HABERLER
Dini Haber

Slider

latest

Slider Right

randomposts4

DİN & FELSEFİ AKIM

din/block-1

MİTOLOJİ

mitoloji/block-7

BİLİM

Bilimsel/block-2

TARİH

tarih/block-2

SİMGELER

Antik semboller/block-3

GİZEMLİ

Açıklanamayanlar/block-4

SON YAYINLAR

72 HURİ VE ŞEHVET DOLU CENNET

Hazırlayan: A.Kara
A, din, islamiyet, 72 huri, 72 Bakire, Huri ayetleri, Huri hadisleri, Bu nasıl Allah?, Kılıç sallayana huri, Cennet tasvirleri, Ceylan gözlü eşler, Turunç göğüslü huriler, Yaşıt eşler, Kurandaki çelişkiler,

72 HURİ | KURU ÜZÜM İDDİASI VE TERÖRDEKİ ROLÜ


İslam'da 72 huri meselesinin cennet'in şehvet dolu tarafını ifade ettiği gayet açıktır, aksi halde neden onların vereceği cinsel hazdan, göğüs ve vücut özelliklerinden ve dahasından bahsedilsin ki? Özellikle de inanan erkeklere turunç büyüklüğünde ya da tomurcuklanmış göğüslere sahip bakire kızlarla evlendirileceklerinin anlatıldığı ayetlerdedir.

Duhan suresi 54.ayet: "Ayrıca onları beyaz tenli, ceylan gözlü eşlerle birleştireceğiz."

Nebe suresi 31-34.ayetler: "Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için büyük başarı ve mutluluk vardır. Onlara bahçeler, üzüm bağları, turunç göğüslü genç yaşıt dilberler, dolu dolu kadehler var."

Sad suresi 52.ayet: "Onların beraberinde, gözleri kocalarından başkasını görmeyen yumuşak bakışlı, aynı yaşta güzeller vardır."

Vakıa 34-38.ayetler: "Ve onlar yükseltilmiş döşekler/mobilyalar üzerindedirler. Biz oradaki kadınları, yepyeni bir yaratılışla yaratıp, sûret ve sîretlerini son derece güzelleştirdik. Böylece onları, ashab-ı yemin için bakire kızlar, kocalarına âşık yaşıtlar kıldık."

Rahman suresi 72-74.ayetler: "Onlar, çadırlara kapanmış hurilerdir. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Onlara, eşlerinden önce ne bir insan ne bir cin dokunmuştur."

Hilali-Khan, Arthur John Arberry, Abdul Daryabadi, Umm Muhammad, Edward Henry Palmer, Ahmed Ali, John Medows Rodwell, Ali Ünal, George Sale, Muhammad Sarwar ve Muhammet Tahir'ül Kadri gibi bazı çevirmenler Nebe suresi 33.ayeti "tam gelişmiş", "dolgun" veya "armut şekilli" göğüsler olarak çevirmektedirler.

İbn-i Kesir, tefsirinde şöyle diyor:
"Nebe suresi 33.ayetteki ifade yuvarlak göğüsler anlamına gelir. Bu kızlar yaşıt bakireler oldukları için göğüslerinin yuvarlak ve diri olacaklarını kastetmektedir."
[Ibn Kathir. Tafsir Ibn Kathir, Abridged, Volume 10 Surat At-Tagabun to the end of the Qur'an. pp. 333-334]

Gibril Haddad gibi çağdaş İslam alimleri bazı erkeklerin yalnızca bu ayetleri duyduğunda bile gusül abdestine ihtiyacı olacağını söyleyerek Kur'an'ın cennetinin cinsel doğasına dikkat çekmektedir:
"Kur'an cennetteki kadın ve erkekler için özellikle şunları vurgular ve şöyle der:

Vakıa suresi 17.ayet: "Onların etrafında ebedi gençler dolaşır",
İnsan suresi 19.ayet: Etraflarında ölümsüz delikanlılar dolaşır, onları görünce sanırsın ki saçılmış incilerdir.
Eğer bu, inanan bir kadını mutlu edemiyorsa İmam Şafi'nin erotik şiirlerden etkilenmeyen birine söylediği gibi: "Onda hissiyat yoktur." İnanan erkekler için de; evliyalardan birinin dediği gibi, aralarından bazılarının "Yaşıt, taze ve geniş göğüslü kızlar" ayetini duymakla bile gusüle ihtiyacı olacaktır. Bizim gibi duygusuz cahiller ise onu herhangi bir etki hissetmeden okuyabilir."
[Shaykh Gibril Haddad, "Cariyeler ile seks ve kadın hakları", Living Islam, June 2, 2003]

Gazali ve Ebü'l Hasan Eş'arî gibi geleneksel İslam teologları cennetteki cinsel hazlar ve cenneti "alım veya satımın olmadığı... ama isteyen erkeğin, istediği kadınla hemen ilişkiye girebileceği" bir cariye pazarı olarak tanımlayan hadis(ler) üzerine kafa yormuşlardır:

"Ali, Allah'ın resulünün bir keresinde "Cennette alım veya satımın olmadığı, kadın ve erkeklerden oluşan bir pazar vardır. Bir erkek (oradaki) bir güzeli arzuladığında, onunla beraber olacaktır."
[Al Hadis, Vol. 4, p. 172, No. 34]

"Adamın biri peygambere sordu: Ey Allah'ın resulü, cennettekiler cinsel ilişkiye girebilecekler mi? Peygamber cevapladı: Onlardan her birine sizler gibi 7 erkeğin cinsel gücü verilecek. Cennette her erkeğe 500 huri, dört bin bakire kadın ve sekiz bin dul kadın verilecektir. Bunların her biri onun dünya hayatı kadar süre boyunca onunla ilgilenecek, hoşnut edecek. Cennette alım ve satımın olmadığı, kadın ve erkeklerden oluşan pazarlar olacak. Bir erkek bir kadınla beraber olmak isterse, hemen olacaktır. Huriler ilahi saflıkları ile "bizler en güzel hurileriz ve şerefli kocalara aitiz" diye şarkılar söyleyecek."
[Al Ghazzali, "Ihya Uloom Ed-Din (The Revival of the Religious Sciences) Vol. 4" , Death and Subsequent Events 430]

İbni Kesir Tefsirinde ve Suyuti tarafından da İbn Mace'den aktarımla sahih olan bir hadiste şu tasvir yer almaktadır: Daima bakire olan bu kızların "istek uyandıran cinsel organları" olacak ve cennetle mükafatlandırılmış erkeklerin "organları asla yumuşamayacak. Daima sert ve dik kalacak"

"Ebu Umame: "Resulullah buyurdular ki, 'Allah'ın cennetine aldığı erkekler 72 eşle evlendirileceklerdir. Bunlardan 2 tanesi hurilerdir; kalanlar ise cehennemliklerden kalan kadınlardır(cehenneme atılanların boşta kalan eşleridir). Kadınların hepsi şehvet dolu cinsel organlara sahip olacak, erkeğin sertliği ise hiç dinmeyecektir."
[Ibni Mace, Zühd 39]

"Huriler her zaman bakire kalacaklar. Ayrıca erkeklerin organları da asla yumuşamayacak. Sertlik daimi olacak. Orada seviştiğinizde aldığınız hazzı bu dünyada tatsanız, hemen düşüp bayılırdınız. Her erkeğin yetmiş hurisinin yanısıra dünyada evlendiği karıları da yanında olacak ve hepsinin şehvet uyandıran organları olacak."
[Al-Suyuti, Al-Itqan fi Ulum al-Qur'an, p. 351]

Cennette inananlar ile huriler arasındaki yaşanacak şehvet dolu birliktelikler iki Sahih hadis toplayıcısı tarafından da doğrulanmaktadır. Bunlardan Sahih Buhari'de ve Sahih Muslim'de de onların son derece güzel, vücutlarının letafetinden kemik iliklerinin bile rahatça görülebilecek denli narin olduğundan bahsedilmekte ve "inananların onları ziyaret edecekleri" aktarılmaktadır:

"Resûlullah salla`llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Cennet`e ilk giren cemâatin yüzü, ayın on dördüncü gecesindeki sûreti gibi berraktır. Bunların peşi sıra dâhil olanlar da en keskin zıyâ neşreden yıldızlar gibidir. Ehl-i Cennet`in gönülleri, bir kişinin gönlündeki yekpâre irâdeye benzer bir fıtrat üzerine yaradılmıştır. Onların aralarında ne ihtilâf vardır, ne husûmet. Ehl-i Cennet`ten her kişi için iki zevce vardır. Bunlardan her birinin baldırındaki kemiğinin iliği letâfetinden dolayı etinin ötesinden görünür."
[Sahih Buhari 816]

"Şüphesiz mü’min için cennette, altmış mil yükseklikte içi boş inciden yapılma bir çadır vardır. Orada mü’minin gidip ziyaret ettiği aileleri (eşleri) vardır. Fakat bu aileler birbirlerini görmezler." [Müslim - Cennet 23-25]

Kur'an ayetlerindeki iri, alımlı gözlere sahip, saklı inciler gibi olan, el değmemiş, cinsel ilişki ile zarları bozulmamış, bakire, eşlerinden başkasına bakmayan, bakışlarını saklayan-dizginleyen varlıklar oldukları anlatılır. Hadislerdeki ek anlatımlara bakalım:

Asla yaşlanmadıklarına ve hep eşlerinden razı-kızmayan varlıklar olduklarına dair bir hadis:
"Cennette bir çarşı (toplanma yeri) vardır. Burada alışveriş olmaz; sadece kadın ve erkek suretleri bulunur. Bir erkeğin gönlü bir sureti arzulayınca oraya girer. Girdiğinde karşısında toplanmış hurileri görür. Onlar harikulâde sesleriyle, 'Bizler ebedîyiz; asla yaşlanmayız. Bizler cennet nimetlerindeniz; asla sıkıntı çekmeyiz. Bizler sizlerden razıyız ve asla kızmayız. Hem bize ve hem de ait olduklarımıza müjdeler olsun!' derler."
[Beyhakî, el-Ba’s ve’n-Nüşûr, nr. 420; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsât, nr. 6493; Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, nr. 5540; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, nr. 18761]

"Çadırlarda bekleyen huriler" ayeti ile ilgili bir hadis:
"Mirac’a çıkarıldığım gece cennette Beydâh diye (cennette bir nehrin adı) adlandırılan bir yere gittim. Orada kırmızı yakutlardan, yeşil mücevherlerden ve incilerden yapılma çadırlar bulunmaktaydı. Oradan, 'Ey Allah’ın Peygamberi hoş geldin safa getirdin!' diye seslenenler oldu. Ben, 'Ey Cebrâil! Bu sesler de neyin nesiydi?' diye sordum. Cebrâil, 'Onlar çadırlar (otağlar) içinde sahipleri için tahsis edilmiş hurilerdir. Rablerinden seni selâmlamak için izin istediler, O da izin verdi.' dedi.

Sonra cennet hurileri şöyle demeye başladılar: “Bizler (hazırlandığımız kimselerden) razıyız ve ebedîyen kızmayız. Bizler burada ebedîyiz, hiçbir zaman ayrılıp gitmeyiz."

