HABERLER
Dini Haber
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

OSMANLI İŞARET DİLİ

Hazırlayan: A.Kara

OSMANLI İŞARET DİLİ

Biliyorum bu anlatacaklarım sonrasında her zamanki gibi beni linç edenler olacak. Çünkü bazılarının kafasında ilahi, yanlışsız, hakkında asla konuşulamaz bir Osmanlı var. Neredeyse başına Hz. ekleyecek yada imparatorluk için ilah diye bahsedecekler. Halbuki aynı toplumun fertleriyiz, iyi yada kötü bir şekilde Osmanlı sizin olduğu kadar benim de atam. Aramızdaki fark ben pohpohlamak yerine yanlışlarını anlatıyorum ki bilinsin.

Konumuza gelirsek; Topkapı Sarayı'nın büyük çoğunluğunu köleler oluşturuyordu ve tek özelliği bu değildi. Kanuni Sultan Süleyman tarafından saraydaki büyük çoğunluk sadece işaret dilini öğrenmeye ve kullanmaya zorlanmıştı. Sizce neden olabilir?

Bu makale işaret dilinin ilk olarak Kanuni Sultan Süleyman yönetimindeki Topkapı Sarayı'nda nasıl tanıtıldığını ve sarayda neden sadece işaret dilinin konuşulduğunu izah etmeyi amaçlayacak ve mecburen haremlerle ilgili bazı konuları da ele alacak. Bu arada yanlış anlaşılmasın, Topkapı Sarayı işitme engelliler için özel bir okul değildi, hem işiten hem de işitme engelli olan herkes için eşsiz bir yerdi.

Osmanlı İmparatorluğu'ndan önceki imparatorluklar da Avrupa'nın geleneklerine benzemeyen benzer gelenek ve uygulamalara sahipti. Eski imparatorluklar her zaman sağır insanlar ve "dilsizlerin jestlerini" (işaret dili) dillerine dahil etmekle ilgilenmiştir. Yani bunlar çok eski geleneklerdir. Birçok imparatorluğun düşüşünde olduğu gibi Osmanlı İşaret Dili'nin (OİD) ve imparatorluğun sonu kaçınılmazdı.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde (hükümdarlık dönemi 1520-1566) zirveye çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun Topkapı Sarayı'nda yaklaşık 4.000 kişi vardı ve imparatorlukta kölelik maalesef yasal olduğu için bu insanları çoğunluğunu köleler oluşturuyordu.

"Kölelik, Osmanlı İmparatorluğu ekonomisinin ve geleneksel toplumunun yasal ve önemli bir parçasıydı" (Cambridge Dünya Kölelik Tarihi).

Osmanlı İmparatorluğu'nun idari ve siyasi merkezi olan İstanbul'un MS 1453'ten 1700'e kadarki köle nüfusu 2,5 milyon civarındaydı.

"Osmanlı, padişaha veya çeşitli konularda imparatorluğa hizmet etmenin eğitimlerinin verildiği Enderun gibi saray okullarında memur yetiştirip onları özel olarak eğiterek, karmaşık hükümet bilgisine sahip, fanatik, sadık yöneticiler yaratıyordu. Bu köleler ve [azat edilmiş (serbest bırakılmış)] köleler Osmanlı İmparatorluğu'nun 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan başarısının ayrılmaz bir parçasıydı." (Necipoğlu ve Habib)

Topkapı Sarayı'ndaki kölelerin çoğu Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilen Hristiyan topraklarından alınan esirlerdi. Yenilen her ülke halkının uygun olan kesimi köleleştiriliyordu.

Padişahtan sonra gelen en güçlü ikinci adam olan Sadrazam bir zamanlar köle hiyerarşisinin başındaydı. Sadrazamı Padişah atıyordu ve sadece o görevden alabilirdi.

Sadrazam'ın baş danışmanı esirleri padişahın belirlediği kriterlere göre değerlendirdi. Kriterlerden biri kölelerin İslam'a geçmesini gerektiriyordu. Kriterlere uyanlar yakalandıkları bölgeden zorla Topkapı Sarayı'na götürülür, burada eğitim ve derslerine başlardılar.

Köleleştirilmiş ve İslam'a geçirilmiş olan Hristiyanlar genellikle birkaç yıllık hizmetten sonra serbest bırakılırdı. Bu tür azat etmeler köle sahibinin dindarlığının göstergesi olarak kabul edilirdi. İslam'a geçirilen bu insanlar için bu dini kabullenmek hayatta kalmanın yoluydu.

Acemi olan köleler Osmanlı Türkçesini okumayı, yazmayı ve konuşmayı öğrenirken dini ve kültürel telkinler alır, ardından padişahın hizmetine verilirdi. Müfredat Kur'an, Arapça gramer kitapları, sessiz dersler (işaret dili), hukuk, Farsça edebiyat klasikleri ve çeşitli mesleki eğitim biçimlerini kapsıyordu.

Eğitim sonrası iç oğlanlara dönüşen köleler çeşitli odalarda eğitimlerini tamamladıktan ve padişaha hizmette hünerlerini ve sadakatlerini kanıtladıktan sonra nihayet saray dışında seçkin idari görevler almaya hazır olurlardı.

Ayrıca av köpeklerini ve şahinleri eğitmeleri de öğretilirdi. Topkapı Sarayı'nın kendi hastanesi, çamaşırhanesi, darphanesi, fırınları, terzileri, berberleri, kuaförleri, nakış işçileri, dokumacıları, kuyumcuları, temizlikçileri, marangozları vardı ve bu meslek alanlarının çoğu eğitimli köleler tarafından doldurulmuştur.

Osmanlı İşaret Dili (OİD) 1522 yılında I. Süleyman döneminde iki dilsiz kardeş tarafından saraya tanıtılmıştır. Bu iletişim biçimini çok saygılı bulan padişah, tüm kölelerin işaret dili kullanılmasını emretmişti. 

Padişah içoğlanları ile işaret diliyle konuşurdu. Bu yüzden Enderun'da işaret dili iyice yaygınlaştı ve gelişti. Kabul odalarında padişah elçiye bile bakmaz, tüm ihtişamıyla, sessizce tahtında otururdu. Bu inziva geleneğine ve padişahın hal-hareketlerine şahit olan elçi heyetlerindeki gezginler, padişahın tanrılaştırılmış bir puta benzediği yönünde yorumlar yaparlardı. 

Fransız diplomat Henry de Beauvau, 1605 yılında bu işaret dilinin sarayda ikinci dil olarak kullanıldığını söyler. Üç yıl sonra 1608'de yüksek rütbeli bir Venedik diplomat olan Ottavin Bon: “Sultan ve içoğlanları, Türkler tarafından bu kadar çok dile getirilen ağır başlılıklarını göstermek için işaret diliyle iletişim kuruyorlar. İşaret diliyle ifade ettikleri şey sesli olarak tartışılırdı. Aynısı kraliyet kadınları ve diğer hanımlar için de geçerliydi çünkü aralarında yaşlı ve genç dilsizler de vardı. Mümkün olduğunca dilsize sahip olmak çok eski bir saray geleneğiydi." demiştir. Burada dilsizlerle kast edilen şey, köleler, cariyelerdir.

Dokuz yıl sonra 1617'de, Süleyman'ın emrettiği işaret dili ve Sessizlik İlkesi, kraliyet haysiyetinin zorunlu bir niteliği haline gelmişti. Sultan I. Mustafa (hükümdarlık dönemi 1617-1618 ve 1622-1623) işaret dilini öğrenmeyi reddedince İstanbul'daki belediye meclisi salonunda eleştirilere maruz kaldı. Bir padişahın yeniçerilerin [kölelerin] ve sıradan tüccarlar gibi sesli konuşmasını onursuzca bulmuşlardı. Padişah asla konuşmamalı, olağanüstü sessizliği ve ciddiyetiyle insanları titretmeliydi.

Topkapı Sarayı'nda “sağır alanlar” olarak adlandırılan odalar-mekanlar vardı. Topkapı'daki sağır mekanlar olarak bilinen fiziki mekânların birincil kaynaklarından Profesör Necipoğlu bu alanları şu şekilde tanımlanmıştır:

"Yatmadan önce insanlar çağrılır ve Oda yöneticisi dinlenme saatini belirtmek için bastonuyla yere vururdu. Yurtlardaki içoğlanları bütün gece meşalelerle aydınlatılan uzun dikdörtgen şekilli salonlardaki küçük yataklarda uyurdu ki kapı önlerinde bekleyen görevliler ve hadımlar onların davranışlarını izleyebilsinler."

"... bastonuyla yere vurdu" ifadesi mevcut içoğlanlarının (kölelerin) sağır olduğunu ima eder. Süleyman'ın yönetimindeki Topkapı Sarayı'nda 15. yüzyılda bile bastonla yere vurma hareketi sağırların dikkatini çekmenin yaygın bir yoluydu. Bunu yaklaşık 700 yıl öncesinde yazılmış kayıtlarda görmek mümkündür.

Bildiğiniz gibi bizde üst komşu gürültü çıkardığında uygulanan yaygın bir yöntem vardır. Bu aslında bir uygulamanın nesilden nesle aktarılmış halidir. Süpürge yada sert bir sopa ile tavana vurmak.

Osmanlı'da, örneğin bir dairenin ikinci katında oturan sağır kiracılar alt katta oturan ve işitme engeli bulunmayan komşularını rahatsız ettiklerinde alt kattaki komşuları, üst katlarındaki sağır kiracıları uyarmak için bir süpürge sapıyla tavana defalarca vururlardı. Böylece üst kattaki işitme engelliler ayaklarının altındaki titreşimi algılayıp gürültü yaptıklarını fark ederlerdi.

İşte Topkapı Sarayı'ndaki Oda görevlisinin sopasını yere vurması ile işitme engeli olmayan iç oğlanları duydukları sesle, sağır olanlar ise ayakları altındaki titreşimle bunu hissederdi.

Sultan Mustafa işaret dilini öğrenmeyi reddedince bu dilin kullanımı yavaş yavaş azaldı ve sonraki padişahlar tarafından daha az kullanıldı.

