HABERLER
Dini Haber

Slider

latest

Slider Right

randomposts4

DİN

din/block-1

MİTOLOJİ

mitoloji/block-7

BİLİM

Bilimsel/block-2

TARİH

tarih/block-2

SİMGELER

Antik semboller/block-3

GİZEMLİ

Açıklanamayanlar/block-4

SON YAYINLAR

TANRIÇA KALİ

Hazırlayan: A.Kara
Hint mitolojisi, Kali, Tanrıça Kali, Hint Tanrıçaları, Ölüm tanrıçası, Kıyamet tanrıçası, Parvati, Şiva, Hint efsaneleri, Kali'nin doğuşu, Durga, Mahishasura, Mahisa, A, mitoloji, HİNT TANRIÇASI KALİ
Hindu tanrıçası Kali, ölüm, zaman ve kıyametin tanrıçası (veya Devi) 'dır ve sıklıkla cinsellik ve şiddet ile ilişkilendirilir ancak aynı zamanda güçlü bir anne figürü olduğundan anne ve anne sevgisinin sembolü olarak kabul edilir. Kali ayrıca bünyesinde kadınsı enerji, yaratıcılık ve doğurganlığı (shakti) barındırır. Büyük Hindu tanrısı Şiva'nın karısı Parvati'nin vücut bulmuş halidir. Kali sanatta en çok kesilmiş kafalardan oluşan bir kolye takmış, kesik kollardan oluşan bir etek giyinmiş, dışa çıkmış bir dil ile kan damlayan bir bıçağı işaret eder biçimde korku veren bir dövüş figürü olarak temsil edilir.

İSİM VE TAPINMA
Kali’nin adı Sanskritçe “siyah olan” veya “ölüm olan” dan gelir ancak aynı zamanda Chaturbhuja Kali, Chinnamastā veya Kaushika olarak da bilinir. Zamanın bir düzenlemesi olarak her şeyi mahveden Kali, ölümlüler ve tanrılara karşı konulmaz bir biçimde çekici gelen Kali aynı zamanda (özellikle daha sonraki geleneklerde) bir anne tanrıçanın yardımseverliğini temsil eder.

Tanrıçaya doğu ve güney Hindistan'da, özellikle de Assam, Kerala, Keşmir ve Bengal'de ibadet edilmiştir. Günümüzde her yıl yeni ayın gecesinde düzenlenen Kali Puja festivalinde ve Kalküta şehrinde ibadet edilmektedir.

KALİ'NİN DOĞUŞU
Kali'nin nasıl ortaya çıktığına dair pek çok inanış vardır:

1.İNANIŞ
Bir efsane, her bir elinde bir silah taşıyan, aslan ve kaplana binen on kollu savaşçı Durga'nın bizon şeytanı Mahishasura (veya Mahisa) ile savaşmasıyla ilgilidir. Durga öfkelenmeye başladı ve öfkesi alnından Kali şeklinde çıktı. Doğduktan sonra çıldıran karanlık tanrıça çıldırdı ve karşılaştığı şeytanları yedi, başlarını boynundan geçirdiği bir zincire bağladı.

Kali’nin günahkar veya haksızlık edenleri buluşturacağı kanlı saldırılarının sakinleştirilmesi imkansız görünüyordu ve bundan hem insanlar hem de tanrılar etkileniyordu. Neyse ki güçlü Şiva (Shiva), Kali’nin yıkıcı öfkesini onun yoluna uzanarak durdurdu ve tanrıça önünde tam olarak kimin durduğunu anladığı zaman nihayet sakinleşti.

2.İNANIŞ
Tanrıça'nın doğumunun başka bir versiyonunda Kali, Parvati koyu tenini değiştirirken Kali'ye dönüştü. Bu yüzden isimlerinden biri Kaushika (Kılıf) iken Parvati'nin isimlerinde biri Gauri (Adil Biri) olarak kaldı. Bu efsane Kali’nin ebedi karanlığın simgesi oluşunu, hem yok etme hem de yaratma potansiyeli taşıyan karanlığı vurgulamaktadır.

3.İNANIŞ
Üçüncü efsaneye göre sadece bir kadın tarafından öldürülebilen Daruka erkekler ve tanrılara korku salıyordu. Tanrılar Parvati'den bu baş belası şeytanla başa çıkmasını istendi. Parvati bu isteğe Şiva'nın (Shiva) boğazından aşağı atlayarak cevap verdi. Bunun nedeni, Şiva'nın yıllar önce, yaratılış sırasında okyanusun çalkalanmasından kaynaklanan ve dünyayı kirletmekle tehdit eden zehir olan Halahala'yı yutmasıydı. Parvati, hala Şiva’nın boğazında durmakta olan zehirle birleşerek Kali’ye dönüştü. Şiva'nın boğazından yeni kılığı ile dışarı fırlayan Kali hızla Daruka'ya yöneldi ve dünya bir kez daha iyiydi.

KALİ VE RAKTABİJA
Kali’nin doğumunun bir başka versiyonunda, korkunç iblis Raktabija’nın (Kan tohumu) hikayesi vardır. Bu iblis de çoğu iblis gibi insanlara ve tanrılara büyük sıkıntılara neden oluyordu ama daha da kötüsü kanının bir damlası yere döküldüğünde daha fazla iblis doğuruyordu. Bu nedenle Raktabija her saldırıya uğradığında tek sonuç başa çıkacak daha fazla şeytandı. Tanrılar birlikte çalışmaya, bütün shakti'lerini ve ilahi enerjilerini birleştirmeye ve Raktabija'yı yok edebilecek süper bir varlık üretmeye karar verdiler; sonuç Kali idi (başka bir efsanede Kali sadece Durga'dan ortaya çıkar).

Tanrıların ilahi silahı olan Kali hızla Raktabija'yı ve şeytanlarını aradı ve daha fazla kan dökülmemesi için hepsini yutmaya başladı. Kali, Raktabija'nın kafasını bir kılıçla kesip attı ve ardından onun kanının tamamını içti. Kan damlalarının hiçbirinin yere düşmediğinden emin olduktan sonra hiçbir şeytanın dünyayı tehdit edemeyeceğine kanaat getirdi.

Başka Bir Efsane
Kali'nin yer aldığı ünlü bir efsane ise bir grup hırsızla ilgilidir. Hırsızlar, Kali'ye bir insan kurban etmek istediler ve kurban etmek için aptalca bir seçim yaparak bir Brahman rahibini seçtiler. Onu en yakın tapınağa sürükleyen hırsızlar heykel önünde kurban vermeye hazırlanırken aniden Kali'nin heykelinin hayata döndüğünü gördüler. Hırsızların bir keşişi öldürme planından öfkelenen tanrıça, hızlı bir intikam alarak tüm çetenin kafasını kesti ve eğlenmek için başlarını savurdu. Serbest kalan Brahmin ise bilgeliğin bir yansıması olarak hayatına devam etti.

TRUVA SAVAŞI VE ODİSSEAS (ODYSSEUS)

Yazan: Thesemyaza
THE, yunan mitolojisi, Truva savaşı, Odisseas, Odysseus, İlyada, Truva savaşı ve Odisseas, mitoloji, Epeius, Tenedos, Atina, Rahip Laocoon, Tahta at, TRUVA SAVAŞI VE KURNAZ TANRISAL KOMUTAN ODİSSEAS (ODYSSEUS)

Yunanlılar Truva savaşının onuncu yılında, şehri ele geçirememe konusundaki umutsuzlukları en yüksek seviyede ve vatanlarına duydukları hasretle karamsar bekleyişlerini sürdürüyorlardı… Ordunun onca yıldır direnen ülkenin düşeceğine olan inancı azalmış tükenmişti.

Tam böyle bir ortamda ümitsiz askerlerin volta attığı Truva kumsallarına kamp kurmuş İthaka kralı Tanrısal odysseus’un aklına bir plan geldi. Yunanlılar kurnaz küçük bir plana başvuracaklardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, “küçük” kelimesi bunun için uygun bir kelime olmayabilir, çünkü plan kurnaz Odysseus tarafından tasarlanmıştı…

Plan muazzam bir tahta atın inşasını içeriyordu. Neredeyse herkes neden inşa edildiğini ve kimin Yapı’nın içi boş kısmına gizlendiğini bilir. Ancak, tüm hikâye bundan biraz daha karmaşıktır.

Aşağıda daha fazla bilgi edinebileceğiniz birçok unutulmaz bölüm var.

Epeius ve Atın İnşası
Şimdi, Odysseus'un çalışma planında Yunanlıların bir usta mühendise ihtiyacı vardı; neyse ki, saflarında bir tane vardı: Epeius. Doğru, korkak olma gibi bir üne sahipti, ancak mimarlığın düşünüldüğü kadarıyla, gezegende hem bilgi hem de görme konusunda ona rakip olabilecek çok az insan vardı. İda Dağı'na düşen, içi boş bir köknar ağacına, atı inşa etmek için üç günden fazla bir süreye ve birkaç yardımcıya ihtiyacı vardı. Odysseus'un tavsiyesinin ardından Epeius, tahta atın bir tarafına bir tuzak kapısı yerleştirdi ve diğer tarafına büyük harfler kazıdı: “Eve döndükleri için Yunanlılar bu teşekkürü Athena'ya adadı.”

Attaki Kahramanlar
Tahta at inşa edildikten sonra Odysseus Truva'daki mevcut Yunan savaşçılarının en cesurlarını ve en yetenekli olanlarını tahta at’ın içi boş kısmına  tamamen silahlı olarak tırmanmaya ikna etmeye devam etti . Bazı kaynaklar 23 kişi olduklarını söylerken, bazı kaynaklar ise sayılarının 30 ila 50 arasında değiştiğini aktarır. Her iki durumda da, Odysseus , Menelaus , Diomedes, Neoptolemus , Acamas, Sthenelus ve Thoas'ın da orada bulunduğundan eminiz. Tereddütlü ve korkmuş olmasına rağmen dahi mimar, Epeius’da partiye katılır. Sonuçta tuzak kapısını nasıl çalıştıracağını bilen tek kişiydi…

Planın Geri Kalanı
Karanlık çöktüğünde, kalan Yunanlılar çadırlarını yaktılar ve Agamemnon liderliğindeki yakındaki Tenedos adasına doğru yola çıktılar. Plan orada bir gece kalmak ve sonra Truva'ya geri dönmekti. Odysseus’un kuzeni Sinon , geride kalan tek kişiydi. Ve bir nedenden dolayı onlara geri dönüşleri için uygun zamanı işaret etmesi gerekiyordu.

Truva Atı'nın Keşfi  Priam, Thymoetes ve Capys
Günün sonunda, Truva izcileri, neşenin ötesinde bir manzara ile karşılandı
Yunanlılar kampından geriye yeller esiyordu. Bir zamanlar asker kaynayan kamp bomboştu. Priam ve oğulları derhal bu mucizeye kendi gözleriyle şahit oldular ve elbette orada bulabilecekleri tek şey Atina'ya adanmış dev bir tahta attı. Thymoetes, atı Truva'ya götürüp Atina'nın kalesine çıkarmaları gerektiğini önermeden önce bir süre merak ettiler . Ancak Capys'in başka fikirleri de vardı. “Bu sahte ve çürük Yunan armağanını denize fırlatmalı, ya da altında gür bir ateş yakmalı ya da sahte armağanın altını delici mızraklarla delmeliyiz!

Athene , Yunanlıları çok uzun süredir tercih etmişti ...  Priam Thymoetes'in önerisinden yanaydı at bir tanrıçaya adanmıştı,Tanıça’ya saygısızlık yapılmamalıydı. Truva kralı için bu iyi bir fikir olarak görülmediydi.

Laocoon'un Uyarısı
Tam o anda, kaleden aşağı inip büyük bir kalabalık tarafından takip edilen Truvalı rahip Laocoon uzaktan bağırmaya başladı “Ey mutsuz adamlar! Bu nasıl bir çılgınlık? düşmanımızın kaçtığını kim düşünüyor? Sizce Yunanistan'ın armağanları suçluluktan mahrum olabilir mi? Ulysses'i tanımıyor muydunuz? ... Bunların hepsi bir tuzak. Bu ata güvenmeyin! Yunanlılardan korkuyorum, hediyeler ile geldiklerinde bile.” Bunu söyleyerek at yönünde bir mızrak atıyordu. Çok sayıda Truvalı bu korkunç eylemi izledi: “Yakın!” “Delin!” “Duvarların üzerinden fırlatın!”

