarihlerden birine sahiptir. Sadece eski Mısırlıların şaşırtıcı mimari başarıları dikkate değer değildir aynı zamanda farklı bilimlerde sahip oldukları inanılmaz bilgileri de dünya çapında sadece birkaç eski uygarlık tarafından bilinen etkileyici bir ayrıntıdır.

Bununla birlikte Mısır sahip olduğu gizem sadece Giza Platosu'nun Piramitleri ve büyük görkemli Sfenks  değildir, eski Mısır Medeniyetinin esrarengiz ayrıntıları vardır, bunlardan en önemlilerinden biri de: Akhenaton'dur.

Saltanatının beşinci yılı öncesinde IV.Amenhotep olarak bilinen Akhenaton 17 yıl boyunca hüküm süren Mısır'ın on 18. hanedanının Firavun'u idi. En ünlü Antik Mısır Firavunlarından biri olan Tutankamon'un babasıydı. Birçoğu Akhenaton'u dünyanın en büyük ve en etkili dinsel yenilikçilerinden biri olarak görüyor. Birçoğu tüm tarihte ilk tektanrıcı olan, tek bir tanrıya ibadet eden kişiler olarak peygamber olduğuna inandıkları İbrahim, İshak, Yakup ve Muhammed'i düşünür.

Ancak Akhenaton'dan önce çok tuhaf Firavunlar Eski Mısır'a hükmettiler.
Tarihte bu konuda daha fazla anlatabilecek en önemli eski metinlerden biri Eski Mısır'ı yöneten tüm Firavunları listeleyen Torino Papirüs'dür.

Bu liste sadece Eski Mısır'ın 'resmi' tarihi Firavunlarını kapsamakla kalmayıp aynı zamanda Mısır'ın ilk fani Firavunundan önce Mısır'ın topraklarında hüküm süren ve bu topraklardan egemen olan ilahları veya “Tanrılar” ı da kapsamaktadır. 13.000 yıldan fazla zamana dair bilgiler içermektedir. Ana akım akademisyenlerin bu antik metni saf mit olarak nasıl değerlendirdiklerini ve eski metinlerin çoğu detayının niçin gözden kaçtığını görmek büyük bir bilmecedir.

"Sanki ataları veya gelişim dönemleri yok; bir gecede ortaya çıkmış gibi görünüyorlar."
-İngiliz Mısır Bilimci Toby Wilkinson

Hanedan öncesi Mısır'ın gizemli hükümdarlarından bahseden başka bir eski metin ise Palermo Dikilitaşı'dır.

Bu eski dikilitaş binlerce yıl önce Eski Mısır'ın fiziki bir hükümdarı olduğunu öne sürerek Mısırlı Tanrı Horus'a atıfta bulunuyor. Bir başka Mısırlı Tanrı olan Thoth'un M.Ö. 8670'den 7100'e kadar eski Mısır topraklarında hüküm sürdüğü söylenir. İlginç bir şekilde eski İskenderiye Kütüphanesi'nden gelen sınırsız antik metinlere erişen ve Firavun'un eski Mısır tarihini 30 ciltte yazan Mısır Yüksek Rahibi Manetho, Firavun öncesi Mısır döneminde yönetilen ilahi varlıklar için referans oluşturuyor.

Mısır mitolojisine göre Akhenaton Zep Tepi zamanında Dünya'ya gelen tanrılarla birlikte geldi ve bugüne kadar, insanlar hala bu Firavun'un Yıldızlardan geldiğine inanıyordu. "Piramit Metinleri" ne göre ilkel kaostan ve tanrıların dünyayı yönetme biçiminden ortaya çıkan bir dönem vardı. Bu döneme "Zep Tepi" denir.

Bazı araştırmacılar eski Mısır uygarlığının M.Ö. 36.900 yıllarında ortaya çıktığına, gökyüzünden gelen "Tanrıların" firavunların topraklarında hükmettiğine inanmaktadır. Akhenaton'un da onlardan biri olduğuna inanılıyordu.

