HABERLER
Dini Haber
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BOYNUZLU MUSA - Bölüm 1

Yazan: A.Kara

[HZ] MUSA'YI NEDEN BOYNUZLU TASVİR ETTİLER ?

Belki bazılarınız Musa'nın boynuzlu heykelini görmüşsünüzdür. Latin İncili Vulgata'ya göre Musa, Sina Dağı'nın tepesinde Tanrı'dan 10 emri aldıktan sonra İsraillilere 'keren' yani 'boynuzlar' eşliğinde geri döner. Teistler açısından bu şaşırtıcı, hatta rahatsız edici göründüğünden İbranice İncil'in hemen hemen tüm modern çevirileri "boynuzlar" kelimesini hariç tutar ve ilgili satırı "Musa'nın yüzünün parladığını izah ediyor" şeklinde açıklar.

Peki tüm bu çağrışımlara rağmen neden boynuzlarla gösterilmiştir? Bunun nedeni pek çok kişinin ileri sürdüğü gibi yanlış yapılan bir çeviri midir, yoksa Michelangelo'nun "Musa" heykelinde tasvir ettiği gibi Musa'nın boynuzları mı vardı?

TEORİLER - İHTİMALLER

Orta Çağ'dan önce İbranice İncil'in ve diğer dini metinlerin yanlış tercümeleri bugün hala mevcut olan Yahudi klişelerine neden oldu. Bazıları masum hatalar yaparken, bazıları sırf İsa'nın Mesih olarak gelişi konusunda “kanıt” yaratmak için İbranice İncil'in dilini değiştirmeye yönelik Hristiyan çabalarının kasıtlı bir parçasıydı. Orta Çağ'da çok az Hristiyan İbranice bildiğinden çevirideki herhangi bir değişiklik fark edilmemiş ve tercüme edilen versiyonlar Tanrı'nın sözü olarak kabul edilmişti.

Yakın anlamlara sahip kelimelerin oluşu hatalı çevirilere zemin hazırlamıştır. Örneğin İbranicede “bakire” ve “genç kadın”ın anlamı neredeyse aynıdır. Bu da birçok benzetmenin çevirilerinin bilim adamları arasında tartışılmasına neden olmuştu. Hatta "baba", "erkek kardeş" ve "kız kardeş" terimleri başlangıçta akrabalık bağları için değil de toplum hiyerarşisini tanımlamak için kullanılıyordu. Bu nedenle deneyimli ve bilgili bir çevirmen bile metinleri kolaylıkla yanlış yorumlayabilir.

Boynuzlu Musa fikri, MS 4. yüzyılın sonlarında Hieronymus tarafından yazılmış olan ve 1979'a kadar Katolik Kilisesi'nin resmi Latince İncil'i olmaya devam eden ve İbranice İncil'in Latince bir çevirisi olan Vulgata İncil'i ile Hristiyan alemine giriş yapar. [8]

Hieronymus'un** İbranice İncil'i Latince'ye çevirirken "yüceltilmiş" veya "ışık huzmeleri" anlamına gelen alternatif yorumlarını bilmesine rağmen İbranice "kāran pnei Moshe" ifadesini "Musa'nın yüzünün etrafındaki boynuzlar" olarak tercüme etmişti. Yani "ışıldayan", "ışık saçan" anlamına gelen "karan (קָרַן)" terimini "boynuz" anlamına gelen "keren (קֶרֶן)" olarak ele alınca Latince yazılmış olan Vulgata'da “quod cornuta esset facies sua,” yani "çünkü O'nun (Musa'nın) suratı boynuzluydu" ifadesi ortaya çıkmıştı.
Bu gerçekten onun bir yanlış yorumu mu yoksa Eski Ahit'in lideri olan Musa'yı şeytanlaştırmanın bir yolu mu olduğu tartışmalıdır. Çünkü dönem Hristiyanlardan bir kısmının bakış açısıyla Musa Yahudilerin "modası geçmiş" dininin bir simgesiydi. 

Hieronymus'un bunu kasıtlı yaptığını akla getiren bir diğer durum, onun Yahudiler hakkındaki düşünceleridir. Yahudilerin "vicdanlarını “Mesih'in kanıyla lekelenmiş” ve İsa'nın Mesih olduğunu reddeden küstahlar" olduğunu söylemiştir.

Bazılarına göre ortada bir karışıklık yoktur ve güneş ışınları boynuz şeklinde düşünülmüştür. Örneğin Roma'da, Colonna dell’Immacolata'daki ve Litvanya'daki Vilnius Katedralindeki Musa heykellerinin başındaki boynuzlar ışık huzmeleri şeklinde detaylandırılmıştır.

Kasıtlı ya da kasıtsız, doğru ya da yanlış yapılan bu çeviri sonucu Musa 10 emiri aldıktan sonra dağdan aşağı kafasındaki iki boynuz ile inmiş biri haline gelmiştir.

Latin Hristiyanlığında yaygın olan ikonografik geleneği takip eden heykelin başında iki boynuz vardır [1][3][5][6][7]. Ortaçağ Hristiyan sanatında Musa hem boynuzlu hem de boynuzsuz olarak tasvir edilmiştir. Boynuzlu tasvir ilk olarak 11. yüzyıl İngiltere'sinde bulunmuştur. Mellinkoff, Musa'nın boynuzlarının kökeninin hiçbir şekilde Şeytan'la ilişkili olmamasına rağmen, boynuzların erken dönemde Yahudi karşıtı duyguların gelişimi ile olumsuz bir çağrışım geliştirmiş olabileceğini öne sürmüştür [1].

Musa heykelindeki "ilahi gücün" göstergesi olan iki boynuz onu "Zülkarneyn Musa" yapar.

"İki boynuzlu" anlamına gelen Zülkarneyn, Kehf suresinin 83-101. ayetlerinde Allah'ın yetkisiyle insanlar ile kaosu temsil eden Ye'cüc - Me'cüc arasına duvar ören bir figür olarak öne çıkar. İslam eskatolojisine* göre Yecüc ve Mecüc hapsedildiği duvarın arkasından salıverildikten sonra Allah tarafından bir gecede yok edilir ve bu yaşananlar kıyamet gününün habercisi olur.
Zülkarneyn bazı bilginler tarafından Büyük İskender olarak tanımlanır, bunun nedeni olarak benzer maceralara sahip olmaları öne sürülür.

Siefker'a göre "iki boynuz" M.Ö. 4.binyıldan itibaren Mısır tanrılarının simgesi olmuştur. Bu boynuzlu tanrı geleneği Yahudilikte de korunmuş ve bunun sonucu olarak Musa boynuzlu olarak gösterilmiştir. [2] Çünkü Yahudiler Mısır tanrılarının boynuzlarından haberdarlardı ve esaretten kurtulur kurtulmaz peygamberlerinin tanrısal olduğunu düşünmüşlerdi. Boynuzlar da tanrısallığın işaretiydi. Hatta Musa'nın iki boynuzla tasvir edildiğinin ve Orta Çağ'da insanların bu boynuzlu Musa'ya inandıklarına dair oldukça fazla kaynak vardır. [2] 

Eski Mısır'dan günümüze ulaşan Zülkarneyn olgusu aynı aileden iki dil olan Arapça ve İbranice'de ifade edilmektedir. Bu yüzden Michelangelo da dahil olmak üzere Avrupalıların bakış açısından Rönesans dönemine kadar Musa'nın parıldayan bir yüz ya da ışık huzmeleri ile birlikte tasvir edilmesinin yerine iki boynuz ile görselleştirilmiş olması olağan bir durumdur. Önemli olan nokta bu boynuzlu Musa heykelinin Rab'bin gücünün ve Musa'nın peygamberliğinin sembolü olarak kabul edilmiş olmasıdır. 

Konuya dair yayınlanan bir çalışma Michelangelo'nun heykelindeki boynuzların görülmemesi gerektiğini, onları boynuz olarak yorumlamanın yanlış olduğu görüşünü ortaya koymuştur. [3]

Fakat meşhur boynuzlu Musa heykelinde gözden kaçırılmaması gereken önemli detaylar vardır; ki bunlar "olağanüstü bedensel güç" ve "yücelik" simgeleridir. Bu ikisinin birleşimi gücün mükemmelliğini işaret eder. Bedensel güç, bedenin büyüklüğünde ve iri kaslarda gizlidir. Çift boynuz ve sakaldaki işaret parmağına ek olarak sahip olduğu kalın ve uzun sakallar onun tanrısallığın, yüceliğinin simgesidir. [4]

Dinler, doğası gereği geleneğe dayanır ve değişmeden önce yüzlerce yıl büyük ölçüde durağan kalır. Hieronymus ve bizim zamanımızda boynuzların kötülüğü, şeytanı simgelediği yaygın bir görüş olsa da Hieronymus zamanındaki inanış bu kadar net değildi. Hieronymus'un tercüme ettiği Eski Ahit, Şeytan'ın bir tanımını içermediği gibi kötülükle açıkça bağlantılı olan tek hayvan yılandı. Boynuzların şeytanlaştırılması daha sonraları Hristiyanlığın yayılması ve Pagan dinleriyle çatışmaya girilmesiyle ortaya çıkmıştı. Çünkü paganların tanrılarının çoğu boynuzluydu. Bu boynuzlar bedensel ve cinsel gücü, bereketi, gökselliği, büyülü güçleri ve tanrısallığı işaret ediyordu. Tarih boyunca var olmuş eski inanışlarda düzinelerce boynuzlu tanrıya ibadet edilmişti.

Hıristiyanlık bazen bu varlıkları meleklerin ve iblislerin temsillerinde birleştirmiş bazen ise bu dinlerin geleneklerini kendi amaçları doğrultusunda benimsemişti. Çünkü genellikle bir din diğerinin temelleri üzerine inşa edilir. Tıpkı Yeni Ahit Eski Ahit'i takip etmesi gibi.