Sessizlik yemininin ilk dönemlerinden itibaren, manastırlarda yaşayan rahipler ve rahibeler işaret dili konuşur ve sağır olan çocuklara bu dili öğretirlerdi. Osmanlı İmparatorluğunun fethettiği Hristiyan topraklarında elbette manastırlar da bulunuyordu. Tarihsel kanıtlar gösteriyor ki Hristiyan manastırları ve kiliseleri sağır bireyleri kucaklıyor ve onları sağır Hristiyanlardan oluşan bir cemaat haline getiriyordu. Fakat burada önemli bir nokta vardı.

Orta Çağ'da engelliler geniş sosyal topluluklar tarafından dışlanıyor, kilise ve manastırlarda ise bu kişilere bakılıyordu. Çünkü Hristiyanlara göre bu engelli kişiler atalarının günahlarının cezasını bu şekilde, engelleriyle çekiyorlardı. Kilise ve manastır görevlileri için onlara sahip çıkmak, Tanrı tarafından tayin edilen bu kişilere yardım etmek olarak görülüyordu. (Sırbistan Belgrad Üniversitesi'nden Marina Radic Sestic, Nadezda Dimic ve Mila Seum, 2012'de yayımladıkları "The Beginnings of the Heaf Persons: Renaissance Europe 15th - 16th Century" adlı kitap. Sayfa 147)

Aslında Tanrı'nın, atalarının günahlarının kefareti için işitme engelli insanlar yarattığı şeklindeki saçma iddiayı ilk kez ortaya atan kişi Aristoteles'ti.

OSMANLI'DA OĞLANCILIK VE EŞCİNSELLİK 2 - ENDERUN'LU NEDİM

Yazan: A.Kara

OSMANLI'DA OĞLANCILIK VE EŞCİNSELLİK 2
ENDERUN'LU NEDİM

Konuya iki terimin tanımını yaparak başlayalım: Oğlancılık ve eşcinsellik. Bunların arasındaki fark nedir derseniz, oğlancılık yetişkin bir erkeğin cinsel ilgisinin kadınlardan, çocuk, ergen veya henüz ergenliğe girmemiş erkeklere kaymasına, onlarla cinsel ilişki yaşamasına verilen addır. Eşcinsellik ise aynı cinsiyetten bireylere ilgi duyanların cinsel birliktelik veya aşk yaşamasıdır.

Osmanlı'yı kutsallaştıran neredeyse onu tanrı ilan edenlere onların hayalindeki Osmanlı ile gerçek Osmanlı'nın tamamen aynı olmadığını çeşitli yayınlar ile anlatmaya çalıştım. Osmanlı döneminde yazılanları, çizilen minyatürleri ve onca kaynağı vermeme rağmen bu kaynaklar arasından yabancı olanları seçerek "Yabancılar Osmanlı'yı karalamaya çalışmış" diyerek kendilerini avutuyorlar.

Halbuki Osmanlı'da görev almış, çeşitli nedenlerle yazışma veya raporlamalar yapmış söz konusu yabancılar yani Avrupalılar için erkek erkeğe ilişki ayıplanacak bir şey değil ki bundan bahsederek Osmanlı'yı ayıplamayı düşünsünler. Onlara göre bu ayıplanacak bir şey olmadığı için Osmanlı'da eşcinselliğin varlığına veya harem hayatına ilişkin yazdıkları raporların karalama amacı taşıdığını söylemek doğru olmaz.

Kaldı ki Osmanlı ile irtibatta olan diplomat veya devlet görevlilerinin raporlarını yok saysanız bile bizzat Osmanlı'da üretilen yazılı eserler ve minyatürler bile eşcinselliğin ve oğlancılığın olduğunu görmeye yeter. 

Zaten haremleri onlarca yabancı kadınla dolu olan, içoğlanları ve devşirmeleri bulunan, Avrupa'lılarla görüşmeler yapan bir topluluğun oğlancılığı bilmiyor ya da öğrenmemiş olduğunu ya da buna özenenlerin olmadığını söylemek pek gerçekçi olmayacaktır.  

Diğer enteresan nokta, Osmanlı'da da diğer onca krallık gibi eşcinsellik ve oğlancılık var olmuştur dendiğinde sanki Osmanlı'nın tamamında bu durum vardı, tüm Osmanlı eşcinsel veya oğlancıydı demişim gibi anlayanlar da var. Buna bağlı olarak "eğer Osmanlı'da eşcinsellik ve oğlancılık olsaydı nasıl 7 kıtaya hükmedeceklerdi" diye tuhaf söylemlerde bulunanlar da var. Sanırım bu arkadaşlar eşcinsellerin kılıç sallayıp, yay kullanamayacağını düşünüyor ve antik Yunan'ın eşcinsellerden oluşan ordularından, Roma ordusu gibi birçok orduda eşcinsel bulunduğundan ve bunların çoğunda oğlancılığın da hüküm sürdüğünden habersizler. Aynı mantıkla düşünecek olursak Roma İmparatorluğunun da güçlenip büyümemesi gerekirdi. 

III. Ahmet'in 18.yüzyılın başlarındaki saltanatı sırasında özellikle İstanbul'da hayattan sonuna kadar zevk almaktan başka pek bir düşüncenin olmadığı, katı ahlak kurallarının bulunmadığı zevk düşkünlüğünün büyük olduğu bir dönemdi. [1]

Osmanlı 19.yy'a kadar genel olarak cinselliğe ve özellikle eşcinselliğe yönelik olarak yüksek tahammüllü ve hoşgörülü olarak nitelendirilebilir.

Osmanlı'yı akılcı ve liyakate dayalı bir devlet olarak övgüye boğan Avrupalı araştırmacı ve tarihçiler bile, devlet memuru olmak için eğitilen içoğlanları arasında ve içoğlanları ile efendileri arasında cinsel ilişkiler gerçekleştiğini kabul etmektedirler.

Padişahlardan tutun yerel paşalara kadar Osmanlı görevlilerinin çoğunu kapsayan eşcinsel ilişkiler hakkındaki iddialara ve kaynaklara bakacağız. Bunların çoğu 15, 16 veya 19.yy'a aittir ve görünen o ki özellikle Süleyman'ın saltanatı sırasında gelişmeye başlamıştır.

Gelecek vaat eden ve saray okulları için Hristiyan ailelerden toplanan çocuklara devşirme denirdi. 1600'lerde devşirme için çocuk toplamak neredeyse sona ermiş olsa da son olarak 1805'te Yunanistan'dan birçok çocuk toplanmıştı. [2]

Mevkileri devşirmeler tarafından doldurulmuş yeni birlikler olan yeniçeriler İmparatorluk içinde giderek daha açgözlü hale gelmişlerdi. Mevki hırslarından dolayı savaş konusunda da giderek isteksiz hale gelmişlerdi. Belki de 1529'da Viyana'nın Osmanlı topraklarına eklenmesini engelleyen etkenlerden biri de buydu.

18. yy'da Türkiye ile Batı Avrupa arasında iki yönlü gözlem trafiği başlamıştı, iki taraf ta birbirini gözlemliyordu. Mehmet Efendi 1803-1806 yılları arasında Osmanlı'nın Avrupa'daki oğlancılık ve eşcinsel ilişkiler konusundaki itibarını öğrendiğinde rahatsız olmuştu. Ev sahipleri onun kiralanabilir oğlanlar hakkında Paris şehrinin neler sunabileceğini görmek isteyeceğini düşündü ve gece ona Palais Royal pazar alanı gösterildi. Mehmet Efendi, Osmanlı'nın eşcinsel ilişki konusundaki imajına meydan okuyarak sadece 1500 erkek çocuğun eşcinsel ilişki ile meşgul olduğunu belirtmişti. [3]

Batı elçiliğinden Osmanlı padişahlarına gönderilen en ünlü on sekizinci yüzyıl raporlarından biri Mary Wortley Montagu'ya ait mektuplardır. Bu mektuplarda kadın hamamlarında lezbiyen ilişki yaşandığından bahsedilir. [4]

Ogier Ghiselin de Busbecq, bazı Osmanlı erkeklerinin lezbiyen ilişkilerin yaşandığı ünleri nedeniyle eşlerinin kadın hamamlarına gitmesine izin vermeyi reddettiklerini iddia etmiştir. [5]

Venedik elçisi Ottaviano Boy yazdığı raporunda padişahın hareminde bulunan ve erkekler ile cinsel ilişki yaşayamayan bazı kadınlara kendilerini tatmin etmede kullanabilecekleri herhangi bir şeyin getirilmesi yasaklanmıştır. Sırf bu yüzden eğer haremdeki bu kadınlardan salatalık yemek isteyenler varsa, sırf onları kullanmasınlar diye salatalıklar dilimlendikten sonra gönderiliyordu. [6]

IV. Mehmet'in sarayındaki Charles H.'nin elçisinin beş yıl boyunca sekreteri olan Paul Ricaut, padişahların ve soyluların içoğlanlarına duyduğu aşk üzerine uzun bir metin yazmış ve şunları eklemiştir: "Kadınlar Cemiyeti'nde de bu ihtiras hüküm sürmekteydi, kadınlar birbirlerine besledikleri şehvetli aşktan ölmekteydi. Hele ihtiyar kadınlar, onlar gençlere kur yapar, pahalı giysiler, mücevherler, bolca para, hatta kendi sefalet ve yıkımlarını sunar ve Aşk tanrısı Cupid'in bu okları tüm İmparatorluk boyunca, özellikle Konstantinopolis'teki Büyük Sultan'ın Saray'ı ve Sultanların dairelerine doğru yol alırdı." [7]

Bildiğiniz gibi dilimizde cinsiyete özel terimler, ekler yoktur. Örneğin sevgili kelimesi cinsiyete göre şekil değiştirmez. İşte bu yüzden Osmanlı şiirlerinde insan aşklarından bahsedilen bölümlerdeki sevgili terimini temelde kadın olarak ele almak gerekir. Çünkü yazarlar erkektir. İşte bu noktada şiirleri yazanlar eğer sevgili terimini kullanırken bir erkekten bahsediyor, ona olan aşkını anlatıyor ya da güzellemelerini yapıyorsa bu da Osmanlı'da belli dönemlerde eşcinsellik ya da oğlancılığın yani daha yaşlı ve yüksek mevkideki birinin kendinden genç bir erkekle cinsel ilişki yaşaması durumunun var olduğunu göstergesidir, tıpkı eski Yunan'da ve çeşitli krallıklarda olduğu gibi.

