HABERLER
Dini Haber

Slider

latest

Slider Right

randomposts4

DİN & FELSEFİ AKIM

din/block-1

MİTOLOJİ

mitoloji/block-7

BİLİMSEL

Bilimsel/block-1

SON YAYINLAR

MİTOLOJİ'DE KARGA VE KUZGUN

Hazırlayan: A.Kara

MİTOLOJİNİN TÜYLÜ HİLECİLERİ : KARGA VE KUZGUN

İncil'de kargalar ve onların yakın akrabaları olan kuzgunlar için "kirli" deniyordu ve bu kuşlar daha sonra okültizm, büyücülük ve ölümle ilişkilendirildi. İslam'da öldürülmesine "izin verilen" beş hayvandan biri olarak bahsedildiği için bu kuşlara mümkünse bazı kişilerden uzak durmasını öneriyorum.

Bu iki büyük dünya dini çoğunlukla karga ve akrabalarını saldırgan, gürültülü ve yıkıcı yaratıklar olarak yeniden adlandırmıştır. Ancak bu olumsuz özellikler kuşun zekasını ve problem çözme becerilerini geri planda bırakmıştır. İnsanlarla arasında güvenli bir mesafe bırakmaları bile zekalarının harika bir örneğidir. Onların sosyal mitlere, kültürel masallara, felsefelere ve pek çok eski dine bu kadar derinlemesine nüfuz etmesine neden olan şey bir bağlamda bu uzaklık olabilir.

Bu iki dinin inançlarının ötesine, karşılaştırmalı dinlerin yaratılış mitlerine ve folklorik sistemlerine baktığımızda bu kuşların manevi ve çevresel tehdit olarak düşünülmediği görülebilir. Aslında kargalar ve kuzgunlar sahip oldukları pozisyondan düşürülmeden önce eski çağın yıldızlarıydılar. Evrenin yaratılış hikayelerinde kilit rol oynadıkları gibi ilahi ışığı taşıyan ve yaşam gücünü getiren varlıklar konumundaydılar.

Yaratılış mitlerinde karga ve kuzgunların çoğu zaman büyülü varlıklar olduğu görülür. Yarı ilahi ve insan veya hayvan formuna, bazen cansız nesnelere ve hatta saf ışığa dönüşebilirler. Çoğunlukla sırların koruyucusu olarak algılanan bu kuşlar daha büyük topluluğun gereksinimlerine bakılmaksızın sık sık kendi açgözlülüklerini tatmin etmeye odaklanan "hileci" karakter rolünü oynadılar. Ancak bu her açıdan olumsuz değildir çünkü eski kültürlerde hileciler genellikle hayatta kalan, yazar, esprili, en çekici ve yaratıcı olan karakterlerdir.

MÖ 15.000'e kadar günümüz Avrupa'sında yaşayan insanlar, kargalar ve kuzgunlar ile bir tür ruhsal bağlantıları olduğunu düşündüler. Bu durum Fransa'daki Lascaux mağarasında yer alan bir tabloda da görülür. Karga kafalı bir kişiyi tasvir eden arkeologlar, bu karga-adamı, insanların totemik inançlarına ve ölümden sonra ruhun yolculuğunu nasıl algıladıklarına dair bir anlayış olarak yorumlarlar.

Lascaux halkı çevrelerindeki binlerce kuş, böcek ve sürüngen arasından kargaya dönüşen bir insanı resmetmeyi seçti. Bu durum tek başına bile bu kuşların Avrupa'nın tarih öncesi dönemindeki önemini pekiştirmeye yeter.

Metinsel olarak kargalara ve kuzgunlara en eski atıf Mezopotamya mitolojisinde, edebiyatın ilk büyük eseri olarak kabul edilen ünlü şiir; Gılgamış Destanı'nda görülür. Burada Utnapiştim kara bulmak için bir güvercin ve bir kuzgun gönderir ve büyük selden sonra insanlığın yaratılışına kadar kargalar ortaya çıkar. Güvercin eli boş döner fakat kuzgun hiç geri dönmeyerek toprak bulma ve dünyada yeni yaşam kurma konusundaki başarısını gösterir.

Antik Yunan ve Roma'da tanrı Apollon'u karga temsil ediyordu ve efsanelerde tüylerinin rengini beyazdan siyaha çeviren de oydu. Bu kuşların uçuş yolları kehanetlerini kuşların rotalarından alan kadim rahipler olan Augur'lar için önemliydi. Bir efsaneye göre Zeus, Delphi'deki antik Yunan dünyasının merkezini temsil eden Omphalos taşının yerini belirlemek için biri doğu diğeri batı olmak üzere iki karga gönderir.

İspanyol keşiş ve profesör Simon Pedro'nun 1602 çalışmasında aynı yaratma dinamiğinin Güney Amerika'da yaratıcı tanrı Chiminigague'in doğu ve batıya iki kara kuzgun gönderip dünyaya ışık saçtığı Chibcha yaratılış mitolojilerinde de işlendiğini görüyoruz.

Kelt mitolojisinde İskandinavlarınkine benzer şekilde, iki kuzgun, savaşan savaşçıların üzerinden uçan Tanrıça Morrígan'ın görünümleridir. Galler mitolojisinde ise Britanya'nın efsanevi kralı Kutsanmış Brân, iki karga veya kuzgun ile temsil edilirdi.

Nesir Edda'da kaydedilen İskandinav mitlerinde Huginn (ruh) ve Muninn (hafıza) adlı iki kuzgun, tüm tanrıların babası kabul edilen Odin'in görme araçlarıydı. Dünyanın her yerine uçarak (Midgard) sahipleri Odin için bilgi toplayıp ve iletiyorlardı. Ancak Norveç mitolojisinde kuzgunlar ilahi haberciler olarak düşünülse de İsveç'te cinayete kurban gidenlerin öfkeli hayaletleri olarak görülürken Danimarka'da kovulmuş ruhlar olduklarına inanılıyordu.

The Princeton Dictionary of Budizm'in 2013 baskısı hem eski Hinduizm'de hem de Budizm'de kargaların ve kuzgunların insanların atalarına ait varlıkları sembolize ettiğini ve bu inanışın dünyanın birçok bölgesine uzandığını, Avustralya Aborjin mitolojisinde bile görüldüğünü belirtir. Budizm'in Tibet kolu Vajrayana'da kargalar son derece kutsal sayılır ve onların birer "Yıldırım Aracı" olduğu düşünülüyor, ayrıca dünyayı koruyan ve devamlılığını sağlayan Mahakala'nın dünyevi tezahürü olarak görülüyordu. Hinduizm'de eski bir ata ritüeli olan Śrāddha sırasında bu kuşlara yiyecekler sunulurdu.

Sırasıyla Yatagarasu, Samjokgo ve Sanzuwu olarak bilinen Kore, Japon ve Çin mitolojilerinde öne çıkan üç ayaklı bir orman kuzgunu vardır. İnsan işlerine "ilahi bir şekilde müdahale ettikleri" söylenen üç farklı efsanede karga ve kuzgunlar Güneş'in sembolleriydi.

Antik Amerika'da kuzgun yada kara kargalar popüler birer totem sembolüydüler ve genellikle hileci, ateş, ışık ve ruh hırsızı olarak tanımlanıyorlardı.

Dünya mitlerinde kargaların ve kuzgunların rolünü tanımlamak için en uygun sıfatı seçmek gerekirse bu kesinlikle "hileci" olurdu. Bu iyi niyetli ama zararlı bir karakterdir.

JAPON MİTOLOJİSİNDE ŞEYTANİ KADINLAR

Hazırlayan: A.Kara

JAPON MİTOLOJİSİNİN ŞEYTANİ KADINLARI

Japonya'nın yüzlerce yıldır "oni" (iblisler veya canavarlar) ve "yuurei" (hayaletler) hakkında hikayeleri olmuştur. Zaman geçtikçe yeni intikamcı ruhlar ortaya çıkmaya devam etmiş ve hikayeleri günümüze kadar gelmiştir. Aşağıdakiler bir dizi hannya'nın, yani nefret veya kıskançlık nedeniyle yaşamları boyunca iblis veya canavara dönüşen (oni) ve zamanla klasik Japon müzikal dramasındaki karakterlere dönüşen kadınların efsaneleridir. Bu makalede konuya dair birkaç Japon mitine kısaca değineceğim fakat ilerleyen süreçte bu efsaneleri tek tek, daha detaylı halleri ile anlatacağım.

