HABERLER
Dini Haber

Slider

latest

Slider Right

randomposts4

DİN & FELSEFİ AKIM

din/block-1

MİTOLOJİ

mitoloji/block-7

GİZEMLİ

Açıklanamayanlar/block-9

ARKEOLOJİ

Arkeolojik keşif/block-8

SİZDEN GELENLER

sizden gelenler/block-7

SON YAYINLAR

MAYA-MEKSİKA MİTOLOJİSİNDE KÜÇÜK İNSANLAR

Hazırlayan: A.Kara

BİR NEVİ MAYA CİNİ : ALUŞ

Dünyanın birçok bölgesinde gittikleri yerde karmaşaya neden olan insan benzeri küçük varlıklara dair efsaneler bulmak mümkün. Bunlar karşımıza goblin, golem, elf ya da cin gibi efsanevi varlıklar olarak çıkarlar. Benzer şekilde Meksika bölgesinde de Mayalardan kalma bir "küçük insan" efsanesi vardır. Onların inandığı efsanevi küçük insan ırkı olan Aluş kargaşa çıkaran, yıkıma neden olan bir tür ruhsal varlık gibidir.

İnanışa göre Yucatan yarımadasının civarında yaşadığına inanılan bu küçük insanlar genellikle insanlar tarafından görünemezler. Fakat yaramazlık yapmak istediklerinde ve eğlence arayışına girdiklerinde kendilerini görünür hale getirebilirler. Genellikle orman, tarla, mağara gibi yerlerde bulunurlar. Yiyecekleri ve içecek suları olduğu sürece hemen hemen her şeyin içinde yaşayıp onu yuvaları haline getirebilirler. [1]

Tasvirlere göre Aluş, çoğul adıyla Aluşob denen bu varlıklar insanların diz hizasındadır ve baykuş benzeri gözlere sahiplerdir. Hızlı hareket etmelerinin yanı sıra bazılarının vücutlarının bir kısmının panter, iguana, geyik, papağan, çakal gibi hayvanlardan oluştuğu da inanışlar arasındadır. Fiziksel görünüşlerine dair diğer tasvirler genel olarak onları peri benzeri yaratıklar olarak tanımlar. Bazı Yucatan yerlilerinden bazıları Aluşların gölgeler içinden kırmızı gözleriyle etrafa baktığını belirterek onları daha korkunç varlıklar olarak anlatır.

Yerliler bu varlıkların ormanda yaşadığına inanıyorlar fakat aynı zamanda eğer ormandan ayrılmayı ve kasaba, şehir gibi yerleşim yerlerine doğru gitmeyi daha faydalı bulacak olurlarsa buralara hücum edeceklerini düşünüyorlar. Bu yüzden günümüzde bile ormanın belli bölgelerinden ayrılıp dışarı çıkmasınlar diye onlara yiyecek, içecek gibi sunular bırakılıyor. İnanışa göre onlara verilen bu sunular devam ettikçe yaşam yerlerinden ayrılmayacaklardır.

Kolay memnun olabildikleri gibi çabuk sinirlenebilen bu varlıklara saygısızlık edilir ve dikkate alınmazlarsa bölgede yaşayan yerlileri korkutmak, rahatsız etmek için harekete geçer ve daha tehditkar olurlar. İnsanların eşyalarını çalar veya ormanda gezenlere can sıkıcı şakalar yaparlar.

Bu inanışlara bağlı olarak kimi bölge insanları yaşadıkları şanssızlıkları bu efsanevi varlıklarla ilişkilendirmiş, onları memnun etmediklerini hatta saygısızlık ettiklerini düşünmüşlerdir. Bu durumu telafi etmenin yolu onlara yeni teklifler sunmak ve yaşamaları için bir ev inşa etmektir. 

Peki insanlar bu varlıklardan neden korkuyor? Sadece eşya çalacak ya da can sıkacaklar diye mi? Şimdi o kısma gelelim. İnanışa göre bu küçük yaratıklar siz ormanda dolaşırken birden önünüze geçip sizden bir sunu isteyebilir. Eğer reddederseniz reddettiğiniz Aluş diğer Aluşlara haber verip hepsini toplayacaktır. Toplanma nedenleri her zaman saldırıp tekme atmak ya da ısırmak değildir. Hepsi bir araya gelip ona sunu vermeyi reddeden kişiye hastalık büyüsü yaparlar. Aynı zamanda Müslümanlar arasındaki inanışa benzer şekilde eğer onların adını söylerseniz çağırmış olursunuz. Geldiğinde çağırdığınız için rahatsız olacak ve kargaşa yaratacaktır. Bu yüzden isimlerini söylemekten uzak durmak gerekir.

Bazıları hala bu varlıklara inanmaya devam ederken kimileri inanmayı bırakmış durumda. Biliyoruz ki mitolojiler genellikle öylesine birdenbire ortaya çıkmazlar. Genelde hepsinin bir çıkış noktası olur. İşte tarihçilerin iddiasına göre Aluş ismi zaman zaman İspanyolcada gnomlar, leprikonlar ve goblinler gibi insan benzeri varlıklar için kullanılan "duende" terimi ile karıştırılmıştır. Benzerlikleri dikkate alındığında karıştırılabilmeleri tabi ki muhtemeldir. [2]

Duende kavramını Yunanistan, Portekiz, Filipinler gibi İspanya'nın ötesindeki birçok ülkenin halk masallarında, geleneklerinde görmek mümkündür. Bölgeden bölgeye terim ufak farklılıklar gösterse de hepsinin ortak noktası küçük ve kargaşaya neden olan varlıklar olmalarıdır. Yemekleri yaktıklarına, başkalarının yemeklerini yediklerine, şiddetli yağmur veya kar yağdırdıklarına, geceleri insanları rahatsız edip uyandırdıklarına, küçük çocukları yaramazlık yapmaya teşvik ettiklerine dahi inanılır.

Diğer yandan tıpkı Aluş gibi insanlara şans getirebilir ve yıkılan binaları yeniden inşa edebilir, ormanda kaybolanlara yardım edebilir, araziyi kutsayıp daha verimli kılabilir, yaşlı balıkçıların kürek çekmelerine yardımcı olmak gibi iyi işler de yapabilirlerdi.

Kimi tarihçiler duende teriminin bazen aluş sözcüğünün yerine kullanılmasının ve Aluş efsanesinin ortaya çıkmasının 15.yy'da Mayaların İspanyollar ile olan etkileşiminden kaynaklandığını düşünür. Diğer yandan Mayalar benzer efsanevi varlıklara inanan Britanya Adaları korsanları ile temas kurup bu varlıklara dair inanışları onlardan alıp türetmiş de olabilir. Ancak kimi Maya insanları için Aluşlar diğer topluluklardan alınmış efsanevi varlıklar değildi. Onlara göre kökenleri çok daha eskiye dayanıyor, Aluşlara atalarının ve ülkelerinin ruhları olarak tapılıyordu.

Mayaların Aluş tasvirlerin okuduğumda aklımda oluşan fikri destekler şekilde bazı kriptozoologlar* Aluş efsanesinin o dönemde yaşamış cüce insanlardan kaynaklandığını öne sürerler. Çünkü cücelik o dönemde yaygın görülen bir tıbbi durum değildi. Haliyle cüce birine tanık olan Mayalar onlarla karşılaşmalarını sözlü ve yazılı olarak aktarırken karşılaştıkları cüceleri efsaneleştirerek iyi-kötü yönlere sahip cüce varlıklar inancını var etmiş olabilirler. Çünkü kayıtlar onlardan yaklaşık 1 metre boyunda varlıklar olarak bahseder, bu da cücelerin efsaneleştirildiği ihtimalini güçlendirir.

Hala Mayalar soyundan gelen insanlardan kimileri Aluş ruhlarına inanıyor. Özellikle çiftçiler 7 yıl boyunca topraklarını verimli kılması için onları davet eden törenler yapıyorlar. Bu sırada onlara kalacakları verip sunular sunuyorlar. Kimi çiftçiler bu varlıkların gerçekten var olduğuna inanmasa da gelenekleşmiş bir batıl inanç olarak bu uygulamayı devam ettiriyorlar.

Tabi bu varlıklara inanmayı devam ettirenler sadece çiftçiler değildi. Örneğin Aluşlarla ilişkilendirilen ve çok yakın tarihlerde yaşanmış olan bir olay vardır. Bu anlatıya göre 1990 yılında iki noktayı birbirine bağlamak için bir köprü inşaatı başlatılır. İnşaatta çalışan Maya yerlileri diğer işçileri Aluşlardan izin almadan yapıma başladıkları için diğer çalışanları uyarana kadar köprü inşaatı üç kez başarısız olmuştu. Bölgedeki bir çiftçi onlara bir tavsiye verir: Aluşlara bir ev inşa ederek onları ikna etmeli, saldırılarından korunmalılardır. Bu yüzden işçiler bir Maya şamanından yardım almaya gitmiş, akabinde onlara ufak bir ev yapmıştı. Sonrasında iş başına döndüklerinde işleri yolunda gitmiş ve köprü inşaatı başarısız olmamıştı.

Günümüzde bile birçok otel, dükkan ve restoranda Aluşların gönlünü almak, hoşnut etmek için yapılmış minik evler bulundurur. Bu evlerin geçerlilik süresi 7 yıl olduğundan 7 yıl dolduğunda eski evlerin mühürlenip yenilerinin yapılması gerekiyordu. Bu yüzden bazı mekanlarda çok fazla minik eve rastlanır. Batıl inançları geride bırakmak kolay olmadığından bu efsanenin izleri Maya kültürünün hakim olduğu topraklarda bir batıl inanç olarak devam etmekte.

DİPNOT: Kriptozoolog halk efsanelerinde yer alan, kanıtlanmamış doğaüstü varlıkları araştıran kişilere verilen addır.

FİRAVUN "SAHURE"

Hazırlayan: A.Kara

BARIŞÇIL MISIR FİRAVUNU : SAHURE

Sahure, Eski Krallık döneminde yaşayan bir Mısır firavunuydu. 5. Hanedanlığın hükümdarıydı ve saltanatı boyunca barış ve refah hüküm sürmüştü. Bunların yanı sıra yabancı topraklarla ticaret yapmış, bir donanma geliştirmiş ve madenler açmıştı.

Sahure, özellikle kendisi için inşa ettirdiği Sahure Piramidi ile tanınır. Bu piramit Mısır'da Kahire yakınlarındaki Ebûsir'de (ابو صير) bulunur. Sahure'nin halefleri de o bölgede kendi piramitlerini inşa ederek onun izinden gitmişlerdir.

Sahure Piramidi, daha önce inşa edilmiş olan Giza'daki üç ana piramitten çok daha küçüktür. Bunu piramit yapımında bir düşüş olarak yorumlamak mümkündür. Öte yandan bu piramit kompleksi, yapımında kullanılan taşların kalitesi ve ölüm tapınağının zengin kabartma süslemeleri ile dikkat çekicidir. Dolayısıyla söz konusu eski Mısır piramitlerinin kalitesi olduğunda boyut tek kriter olmamalıdır.

Adı “Re'ye yakın olan” anlamına gelen Sahure, MÖ 3. binyılın ortalarında doğmuştur. Genellikle babasının 5. Hanedanlığın kurucusu Userkaf olduğu düşünülmektedir. Çünkü Userkaf'ın saltanatı sırasında antik Mısır'ın güneş tanrısı Ra ve Ra kültü önem kazanmıştır. Oğlunun adı olan “Sahure”, Userkaf'ın güneş tanrısı Ra'ya yaptığı atıfın bir yansımasıdır.