Yani "boynuzlar" ifadesi İncil'de yer aldığında "boynuz" herhangi olumsuz çağrışım içermiyordu. Dolayısıyla yazarlar İncil'de boynuzlar yazarken çeviri hatası falan yapmayarak gerçekten de boynuzları kastetmiş olabilirler. İsrailoğullarının gücün sembolü olarak bildikleri boynuzlar onlar için yabancı değildi. Muhtemelen Musa ve Tanrılarını daha önce var olmuş olan eski tanrıların temelleri üzerine inşa etmişlerdi.

Zaten birçok Yahudi tarafından yapılmış çok sayıda teolojik ve edebi eser de Musa'yı boynuzlu olarak tasvir etmiştir. Birçok insan için bu durum Musa'nın gerçekten de boynuzlu olduğunun başka bir kanıtıdır.

İbranice metnin yorumunun ilk olarak İngiltere'de ortaya çıktığını belirtmiştim. Ortaya çıktığı bu eser 11. Yüzyıl İngiltere'sinde yazılmış olan "Aelfric Yorumu'dur".*** Bu belge Tevrat'ın ve Yeşu Kitabı'nın resimli bir yerel baskısı olarak kullanılmıştı ve bu kitap Musa'yı o bölgeye aşina olunan Viking miğferlerinden farklı olmayan boynuzlu bir başlık takmış olarak tasvir etmişti. [1]

Bu şekilde Musa'yı boynuzlu başlıklarla tasvir etme modeli İngilizce ve Fransızca el yazmalarında 12. ve 13. yüzyıllar boyunca devam etti. Musa'nın boynuzları ilk kez 1200'de gerçek boynuzlar olarak tasvir edilmişti. Uygulama popülerlik kazanınca Michelangelo'nun Musa heykelinde olduğu gibi birçok heykelde Musa'nın başında boynuzlar yer almıştı. Fransa'nın Dijon şehrindeki Musa Kuyusu adlı sanat eserinde de başında 2 adet boynuz yer alır.

Hieronymus'un İbranice İncil'i kasıtlı şekilde yanlış çevirdiği iddiasına benzer şekilde Michelangelo'nun da Musa'yı kasıtlı olarak boynuzlu tasvir ettiği, çünkü onun dönemindeki Hristiyan sanatında boynuzların özellikle şeytan ve iblisleri çizerken kullanıldığına dikkat çekilmektedir. Çünkü Hristiyanlıkta boynuzlar kötülükle ilişkilendirilmiştir. Bunun en net örnekleri Vahiy Kitabı Bölüm 13'de Deccal'in gelişini anlatırken bahsettiği yaratık ve hayvanların boynuzlarına vurgu yapıyor olunmasıdır. Bazıları bunların gücü simgelemek için yazılmış olduğunu iddia etse de boynuzların Hristiyan geleneğinde kötülükle ilişkilendirildiği net bilinen bir gerçektir. Musa'nın boynuzlarla tasvir edilmesi Hristiyanların Yahudiler hakkında yürüttüğü karalama kampanyalarına katkı sağlamıştı. Yahudiler için "onlar şeytana bağlıdır" diyor, hatta onları boynuzlu şeytanlar olarak tasvir ederek doğrudan kötülükle ilişkilendiriyorlardı. Fakat detaylıca ele alacağım bu olaylar başka bir araştırma makalemin konusu.

Tabi Michelangelo'nun çeviri hatası nedeniyle değil de Tanrı'nın ihtişamını, gücünü, tanrısallığını yansıtmak için Musa'yı boynuzlu tasvir etmiş olabileceği de bir başka ihtimaldir.

Fakat çeviri ister yanlış olsun ister doğru, aslında iki şekilde de ortada boynuz gerçeği var. Çünkü ışık huzmeleri şeklindeki betimlemelerde de bu ışık huzmelerinin Musa'nın başında tıpkı bir çift boynuz gibi yer aldığı görünür. Halbuki istense ışık huzmeleri karışıklık yaratmayacak ve boynuzla benzeşmeyecek bir biçimde tasvir edilebilirdi.

DİPNOTLAR
* Eskatoloji dünyanın sonunu, hayatın bitişini konu edinen kıyamet efsaneleridir. 
** Latince adı Eusebius Sophronius Hieronymus, diğer bilinen adı Aziz Jerome'dur.
*** Aelfric Paraphrase

DİNSİZLERE SIKÇA SORULAN SORULAR VE YANITLARI

Yazan: Agnosteist

DİNSİZLERE SIKÇA SORULAN SORULAR VE YANITLARI

Buradaki sorular ve yanıtlar, ülkemizdeki bireylerin çoğunluğunun Müslümanlardan oluşması nedeni ile İslamiyet inancına göre derlenmiştir. Sorulara yanıtlar, ülkemizde en çok tercih edilen felsefi görüşler temel alınarak verilmiştir. Nasıl ki İslamiyet inancında farklı görüşler varsa (örneğin mezhepler), aynı şekilde bir felsefi görüşte de alt dallar bulunmaktadır. Bu yüzden yanıtlar, genel geçer olarak verilmiş, dinsiz bireyler hakkında bilgi edinilmesi amaçlanmıştır. Soruların tam yanıtları birkaç tümce ile özetlenemez. Daha fazla bilgi gerekiyorsa, o felsefi görüşün derinlemesine araştırılması gerekir. Yanıtlar oldukça içten verilmiştir. Hiçbir şekilde alay edilmesi söz konusu değildir.

Neden dinden çıktınız-inanmıyorsunuz?
Birçoğumuz ailemizden, çevremizden ve okulumuzdan aldığımız dini eğitimler ile büyüdük. Birçok inançlı gibi biz de dinimizi araştırmadık. Herhangi bir nedenden dolayı dini araştırdık ve bizlere uygun olmadığını düşünerek dini terk ettik. Bazılarımız ise doğuştan dini öğreti görmedik. Hiçbir dine mensup olmadık.

İbadetler zor geldiği için mi dini terk ettiniz?
Hayır. Dini terk edersek cehennemden, sorgudan, yanmaktan kurtuluruz mantığı yanlıştır. Basit bir örnek verelim. Herhangi bir nedenden dolayı bir babanın evladını evlatlıktan reddettiğini varsayalım. Bu durum, o evladın fiziksel olarak yok olması anlamı taşımaz. Biz o babanın hiç evladı olmadı diyoruz. Olmayan çocuk için sorumluluk almak anlamsızdır.

Ateist misiniz?
En çok karşılaştığımız sorulardan biridir. Dinciler (din üzerinden maddi ya da manevi gelir elde eden bireyler) dinsizlerin hepsinin ateist olmadığını çok iyi bilirler. İnançlı insanlara farklı felsefeleri tek tek anlatmazlar. Hepsini tek bir çatı altında toplayıp, inançlı bireylere bizi öcü gibi gösterirler. Böylesi daha kolaydır. Dinsizlerin tamamı ateist değildir. Aramızda birçok farklı felsefi görüşü benimseyenler vardır. En çok tercih edilenler; ateizm, deizm, agnostisizm ve panteizmdir.

Öldükten sonra ne olacak?
Birçoğumuz ölümden sonrasının olmadığını düşünürüz. Yani öldükten sonra hiçbir şey olmayacak. Bunun yanında Tanrı inancı olan bazı dinsiz bireyler (örneğin deistlerin bir kısmı) cennet, cehennem, sorgu gibi metafizik içeren olaylara inanırlar.

İçten içe inanıyor musunuz?
Hayır. İçten içe inanan birey dinsiz değil, inançlıdır. Üstelik ülkemizde dinsiz olduğunu söyleyip, bundan herhangi bir fayda gören, yok denecek kadar azdır. Tam tersine zarar gören çoktur. İnanıyorsak, neden risk alıp dinsiziz diyelim ki?

Popüler olmak için mi inanmıyorum diyorsunuz?
Hayır. Özellikle gençler arasında popüler olmak için bunu kullananları duyuyoruz. İnançlı bir bireyin popüler olmak için inançsızım demesi, cehenneme doğrudan gitmesinin en kısa yolu olabilir.

Kendinizi boşlukta hissediyor musunuz?
Özellikle dini yeni terk eden bireyler bir süre boşlukta kalabiliyor. Bir süre sonra alışıyorlar ve kalan hayatları normal şekilde devam ediyor. Felsefi görüşe tamamen adapte olan birey boşlukta değildir.

Hayatın bir anlamı yoksa neden intihar etmiyorsunuz?
Neden edelim ki? Nasıl olsa öleceğiz. Bir tane hayatımız var. Hayatımızı en güzel şekilde yaşayacağız ve zamanı geldiğinde öleceğiz.

Ölmekten korkmuyor musunuz?
Hayır. Ölmekten korkmuyoruz ama ölürken çekeceğimiz acıdan korkan bireylerimiz var.

Boy abdesti-gusül alıyor musunuz?
Hayır. Bu soruyu biraz daha açabiliriz. Oruç tutmuyoruz. Meleklere, şeytana, cinlere vb. varlıklara inanmıyoruz. Tabii ki abdest de almıyoruz. Bu temizlik yapmıyoruz demek değildir. Bizler de duş alıyoruz, dişlerimizi fırçalıyoruz, kişisel bakımlarımızı yapıyoruz.

Sünnet oldunuz mu?
Özellikle dini sonradan terk eden bireylerin birçoğu sünnet olmuştur. Toplum tarafından dışlanmamak içinse inançsız birey oğlunu sünnet ettirebiliyor. Üzülerek söylüyorum ki; ülkemizde sünnet olmayan bir erkeğin evlenme olasılığı çok düşüktür. Evlenecek damatta namaz kılma, oruç tutma gibi ibadetler çok aranmaz. Fakat sünnet olmadığı biliniyorsa vay haline. Oysaki namaz, oruç gibi ibadetler Allah için, sünnet peygamber içindir. Yani ibadet zorunlu, sünnet zorunlu olmadığı halde toplum tarafından aranan bir özelliktir. Toplum baskısı olmasa, hiçbir inançsız birey sünnet olmaz, oğlunu sünnet ettirmez.