KİYOHİME
Kiyohime, sevgilisine kızmış bir kadındır. Bu adam, yani rahip Anchin kadına mesafeli davranır ve sonunda onu sevmeyi bırakır. Terk edildiğini fark eden Kiyohime bir nehre ulaşana kadar onu takip eder. Orada bir yılan yada ejderhaya dönüşerek teknesinin altında yüzmeye başlar. Canavarı görünce dehşete düşen keşiş bir tapınağa sığınır ve oradaki rahipler onu büyük bir çanın altına saklarlar. Kiyohime onun kokusunu takip ederek keşişi bulur. Sinirlidir ve çanın etrafına dolanarak kuyruğuyla vurmaya başlar. Sonra zile ateş üfleyerek onu eritir ve kendini terk eden adamı öldürür. [1][2]

YUKİ-ONNA
Kar kadın Yuki-Onna hakkında çok sayıda efsane vardır. Genellikle sağ tarafı sol tarafın üzerine gelecek şekilde beyaz bir kimono giymiş olarak tanımlanır. Normalde kimono her zaman soldan sağa doğru bağlanır ve sağdan sola doğru bağlanması yalnızca ölülere uygulanır.
Yuki-Onna'nın beyaz teni ve çok uzun saçları vardır. Kar yağdığında ortaya çıkar ve bir hayalet gibi karın üzerinde süzülür. Kurbanlarını dondurur ve ardından insan yaşamının özünden beslenmek için onları öper ve öpücük kurbanın ölümüyle sonuçlanır. [3][4][5]

YAMAUBA
Kökeni orta çağa dayanan Yamauba'lar bir tür dev kadın ırkıdır. Başlangıçta toplum tarafından dışlanmış ve dağlarda yalnız yaşamaya zorlanmışlardır. Bazı Yamauba'ların insan eti yemeyi sevdiği söylenir. Onlar hakkında çok sayıda hikaye vardır. Popüler bir hikaye, doğum yapmak üzere olan bir kadını evinde barındıran bir Yamauba'dan bahseder ve hikayeye göre bu Yamauba yeni doğan çocuğu yemeyi planlamaktadır.
Başka bir hikayede ise anneler köyden uzaktayken Yamauba'nın çocukları yemeye gittiğini söyler. Bu dev kadınların korkunç doğalarına ek olarak saçlarının altında çokça ağızları olduğu da söylenir. [6][7][8]

UJİ NO HASHİHİME
Bir başka efsanevi hikaye de Hashihime hakkındadır. O, kocası bir başkasına aşık olan bir kadındır. Kocasını, metresini ve diğer akrabalarını öldürerek intikam almak için bir tanrıya dua ederek onu iblis veya canavara çevirmesi (oni) için dua eder.
Daha sonra bunun gerçekleşmesi için 21 gün boyunca Uji Nehri'nde yıkanmış, beş boynuzu varmış gibi görünmek için saçlarını şekillendirmiş ve vücudunu kırmızıya boyamıştır. Akabinde ona karşı suç işleyen herkesi öldürür. Onu gören herkesin korkudan ölür. [9]

OİWA
Oiwa adlı kadın Iemon adlı bir ronin'e yani ustasız bir samuray ile evlenir. Samuray zaten evli olmasına rağmen kendine ona aşık olan çok zengin bir yerel kızla evlenmek ister. Fakat Oiwa ile evlidir. Zengin kadınla evlenme planını hayata geçirmek için karısına içine zehir katılmış bir ilaç gönderir. Ancak bu ilaç kadını öldürecek kadar güçlü değildir. Kadın ölmez ama şekli bozulur, çirkinleşir.
Oiwa ne kadar çirkin göründüğünü ve nasıl ihanete uğradığını anladıktan sonra kazara kendini bir kılıçla öldürür. Fakat daha sonra onun bozulmuş yüzü her yerde belirmeye başlar ve Iemon'u rahatsız eder. Oiwa’nın bozulmuş yüzü kocasının yeni gelininin yüzünde belirir. Korkuya kapılan adam kurtulmak için yeni evlendiği kadının başını kesse de Oiwa öleceği güne kadar ona musallat olur. [10]

AGİ KÖPRÜSÜ İBLİSİ
Son olarak Agi Köprüsü'ndeki iblisin hikayesine bakalım. Bu hikaye arkadaşlarına Agi Köprüsü'nden geçmekten ya da köprüyü koruyan şeytandan korkmadığını söyleyerek övünen bir adamla başlar. Bir oni görünüşünü istediği gibi değiştirebildiğinden Agi Köprüsü'ndeki iblis bu adama terk edilmiş bir kadın şeklinde görünür. Adam kadına baktığı an iblis ürkütücü biçimine geri döner. Korkan adam kaçar ve iblis tarafından yakalanmaktan kurtulur. İblis hırslanır ​​ve intikam almak ister. Kaçan adamın erkek kardeşinin şekline bürünerek bir gece adamın kapısını çalar. Adam kapıyı açtığında karşısında duran kişinin kardeşi olduğunu zannederek onu içeri alır.
Sonrasında iblis gerçek kimliğini bir kez daha ortaya çıkarır ve adamın kafasını ısırır ve ortadan kaybolmadan önce adamın ailesinin önünde onun koparılmış başıyla dans eder. [11]

Bunlar Japon mitolojisindeki hırslı, intikamcı iblis kadınlarla ilgili efsanelerden sadece bazılarıdır ve çok daha fazlası vardır.

"MORTAL KOMBAT" VE MİTOLOJİ

Hazırlayan: A.Kara

BİR DÖVÜŞ OYUNUNUN ÖTESİ : "MORTAL KOMBAT" MİTOLOJİSİ

Özellikle benim gibi 90'lı yıllara, kara kutu, atari ve sega gibi oyun konsollarının ülkeye gelip popüler olmaya başladığı döneme aşina olanlar için en unutulmaz oyunlardan biri "Mortal Kombat" serisidir. Fakat birçok oyun gibi o da temelinde mitolojiyi barındırır. Karakterleri ile geniş bir mitolojiye ev sahipliği yapar. Sadece uydurulmuş efsanelere değil, çeşitli dünya mitolojilerinden ögelere sahiptir. Bu makalede Mortal Kombat'ta görünen ve temeli gerçek mitoslara dayanan yönlere bakacağız.

Mortal Kombat çok sayıda farklı alemler fikrini ortaya çıkarır. Her diyarın temsilcileri, var olan diğer tüm alemleri ele geçirmek ve zapt etmek isteyen Outworld'den, yani diğer gezegen ve alemlerden gelen savaşçılarla savaşmak zorundadır. Dünya Alemi “Evrenin mücevheri” olduğu için nihai ödül de budur.

Fakat çok sayıda alem fikri yeni bir şey değildir. Aslında bu fikir oldukça eskidir. Eski İskandinavlar mitolojilerinde dokuz temel alandan bahseder. Bu alemler arasında insanların yaşadığı yer Dünya Diyarı Midgard'dır. Diğer alemlerin sakinlerine gelince, Asgard'ın tanrıları insanlara karşı iyi bir tutum sergilerken Jotunheim'in buz devleri gibi bazıları onlara düşmanca davranırlar. İskandinav mitolojisinin dokuz diyarı Yggdrasil adlı dünya ağacının dalları ile birbirine bağlanmıştır.

Tabi İskandinav mitolojisi diğer alemlerden bahseden tek inanç sistemi değildir. Diğer kültürler ve dinler de başka gezegen veya alemlerden gelerek Dünya'yı ziyaret eden tanrılardan bahseder.

Evrende tahminen 17 milyar gezegen var. Ya gezegensel bir felaketin dinozor yada benzeri canlıları yok etmediği bir gezegen varsa ve sürüngen yada dinozorlardan bir tür insansı varlık evrimleştiyse? Bu tarz teorileri çokça duymuşsunuzdur, hatta en bilinenlerden biri sürüngen imgesinin üzerine inşa edilmiş konulardan biri olan Reptilian'lardır. Bu teoriye göre sürüngenlerin ana dünyasında sürüngenler gelişir ve bütün bir medeniyet inşa eden, zeki insansı varlıklara dönüşürler.

İşte bu tema Reptile adlı karakter ile Mortal Kombatta'da görülür ve güçlü savaşçılar olmalarına rağmen bu sürüngenler alemi nihayetinde Outworld tarafından fethedilir. Yine de sürüngenlerden evrimleşen insansı varlıklar teorisi ilginç olmaya devam etmektedir. Bu teori Süper Mario Kardeşler serisinde bile kullanılmıştır.

Mortal Kombat'taki Kraliçe Sindel bir Edenia'lıdır. Kendine özgü çığlığı Kelt folkloründeki Banshee'lere özgü bir özelliktir. Banshee İrlanda mitolojisinde ortaya çıkan bir varlıktır ve bu varlığın İrlanda kabilelerinden birinin aile üyesi öldüğünde çok yüksek sesle çığlık attığı söyleniyordu. Bu varlıklar uzun saçlı ve kırmızı gözlü kadınlar olarak tanımlanmıştı. Kraliçe Sindel'de rakipleriyle savaşırken kullandığı uzun saçların yanı sıra kendine özgü bir çığlığa sahiptir. Yani bir Banshee'dir.

Efsun genellikle büyü için kullanılan başka bir terimdir. Bununla birlikte Latince'de büyücülük, zararlı büyü anlamına gelen “kötülük” veya “günah” anlamlarına gelen “maleficium” terimiyle de ilişkilidir. Mortal Kombat'ta da büyücülük büyük ölçüde kara büyü ile ilişkilendirilmiştir.

Outworld'ün usta büyücüsü, kötü şöhretli Shang Tsung'dur. Fatality, yani bitirme hamlesini kullanırken mağlup olmuş düşmanlarının ruhlarına el koymasıyla tanınır. Mortal Kombat hikayesine göre Shang Tsung eskiden insandı ve imparator Shao Kahn'dan karanlık sanatları öğrendi. Shang Tsung yüzyıllar boyunca birçok ruhu aldığından, Raiden, Shang Tsung ile yüzleşmenin "bir düşmanla değil, düşman lejyonuyla karşı karşıya olmak" anlamına geldiğini söyler. Ruhlara el koyma veya onları emme fikri çok eskilere dayanır. İblislerin şeytani anlaşmalar aracılığıyla ruhları talep ettiği söylenir.