Babası bellidir ama annesinin kimliği biraz muammalıdır. Userkaf'ın 4. Hanedanlığın üçüncü firavunu olan Redjedef'in soyundan geldiğine inanılır. Zaman geçtikçe hanedanlık mücadelelerine neden olan rakip dallar ortaya çıkmıştır. Pozisyonunu güçlendirmek isteyen Userkaf, kraliyet ailesinin ana kolunun soyundan gelen Khentkaues ile evlenir. Bu, hanedan mücadelelerini sona erdirerek Userkaf'ın yeni bir hanedan kurmasına olanak sağlar. Bu nedenle geleneksel olarak Sahure'nin annesinin Khentkaues olduğu varsayılmıştır. 

I. Khentkaus, Giza'daki mezarında 'iki kralın annesi' olarak anılır ve muhtemelen bunlardan biri Sahure'dir. [7] Khentkaus, mezarında kraliyet kobrası (uraeus) ve sakal ile tasvir edilmiştir, bu da Sahure'nin vekili olarak hizmet etmiş olabileceğini düşündürmektedir. Ancak annesi olduğu anlamına gelmez. Sahure piramidinin geçidinde yapılan kazılarda, firavunun annesinin Userkaf'ın diğer eşlerinden II. Neferhetepes olduğunu gösteren kabartmalar bulunmuştur. [4][5][6]

Sahure MÖ 2.487 civarında firavun olmuştur. Turin Kral Listesi'nde yazanlara göre toplam 12 yıl hüküm sürmüştür. Antik Mısır'ın Eski Krallık döneminden kalma Kraliyet Yıllıkları olarak bilinen bir dikili taşın geniş bir parçası olan Palermo Taşına göre ise Mısır'ı yönettiği toplam süre 13 yıldır.

Fakat Firavunlar, tıpkı diğer onca Sami halkları gibi işgalci, yağmacı, yayılımcı bir politika izlerken Sahure'nin hükümdarlığında bunlar pek yaşanmamıştır. Onun saltanatı sırasında krallığında barış ve refah hakim olmuş, bu durum komşu halklara kadar yayılmıştır. Bunun sonucunda Mısır ile komşuları arasında her iki tarafa da fayda sağlayan ticaretler yapılır olmuştur. Yani diğer firavunların yaptığı gibi saldırıp işgal ederek mallara el koymak yerine ticarete yönelmiştir.

Cenaze tapınağını süsleyen rölyeflerde ticaret faaliyetlerini anlatan sahneler-çizimler yer almaktadır. Örneğin bir sahnede Mısır gemileri, günümüzde Lübnan'da bulunan bir kıyı kasabası olan Biblos'tan evlerine dönerken gösterilirler. Tasvirlerde ayrıca Lübnan'ın ünlü sedir ağaçlarıyla doldurulan gemiler yer alır. Diğer gemilerde köle ya da tüccar olan ve Sahure'yi selamlayan yetişkin ve çocuklardan oluşan "Asyalılar" ile yüklü olarak temsil edilmiştir. [2][3][8][9]

Sahure'ye şöyle demektedirler:
Selam sana ey Sahure! Yaşayanların Tanrısı, güzelliğini görüyoruz!. [10]

Aynı kabartma, yabancı topraklar arasında ticareti kolaylaştırmak için gemilerde tercüme yapmakla görevli tercümanların bulunduğunu kuvvetle göstermektedir. Mısır sanatına özgü kabartmalarda muhtemelen Doğu Akdeniz kıyılarından açık deniz gemileriyle getirilen birkaç Suriye boz ayısını tasvir eder. Bu ayılar, Suriye ortaya çıkan 12 adet kırmızı boyalı, tek kulplu kavanozlar ile birlikte ortaya çıkmıştır. Bazı Mısırbilimciler, birlikte ele alındığında, ayılar ve kavanozların muhtemelen bir haraç olduğunu öne sürmüşlerdir. [11][12]

Yağma, saldırma yerine izlediği işbirlikçi politikanın kanıtları Lübnan'da ortaya çıkan eserlerde görülmektedir. Bunlar arasında Sahure'nin mührü ile damgalanmış taş kaplar ve ince bir altın parçası üzerinde damgasının bulunduğu sandalye yer alır.

Firavunun, Lübnan dışındaki Punt ülkesine bir ticaret heyeti gönderdiği de kayıtlar arasındadır. Bu, Punt'a yapılan ilk belgelenmiş Mısır seferidir. Mısırlılar bu efsanevi topraklardan kendi topraklarında bulunmayan çeşitli mallar almışlardır. Bunların en değerlisi ise 80.000'lik ölçü ile alınıp Mısır'a getirilen mür'dür. Mür, ilaç yapımında ve parfümlerde kullanılan, kokulu, yapışkan bir reçine türüdür. [13][3] [15]

Alınan mallar arasında ayrıca 23.030 tahta ve doğal bir altın ve gümüş alaşımı olan 6.000 ölçülük elektrum bulunur. Punt'a yaptığı seferin ticaret açısından önemine ek olarak, bu olay aynı zamanda onun Mısır donanmasını kuruşu olarak kabul edilir.

Sahure'nin Punt topraklarına yaptığı ticari sefer, sonraki firavunlar için bir emsal teşkil ettiği için uzun vadeli bir etkiye de sahipti. Örneğin Orta Krallık döneminde, kendinden sonraki çeşitli firavunlar tarafından da Punt ülkesine ticaret amaçlı seferler düzenlenmiştir. [14]

Tabi o zamana kadar seferlerin ölçeği muazzam bir şekilde artmıştı. Örneğin MÖ 1985'te gerçekleştirilen ticari amaçlı bir keşif gezisinde 3.000 erkeğin bu olaya dahil olduğu iddia edilir. 50 yıl sonra gerçekleştirilen bir başka seferde ise 3.700 erkeğin katıldığı yazılmış ve bununla övünülmüştür.

Ancak Punt'a yapılan en ünlü sefer, Yeni Krallık firavunu Hatşepsut'un düzenlediği seferdir. Bu, bilinen ve en iyi şekilde belgelenmiş en büyük keşif gezisiydi. Şüphesiz tüm bu keşif gezileri Sahure'den ilham alınmıştı ve düzenleyen firavunun saltanatının refahını sağlamaya hizmet edecekti.

Fakat ne kadar barışçıl politika izlersen izle, eğer bir firavun ya da kralsan mutlaka atalarının sana öğrettiği, metinlerin övgüyle kaydettiği şeyi yapacaksındır; Savaşmayı.

Sahure'nin Punt topraklarına yaptığı seferi ticaret amaçlı ve barışçıl olmasına rağmen, onun denizaşırı ülkelerde askeri seferler yürütmüş olabileceği anlaşılmaktadır. Çünkü Mısırlıların, komşuları olan Libyalılara yaptığı baskını tasvir eden kabartma sahneleri bulunmaktadır. Bir sahnede firavun, korku içinde önünde çömelmiş olan Libyalı esirleri cezalandırmak üzere iken tasvir edilmiştir. Bu baskından başarı elde eden Mısırlılar, düşmanlarının yanı sıra onların hayvanlarını da ülkelerine getirmişlerdir.

Sahure'nin Libyalılara karşı düzenlediği askeri harekatın tasviri olduğu düşünülen ve dolayısıyla firavunun saltanatının o kadar da barışçıl olmadığını gösteren kabartmanın gerçek bir olayı tasvir etmeyebileceği, sadece bir tür "ayini" anlattığı da ileri sürülmüştür.

Alternatif bir görüş, Sahure'nin seleflerinden birinin başarısını kopyaladığı şeklindedir. Firavunun düşmanlarını cezalandırmak üzere olduğu aynı sahnenin, 6. Hanedan firavunu II. Pepi'nin cenaze tapınağında ve 25. Hanedan firavunu ve Kuş Kralı Taharka'nın Sudan'ın Kava ilindeki Tapınağı'ndaki bir kabartmada da yer alabileceğine dikkat çekilmiştir. Bu nedenle eğer bu firavunlar söz konusu sahneyi Sahure'den kopyalamışlarsa, Sahure'nin de bu sahneyi seleflerinden birinden kopyalamış olması mümkündür. Yani Sahure belki de hiç savaşmamış, yağma yapmamış, sadece hanedanlığı için önemli olan olayları anlatan kabartmalara yer vermiştir.

Sahure'nin en bilinen yönlerinden biri madenler açtırmasıdır. Örneğin Sina yarımadasında turkuaz madenleri açtırmıştır. Bu madenlerin Mısır'daki "Mağara Vadisi" (وادي مغارة) ve "Harita Vadisi"nde (وادي الخريط) bulunduğu tahmin edilmektedir. [1]

Güneydeki Nübye'de diyorit yani yeşiltaş madenleri açtırmıştır. Bu madenlerden çıkan taşlar genellikle anıtsal binaların yapımında kullanılmıştır ve Sahure'nin gerçekten de birkaç anıt inşa ettiği bilinmektedir.

Firavunun inşa ettiği anıtlardan biri de bir güneş tapınağıdır. Güneş tanrısı Re yani Ra'nın kültü 5. Hanedanlık döneminde baskın hale geldiğinden firavunlarının bu tanrıya adanmış tapınaklar inşa etmesi gayet doğaldır. Bu tapınağa 'Re'nin Tarlası' anlamına gelen Sekhet-Re denildiği bilinmektedir. Ne yazık ki tapınağın yeri tarihe karışmıştır ve belki de asla tespit edilemeyecek.

Sahure'nin inşa ettirmiş olduğu bilinen bir diğer anıt ise "Uetjes Neferu Sahure" adı verilen ve 'Sahure'nin Görkemi Cennete Yükseliyor' anlamına gelen saraydır. Bu ismin Sahure'nin haleflerinden biri olan Neferefre'nin cenaze tapınağında yakın zamanda ortaya çıkarılan yağ kaplarında da yazılı olduğu görülmüştür. Güneş tapınağı gibi, sarayın da yeri bilinmiyor ancak Abusir'de olabileceği tahmin edilmekte. [16]

Neyse ki Sahure'nin anıtsal yapı projelerinden biri bugüne kadar ayakta kalmış; Abusir'deki piramit kompleksi. Bu isim, Grekçedeki Busiris'in Arap versiyonudur ve eski Mısır'da "Osiris'in Evi" anlamına gelen "Pr-vsir" kelimesinden türetilmiştir. Bu isim söz konusu alanın Osiris'e adanmış bir tapınakla ilişkili olduğunu gösterir.

Abusir, kuzeyde Giza ve güneyde Sakkara olmaz üzere iki kabristan (nekropol) arasında yer alır. Sahure bu bölgede bir piramit kompleksi inşa eden ilk firavundur.

Giza ve Sakkara'nın zaten piramit ve mezarlarla dolu olması nedeniyle Abusir'de yeni bir mezarlık (nekropol) kurulduğu düşünülüyor. Buna ek olarak söz konusu alan Abusir Gölü üzerinden Nil Nehri'ne bağlanmış, bu da yapı malzemelerinin yeni mezarlığa tekneyle taşınmasını kolaylaştırmıştır.

Sahure, Abusir'de piramit kompleksi inşa eden ilk firavun olmasına rağmen orada bir anıt inşa eden ilk kişi değildir. Bu başarı onun selefi Userkaf'a aittir.