Pek çok insan tarafından fantastik bir Firavun olarak kabul edilen Akhenaton eski Mısır'ı geleneksel eski Mısırlı çoktanrıcılığından kopan dinleri yeniden inşa etmeye çalışan, tamamen farklı bir dinsel yaşam tarzına götüren hükümdardı.

"Tek bir Tanrı var, babam. Ona gece gündüz yaklaşabilirim." - Akhenaten

Akhenaton Firavun haline geldiğinde önceki tanrıların tüm ikonografilerinin kaldırılmasını emretti. Sadece güneş sembolü olan bir ambleme, kelimenin tam anlamıyla meraklı kollara ya da aşağıya doğru ışınlara sahip bir güneş diske izin verdi.

Aten antik metinlerde ve 12. hanedandan Sinuhe'nin Hikayesinde yaygın biçimde 'Güneş Diski' ile ilişkilendirilen bir ilahtır. Bir kralın göklere yükselerek ve güneş diski ile birleşerek Tanrı olduğu yazılıdır. Yani ilahi beden onun yaratıcısı ile birleşiyor.

Buna göre "gümüş Aten" terimi bazen ayın ifadesi için kullanılmıştır. III. Amenhotep'in saltanatında tıpkı Ra'ya benzer bir şahin başı olarak tasvir edildiğinden dolayı Aten güneşine yaygın bir şekilde tanrı olarak ibadet edilmiştir.

Ancak Akhenaton çok daha gizemliydi ve tuhaf görünümlü bedeni ile sıradan bir firavun değildi. Aslında cennetten gelen gizemli bir lider olabileceğini öne süren teorileri de körükleyen buydu.

Gizemli şekline ek olarak diğer özellikleri uzun bir kafatası, uzun boyun, batık gözler, kalın uyluklar, uzun parmaklar, geriye dönük diz eklemleri, gebeliği ön plana çıkaran önde gelen bir göbek ve kadınsı göğüslerdir.

Garip olan ilk şey uzamış kafatasıdır, onun tüm heykellerinde ve tasvirlerinde bu uzun kafatası görünmektedir. Genel olarak vücudu kadın ve erkeğin bir karışımı gibiydi. Diğer tüm Firavunlar güçlü ve gösterişli figürler olarak tasvir edilirken onun bu şekilde olması garipti. Çünkü Akhenaton güçlü bir tasvir yerine uzamış bir kafatası ile zayıf, tuhaf görünümlü bir varlık olarak tasvir edildi.

Akhenaton kraliyet ikonografisinde kendini “zayıf” Firavun olarak göstertmek için neden emir versin? Gizemli bir şekilde Akhenaton’un eşi Nefertiti de uzun bir kafatasına sahiptir. Kafa taslarının böyle görünmesine neden olan genetik bir anomaliye mi sahiplerdi? Yada vücutları genel olarak şekilsiz ve orantısız mıydı? Alternatif olarak bu tuhaf Firavun'un kökenlerine dair bir şey daha var mı? Onun melez bir insan olması mümkün mü? Başka gezegenden gen ve DNA'lara sahip olabilir miydi?

Yazan & Çeviren: A.Kara

TEK BİR KAYADAN OLUŞAN HİNDU TAPINAĞI

A, Arkeolojik keşif, Açıklanamayanlar, Tek bir kayadan oluşan Hindu tapınağı, İnanılmaz Hindu tapınağı, İnsan yapımı olmayabilir mi?, Antik tapınaklar, Antik Hindu tapınağı, Kailasa Tapınağı, Arkeoloji
Kısaca: Tapınak bir dağdan oyulmuş, inşaatçılar yukarıdan aşağıya doğru başlayan dikey kazılarla yapmışlar. Bu inşaatlar sırasında dağdan yaklaşık 400.000 ton kaya kaldırıldığı tespit edildi. Tapınak, tek bir kayadan oyulmuş en büyük yekpare tapınaklardan biri olarak kabul edilir.