Peygamberimiz (asm) bunları anlattıktan sonra, “Otağlar (çadırlar) içinde sahiplerine tahsis edilmiş huriler vardır.” âyetini okudu."
[Beyhakî, el-Ba’s ve’n-Nüşûr, nr. 376; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 7/718; Zebîdî, İthâf, 14/602]

Cennete giren erkeklerin istediği şarkıları söylerler:
"Cennete giren her kulun başucuna ve ayakucuna ikişer huri oturarak insanoğlunun ve cinlerin dinlediği en güzel şarkıları söylerler. Fakat bunu şeytanın çalgılarıyla değil, Allah’a hamd ve O’nu takdis ederek yaparlar."
[İbn Asâkir, Târîhu Medîneti Dımeşk, 16/295; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/419 (nr. 18759); Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, nr. 7478; Beyhakî, el-Ba’s ve’n-Nüşûr, nr. 421]

Kur'an'ın yanısıra, inanan erkeklerin cennette bakireler ile ödüllendirileceğinden bahseden pek çok kaynak da bulunmasına rağmen erkeklere verilecek olan hurilerin sayısı hakkında tek bir hadisten ibaret zayıf bir referans olduğu yanılsaması ile 72 bakire kavramının doğruluğudan şüphe duyanların sayısı da azımsanamayacak durumdadır. Gerçekte ise, sahih veya hasen sayılan pek çok farklı hadis kitabında bu konu ile ilgili çeşitli rivayetler ve ifadeler yer almaktadır.

Örneğin, güvenilir altı hadisçiden biri olan İbni Mace'nin 72 eş ile ilgili hadisini sizinle paylaşmıştım (Ibni Mace, Zühd 39)

Birkaç farklı ravi tarafından aktarılan benzer bir hasen hadis de şehit olanların 72 huri ile mükafatlandırılacağını söylemektedir:

al-Miqdaam ibn Ma’di Karb'ın hadisine göre Peygamber (s.a.v) demiştir ki: "Şehitler, Allah katında yedi haslete sahiptir: Kanları akmaya başladığı an günahları affedilir. Cennetteki makamları gösterilir. Kabir azabından korunurlar. En büyük korkudan emin olurlar. Tek yakutu bile dünya ve içindekilerden daha kıymetli olan vakar tacı giydirilir. Cennet kızlarından yetmiş iki huri ile evlendirilir. Akrabalarından yetmiş kişiye şefaatçi olurlar." Bir başka rivayete göre de şehidin Allah katında altı nimeti bulunur. Başka rivayetlerde de bu sayı altı, dokuz veya ondur.
[el-Tirmizi, İbni Mace, Ahmad, ‘Abd al-Razzaaq in al-Musannaf, al-Tabaraani in al-Kabeer ve Sa’eed ibn Mansoor in aktarımı ile]

Altı büyük hadisçiden biri olan Tirmizi'nin Sünen'inde cennet ehli için olan nimetlerin en azı 72 huri olduğunu belirtir:

"Adiyy bin Hâtem'in ifadesine göre, İbn-i Heysem, Adullah İbn Wahb rivayet eder ki Ebû Said el-Hudrî, Peygamber Muhammad (s.a.v)'in şöle dediğini duymuş: 'Cennet ehlinden derecesi en düşük olanın seksen bin hizmetçisi, 72 zevcesi vardır. Onun için inciden, zebercedden ve yakuttan bir çadır kurulur. Bu çadır, Cabiye'den San'a'ya kadar uzanan bir büyüklüktedir."
[El-Tirmizi, Vol. 4, Ch. 21, No. 2687]

Bunun, bazılarının dediği gibi, bir aktaranlar silsilesine sahip olmayan zayıf hadislerden olmadığına dikkat edilmelidir. Bu hadis hasen-sahih sayılmaktadır. Yani zincirleme aktaranlar silsilesine sahip olduğundan hasen, aktaranlar güvenilir olduğundan sahih ve yalnız İmam Tirmizi tarafından yazıldığı için de garibdir.

el-Kubra Sünen'i ve Müsned Ahmed ibn Hanbel'in, Ibn Abi Shaybah, İbn Hibban ve Hakim'den aktardığı sahih hadise göre de islam'a hizmet edenlere cennette 100 erkeğin gücü verilecek ve 70 eşle evlenecekler:

"Enes (Allah ondan razı olsun) dedi ki: Resulallah (s.a.v) dedi ki: “(Allah'a ve İslama) hizmet edenler cennette 70 kadınla evleneceklerdir.” Birisi sordu, "Allah resulü, o adam buna dayanabilir mi ki?” Peygamber cevapladı: “Ona 100 erkeğin gücü verilecektir.” Ebu Zeyd'in (Allah ondan razı olsun) anlattığına göre , şüphe eden bir Yahudi ya da Hristiyan Peygambere(s.a.v) şöyle sordu: "Cennette insanın(erkeğin) yiyip içeceğini mi iddia ediyorsun??" Peygamber yanıtladı: “Evet, yol gösteren Allah'ın adıyla, ve onların her birine yemede, içmede, cimada ve zevkte 100 erkeğin gücü verilecektir."
[Sifat al-Janna, al-`Uqayli in the Du`afa’, ve Abu Bakr al-Bazzar'ın Müsnedi]

Gazali gibi gelenekçi Müslüman ilahiyatçıların da doğruladığı üzere, 72 sayısı tam olarak verilmektedir:

"Peygamber bir adama şöyle dedi: Ey Allah'ın kulu! Eğer cennete girersen orada nefsin neyi ister, gözün neden hoşlanırsa sana verilir. Cennete giren kişi istediği zaman ona çocuk olup meydana gelir. Çocuğun, annesinden doğması, büyümesi bir saatte olur. Cennet ehlinin bedenleri, yüzleri kılsız, renkleri beyaz, saçları kıvırcık, gözleri sürmeli, otuz üç yaşında, Âdem'in (a.s) yaratılışı üzere uzunlukları altmış, genişlikleri ise yedi zira'dır. Cennet ehlinin derecesi en düşük olanının 80.000 hizmetçisi, 72 tane zevcesi vardır. Cennette, gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen şeyler gördüm"
[Al Ghazzali, "Ihya Uloom Ed-Din (The Revival of the Religious Sciences) Vol. 4" , The Book of Constructive Virtues 431]

BAKİRE Mİ KURU ÜZÜM MÜ?

"Kuru üzüm" yanılsaması Christoph Luxenberg mahlaslı çağdaş bir yazardan kaynaklanmaktadır. Onun, Hristiyan savunuculuğu gütmekle itham edilen anti-islamcı yaklaşımı doğrultusundaki iddiası Kur'an'ın Arapları Hristiyanlaştırmak için 8.yy başları Hristiyan Süryani yazmalarından alındığı ve Aramice 'hur' (beyaz kuru üzüm) sözcüğünün Arap yorumcularca Arapça 'huri' (bakire) sözcüğüne (yanlış) çevrildiğidir.

Kur'an'ın hurilerin fiziksel özelliklerinin tanımlandığı pek çok ayeti okunduğunda Luxenberg'in kuru üzümlerle ilgili teorisinin yanlış olduğu anlaşılıyor.

Kuru üzümlerin iri gözleri, göğüsleri olmadığı gibi iffetli, iffetsiz gibi sıfatlara sahip olamayacağı kesindir. Mesela siz hiç iffetsiz bir kuru üzüm gördünüz mü? Gördüyseniz o halde iffetli kuru üzüm nasıl olur? Kuru üzümler anlatılan diğer özelliklerin de hiçbirine sahip değildirler. Kur'an ayrıca inananların bu huriler ile evlendirileceği belirtiyor. Erkekler kuru veya yaş üzümlerle evlenemezler, evlenseler bile ayet ve hadislerde ifade edilen cinsel birliktelik ve haz kısmını bir kuru üzümle nasıl yaşarlar doğrusu merak ettim?

Ek olarak, birinin bu "72 Kuru üzüm" teorisini kabul edebilmesi için, Kur'an'ın Allah tarafından 7.yy. Arapçası ile Muhammed'e gönderilmek yerine 8.yy. da Hristiyan misyonerler tarafından yazıldığını da kabul etmesi gerekir.

TERÖR OLAYLARINDAKİ ROLÜ

İntihar İslam'da açık biçimde yasaklanmıştır, fakat şehadet operasyonlarına izin verilebilmesi (Istishhad) İslam alimlerinin de görüş olarak farklı taraflarda yer aldığı, tamamı ile ayrı bir konudur.

Dünyanın en fazla atıf alan İslam hukukçularından Yusuf el-Karadavi, "Bilimin Kur'an'a uygunluğu"nu savunması ile tanınan Dr. Zakir Naik, Pakistan Ulema Konseyi başkanı Tahir Ashrafi gibi önde gelen İslam alimi veya savunucuları İslam adına gerçekleştirilen intihar saldırılarını onaylamaktadırlar. Daha sonra anketler de ortaya koymuştur ki dünya genelinde Müslümanların çoğu da canlı bomba uygulamasını desteklemektedir.

Kur'an sadece şehitlerin değil, tüm inanan erkeklerin bakireler ile ödüllendirileceğini belirtir. Bununla birlikte, Kur'an ayrıca Allah yolunda savaşan (cihad eden) ve bu uğurda öldürülenlere de "büyük bir ödül" vadederken, "Allah'ın şehitlere 7 nimetinden biri olarak 72 bakire (huri) vereceğine vurgu yapan sahih hadislerle de desteklenir. Bu sayede 72 bakire (huri) kavramı Müslümanların "şehadet operasyonlarını" gerçekleştirmelerinde geniş ölçüde kullanılır hale gelmiştir.

Nisa suresi 74.ayet: "O halde, dünya hayatı yerine ahireti alanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona büyük bir mükafat vereceğiz."

Bu durum Filistin'de oğlunu şehit olmak üzere gönderen annenin, bazen oğlunu "evlendirmekte olduğu" şeklinde de yorumlanmaktadır ve bu görüş resmi televizyonda yayınlanan cuma vaazlarında ve müzik videolarında da dile getirilir. Hatta bir defasında İngiltere'de gerçekleşen bir olayda, Müslüman gençlerin cennette 72 bakire edinebilmek için şehit olmaları, bunun için de AK-47 tüfeklerini kullanmayı öğrenmeleri telkin edilmiştir.

BENİM AGNOSTİK OLMA HİKAYEM

BENİM AGNOSTİK OLMA HİKAYEM

BU DA BENİM AGNOSTİK OLMA HİKAYEM
(Bir takipçimizin dinden sıyrılma süreci)


Herkese merhaba. Öncelikle sizin gibi bir kitleye hitap ettiğim için çok mutluyum, sizin gibi insanların olduğunu bilmek biraz da olsa gelecek adına umut veriyor. Bu da benim agnostik olma hikayem :)

Adım İbrahim, evet şu oğlunu kesecekken gökten koç hediye edilen şahıstan geliyor adım :) Şuan 26 yaşındayım, yaklaşık bir yıldır da bu düşüncedeyim. Doğma büyüme Trabzonluyum, nasıl bir ortam olduğunu az çok tahmin etmişsinizdir, ailem kendi halinde namazını kılan bir aile. Bende bir dönem 5 vakit namazımı kılıyordum, ne günlerdi be.. Sabah namazına kalkacağım diye İmanım gevrerdi :)

Bende çoğunuz gibi yaz tatillerinde cami kurslarına giden, Arapça ve dua öğrenmeye çalışan biriydim. Hatta hiç unutmam bir keresinde tam Kur'an'a geçmiştim de kurs bitmişti :) Sonra seneye tekrar baştan falan. Ama dua ezberim iyidir:)

Klasik bir Müslümanken aklıma takılan soruları düşünmeye bile korkardım hatırlıyorum o günleri, yatağın içinde tövbe tövbe diye sayıklardım. Nasıl başladığına gelecek olursak, geçen sene iş için şehir dışına yerleştim. Çok değil 6 ay kaldım orada, şantiye ortamını bilen bilir. İşim bilgisayar başındaydı, o yüzden YouTube'da bol bol gezerdim. Karşıma bir video çıktı. Buradaki çoğu kişi de muhtemelen bilir, "Gerçek Mekke Petra" diye bir video. Onu izledim ve allah allah dedim, nasıl olabilir, bu mümkün mü? Bunca yıldır yanlış yere yönelmedik ya.. ve hemen sonrasında bu videoyu çürütmeye çalışan kişilerin videolarını izledim çünkü yanlış olamazdı, olmamalıydı.

