HABERLER
Dini Haber
Açıklanamayanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Açıklanamayanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GÖBEKLİTEPE SİRİUS'A İBADET EDİLEN BİR GÖZLEMEVİ MİYDİ?

Göbeklitepe,A, Açıklanamayanlar, Göbeklitepe'nin gizemi,Urfa Göbeklitepe,Göbeklitepe'de Sirius yıldızına mı tapılıyordu?,Sirius yıldızı ve Göbeklitepe,Göbeklitepe hakkında merak edilenler,Türkiye'nin gizemli bölgeleri
Dünyanın en eski tapınağı olan Türkiye'nin güneyindeki Göbeklitepe, büyük bir kozmik rasathane olarak inşa edilmiş olabilir ve inşa edenler köpek yıldızı Sirius'a tapmış olabilirler.

Göbeklitepe'nin (Urfa, Türkiye) megalitik duvarları, bugüne kadar bilinen ve M.Ö. 10 binyıla kadar uzanan en eski taş yapılardır. Bu yapılar için astronomik hedeflerin muhtemel varlığı analiz edilir ve güney gökyüzü üzerinde yeni, son derece parlak bir yıldız olan Sirius'un görüntüsünü kutlamak ve ardışık olarak takip etmek için yönlendirilmiş hatta orijinal olarak yapılmış olabileceği düşünülmektedir.

Sirius, takımyıldızı gökyüzündeki en parlak yıldızdır ve tarih boyunca sayısız eski uygarlık tarafından tapılmıştır. Bu yıldız çok önemliydi, örneğin eski Mısırlılar, takvimlerini  ve Nil Nehri'ni su basmasını bu yıldıza dayandırdılar. Bu ilişkiden, köpek günleri kavramı çıktı. Köpek günleri yazın çok sıcak, boğucu günlerine verilen bir isimdir.

Bu tarihsel olarak Yunan ve Roma astrolojisinin ısı, kuraklık, ani gök gürültülü sağanak yağmur, uyuşukluk, ateşlenmek, kuduz köpekler ve kötü şansla bağlantılı yıldız Sirius'un yükselişini izleyen dönemdir. Ancak geçmişte yaşamış olan sayısız eski uygarlık bu yıldızın büyük önem taşıdığını düşünüyordu.

Örneğin, Dogon, Sirius'un varlığından haberdardı ve gökyüzündeki en parlak yıldızın, Sirius'a (Sigi tolo veya “Sigui'nin yıldızı”) iki eşlik eden yıldıza sahip olduğuna inanıyorlardı. Bunlar Sirius A'nın birinci ve ikinci arkadaşları pō tolo (Digitaria yıldızı), ve ęmmę ya tolo idi (kadın Sorghum yıldızı).

Tüm bu inanılmaz detaylara ek olarak, Göbeklitepe'ye doğru yönelmek ve yeryüzündeki en eski tapınaklardan birini inşa eden bu insanların din ve inançlarını Sirius ibadeti etrafında kurmuş olma ihtimali üzerinde durmak gerekir.

Türkiye'nin güneyindeki Göbeklitepe, 11 bin yıldan daha eski bir tarihte olduğuna inanılan bir sitedir. Hayvan figürleri ve diğer unsurların yazılı olduğu bir dizi T şeklinde taş sütunlarla çevrili 20 avluya sahip antik bir tapınaktır.

Bu yapıların merkezindeki birbirine paralel yerleştirilen iki taş sütun ne anlama geldiğini tam olarak anlamaya çalışan akademisyenlerin merakını artırmaktadır.

Göbeklitepe, arkeologların uygarlık ve insan kültürünün kökenleri hakkındaki fikirlerini kökten değiştirmiştir.

Daha önce yerleşik bir uygarlık kurmanın tarım, sanat ve din konusunda geliştirme dürtülerini tetiklediği düşünülüyordu. Ancak, birçok yazar ve akademisyen Göbeklitepe'nin inşaatçılarının sadece avcı ve toplayıcı olduklarına inanmaktadır.

Daha eski sanat motifleri ve dini tezahürleri olduğu gerçeğinin ötesinde, Göbeklitepe'deki bulgular, tarımın gelişmesinden önce tapınakların kurulduğunu ve yerleşimlerin kurulduğunu göstermektedir (en azından Göbeklitepe yakınında tarımın geliştiğine dair herhangi bir endikasyon bulunmamıştır).

Başka bir deyişle, göçebe avcılar mimarlık, sanat ve din alanında kendilerini geliştirdiler ve bunu büyük bir patlama ile yaptılar.


GÖBEKLİTEPE DEV BİR GÖZLEMEVİ Mİ?

Arkeoastronomer Giulio Magli'ye göre, bu tapınak bir gözlemevi ve Sirius yıldızı için bir ibadet yeri olarak inşa edilmiş olabilir.

Magli, "Tapınağın bu yıldızın doğumunu izleyecek şekilde inşa edildiğini düşünüyorum, gökyüzündeki yeni bir nesnenin ortaya çıkmasının yeni bir dine bile yol açtığını hayal edebilirsiniz." diyor.

Bu yıldız, Dünya'nın ekseninin beklenen devinimi nedeniyle bu alanda M.Ö. 9300 yılına kadar ufukta olacak ve ihtişamlı bir şekilde ortaya çıkacaktı.

Magli, Göbeklitepe'nin varolan haritalarının ve bölgenin uydu görüntülerinin yardımıyla her bir mahfazanın içindeki iki megalitin arasından ve paralel geçen hayali bir çizgi çizdi.

Kazı yapılan halkalardan üçünün, Sirius'un M.Ö. 9100, M.Ö. 8750'de ve M.Ö. 8300'de ufukta yer alan noktalarla hizalı olduğu tespit edilmiştir.

Tapınak bu yıldızın “doğumu” etrafında inşa edilmiş olabilir ve hatta dinin yıldızı bu parlak yıldızın etrafında merkezlenmiş olabilirdi.

Göbeklitepe'yi anlamaya yönelik heyecan verici gelişmelere rağmen, sonuçların ön plana çıkması, Magli'nin strese girmesidir.

Arkeoastronomer, daha doğru hesaplamalara ihtiyaç duyulacağına ve yatay ve düşey açıları ölçmek için bir cihaz olan teodolit gibi aletlerin kullanıldığı tam bir araştırmanın yapılması gerektiğine inanmaktadır.

Ayrıca uzman, Göbeklitepe'deki yapıların inşa edildiği dizinin belirsiz olduğunu, yani buranın halkının ufukta farklı noktalarda yükselen Sirius'u takip etmek için inşa edildiğini söylemenin zor olduğunu belirtiyor.

Çeviren & Yazan: A.Kara

İNSANIN YARATILIŞI VE ANUNNAKİLER


Okuyanlarınız oldu ise daha önce "Tanrı Fikri Üzerine Deli Düşünceler" isimli bir yazıda dünya dışı gelişmiş bir formun bizi yaratabilme ihtimalinden (ve diğer ihtimallerden) bahsetmiş, ayrıca "Anunnaki Tarihi: Enki'nin 14 Tableti" adlı yazıda sümer döneminden kalan ve Anunnakileri anlatan 14 tabletin çevirilerini yaparak sizler için yayınlamıştım. Anunnakileri araştırdıkça, daha eski yazılarımda bahsettiğim bu "dünya dışı bir canlının insanı yaratma fikri" daha da mantıklı gelmeye başladı gözüme.

Benim inancım deizmin kollarından biri olan pandeizme çok benzemekle birlikte bir açıdan tam olarak pandeizm kategorisine de giremiyor çünkü ben evren olan tanrının kendi varlığını, gelişim ve değişimini sürdürürken yarattığı tüm canlıların da ona bağlı olarak gelişip değiştiğini veya yok olduğunu düşünüyorum, yani burada apolitik açıdan doğrudan olmayan bir müdahalesi mevcut.

Yazarımız Demon Product "Yaratılış ve Evrim "Gör"çeği" isimli yazısında bu yazacağım konuyla ilgili olarak "fantastik teoriler" demişti ama ben yinede yazacağım :)

İnancımı kısaca özetledikten sonra yavaş yavaş detaya gireyim. Bilindiği gibi günümüz teknolojisinde biz insanların bile bir şeyler yaratması daha doğrusu yaratılan bir canlıyı kullanarak onun gelişmiş veya farklı formlarını yaratması mümkün. Buna en basit örnek olarak akvaryum canlılarından olan balon molly balığını, papağan cikletlerini ve bir çok köpek ırkını verebiliriz. Çünkü sizlerinde bildiği gibi normalde günümüzdeki kadar köpek ırkı yoktu, bir çoğu dna-gen değişimleri sonucu insan elinden çıkma.