Hatta sevgili tabiri kullanılarak erkeklerden bahsedilen onca şiir varken (Bkz: 'Şehrengiz'ler) kadınlardan bahsederken sevgili teriminin kullanıldığı yani kadına olan aşkta bu kelimenin kullanıldığı divan şiiri yok denecek kadar azdır. [16]

Şiir Osmanlı toplumunun önem verdiği edebiyat alanlarındandı. 18.yüzyılın en büyük şairi olan Ahmet Nedim'in en büyük destekçileri kendisi de şair ve hattat olan Sultan III. Ahmet ve onun baş veziri olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'ydı. 

III. Ahmet 1719 yılında Topkapı Sarayı içinde daha önce II. Selim için yapılmış olan Havuzlu Bahçe Köşkü'nü yıktırarak onun yerine Enderun Kütüphanesi'ni kurmuş ve Nedim'i buraya sorumlu olarak atamıştır.

1720'de Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın yönetiminde bir tercüme heyeti kurulmuştu [14]. Tercüme Heyeti Almanca’dan, Flemenkçe’den, Latince’den ve Yunanca’dan çevirilerle 9. yüzyıldan sonra İslâm tarihinin ilk örgütlü tercüme faaliyetini gerçekleştirmişti ve heyetteki isimlerden biri de Şair Nedim'di. [15]

Nedim'in anlamı eğlence arkadaşıdır ve şiirlerinin mottosu "gülelim, oynayalım, dünyanın zevklerini doyasıya yaşayalım"dır.

Şair Nedim şöyle der:
Bilgelerin hepsi erkeklere aşıktır,
Kadın aşkından hoşlanan kimse kalmadı.

Nedim'in, çekici bir hamam görevlisine abayı yaktığı erotik şiirlerini İbrahim Paşa'ya atfetmiş olması önemli bir noktadır.

Klasik Müslüman şairlerin şiirlerindeki kullanım şeklinden dolayı "sevgili" diye bahsedilen kişinin Tanrı olduğu yönünde izlenimler, argümanlar oluşmaktadır. Fakat Nedim'in şiirleri bunlardan farklıdır. Örneğin "yürüyen selvi" (serv-i revan) tabirini uzun boylu erkekler için kullandığı açıktır. 

Meyhanelerin bol olduğu ve şarabın övüldüğü Osmanlı sistemi özellikle zenginler için tam bir zevk alma ve zevk verme sistemiydi. Dönemin yaşam tarzı, Nedim'in genç bir erkek çocuğa olan aşkını anlattığı gazel de göze çarpmaktadır. 

Şimdi Nedim'in servi boylu bir erkekten bahsettiği ve liselerde okutulan ders kitaplarında bile yer alan bu gazele bakacağız. Bu gazel ders kitaplarına eklenirken kasıtlı olarak 4. dörtlüğü kaldırılarak anlam kaybı yaşatılmış ve sanki bir erkeğin kadına olan aşkı anlatılıyormuş gibi bir hava verilmeye çalışılmıştır. 4. dörtlük ile birlikte şiirin 5 dörtlükten oluşan tamamı şöyledir:

Bir safa bahşedelim gel şu dil-i nâşâde
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e
İşte üç çifte kayık iskelede amade
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e.

Gel şu neşesiz gönüle bir neşe bağışlayalım.
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a.
İşte üç çifte kayık iskelede hazır.
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a.

Gülelim, oynayalım, kâm alalım dünyadan
Mâ-i tesnim içelim çeşme-i nev-peydadan
Görelim âb-ı hayat aktığın ejderhadan
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e

Gülelim, oynayalım, dünyadan arzumuzu alalım.
Yeni Çeşme’den Tesnim suyu içelim.
Ejderha’nın ağzından hayat suyu aktığını görelim.
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a.

Geh varıp havz kenarında hirâman olalım
Geh gelip kasr-ı cinan seyrine hayran olalım
Gâh şarkı okuyup gâh gazelhan olalım
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e

Bazen gidip havuz kenarında salına salına dolaşalım.
Bazen gelip Kasr-ı Cinân’ı seyredelim, hayran olalım.
Bazen şarkı okuyup bazen gazel söyleyelim.
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a.

İzn alıp Cuma namazına deyu mâderden
Bir gün uğrulayalım çerh-i sitem-perverden
Dolaşıp iskeleye doğru nihan yollardan
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e

Annenden “Cuma namazına gidiyoruz.” diye izin alıp
Zulmedici felekten bir gün çalalım.
Gizli yollardan iskeleye doğru dolaşıp
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a.

Bir sen ü bir ben ü bir de mutrib-i pakize-eda
İznin olursa eğer bir de Nedim-i şeyda
Gayrı yâranı bugünlük edip ey şuh feda
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e

Bir sen, bir ben, bir de güzel şarkı söyleyen biri,
Eğer iznin olursa bir de aşktan çılgına dönmüş
Nedim Ey şuh, öbür dostları bugünlük feda edip
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a. [11]

Anlaşılacağı gibi şiirde bahsedilen serv-i revan, yani salınarak yürüyen kişi bir kadın değil erkektir. Sadabâd dönemin gözde eğlence mekanlarından biridir. Sadabâd'da yapacakları şey bellidir, cilveleşmek, oynaşmak, gülmek, eğlenmek ve kam almak yani cinsel arzuları doyurmak.

Şiirdeki cinsel içerikli mecazi kelimelerden biri "Mâ-i tesnim" yani "bengisu"dur. İnanışa göre ulaşmanın çok zor olduğu bu efsanevi suyu içen kişi artık ölümsüz olur. Şiirde iki kişi var, iki erkek. Biri yaşlı, biri genç. Peki bu ikisi birlikte Sadabâd'da oynaşırken ölümsüzlük suyunu nasıl içecekler?
İşte buradaki ölümsüzlük suyu yani "Mai-tesnim" spermdir. Ab-ı hayat terimi de aynı anlamın yüklendiği bir mecazdır. 
Yani şiirin ikinci dörtlüğünde anlatılan şey iki erkeğin penislerinden sperm gelinceye dek oynaşması ve sperm akıtmasıdır. Aslında anlatılan şey çok daha derin ve detaylıdır ama bu detayları vermiyorum. Eşcinsel ilişkide buna "süpet alıkmak" denir. Merak eden bu terimi araştırır.

2. dörtlükte gördüğünüz "ejderha" Nedim için, "serv-i revan" ise genç erkek için özellikle seçilmiş terimlerdir. Ejderha deneyimli, yaşça daha büyük ve bilge olan Nedim'i, servi ise genç erkeği tanımlar. Yani 2. dörtlük ejderha ile servinin gülüp oynaşarak meni içmesinden, cinsel doyuma ulaşmasından bahsedilir.

3. dörtlükteki "hirâman" kelimesi salınarak yürümek anlamına geldiği gibi bir diğer anlamı da yasak olan şeyleri yapmaktır. [8] Havuzda sevişmenin anlatıldığı bu dörtlükte sevişme eylemi havuz kenarında sarılarak dolaşmak şeklinde anlatılır. Yani nedim yine bir söz sanatı yaparak kelimenin iki anlamına da vurgu yapmaktadır ki bunlardan biri de eşcinsel ilişkidir. Havuzda sevişilirken bir yandan da Sadabâd'daki sarayları seyrederek, şarkı söyleyip gazel okuyarak eğlenceye yoğunluk katılır. 

4. dörtlük, kitaplardan kasıtlı olarak çıkarılan bölümdür. Gördüğünüz gibi başlangıçtan itibaren şair Nedim, genç erkeği Sadabâd gibi bir eğlence mekanına götürmek istemekte ve onu sevişmeye ikna etmeye çalışmaktadır. İyi ama bu genç çocuk Sadabâd'a gidecek olsa bile ailesinden nasıl izin alacak? Bu mekana nasıl gidecek? Cevabı dörtlüğün ilk satırında gizli:

"İzn alıp Cuma namazına deyu mâderden"

Yani Nedim'in çocuğu bu mekana götürebilmek için bulduğu yöntem belli. Çocuğun annesine birlikte Cuma namazına gideceklerini söyleyerek yola çıkacak fakat namaza değil de sevişmeye gidecekler. Bu satır aynı zamanda Nedim'in dil döküp durduğu erkek çocuğunun yaşının küçük olduğunun da delilidir. Çünkü yetişkin bir erkeğin Sadabâd'a gitmek için annesinden izin almasına gerek yoktur. Bu dörtlüğün ders kitaplarından sessizce çıkarılmasının nedeni gayet açık değil mi? 

Son dörtlükte sıfatlar üzerinden yürütülen söz oyunları vardır. Buradaki "Mutrib-i pakize-eda" ve "şuh (neşeli güzel)" şairin ikna etmeye çalıştığı oğlan, "Nedim-i şeyda" ise şair Nedim'in kendisidir. Zaten "şeyda" sırılsıklam aşık demektir. Dolayısı ile Nedim-i şeyda sıfatı Nedim'in bu genç oğlana olan aşkının boyutunun göstergesidir. Genç erkek için kullandığı "mutrib-i pakize-eda" [9] saf bir edayla çalgı çalan, şarkı okuyan anlamlarına gelir. Buradan hareketle aşka tutulduğu genç erkeğin güzel sesli, güzel şarkı okuyabilen biri olduğu ortaya çıkar.

Tüm bu dörtlüklerden anlaşılacağı üzere Nedim tüm arkadaşlarını "feda edecek" yani ekecek ve felekten bir gün geçirecektir. Bunun için ise hem çocuğu ikna etmesi hem de çocuğun annesini kandırması gerekmektedir. 

