HABERLER
Dini Haber

Slider

latest

Slider Right

randomposts4

DİN & FELSEFİ AKIM

din/block-1

MİTOLOJİ

mitoloji/block-7

GİZEMLİ

Açıklanamayanlar/block-9

ARKEOLOJİ

Arkeolojik keşif/block-8

SİZDEN GELENLER

sizden gelenler/block-7

SON YAYINLAR

İSA'NIN KARDEŞİ VAR MI? ADİL YAKUP İSA'NIN KARDEŞİ Mİ?

Yazan: A.Kara

ADİL YAKUP İSA'NIN KARDEŞİ Mİ?
(İSA'NIN KARDEŞİ VAR MI?)

İsa'nın kardeşi var mı, Adil Yakup İsa'nın kardeşi mi? sorusuna odaklanmadan önce Hristiyan kaynaklarında 'Adil' sıfatıyla bilinen Yakup hakkında biraz bilgi edinelim. 

ADİL YAKUP KİMDİR?

Adil Yakup (James) (İbranice: יעקב‎ Ya'akov , Yunanca: Ἰάκωβος Iákōbos, Latince: Lacobus, İngilizce: Jacob) Yeni Ahit'te yazdığına göre İsa'nın erkek kardeşiydi ve Havariler Çağı'ndaki Kudüs Kilisesi'nin ilk lideriydi. MS 62 veya 69'da öldü (Hristiyanlara göre şehit statüsünde öldü).

Kronikler ve Kiliseler Tarihi adlı çalışmaları nedeniyle kilise tarihçiliğinin kurucusu olarak kabul edilen Eusebios, İskenderiyeli Klement'in, "Olağanüstü erdeminden dolayı eskilerin 'Adil' olarak adlandırdığı bu Yakup (James), kaydın da bize söylediği gibi Kudüs kilisesinin piskoposluk tahtına seçilen ilk kişiydi."[9][10][11] Diğer sıfatları "Soyadı Adil olan, Rabbin kardeşi Yakup" [12] ve "Adil Yakup'tur."" dediğini yazmıştır.

Doğu Hristiyanlığında bazen "James Adelphotheos" (Yunanca: Ἰάκωβος ὁ Ἀδελφόθεος) yani Tanrı'nın Kardeşi Yakup olarak anılır. Hayatta kalan en eski Hristiyan komünyonu olan 'Aziz James Komünyonu' da bu sıfatı kullanır. [13]

Katolikler, Doğu Ortodoks Hristiyanları, bazı Anglikanlar ve Martin Luther'ın takipçileri olan Lüteriyen'ler İncil'de İsa'nın kardeşi (Yunanca: ἀδελφοί, Latin alfabesiyle 'adelphoi' : kardeşler) olduğu söylenen Yakup'un tıpkı diğer havariler gibi biri olduğunu, Meryem'in biyolojik çocuğu olmadığını ancak İsa'nın kuzeni [3] ya da Yusuf'un önceki evliliğinden (Bkz: James İncili) dünyaya gelen üvey kardeşi olabileceğini söylerler. [4] Çünkü yukarıda saydığım Hristiyan gruplar Meryem'in her daim bekarete sahip olduğuna inanırlar. [5][6][7]

Roma geleneğine göre söz konusu Yakup, Alphaeus'un oğlu Yakup ve Küçük Yakup ile özdeşleştirilir.[8] Çoğu Hristiyan bu Yakup'un, Zebedi'nin Büyük Yakup olarak da bilinen oğlu Yakup ile karıştırılmaması gerektiği konusunda hemfikirdir. [2]

Kudüs Kilisesi, Kudüs'teki Hristiyanların toplandığı, Yakup ve Petrus'un liderlik ettiği eski bir Hristiyan topluluğuydu. Pavlus da bu topluluğa bağlıydı.

Eusebios'a göre, Kudüs Kilisesi 70 yılında İmparator Titus tarafından kuşatılınca Ürdün'ün kuzeybatısında, Ürdün vadisinin doğu eteklerinde yer alan ve zengin su kaynaklarının bulunduğu Pella'ya kaçtı. Daha sonra Yahudilerin 130'daki Bar Kohba isyanına kadar bir dizi Yahudi piskoposla birlikte geri döndü. Kudüs'ün ikinci yıkımı ve İmparator Hadrian tarafından Aelia Capitolina adıyla yeniden inşa edilen şehrin sonraki piskoposları Yahudi ya da Hristiyanlar değil Yunanlılardı. [14]

İsa'nın kardeşi olduğu söylenen Adil Yakup, Kudüs'teki Kilise'nin liderlerinden biri olan Petrus ile erken bir tarihte yaşamaktaydı. Herod Agrippa'nın (I. Agrippa) öldürme girişimi sonrası Petrus Kudüs'ü terk edince, Yakup, Kudüs Konseyi'ne başkanlık eden kişi olarak öne çıkmıştı.[15]

Pavlus, İsa'nın dirildikten sonra kendini gösterdiği kişilerden birinin Yakup olduğunu söyler. (1. Korintliler 15:3-8) Yakup, Kefas ve Yuhanna'dan topluluğun 3 direkleri olarak bahseder. (Galatyalılar 2:9) 

Erken dönem kilise yazarlarından Nasıralı Hegesippus (110-180), Kilisenin İşleri Üzerine Yorumlar adlı beş kitap yazmıştır. Eusebios'un Kilise Tarihi (II. Kitap, 23) adlı eseri, James'in çileci yaşam tarzını tanımlarken, Hegesippus'un Kilisenin İşleri Üzerine Yorumlar adlı eserinin beşinci kitabından Yakup'a ilişkin yazanları aktarır:

Rab'bin kardeşi Yakup havarilerle birlikte Kilise'nin yönetimini devralmştı. O, Rab'bin günlerinden günümüze kadar herkes tarafından Adil olarak adlandırılmıştır. Birçokları için Yakup (James) adını taşıyordu ama annesinin rahminden dolayı kutsaldı. Şarap ya da herhangi bir sarhoş edici içki içmedi ve et yemedi; kafasına ustura değmedi; kendini yağla mesh etmedi ve banyo yapmadı. Mukaddes yere yalnız onun girmesine izin verildi; çünkü yünlü elbise giymedi, sadece ince keten giydi. Sadece o mabede yalnız girerdi ve o, diz çökmüş, halk için af dileyerek bulunurdu - öyle ki, bu yüzden Tanrı'ya tapınmak için sürekli diz çökmek ve insanlar için mağfiret dilemekten dizlerinin derisi, bir deveninki gibi nasır oldu. [16][17]

Şimdi söz konusu Yakup, İsa'nın kardeşi mi ya da İsa'nın kardeşleri var mı sorularının cevaplarına odaklanalım.

YAKUP İSA'NIN KARDEŞİ Mİ?

İsa'nın dört erkek kardeşi olduğunu söyleyen metin ile başlayalım:

Matta 13:55: “Marangozun oğlu değil mi bu? Annesinin adı Meryem değil mi? Yakup, Yusuf, Simun ve Yahuda O’nun kardeşleri değil mi?

Ek olarak Matta 13:56'da İsa'nın kız kardeşleri de olduğu söylenir fakat sayıları hakkında bilgi verilmez.

"İsa'nın Annesi ve Kardeşleri" babında yazanlara bakalım.

Matta 12:46-47: İsa daha halka konuşurken, annesiyle kardeşleri geldi. Dışarıda durmuş, O’nunla konuşmak istiyorlardı. Birisi İsa’ya, “Bak, annenle kardeşlerin dışarıda duruyor, seninle görüşmek istiyorlar” dedi.

Benzer şekilde Markos 3:31 ve Luka 8:19'da yine annesi ve kardeşlerinin İsa'yı görmeye geldikleri yazdığı gibi Yuhanna 7:1-10'da, erkek kardeşleri bayram kutlamaya giderken İsa'nın geride kaldığı anlatılır ve 10. metin şöyledir:

"Ne var ki, kardeşleri bayramı kutlamaya gidince, kendisi de gitti. Ancak açıktan açığa değil, gizlice gitti."

Elçilerin İşleri 1:13-14'de yazanlara bakalım:

"Kente girince kaldıkları evin üst katındaki odaya çıktılar. Petrus, Yuhanna, Yakup, Andreas, Filipus, Tomas, Bartalmay, Matta, Alfay oğlu Yakup, Yurtsever Simun ve Yakup oğlu Yahuda oradaydı. Bunlar İsa’nın annesi Meryem, öbür kadınlar ve İsa’nın kardeşleriyle tam bir birlik içinde sürekli dua ediyordu."

Tüm bunlara ek olarak Galatyalılar 1:19'da Yakup'un, İsa'nın kardeşi olduğu yazmaktadır:

"Öbür elçilerden hiçbirini görmedim, yalnız Rab İsa’nın kardeşi Yakup’u gördüm."

Fark ettiyseniz İncil metinlerinde İsa'nın kardeşi olarak bahsedilen kişiler sıklıkla İsa'nın annesi Meryem ile birlikte anılmışlardır. Meryem'in yanında konumlandırılan bu kişilerden "Meryem ve İsa'nın kuzenleri" değil de "kardeşleri" olarak söz edilmiştir. 

Her ne kadar Roma Katolikleri bu kardeşlerin kuzen olduğu iddia etse de söz konusu metinlerde kullanılan Grekçe kelime fiziksel yönden "kardeş" anlamına gelmektedir. Kaldı ki eğer bu kişiler İsa'nın kuzenleri ise "kuzen" teriminin Grekçesi kullanılırdı. Çünkü Grekçe'de kuzen için bir sözcük vardır. Yunanca İncil metinlerinde "kardeş", "akraba" ve "kuzen" için farklı sözcükler kullanıldığı görülmektedir:

Luka 21:16: Anne babanız, kardeşleriniz, akraba ve dostlarınız bile sizi ele verecek ve bazılarınızı öldürtecekler.

Grekçe: παραδοθήσεσθε δὲ καὶ ὑπὸ γονέων καὶ ἀδελφῶν καὶ συγγενῶν καὶ φίλων, καὶ θανατώσουσιν ἐξ ὑμῶν,

γονέων : Anne babanız
ἀδελφῶν : Kardeşleriniz
συγγενῶν : Akraba
φίλων : Dostlarınız

Koloseliler 4:10: Hapishane arkadaşım Aristarhus ve Barnaba’nın yeğeni Markos size selam ederler. Markos’la ilgili buyruklar aldınız; yanınıza gelirse kendisini kabul edin.

Grekçe: ἀσπάζεται ὑμᾶς ἀρίσταρχος ὁ συναιχμάλωτός μου, καὶ μᾶρκος ὁ ἀνεψιὸς βαρναβᾶ περὶ οὖ ἐλάβετε ἐντολάς, ἐὰν ἔλθῃ πρὸς ὑμᾶς δέξασθε αὐτόν,

συναιχμάλωτός : Hapishane arkadaşım
ἀνεψιὸς : Yeğen / kuzen

Yine bazıları "kardeş" teriminin "din kardeşi" anlamı taşıyan bazı mecazi kullanımlarını göstererek [2] İsa'nın kardeşlerinden bahsedilen ayetlerdeki kardeş teriminin de mecaz anlam taşıdığını öne sürerler.

Fakat Yuhanna 7:3-5'de İsa'nın kardeşlerinin bir süre boyunca İsa'ya iman etmediği yazarken 2:12'de İsa kardeşlerini öğrencilerinden ayırt etmektedir. İlgili metinlere bakalım:

Yuhanna 7:3-5: "Bu nedenle İsa’nın kardeşleri O’na, “Buradan ayrıl, Yahudiye’ye git” dediler, “Öğrencilerin de yaptığın işleri görsünler. Çünkü kendini açıkça tanıtmak isteyen bir kimse yaptıklarını gizlemez. Mademki bu şeyleri yapıyorsun, kendini dünyaya göster!” Kardeşleri bile O’na iman etmiyorlardı."

Yuhanna 2:12: "Bundan sonra İsa, annesi, kardeşleri ve öğrencileri Kefarnahum’a gidip orada birkaç gün kaldılar."

Eğer kardeşten kasıt "din kardeşi" olsaydı bu metinlerde "öğrencileri" değil de söz konusu herkesten kardeş olarak bahsedilmesi gerekirdi. Sonuçta bu metinlerde bahsedilenlerin hepsi İsa'nın din kardeşi. Dolayısıyla İsa'nın kardeşleri ile öğrencileri özellikle birbirinden ayırt ediliyorsa bu durum yine İsa'nın Meryem'den dünyaya gelen kardeşlere sahip olduğunun delillerindendir.