Hindistan'da tüyleri ürpertecek bir tapınak var. Perili ya da korkutucu olduğu için değil, tasarımı ve inşası insanların yapabileceğini düşündüğümüz her şeyin ötesinde olduğu için.

Tapınağın kendisi 164 metre derinliğinde, 109 metre genişliğinde ve 98 metre yüksekliğindeki bir dağa oyulmuş. Bu, Kailasa Tapınağı'nın gezegendeki tek bir kayadan oyulmuş en büyük TEK TAŞTAN YAPILMIŞ yapılarından biri olduğu anlamına gelir.

Hindistan, Ellora, Maharashtra'da bulunan bu görkemli tapınak Kailasa Tapınağı olarak bilinir. Bazıları bunu Kailasanatha tapınağı olarak adlandırıyor.

Tapınak Hindu ibadetine adanmıştır ve eski Hindistan'daki Rashtrakuta hanedanından 1. Kral Krişna  tarafından inşa ettirilmiştir.

Haklı olarak Kailasa Tapınağı büyüklüğü, mimarisi ve heykeltraşlığı nedeniyle Hindistan'da şimdiye kadar yapılmış en dikkat çekici mağara tapınaklarından biri olarak kabul edilir.

Kailasanatha tapınağı toplu olarak Ellora Mağarası olarak anılan 32 mağara tapınak ve manastırının bir parçasıdır. Kailasa Tapınağı toplamda 16 mağara kaplar.

Yapımlarının genellikle sekizinci yüzyılda başladığı kabul edilir.

Pek çok bilim adamı inşaatın büyük boyutlarıyla ve kendine özgü tasarımıyla birleştiğinde çok sayıda farklı mimari ve heykel düzenine dayanarak Rashtrakuta kralı 1. Krişna'ya atfedildiğine inanırken, bazı akademisyenler yapımında birden fazla kralın hüküm sürdüğünü iddia ediyorlar.

A, Arkeolojik keşif, Açıklanamayanlar, Tek bir kayadan oluşan Hindu tapınağı, İnanılmaz Hindu tapınağı, İnsan yapımı olmayabilir mi?, Antik tapınaklar, Antik Hindu tapınağı, Kailasa Tapınağı, Arkeoloji

DİKEY KAZI
Tapınak feci bir görüntüye sahip. Aslında bu Hindistan'daki en sevdiğim tapınaklardan biri. Etkileyici, farklı ve görkemli görünüyor.

Kailasa Tapınağı'nın en önemli özelliği "Dikey Kazı" dır.

Tapınak inşa edildiğinde oymacılar dağın tepesinden başlayarak aşağı doğru kazıdılar. Rajan, K.V. Soundara "Kaya-Kesme Tapınak Stilleri" kitabında geleneksel yöntemlerin projenin mimarı tarafından tam olarak takip edildiğini ve inşaatçıların tepeden başlayarak kazmalarının ön cepheden kazmaktan daha iyi olduğunu çünkü eğer öyle bir yöntem deneselerdi aynı sonuca ulaşamayacaklarını" söylüyor. Bu gerçek Kailasa'yı diğer tapınaklardan eşsiz ve farklı kılar.

Eski bir efsane Kailasa Tapınağı'nın yapımından bahseder. Katha-Kalpataru'ya göre yerel kral KrişnaYajnavalki (M.Ö. 1470-1535) korkunç bir hastalıktan muzdaripti. Eşi kraliçe, kocasını tedavi etmek için Tanrı Şiva'ya dua etmeye karar verir.

Kraliçe eğer dilek kabul edilirse ve bu tapınağın üstünü görene kadar bir oruç tutmaya ve bir tapınak inşa etmeye söz verdi. Sonunda kral iyileşti ve kraliçe tapınağın hemen inşa edilmesini istedi.

Ancak projeye katılan her mimar, bir shikhara (üstte) ile tamamlanmış bir tapınak inşa etmenin aylar alacağını açıkladı. Daha sonra Kokasa adında bir mimar Kral ve Kraliçe'ye bir hafta içinde bir tapınağın shikharasını (üstünü) göreceklerini açıkladı.