Abusir'de bir firavun tarafından inşa edilen ilk anıt eski Mısırlılar tarafından "Re'nin Kalesi" anlamına gelen Nekhen-Re olarak bilinen Userkaf'ın Güneş Tapınağı'ydı. Bu, Abusir'deki bilinen ilk güneş tapınağıdır. Ancak Sahure'nin Sekhet-Re'sinden farklı olarak Userkaf'ın güneş tapınağının yeri arkeologlar tarafından tespit edilebilmiştir. [17]

Sahure'nin yerine geçen 5. Hanedan firavunları Abusir'de piramitler inşa etmeye devam ettiler ve burayı bu hanedanlığın ana kraliyet nekropolü haline getirdiler. Bir zamanlar Abusir'de 14 kadar piramit olduğuna inanılır. Ancak bugün sadece Sahure, Neferirkare, Niuserre ve Neferefre'nin piramitleri tanımlanabilmekte.

Buna ek olarak, 5. Hanedan firavunları Abusir'de başka güneş tapınakları inşa ettiler ve bunların sonuncusu, hanedanlığın yedinci hükümdarı Menkauhor döneminde inşa edildi. İlginç bir şekilde Userkaf gibi Menkauhor da piramidini Abusir'in dışında Dahšūr'un (دهشور) yakınında inşa ettirmiştir. Menkauhor'un saltanatından sonra Abusir, firavunlar tarafından terk edilmiş olsa da eski Mısır soyluları arasındaki popülerliğini korumuştur.

KELT YARATILIŞ EFSANESİ

Hazırlayan: A.Kara

KELT YARATILIŞ EFSANESİ

Günümüzde bilimin sayesinde doğal fenomenleri anlamak kolay. Geçmişte böyle olmadığından eski insanların doğada gerçekleşen her olayı ve hayata dair olguları ilahi bir güç ile ilişkilendirmişlerdi. Dolayısıyla bu efsaneler onları okuyan, dinleyen bizler için basit görünse de eskiler için oldukça gerçektiler. Eski uygarlıklarda doğal olan ile doğaüstü arasında bir ayrım yoktu. Bu yüzden doğadaki birçok şeyin dini anlamı vardı. Kelt halkı için de durum aynıydı.

Yüzü boyalı savaşçıları ve gizemli rahipleri (druid) ile bilinen bu halkın kökenleri MÖ. 2000'lere kadar gitmektedir. İstila ettikleri topraklarda dil ve geleneğin yanı sıra mitoloji konusunda da önemli etkileri olmuştur. Zaten tarihte genellikle gördüğümüz şudur: Bir topluluk fethedildiğinde zorla ya da isteyerek fethedenlerin inançlarını benimserler. Bazen bunun sonucunda ortaya çıkan yeni dini yapının istila edilenin mitoloji ve inançlarının etkisi ile şekillenmiş olduğu görülür. Buna örnek olarak Romalıların Mısır tanrıçası Isis'i tanrıları arasına dahil etmesini verebiliriz. 

Kendi dini inançlarını kısmen koruyan, diğer yandan Kelp tanrı ve inanışlarından kimilerini benimseyen Avrupa halkı da kolektif bir din yaratmıştı. Keltler tıpkı bizler gibi mitolojilerine dair fazla yazılı kayıt tutmadıklarından haklarında bilinenlerin çoğu arkeolojik eserlerden toplananlardır. Öte yandan Yunanistan ve Roma'da yazılmış bazı yazılar Keltler hakkında bilgi veriyor olsa da bunların ne derece doğru olduğu, önyargı barındırıp barındırmadığı şüphelidir.

 Kelt inanışları tıpkı eski Türk inanışları gibi daha çok sözlü gelenek ile ilerliyor, insanlar birbirine anlatması sayesinde hayatta kalıyor ve biliniyordu. Bu yüzden Keltlere en büyük zararı Roma vermişti. Çünkü Roma, Kelt sözlü geleneğini ve dinini yaşatma konusunda ön plana çıkan druidleri yani kelt rahiplerini katletmişti. Bunun sonucunda Roma ile benzer tanrılara sahip olan Kelt halkı zamanla Romalılaşarak asimile oldu. [4]

Oyun dünyasından da bildiğiniz druidler Kelt toplumu içinde çeşitli rollere sahipti. Kelt rahipleri öğretmen, şifacı hatta yargıç olarak görev yapan bilgin sınıfıydı. Dinlerinin sözlü geleneğini bilen ve gelecek nesillere aktaracak olanlar da onlardı. Mitoslarını yazıya geçirmedikleri için inançları ve kelt rahipleri hakkındaki yazılı kaynağı ancak Sezar döneminde, onlardan bahsetmesi ile görebiliyoruz.

Kelt rahipleri erken Kelt edebiyatında kahin, peygamber ve büyücü benzeri insanlar olarak tasvir ediliyorlardı. Büyük ihtimalle onların dua ve dini sözleri kutsal kabul edildiğinden onları yazmak yasaktı. Eğer yazıya dökülürlerse kutsallıkları kaybolurdu. [4]

YARATILIŞ

Bilinen efsanelerden biri Donn ve Danu adlı iki tanrıdan bahseden yaratılış anlatısıdır. Bu efsane tabiatla iç içe yaşayan halkların ağaçlara atfettiği kutsiyeti, doğayı ne şekilde anlamlandırdığı, kimi doğa olaylarını nasıl mecazi tariflerle anlattığının en güzel örneklerindendir. Tabiatla iç içe yaşayan ve saygı duyan bir halk oldukları için efsanedeki kimi motifler doğaya saygı duyarak iç içe yaşamış olan Türklerin ve Slavların mitosları ile de benzerlik gösterir.

Efsaneye göre dünyalar bir araya gelmeden çok çok uzun zaman önce yalnızca boşluk vardı. Sonsuzluğun içindeki boşluk özlem duydu. Onun özlem hissi etrafındaki kaosun boşluğu düşünmesine neden oldu. Boşluk birliğin vermiş olduğu yoğun yalnızlık ve özlem ile derin bir uykuya daldı. Uykusu sırasında boşluğa bir rüya gösterildi. Bu rüyada ona olması gerekenler, her şeyin nasıl olacağı gösterildi. Bunun üzerine neşelenen boşluk büyük bir savaş narası ile uyandı. Savaş çığlığı sonrası etrafındaki karanlık kaosa doğru dokuz dalga halinde uzanıp yayıldı.

Büyük boşluk gördüklerine karşı öylesine büyük bir sevgi duydu ki, bölündü, içinden Danu ve Donn adında iki çocuk ortaya çıktı, hiçlikten doğmuşlardı. Danu yaşam tanrıçası, Donn ise ölüm tanrısıydı. [1][2][3] Hiçlikten bir anda var olan ikili etrafa bakındıktan sonra çıktıkları merkeze geri dönerek parıldayan boşlukta birbirlerini izlediler. Öyle büyük bir aşka tutuştular ki merkezin kutsal alevini kalplerinde hissedip hiç yerlerinden kımıldamamak ve ayrılmamak üzere birbirlerine sarılıp kenetlendiler.

"Donn" karanlık olan demektir. Kucaklaştığı eşi Danu onun zıttı olan beyazdır. [1][2] Yani efsanede aydınlık ile karanlığın, zıt kutupların kucaklaşması, bir dualizm anlatısı vardır.

Kucaklaşmalarından bir süre sonra tanrıça Danu doğum yaptı. Doğanlar arasında Briain, Iuchar ve Iucharba adında 3 dev erkek çocuk vardı. Birbirine kenetlenmiş şekilde duran anne ve babasının arasında sıkışıp kalan çocuklar yaşayabilecekleri bir alan bulamamışlardı. Çocuklardan biri olan Briaian etrafına bakındıktan sonra eğer anne ve babaları ayrılmazsa kendisi de dahil olmak üzere tüm çocukların öleceğini söyledi. Kendi aralarında ne yapmaları gerektiği üzerine tartıştılar. Annelerinin sevgisi çocuklar üzerinde ağır basınca Briain çıkış yolu olarak babasını öldürmeye karar verdi.

Öfkesi öyle büyüktür ki tek bir darbe vurmakla kalmayıp, babasını 9 parçaya ayırdı. Büyük aşkını kaybeden ve kıyımını gören tanrıça Danu dehşete kapılarak öylece hareketsiz kaldı. Kapıldığı dehşet hissi yerini korkuya, daha sonra kedere bıraktı. Acı içinde ağlamaya başlayınca gözyaşları öylesine aktı ki "Topraksız Prensler" denen üç oğlu ve doğan ilk çocuklarının tümü gözyaşlarının oluşturduğu akıntıya kapıldılar. Bu yüzden Danu'ya "Cennetin/Göğün Suları" dendi. Onun gözyaşlarının meydana getirdiği gelgitlerin içinde Fomorlar yaşıyordu. Onlar hem deniz ya da toprağın altında yaşadığına inanılan doğaüstü bir dev ırkı olmaları, hem de doğanın yıkıcı, karanlık yönlerini temsil ediyor olmalarıyla gökyüzünde yaşayan Tanrılar Soy'unun tamamen zıttıydılar. [11][12][13][14]

Sürüklenenler arasında aşkı Donn'un beden parçaları da vardı. Tıpkı İskandinav efsanelerindeki Ymir, Çin'deki Pangu, Babil'deki Tiamat gibi Donn'un parçalara ayrılmış bedeni yaratılışta büyük rol oynamıştı. Tacı gökyüzüne, beyni bulutlara, yüzü güneşe, aklı aya, nefesi rüzgara, gözyaşları ile karışan kanı denizlere, eti toprağa, kemikleri taşlara dönüşmüştü. Tohumlarından iki tane kalmıştı. Biri kırmızı, diğeri beyaz olan iki tohum Donn'un etinin oluşturduğu toprağa düşmüştü.

Uzaklardan bakan Danu yeryüzündeki iki tohumu gördü. Bunlardan biri Kızıl Meşe ağacı tohumuydu ve içinde parçalara ayrılan Donn'u barındırıyordu. Bunu gören Danu sevgilisine olanları hatırladı, aralarındaki mesafeden dolayı hüzünlendi. Diğer yandan onun tekrar hayata gelecek olması ile sevinçle dolmuştu, sevdiğine hayranlık duyuyordu. Tekrar ağlamaya başladı, gözyaşları yani özü ölü dünyanın üzerine damla damla düşüyordu.

Kavrulmuş topraklar onun sevgisiyle cennetten akan kutsal sularla ıslandı, tüm arazi boyunca tohumlardan hayat fışkırmaya başladı. Yeryüzünde var olan ilk canlılar Nemedyalılardı. Bunlar toprakların, kumların, çeşitli yerlerin insanlarıydı. İlahi suların sonraki çocukları ile akraba olsalar da onlardan farklılardı. Dünyanın kuzeyinde "Tapınma Ovası" adı verilen bir ovada yaşıyorlardı. Bu insanlar kutsal olduğundan onlara "Nemed" deniyordu. Daha sonra bu tek halktan iki halk ortaya çıkmıştı; Yeryüzünün halkı (Fir Bolg) ve gökyüzünde yaşamaya başlayan Tanrılar Soyu (Tuatha De Danann)

Tanrıçanın gözyaşları ile hayat bulan toprakta kırmızı meşe palamudu kök saldı ve Adair Arazisinin Meşe Ağacı (Bile** Magh Adhair) adı verilen muhteşem bir ağaca dönüştü. Cennetten gelen ilahi sular bu kutsal Meşe ağacını besledikçe besledi. Daha sonra bu Meşe ağacı insani bir form aldı, halkların kralı oldu ve Eochaid* adıyla bilindi.