Nasıl kız isteyeceksiniz?
Paragraflarca açıklama yapılabilir. En yalın haliyle anlatalım. Bir çift kendi arasında anlaşmışsa evlenmeleri için kız isteme töreni yapmaya gerek yoktur.

Neden suç işlemiyorsunuz?
Suç işlememek için dini bir öğretiye ihtiyacımız yoktur. Suç tanımının ne olduğunu biliyorsak, inançsız olmamız sorun değildir. İnsanın içinde suç işleme potansiyeli varsa işler. Din buna çok az engeldir. Suçun işlenmesi, ahlak ve korku parametreleri ile engellenir. Bazı inançlı bireyler Allah’tan korkmaz ama kanunlardan ve hapiste başına geleceklerden korkar. Ayrıca bazı inançlı bireylerde olduğu gibi bazı inançsız bireylerin suç işlememesi caydırıcı kanunlar tarafından sağlanır.

Kuran’ı okudunuz mu?
Evet. Arapçasını değil ama Türkçesini farklı kaynaklardan defalarca okuduk. İhtiyaç duyulma anlarında ise okumaya devam ediyoruz. Kuran’a bir inançlıdan çok daha fazla hâkimiz. Zaten birçok inançsız birey Kuran’ı okuyarak dinden çıkmıştır. Yalnızca Kuran değil Zebur, Tevrat, İncil, Tripitaka gibi kutsal kitapları da okuduk.

Kuran’ı anlamamış olabilir misiniz?
Mark Twain’in çok güzel bir sözü var. “Beni İncil’in anlamadığım yerleri değil, anladığım yerleri rahatsız ediyor.” Bu söz diğer kutsal kitaplar için de kullanılabilir. Tanrı kullarının anlamasını istemediği bir kitap yollamazdı sanırım. (Ayrıca Bkz. Ali İmran Suresi 7. Ayet)

Ya Allah Varsa? O zaman ne yapacaksınız? (Yalnızca ateistlere yöneltilen soru)
Ya Allah varsa teorisi için “Pascal Kumarı” ve karşıt görüşleri okumanızı tavsiye ederiz. Allah varsa diğer 5000 tanrının da var olma olasılığı vardır. Bu olasılık üzerinden gidersek, gerçek olan tanrının hangisi olduğunu bilmek imkânsızdır. Yalnızca ateistleri ödüllendirecek bir tanrı da olabilir.

Allah’a, Peygambere, Dine, Kitaba vs. Düşman mısınız?
Hayır. Bu soruya oldukça samimi bir yanıt verelim. Aslında bizi kısıtlamadığı sürece, kimin neye inandığı bizi hiç ilgilendirmiyor. Düşman değiliz ancak rahatsız olduğumuz yerler var. Birkaç örnek verelim.

*Özellikle sabah ezanının hoparlör patlatacak kadar sesli okunmasından rahatsız oluyoruz.
*Bir vatandaş olarak ödediğimiz vergilerin din kuruluşlarına gitmesini istemiyoruz.
*Zorunlu din dersi ve sözde seçmeli din derslerinden muaf olunmasını istiyoruz. İsteyen öğrenci din dersinden muaf olabiliyor. Fakat muaf olan öğrenciler, din dersine alınmadığında onları oyalayabilecek hiçbir etkinlik yapılmıyor. Hatta dışlanıyorlar.
*Dinsiz olduğumuzu açıkladığımızda, maddi ya da manevi zarara uğramaktan endişe duyuyoruz.
*Size duyulmasını istediğiniz saygıdan fazlasını istemiyoruz.

Din konusunda neden saldırgan davranıyorsunuz?
Genelde saldırıyı inançlı bireyler başlatıyor. Din ile ilgili bizi kısıtlayacak herhangi bir olaya itiraz ettiğimizde, inançlı bireyler tarafından “inanmıyorsan da saygı duy…” diye başlayan ve ağıza alınmayacak hakaret ve küfürlere maruz kalıyoruz. Dinsiziz diye manevi değerlerimiz yok değil. Ailemize, kişiliğimize, düşüncemize vs. gelen saldırılara karşı tepki gösteriyoruz.

Ayrıca doğrudan dine saldıran bireylerimiz yok değil. Bunun temelinde, etik olmasa da dinin yanlış olduğunun misyonerliğini yaparak, dinsiz bireylerin sayısını arttırmak yatıyor. Bizler azınlık olduğumuz için pek sözümüz geçmiyor. Fakat sayımız artarsa, sözümüzün daha çok dinleneceği açıktır.
Yazan: Agnosteist

MARİYE, MUHAMMED VE TAHRİM SURESİ


Hazırlayan: A.Kara
HADİS VE BAĞLANTILI AYETLERLE 'MUHAMMED VE MARİYE'
(CARİYE MARİYE, BAL ŞERBETİ OLAYI VE TAHRİM SURESİ)

Bu makalede tamamen İslami kaynaklarda yer aldığı şekliyle Mariye hakkında yazanlara bakacağız. Tümünü okuduktan ve üzerinde düşündükten sonra herkes kendince bir sonuca ulaşacaktır. Yorum katmadan, doğrudan kaynakları aktaracağım bu makalenin sonunda ise Müslüman arkadaşlara birkaç sorum olacak.

Belirtmekte fayda var ki hadislere bakmadan Tahrim suresinin ilk 5 ayetini net şekilde anlamak imkansızdır. Zaten bu yüzden meal ve tefsirlerde de bu makalede sizlerle paylaşacağım hadislere başvurulmakta, yani ayetlerde yazanların anlam ve ortaya çıkış sebepleri bu hadisler doğrultusunda açıklanmaktadır.

Şimdi konuya Mariye'nin kim olduğu ve Muhammed'in hayatına nasıl girdiğini anlatan hadislere bakarak başlayalım.

KIPTİ MARİYE KİMDİR? MUHAMMED'İN HAYATINA NASIL GİRMİŞTİR?

Muhammed b. Ömer dedi ki: Ayrıca ilim ehlinden olan Ebû Sa’îd bana haber verdi; dedi ki:
Mâriye, Ensina  vilayetine bağlı Hafn kasabasındandı.

Bize Muhammed b. Ömer b. Vâkıd el-Eslemî haber verdi; dedi ki:
Bize Abdülhamîd b. Ca’fer haber verdi. O da babasından nakletti; dedi ki:
Resûlullah (sas), Hicretin 6. senesinde Zilkâde ayında Hudeybiye’den dönünce Hâtıb b. Ebû Belte'a’yı, Kıptîlerden İskenderiye hâkimi el-Mukavkıs’a gönderdi. Onunla birlikte, Mukavkıs’ı İslâm’a davet eden bir mektup da gönderdi. Mukavkıs, “Hayırdır!” dedi ve mektubu aldı. Mektup mühürlüydü. Mukavkıs onu fildişinden yapılmış bir kutuya koydu, üzerini mühürledi ve bir cariyesine teslim etti. Ayrıca Peygamber’e (sas) cevabî bir mektup yazdı. İslâm’a girmedi, ancak Mâriye el-Kıbtiyye ve kız kardeşi Sîrîn’i, eşeği Ya’fûr ve katırı Düldül’ü de hediye olarak Resûlullah’a (sas) gönderdi. Düldül boz renkliydi. O zaman Araplarda ondan başka boz katır yoktu.

Resûlullah (sas) Mâriye el-Kıbtiyye’yi beğeniyordu. Kendisi beyaz tenli, güzel bir kadındı. Resûlullah (sas) onu ve kız kardeşini Ümmü Süleym bt. Milhân’ın evinde ağırladı. Resûlullah (sas) onların yanına girdi ve onlara İslâm’ı anlattı. İkisi de Müslüman oldu. Resûlullah (sas), Mâriye’yi mülk-i yeminle (cariye statüsünde) nikâhladı. Sonra onu, Benî en-Nadîr’den kalma, el-Âliye’de kendisine ait bir eve gönderdi. Yazın ve hurma toplama zamanında burada kalırdı. Resûlullah (sas) bu evde Mâriye’nin yanına gelirdi. Mâriye’nin dini yaşayışı çok güzeldi. Kız kardeşi Sîrîn’i de şair Hassân b. Sâbit’e hediye etti...

Mâriye, Resûlullah (sas) için bir çocuk dünyaya getirdi; Resûlullah ona İbrahim ismini koydu. [1]

Mariye, Muhammed'in hayatına girdikten sonra ne oluyor da Tahrim suresinin ilk 5 ayeti ortaya çıkıyor. Bunun cevabına tüm İslam camiasının meal ve tefsirlerde kullandığı hadisler üzerinden bakalım.

TAHRİM SURESİ 1-5.AYETLER
NEDEN VAHİY OLUNMUŞ ?

1169- Hazreti Aişe der ki:
Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri pâk zevcelerinden Cahş kızı Zeyneb'in evinde bal şerbeti içer ve yanında fazla kalırdı. (Buna kıskandığımızdan) Hazreti Ömer'in kızı Hafsa ile şöyle anlaştık: Hazreti Peygamber, hangimizin evine gelirse, ya Re-sûlallah! Sen meğâfir (tatlı fakat kokusu hoş olmayan bir bitki usaresi) mi yedin? Senden meğâfîr kokusu alıyorum, desin. Sonra Hazreti Peygamber, zevcesi Hafsa'nm yanına gidince, Hafsa konuştuğumuz şekilde Hazreti Peygambere hitab etti. Bunun üzerine Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:
«Hayır, meğafîr yemedim. Fakat Cahş kızı Zeyneb'in evinde bal şerbeti içerdim. Yemin ettim, bir daha
içmeyeceğim ve bunu da hiç kimseye söyleme.» 
Mütercim
Hazreti Hafsa, Peygamber'in sırrını (bal şerbeti içmeyeceğine dair yemin edişini) Hazreti Aişe'ye anlatıp haber verdi. Bunun üzerine: «Ey Peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi neden haram kılıyorsun» mealindeki ayet nazil oldu. [Tahrîm, 1]

Bu ayetin nüzul sebebi hakkında bir rivayet de şudur: Peygamber (sav), zevcesi Hafsa'yı nöbetlerinde ziyaret ettikleri bir günde, Hazreti Hafsa peygamberin izniyle babasına gitmişti. Hazreti Peygamber de kendisine hizmet için cariyesi Mariye'yi çağırmış ve ona hizmet ettirmişti. Hazreti Hafsa bunu öğrenince çok üzüldü. Bunun üzerine Hazreti peygamber ona şöyle buyurdu: «Mariye'yi kendime haram edersem razı olur musun?» Hafsa: - Evet, razı olurum deyince, Hazreti Peygamber: «İşte haram ettim. Fakat bunu sakın hiç kimseye söyleme.» buyurdu. Sonra Hafsa, Peygamberin bu sırrını Aişe'ye söyledi. 