Sinon Herşeyi Açıklıyor
Bu tartışma, birkaç Truva askerinin zincirlemesiyle getirilen Sinon'un gelmesiyle kesintiye uğradı. Şimdi, Odysseus'un olayın bu kısmı için de planlı olup olmadığını veya sadece şans eseri olup olmadığını söylemek zor ama bana sorarsanız Odysseus’un planında buda vardı neticede tahta bir atın içine plansız girip kendinizi düşmanınızın önüne atmazsınız. Askerler tarafından getirilen Sinon olan biteni anlatmaya başladı tabi kendisine söylenenleri anlatıyordu. Sinon Truva kralı Priam’a doğrudan konuşuyordu Aşil’in (Akhilleus) ölümünden sonra yorgun olduklarını ve dayanacak güçlerinin olmadığı için Yunanların burayı terk ettiklerini söylüyordu. Yaptıkları yağma ve verdikleri zarar için ise Tanrıça’ya bu adağı bırakmışlardı. Bazı kaynaklar ise rahip Calchas rüzgarları rahatlatmanın tek yolunun insan fedakarlığı olduğunu söyler günah keçisi olarak ise parmağıyla sinon’u işaret eder. Ancak, tören gerçekleşmeden önce elverişli rüzgarlar meydana gelir ve Sinon’un kargaşada kaçmasını sağlar.

Sinon'un Tahta Atı Açıklaması
“Size inandığımızı söyleyelim Sinon ,” diye cevaplar Priam . “Ama atın nesi var?”

“Ah, bu! Bu sadece bir teskin edici hediyedir Athene yıllar sonra Yunanlılara yardımı durdurdu, bu yüzden bunu affedilmek ve Tanrıçanın gazabından korunmak için yaptılar.’’

Priam bu cevap üzerine ‘’Bu kadar devasa bir heykele  ne gerek vardı peki” diye sorar

Ama Sinon ’unda iyi bir cevabı vardır.

“Şehre götürememeniz için bu kadar devasa yapıldı . Rahip Calchasbu at heykelinin çok kutsal olduğunu onu yakmanın yahut ona zarar vermenin beraberinde çok büyük bir lanet getireceğini söyledi ve onu şehrine alabilenin tüm Asya’nın hükümdarı olacağını her fethi yapabileceğini söyledi. Büyük yapılmasının sebebi budur yüce Kral.. ‘’

Laocoon'un Ölümü
“Yalan , yalan tüm söyledikleri yalan’’ diye bağırır Laocoon .

“Söylediği her kelime Odysseus tarafından icat edilmiş gibi geliyor ! Ona inanmayın, Priam ! ‘’

Lakin Sinon açıkça gerçeği söylemişti ve Laocoon hediye At hakkında yalan söyleyip At’a mızrak attığı ve krala güvenmeyerek kralın imajını bozduğu için cezalandırıldı.

Kanlı Kutlama
Helen ve Deiphobus
Çok büyük çaba ve uğraşın sonunda hediye atı kapılarda geçirmeyi başardılar. Ve bu zaferden sonra çok sevinen halk çılgınca oynamaya başladı. Festivaller sırasında Helen ve Priam’ın oğlu Deiphobos ahşap heykele gizlice girdiler. Deiphobus etrafı şaşkınlıkla gözlemlerken ve tahtalarını okşarken Helen , Yunan kahramanlarının eşlerini seslendirerek isimlerini söyleyerek onu eğlendirdi . Helen'in de planın bir parçası olup olmadığı bilinmemektedir ve bu, aşırı güvenmenin bir hile ya da neşe dolu olup olanlara sevinmesindendi, fakat memnuniyetsizlik öfke yüzünden, birçok Yunan attan atlamak istedi. Bu noktada özellikle Menelaus Diomedes çok zorluk çıkartır.

Yanlarında bulunan Odysseus hepsine engel olur, bundan sonra sabırsızca planının son halini alması için en uygun anı beklemeye koyulur.

Saldırı
Gece yarısında, dolunay yükselmeden hemen önce , Sinon , Truva Kapıları'ndan geçip bir işaret yakar. Bu işaret krallar kralı Agamemnon ‘un Achaean filosuyla kıyıya geri dönmesini beklediği sinyaldir . Bir saat kadar sonra, gecenin ölü sessizliğinde Odysseus kılıcını kaldırır ve Epeius’a tuzak kapısının kilidini açmasını emreder. Attan ilk atlayan Echion çok istekli ve umursamaz olduğu için düşer ve boynunu kırar gerisi Epeius ‘un halat merdivenini kullanır. Çok geçmeden , Agamemnon ‘un ordusu açık kapılardan saldırır.

O saatten sonra artık tanrılar bile Truva'yı kurtaramazdı….

Bu hikâyenin daha uzun kısmını Homeros’un İlyada destanında bulabilirsiniz.

Kaynaklar: Homeros-İlyada

BİR DİNE NE ZAMAN MİTOLOJİ DERİZ?

Yazan: Thesemyaza
THE, din ve mitoloji, eski dinler şimdi mitoloji, Dinler tarih olacak, Şimdiki dinler, İlerleyen süreçte dinler, din, Hinduizm ve Antik yunan medeniyetinin her ikisinde de diğer birçok medeniyet ve ulusta olduğu gibi Tanrılar ve Dinler vardı..

Dünyanın yaratılışıyla ilgili fikirlere mitoloji, ahlaki anlamlara sahip masallara ise "din" diyoruz.

Her ikisi de mitolojilerle ilgili diğer birçok dinler kadar benzer…

Oysa antik çağ denince ilk akla gelen uygarlıklarda olan Yunanların bir zamanlar ki dini şu an sadece mitoloji olarak varlığını sürdürüyor. Anlayacağınız Zeus’un tapınağının günümüz dünyasında bir din olarak pek etkisi yok.

Peki ama ne demeye çalışıyorum?

Yukarıda tanımını yaptığım Din ve Mitoloji kavramlarını ilk duyduğumuzda aklımıza iki farklı şey gelir oysa gerçekler öyle midir? Bakalım…

Günümüz dünyasının mitolojisi, ‘insanlar bunlara nasıl inanırdı’ diye hayret ederek okuduğumuz yunan ve Helenistik metinleri, bir zamanlar insanlar tarafından kutsal olarak kabul ediliyordu.

Ve hatta şu an olduğu gibi kutsal metinlere karşı çıkıp aleyhte konuşmalar yapan insanlar en ağır cezalara çarptırılıp toplum tarafından dışlanır ve toplumsal bütün hakları ellerinden alınırdı.

Şimdi yazıya biraz ara verip düşünmeni istiyorum yüce arkadaşım..

Dinsizlikle suçlanıp öldürülen Sokrates’in haklı olduğunu biliyorsun.

Ya da o zamanlar antik dini öğretilere karşı çıkıp bilimi savunup Yunan toplumuna inandıkları Tanrıların ve Dinlerinin yalan olduğunu haykıran ve sırf bu yüzden öldürülen  yüzlerce ve hatta binlerce  insanın haklı olduğunu biliyorsun.

Çünkü o öğreti ve dinlerin sadece masallar ve masal kahramanlarından oluştuğunu biliyorsun. Şu an samimi bir şekilde kendini ve içerisinde bulunduğun toplumunu düşünecek olursan kendi toplumunla antik toplumlar arasında pek de fark olmadığını göreceksin. (En azından inandıkları şeyler konusunda)

‘Ama benim dinim gerçek olan din, benim dinim hak din’ diyeceksin şu an kemiklerinden bile eser kalmamış çoğu dindar antik insanın dediği gibi. Evet takdir edersin ki bir dine inanan insanlar ‘sadece benim dinim gerçek’ düşüncesindedirler.

Yani şu an dünya üzerinde bulunan yaklaşık 4000 dünya dinine mensup farklı insan gruplar ‘Benim dinim gerçek kalanları yanlış ve bunun için bedel ödeyecekler’ düşüncesindedirler.  Tıpkı senin Yahudi veya Hristiyanlar hakkında düşündüğün gibi yahut dinin hangisiyse ve hangileri dinin dışında kalıyorsa.

4000 dinin mensuplarının bu görüşte olduğunu düşünecek olursan dünyada var olan karmaşanın sebebini anlaman daha kolaylaşacaktır. Yahudilere nasıl kutsal topraklar vadedilmişse Müslümanlar’a da cihat vadedildi. Herkese bir şeyler vadedildi. Ve herkes onu almanın peşinde.

Dünya bir kaos’a doğru ilerliyor ve kimse bunun farkında değil.

Gereğinden fazla kan, vahşet, şiddet gören dünya toprakları daha fazlasını kaldıramayacak.

Geleceğin mitolojisi için  insanların birbirlerini üzmelerine incitmelerine gerek yok. Bu böyle devam etmemeli.

İşte bu yüzden o bahsini geçtiğim 4000’lik güruhtan olmayan bizler, karanlığa ışık olmak için kenetlenmeliyiz…

Unutmayın ışık büyüdükçe karanlıklar azalacaktır…

KADIN DÖVÜLÜRSE NE OLUR?

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KUR-AN'A GÖRE KADIN DÖVÜLÜRSE NE OLUR?
Nisa 34: Allah`ın  insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve hem kocası gibi çalışıp eve para getirip hem çocuk doğurup hem de evin bütün işlerini sırtlarına yüklenmelerine karşın bir çok kadın  erkeklerin  yöneticisi ve velinimetidir. Onun için sâliha  erkekler  vefakâr hanımlarına karşı  itaatkârdır, kıymet bilendir. Allah`ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş  kaldırmasından  endişe ettiğiniz erkeklere  öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

Ne güzel olurdu DİMİ? Ne adil olurdu DİMİ?  Neyse, şimdi de orijinal ayeti okuyalım.

Nisa 34: Allah`ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah`ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

Bu ayette Arapça okunuşu “vadrıbûhunne” olan kelime kimi Kur’an mealcilerine göre “evden göndermek” anlamına gelir. Kimi Kur’an mealcilerine göre ise “dövmek” anlamındadır. Kimilerine göre de her iki anlamda da kullanılabilir. “Dövmek” anlamında kullanılması gereken bazı hocalara göre ise “hafifçe dövmek” gerektiği konusunda bir ısrar var ise de bu durum, ilgili ayetin Arapçasının tam olarak tercüme edilmesi ile birlikte ilgili kelimeye yani “vadrıbûhunne” kelimesine hafif ya da az anlamı verecek bir ögenin ayet içinde kullanılmadığı ortaya çıkmıştır. Bunun yanında “vadrıbûhunne” kelimesi genel görüşe göre hem dövmek anlamına hem de evden göndermek anlamına gelebildiği için ben her iki anlamı da değerlendirmeye alacağım.

Dövmek anlamında ise: Bu ayetteki “dövün” kısmını eğer doğru tercüme olarak kabul edersek kadının nasıl dövüleceği önemlidir. Çünkü dövmek, genellikle insanın kafasına, baş bölgesine vurmak şeklinde cereyan eder. Tabi ki de tokat atmaktan bahsediyoruz. Peki bu neden önemlidir? Allah eğer  kendi yarattığı insan biyolojisini şimdiki bilim adamlarımızın bildiğinin yarısı kadar dahi biliyorsa bir insanın kafasına aldığı her darbe beynindeki 1000 hücrenin ölümü demektir. Boksörlerin çok büyük bir kısmının beyinleri ile ilgili rahatsızlıklara yenik düştüğünü hepimiz biliriz. Sadece boksörlerin mi? Kafasına aldığı  bir darbe ile beyin kanaması geçiren, epilepsiye yakalanan insanların sayısını hastanelerin acil durumundan sorabilirsiniz. Bu o kadar önemli bir konudur ki bir insan yere düştüğünde hiçbir tarafı yaralanmamış olsa dahi sadece beyninin sert zemine çarpması ile hayatını kaybedebilir. Bu şekilde hayatını kaybeden insanların sayısı oldukça fazladır. Bu yüzden kask takmadan motorsiklet kullanmak yasaklanmıştır. Bunun dışında bir insanın kafasına çok vurduğunuzda aptallaşacağı, bilimden bir haber olan cahil insanların bile bildiği bir şeydir. Kaldı ki kadın bu darbeyi kafasına bir kez yese bile 1000 hücrenin ölümü ne demektir? Kafanızda bir canlandırın. Dayak yemeyi normal bir şey gibi kabul etmiş olsak bile ayetin içerisinde kadının neresine vurulacağı ile ilgili bir bilgi ya da bir uyarı yoktur, erkeğin insafına ya da elinin, yumruğunun  kararına  kalmıştır.