Buradaki diğer bir konu, birinin Chi'sini veya hayati enerjisini alma fikridir. Çin mitolojisinde tıpkı savaşta yendiklerinin ruhlarını emen Shang Tsung gibi bir karakter vardır. Jiangshi adlı bu karakter insanların yaşamsal gücünü emerek beslenen bir vampir türüdür.

Bazı mitoslarda cehennem ziyaretinin insanları bir daha asla eskisi gibi olamayacak şekilde değiştirdiği söylenir. Mortal Kombat'ta bu durum büyücü Quan Chi tarafından yönetilen Aşağı Alem yani Netherworld'ü ziyaret edenler için de geçerlidir. Quan Chi’nin müdahalesinin bir sonucu olarak Mortal Kombat’ın bazı savaşçılarının hortlaklara dönüştüğü görülür.

Hortlaklar, canlıları rahatsız etmek için diriltildiğine inanan ölü bedenlerdir. Hortlaklara olan inanç, günümüz Romanya'sının kırsal kesimlerinde hala devam etmektedir. Romenler hortlaklar için "strigoi" terimini kullanırlar. İnanışa göre bunlar, yaşayan akrabalarına veya ona haksızlık edenlere musallat olmak için dirilerek mezarından çıkan ölmüş insanlardır.

Bir diğer önemli karakter Raiden'dir. Raiden "gök gürültüsü ve şimşek tanrısı" dır. Fujin ise rüzgarı kontrol eder. Raiden, Dünya Diyarı'nın koruyucusu ve Turnuvada Outworld'e karşı mücadele eden savaşçıların akıl hocasıdır.

Japon mitolojisinde Raiden (Raijin) gök gürültüsü, şimşek ve fırtınaların tanrısıdır. Kökenleri Şinto dininin başlangıcına kadar dayanır. O, neredeyse her zaman rüzgar tanrısı olan Fuujin ile ilişkilendirilmiştir ve ikisi genellikle birlikte tasvir edilmiştir. Fujin (Futen) en eski Şinto tanrılarından biridir ve mitolojide büyücü benzeri bir iblis olarak tasvir edilmiştir.

Oyuna sonralardan eklenen, zamanın kumlarını çarpıtabilen ve bunlarla güçlü bir yumruk sallayabilen, mavi gözlü, iri kıyım Geras'ı ele alalım. Kendine sağlam bir güven ile "Ebediyen yalnızım" gibi ifadeler kullanan bir dövüşçü.

Geras, adını az bilinen Yunan ihtiyarlık tanrısından almıştır. Fakat esinlenilen Yunan tanrısı genç değil yaşlıdır.

Mortal Kombat'taki Geras karakteri, uzay ve zamanı bükebilen en büyük 11 kötü Kronika'ya sadık bir hizmetçileri olarak hizmet eder.
Bu ad ise genellikle zamanın kendisi olarak yorumlanan güçlü Yunan Titan Kralı Kronos'dan gelir. Yunan mitolojisindeki bu Titan, ilerde kendisini devireceğinden korkarak kendi çocuklarını yutar fakat Zeus hariç. Gaia'nın öğütlerini dinleyen Rhea Tanrıların kralı Zeus'u kurtarır.

Korkunç böcek kadın savaşçı D’vorah'da Geras gibi isim benzerliği üzerine inşa edilmiştir. D'vorah, İbranice "arı" kelimesinden gelen bir isimdir. Yani oyun genellikle takma adları farklı dil ve kültürlerden, onların mit ve efsanelerinden türetiyor.

Bir diğer karakter Kollector'dür. Bu karakter hem mistik hem de okült hatlara sahiptir. Hindu tanrıçası Kali ile İncil'deki kötü karakter Mammon gibi kutsallık karşıtı karakterlerin karışımından yararlanılmış.
Kollector’un çok sayıdaki uzuvları ve mavi rengi Hindu tanrıçası Kali’yi andırıyor ve tıpkı onun gibi vücut parçalarını toplamaya yatkınlığı var gibi görünüyor. Zaten isminin İngilizcede toplamak anlamına gelen "collect" den türetildiği ve toplayıcı anlamına geldiği çok açık. 
Bilindiği gibi tanrıça Kali kurbanlarının kafalarından kolye yaparak onları boynuna asar. Mortal Kombatta'ki Kollector'de kurbanlarının parçalarını saklar. Örneğin fatality anında rakibinin kalbini ve kafatasını çıkararak onları çantasına koyar. Ayrıca oyunun tanıtım videolarından birinde parçalanmış bir koldan parıldayan bir yüzüğü aldığı görülür.
Fakat yıkım ve geçiciliğin bedenleşmiş bir simgesi olan Kali, ucuz ıvır zıvırları toplamanın çok daha ötesindedir. Yani Kollector’ın Hint mitolojisi ile olan bağlantıları yalnızca görünüşü, kana susamışlığı ve beden parçaları toplamasıdır.

Bu nedenle açgözlü tavrı İncil'deki karanlık varlık Mammon'u hatırlatabilir. Bazıları için Mammon dünyeviliğin somutlaşmış haliyken bazılarına göre açgözlülüğün efendisidir. İncil'de şöyle bir metin vardır: "Hem Tanrı'ya hem Mammon'a hizmet edemezsiniz."

Mammon adının kökeni zenginlik anlamına gelen Aramice māmōn'e dayanmaktadır.

Mammon çağlar boyunca farklı kültürlere kadar yayılmış ve farklı formlarla temsil edilmiştir. Bunlar kırmızı derili, rütbeli iblislerden, çarpık, yaşlı insanlara kadar değişiklik gösterir. Bu nedenle o sadece aşırılık, ne pahasına olursa olsun gösteriş yapma ve toplama ihtiyacı ile tanınır.
Mortal Kombat'taki Toplayıcı'da Mammon'un yapısına uygun olarak parlak mücevherler ve süslü tasmalar takar ve toplar.

Antik tanrılar ilişkisine geri dönersek bakmamız gereken bir diğer oyun karakteri, tıpkı Son Avatar gibi dört elementi yönetebilen Yaşlı Tanrıça Cetrion'dur.

Kelebeklere gülümsemek ile insanları kozmik lazerlerle paramparça etmek arasında gidip gelse de bu karakterin doğurganlık tanrıçasıyla bazı bağlantıları olabilir. Yani eski Yunan tarım tanrıçası Demeter'in muadili olan Roma tanrısı Ceres ile.

Cetrion'a düzenlenen perili hasatta kesinlikle bir ipucu var. Yeşillik onun ayağının dibinde canlanıyor, denge hakkında iğneleyici tabirler kullanıyor ve büyülü taşlara özel bir düşkünlüğü var.

Demeter yaşamı, ölümü ve aradaki korkunç şeyleri izler. Kızı Persefoni yeraltı dünyasının kraliçesi olur. Cetrion’un olay örgüsüne fazla girmeyeceğim ancak "Anneliğin" onun hikayesi boyunca işlenen çok büyük bir tema olduğunu belirtmem gerek. Bununla birlikte Cetrion'un, Toprak Ana mitinden motifler barındırdığı da açıktır.

Bunlar, Mortal Kombat serisinin ilham aldığı geniş mitolojiden yalnızca birkaç örnektir. Gerçekte Mortal Kombat hikayesi çok daha karmaşıktır ve daha detaylı incelenmesi gerekir.

"GÖKLERDEKİ BABA TANRI"NIN KÖKENİ

Hazırlayan: A.Kara

TANRILARIN "ASIL" BABASI : DYEUS PATER

Hint-Avrupa halklarının ataları gökyüzüne baktılar ve gün ışığı aleminde gücü olan kozmik bir baba yarattılar. Pek çok Hint-Avrupa panteonunda diğer tanrılar arasında üstünlüğü olan ve gökyüzü ile ilişkilendirilen tanrıları içerir. Yunanlıların Zeus'u, Romalıların Jüpiter'i vardı. Hinduizm'de Dyaus başlangıçta Zeus'a benzer bir role sahipti. Bilginler bu tanrıları ilk Hint-Avrupa dininin orijinal gökyüzü tanrısı Dyeus'u kullanarak yeniden inşa etmeye çalıştılar.

Hint-Avrupa gökyüzü tanrısının yeniden inşasını anlayabilmek için ona tapan kültür hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Dolayısı ile İlk-Hint-Avrupa (PIE) kültürünün incelemesi gerekir.

İlk-Hint-Avrupa toplumu çoğunlukla karşılaştırmalı dilbilim yoluyla bilinir. Dilbilimciler diğer tüm Hint-Avrupa dillerinin türetildiği ilkel dili yeniden inşa etmek için Latince, Yunanca ve Sanskritçe dahil birçok Hint-Avrupa dilline baktılar.