Nedim'in yazdığı birkaç metine daha bakalım:

"Tılf-ı nazım yürü git mektebe tenha yoldan
Harf atar belki sana bir iki bed-lehce hârif" [11]

Nedim burada okula giden çocuğa "nazlı çocuk" diyor ve tenha yoldan git ki kötü niyetliler sana laf atmasın diye de ekliyor. Önceki gazelde sevişmek istediği erkek çocuğa tenha yollardan gidelim dediği düşünülürse bu çocuğa da tenha yoldan git demesi ona göz koymuş olmasından kaynaklanabilir. Diğer önemli nokta, "kötü niyetliler" dediği kişiler "nazlı" olarak tanımladığı çocuğa laf atıyorsa bu da halktan bazılarının erkek çocuklara sulandığının göstergesidir.

Nedim'in yazdığı daha vahim metinler vardır. Bunlardan biri şöyledir:

"Beşiktaş semtidir kâşânemizde rahat eylersin
Beraber sarılıp yatsak
Benim ey daye-perver tıfl-naz naz-ı dil-sitanım gel
Kulun olsun sana lala" [11]

Yani bakıcı denetimindeki ufak bir oğlan çocuğuna "gel benim evimde kal da ben sana bakıcı olayım" demektedir. Fakat yazdıklarının tamamından anlaşıldığı gibi niyeti çocuğa bakıcılık yapmak değil onu kullanmaktır.

Benzer şekilde, dadısının kucağındaki bir oğlanı koynuna almak istediğinden şöyle bahseder:

"Kucağımdan kim alır ah o tıfl-ı nazı
Çıksa bir kerre hele dayenin aguşundan" [11]

Ani sinir krizi geçirmenize neden olabilecek başka bir beyitine daha bakalım:

"Akide almağa gitdikçe lalası bulup fursat
Şeker gibi leb-i lalin öpüp ol tıflı pinhan sev" [11]

Yani şöyle diyor: "Bakıcısı şeker almaya gidince o çocuğun şeker gibi kırmızı dudaklarını öperek gizlice sev.) [11]

Bakıcısının denetiminden yeni çıkmış, civankaşı denilen türden bir sarık saran, 15 yaşına yeni giren kucakların süsü dediği bir oğlana (efendi) tutulduğunu şöyle açık açık anlatır:

"Bir cüvankaşı sarık sarmış efendim başına
Sürme çekmiş ıtr-ı şahiler sürünmüş kaşına
Şimdi girmiş dahı tahminimde on beş yaşına
Gül yanaklı gülgüli kerrakeli mor hareli
Şeh-nişinler ziyneti aguşlar pirayesi
Dahı bir yıldır yanından ayrılalı dayesi
Sevdiğim gönlüm süruru ömrümün sermayesi
Gül yanaklı gülgüli karrakeli mor hareli" [11]

Göz koyduğu bir çocuğa "Sen niye böyle soğuk yerde yatıyorsun? Dadın görse seni döver. Daha yaşın da küçük, yalnız yatma üşürsün. Hava çok sert, koynumdan çıkma kuzum" derken aslında onu kendi koynuna davet eder:

"Sen böyle soğuk yerde niçün yatar uyursun
Billahi döğer dur hele dayen seni görsün
Dahı küçücüksün yalnız yatma üşürsün
Seld oldu hava çıkma koynumdan kuzucağım
Bir cam çek ey gonca-dehen def-i humar et
Çeşmimde hayalin gibi gel geşt ü güzar et
Nakşın gibi ayine-i sinemde karar et
Serd oldu hava çıkma koyundan kuzucağım" [11]

Bir başka beytinde "begim (beyim)" mahlasıyla açık açık bir oğlana tutulduğunu, beyaz fesli bu oğlanın bir gözüyle yüz bin lisanı konuştuğunu; bir sürü sohbet arkadaş ve seveni olduğunu şöyle dile getirir:

"Seyret beyaz fesde o zülf-i mu'anberi 
Şeb-bûyu gör ki berk-i semenden kabası var 
Bir çeşmi var ki bir nice yüz bin lisan bilir
Bin hem-zebanı hem-demi bin aşinası var 
Bilsen begim ederdi seni eşk bi-karar 
Şimdi Nedim'in öylece bir macerası var" [11]

Yine begim diye seslenerek bir oğlana tutulduğunu şöyle anlatıyor:

"Fırka-i erbab-ı dilden zümre-i zühhada dek 
Hep esirindir begim hatta dil-i na-şada dek" [11]

Nedim ayrıca Farsça şiirler de yazmıştır. "Sevgililerin sakalları" üzerinde durulan bu şiirlerinde sevgilinin sakalı ve kirpikleri ile ince bellerini kıyaslamıştır. [13]

Bilindiği gibi sakal cinsiyete bağlı bir özelliktir. Sakalın çıkması, tıpkı diğer oğlancılık içerikli şiirlerde de olduğu gibi genç erkeklerin çekici olmaktan çıktığı nokta olarak vurgulanmıştır. Tabi bazı şairlerin yüzünde yeni yeni sakal çıkmaya başlamış pürüzsüz yanakları ve bacakları övdüğü şiirler de vardır. [10]

Bu doğrultuda "Saçtan saça, vücudunun her yerini öpülesi buluyorum" dediği şiirinde de yetişkin bir erkekten bahsetmiş olduğu kuvvetli bir ihtimaldir.

Osmanlı'da dönem dönem eşcinsel ilişkilerin var olduğu ya da artış gösterdiğini kaynakları ile, o dönem yazılan çizilen kitapların ad ve metinleri ile göstermemize rağmen birçoğumuz türlü hakaretlere uğruyor, hatta vatan haini bile ilan ediliyoruz. Çünkü İslam'ın egemen olduğu eğitim Osmanlı'yı tamamen İslam'a uygun yaşayan bir imparatorluk gibi göstermiştir.

Osmanlı'da eşcinsellik konularına değinince ağır hakaret ve tehditlere maruz kalındığından eğitimcisinden siyasetçisine, din adamına kadar birçoğu bu konuya değinmemeyi tercih etmiştir.

Nedîm üzerinde bir çalışma yapan Kemal Sılay, Nedim'in şiirlerindeki eşcinsel içeriklerle ilgili bölümde, bu etkileşimin göz önüne alınmamasının nedenleri olarak toplumun ve günümüz bilim insanlarının ahlâk kurallarını gösterir. Şöyle der: 

Ankara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümündeki üniversite eğitimim boyunca Osmanlı Divân Edebiyatında homoseksüel konular hakkında verilmiş tek bir ders duymadım. Bazı liberal profesörler,, klâsik edebiyatta homoseksüelliğin "olabilirliği" hakkında son derece önemli ifadeler kullanmaya kalkıştıklarında Osmanlı şiirinin kökeninde özellikle antik Yunan kaynaklı bir "yabancılık" bulmaya çalıştılar. Bunun ahlakçılıktan kaynaklandığı görülüyor. Ve belki de İslamcılar Türk çocuklarına böyle 
kabul edilmez konuları anlatmamak için çaba sarf ediyorlar. Bunu inkâr edemedikleri zaman da bu davranışla başkalarını suçluyorlar.

Ahlakçı/İslamcı eleştirinin Nedîm hakkındaki yöntemi sessiz kalmak oldu. Hasibe Mazıoğlu bile -k i O, Osmanlı divan şiiri üzerindeki derin bilgisiyle öğrencilerini ve meslektaşlarını her zaman kendine hayran bırakmıştır- Nedîm üzerindeki araştırmasında homoseksüel özelliklere değinmemeyi seçmiştir. [12]


NOTLAR
● Cami ve kasırlarda kitap dolapları yerine başlı başına kütüphane binası kurmanın tercih edildiği Lale Devri’nde Sultan III. Ahmet, “Saray-ı Cedid-i Amire (Topkapı Sarayı)” denilen “Yenisaray”daki dağınık kitapları bir yerde toplamayı uygun bulmuş, II. Selim’in zaten bakımsız bir halde olan köşkünü yıktırıp yerine kendi adıyla anılan veya “Enderun Kütüphanesi” de denilen yeni bir kütüphane binası yaptırmıştır. Yapının inşaatına 17 Şubat 1719’da başlanmış, 23 Kasım 1719’da yapı törenle açılmıştır.

ANTİK YUNAN'IN EŞCİNSEL SAVAŞ BİRLİĞİ

Hazırlayan: A.Kara

THEBAİ'NİN AŞIKLAR BİRLİĞİ

Tebai'nin (Thebai) Kutsal Grubu, yalnızca savaşçı değil aynı zamanda aşık olan 300 Tebaili askerden oluşan seçkin bir savaşçı bölüğüydü. Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarı Plutarhos'a göre bu birliğin oluşturulması bir askeri lider olan Gorgidas tarafından MÖ 379 ve 378 yılları arasında gerçekleşmişti. Gorgidas, sıradan askerlerden farklı olarak aşıklardan oluşan bir bölüğün birbirlerini hayatta tutmak için daha vahşice ve istekli savaşacağına inanan biriydi.
Daha sonra General Pelopidas ve Epaminondas, aşık askerlerden oluşan bu elit birliği bir savaş gücüne dönüştürerek tüm geç klasik Yunanistan'ın saygısını kazanmıştı. Bu birliğin varlığı MÖ 378'den 338'e kadar kırk yıl boyunca devam etmişti.

Bu birliğin, Spartalı general Phoebidas'ın (Yukarıdaki Pelopidas ile karıştırmayın) General Gorgidas'ın ellerinde can vermesinden kısa bir süre sonra oluşturulduğunu, akabinde generalleri öldürülen Sparta kuvvetleri işgal altındaki Tebai Kalesi'nden dışarı atıldığını (MÖ 378) söyleyen araştırmacılar da vardır.

Tebai'nin Kutsal Grubu'nun rol aldığı en ünlü savaş, MÖ 371'de Spartalılara karşı gerçekleşen Lektra ( Leuctra) Savaşı'ydı. Bu savaşta Spartalıların Yunan Yarımadası üzerindeki kontrolünü yıkarak zaferle çıkmıştılar.

Bir Yunan ordusunun safları geleneksel olarak en iyi ve seçkin savaşçıların sağ kanada yerleştirilmesi ile oluşurdu. Sol kanatta ise subaylar, rütbeli kişiler ve daha zayıf askerlerden oluşurdu. General Pelopidas tarafından yönetilen Kutsal Tebai Grubu, ordu hattının sağ kanadını oluşturuyordu. Savaş anı geldiğinde Kutsal Grup kendini kanıtlama fırsatı yakalamıştı. Thebali süvariler Sparta hatlarında hasara yol açınca Kutsal Grup kontrolü ele geçirdi. Stratejik olarak Spartalıların sağ kanadına saldırdılar ve Kral I. Clembrotus da dahil olmak üzere bin Spartalı askeri öldürdüler.