A, Anunnaki, Anunnaki deneyleri, Anunnakilerin gizemi, Anunnakilerin insanı yaratması, İnsanı kim yarattı?, Dünya dışı yaşam, Homosapienler, Uzaylıların insana müdahalesi, Açıklanamayanlar,
Biz günümüz teknolojisi ile bunu başarabiliyorsak ve dünyanın sınırsız evrende bir sinek pisliği kadar yer kapladığının, başka trilyonlarca gezegen ve galaksinin olduğunu biliyorsak burada aklıma şu önemli soru geliyor: Neden teknolojisi bizden akıl almaz derece üstün olan başka canlılar, başka galaksi ve gezegenlerde yaşamasınlar ki? Ben evrenin tanrı olduğuna inanıyorum ve bu yüzden evrenin hiçbir bölümü gereksiz-lüzumsuz ve DÜNYAYA süs olsunlar diye yaratılmış olamaz. Diyelim ki siz farklı bir inanç veya dine sahipsiniz, burada yine aynı soruyu sormanız gerekir "Tanrı/Allah/Rab vs. Dünya dışındaki bu akılalmaz sayıdaki galaksiyi ve uçsuz bucaksız evreni boşuna mı yarattı?" Eğer cevabınız tabi ki "boşuna yaratmadı" ise yine benimle aynı kapıya çıkarsınız çünkü oralarda da yaşam olması gerekir, sınırsız evrenin boş bir apartman dairesi olması ve sadece dünyanın bulunduğu katın tutulmuş olması mantıklı olamaz.

Daha ortada hiçbir teknoloji yokken dünyanın çok farklı-uç noktalarındaki tarihi-arkeolojik buluntularda (duvar resimler, piramit çizimleri, tabletler vs.) dünya dışı formların vurgulanması, bir çok çizimde dünya dışından ziyaretçilerin gelişi, teknoloji öğretmeleri, insanları eğitmeleri, savaşmaları konularının hayat bulması aklımdaki bu ihtimali daha da canlandırıyor. Eğer o çağlarda cep telefonu-internet gibi kavramlar olsaydı, evet dünyanın çok farklı noktalarındaki piramit, ev veya tabletlerde aynı konu işlenmiş çünkü birbirlerinden duymuş-görmüşlerdir diyebilirdim fakat öyle bir şey söz konusu değil. Öyle ki antik dönemlerde birçok toplumun kendisi dışında farklı bir toplumun yaşadığından haberi bile yok.

Nerede kalmıştım, evet teknoloji, dna, evrim, gelişim ve yaratılış. Şuanki görüşüm tamamen bizi var eden Tanrı/Evren'in her yerinde hayat olduğu ve bilemediğimiz, keşfedemediğimiz sınırsız gezegen-yaşam formu üzerinde yoğunlaşıyor.
Tanrı/Evren kendiyle birlikte herşeyi var ettiği gibi bilemeyeceğimiz bir süre sonra tıpkı diğer canlılar gibi bizler de üzerinde filizlendik ve hayat bulan canlılardan olduk, fakat bize hayat veren-yaratan bir güç olmasına rağmen bizler de onun yarattıklarına müdahale edip onları değiştirebiliyoruz.
Peki neden çok gelişmiş teknolojiye sahip bir canlı topluluğu geçmişte dünyayı ziyaret edip Tanrının yarattığı ilkel insan formu ve dünya canlıları üzerinde tıpkı bizlerin birçok canlıya yaptığı gibi dna testleri yaparak onun daha gelişmiş formunu yaratmış olmasın?
Nasıl ki biz kendimizi haklı gördüğümüz binlerce sebepten dolayı hayvanları ve canlıları bu dna değişimleri ile farklı veya gelişmiş formlar haline getiriyor isek geçmişte daha gelişmiş bir uygarlığın bunu bizim üzerimizde uygulamış olması çok da küçük bir ihtimal değildir.


Üstelik evrime inanan biri olarak şunu söylemeliyim ki, bu dünya dışı yaşamın (ki bence bu Anunnakilerdir) müdahalesi insanın ve hayvanların evrim sürecinde ara geçiş formlarından bazılarının olmamasını bile ciddi derecede açıklıyor bence (şahsi görüşüm). Neden diyeceksiniz, hemen izah edeyim.
Öncelikle evrimi direk maymundan gelmek veya 100-200 senede maymundan hızlıca evrilmek zannedenler var ise lütfen siteyip kapatıp evlendirme programı veya yemekteyiz'i izlesinler.
Evrim uzun bir süreç çünkü canlıların değişim-gelişim için ciddi uzun süreye ihtiyacı oluyor, kolay değil, zamanla her şeyin ufak ufak değişiyor bulunulan ortama göre. Zaten tanrının yarattığı bir canlıyı ortama ayak uyduracak, gelişip evrimleşebilecek şekilde yaratması ona yakışan şey olurdu, yarattığının gelişim ve değişim limitlerini kısıtlamak değil.

Şimdi evrim konusunda da dünya dışı yaşamın insanı geliştirmesi, üzerinde deney yapması neden aklıma yattı onu anlatayım.

Bilim adamları, "Kayıp link", yani Cro-Magnon adamı olarak anılan orijinal Homo Sapiens'in ani atası olan formu bulamıyorlar; Onlar daha önce varolan çok daha az gelişmiş formların kalıntılarını bulup sürdürmeye devam ediyorlar. Bu zaman zarfında, bu formdaki kalıntılara çoğu kez ulaşılması gerekirdi (örneğin Neanderthal'ınkiler gibi, Homo Sapienlerin ataları olmayan bu form, yaklaşık olarak aynı zamanda var olmuştur). Eğer bilim adamları böyle bir form bulamazlarsa, bu% 99.9 için bu formun hiç varolmadığı anlamına gelebilir ve orijinal Homo Sapienlere genetik mühendisliği yapıldığı anlamına gelebilir.

Kayıp bağlantı (form) yok, çünkü o dönem ara form olamayacak kadar hızlı bir değişim oldu. Fakat insanlar dünya dışı bir yaşamın müdahalesini düşünmedikleri için ara formun neden olmadığını doğrudan evrimle anlamaya çalışıyorlar çünkü diğer tüm formlar var.
Bunun sebebi yapılan deney ve yeniden gelişmiş insanı yaratma sonucu ortaya çıkan yeni insanın eskisine göre çok daha fazla gelişmiş olmasıdır. Yani 1-2-3-4-5 ? 7-8-9 diye giden seride 6 numara aranıyor ama aslında 6 hiç var olmadı çünkü 5 den sonra çok gelişmiş görünen forma bu yedidir, o halde 6 nerede dendi (umarım çok karışık olmamıştır).
Aniden, çok kısa bir süre içinde çok gelişmiş insan yaratılınca eskiden dünyada yaşayan ilkel insan ile arasında ciddi farklar oluşuyor ve ölümlerinden milyonlarca yıl geçtikten sonra fosillerini bulan insanlar normal şekilde bu kadar gelişmiş olamayacaklarını bildikleri için o aradaki uçurumu anlamaya çalışıyorlar.

Hesaplamalar, hayatın ortaya çıkması ve dahası akıllı yaşam formu şansının çok düşük olduğunu gösteriyor (Kasırganın yeni bir Boeing uçağını yerde bulunan bir kırık parçanın parçalarından oluşturması bile daha olasıdır). Fakat Evren devdir, sonsuzdur, bu sayede bu şans gerçekleşti ve hayat, sonra da akıllı hayat ortaya çıktı. Bence diğer yıldız sistemlerinden gelen, inanılmaz üstün teknolojiye sahip bir medeniyet dünya üzerinde yaşamakta olan atalarımızı yani ilkel insanları ciddi oranda geliştirmiştir.

Buradaki sorun, evrenin (bana göre tanrı) sadece sonsuz değil, aynı zamanda edebi olduğudur ve yukarıda anlatılana benzer bir sürecin evrenin farklı noktalarında sayısız kez gerçekleşmiş olabileceği ihtimalidir.

A, Açıklanamayanlar, Anunnaki, Anunnaki deneyleri, Anunnakilerin gizemi, Anunnakilerin insanı yaratması, Dünya dışı yaşam, Homosapienler, İnsanı kim yarattı?, Uzaylıların insana müdahalesi,
Bu konuda benimle aynı fikirde olan sayısı azımsanamayacak kadar çok bilim insanı da var. Bunlardan biride kan bağları ve genetik bilimi alanında uzman olan Daniella Fenton.
Fenton dünya dışı varlıkların homosapienler üzerinde genetik mühendislik yaparak gelişimlerine büyük katkıda bulunduklarını söylüyor ve bunu aşağıdaki gibi nedenlere bağlıyor.
  1. İnsanlardaki FOXP2 geni insanın konuşma yeteneğini ciddi derece geliştirirken diğer primatlarda bu değişim gözlenmemektedir.
  2. Diğeri ise Kromozom-2'nin esrarengiz füzyonudur. Büyük beyinli insan tiplerinde görülen bu füzyon primat tiplerinde görülmemektedir. Kromozom-2'nin insanın gelişimine kattıkları ise insan mutasyonunun doğal genomuna uymamaktadır fakat birden büyük beyinli insan türünde ortaya çıkan bu kromozom öğrenme-sinir gelişimi gibi konularda homosapienlere ciddi gelişme sağlamıştır.
"Birileri kromozom-2 füzyonu taşıyabilen üreme çiftini yarattı. Kromozom modifikasyonu, beyin gelişimi, bağışıklık sistemi ve üreme süreçleri üzerinde etki yaratacak şekildedir." Daniella Fenton.