Roma Katolikleri İsa'nın kız ve erkek kardeşlerinin Yusuf'un önceki evliliğinden doğan kardeşleri olduğunu iddia etmektedir. Fakat kutsal olduğuna inanılan hiçbir Hristiyan Kitabı'nda Yusuf'un Meryem'den bayağı yaşlı olduğu, daha önce evlenip bu evliliğinden birçok çocuğa sahip olduğu ya da Meryem ile evlenmeden önce dul kaldığı yazmamaktadır. Hatta bırakın yazmamasını Meryem ile evlenmeden önce Yusuf'un evli ve çocuklu olduğuna dair ufacık bir ima bile bulunmamaktadır.

Yusuf ile Meryem'in ne Beytlehem (Luka 2:4-7) ve Mısır'a (Matta 2:13-15) yolculuklarında ne de Nasıra'ya geri dönerken çıktıkları yolculukta (Matta 2:20-23) bu çocuklardan bahsedilmemiştir. Eğer Yusuf, Meryem ile evlenmeden önce 6 ya da daha fazla çocuğa sahip olsaydı ilgili yolculuklardan en azından birinde bile bundan bahsedilmesi gerekirdi.

Ayrıca 2. Samuel 7:12,13 ve Luka 1:32'de Davut'un krallığını İsa'nın miras aldığı belirtilir. Eğer Yusuf yaşça İsa'dan daha büyük oğullara sahip olsaydı bu durumda Yusuf'un yasal varisi İsa değil de en büyük oğlu olurdu.

Kişilerin şahsi görüşlerini içeren açıklamaları bırakıp yalnızca söz konusu dinin kutsal olduğunu kabul ettiği kitabın metinleri ele alındığında söz konusu kardeşlerin Meryem'den dünyaya gelen üvey kardeşler olduğu açıktır. Hristiyanların büyük bölümü Meryem'in bekaretinin ebedi olduğuna inandığından bu düşüncelerini korumak adına anlattığım çeşitli savunmaları yaparlar.

Halbuki Meryem'in bekaretinin daimi olması Hristiyanların kitabı İncil'e de aykırıdır. Matta 1:24-25'de şöyle yazar:

"Yusuf uyanınca Rab’bin meleğinin buyruğuna uydu ve Meryem’i eş olarak yanına aldı. Ama oğlunu doğuruncaya dek Yusuf ona (Meryem'e) dokunmadı. Doğan çocuğun adını İsa koydu."

İsa'nın doğumu adlı bölümde yer alan bu metinde de görebileceğiniz gibi Yusuf'un Meryem'e dokunmama yani onunla ilişkiye girmeyeceğine dair yemini İsa doğuna kadar geçerlidir. Dolayısı ile söz konusu çocuklar Yusuf ile Meryem'in birlikteliğinden dünyaya gelen üvey kardeşlerdir.

Bu doğrultuda Luka 2:6-7'deki metinler de Meryem'in daha sonra çocuk sahibi olduğunu, olacağını desteklemektedir. Şöyle yazar:

"Onlar oradayken, Meryem’in doğurma vakti geldi ve ilk oğlunu doğurdu. Onu kundağa sarıp bir yemliğe yatırdı. Çünkü handa yer yoktu."

İlk oğlunu doğurdu dendiğine göre demek ki Meryem daha sonrasında başka oğullara da sahip olacaktır. Aksi halde İsa için "ilk oğul" denmemesi gerekirdi.

İncil bilginlerinin birçoğu da İsa'nın fizik olarak erkek ve kız kardeşleri olduğunu kabul eder. The Expositor's Bible Commentary adlı başvuru kaynağında şöyle yazmaktadır: 

“En doğal anlamıyla 'kardeşler' ifadesi ... Meryem ve Yusuf’un oğullarına ve dolayısıyla İsa’nın aynı anneden olan kardeşlerine atfeder." [18]

İsa ve Meryem'in mitolojik kısımları yok sayıp İncil'de yazanlara bakarsak tüm bu metinler gösteriyor ki Hristiyanların bir kısmı Meryem'i ömür boyu hiç ilişki yaşamamış bir kadın olarak görmekle hata etmektedir. İncil'e göre İsa'nın Meryem'den olma üvey kardeşleri vardır ve bunlardan biri de Adil Yakup'tur. Tuhaf olan şudur ki bu durumda Adil Yakup ve İsa'nın diğer kardeşleri aynı zamanda Hristiyan Tanrı'sının da üvey kardeşleridir.

BOYNUZLU MUSA - Bölüm 1

Yazan: A.Kara

[HZ] MUSA'YI NEDEN BOYNUZLU TASVİR ETTİLER ?

Belki bazılarınız Musa'nın boynuzlu heykelini görmüşsünüzdür. Latin İncili Vulgata'ya göre Musa, Sina Dağı'nın tepesinde Tanrı'dan 10 emri aldıktan sonra İsraillilere 'keren' yani 'boynuzlar' eşliğinde geri döner. Teistler açısından bu şaşırtıcı, hatta rahatsız edici göründüğünden İbranice İncil'in hemen hemen tüm modern çevirileri "boynuzlar" kelimesini hariç tutar ve ilgili satırı "Musa'nın yüzünün parladığını izah ediyor" şeklinde açıklar.

Peki tüm bu çağrışımlara rağmen neden boynuzlarla gösterilmiştir? Bunun nedeni pek çok kişinin ileri sürdüğü gibi yanlış yapılan bir çeviri midir, yoksa Michelangelo'nun "Musa" heykelinde tasvir ettiği gibi Musa'nın boynuzları mı vardı?

TEORİLER - İHTİMALLER

Orta Çağ'dan önce İbranice İncil'in ve diğer dini metinlerin yanlış tercümeleri bugün hala mevcut olan Yahudi klişelerine neden oldu. Bazıları masum hatalar yaparken, bazıları sırf İsa'nın Mesih olarak gelişi konusunda “kanıt” yaratmak için İbranice İncil'in dilini değiştirmeye yönelik Hristiyan çabalarının kasıtlı bir parçasıydı. Orta Çağ'da çok az Hristiyan İbranice bildiğinden çevirideki herhangi bir değişiklik fark edilmemiş ve tercüme edilen versiyonlar Tanrı'nın sözü olarak kabul edilmişti.

Yakın anlamlara sahip kelimelerin oluşu hatalı çevirilere zemin hazırlamıştır. Örneğin İbranicede “bakire” ve “genç kadın”ın anlamı neredeyse aynıdır. Bu da birçok benzetmenin çevirilerinin bilim adamları arasında tartışılmasına neden olmuştu. Hatta "baba", "erkek kardeş" ve "kız kardeş" terimleri başlangıçta akrabalık bağları için değil de toplum hiyerarşisini tanımlamak için kullanılıyordu. Bu nedenle deneyimli ve bilgili bir çevirmen bile metinleri kolaylıkla yanlış yorumlayabilir.

Boynuzlu Musa fikri, MS 4. yüzyılın sonlarında Hieronymus tarafından yazılmış olan ve 1979'a kadar Katolik Kilisesi'nin resmi Latince İncil'i olmaya devam eden ve İbranice İncil'in Latince bir çevirisi olan Vulgata İncil'i ile Hristiyan alemine giriş yapar. [8]

Hieronymus'un** İbranice İncil'i Latince'ye çevirirken "yüceltilmiş" veya "ışık huzmeleri" anlamına gelen alternatif yorumlarını bilmesine rağmen İbranice "kāran pnei Moshe" ifadesini "Musa'nın yüzünün etrafındaki boynuzlar" olarak tercüme etmişti. Yani "ışıldayan", "ışık saçan" anlamına gelen "karan (קָרַן)" terimini "boynuz" anlamına gelen "keren (קֶרֶן)" olarak ele alınca Latince yazılmış olan Vulgata'da “quod cornuta esset facies sua,” yani "çünkü O'nun (Musa'nın) suratı boynuzluydu" ifadesi ortaya çıkmıştı.
Bu gerçekten onun bir yanlış yorumu mu yoksa Eski Ahit'in lideri olan Musa'yı şeytanlaştırmanın bir yolu mu olduğu tartışmalıdır. Çünkü dönem Hristiyanlardan bir kısmının bakış açısıyla Musa Yahudilerin "modası geçmiş" dininin bir simgesiydi. 

Hieronymus'un bunu kasıtlı yaptığını akla getiren bir diğer durum, onun Yahudiler hakkındaki düşünceleridir. Yahudilerin "vicdanlarını “Mesih'in kanıyla lekelenmiş” ve İsa'nın Mesih olduğunu reddeden küstahlar" olduğunu söylemiştir.

Bazılarına göre ortada bir karışıklık yoktur ve güneş ışınları boynuz şeklinde düşünülmüştür. Örneğin Roma'da, Colonna dell’Immacolata'daki ve Litvanya'daki Vilnius Katedralindeki Musa heykellerinin başındaki boynuzlar ışık huzmeleri şeklinde detaylandırılmıştır.

Kasıtlı ya da kasıtsız, doğru ya da yanlış yapılan bu çeviri sonucu Musa 10 emiri aldıktan sonra dağdan aşağı kafasındaki iki boynuz ile inmiş biri haline gelmiştir.

Latin Hristiyanlığında yaygın olan ikonografik geleneği takip eden heykelin başında iki boynuz vardır [1][3][5][6][7]. Ortaçağ Hristiyan sanatında Musa hem boynuzlu hem de boynuzsuz olarak tasvir edilmiştir. Boynuzlu tasvir ilk olarak 11. yüzyıl İngiltere'sinde bulunmuştur. Mellinkoff, Musa'nın boynuzlarının kökeninin hiçbir şekilde Şeytan'la ilişkili olmamasına rağmen, boynuzların erken dönemde Yahudi karşıtı duyguların gelişimi ile olumsuz bir çağrışım geliştirmiş olabileceğini öne sürmüştür [1].

Musa heykelindeki "ilahi gücün" göstergesi olan iki boynuz onu "Zülkarneyn Musa" yapar.

"İki boynuzlu" anlamına gelen Zülkarneyn, Kehf suresinin 83-101. ayetlerinde Allah'ın yetkisiyle insanlar ile kaosu temsil eden Ye'cüc - Me'cüc arasına duvar ören bir figür olarak öne çıkar. İslam eskatolojisine* göre Yecüc ve Mecüc hapsedildiği duvarın arkasından salıverildikten sonra Allah tarafından bir gecede yok edilir ve bu yaşananlar kıyamet gününün habercisi olur.
Zülkarneyn bazı bilginler tarafından Büyük İskender olarak tanımlanır, bunun nedeni olarak benzer maceralara sahip olmaları öne sürülür.

Siefker'a göre "iki boynuz" M.Ö. 4.binyıldan itibaren Mısır tanrılarının simgesi olmuştur. Bu boynuzlu tanrı geleneği Yahudilikte de korunmuş ve bunun sonucu olarak Musa boynuzlu olarak gösterilmiştir. [2] Çünkü Yahudiler Mısır tanrılarının boynuzlarından haberdarlardı ve esaretten kurtulur kurtulmaz peygamberlerinin tanrısal olduğunu düşünmüşlerdi. Boynuzlar da tanrısallığın işaretiydi. Hatta Musa'nın iki boynuzla tasvir edildiğinin ve Orta Çağ'da insanların bu boynuzlu Musa'ya inandıklarına dair oldukça fazla kaynak vardır. [2] 

Eski Mısır'dan günümüze ulaşan Zülkarneyn olgusu aynı aileden iki dil olan Arapça ve İbranice'de ifade edilmektedir. Bu yüzden Michelangelo da dahil olmak üzere Avrupalıların bakış açısından Rönesans dönemine kadar Musa'nın parıldayan bir yüz ya da ışık huzmeleri ile birlikte tasvir edilmesinin yerine iki boynuz ile görselleştirilmiş olması olağan bir durumdur. Önemli olan nokta bu boynuzlu Musa heykelinin Rab'bin gücünün ve Musa'nın peygamberliğinin sembolü olarak kabul edilmiş olmasıdır. 