Neyse ben videolar alemine kapılmıştım bir kere ama videoları biri içeri girip duyar da yanlış anlar diye sessiz izliyordum :) Sonra hepimizin çok sevdiği tonton hocamız Celal Şengör'ün bir videosu çıktı karşıma, şöyle diyordu: "Kuran’da depremler olmasın diye dağları kazık çaktık yazıyor" Celal hoca ise bunun doğru olmadığını, tam aksine dağların bulunduğu bölgelerde daha çok deprem meydana geldiğini söylüyordu. Nasıl yani, Kur'an bilimle çelişiyor muydu yoksa? Ama nasıl olur? Kur'an bilimsel bir kitaptı, içinde türlü türlü mucizeler vardı. Ama yinede tam anlamıyla sorgulayamıyordum ,çünkü korkuyordum. Aradan birkaç gün geçmişti, şantiyede çok işimiz yoktu, oturup muhabbet ediyorduk. Bizimle çalışan bir çocuk vardı, konu nereden açıldı hatırlamıyorum ama şakayla karışık "ben Hristiyan olacağım" dedi, bizde güldük tabi .Aramızda bir İsmail abimiz vardı, bu sözün üzerine "Hristiyan olacağına ateist ol daha iyi" gibi sözler söyledi. Merak edip sen inanıyor musun abi dedim, yok, bence hepsi yalan dedi. Öyle deyince vay be dedim adama bak, çünkü ömrümde ilk defa bir ateistle karşı karşıya gelmiştim, bizim buralarda pek yoktur böyle insanlar. Neden inanmıyorsun abi dedim? Ya şimdi ben burada anlatamam dedi. Ben de daha fazla üstelemeyip tamam dedim.

Sonra öğrendim ki yanında çalıştığım doktorda inanmıyormuş, vay be dedim nereye düştük :) Doktorun evi uzaktı, bir kış günü evine gidemedi. Ben de "gel bende kal hocam" dedim, sağ olsun beni kırmayıp kabul etti. Yemek falan hazırladım oturduk yedik derken muhabbet etmeye başladık, muhabbetin ortasında açık açık sordum "hocam, İsmail söyledi, siz de inanmıyormuşsunuz" dedim. "Evet" dedi. "Neden" dedim. Ve başladı anlatmaya.

Kur'an'da ki ayetlerden örnek verdi, Kuran’da kölelikle ilgili yazan ayetlerden falan bahsedip "bunları söyleyen Tanrı benim tanrım olamaz" dedi. Şaşırmıştım, Kur'an'da öyle şeyler yazmaz diye düşünüyordum. Bir Müslüman olarak doktoru lafını kesmeden dinledim. Konuşmasını bitirirken şöyle dedi: "tabii ki benim dememle olmaz, kendin açıp okuman lazım, bunlar benim düşüncelerim"

"Ulan 25 yaşıma geldim daha şu Kur'an'ı bir kere açıp Allah bize ne diyor diye okumadım" diye sitem ettim kendime. Hemen ertesi gün işe gider gitmez internetten Kur'an'ın Türkçe mealini buldum, tarafsız olmalıydım, korkmamalıydım. Okumaya başladım ve tabi Bakara suresinde sorular ard arda gelmeye başladı. Şurada niye böyle dedi, burada niye böyle dedi falan. Notlar alıyordum, kağıt yetmiyordu anasını satayım, akşam eve gidince okumaya devam ettim, ettikçe daha çok şaşırdım. Bu mu yani? Koskoca Kur'an-ı Kerim de böyle şeyler mi yazıyordu?

Sonra internet üzerinden araştırma devri başladı tabi ama araştırmalar arttıkça sonuç hüsrandı, yavaş yavaş Müslümanlıktan çıkıyordum. Müslümanlıktan çıkmak ne büyük bir olay, bunu Müslüman olmayan anlayamaz :)) Neyse Celal Şengör’ü görmüştüm bir kere, onun videolarından devam ettim, bu süreci Richard Dawkins, Efe aydal, Turan dursun ve Din ve mitoloji takip etti. Onların sayısız videolarını izledim hemde çok severek. Hele Richard’ın papazlarla atışmaları yok mu, bizdeki hocaların Amerika versiyonu resmen. Hem de üstadın çok güzel ve mükemmel doğrulukta bir sözü var "coğrafya kaderdir". Ne kadar da doğru.

Ulu, yüce, mükemmel, hatasız tanrımız bunu düşenemedi galiba neticede herkes doğduğu yerin diniyle büyür. Bakmayın siz "ben araştırır bulurdum" diyenlere, kendilerini kandırıyorlar anca.. Kimisi de var ki açık açık "ne yalan söyliyim ben Müslüman olmazdım" der. Bende olmazdım.

Neyse bu süreç iki aya yakın sürdü ve sonunda agnostik olmaya karar verdim. Tanrı var mıdır bilemem ama kendimce var olma ihtimaline %51 verebiliyorum, daha fazlası olması imkansız. E tabi ben böyle dinden çıktım da nasıl açıklayacağım bunu çevreme? Uzun süreli bir ilişkim vardı, şuan nişanlım olan kişi ile o zaman sevgiliyiz tabi, zaten uzaktık birbirimize, ona söylemeye karar verdim. Açtım telefonu ama öyle kolay olmadı kem küm ettim, lafı dolandırdım tabi bir yerden sonra anladı ve "sen ateist mi oldun?" diyerek başladı ağlamaya, çok üzüldü. Anlayabiliyordum, inanamıyordu bu duruma. Aslında dini bilgisi yok denecek kadar zayıftı. Bana "neden yaptın" diyordu, "bunu bize neden yaptın?" o bir taraf da ağlıyor ben bir tarafta ağlıyordum. Aklımda deli sorular, ne olacak şimdi? İlişkimizi devam ettirebilecek miyiz, beni bu şekilde kabul edebilecek mi? vs.

İnatla bu durumu kabullenmek istemiyordu, gerçi haklıydı da çünkü benim gibi adamın dinden çıkacağı kimsenin aklına gelmezdi. Telefonla konuşmaya devam ettik bir kaç gün, o hala beni İslama geri döndürmeye uğraşıyordu ama tabi benim dönmeye hiç niyetim yoktu. Kaldı ki insan doğru olmadığını bildiği bir şeye niye inansın. Birkaç gün beni ikna etmeye çalıştıktan sonra aradı ve ayrılmak istediğini söyledi, çünkü o Müslümandı ve ben dinsizdim, artık evlenemezdik.

İşte İslam'ın güzel yönlerinden biri daha "kız alırık ama vermezük :)" Tabi bende bunu kabullenmedim, ona dinin saçmalıklarını anlatmaya çalıştım ama uzaktan olmuyordu. İş yerinden izin alarak memlekete onun yanına gittim, oturduk bir bankta ve konuşmaya başladık. Tabi ben onun düşüncesinin yanlış olduğunu söyleyince tekrar ağlamaya başladı çünkü yanına geldiğim için benim tekrar Müslüman olduğumu zannetmiş. Ona elimden geldiğince anlattım ama çok fazla kafasını da karıştırmak istemiyordum, velhasıl konuşmamızdan bir sonuç çıkmadı ama ben yine de pes etmedim. Telefonla konuşmaya devam ettim çünkü biliyordum ki oda istemiyordu bu şekilde bitmesini. Ve uzun uzun konuşmalarımızın ardından sonuç biraz garipti. O aslında benim Müslüman olmadığı mı biliyordu ama arada bir bana "nesin sen?" gibi sorular soruyordu, insanım diyordum, onu sormadım diyordu. Sırf onun için dinin ne dediğinde Müslümanım diyorum.

Yani anlayacağınız bizimkisi kendini kandırmak, o hala Müslüman ve ben onu o haliyle seviyorum. Aşk işte insana neler neler yaptırır, kaldı ki ben o kadar huriyi çöpe attım ağzımı açıyor muyum :) Şuan yakın arkadaş grubumdan sadece bir kişi biliyor bu durumu, daha da kimseye söylemeyi düşünmüyorum açıkçası. Hele ailem duyarsa vah ne vah, gerçi bahanem hazır: "Bir dönem araştırdım, aklım karıştı o kadar" Ne yapayım dostlar, yaşları almış başını gitmiş bu saatten sonra söylesem ne fayda, varsın onlar beni Müslüman bilsinler. Artık korkacağım yada dua edip bir şeyler isteyeceğim bir tanrım yok ve bu ilk etapta alışması zor bir durumdu ama sanırım artık alıştım. Zaten o kadar aç, yoksul, sefalet içinde işkence gibi hayat yaşayan insanlar varken birde biz dua edip yolunu tıkamayalım, ben sıramı onlara veriyorum, tabi orada onları duyan biri varsa...

SİZDEN GELENLER | Yazan: BULUT

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

ZEMZEM SUYU GERÇEĞİ (ARSENİK ZEHİRLENMESİ)

Hazırlayan: A.Kara
A, din, islamiyet, Zemzem, Zemzem suyu, Kutsal su, Zemzem yararlı mı?, Zemzemin içeriği, Zehirli Zemzem, Zemzem kuyusu, Zemzem suyunun kökeni, Arap paganizmi, Eski Arap inançları,

KUTSAL ZANNEDİLEN ZEHİRLİ SU : "ZEMZEM"


Zemzem Kuyusu, İslam'ın en kutsal yeri olan Kabe'nin 20 metre doğusunda, Suudi Arabistan'ın Mekke kentindeki Mescid-i Haram'ın içinde yer almaktadır. 35 metre derinliğindeki kuyuya tepesindeki zarif bir kubbe ev sahipliği yapıyor.

Her yıl milyonlarca Müslüman Hac veya Umre sırasında kuyuyu ziyaret edip zemzem suyundan içiyor ve pek çok durumda yakın arkadaşlar arasında dağıtılmak üzere suyun bir kısmından eve götürüyorlar.