Çinli araştırmacılar, ülkelerinin kökeni ile ilgili eski gizemleri araştırarak yıldızlararası gelişmiş bir ırkın Kuzey ve Batı Çin bölgelerinin çoğunu yer altı üsleri olarak kullandıkları konusunda kaçınılmaz bir sonuca vardılar.

Çin ve eski Tibet’in bölümlerini kapsayan yüzlerce garip piramit bulunmakta. Buldukları birçok veriyi gizli tuttular çünkü piramitlerde yaptıkları araştırmalar onlara dünya dışından gelen canlıların beyaz tenli, sarışın ve mavi gözlü olduğunu gösteriyordu (Sümer tabletlerinde insan üzerinde dna çalışmaları yapan, kadınlarına geliştirdikleri bu dnaya ait spermleri enjekte edip ilkel insandan geliştirdikleri ilk gelişmiş insan ırkı olan Adam ve Eve(Havva) ırkını yaratan Anunnaki ırkının tasviri ile tamamen örtüşüyor). Bu, uzaylı ırkın bir zamanlar dünya'daki insanlarla çiftleşmesi mantıklı görünüyordu. Eski Çin yazıları bu konuyu açıklıyor.

Dokuz üniversite bilimcisi, tarih öncesi devasa piramidin yaklaşık 10.000 yıl önce inşa edildiğini tespit ettiklerinde çok şaşırdılar. Bunlardan biri de Qinghai'nin batısındaki Baigong Dağı'nın tepesinin çok yakınında bulunan Xianyang piramididir.

Çin piramitleri Mısır, Meksika ve Peru'dakilere çok benziyor. Antik Çin efsanesine göre, Çin'de keşfedilen yüz piramit, açık tenli, mavi gözlü ve sarışın olan bu dünya dışı ırkın eseri.

Bilim adamı Dr. Carl Sagan, “Evrende Akıllı Yaşam” adlı kitabında, Dünya'nın birçok kez dünya dışı göçmenler tarafından ziyaret edildiğini belirtmiştir:
"Sümer, Dünya gezegenindeki çağdaşlığın belki de ilk uygarlığıydı. Sümerlerin nereden geldiğini bilmiyoruz. Sümer uygarlığının insan kaynaklı olmadığını ve ilgili efsanelerin dikkatle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum."

Günümüzde Irak'ta bulunan Sümer tabletleri, dünya dışı ziyaretçilerin hikâyesini ve medeniyeti Sümer'e nasıl getirdiklerini anlatıyor. Ziyaretçilerin dünyalılara piramit inşa etmeyi öğrettiklerini açıklıyorlar. Nasiriyah, Irak yakınlarındaki Büyük Ur Piramidi bunlardan biridir. Kahire, Mısır yakınlarındaki Büyük Piramit kompleksi dünya yüzeyindeki piramitlerin düzenlerinde harika bir matematiksel mühendislik olduğunu göstermektedir.

Piramitler o kadar büyük ve çok mükemmel ki, bugün aynı özelliklere sahip bir piramit inşa etmemiz olası değil. Her dev taş, 1 ila 20 ton arasında ağırlığa sahiptir ve büyük piramit, 100.000'den fazla taşla inşa edilmiştir. Fakat Mısırlıların hiçbir makine, motor, helikopter ya da inşaat teçhizatı yoktu, bu yüzden teknolojik yardım olmadan kendilerinin inşa edebilmesi oldukça şüphelidir.


Taşlar 500 mil uzaklıktaki taş ocaklarından geliyordu. Sadece taşları kesmek bile son derece zordur, onları inşaat alanına götürmek ise heybetli bir görevdir ve 20 tonluk taşları yüzlerce metre yüksekliğe bir dış güç yardımı olmadan yerleştirebilmek imkansızdır. Piramidin tepesi 481 metre yüksekliğindedir. Bir rampa yapmak bile en az piramit kadar malzeme gerektirir.

Piramit tüm dünyanın toprak kütlesinin merkezi gibidir. Büyük Piramidin iç kısmı incelendiğinde hiçbir yazı ya da hiyeroglif bulunamadı ve birçok araştırmacıya göre mezardan çok bir güç santrali olması muhtemeldi.

Eski Mısır yazıtlarından olan Zep Tepi, ökyüzünden gelen tanrıların yeryüzüne geldiğini ve verimli toprakları çamurdan ve sudan yükselttiklerinde ortaya çıkarır. Yazıtlara göre Ptah, Mısır'ın ilk İlahi yöneticisi olarak kendi oğlu RA tarafından kurumuştur (Yazıtlarda göksel tanrıların dünyaya uçan disklerle geldiği anlatılıyor. İnsanlar gördükleri üstün gücü muhtemelen tanrı zannetmiş veya tanrılaştırmıştır).

Bulduğu antik parşömenin kodunu çözüen Wayne Herschel şöyle diyor:
"Gemileriyle havalanarak uçtular ve bir firavunlar kraliyet çizgisi boyunca insanlara yasa ve bilgelik getirdiler. Arkeolojik buluntulara bakıldığında büyük bir uzaylı ırkın aşağı inip genetik havuzumuzu değiştirmiş olması muhtemeldir. En eski bazı yazıtlar, tanrıların ya da dünya dışı ziyaretçilerin insanlara kendi imajlarını vermek için geldikleri aynı temayı tekrarlamaktadır."

DNA'LAR GENETİK MÜHENDİSLİĞE (MÜDAHALEYE) İŞARET EDİYOR
DNA'nın (deoksiribonükleik asit) çok karmaşık bir genetik kod üzerindeki etkileri ile keşfi, teorik evrimden ziyade akıllı tasarım için ek kanıt oluşturmaktadır.

En ilginç üç genetik kuralsızlığı Rh faktörü, HIV ve delta-CCR5'tir.

Mendelian istatistiklerine göre maymunlar ve ilkeller Rh pozitif iken (+, +), beyazlar ve Asyalılar % 25 Rh negatif'e (-, -) yakındırlar, sanki sarı renkli dünya dışı canlılarının (-, -), yerel insanlarla karıştırılması gibi (+, +).

Vücudumuzda kusurlu HIV varsa, modern HIV'e karşı dirençli olmamız gerekirdi.
Ancak, pek çok şempanze kusurlu HIV içermektedir. 1955 yılına kadar maymunlardan insanlara transfer edilmiştir. Halbuki maymunlar evrim çizgimizin içinde var iseler neden genomlarımızda eskiden kalma bir HIV görmüyor-taşımıyoruz?

En ilginç mutasyon eşcinselleri aramak suretiyle bulunan AIDS olmaksızın sahip olunan HIV direncidir. Hepsi İskandinavya'da “delta-32 CCR5” olarak bulundular.

1955'ten önce var olmayan bir virüse karşı nasıl direnç kazanılır? Bazı insanlar çiçek hastalığı ya da mukusa karşı koruyabileceğini gösterdi, fakat neden çiçek hastalığı Hindistan ya da Çin'de yaygın değil? Maymunlardaki özdeş bir genin virüslere maruz kalabildiği milyonlarca yıl göz önüne alındığında neden bu virüsler maymunlarda bulunmuyor?

Bunun nedeni kromozomal kopyaların her ikisinin de direnç sağlamak rastgele gerçekleşmesinin hemen hemen imkansız olduğu bir çift vuruşla silinmesidir. Şimdi ise delta-32 CCR5 Finlandiya'daki çok yeni bir kökeni ile Rusya ve Kuzey Avrupa'ya yayılıyor fakat Güney Avrupa, Asya, Afrika ve başka bölgelere yayılamıyor.

Günümüzde hala bazı bölgelerdeki insanların diğerlerine göre garip genleri vardır. Bu mutasyonun en bariz kaynağı ise birkaç bin yıl önce dünyalılarla karşılaşan dünya dışı ırktır.

Yazının başından buraya kadar yazdığım her şeye baktığımda eski Sümer metinleri başta olmak üzere, Çin ve Hint kaynaklı antik metinlerinin anlattığı dünya dışı varlıkların gezegenimize gelerek dünyalılarla evlenip çocuklar yaptıkları, genetik mühendislik çalışmalarında bulundukları konusunda doğru söylediklerini hissediyorum.