Çünkü bu diller, dilbilimcilerin ve tarih öncesi Hint-Avrupa dillerinin gelişimini anlamalarına yardımcı olmaktadır. Dilbilimciler Hint-Avrupa dillerinin tamamında veya çoğunda bulunan kelimeleri ve kavramları almışlar ve bunları teorik bir ilk-Hint-Avrupa dili inşa etmek için kullanmışlardır. Bu, ilk Hint-Avrupa toplumlarının en azından ondan gelen tüm Hint-Avrupa dilleri için ortak olan dil özelliklerini içereceği varsayımına dayanmaktadır. Bilginlerin KAYİK dilini ve kültürünü incelemek için yarattıkları dili hiç kimsenin gerçekten konuşması pek olası değildir.

Çoğu Hint-Avrupa dilinde koyunlar için kullanılan benzer kelimeleri vardır. Bu muhtemelen ilk-Hint-Avrupa dilinde koyunlar için kullanılan bir kelime olduğu anlamına gelir. Bu aynı zamanda sosyal ve kültürel etkileri de göstermektedir. Koyun için kullanılan kelime, ilk-Hint-Avrupa toplumunun hayvanlara aşina olduğunu ve koyun yetiştirmiş olabileceğini gösterir.

İlk-Hint-Avrupa dili ve toplumu ile ilgili pek çok tartışma ve belirsizlik vardır. Asıl vatanları bile tartışmalıdır. Pontus-Hazar bozkırları ve Anadolu'nun, Hint-Avrupa dil ailesinin ve bu dili konuşan halkların esas vatanı olduğu söylenmektedir.

Arkeoloji ve dilsel yeniden yapılanmaya dayanan birçok bilim insanı, ilk-Hint-Avrupa toplumunun Karadeniz ile Hazar Denizi arasındaki Pontus-Hazar bozkırında veya Anadolu'da yer aldığına inanır. İlk-Hint-Avrupa dilinin yeniden inşası onların saz ve çamur yapılarında yaşadıklarını, koyun, keçi ve sığır yetiştirdiklerini göstermektedir. Muhtemelen diğer mahsullerin yanı sıra buğday ve arpa da yetiştirdiler. Birçok arkeolog onları Karadeniz ve Hazar Denizi kıyılarında bulunan Kurgan arkeolojik kültürüyle ilişkilendirmektedir.

DYEUS PATER VE İLK-HİNT-AVRUPA DİNİ

İlk-Hint-Avrupa dilinin karşılaştırmalı dilbilim yoluyla inşa edilmesi gibi, Dyeus da karşılaştırmalı din ve mitoloji yoluyla yeniden yapılandırılmıştır. İlk-Hint-Avrupa dininin yeniden inşası muhtemelen daha belirsiz konulardan biridir, çünkü arkeoloji gibi diğer tarihi yeniden inşa yöntemleriyle desteklenmesi, doğrulanması zordur.

Yunan mitolojisi, İskandinav mitolojisi ve Hindu mitolojisi gibi Hint-Avrupa mitolojilerindeki ortak tema, güçlü bir gökyüzü tanrısı veya gökyüzü babası inancıdır. Dyeus adı, İlk-Hint-Avrupa dillerinde gün ışığı ve gündüz gökyüzü ile güçlü bir bağlantısı olduğu düşünülen "parlamak" kelimesinin kökünden gelir.

Delilleri görebilmeniz için bu ismin veya tanrı inancının farklı toplumlarda nasıl karşılık bulduğuna, hangi bölgelere ne şekilde yayıldığına bakalım:
  • İlk-Hint-Avrupa toplumunda adının Dyeus adıyla tapıldığını ve gün ışığı ve gök tanrısı olduğunu söylemiştim. [1][2]
  • İlk-Hint-İran toplumlarındaki adı Dyaus'tur. [3]
  • Sanskritçe 'deki adı Dyáuṣ (द्यौष्) yada Dyaus Pitṛ́'dir ve gök tanrısıdır. [4][5]
  • Avestaca'da gök anlamındaki "Dyaos" adıyla bilinir. Hatta Avesta'nın bir bölümünde ondan bu isimle bahsedilir. Genç Avesta dilinde ise Zerdüşt dini reformunun bir sonucu olarak "diiaos" yani "cehennem" anlamı taşır. [6]
  • Miken Uygarlığında (antik Yunan) "di-we" (diwei) adıyla görünür. [7]
  • Kıbrıs'taki Buz Devri metinlerinde "ti-wo" adıyla görünür, genitif hali (-in hali) Diwoi'dir ve bu isimlerin Zeus ile ilgili olduğu düşünülür. [8][9][10][11]
  • Yunancaya gök tanrı Zeus (Ζεύς) olarak geçmiştir. [7][12]
  • İlk İtalyan toplumlarındaki adı "djous" (dious) dur. [13]
  • Eski Latincede "Dioue or loue", [12]
  • Latincede ise adı "Jove" (Love) yani sevgidir ve her zamanki gibi gök tanrıdır. Ayrıca ant tanrısı Diūs (Fidius) olarak da inanılmıştır. [1][13][14]
  • İtalya'nın kuzeyindeki İlk Avrupalıların dili olan Oskan dilinde adı "Diúvei (Διουϝει)"dir. [13][15][16]
  • Umbria dilinde Di veya Dei (Grabouie / Graboue) olarak görülür. Bu adlar İvugin tabletlerinde de geçmektedir (Iguvine/Eugubian/Eugubine Tablets). [17]
  • İtalyan kabilelerinin yaşadığı eski Peligni'deki adı: Ioviois (Pvc Lois) ve Imoveis (Pvcles) dir. [18][19]
  • Anadolu'da tanrı anlamına gelen diéu-, diu- adları ile öne çıkar. [20]
  • Hititçe'deki adı "šīuš (𒅆𒍑)" dur ve tanrı yada güneş-tanrıdır. [21][22]
  • Palaca'da kutsal yada tanrı anlamlarındaki "tiuna" adıyla görülür. [22][23]
  • Lidce'de adı "ciw-" dir ve tanrı demektir. [22]
  • İliryalılarda dei- veya -dí adlarıyla öne çıkar. Bunlar tıpkı "gökyüzü babası" Dei-patrous (Deipaturos) da olduğu gibi "gök" ve "Tanrı" anlamlarına gelir. [4]
  • İlk-Mesap toplumlarında adı dyēs'dir. [24]
  • Mesapça'da Gök-Tanrı "Zis" yada "Dis"dir. [25]
  • Arnavutça'da gökyüzü ve şimşek tanrısı Zojz ve gökyüzü ve gök gürültüsü tanrısı olan Perën-di olarak öne çıkar. Buradaki "-di" eki per-en'e iliştirilmiştir. İlk-Hint-Avrupa toplumlarında "per-" "vurmak" anlamı veren bir uzantıdır. [26][27][28][29][30]
  • Trakça'da Zi-, Diu- veya Dias- adları görülür. [25]
  • Frigce'de ise "Tiy-" dir. [25][31]
  • Lidce'de Lefs veya Lévs adları ile tapılmıştır ki bu da Lidyalıların Zeus'udur. [32][33]
  • İznik, İzmit Körfezi, İstanbul, Sakarya ve Bursa gibi bölgelerde hüküm sürmüş olan Bitinya'lılarda Tiyes ve Anadolu şehri Tium olarak öne çıkar. [34]

Şimdi de Gök Baba sıfatının olduğu toplumlara ve bunlardaki adlara bakalım:
  • İlk-Hint-Avrupa toplumunda Gök Baba anlamındaki Dyēus Phater, [1][2]
  • Yunanca'da Zeus Pater, [5]
  • Vedik mitolojisinde Dyáuṣ-pitṛ́ (द्यौष्पितृ), [5]
  • İtalyanca'da Djous-patēr, [13]
  • Latince'de Jüpiter (Iūpiter)'dir. Bunun da arkaik (eski) formları Diespiter ve Iovispater'dir. [4][5][35]
  • Oskan dilinde Dípatír, [13]
  • Umbria dilinde Iupater (yada Iuve patre), [13]
  • Güney Pikence'de dipater, [36]
  • İlirya dilinde Gök Baba "Dei-pátrous" olarak öne çıkar. [4][5]

Diğer yansımalar hem gökyüzü anlamına gelen dyeu- sözcüğünün kökünün soyundan gelenleri hem de orijinal "Baba Tanrı" yapısını koruyan varyantlardır. Bazı geleneklerde "phater" sıfatının papa yani baba ile yer değiştirdiği görülür:
  • Luvice'de: "Tātis tiwaz", "Baba Tiwaz", Güneş-Tanrı, [37]
  • Palaca'da: Güneş Tanrı "Tiyaz papaz", "Papa (Baba) Tiyaz", [38]
  • İskitçe'de: Papaios (Papa Zios), yani Gök-Tanrı "Baba Zeus", [38]
  • Eski İrlanda dilinde: "Dagdae Oll-athair" vardır ve "Yüce Baba Dagda" anlamına gelir. İlk-Kelt dil yapısı göz önüne alındığında "sindos dago-dēwos ollo fātir" yani "Yüce Tanrı İyi Baba" sıfatıyla bahsedilir. [39][40]
  • Hititçe'de: "attas Isanus yani "Güneş-Tanrı Baba" gökyüzü tanrısının adıdır ve Hattilerin güneş tanrısı "Loan" ile değiştirilmiş fakat orjinal yapısı bozulmadan kalmıştır. [41]
  • Leton mitolojisinde de "Göklerin Babası (Debess tēvs)" sıfatı bulunur. [1]
  • İskandinav mitolojisinde meşhur "Óðinn Alföðr (Odin, All-Father) yani Herkesin Babası Odin vardır. [42][43]
  • Antik Rus paganizminde Stribogŭ bir "Baba Tanrı"dır, [1]
  • Arnavutça'da "lord (efendi)" veya "Tanrı" anlamlarına gelen "Zot"un, Göksel Baba Zojz'un sıfatından türetildiği düşünülmektedir. [44][45]

Göklerin babası aynı zamanda Anadolu'da yaşamış olan Luvi'ler arasında bir güneş tanrısı olma özelliği de kazanmıştır. Cermen kültürleri arasında Dyeus'un yerini bir savaş tanrısı olan Tyr almıştır. Fakat Dyeus'un bu geleneklerdeki dönüşümü Dyeus'un bir gökyüzü tanrısı olarak birincil rolünü sürdürdüğü Latin, Yunan ve Hint-Aryan geleneklerindeki Dyeus'un evrimiyle çelişir.