Göndermek anlamında ise: Eğer ayetteki ilgili kelime kadını evden göndermek anlamında ise kadını nereye göndereceksin?
Annesinin babasının  evine mi? Böyle durumlarda anne baba, kızlarını daha da dolduruşa getirir, olacak iş olmaz? Ya da damadın haksız yere suçlamalarına inanıp kızlarına eziyet edip hakaret edebilirler.
Kadının gidecek yeri yoksa cebinden para çıkartıp masraf yapıp ayrı ev mi tutacaksın?
Hani Kur’an’a göre erkek maddi olarak kadına bakıyor ya! Kadın gerçekten de kocasının eline mahkûmsa ve gidecek yeri yoksa, erkeğin de ayrı ev tutacak parası yoksa kadını nere gönderiyon?

Gelelim zurnanın zort dediği yere… İçinde yaşadıkları ev erkeğin değil de kadının evi ise, kim kimi nereye gönderiyor?

Bazı tefsirlerde bu ayette geçen erkeğin tavrının, kadının iffetinden kaynaklanabilecek sonuca dair olması gerektiği  iddia edilir. Yani iffetinden şüphe duyulan, kocasına karşı sadakatsiz olan kadınlara bu yöntemler uygulanıyor. Bir çok tefsir ve yılların ilahiyatçılarının görüşlerine göre de iffet içinde olmak üzere kadının hemen her konuda genel olarak kocasına karşı çıkmasına karşın bu ayetin hükmünün uygulanması gerektiğine kanaat getirir. İki seçeneği de değerlendirelim.

İffetsizliğinden endişe edilen kadın: Öncelikle cinsiyet eşitsizliğine değinmek istiyorum. Eğer şu an bu değerlendirmemi  okuyanlar arasında  eski kafalı olanlar var ise  iffet konusunda bile erkeğin kadından üstün olduğuna, erkeğin gerektiğinde çapkınlık yapabileceğini ama kadın için böyle bir şeyin söz konusu edildiğinde işin “namus meselesine” dönmek halini alacağını bağıra bağıra söyleyeceklerdir. O kimselere hiçbir sözüm yok. Sonuçta taş taştır, niyetim zaten o kişilerin karakterini değiştirme çabası değil. Daha önce zina ile ilgili bir yazımda, bir kadının ne sebeple zina edebileceğine yönelik bir örnek vermiştim. Bu örneği kısaca burada tekrarlayacak olursam eğer, ailesinin zorlamasıyla dedesi yaşında evlendirilen gencecik bir kızın artık tiksinmeye başladığı ve boşanmasına hiçbir şekilde izin verilmeyen  bir evlilik sürecinde kendi yaşıtı bir erkekle karşılaştıktan sonra çaresizlik içinde bir ihanete adım atabileceğinden bahsetmiştim. Ayette bahsedilen durum aslında erkeğin karısının iffetsizliğinden şüphe etmesidir ama biz bu şüphesinde erkeğin haklı olduğunu farz edelim. Bir kadın kocasını neden aldatır?
Kadın gerçekten de evli olduğu erkeği rahatlıkla aldatabilecek yapıdadır(Türk kadınları arasında nadir görülen bir durumdur)

Genç kadın, isteği dışında yani hiç sevmediği ve hiç haz etmediği bir erkekle zorla evlendirilmiştir(bunun bir diğer adı tecavüzdür aslında) ve kocasından ayrılması bazı sebeplerle mümkün değildir(O  eve gelinliğinle girdin ancak kefeninle çıkarsın).

Kadın, kocasından her hangi bir şekilde sürekli olarak sözlü veya fiziksel ya da her iki şekilde şiddet görmekte ve kendisine çok iyi davranan bir erkekten etkilenmektedir.
Kocası ile arasında sevgi bağı kalmamış,  bir birlerine karşı ilgisizdirler ve hatta adam artık karısının yüzüne bile bakmamaktadır.

Maddeler halinde yazdığım bazı örnekleri vermemin sebebi, “kadınlar böyle durumlarda eşlerini aldatmalılar” gibi bir görüş öne sürmek değil tabi ki de fakat bu tür durumlar yaşanıyor mu? Her zaman…

Şimdi de 1400 yıl önce gökten indirildiği iddia edilen 34’üncü ayetin “sadakatsizliğinden endişe ettiğiniz kadınları…” şeklinde anlaşılabilecek olan anlamını, günümüz 21’inci yüzyılının bilimsel tespitleri ile açıklamaya çalışalım.

Paranoid bozukluk ismi verilen ve Türk erkeğinin ciddi bir bölümünde var olduğu bilinen ruhsal bir hastalıktan bahsedelim. Özgüveni zayıf olan, herkesin kendisinin arkasından iş çevirdiğini düşünen, Özgüven eksikliğinin bir sonucu olarak kendisini sürekli olarak yetersiz hissedip, karısının sürekli olarak başka erkeklere göz koyduğunu ve hatta karısı, gözünün önünde  yabancı bir erkekle normal bir şekilde konuşurken karısının aslında o erkekle cilveleştiğini hayalleyen ve cinnet geçiren erkekler… Bu öyle bir hastalıktır ki bu hastaların çoğunluğu paranoya olduklarını kabul etmek istemezler, bu yüzden  değil tedavi olmak, doktora gitmeyi bile reddederler.  Sonuçta hastalık ilerler ve şizofrene çevirir. Hasta bir erkeğin gerçek olmayan hastalıklı  şüphelerinden  bahsediyorum.  Bu ruhsal hastalığa yakalanan bir çok erkek, gururuna yediremeyip “deli doktoruna gitmem” deyip muayene bile olmaz yani hasta olduğunun ne kendisi ne de yakınındakiler farkında değildir.
Karısının, tek başına bakkala gitmesini veya tek başına bir komşuya gitmesini veya güzel görünümlü pembe renkli bir bluzu giydiğinde bu hareketin etraftaki erkeklerin ilgisini çekmek anlamına yorumlanarak kadını iffetsizlik durumuna düşüren yobaz düşüncelere değinelim. Bu düşünce sistemi genellikle çok dar ve yobaz çevrelerde, ailelerde yetişen erkeklerde ortaya çıkan bir durumdur.
Kötü niyetli kişilerin dolduruşuna gelerek karısı ile arasını açmaya çalışanlara inanan  kıt akıllı erkeklere değinelim.

Peki, başka bir kadına göz koyup karısından kurtulmak için karısına yalan yere iftira atmak isteyen erkeğin durumuna değinsek.  Hatta kadına, kocası tarafından atılabilecek bir iftiraya yönelik  ayet de  var.

Kur’an ayetlerinin çoğunda olasılıklar  yoktur. İnsanoğlunun yüzlerce olasılık içerisinde sadece bir tane olasılıkla  karşı karşıya kalabileceği hesap edilerek gönderilmiş gibi anlaşılan kesin  hükümlü ayetler vardır. Ayetlerdeki bu hükümler o kadar kesin bir dille verilir ki sanki o günahı işleyen ya da o fiili yerine getiren kişi kötü niyetle kasten yapmış gibi addedilir.  Söz konusu ayette eğer anlaşılması gereken durum, erkeğin karısının iffetsizliğinden şüpheye düşmesi ise, iş tamamen erkeğin akıl sağlığına, adam olup olmamasına, kadına saygı duyup duymamasına, düzgün bir çevrede büyümüş olup olmamasına, vicdanına, kısacası kocanın insaniyetine kalmıştır. Keşke İslâm’ın Tanrısı Allah, kadının kaderini, erkeğin insafına bırakmamış olsaydı. Günümüzde bile hâlâ koca şiddetinden, koca korkusundan dolayı evden kaçıp saklanmak zorunda olan bir sürü  çaresiz kadın var. Allah bu kadınları görüyor mu acaba? Zengin kocasının parasını lüks eğlence yerlerinde yiyen kadınlardan bahsetmiyorum. Kendi ailesi tarafından erkeğe adeta köle olmak üzere yetiştirilmiş, kocasının bir dediğini iki etmeyen, buna rağmen kocası tarafından sürekli aşağılanan, hor görülen, şiddete maruz kalan kadınlar… Keşke İslâm’ın ilâhı olan Allah, bu biçare kadınlara da erkeğe gönderdiği gibi bir hal çaresi, bir çözüm gönderse idi.

Kocasına karşı çıkan kadın: Nisa suresi 34’üncü ayette, bir çok tefsircinin iddiasına göre anlaşılması gereken durum aslında kadının genel anlamda kocasına karşı çıkması, diklenmesi durumudur fakat kadın eğer kocasına her hangi bir sebeple karşı çıkıyorsa bu sebeplerin neler olabileceği ya da kadının haklı ya da haksız olabileceği ile ilgili hiçbir açıklama yoktur. Yani 1400 yıl öncesinin tipik ataerkil ve kadını hor gören Arap zihniyetinin yansıması gibidir bu ayet. Bir kadın kocasına neden karşı çıkar? Bunun için, olabilecek bütün ihtimalleri tabiî ki de teker teker yazmayacağım fakat bir örnek vereyim, daha iyi anlaşılması açısından. Örnekten önce ayeti tekrar okuyalım:

Nisa 34: Allah`ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah`ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

Bu ayette, erkeğin baş kaldırmasından endişe ettiği karısına yönelik öğüt verme, yatakları ayırma ve en sonunda dövmek veya başka çevirilere göre evden uzaklaştırmak yani kadını evden kovmak şeklindeki usulü, her hangi bir evlilikte yaşanabilecek bir problem üzerinden değerlendirelim.

Vereceğim  örnekte Ahmet bey,  karısı Derya hanımın evde dikiş dikerek 15 yıl boyunca biriktirdiği parayı, iyi bir işe yatırım yapmak için istiyor. Kadın maddi anlamda zaten eşine destek oluyor fakat bir taraftan da kazandığı paranın bir kısmını biriktirerek ev alma hayali kuruyor.  Ahmet bey eşine “Bende  şu kadar para var, senin parayı da üstüne koyalım, falanca yerde dükkan açayım, hem asgari ücretle çalışmaktan kurtulurum, hem de eve iyi para getiririm” diyor ve karısını razı ettikten sonra karısından aldığı parayı erkek kardeşine götürüp “al kardeşim, madem elin sıkışık, madem kredi borcunu ödeyemiyorsun, al şu parayı, borcunu kapat, elin bollaşınca da ödersin” diyor. Erkek demek her zaman ve her erkek için  akıl küpü olmak demek ya! Bir taraftan da düşünüyor “Ben hanımı kandırıp elinden parasını aldım, kardeşime verdim, kardeşimi tembih de ettim kimseye söyleme diye ama eninde sonunda hanımın haberi olacak. Haberi olunca da kıyamet kopacak, canımı sıkacak, hem ben hem çocuklar huzursuz olacak. İyisi mi ben eve gideyim, anlatayım böyle böyle yaptım diye, bilecekse şimdiden bilsin.”  Ahmet bey eve gidiyor ve durumun aslını öğrenince kendisine baş kaldıracağından şüphelendiği karısına önce nasihat ediyor. “Bak hanım, ben bir iş yaptım ama senin hoşuna gitmeyecek bir iş bu. Sana anlatacağım ama bağırıp çağırıp canımı sıkarsan külahları değişiriz.” Diyor ve durumu anlatıyor. Kadın tabi çıldırıyor ve başlıyor veriştirmeye:
“Kardeşinin ne borcu var söyler misin? Altlarında son model araba, daha bu sene sıfır aldılar. Oturdukları ev kendilerinin, bizim gibi kirada değiller. Ayda şu kadar para maaş alıyor. Sen o paranın dörtte birini bile kazanamıyorsun. Kardeşinin iki çocuğu da özel okulda okuyor. O sana vereceği yerde sen ona mı verdin hem de benim kazandığım parayı? Ben sana daha ne diyeyim ha? Şu çocuklarımızın üstüne başına bakar mısın? Ev alalım da şu kiradan, şu tavanı akan gecekondudan  kurtulalım diye para biriktiriyoruz, para biriktirmenin uğruna çocuklarımıza bu sene okul forması bile alamadık, bizim çocuklarımız özel okula gitmiyor devlet okuluna gidiyor, kardeşin doğal gazlı evde sıcacık otururken biz hâlâ sobalı evde ısınmaya çalışıyoruz, dalga mı geçiyorsun benimle. Madem kredi borcu var, satsın arabasını ödesin borcunu. Bizim gibi dolmuşa binsin,…” Kadın tabi kendince haklı olarak sayıp sayıştırıyor. 15 yıllık alın teri bu, kolay mı sessiz kalmak. Ahmet bey akşam olunca yatakları ayırıyor. Gece uyurken Derya hanımın yan odadaki yatağının üzerinden kendi kendine konuşup sinirlendiğini duyuyor ve karısının, bu durumu daha da uzatacağından şüpheleniyor. Sabah olduğunda karısı konuyu açar açmaz karısına diyor ki: “Bana bak bu konuyu bir daha açarsan külahları değişiriz”. Kadıncağız tutamıyor kendisini ve başlıyor konuşmaya. ŞRAKKKKKK bir tokat geliyor kadının yanağının üzerine. Bazı ilahiyatçılara göre ayette geçen durum dövmek değil, evden uzaklaştırmakmış. Tamam biz de öyle yapalım. Akıl fukarası ve aynı zamanda aile babası Ahmet bey, yemek, bulaşık, ütü, sil süpür, çocuk doğur, çocuk büyüt, erkeğe hizmet et gibi görevlerinin yanı sıra 15 yıl boyunca dikiş makinesi ile diktiği kıyafetlerden kazandığı parasını elinden kandırarak alıp zengin kardeşine verdikten sonra sesini çıkartıp bu duruma itiraz eden yani kendisine baş kaldıran yani evlilik huzurunu bozan karısını kolundan tutup babası evine postalıyor. Bir de arkasından haber gönderiyor. “Eğer bana karşı olan bu tutumundan vazgeçmezsen boşarım seni.”