Zemzem suyuyla ilgili bazı hadislere bakalım:

Ebu Zer: ”Tam otuz günden beri buradayım” diye cevap verir.  “Peki seni kim doyuruyordu” diye sorar Allah Resulü. Şu cevabı verir Ebu Zer: “ Zemzem suyundan başka yiyeceğim yoktu. Fakat karnımın kıvrımları kaybolacak kadar kilo aldım. Açlık da hissetmiyorum”. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
“O zemzem gerçekten mübarektir, o gerçekten doyurucu bir gıdadır.”
[Müslim, Fedailü’s-sahabe, 132, İbn Hanbel, V, 174]

Peygamber (sav) Efendimizin ifadesiyle “ Zemzem, “mübarek bir sudur” ve “ne amaçla içilirse ona yarar sağlar. Şifa için içersen Allah şifa verir. Açlığı gidermek için içersen karnını doyurur, susuzluğunu gidermek için içersen, susuzluğunu giderir. O Cebrail (as)’in kazıp çıkardığı ve Allah’ın İsmail (as)’i suladığı sudur”
[El-Hakim, Müstedrek, 471]

 Enes b. Malik (ra) anlatıyor:
“Resulullah (sav) çocuklarla oynarken Cebrail (as) yanına geldi. Onu tutup yere yatırdı, kalbini yardı ve oradan bir kan pıhtısı çıkardı ve Resulullah (sav) e: “Şeytanın senden olan nasibi işte budur” dedi. Kalbini altın bir tasın içinde Zemzem ile yıkadıktan sonra yerine koydu ve kapattı. Çocuklar koşarak sütannesine geldiler ve: “ Muhammed’i öldürdüler” diye durumu haber verdiler. Peygamber (sav) Efendimizin yanına geldiklerinde, renginin atmış olduğunu gördüler”. Enes b. Malik bu olayı anlattıktan sonra: “Peygamber Efendimizin göğsünde meleğin diktiği iğnenin izini gördüm” derdi.
[Sunen-i Tirmizi Bölüm 83 Hadis 3346; Buhârî, Menakıb: 27; Müslim, İman: 17;]
[Müslim, İman, 261. Ahmet b.Hanbel, Müsned, III,149. 288]

"İşte şuradan şurama kadar, yâni boğazın altındaki çukurdan göğüste kıl biten yere kadar yardı. Kalbimi çıkardı, içi îmân dolu altın bir tas getirdi. Kalbimi yıkadı sonra da iç organlarımı yıkadı. Sonra kapattı."
[Senâullah-ı Pânî Pütî, Abdülhâk-ı Dehlevî]

Muhammed bin Abdirrahman bin Ebî Bekir (Radtyaüâhü an-hüm)'âen rivayet edildiğine
göre şöyle demiştir:
Ben (bir defa) İbn-i Abbâs (ra) yanında oturuyordum. Bir adam onun yanına geldi. İbn-i Abbâs (ra), adama:
— Nereden geldin? diye sordu. Adam:
— Zemzem'den (geliyorum), dedi. İbn-i Abbâs (ra) ona:
— Zemzemden lâyıkıyla içtin (mi?), dedi. Adam:
— Bu nasıl olur?, diye sordu. İbn-i Abbâs (ra):
— Zemzem'den su içmek istediğin zaman kıbleye doğru dur, Allah'ın ismini an, Zemzem suyunu içerken üç defa nefes al ve ondan kana kana iç. Zemzem suyunu böylece içtikten sonra Allah'a hamd et. Çünkü Resûlullah (sav) buyurdular ki: Bizimle münafıklar arasındaki alâmeti farika onların Zemzem'den kana kana içememeleridir."
[Sünen-i İbn Mace, Bab 78, Hadis 3061]

Hadislerden anlayabileceğiniz gibi zemzemin kutsal olduğuna dair ciddi bir inanış var öyle ki anlatımlara göre Muhammed'in kalbi yerinden çıkarılıp zemzemle yıkanıyor. Ayrıca yüzlerini Kabe'ye dönmeden içmemeleri, suyu içmenin yüksek ateşe ve ne niyetle içilirse ona fayda vereceği söyleniyor.

İSLAM ÖNCESİ TARİHİ

Sefa ve Merve, Mekke'de bulunan iki tepedir. Sefa ve Merve çevresindeki tavaf, Zemzem kuyusu ve Mekke'ye hac yolculuğu şimdi Müslümanların uyguladığı eylemler olsa da bunlar İslam öncesi putperestler tarafında da uygulanan ayinlerdendi.

Arap tarihçilerine göre Zemzem Kuyusu kuruduğu veya kum altına gömüldüğü birkaç dönem dışında yaklaşık 4000 yıldır kullanılıyor. İnanışa göre kuyu Allah'ın emri altındaki Hz. İbrahim'in karısı Hacer ve küçük oğulları İsmail'i terk ettiği çorak ve ıssız bir vadiden mucizevi bir şekilde çıkan bir kaynak yerini işaret eder. Su arayışında olan Hacer susuzluktan ölmekte olan İsmail'e su sağlamak için umutsuzluk içinde Sefa ve Merve'nin iki tepesi arasındaki kavurucu sıcakta yedi kez ileri geri koştu. Allah merhamet edip Cebrail'i gönderince Cebrail zemini kazıyıp su kaynağının ortaya çıkmasını sağladı. Hacer kaynak bulduğu ve suyun bitmesinden korktuğu için onun çevresini kum ve taşlarla sardı. Zemzem isminin kaynağı "Zomë Zomë" ibaresidir ve "akmayı kes" anlamına gelir. Bu söz Hacer'in kaynak suyunu zapt etmeye çalışması sırasında tekrarlanan bir komuttur. Daha sonra kuyuya dönüştürülen kaynağın çevresi karavanlar için dinlenme yeri haline geldi ve sonunda Hz. Muhammed'in doğum yeri olan ticaret kenti Mekke'ya dönüştü.

MÜSLÜMANLARIN ZEMZEM'İ ŞİFA ZANNETMESİNE DAİR

İnanışa göre zemzem suyunun mucizelerinden biri hem susuzluğu hem de açlığı giderebilmesidir. Muhammed'in İslam öncesi yoldaşlarından biri suyun 'shabbaa'ah' yani doyurucu olduğunu söylemişti. Su kaplara dolduruldu ve insanların ailelerini beslemelerine yardımcı oldu.Yine iddiaya göre son birkaç yılda Zemzem suyu örnekleri bilim adamları tarafından toplanmış ve suyun içinde onu daha sağlıklı hale getiren yüksek kalsiyum gibi bazı özellikler bulmuşlardır.
Muhammed peygamber Zemzem'in iyileştirici etkileri olduğunu söyledi. Bu nedenle Mekke'ye gelen hacılar hasta olan akraba ve arkadaşlarına içirmek için şişelere doldurup taşırlar.

Ayrıca İslam peygamberinin iki torunu Hasan ve Hüseyin'in diş etlerini  zemzemle ovaladığı da söylenmektedir. Ek olarak Muhammed'in zemzem suyunu ibrik ve su derilerine doldurarak Medine'ye götürdüğü bildirilir.

Hastaların üzerine bu suyu serpiyor ve içmelerini sağlıyordu.

Bazı Hadislerde zemzem suyunun iyileştirici etkileri olduğu bildirilmiştir. Hadislerde şöyle söylenir: Cabir'den rivayetle Hz. Muhammed şöyle demiştir: "Zemzem Suyu herhangi bir amaçla içip sarhoş olmak için iyidir." Başka bir hadiste" Zemzem Suyu her hastalığın şifasıdır." deniyor. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar suyun kutsandığına inanıyor.

BİLİME KARŞIT MÜSLÜMAN İDDİALARI

İdrar, süt ve alkolde olduğu gibi Müslümanlar çoğu zaman dini inançlarının bilim tarafından desteklendiğini iddia ediyorlar.

İddia şu yönde:
Bangladeş Atom Enerjisi Komisyonu'nun dört kıdemli uzmanı zemzem suyunun musluk suyu veya solar pompa suyundan bilimsel olarak daha üstün olduğunu söyledi. Uzmanlar zemzem, musluk suyu ve güneş pompalarından gelen su örneklerini analiz etmiş ve test etmiştir.
Zemzem suyunun iyileştirici bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur.

Doğada alkalik olan zemzem suyu midede oluşan fazla hidroklorik asidi nötralize edebilir ve mide yanmasını azaltır.

İyodür, sülfat ve nitrat içerikleri de zemzem suyunda daha yüksektir. Zemzem yoluyla temin edilen iyodür insan vücudunun tiroid bezi için gerekli iyot ihtiyacını yeterince karşılayabilir.

Zemzem'de magnezyum, sodyum ve potasyum gibi makro besin maddelerinin içeriğinin musluk suyu ve solar pompa suyundakinden daha yüksek olduğu ortaya çıkmış ve bilim adamları zemzem suyunun tüm verilerinin normal yeraltı suyundan çok daha fazla besin değerine sahip olduğunu belirtmiştir.

Zemzem suyunun sertliği musluk suyunun ve güneş pompa suyunun dört katıdır ancak araştırmacılar bunun Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen sınırlar içinde olduğunu söylemektedir.

ARSENİK ZEHİRLENMESİ

Arsenik zehirlenmesine vücutta arsenik elementinin artan seviyeleri neden olur. Arsenik zehirlenmesi baş ağrısı, sersemlik, uyku hali, kasılmalar, kusma, ishal, böbrek, karaciğer ve akciğer problemlerini içerir ve hatta koma veya ölüme neden olabilir.

Arsenicosis genellikle 5 ila 20 yıl gibi uzun bir süre boyunca arsenik zehirlenmesinin etkisidir. Uzun süre arsenikli su içmek cilt problemleri, cilt kanseri, mesane kanseri, böbrek ve akciğer kanserleri, bacak ve ayaklardaki kan damarları hastalıkları ve muhtemelen diyabet, yüksek kan basıncı, üreme bozuklukları gibi çeşitli sağlık etkileriyle sonuçlanır.

Dünya Sağlık Örgütü, 0.01 mg / L arsenik seviyesinin 10.000 de 6 oranında cilt kanseri riski oluşturduğunu ve bu risk seviyesinin kabul edilebilir olduğunu iddia etmektedir.

FLORÜR VE DOĞAL YOLLARLA OLUŞAN DİĞER ELEMENTLER

Florür, içme suyu ve yiyeceklerde doğal bir şekilde düşük seviyede bulunur. Doğal olarak oluşan küçük miktarlardaki florür yararlıdır ve bunun diş çürümesini önlediği bilinmektedir.

Benzer şekilde demir, gıdada doğal olarak bulunan bir elementtir ve vücudumuzdaki demir eksikliği dünya çapında en yaygın anemi şekli olan demir eksikliği anemisine neden olabilir.

Öte yandan arsenik tüketilen miktardan bağımsız olarak insanlar için sağlığa belirgin bir etkisi olmayan zehirli bir elementtir.

ARSENİK VE ZEMZEM

Ekim 2005’te İngiliz Gıda Standartları Ajansı tehlikeli düzeyde arsenik içeren ve etrafta satılan sahte zemzem sularının Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen arsenik yasal sınırının üç katından fazla olduğu konusunda uyarıda bulundu.

Bununla birlikte Mayıs 2011'deki bir BBC soruşturması 2005'te satılan "sahte" zemzem suyunda olduğu gibi kuyudan alınan orijinal zemzem suyunun da yasal sınırın üç katı arsenik seviyesine sahip olduğunu tespit etti.

Tehlikeli arsenik seviyelerine ek olarak kutsal olduğu düşünülen zemzem suyu yüksek düzeyde nitrat ve potansiyel zararlı bakteriler içeriyordu.

Daha önce zemzem suyuyla ilgili uyarıda bulunan çevre sağlığı görevlisi Dr. Yunes Ramadan bunun hassas bir konu olduğunu, insanların bunu kutsal bir su olarak gördüğünü, bundan dolayı da sağlıksız olduğunu kabul etmekte zorlandıklarını ancak Suudi Arabistan ve İngiltere'deki yetkililerin harekete geçmeleri gerektiğini belirtti.