Fethu'1-Barî (İbn Hacer el-Askalanî'nin eseridir) şerhinde ayetin nüzul sebebi olarak bu olayı (Mariye hadisesi) tercihli gösteriliyor. Fakat Buhari şerhinde açıklandığı üzere, bal şerbetinin haram kılınması hususu tercih edilmiştir. [2]

Gördüğünüz gibi hadiste "Hafsa, Peygamberin bu sırrını Aişe'ye söyledi" denmektedir. Kur'an'da nasıl yer bulduğunu görebilmek için Tahrim suresi 3.ayete bakalım:

3. Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu peygambere açıklayınca peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine konuyu anlatınca o, “Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu. “Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi” diye cevap verdi. 

Muhammed'in Mariye'yi kendine haram kılması olayı Tirmizi'de şöyle yer alır:

1201- Âişe (r.anha)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.v.) hanımlarına dört ay
süreyle yaklaşmamaya yemin etmişti (Bal yemeyi veya Mariye’nin yanına yaklaşmayı kendisine
haram kılmıştı) sonra haram kıldığı bu şeyi helal kılarak yani yeminini bozarak yemin için kefâret
koymuştu.” (Tirmîzî rivâyet etmiştir.) [3]

Şimdi, Buhari ve Tirmizi'de yer alan bu konuya bir de Ebu Davud'un Sünen'inde yazanlar ile bakalım.

2283....Ömer (b. el-Hattab r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, Nebî (s.a.) Hafsâ (r.anha)'yı boşamış, sonra da (iddet süresi içinde) ona dönmüştür. [4]

Bu hadisin alt kısmında ve Buhari'de konuya açıklama getirmek için paylaşılmış olan diğer hadislere bakalım:

1l70- Hazreti Ömer (Ra) der ki:
«Ey Peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi neden haram kılıyorsun?» mealindeki ayet nazil olunca,
Peygamber (sav) pâk zevcelerinden ayrılarak, «bir ay, onların yanlarına varmayacağım» diye yemin etmiş ve çardağına çekilmişti... [2]

Rasûl-i Ekrem'in, Hz. Hafsa'yı boşaması şöyle olmuştur; Hz. Peygamber günlerini, hanımları arasında taksim eder, adalet ölçüleri içerisinde her gün birinin yanında kalırdı. Nöbet sırası Hz. Hafsa'ya geldiği gün Hz. Hafsa anne ve babasını ziyaret etmek üzere izin istedi. Rasûl-i Ekrem ona izin verdikten sonra cariyesi Mariye'yi Hz. Hafsa'nın odasına çağırıp onunla başbaşa kalmıştı. Bu esnada Hz. Hafsa, ziyaretini tamamlayıp dönmüş ve odasında Rasûl-i Ekrem'le Hz. Mâriye'nin bulunduklarını ve odanın kilitli olduğunu görmüştü. Bunun üzerine Hafsa kapının önüne oturup ağlamaya başladı. Rasûl-i Ekrem alnından terler dökülerek dışarı çıktı. Hafsa, Mâriye ile başbaşa kalmak maksadıyla kendisine izin verildiğini iddia ediyordu. Rasûl-i Ekrem aslında Hz. Mariye ile kalmasının Allah'ın kendine tanımış olduğu bir hak olduğunu ifâde ettikten sonra, Hz. Hafsa'yı memnun etmek için bir daha Hz. Mariye ile 
başbaşa kalmayacağına söz verdi ve bunun aralarında kalmasını istedi.  Hz. Hafsa ise, Rasûl-i Ekrem gider-gitmez Hz. Aişe'nin odası ile kendi odası arasındaki duvara vurup Hz. Aişe'yi çağırdı, olanları ona anlattı. Daha sonra bunu öğrenen Hz. Peygamber Hz. Hafsa'nın yaptıklarına öfkelenip onu boşadı. [5]

Tahrim Sûresinin şu ayeti bu hadiseye işaret etmektedir. ''Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi o sözü haber verip, Allah da onun bu davranışını o (peygamberi)ne açıklayınca (peygamber hanımına) bu (söyledikleri)nin bir kısmım bildirmiş (şunları filâna söyledin demiş) bir kısmından da vaz geçmişti. (Peygamber) bunu O'na haber verince eşi, "bunu sana kim söyledi?" dedi (Peygamber): (her şeyi) bilen, haber alan (Allah) bana söyledi" dedi." [Tahrim, 3]

Kays b. Zeyd'in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber Hz.- Hafsa'yı boşayınca dayıları Kudâme b. Mazûn ile Osman b. Mazûn Hz. Hafsa'nın yanına gelmişler. Hz. Hafsa ağlamış ve, "Allah'a yemîn ederim ki o beni bana ihtiyacı olmadığından dolayı boşamış değildir" demiş tam bu esnada Hz. Peygamber oraya gelip "Cibril bana "Hafsa'ya dön. Çünkü o çok oruç tutar ve geceleri namaza çok kalkar o cennette senin  zevcen olacaktır" dedi," buyurmuş. [6]

Tahrim suresi 3.ayet ve onunla ilişkili hadislerde, Muhammed'in eşlerinden Hafsa'nın sır tutmayıp Aişe'ye anlattığı yazıyordu. Peki devamındaki 4 ve 5. ayetlerde neler yazıyor, okuyalım:

Tahrim suresi 4.ayet:
(Ey peygamber’in eşleri!) Eğer siz ikiniz Allah’a tövbe ederseniz, ne iyi. Çünkü kalpleriniz kaydı. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allah, Cebrail ve salih müminler onun yardımcısıdır. Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar.

Tahrim suresi 5. ayet:
Eğer sizi boşayacak olursa rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah’a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bâkire eşler verebilir.

Sahih-i Buhari ve Muslim'de Tahrim suresi 1-5. ayetlerin nasıl ortaya çıktığı anlatılmakta, Muhammed'in Hafsa ve Aişe'den dolayı tüm eşlerini boşamayı düşündüğü yazmaktadır. İlgili hadise bakalım:

İbnu Şihab şöyle demiştir: Bana Ubeydullah ibnu Abdillah ibn Ebi Sevr, Abdullah ibn Abbas'tan haber verdi. O şöyle demiştir: Allah'ın haklarında 'Eğer her ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kalpleri eğrildi' (Tahrim, 4) buyurduğu kişilerin Peygamber'in zevcelerinden hangi ikisi olduğunu Ömer'den sormaya hırslanır dururdum. Nihayet onun beraberinde hac yaptım. Dönerken yolun bir yerinde Ömer saptı. Ben de deriden bir su kabı ile onun beraberinde yoldan saptım. Ömer doğanın çağrısına cevap vermeye gitti, nihayet geri dönüp benim yanıma geldi. Ben de ellerine o su kabından döktüm, o da abdest aldı.

Ben: 'Ey müminlerin emiri! Peygamber'in zevcelerinden o iki kadın kimdir ki, Allah onlar için 'Eğer ikiniz de Allah'a tövbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kalpleriniz eğrildi...' buyurmuştur?' diye sordum.

Ömer bana:
'Hayret ederim sana ey Abbas oğlu! Onlar Hafsa ile Aişe'dir' dedi.

Sonra Ömer şöyle devam etti:
Ben Ensar'dan bir komşum ile beraber Benu Umeyye ibn Zeyd yurdunda (oturuyor) idim. Bu yurt Medine'nin Avali denilen semtindedir. Bir şey öğrenmek ümidiyle peygamberin yanına nöbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahiy ve diğer şeylere dair ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O da indiği zaman böyle yapardı. Ve biz Kureyş topluluğu, kadınlara galebe ediyorduk. Medine'ye Ensar üzerine geldiğimizde bir de gördük ki onlar, kadınları erkeklerine galebe eder bir kavim (yani kadınlar erkekleri üzerinde üstünlük sağlıyorlar). Derken bizim kadınlarımız, Ensar kadınlarının edebinden almaya başladılar. Bir gün ben karıma karşı bağırdım; o da bana cevap verdi. Ben onun bana söz döndürüp cevap vermesinden hoşlanmadım; azarladım. Bunun üzerine o, şunları söyledi:
'Benim sana karşı mırıldanmamı niçin münasip görmüyorsun? Vallahi peygamberin zevceleri bile ona karşı mırıldanıyorlar ve birisi o gün geceye kadar peygamberin yanına uğramıyor!' dedi.

Karımın bu sözleri beni ürküttü.
Ben: 'Onlardan kim bunu yaparsa perişan olur; büyük günah işlemiş olur' dedim.

Sonra elbisemi giyindim ve Hafsa'nın yanına girdim. Ve ona:
'Ey Hafsa! Sizlerden herhangi biriniz bütün gün ta geceye kadar Allah Elçisi'ne dargınlık ediyor musunuz?' dedim.

O: 'Evet' dedi.

Ben: 'O kadın perişan olmuş ve zarar etmiştir. Her biriniz Allah'ın Resulünün öfkesinden dolayı Allah'ın sizi harap etmesinden korkmuyor musunuz? Bu yüzden helak olursunuz. Sen Allah'ın Resulüne karşı çok istekte bulunma, O'na karşı herhangi bir şey hususunda söz döndürme yarışına girişme, O'na darılıp O'ndan ayrı durma. Bir ihtiyacın meydana çıkarsa O'nu benden iste. Ve sakın arkadaşının, Resulullah'a senden daha güzel ve daha sevgili olması da seni aldatmasın (Ömer, burada Aişe'yi kastediyor).