Tıpkı birçok eski profesyonel birliğe benzer şekilde Tebai'nin Kutsal Grubu'da savaşa her daim hazır olmalıydı. Bu yüzden sürekli egzersiz yapıyor, güreş, kılıç ustalığı, boks ve Falanks** düzeni konularında eğitiliyorlardı. Bunun yanı sıra onlardan tıpkı Atina ordusunda olduğu gibi sanatla uğraşmaları, şiir ve felsefeye de ilgi göstermeleri beklenirdi.

Tabi tutuldukları bu eğitimlerin Yunan birlikleri için daha akıllı, entelektüel ve savaşın doğasına uyumlu askerler yarattığına inanılıyordu. Hatta eğitimlerinin Atinalıların zekasına, Spartalıların gaddarlığına uyacak şekilde tasarlandığı söyleniyordu.

Makedon Kralı II. Filip bu birliğin eğitim ve cinsel birlikteliklerini incelemiş ve uygun gördüklerini kendi savaş gücüne dahil etmişti. Diğer artıların yanında bunun da etkisi ile MÖ 338'de Kutsal Tebai Bölüğü'nü yenerek zafer elde edecekti. 

II. Filip için MÖ 338'de gerçekeşen Heroneya Savaşı tüm orta ve güney Yunanistan eyaletleri üzerinde egemenlik kurması için önemliydi. Her zaman düşman olan iki şehir devleti Tebai ve Atina, Makedon kralına karşı güçlerini birleştirip Yunan ittifakı kurmuşlardı. II. Filip bu çatışmada liderlik deneyimi kazanması için oğlu İskender'i sol kanata süvari komutanı olarak yerleştirmişti.

Filip ya kazanarak tüm Yunanistan'ı ele geçirecek ya da kaybederek egemenliğini, hayatını ve öz oğlunu kaybedecek ya da Tebai'nin Kutsal Gücüyle karşı karşıya gelip yenilecekti.

Filip, Tebaililerin Spartalılarla savaşırken uyguladığı taktiğe başvurarak geri çekiliyor gibi yaptı. Bu sayede kendi hattını güçlendirerek Atina hattının karşısına yerleştirdi. İskender saldırıyı yönetip Kutsal Grup'u alt etti. Atinalı müttefikleri teslim olmaya başladı. Teslim olabilecekleri söylenmesine rağmen Tebaililer savaşmaya devam ederek İskender ve babası önünde teslim olmayı reddetti. Yedikleri onca ok ve mızrak darbesine rağmen yok olana kadar dayandılar. Böylece Kutsal Grup ölümüne savaşarak tarih oldu.

Sevgililerini ve asker arkadaşlarını korumak isterken ölen, üst üste yığılmış Tebai ölülerinin bu görüntüsü ve ölümüne savaşmaları hem II.Filip hem de genç oğlu Büyük İskender'in saygısını kazanmıştı.

Yunan tarihçi Plutarhos, II.Filip'in gördüğü manzara karşısında, Tebai'nin Kutsal Grubu'nun sahip olduğu yoldaşlığı kimsenin baltalayamayacağını anlayarak saygı gözyaşları döktüğünü yazmıştır.

MÖ 300'de Yunan şehri Tebai'de bu bölüğün mezar alanlarını işaretlemek amacıyla onların onuruna taş bir aslan inşa edilmişti. Yunanistan'ın Heroneya köyünde bu alanı görmek mümkündür.

Peki böyle bir birim, eski zamanlarda nasıl var olabilmişti? Bu konu irdelendiğinde Tebai'nin Kutsal Grubu, antik Yunan savaş ve kültürleri hakkında daha fazlasının anlaşılmasına yardımcı olur.

ABD Silahlı Kuvvetleri 1993'ten bu yana askerlerin cinsel kimliği hakkında "sorma ve söyleme" politikasını uyguluyor. Antik Yunan'da ise bu durum bir tabu değildi.

Tarih bilgini Thomas K. Hubbard'a göre, MÖ 4. yüzyıldan beri erkek eşcinsel ilişkileri Yunan felsefi söyleminde tekrar eden bir tema olmuştu.

Bu gerçeği ortaya koyan noktalardan biri de eski Yunan kültüründe yerleşik olan pedagojik oğlancılık, yani yaşlı bir erkek ve genç bir erkek arasındaki cinsel birliktelikti.

Antik Yunandaki yaşama ışık tutacak eserlerden biri Symposion'dur. Platon'un yaklaşık olarak MÖ 385-370 aralığında yazdığı Symposion* adlı eserde tamamı eşcinsel aşıklardan oluşan bir savaşçı birliğine sahip olmanın olumlu yönleri hakkında varsayımsal metinler görülmektedir. Çünkü Platon tıpkı General Gorgidas gibi, her savaşçının sadece kendini kurtarmak için değil, aynı zamanda sevgilisini de korumak için savaşacağına inandığından, eşcinsel aşıklardan oluşan bir ordunun son derece etkili olacağına inanıyordu.

Antik Yunan'a ait çanak çömleklerde bile iki erkek olan Zeus ve Ganimedes'in cinsel birliktelik yaşarken resmedildiği görülür. Yunan mitolojisinde Ganimedes olağanüstü güzelliğe sahiptir, öyle ki ölümlülerin en güzeli olarak nam salmıştır. Güzelliğine dayanamayan Zeus bir kartal göndererek kutsal kahraman Ganimedes'i kendisine şarap sunarak hizmet etmesi için İda, yani Kaz Dağı'ndan, Olimpos'a kaçırmıştır.

Antik Yunan halkı Platon'un ve Gorgidas'ın görüşlerini aynı şekilde benimsememişlerdi. Yazar Goran Blazeski'nin belirttiği gibi Antik Yunanlılar cinsel arzuyu sadece çiftlerin cinsiyetine göre değil, her üyenin ilişkide oynadığı baskın rollere göre ayırmıştı ve cinsel birliktelik genellikle yetişkin bir erkek ile toy bir genç erkek arasında gerçekleşiyordu.

İşte, eşcinsel ilişkilerin bu kültürel kabulü, Platon'un Symposion adlı eserindeki aşk ve bağlılıkla ilgili bir diyaloğa “böyle aşıklardan oluşan herhangi bir ordunun tüm insanlığı fethedebileceği” şeklinde yansımıştı. Bu tür filozofların konuya dair övgüleri tabi ki Tebai'nin aşıklar ordusu gibi birliklerin oluşturulmasına yönelik girişimlerde rol oynamıştır.

Tıpkı Tebai'nin Kutsal Grubu gibi Sparta askeri geleneği de eşcinsel ilişkiyi, birlikler arasındaki duygusal bağları ve morali teşvik edici bir unsur olarak görüyordu. Ancak pek çok asker sadece kendi birlikleri içindeki sevgililere özel değildi, onlardan devlete de bağlı olması beklendiği için durumları biraz farklıydı.

Tebai'nin tarihi Miken zamanlarına kadar uzanıyordu. Beotia bölgesinde ortaya çıkmış ve Beotia Konfederasyonu içinde lider güç haline gelmişti. İşte Tebai'nin Aşık Savaşçıları da Tebai'nin bölgedeki güç ve itibarını korumaktan, güvence altına almaktan bir şekilde sorumluydular.

Başlangıcından itibaren Tebai, Atina'ya karşı düşmanlığını devam ettirmişti. Hatta en iyi bilinen düşmanlık örneklerinden biri, MÖ 480-479'da Ahameniş İmparatorluğu'nun Yunanistan'a düzenlediği İkinci Pers İstilası ile 3.gün devam eden Termopylae Muharebesinden sonra Perslerin yanında yer almalarıydı. Hatta Tebai yalnızca Atinalılara değil, Spartalılara da düşman olan bir şehir devletiydi.  

Tebai savaş sanatı konusunda büyük saygı görüyordu. Askeri güçlerini arttırmak için akıl edip oluşturdukları Aşıklar Bölüğü Tebai'nin itibarını artırıyor, onu güçlü bir şehir devleti yapıyordu.

Gorgidas, Tebai'nin yalnızca seçkin bir savaş gücüne değil aynı zamanda liyakate dayalı, eşit statüdeki sevgililerden oluşan birliklere ev sahipliği yapması gerektiğini düşünmüştü. Aşıklar Grubu'nun üyeleri statü ve sınıflı toplumun etkisinden bağımsız olarak yalnızca erdem ve eylemleri ile belirleniyorlardı. 

Plutarhos'un yazdıklarına göre, bölüğün başındaki "kutsal" terimi, Tebai'nin "Iolaus" Mabedi'nin önünde aşıklarına ölümsüz aşk yemini eden ve sadece birbirlerine değil, kutsal grup içinde hizmet ettikleri yoldaşlarına olan bağlılıklarını pekiştiren Tebaili askeri birliklere atıfta bulunmaktaydı.

Tüm bu bilgiler doğrultusunda anlıyoruz ki Spartacus vb. dizilerdeki eşcinsel sevişme sahneleri, eşcinsel izleyicilerin ilgisini çekmek için çekilmiyor, dönem kültürünün bu yönünü de yansıtmayı amaçlıyordu.

DİPNOTLAR
* "Birlikte içme" anlamına gelen Symposion, Platon'un yazdığı diyaloglardan biridir. Aşk ve aşka övgüler içeren konuşmaları içermektedir. 
** Falanks, genellikle mızrak gibi silahlar kullanan askerlerin birbirinden ayrılmadan art arda saflar halinde savaşmasını esas kabul eden bir savaş düzenidir. Antik Yunan'daki yansıması Hopliteler adlı ağır piyadelerin savaş düzenidir.