Yazan: A.Kara

DÜNYA DIŞI VARLIKLARIN HOMOSAPİEN MÜHENDİSLİĞİ

A, Bilimsel, Dünya dışı varlıkların insana müdahalesi,Homosapiens mühendisliği,Homosapiensleri geliştiren dünya dışı varlıklar,Kromozom-2 füzyonu ve insan,İnsanın evrimi,Uzaylılar,Dünya dışı yaşam
DÜNYA DIŞI VARLIKLAR 780.000 YIL ÖNCE HOMOSAPİENLERİN GENETİK MÜHENDİSLİĞİNİ YAPTILAR!

İlk insanlar yaklaşık 4 milyon yıl önce Dünya'da ortaya çıktılar, fakat insanın evrimi ile ilgili yeni kanıtlar, bu Homininlerin küçük bir grubunun eski yabancı ziyaretçiler tarafından ilk Homosapienleri yaratmak için genetik olarak değiştirildiğine dair kanıtlar olduğunu ortaya çıkardı.

Araştırmacı ve yazar Daniella Fenton, insanlığın en eski kökenlerine ve 800.000 yıl öncesine kadar beyin gelişiminin ani hızlanmasına derinlemesine bir bakış atıyor. Bu araştırma, yüksek ihtimalli bir şeyin açığa çıkmasına neden oldu.

Bu da Homosapienlerin 780.000 yıl önce Pleiades yıldız kümesindeki bir solucan deliğinden gelen eski astronotlar tarafından yaratılmasıdır.

Kan bağları ve genetik bilimi konusunda uzman olan Avustralyalı araştırmacı, modern primat türleriyle kıyaslandığında insanları anormal olarak işaretleyen çok sayıda genetik değişiklik ortaya çıkarmış, bazıları ise ileri genetik mühendisliği tarafından daha iyi açıklanabilecek kadar aşırı seviyededir.

Daniella Fenton, “Hibrid İnsanlar: 800,000 Yıllık Eski Uzaylı Mirasımızın Bilimsel Kanıtı” başlıklı kitabında, beyin büyüklüğü, sinir yapıları ve bilgi işlemeyle ilişkili genlerdeki bir dizi önemli değişikliği vurgulamaktadır. Bu değişimler, aniden tamamen “sözde DNA” denilen ve tükenmiş, kopyalanmış ve tekrar yerleştirilmiş gen parçalarından oluşan genleri içerir.

Fenton, Kromozom-2'nin esrarengiz füzyonunu, 780.000 yıl öncesindeki diğer değişiklikler ile aynı zamanda, dünya dışı deneylerin bir başka kanıtı olarak görür. Bu füzyon, Neandertaller ve Denisova'lar dahil olmak üzere tüm büyük beyinli insan tiplerinde bulunur, ancak diğer primat türlerinde yoktur.

O, kromozom-2 füzyonunun, sonraki jenerasyonda ortadan kaybolan tek bir hata olması gerektiğini veya belki de 48 taşıyanların daha önemli bir sayısı arasında 46 kromozomlu küçük bir popülasyona yol açabileceğini açıklamaktadır. 780.000 yıl önce 'mutasyon' sergilenmişti. Bu, füzyonla ilişkili çok büyük bir yararın olduğunu ve önemli sayıda bireyde aniden ortaya çıktığını ve kromozom-2'nin kalıcı ve baskın bir özellik haline gelmesine neden olduğu bir gerçektir. Bu ise insan genomunda bilinen doğal mutasyonlara uymaz.

Fenton şöyle açıklıyor: "Birileri kromozom-2 füzyonu taşıyabilen üreme çiftini yarattı. Kromozom modifikasyonu, beyin gelişimi, bağışıklık sistemi ve üreme süreçleri üzerinde etki yaratacak şekildedir."

İnsanlar aynı zamanda FOXP2 geninde, sinaptik bağlantıyı değiştiren ve yeni deneyimleri rutin prosedürlere dönüştürme yeteneğimizi geliştiren benzersiz değişiklikler taşırlar, bu da anlamlı konuşma üretme yeteneğimiz üzerinde muazzam bir etkiye sahipti. Fenton, bu değişimin diğer primatlarda gözlenmediğine dikkat çekiyor ve yaratıcılarımızın, yeni alışkanlık davranışlarını, özellik dilinin kullanımını hızlı bir şekilde oluşturabilmemizi istediği anlaşılıyor.

Fenton konuyla ilgili şunu söylüyor: "Bizi bilgilendiren şeyler sadece 780.000 yıl önceki genetik değişimler değildir. Homo sapienler yabancı varlıklar tarafından yaratılan bir türdür; aynı zamanda, bu yıldız insanlarının geride bıraktığı fiziksel malzemeyi, zaman içinde aynı spesifik noktaya tarihlenen materyaller olarak tanımladık."

Çeviren & Yazan: A.Kara

GİZEMLİ NAZCA ÇİZGİLERİ YILDIZ İNSANLARINA BİR MESAJ MI ?

Peru'da faaliyet gösteren havayollarında uçuş gerçekleştiren yolcuların 1927'de Nazca çölünün zemininde fark ettikleri işaretler ve büyük rakamlar sanki yukarıdan gelenleri ağırlıyor gibiydi. Bu semboller yeryüzünde iken fark edilmiyor, ancak çok yüksekten bakıldığında anlaşılıyordu.

Dünyanın dört bir yanından gelen turistlerle dolu uçaklar hızla Nazca'nın gökyüzünü fethederek bölgede 100'den fazla tasarımı keşfetti. Bu garip geoglifler hayvanları, ilginç geometrik tasarımları ve hatta insansı figürleri betimliyorlardı.

Açıklanamayanlar,A, antik çağ, Nazca Çizgileri,Yıldız insanları,Uzaylılar var mı?,Uzaylılar geçmişte dünyayı ziyaret etti mi?,Gizemli yerler,Nazca Sembolleri,Gizemli geoglifler, Antik tarih, din ve mitoloji,

Ancak, belki de Nazca ile ilgili en heyecan verici şeylerden biri, bu çizimlerin 320 km'lik bir alana dağılmış olmasıdır.

Bu rakamlar muazzamdır ve onları sadece gökyüzünden fark edebilirsiniz. Eğer zeminde duruyorsanız, çizimler görülemez, hiçbir şey fark edilemez. Bu yüzden bu çizimlerin amacı neydi? sorusu üzerinde duruluyor. Nazca'da sadece uçarken görebileceğiniz 150'den fazla geometrik şekil bulunuyor.

Nazca'da bulunan en büyük figür yaklaşık. 1000 fit yüksekliğinde ve en uzun olanı 14,4 km uzunluğunda. Peki neden Nazca? Nasıl ve hangi amaçla inşa edilmişler?

Arkeologlara göre, bu gizemli çizimlerin 1.ve8. yüzyıllar arasında bölgede yaşayan Nazca halkı tarafından yaratıldığına inanılıyor.

Çizgiler çöl yüzeyini oluşturan kırmızımsı demir oksit çakıl taşlarının dikkatli bir şekilde taşınmasıyla oluşturulmuşlar. Çizgilere bakıldığında kireçlenmiş ve erozyona dirençli yapısıyla yüksek miktarda kir içeren bir yapı ortaya çıkmıştır.

Bu hatların bu kadar uzun süre hayatta kalmasının nedeni, bölgedeki hava koşullarının uygun olması, yağışın çok az ve rüzgarın neredeyse hiç olmamasıdır. Eğer bugün Nazca'ya giderseniz ve yere bir şey çizerseniz uzun bir süre orada kalacaktır.

Açıklanamayanlar,A, antik çağ, Nazca Çizgileri,Yıldız insanları,Uzaylılar var mı?,Uzaylılar geçmişte dünyayı ziyaret etti mi?,Gizemli yerler,Nazca Sembolleri,Gizemli geoglifler, Antik tarih, din ve mitoloji,

Bugün sormamız gereken soru, eski Nazca halkının bu çizimleri ne amaçla yaptıklarıdır. Bu figürlerin gökyüzündeki büyüklüğünü gerçekten takdir edilesidir ama bu çizimlerin yapıldığı zamanlarda uçak yoktu, bu yüzden bunu kimin için tasarladıkları düşünülmesi gereken kısımdır. Onlara rehberlik edecek bir şeye ya da birine ihtiyaç duymaları gerekirdi, çünkü bu çizgiler kesin, net ve doğrular. Çizimlerin nasıl ilerlediğini, doğru olup olmadığını gözlemlemek için bir yola sahip olmadan onların böyle bir doğruluğa ulaştığına inanmak zordur, bir şekilde yönlendirilmiş olmalıdırlar.
Öylece başlayarak hata yapmadan 1000 metreden fazla veya 8km'nin üzerinde bir rakam çizemezsiniz.