Yukarıda sizlere bir örnek verirken kadınların da haksız yere aile içinde sorun çıkartmayacaklarını kastetmiyorum  tabiî ki de fakat kadının haklı, erkeğin haksız olabileceği bir durumda ne yazık ki kadının kocasına ne yaptırım uygulaması ne de boşama hakkının olmaması, “Acaba Kur’an-ı Kerim, Tanrı katından mı geldi yoksa Arap katından mı geldi?” düşüncesini getiriyor.

Zorlama Tefsir: Bir de son dönemlerde çıkan bazı kişilerin bu ayeti adeta zorlama ile şöyle bir şekilde yorumlamaları var:

“Bir erkek, karısından şüphelenince zaten ona nasihat eder, öğüt verir ve bu durum bir çok evlilikte böyledir. Eğer kadın öğütten anlamamışsa yani erkekle anlaşamıyorlarsa ister istemez ayrı yatmaya başlarlar. Eeeeeee? Ayetteki “vadrıbûhunne” kelimesi aslında kadını evden göndermek anlamına gelir ki eğer ayrı yattıktan sonra da karı kocanın arası hâlâ açıksa ve aralarındaki huzursuzluk düzelmemiş ve barışmamışlarsa bu karı koca boşanır. Yani kadın o evden gider. Normal boşanmalarda evlilik ve boşanma süreci zaten bu şekilde gerçekleşir. Ayette de bu durum vurgulanmıştır”.

Bu garip tefsirde sanki erkekle kadın, medeni bir şekilde ayrılıyormuş gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor  fakat ayetteki anlamda cinsiyet eşitliğinden eser yok. Erkek düpedüz kadından üstün çünkü kadının parasal ihtiyacını karşılıyor ve dahası yatağı ayıran, nasihati veren ve eşini gönderen kişi sadece koca. Yani kadın hiçbir konuda haklı olamaz. Ne olursa olsun erkek haklıdır, sebep ne olursa olsun evlilikte her şey kocanın istediği gibi olur ve kadın da kocanın isteklerine itaat etmek  zorundadır. Anlaşılması bu kadar açık seçik bir ayet, AYAN BEYAN gözlerimizin önünde dururken ve kocasının serkeşliğinden endişe eden kadına sadece Nisa 128’de adeta dalga geçer gibi “…aralarında uzlaşmalarında günah yoktur…” tavsiyesi  gönderilirken  NEYİN AÇIKLAMASINI YAPIYOR VE NEYİ AKLAMAYA,  NEYİ MASUM GÖSTERMEYE ÇALIŞIYORSUNUZ?  Bırakın kıvırmayı, bu ve benzeri ayetlerin tefsirini eğip bükmeden  delikanlı gibi dürüst bir şekilde göğsünüzü gere gere anlatın. Kur’an’a  göre kadın, kocasının kölesidir. Kölelerin özgür seçimi yoktur, karar verme yetileri yoktur ve kendilerine kocaları tarafından ne emir gelirse onu sorgusuz sualsiz yerine getirmekle görevlidir.

Yıllar boyunca bu ayetlerin tercümeleri ile ve modern olarak addedilen ilahiyatçıların açıklamaları ile boğuştum.  Çocukluğumdan itibaren beynime yapıştırılan iman etiketini  çıkartmamak için olabilecek her türlü mantıklı açıklamayı  bulmaya çalışıyor ve ardından diğer yorumları saf dışı bırakarak, “Kur’an’ı Kerim’i yıllarca yanlış yorumlamış, yanlış çevirmiş yobazlar…” diyerek kendimi avutuyordum. Bu ayetin tefsirinde genel olarak Hz Aişe’nin üzerine atıldığı iddia edilen iftiradan sonra Peygamber tarafından bir süre babasının evine gönderildiği ve ayetin de bu örnekten yola çıkılarak kadınların dövülmesi değil, evden uzaklaştırılması anlamına geldiğine kadar bir sürü tefsir, bir sürü örnek ve açıklama… Yüceler yücesi Zekâya sahip olduğuna inanılan bir Yaratıcıdan geldiği söylenen ayetlerle insanların bu kadar cebelleşmesi ve mantıklı açıklama aramak için çaba sarf etmesinin mantıksızlığını sonra sonra çeşitli vesilelerle de anlamaya başladım. Bizler, özellikle de biz kadınlar çok inandırılmışız İslâmiyet’in yeryüzünün son ve geçerli tek din olduğuna. Eski Türklerde,  erkekler kadar ailede söz sahibi olan kadınlar, ne yazık ki İslâm dinine geçişten sonra  kadın,  halk arasında  “eksik etek”,  sarayda ise “cariye”   oldu.  Çok şükür Cumhuriyetimize, bir Türk kadını olarak minnettarım Atatürk’e.

ALAYCI KUZGUN

Hazırlayan: A.Kara
A, mitoloji, Çeroki mitolojisi, Alaycı kuzgun, Kızılderili mitolojisi, Mitolojide kuzgun, Amerikan mitolojisi, ÇEROKİ MİTOLOJİSİNDE ALAYCI KUZGUN
Ön Bilgi: Çerokiler, yurtları ABD'nin Güneydoğusu olan (Georgia, Güney Karolina vb.) ve sömürgeci-ırkçı beyazların baskıları ile platolara sürgün edilen Kızılderili halkıdır.

Çeroki mitolojisinde çok ilginç ve tehlikeli yaratıklar var. Bunlardan biri de alaycı kuzgundur. Bu avcı kuzgunun kayan bir yıldız gibi dünyaya düştüğü söylenir. Doğaüstü yönleriyle çok güçlülerdi. Cadılar, şeytanlar, peri ve cinler onlardan korkuyordu çünkü onlar buradan değillerdi.

Uçarken çıkardıkları çığlıklar nedeniyle alaycı kuzgun olarak adlandırılıyorlar ve dalışa geçerken kuzgunları taklit ediyorlar, ancak kayan bir yıldız gibi uçarken yıldızlara benziyorlardı.

Ölümsüz olan bu yaratıklar yataklarındaki insanları arıyorlardı. İnsanların kalplerini yiyerek yeryüzünde harcadıkları zamanı telafi ediyor, insanların yaşam gücünü alarak kendi zamanlarına katıyorlardı.

Ayrıca inanışa göre kendi çürük uzuvlarını değiştirmek için ölülerin vücutlarını da parçalıyorlardı. Aşırı yaşlı insanlara benziyorlardı, o kadar yaşlılardı ki cinsiyetlerini anlaması bile zordu. Fakat onlar delip geçen çığlıklara, uçma kabiliyeti ve keskin bıçakları andıran tırnaklara sahiptiler. İnanışa göre eğer alaycı kuzgunlar hayat çalarken veya beslenirken rahatsız edilirse saldırdıkları kişi lanetlenir ve sonunda onlar da birer kuzgun olurlardı.

Onları tespit etmek için kullanılan tılsımlar vardı. Bazı kemik tipleri ve baykuş tüyleri ve deri ipler ile yapılan bu tılsımlar kuzgunlar yakınlara geldiğinde titreyerek işaret verecek şekilde bağlanırdı. Yaprak dökmeyen dumanları onları uzaklaştırırdı. Ateş veya yıldırım çarpması sonucu keskinleşen dişbudak ağacına maruz kalmaları onları öldürürdü.

Bu saldırgan kuzgunların gerçekten korktuğu tek şey keşifti. Çürüyen etlerini yedi gün içinde beslemiyor veya değiştiremiyorlarsa aç kalır, çürür ve ölürlerdi. Bir alaycı kuzgunun kimliği keşfedilirse artık o bölgede avlayamayacaklarını bileceklerdi. Dolayısıyla keşfedildiklerinin farkındalarsa o kişinin konuşmasını engellemek için gerekli olan her türlü yolu kullanırlardı.

BENİM HİKAYEM

sizden gelenler, Nasıl deist oldum?, Deist oluş hikayeleri, Neden dinden çıktım?, Dinden neden çıktım,
Tarikatçı bir ailede dünyaya geldim. 19 yaşına kadar doğudaki o tarikatın müridi idim. O tarikattaki şeyhin aklımızdan geçenleri bildiğini sanırdım. 19 yaşımdayken üniversitede fikirleri zehir gibi olan hocaları dinlemeye başladım. Bu tarikatların resmen imPARAtorluk olduğunu gördüm. Durumum daha da kötü oldu çünkü bu defada tüm tarikatlara ve insanlığa düşman kesildim. Hiç kimse gerçek müslüman değildi benim gözümde, herkes kâfir ve dinden dönmüştü. Çokta detay vermek istemiyorum ama siz anlamışsınızdır.

1 yıl bu kafada gezdim 5 vakit namazlarımı kılıyordum oruçlarımı eksiksiz tutuyordum daha önce tutmadığım oruçları ve kılmadığım namazları kaza ediyordum. Daha sonra işe girdim özel bir hastanede. Ameliyathanede anestezi teknikeri olarak çalışmaya başladım. Yoğunluktan dolayı namazlarımı kılamıyordum. Bir iki kaçırdıktan sonra tamamen bıraktım. Ama vicdanım rahat değildi sürekli namaz borcu birikiyordu. Zamanla vicdan azabı kayboldu, çokta takmamaya başladım.

Şuanda 23 yaşındayım çalıştığım hastane iflas edip kapandı. Bol bol boş vaktim var ama hiç ibadet etmiyorum. Youtube'da kırmızı hap diye bir video gördüm. Daha önce gözüme ilişmiş dislike verip geçmişim hiç haberim yok. Videoyu izledikten sonra ya bize anlatılanlar yalansa dedim, tövbe tövbe deyip geçiştirdim. Ama aklıma tohum ekilmişti artık içim içimi yiyordu dinden çıkmaktan o kadar çok korkuyordum ki. Yavaş yavaş araştırmaya başladım. Dinden çıkmama sebep olanlar saymakla bitmez en etkili olanlar kadının dindeki yeri, peygamberin seks hayatı, peygamberin kendine göre yazdığı ayetler, pedofilinin ve tecavüzün açıkça yasaklanmaması vs. vs..

Mesela Hristiyan bir ülkede doğsam İslam'ı araştırmazdım. Derler ya yok araştıracaksın "ben araştırır islamı bulurdum", NAH bulurdun güzel kardeşim...

Öğrendikçe korktum, çok korktum. İçimdeki yok olma düşüncesi beni bitirecekti. Nasıl ölümden sonra hayat olamazdı, yaşamın hiçbir anlamı yoktu o zaman. Sonra evrenin oluşumu, astronomi gibi şeyleri araştırdım, dünyadaki vahşi yaşamı araştırdım ve vahşi yaşamın tam bir kaos olduğunu gördüm. Evrenin de sürekli bir kaos halinde olduğunu anlamam uzun sürmedi her şey kusursuz değilmiş demek ki:). Bigbang'ten öncesi keşfedilene kadar Deist olmaya karar verdim. Yok olma korkusu yüzünden Deist oldum sanırım :).