* Bu adın İskoç İngilizcesine geçişi "Hektor" şeklinde olmuştur.
** İngilizcedeki "safra" değildir. Doğrudan kutsal ağacın adıdır ve anlamı tartışmalıdır. Kelt kültürü ele alındığında bunun büyük ihtimalle meşe ağacı olduğu düşünülür.

Hatırlarsanız parçalara ayrılan Donn'dan geriye iki tohum kaldı demiştim. İşte krala dönüşen kızıl tohumun dışındaki diğer tohum onun kardeşiydi ve kusurlu görülen, boğumlu Porsuk ağacından dönüşmüş olmasına rağmen  rahip olmuştu çünkü soyluydu. 

Eski uygarlıkların çoğunda ana tanrıçanın her şeyden üstün olduğunu, her şeyi var eden olduğunu görürüz. Öyle ki kocası olan tanrıyı bile o var eder, doğurur. Yani kocası aynı zamanda oğludur. Bunu gerçek bir insan ilişkisi gibi düşünmeyin. Doğanın kendisidir bu. Çünkü anne olarak görülen doğa her şeyi doğuran olarak görülmüştür. Bu yüzden onunla ilişkilendirilen tanrı bile ondan doğmuş olmalıdır.

Bunu aklımızda bulundurarak devam edelim. Efsaneye göre yeryüzünde hayat bulmuş olan Meşe tohumu eskiden sevgilisi olan uzaklardaki, gökyüzündeki annesini tanıyıp tekrar onunla birlikte olmak için uğraşmış, yukarıya doğru uzanmıştı. Uzanırken onun yüzünü okşama, yapraklarıyla gözyaşlarını silme gayretiyle uzuvlarını yukarı doğru zorladı.

Sanatta mükemmel olan kral Meşe ağacı (Eochaid) zanaatkar, korkusuz, kurnaz bir savaşçı ve gizli sanatlar ustasıydı. Cennetin suları ile beslenen Meşe birçok tanecik yetiştirdi. Yere düşen taneciklerden bazıları parıldayan harika varlıklara dönüştü. Bunlar arasında Tanrılar Soyu [5] (Tuath De Dannan) için bir zevk ve sevinç kaynağı olan, kadınların kalbine ateş düşüren Aengus (Oengus Mac Og) adlı Üvez ağacı da vardı. Aengus gençlik ve aşk tanrısıydı. [6]

Donn tüm bu kusursuzluğun etrafındaki halkına baktı. Hepsi uyuşuktu, durgundu, yaşarken çürüyorlardı. O günlerde ölüm yoktu. Çevresindekiler aşırılığa kaçınca kuruyup kaldı. Böylece halkı soldu, hastalandı ancak ölmedi.

Donn çevresindeki ıssızlığı görünce rahip kardeşine neler yapılabileceğini danıştı. Finn'in verecek bir cevabı yoktu. Diğer toprakların nerede olduğunu, ne durumda olduklarını görmek isteyen Finn bir yolculuğa hazırlandı. Dalgaların ötesine seyahat eden Finn durumun her yerde aynı olduğunu gördü, dünya ölüydü. Bu yüzden geri derken "yenilenme olabilmesi için ölümün bir zamanı olması gerektiğini" ilan etti. Bu kadim sihir sayesinde Donn ölecek, bedeni dünyayı yenileyecekti. Ruhu denize gitmeli ve dinlenme zamanı gelip kalabileceği bir yer inşa etmeliydi.

Fakat Donn bunları kabul etmedi. Çünkü kardeşinin akraba cinayetiyle lekeleneceğini düşünüyor ve sevgilisinden ayrı kaldığı gibi kardeşinden de ayrı kalmak istemiyordu. Diğer yandan halk Finn'in fikrini destekliyor, ona baskı yapıyordu. Bunun üzerine iki kardeş ovada savaşmaya başladı. Gün boyunca dövüşen iki boğa gibi yorgun düşmüşlerdi. Yorgunluk sancısını ilk hisseden Finn'di. Akabinde kardeşinin bıçakları vücuduna saplanmış ve ölmüştü. Bunun üzerine Finn dokuz dalganın ötesini keşfe çıktı.

Kardeşinin ayakları dibinde öldüğünü gören Donn öfke ve acı hissetti diğer yandan zafer elde ettiği için neşelenip büyüklendi. O kadar çok acı duydu ve büyüklendi ki kalbi ve tüm varlığı paramparça oldu. Böylece Donn büyük ovadan denize düştü. Ruhu Deniz'deki evini inşa etmeye giderken parçalara ayrılan bedeni dünyayı yenilemek üzere dağıldı.

Onun ölümüyle Meşe'nin üç güçlü kökü toprağın derinliklerine indi, etrafı çevreleyip güçlendi ve her biri birer karanlık olacak şekilde büyüdüler. Böylece üçüncü alem yaratıldı ve ruhu orada yaşamak üzere, inşa ettiği, ölen insanların gideceği "Tech Duinn'e" gitti. Tech Duin "Donn'un Evi" ya da "Karanlık Olanın Evi" anlamlarına gelir. Burası ölenlerin toplandığı yerdir. [7][8]

Dünyevi olarak yaşamıyor olsa da Gaeller yani İskoç ve İrlandalılar için tam olarak yok olmamıştı. Donn bu harika Dünya Ağacı ile 3 alemde birden yaşıyordu. Bu bir Meşe ağacıydı. Verdiği kırmızı meşe palamutları insanlara besin ve koruma sağlıyor, Tanrılar Soyu'nu mutluluk veriyordu. Cennetin Beyaz İneği Danu ile öteki alemin Kara Boğası Donn arasındaki aşk devam ediyordu. Onların arasındaki aşk ve sevgi sayesinde kozmos var olmaya devam etmişti.

Ölüp dokuz dalganın, boşluğun ötesini keşfe çıkan kardeşi Finn ruhlar aleminde de kralına hizmet etmeye devam etti. Peki nasıl hizmet ediyordu? Daha önce öldüğünden bilinmeyen yerleri keşfetmişti. Yolları bilen ve ilk keşfeden olduğu için ülkeye giden geçitleri koruyor, yanındaki yardımcıları ve tazıları ile birlikte yeni ölmüş olanların ruhlarını toplamaya çıkıyorlardı. Keltlerin inancında buna Büyük Av denir. Bu Büyük Av gününde insanlar mezarlıklarda bir Porsuk ağacı buluyor ve beraberindeki kara köpekleri mezarlığa gömüyorlardı. Bran adlı tazı ölüleri getiriyor, efendisi Finn ölen ruhları arayıp buluyordu. Bulunan ruhlar arasından layık olanlar Finn'in tazılarının ulumaları ile ilan edilip "Karanlık Olanın Evi'nde" yaşamaları üzere yönlendiriliyordu. Ev'e gelen ruhlar Donn ve Tümseğin İnsanları (Daoine sìth [9]) tarafından yargılanıyordu. Tümseğin İnsanları adı verilenler muhtemelen önemli Kelt ataları ve doğa ruhlarıydı. Donn yargılama bittikten sonra "Toprağın Çocukları" dediği bu çocuklarını yani ruhları bulundukları zaman içinde ölümlüler dünyasının kapısına götürüp teslim ediyordu.

Layık olmayan ve tazıların ulumadığı ruhlar kederine terk edilir, kabuk bağlayıp pul pul olarak amaçsızca gezinirdi. [10]

ANALİZ & DETAYLAR

Bu yaratılış efsanesindeki bazı noktaların üzerinde durmak istiyorum.

Efsanede Anne ile Baba'dan var oluş, ölen babanın yeniden dirilerek oğul ve eş olarak dünyaya gelip sonrasında tekrar ölmesi motifi var. Birkaç kez "Tanrılar Soyu" terimini kullandım. Bunlar Yukarı Alem'in tanrılarıdır. Bu tanrıların ana tanrıçanın çocukları olması, aynı zamanda ölen babanın onun sayesinde tekrar dirilmesi ana tanrıçanın her şeyden üstün olduğunu gösterir.

Donn ve Danu'nun yaratılışına baktığımızda yaratılışın ilkel kaosun bölünmesi ile başladığını görüyoruz. Çocuklarının babalarını öldürdükten sonra yeryüzüne sürüldüğü anlatılıyor. Hatlarıyla tamamen aynı olmasalar da tanrıya karşı gelen, daha sonra ceza olarak yeryüzüne gönderilen varlıklara dair efsanelerle ortak yönlere sahip.

Efsane alışılmışın dışında bir yöne sahip. Mitoslarda genellikle toprak yani yeryüzü kadın olurken gökyüzü erkek olur. Böylece yağan yağmurlar ile erkeğin toprağı döllediği düşünülür. Kelt efsanesinde oldukça farklı bir bakış açısı var. Alışılmışın aksine gökyüzü tanrısı kadın, yeryüzü erkek. Üstelik hayatın başlaması ve doğanın canlanması erkeğin döllemesi ile değil annenin çektiği özlem, acı ve sevgiden kaynaklanan gözyaşı sayesinde oluyor. Daha sonra yeraltı tanrısına dönüşen Baba'nın (Meşe/Donn) ölenlerin yanına gideceği bir karaktere dönüştüğü görülüyor.

Keltler için ağaçların kutsallığını kolayca fark edebiliyoruz. Özellikle Meşe ağacı ağaçların kralıdır ve kutsaldır. Bu yüzden yaratılış anlatısındaki kral da meşe ağacı ile bağlantılıdır.

Kralın rahip kardeşi Finn, Gal irfanındaki şamanik bir karakterdir. Daha önceleri Pan-Kelt tanrısı olarak tapınılmış, kahin, bilge ve şair yönleriyle ortaya çıkmış bir tanrıdır. [Fingan, Fionn, Finnbennach, Findbharra gibi farklı adlarla tapınılmıştır.] Onun porsuk ağacı ile ilişkilendirilmesinin birçok nedeni vardır. Bunlardan en önemlisi geçmiş zamanlarda insanların mezarlıklara porsuk ağacı dikiyor olmasıydı. Yeni mezarlık alanına ilk kez biri gömüleceği zaman buraya aynı zamanda siyah bir köpek getiriliyordu. Bu Finn'in tazılarını, özellikle tazısı Bran'ı simgeliyordu. (Bazı efsanelerde Bran'dan beyaz bir tazı olarak bahsedildiği olmuştur.) Porsuk ağacı ile ilişkilendirilmesinin başka bir nedeni boğumlu ve çarpık olan bu ağacın meşe ağacına kıyasla kusurlu görünüyor olmasıydı.

Diğer yandan gençlik ve aşk tanrısı Aengus, Gal kültüründe büyülü, koruyucu, hayat veren ve iyileştirici özellikleri olduğuna inanılan Üvez ağacı ile ilişkilendirilmişti. Kırmızı meyveleri Tanrılar Soyu için neşe kaynağı olmuştu.

Bu noktada eski insanların doğayı ne kadar detaylı şekilde gözlemlediğini anlayabiliriz. Bunlar rastgele seçilmiş ağaçlar değillerdir. Yaşlanmayan Porsuk ağacının aksine meşe ve üvez ağaçları yıllık döngünün içinde yaşarlar. Meşe ve porsukağacı ile karşılaştırıldığında üvez ağacı çok daha pürüzsüz ve genç göründüğünden gençlik ve aşk ile ilişkilendirilen de oydu.