Her yıl milyonlarca Müslüman zemzem suyu içiyor. Bininin düzenli olarak bu suyu içtiği veya çocukları ve diğer sevdikleriyle paylaştıkları düşünülürse bu nedenle kendilerini ve yakınlarını kanseri de içeren arsenicosis riskine soktuklarından şüphe yoktur.

Fakat Arapların para kazanabilmesi için insanların Hacca gidip zemzem içmesi şarttır. Ülkemiz İslam ülkesi kabul edildiğinden ve maalesef Müslüman kesimimiz hiçbir inanışına-kutsal bildiği tabularına toz kondurmak istemediğinden ısrarla zemzem içmektedir..

ADET GÖRMEMİŞ ÇOCUKLARIN EVLİLİĞİ

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Adet görmemiş çocukların evliliği, Pedofili, İslamda pedofili, Çocuk yaşta evlilik, Talak 4, Ahzab 49, Kur'an'da adet görmemiş kız, Kuran'da pedofili, Nisa suresi, Nisa 6,

ADET GÖRMEMİŞ ÇOCUKLARIN EVLİLİĞİ

2009 yılında, Yemende 12 yaşındayken doğum yaparken hayatını kaybeden kız çocuğunun dünya gündemine oturmasının ardından Yemen hükümeti 17 yaş altındaki kızların evlendirilmesini yasaklamaya kalkınca ülkedeki İslamcı kesim ayaklandı bu yasa tasarısına karşı çıktı. Karşı çıkmalarının bahanesi ise bizzat Kur’an’ın küçük yaştaki çocukların evliliğine geçit vermesiydi. Oldukça muhafazakar ve dindar olan kesim, “Allah’ın yasaklamadığı bir şeyi siz neden yasaklıyorsunuz” diye ayaklandılar. Peki bir Müslüman Arap ülkesi olan ve geçmişten gelen bir geleneği, bu günkü modern bakış açısına inat hâlâ eskisi gibi devam ettirmek isteyen Yemenlilerin evlilik geleneği nasıl?... Yemende yetişkin bir erkek, 7, 8 veya 9 yaşından itibaren bir kız çocuğu ile başlık parası karşılığında evlenir. Bu gelenek Kur’an’daki Talak Suresi 4’üncü ayet ile mümkündür. Evlenen küçük kız ile yetişkin kocası aynı evde yaşarlar. İlerleyen zamanlarda evlenen adam, kız çocuğunun biraz büyüyüp olgunlaştığını fark ettiğinde ya da kızın olgunlaştığına kendince kanaat ettiğinde evlendiği kız çocuğu ile cinsel ilişkiye girer. Kız çocuğunun ilişki için cinsel olgunluğa ulaşıp ulaşmadığının kararı tamamen kocanın insiyatifindedir. Fakat bu karar, her zaman doğru bir karar olmaz ve ne yazık ki o ülkede henüz cinsel olgunluğa ulaşmadan evvel yani çocuk yaşta maruz kaldığı cinsel ilişki nedeni ile rahmi patlayan ya da durdurulamaz vajinal kanama nedeni ile hayatını kaybeden kız çocuklarının çok azı haber konusu olur. Eğer adam evlendiği kız çocuğu ile henüz birleşmemişse ve boşanmak isterse ilgili ayet Ahzab suresi 49’uncu ayettedir. Bu ayetleri okuyalım.

Talak 4: Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim Allah´tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.


Ahzab 49:  Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da, henüz zifafa girmeden onları boşarsanız, onları sayacağınız bir iddet süresince bekletme hakkınız yoktur. O halde onları (bir bağışla) memnun edin ve onları güzel bir şekilde serbest bırakın.

Yemenlilerin, evlilik geleneklerini dayandırdıkları ayetler bu şekilde. Aslında Arap ülkelerinin çoğunluğu  yani anadili Arapça olan Müslüman ülkeler bu ayetleri ve bu ayetlerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlar. Talak suresi 4’üncü ayette bahsedilen “adet görmeyenler” ifadesinin henüz adeti başlamamış kız çocuklarından bahsettiğinin farkındalar. Bazı İslâm ülkelerinde her ne kadar bu ayetleri bizim ülkemizin ilahiyatçıları gibi kıvırmaya çalışan modernist yorumcular çıkmaya başlamışsa da  geleneksel yapıdan gelen ve Kur’an’ı çok iyi bilen İmamlar, İlâhiyatçılar  işin gerçeğini  gözler önüne seriyorlar. Onların söylemi şu şekilde:

Her ne kadar günümüzde küçük yaştaki kız çocuklarının evlenmeleri artık uygunsuz görülüyorsa da ki bizce de artık uygunsuz görülüyor fakat eski dönemlerde böyle değildi. Özellikle toplumların çoğunluğu eskiden tarım toplumu idi ve eğitim hayatı yoktu. Küçük yaşta evlilik normal karşılanıyordu. Hz Muhammed’in dönemindeki geleneklerde de henüz adet görmemiş kız çocuklarının evliliği normal karşılanıyordu. Kimileri, Hz Ayşe’nin bile evlilik yaşını hesaplarken, “O dönemlerde kız çocuklarının yaşı adet görmeye başladıktan sonra sayılırdı. Bu hesaba göre Hz Ayşe evlendiğinde 18 yaşında idi”  dese de bu kez Hz Muhammed ile evlenen Hz Hatice’nin yaşı 10 yaş büyük oluyor yani Hz Hatice Hz Muhammed ile evlendiğinde 50 yaşında oluyor. Türkiye şartlarında bir kadın 50 yaşında menapoza girerken çöl şartlarında bir kadının menapoz yaşı 40-45 arasıdır. Bu durumda Hz Hatice Hz Muhammed ile evlendiğinde 50 yaşında olmuş oluyor ve o yaştan sonra 10 çocuğu nasıl doğuruyor? Bu imkânsız, tarihi gerçekleri inkâr edemeyiz. Çocuk yaşta evlilik, Ehlibeyt döneminde gelenekti, bunu inkâr etmenin  bir anlamı yok. Kız çocukları küçük yaşta eş olarak alınır ve evlendirildiği eşinin evinde büyürdü, o kız çocuğunda yeteri kadar bir bedensel büyüme ve olgunlaşma görüldüğünde de eşi ile cinsel birleşme gerçekleşirdi…

Geleneksel yapıyı,  tarihi kaynakları, hadisleri yok saymayan gerçekçi yaklaşımın, Talak 4’te Henüz adet görmeye başlamamış olan kız çocuklarının evliliğini kast ettiğini ve bunu inkâr etmediklerini fakat pek dile getirmek istemediklerini de  biliyoruz.  Zaten dindarlar arasında önemli bir kesim, bu ayetin henüz adet görmeyen kız çocuklarını kastettiğini  inkâr etmiyor fakat günümüz şartları değiştiği için ayetin uygulanmasına gerek duyulmadığını söylüyorlar.

Peki boşanma ayetlerinde geçen iddet  nedir? İslâm hukukunda iddet, evliliğin herhangi bir sebeple sona ermesi durumunda nikâh hükümlerinin tamamen ortadan kalkması ve kadının yeni bir evlilik yapabilmesi için beklemek zorunda olduğu süreyi ifade eder. İddet süresi, bir erkeğin karısını boşadıktan sonra boşadığı kadını,  üç adet dönemi boyunca hiç dışarıya çıkarmadan yaşadıkları evin içinde tutmasıdır. İddet süresinin iki farklı sebebi vardır.
Birincisi, eski dönemlerde hamileliğin tespiti zor olduğundan öncelikle bu süre içinde yani üç ay hali dönemi içinde kadının hamile olup olmadığının  tespit edilmesidir.
İkincisi ise kadın ve erkeğin boşandıktan sonra tekrar bir araya gelme ihtimallerinin olup olmadığının tespiti içindir. Eğer erkek boşanırken fevri karar vermişse ve karısını hâlâ seviyorsa boşandıktan sonra karısını 3 ay dışarıya bırakmaz çünkü kadının boşandıktan sonra evden ayrılması, başka bir erkekle bir araya gelmesine ya da başka erkeklerle dedikodusunun çıkmasına neden olabilir. Bu da boşanan kocanın, boşadığı karısına tekrar dönmesine engel olur. Bu yüzden erkek, boşadığı karısını 3 ay boyunca hiç dışarıya çıkarmadan birlikte yaşadıkları evin içinde tutar.

Peki Talak suresi 4’üncü ayetteki iddet süresi kadının hamile olma ihtimalini mi hesaplıyor yoksa karı kocanın tekrar bir araya gelme olasılığını mı hesaplıyor?  Hemen yapalım o hesabı.

Bakara 228: Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hâli (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Kocaları bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler. Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Bu ayette bahsedilen iddet süresinin amacı, açıkça görüldüğü üzere boşanan kadınların hamile olup olmadığının tespiti içindir.

Gelelim Talak suresi 4’üncü ayete:
Talak 4: Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim Allah´tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.

Görüldüğü üzere bu ayetteki iddet süresinin, hamilelik ihtimalinin tespiti  ile uzaktan yakından alakası yok çünkü Ayetin ikinci cümlesi zaten hamile kadınların iddet süresinin yani boşandıktan sonraki bekleme süresinin doğuma kadar olduğunu söylerken ilk cümlede adetten kesilmiş yani menapoza girmiş ve adet görmeyen kadınları anlatıyor. Üç tane kadın: Biri hamile, biri menapozda, diğeri de adet görmemiş. Adet görmemiş ile menapoza giren kadının hamile kalması mümkün değil. Dolayısı ile Talak suresi 4’üncü ayette bahsedilen iddet süresinin kadının hamile olup olmadığının tespiti ile alakası yok. Bu ayet direkt olarak karı kocanın tekrar bir araya gelme ihtimalinin tespiti  olan  iddet süresinden bahsediyor.

Kimileri,  Talak suresi 4’üncü ayetteki adet görmemiş kadınlar kısmını yorumlarken Arap dilinin ve gramerinin  iyi  bilinmesi gerektiğini,  ayette kız çocuğu kelimesinin  değil kadın kelimesinin  yani “Nisa” kelimesinin  kullanıldığını ve dolayısıyla da ayette henüz adet görmemiş kız çocuklarının  kast edilmediğini savunur. O savunucular şunu iyi bilmeliler ki, Arap dili ve Arap grameri kadar  Arap geleneklerini de iyi bilmek gerekir. Zira Arap geleneklerine göre yaşı kaç olursa olsun evlenen bir kız çocuğu evlendiği ve eşinin evine yerleştiği andan itibaren çocuk değil, kadındır ve artık ona kadın gözü ile bakılır. Benzer bir  gelenek, Müslüman oluşumuzun bir sonucu olarak bize de aksetmiştir. Fazla geriye gitmeye gerek yok. Henüz anneannelerimizin döneminde hele bir de tarımsal alanlarda 11, 12, 13 yaşlarındaki kız çocukları adet görüp görmemesine bakmaksızın fiziksel gelişimi hesaba katılarak evlendirilirdi. Gelenek  üzerine, evlenen bu kız çocuğu gerdeğe girdiğinin ertesi günü, yaşını başını almış yaşlı ve deneyimli bir kadının karşısına oturtulur ve nasihate çekilirdi. Nasihat şu şekilde  başlardı: “Sen artık çocuk değilsin, evli bir kadınsın…” ve nasihat bu şekilde devam ederdi. Halen ülkemizin bazı bölgelerinde bu gelenek devam eder. Hatta halkımız  içindeki “kız mı - dul mu” ya da “kız mı – kadın mı”  deyimi,   söz konusu kızın ya da kız çocuğunun yaşının küçüklüğü ya da büyüklüğünü ifade etmek için değil, cinsel ilişkiye girmiş olup olmamasını yani bakire olup olmadığını ifade etmek için kullanılır. Eğer söz konusu olan kız bakire değilse o artık kadındır. Eski dönemlerde bu hitaba dayalı gelenek tam olarak uygulanırken günümüzde modern aklın oluşturduğu düşünce ve değer yargıları değişmiş ve haklı olarak kadına yönelik böyle ayrımcı ifadeler ortadan kalkmaya başlamıştır. Asıl konuya dönecek olursak,  taa ehlibeyt döneminde 40 yaşın üstünde olup da bir birlerinin küçücük kızları ile evlenen  Arapların geleneğinde kız çocukları nikâhlandığı andan itibaren, bazı bölgelerde  de gerdeğe girdiği andan itibaren artık  kadındır. Ve onlar kız çocuğu olarak değil yaşı küçük kadınlar olarak ifade edilir.