Sonunda Kokasa farklı bir teknik kullanmaya başladı. Yandan oymak yerine tepeye çıktı ve tepeden dikey olarak dağın tepesindem kazmaya başladılar. Sonunda bir hafta içinde shikhara'yı bitirdi.

Kailasa tapınağının en kötü şöhretli unsurlarından biri Kailasa dağını sallayan Ravana'yı tasvir ediyor olmasıdır. Heykel Hindu sanatının en güzel parçalarından biri olarak tanınır ve tapınağın bundan sonra Kailasa olarak bilinmesi olasıdır.

Bazı yazarlar 400 ton taş çıkarılarak yapılan bu tapınağın on sekiz yıl içinde tamamlandığını iddia ediyor. Tapınağın ilk yapım aşamasında her gün yaklaşık 60 ton kaya çıkarıldığı tahmin edilmektedir.

İnşaatçıların günde on iki saatten fazla çalıştıkları, her saat dağdan ortalama 5 ton kayaç çektiği sanılmaktadır.

Tapınağın nasıl planlandığını ve büyük olasılıkla nasıl tamamlandığını bildiğimiz halde, tasarımcıların, mimarların ve inşaatçıların, o zamanlar kendilerine sunulan nispeten sınırlı teknolojiyle nasıl başarabileceklerini tam olarak bilmiyoruz.

Önceki makalelerde yazdığım gibi binlerce yıl önce bu büyüleyici mağaraları kuranların sıradan bir çekiç, keski ve kazmadan daha fazlasına sahip olmuş olmaları çok mantıklı görünüyor.

Yazan & Çeviren: A.Kara

BÜYÜK GİZA PİRAMİDİ BİR ENERJİ MAKİNESİ OLABİLİR Mİ?

A, Büyük Giza Piramidi, Giza Piramidinin sırrı,Giza piramidi bir enerji bataryası mı?,Piramitlerin sırrı,En büyük piramitler, Açıklanamayanlar, Piramitlerin elektromanyetik enerjisi
Giza'nın Büyük Piramidi dünya üzerinde şimdiye kadar yapılmış en şaşırtıcı yapılardan biridir. Gizemli tekniklerle inşa edilen muazzam, heybetli, eski bir anıt olmanın yanı sıra Giza Yaylası'nda bulunan bu yapı yüzlerce yıllık arkeolojik çalışmalara rağmen tüm sırrını açıklamayı reddediyor.

Ana akım akademisyenler bu yapının Firavun Khufu tarafından yaptırıldığını ve MÖ 2560 civarında yaklaşık 10-25 yıllık bir dönem boyunca bir mezar olarak inşa edildiğini ileri sürmektedirler.

Ancak Büyük Piramide dair bu iddiayı kanıtlamak için harcanan büyük çabalara rağmen yıllar boyunca piramitin büyük bir mezar olduğunu gösteren tek bir arkeolojik kanıt ortaya çıkarılamamıştır.

Eğer piramit bir mezar görevi görmüyorsa, o zaman gerçek amacı neydi?
İşte Büyük Giza Piramidi'nin büyük bir Enerji Makinesi olabileceğine dair bazı nedenler var.

Bunun nasıl mümkün olabileceğini anlamak için piramitin inşa edildiği malzemelere bir göz atmalıyız çünkü yapının inşa edildiği yapı malzemeleri benzersiz elektriksel özellikler içerir:

Yazarlar granit taşlarının bulunduğunu yazmışlardır. Piramitlerin geçiş yollarında kullanılan hafif bir radyoaktiftir ve taşın havayı elektriklendirmesine olanak veren bir özelliği vardır. Bir sebepten ötürü, piramidin yapıcıları Büyük Piramidin iç yüzeylerinde mükemmel bir elektrik iletkeni olduğu kanıtlanmış bir malzeme olan Dolomit'i kullanmışlardır. Buna ek olarak mükemmel bir elektrik izolatörü olan Tura Kireçtaşı Büyük Piramidin dış kısımlarını kapsar.