ANTİK MISIR DİNİNDE 42 SAFLIK BEYANI VE 10 EMİR

Hazırlayan: A.Kara

42 SAFLIK BEYANI VE 10 EMİR

Eski Mısır dininde kişi öldüğünde ölüler alemi olan Duat'a gider, burada kalbi teraziye konur ve iyiliğin tüyüne karşı kalbi tartılırdı. İbrahimi dinlere günah ve sevapların tartılması olarak geçen bu inanışta önemli bir detay vardır. Ölüler Kitabında detaylıca anlatılan Kalbin Tartılması işlemi sırasında kalbi tartılan kişi oradaki tanrıça Maat'ın yargıçlarının bakışları altında 42 maddeden oluşan Saflık Beyanını okumalıdır. Bu, yargılanmadan önce ölen kişiye tanınan bir fırsattı.

Maat'ın yargıçlarına karşı yapılıyordu; Çünkü Maat adaletin, doğrunun, bilginin, yasaların, ahlakın, uyumun ve kozmik dengenin tanrıçasıdır. Kalbin Tartılması sırasında kişinin kalbine karşı Maat'ın tüyünün konmasının nedeni de budur.

Maat'ın yargıçlarına yapılan Saflık Beyanları kişisel olduğundan mezardan mezara farklılık gösterse de temel itibariyle günah kavramları aynıdır. Bunlar tanrıça Maat'ın kanunları değil de Maat'ı memnun etmek için onu okuyacak kişinin hayattayken yaptıkları ya da yapmadıklarının beyanıdır. [4]

42 maddeden oluşmasının nedeni, Nebseni papirüsünde Maat'ın yardımcı yargıçları olan 42 tanrıdır.[7] Bu 42 tanrı, Mısır'ın 42 eyaletini temsil eder ve "yaşamları boyunca Maat'tan beslenen gizli Maat tanrıları" olarak adlandırılırlar. Bunlar sunular kabul eden küçük kademeli ilahlardır. [4]

Yani aslında her bir madde ile bir tanrı ya da tanrıçaya ifade verilmekte ve itirafta bulunulan her bir tanrı ile Mısır'ın bütünlüğü vurgulanır. Bu küçük dereceli tanrı ve tanrıçaların adlarını Ölüler Kitabı'ndaki Nebseni Papirüsünde görmek mümkündür.

Ölünün okuduğu 42 Saflık Beyanı Musevilikteki 10 Emir'in temelini oluşturur şekildedir ve kutsal olduğu söylenen kitaplardaki günah kavramından daha iyi ahlaki hatlara sahiptir. Söz konusu 42 madde şöyledir:
  1. Günah işlemedim.
  2. Şiddet kullanarak soygun yapmadım.
  3. Çalmadım.
  4. Erkek ve kadınları öldürmedim.
  5. Tahıl çalmadım.
  6. Sunuları çalmadım.
  7. Tanrıların mallarını çalmadım.
  8. Yalan söylemedim.
  9. Yiyecekleri taşımadım.
  10. Küfür etmedim.
  11. Zina etmedim, erkeklerle yatmadım.
  12. Kimseyi ağlatmadım.
  13. Kalbi yemedim (Boş yere üzülmedim, pişmanlık duymadım)
  14. Hiçbir erkeğe saldırmadım.
  15. Hilekar değilim.
  16. Ekili araziyi çalmadım.
  17. Kulak misafiri olmadım (başkalarının sırlarını dinlemedim)
  18. Hiçbir erkeğe iftira atmadım.
  19. Haklı bir sebep olmadan kızmadım.
  20. Hiçbir erkeğin karısına ahlaksızlık yapmadım.
  21. Hiçbir erkeğin karısını ahlaksızlaştırmadım (burada önceki iddiasını yenileyerek başka bir tanrıya hitap eder)
  22. Kendimi kirletmedim.
  23. Hiç kimseyi korkutmadım.
  24. Yasayı çiğnemedim.
  25. Kızmadım.
  26. Kulaklarımı gerçeğin sözlerine kapatmadım.
  27. Dine küfretmedim.
  28. Şiddet adamı değilim.
  29. Çekişme kışkırtıcısı ya da barış bozan biri değilim.
  30. Acele ile yargılamadım ya da hareket etmedim.
  31. Konuları merak etmedim.
  32. Konuşurken sözlerimi çoğaltmadım
  33. Kimseye zulmetmedim, kötülük yapmadım.
  34. Kral'a karşı büyücülük yapmadım (ya da küfretmedim)
  35. [Akması gerektiği zaman] suyun akışını hiç durdurmadım.
  36. Asla sesimi yükseltmedim. (kibirli ya da öfkeli konuşmadım)
  37. Tanrı'ya küfretmedim, lanet okumadım.
  38. Kötü bir öfkeyle hareket etmedim.
  39. Tanrıların ekmeğini çalmadım.
  40. Khenfu keklerini ölülerin ruhlarından alıp götürmedim.
  41. Çocuğun ekmeğini kapmadım, şehrimin tanrısını hor görmedim.
  42. Tanrıya ait sığırları öldürmedim. [5][6][1]

Şimdi bir de 10 emire bakalım:
  1. Tanrı YHVH'ten başka ilah(lar)ın olmayacak.
  2. Kendine yukarıda, gökte; aşağıda, yerde; veya derinlerde, yeraltında yaşayan put(lar) yapmayacaksın; onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin.
  3. Tanrın YHVH'in ismini boş yere anmayacaksın.
  4. Haftanın altı günü çalışacak ve dünyevi işlerini yapacaksın; haftanın son günü, yedinci gün mukaddes Şabat günündeyse bütün işlerini bırakacak ve Tanrın YHVH'e ibadet edeceksin. O gün, Sebt'tir.
  5. Annene ve babana hürmet edeceksin.
  6. Öldürmeyeceksin.
  7. Zina etmeyeceksin
  8. Çalmayacaksın.
  9. Komşu(ları)na karşı yalan yere şahitlik yapmayacaksın.
  10. Komşu(ları)nın, yakın(lar)ının mülklerine tamah etmeyeceksin.

Fark edebileceğiniz gibi 10 emir, Mısır dinindeki 42 maddenin sayıca azaltılmış ve Tanrı faktörünün daha ağırlık kazandırılmış halidir. Tevrat'ta yazanlara göre Musa bir Mısırlıdır. Dolayısı ile Mısır'da büyümüş olan Musa Mısır tanrı ve tanrıçalarına taparak büyümüştür. Bu yüzden Maat'ı ve 42 Saflık Beyanı'nı biliyor olmalıdır. 

Mısır dinindeki Saflık Beyanları birer kanun olmadığından kişiden kişiye farklılık gösterebildiği için, farklı mezarlardan çıkan beyanlarda ölülerin şöyle beyanları yer alır:
  • Hizmetkarlara kötü muamelede bulunmadım.
  • Kimseye benim adıma cinayet işlemesi için emir vermedim. [2][1]
  • Yalancı şahitlik yapmadım.
  • Aç olana ekmek verdim, susamışa su ve çıplak olana elbise verdim. [3][1]

Henüz ortada Musevilik, Hristiyanlık ve İslam gibi dinler yokken, çoktanrılı eski Mısır dininin sahip olduğu ahlaki çizgi İbrahimi dinlerle neredeyse aynıdır.

Örneğin Mısır dini insanları köleleştirmeyi ve zorla çalıştırmayı uygunsuz bir davranış ya da günah olarak görmemiştir. Durum İbrahimi dinlerde de aynıdır. Yahudiler dinlerini Eski Mısır dininden ve çevre topluluklardan duydukları ile inşa ettiğinden kölelik sistemi onlara da geçmiş, buradan da Kur'an'a geçerek varlığını devam ettirmiştir. Bu yüzden Kur'an'da köleliği ve cariyeliği yasaklayan hiçbir ayet yoktur.

İbrahimi dinlerde ahlaklı olmanın ya da iyilik yapmanın nedeni tanrı ve cehennem korkusudur. Cehennem korkusu içindeki kişi yaptığı iyiliklerle tanrıyı ikna edecek seviyeye geldiğinde cennetlik olur. Yani kişi içinden geldiği için, sadece iyilik yapmak için değil de çıkar ya da tehdit ilişkisi içinde hareket eder.

Söz konusu dinleri etkileyen Mısır dininde de durum aynıdır. Kişiler yeraltı diyarında tekrar doğma hakkı kazanarak cennete gitmek için iyilik yapar ve kötülükten uzak dururlar. Yine ödül-ceza sistemine dayalı ahlak söz konusudur. Bu yüzden kişi hayattayken olabildiğince iyi olmaya çalışır ve öldüğünde Osiris ve 42 Maat yargıcının karşısına çıkarak onlara uzak durduğu kötülükleri ya da yaptığı iyilikleri sıralar. Akabinde "kalbim temiz, kalbim temiz, kalbim temiz" diye de ekler. Çünkü dönem insanının inanışına göre tüm iyi ya da kötü eylemlere karar vermeyi sağlayan, yani beyin işlevini gören organ kalptir. Bu inanışın yansımalarını Kur'an'da da görmek mümkündür.

Bir nokta daha var ki Antik Mısır'ın Büyük Yargılama metinlerinde kişi yaptıklarını anlattıktan sonra diğer aşamada kalbi dile gelip konuşmaya başlar. Bu inanış değişim geçirerek İbrahimi dinlerde kişi yargılanırken günahlarını saklayamayıp itiraf edeceği, hatta organlarının bile onun yerine konuşacağı inanıcına zemin hazırlamış olabilir.

MUHAMMED'E NEDEN YAZDIRMADILAR? (Kırtas Olayı)

Hazırlayan: A.Kara

ÖMER MUHAMMED’E NEDEN YAZDIRMADI ? (KIRTAS OLAYI)

Rivayet ve hadislere Kur’an ayetleri ile birlikte baktığımızda Ömer’in Kur’an’a etkisinin ne denli büyük olduğunu görürüz. Öyle ki kimi ayetlerin Ömer ile Muhammed arasındaki konuşmalar, fikir ayrılığı yaşadıkları durumlar üzerine indiği, Allah’ın Ömer’i haklı bulurcasına onun görüşlerini vahiy ettiği görülür. Yani Ömer, Muhammed ve takipçileri üzerinde oldukça etkili biridir. Bunun örneklerinden biri “kalem kağıt” olayı olarak da bilinen Kırtas hadisesidir.

Kur’an’dan sonra en güvenilir kaynak olarak kabul edilen Kütübü Sitte’de yer alan bu olaya göre İslam peygamberi ölüm döşeğindeyken çevresindekilerden kalem kağıt ister. Rivayetlerde yazdığına göre ölmeden önce bir şeyler yazmak istemesinin nedeni ölümünden sonra Müslümanların sapmalarını, yoldan çıkmalarını engellemektir. Fakat Ömer Muhammed’in yazı yazmasına engel olur. Bu yüzden Şiiler tarih boyunca Ömer’e tepki gösterip eleştirmişlerdir. Çünkü onların görüşüne göre eğer Ömer tarafından engellenmeseydi Ali’nin halife olmasını vasiyet edecekti, yazacağı buydu.

Şimdi ehli sünnet kaynaklarında bu konuyla ilgili yer almış rivayetlere bakalım.

حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُوسَى، أَخْبَرَنَا هِشَامٌ، عَنْ مَعْمَرٍ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ لَمَّا حُضِرَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ـ قَالَ وَفِي الْبَيْتِ رِجَالٌ فِيهِمْ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ ـ قَالَ ‏"‏ هَلُمَّ أَكْتُبْ لَكُمْ كِتَابًا لَنْ تَضِلُّوا بَعْدَهُ ‏"‏‏.‏ قَالَ عُمَرُ إِنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم غَلَبَهُ الْوَجَعُ وَعِنْدَكُمُ الْقُرْآنُ، فَحَسْبُنَا كِتَابُ اللَّهِ‏.‏ وَاخْتَلَفَ أَهْلُ الْبَيْتِ وَاخْتَصَمُوا، فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ قَرِّبُوا يَكْتُبْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كِتَابًا لَنْ تَضِلُّوا بَعْدَهُ‏.‏ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ مَا قَالَ عُمَرُ، فَلَمَّا أَكْثَرُوا اللَّغَطَ وَالاِخْتِلاَفَ عِنْدَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ قُومُوا عَنِّي ‏"‏‏.‏ قَالَ عُبَيْدُ اللَّهِ فَكَانَ ابْنُ عَبَّاسٍ يَقُولُ إِنَّ الرَّزِيَّةَ كُلَّ الرَّزِيَّةِ مَا حَالَ بَيْنَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَبَيْنَ أَنْ يَكْتُبَ لَهُمْ ذَلِكَ الْكِتَابَ مِنِ اخْتِلاَفِهِمْ وَلَغَطِهِمْ‏.‏

Peygamberin ölüm vakti yaklaştığında aralarında Ömer bin. Hattab’ın da bulunduğu adamlara “Yaklaşın, size bir yazı yazmama izin verin ki ondan sonra yoldan sapmayasınız.” dedi. Ömer dedi ki: “Peygamber ağır hasta, bizde Kur’an var, Allah’ın kitabı bize yeter.” Evdeki insanlar birbirlerine ters düştü ve aralarında tartışmalar yaşandı. Bazıları: “Yaklaşın da Resulullah size sapmayacağınız bir yazı yazsın” dedi. Bir kısmı da aynen Ömer’in söylediğini söyledi. Önünde çok gürültü patırtı koparıp ihtilafa düştüklerini görünce Peygamber onlara: “Gidin ve beni yalnız bırakın” buyurdu.

İbni Abbas şöyle derdi: “İhtilaf ve tartışmaların onlar için Resulullah’ın bu yazıyı yazmayı engellemesi büyük bir felaketti.”
[1]

Başka bir rivayet şöyledir:

حَدَّثَنَا قَبِيصَةُ، حَدَّثَنَا ابْنُ عُيَيْنَةَ، عَنْ سُلَيْمَانَ الأَحْوَلِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ أَنَّهُ قَالَ يَوْمُ الْخَمِيسِ، وَمَا يَوْمُ الْخَمِيسِ ثُمَّ بَكَى حَتَّى خَضَبَ دَمْعُهُ الْحَصْبَاءَ فَقَالَ اشْتَدَّ بِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَجَعُهُ يَوْمَ الْخَمِيسِ فَقَالَ ‏"‏ ائْتُونِي بِكِتَابٍ أَكْتُبْ لَكُمْ كِتَابًا لَنْ تَضِلُّوا بَعْدَهُ أَبَدًا ‏"‏‏.‏ فَتَنَازَعُوا وَلاَ يَنْبَغِي عِنْدَ نَبِيٍّ تَنَازُعٌ فَقَالُوا هَجَرَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم‏.‏ قَالَ ‏"‏ دَعُونِي فَالَّذِي أَنَا فِيهِ خَيْرٌ مِمَّا تَدْعُونِي إِلَيْهِ ‏"‏‏.‏ وَأَوْصَى عِنْدَ مَوْتِهِ بِثَلاَثٍ ‏"‏ أَخْرِجُوا الْمُشْرِكِينَ مِنْ جَزِيرَةِ الْعَرَبِ، وَأَجِيزُوا الْوَفْدَ بِنَحْوِ مَا كُنْتُ أُجِيزُهُمْ ‏"‏‏.‏ وَنَسِيتُ الثَّالِثَةَ‏.‏ وَقَالَ يَعْقُوبُ بْنُ مُحَمَّدٍ سَأَلْتُ الْمُغِيرَةَ بْنَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ جَزِيرَةِ الْعَرَبِ‏.‏ فَقَالَ مَكَّةُ وَالْمَدِينَةُ وَالْيَمَامَةُ وَالْيَمَنُ‏.‏ وَقَالَ يَعْقُوبُ وَالْعَرْجُ أَوَّلُ تِهَامَةَ‏.‏

“İbn Abbas şöyle diyor: ‘Perşembe günü, Perşembe gününün ne olduğunu sen ne bilirsin?” der ve yeri ıslatıncaya kadar ağlar.”

Dedi ki: “Resûlullah'ın hastalığı Perşembe günü ağırlaştı, “Bana bir kemik getirin de size bir yazı yazayım ki ondan sonra asla yoldan sapmayasınız.” dedi. Sonra oradakiler ihtilafa düşüp münakaşa etmeye başladılar, oysa ki Peygamberin yanında tartışmak doğru değildir.

Onlar : “Resulullah ağır hastadır” dediler. O zaman Peygamber dedi ki: “Beni yalnız bırakın, içinde bulunduğum durum, hakkımda söylediklerinizden daha hayırlıdır”.

Sonra onlara üç şey emretti: ‘Müşrikleri Arap yarımadasından çıkarın. Görüşmeye gelen heyetlere, benim yaptığım gibi ikramda bulunun ve hediyeler verin. Üçüncüsünü unuttum.”
[2]

Bu rivayette Muhammed’in hakkında söylenenlere neden sitem ettiğini, yanındakilerin hakkında ne dediklerini aynı olayı anlatan farklı bir rivayetteki ifade ortaya koyuyor. Çünkü aralarından kimileri yazı yazmak isteyen Peygamber için “Ona ne oluyor? (Sizce) delirmiş (ağır hasta) mi? Durumunu anlamak için ona sorun.” derler. [3]

فَقَالُوا مَا شَأْنُهُ أَهَجَرَ اسْتَفْهِمُوهُ فَذَهَبُوا يَرُدُّونَ عَلَيْهِ‏.‏

Kimi rivayetlerde “Gerçekten Resulullah sayıklıyor” dedikleri yazar. [4]

فَقَالُوا إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَهْجُرُ ‏.‏

Bunun üzerine Muhammed onları huzurundan kovar, ki rivayetlerin genelinden anlaşılacağı üzere bu tartışmaya neden olan kişi Ömer’dir. Onun söyleminden sonra kimileri aynı şekilde Muhammed’in bir şeyler yazmak istemesine karşı çıkarlar.

Anlatım yönüyle diğerlerinden farklı olan ve İbni Sa’d da yer alan bir rivayet yine Buhari, Müslim gibi kaynaklarda yer alan rivayetleri destekler şekilde Ömer’in Muhammed’in bir şeyler yazmasına karşı çıkışını anlatır:

“Biz Nebî (sav)’in yanındaydık. Bizimle kadınların arasında perde vardı. Resulullah (sav) “Beni yedi ayrı kuyudan alınmış su ile yıkayın ve bana kağıt ile kalem getirin ki, ondan sonra asla dalalete düşmeyeceğiniz bir yazı yazayım.” dedi. Kadınlar, “Resulullah’ın isteğini yerine getirin.” dediler. Ben, “Siz susun. O hastalandığında gözlerinizden yaşlar akar, iyileşince de boğazına sarılırsınız.” dedim. Resulullah (sav) ise, “Onlar sizden hayırlıdır.” dedi.” [5]

Bunlara ek olarak belirtmekte fayda var ki İbni Sa’d’da yer alan bir rivayette daha güvenilir olan ehli sünnet kaynaklardaki rivayetlerle ve Muhammed’in ölümüne dair anlatılarla uyumsuz bir şekilde olaydaki kişi Ömer değil de Ali olarak önümüze çıkar. Şöyle yazar:

“Resulullah’ın hastalığı ağırlaştığında, “Ey Ali, bana bir şey getir de, benden sonra ümmetimin dalalete düşmemesi için yazayım.” dedi. Getirmeden önce vefat eder korkusuyla, “Ben onu aklımda tutarım.” dedim. Onun başı göğsümde olduğu halde, namazı, zekatı ve kölelere iyi davranılmasını vasiyet etti. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet edilmesini emretti. Sonra da ruhunu teslim etti. Her kim bu şekilde şehadet getirirse ona cehennem haram olur.” [6]

Fakat gördüğünüz gibi daha güvenilir olarak kabul edilen Buhari ve Müslim gibi onca sünni hadis kaynağı bu kişiden Ömer olarak bahseder. Muhammed’in ne yazmak istediği belirsiz olsa da Şiilerin görüşüne göre Ali’nin halife olacağını yazacaktır ve Ömer bunu engellemiştir. Bu yüzden Şiiler arasında zaman içinde Ömer’e karşı artan bir nefret oluşmuştur.

Muhammed’in ölümü ile ilgili rivayetlerden yola çıkılarak onun bu olaydan birkaç gün sonra öldüğü ve muhtemelen bu süre zarfında yazamadığı şey her neyse onu sözlü olarak insanlara bildirmiş olması gerektiği söylenir. Fakat eğer söz konusu kimin halife olacağı ise rivayetlere bakıldığında ölmeden önce bu konuda net bir açıklama yapmış değildir. Örneğin şöyle bir rivayet vardır:

“Bana baban Ebubekir’i ve kardeşini (Abdurrahman’ı) bir yazı yazmam için çağır. Çünkü gerçekten ben, bir temenni edicinin şöyle temenni etmesinden ve ben öldükten sonra “ben bu işe (hilafete) daha layığım.” demesinden korkuyorum.

Sonra Resulullah, Allah ve mü’minler ancak Ebubekir’e razı olur.” değerlendirmesini yaparak bundan vazgeçmişti."
[7]

Bu rivayete göre kendisi halife seçmiyor da “zaten halk Ebubekir’i seçecektir” diyerek bu konuda herhangi bir açıklama getirmiyor.

Eğer “halife şu kişi olacaktır” deseydi ölümü sonrası yaşanacak birçok siyasi çekişmenin, Müslümanın Müslümanı öldürmesinin önüne geçebilirdi.

İki rivayet var ki Şiilerin iddiası ve Kırtas hadisesi konusunda oldukça önemliler.