Ahzab suresi 49’uncu ayette ise erkeğin henüz zifafa girmemiş yani henüz cinsel ilişkiye girmemiş karısını boşarken ne yapması gerektiğini anlatır. Mantıklı bir şekilde düşünelim. Bir erkek ve bir kadın evlenir de cinsel ilişkiye girmez mi? Belki nadir görülen durumlar olabilir mesela kadın adetli olur veya birisi hastalanır veya adam evlenir ama evlenişinin hemen ardından gerdeğe girmeden önce yani sadece birkaç saat içinde boşanmaya karar verir. Sizce bu ne kadar mantıklı?  Bu ayet, bu kadar nadir görülen durumlardan bahsetmiş olabilir mi? Belki bu tür durumlara da işaret etmiştir fakat geçmişte bu zamana kadar bazı Arapların sekteye uğratmadan devam ettiregeldikleri gelenek ortadadır. Küçücük kız çocuğu ile evlenirsin ve o çocuğun kendi evinin içinde kendi kuralların ile büyüyüp olgunlaşmasını ya da adet görmeye başlamasını beklersin, belki de beklemezsin ve kız çocuğunun birazcık boyunu atıp fiziksel olarak geliştiğini gördüğün an yatağına alırsın. Yok eğer bu süre içinde o kız çocuğuna ilişmemişsen ve boşanmaya karar vermişsen işte aşağıdaki ayeti oku:

Ahzab 49:  Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da, henüz zifafa girmeden onları boşarsanız, onları sayacağınız bir iddet süresince bekletme hakkınız yoktur. O halde onları (bir bağışla) memnun edin ve onları güzel bir şekilde serbest bırakın.

Gelelim modernistlere! Talak suresi 4’üncü ayette geçen “adet görmeyen” ifadesi nasıl anlamlandırılıyor:
· Bir kısım modernist yorumculara  göre “adet görmeyen” ifadesi ile kastedilen durum aslında bir kadının doğum yaptıktan sonra belli bir süre adet görmediği zaman dilimini ifade eder.
· Bir kısım modernist yorumculara  göre  ise “adet görmeyen” ifadesi ile kastedilen şey doğuştan yapısal bozukluğu nedeni ile  kısır olan yani hiçbir zaman adet görmeyecek olan kadınları ifade eder.
· Bir kısım modernist yorumculara  göre  ise “adet görmeyen” ifadesi ile kastedilen şey, Sibirya, Rusya gibi soğuk ülkedeki kız çocuklarının fiziksel olarak epey bir olgunlaşıp geliştikten sonra yani sıcak ülke kızlarına göre geç yaşta adet gördüklerinden, fiziksel olgunluğu hesap edilerek evlenmiş olmasına rağmen adet dönemi henüz başlamamış olan genç hanımlardır.

Yukarıdaki onca tahminsel fikirlere rağmen ayette “adet görmeyen” ifadesi ile ne kastedildiği hiçbir şekilde tam olarak belirtilmemiştir yani ilgili ayet anlam olarak tek başına muallaktır. Soğuk ülke kızlarının geç adet görmesi gibi bir bahanenin Talak 4’le ilişkilendirilmesi de mümkün değil çünkü Kur’an Arapça olarak ve Arap geleneklerine uygun olarak indirilmiş bir kitaptır ve modernist ilâhiyatçılar çelişkili gibi ya da garip görünen bir çok ayeti açıklarken Allah’ın dinini yayma döneminde cahil Arapları ikna etmek için daha çok o dönem Araplarının zihniyetine, geleneğine ve yaşam tarzına uygun olabilecek kuralları ve ayetleri indirdiğini ve Kur’an’ı bu şekilde algılamamız gerektiğini savunurlar. Bu durumda hayatı boyunca soğuk ülke kadınlarını hiç görmemiş hatta haberi bile olmayan o dönem Araplarının “adet görmeyen” ifadesinin hayatları boyunca hiç görmedikleri bir insan ırkı için anlamlandırmaları mümkün değil. İddialardan birisi de doğum yapan kadının doğumdan bir süre sonra ve emzirirken adet görmediği ve “Adet görmeyen”  ifadesinin bunu kast ettiği iddiası. Diğer iddia ise kısır olan yani hayatı boyunca hiç adet görmeyen kadınları ifade ettiği iddiası. Bu iddianın ikisi de tam anlamıyla çürüktür. Hatta çürük oğlu çürük. Neden çürük hemen izah edeyim?

Birincisi, ehlibeyt döneminde zaten çocuk evlilikler sıklıkla yapılıyor. Hatta o dönemde bir kız çocuğunun evleneceği erkeğin evinde olgunlaşması, o dönem Araplarının sıklıkla uyguladığı bir gelenektir. Yani aslında ayet, o dönemin geleneklerine ve bu dönemin bazı İslâmi kesimlerinin uygulamalarına aynen  uygundur.
İkincisi, bazı güvenilir İslâm Alimlerinin, Talak suresi 4’üncü ayete dayanarak yaptıkları ayet tefsirinde ve açıklamalarında henüz adet görmemiş olan kız çocuklarının evliliğinin ve boşanmasının nasıl olacağına yönelik İslâm kaynakları bulunmaktadır ki bir kısmını yazının sonunda  paylaşacağım.
Üçüncüsü,  İlgili ayette  adet görmeyen ve adetten kesilmiş olmak üzere bir birine zıt iki ayrı uç noktanın ifade edildiği çok net bir şekilde anlaşılıyor.
Dördüncüsü ise bu ayetin indiği eski dönem Araplarının, zaten küçük yaştaki kızları harıl harıl evlendiren geleneksel yapısı ile kalkıp da bu ayeti taaa bu zaman dilimindeki ilâhiyatçıların gerekçelerine göre yorumlamaları ve uygulamaları mümkün değil.
Beşincisi ise Talak suresinden önce inmiş olan Ahzab suresi 49’da, bir erkeğin henüz dokunmadığı yani gerdeğe girmediği kadını nasıl boşayacağı tarif ediliyor. Bu durum, Araplardaki çocuk evliliğin gerektirdiği geleneğin bir parçasıdır zaten.
Altıncısı ise her zaman söylediğimiz gibi koskoca ilâh, insanların kendi ayetlerini eleştirmesini mi istiyor yoksa sık sık tekrar ettiği gibi aklımızı kullanma becerimizi gösterip ayetlerinden yüz çevirmemizi mi istiyor?  Eğer eleştirdiğimiz ayet, küçük kız çocuklarından bahsetmiyor ve farklı sebeplerle adet görmeyen kadınlardan bahsediyor olsa ve bu ayeti normal zekâda birisi yazmış olsa  derdi ki: “Ya bu ayet aklı başında insanlar tarafından yanlış yorumlanabilir o yüzden ben tedbirli davranıp hem de çocukların evliliğine engel amaçlı olup tam anlaşılır ve kesin bir ayet yazayım” derdi. Ben de şimdi bu durumla ilgili aklı başında bir insan nasıl anlaşılır net bir ayet yazar onu yazıp paylaşayım. Aşağıdaki ayette kırmızı ile yazılmış olan yerler benim eklediğim ifadeler.

Benim ayetim: Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, herhangi bir sebeple adet gör-emeyenler  hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim henüz adet görmemiş çocuklarla ya da ergenlik dönemindeki kız çocukları ile evlenirse veya cinsel birliktelik kurarsa Allah’ın laneti üzerine olur. Allah´tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun, Allah’ın gönderdiği ayet mi adet görmemiş kız çocuklarının evliliğine karşı çıkmak için net ifadeler içeriyor yoksa sıradan birisi olan benim yazdığım ayet mi  adet görmemiş kız çocuklarının evliliğine karşı çıkan net ifadeler içeriyor? Bu durumda Talak suresi 4’üncü ayeti, Kâinatı yaratan yüce Yaratıcının veya diğer bir isimle Yüce Zekânın gönderdiğine nasıl inanalım? Eğer bu ayeti Peygamberin bizzat kendisi düşünüp yazmış ise buna inanabilirim çünkü o dönemin çöl Arapları nereden bilsinler 1400 yıl sonrasının modern insanlarının ve eğitim çağının geldiği insan ve çocuk hakları bilincinin oluşturacağı yapıyı?

Modernist denilen ilâhiyatçıların Talak suresi 4’üncü ayeti aklamak adına sık sık ısıtıp ısıtıp önümüze sürdükleri gerekçelerden bir tanesi de Nisa suresi 6’ıncı ayet. Hemen okuyalım:

Nisa 6: Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin. Zengin olan (veli) iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da (ihtiyaç ve emeğine) uygun olarak yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter.

Bu ayette, yetimlerin evlilik çağına geldiklerinde mallarının kendilerine verilmesine yönelik bir emir var. Bu ayette konu boşanma değil, yetimlerin mallarının verilmesi mevzusu fakat ilâhiyatçıların bağlantı kurmaya çalıştığı durum ise Nisa suresi 6’ıncı ayetteki “…Evlilik çağına gelinceye kadar…” ifadesi ve  “…onlarda akılca bir olgunlaşma  görürseniz…” ifadeleridir. Evet doğru söylüyorlar. Zaten Yemenli Arapların ve eski bir çok Arap kavminin geleneği de bu yöndedir. Küçük kız çocuğu evlendirilir. Evdeki diğer büyükler ya da kocası, küçük kız çocuğunda bir olgunlaşma görür ise onunla birlikte olur. “Evlilik çağı”  ya da “Rüşd” denilen ifade ise kesin bir yaş ifade etmez ve bölgeye göre değişiklik göstertir. Özellikle göçebe şeklinde yaşayan tarım toplumlarında 11, 12, 13 yaşındaki kız çocukları evlilik çağında olarak görülür. Biraz daha kentsel bölgelerde evlilik yaşı 18 civarında iken daha modern ve eğitimin daha önemsendiği bölgelerde ise evlilik çağı 25-30 arasında olarak değerlendirilir. Yani evlilik çağı ve olgunlaşma olarak ifade edilen kavramlar aslında kişiye ve topluma göre göreceli olan ifadelerdir. Bir Arap, 12 yaşına gelmiş bir kız çocuğunu olgun olarak ifade edebilirken bizler ancak 22-25  yaşındaki bir genci evlilik için olgun olarak ifade edebiliriz. Yani tamamen görecelidir.