İSKİTLER GÖÇEBE MİYDİ? (MİLLER VE ARAŞTIRMALARI)

Hazırlayan: A.Kara
İSKİTLER GÖÇEBE MİYDİ?
(Prof. Alicia R. Vestresca Miller'ın Araştırma ve Görüşleri)

Bozkırlarda yaşayan İskitler (Sakalar) için bunların bir kısmının yeni topraklar ve yaşam alanları için at sırtında yol alarak çok uzaklara seyahat ettikleri anlatılır. Fakat görülüyor ki bir çoğu göç etmeyerek doğup büyüdükleri, hazırda bulundukları topraklara yerleşmişlerdi. Hep göçebe, at sırtında çadır kurarak gezen savaşçılar olarak görülüyorlardı. 

İskitler MÖ 700 ila 200 civarında antik Pontus bozkırından yani güney Sibirya'dan yola çıktılar ve Karadeniz ile Çin arasındaki bölgelere hakim oldular.
MÖ 5. yüzyılda yaşamış Yunan tarihçi Herodot, İskitler için şöyle diyordu: "İskitler Herakles'in oğlundan ve melez bir yılan-kadından türemiştir."

Michigan Üniversitesi'nden Profesör Alicia R. Vetresca Miller'ın, PLOS ONE adlı akademik dergide bir makalesi yayınlandı. Bu makalede İskit halkının sanıldığından daha karmaşık ve yerleşik hayat sürdüğünü öne sürüyor.

Bu çalışmasının amacı İskitlerin "beslenme düzeni ve hareketliliği" ile ilgili sırları ortaya çıkarmaktı. Bu makalede, bir araştırma ekibinin Ukrayna'daki İskit mezarlarından çıkarılan insan dişleri ve kemiklerinden karbon, nitrojen, oksijen ve stronsiyumun karmaşık izotopik analizi yapmasını sağladı. Çalışmanın sonuçları İskitlerin at binen, uzun mesafeler kat eden göçebe savaşçılar olduğu şeklindeki yaygın görüşü doğruluyor olsa da diğer yandan çoğunun "yaşamları boyunca uzun mesafeler kat etmediğini" söylüyor. 

İskitlerin Ukrayna ve çevresindeki kalıntılarının konumunu gösteren harita. (Miller / PLOS ONE)

Hayatın pek çok alanında olduğu gibi herhangi bir gerçek ortaya çıktığında yada buna dair senaryolar öne sürüldüğünde insanlar o konuya hazırdaki algılarıyla bakar, görmek istemezler.

İskitlerin popülasyonları için geçerli olan durum da aynen böyledir. İskitlerin büyük ölçüde göçebe bir savaşçı kültür olduğuna inanılıyor olsa da yapılan kazıların bulguları İskitlerin kültürel açıdan çok daha çeşitli bir grup olduğu, çoğunlukla "tarıma bağlı, sabit yaşamlar sürdüğünü" gösteriyor.

Bu konuya dair çalışmanın yazarları, arkeologların yeni bulgularının, çoğu toplumun yada toplumun tamamının uzun mesafeler kat etmediğini ve bu durumun İskit tarihini değiştirebileceğini söylüyorlar. Ayrıca araştırmacılara göre Saka'ların gıda maddelerinin çoğunluğu yerleşim yerlerinde kurdukları düzenden geliyordu. Karma ekonomik sistemde yaşıyor, darı yetiştiriyor ve  hayvancılık yapıyorlardı.

Tabi yaygın şekilde "savaşçı" olarak tanımlanan bir kültürün çiftçi olarak tanımlanması, onların daha az savaştığı, at binip kılıç-yay kuşanmadığı anlamına gelmez. Onlar sert insanlardı. Tarımsal yaşam tarzının antik dünyadaki savaş kültüründen daha kolay olduğunu zannetmeyin sakın. Her gün ve gece, genellikle haftalarca dinlenmeden çalışan İskitlerin aynı zamanda birkaç cephede düşmanla savaşması gerekiyordu. Çünkü rakip boylar-kabileler geceleri birbirlerinin çiftliklerine saldır düzenliyorlardı; ki çiftliğin yok olması birçok insan için ölümün habercisiydi.

BEYAZ KÖLELER VE BERBERİ KORSANLAR

Yazan: A.Kara

BERBERİLERİN BEYAZ KÖLE TİCARETİ

16 ve 19. yüzyıllar arasında gerçekleşen Afrika köle ticareti trajedisi hakkında büyük kınamalar yapılır. Bu süreçte gerek Avrupa gerek İslam ülkeleri Afrikalıları köle olarak satmış, harem, hizmetli ve cinsel haz gibi türlü konularda kullanmıştır. Fakat aynı zamanda, Akdeniz'de eşit derecede Berberi köle ticareti yapılıyordu. 1,25 milyon kadar Avrupalının Berberi korsanlar tarafından köleleştirildiği ve hayatlarının aynı kaderi paylaştıkları Afrikalı köleler kadar acınası olduğu tahmin edilir. Öyle ki bir dönem Berberlerin beyaz köleleri olarak biliniyorlardı.

Kölelik insanoğlunun bildiği en eski ticaretlerden biridir. Bunun kayıtları ilk olarak MÖ 18. yüzyıl Babil'inde, Hammurabi Kanunlarında görülür. Geçmişte neredeyse her kültürden, medeniyetten ve dinden topluluk, diğer insanları kendi kölelerini yapmış veya satmıştır. Bununla birlikte şu anda Fas, Cezayir, Tunus olarak bilinen yerde dönem Avrupalılarının Berberi kıyısı olarak adlandırdığı kıyı boyunca korsanlar tarafından Berberi köle ticareti yapılıyordu fakat nispeten az ilgi görüyordu. MS 1600'lerden itibaren Akdeniz'de seyahat eden herkesin korsanlar tarafından yakalanma, Berberi Sahil kentlerine götürülme ve köle olarak satılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını unutmamak gerek.

Gemilere ve denizcilere saldırmakla yetinmeyen korsanlar bazen İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz, İngiltere, İrlanda hatta Hollanda ve İzlanda kadar uzaktaki kıyı yerleşimlerine baskın düzenlerdi. Kurbanlarını yakalamak için karanlıkta sürünerek köylere, korunmasız kıyılara inerlerdi. İrlanda'nın Baltimore köyünün hemen hemen tüm sakinleri 1631'de bu şekilde ele geçirildi. Bu tehdit sonucunda halk korktu, kendini ve ailesini korumak istedi. Böylece Akdeniz'deki çok sayıda kıyı kenti 19. yüzyıla kadar sakinleri tarafından neredeyse tamamen terk edildi.

İrlanda’nın güneybatı kıyısındaki Baltimore sahil köyüne yapılan baskın, Berberi korsanları tarafından gerçekleştirilen en korkunç eylemlerden biridir. 20 Haziran 1631 günü saat 02:00'de tüfekler, demir çubuklar ve yanan odun sopalarıyla silahlanmış 200'den fazla korsan sessizce Baltimore kıyısına dağılır, ana köydeki kulübelerin ön kapılarında ve içerideki evlerde bekler. Sinyal verilince eş zamanlı olarak evlere hücum eder, uyuyanları yataklarında yakalayarak çekip çıkarırlar. Toplam 107 erkek, kadın ve çocuk gemilere sürüklenir ve Cezayir'e geri dönüş yolculuğu başlar.

Cezayir'e varınca yakalanan Baltimore halkı zincirlenmiş ve neredeyse tamamen çıplak şekilde potansiyel alıcılarına sergilenmeden önce köle bölmelerine götürülür. Yaygın olarak erkekler işçi, kadınlar cariye olarak kullanılırken, çocuklar genellikle Müslüman olarak yetiştirilir ve sonunda Osmanlı ordusu içindeki köle birliklerinin bir parçasını oluştururdu.

Şimdi lütfen bunu duyunca yine "Sen Osmanlı düşmanısın" diye çığırtkanlık yapmayın. Gereği yok. Çoğu padişahın hareminde siyahi cariyeler vardı, herhalde bunlar bahçede yetişmedi değil mi?
Osmanlı hepimizin geçmişidir fakat ben onları ilahlaştırmak yerine hataları ne ise anlatıyorum. Hiçbir imparatorluğa tanrısal kimlik yüklenmemesi gerektiğini biliyorum, bazılarınız bu mantıktan çok uzak.

Konumuza devam edelim. 13 ve 14. yüzyıllarda denizlere hakim olan ve Berber köle tüccarları için tehdit oluşturanlar başta Katalonya ve Sicilyalı Hristiyan korsanlardı. Fakat ironik olan şu ki Hristiyan korsanlar da köle ticareti yapıyorlardı.

Avrupalı korsanlar MS 1600 civarında gelişmiş yelken ve gemi inşa tekniklerini Berber kıyılarına getirince Berber korsanların faaliyetlerini Atlantik Okyanusu'na doğru genişletmelerine olanak tanımış oldular. Böylece Berberlerin köle toplama amaçlı baskınları 17. yüzyılın başlarından ortalarına kadar zirveye ulaştı.

Berberi köle tacirleri genellikle beyaz Hristiyanları yakalayan Müslüman korsanlar olarak tasvir edilse de bu her zaman doğru değildir. Çünkü istisnalar dışında korsanlar yakaladıkları kişilerin ırkı veya dini yönelimleri ile ilgilenmiyorlardı. Bu yüzden Berberlerin sattığı köleler siyahi veya beyaz, Katolik, Protestan, Ortodoks, Yahudi veya Müslüman da bulunabilir. Zaten sadece Müslümanlar korsan değildi. İngiliz korsanlar ve Hollandalı kaptanlar dostların bir kalem darbesiyle düşman olabileceği bir çağda yaşıyorlardı ve bağlılıklarını istismar ediyorlardı.

"Hıristiyan Köleler, Müslüman Sahipler: Akdeniz'de, Berber Kıyısı ve İtalya'da Beyaz Köleliği" kitabının yazarı, tarihçi Robert Davis şöyle der:
"Hem halkın hem de birçok akademisyenin kabul etme eğiliminde olduğu şeylerden biri köleliğin doğası gereği her zaman ırksal olduğudur. Ancak bu doğru değildir."

Davis ayrıca beyaz köle ticaretinin en aza indirildiğini veya göz ardı edildiğini çünkü akademisyenlerin Avrupalıları kurban olarak değil de kötü sömürgeciler olarak görmeyi tercih ettiğini söyler.