Konuya dair yayınlanan bir çalışma Michelangelo'nun heykelindeki boynuzların görülmemesi gerektiğini, onları boynuz olarak yorumlamanın yanlış olduğu görüşünü ortaya koymuştur. [3]

Fakat meşhur boynuzlu Musa heykelinde gözden kaçırılmaması gereken önemli detaylar vardır; ki bunlar "olağanüstü bedensel güç" ve "yücelik" simgeleridir. Bu ikisinin birleşimi gücün mükemmelliğini işaret eder. Bedensel güç, bedenin büyüklüğünde ve iri kaslarda gizlidir. Çift boynuz ve sakaldaki işaret parmağına ek olarak sahip olduğu kalın ve uzun sakallar onun tanrısallığın, yüceliğinin simgesidir. [4]

Dinler, doğası gereği geleneğe dayanır ve değişmeden önce yüzlerce yıl büyük ölçüde durağan kalır. Hieronymus ve bizim zamanımızda boynuzların kötülüğü, şeytanı simgelediği yaygın bir görüş olsa da Hieronymus zamanındaki inanış bu kadar net değildi. Hieronymus'un tercüme ettiği Eski Ahit, Şeytan'ın bir tanımını içermediği gibi kötülükle açıkça bağlantılı olan tek hayvan yılandı. Boynuzların şeytanlaştırılması daha sonraları Hristiyanlığın yayılması ve Pagan dinleriyle çatışmaya girilmesiyle ortaya çıkmıştı. Çünkü paganların tanrılarının çoğu boynuzluydu. Bu boynuzlar bedensel ve cinsel gücü, bereketi, gökselliği, büyülü güçleri ve tanrısallığı işaret ediyordu. Tarih boyunca var olmuş eski inanışlarda düzinelerce boynuzlu tanrıya ibadet edilmişti.

Hıristiyanlık bazen bu varlıkları meleklerin ve iblislerin temsillerinde birleştirmiş bazen ise bu dinlerin geleneklerini kendi amaçları doğrultusunda benimsemişti. Çünkü genellikle bir din diğerinin temelleri üzerine inşa edilir. Tıpkı Yeni Ahit Eski Ahit'i takip etmesi gibi.

Yani "boynuzlar" ifadesi İncil'de yer aldığında "boynuz" herhangi olumsuz çağrışım içermiyordu. Dolayısıyla yazarlar İncil'de boynuzlar yazarken çeviri hatası falan yapmayarak gerçekten de boynuzları kastetmiş olabilirler. İsrailoğullarının gücün sembolü olarak bildikleri boynuzlar onlar için yabancı değildi. Muhtemelen Musa ve Tanrılarını daha önce var olmuş olan eski tanrıların temelleri üzerine inşa etmişlerdi.

Zaten birçok Yahudi tarafından yapılmış çok sayıda teolojik ve edebi eser de Musa'yı boynuzlu olarak tasvir etmiştir. Birçok insan için bu durum Musa'nın gerçekten de boynuzlu olduğunun başka bir kanıtıdır.

İbranice metnin yorumunun ilk olarak İngiltere'de ortaya çıktığını belirtmiştim. Ortaya çıktığı bu eser 11. Yüzyıl İngiltere'sinde yazılmış olan "Aelfric Yorumu'dur".*** Bu belge Tevrat'ın ve Yeşu Kitabı'nın resimli bir yerel baskısı olarak kullanılmıştı ve bu kitap Musa'yı o bölgeye aşina olunan Viking miğferlerinden farklı olmayan boynuzlu bir başlık takmış olarak tasvir etmişti. [1]

Bu şekilde Musa'yı boynuzlu başlıklarla tasvir etme modeli İngilizce ve Fransızca el yazmalarında 12. ve 13. yüzyıllar boyunca devam etti. Musa'nın boynuzları ilk kez 1200'de gerçek boynuzlar olarak tasvir edilmişti. Uygulama popülerlik kazanınca Michelangelo'nun Musa heykelinde olduğu gibi birçok heykelde Musa'nın başında boynuzlar yer almıştı. Fransa'nın Dijon şehrindeki Musa Kuyusu adlı sanat eserinde de başında 2 adet boynuz yer alır.

Hieronymus'un İbranice İncil'i kasıtlı şekilde yanlış çevirdiği iddiasına benzer şekilde Michelangelo'nun da Musa'yı kasıtlı olarak boynuzlu tasvir ettiği, çünkü onun dönemindeki Hristiyan sanatında boynuzların özellikle şeytan ve iblisleri çizerken kullanıldığına dikkat çekilmektedir. Çünkü Hristiyanlıkta boynuzlar kötülükle ilişkilendirilmiştir. Bunun en net örnekleri Vahiy Kitabı Bölüm 13'de Deccal'in gelişini anlatırken bahsettiği yaratık ve hayvanların boynuzlarına vurgu yapıyor olunmasıdır. Bazıları bunların gücü simgelemek için yazılmış olduğunu iddia etse de boynuzların Hristiyan geleneğinde kötülükle ilişkilendirildiği net bilinen bir gerçektir. Musa'nın boynuzlarla tasvir edilmesi Hristiyanların Yahudiler hakkında yürüttüğü karalama kampanyalarına katkı sağlamıştı. Yahudiler için "onlar şeytana bağlıdır" diyor, hatta onları boynuzlu şeytanlar olarak tasvir ederek doğrudan kötülükle ilişkilendiriyorlardı. Fakat detaylıca ele alacağım bu olaylar başka bir araştırma makalemin konusu.

Tabi Michelangelo'nun çeviri hatası nedeniyle değil de Tanrı'nın ihtişamını, gücünü, tanrısallığını yansıtmak için Musa'yı boynuzlu tasvir etmiş olabileceği de bir başka ihtimaldir.

Fakat çeviri ister yanlış olsun ister doğru, aslında iki şekilde de ortada boynuz gerçeği var. Çünkü ışık huzmeleri şeklindeki betimlemelerde de bu ışık huzmelerinin Musa'nın başında tıpkı bir çift boynuz gibi yer aldığı görünür. Halbuki istense ışık huzmeleri karışıklık yaratmayacak ve boynuzla benzeşmeyecek bir biçimde tasvir edilebilirdi.

DİPNOTLAR
* Eskatoloji dünyanın sonunu, hayatın bitişini konu edinen kıyamet efsaneleridir. 
** Latince adı Eusebius Sophronius Hieronymus, diğer bilinen adı Aziz Jerome'dur.
*** Aelfric Paraphrase

MUHAMMED'İN EŞLERİ VE CARİYELERİ - 2

Yazan: A.Kara

MUHAMMED'İN EŞLERİ VE CARİYELERİ - 2
Zifafa Gir[e]medikleri
(Muhammed'in İsteyip Evlenemediği, Nikahı Tamamlanamayan, Vazgeçtiği, Boşadığı ve Kendini Muhammed'e Bağışlayan-Hibe Eden Kadınlar)


Bu çalışmada Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Sad, İbn İshak, İbn Hişam, Ahmed ibn Hanbel, Nesai, Ebu Davud gibi İslam kaynaklarında Muhammed'in eşleri ve cariyeleri hakkında yazanları özetleyerek sizlerle paylaşacak ve sizlerin fikirlerini öğrenmek istediğim için yazının sonunda konuyla ilgili birkaç soru yönelteceğim.
Önce 2 maddelik bilgilendirmede bulunayım:

1) Kaynaklardan bizzat kendiniz de açıp okuyabilirsiniz, ne yazıyorsa onları paylaşacağım. Bu yüzden "yalancı, iftiracı" gibi sözler sarf edecek veya tehdit mesajları yazacaksanız lütfen hemen şimdi bu içerikten çıkın.

2) Eğer "Hazreti" gibi yüceltici ya da "Allah ondan yazı olsun" anlamına gelen "radıyallahu anh" gibi terimleri kullanmamayı saygısızlık, terbiyesizlik olarak görüyorsanız, insanların sizin kutsalınız hakkında konuşurken onu yüceltmek, övmek ya da ona dua etmek zorunda olduğunu düşünüyorsanız yine tekrarlıyorum, lütfen hemen şimdi bu sayfayı kapatın.

Önceki bölümde nikahı tamamlanan ve ilişki yaşadığı eşlerine listelemiştim. Şimdi ikinci bölümde yine Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Sad, İbn İshak, İbn Hişam, Ahmed ibn Hanbel, Nesai, Ebu Davud gibi İslami kaynaklarda yer alan bilgilerden yola çıkarak sonuçlanmayan evlilikleri, boşadığı kadınları, kendini Muhammed' hibe eden veya Muhammed'in istediği ama nikahlanamadığı kadınlara değineceğiz. 

● EŞİ el-Kilâbiyye || 630
< BİRLİKTELİKLE SONUÇLANMAYAN EVLİLİKLER VEYA BOŞADIKLARI

el-Kilabiyye'nin kim olduğu ihtilaflıdır. Kimilerine göre Fâtıma bint ed-Dahhâk, kimilerine göre Amre bint Yezid, Âliye Bint Zübyân ya da Seba bint Süfyan'dır. Fakat Fâtıma bint Dahhâk olduğu görüşü ağır basmaktadır.

Hakkındaki çeşitli rivayetler vardır.

Kimi rivayetlere göre kadın kendini sakındığı ya da "Senden Allah'a sığınırım" dediği için Muhammed onu boşamıştı. Ağzına hayvan pisliği alır ve “Ben kötü biriyim.” derdi. Bazı rivayetlerde Muhammed eşlerinin yanına girerken kadının "ben kötü biriyim" dediği yazdığı gibi, Muhammed'in eşlerini onlardan ayrılabilecekleri konusunda muhayyer kıldığında kadının kavmine geri döndüğü için Muhammed'in onu boşadığı yer alır.

Kadının alaca hastalığına yakalanmasından dolayı ondan boşandığı söylendiği gibi boşanmaya dair bir diğer nedenin mescide gelen erkeklere bakması, onları izlemesi olduğu yazar. Söz konusu rivayete göre Muhammed'in diğer eşleri ona bu durumdan bahsettiklerinde "siz taşkınlık yapıyorsunuz" diye cevap vermişti. Eşleri "Biz onu, bu durumdayken sana gösterelim mi?" deyip kadını mescide gelen erkekleri izlerken gösterdiklerinde Muhammed onu boşamıştı. Mescide girenleri izlediği söylenen bu kadından Âliye Bint Zübyân olarak bahsedildiği de olmuştur.

Kilabiyye 60 yılında ölmüştür.

[Kaynaklar: Ebu Cafer Taberi cilt 39, s. 165; İbn Sa'd, Tabakat, cilt 10, bab 4968; (İbn İshak, 2004: 286; İbn Hişâm, 2006: IV, 401; İbn Habîb, s. 93, 96; Mâverdî: IX, 62; Hâkim, 1990: IV, 38; İbnü’l-Esîr, 1972: XII, 103; Nesâi, 5610; İbn Sa’d: 2001: X, 136-37; bab 4968; İbnü’l-Esîr, 1991: II, 285; Al-Tabari, Vol. 9, p. 136-139; A.g.e., vol.39, pp. 186-188; Belâzurî, 1996: II, 97-98; Askalânî, Telhîs, III, 140]

● EŞİ | Gıfarlı Kadın
< BİRLİKTELİKLE SONUÇLANMAYAN EVLİLİKLER VEYA BOŞADIKLARI

Açık şekilde bahsedilmediğinden kadının adı bilinmemektedir fakat Belazuri bu kadının yukarıda bahsettiğimiz kadınlardan Amre bint Yezid olduğunu rivayet etmiştir. İbn İshak ve İbn Kesir'in yer verdiğine göre Muhammed mehirini ödeyerek nikah kıydığı kadınla zifafa girdiğinde ona elbisesini çıkarmasını, soyunmasını söylemişti. Kadın soyunduğunda göğsünün kenarında alacalık hastalığının izini gören Muhammed, kadının hasta olduğunu fark edince "Elbiseni al ve giyin" diyerek sabah olduğunda mehrini vererek ailesinin yanına göndermişti. 

[İbn İshak, 2004: 286; İbn Kesîr, 1994: V, 497; Belâzurî, 1996: II, 94;]

● EŞİ | Şenba binti Amr el-Gıfâriyye
< BİRLİKTELİKLE SONUÇLANMAYAN EVLİLİKLER VEYA BOŞADIKLARI

Muhammed'in nikahlandığı Şenba'nın kabilesi olan Gıfâr, Kureyza kabilesinin müttefikiydi. Kadının Kureyza kabilesinden olduğu ve kabilesi yok edildiğinden soyunun bilinmediğini ya da Kinane kabilesinden olduğunu iddia edenler de vardır. 