Nazca çizgilerinin sebebi olarak dünya dışı varlıklar gösterilebilir mi? Birçok araştırmacı için cevap evettir. Çünkü insanlık tarihinin o döneminde, uçabilme yeteneğine sahip olabilecek tek şey dünya dışı varlıklardı (bu varlıklar birçok antik dönem eserinde, yaşam bölgelerinde de resmedilmiştir. En basit örneği ise Mısır piramitlerinin yüzeyindeki çizimlerdir).

Nazca'nın bazı bölümleri oldukça gizemlidir. Son derece hassas üçgenler gibi inanılmaz tasarımlara sahiptir. Üçgenlerin bazıları, inanılmaz bir güçle zeminden en az 30 inç aşağı iten bir şey tarafından yapılmış gibi görünüyor. Eski Nazca halkı bunu yapabilir mi? Nasıl yapacaklar, ayaklarıyla iterek mi? Çölün içine altı 9,6 km'lik “mükemmel” bir üçgeni nasıl indirirsiniz?

Sizce bu çizgilerin amacı nedir? Uzaydan gelen ziyaretçiler için “navigasyon” belirteçleri olarak kullanılmış olabilirler mi? Ya da yerlilerin yaptığı bu çizgiler binlerce yıl önce onları ziyaret edenleri tanrı bilip onları anmak için mi yapıldı?

Açıklanamayanlar,A, antik çağ, Nazca Çizgileri,Yıldız insanları,Uzaylılar var mı?,Uzaylılar geçmişte dünyayı ziyaret etti mi?,Gizemli yerler,Nazca Sembolleri,Gizemli geoglifler, Antik tarih, din ve mitoloji,

Efsaneye göre gizemli İnka yaratıcısı tanrı Viracocha geçmişte Nazca Çizgileri ve glifleri için canlıları görevlendirdi.

Bazı efsaneler, Nazca hatlarının Viracocha'nın kendisi tarafından yaratıldığını söyler.

Viracocha Quetzalcoatl ve Kukulkan'a benzeyen Tanrı Andes'in öğretmeniydi.

Viracocha, İnka panteonunun en önemli tanrılarından biriydi ve her şeyin yaratıcısı ya da her şeyin yaratıldığı ve denizle yakından ilişkili olan bir madde olarak görülüyordu.

Juan de Betanzos tarafından kaydedilen efsaneye göre, Viracocha karanlıkta olduğu zaman Titicaca gölünden yükseldi ve ışık getirdi.

Erich von Daniken’in Nazca Hatları’yla ilgili tartışmalı teorileri, Nazca’ya seyahat etmek ve Nazca halkının kültürünü, hayatını ve tarihini incelemek için yüzlerce insanı ateşledi.

Çok sayıda tasarımda ilginç kalıplar bulmuş bazı akademisyenler vardır ve Nazca'da uygulananların geometrinin bilinen en eski örneklerinden biri olabileceği sonucuna varmışlardır.

Nazca'nın en ilgi çekici tasarımlarından biri şüphesiz örümceği temsil eden çizgidir.

Örümceğin bir bacağı uzatılmış bir çıkış yoluna sahiptir. Bu yer kabartmasını alıp çevirip döndürürerek ayna etkisini gösterirseniz, gözlemlediğiniz şey, Nazca örümceğinin Orion Takımyıldızını temsil etmesi ve uzun örümcek bacağının dünyanın en yakın komşularından biri ve en parlak yıldız olan Sirius yıldızını temsil etmesidir.

Burada bulunan şey, sadece gökten görülebilen ve yıldızları ve takımyıldızları temsil eden bir örümcek tasviridir.

Nazca'da bu karmaşık geoglifleri tasarlayan kişi, astronomi ve geometri hakkında mükemmel bir bilgiye sahip olmalıydı ve dünyadaki diğer birçok eski kültür gibi, Orion ve Sirius'un önemli olduğunu biliyordu.

Dresden Üniversitesi'nden uzmanlar Nazca çizgileri üzerinde çalıştılar. Manyetik alanı ölçtüler ve Nazca'daki bazı geogliflerin altındaki manyetik alanda değişiklikler tespit ettiler.

Ayrıca Nazca'daki testlerin yapıldığı sırada Nazca'daki bilim adamları tarafından elektrik iletkenliği ölçüldü ve elektrik iletkenliğinin hatlara göre 8000 daha yüksek olduğunu gösterdi.

Açıklanamayanlar,A, antik çağ, Nazca Çizgileri,Yıldız insanları,Uzaylılar var mı?,Uzaylılar geçmişte dünyayı ziyaret etti mi?,Gizemli yerler,Nazca Sembolleri,Gizemli geoglifler, Antik tarih, din ve mitoloji,

Peru'daki Nazca'nın Çizgileri ve Geogliflerinde deniz kuşu, el, pelikan, akbaba, dev, balina, örümcek, maymun, köpek, akrep, sinek kuşu gibi simgeler var. Bazı çizgilerin 8 fit altında manyetik alan anomalileri (kuraldışılık) var. Nazca'da onu Dünya üzerinde başka herhangi bir yerden farklı kılan bir şey var ama bizler henüz onun ne olduğunu bilmiyoruz.

Bir diğer sorulması gereken soru, nitratın geçmişte Nazca'yı ziyaret edebilecek “diğer dünya” ziyaretçileri için özel bir önemi olup olmadığıdır. Günümüz teknolojisinde nitrat pek çok ilginç şeyde kullanılmaktadır; Örneğin nitrat uzay yolculuğunda kullanılmaktadır.

Nazca sonsuz gizemlere sahip, ama cevaplar yetersiz. Asıl önemli olan bu devasa yaratıcılık ve geometri gösterisini gerçekten anlayabilecek miyiz? Bir şey kesin, Peru'nun bu bölgesi arkeologlar, bilim insanları ve tarihçiler için ilgi alanı olmaya devam edecektir.

Yazan & Çeviren: A.Kara

7000 YIL ÖNCE ESKİ MEZOPOTAMYA HALKI İNSAN ŞEKLİNDEKİ SÜRÜNGENE TAPIYORDU

A, Antik tarih, Yılan insanlara tapan Ubaidliler, Kertenkele benzeri varlık, Tell Al'Ubaid, Antik Mezopotamya, Yılan insanlara tapan antik halk, Ur, Eridu, Ubaid, Arkeolojik buluntular,
Mezopotamya'da yaşayan erken dönem kültürleri hakkında inanılmaz detaylar sunan Al-Ubaid arkeolojik bölgesinden toplanan Sümer Öncesi bazı eserler vardır.

El-Ubaid'de arkeolojik araştırmalar sonrası uzmanların kertenkele benzeri özelliklere sahip insansı figürler olarak tanımladıkları heykelleri içeren bir dizi antik eseri ortaya çıkardılar. Bu eserler Mezopotamya'daki Ubaid Dönemi'ne kadar uzanmaktadır.

Ubaid Dönemi, yaklaşık 6500 ila 3800 yılları arasında sürmüştür ve adını Ubaid dönemine ait en eski kazının yapıldığı Tell al-‘Ubaid'den almıştır.

Ubaidiyen kültürü M.Ö. 4000 ila 5.500 arasında uzanmaktadır ve tıpkı eski Sümerler ile olduğu gibi, Ubaid halkının kökeni de arkeologlar için bir gizem olmaya devam etmektedir.

Ubaid kültürünün bilhassa çok odalı, dikdörtgen şeklindeki karakterize çamur evleriyle, büyük duvarsız yerleşimler inşa etmeye başladığı bilinmektedir.

Arkeologlar, buluntular sonrası Ubaid Döneminde toplumun kentleşmeye doğru ilerlediği konusunda kesin olarak hemfikirler. Ubaid Kültürü T şeklinde inanılmaz evler, açık avlular, döşeli sokaklar inşa etmiş ve gıda işleme araçları üretmişlerdi.

Hızla, büyük ve duvarsız yerleşim birimleri kasabalarla yer değiştirmeye başladı. Tapınaklar dikildi ve insanlar yaşam tarzlarını değiştirdi. Yeni teknolojiler ortaya çıktı ve tarih daha önce hiç olmadığı gibi yazılmaya başladı.

Bugün arkeologlar, binlerce yıl geçtikten sonra Mezopotamya'da ilk antik kentlerin yaşamına dair eski bir bulmacayı bir araya getiriyorlar.


KERTENKELE BENZERİ VARLIĞA İBADET
Eski Mezopotamya tarih açısından zengindir. Binlerce yıl önce orada yaşayan eski insanlar, bize erken kültürlerin yaşamlarına göz atmamızı sağlayan çok sayıda ipucu bıraktılar.

Tell Al’Ubaid'in arkeolojik yerinde, Ur ve Eridu antik kentlerinde, arkeologlar antik kültürler hakkındaki anlayışımıza meydan okuyan bir dizi gizemli figürü ele geçirdiler. 7000 yıldan uzun bir süre önce, Mezopotamya'nın eski sakinleri, Sürüngen benzeri varlıklara tapıyorlardı.