Peki Berberi korsanlar tarafından ele geçirilen kölelere ne oluyordu? Korkunç bir gelecekle karşı karşıya kalıyorlardı. Birçoğu Kuzey Afrika'ya gerçekleştirilen uzun yolculuklar sırasında hastalık ya da yiyecek ve su eksikliği nedeniyle ölüyordu. Hayatta kalanlar saatlerce ayakta bekleyecekleri köle pazarlarına götürülürken, alıcılar onları müzayedede satılmadan önce kontrolden geçirirdi. Geceleri ise genellikle sıcak ve aşırı kalabalık olan bagnios adı verilen hapishanelere konurlardı.

Bununla birlikte bir Berberi kölesi için en kötü kader muhtemelen gemi kürekleri görevine verilmesiydi. Kürekçiler oturdukları yerde zincirlenir ve asla ayrılmalarına izin verilmezdi. Yani oracıkta uyur, yemek yer, tuvaletlerini yaparlardı. Gözetmenler ise yeterince sıkı çalışmadıkları düşünülen kölelerin çıplak sırtlarını kırbaçlarlardı. Yani filmlerde gördüğümüz bu sahneler aslında gerçek tarihin ta kendisidir.

Gelişmiş Berberi gemilerinden daha güçlü Avrupalı donanmalar bu korsanlar üzerinde baskı kurdukça 17. yüzyılın ikinci yarısında korsanlık faaliyetleri azalmaya başladı. Bununla birlikte 19. yüzyılın ilk yıllarına kadar Amerika Birleşik Devletleri ve bazı Avrupa ülkeleri Berberi korsanlarına karşı daha hararetli bir şekilde savaşmaya başladı.

Cezayir 19. yüzyılın başlarında Fransızlar, İspanyollar ve Amerikalılar tarafından sık sık bombalandı. Sonunda 1816'da Cezayir'e yapılan bir Anglo-Hollandalı baskının ardından korsanlar Avrupalı olmayanların köle ticaretinin devam etmesine izin verilen fakat Hristiyanların köleleştirilmesini hariç tutan şartları kabul etmek zorunda kaldılar. Yani bu anlaşma ile Berber korsanlara "Hristiyanları köleleştirmeyin de ne yaparsanız yapın" dediler.

1824'te Cezayir'e başka bir İngiliz saldırısı gerçekleşene ve 1830'da Cezayir'i sömürge yönetimi altına alan Fransız işgaline kadar ara-ara benzer olaylar yaşanmaya devam etti. Benzer şekilde Tunus 1881'de Fransa tarafından işgal edildi. İlerleyen süreçte Avrupa hükümetleri köle ticaretini yasaklayınca Berberi kıyılarındaki bu durum nihayet son bulmuş oldu.

KUTSAL BAKİRE : JAN DARK

Yazan: Hermes Trismegistos

KUTSAL BAKİRE : JEANNE D'ARC

Jan Dark, Yüzyıl Savaşları süresince İngiltere’ye karşı ülkesi Fransa’ya memleketi Lorraine’deki cephelerden başlayarak ruhani manada büyük destek olan ve sonradan ünü Fransa’nın dört bir yanına yayılmış bir Fransız Katolik azizesidir. Jeanne D’arc , Joan of Arc veya Jan Dark da denir.

Fransa’nın yüzyıllar boyunca sembolü olmuştur. Hatta bir rivayette, ülkeyi kurtarmak için Tanrı tarafından görevlendirilmiş güzel çoban Jeanne d’Arc efsanesinin, geçmişte İngilizler karşısında zor durumda bulunan Fransız sarayı tarafından uydurulmuş bir “psikolojik silah“ olduğu ileri sürülür. Zira günümüzde bile bu hikaye efsaneleşmiştir , döneminde de bakire ve bir kurtarıcı olarak ütopik bir figürdür.

Jan Dark’ı 10 yılı aşkın süredir araştıran ve “L’affaire Jeanne d’Arc” (Jan Dark Davası) adlı eserin yazarları gazeteci Marcel Gay ve Roger Senzig, Fransız kahramanın isminin dahi bir “sapkınlık” olduğunu belirterek, Jeanne d’Arc’ın asıl isminin Jeanne d’Orleans olduğunu öne sürdüler.

YAŞAMI

Jeanne d’Arc,1412 yılında, Fransa’nın doğusundaki Maaş (Meuse) Irmağı üzerinde bulunan Domremy köyünde dünyaya geldi. Babası, köyün en önde gelen çiftlik sahiplerinden biriydi. Jeanne, okuma yazma bilmezdi; ama çok dindar bir kızdı ve küçük yaşlardan beri yaşadığı bölgedeki yoksulluk ve bitmişliği görmüştü.

12-13 yaşındayken St. Catherine, St. Margaret ve St. Micheal’in ruhları ile önsezi yoluyla iletişime geçmeye başladığı söylenir. Hristiyan teolojisine göre çok büyük olan bu azizlerin biri ile iletişime geçmesine nadir rastlanır. İletişime geçilen kişi ise özeldir. Jeanne Tanrı’nın onunla konuştuğunu, saraya giderek veliaht Prens Charles’ın Fransa kralı olarak taç giymesine yardımcı olmasını istediklerini, kutsal bir kaderi olacağını söylemeye başlamıştı. Yaşı arttıkça duyduğu gelecekten gelen sesler görümler ve vizyonlar da çoğaldı.

Birçok şeyin sonunda ise ülkesini İngiliz belasından kurtarma görevinin ona emanet edildiği ve ülkenin gerçek yöneticisine Rheims Katedrali’nde taç giydirilmesi gerektiği yolundaki inancı gittikçe kuvvetlendi. Bu, ona Tanrı tarafından verilen kutsal bir görevdi, en azından o böyle inanıyordu.

İçinde bulunduğu topluluk ve ailesi Jeanne’nin bu fikirlerini oldukça çılgınca buluyorlardı. Çünkü henüz dediğimiz gibi azizlerle konuştuğunu, gaipten sesler duyduğunu iddia ediyordu. Basit bir köylü olan babası onu bu amaçtan döndürmeyi denediyse de başarılı olamadı ve Jeanne on altı yaşına geldiğinde, bölgelerini yöneten Robert de Baudricourt’un şatosuna giderek kendisine Chinon’a kadar eşlik edecek birinin verilmesini istedi. Robert, basit bir askerdi, böyle kutsal hikayelere ve bir takım aziz ve azizelerin ülkeyi kurtarma görevini küçük bir köylü kızına verebileceklerine inanacak biri değildi. Alay eder şekilde böyle uçarı ve saçma şeyler üzerine kafa yormamasını söyleyerek Jeanne’yi köyüne geri gönderdi. Fakat Jeanne ilhamının gerçekliğine yürekten inanıyordu ve dileğini kabul ettirmek için inatla çalıştı. En sonunda ise Robert Jeanne’ın ısrarlarına dayanamayarak istediği muhafızları ona verdi.

Zorlu bir yolculuktan sonra Jeanne kafilesi ile beraber saraya vardı.
Jeanne , başlangıçta kendisini saraya alıp almayacağından emin olmayan Charles'ın kalesine gitti. Kralın danışmanları ona çelişkili tavsiyeler verdi ama iki gün sonra ona bir şans verdiler. Bir test olarak Charles kendisini saray mensuplarının arasına sakladı ama Joan onu çabucak fark etti ve İngilizlere karşı savaşmak istediğini söyleyerek, onu Reims şehri ile taçlandıracağını vaat etti.
Charles’ın emri üzerine kilise yetkilileri tarafından, gözlemcilerin huzurunda sorguya çekildi. Charles'ın bir akrabası, ona iyi niyetli olduğunu gösterdi. Daha sonra üç hafta boyunca Poitiers'e götürüldü ve burada kralın davasına gönül vermiş olan seçkin ilahiyatçılar tarafından daha fazla sorgulandı. Kaydı günümüze ulaşamayan bu incelemeler, Batı Bölünmesinin sona ermesinin ardından her zaman var olan sapkınlık korkusuyla ortaya çıktı.
Joan, kilise görevlilerine Poitiers'de değil, Orléans'ta kendini kanıtlayacağını söyledi ve hemen 22 Mart'ta İngilizlere meydan okuyan mektuplar yazdırdı. Raporlarında kilise mensupları, aylardır İngiliz kuşatması altında olan Orléans'ın çaresiz durumu göz önüne alındığında, kralın Jeanne’dan yararlanmasının iyi olacağını karar verdiler.

Jeanne Chinon'a döndü. Atları hazırlattı, Nisan ayında erkeklerden oluşan bir birlik edindi. Jean d'Aulon, Jeanne d’arcın yaveri oldu ve kardeşleri Jean ve Pierre, Jeanne’a katıldı. Flamasını apocalypsete İsa simgesi ile boyattı ve İsa'nın adını taşıyan bir pankart yaptı. Kılıç sorusu gündeme geldiğinde, onun Sainte-Catherine-de-Fierbois kilisesinde bulunacağını açıkladı ve bir tanesi orada keşfedildi.

ORLEANS KUŞATMASI

27 Nisan 1429 tarihinde, Jeanne ve askerleri Orléans'ın için yola çıktı. 12 Ekim 1428'den beri kuşatılan şehir, neredeyse tamamen bir İngiliz kalesi halkasıyla çevriliydi. Jeanne ve Fransız komutanlardan biri olan La Hire, 29 Nisan'da malzemelerle geldiklerinde, daha fazla takviye getirilene kadar eylemin ertelenmesi gerektiği söylediler.

4 Mayıs akşamı, Jeanne dinlenirken azizlerden biri aniden ortaya çıktı, görünüşe göre ona ilham verdi ve gidip İngilizlere saldırması gerektiğini duyurdu. Kendini silahlandırarak aceleyle şehrin doğusundaki bir İngiliz kalesine gitti ve burada bir nişan yapıldığını keşfetti. Onun gelişi Fransızları uyandırdı ve kaleyi aldılar. Ertesi gün Jeanne, İngilizlere karşı koyduğu bir başka mektubuna daha yolladı. 6 Mayıs sabahı nehrin güney kıyısına geçti ve başka bir kaleye doğru ilerledi; İngilizler, yakınlardaki daha güçlü bir konumu savunmak için derhal tahliye edildi.