Rivayete göre kadın Muhammed'in evine girdiğinde adet olmuştu. Muhammed'in oğlu İbrahim'in öldüğünü gördüğünde "Eğer o peygamber olsaydı en sevdiği kişi ölmezdi" dediği için Muhammed onu boşamıştır.

[Kaynaklar: Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Târîḫu’r-rusül ve’l-mülûk. Translated by Landau-Tasseron, E. (1998), vol 9, p. 153; İbnü'l Esir, Kamil, II, 309; İbn Kesir, Siret, IV, 580]

● EŞİ | Esmâ bint Nu'mân || 630
< BİRLİKTELİKLE SONUÇLANMAYAN EVLİLİKLER VEYA BOŞADIKLARI

Muhammed, Haziran 630'da Kinde kabilesinden güzelliğiyle meşhur bir prenses olan Esma bint Nu'man ile evlenmişti. Rivayete göre en-Nu'man, Muhammed'in yanına gelmiş ve ona "“Ey Allah’ın Rasûlü! Seni Arapların en güzel dul kadınıyla evlendireyim mi? O, amcasının oğluyla evliydi. Eşi ölünce dul kaldı. Seninle evlenmek ve sana gelmek istiyor.” demiş, Muhammed'de kabul ederek 4.000 dirhem verebileceğini belirtmiş, Kinde kabilesi bu mehir tutarını az bulunca Nu'man ona mehirden kısmamasını söylemişti.

Muhammed cevaben "Ben eşlerime bundan fazla mehir vermedim. Kızlarım da bu miktardan fazla mehir almadılar." deyince Numan 4.000 dirheme razı olmuş, eşini alıp getirmesi için birini göndermesini söylemiş, bunun üzerine Muhammed, Esma'yı getirmesi için Ebu Useyd es-Sa'idi'yi göndermişti.

Esma henüz yeni Müslüman olduğundan düzgün örtünmemiş, bu yüzden Useyd onu uyarmış "Resulullah'ın eşlerini başka bir erkek göremez" demiş, orada 3 gün konakladıktan sonra örtü içindeki kadını bir deveye bindirerek Medine'ye getirmişti. Onu gören kadınlar hoş geldin diyerek karşılamış, güzelliğinden bahsetmiş, böylece geldiğinin ve Muhammed'in onunla evlendiğinin haberi Medine'de yayılmıştı.

Rivayete göre bunu duyan Ayşe “Rasûlullah (sas) yabancılarla evlenmeye başladıysa bu demektir ki, yakında bizden yüz çevirecektir.” diyerek Muhammed'in eşlerini teyakkuza geçirdi. Gelini hazırlamaya giden eşleri kadını görünce çok güzel olmasından dolayı kıskançlığa kapılmış, ona tuzak kurmuş ve "“Sen bir kraliçesin, şayet istersen Râsulullah (sas)’tan istediğini alırsın. Onun yanında değerin büyük olur. Bunun için de senin yanına girdiğinde ondan Allah’a  sığındığını söyle.” demişlerdi. 

Esma'nın cinsel ilişkiye hazır olduğu haberi üzerine Muhammed yanına vardı, örtüyü kaldırıp elini ona uzattığı an Esma "Senden Allah'a sığınırım" deyince Muhammed öfkelenerek "“Benden Allah’a sığındın, öyle mi? Haydi ailene geri dön!” demişti. Kızgın bir şekilde dışarı çıkmış ve Ebu Useyd'e "Bu kadına razikiyye kumaşından iki kat giysi ver ve onu ailesine geri götür" demiş, orada bulunanlar "ona hile yapıldı, o çok genç ve tecrübesizdir" dediyseler de kararından vazgeçmemişti. Esma daha sonra Ümmü Seleme'nin bir erkek kardeşi ile evlenmişti.

[Kaynaklar: İbn Sa’d, 2001: X, 138-140; bab 4969; İbn Habîb, s. 94-95; Ebû Davud no: 2107; İbn Hişam, 2006: IV, 401; Buhârî, 4955; İbnü’l-Esîr, 1991: II, 285; Rûdânî, 2011: IV, 18; Belâzurî, 1996: II, 94]

● EŞİ | Kuteyle Bint Kays || 632
< BİRLİKTELİKLE SONUÇLANMAYAN EVLİLİKLER VEYA BOŞADIKLARI

Kuteyle, Muhammed'in Kinde kabilesinden evlendiği bir diğer kadındır. Rivayete göre el-Eş'as, Esma'nın sözü sonrası onu geri gönderen ve kızgın olan Muhammed'in yanına gelerek ona "“Ya Resûlullah! Bu seni üzmesin, seni güzellik bakımından bir benzeri daha olmayan biriyle evlendireyim mi?” diye sorar. Muhammed "Kim?" diye sorunca " Eş'as "Kız kardeşim Kuteyle" diyince Muhammed kabul ederek "Onu eş olarak aldım" der.

Bunun üzerine adam, Kuteyle'yi almak için Hadramevt'e gitti, onu alıp Yemen'den dönmeye koyulduğu sırada Muhammed'in öldüğü haberini duyar. Akabinde kız kardeşini memleketine geri götürür, kendisi de kız kardeşi de İslam'ı terk ederler. Kadının dinden çıkmasıyla nikah da bozulmuş olur. Daha sonra kadın Kays b. Mekşuh ile evlenir.

Başka rivayetlere göre kadın ve kabilesi toplu halde İslam'ı terk eder, daha sonra onunla İkrime b. Ebu Cehil evlenince Ebubekir tepki gösterir. İkrime, Ebubekir'e, onun Muhammed'in hanımlarından olmadığını, çünkü Muhammed'in ne ona örtünmeyi emrettiği ne de muhayyer bıraktı, irtidat ettikleri için Allah onları peygamberden uzak kıldı" der.

[Kaynaklar: İbn Sa’d: 2001: X, 142; bab 4970; İbnü’l-Esîr, 1991: II, 285; İbn Habib, s.95]

● EŞİ | Müleyke bint Ka'b el-Leysi || 630
< BİRLİKTELİKLE SONUÇLANMAYAN EVLİLİKLER VEYA BOŞADIKLARI

Ailesi Mekke'nin Müslüman istilasına karşı direndiği için büyük kayıplar vermiş, babası bu sırada Halid b. Velid tarafından öldürülmüştü. Muhammed'in tıpkı Ayşe gibi oldukça küçük yaşta evlendiği biriydi.

Rivayete göre Ayşe, Müleyke'nin yanına gidip ona "Babanın katiliyle evlenmekten utanmıyor musun?" deyince korkmuştu. Akabinde Muhammed bu durumdan dolayı onu boşamış, insanlar bu boşamadan sonrası Muhammed'e "O daha yaşı küçük biridir. Bunu (olanları) anlamış da değildir ve kandırılmıştır. Onu nikahına geri al" demişlerse de Muhammed onunla tekrar evlenmemişti.
Bunu üzerine kızı Uzreoğulları'ndan biriyle evlendirmişlerdi.

Yani rivayetten anlaşılıyor ki kız çok küçük yaşta olduğundan olanları kavrayacak durumda değildi.

Başka bir rivayete göre asla boşanma olmamış, Muhammed, Hicri 8.yılı, Ramazan ayında evlendiği Müleyke ile gerdeğe girmiş ve Müleyke birkaç hafta sonra ölmüştü.

[Kaynaklar: Ebu Cafer Taberi cilt 39, s. 165; İbn Sa'd, Tabakat, cilt 10, bab 4971; 2001: X, 143; Askerî, 1994: s. 84; İbn Hişam, IV, 49-50;]

● Şerâf binti Halife
< BİRLİKTELİKLE SONUÇLANMAYAN EVLİLİKLER VEYA BOŞADIKLARI

Şeraf, Dihye'nin kız kardeşiydi. Havle bint Huzeyl ölünce Muhammed'in Şeraf ile evlendiği fakat onunla gerdeğe girmediği rivayet edilir.

[İbn Sa'd, Tabakat, cilt 10, bab 4982]

● Sebâ bint Esma b. Salt (Senâ)
< BİRLİKTELİKLE SONUÇLANMAYAN EVLİLİKLER VEYA BOŞADIKLARI

Belazuri, İbn Habib ve Taberi aynı zamanda Sena olarak bahsedilen kadının Muhammed ile evlendiğini fakat ona yetişemeden öldüğünü rivayet eder.

[İbn Habîb, Belâzurî, 1996: II, 97-98; Belâzurî, Ensab, I, 463; Taberî, 1407: II, 214; İbn Sa'd, Tabakat, cilt 10, bab 4973; Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Târîḫu’r-rusül ve’l-mülûk. Translated by Landau-Tasseron, E. (1998), Vol. 9, pp. 135-136; A.g.e., Vol. 39, p. 166.; Saad (Bewley) 8:106-107; İbn Esir, Kamil, II, 309]

● Leyla Bint Hatim (Hutaym)
KENDİNİ MUHAMMED'E BAĞIŞLAYAN VEYA MUHAMMED'İN İSTEDİĞİ FAKAT NİKAHI TAMAMLANMAYAN KADINLARDAN

Bu Muhammed'in eşlerinin kıskançlığından dolayı başlamadan biten ilişkilerdendir. Leyla, sırtını güneşe vermiş şekilde oturan Muhammed'in yanına gelip eliyle sırtına vurur, Muhammed "bu kimdir?, bunu siyah (kurt/yılan) yesin" der. Tabakat'ta "Aslanlar yiyesice!" dediği de yazar. Leyla kendini Muhammed'e hiğbe etmeye gelmiştir ve Muhammed'e cevap olarak ona şöyle der:

"Ben kuşlara yem olmam, rüzgarla yarışanın, Hatim'in kızıyım, Leylayım. Benimle evlenmen için kendimi sana arz etmek üzere geldim." 

Muhammed onun teklifini kabul etse de kadın kavmine olanları anlattığında kavmi Leyla'nın da kıskanç biri olduğunu, Muhammed'in eşlerinin de çok kıskanç olduğunu, dolayısıyla sorun yaşayacaklarını ve eşlerinin ona beddua edeceğini söyleyerek bu işten vazgeçmesini önerirler.

Kadın Muhammed'in yanına dönerek akitten vazgeçip nikah sözleşmesini iptal etmesini isteyince evlilik planı iptal olur.

Rivayete göre Leyla bir gün Medine'de bir bahçede yıkanırken bir kurt ya da yılan üzerine sıçrayarak vücudunun bir kısmını parçalayınca kadın ölür. Başka bir rivayete göre etrafı duvarla çevrili bahçesinde yıkanırken bir kurt saldırıp bedeninden parça koparınca kadın hastalanıp ölür.

Kadının mistik bir şekilde öldüğünün ve kavminin uyarısının yer almadığı kayıtlar da vardır. Buna göre  Muhammed'in yanına giderek "Allah sana kadınlarla evlenmeyi helal kılmıştır. Ben dili uzun bir kadınım ve kumalara karşı da sabırlı değilim" demiş, akabinde Muhammed'den nikahı geçersiz kılmasını istemiştir.

[İbn Sa'd, Tabakat, cilt 10, bab 4974; İbn Habîb, s. 96; Belâzurî, 1996: II, 98; İbn Kesîr, 1994: V, 499; İbnü’l-Esîr, 1991: II, 285]

● Ümmü Hâni (Fahite) || Tarih: Hatice'den Önce
KENDİNİ MUHAMMED'E BAĞIŞLAYAN VEYA MUHAMMED'İN İSTEDİĞİ FAKAT NİKAHI TAMAMLANMAYAN KADINLARDAN

Fahite Ebu Talib'in kızı, Ali'nin kız kardeşidir. Muhammed cahiliye döneminde Ebu Talib'in kızı ile evlenmek istemişti fakat onu isteyen biri daha vardı: Hübeyre b. Ebu Vehb. Rivayetlere göre Ebu Talip kızını Hübeyre ile evlendirmiş, bunun üzerine Muhammed tepki göstererek "Ey amcacığım, Hübeyre'yi evlendirip beni terk mi ettin?" diye sorunca Ebu Talib "Ey yeğenim! Onlarla evlilikten dolayı akraba olduk. Asiller, asillere denk olur." der.