Arkeologlar bu kültürü anlamaya yardımcı olan bir dizi eseri ortaya çıkarmışlardı. İlginç bir şekilde, bilim adamları figürlerin çoğunun bir tür kask giydiğini ve omuzlarında bir tür dolgu malzemesi olduğunu keşfettiler.

Uzaydaki varlıklara benzeyen antik heykelciklerin kazılmasına ek olarak, arkeologlar, süt emen bebekleri tutan kadın varlıklarının çeşitli figürlerini ele geçirdiler. Ancak, bebeği tutan varlık insan değil, bir sürüngen; İnsansı karakteristik özelliklere sahip kertenkele benzer bir yaratıktı.

Antik Mezopotamya'da ortaya çıkarılan figürinlerin bazıları uzun başları, badem şeklindeki gözleri ve sürüngen benzeri özellikler ile temsil edilmiştir. Mezopotamya'nın antik halkının bu figürler ile temsil etmek istediği şey, bir sırdır.

Arkeologlar bu keşifler karşısında şaşkına uğradılar ve Ubaid kültürünün kertenkele benzeri yaratıklara ibadet eden bu garip görünümlü heykelcikleri neden oluşturduğuna dair bir açıklama yapmadılar.

Uzmanlar, figürlerin duruş şekillerinin yanı sıra, kadın figürlerinin emzirmeyi betimlediği gerçeğinden dolayı figürlerin ritüel nesneler olamayacağını öne sürdüler. Öyleyse, bu figürler ritüel ögeler değillerdi. Peki ama ne için kullanılmışlardı ve eski insanlık bize neyi anlatmaya çalışıyordu?

Mezopotamya'nın eski insanların bu heykellerle iletmek istedikleri her ne olursa olsun elbette önemliydi. Fakat sürüngen varlıklar sadece Mezopotamya'nın eski sakinleri için önemli değildi. Nereye baksak, benzer tasvirler bulabiliriz.

Aztek ve Maya tanrıları olan Quetzalcoatl ve Kukulkan gibi kertenkele benzeri yaratıklar, bir yılan şeklinde temsil edilmişlerdi. Bunlar sadece dekoratif ögeler miydi? Hayal gücünün sonucu muydu? Yoksa Ubaid kültürü gerçekten aralarında kertenkele benzeri varlıklar görüyor muydu?

Yazan & Çeviren: A.Kara

MAHABHARATA BİR DESTAN MI, YOKSA NÜKLEER SAVAŞ MI ?

GF, mitoloji, Hint mitolojisi, Mahabharata, Hint destanı, Eski çağlarda nükleer savaş, Eski çağda yüksek teknoloji, Krishna ve Salva, Hint destanında nükleer savaş, Ufolar, Hint destanında Ufo,
Mahabharata (Sanskrit dilinde “Bharata Hanedanı’nın Büyük Destanı”), Hindistan’ın iki büyük destanından birisidir. Dinsel içeriğinin yanı sıra yüksek edebi niteliğiyle de önem taşır. Kaurava ve Pandava aileleri arasındaki egemenlik mücadelesini anlatan bir kahramanlık öyküsüne, bu öykü çevresinde gelişen bir dizi efsaneye ve didaktik anlatıya yer verir. Hindistan’ın öteki büyük destanı Ramayana’yla (Rama’nın Aşk Öyküsü) birlikte, M.Ö. yaklaşık 400- M.Ö. yaklaşık 200 arasında gelişen Hinduizmle ilgili önemli bir bilgi kaynağıdır. Hindu dininin en önemli kutsal metni sayılan Bhagavadgita (Tanrı’nın Şarkısı), Mahabharata’nın altıncı kitabının bir bölümüdür.

Yaklaşık 100 bin beyitten oluşan şiir İlyada ve Odysseia’nın toplamının yedi katı kadar uzunluğundadır. Toplam 18 bölüme (parvan) ayrılır. Bu bölümlerin sonunda da Tanrı Hari’yle (Krişna) ilgili Harivamşa (Tanrı Hari’nin Soyağacı) başlıklı bir ek yer alır. Şiirin yazarı olduğuna inanılan bilge Vyasa daha güçlü bir olasılıkla var olan malzemeyi derleyen kişidir. Destanda ana olay olarak yer alan savaşın tarihi de M.Ö. 1302 olarak geçmekle birlikte çoğu tarihçiye göre bundan çok daha geç bir döneme aittir. Şiir M.Ö. yaklaşık 400’de bugünkü biçimini almıştır.

Destan, iki prensten büyüğü olan Dhrtarashtra’nın kör olması nedeniyle, babası öldüğünde krallığın kardeşi Pandu’ya geçmesiyle başlar. Pandu daha sonra çileci keşiş olmak için krallıktan vazgeçince taht Dhrtarashtra’ya kalır. Pandu’nun oğulları olan Pandava kardeşler (Yudhishthira, Bhima, Arcuna, Nakula ve Sahadeva) kuzenleri Kauravalarla birlikte sarayda büyürler, ama Kauravalarla aralarında doğan düşmanlık ve kıskançlık yüzünden babaları ölünce krallıktan ayrılmak zorunda kalırlar. Sürgündeyken beş kardeş Draupadi ile ortaklaşa evlenir ve hep dost kalacakları kuzenleri Krişna’yla karşılaşırlar. Daha sonra geri dönerek bölünmüş krallıkta refah içinde birkaç yıl geçirirler, ama büyük kardeş Yudhishthira’nın Kauravaların en büyüğü Duryodhana’ya bir zar oyununda yenilmesi üzerine 12 yıl daha ormanda yaşamak zorunda kalırlar. İki aile arasındaki kavga Kunıkshetra (bugün Haryana eyaleti içinde, Delhi’nin kuzeyinde) bölgesindeki bir dizi savaşla sürer. Bütün Kauravalar yok edilir; galip gelen Pandavaların tarafında ise yalnızca beş kardeşle Krişna hayatta kalır. Bir avcının Krişna’yı geyik sanarak yanlışlıkla vurmasından sonra beş kardeş. Draupadi ve kendilerine katılan bir köpekle (kılık değiştirmiş Adalet Tannsı Dharma) birlikte İndra’nın Cenneti’ne doğru yola çıkarlar. Yolda birer birer ölürler, yalnızca Yudhishthira Cennet’in kapışma varır. İnançlarının ve bağlılığının sınandığı bir olaydan sonra Yudhishthira ebedi mutluluğu yaşamak üzere kardeşleri ve Draupadi’yle bir araya gelir.

Bu destan , aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi”den çok daha ötededir. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüz bin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır.


Batı dünyası bu destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita” sayesinde. 19. Yüzyıl´da doğu bilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi.

Sanskritçe´de “maha” büyük ve her şeyin toplamı anlamına gelir; “bharata” bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün “insan” anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda “İnsanlığın Öyküsü” yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş klanlar arasında yaşanan bir savaş gibi görünür fakat aslında tüm gezegenin egemenliği söz konusudur ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Savaşta kullanılan silahlar hem dünyasal (ok, balta, kılıç, mızrak gibi) hem de tanrısaldır (ışınlar, atomik silahlar, uçan araçlar gibi) Bir fikre göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır.

Örneğin bir bölümde içinde destanın kahramanlarından Krisnha´nın da bulunduğu Vrishni´ler, Salva adlı lideri kuşatırlar. Bunun üzerine Salva, heryere ucarak gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek gökyüzüne yükselir ve sayısız Vrishni genciyle beraber tüm kenti harabeye çevirir. Saubha adlı araç daha önceki bölümlerde anlatıldığına göre savaşın yönetildiği bayrak gemisidir ve Salva´nın kentinde bulunmaktadır yani oradan kalkıp, savaş alanına getirilmiştir. Buna karşın Vrishni savaşçılarının da benzer silahları vardır; Pradyumna adlı kahraman özel bir silah kullanır, bu silah en yüksekteki tanrıları bile durdurmaktadır. Silah için “savaş alanındaki hiçbir insan onun oklarından kurtulamaz” tanımı yapılır ve Salva Krisnha´ya doğru düşer, Krisnha gökte Salva´yı izlemeye başlar fakat Saubha adlı araç göklere özgün tanımla adeta yapışmıştır. Krisnha tüm silahlarını durmaksızın fırlatır . Gökte yüzlerce güneş ve ay belirir, yüzlerce yıldız doğar. Gece mi , gündüz mü anlaşılmaz olur.