Ancak Jeanne ve La Hire de boş durmadı ve İngilizlere saldırdı .O sırada iki tarafta kötü hava şartlarından dolayı fırtınaya yakalandı. 7 Mayıs'ın erken saatlerinde Fransızlar, Les Tourelles kalesine karşı ilerledi. Jeanne yaralandı ama çabucak savaşa döndü. Ertesi gün İngilizler geri çekilirken görüldü, ancak Jeanne Pazar günü olduğu için herhangi bir takibe izin vermeyi reddetti.

Jeanne 9 Mayıs'ta Orléans'tan ayrıldı ve veliaht Charles ile Tours'da buluştu. taç giymesi için acele etmesini istedi. Daha ihtiyatlı danışmanlarından bazıları ona Normandiya'yı fethetmesini tavsiye ettiği için tereddüt etse de , Jeanne’ın ilk hedefi İngilizleri Loire Nehri kıyısındaki diğer kasabalardan temizlemekti . Jeanne Fransız ordularının korgenerali olan arkadaşı Duc d'Alençon ile tanıştı ve birlikte bir kasaba ve önemli bir köprüyü ele geçirdiler.

Daha sonra Beaugency'ye saldırdılar ve bunun üzerine İngilizler kaleye çekildi. Sonra Charles ve Jeanne ,Fransız mahkemesinde şüpheli olan Constable de Richemont . Jeanne’a sadakat yemini ettikten sonra yardımını kabul etti ve kısa bir süre sonra Beaugency kalesi teslim oldu.

Fransız ve İngiliz orduları karşı karşıya geldi 18 Haziran 1429'da Patay. Jeanne, Charles'a o gün şimdiye kadar kazandığı zaferden daha büyük bir zafer kazanacağını söyleyerek Fransızlara başarı sözü verdi. Zafer gerçekten de tamamlanmıştı; İngiliz ordusu bozguna uğradı ve nihayet bununla birlikte yenilmezlik şanı arttı.

Jeanne ve Fransız komutanlar, Paris'e cesur bir saldırıda bulundular Sully-sur-Loire'da La Trémoille ile birlikte kalanlar Charles’a yeniden katılmak için geri döndüler. Jeanne yine, Charles'a taç giyme töreni için hızlıca Reims'e gitmesi gerektiğini söyledi. Bununla birlikte, Loire boyunca kasabalarda dolanırken, Jeanne ona eşlik etti ve tereddüdünü yenmeyi ve taarruzda yavaşlamayı tavsiye eden danışmanlara karşı çıktı. Jeanne tehlikelerin ve zorlukların farkındaydı, ancak bunlardan çekinilmemesi gerektiğini söyledi ve sonunda Charles ile Jeanne aynı düşüncede bir oldular

Ordunun toplanmaya başladığı Gien'den dauphin, geleneksel çağrı mektuplarını taç giyme törenine gönderdi. Jeanne iki mektup yazdı: Biri her zaman Charles'a sadık olan Tournai halkına bir öğüt, diğeri ise Burgundy Dükü Philip the Good için bir meydan okumaydı.

Kasaba halkı Anglo-Burgundia rejimine sadık kalmaya karar verdi. Charles’ın konseyi, Joan'ın şehre bir saldırı düzenlemesi gerektiğine karar verdi ve vatandaşlar hemen ertesi sabahki saldırıya boyun eğdi. Kraliyet ordusu daha sonra Châlons'a yürüdü ve burada daha önce direnme kararına rağmen piskopos kasabanın anahtarlarını Charles'a verdi. 16 Temmuz'da kraliyet ordusu kapılarını açan Reims'e ulaştı. Taç giyme töreni 17 Temmuz 1429'da gerçekleşti. Jeanne, sunaktan çok uzak olmayan bir yerde bayrağıyla ayakta duruyordu. Törenden sonra Charles'ın önünde diz çökerek onu ilk kez kral olarak adlandırdı. Jeanne, Paris’e yapılacak cesur bir saldırıyı da içeren yeni bir askeri harekatı üstlendi. Ne var ki Orleans’ı kurtarmada gösterdiği başarıyı Compiegne seferinde tekrarlayamayacak ve 24 Mayıs 1430’da Paris’in 80 km. kadar kuzeyinde Burgonya Dükü’ne esir düşecektir

JEANNE'IN SONU

Jeanne’ın yakalanma haberi 25 Mayıs 1430'da Paris'e ulaşmıştı.
Jeanne d’Arc dük tarafından on bin frank karşılığında İngilizlere teslim edilir ve engizisyon mahkemesinde Beauves piskoposu Pierre Cauchon ve engizitör JeGeç Ortaçağ Avrupası’nda yaşanan cadı avı çılgınlığının hemen öncesinde engizisyon mahkemesi tarafından görülen bu dava içerdiği politik unsurlar nedeniyle klasik büyücü/cadı davalarından ayrılmakla birlikte, suç istinadı (kilisenin kutsal varlığına ve Katolik inancına karşı suç işlemek), sorgulama (fiziki işkence dışında, kanıtlanamayan suçlamalar, yalancı tanıklıklar, sorularla tehdit ve psikolojik işkence), yargılama ve infaz sürecinin bütünlüğü davanın tipik bir engizisyon davası olduğunu göstermektedir.a

Engizisyon mahkemesi, sorgulanması sonrasında Jeanne d’Arc’ı on iki maddede sıralanan eylemlerden ötürü dolayı suçlu bulur. lk dört maddede duyduğu seslere ilişkin suçlamalar yer alır: Katolik kilisesinin kutsal varlığını hiçe sayarak Aziz Mikail, Azize Katharina ve Azize Margareta’nın sözde buyruklarıyla kralın ve ülkenin geleceğine ilişkin kehanette bulunmak (falcılık/medyumluk).

Diğer maddeler ise ;
  • Erkek giysileriyle dolaşarak Tanrı’nın yarattığı bedende başka bir cinsiyeti aramak,
  • Ailesinin itirazına karşın evini terk ederek ailesinin onurunu zedelemek,
  • Burgonya Dükü’ne esir düştüğünde tutulduğu kuleden kaçma, yani intihar girişiminde bulunarak, Tanrı’nın verdiği ve zamanı gelince yine sadece Tanrı’nın alabileceği yaşama bilerek ve isteyerek son verme girişiminde bulunmak,
  • Azize Katharina ve Azize Margareta’mn Burgonyalıları artık sevmedikleri, İngilizlerin tarafını tutmadıkları için İngilizce değil, Fransızca konuştukları iddiasında bulunmak,
  • Tanrının varlığını yadsıyan bir tavır içinde nereden ve kimden geldiği belli olmayan seslere ibadet etmek,
  • Azize Katharina ve Azize Margareta’nın, bakireliğini korursa kendisini cennete göndereceklerine dair söz verdikleri iddiasında bulunmak,
  • Putperestlik,
  • Düştüğü kötülüklerde inatla ısrar ederek kâfirlik yapmak.

Jeanne d’Arc 1431 yılının 24 Mayıs günü cellatları tarafından Rouen mezarlığına getirilir. Uzun ve yorucu sorgulama günlerinin sonunda bitap düşmüş durumdadır. Uğruna savaştığı ve hayatını ortaya koyduğu kralı VII. Charles’ın onu kâfir olarak tanımladığı kendisine söylenince, Jeanne d’Arc, “Kralım aleyhinde değil, benim hakkımda konuşun; o iyi bir Hıristiyan” diye yanıt verir.

1431 yılının 30 Mayıs günü Rouen kenti Saint-Sauveur Kilisesi’nin civarında eski pazar meydanında (Vieux Marche) yapılacak infaz için üç platform kurulmuştur. Bunlardan birinde İngiltere kardinali, kraliyet ve başpiskoposluk üyeleri, diğerinde bu korkunç dramın mimarları olan, davanın hâkimi, rahipler ve askerler yerlerini almışlardır. Son platformda sanık Jeanne d’Arc bulunmaktadır. Platformdan alınarak, meydanın ortasında kendisi için hazırlanmış odun yığınının üzerine dikilmiş direğe bağlanan Jeanne d’Arc’a, engizisyon mahkemesinin kararı okunur: bir kâfir olması nedeniyle yakılarak öldürülecektir. Cellatları ayakları altındaki odunları tutuşturmaya başladığında henüz 19 yaşındadır. Alevler yükselirken Jeanne d’Arc’ın ağzından defalarca aynı sözcük yükselir: "İsa…"
Elinde ise yakılmadan önce bir askerden istediği iki tahta parçasından yaptığı haçı tutmaktadır.

Jeanne D’Arc’ın yakılması çok ilgi uyandırmıştır. Avrupa tarihinin üzerinde en çok tartışılan kimliklerinden birini yaratmıştır. Jeanne d’Arc’ın suçsuzluğu, Katolik Kilisesi tarafından değer geç de olsa anlaşılmış, 1909 yılında itibarı iade edilmiş, yakıldıktan tam 490 yıl sonra 1920’de azize ilan edilmiştir.

Jeanne sinema filmlerine, oyunlara, baladlara bestelere ve nice sanat eserlerine ilham kaynağı olmuş bir figürdür başta bahsettiğimiz gibi gerçekten yaşadı mı yoksa Fransızların bir akıl oyunu muydu bilemeyiz fakat Jeanne hayatını İsa'ya adamış son sözleri de İsa olan saygıdeğer tarihi bir kişiliktir.

KAYNAKLAR
https://nafidurmus.com/jan-dark-fransanin-tarih-sahnesinden-silinmesini-engelleyen-kiz/
https://fr.wikipedia.org/wiki/Jeanne_d%27Arc
https://en.wikipedia.org/wiki/Joan_of_Arc#Biography
https://bilgeseli.com/jan-dark-kimdir/
https://www.britannica.com/biography/Saint-Joan-of-Arc/Capture-trial-and-execution
https://tr.wikipedia.org/wiki/Jeanne_d%27Arc#:~:text=Jeanne%20d'Arc%20(%5B%CA%92an%CB%88da%CA%81k,%C3%BCn%C3%BC%20Fransa'n%C4%B1n%20d%C3%B6rt%20bir