Mekke fethedildiği gün Fahite Müslüman olmuş, eşi Hübeyre Necran'a kaçmış, böylece ayrılmışlardı. Daha önce Müslüman olduğunu fakat kocasından korktuğu için gizlediğini söyleyenler de vardır. Muhammed onunla evlenmek istediğini yenileyince kadın, çocukları olduğunu ve Muhammed'e eziyet etmelerinden çekindiğini söylemişti.

Farklı bir rivayete göre Fahite "Sen benim için canımdan daha değerlisin. Fakat eşin hakları büyüktür. Ben de evlendikten sonra bu konuda kusur işlemekten korkuyor, çocuğumla ilgilenince eşimin hakkını zayi etmekten çekiniyorum" demiş, bunun üzerine Muhammed Kureyş kadınlarını övmüştür. 

Muhammed ile birlikte Hayber Savaşı'na katılmış ve Muhammed ona ganimetten pay vermiştir.

[İbn Sa‘d, VIII, 152; İbn Sa'd, Tabakat, cilt 10, bab 4975; Müsned, VI, 342-343; Müslim, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 83; Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Târîḫu’r-rusül ve’l-mülûk. Translated by Landau-Tasseron, E. (1998), Vol. 9, p. 140; Vol. 39, p. 196 (Biographies 2465)]

● Dubâ’a binti Âmir
KENDİNİ MUHAMMED'E BAĞIŞLAYAN VEYA MUHAMMED'İN İSTEDİĞİ FAKAT NİKAHI TAMAMLANMAYAN KADINLARDAN

İslam öncesi dönemde özel kıyafetleri olmadığı için Kabe'yi çıplak tavaf ettiği söylenen Duba'a adlı kadın daha önce Hevze b. Ali ile evlidir ve kocası ölünce kendisine büyük miktarda mal miras kalır. Kadın daha sonra sırasıyla Abdullah b. Cüd'an ile, Hişam b. Muğire ile evlenir ve Hişam'dan Seleme adında çocuğu olur.

Bir süre sonra kocası Hişam ölür. Güzel ve ahlaklı olduğu rivayet edilen kadının güzelliği Muhammed'in yanında dile getirilince onu oğlu Seleme'den ister. Oğlu, teklifi annesine sormaya gider, diğer yandan Muhammed'in çevresindekiler kadın için "O artık yaşlandı" derler.

Oğlu annesine gidip "Resulullah seni benden istedi" deyince kadın evlenmek istediğini dile getirir. Oğlu dönüp bu cevabı ilettiyse de evlilikten vazgeçen Muhammed sessiz kalır.

[İbn Sa'd, Tabakat, cilt 10, bab 4976;  vol. VIII, 109-10; Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk. Translated by Landau-Tasseron, E. (1998), Vol. 9, p. 140; Belazuri, Ensab, I, 460; İbnü'l Esir, Kamil, II, 310]

● Safiyye binti Beşşâme
KENDİNİ MUHAMMED'E BAĞIŞLAYAN VEYA MUHAMMED'İN İSTEDİĞİ FAKAT NİKAHI TAMAMLANMAYAN KADINLARDAN

Beşşame kızı Safiyye savaşta esir alınan kadınlardandı.

İbn Abbas yoluyla iletilen rivayete göre Muhammed bu kadını ister. Kadını karşısına getirtip ona "İster bana eş olursun, istersen kocana gidersin" der. Kadın kocasını tercih edip Muhammed onu geri gönderince Temîmoğulları kadına lanet okurlar.

[İbn Sa'd, Tabakat, cilt 10, bab 4977; Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk. Translated by Landau-Tasseron, E. (1998), vol. 9, p. 140; Belazuri, Ensab, I, 459]

● Ümmü Şerîk / Guzeyye binti Cabir
KENDİNİ MUHAMMED'E BAĞIŞLAYAN VEYA MUHAMMED'İN İSTEDİĞİ FAKAT NİKAHI TAMAMLANMAYAN KADINLARDAN

Adı, Guzeyye binti Cabir bin Hakim olan kadın kimine göre Lüheyoğullarından, kimine göre ise Ezd kabilesinin Devs kolundandır.

Güzelliği ve yetenekleri Muhammed tarafından duyulunca Ebu Üseyd el-Ensari'yi göndererek evlenme teklif etmiştir. Kadın Muhammed'in yanına geldiğinde "Bu evlilik hakkında bana danışılmadı, Allah'ın adıyla senden sığınırım" der. Bunun üzerine Muhammed onu halkının yanına geri gönderir.

Kadının kendini Muhammed'e bağışladığı, kabul görmeyince ölene kadar evlenmediği de rivayet edilir.

[İbn Sa'd, Tabakat, cilt 10, bab 4978; İbnü'l Esir, Kamil, II, 310; Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk. Translated by Landau-Tasseron, E. (1998), vol. 9, p. 136; vol 39, p. 166]

● Havle bint Hakim (Huveyle)
KENDİNİ MUHAMMED'E BAĞIŞLAYAN VEYA MUHAMMED'İN İSTEDİĞİ FAKAT NİKAHI TAMAMLANMAYAN KADINLARDAN

Huveyle adıyla da bilinen kadın Osman b. Mazun ile evliydi. Daha sonra Medine'ye hicret eden kadın kocasının ibadete aşırı düşkün olup kendisiyle ilgilenmediğini, giyimine de önem vermediğini Ayşe'ye anlatmış, Ayşe'de bunu Muhammed'e iletmiştir.

Havle mehrini bağışladığını söyleyerek Muhammed'e evlenme teklif etmişti. Bu teklifi eşi öldükten sonra, hicretin 2. yılında yaptığı düşünülür.

Ayşe onun bu denli rahat şekilde arzusunu dile getirmesine tepki göstererek yadırgamış, inanışa göre bu olay üzerine Ahzab suresinin 50. ayeti vahiy olmuştu.

Konuyla ilgili Buhari'nin Nikah kitabındaki hadis şöyledir:

49- Bize Hişam tahdis etti ki, babası Urve şöyle demiştir:
Havle bintu Hakim, nefislerini Peygamber'e hibe eden kadınlardan idi. Bunun üzerine Aişe:
Kadın kendini erkeğe hibe etmekten haya etmiyor mu? dedi.

"Onlardan kimi dilersen geri bırakır, kimi de dilersen yanına alabilirsin. Geri bıraktıklarından kimi istersen (yanına almakta) de sana güçlük yoktur... " ayeti inince de Aişe:

Ya Rasulallah! Rabb'in Taala (kadınların değil) ancak Senin arzunun gerçekleşmesine çabuk davranıyor, dedim (demiştir).

Bir rivayete göre Muhammed'in istediği eşlerini boşayabileceğine dair Ahzab 51. ayeti vahiy olunca Havle'yi boşamıştı.

İbn-i Şebbe'nin "Medine Tarihi" adlı çalışmasından Havle'nin Muhammed'e hizmet ettiği ve olur da Taif'e sefer düzenleyip fethedecek olursa nam salmış bazı kadınların takı ve süs eşyalarını kendine vermesini istediği yazar.

[Buhârî, “Nikâḥ”, 29; Bab 30: Kadına Kendi Nefsini Bir Kimseye Hibe Etmesi (Helal) Olur Mu?; İbn Şebbe, Târîḫu’l-Medîneti’l-münevvere, III, 890.; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, VIII, 158.; X, bab 4979; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ġābe, VII, 93-94.; İbn-i Kesir tefsiri, 33:50]

● Ümâme binti Hamza bin Abdulmuttalib
KENDİNİ MUHAMMED'E BAĞIŞLAYAN VEYA MUHAMMED'İN İSTEDİĞİ FAKAT NİKAHI TAMAMLANMAYAN KADINLARDAN

Süt kardeşlik bağından dolayı evlenmeyi kabul etmediği kadınlardandır.

Ali'nin Muhammed'e "Amcan Hamza'nın kızıyla evlenmez misin" diye sorduğu, Muhammed'in "Ey Ali! Sen Hamza'nın benim süt kardeşim olduğunu bilmez misin? Şüphesiz ki Allah nesep yönünden haram kıldığını süt emme yoluyla da haram kılmıştır" şeklinde cevapladığı rivayet edilir.

[Buhârî, “Şehâdât”, 7; Müslim, “Raḍâʿ”, 11; İbn Sa'd, Tabakat, cilt 10, bab 4980]

● Havle bint Huzeyl
KENDİNİ MUHAMMED'E BAĞIŞLAYAN VEYA MUHAMMED'İN İSTEDİĞİ FAKAT NİKAHI TAMAMLANMAYAN KADINLARDAN

Rivayete göre Havle'yi  Dihye bin Halife'nin kız kardeşi Hırnık binti Halife büyütmüştü. Muhammed onunla evlenmiş fakat kadın yoldayken ölmüştü.

[İbn Sa'd, Tabakat, cilt 10, bab 4981; Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk. Translated by Landau-Tasseron, E. (1998), Vol. 9, p. 139; Vol. 39, p. 166]

● Azze binti Ebu Süfyan & Dürre bint Ebu Seleme
KENDİNİ MUHAMMED'E BAĞIŞLAYAN VEYA MUHAMMED'İN İSTEDİĞİ FAKAT NİKAHI TAMAMLANMAYAN KADINLARDAN

Azze, Ümmü Habibe Remle binti Ebu Süfyan'ın kız kardeşidir. Dürre ise Ümmü Seleme'nin kızıdır. İkisi hakkında Müslim'in Nikah kitabında (3413) ve Sahih-i Müslim Muhtasarı'nda (1317) yer alan hadis şöyledir:
 
Ümmü Habîbe bint. Ebi Süfyân (r.anhâ)'dan rivayet edilmiştir: “Resulullah (s.a.v.) yanıma girmişti. Ona: “Kız kardeşim Ebu Süfyân'ın kızı olan Azze'yle evlenme hususunda bir arzun yok mu?” diye sordum. Resulullah (s.a.v.):
“Ne yapacağım!” buyurdu. Ben de:
“Onunla evlenirsin!” dedim. Resulullah (s.a.v.):
“Sen bunu ister misin?” buyurdu. Ben de:
“Ben senin bir tanen değilim. Dolayısıyla bana hayırda kız kardeşimin ortak olmasını isterim!” dedim. Resulullah (s.a.v.):
“O, bana helal olmaz!” buyurdu. Ben de:
“Fakat ben, senin, Dürre bint. Ebi Seleme'yle evlenmek istediğini haber aldım!” dedim.
Resulullah (s.a.v.):
“Ümmü Seleme'nin kızı mı?” diye sordu. Ben de:
“Evet!” dedim. Resuluİlah (s.a.v.):
“O, benim terbiyem altında bulunan üvey kızım olmasa bile o bana yine de Itdet değildir. Çünkü o, benim süt kardeşimin kızıdır. Onun babası ile beni, Süveybe emzirmiştir. Artık kızlarınızı ve kız kardeşlerinizi evlenmem için bana teklif etmeyin!” buyurdu.

[Müslim :: Kitap 8 : Hadis 3413; Sahih-i Müslim Muhtasarı, 4. bab (Üvey Kız ile Baldızın Evlilik Açısından Haram Olması), 1317. hadis; Sahih-i Müslim, Süt Emme, 1449;]

SORULAR
  1. Hatice'nin ölümü sonrası birçok kadın ile evlenen Muhammed, Hatice hayatta iken neden başka kadınlar ile evlenmemiştir? Hatice sonrası evlilik nedenlerine "sahip çıkmak için evlendi" gibi açıklamalar getirenler olduğunu biliyorum. Peki Hatice ile evli kaldığı yıllar boyunca hiç sahip çıkılması gereken kadın yok muydu?
  2. Siyasi yönden katkıda bulunacağı için yapıldığı söylenen evliliklerin benzerleri neden Hatice hayattayken gerçekleşmemiştir?
  3. Anlatılanın aksine evlenilen ya da evlenilmek istenen kadınların çoğu yaşlı değil genç ve güzeller. Üstelik bir çoğunun siyasi yönden katkıda bulunamayacağı da ortada. Sizce bu kadar fazla kadınla neden evlenmiş, evlenmek istemiştir?
  4. Muhammed bazı hocaların anlattığı gibi fakir biri ise evlendiği ya da evlenmek istediği kadınlara mehir olarak yüzlerce dirhemi nasıl sunmaktadır? Beli bir dönemde fakir, sonrasında zengin midir?
  5. Müleyke bint Ka'b el-Leysi gibi küçük bir kız ile neden evlenmiştir? Ayşe ile evliliği ona akrabalık kaynaklı siyasi ilişki sağlayabilir fakat Müleyke ona siyasi fayda sağlayacak durumda değildir?
  6. Muhammed kadınlarla sahip çıkma amacıyla evleniyorsa yaşlı olduğunu öğrendiği Dubâ’a binti Âmir ile evlenmekten neden vazgeçmiştir?