Krishna´nın Salva´nın saldırılarını savuşturmak için kullandığı silahların seslerinin anlatımı, aynen günümüzdeki anti-balistik roketlere benzemektedir ve destanda şu cümlelerle ifade edilir ; “Onları savuşturdum, bir hayal gibiydiler. Hızla vuran sütünları yolladığımda, gökler parladı ve parçalara ayrıldılar. gökte büyük gürültüler oldu.” Ayrıca Saubha´nın görünmez olduğu da anlatılır. Sanki Krisnha hedefi hiç şaşırmayan akıllı bombalar kullanmaktadır. Bu arada atılan bir okun “roketin” sesiyle savaşçılar ölürler, Salva´nın askerleri “Danavalar” acı çığlıklar atarak yerlere düşerler, onları güneşe benzer parlaklığı olan okların sesi öldürür. Sauba kaçmak için saldırıya kalkışır, o zaman Krisnha “özel ateş silahı”nı kullanır bu silah güneş şeklinde halesi olan bir disk şeklindedir. Ve disk Saubha´yı ikiye böler, “kent” gökten yere düşer ve Salva ölür. Bu olay, Mahabharata´nın sonudur. En garip silahlardan birisi Pradyumna´nın kullandığı özel oktur, bu okun öldürücü gücünden hiç kimse hatta tanrılar dahi kurtulamaz. Agneya´nın kullandığı silah ise, alevli ama dumansız ateş okudur . Yoksa ok yerine , ışın mı demek doğru olur ?

Derken biran savaş alanına bir karanlık yayılır, kimse çevreyi göremez ama henüz gece değildir , çok sert ve kavurucu bir rüzgar başlar, bulutlar kükrer, toz ve çakıl taşları yağmaya başlar, doğa dengesini yitirir, güneş gökte sallanır, dünya titrer , korkunç silahtan yayılan kavurucu sıcaklık, her şeyi yakmaya başlar. Filler alevler içinde, çılgın gibi oradan oraya koşuştururlar, diğer canlılar buruşarak yere düşerler , vahşi ışınlar gökten yağmur gibi yağar. Ve ateş fırtınasının yanı sıra Gurkha´nın silahının sesini duyanlar da ölürler. Bütün bunlar sanki nükleer bir patlamanın yanısıra radyoaktif çöküntünün birebir tarifi gibi. Gurkha´nın çok hızlı ve güçlü bir Vimana´sı vardır; Vrishni´lerin ve Andhaka´ların üç kentine uçar ve saldırır, evrenin tüm gücünü taşımaktadır. Duman ve ateş sütunları fışkırtır, on binlerce güneş parlaklığında ışınlar yayarak yükselir. Vimana´nın “demir şimşek” diye tanımlanan bir silahı vardır, her iki aşiretten sayısız insanı ve kentlerini küle dönüştürür. Cesetler tanınmayacak kadar yanarlar, ölmeyenlerin saçları ve tırnakları dökülür, çanaklar, çömlekler kendi kendilerine kırılırlar, yiyecekler zehirlenir. Kaçmaya çalışan savaşçılar ve eşyaları küllerle yıkanmaktadırlar.


Peki nedir bu silahlar , ne tür silahlar ki bunca zaman önce günümüze ait etkiler ortaya çıkarıyorlar ? Başka hiçbir medeniyetin mitolojik kaynaklarında bunun gibi detaylı bir tanımlama bulunmaz , yıldırımlar vardır, şimşekler vardır ama ötesi yoktur. Bunu anlamak şu anda mümkün değil elbette ; belki ileride . Destan´da anlatılan olaylar gerçek midir yani fiziksel midir ? Yoksa metafizikçilerin yaklaşımıyla simgesel midir ?

Asya ve Güney Asya kaynaklı çeşitli metinlerde uçan araçların varlığından ve göksel cihazlardan söz edilir. Hint ve Çin halk öykülerinde ve sanatçıların çizimlerinde göklerde seyahat etmek için yapılmış araçlar yer alır. Kaynaklardaki farklılıklar dikkat çekecek kadar büyüktür, anlaşılmaz aygıtlar olduğu gibi, temel uçuş prensiplerine göre yapılmış ahşap araçlar da vardır. Taoist masallar sık sık göklerde uçan ölümsüzleri anlatırlar. Xian adlı bu araçları yöneten ölümsüzlerin özgün ilahi güçleri vardır. Onlar tüylüydürler, Tao rahipleri onlara Tüylü Rahipler-Yu Ke diyorlardı; “fei tian” yani uçan ölümsüzlere Çin mitolojisinin sayısız yerinde rastlanır. Uçan araçlar belki de bir tür teknolojik araçtırlar ama yönetenler acaba insanlar mıdır ? İkinci Yüzyıl´da yazılmış, bir şiirde uçan ejderhaların yönettiği gök arabalarından açıkça söz edilir. Elimizde uçan araçların yapımlarını ve gelişimini anlatan sayısız öykü var. Örneğin 11. Yüzyıl´da Brihat Kath Alokasamgraha adlı bir marangozun uçan bir araç yapmaya çalıştığını biliyoruz. Benzer bir öykü Eski Yunan´da vardır; 7. Yüzyıl´dan kalma bir Yunan metninde, mahkumları toplayan ve konuşabilen uçan bir araçtan söz edilir, bu araç mekaniktir ve havada durabilmektedir. Bu bilgileri Clive Hart´ın 1985´de Berkeley Üniversitesi´nde yayınlanan ´The Prehistory of Flight´ adlı kitabının ´çeşitli batı kaynaklarına göre uçan makinelerin kronolojik listesi´ bölümünde buluyoruz. Uçmakla ilgili bilimsel onaylı en eski kaynaklar oluşturulurken, insan yapısı kanatların gelişimi temel disiplin olarak izlenmiştir ama bu doğru değildir; Vimanalar bir yana antik Çin, Kore ve Hint kaynaklarında insan taşıyan çok daha karmaşık gök araçlarından söz edilmektedir.

Rama İmparatorluğu olarak tanımlanan devletin, Kuzey Hindistan ve Pakistan´daki geçmişi en azından 15.000 yıllıktır. Bu uygarlık çok büyük bir nüfusa sahipti, kültür düzeyi yüksekti, kalıntılarına Pakistan´daki, Kuzey ve Batı Hindistan´ın çöllerinde raslanmaktadır. Rama, “Aydınlanmış Rahip Kral” bu kentleri yönetiyordu. Rama´nın 7 büyük kenti, klasik Hindu metinlerinde “7 Rishi Kenti” olarak geçer, antik Hint metinlerinde uçan araçlara “Vimanalar” denmektedir. Destanlara göre, Vimanalar iki katlıdır, daire biçimindedirler, kubbelerinde bir giriş tüneli vardır yani tam anlamıyla bir uçan daireye benzerler. Rüzgar hızıyla uçarlar ve melodik bir ses çıkarırlar, Vimanalar´ın dört türü vardır, inanılmaz ama bazıları tabak şeklinde, bazıları ise uzun silindir şeklindedirler yani sigara gibidirler… Vedalar, antik Hindu şiirlerdir; bilinen en eski Hindu metinler olarak tanımlanırlar. Vedalarda Vimanalar çeşitli şekil ve boyutlarda iki tür olarak anlatılır; ´Ahnihotra-vimana´nın iki motoru veya sistemi vardır, Elephant-vimana ise daha gelişmiş bir araçtır. Ayrıca, Kral balıkçı, İbis adlı ve başka hayvan adlarının da verildiği Vimana türleri de anlatılır. Göründüğü kadarıyla Mahabharata, çağına göre akıl almaz bir teknolojiyi ve bir atom savaşını bize anlatıyor gibi . Bir çok araştırmaya göre kaynaklarda bi değişiklik yada tahrifat yoktur bu savaşta açıkça fantastik silahların, uçan araçların kullanıldığı anlatılır.

Bunlara epik Hint destanlarında çok sık rastlanır. Hatta Ay'da yaşanan bir savaşta yer alan “vimana-Vailix”den söz edilir. Kısacası atomik bir patlamanın tüm etkileri ve özellikle de insanları öldüren radyoaktif etki Mahabharata´da çok belirgindir; Mohenjo-Daro´daki Rishi kentini geçen yaz kazan arkeologlar, caddelerde yatan iskeletler buldular, bazılarının yumrukları sıkılıydı sanki bir anda ölmüşlerdi, en azından bir kıyametin yaşandığı kesindi. Ve iskeletlerde tesbit edilen radyoaktivite, en azından Hiroshima ve Nagasaki düzeyindeydi. Daha ötede Mohenjo-Daro, ızgara biçiminde planlanmış mükemmel bir kenttir; su sistemi bugün Hindistan ve Pakistan´da kullanılan düzeydedir. Antik kentin caddelerinde kalıntı olarak siyah cam kümeler bulunmuştur. Bunların cam küreler olduğu sanılmaktadır ve bulunan kil çömleklerin çok yüksek ısıyla eritildiği keşfedilmiştir.