Beyninde ufacık bir akıl kırıntısı olan araştırır ve doğruları öğrenir. Size de çok teşekkür ederim, gerçekten çok güzel videolarınız var devamını dört gözle bekliyorum. Bilimle kalın saygılar, sevgiler. :)

SİZDEN GELENLER | Yazan: Unknown Muslim

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

MİTOLOJİK PEYGAMBER "İDRİS"

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, İdris, Hz İdris, Enoş, Enoch, yahudilik, islamiyet, İdris'in mitolojik kökeni,Mitoloji ve İdris, Hanok, din ve mitoloji, Mitoloji ve din, İdris'in miracı, Osiris ve İdris, Mitolojide İdris, MİTOLOJİK PEYGAMBER: İDRİS

Din kaynaklarına göre; İdris’in, Âdem’den sonraki 7. Kuşaktan olduğu söylenilir. Şit peygamberin torunlarından Yeret’in oğlu İdris, Kuran ve Tevrat’tan başka öteki din kitaplarında da adı geçen peygamberlerdendir. Bazı kaynaklara göre peygamber değil ermiş bir kişidir. Babil ya da Mısır’da doğduğu söylenir. Kendisine otuz sayfalık kitap indirilmiş. Çeşitli hadislere göre; ölmeden tanrı katına çıkan kimine göre dört, kimine göre dokuz kişiden birisidir. Yetmiş iki dil ile konuşarak, her kavme kendi diliyle seslenip, dine davet etmiş.

İslam yazılı kaynaklarında İdris peygamberin adı Ahnut-Uhnut ya da Unnuh, batı dillerinde aslı İbranice olan Hanok’tur. Tevrat’ta da Hanok olarak anılır. Kuran’da iki yerde; Meryem ve Enbiya surelerinde adı İdris olarak geçer.

Eski Mısır tanrısı Osiris’in İdris olduğu ileri sürülür. Bununla birlikte Tevrat’ta İdris’e karşılık gelen Osiris’le ilişkilendirilir. Değişik inanç kitaplarında ve yazılı söylencelerde antik Mısır tanrısı Thot, Sumer ve Babil tanrısı Enlik ve antik Yunan tanrısı Hermes’in aslında İdris olduğu iddia edilir. Bu yazılı söylencelerde anlatılanlarla İdris’in yaşadığı olaylar birbirine çok benzer. Bu söylencelerin hepsinde ortak olay ve özellikleri görmemek için kör olmak gerek. Yani, İslam’ın içine; antik Yunan, antik Mısır ve Sümer’den alınmış olayların benzerliğine rastlantı denilebilir mi?

Tevrat’ın 5. Bölümünde Hanok şöyle anlatılır: “Yeret 162 yaşındayken oğlu Hanok doğdu. Hanok'un doğumundan sonra Yeret 800 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Yeret toplam 962 yıl yaşadıktan sonra öldü. Hanok 65 yaşındayken oğlu Metuşelah doğdu. Metuşelah'ın doğumundan sonra Hanok 300 yıl Tanrı yolunda yürüdü. Başka oğulları, kızları oldu. Hanok toplam 365 yıl yaşadı. Tanrı yolunda yürüdü, sonra ortadan kayboldu; çünkü Tanrı onu yanına almıştı.”

TDV İslam Ansiklopedisi, 21.cilt 478- 480 sayfaları arasında İdris hakkında verilen ayrıntılar hadis ve Kuran yorumcularına dayanmaktadır. Kısaltarak aldığımız bu bölümdeki bilgiler şöyle:

“Müslüman müellifler, Kuran’daki bilgilerden hareketle ve Kuran dışı kaynaklardan, özellikle de Kitâb-ı Mukaddes, apokrif eserler ve rabbânî literatürden faydalanarak İdris’i, Kitâb-ı Mukaddes’te yer alan ve semaya kaldırılmış olan şahsiyetlerden (Hanok [Hanokh, Enoch, Uhnûh], İlyâ [İlyâs] veya Hızır) biri olarak kabul etmişlerdir. Diğer taraftan İdris, Hermes’le de bir sayılmıştır. İbnü’l-Kıftî, İdris’le ilgili şu görüşleri nakleder: Bazıları onun Mısır’da doğduğunu ve adının Hermesü’l-Herâmise olduğunu söylemektedir. Yunancada adı Ermis olup Arapça’ya Hermes olarak geçtiğini söyleyenler de vardır. İbraniler ona Hanûh demektedir, bu isim Uhnûh olarak Arapçalaştırılmıştır. Allah kitabında onu İdris olarak adlandırmaktadır (Mustafavî, et-Taḥḳīḳ, “drs” md.; İbnü’l-Kıftî, s. 1-2). Bîrûnî, Hermes’e İdris de denildiğini, bazılarının Buda’yı Hermes olarak kabul ettiklerini nakleder (el-Âs̱ârü’l-bâḳıye, s. 206). Müslüman müelliflerin hepsi İdris’in, Kitâb-ı Mukaddes’teki rivayete göre ebedî hayata ermiş olan veya Kitâb-ı Mukaddes dışı Yahudi dinî literatürüne göre ölmeden cennete giren Hanok (Honoch) olduğunu kabul eder. Bu görüşü benimseyen ilk müellif Taberî’dir (Târîḫ, I, 170). Fahreddin er-Râzî (XXI, 233), Nesefî (III, 265), İbnü’l-Esîr (I, 62) ve diğer müfessirler de İbrânîler’in Uhnûh’u ile Müslümanların İdris’inin aynı kişi olduğunu söylemektedir… toplam 365 yıl yaşar. Nihayet gözden kaybolur, çünkü onu Allah almıştır (Tekvîn, 5/21-24); şu halde o ölmemiştir (İbraniler’e Mektup, 11/5). …Hakkında Kitâb-ı Mukaddes dışında Talmud ve Midraş ile apokrif literatürde de bilgiler bulunan Hanok’un bir peygamber mi yoksa kutsî bir şahsiyet mi olduğu konusu Yahudi âlimleri arasında tartışmalıdır. Aggadah’ta (Yahudilerin Talmud ve Midraş’ın kıssalar, efsaneler, alıntılar, darbımeseller, folklorik temalar içeren bölümlerine verdikleri isim) Hanok, ölüm acısını duymadan cennete giren dokuz sadık insandan biri olarak gösterilir.

Yahudi kaynaklarındaki bilgilere göre Hanok, gizli bir yerde sadık bir insan olarak yaşarken bir melek kendisine gelir ve bu inzivadan çıkıp Tanrı’nın yolunda gitmeleri için insanlara öğretmenlik yapmasını ister. Bunun üzerine Hanok 243 yıl öğretmenlik (peygamberlik) yapar ve bu dönemde dünya huzur ve barışla dolar; hatta bütün krallar ve prensler ona boyun eğer. İnsanoğluna yaptığı hizmetlere karşılık Tanrı onu gökte de meleklerin kralı yapmaya karar verir ve şimşek gibi savaş atlarının çektiği alev saçan bir arabayla kendisini semaya alır. Tanrı Hanok’a muhteşem bir elbise ve gözleri kamaştıran bir taç giydirir. Ona hikmetin bütün kapılarını açar ve kendisine “Metatron” (bütün semavat sakinlerinin prensi ve başı) adını verir, bedenini bir şuleye dönüştürür, onu fırtına, kasırga ve gök gürlemesiyle kuşatır (EJd., VI, 794).

Hanok, mistik Yahudi grupları içerisinde kendisine büyük önem verilen bir şahsiyettir. Bu gruplara göre bazı melekler özel bir mazhariyete erişmiş olup bunların en başında Metatron yer alır. Böylece o baş melektir ve diğerlerinin prensidir. Merkabah literatürüne göre Metatron, Hanok’un beşerilikten kurtulmuş ve melekleşmiş hali olup göğe alındıktan sonra orada insanların amellerinin kaydını tutmaktadır (ER, V, 118).

Kabbalistler’e göre de altı harfle yazılmış olan Metatron Hanok’tur, fakat o yeryüzündedir. Zohar kitabına göre Hanok, Âdem’in nesillerinden her birinin kitapları gibi bir kitap sahibidir. Onun kitabı “hikmetin sırrı”dır (EJd., XI, 1443-1446). Dünyanın sonuna doğru Hanok, Eliya (İlyâ, İlyâs) ile beraber “yol açıcı” ve “hazırlayıcı”, dolayısıyla mehdî rolünü oynayacaktır. Bunlara göre Hanok melekleşince Metatron adını almış ve nuranileşmiştir. Eliya da ölmemiş, göğe çekilmiştir, fakat hâlâ beşerî formunu korumaktadır. Ancak Hanok ile Eliya’nın aynı şahıslar olup değişik isimlerle ifade edildiğini ileri sürenler de vardır (a.g.e., VI, 793). Hanok’la ilgili kaynaklardan biri de apokrif kabul edilen “Hanok’un Kitabı”dır. Üç farklı nüshası bulunan eserin Etiyopya dilinde yazılmış olanında Hanok iyi insanlarla Tanrı arasında bir aracıdır. Semavî bir yolculuğa çıkar ve bu yolculukta bütün yaratılışın sırlarına, unsurlarına muttali olur (a.g.e., VI, 795-796). Slav dilinde kaleme alınmış olanda ise Hanok’un meleğin kanadında yedi feleği ziyareti anlatılır. O, yedinci kat semada Tanrı’yı arşa istivâ etmiş olarak müşahede eder, ayrıca mühürlü kitapları da görür. Tanrı melek Vreveil’e, Hanok’a semanın ve arzın işleyiş düzenini ve diğer konuları anlatmasını, Hanok’a da bu anlatılanları 360 kitap içerisinde kaydetmesini emreder (a.g.e., VI, 797-798)…

Hz. İdrîs’in terzi olduğu, her iğne saplayışında “sübhânellah” dediği, akşam olduğunda yeryüzünde ameli ondan daha üstün hiç kimsenin bulunmadığı da İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir (İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, V, 236). “Biz onu yüce bir mekâna yükselttik” meâlindeki âyet açıklanırken kendisine hem peygamberlik hem de otuz sahîfe verilmesi yanında kalemle yazı yazan, elbise diken, hesap ve yıldız ilmiyle meşgul olan ilk insanın İdrîs olduğu belirtilir (Fahreddin er-Râzî, XXI, 233). İdrîs bazan İlyâ (İlyâs) ile aynı kişi sayılmıştır. Nitekim Abdullah b. Mes‘ûd’dan nakledildiğine göre, “İlyâs da şüphe yok ki gönderilmiş peygamberlerdendi” (es-Sâffât 37/123) mealindeki ayetin tefsirinde İbn Mesud ile İbn Abbas, İlyâs ile İdris’in aynı kişi olduğunu söylemişlerdir)…  Hz. İdris’e ilâhi bilgileri ihtiva eden otuz sayfa indirilmiştir. O, Âdem’in ve Şît’in sahîfelerini de kalbinin üzerinde taşırdı. Remil ilmi, heyet, nucüm, hesap, tıp, nebatların sırları, garip sanatlar, yazı yazmak, dikiş dikmek, terazi kullanmak gibi meslek ve sanatları İdris icat etmiştir. Sahifelerinde semavî sırlar, ruhanilere hükmetmenin yöntemleri, varlıkların özellikleri gibi konulara dair bilgiler vardı. Çok sayıda talebesi olan İdrîs, yeryüzünde ilk defa demiri keşfedip ondan aletler yapmış, ziraatı geliştirmiş, deri ve kumaşlardan elbise dikmiştir (İbnü’l-Esîr, I, 54; Nişancızâde, I, 124-128). Yıldızlar ve hesap ilmiyle ilk meşgul olan kişi olduğu için Yunanlı hakîmler ona “Hermesü’l-hakîm” (Hermesü’l-Herâmise) demişlerdir (İbnü’l-Esîr, I, 54-55, 59-60; İbn Kesîr, el-Bidâye, I, 99-100).

İdris’in kimliği konusunda en çok ilgi çeken hususlardan biri de onun yarı efsanevî bir şahsiyet olan Hermes’le ilgisidir. İslâmî kaynaklarda üç Hermes’ten söz edilmekte olup her biri değişik özelliklere sahiptir. Bunlar Hermes (Hermesü’l-Herâmise), Bâbilli Hermes ve Mısırlı Hermes’tir. Birinci Hermes hakkındaki rivayetler İdris’e dair anlatılanlara benzemekte, bazılarınca bunun Uhnûh ve İdris’le aynı kişi olduğu kabul edilmektedir. Bu Hermes, gökler hakkında bilgiye sahip olan ve insanlara tıp konusunda bilgiler veren ilk insandır. Onun harflerin ve yazının mucidi olduğuna, insanlara giyinmeyi öğrettiğine de inanılır; ilk defa Allah’a ibadet etmek için evler bina etmiş, Nuh tufanını haber vermiştir (Seyyid Hüseyin Nasr, s. 151-152; Kılıç, s. 49)….” (Ömer Faruk Harman- TDV İslâm Ansiklopedisi 21. Cilt, sayfa:  478-480 arası- 2000)

İdris’in Miracı( Göğe Çekilmesi)
Hadis ve Kuran yorumcularının ışığında anlatılan İdris’in göğe çıkması olayı ilk miraç kabul edilmektedir.