DİNSİZLERE SIKÇA SORULAN SORULAR VE YANITLARI

Yazan: Agnosteist

DİNSİZLERE SIKÇA SORULAN SORULAR VE YANITLARI

Buradaki sorular ve yanıtlar, ülkemizdeki bireylerin çoğunluğunun Müslümanlardan oluşması nedeni ile İslamiyet inancına göre derlenmiştir. Sorulara yanıtlar, ülkemizde en çok tercih edilen felsefi görüşler temel alınarak verilmiştir. Nasıl ki İslamiyet inancında farklı görüşler varsa (örneğin mezhepler), aynı şekilde bir felsefi görüşte de alt dallar bulunmaktadır. Bu yüzden yanıtlar, genel geçer olarak verilmiş, dinsiz bireyler hakkında bilgi edinilmesi amaçlanmıştır. Soruların tam yanıtları birkaç tümce ile özetlenemez. Daha fazla bilgi gerekiyorsa, o felsefi görüşün derinlemesine araştırılması gerekir. Yanıtlar oldukça içten verilmiştir. Hiçbir şekilde alay edilmesi söz konusu değildir.

Neden dinden çıktınız-inanmıyorsunuz?
Birçoğumuz ailemizden, çevremizden ve okulumuzdan aldığımız dini eğitimler ile büyüdük. Birçok inançlı gibi biz de dinimizi araştırmadık. Herhangi bir nedenden dolayı dini araştırdık ve bizlere uygun olmadığını düşünerek dini terk ettik. Bazılarımız ise doğuştan dini öğreti görmedik. Hiçbir dine mensup olmadık.

İbadetler zor geldiği için mi dini terk ettiniz?
Hayır. Dini terk edersek cehennemden, sorgudan, yanmaktan kurtuluruz mantığı yanlıştır. Basit bir örnek verelim. Herhangi bir nedenden dolayı bir babanın evladını evlatlıktan reddettiğini varsayalım. Bu durum, o evladın fiziksel olarak yok olması anlamı taşımaz. Biz o babanın hiç evladı olmadı diyoruz. Olmayan çocuk için sorumluluk almak anlamsızdır.

Ateist misiniz?
En çok karşılaştığımız sorulardan biridir. Dinciler (din üzerinden maddi ya da manevi gelir elde eden bireyler) dinsizlerin hepsinin ateist olmadığını çok iyi bilirler. İnançlı insanlara farklı felsefeleri tek tek anlatmazlar. Hepsini tek bir çatı altında toplayıp, inançlı bireylere bizi öcü gibi gösterirler. Böylesi daha kolaydır. Dinsizlerin tamamı ateist değildir. Aramızda birçok farklı felsefi görüşü benimseyenler vardır. En çok tercih edilenler; ateizm, deizm, agnostisizm ve panteizmdir.

Öldükten sonra ne olacak?
Birçoğumuz ölümden sonrasının olmadığını düşünürüz. Yani öldükten sonra hiçbir şey olmayacak. Bunun yanında Tanrı inancı olan bazı dinsiz bireyler (örneğin deistlerin bir kısmı) cennet, cehennem, sorgu gibi metafizik içeren olaylara inanırlar.

İçten içe inanıyor musunuz?
Hayır. İçten içe inanan birey dinsiz değil, inançlıdır. Üstelik ülkemizde dinsiz olduğunu söyleyip, bundan herhangi bir fayda gören, yok denecek kadar azdır. Tam tersine zarar gören çoktur. İnanıyorsak, neden risk alıp dinsiziz diyelim ki?

Popüler olmak için mi inanmıyorum diyorsunuz?
Hayır. Özellikle gençler arasında popüler olmak için bunu kullananları duyuyoruz. İnançlı bir bireyin popüler olmak için inançsızım demesi, cehenneme doğrudan gitmesinin en kısa yolu olabilir.

Kendinizi boşlukta hissediyor musunuz?
Özellikle dini yeni terk eden bireyler bir süre boşlukta kalabiliyor. Bir süre sonra alışıyorlar ve kalan hayatları normal şekilde devam ediyor. Felsefi görüşe tamamen adapte olan birey boşlukta değildir.

Hayatın bir anlamı yoksa neden intihar etmiyorsunuz?
Neden edelim ki? Nasıl olsa öleceğiz. Bir tane hayatımız var. Hayatımızı en güzel şekilde yaşayacağız ve zamanı geldiğinde öleceğiz.

Ölmekten korkmuyor musunuz?
Hayır. Ölmekten korkmuyoruz ama ölürken çekeceğimiz acıdan korkan bireylerimiz var.

Boy abdesti-gusül alıyor musunuz?
Hayır. Bu soruyu biraz daha açabiliriz. Oruç tutmuyoruz. Meleklere, şeytana, cinlere vb. varlıklara inanmıyoruz. Tabii ki abdest de almıyoruz. Bu temizlik yapmıyoruz demek değildir. Bizler de duş alıyoruz, dişlerimizi fırçalıyoruz, kişisel bakımlarımızı yapıyoruz.

Sünnet oldunuz mu?
Özellikle dini sonradan terk eden bireylerin birçoğu sünnet olmuştur. Toplum tarafından dışlanmamak içinse inançsız birey oğlunu sünnet ettirebiliyor. Üzülerek söylüyorum ki; ülkemizde sünnet olmayan bir erkeğin evlenme olasılığı çok düşüktür. Evlenecek damatta namaz kılma, oruç tutma gibi ibadetler çok aranmaz. Fakat sünnet olmadığı biliniyorsa vay haline. Oysaki namaz, oruç gibi ibadetler Allah için, sünnet peygamber içindir. Yani ibadet zorunlu, sünnet zorunlu olmadığı halde toplum tarafından aranan bir özelliktir. Toplum baskısı olmasa, hiçbir inançsız birey sünnet olmaz, oğlunu sünnet ettirmez.

Nasıl kız isteyeceksiniz?
Paragraflarca açıklama yapılabilir. En yalın haliyle anlatalım. Bir çift kendi arasında anlaşmışsa evlenmeleri için kız isteme töreni yapmaya gerek yoktur.

Neden suç işlemiyorsunuz?
Suç işlememek için dini bir öğretiye ihtiyacımız yoktur. Suç tanımının ne olduğunu biliyorsak, inançsız olmamız sorun değildir. İnsanın içinde suç işleme potansiyeli varsa işler. Din buna çok az engeldir. Suçun işlenmesi, ahlak ve korku parametreleri ile engellenir. Bazı inançlı bireyler Allah’tan korkmaz ama kanunlardan ve hapiste başına geleceklerden korkar. Ayrıca bazı inançlı bireylerde olduğu gibi bazı inançsız bireylerin suç işlememesi caydırıcı kanunlar tarafından sağlanır.

Kuran’ı okudunuz mu?
Evet. Arapçasını değil ama Türkçesini farklı kaynaklardan defalarca okuduk. İhtiyaç duyulma anlarında ise okumaya devam ediyoruz. Kuran’a bir inançlıdan çok daha fazla hâkimiz. Zaten birçok inançsız birey Kuran’ı okuyarak dinden çıkmıştır. Yalnızca Kuran değil Zebur, Tevrat, İncil, Tripitaka gibi kutsal kitapları da okuduk.

Kuran’ı anlamamış olabilir misiniz?
Mark Twain’in çok güzel bir sözü var. “Beni İncil’in anlamadığım yerleri değil, anladığım yerleri rahatsız ediyor.” Bu söz diğer kutsal kitaplar için de kullanılabilir. Tanrı kullarının anlamasını istemediği bir kitap yollamazdı sanırım. (Ayrıca Bkz. Ali İmran Suresi 7. Ayet)

Ya Allah Varsa? O zaman ne yapacaksınız? (Yalnızca ateistlere yöneltilen soru)
Ya Allah varsa teorisi için “Pascal Kumarı” ve karşıt görüşleri okumanızı tavsiye ederiz. Allah varsa diğer 5000 tanrının da var olma olasılığı vardır. Bu olasılık üzerinden gidersek, gerçek olan tanrının hangisi olduğunu bilmek imkânsızdır. Yalnızca ateistleri ödüllendirecek bir tanrı da olabilir.

Allah’a, Peygambere, Dine, Kitaba vs. Düşman mısınız?
Hayır. Bu soruya oldukça samimi bir yanıt verelim. Aslında bizi kısıtlamadığı sürece, kimin neye inandığı bizi hiç ilgilendirmiyor. Düşman değiliz ancak rahatsız olduğumuz yerler var. Birkaç örnek verelim.

*Özellikle sabah ezanının hoparlör patlatacak kadar sesli okunmasından rahatsız oluyoruz.
*Bir vatandaş olarak ödediğimiz vergilerin din kuruluşlarına gitmesini istemiyoruz.
*Zorunlu din dersi ve sözde seçmeli din derslerinden muaf olunmasını istiyoruz. İsteyen öğrenci din dersinden muaf olabiliyor. Fakat muaf olan öğrenciler, din dersine alınmadığında onları oyalayabilecek hiçbir etkinlik yapılmıyor. Hatta dışlanıyorlar.
*Dinsiz olduğumuzu açıkladığımızda, maddi ya da manevi zarara uğramaktan endişe duyuyoruz.
*Size duyulmasını istediğiniz saygıdan fazlasını istemiyoruz.

Din konusunda neden saldırgan davranıyorsunuz?
Genelde saldırıyı inançlı bireyler başlatıyor. Din ile ilgili bizi kısıtlayacak herhangi bir olaya itiraz ettiğimizde, inançlı bireyler tarafından “inanmıyorsan da saygı duy…” diye başlayan ve ağıza alınmayacak hakaret ve küfürlere maruz kalıyoruz. Dinsiziz diye manevi değerlerimiz yok değil. Ailemize, kişiliğimize, düşüncemize vs. gelen saldırılara karşı tepki gösteriyoruz.

Ayrıca doğrudan dine saldıran bireylerimiz yok değil. Bunun temelinde, etik olmasa da dinin yanlış olduğunun misyonerliğini yaparak, dinsiz bireylerin sayısını arttırmak yatıyor. Bizler azınlık olduğumuz için pek sözümüz geçmiyor. Fakat sayımız artarsa, sözümüzün daha çok dinleneceği açıktır.
Yazan: Agnosteist

MARİYE, MUHAMMED VE TAHRİM SURESİ


Hazırlayan: A.Kara
HADİS VE BAĞLANTILI AYETLERLE 'MUHAMMED VE MARİYE'
(CARİYE MARİYE, BAL ŞERBETİ OLAYI VE TAHRİM SURESİ)

Bu makalede tamamen İslami kaynaklarda yer aldığı şekliyle Mariye hakkında yazanlara bakacağız. Tümünü okuduktan ve üzerinde düşündükten sonra herkes kendince bir sonuca ulaşacaktır. Yorum katmadan, doğrudan kaynakları aktaracağım bu makalenin sonunda ise Müslüman arkadaşlara birkaç sorum olacak.

Belirtmekte fayda var ki hadislere bakmadan Tahrim suresinin ilk 5 ayetini net şekilde anlamak imkansızdır. Zaten bu yüzden meal ve tefsirlerde de bu makalede sizlerle paylaşacağım hadislere başvurulmakta, yani ayetlerde yazanların anlam ve ortaya çıkış sebepleri bu hadisler doğrultusunda açıklanmaktadır.

Şimdi konuya Mariye'nin kim olduğu ve Muhammed'in hayatına nasıl girdiğini anlatan hadislere bakarak başlayalım.

KIPTİ MARİYE KİMDİR? MUHAMMED'İN HAYATINA NASIL GİRMİŞTİR?

Muhammed b. Ömer dedi ki: Ayrıca ilim ehlinden olan Ebû Sa’îd bana haber verdi; dedi ki:
Mâriye, Ensina  vilayetine bağlı Hafn kasabasındandı.