Ve biz o sırada: 'Gassaniler (Şam'da yaşayan bir kabile) bize karşı gaza etmek için atlarını nallatıyorlarmış' diye havadis alıyorduk. Arkadaşım kendi nöbetinde peygamberin yanına indi ve yatsı vaktinde döndü. Kapıma şiddetli bir vuruşla vurdu, ve:
'O uyuyor mu?' dedi.
'Ben korktum ve hemen onun yanına çıktım'.
O: 'Büyük bir iş meydana geldi' dedi.
Ben: 'Nedir o; Gassaniler mi geldi?' dedim.

Hayır, fakat ondan daha büyük ve daha uzun: Resulullah (s.a.v) kadınlarını boşamış, dedi.

Ömer dedi ki: Hafsa isteğine ulaşmadı ve ziyana uğradı. Ben bunun yakında olacağını zannediyordum. Elbisemi üzerime topladım ve Peygamber'le beraber sabah namazını kıldım. Peygamber, birkaç basamak çıkıp kendisine ait bir odaya (meşrube) girdi ve orada yalnız kaldı.

Ben Hafsa'nın yanına girdim, gördüm ki ağlıyordu.
Ben: 'Seni ağlatan nedir? Ben seni uyarmış değil miydim? Resulullah sizleri boşadı mı? dedim.

Hafsa: 'Bilmiyorum. O, işte ta şu odada' dedi.

Bunun üzerine mescide çıktım ve minberin yanına geldim. Gördüm ki, minber etrafında bir takım kimseler var; bazıları ağlıyorlar. Yanlarında biraz oturdum. Sonra vicdanımdaki duygum bana galebe etti. Peygamber'in içinde bulunduğu o odaya geldim. Ve Peygamber'in siyah kölesine:

Ömer için izin iste! dedim.
İçeriye girdi, peygamberle konuştu. Sonra çıktı ve:
Seni peygambere söyledim; bir şey demedi, dedi.

Oradan ayrıldım, nihayet mescitte minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Tekrar kölenin yanına geldim. O evvelki gibi söyledi. Ben yine minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Tekrar kölenin yanına gittim. Ve:
Ömer için izin iste! dedim.

Köle bir öncekinin benzerini söyledi. Ben de döndüm, giderken baktım, uşak beni çağırıyor:
Resulullah sana izin verdi, dedi.

Bunun üzerine huzuruna girdim. Baktım ki, Resulullah bir hasırın kumları üzerine yan yatmış, kendisiyle hasır arasında bir döşek yok, kumlar vücudunun yan tarafında iz yapmış; kendisi, içi hurma lifi doldurulmuş deriden bir yastığa dayanmış idi. Kendisine selam verdi. Sonra ayakta dikelerek:
Kadınlarını boşadın mi? dedim. Gözünü bana doğru yükseltti ve:
'Hayır', dedi.

Sonra ben yine ayakta dikelerek, şöyle dedim:

Ya Resulullah! Eğer beni düşünürsen, bilirsin ki, biz Kureyş topluluğu kadınlara galebe ediyor idik. Sonra bir kavim üzerine geldik ki, kadınları onlara galebe ediyorlar.

Ömer bu sözü söyleyince, Peygamber gülümsedi. Sonra ben şöyle dedim:

Eğer beni düşünürsen bilirsin. Ben Hafsa'nın yanına girdiğim de: 'Sakın arkadaşının peygambere senden daha güzel ve daha sevgili olması seni aldatmasın' dedim.

Peygamber bir daha gülümsedi. Ben O'nun gülümsediğini gördüğüm zaman hemen oturdum ve gözümü kaldırıp evinin içine baktım. Vallahi evin içinde tabaklanmamış üç hayvan derisinden başka gözü döndürecek hiçbir eşya görmedim. Bunun üzerine ben:

(Ya Resulallah!) Allah'a dua et, ümmetine genişlik (zenginlik, refah) versin.
Çünkü Farslar ve Romalılara genişlik verilmiş ve onlara dünya ihsan olunmuş; halbuki onlar Allah'a ibadet etmiyorlar, dedim. Bunu söyleyince yaslandığı yerden doğruldu ve:

'Sen bir kuşku içinde misin? Ey Hattab oğlu! Onlar hoşlukları dünya hayatında peşin verilip geçiştirilen birer kavimdir' buyurdu.

Ben de: 'Ya Resulallah, benim için istiğfar ediver' dedim.

İşte Peygamber, Hafsa'nın Aişe'ye anlatıp ifşa ettiği sır yüzünden ayrılıp inzivaya çekilmiş ve kadınlarına küsmüş olduğundan ötürü, [Bkz: Kastallani'nin açıklaması] bir ay kadınların yanına girmeyeceğim, demişti. Bu zaman içinde Allah, peygamberini azarladı (Bkz. Mariye'ye yaklaşmama yemini: Tahrim 1-4). Yirmi dokuz gece geçince Resulullah hepsinden önce Aişe'nin yanına girdi ve Aişe O'na:

(Ya Resulallah!) Sen bizim yanımıza bir ay girmemeye yemin etmiştin. Halbuki biz 29. gecenin sabahında olduk; ben bu geceleri hakkıyla sayıyorum, dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):
'Yemin ettiğim ay yirmi dokuz çekmektedir; işte bu ay 29 günden oluşuyor' buyurdu.

Aişe dedi ki: Müteakiben muhayyer kılma ayeti (Ahzab: 28-29) indirildi. Peygamber ilk kadın olarak benimle başladı ve şöyle dedi:

'Ben sana bir emir anlatacağım. Cevap hususunda acele etmemenden dolayı sana bir serzeniş yoktur, ta ki ebeveynine danışasın'.

Aişe dedi ki: 'Kat'i biliyorum ki, ebeveynlerim bana senden ayrılmamı emretmezler'.

Sonra Peygamber şöyle dedi:
'Allah şöyle buyurdu: Ey Peygamber! Zevcelerine şunu söyle: Eğer siz dünya hayatını ve onun ziynetini istiyorsanız gelin size boşama bedellerini vereyim de, hepinizi güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki Allah içinizden güzel hareket edenlere pek büyük bir mükafat hazırlamıştır' (Ahzab: 28-29).

Ben de: 'Ben bunun hakkında mı ebeveynime danışacağım? Ben elbette Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu isterim' dedim.

Sonra Resulullah bütün kadınlarını böyle muhayyer kıldı; onlar da hep Aişe'nin dediği gibi söylediler. 
[7][8][9]

Kastallânî, söz konusu hadisle ilgili şöyle der: Hafsa'nın açıkladığı söz şudur: Peygamber, Âişe'nin gününde Mâriye ile yalnız kalmış, Hafsa da bunu bilmiş; Peygamber, Hafsa'ya: Şunu gizli tut,ben Mâri-ye'yi kendime haram kıldım, demiş. Hafsa da bunu Aise'ye açıklamış, Âişe de öfkelenmiş. Nihayet Peygamber, kadınlarına bir ay yaklaşmamaya yemîn etmiştir. İşte müteâkib cümlenin ma'nâsı budur.

Gördüğünüz gibi tüm hadisler kısmen küçük farklar içeriyor olsa da anlattıkları olaylar aynı.

Hiçbir yorum yapmadan, tamamen kaynaklarda yazanları sizlere okuduktan sonra konuya dair birkaç soru sorarak konuyla ilgili ne düşündüğünüzü, görüşlerinizi öğrenmek istiyorum.

SORULAR

1) Mukavkıs, Muhammed'e hediyeler gönderdiğinde neden bu hediyeler geri çevrilmiyor?

2) Muhammed'in kendine gönderilen hediyeler arasından Sirin adlı kadını arkadaşına hediye ettiği yazıyor. Empati yaptığınızda, kendinizi hediye edilen kadının yerine koyduğunuzda nasıl hissederdiniz?

3) Muhammed neden tıpkı Sirin'e yaptığı gibi Mariye'yi de çevresindeki erkeklerden birine vermemiş, hediye etmemiştir?

4) Kur'an insanlara öğüt alması için gönderilmiş evrensel bir kitap ise, Tahrim suresinin ilk 5 ayetinden çıkarmamız gereken temel ders nedir?

5) Her şeyi yaratan yüce bir ilah varsa, onun böyle konularla ilgileniyor ve bunlara dair mesajlar gönderip Kur'an'a eklettiriyor olmasını mantıklı buluyor musunuz?

6) İnsanları doğru yola sokmak üzere gönderildiği söylenen kitapta Tahrim ve benzer ayetlerde Muhammed'in eşleri ile arasında yaşananlar anlatılıyor. Söz konusu ayetler insanlığa ne yönden yol gösterecek, iyi kişiler olmalarını nasıl sağlayacak, insanlığa ne kazandıracak?

7) Bu konunun anlatıldığı, Buhari ve Müslim gibi birçok hadis toplayıcısının yer verdiği bu olaylarda Mariye'den "cariye" olarak bahsedilmekte, Zübdetü’l-Buhari'de "Peygamber kendisine hizmet için cariyesi Mariye'yi çağırmış ve hizmet ettirmişti" denirken, İbn-i Sad'ın Tabakat'ında Mariye'yi "mülk-i yeminle (cariye statüsünde)" nikahladı yazmaktadır.

Bu kaynaklara ek olarak, Muhammed Hamidullah'ın "İslam Peygamberi Muhammed" adlı çalışmasında şöyle yazar: "Efendisinden bir çocuk doğuran câriye, onun ölümünden sonra başka bir muameleye gerek olmaksızın hürriyetini elde eder. Hz. Peygamber’in câriyesi Mâriye, İbrâhim’i dünyaya getirmesi üzerine ümmüveled statüsüne geçirilmiş ve bu olay müslümanlara örnek teşkil etmiştir. İslâm ülkelerinde ümmüveled haline gelerek hürriyetine kavuşan birçok câriyenin bulunması, bu usulün kölelerin azaltılması bakımından geçerli bir yol olduğunu göstermektedir. Böyle bir câriyeden doğan çocuk hür sayılır, onunla baba arasında normal bir nesep bağı kurulur ve her bakımdan normal evlilikten doğan çocukların statüsüne sahip olur". [10]

Görüldüğü üzere kaynaklarda Mariye'nin statüsü için cariye denmektedir. Bu durumda Mariye, tıpkı Ayşe ve Hafsa gibi Muhammed'in gerçekten eşi midir, yoksa sadece İslam cinsel birliktelik öncesi nikahı şart koştuğu için mecburen nikah yapılmış bir kadın mıdır?