İdris yeryüzünde insan bulunan toplulukları dine davet ettiyse de pek karşılık bulamayınca, kendisine vekiller atadıktan sonra Aşure gününde göğe çıkarıldı.

Deylemi, Firdevs, İbni İshak, İbni Hişam, Buhari, Ümmü Selem gibi pek çok hadisçiler bu konuyu şöyle anlatırlar:

“Dünyada yaşadığı ömrünün sonuna doğru ölüm meleği Azrail, İdris’i ziyarete geldi. İdris, Azrail’e: “Bir anlık benim ruhumu al.” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Azrail’e; “Onun ruhunu al!” diye vahiy etti. Azrail İdris’in ruhunu aldı. Allah Teâlâ, İdris’in ruhunu tekrar iade etti. İdris, Azrail’e; “Beni semalara götür. Cennet’i ve cehennem’i göreyim.” dedi. Allah Teâlâ, Azrail’e onu semaya götürmesini, cehennem’i ve cennet’i göstermesini vahiy etti. İdris’e cehennem gösterildi. Cennet’e götürüldü. Cennet’e girince, çıkmak istemedi. Kendisine; “Niçin çıkmıyorsun?” diye sorulunca; “Allah Teâlâ, «Her nefis ölümü tadacaktır.» buyurdu. Ben ise ölümü tattım. Yine Allah Teâlâ, «Herkes cehennem’e uğrayacaktır.» buyurdu. Ben oraya uğradım. Allah Teâlâ, «Onlar oradan (cennet’ten) çıkmayacaklardır.» buyurdu. İşte ben bunun için cennet’ten çıkmak istemem.” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Azrail’e vahiy edip, İdris’in cennet’te kalmasını bildirdi. İdris böylece Cennet’te kaldı.

Nitekim Buhârî ve Müslim’de bildirilen hadisi şerifte, peygamberimiz Miraca çıktığı zaman, hazret-i İdris’i dördüncü kat semada gördüğünü bildirmiştir. İdris aleyhi selam diri olarak göğe çıkarılınca, onu çok sevenler, ayrılık acısına dayanamadılar. Hatırlamak için resmini yaptılar. Daha sonra gelenler bu resmi tanrı sandılar, çeşitli heykeller yapıp tapıldı. Böylece putperestlik meydana çıktı.”

Yine bazı hadislere göre; İdris’in göğe çekilmesinden sonra şeytan gelip, İdris’e inanmış olanlara; İdris’in resmini, sonra da halkın sevdiği saydığı başkalarının resimlerini de yapmış. Daha sonra bu resimler yontulara dönüşerek, toplantı yerlerine dikilmiş. Önce bu yontulara tapınılmadıysa da, sonradan puta tapma inancı ortaya çıkmış.

Bazı Sorular:
Burada sorulması gereken aykırı birkaç sorudan sonra bu konuyu kapatmak istiyoruz.
  • Ölüm meleği Azrail’in görevi can almaksa, İdris’i ziyarete gelebilir mi?
  • İdris’in cehennem ve cenneti görüp; Allah’ın verdiği sözlere dayanarak, Allah’ı “tongaya düşürmesi” olasılığı olabilir mi?
  • Hadislere göre; bütün her şeyi Muhammed peygamber için yarattığını söyleyen tanrı, Muhammed peygamberi değil de; neden İdris’i, İsa’yı ve başkalarını yanına alıp ölümsüzleştirdi?
Kuran’a göre peygamber Muhammed’i miraca çıkaran Cebrail. Oysa hadislere göre; İdris’i semaya çıkaran Azrail. Her iki kitaba göre; Cebrail ve Azrail’in böyle bir görevleri yok.

Soruları çoğaltabiliriz. Ne kadar soru sorulsa da, birileri çıkıp; “hikmetinden sual olunmaz” deyip geçiştireceklerdir.

HIRSIZIN ELİNİN KESİLMESİ

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Hırsızın elinin kesilmesi, Maide 38, Kur'an'da hırsızın cezası, Merhametli Allah, Maide suresi, Işid'in uygulamaları, İşid'in uygulamaları, Kuran'da cezalandırma, HIRSIZIN ELİNİN KESİLMESİ

Mâide Suresi 38. Ayet: "Yaptıklarına bir karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir müeyyide olmak üzere hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."
Mâide Suresi 38. Ayet: "Hırsız erkek ile hırsız kadının irtikâb ettikleri suça bir karşılık ve Allah tarafından insanlara ibret verici bir ukubet olmak üzere ellerini kesiniz. Allah azîz ve hakimdir "(mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.)

Bu ayeti yumuşatmaya çalışan bazı İlâhiyatçıların iki farklı tefsiri var.

Bunlardan birincisi şu şekilde: Elin kesilmesinden maksat, hırsızlık yapanın elinin üzerine bir çizik atılması ki, hırsız dolaştığı yerlerde elinin üzerindeki çizik görülsün ve insanlar tedbirini alsınlar diye.

Bunlardan ikincisi şu şekilde: Hırsızlık yapanın elinin kesilmesi, fiziksel olarak kesilmesi değil, mecazi anlamda kesilmesidir yani  “hırsızlık yapan kadın ve erkeğin ellerini bu işlerden kesmesi için yani bu işleri bırakmaları için gerekeni yapmamız emredilir” şeklindedir.

Birinci iddiada elin üzerine çizik atılmasının çok da bir manası yok çünkü soğuk bir ülkede yaşayan ve çarşıya çıkan bir adamın eline takacağı eldiven, elindeki çiziği rahatlıkla  kapatır. Aslında eldivene gerek bile yok, elin üzerindeki bir çiziği kapatmanın bir sürü yolu var, hele ki günümüzde bu yöntemler saymakla bitmez.  İkinci iddiaya gelecek olursak, ayetlerde geçen cümleleri herkes kafasına göre mecazi  bir şekilde anlayıp yorumlayamaz. Bu ayetteki el kesme fiilini mecazi bir şekilde anlamamıza neden olacak her hangi bir durum olmadığı gibi el kesme cezasının ayetin birindeki tercümeye göre “caydırıcı bir müeyyide”, diğerine göre ise “insanlara ibret verici bir ukubet” olarak  verildiği  belirtiliyor.  Bunun anlamı açıktır ve elin tamamen fiili olarak kesilmesinden bahsettiği ortadadır,  ayeti  eğip bükmeye gerek yok.

Bir şeriat ülkesinde yaşadığınızı ve yasaların, kanunların,  Kur’an hükümlerine göre şekillendirilmiş olduğunu hayal edin.
  • Hırsızlıkla alakası olmayan ve başkalarının komplosuna kurban giden bir adamın kesilen kolunun hesabı kimden sorulacak? Bu kişinin bir zaman sonra hırsızlık yapmadığı tespit edildiğinde kesilmiş olan eli, nasıl tekrar yerine gelecek?
  • Hırsızlığın niteliğine dair Kur’an’da hiçbir tarif yoktur. Aldığı maaşın çok büyük bir kısmını  hasta çocuğunun ilaçlarına yatıran  aile babası, karısının ve çocuğunun aç karnını doyurmak için hırsızlık yaptığında elinin kesilmesinden kurtulacak mı? Çünkü bu tür gerekli sebeplere yönelik Kur’an ayetlerinde hiçbir şey anlatılmamış. Mesela bir erkeğin kaç kadınla evlenebileceği ya da boşanırken karısına vereceği paradan tutun da  Hz Muhammed’e hangi kadınların ya da akraba kızlarının helal olacağına kadar ayrıntı veren Kur’an-ı Kerim’de hırsızlığın hangi boyutunda el kesileceği ile ilgili hiçbir ayrıntı yok.  Mesela 18 yaşına gelmiş ve hayatında ilk defa çok heves edip parası yetmediği için çaldığı lüks bir eşyayı evine götürdükten bir süre sonra pişman olan ama kameralara yakalanarak  suçu tespit edilen  bir gencin pişmanlığı, elinin kesilmesine engel olacak mı?
  • İşin en can alıcı noktası ise şudur: Şeriat ile yönetilen bir ülkede, küçük hırsızlık yapanlar bir kenarda dursun, o ülkenin başında bulunup da halkın parasını cebine aktaran siyasilerin ellerinin kesildiği  görülmüş müdür?

İSLÂM’IN GENEL YORUMU: İslâm’da, Kur’an ayetleri öylesine yorumlanır ki, bu yorumları tefsirleri okuyan insanlar, apaçık ve kesin bir dille yazılmış olan ve kesin hükmü olan ayetin değerlendirilmesine girdiklerinde  her türlü olasılık, her türlü iyi niyet, bir sürü Alimin bir birinden farklı ya da benzer açıklamalarıyla gözlerinin önünde o ayetten bambaşka bir şekilde anlam çıkartmak durumunda kalırlar. Mesela hırsızlıkla ilgili bu ayetin yorumlanmasını istediğinizde, her hangi bir fıkıh kitabından  veya internet sitesinden arama yaptığınız zaman, el kesme cezasının Allah tarafından gönderildiği dönemlerde gerekli olduğu çünkü o dönemde yapılan hırsızlıkların, kişinin  mal ve can güvenliği açısından çok tehlikeli ve önemli olduğu fakat günümüzde bu kadar önemli olmadığı, bazı hırsızlıkların açlık söz konusu olduğunda yapılıp bazı hırsızlıkların ise açlık nedeni ile değil keyfi nedenlerle yapıldığı ve keyfi nedenle  yapılan hırsızlıkların cezasının da ağır olması gerektiği, hangi halife döneminde hırsızlığın nasıl değerlendirildiği, fıkıh kitaplarında hangi hırsızlık suçlarının el kesme cezasının içine girebileceği ve hatta ayetin sonundaki  “Allah hüküm ve hikmet sahibidir”  cümlesindeki  “hikmet”  kelimesinin bile “düzen-denge” anlamlarına gelip bu ayetin hükmünü  belirli bir düzen ve denge dahilinde  uygulamak gerektiği gibi  dolaylı yollardan anlamlar  çıkartılarak  tefsirler yazılmıştır. Fıkıh kitaplarında zaten her türlü ayet ile ilgili geniş geniş  yorumlar  yazar fakat işin  gerçeği  şudur ki:

Bu yazılan izahatlar ve geniş geniş yapılan açıklamalar, sadece yorumdur. Bunu vurgulamak istiyorum, “SADECE YORUM”. Kişiye göre, yönetime göre, algıya göre değişen yorumlardır sadece. Daha açık bir ifade ile belirtmek gerekirse bu yumuşatılmış açıklamalar Kur’an’ın açık bir hükmü ya da Kur’an’ın  ilgili ayeti ile ilgili açık ve anlaşılması gereken bir anlamı ASLA  değildir. Sadece şeriat yöneticilerinin, ilgili bir Kur’an ayetinin hükmünü uygulama esnasındaki  seçimlerine yani kişisel tercihlerine, vicdanlarına, mesheplerine  yönelik kararlardır.  Her hangi bir  ayetin hükmünün uygulanmasını görev edinmiş kişilerde vicdan var ise hırsızlık suçunu araştırır ve makul bir sebebe ulaştıklarında  cezayı hafifletirler  fakat vicdandan ve merhametten mahrum ise bu kişiler söz konusu hırsızlık ne olursa olsun yukarıdaki ceza aynen uygulanır.

Burada önemli olan bir diğer husus ise aslında el kesme cezasının  günümüzde  hangi İslâm ülkelerinde ya da kaç şeriat ülkesinde uygulanıp uygulanmaması değil  bu ayetin Allah katından, yani Kâinatın yaratıcısının katından inmesi ve Kıyamet denilen yani ne zaman olacağı belli olmayan uzunca bir süre boyunca bütün insanlara ya da Müslümanlara geçerli olacağıdır. Kur’an hükümlerini uygulayan bazı kişiler, vicdan sahibi olup aklı başında bir değerlendirme yaparak hırsızlık ve el kesme durumunu mantıklı bir şekilde irdeledikten sonra hırsızın elinin kesilip kesilmeyeceğine karar verebilecek olgunluğa sahipken merhameti,  bağışlaması bol olan Allah,  gönderdiği bu içler acısı  el kesme hükmü ile merhametten ve bağışlayıcılıktan uzak görünüyor. Eğer bir çok ilahiyatçının görüşüne göre “Allah, her şeyi detayıyla yazıp gönderecek miydi? Tabi ki de bazı ayetlerin hükmünün değerlendirmesini  biz insanlara bırakmıştır” diyenleri doğru cevap olarak kabul edersek eğer sonsuz merhamete ve sonsuz bağışlayıcılığa sahip olan Yüce Allah, hırsızlık yapanın elinin kaderini ne yazık ki insanoğlunun insafına bırakmış.