Bize Muhammed b. Ömer b. Vâkıd el-Eslemî haber verdi; dedi ki:
Bize Abdülhamîd b. Ca’fer haber verdi. O da babasından nakletti; dedi ki:
Resûlullah (sas), Hicretin 6. senesinde Zilkâde ayında Hudeybiye’den dönünce Hâtıb b. Ebû Belte'a’yı, Kıptîlerden İskenderiye hâkimi el-Mukavkıs’a gönderdi. Onunla birlikte, Mukavkıs’ı İslâm’a davet eden bir mektup da gönderdi. Mukavkıs, “Hayırdır!” dedi ve mektubu aldı. Mektup mühürlüydü. Mukavkıs onu fildişinden yapılmış bir kutuya koydu, üzerini mühürledi ve bir cariyesine teslim etti. Ayrıca Peygamber’e (sas) cevabî bir mektup yazdı. İslâm’a girmedi, ancak Mâriye el-Kıbtiyye ve kız kardeşi Sîrîn’i, eşeği Ya’fûr ve katırı Düldül’ü de hediye olarak Resûlullah’a (sas) gönderdi. Düldül boz renkliydi. O zaman Araplarda ondan başka boz katır yoktu.

Resûlullah (sas) Mâriye el-Kıbtiyye’yi beğeniyordu. Kendisi beyaz tenli, güzel bir kadındı. Resûlullah (sas) onu ve kız kardeşini Ümmü Süleym bt. Milhân’ın evinde ağırladı. Resûlullah (sas) onların yanına girdi ve onlara İslâm’ı anlattı. İkisi de Müslüman oldu. Resûlullah (sas), Mâriye’yi mülk-i yeminle (cariye statüsünde) nikâhladı. Sonra onu, Benî en-Nadîr’den kalma, el-Âliye’de kendisine ait bir eve gönderdi. Yazın ve hurma toplama zamanında burada kalırdı. Resûlullah (sas) bu evde Mâriye’nin yanına gelirdi. Mâriye’nin dini yaşayışı çok güzeldi. Kız kardeşi Sîrîn’i de şair Hassân b. Sâbit’e hediye etti...

Mâriye, Resûlullah (sas) için bir çocuk dünyaya getirdi; Resûlullah ona İbrahim ismini koydu. [1]

Mariye, Muhammed'in hayatına girdikten sonra ne oluyor da Tahrim suresinin ilk 5 ayeti ortaya çıkıyor. Bunun cevabına tüm İslam camiasının meal ve tefsirlerde kullandığı hadisler üzerinden bakalım.

TAHRİM SURESİ 1-5.AYETLER
NEDEN VAHİY OLUNMUŞ ?

1169- Hazreti Aişe der ki:
Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri pâk zevcelerinden Cahş kızı Zeyneb'in evinde bal şerbeti içer ve yanında fazla kalırdı. (Buna kıskandığımızdan) Hazreti Ömer'in kızı Hafsa ile şöyle anlaştık: Hazreti Peygamber, hangimizin evine gelirse, ya Re-sûlallah! Sen meğâfir (tatlı fakat kokusu hoş olmayan bir bitki usaresi) mi yedin? Senden meğâfîr kokusu alıyorum, desin. Sonra Hazreti Peygamber, zevcesi Hafsa'nm yanına gidince, Hafsa konuştuğumuz şekilde Hazreti Peygambere hitab etti. Bunun üzerine Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:
«Hayır, meğafîr yemedim. Fakat Cahş kızı Zeyneb'in evinde bal şerbeti içerdim. Yemin ettim, bir daha
içmeyeceğim ve bunu da hiç kimseye söyleme.» 
Mütercim
Hazreti Hafsa, Peygamber'in sırrını (bal şerbeti içmeyeceğine dair yemin edişini) Hazreti Aişe'ye anlatıp haber verdi. Bunun üzerine: «Ey Peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi neden haram kılıyorsun» mealindeki ayet nazil oldu. [Tahrîm, 1]

Bu ayetin nüzul sebebi hakkında bir rivayet de şudur: Peygamber (sav), zevcesi Hafsa'yı nöbetlerinde ziyaret ettikleri bir günde, Hazreti Hafsa peygamberin izniyle babasına gitmişti. Hazreti Peygamber de kendisine hizmet için cariyesi Mariye'yi çağırmış ve ona hizmet ettirmişti. Hazreti Hafsa bunu öğrenince çok üzüldü. Bunun üzerine Hazreti peygamber ona şöyle buyurdu: «Mariye'yi kendime haram edersem razı olur musun?» Hafsa: - Evet, razı olurum deyince, Hazreti Peygamber: «İşte haram ettim. Fakat bunu sakın hiç kimseye söyleme.» buyurdu. Sonra Hafsa, Peygamberin bu sırrını Aişe'ye söyledi. 

Fethu'1-Barî (İbn Hacer el-Askalanî'nin eseridir) şerhinde ayetin nüzul sebebi olarak bu olayı (Mariye hadisesi) tercihli gösteriliyor. Fakat Buhari şerhinde açıklandığı üzere, bal şerbetinin haram kılınması hususu tercih edilmiştir. [2]

Gördüğünüz gibi hadiste "Hafsa, Peygamberin bu sırrını Aişe'ye söyledi" denmektedir. Kur'an'da nasıl yer bulduğunu görebilmek için Tahrim suresi 3.ayete bakalım:

3. Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu peygambere açıklayınca peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine konuyu anlatınca o, “Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu. “Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi” diye cevap verdi. 

Muhammed'in Mariye'yi kendine haram kılması olayı Tirmizi'de şöyle yer alır:

1201- Âişe (r.anha)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.v.) hanımlarına dört ay
süreyle yaklaşmamaya yemin etmişti (Bal yemeyi veya Mariye’nin yanına yaklaşmayı kendisine
haram kılmıştı) sonra haram kıldığı bu şeyi helal kılarak yani yeminini bozarak yemin için kefâret
koymuştu.” (Tirmîzî rivâyet etmiştir.) [3]

Şimdi, Buhari ve Tirmizi'de yer alan bu konuya bir de Ebu Davud'un Sünen'inde yazanlar ile bakalım.

2283....Ömer (b. el-Hattab r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, Nebî (s.a.) Hafsâ (r.anha)'yı boşamış, sonra da (iddet süresi içinde) ona dönmüştür. [4]

Bu hadisin alt kısmında ve Buhari'de konuya açıklama getirmek için paylaşılmış olan diğer hadislere bakalım:

1l70- Hazreti Ömer (Ra) der ki:
«Ey Peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi neden haram kılıyorsun?» mealindeki ayet nazil olunca,
Peygamber (sav) pâk zevcelerinden ayrılarak, «bir ay, onların yanlarına varmayacağım» diye yemin etmiş ve çardağına çekilmişti... [2]

Rasûl-i Ekrem'in, Hz. Hafsa'yı boşaması şöyle olmuştur; Hz. Peygamber günlerini, hanımları arasında taksim eder, adalet ölçüleri içerisinde her gün birinin yanında kalırdı. Nöbet sırası Hz. Hafsa'ya geldiği gün Hz. Hafsa anne ve babasını ziyaret etmek üzere izin istedi. Rasûl-i Ekrem ona izin verdikten sonra cariyesi Mariye'yi Hz. Hafsa'nın odasına çağırıp onunla başbaşa kalmıştı. Bu esnada Hz. Hafsa, ziyaretini tamamlayıp dönmüş ve odasında Rasûl-i Ekrem'le Hz. Mâriye'nin bulunduklarını ve odanın kilitli olduğunu görmüştü. Bunun üzerine Hafsa kapının önüne oturup ağlamaya başladı. Rasûl-i Ekrem alnından terler dökülerek dışarı çıktı. Hafsa, Mâriye ile başbaşa kalmak maksadıyla kendisine izin verildiğini iddia ediyordu. Rasûl-i Ekrem aslında Hz. Mariye ile kalmasının Allah'ın kendine tanımış olduğu bir hak olduğunu ifâde ettikten sonra, Hz. Hafsa'yı memnun etmek için bir daha Hz. Mariye ile 
başbaşa kalmayacağına söz verdi ve bunun aralarında kalmasını istedi.  Hz. Hafsa ise, Rasûl-i Ekrem gider-gitmez Hz. Aişe'nin odası ile kendi odası arasındaki duvara vurup Hz. Aişe'yi çağırdı, olanları ona anlattı. Daha sonra bunu öğrenen Hz. Peygamber Hz. Hafsa'nın yaptıklarına öfkelenip onu boşadı. [5]

Tahrim Sûresinin şu ayeti bu hadiseye işaret etmektedir. ''Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi o sözü haber verip, Allah da onun bu davranışını o (peygamberi)ne açıklayınca (peygamber hanımına) bu (söyledikleri)nin bir kısmım bildirmiş (şunları filâna söyledin demiş) bir kısmından da vaz geçmişti. (Peygamber) bunu O'na haber verince eşi, "bunu sana kim söyledi?" dedi (Peygamber): (her şeyi) bilen, haber alan (Allah) bana söyledi" dedi." [Tahrim, 3]

Kays b. Zeyd'in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber Hz.- Hafsa'yı boşayınca dayıları Kudâme b. Mazûn ile Osman b. Mazûn Hz. Hafsa'nın yanına gelmişler. Hz. Hafsa ağlamış ve, "Allah'a yemîn ederim ki o beni bana ihtiyacı olmadığından dolayı boşamış değildir" demiş tam bu esnada Hz. Peygamber oraya gelip "Cibril bana "Hafsa'ya dön. Çünkü o çok oruç tutar ve geceleri namaza çok kalkar o cennette senin  zevcen olacaktır" dedi," buyurmuş. [6]

Tahrim suresi 3.ayet ve onunla ilişkili hadislerde, Muhammed'in eşlerinden Hafsa'nın sır tutmayıp Aişe'ye anlattığı yazıyordu. Peki devamındaki 4 ve 5. ayetlerde neler yazıyor, okuyalım:

Tahrim suresi 4.ayet:
(Ey peygamber’in eşleri!) Eğer siz ikiniz Allah’a tövbe ederseniz, ne iyi. Çünkü kalpleriniz kaydı. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allah, Cebrail ve salih müminler onun yardımcısıdır. Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar.

Tahrim suresi 5. ayet:
Eğer sizi boşayacak olursa rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah’a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bâkire eşler verebilir.

Sahih-i Buhari ve Muslim'de Tahrim suresi 1-5. ayetlerin nasıl ortaya çıktığı anlatılmakta, Muhammed'in Hafsa ve Aişe'den dolayı tüm eşlerini boşamayı düşündüğü yazmaktadır. İlgili hadise bakalım:

İbnu Şihab şöyle demiştir: Bana Ubeydullah ibnu Abdillah ibn Ebi Sevr, Abdullah ibn Abbas'tan haber verdi. O şöyle demiştir: Allah'ın haklarında 'Eğer her ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kalpleri eğrildi' (Tahrim, 4) buyurduğu kişilerin Peygamber'in zevcelerinden hangi ikisi olduğunu Ömer'den sormaya hırslanır dururdum. Nihayet onun beraberinde hac yaptım. Dönerken yolun bir yerinde Ömer saptı. Ben de deriden bir su kabı ile onun beraberinde yoldan saptım. Ömer doğanın çağrısına cevap vermeye gitti, nihayet geri dönüp benim yanıma geldi. Ben de ellerine o su kabından döktüm, o da abdest aldı.

Ben: 'Ey müminlerin emiri! Peygamber'in zevcelerinden o iki kadın kimdir ki, Allah onlar için 'Eğer ikiniz de Allah'a tövbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kalpleriniz eğrildi...' buyurmuştur?' diye sordum.

Ömer bana:
'Hayret ederim sana ey Abbas oğlu! Onlar Hafsa ile Aişe'dir' dedi.

Sonra Ömer şöyle devam etti:
Ben Ensar'dan bir komşum ile beraber Benu Umeyye ibn Zeyd yurdunda (oturuyor) idim. Bu yurt Medine'nin Avali denilen semtindedir. Bir şey öğrenmek ümidiyle peygamberin yanına nöbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahiy ve diğer şeylere dair ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O da indiği zaman böyle yapardı. Ve biz Kureyş topluluğu, kadınlara galebe ediyorduk. Medine'ye Ensar üzerine geldiğimizde bir de gördük ki onlar, kadınları erkeklerine galebe eder bir kavim (yani kadınlar erkekleri üzerinde üstünlük sağlıyorlar). Derken bizim kadınlarımız, Ensar kadınlarının edebinden almaya başladılar. Bir gün ben karıma karşı bağırdım; o da bana cevap verdi. Ben onun bana söz döndürüp cevap vermesinden hoşlanmadım; azarladım. Bunun üzerine o, şunları söyledi:
'Benim sana karşı mırıldanmamı niçin münasip görmüyorsun? Vallahi peygamberin zevceleri bile ona karşı mırıldanıyorlar ve birisi o gün geceye kadar peygamberin yanına uğramıyor!' dedi.