DİPNOTLAR
● Ensinâ, Nil’in doğusunda Saîd bölgesindeki şehirlerdendir.
●● Tahrim 3: "Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti..."
Hazırlayan: A.Kara

PANTEİZM VE PANTEİZME YÖNELİK İTİRAZLAR

Yazan: A.Kara

PANTEİZM VE PANTEİZME YÖNELİK İTİRAZLAR

"Tanrı'nın bu dünyayı nasıl yarattığını bilmek istiyorum. Şu ya da bu olguyla, şu ya da bu öğenin görüntüsüyle ilgilenmiyorum. Düşüncelerini bilmek istiyorum, gerisi sadece detaylar." A. Einstein
[1]

Bu makalede çeşitli noktalar üzerinde durarak Panteizm ya da Pandeizm'in teizm hipotezinden daha olası olduğunu anlatmaya odaklanacağım.

İsmi fizikçi Ludwig Boltzmann'a atfedilen bir görüş vardır; Boltzmann beyni. Bu hipoteze göre evren kaos halindeki rastgele dalgalanmalar sonucu ortaya çıkmış bir varlıktır. Panteizme göre ortaya çıkan bu evren daha sonra farkındalığa erişmiştir yani bilinçlidir. Pandeistik bakışta ise evren müdahale etmez, plan yapmaz. [9]

Kavram karmaşası yaşamamak ve konuyu daha iyi kavrayabilmek adına önce Panteizmin tanımını yapmak gerekir.

Panteizm Tanrı'nın her yerde ve her şeyde olduğunu yani onun aşkın olmadığını, her yere nüfuz ettiğini, dolayısıyla içkin olduğunu söyleyen felsefi görüştür. Tanrı evrende ve her şeydedir ve her şey Tanrı'nın parçasıdır. [7][8]

Schopenhauer, Panteizmin hiçbir etiğe sahip olmadığını iddia etse de Panteizm oldukça etik bir bakış açısına sahiptir: "Başkasına verilen herhangi bir zarar, canlılığa ve herkese zarar verir."

Panteizm kavramı Thales, Parmenides ve Heraklitos da dahil olmak üzere birçok antik Yunan filozofunun yanı sıra Kabalistik Yahudiliğin eski dönemlerinde de ele alınıp tartışılmıştır. Bu tartışmaların doğurduğu Panteistik hareketler 17. yüzyılda Spinoza'nın doğalcı panteizm inancının da çıkışını sağlamıştır.

Tabi Spinoza'dan bahsetmişken onun görüşlerine kısa da olsa değinmemek olmaz.

Spinoza'ya göre tanrı, evrendir. O bunu "töz" olarak tanımlar. Bu töz, özü gereği var olmak zorundadır, kendiliğinden kendinde var olandır, var olmak zorunda olduğundan var olmuştur ve dolayısı ile yaratılmaya ihtiyacı yoktur.

Baruch Spinoza şöyle der: "Töz sözcüğünden, kendiliğinden ve kendisi için var olanı anlıyorum. Bu kavramın [tözün] meydana gelmesi için başka bir kavrama ihtiyaç yoktur."

Spinoza için tanrı ve doğa aynı şeydir. Bu yüzden Panteizm ya da Pandeizm'den bahsederken bağlamdan kopmamak ve anlam karmaşası yaşamamak için tanrı yerine doğa kelimesini kullanmak daha doğrudur.

Spinoza'nın tanrı/doğası, doğanın aşkın değil içkin nedenidir. Ol deyince oldurmaz çünkü varlık var olmak için aşkın bir güce ihtiyaç duymaz, zaten varlık doğası gereği var olur, var olma, var kalma eğilimindedir. Dolayısı ile Panteizmin doğatanrısı İbrahimi dinlerin insani özellikler taşıyan, cezalandırıcı, ödüllendirici ve müdahaleci Tanrısından oldukça farklıdır.

Spinoza'dan birkaç alıntı daha yaparak görüşlerine bakalım.

1.14 : Tanrı birdir, yani evrende yalnızca bir madde vardır.
1.15 : Her ne olursa olsun Tanrı'nın içindedir ve Tanrı olmadan hiçbir şey tasarlanamaz.
1.17 : Tanrı dışında hiçbir madde olamaz ve Tanrı'nın dışında hiçbir şey kendi başına var olamaz.
I. 25 : Bireysel şeyler Tanrının sıfatlarının değiştirilmesinden veya onun sıfatlarının sabit veya keskin şekilde ifade edilişinden başka bir şey değildir.
II. 47 : İnsan zihni Tanrı'nın sonsuz özü hakkında yeterli bilgiye sahiptir.
V. 24 : Belirli şeyleri (varlıkları) ne kadar çok anlarsak Tanrı'yı da o kadar çok anlarız.
V. 17 : Tanrı tutkusuzdur, herhangi bir zevk ya da acı duygusundan etkilenmez. Açıkçası [bu yüzden] Tanrı kimseyi de sevmez. [6]

Spinoza'nın tüm bu açıklamalarına bakıldığında O'nun panteizm tanımlamasında şunu görürüz. Evren Tanrı'nın içinde var olmanın, daha doğrusu Tanrı ile birlikte var olmanın bir biçimidir. Spinoza'ya göre evrenimiz Tanrı'nın düşüncelerindeki varoluş tarzıdır ve Tanrı'nın uzantısıdır. Yalnızca bu ikisi insanoğlunun Tanrı hakkında bildiği sıfatlardır. [2]

Filozof Karl Jaspers bu konu hakkında şöyle der:

Tanrı'yı bir kişi olarak hayal etmek başlı başına bir sınırlamadır. Tanrının ne anlayışı ne iradesi vardır. O'nun sadece anlayışın ve iradenin bir biçim olarak ortaya çıktığı düşünce özelliği vardır. Hareket etmez ya da durmaz fakat hareket ve durma biçimlerini ortaya çıkaran uzatma-genişletme özelliği vardır. Anlayış ve irade tıpkı hareket ve dinlenme gibi doğada yaratılır, onlar Tanrı'nın kendisi değil sonuçlarıdır. [3]

Panteizm görüşü her yerde birden bulunan ve her şeyi bilen evren-tanrı görüşüne sahiptir. Dolayısıyla eğer Tanrı her yerdeyse ve her şeyi biliyorsa bu durum her şeyin Tanrı'nın zihninde olduğu ve O'nun her şeyle eş süreli olduğu anlamına gelir.

Yani eğer yaratıklar Tanrı'dan ayrı olsalardı bu durumda Tanrı sonsuz olamazdı. Tanrı sonsuz olduğu için her şey Tanrı'dadır. [4]

Dolayısıyla Panteizm'in sürekli yaratılışa uyduğu, bunu takip ettiği açıktır. Tanrı sürekli olarak yaratıyorsa bu O'nun yaratılışının süreklilik arz ettiğinin göstergesidir çünkü O'ndan ve zihninden bağımsız gerçekleşecek bir yaratılış mümkün değildir.

Alman filozof Friedrich Albert Lange, Panteizm'in (her şey bir olduğundan) birleşik bir varoluşu ve ruhsal olanın doğallaştırılmasını sağladığını söyler. [5]

Teizm yaygın olarak Tanrı'yı her şeyden aşkın ve uzay-zaman dışında olarak nitelendiriyor olsa da aynı zamanda dinlerdeki bu Teist Tanrı figürü her yerdedir, sürekli olarak yaratır ve bu devinimi devam ettirir. O halde bu Tanrı figürü üst düzeyde bir içkinliğe sahiptir. (A.g.e.)

Dinlerdeki Tanrı ile tezat oluşturacak şekilde Panteizm Tanrı'yı uzay-zamana getirir. Bu onu bilim insanları ya da bilim meraklıları için ilgi çekici hale getirir. Ayrıca doğanın ve kozmosun ihtişamına duyduğumuz saygı ile de uyumludur.

Panteizmi çekici yapan bir diğer konu "kötülük" problemidir. Dinlerdeki hayali, yanıltıcı kötülüğün ya da Tanrı'ya zıtlık içeren kötülük kavramının aksine "kötülük" olgusunun evrenin işlemlerinin sonucu olduğunu söyler. Ancak bunun da kendi içinde sorunlu yönleri var tabi ki, yine de dinlerdeki kötülük probleminden çok daha iyi bir görüşe sahip olduğu açık.

Panteizme karşı pek çok itiraz var, bunlardan bazıları başarılı, bazıları başarısız. Bunlara kısaca değinelim.

1) Biz sadece dünyayı "Tanrı" olarak yeniden adlandırıyoruz. Onu dünya ile eşitlemeden önce Tanrı kavramına odaklanmalıyız". Dolayısıyla teizm Tanrı kavramının temel anlayışıdır, Panteizm bunun bir türevidir.

Yanıt: Panteizmin iki kavramı eşitlediği doğru olabilir ancak bunun nedeni Tanrı'yı ortadan kaldırmak değildir. Nasıl ki fizikten önce hatalı bir şekilde su yalnızca ıslak ve şeffaf bir madde olarak ele alınıyor ve element olduğu zannediliyorsa Panteizm Tanrı'nın da yanlış anlaşıldığını düşünür ve tıpkı evreni yeniden ve daha iyi anladığımız gibi Tanrı'yı da yeniden ve daha iyi anladığını söyler.