Bazı kimseler bu tür ayetleri değerlendirirken sık sık şu mantıkla hareket ederler:
“Tamam, geçmiş zamanın gereklerine uygun olabilecek bir hüküm gönderilmiş ama siz de yani bu ayeti günümüze hangi sebeple uyarlıyorsunuz? El kesme cezası mı kalmış, nerede uygulanıyor?  Allah da biliyordu herhalde bu hükmün bir dönem sonrasında uygulanmayacağını...” diyerek devam eder…

Durumun daha iyi anlaşılması açısından bir örnek vereyim.

Bir anne, kendisine ilginç gelen hayat hikâyesini kitap haline getirmek için bir yayın evi ile anlaşır. Bu ilginç hayat hikâyesinin içerisinde çocuklarını nasıl terbiye ettiği de bulunmaktadır. Çocuklarını terbiye etmek için kullandığı bir çok etkili yöntemin içinde bir de kafasının tası attığında ayağındaki terliğin tersini çocuklarına gösterdiği hatta fırlattığı  an vardır. Yayın evinin editörü, anne ile bu bölümü konuşurken ona tavsiyelerde bulunur. Kendilerinin, ülke genelinde saygın bir yayınevi olduğunu ve kendileri tarafından basılacak olan  bu kitapta, çocuk eğitimi için annelere örnek olabilecek faydalı yöntemler bulunduğunu fakat işin terlik kısmının çirkin olduğunu ve kitabı okuyacak kişiler tarafından gereksiz, yanlış ve belki de örnek alınabileceğinden bahseder ve bu bölümün, kitaptan çıkartılması gerektiğini söyler. Sadece terlik bölümü değil, başka bölümler de değerlendirmeye alınır. Kitap, editör tarafından öyle bir değerlendirmeye tabi tutulur ki, okuyan insanların, olaylardan nasıl etkileneceği, kitabın gelecek nesillere ve her kesimden insana  hitap edip etmeyeceğine kadar bir sürü not alınır  ve anne tarafından tekrar düzenlenir. Bu verdiğim örnek, sadece günümüz insanının yazdığı kitabı değerlendirme  aşamasında nasıl dikkatli ve titiz olduğunu gösterten  minik bir kesit.

Kur’an ayetlerine baktığınız zaman ne görüyorsunuz? Yüceler yücesi Yaratıcı ya da Müslümanların deyimi ile Yüce Allah, ayetleri  ve  bu ayetlerdeki  hükümleri gönderirken sonraki yıllarda nasıl değerlendirileceğini, nasıl yankı bulacağını sınırsız zekâsı ile hesap edebilmiş mi?

Ben ve benim gibi milyonlarca insan, her konuda ayet yazabilir. Ben de hırsızlık ile ilgili olarak bir ayet yazayım, siz de benim yazdığım ayeti,  Allah katından indiğine inanılan Kur’an ayeti ile karşılaştırın. Eminim benim yazdığım ayet, 1400 yıl öncesindeki insanlara da hitap ederdi ve yine eminim ki hırsıza el kesme cezası vermek gerekseydi o dönemin Arapları aşağıdaki benim yazdığım ayeti okuduktan sonra gerektiğinde kendileri el kesme cezasını rahatlıkla verebilirlerdi ve dinen de caiz olurdu.

Kendi Ayetim: Hırsızlık fena bir davranıştır ve kul hakkını çiğnemektir. Eğer kişi, açlık, sağlık, ölüm kalım ve benzeri önemli ve gerekli bir durum  için hırsızlık etmişse o kimsenin bu gerekli nedenlerle hırsızlık ettiğinden emin olduktan sonra  durumu  iyi niyetle çözüme kavuşturunuz ve zorunlu sebeplerden hırsızlık eden kişinin ve malı çalınan kişinin  mağduriyetini de gideriniz. Şayet kişi,  önemli bir mazeretten değil de tamamen tembellik ve keyfiyet için hırsızlık etmiş  ise  o kişinin cezasını,  içinde bulunduğunuz  toplumun  yapısına ve kurallarına uygun olarak tespit edip veriniz  fakat vereceğiniz bu ceza, hırsızlık yapan  kişinin bakmakla yükümlü olduğu aile bireylerini zor durumda bırakmasın.

Mâide  Suresi 38. Ayet: "Yaptıklarına bir karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir müeyyide olmak üzere hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."

HANGİMİZ  DAHA ZEKÎ VE DAHA  MERHAMETLİYİZ?

YALAN YEMİN

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Yalan yemin, Yemin, Yalan yere yemin, Maide 89, Kader, Kader çelişkisi, Kefaret, 10 fakiri doyurma, YALAN YEMİN

Maide 89: "Allah, bilmeyerek yaptığınız boş yeminlerinizden sizi sorumlu tutmaz. Ancak bile bile kendinizi bağladığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bunun da keffareti çoluk-çocuğunuza yedirdiğinizin orta derecesinden on fakiri doyurmak yahut giydirmek veya bir köle azad etmektir. Bunlara gücü yetmeyen üç gün oruç tutar. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffareti bu! Bununla  beraber, yeminlerinizi gözetin. Allah size hükümlerini böylece açıklıyor ki, şükredesiniz."

Demek ki neymiş? Bilmeyerek yaptığınız  boş  yeminlerden sorumlu olmadığınız gibi bile bile yaptığınız yeminlerin kefaretini ödeyip hayatınıza kaldığınız yerde devam edebiliyormuşsunuz.  Dikkat ettiyseniz  bir çok ayetin sonunda belirtilen “Allah merhamet sahibidir, çok bağışlayandır” gibi ifadeler bile yok. Yani yalan yere yemin ettiğiniz zaman öyle çok bi bağışlanacak durum bile çıkmıyor ortaya. Durumunuza uygun olan kefaret ne ise onu icra edip sıyrılıyorsunuz işin içinden. Çok abarttığımı düşünenler olacaktır. Hadi şimdi konunun biraz derinine atlayalım.

Bir insanın bile bile yemin etmesinin sonuçları ne olabilir? Bir insan neden bile bile yalan yemine başvurur? Boş yere bile bile yalan yemin eden herkesin niyeti iyi midir? Belki kişinin yalan yemini  bir insanın hayatının mahfolmasına veya  birisinin yaralanmasına, ölmesine ya da bir birini seven iki kişinin ayrılmasına neden olacak.  Yeminin bu kadar önemsenip kabul edildiği bir toplumda yalan yere yemin eden bir insanın yemininin sonucunda bir çok insanın hayatını olumsuz etkileyen şeyler yaşandığı zaman  yalan yemin eden kişinin kişisel kefareti,  yalan yeminin oluşturduğu olumsuz etmenleri bir anda düzeltecek mi? Konunun iyi anlaşılabilmesi için  bir  örnek vereyim.

Tarık bey bir gün evinin kapısına gelen arkadaşını içeriye alır. Arkadaşı kendisine, sevdiği  kızı kaçırdığını, kızın ailesinin evlenmelerine izin vermediği için saklanmaları gerektiğini ve uygun bir yer aradığını söyler. Tarık bey, arkadaşının kaçırdığı kızı görmemiştir ve  anlattıklarına önce  inanmaz çünkü arkadaşı hem çapkın hem de başını sık sık derde sokan biridir. Arkadaşı yemin üstüne yemin eder. Bunun üzerine Tarık bey, bir köy tarif ederek o köyde terk edilmiş bir ev olduğunu ve kimsenin o eve gidip gelmediğini ve o evde saklanabileceklerini söyleyerek evin adresini verir ve arkadaşını gönderir. Aradan bir iki saat geçtikten sonra Tarık beyin kapısı  tekrar çalınır. Bu kez karşısındaki kişiler kaçırılan kızın anne ve babasıdır ve Tarık bey bu anne babayı tanımaktadır. Polis bir taraftan kaçırılan kızı ararken diğer taraftan da anne ve baba, çaresizlik içinde kızlarını kaçırdıklarını düşündükleri adamın bütün yakınlarını ve arkadaşlarını dolaşıp yardım istemektedirler. Tarık  bey,  kapısına gelen ve eski komşuları olan karı kocaya, arkadaşını uzun süredir görmediğini ve nerede olduğunu bilmediğini söyler. Kızın annesi “Oğlum Tarık, yerlerini biliyorsan söyle kurban olduğum” der. Tarık bey bilmediğini ve olaydan haberdar olmadığını söyler. Bunun üzerine kızın annesi, Tarık beyden yemin etmesini ister. Tarık bey, “Yemin ederim ki bilmiyorum Hacer teyze” der. Tarık beyin yeminine inanan kızın anne ve babası ikna olup evden ayrıldıktan sonra Tarık bey, arkadaşını telefonla arar fakat telefonun öte ucundaki arkadaşı, kaçırdığı kız ile birbirilerini çok sevdiklerini ve kızın anne ve babasının kızı başkasına vermek istediklerini söyleyerek Tarık beyi ikna eder. Aradan bir hafta zaman geçer. Yapılan aramalar sonucunda, polis köydeki eve ulaşır ve köydeki evin içinde,  rızası dışında kaçırıldığı anlaşılan  kızın elleri arkadan bağlanmış bir şekilde cesedini bulurlar. Kızcağız iki gün önce,  bulunduğu evde yarı çıplak bir şekilde  boğazı sıkılarak öldürülmüştür. Kendisi ile birlikte olmayı reddeden kızı yanlışlıkla bir anlık öfkeye kapılarak öldürdüğünü itiraf eden katil, polise teslim olmuştur. Tarık bey, yaşanan olaylar  karşısında çok üzülmüştür fakat yapacak bir şey yoktur, olan olmuştur. Tarık bey, bir süre kendisini suçlayıp, vicdan azabı çekse de sonuç olarak bu durumu kadere bağlamış ve “herkesin ölüm vakti alnında yazılı değil mi? O kız orada öldürülmemiş olsa muhtemelen bir kaza geçirecek ya da ciddi bir hastalığa yakalanıp nasıl olsa ölecekti. Böyle ölmesi çok canice oldu, ben Salak da onu kaçıran hayvana inandım bir de o hayvanla yıllarca arkadaşlık ettim, yaşadıklarım da kulağıma küpe olsun, bir daha ki sefere kimlerle  arkadaşlık ettiğime  dikkat edeyim ve kimsenin yeminine inanmayıp böyle pis işlere de çanak tutmayayım ama önce şu ölen kızın annesine bile bile ettiğim yalan yeminin kefaretini ödeyim de öte alemde bir de bu yeminden dolayı hesaba çekilmeyim, bir daha da bile bile yalan yemin etmeyeyim” der ve bir gencin  ölümüne neden olan meseleyi, kefaretini ödeyerek  kapatır. Zaten Kur’an’da ölüme sebebiyet vermek ile ilgili hiçbir suç tanımlanmadığı gibi böyle bir suça yönelik hiçbir hüküm de bulunmamaktadır.

Peki Tarık ismindeki bu adam, kızcağızın annesine yalan yere yemin etmese idi yani mesela kızın annesi kendisinden yemin etmesini istediğinde susmuş olsa  idi veya “kusura bakmayın, arkadaşımın kızınızla ilgisi yok diye yalan yere yemin edemem” dese idi,  işler nereye varırdı ve o kızcağızın hayatı kurtulur muydu?