Bir başka ilginç eğilim de Zeus hala kendi irfanına ve mitolojisine sahip belirli bir tanrı iken, soydaşlarının soyut ve uzak figürler olma eğiliminde olmasıdır. Örneğin Jüpiter ve Dyeus kendileriyle ilişkili hayatta kalan çok az efsaneye sahiptir. Başlangıçta ayrıntılı bir mitolojinin olması ve bu mitlerin kaybolmuş olması mümkün olsa da gökyüzü babasının aslında tapınanlarının yaşamlarında önemli bir rol oynamayan Ouranos, yani Uranüs gibi ilkel bir gökyüzü tanrısı olması da muhtemeldir.

Başlangıçta gökyüzünün kişileştirilmesi ile oluşturulmuş ve yalnızca hava durumu ve savaşlar gibi insanların günlük yaşamlarıyla daha alakalı özellikler kazanmış olabilir. Bu durumda Dyeus'un Roma ve Hint-Aryan enkarnasyonu orijinaline daha yakınken, Yunan ve İskandinav anlayışları İlk-Hint-Avrupa toplumlarının Dyeus hakkındaki orijinal inançlarından farklılaşmıştır.

Hinduizm'de gökyüzü tanrısı Dyaus'un bir insan olarak enkarne olmaya ve tam bir insan hayatı yaşamaya zorlanarak cezalandırıldığı bir destan vardır. Hindu tanrılarının insan enkarnasyonlarının oynadığı rol Yunan mitolojisindeki tanrı oğullarının rolüne benzer. Zeus asla bir insan olarak enkarne olmamasına rağmen birçok oğlu vardı. Zeus'un ilahi soyu ve Dyaus'un insan enkarnasyonları ilk-Hint-Avrupa toplumlarının Dyeus hakkındaki bir hikaye ile ortak kökenleri paylaşıyor olabilir.

Günümüzde eski Hint-Avrupa tanrılarına ibadet büyük ölçüde terk edilmiştir. Fakat antik Yunan ve Roma dinleriyle aynı ilk-Hint-Avrupa kaynağından türetilen Hinduizm ve Antik Yunan, Roma, İskandinavya ve Doğu Avrupa'nın atalarının çok tanrılı dinlerini yeniden inşa etmeye çalışan yeni neo-pagan grupları istisna sayılabilir. Ancak Dyeus'un etkileri hala devam etmektedir.

Dyeus'un yüce bir tanrı ve tanrıların hükümdarı olduğu düşünülüyordu çünkü soydaşlarının çoğu bu role sahipti. Bu sonunda Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'da görülen tek bir Tanrı'ya özel bağlılığa yol açan adanmışlığın habercisidir. Çok tanrıcılık çağının başındaki Dyeus Pater'in tektanrıcılığa giden ilk adımlardan birini temsil etmiş olması mümkündür.

Hatta İbrahimi dinlerde görülen yer ve gök ikilisi Dyeus'a dair inançlarda da bulunmaktaydı. Gök ve baba tanrı olan Dyeus bereketli yağmurlar ve gün ışığı ile ilişkilendirilir, Dhéǵhōm adlı toprak ana ile yani yer ile çiftleştikleri, zıtlık ilişkisi içeren çiftler olduklarına inanılırdı.

Erken Slavlar tıpkı Zerdüşt dini reformundan sonra bazı İran halklarının da yaptığı gibi Dyēus'un Slav halefini şeytanlaştırdılar. Kelimenin "gün" anlamını kullanmaya devam etseler de "gök" anlamını ondan aldılar ve diğer İlk-Hint-Avrupa tanrılarının birçoğunu terk ederek onları yeni Slav veya İran isimleriyle değiştirdiler. Bu nedenle Slav halklarında Dyeus'un iki uzantısı ortaya çıktı. Biri "garip, tuhaf şey" anlamındaki "divo" diğeri ise "divъ" yani iblis'ti. [46]

JAPON TİLKİ RUHU "KİTSUNE"

Hazırlayan: A.Kara

KİTSUNE (狐狸精)

Japon mitolojisindeki tilki ruhu Kitsune, Kore'de Kumiho (구미호) ve Çin'de Huli Jing (狐狸精) olarak bilinir. Temelde aynı yaratıktır ancak bölgeye göre birkaç farklılık içerir.

Her üç kültürde de tilki ruhu çoğunlukla kötü bir yaratık olarak görülür. Çeşitli nedenlerden dolayı insanlarla birlikte olmaktan hoşlandığına inanılır. Fakat onunla karşılaşan talihsiz birey için sonuçlar neredeyse her zaman kötüdür. Bir tilki ruhunun bir insanı aramasının ana nedeni onların yaşam güçlerini emmek, hatta insan etini yemek ve böylece o kişinin sahip olabileceği tüm güçleri, hatıraları, bilgileri, hatta onun insan formunu bile çalmaktır.

Bir tilki ruhu büyüdükçe daha güçlü hale gelir ve yaşam gücünü emdiği insan sayısı arttıkça gücüne güç katar. Bir tilkinin ancak yeterli yaşam gücü kazandığında ve 500 yaşına ulaştığında insan biçimi alabildiği ve her 100 yaş için fazladan bir kuyruk çıkardığı söylenir. Tilkilerin en yaşlısının 900 yaşında veya dokuz kuyruğu olan daha yaşlı bir tilki olduğu söylenir. League of Legends adlı oyundaki şampiyonlardan 9 kuyruklu Ahri'de özünde bu Uzakdoğu efsanelerinden esinlenerek yaratılmıştır.

Kore'de Kumiho genellikle öpücükle insanlardan bilgelik çalmak için ağzında taşıdığı mermerden yapılmış bir taş kullanır. Kore mitolojisinde bir tilki ruhu 100 yaşına ulaştığında insan şekline bürünebilir ve büründüğü insan formu her zaman dişidir. Ancak tilki ruhunun dönüşebilmesi için kafasının üstüne yerleştirdiği insan kafatasını kullanması gerekir. Yada şeklini almak istediği bir insanı yemelidir. Tilkinin kendisi dişi olmasa da bürüneceği insan şekli her zaman çekici bir genç kadın olacaktır.

Kumiho'lar çoğu zaman hedeflenen kurbanın tanıdığı birinin şeklini alırlar. Bu garantili bir yöntemdir çünkü avlarına yaklaşmaları daha kolay olur. Kişinin bir Kumiho ile karşılaştığını belirten ipuçlarından biri, onun şeklini aldığı kişiden farklı davranması, onun gibi konuşmaması veya yemesidir.

İnsan şekline bürünen bu tilki ruhları normalden farklı bir göz rengine sahip olabilir ve eski tarz veya lisanda konuşabilirler. Ayrıca kuyruklarını da saklamaları gerekir. Bu yüzden inanışa göre bir Kumiho, karşısındakine sırtını dönmeyi reddederek kuyruğunu saklamak için elinden geleni yapacaktır.

Çin mitolojisinde ise büyük güce sahip olan ve erkekleri baştan çıkarmaya uğraşan kadınlar, Huli Jing'ler vardır. Bunların çoğu zaman saray entrikalarını tamamen kendi eğlenceleri için manipüle etmeye çalıştığına, kendilerini generallerin ve imparatorların hayatlarına sokmaya çalıştığına inanılırdı. Yine de temelde bir tilki ruhunun gerçek niyetinin ne olduğunu bilmek zordu.

Çin hikayelerindeki tilki ruhu Huli Jing birlikte olduğu adama çok nazik ve yararlı görünebilir. Fakat akraba ya da basit hizmetkârlar olsun, evdeki diğer kadınlara karşı her zaman kötü ve hilebazdır. Kadınlara karşı acımasız ve çoğu zaman ölümcül 'oyunlar' oynamaktan hoşlanır ve bu oyunlarına her zaman kaza süsü vermeyi de başarır. Hele bir de üvey bir kız çocuğu isen yaşamına lanet edersin.