Bütün bunlara ek olarak Büyük Giza Piramidi bugün bulunduğu yere rastgele yerleştirilmemişti.  Piramit dünyadaki diğer birçok eski yapı gibi yeraltı enerjisinin güçlü bir kaynağında bulunmaktadır.  Giza platosundaki jeolojik yapı gezegenimizin yüksek miktarlarda elektromanyetik kuvvetlerini doğal olarak yoğunlaştırır. Yüzeyin altında tellürik denen doğal elektrik güçleri dolaşmakta ve ani akımlar oluşturmaktadır. Tellürik akımlar yeraltında veya denizde hareket eden bir tür elektrik akımıdır. Tellürik akımlar hem doğal nedenlerden hem de insan aktivitelerinden kaynaklanır ve ayrık akımlar iç içe geçerek karmaşık bir model oluşturur.

Bu fikri reddeden akademisyenlere rağmen eski Mısırlıların binlerce yıl önce elektrik kullandıklarına dair kanıtlar bulunmaktadır.  Büyük Piramidin koridorlarının ve odalarının içine baktığımızda piramidin kadim müteahhitlerinin piramidin iç kısmını aydınlatmak için meşaleler ya da ateş kullandıklarına dair hiçbir kanıt yoktur. Koridorlarda herhangi bir duman hasarı tespit edilememiştir.

Araştırmacının dev ampuller olarak yorumladıkları dev ampullerin varlığını gösteren farklı Mısır Tapınaklarında kabartmalar mevcuttur. Ayrıca Bağdat Pillerine bir göz atabilirsek binlerce yıl önceki bu cihazların aslında elektrik ürettiğini anlayacağız.

Daha önce de belirttiğim gibi, Piramidin bir mezar olduğunu ve bu düşüncenin Piramidin iç düzeniyle desteklendiğini gösteren tek bir kanıt yoktur. Büyük Giza Piramidi eski Mısır'da keşfedilen diğer tüm mezarlardan oldukça farklıdır.

Piramidin içi tasarım açısından soğuktur. İçinde hiç dekorasyon yoktur, farklı inşaat malzemeleri kullanılmıştır ve iç kısmında hiç bir mumya bulunamamıştır.

Son bilimsel araştırmalar Giza'nın Büyük Piramidinin elektromanyetik enerjiye odaklandığını ortaya koymuştur. Bu keşif Piramit hakkında bilinen her şeyi değiştirdi. Bu keşif Giza Piramidi'nin odalarında elektromanyetik enerjiye odaklandığını ve elektromanyetik enerjiyi yüzeyin altında yer alan alt kısmında yoğunlaştırdığını kanıtlayan Alman ve Rus araştırmacılardan oluşan bir ekip tarafından yapıldı. Araştırmacılar piramidin orantılı elektromanyetik dalgalarla veya diğer bir deyişle rezonant bir uzunlukla nasıl etkileşime gireceğini merak ettiler.

Sonuç olarak neden bir mezar elektromanyetik enerji üzerine odaklanmış olsun ki?

Benim görüşüme göre dünyayı geçmişte ziyaret eden uygarlıklar (Anunnakiler) tıpkı Enki'nin 14 tabletinde yazıldığı gibi piramitleri uzay gemilerine enerji kaynağı ve iniş-kalkış pisti olarak kullanmak için inşa etmiş olabilirler. Ortada bir gerçek var ise o da her yeni buluşun "dünya geçmişte farklı dünyalardan gelenler tarafından ziyaret edildi" bağırdığıdır. [Şahsi fikrim şudur ki; uzun süredir yaptığım onlarca araştırmaya, incelediğim arkeolojik bulgulara, farklı coğrafyadaki antik metinlere vs. baktığımda Anunnaki veya "Antik Astronot" teorisi hiçte masal gibi görünmüyor.]

Yazan & Çeviren & Derleyen: A.Kara