İlk rivayete göre Muhammed’in amcası Abbas, Muhammed’in hastalığı sırasında, başkanlığın, Haşimoğulları’ndan çıkmaması için bazı girişimlerde bulunmuştur. Bunun için bir gün Ali, hasta olan

Muhammed’in yanından çıkınca onun hastalığı hakkında bilgi alır ve “Görmüyor musun? Allah’ın Elçisi bu hastalıktan ölmek üzeredir. Ben, Abdülmuttalip oğullarının ölecekleri sırada yüzlerinin ne duruma geldiğini bilirim. Haydi Allah’ın Elçisi’nin yanına gidelim de bu işi (yönetim) kime bırakacağını soralım. Bize bırakıyorsa bunu bilelim. Bizden başkasına bırakıyorsa kendisiyle konuşalım, bizim için tavsiyelerde bulunsun” deyince, Ali, “Biz bunu Allah’ın Elçisi’ne sorunca, o da bunu bize vermeyecek olursa, artık bir daha bunu bize vermezler. Onun için ona böyle bir şeyi asla sormam” der. [8]

İkinci rivayet şöyledir: Abdullah bin Abbas’a “Tanrı elçisi vasiyetlerde bulundu mu?” diye sordum. O, “Hayır, bulunmadı” dedi. Ben “bu nasıl oldu? Diye sorduğumda,O “Allah’ın Elçisi, “Ali’yi bana çağırınız” dediğinde, Ayşe, “Ebû Bekir’i çağırmayacak mısın?” , Hafsa da: “Ömer’i çağırmaya adam göndermeyecek misin?” dedi. Bunun üzerine hepsi Peygamber’in huzurunda toplandılar. Tanrı elçisi “Evlerinize dönün, bir işim olursa ben sizi çağırırım” dedi. [9]

Tüm bunlara bakıldığında Muhammed ölüm döşeğindeyken çevresindekilerin “kim halife olacak” derdine düşüp bu güçlü makama sahip olmayı dilediği açıktır. Muhammed Ali’yi çağırtınca Ayşe ve Hafsa’nın da babalarını çağırttığı, onlar gelince Muhammed’in hepsini huzurundan gönderdiği rivayete bakılınca insanın aklında yaşanmış olabilecek onlarca ihtimal beliriyor. Tabi Ebubekir’i övdüğü hadisleri de unutmamak gerekiyor.

Diğer yandan, eşleri ile kavga edince, cariyesini kendine yasaklayınca veya Yahudiler kendisi ile alay edince ayet gönderen Allah nedense büyük sorunlara yol açacak daha önemli bir konuda, halifenin kim olacağı konusunda hiçbir ayet göndermiyor. Müslüman arkadaşlara sesleniyorum. Elinizi vicdanınıza koyup, gerçekten akıllıca düşünüp samimi olarak cevap verin. Hangisi daha önemli bir konu:
  1. Muhammed’in cariyesi Mariye’yi kendine yasaklayıp eşlerinden kimilerini boşamaya kalkması. (Tahrim, 1-5)
  2. Ölümünden sonra imametin, halifeliğin kime geçeceği, yönetimi kimin ele alacağı.

Birincisi hakkında ayet var ama çok daha önemli olan, dinin ve inananların kaderini belirleyecek olan ikincisi hakkında yok. Böyle bir kutsal kitap olabilir mi? Gerçi, Kur’an’ın Muhammed’in ölümünden yıllar sonra zar zor bir araya getirilebildiğini hatırlayınca insanın tekrar “böyle bir kutsal kitap olabilir mi?” diye sorası gelmiyor değil.

Kırtas hadisesi ile ilgili rivayetlere bakınca bazı soruları sormak gerekiyor:

1) Ömer Muhammed’in yazı yazmasına neden engel oluyor?

2) Yanındaki kişilerden bazıları “yoksa o delirdi mi?” ya da “sayıklıyor” gibi sözler söylüyorlar. Hani peygambere hürmet edip tevazu gösteriyorlardı? Yoksa O’nun yatağa düştüğünü görünce gevşeyip güçlü gördükleri kişilere yanlamaya mı başladılar?

3) Birçok rivayette Ali Muhammed’in cenazesiyle ilgilenirken Ebubekir ve Ömer’in halifelik konusuyla uğraştıkları, daha sonra Ebubekir’in halife ilan edildiği yer alır. [10] Bu durumda Şiilerin ya da kimi insanların halifelik konusunda oyun oynandığını düşünmesi normal değil midir?

4) Necm suresi 3. ayette “O, nefis arzusu ile konuşmaz.” deniyor. Buna karşın Kırtas hadisesine dair rivayetler gerçekse Ömer’in aslında Muhammed’e inanmadığı, iktidar dengeleri için yanında saf aldığı sonucu ortaya çıkmıyor mu?

5) Allah’ın böylesi önemli bir konu hakkında emir göndermemiş olmasını nasıl açıklıyorsunuz? Mantıklı buluyor musunuz?

ESKİ BİR HRİSTİYAN'IN DİNDEN ÇIKIŞ SÜRECİ


VAFTİZLİ BİR HRİSTİYAN'IN DİNDEN ÇIKIŞ HİKAYESİ

Tatlı su Müslümanı diye tabir edebileceğimiz bir ailede büyüdüm. Anne ve babam ilkokul terkti. Okuma yazmaları yok denecek kadar azdı. Sorsan Müslümandılar ama namazı bayramdan bayrama kılarlardı, annem namaz kılmayı da bilmezdi.

İlkokul ikinci sınıfta arkadaşımın isteğiyle okul çıkışı camiye giderdik. Nasıl abdest alınır, nasıl namaz kılınır bilmez çevremdeki insanlara bakarak tekrar ederdim. Birkaç defa camiye gittikten sonra cami imamı bir kitap vermişti, İslam inancını anlatıyordu kitap, daha çok abdest ve namaz ile alakalıydı. Sevinçle eve gidip okumamın yettiği kadarıyla okumuştum o kitabı. Oradan taşındıktan sonra başka bir okula kaydım yapıldı ve camiye sadece arkadaşlar gidelim dediği vakit giderdim. Bir de annemin zorladığı zamanlarda. Kur'an kursuna gitmem için de zorlardı annem ama ben kaçardım. Nedense sevmemiştim o kursu. Dilimin dönmediği bir dili anlamını bilmeden ezber yapmaya yönelik olduğu için olsa gerek. Tabi biraz imamın davranışının da etkisi vardı bunda.17 yaşıma kadar soran olursa Müslümandım işte ama Muhammed'i değil de İsa'yı sevmişimdir daha çok. Nedendir bilmem iki şey ilgimi çekerdi, bunlardan biri İsa diğeri ise Şeytan. Hristiyan temalı filmlerden etkilendiğimi sanmam. Televizyon geç geldiği gibi internette geç gelmişti bizim eve. Belki de çarmıh hikayesi idi beni etkileyen ve diğerlerine göre daha hümanist oluşu. Ama ben yine de Müslümandım, tatlı su Müslümanı işte.

17 yaşımda bir işe girdim. İki ustam vardı kardeşti onlar. Biri Alevi diğeri Deist. İş yerinde mola saatlerinde ara ara siyasi bazen de dini muhabbetler olurdu. Ne siyasetle ilgim vardı ne de dinle. O zamanlar tatlı su Müslümanlığım tutmuş olsa gerek ismini vermeyeyim başımıza dert olmasın, malum şahıs hocanın kitabını okuyup soruları doğru bilene umre ödülü vardı. O yarışmaya katılmaktı niyetim. Peygamberin hayatıyla ilgiliydi kitap. İş yerinde dönen sohbetler ilgimi çekmeye başlamıştı konuşulan konulara yabancıydım ve ne kadar çok şey bilmediğimi fark ettim. Okumayı sevmeyen bende okuma isteği başlamıştı, öğrenme isteği. Aklıma sorular geldikçe sorular soruyordum ustalarıma, onlar da anlatıyordu ama bir müddet sonra sorularımdan bunaldılar haliyle. Yarışmadan ve kitaptan bahsettim ustama tavsiye etmedi onu bana. Felsefe oku dedi. Bende maaş aldıkça felsefe, edebiyat ve dinle ilgili kitaplar aldım evime. Okuyup araştırdıkça tiksindim İslam'dan. Sebebini burada anlatmama gerek yok biliyorsunuz işte çoğunuz.

Bir gün bulunduğum şehirde kilise olduğunu öğrendim. O zamana dek duyduğum tek şey şarap içip alem yaptıklarıydı. Merak ettim gittim. Evangelist bir Protestan kilisesiydi. İçeriye girdiğimde bir Pastor topluluğa vaaz veriyordu. Baya coşkulu bir anlatıma sahipti, oldukça akıcı ve etkili konuşuyor beden dilini de beraberinde oldukça etkili kullanıyordu. Noel'miş o gün vaazdan hemen sonra tanıştılar benimle çok değil en fazla 20 kişi vardı. Ortada ne lıkır lıkır içilen bir şarap vardı ne de dansöz. Alt katta bir yemek masası kurulmuştu, indik oraya oturdum bir köşeye. Ellerini kaldırdı pastor ve cemaat. Benim ellerim dizlerimin üstünde seyrettim sadece. Dua ettiler ve duanın ardından yemek yedik. Sonrasında hediyeleştiler birbirleriyle. İçlerinden biri İncil vermişti bana. Camide oluşan atmosferden daha sıcaktı oradaki atmosfer. Hoşuma gitmişti bu. Ertesi gün ustama gösterdim İncili, okumak istersen oku ama inanma, hepsi aynı dinlerin demişti. Ne yalan söyleyeyim o sözün etkisinde kalarak doğru düzgün okumamıştım incili fırlatıp atmıştım adeta bir köşeye. Askere gidip askerden dönene kadar bir ateist gibi geçmişti hayatım. Askerden geldikten aylar sonra dinleri iyice araştırmaya karar vermiştim. Bir şeyi reddediyorsam neden reddettiğimi, kabul ediyorsam neden kabul ettiğimi bilmem gerekirdi. Eskiye oranla öğrenmeyi seviyordum dinlerde ilgimi çekiyordu. Fantastik geliyordu sanırım. İlk olarak Tevrat'ı okudum ama sanırım başlangıç için yanlış bir tercihti, araştırma girişimime yaklaşık bir sene ara vermeme sebep olmuştu kitabın ilerleyen sayfaları. Uzun zaman sonra Budizm'i araştırıyorken internetten bir satanistle tanıştım öyle güzel anlattı ki söylediği üç PDF'i hemen okudum ve içimdeki boşluğu onunla doldurdum. Fakat uzun sürmedi bir iki aya bırakmıştım o saçmalığı. Satanizm, Şamanizm, Paganizm bunları da araştırdım üstünkörü. Ama aklım hâlâ İsa'daydı. Belki de satanizmin kısa sürede olsa ilgimi çekmiş olmasının nedeni de odur. Onda da vardı çünkü İsa. Üçüncü kitap olan İsa kitabı.

Kiliseye tekrar gittim ve tekrar edindim kendime bir İncil. Ücretsiz olarak ta kitaplar edindim Hristiyan sitelerinden. Okudum her birini ve etkilendim de. Filmler izledim İsa ile ilgili diziler belgesellerde. Sığınak olmuştu İsa kendimden kaçışımda, varoluşsal sancıma bir merhem. Ve birkaç hafta sonra kilisede vaftiz olurken buldum kendimi. Tattım ekmeği ve şarabı, bedeni ve kanı. Ama hâlâ tam bir inanca sahip değilmiş yüreğim ki bir gece uyku ile uyanıklık arasında bir yerde istemsizce sorguladım Tanrı'yı. Var mısın? Bir ses, bir işaret.. Ben varım diye yankılandı kulağımda bir ses, Ben varım. Kulağımda bir siren sesi beynime nüfus eden sanki kafam patlayacak gibi. Ama gerçeklik arıyordum ben zihnimin türlü oyunlarını değil. Hâlâ cevapsız sorularım vardı anlam veremediğim birçok şey ve en çokta Tanrı'nın iletişim yönetimi ve Tevrat'tı bana absürt gelen. Çok geçmeden bırakmıştım her birini ve büyük bir öfkeyle yırtıp atmıştım tüm kitaplarımı. İnanır mısınız bilmem yırttıktan sonra her birini birkaç gün önce gördüğüm rüyayı anımsadım. Rüyamda incili karalıyordum engel olamıyordum kendime. Kan ter içinde yataktan kalkıp kitaba koştum gerçek sandım biran ve sanki gerçek olmuştu işte. Bu an dı o an. En çokta mezheplerin birbirine olan saldırısıydı beni soğutan. Katolik, Ortodoks, Protestan.. onlarda da durum Müslümanlarınkiyle aynıydı. İsa düşmanınızı bile sevin derken onlar birbirlerine Anathema diyorlardı yani lanet olsun. Ama insanların davranışlarıyla Tanrı'yı yargılamamam gerekiyordu.