2) Panteist Tanrı, evren ile tamamen aynı mıdır yoksa kısmen ortak mıdır? Yoksa bütün yani Tanrı, parçalarının yani evrenin toplamından daha mı büyüktür? Kısacası kavramlar örtüşüyor mu yoksa aynı mı?

Yanıt: İkisi kavramsal olarak farklı olsalar da eş sürelidir. Yani Tanrı'nın en azından maksimum ölçüde bilinçli olan bir varlık olduğunu anlıyoruz. Evren maksimum kapsamdadır ancak evrenin bilinçli olduğunu anlamıyoruz.

Konusu açılmışken evrenin neden bilinçli olabileceğine dair argümanlar da yok değil. Bu konuya da değinelim.

Eğer evren bilinçli ve maksimum kapsamdaysa ve Tanrı da öyle ise o zaman bu iki kavram kavramsal olarak özdeş olmasalar bile birlikte kapsayıcıdırlar. Metafiziksel olarak konuşursak, bu ikisinin de aynı varlık olmayabileceği ihtimali de var. Yani Panteistik tanrı yalnızca evreni izleyen ve denetleyen bilinçli durumlar da olabilir.

3) Panteistler fiziksellik, fikircilik veya her ikisinin de doğru olduğunu mu savunuyor? O halde doğaüstü ile doğal olan arasındaki ayrım nedir?

Yanıt: Geleneksel panteistler bir ruh olarak Tanrı'nın mükemmel doğasını koruma çabasıyla ona fiziksel bir varlıktan ziyade kusursuz bir varlık olacak şekilde bazı özellikler atfetmek isteyebilirler. Fakat bunun ne kadar tutarlı olduğu tartışılır.

Tanrı ya ruhsal ve üstündür ya da yakın ve fizikseldir; ki bu makalede ikincisini savunuyorum. Zaten panteizmin güçlü yanlarından biri Tanrı'yı fiziksel kılıyor olmasıdır ve fiziksel bir tanrıyı fiziksel etkilerle ilişkilendirmek daha tutarlıdır.

Eğer bir şey manevi ise bu dünyanın bir parçası değildir, aşkındır ve nedensel olarak etkili olabileceğini söylemek zorlaşır. Dahası, maneviyat nedensel olarak etkili olsaydı, fiziksel olmadığı için etkili olduğunu söylemek zor olurdu. Bu yüzden bu makalede Tanrı'nın aşkın ve kusursuz olmadığı üzerinde duruyorum.

4) Panteizmin Tanrı'sı kişisel mi değil mi?

Yanıt: Panteizmde kişisel olmayan bir Tanrı görüşü vardır. Bunu Spinoza'nın Etiğinde (V.17) görmek mümkündür. Ancak kozmosun zihin benzeri doğası, doğanın doğadan fazlası olduğunu düşünmek için iyi bir nedendir.

5) Panteizm ve Pandeizm "Tanrı evrendir" diyor fakat birden fazla evren olduğu söyleniyor. Bu sorun teşkil etmiyor mu?

Yanıt: Spinoza'nın tanrı/doğası çoklu evrenlerin ve kozmik oluşun kendisidir, içinde kaç evren olduğunun önemi yoktur.

6) Doğa/tanrı nasıl kendi kendinin nedeni olabilir?

Yanıt: Bu soruyu yöneltenlere şunu sormak gerekir: "İnandığınız tanrı nasıl kendi kendinin nedeni olabiliyor?" Yani sizin yaratılmamış ama yaratmış dediğiniz tanrı fikri evrenin kendisi için neden uygulanabilir olmasın? Tıpkı sizin bahsettiğiniz Tanrı'ya benzer şekilde evren de yaratmış ama yaratılmamış olabilir. Yaratıcı gücün illa gökyüzünde oturan, ödül ve ceza veren, cennet ya da huri vaat eden insani özellikler taşıyan bir ilah mı olması gerekiyor?

Konuya dair bir sonraki makalede Panteizm ve Pandeizm'in bilimsel dayanak noktaları üzerinde duracak, konuya farklı açılardan bakmaya devam edecek ve önemli bölümleri detaylandıracağım.

OTOBÜSLERE GETİRİLEN NAMAZ AYARI HAKKINDA

Yazan: A.Kara

ŞEHİRLERARASI OTOBÜSLERE NAMAZ MOLASI AYARI

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş hazırlayıp ilgili bakanlıklara gönderdiği yazı ile anayasanın 24. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 18. maddesini ele alarak herkesin düşünce ve din özgürlüğüne, dinini ve inancını kamuya açık veya kapalı yerlerde tek ya da toplu yaşama, uygulama veya öğretme hakkına sahip olduğunu da belirtti.

Bu doğrultuda şehirlerarası otobüslerin mola saatlerini namaz saatlerine göre ayarlamasını istedi ve "Namazların vaktinde kılınmasını sağlayabilmek için makul bir süre ayrılmalı" dedi. [1][2]

Tabi burada herkesin dinini yaşama ve öğretme hakkına sahip olduğunu, hatta düşünce özgürlüğüne sahip olduğunu belirtmiş olsa da bu görüşünde ne kadar samimi olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Çünkü düşünce özgürlüğü olsa din hakkında bir görüş belirttiğimizde terörist damgası yemememiz gerekirdi.

İnsanların dinlerini yaşama ve öğretme konusunda özgür olduklarını söylediği kısım bambaşka bir ütopya. Türkiye'de farklı dinden insanlar toplanıp dinlerini tebliğ edip öğretmeye çalışsa misyoner ya da ajan denerek dayak manyağı yapılırlar, linç edilir ve sayısız hakaret yerler.

Bu karar namaz kılmak isteyen insanları mağdur etmemek adına yapılan bir uygulama olarak görünse de zamanla namaz kılmak istemeyenleri mağdur edecek hale gelecektir. Ayrıca bir sürü olaya, kavgaya sebep olacaktır. Bakın hemen geçmişten konuya dair bir haber ve ilgililerin açıklamaları ile örnek vereyim:

Otobüsten inen bazı kişiler, caminin avlusunda önce abdest aldı, ardından namaz kıldı. Bu sırada otobüste yarım saat bekleyen yolcuların itirazı üzerine gerginlik yaşandı. Gerginlik sırasında şoför ile muavin arasında sözlü tartışma da oldu. Yolcular, otobüsü camiye çekmek zorunda bırakılan şoförün de zorunlu namaz molasından rahatsız olduğunu söylediler. Metro Turizm Genel Müdürü Sinan Solok, şoförün mecbur kalmış olabileceğini, ancak bu durumun asla kabul edilemeyeceğini söyledi.

Solok, "Bu, yönetmeliğimize ve uygulamalarımıza ters düşen bir durumdur. Günlük 1500 seferimiz var, her mola talebine yanıt veremeyiz. Bu olay, cezaya tabidir, gereği yapılacak" dedi.

Şehirlerarası sefer yapan firmalara bağlı bazı otobüslerin, yolculuk sırasında "namaz molası" için camilerin önüne götürüldüğü belirlendi. Tartışmalı uygulamalardan biri, 2 Eylül Pazar akşamı Samsun'un Terme ilçesinden İstanbul'a gelmek üzere Metro Turizm'e ait bir otobüsü kullanan yolcunun şikâyeti üzerine ortaya çıktı. Yolcu, yaptığı açıklamada, 34 SM 746 plakalı aracın saat 18.15'te hareket ettiğini, biri yolcu almak üzere iki kez mola verildikten sonra saat 20.00'de bir caminin önünde park edildiğini anlattı. Konunun şehirlerarası seferlerde ciddi tartışmalara neden olduğunu da, Türkiye Otobüsçüler Federasyonu Başkanı ve Ulusoy Genel Müdürü Mustafa Yıldırım'ın açıklamaları ortaya koydu.

Yıldırım, "Namaz vakitlerinde camiye gidilerek mola verilmesi talepleri sektörün baş ağrısı oldu. Şoför kabul etmezse ciddi tartışmalar çıkıyor" dedi. Türkiye'nin dört bir yanından, özellikle Doğu Karadeniz'den gelen otobüslerde bazı yolcuların zorla otobüsü durdurmaya çalıştığını anlatan Yıldırım, şöyle konuştu: "Bunu bir gerilim unsuru haline getirmeye başladılar. Namaz talebi oluyordu, ama şimdi bir kesim bu işin üzerine gidiyor, durmadığınız zaman sorun çıkıyor."
Yıldırım şöyle devam etti: "Otobüs içinde hoş gören de var, tepki gösteren de. Doğru olan otobüsün bu nedenle durmamasıdır, çünkü kaza namazı kılınabilir. Türkiye'de günde yaklaşık 15 bin sefer yapılıyor, günde 90 bin otobüs çalışıyor. Günde beş vakit namaz için durulması büyük bir olay. Baskı yapıp kavga çıkarmak doğru değil. Şoförlerin kaza riski artıyor, çünkü 'dinsizlikle' suçlanıyorlar, sinirleri bozuluyor." Bu nedenle Ulusoy firmasında önlem almak zorunda kaldıklarını söyleyen Yıldırım, camiye gidilmesi için ısrar eden yolcu olursa otobüsten parası iade edilerek indirilmesine ya da bir sonraki otobüsle yolculuğunun devamının sağlanmasına karar verildiğini söyledi.

Bir seferde benzer bir tartışmaya kendisinin müdahale ettiğini anlatan Yıldırım, "Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda açıklama yapmalı. Çünkü hiçbir din adamı 'otobüsü durdurun' demez. Amerika'ya o kadar Müslüman gidiyor, uçağı mı durduruyorlar?" diye konuştu. Şoförlere suçlama: Dinsiz! 

BOSS Genel Müdürü Ramazan Tara: Bizim böyle bir uygulamamız yok, ancak garajlarda konuşuyorlar, duyuluyor, 'Namaz için şurada duruldu' diye konuşmalar oluyor. Şoför kendi inisiyatifini kullanmış olabilir. Yerel firmalarda daha çok olur gibi geliyor.