Sıra geldi bu konu ile ilgili en önemli meseleye. Modern hayatın gerektirdiği düşünce yapısına, çocuğu ve kadını koruma altına alan modern yasalara sıkı sıkıya sarılmış olan ve İslâm’ın da modern düşünceye uygun olduğunu iddia eden dindar Müslümanlar, belki bu ayetlerin, geçmişteki çarpık evlilik durumlarını bir anda bitiremeyeceğini fakat bir düzene sokacağını ve o dönemler için mecburen gönderilmiş olabileceğini savunabilirler. Ya günümüze gelecek olursak? Sadece Yemen’de değil, Afganistan gibi geri kalmış ülkelerdeki ve hatta bir çok dini tarikat ve cemaat içindeki küçük yaş evliliklerini bitirmek için ne yapacaksınız? Çocuk evliliklerini bitirmek istiyor musunuz? Böyle bir niyetiniz var mı? Eğer böyle bir niyetiniz var ve çocuk evliliklerine yeter artık demek istiyor iseniz bu sübyancı geleneği devam ettiren ve modern yasaları reddeden,  bunun yerine Allah’ın yani Kur’an’ın yasalarına sarılan yüzlerce dini sınıfın, tarikatın, cemaatin ve Müslüman ülkelerin yobaz kafalarını nasıl ikna edeceksiniz? O yobazlar medeni kanunlara Şeytan gözü ile bakarken sadece Kur’an’ı dikkate alırlar. Hadi onlara Allah’ın bir ayetini göstertin de onları bu yobaz yoldan geri çevirin. Açın Kur’an’ı, gösterin onlara ayeti ve deyin ki: “Kur’an’ın şu şu ayeti, çocuk evlilikleri kesin bir dille yasaklıyor. O yüzden adet görmemiş kız çocuklarınızı evlendiremezsiniz. O çocuklarınızın okumaya, tahsil görmeye ihtiyacı var. O çocuklarınız sadece birer rahimle, vajinayla gelmediler dünyaya. Değer verilecek ve geliştirilecek beyinleri, karakterleri  var”  deyin. Hadi Kur’an’dan örnek ayet göstertin, Allah’ın çocuk evliliklerini yasaklayan ayetlerini okuyun ve bitirin bu sübyancılığı. Koskoca Allah, bir erkeğin hangi kadınlarla evlenip hangi kadınlarla evlenilmeyeceğini teker teker sayan ayetler gönderdiğine göre evlilik için bir yaş sınırı da göndermiş olmalı. Evet, sizi anlıyorum… Kâinat kendi kendine yaratılmamıştır, mutlaka bir Yaratıcı var fakat bu Yaratıcı, sürekli değişen ve gelişen toplum ve düşünce yapılarına karşın hiç değişmeyecek bir kitap göndermiş olabilir mi? Sizce kâinatı yaratan Yaratıcının adı Allah mı?

İslâm Âlimlerinin henüz adet görmemiş kız çocuklarının iddetine yönelik sözleri:

…Âyet-i kerimede: "Hiç âdet görmeyenler de böyledir." buyurulmaktadır. Bundan maksat, küçük yaşta evlenen ve zifafa girdikten sonra boşanan kadınlar dır. Bunlar âdet görmedikleri için iddetleri aylarla ölçülür. Bu da üç aydır. Nite kim Süddi, Katade ve Dehhak bu kısmı aynı şekilde izah etmişlerdir… Taberi

…Ebû Osman Ömer b. Salim dedi ki: Bakara Sûresi'nde boşanmış ve kocası vefat etmiş kadının iddeti ile ilgili hüküm nazil olunca Ubeyy b. Ka'b: Ey Allah'ın Rasûlü dedi. Bazıları; haklarında hiçbir şey sözkonusu edilmemiş kadınlar var, dediler. Bunlar da küçük yaştakiler ile hamile olan kadınlardır. Bunun üzerine: "Kadınlarınız arasından ay halinden kesilmiş olanlar..." âyeti nazil oldu…  Kurtubi

“Asla ay hali olmayanlar” ile kastedilen küçük yaştakilerdir. Bunların da iddetleri üç aydır. Buna göre haber hazfedilmiştir. Bu durumdakinin iddetinin ay hesabı ile yapılmasının sebebi bunda âdetin olmayışıdır. (İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/437-438)

…Ve o kadınlar ki altmış veya elli beş yaşında oldukları için hayzdan kesilmişler veya pek genç oldukları için henüz hayz görmeğe başlamamışlardır. Eğer bunların boşandıkları vakit iddetleri hususunda şüpheye düşmüş iseniz biliniz ki onların iddetleri 3 aydır. Bu kadar müddet bekleyince kendilerini boşamış olan kocaları ile bağları tamam kesilmiş olur; artık başkaları ile evlenebilirler. (Ömer Nasuhi Bilmen, Kuran Tefsiri, Talâk/4)

Cenâb-ı Hak “Ey iman etmiş olanlar. Mümin kadınlarla evlendikten sonra onlarla temas etmeden onları boşadığımızda onların size iddet saymasına lüzum yoktur” buyurmuştur. Eğer kendisiyle gerdeğe girilmiş ise o zaman bu kadın ya adet gören, ya da görmeyen kadınlardandır. Adet görmeyen kadınlar da ya küçüktürler, ya da yaşlı oldukları için artık âdetten kesilmişlerdir…”. (İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/75 – Talak, İddetin Çeşitleri)

…Buluğa ermediği için hayız görmeyen veya bazı nedenlerle geç hayız gören ya da çok büyük bir istisna olup da hiç hayız görmeyen kadınlar, hayızdan kesilmiş kadınlar gibi talaktan sonra 3 ay iddet beklerler. (Mevdudi, Tefhimu’l Kuran, Talâk/4)

…Bu yüzden, henüz hayız görmeye başlamamış kızların, iddetinin beyan edilmesinden anlaşıldığına göre, bu yaştaki kızlarla evlenmek ve kocalarının kendileriyle cinsel ilişkide bulunması caizdir. Dolayısıyla Kur'an'ın caiz gördüğü bir davranışı hiçbir Müslümanın yasaklamaya hakkı yoktur…” Mevdudi - Tefhim’ul Kur’an / Talak Suresi / 4.ayetin Tefsiri

“Küçük kıza ne zaman cima edilebileceği hususunda görüş ayrılığı vardır. Bazı âlimler “Bulûğa erişinceye kadar ona cima yapılmaz”, bazıları ise “Dokuz yaşına varınca ona cima edilir” demişlerdir. Bahrü’r -Râık’ta da böyledir. Âlimlerin ekserisine göre bu hususta yaşa itibar edilmez; gücünün yetmesine itibar edilir. Eğer kız şişman, gelişmiş, cimaya tahammüllü ve erkeğin kendisine cima etmesinden dolayı hasta olmasından korkulmaz ise dokuz yaşına varmamış olsa bile ona cima edilebilir. Ancak kız zayıf ve cimaya tahammülsüz olursa vaya cima sebebi ile hastalanacağından korkulursa yaşı büyük olsa bile ona cima etmek helâl olmaz.
Sahih olan görüş de budur.”  (Fetevayı Hindiyye, Akçağ Yayınları, Nikâh, 4. Nikâhta Velayet, Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Mes’eleler)  

Eğer bir kadın çok yaşlı ya da çok genç olduğu için adet görmezse o zaman bekleme süresi 3 aydır.  Şeyh Muhammad ibn ‘Uthaymeen (Arap sünni alim)

Hiç bir Müslüman’ın Kuran’ın izin verdiği bir şeyi yasaklamaya hakkı yoktur. Sayyid Abul Ala Mevdudi (Pakistanlı Sünni alim)

Henüz bulûğ çağına gelmemiş olanların iddeti de hayız çağını geçmiş olanlar gibi 3 aydır. (Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları, Talâk/4)

Sizden birisi âdetten kesilmiş bir kadın alır da iddetinde şüphe ederse onun bekleme müddeti 3 aydır. Bunu işiten bir sahabi ise şöyle sordu: “Ya Rasulallah! Buluğa ermemiş bir kızın iddeti ne kadardır?” demesiyle de âyetin devamı geldi. Onlar da âdetten kesilmiş kadınlar gibi 3 ay bekler.  (Ebül-Leys Semerkandi, Tefsirü’l-Kur’an, Talâk/4)

…Aynı şekilde küçüklüğünden dolayı hayız görmeyenlerin iddeti de 3 aydır. Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t Tefasir (Ensar Neşriyat), Talâk/4

İSLAM KÖLELİĞİ KALDIRMIŞ MIDIR?

Yazan: The Guiding


İSLAM KÖLELİĞİ KALDIRMIŞ MIDIR?

Kölelik eski Mısır, Babil, Mezopotamya, eski Yunanistan ve Roma uygarlıklardan itibaren binlerce yıl geçmişe sahip olup, Romalılarda 748 yılına kadar devam etmiş (1) bir kurumdur. Babil Kralı Ammi Şaduga Fermanında, Hammurabi Kanunlarında ve Hindistan’ın kast sisteminde köleliğin izlerini görebiliriz. Köleler, toplumun en alt tabakasını oluşturan kesim olup, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören kişilerden oluşmaktadır. Hatta Romalılar tarafından ilk zamanlarda savaş esirleri, kadın-erkek, büyük -küçük demeden işkence ile öldürülmüşler, diri diri derileri yüzülmüştür. Sonraları bu öldürme işinden vazgeçen Romalılar, onlardan işlerinde yararlanma yoluna gitmişlerdir. (2)
Köleliğin kaldırılması ile ilgili İlk kanunlar İngiltere’de ve ABD’de 1807 yılında çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izlemişti. Avrupa'da İngiltere'den sonra köleliği ilk kaldıran Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Sultan Abdülmecid’in 1847 yılında yayınladığı ferman ile kölelik tamamen ortadan kaldırılmıştır. (3)
Kölelik, Muhammed’in peygamberlik iddiası öncesi  dönemde de devam etmiş, ancak kölelere davranış şekilleri ile ilgili az da olsa güzel örnekler olmuştur. Örneğin Hakim bin Hizam, daha henüz İslamiyet gelmemişken yüz köle satın alarak onları azat ermiştir. Aynı kişi, kız çocuklarını velilerinden alıp, büyüttükten sonra onları ailelerine teslim etmiştir. Teslim ederken de ailelerine hediyeler vermiştir. Bu şekilde yüz kızı büyüttüğü ve ailelerine 360 deve verdiği rivayet edilmektedir. Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bu yıllarda;  Zeyd bin Amr gibi, çocuğunu toprağa gömme niyetindeki insanları, bu davranıştan vazgeçirmek için olanca gayret eden az da olsa iyi insanlar vardı. (4)
İslam öncesi Mekke’de, kölelerin satıldığı bir pazarın varlığından söz edilmektedir. Ele geçirilen esirlerin, çeşitli organlarının kesildiği, işkenceyle öldürüldükleri, ayrıca savaşlarda ele geçirdikleri insanların fidye karşılığı serbest bıraktıkları anlatılmaktadır. Sonuç olarak, kölelik ile sınırlı bir muamele yoktur. Bazen öldürmüşler, bazen fidye karşılığı, bazen mübadele yoluyla, bazen de karşılıksız olarak serbest bırakmışlardır. (5)
İslami kaynaklarda kölelik ve cariyelik ile ilgili fazlaca gördüğümüz yorumlarda; İslam’ın köleliği kaldırmaya teşvik edici olduğu, İslam’ın eşitlikten yana olduğu, üstünlüğün takvada (Allah’tan layıkı ile sakınmak) olduğu, kimsenin kimseye hiçbir üstünlüğünün olmadığı ifade edilir. Bu eşitliğin hem  Kur’anda (6)  hem de Veda Hutbesi’nde (7) yer aldığı söylenir.