Neredeyse bir yıl daha geçmişti aradan. Hristiyanlığa bir yaklaşıyor bir uzaklaşıyordum. Yüreğim inanmak istiyor aklım buna mani oluyordu. Kiliseye gitmeyi bırakmıştım artık, zaten pastörle de aram bozuktu. İnternetten tekrar İncil sipariş ettim bu sefer ne olursa olsun inanmasam da yırtmak yok dedim kendime. Pişmanım bu konuda, İncil olduğu için değil ne olursa olsun bir kitabı yırtmamam gerekirdi. En başta Hristiyanlar olmak üzere tüm kitap severlerden özür dilerim bunun için. Siparişi verdikten bir iki gün sonrasında bir rüya gördüm: "Küçük bir tekne üstünde birkaç adam ve ben. Yüzleri belli belirsiz, içlerinden biri anlamadığım bir dilde sürekli teknede bulunanlara bir şeyler anlatıyor ve herkes dikkatle onu dinliyor. Ben ise kıyıya varana dek ona bağırıyorum. Çünkü nereye gittiğim, ne yaptığım ve ne söylediğine dair hiçbir fikrim yok. Kıyıya varınca büyük bir kalabalık o adamı karşılıyor. Büyük bir coşku, merak ve sevinç. Benim ısrarla üst üste sorduğum sorular ve dilini anlamadığım için verdiğim tepkilere rağmen orada bulunan kalabalığa da bir şeyler anlatmaya devam ediyor. Karşısına geçiyorum "seni anlamıyorum ne diyorsun, kimsin sen?" diyerekten haykırışlarıma karşılık bakışlarını bana çevirip eliyle bir yeri işaret ediyor. İşte o işaret edilen noktaya doğru bakmaya yeltendiğimde uyanıyorum. Kapı çalıyor, kapıyı açıyorum gelen kargocu. Birkaç gün önce sipariş ettiğim İncil gelmiş." İşte bu rüya bir kez daha yaklaştırmıştı teknedeki adamı İsa ve yanındakileri havarileri olarak düşünüp işaret ettiği noktada tam kapının çalmasını da "işte ne söylediğimi merak ediyorsan aç oku kitabı" dermişçesine yorumlamıştım. Bunu hangi Hristiyan'a anlattıysam görüm görmüşsün Tanrı seni imana çağırıyor. Bak bana ben böyle şeyler görmediğim halde ve senin kadar okumadığım halde imanlıyım şükürler olsun diyorlardı. Adeta sorgulamayan sorgulamaktan korkan beyinleriyle övünüyorlardı. Katekümen olman gerekir o zaman kafanda soru kalmaz her şeyin bir cevabı var diyenlerde vardı, İnsan her şeyi anlayamaz ama mutlaka bir anlamı vardır diyenlerde. Katekümen, Katolik ve Ortodoks kiliselerinde vaftiz edilmeden önce verilen 3 yıllık bir dini eğitimdi. En azından bu durum Türkiye de böyle başka ülkelerde birkaç ay veya 1 yıl kadar. Protestan kiliselerinde ise böyle bir durum söz konusu değil genellikle birkaç hafta veya ay içinde vaftiz ediyorlardı. E doğaldı tabi öyle konuşmaları 3 yıl sorgusuzca alınan bir din eğitimi ardından sorgulayacak beyin mi kaldırdı. Böyle bir rüya görmem gayet normaldi oysa. İsa'nın teknede öğrencileriyle olduğu ayetler kalmış bilinçaltımda. Asıl ilginç olan işaret ettiği an da kargoyla İncil'in gelmiş olmasıydı. Kargonun gelişiyle rüyanın eş zamanlı olmasıydı. Rüyanın da etkisi olsa gerek bir müddet daha Hristiyan'ca yaşadım ve daha fazla okudum. Türkiye'deki birçok Hristiyan'da olmayan kitapları topladım. Katolik, Ortodoks, Luteryen, Protestan kiliseleri tarihi, öğretileri. Ve her birini tek tek altını çizerekten okudum. Ve artık görevimi tamamlamıştım. Yarım bıraktıkça peşimi bırakmıyor, acaba diyerekten düşündürüyor ve beni peşinden sürüklüyordu. Oysa tamamlamak ne kadar da rahatlatıcı bir duyguymuş. Dinlerle ilgili araştırmalarımı artık tamamlamıştım. Gördüğüm rüyanın o an ile denk gelişi de olasılıklar evreninde küçük bir olasılığın gerçekleşmiş olmasıydı işte.

Anlatacak çok şey var ama bunların birazından bahsetmek isterim size. Tanrı'nın insanlara, insan kurban etmelerini yasaklayıp, insanların günahları için kendine bir insanı kurban etmesiydi saçma olan. Hristiyanlara sorsan, ama o sıradan bir insan değildi: Tanrı oğluydu, tanrıydı. İşte bu daha da saçmaydı. 
"Tanrı öz oğlunu dananın böğrü gibi astı. Bana yapabileceklerini düşünmek tüylerimi ürpertiyor." Marquis De Sade'dendi bu söz, hakikaten de öyle.
Hikayeye göre öldükten sonra üçüncü gün kendini yani oğlunu diriltmişti zaten, kendini feda etmiş sayılmazdı bir nevi. Eski Ahit'te kurbanlarınızdan sıkıldım diyen Tanrının bizzat kendine kurban vermesi çelişkinin bir başka boyutuydu.

Bir başka sorun ise kutsal kitabın Kutsal Ruh'un esinlemesiyle yazılmasıydı. Müslümanların düşündüğü gibi tanrının bir meleği tarafından yazdırılmamıştı, gökten inmişte değildi Kitabı Mukaddes. Söz üzerine kuruluydu ve sözlü olarak devam etmişti gelenek. Kiliselerden farklı sesler çıkıyordu İsa hakkında ve kilise düzeni hakkında, bunlara son vermek için mektuplar yazıyordu Pavlus, Petrus ve diğerleri. İbranilere hitaben Matta ki bu İbranice, Aramice ve kadınlardan daha az bahseder, diğerleri ise Markos, Luka, Yuhanna bunlarda Grekçe. Ama ne Matta'yı yazan Matta idi ne de diğerlerini yazan elçiler. İsa'nın öğrencilerinin de öğrencileriydi yazanlar belki Luka ve Yuhanna hariç. Ve elde bulunan en eski nüshalar kopyaların kopyalarından oluşuyordu. Markos İncili'nin 16 bap 15-19 ayetlerinin Markos inciline ait olmadığı görüşündeydi Katolik ve Ortodokslar. Onlara göre Markos 16 bap 15 de "...çünkü kendisini diri görenlere inanmamışlardı." diyerek bitiyordu Markos incili. Sonrası Gnostiklerce eklenmişti. Yazılan mektuplar, İnciller birbiriyle olan uyuma ve birinci yüzyıla ait olmasına dikkat edilerek tek kitapta toplanmıştı artık. Bazı kiliselerde birden fazla metin olması bazılarında hiç olmaması ve bazılarında birinci yüzyıla ait olmayan metinlerin olması durumu son bulmuştu böylece. Ama tartışmalar bitmiyordu. Arius adında bir adam vardı sıradan bir adam değildi o, üst düzey bir pederdi. İsa'nın tanrı olmadığını savunuyor üçlü birlik öğretisini reddediyordu. İlk başta destekte bulmuştu kendine Roma hariç diğer 4 kadim kiliseden: İskenderiye, Antakya, Kudüs ve İstanbul. Sonra bastırıldı onun öğretisi geri adım attı her bir kilise ve savundu üçlü birliği. Oy birliği ile üçleme inancı baskın çıktı konsilde. O gün Arius taraftarları sayıca fazla olsa Hristiyan inancı bambaşka bir boyuta evrilecekti belki de. Birkaç adamın ağzından çıkacak bir kelimeye bağlıydı gelecek kuşakların nasıl inanacağı. İşte bu kadar kolaydı. Ama uzun süre silinmedi Arius etkisi ve sonu ölüm oldu Arius'un. 

Kutsal ruha ve tanrı esinlemesi meselesine geri dönecek olursak, 1.korintliler 7.bap 40 da Pavlus şöyle diyor: "ben böyle düşünüyorum ve sanırım bende de tanrının ruhu var." Yeni Ahit'in üçte ikisi Pavlus, Petrus ve diğerlerinin Eski Ahit ve İsa'nın sözlerinden ne anladıklarıyla ilgiliydi, kişisel görüşler, öğütler, kutsal yazı yorumları. Oysa elçiler de birçok defa hata yapmış İsa tarafından azarlanmışlardı. Hangisinin tanrının gerçekten isteği olduğu Kitabı Mukaddeste adeta çorba olmuştu. Zaman geçti ölümlerle sonuçlanan seferler oldu, ne rahiplerin ne de papaların metresleri bitti ne de Protestanların cadı avları. Özellikle Katolik ve Ortodokslarda İsa dan çok Meryem anılır oldu. İlk Hristiyan yaşamına ve inancına en yakın olanlar Quakerlardı* fakat onlarda tam olarak kutsal kitapları kutsal görmüyorlardı. Uzun lafın kısası, tanrı insanlarla bu şekilde iletişim kuramazdı. Bin bir parçaya bölünmüş Hristiyanlık, her kafadan ayrı bir ses. Gördüğüm şu ki Tanrı'nın kutsal ruhu kilisede değildi. Vaftiz olmuş biri olarak kim bilir belki bende bunları kutsal Ruh'un esinlemesiyle size aktarıyorumdur. 

* Bir Hristiyan mezhebi.

Ben bir Panteistim. Neden ateist veya agnostik değilim bunları anlatmayacağım. Çokta uzun tutmak istemiyorum bu anlatıyı. Bugün 27 yaşındayım ve 17 yaşımdan bugüne çok şey biriktirdim. Ve sizlere öğüdüm sorgulayın. Korkmadan sorgulayın. İsterseniz birçok defa bir dine girip çıkın isteyen dönek desin size isteyen kâfir isteyen başka bir şey hiç fark etmez. Sorgulamadan yaşayan bir Müslüman olmaktansa veya İslam'dan çıkıp hemen Hristiyan olmaktansa veya hemen ateist olmaktansa gerekirse birçok dini bizzat deneyimleyin içinde yaşayın, inanmak isterseniz inanın, okuyun, araştırın. Kısa bir süre kendinizi bir dine ait hissetmeniz, ondan uzaklaşmanız ve tekrar yakınlaşmanız gayet normal. Ne olursanız olun iyi bir insan olun ve kendi inancınızı başkalarına dayatmaya çalışmayın.

Sözlerime şu şekilde son vermek istiyorum; "Tanrı kelamı gözlemlediğimiz evrendir" diyor Thomas Paine. "Onun Evren'i, umut içerikli dualarla değil, karşı konulamaz yasalarla çalışmaktadır." diyor Einstein.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Murat Akbayrak

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)