Karımın bu sözleri beni ürküttü.
Ben: 'Onlardan kim bunu yaparsa perişan olur; büyük günah işlemiş olur' dedim.

Sonra elbisemi giyindim ve Hafsa'nın yanına girdim. Ve ona:
'Ey Hafsa! Sizlerden herhangi biriniz bütün gün ta geceye kadar Allah Elçisi'ne dargınlık ediyor musunuz?' dedim.

O: 'Evet' dedi.

Ben: 'O kadın perişan olmuş ve zarar etmiştir. Her biriniz Allah'ın Resulünün öfkesinden dolayı Allah'ın sizi harap etmesinden korkmuyor musunuz? Bu yüzden helak olursunuz. Sen Allah'ın Resulüne karşı çok istekte bulunma, O'na karşı herhangi bir şey hususunda söz döndürme yarışına girişme, O'na darılıp O'ndan ayrı durma. Bir ihtiyacın meydana çıkarsa O'nu benden iste. Ve sakın arkadaşının, Resulullah'a senden daha güzel ve daha sevgili olması da seni aldatmasın (Ömer, burada Aişe'yi kastediyor).

Ve biz o sırada: 'Gassaniler (Şam'da yaşayan bir kabile) bize karşı gaza etmek için atlarını nallatıyorlarmış' diye havadis alıyorduk. Arkadaşım kendi nöbetinde peygamberin yanına indi ve yatsı vaktinde döndü. Kapıma şiddetli bir vuruşla vurdu, ve:
'O uyuyor mu?' dedi.
'Ben korktum ve hemen onun yanına çıktım'.
O: 'Büyük bir iş meydana geldi' dedi.
Ben: 'Nedir o; Gassaniler mi geldi?' dedim.

Hayır, fakat ondan daha büyük ve daha uzun: Resulullah (s.a.v) kadınlarını boşamış, dedi.

Ömer dedi ki: Hafsa isteğine ulaşmadı ve ziyana uğradı. Ben bunun yakında olacağını zannediyordum. Elbisemi üzerime topladım ve Peygamber'le beraber sabah namazını kıldım. Peygamber, birkaç basamak çıkıp kendisine ait bir odaya (meşrube) girdi ve orada yalnız kaldı.

Ben Hafsa'nın yanına girdim, gördüm ki ağlıyordu.
Ben: 'Seni ağlatan nedir? Ben seni uyarmış değil miydim? Resulullah sizleri boşadı mı? dedim.

Hafsa: 'Bilmiyorum. O, işte ta şu odada' dedi.

Bunun üzerine mescide çıktım ve minberin yanına geldim. Gördüm ki, minber etrafında bir takım kimseler var; bazıları ağlıyorlar. Yanlarında biraz oturdum. Sonra vicdanımdaki duygum bana galebe etti. Peygamber'in içinde bulunduğu o odaya geldim. Ve Peygamber'in siyah kölesine:

Ömer için izin iste! dedim.
İçeriye girdi, peygamberle konuştu. Sonra çıktı ve:
Seni peygambere söyledim; bir şey demedi, dedi.

Oradan ayrıldım, nihayet mescitte minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Tekrar kölenin yanına geldim. O evvelki gibi söyledi. Ben yine minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Tekrar kölenin yanına gittim. Ve:
Ömer için izin iste! dedim.

Köle bir öncekinin benzerini söyledi. Ben de döndüm, giderken baktım, uşak beni çağırıyor:
Resulullah sana izin verdi, dedi.

Bunun üzerine huzuruna girdim. Baktım ki, Resulullah bir hasırın kumları üzerine yan yatmış, kendisiyle hasır arasında bir döşek yok, kumlar vücudunun yan tarafında iz yapmış; kendisi, içi hurma lifi doldurulmuş deriden bir yastığa dayanmış idi. Kendisine selam verdi. Sonra ayakta dikelerek:
Kadınlarını boşadın mi? dedim. Gözünü bana doğru yükseltti ve:
'Hayır', dedi.

Sonra ben yine ayakta dikelerek, şöyle dedim:

Ya Resulullah! Eğer beni düşünürsen, bilirsin ki, biz Kureyş topluluğu kadınlara galebe ediyor idik. Sonra bir kavim üzerine geldik ki, kadınları onlara galebe ediyorlar.

Ömer bu sözü söyleyince, Peygamber gülümsedi. Sonra ben şöyle dedim:

Eğer beni düşünürsen bilirsin. Ben Hafsa'nın yanına girdiğim de: 'Sakın arkadaşının peygambere senden daha güzel ve daha sevgili olması seni aldatmasın' dedim.

Peygamber bir daha gülümsedi. Ben O'nun gülümsediğini gördüğüm zaman hemen oturdum ve gözümü kaldırıp evinin içine baktım. Vallahi evin içinde tabaklanmamış üç hayvan derisinden başka gözü döndürecek hiçbir eşya görmedim. Bunun üzerine ben:

(Ya Resulallah!) Allah'a dua et, ümmetine genişlik (zenginlik, refah) versin.
Çünkü Farslar ve Romalılara genişlik verilmiş ve onlara dünya ihsan olunmuş; halbuki onlar Allah'a ibadet etmiyorlar, dedim. Bunu söyleyince yaslandığı yerden doğruldu ve:

'Sen bir kuşku içinde misin? Ey Hattab oğlu! Onlar hoşlukları dünya hayatında peşin verilip geçiştirilen birer kavimdir' buyurdu.

Ben de: 'Ya Resulallah, benim için istiğfar ediver' dedim.

İşte Peygamber, Hafsa'nın Aişe'ye anlatıp ifşa ettiği sır yüzünden ayrılıp inzivaya çekilmiş ve kadınlarına küsmüş olduğundan ötürü, [Bkz: Kastallani'nin açıklaması] bir ay kadınların yanına girmeyeceğim, demişti. Bu zaman içinde Allah, peygamberini azarladı (Bkz. Mariye'ye yaklaşmama yemini: Tahrim 1-4). Yirmi dokuz gece geçince Resulullah hepsinden önce Aişe'nin yanına girdi ve Aişe O'na:

(Ya Resulallah!) Sen bizim yanımıza bir ay girmemeye yemin etmiştin. Halbuki biz 29. gecenin sabahında olduk; ben bu geceleri hakkıyla sayıyorum, dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):
'Yemin ettiğim ay yirmi dokuz çekmektedir; işte bu ay 29 günden oluşuyor' buyurdu.

Aişe dedi ki: Müteakiben muhayyer kılma ayeti (Ahzab: 28-29) indirildi. Peygamber ilk kadın olarak benimle başladı ve şöyle dedi:

'Ben sana bir emir anlatacağım. Cevap hususunda acele etmemenden dolayı sana bir serzeniş yoktur, ta ki ebeveynine danışasın'.

Aişe dedi ki: 'Kat'i biliyorum ki, ebeveynlerim bana senden ayrılmamı emretmezler'.

Sonra Peygamber şöyle dedi:
'Allah şöyle buyurdu: Ey Peygamber! Zevcelerine şunu söyle: Eğer siz dünya hayatını ve onun ziynetini istiyorsanız gelin size boşama bedellerini vereyim de, hepinizi güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki Allah içinizden güzel hareket edenlere pek büyük bir mükafat hazırlamıştır' (Ahzab: 28-29).

Ben de: 'Ben bunun hakkında mı ebeveynime danışacağım? Ben elbette Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu isterim' dedim.

Sonra Resulullah bütün kadınlarını böyle muhayyer kıldı; onlar da hep Aişe'nin dediği gibi söylediler. 
[7][8][9]

Kastallânî, söz konusu hadisle ilgili şöyle der: Hafsa'nın açıkladığı söz şudur: Peygamber, Âişe'nin gününde Mâriye ile yalnız kalmış, Hafsa da bunu bilmiş; Peygamber, Hafsa'ya: Şunu gizli tut,ben Mâri-ye'yi kendime haram kıldım, demiş. Hafsa da bunu Aise'ye açıklamış, Âişe de öfkelenmiş. Nihayet Peygamber, kadınlarına bir ay yaklaşmamaya yemîn etmiştir. İşte müteâkib cümlenin ma'nâsı budur.

Gördüğünüz gibi tüm hadisler kısmen küçük farklar içeriyor olsa da anlattıkları olaylar aynı.

Hiçbir yorum yapmadan, tamamen kaynaklarda yazanları sizlere okuduktan sonra konuya dair birkaç soru sorarak konuyla ilgili ne düşündüğünüzü, görüşlerinizi öğrenmek istiyorum.

SORULAR

1) Mukavkıs, Muhammed'e hediyeler gönderdiğinde neden bu hediyeler geri çevrilmiyor?

2) Muhammed'in kendine gönderilen hediyeler arasından Sirin adlı kadını arkadaşına hediye ettiği yazıyor. Empati yaptığınızda, kendinizi hediye edilen kadının yerine koyduğunuzda nasıl hissederdiniz?

3) Muhammed neden tıpkı Sirin'e yaptığı gibi Mariye'yi de çevresindeki erkeklerden birine vermemiş, hediye etmemiştir?

4) Kur'an insanlara öğüt alması için gönderilmiş evrensel bir kitap ise, Tahrim suresinin ilk 5 ayetinden çıkarmamız gereken temel ders nedir?

5) Her şeyi yaratan yüce bir ilah varsa, onun böyle konularla ilgileniyor ve bunlara dair mesajlar gönderip Kur'an'a eklettiriyor olmasını mantıklı buluyor musunuz?

6) İnsanları doğru yola sokmak üzere gönderildiği söylenen kitapta Tahrim ve benzer ayetlerde Muhammed'in eşleri ile arasında yaşananlar anlatılıyor. Söz konusu ayetler insanlığa ne yönden yol gösterecek, iyi kişiler olmalarını nasıl sağlayacak, insanlığa ne kazandıracak?

7) Bu konunun anlatıldığı, Buhari ve Müslim gibi birçok hadis toplayıcısının yer verdiği bu olaylarda Mariye'den "cariye" olarak bahsedilmekte, Zübdetü’l-Buhari'de "Peygamber kendisine hizmet için cariyesi Mariye'yi çağırmış ve hizmet ettirmişti" denirken, İbn-i Sad'ın Tabakat'ında Mariye'yi "mülk-i yeminle (cariye statüsünde)" nikahladı yazmaktadır.

Bu kaynaklara ek olarak, Muhammed Hamidullah'ın "İslam Peygamberi Muhammed" adlı çalışmasında şöyle yazar: "Efendisinden bir çocuk doğuran câriye, onun ölümünden sonra başka bir muameleye gerek olmaksızın hürriyetini elde eder. Hz. Peygamber’in câriyesi Mâriye, İbrâhim’i dünyaya getirmesi üzerine ümmüveled statüsüne geçirilmiş ve bu olay müslümanlara örnek teşkil etmiştir. İslâm ülkelerinde ümmüveled haline gelerek hürriyetine kavuşan birçok câriyenin bulunması, bu usulün kölelerin azaltılması bakımından geçerli bir yol olduğunu göstermektedir. Böyle bir câriyeden doğan çocuk hür sayılır, onunla baba arasında normal bir nesep bağı kurulur ve her bakımdan normal evlilikten doğan çocukların statüsüne sahip olur". [10]

Görüldüğü üzere kaynaklarda Mariye'nin statüsü için cariye denmektedir. Bu durumda Mariye, tıpkı Ayşe ve Hafsa gibi Muhammed'in gerçekten eşi midir, yoksa sadece İslam cinsel birliktelik öncesi nikahı şart koştuğu için mecburen nikah yapılmış bir kadın mıdır?

DİPNOTLAR
● Ensinâ, Nil’in doğusunda Saîd bölgesindeki şehirlerdendir.
●● Tahrim 3: "Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti..."
Hazırlayan: A.Kara