Öyle ilginçtir ki, Kur’an’da yer alan aşağıya aktardığımız ayetlerin hiçbirinde, “Kölelerinizi azat edin” denmiyor. Sahip olduğunuz “Kölelere iyilik edin” diyor. Zaten Muhammed’in de köleliği ortadan kaldırmak gibi bir çabası olmamıştır. Çünkü kölelik ve cariyelik, onun amaçlarını gerçekleştirmek için önemli  bir araçtı. Yoksa askerlerini ganimet ve cariyelere sahip olmaları için nasıl ikna edecekti? Sözde  bu savaşlar İslam’ı tebliğ için yapılmıştır ama gerçek hiç de öyle değildir.
Aşağıda köle ile hür bir kadının aynı olmadığını, onlara verilecek cezanın bile aynı olamayacağını gösteren ayetlere bakalım.

“İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin câriye kızlarınızdan alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla ve ailelerinin de izniyle onları nikâhlayıp alın, mehirlerini de âdete uygun olarak verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir. Bu, içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir; sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”
(Nisa Suresi-25)

“Allah size, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumundaki köle ile katımızdan kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizli-açık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek veriyor: Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur ama onların çoğu bilmezler.” (Nahl Suresi -75)

Bu ayetlerde açıkça görüldüğü gibi, köle ile hür ayrımına gidiliyor. Kölelerin hür insanlar ile eşit olmadığı söyleniyor. Ayrıca Allah burada rızkı hür birine verdiğini ama kölelere vermediğini itiraf ederken, ayetin sonunda da Hamd Allah’a mahsustur diyerek kendinden övgüyle bahsediyor. Aynı Allah, sanki yapılan bir yanlışlıktan döner gibi, aşağıda yer alan iki ayette de eşitlikten bahsediyor. Gördüğünüz gibi nasıl da ayetler birbirleriyle çelişiyor.

“Allah kiminize kiminizden daha fazla rızık verdi. Ama kendilerine fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilerle paylaşıp da onları bu hususta kendileriyle eşit hale getirmeye yanaşmıyorlar. Peki onlar Allah’ın nimetini inkâr etmiş olmuyorlar mı?” 
(Nahl Suresi -71)

“Allah, size kendinizden şöyle bir örnek getirdi: Kölelerinizden, verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit haklara sahip olan ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? Düşünen bir topluluk için âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.” (Rum Suresi -28)

Hani halk arasında “Özrü kabahatinden büyük”  diye bir söz vardır ya; işte Muhammed kadınların dövülmesi konusunda, köle ile hür kadını birbirinden ayıran şu sözü söyleyerek, o özre düşmüş oluyor. “Daha ne zamana kadar biriniz karısını, cariyeyi döver gibi dövecek, belki günün sonunda da onunla birleşip yatacaktır” (8) Buradan da anlıyoruz ki, köle ile hür eşit konumda değildir.  Bunu şu örnekte de görüyoruz. Muhammed, kölelerinden birini isteyen kızı Fatma’ya, “Arkadaşlarım aç iken ben sana köle veremem” (9) sözünden, köleliğin bir ihtiyacı karşılayan mal hükmünde değerlendirildiğini anlıyoruz. Çünkü kölenin sahibi zor durumda kaldığında onu satarak paraya dönüştürecektir. Bir başka örnekte de ; Muhammed’in oğlu İbrahim dünyaya geldiğinde, ona müjdeyi veren birine bir kölesini hediye ettiğini görüyoruz. Üstelik Muhammed bunu yaptığında 61 yaşındaydı. (10) Aynı Muhammed, Meymune isimli eşi, kendisine ait bir bir cariyesini Muhammed’den habersiz azat edince: ” Keşke azat etmeseydin de dayılarından birine hediye etseydin, daha iyi olurdu.” (11) diyor. Özgürlüğüne kavuşan bir cariye hakkında  bu sözleri sarf eden Muhammed hakkında, ‘köle ve cariyeler için iyi kararlar vermiş’ diyebilir miyiz?

Aşağıdaki ayette, her ne kadar köleleri azat etmek,  zor olan bir iyiliği yapmak olarak görülse de, bir yetimi ya da fakiri doyurmak ile eşdeğer görülüyor. Doğrudan köle azat edilmesi yönünde bir teşvik olmayan bu ayet ile aslında şu denilmiş oluyor: Ya aç bir fakiri doyurun! ya da köle azat edin!  Halbuki şöyle denilmesi gerekmez miydi?: “Kölenizden vazgeçin, onu hürriyetine kavuşturun!” Ama öyle denmiyor.

“Sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır. Sonra, inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.” (Beled Suresi-11-17)

CARİYELERE SAHİP OLMAYI DOĞAL KARŞILAYAN AYETLER

Allah, Kur’an’a göre Müslüman erkekleri o kadar çok memnun etmek istiyor ki, cariyeleri onların hizmetine sunuyor. Bırakın cariyeliği ortadan kaldırmayı, eşinizi boşayıp güzellikleri hoşunuza gitse de başka eşler almayın, cariyelerle yetinin demeye getiriyor.

 “Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir.” (Ahzab Suresi -52)

“Peygamberin hanımlarına, babalarından, oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, mü’min kadınlardan ve sahip oldukları cariyelerden ötürü bir günah yoktur. Ey Peygamber hanımları! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla şahittir.” (Ahzab Suresi -55)

Elinizin altında bulunan câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı; Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, iffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla, mallarınızla (mehir ile) istemeniz size helâl kılındı. Onlarla karı-koca ilişkisi yaşamanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.” 
(Nisa Suresi -24)

KÖLELİĞİ DOĞAL KARŞILAYAN AYETLER

Aşağıdaki ayetler bize köleler ile hür olanların aynı haklara sahip olmadığını açıkça göstermesi ile birlikte, Müslüman olan kölelerin Müslüman olmayanlara göre daha değerli olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla kölelerin varlığı doğal görülmektedir. Onların hürriyetlerine kavuşturulmaları için herhangi bir emir bulunmamaktadır.

“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır.” (Bakara Suresi -178)

“(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.” (Muhammed Suresi-4)

“İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Şundan emin olun ki imanlı bir câriye, sizin hoşunuza gitse de müşrik bir hür kadından iyidir. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle de kadınlarınızı evlendirmeyin. Şundan da emin olun ki imanlı bir köle, sizin hoşunuza gitse bile müşrik bir hür kişiden daha iyidir. Onlar insanları ateşe çağırırlar, Allah ise izni ile cennete ve bağışlanmaya çağırır, gerektikçe hatırlasınlar diye insanlara âyetlerini açıklar” (Bakara Suresi -221)

Aşağıdaki ayette ise, yetimlere haksızlık yapılmasından endişe edilmesi durumunda cariye ile yetinilmesi  isteniyor.
“Yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (Nisâ sûresi-3)

Bu ayet ile Allah’ın, erkeklere bu kadar çok kadın ile evlenme izni vermek yerine, yetimlerin haklarını korumak için, “Sakın yetimlere haksızlık yapmayın” demesi beklenmez miydi? Bu değil de ,cariye ile evlenmek çözüm olarak sunuluyor.
“Ehl-i kitap’tan onlara destek verenleri kalelerinden indirdi, kalplerine korku saldı; artık onların bir kısmını öldürüyorsunuz, bir kısmını da esir alıyorsunuz.”
(Ahzab Suresi-26-27)

Bu ayette de esir olarak alınan kölelik doğal bir süreç olarak görülüyor ve öldürmekten övgü ile bahsediliyor.

KÖLE AZAT ETMEYİ  BİR CEZAYA KARŞILIK OLARAK ÖNGÖREN AYETLER

Şimdi de, Müslümanları işledikleri hatalardan dolayı onları günahlarından kurtarma reçetesi olarak sunulan ayetleri görelim. Bu ayetler de, köleliğin devam etmesinin, Müslümanların yararına olduğunu gösteriyor. Böylece İslam’ın köleliği kaldırmak için bir gayretinin olmadığını destekleyen ayetler olarak karşımıza çıkıyor.

“Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden ötürü sorumlu tutmaz, fakat bilerek ettiğiniz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefâreti, ailenize yedirdiğinizin ortalama seviyesinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek ya da bir köle âzat etmektir. Buna imkânı olmayan ise üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğinizde (bozarsanız) yeminlerinizin kefâreti işte budur. Yeminlerinize bağlı kalın. Allah âyetlerini sizin için bu şekilde açıklıyor ki şükredesiniz.” (Maide Suresi -89)

“Eşlerine zıhar yaparak onlardan ayrılmaya kalkıp da sonra söylediklerinden dönenlerin, eşleriyle temastan önce bir köleyi hürriyetine kavuşturmaları gerekir. İşte size emredilen budur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Mücadele Suresi -3)

“Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle âzat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi âzat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir.”  (Nisa Suresi -92)

KÖLELERE İYİLİK YAPILMASINI İSTEYEN AYETLER

Aşağıda yer alan ayetlerde, Kur’an’ın köle ve cariyelere iyi davranılmasını emrettiğini görüyoruz. Kölelik ve cariyelik devam edecek ama onlara iyilik yapılması sayesinde Müslümanlar belki de cennete girecekler. Kölelerin varlığı, Müslümanların cennete girme nedeni yani. Böyle bir kazanç varken kölelik neden kaldırılsın değil mi?

“İçinizden evli olmayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin. Yoksulluk içinde iseler Allah lutfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır. Allah’ın hazinesi geniştir, her şeyi bilmektedir.” (Nur Suresi-32)

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır.” (Bakara Suresi -177)

“Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anababaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez.” (Nisa Suresi -36)

“Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi-60)

“Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (İnsan Suresi-8)

Bu ayetlerde de açıkça görüldüğü gibi kölelik devam ediyor, ortadan kaldırılması için herhangi bir teşvik bulunmuyor. Bir anlamda devam etmekte olan kölelerinize, cariyelerinize lütufta bulunun, onları evlendirin, köleler için harcama yapın  denilmiş oluyor. Onları azat etmek daha büyük bir iyilikken, bu istenmiyor. Neden? Çünkü kölelik zenginlerin işine geliyordu. Köleler ve cariyeler, hem çalıştırılıyor, hem cinsel ihtiyaç için kullanılıyor, hem de askerleri savaşa teşvik için güçlü bir araç oluyordu.
Kur’an, köle ve cariyelerle ilgili, kesin ifadeli olan ayetler ile bu karışıklığı gidermeliydi. Bütün insanlar Allah’ın kuludur. Hiç kimse bir başkasının  kölesi olarak  özel işlerinde çalıştırılamaz. Savaş esiri olarak ele geçirilen kadınlar da kimsenin malı değildir, eğer bekar kimseler iseniz onları gönül rızalarıyla nikahınıza alın ya da azat edin! gibi ifadeler ile bu sorunu çözüme kavuşturmalıydı. Bu ifadeleri Kur’an da göremediğimiz için, ‘İslam köleliği ortadan kaldırmıştır’ diyemiyoruz.