Mahabarata´nın bir bölümü olan Dronaparva´da ve Ramayana´da özelikle belirtilen küre şeklinde bir Vimana vardır. İnanılmaz bir hıza ulaşmakta ve ardında büyük bir hava akımı bırakmaktadır. Hareketleri bir UFO gibidir, her yöne gidebilir, yön değiştirmesi ani çok hızlıdır, son hızla giderken aniden durup, yine aynı hızla ters yöne gidebilir. ´Samar´ adlı başka bir Hint destanında Vimanalar; demir makineler olarak tanımlanırlar ama yumuşaktırlar ve örgü gibi yüzeyleri vardır; cıva ile şarj olurlar ve arkalarından kükreyen bir alev püskürür. Daha da ilginci ´Samaranganasutradhara´ adlı antik metinde Vimanalar´ın nasıl yapıldığı anlatılır ama uygulanması için yeterli çözümleme henüz yapılamamıştır; Cıva ile itici güç sağlanması olasıdır ve denenmektedir, günümüzde Sovyet döneminin bilim adamları tarafından Türkistan´da ve Gobi Çölü´nde kozmik yön-bulucu araçların keşfedildiği söylenmiştir. Küresel olan bu araçlar, cam ve porselenden yapılmıştır, konik uçlarının içinde bir damla cıvanın bulunduğu belirlenmiştir. Hindistan´ın Vedik edebiyatında da Vimana olarak tanımlanan uçan araçlarla ilgili tanımlamalar vardır.

Bunlar ikiye ayrılırlar;
-İnsan yapısı olan ve kuş benzeri kanatlarla uçan araçlar
-Alışılmadık şekilleri olan ve insanlar tarafından yapılmamış olan araçlar.

İlk gruba giren araçlar orta çağ tarzında, Sanskrit dünyanın mimarisine uygun otomatik askeri kuşatma araçları ve diğer mekanik aygıtlarla eş düzeydedirler. İkinci gruba giren araçlar ise, Rig Veda, Mahabharata, Ramayana ve Purana´larda tanımlanan UFO´ları anımsatan araçlardırlar.

Alvin H. Lawson bu konuda şöyle bir açıklama yapar ; Vimanalar´ın yapısı akla UFO´ların sürekli değişen günlük doğasını getirmektedir, yetenekleri geleneksel fizik yasalarının ötesindedir. Carl Jung´un yorumunda UFO´ların niteliği bir rüya alanındadır; bir yerde, parlak ışıkları gözlemlemenin tam ortasında ve zaman kavramı yitirildiğinde objektif ve sübjektif bilinç arasında suçluluk başlar ve bozulma görülür. Araştırmalarım UFO ilişkileriyle, dinler, metafizik mistizm, folklör, şamanik trans, migren ve hatta yaratıcı imajinasyonlar arasında yakın bir ilişkinin ve benzerliğin bulunduğunu gösteriyor. Benzerliğin içinde, sabit imajlar, olayların arasındaki tutarlılık ve genelde görülen alışılmadık “zirve deneyimi” niteliği bulunur. Kaçırılma raporlarında da, bu fenomenin paralelinde yer alan olaylara rastlanır. Örneğin, nahoş ama inanılmaz “bedensel parçalanma” olayında olduğu gibi; bazen raporlarda kaçırılanların anlattıkları, şamanların “ölüm-yeniden doğum” trans deneylerine çok benzemektedir.”


İtalyan bilimci Dr. Roberto Pinotti 12 Ekim 1988´de Bangalore´da yapılan Dünya Uzay Konferansı´nda yaptığı konuşmada, Hindu antik metinlerinde tanrılarla, kahramanlar arasında yapılan bir savaşın anlatıldığını belirtti. Pinotti, metinlere bir destan olarak bakılmamasını istiyor ve göklerde pilotların kullandığı silahlı uçan araçlarla yapılmış bir savaşın açıkça anlatıldığına dikkat çekiyordu. Kullanılan silahlar, savunma ve saldırı amaçlıydılar; yedi ayrı tipte mercek ve aynı sistemlerini içermekteydiler. Örneğin pilotları ´kötü ışınlar´dan koruyan ´Pinjula Mirror´ bir ´Görsel Ayna´ idi; ´Marika´ adlı silahla düşman araçları vuruluyordu. Sonuçta Dr. Pinotti bu antik silahların bugün kullandığımız laser teknolojisinden çok farklı olmadıklarını iddia ediyor ve; “Araçlarda ´Somaka, Soundalike and Mourthwika´ adları verilen özel ısı emici metaller kullanılmış olmalı.” diyordu. Pinotti´ye göre, tanımlanan itici güç prensibi, elektriksel ve kimyasal olmalıydı ama güneş enerjisinin kullanımı da çok ileri düzeydeydi. Diğer bilimciler Pinotti´nin kuramını daha ileriye götürerek, araçların bir tür ´cıva iyonlu itici güç sistemi´ ile çalıştığını varsaydılar. Pinotti, Vimanalar´ın binlerce yıl önce varolduklarını belirtirken, modern UFO´larla olan benzerliğe de dikkat çekiyordu ama Hindistan´da unutulmuş bir uygarlık vardı.

Hindistan, Mysore´da bulunan Uluslararası Sanskrit Araştırma Akademisi´nin direktörü olan G.R. Josyer, 25 Eylül 1952´de yaptığı bir açıklamada, 7.000 yıllık yazmalarda çeşitli tiplerde uçan araçların yapımlarının anlatıldığını söylemişti. Bu özel yazma üç tip Vimana vardı; ´Rukma, Sundara ve Shakuna´; yaklaşık 500 stanzada (dörtlük), karışık detaylar veriliyor, metallerin seçimi ve hazırlanması anlatılıyordu. Ayrıca yazmada, çeşitli Vimana türlerinin parçaları tanımlanıyordu. Yazma 8 bölümdü ve bir hava aracının yapım planlarının yanısıra su altında da gidebilen veya bir duba gibi su yüzeyinde durabilen Vimana planlarını da içeriyordu, bazı stanzalarda ise pilotların nitelikleri ve eğitimleri anlatılıyordu.

Diğer Hindu destanları ve kutsal metinlerinde bu araçlar şu şekilde anlatılır ; Puspaku adlı araç güneşe benziyordu ve kardeşime aitti, onu güçlü Ravan´dan almıştı, uçuyordu ve mükemmeldi, istenilen her yere gidiyordu, Lanka kentinin göklerinde uçarken parlak bir buluta benziyordu.”

– Ramayana Destanı
* “Salva´nın uçan aracı çok gizemliydi, gökte bazen görünüyor, bazen de kayboluyordu. Yani görünmeme yeteneği vardı; Yadu Hanedanı´nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde, bazen gökte beliriyor sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu.”

– Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna
* “Kralım; uçan araç mükemmeldi, şeytan Maya tarafından yapılmış ve bir savaş için gereken tüm silahlarla donatılmıştı. Hayal edilemesi ve anlatılması imkansız bir araçtı; görünmezlik özelliğine sahipti. Oturulan yerde koruyucu bir şemsiye ve serinletici güç vardı. Mihrace Bai´nin çevresinde kaptanları ve kumandanları bulunuyordu; geceleyin gökte yükselen bir ay gibi görünüyor, her yönü aydınlatıyordu."

– Swami Prabhupada Bhaktivedanta, Srimad Bhagavatam
* “Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu.”

– Mahavira of Bhavabhuti (8. Yüzyıl´dan kalma bir Jain yazması)
* “Vata´nın arabası ne görkemli; gök gürültüsü gibi ses çıkarıyor, göklere dokunuyor; parlak bir ışığı var; kırmızı göz kamaştırıcı ve alev gibi; bir girdap gibi dönerken, dünyanın tozunu kaldırıyor.”

– Rig-Veda (Vata bir Aryan rüzgar tanrısıdır.)
* “Bir zamanlar Kral Citaketu, kendisine Tanrı Vişnu tarafından verilen parlak ve ihtişamlı bir uçan araçla dış uzaya yolculuk yapar ve Tanrı Şiva´yı görür… Oklar “ışınlar” Şiva tarafından yollanır. Işınlar güneş benzeri bir küreden fışkırır ve içinde yaşanan üç gök aracını kaplar ve o araçlar bir daha görülmezler.” – Srimad Bhagasvatam, VI. Canto, Bölüm 3

Elimizde var olan bunca somut bilgiye rağmen bu metinlerde anlatılan savaşlara ve savaşta kullanılan ve üstün bir teknoloji göstergesi olduğu yüksek ihtimal olan araçlara ve silahlara sadece "Mitoloji" deyip geçmek ne denli doğru olur ? Tarihin bir döneminde , insanların tanrı sandıkları dünya dışı akıllı yaşam formları nükleer silah kullandıkları bir savaşın müsebbibi olmuş olamazlar mı ?

Yazan: Gregoire de Fronsac