İbrahim Rıfkı (Pamukkale Turizm Genel Koor.): Biz İzmirli bir firma olduğumuz ve genellikle batı bölgelerine hizmet verdiğimiz için bu durumla hiç karşılaşmadık. Böyle bir uygulama söz konusu olamaz.

İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı: Otobüsün içerisindeki diğer yolcuların üzerinde psikolojik baskı kullanarak, otobüsü zorla bir yerlerde bekletmek hoş değil. Otobüsün içerisinde işaretle namaz kılmak mümkündür. Vakit denk geliyorsa, ki çoğunlukla denk gelir, mola yerlerinde kılınabilir. Namazını hiç kılamadıysa kaza edebilir. Bunun için, ilk uygun yerde, kaçırdığı namazların farzlarını kılar. Aynen oruç borcu gibidir, seferi durumdadır, kaza namazı kılar. 'Daha sonra kaza namazı kılınabilir'
[3]

Yani bu karar otobüs şoförlerinin tartışmalar yaşayıp gerilmesine, hatta bu yüzden dikkati dağılıp kaza yapmasına, sonucunda onca insanın ölümüne yol açabileceği gibi dindarlar tarafından şoför veya bazı yolcuların dinsiz ilan edilmesine, kavga ve sataşma çıkmasına neden olacaktır. Zaten en ufak bir mevzu yüzünden kan akıtan şiddet yanlısı kesim bir de bu tartışmalar yüzünden insanları boğazlayacaktır.

Üstelik namaz daha sonra kılınabilir, kaza namazı diye bir şey var. Onu da geçtim, namazın ezan okunduğu anda kılınması zorunluluğu yoktur. Dolayısıyla namaz vakti içindeyken otobüs mola verdiğinde tesisteki mescitlerde namaz kılınabilir.
Fakat otobüsteki yolculardan işlerini ve hayatlarını etkileyebilecek derecede acelesi olanlar için namaz kılınsın diye ayrıca verilen mola yüzünden giden zamanın ve doğuracağı kötü sonuçların telafisi olmayacaktır. Çünkü geçmişte yaşananlar gösteriyor ki bu namaz molalarında standart bir süre uygulanamayacaktır. 10 dakika diye durulsa bile bu süre 20-30 dakikalara uzayabilecek ya da otobüsler cami önlerine çekilerek dinsel şov yapılacaktır. Cami önüne çekilen otobüs yüzünden bu sefer de namaz kılmayıp otobüste bulunan insanlar yeme-içme gibi ihtiyaçlarını karşılayamayacaktır.
Namazını nasıl kılacağına çözüm bulması gereken, alternatifler sunmak zorunda olan biz ya da otobüsteki diğer yolcular değildir. Çözümü kendi bulmalıdır ve bu çözüm kendisi dışındaki insanları etkilememelidir. Her fırsatta kul hakkı konusunda edebiyat parçalayanlar namaz kılmak istedikleri için başkalarının hakkını gasp ederlerse bu durum söyledikleri şeye kendilerinin bile inanmadığının ya da söz konusu kul hakkı olduğunda yalnızca Müslüman'ın hakkını gözettiklerinin göstergesidir.

Belli bir inanca göre oluşturulan kurallar ile toplumun geneline baskı yapılırsa bu diktatörlükten başka bir şey değildir. Zaten devletin dini olmaz, kabile hayatı yaşamıyoruz. Artık dünyanın neredeyse her yerinde kozmopolit bir yaşam hakim. Ülkemizde de öyle. Ülkede sadece Müslümanlar yaşamıyor, "%99'u Müslüman olan ülke" masalını bırakın. Artık nüfusun ciddi bir bölümü dinlere inanmadığı gibi Avrupa'dan gelip Türkiye'ye yerleşen, vatandaşı olan, farklı dine mensup ya da inançsız insanlar da bu topraklarda yaşıyor. Kendinizi ve dininizi hayatın odak noktası yaparak herkesi etkileyecek kararlar veremezsiniz. 

En üzücü olanı ise Türkiye'yi sürekli Arabistan ile aynı zanneden, Türkiye'den bahsederken arka fona Arap müziği koyan, yollarda develerin kol gezdiğini, hatta şeriatın hüküm sürdüğünü zannederek ülkemizi Arap ülkeleri ile aynı doğrultuda gören turistler açısında da hoş bir durum olmayacaktır.

Tabi hepimiz biliyoruz ki amaçlanan şey ibadet özgürlüğü vs. değildir. Gece 12'den sonra müzik yasağı getirilmesi, onca aç ve yetim varken trilyonlar harcanıp her yere cami dikilmesi vb. tüm olaylar dindarlardan, özellikle de dinini başkasının gözüne sokmayı seven yobaz kesimden, şeriat aşıklarından oy devşirmek için yapılan olaylardır. Aslında bir siyaset olan din, görüldüğü gibi hala siyaset olmaktan çıkamamıştır.

Namaz kılabilmeleri için otobüslerin mola vermesini yoğun şekilde talep eden Müslümanların, yolsuzluk, kadınlara uygulanan şiddet ve baskı, dini kurumlardaki çocuk istismarı, ergenliğe girmemiş kız çocuklarının evlendirilmesi, ifade özgürlüğünün engellenmesi-suç sayılması, din kurumlarına ve çeşitli derneklere verilen, içinde dindar-dinsiz herkesin hakkı bulunan paralar konusunda da çözüm bulunması için yoğun istekte bulunmalarını isterdim.

ALLAH'IN ÇOCUK ÖLDÜRMESİ (ÖLDÜRTMESİ)


ALLAH'IN ÇOCUK ÖLDÜRMESİ (ÖLDÜRTMESİ)

Kehf süresi 66-81 Ayetlerine göre Musa ile Hızır bilge bir yolculuğa çıkar yolculuk sırasında Hızır bir çocuğun ileride hayırsız olacağını düşündüğü için yaşam hakkını elinden alır bu olay kuranda ibret bir hikaye olarak anlatılır;

65-“Nihayet kullarımızdan bir kul buldular.”
Cumhura, yani ekser âlimlere göre bahsi geçen zât Hz. Hızır'dır.

66-“Musa ona:“Doğru yola sevk edici olarak sana öğretilenden bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi.”
67-“Dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.”
68-“İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?”
69-“(Musa) dedi: İnşallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim.”
70-“(Hızır)dedi ki: O halde bana tabi olacaksan; ben sana anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”
71- “Böylece yola koyuldular.”

74-“Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında(Hızır) onu hemen öldürdü.”

فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍۜ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُكْرًا

Ayette geçen (ف fe), çocuğu görür görmez hiç beklemeden, sorgulamadan öldürdüğüne delâlet eder.
“(Musa) dedi: Kısas olmadan masum bir canı mı öldürdün? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın.”
Çocuk küçüktü, henüz ergenlik çağına ermemişti.

Bir süre yol kat ettikten sonra Hızır Musa'ya çocuğu neden öldürdüğünü açıklar ;

80- “Çocuğa gelince, onun ana-babası mü’min kimselerdi.”
“Onları bir tuğyan ve küfre sürüklemesinden korktuk.”

Çocuğun anne-babasına tuğyan ve küfrü;
-Onların hukukunu çiğnemesi, -Aynı evde iki mü’min ve azgın bir kafir olması,
-Anne-babanın çocuğun etkisi altında kalarak dinden dönmeleri

Hz. Hızır'ın böyle durumlar olabilmesinden korktuğunu söylemesi, Allah'ın bildirmesine bağlı bir durumdur. Ayetlerden anlaşıldığına göre Hızır bunları kendiliğinden değil, ilâhî emir gereği olarak yapmıştır. Bu takdirde peygamberlere gönderilen ilâhî emirlerle Hızır’a verilen ilâhî emirler arasında bir çelişki görülmüyor mu? Yani Hızır'a çocuğu öldürmesini Allah emretmiştir. Yani burada sözde özgürlüğün ve barış dininin tanrısı Allah diyor ki: bu çocuk büyüyünce anne ve babasını yoldan çıkaracak, onları kafir yapacak bu yüzden bu çocuğu öldür. Peki Hz. Musa yaşanan olaya neden itiraz etmemiştir? Aslında bunun için 2 yorum mevcut. İlki direkt yazılan yazıyı red eden biçimde. Onun çocuk olmadığını suçlu bir ergin olduğunu söyler. Oysa ki Kuranın bütün tefsirlerinde bu olay ergenliğe girmemiş bir çocuk üzerinden gerçekleşmiştir. Yani bu düşünce hem ayeti hem de Kur'an'ı red eden bir düşüncedir. İkinci düşünce ise bu isteğin Allah tarafından geldiği için itiraz etmediği yönünedir. Bu şekilde yorumlarsak bile kuranda geçen sözde ahlak, evrensel şeriat ve adetlerine ters düşmektedir. Aslında kuran kendi içerisinde kendini çökertebilen bir kitaptır. Madem çocuğu öldürecekti sözde sonsuz güçte olan Allah bu çocuğun ne olacağını bildiği halde neden yarattı, kötü biri olacağını biliyordu. Neden onu iyiye yönlendirmeye çalışmadı? Hadi buna karışmıyor diyelim - aslında karışılan çok fazla kişi ve olay vardır - hani İslam dininde zorlama ve baskı yoktu? Hani diğer dinlere ve inanlara saygı ve sevgi vardı?

81-“İstedik ki onların Rabbi onun yerine kendilerine ondan daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin.” Denildi ki: Onların bir kız çocuğu oldu, bu çocukla bir peygamber evlendi.
Bunların çocuğu da bir peygamber oldu, Allah bununla bir millete yol gösterdi.

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü’min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın? “ (Yunus Suresi, 99)


Madem insanları istediği gibi iman ettirebiliyorsa çocuğu iman ettirmek yerine neden öldürüp yerine daha hayırlı bir çocuk doğurttu?

Görüldüğü gibi bu ayetler Allah'ın kötü bir tanrı olduğunu, kandan ve ölümden beslendiğini ve sonsuz güçte bir tanrı olmadığını kanıtlar. Kuranda bu ve bunun gibi birçok ayet vardır.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Ekoman

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)