Huli Jing'in birlikte olduğu erkekler genellikle çok hızlı bir şekilde iktidara gelir, zenginlikleri ve büyük toprakları ile ünlü olurlar. Daha sonra Huli Jing, eşinin kibrinin ürettiği tüm enerjiyi emdiğinde adam yaşlanmaya ve bunamaya başladığında tilki ruhunu besleyecek enerji üretemez olur. Bu yüzden sonsuz güzelliği ile oradan ayrılırken ardında kaybettiği aşk yüzünden solan adamı bırakır.

Çin klasik metinlerinden "Dağlar ve Denizler" (山海經), bu tilki ruhu için şöyle der:
有獸焉,其狀如狐而九尾,其音如嬰兒,能食人
Burada dokuz kuyruklu tilki şeklinde bir canavar var, bebek gibi ses çıkarıyor ve erkekleri yiyor.

Fakat Tilki ruhunun en bilinen ve popüler adı Japonya'dan gelir; Kitsune. Japonya'da Kitsune hem erkek hem de kadın olabilir ancak dişiler çok daha yaygındır. Kitsune adının bir araya getirilmiş iki kelimeden oluştuğuna inanılır. Bazı kaynaklar ismin nereden geldiğini şöyle açıklar:
Kitsu - bir tilkinin çıkardığı sestir ama aynı zamanda "Buraya gel" anlamına da gelebilir.

Tsune - ise "her zaman" anlamına gelir ancak "Ki" nin alternatif bir okuması da olabilir çünkü okurken kullandığınız Kanji'ye bağlı olarak hem "altın rengi" hem de "enerji" anlamlarına gelebilir. Ve kelime sonundaki "Ne" ise Japonca 'da iyi bir ruh halini ifade etmenin veya aşırı vurgulamanın dişil bir versiyonudur. Örneğin: Shiawase-ne (Çok mutluyum) yada ya da li-ne! (Harika) gibi. 

Yani Kitsune, onu nasıl yorumladığınıza bağlı olarak "her zaman altın" veya "her zaman enerji / enerji dolu" gibi anlamlara gelebilir.

Tilki ruhunun adını nasıl aldığına dair en popüler masallardan biri Nihon Ryouiki'de (日本 霊 異 記) bulunan ve kabaca "Japon Hayalet Hikayeleri" olarak tercüme edilen, tuhaf ve alışılmadık bilgilerden oluşan bir koleksiyonda yer alır. Hikaye şöyledir:

Bir zamanlar çiftliğinde çalışmakta olan çok yalnız bir adam vardı. Her gün çalıştığı için bol bol yiyeceği ve bakımlı güzel bir evi vardı ama karısı yoktu. Yıllarca evlenmek için kendine uygun bir kadın aradı ama asla bulamadı. Bir gün tarlasındayken başını kaldırdığında şaşırtıcı derecede güzel bir kadın gördü ve hemen aşık oldu. Ona sahip olduğu her şeyi, ona nasıl bakabileceğini anlattı ve evlendiler. Evlenen çift uzun yıllar çok mutlu yaşadılar. Bir gün karısı çiftçiye büyük sevinçle nihayet hamile olduğunu ve tam bir aile olacaklarını söyledi. Adam çok sevindi; Karısına ve doğmamış çocuğuna büyük özen gösterdi. Nihayet bebek doğduğunda, evcil köpeğinin de tek bir köpek yavrusu doğurduğunu gördü. Çocuğun ve köpeğin birlikte büyüyeceğini ve iyi arkadaş olacağını umuyordu. Ancak yavru büyüdükçe, görünürde hiçbir neden olmaksızın çiftçinin karısına karşı giderek daha fazla düşman olmaya başladı. Aylar böyle geçti, bir gün köpek kadının koluna saldırarak cüppesinin kolunu yırtınca ölüm korkusuna kapılan kadın cübbe ve onun sökülen ipekleri içinde kayboldu. Onun yerini dokuz kuyruklu bir tilki doldurmuştu. Şaşırıp kaldı, ne yaptığını anlayınca evden ve köpeğin öfkeli çenesinden uzaklaştı.
Günler, haftalar, aylar geçti fakat geri dönmedi. Adamın kalbi kırılmıştı, karısını seviyordu ve onu özlüyordu. Hatta onun bir tilki ruhu olmasını bile umursamıyordu. Adam her gece çaresizlik içinde onun için ağlarken, boğuklaşarak gözyaşlarından kopan sesiyle geri dönmesi için şöyle seslenirdi: "Kitsu-ne?"

Bu tür hikayeler genellikle Shugendō ve Onmyōdō rahipleri ve Abe-No-Seimei, En-No-Gyoja gibi yetenekli kişilerin yazdığı hikayeleridir. İkisi de annelerinin birer Kitsune olduğunu iddia etmiştir.

Yukarıda yer alan hikayedeki tilki ruhu yardımsever ve iyi kalpli olmasına rağmen kaçmayı seçtiğinde sevdiği adama yine de üzüntü getirmiştir. Hikayenin bazı versiyonlarında adam daha sonra yalnızlıktan ölür. Farklı varyantlarında ise sevgilisini aramak için evinden ayrılır ve asla geri dönmez.

Japon mitolojisinde üç farklı Kitsune türü vardır. Bunların her birinin kendine özgü özellikleri vardır:

Youko'lar, Kitsune olarak kabul edilir ancak genellikle tilki ruhları değil de tilki şeklini almış şeytanlar olarak görülürler. Huli Jing şiirinin onlardan bebek gibi ses çıkaran varlıklar olarak bahsettiğini gördük. Bu aslında bir avlanma yöntemidir. Sesi duyanlar etrafta kurtarılmayı bekleyen bir bebek olduğunu düşünüp onu aramaya koyulurken nasıl bir tuzağın içine çekildiklerini fark etmez ve sonunda yaratık tarafından yenirler.

Myoubu'lar kendilerini özellikle refah ve dünyevi başarı kamisini olan "Inari O-kami"nin habercisi olarak nitelendiren tilki ruhlarıdır. Kötülük yapamaz ve onlara inananlara yardım etmeye yemin ederler. Kendine özgü kırmızı önlükler giyen bu heykelleri Japonya'da bazı türbe ve mezarlıklarda görmek mümkündür.

Nogitsune'ler insanlarla doğrudan etkileşime giren tilkilerdir. Çin ve Kore mitoslarından farklı olarak iyi veya kötü olabilirler. Inari O-kami ile uyumlu değillerdir ve bu yüzden "vahşi" olarak kabul edilirler. Ancak gerçek bir tilki gibi değildirler. Yani yapmak istediklerini kendileri seçebilir ve sonuçları (karmik tazminat) konusunda endişelenmezler.

Kitsune'ler hakkında bulacağınız tüm hikayeler arasında, bazen insanlara musallat olmayı bazen ise onlarla arkadaş olmayı seçerek hayatlarını sürdüren türler olarak en çok göreceğiniz tilki ruhu türü Nogitsune'lerdir.

TİLKİ RUHU NASIL FARK EDİLİR?

Japon mitolojisinde Kitsune'ler genellikle gizlenemeyen bazı özelliklerden dolayı fark edilirler. Kumiho'larda olduğu gibi Kitsune'ler de neredeyse her zaman bir kuyruğa ve bazen de tilki kulaklarına sahiptirler. Sık sık gölgelerde kalmaya çalışarak bunları gizlemeye çalışırlar.

Çoğu zaman insanlarla etkileşime girmedikleri ve sadece yüz yılda bir veya daha uzun sürede ortaya çıktıkları için güncelliğini yitirmiş veya modası geçmiş olarak değerlendirilebilecek kelimeler kullanabilir, farklı konuşabilir ve mevcut dilin kullanımını bilmeyebilirler. Çok yavaş veya olağandışı bir hızda konuşabilirler.

Japonca'da Kitsune'lerin telaffuz etmekte zorlandığı söylenen kelimeler vardır. Bu kelimelerden biri de "Moshi"dir. Bu yüzden tilki ruhuna inanan insanlar evlerine gelen misafirin Kitsune olup olmadığını anlayabilmek için "Moshi-moshi?" sözünü kullanırlar. Hatta günümüzde bunu cep telefonunda uygulayanlar bile vardır. Telefonda karşılıklı olarak "Moshi-moshi" diyerek iki tarafın da normal insanlar olduğunu doğrularlar.

İslam'daki cin inanışına benzer şekilde Kitsune ve köpeklerin bir araya gelmesi soruna yol açar. Çünkü köpekler onlardan aşırı korkarak kaçabilir yada saldırabilir. Dolayısı ile tilki ruhları da köpeklere zarar verebilirler. Genellikle köpeklerin homurdanarak bu ruhları kovalamaya çalışacağına inanılır.

Kitsune'lerin görünmez olma yeteneğine sahip olduklarına inanılsa da tilki kulaklarının açığa çıktığı gölgelerini gizleyemedikleri söylenir. Tütsü dumanını kullanarak da onları görmek mümkündür. Duman formlarının ana hatlarını çizerek korkuturken, tütsü kokusu onları rahatsız edecektir.