Bir soru daha soralım: Tarık ismindeki bu adam, işlediği günahın kefaretini ödemek için ilgili ayetin fakirleri doyurmak kısmını yerine getirerek günahtan kurtulmuş oldu. Yani 10 tane fakiri doyurdu, işi bitirdi. Bu 10 fakirin karnının doyması, yitip giden kızcağızı tekrar hayata döndürecek mi? Kâinatın en yüksek zekâsının günah affı ile ilgili bu adaletini düşünürken eğer  Tarık ismindeki kişi için“bu dünyada 10 fakiri doyurarak kurtuldu ama öbür dünyada bedelini öder” diyorsanız  bizim şu an için gözümüzle görmediğimiz ama ispatlayamasak bile bir çok insanın var olduğuna inandığı… Tekrar vurgulamak istiyorum, var olduğundan emin olmadığınız ama sadece olduğuna inandığınız ya da inandırıldığınız öte alemdeki cennet cehennem durumunda her günahkârın  adil bir şekilde yargılanacağına inanıyor ve bu dünyada hesabı kesilmemiş,  Allah’ın da bazı günahların bedelini bu dünyada değil de öte dünyada keseceğine inanıyorsanız ve bu doğrultuda İslâm’ın her hangi bir hususunu tartışırken cevabını bulamadığınız her konuyu ya da hesabı, hiç görmediğiniz öte aleme gönderdiğinizin farkında mısınız? Yani aslında bir odanın süpürülmesi işini yarım yapan(başka bir değişle aslında hiç yapmayan) bir kimsenin, ortalıktaki çöpleri halının altına süpürüp halıyı kapatması gibi , adaletsizce bulduğunuz her dini konuyu sümenaltı  yapar gibi öte alem altı yaptığınızın farkında mısınız?

İnsanların, İNSANLARIN yazdığı kanunlar bile didik didik edilip eksiklikler, zamanın ve toplumun gelişen şartlarına göre güncelleştirilip gerektiğinde değiştiriliyor. Buna rağmen gelişmiş ülkelerdeki yasalar, eleştirilecek kadar başı boş ve sonucu hesap edilmemiş  şekilde savsaklanarak yazılmamıştır. Yasalardaki, kanunlardaki bir tek kelimenin bile ne anlama geldiği, nelere sebep olabileceği ve olabilecek her türlü sonucu hesap edilir  ve o yüzden titizlikle hazırlanır ve yine titizlikle kontrol edilir.

KUR’AN! Tanrı kelâmı. Müslümanlar Türkçe olan “Tanrı” kelimesini bile sevmiyor ya! “Allah” diyelim.

KUR’AN! ALLAH KELÂMI… KÂİNATIN EN BÜYÜK ZEKÂSININ VE DEHASININ KELÂMI…

Işık hızı ile giden araçlar bile henüz  icat edilmedi. Işınlama yöntemi ile maddeler bir yerden bir yere henüz  nakledilemiyor. Bu hayaller çok uzakta değil. Osmanlı döneminde yaşayan birisine akıllı cep telefonunuzdan basit bir video seyrettirseniz korkar kaçardı herhalde. Teknoloji büyük bir hızla ilerliyor. Çok daha ileriki yıllarda devasa icatlarla ve yeniliklerle tanışılacak. ŞU GERÇEĞİ AKLIMIZIN BİR KENARINA YAZALIM. İÇİNDE ALLAH İNANCI OLAN BİR KİMSE İÇİN İNSANLIK NE KADAR İLERLERSE İLERLESİN, İNSANOĞLUNUN EN İLERLEMİŞ HALİ YİNE DE  ALLAH OLARAK İNANILAN KÂİNATIN YARATICISINDAN DEVASA ORANDA DÜŞÜKTÜR. HİÇ BİR İNSAN YARATICININ ZEKÂSINA ULAŞAMAZ.

Yukarıdaki bilgiyi  hatırladıktan sonra, zekânın ve aklın en büyük ve tek sahibinin yani YARATICININ insanlığa gönderdiği iddia edilen ayetleri (Yaratıcı gönderdiğine göre eleştirilemeyecek kadar mükemmel olmalı ve böyle ayetlerin her türlü sonucu ve etkisi mükemmel ötesinde hesap edilmiş olmalı ki, ben böyle bir hesap edilmişlik ve titizlik göremiyorum), 21’inci yüzyıl insanlarının eleştirebilecek kadar mantık hatası ve özellikle ADALETSİZLİK ve gözden kaçırılmış olan TEDBİRSİZLİKLER  barındırması sizce nasıl değerlendirilmeli? Bizler bu yüzyılda, Kur’an ayetlerindeki yüzlerce garipliği, adaletsizliği ve mantıksızlığı bulup irdelerken uzayda yolculuklar yapabilecek düzeye gelecek olan insanların bu ayetleri nasıl değerlendireceğini bir düşünün.

Kâinatta toz zerresi kadar bile olmayan bedenimizle ve yine Yaratıcı ile karşılaştırıldığında Kâinattaki  toz zerresi kadar bile olmayan zekâmızla  henüz 21’inci yüzyılda yaşayan insanların da inanması gereken ayetlerdeki hükümleri  bu kadar başı boş ve sonucu hesap edilmeden yazdıran, Yaratıcı mı? Yoksa kendisini Peygamber olarak ilan eden kişinin bizzat kendisi mi?

Peygamberle özel görüşme talebinde bulunan insanların, bu özel görüşme öncesinde  sadaka vermesini ve söz konusu sadakayı bulamayan insanları Allah’ın affedeceği Mücadele Suresinde yazarken,  bile bile yalan yemin eden Müslüman’ın,  yalan yemini için ödeyeceği kefarete rağmen Allah’ın affediciliğinden, merhametinden bahsedilmemiş bile. Bazıları diyecek ki:

“Bağışlayıcılıktan ve merhametten bahsedilmemiş çünkü kefaret var. Kefaret olmasaydı, Allah’ın bağışlayıcılığı devreye girerdi.”

Peki, bu ödenecek olan kefaret yani yukarıdaki örneğe dönecek olursak, Tarık beyin ödeyeceği kefaret, yalan yeminin sebep olduğu ölüme hayat verecek mi? Ölen kızı yeniden canlandıracak mı?

Sonuçlarının neler olabileceği ya da nelere maal olabileceği  hesap edilmemiş  bu  ayetin, sınırsız ve sonsuz dehadaki bir zekâ (Yaratıcı) tarafından gönderilmiş olması mümkün değil fakat her şeye rağmen, “Doğrusunu RABBİMİZ bilir. Tarık denen o adama da Allah öte alemde gereken cezayı verecektir.” Diyenler çıkacaktır elbet. Zaten İslâm dininde cevabı bulunamayan soruların sonuna “Hikmetini ancak ALLAH bilir, biz bilemeyiz”  veya “Öte alemde hesabı kesilecektir” gibi tamamen muallak ve geleneksel cümleleri  ekleyince sorunlar ya da sorular kökten halloluyor. Aslında hallolmuyor da “halloluyor” inancına sarılmak ihtiyacı hissediyor Müslüman.


Kazandığınız parayı kuruşu kuruşuna hesap edip sorgulayan siz Müslümanlar, paradan daha önemli olan dininizi, acaba parayı sorguladığınız kadar ince ve detaylı olarak sorgulayabiliyor musunuz?

Sorgulama sürecini yaşayan herkese objektif ve tarafsız değerlendirmeler diliyorum. Sağlıcakla kalın.

TENGRİCİLİK VE ORHUN YAZITLARI

Düzenleyen & Çeviren: A.Kara
A, din, Orhun Yazıtları, İslamiyet öncesi Türkler, Orta Asya dinleri, Tengri, Tengri inancı, Tengricilik, Tengriizm, Göçebe Türkler, Türklerin eski dini, Göçebe yaşam, İslamiyet öncesi Türkler, TÜRKLERİN ESKİ DİNİ "TENGRİCİLİK"
Türk halkları, kuzey, doğu, orta ve batı Asya, kuzeybatı Çin ve doğu Avrupa'nın bazı bölgelerinde yaşayan çeşitli etnik grupları içerir. İlk dönem Türk halkı, çevrelerine ve göç araçlarına (kağnı, at-öküz arabası vb.) bağımlı olan göçebe kabilelerdi bunlar da benzersiz mitolojilerini ve dini inançlarını süslüyordu. İçlerinde yaşadıkları, kurtların, ağaçların, atlar, mavi gökyüzü ve yalnız ağaçların bulunduğu manzara manevi dünyalarını da besliyordu.

Doğa ile iç içe olmak ve sürekli hareket etmek yalnızca hayatta kalma ve gelişebilme yeteneklerini değil aynı zamanda zengin bir kültürel inanç dokusunu ve eşsiz bir dünya görüşü yaratmalarını da sağladı. Eski Türk kabileleri arasında dini bir fikir birliği olmadığı görülüyor ancak bu gruplarla ilgili inanç sistemlerinin en popüler olanı Tengricilik'ti. Bazı bilginler, göçebe yaşam tarzlarının bir etkisi olarak yaşadıkları kültürel temaslar nedeniyle eski Türk inançlarının ayrıca Zerdüştlük, Maniheizm ve Budizm'den de parçacıklar bulundurduğunu iddia ediyorlar. Bunlar dünyanın ve insanlığın içindeki yerinin bir tür perspektifini oluşturmak için bir araya gelen çeşitli ideolojilerdi.

TENGRİCİLİK VE ORHUN YAZITLARI
Tengriciliğin kökenlerine eski Türk ve Moğol kabileleri arasında popüler olduğu Orta Asya bozkırlarına kadar rastlanmaktadır. Bu, şamanizm, totemizm, animizm ve atalara ibadet-saygı unsurlarını içeren ve dogmatik olmayan bir inanç sistemidir. Kök Tengri ('kök' hem “gökyüzü” hem de “zafer” anlamına gelir) eski Türk halkının yaratıcısı, sonsuz ve bilinmeyen tanrıları olan gök tanrısıydı (Gökyüzü tanrısı). Tengricilik inancında yerin, suyun, toprağın ve yeraltı dünyasının yarı tanrıları veya ruhları olduğu gibi ayrıca onlara rehber olarak hizmet eden atalarının ruhları vardır. Ruhların gökyüzüne (cennet), yeryüzünde, nehirlerde ve yeraltında yaşadığı düşünülmektedir. Tengricilik, ahlaklı ve çevreye duyarlı hayat süren insanların Tengri ve bazı iyi ruhlar tarafından korunacağı inancını içerir ve bu yönüyle doğaya uyumun önemini vurgular. Gökyüzü, toprak, su, ağaçlar ve dağlar gizemli bir öneme sahipti ve aynı zamanda onlara saygı duyulurdu.

Zengin bir tarımsal hasata sahip olma yönündeki yerleşik odaklamanın aksine göçebe Türk kabileleri, avcılıkta ve hayvancılıkta başarı sağlama girişimleri olarak dini uygulamaları sıklıkla kullandılar. Şamanlar toplumun özel üyeleriydi; bunlar hem insan hem de ruh dünyası ile etkileşime girebildiğine inanılan insanlardı. Bir şamandan şifa, kehanet, ata ruhlarıyla konuşma, çevreyi şartlarını değiştirme ve kayıp ruhları varış yerlerine götürmesi istenirdi. Bu güçlere rağmen bazı alimler şamanların eski Türk dini yaşamının veya toplumun liderleri olmadığını iddia ediyorlar. Dua da bireysel bir uygulama olduğuna inanılıyordu yani bir şamana ya da başkalarına bağlı bir şey değildi.

Şaman ayinleri, şamanın güç gösterilerini, davullarını, danslarını, ilahilerini ve detaylı kostümlerini içerir. Şamanlık yeteneğinin kalıtsal olduğu kabul edilirdi ve erkek yada kadınlar şaman olabilirlerdi.

Tengriciliğin en eski örneği Eski Türkçe bir yazı olan Orhun Yazıtları'nda görülür. Bu yazıtlardan birkaç örnek geçen zamana rağmen hayatta kalırken çoğu okunamaz hale geldi ancak sözlü gelenek eski dini inançların birçok yönünü canlı tuttu.

Orhun Abideleri'nden bir bölüm (Bilge Kağan Yazıtı'nın doğu yüzü):
Türk Tanrısı ve kutsal yer, su şöyle yapmışlar şüphesiz ki: Türk halkı yok olmasın diye, halk olsun diye, babam İlteriş Hakanı, annem İlbilge Hatun'u göğün tepesinde tutup yukarı kaldırdılar şüphesiz. Babam 17 erle baş kaldırmış. 'baş kaldırıyor' diye haber alıp şehirdekiler dağa çıkmış, dağdakiler şehre inmiş, derlenip toplanıp 70 kişi olmuşlar. Tanrı güç verdiği için babamın askerleri kurt gibi imiş, düşmanları koyun gibi imiş. Doğuya ve batıya sefer edip derlemiş toplanmış. Hepsi 700 kişi olmuşlar.
Türk dininin ve mitolojisinin ilk yazılı örnekleri söz konusu olduğunda Irk Bitig adlı 10. yüzyıl el yazması gözden kaçırılamaz. Uygurlara ait bu metin 1907 yılında Çin'in Dunhuang şehrinde bulundu. İngilizceye "Book of Omens" olarak çevrilen Irk Bitig, Orhun alfabesiyle yazıldığı gibi nesir ve şiir karışımı bir kitaptır.