Kitsune'lerin yansımaları da onları ele verir. Su, cilalı metal plakalar, metal kaşık-kaplar ve tabii ki ayna ve benzeri yüzeye sahip her şey onların asıl yüzünü ortaya çıkaracağından bunlardan uzak durmaya çalışırlar. Bu yüzden yüzüne ayna tutmayı reddeden bir kadının ya bir Kitsune olduğundan ya da bu ruhlardan biri tarafından ele geçirildiğinden şüphelenilirdi.

Inarizushi adında, kızarmış ve çok tatlı tadı olan bir tür tofu ve pirinç suşisi vardır. Bu yiyecek genellikle Tanrı Inari O-Kami'ye adak olarak bırakılır. Kitsune'nin bu suşiye karşı koyamayacağı ve lezzetli ikramın tadını çıkarmak için tilki ruhuna döneceği söylenir. Dolayısı ile inanışla göre bu suşiyi dışarıda bırakırsanız Kitsune'leri de ortaya çıkarabilirsiniz.

Hoshi-no-tama, Kitsune'lerin bazı güçlerini içeren ve Kumiho’nun mermerine benzer bir top türüdür. Parıldayan ve batmayan küre benzeri bir taş gibi görünmektedir. İnanışa göre bu küreyi bulur ve saklayabilirseniz Kitsune onu geri kazanmak için size hizmet etmek zorunda kalacaktır. Fakat bu sırada onu geri almak için elinden gelen her şeyi de deneyecektir.

Kitsune-tsuki, kelimenin tam anlamıyla 'bir tilki tarafından ele geçirilme durumu' anlamına gelir. Genellikle kurban genç bir kadındır ve tilki onun tırnaklarının dibinden ya da göğsünden içeri girer. Bazı durumlarda kurbanların yüz ifadelerinin bir tilkiye benzeyecek şekilde değiştiği söylenir. Japon masalları içine tilki ruhu giren okuma yazma bilmeyen kurbanların geçici olarak okuma yeteneği kazandığını anlatır.

Halkbilimci Lafcadio Hearn, Glimpses of Unfamiliar Japan adlı eserinde durumu şöyle anlatır:

"İçine kötü tilkilerin girdiği insanların davranışları tuhaftır. Bazen sokakta çırılçıplak bağırarak koşarlar. Bazen yere uzanırlar, ağızlarından köpükler gelirken bir tilki gibi ciyaklar yada havlarlar. Sahip olunan kişinin vücudunun bir bölümünde, deri altında kendine ait bir yaşamı varmış gibi görünen hareketli bir yumru belirir. Bir iğne batırırsanız anında başka bir yere kayar. Bu yüzden güçlü bir el tarafından parmakların arasından kaymayacak kadar sıkı şekilde tutmak gerekir. Sahip olunan kişilerin daha önce bilmedikleri dilleri konuşup yazdıkları söylenir. Sadece tilkilerin sevdiği düşünülen şeyleri yerler."

Özellikle hala düzenli olarak şeytan çıkarma yapılan Shugendō dinine inananlar arasında tartışılan uzun ve karmaşık bir konulardan biri de ele geçirilmedir. Tilki ruhlarının hem insanlara hem de gerçek tilkilere sahip olabileceği söylenir.

Bir insan vücuduna sahip olduklarında birçok soruna neden olurlar. Genellikle iyi huylu başlasa da zaman geçtikçe kötüleşir. Öyle ki tilkilerin ele geçirmesi yüzünden aileler yıkılır yada mali yıkıma sürüklenirler. Bu yüzden eski insanlar güneşli günde gölgede durup yağmur ve rüzgardan bahseden kişilere güvenmemeyi, güzel bir kız yada erkekle aniden tanışıp konuşmaya başlarsan ve her şey gerçek olamayacak kadar iyi gidiyorsa temkinli olmayı nasihat ederlerdi.

BUDİZM VE BODHİSATTVA

Hazırlayan: A.Kara

MAHAYANA BUDİZMİNİN ÖZVERİLİ KURTARICILARI : BODHİSATTVA'LAR

Budizm'de Bodhisattva en genel anlamıyla Buda olma yolundaki kişiyi ifade eder. Daha spesifik olarak Bodhisattva'ların tüm yaratıkların aydınlanmaya erişmesine yardım etmek için kendi Budalıklarını terk eden kurtarıcı benzeri varlıklar olduğu söylenebilir. Ek olarak Bodhisattva'ların adanmışlarını her türlü kötülükten de koruduğuna inanılır.

Bu Bodhisattva kavramına olan inanç özellikle Budizm'in iki ana kolundan biri olan (diğeri Theravada Budizm'idir) Mahayana Budizm'inde görülür. Kurtarıcı rollerinden dolayı Bodhisattva'lar Budistlerin egemen olduğu çeşitli kültürlerde oldukça saygı görmüştür.

Bodhisattva'lara saygı duyulan ülkeler arasında Çin, Japonya ve Tibet bulunmaktadır. Başlıca Bodhisattva'ların listesi toplumdan topluma değişiklik gösterir.

'Bodhisattva', 'uyanmış gerçek', 'aydınlanma varlığı' veya 'amacı uyanmak olan' anlamlarına gelen Sanskritçe bir kelimedir. Hindistan'da Bodhisattva kelimesi Buda Shakyamuni'nin (Sidarta Gautama olarak da bilinir) aydınlanmadan önceki eski yaşamlarına atıfta bulunmak için kullanılmıştır.

Çünkü Budist inanışına göre Buda aydınlanmaya ulaşmadan önce birçok farklı insan ve hayvan bedeninde doğmuştu. Tam olarak söylemek gerekirse, Buda toplam 549 farklı doğumunda onu uyanışına daha da yaklaştıran erdemli işler yapmıştır.

Buda’nın geçmiş yaşamlarının hikayeleri yaklaşık 550 anekdot ve masaldan oluşan bir koleksiyon olan Jataka Masalları'nda bulunur. Jatakalar Buda'nın yaşamından yüzyıllar sonra (geleneksel doğum ve ölüm tarihleri sırasıyla MÖ 563 ve MÖ 483'tür) MÖ 300 ile MS 400 arasına tarihlenmiştir. Jatakaların köklerinin halk geleneğine dayandığına inanılsa da yazıldığı dönemden itibaren dini otoriteler tarafından kabul görerek kutsal sayılan Budist kanonik metinlerinin birer parçası haline geldiler.

Jataka'larda Buda'nın aydınlanmaya ulaşması için gerekli nitelikleri geliştirdiği anlatılır. Bunlar ahlak, bilgelik ve özveri içerir. Bu nedenle bu masallar Buda'nın öğretilerini açıklama aracı olarak da kullanılmaktadır.

Jataka hikayelerden biri Bodhisattva olmanın yolunu içeren en eski Budist hikayesi olarak da kabul edilen Sumedha ve Buda Dipankara'nın (Dipamkara) hikayesidir. Bu hikaye çok uzun zaman önce yeryüzünde yaşadığı söylenen Buda Dipankara döneminde geçer. Himalayaların eteklerinde yaşayan Sumedha adında sofu bir Brahma rahibi vardı.

Sumedha bir gün Buda Dipankara'nın ovaları ziyaret ettiğini duyar. Buda ile tanışmayı umarak inziva yerinden ayrılıp ovalara doğru yolculuğa başlar.

Brahma rahibi, Buda ile tanıştığı zaman ondan etkilenir ve kendi kendine bir gün aydınlanmaya ulaşmak istediğini, böylece bir Buda haline gelip insanlara darma'yı öğreterek onlara yardım etmek istediğini düşünür. Bu, Sumedha’nın Bodhisattva olma yolundaki yolculuğunun başlangıcıdır. Buda Dipankara, Sumedha'nın aklını okur ve onun Gotama Buda olacağı kehanetinde bulunur.

Bodhisattva kavramı Mahayana Budizmi'nde önemli hale gelmiş olsa da bunun ne zaman ve nasıl meydana geldiği hala belirsizdir. Bununla birlikte MS 2. yüzyılda bu kavramın ve onu çevreleyen uygulamaların o dönemde yazılan Mahayana Budist metinlerinde öne çıkmalarından da açıkça görülebileceği gibi zaten kültürlerine yerleşmiş durumdaydı.

Daha sonra bu Bodhisattva'lar Mahayana Budizmi'nde yer edinerek kurtarıcı figürlere dönüştü. Bu inanış, Budizm tarafından benimsenen ve zihin aydınlanma çabasını ifade eden Bodikitta (Bodhicitta) kavramıyla da uyumludur.

Mahayana Budizmi'nde Bodhicitta, sadece benliğin kurtuluşunu değil aynı zamanda aydınlanmayı başarmış olanların diğer varlıklara yardım etme arzusunu da içerir. Buna kıyasla Theravada Budizmi'ndeki Bodhicitta kavramı kişinin özünün özgürleşmesine vurgu yapar. Bu yalnızca arzuların dış yardımlara güvenmeksizin kendi kendine ortadan kaldırılmasıyla başarılabilir.

Mahayana Budizm'i herkesin Bodhisattva olmayı arzulayabileceğini anlatır. Bununla birlikte Mahayana Budizm'i tarihinde büyük şöhret kazanmış ve bu nedenle çok saygı duyulan bir dizi Bodhisattva vardır. En iyi bilinen Bodhisattvalardan biri, adı "yukarıdan şefkatle bakan efendi" anlamına gelen Avalokiteśvara'dır.

Çince'de Guanyin ve Japonca'da Kannon olarak da bilinir. Bu arada Doğu Asya'da bu Bodhisattva'nın erkekten dişiye dönüştüğü görülür. Çin'de Avalokiteśvara'nın bir kadına dönüşmesinin olası nedeninin Çinlilerin Taoist kadın tanrılarının, özellikle de Batı'nın Kraliçe Annesi'nin özelliklerinin ona atfedilmesi olduğu düşünülür.

Avalokiteśvara tüm Budaların şefkatinin vücut bulmuş hali olarak kabul edilir ve muhtemelen Budist efsanesinin en popüler figürüdür. Sadece Mahayana Budizmi'nde değil, Theravada, Vajrayana ve Tantrik Budizmi'nde de sevilen bir figürdür.

Budist inanışlarına göre Avalokiteśvara tüm canlı varlıkların aydınlanmaya ulaşmalarına yardım etme arayışlarına devam edebilmeleri için kendi Budalığını ertelemeye karar vermiştir. Bir hikayeye göre Avalokiteśvara bir Bodhisattva olduğu dönemde tüm hissedebilen varlıkları acıdan, ölüm ve yeniden doğuşun sonsuz döngüsünden özgürleştirme arayışına başlarken eğer olurda bu yolda cesareti kırılırsa bedeninin bin parçaya bölüneceğine dair söz verir.

İnanışa göre bu sözü sonsuz şefkat ve kararlılığını göstermek için söylemiştir. Bir gün daha yüksek bir alemden darma öğretisiyle yeni boşalttığı cehennemlere bakar. Yaptığı her şeye rağmen cehennemlerin sayısız varlık tarafından dolup taşmaya devam ettiğini fark eder. Kısa bir an için cesareti kırılınca yeminini gerçekleştirerek bedeni bin parçaya böler.

Avalokiteśvara’nın kişisel öğretmeni Buda Amitabha yardımına gelir. Parçalarını toplar ve öğrencisine 11 başlı ve bin kollu yeni bir form verir. Birden fazla başı onun acıların çığlıklarını duyma yeteneğini artırırken bin kolu onun daha fazla insana kurtuluş getirmesini sağlar.

4 BÜYÜK BODHİSATTVA

Mahayana Budizmi'nde Avalokiteśvara dışında saygı duyulan birçok başka Bodhisattva vardır. Örneğin, Çin Budizmi'nde Avalokiteśvara, daha doğrusu Guanyin, Çin’in Dört Kutsal Budizm Dağıyla ilişkilendirilen Dört Büyük Bodhisattva'dan biridir.

Guanyin'in Zhejiang Eyaletindeki bir takımada olan Zhoushan'da bulunan Putuo Dağı'nda oturduğu söylenir. Diğer üç Büyük Bodhisattva; Ksitigarbha, Manjusri ve Samantabhadra'dır.

Ksitigarbha, Çince'de Dizang ve Japonca'da Jizo olarak bilinir. Mekanı Anhui eyaletindeki kutsal Jiuhua dağıdır. Ksitigarbha cehennem alemlerindeki varlıkların Bodhisattva'sı ve koruyucusudur. Bir hikayeye göre Ksitigarbha annesi henüz ölmüş olan genç bir Brahman kızıdır.

Annesi sık sık Buda’nın öğretisine karşı konuşup iftira attığı için kızı onun cehennemde yeniden doğacağından endişe eder. Bu nedenle dine yönelir ve topladığı tüm erdemi annesine adar. Bir gün bir Buda ya da deniz şeytanlarının kralı tarafından annesini görmesi için cehennem krallığına götürülür.

Orada bir veli, kıza, dindarlığı sayesinde annesinin cehennemden salıverildiğini ve daha hoş bir yerde yeniden doğduğunu söyler. Fakat kız bu ziyareti sırasında sayısız varlığın cehennemde acı çektiğini görmüştür. Bu nedenle hepsini özgür bırakacağına yemin eder ve ancak tüm cehennemler boşaldığında bir Buda olabilecektir.

Doğu Asya'da Ksitigarbha'nın kızdan erkeğe dönüştüğü görülür. Diğer birçok Bodhisattvanın aksine geleneksel olarak bir Budist keşiş olarak tasvir edilir. Cehennemin kapılarını açmaya zorlamak için kullandığı bir asası ve karanlığı aydınlattığı bir cintamani'si, yani dilekleri yerine getiren bir mücevheri vardır.

Bir diğer önemli Bodhisattva, Manjusri'dir. Çince'de Wensu, Japonca'da Monju olarak bilinir. O bilgeliğin Bodhisattva'sı olarak kabul edilir. Kutsal dağı Shanxi Eyaletindeki Wutai Dağı'dır. Bu Bodhisattva'nın Sanskritçe adı "Soylu ve Kibar Olan Kişi" anlamına gelir. Manjusri normalde sağ elinde kılıç, sol elinde "Bilgeliğin Mükemmelliği" anlamına gelen Prajna Paramita Metinleri (Sutraları) bulunan genç bir adam olarak tasvir edilir.

Bazen bu sahip olduğu nitelikler nilüfer çiçeği, mücevher veya asa ile yer değiştirir. Ayrıca Manjusri zaman zaman aslana binerken tasvir edilir. Bu onun soyluluğunu ve korkusuz doğasını simgeler. Manjusri bilgeliğe ek olarak şiir, hitabet ve yazı ile de ilişkilidir. Onun Gotama Buda'nın öğrencisi olduğu söylenir.

Samantabhadra ise pratik ve meditasyonun Bodhisattvasıdır. Çince'de Puxian, Japonca'da Fugen olarak bilinir. Siçuan Eyaletindeki Emei Dağı'nın onun kutsal dağı olduğuna inanılır. Normalde Avalokiteśvara'nın öğrencisi olarak kabul edilen Sudhana, Samantabhadra ile karşılaşır.

Karşılaşma sırasında Sudhana'ya bilgeliğin yalnızca onu uygulamaya koymak için var olduğunu ve tüm canlı varlıklara fayda sağlaması durumunda yararlı olduğunu öğretir. Samantabhadra genellikle Manjusri ile eşleştirilir. Ek olarak bu iki Bodhisattva, Gautama Buda ile birlikte Sakyamuni Üçlüsünü oluşturur.

Samantabhadra, bir Bodhisattva'nın temelini oluşturan On Büyük Yemin'i gerçekleştirmiş olması ile bilinir. Bunlar, "Tüm Budalara saygı ve bağlılık göstermek", "Kötü eylemler ve kötü karmalar için tövbe etmek" ve "Tüm canlılara fayda sağlamak için sahip olunan erdemleri aktarmayı" içerir.

Samantabhadra diğer üç Büyük Bodhisattva'dan farklı olarak nadiren de olsa sanatta yalnız tasvir edilir. Fakat genellikle Sakyamuni Üçlüsü'nün bir parçası olarak görünür.

Samantabhadra binmekte olduğu altı dişli beyaz fili sayesinde kolayca tanınır. Fil, Budizm’in tüm engellerle yüzleşme ve üstesinden gelme gücünü temsil ederken, altı diş altı duyuya bağlılığın üstesinden gelmeyi sembolize eder.

DİĞER BODHİSATTVA'LAR

Önceki dördü dışında birçok Bodhisattva vardır. Aslında farklı Budist gelenek ve metinlerinin farklı Bodhisattva grupları vardır. Örneğin Vajrayana Budizmi'nde Rahim Diyarı Mandalası vardır. Bura, Beş Merhamet Buda'sının yaşadığı metafizik bir alandır.

Bu alemin merkezinde Budalar arasına dört Bodhisattvanın yerleştirildiği Sekiz Taçyaprağı Salonu bulunur. Salondaki Bodhisattvalar; Avalokiteśvara, Manjusri, Samantabhadra ve Maitreya'dır. Bunların sonuncusunun gelecekte Gotama Buda'nın öğretileri tamamen yok olduğunda darma'yı yeniden vaaz edecek olan bir Buda olduğuna inanılır.

Başka bir örnek ise Lotus Sutra Metinleri'dir. Burada dünyanın Bodhisattvaları olarak kabul edilenlerin bir listesi verilmiştir. Bunların doğrudan dünyadan ortaya çıkan ve Gotama Buda tarafından Lotus Sutra'nın yayılması için görevlendirilen sonsuz sayıda Bodhisattvalar olduğuna inanılır.

Bu Bodhisattvaların liderleri Visistacarita (Üstün Uygulama), Anantacarita (Sınırsız Uygulama), Visuddhacarita (Saf Uygulama) ve Supratisthitacarita'dır (Kesin Uygulama). Ek olarak, 5, 16 ve 25 Bodhisattva listesi bulunur.

Bodhisattva, Budizm tarihinde özellikle Mahayana Budizmi'nde önemli bir kavramdır. İnanışa göre Budizm'in erdemleri, özellikle de şefkat, bu Bodhisattvalar ile somutlaşmıştır. Bu durum onların tüm canlı varlıkları kurtarma çabalarına ve onları aydınlanma yoluna yönlendirmek için kendi uyanışlarını ertelemeleri inancına yansır. Bu nedenle bu kadar çok saygı görmeleri şaşırtıcı değildir.