HABERLER
Dini Haber
Ahiret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahiret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CENNET VE CEHENNEMİN SONSUZLUK ÇIKMAZI

Yazan: Wiseman

CENNET VE CEHENNEMİN SONSUZLUK ÇIKMAZI

Son zamanlarda cehennemin “sonsuz olamayacağı, cehennemde sonsuza kadar yanma/yanmama” tartışması aldı başını gidiyor. Görünen o ki vicdanının sesine kulak veren bazı Prof. Unvanlı “sözde aklı selim Müslümanlar”, “cehennemde sonsuza dek yanma” fikrini akıl ve vicdanlarına kabul ettirememiş olmalılar ki, “cehennemin sonsuz olamayacağını ve cehennemde sonsuza dek yanmanın olamayacağını düşünüyorum” demeye başladılar. (Örneğin Prof. Sinan Canan ve Prof. Mustafa Öztürk) Böyle düşünmelerinin nedeni; yaratıcıya inanmadığı halde yaratıcıya inananlardan daha “vicdanlı, ahlaklı, dürüst, erdemli” hayat süren insanların varlığını çok daha sık görmeleri. “Vicdansız, ahlaksız, günahkar, her haltı işler” diye itham ettikleri, yaratıcıya inanmayanlardan daha “vicdansız, ahlaksız, günahkar, her haltı yiyen” Müslümanların varlığını ise çok sık ve fazla görmeleridir. Kısaca dinlerin, insanlara ahlak, dürüstlük ve erdem vermediğine bizzat şahit olmalarıdır. Kendi mahallelerinin gerçek yüzünü görmeleridir.

İki insan tipi düşünelim.

1-YARATICIYA İNANAN, dindar ama her türlü pisliği, ahlaksızlığı, günahı işleyen, haksız yere insan öldüren, hırsızlık, yolsuzluk, zina yapan, kul hakkı yiyen ama İNANÇLI BİRİ.

2-YARATICIYA İNANMAYAN, dinsiz ama vicdanlı, ahlaklı, dürüst, sevgi dolu, yardımsever ve hatta insanlığa yararlı icat ve eylemlerde bulunmuş, karıncayı bile incitmeyen, kul hakkı yemeyen İNANÇSIZ BİRİ.

Birinci kişi SIRF YARATICIYA İNANDIĞI İÇİN günahlarının cezasını çekse bile, ceza bitiminde cehennemden çıkıp, SONSUZ CENNETTE YAŞAMAYA HAK KAZANACAK!

İkinci kişi ise erdemlilik açısından, birinci kişiden (yaratıcıya inanan dindar kişiden) çok daha erdemli, Müslümanlar tarafından bile örnek alınacak bir hayat sürse bile, SIRF YARATICIYA İNANMADIĞI İÇİN SONSUZA DEK CEHENNEMDE YANACAK!

Böyle bir durum, elbette aklının, vicdanının sesine kulak veren bazı “sözde aklı selim Müslümanlar” tarafından kuşku ve sorgulama ile karşılanıyor. Haliyle böyle bir haksızlığı vicdanları da kabul etmiyor. Bunun dışında “sonsuza dek yakılmayı” da “CANİLİK” olarak görüyor ve bunu inandıkları Allah’a yakıştıramıyorlar.

KONUYU HEM KUR’AN AYETLERİ İLE HEM DE AKIL, MANTIK, VİCDAN YÖNÜ İLE ELE ALALIM.

Öncelikle şunu kabul etmemiz gerekir ki cennet “varsa”, cehennem de “var” olmak zorundadır ki Kur’an’a göre de vardır. Cehennem “varsa”, cennette “var” olmak zorundadır. Cennet “sonsuz” ise cehennem de “sonsuz” olmak zorundadır. Cehennem “sonsuz” ise cennet de “sonsuz” olmak zorundadır. Ki Kur’an’a göre her ikisi de sonsuzdur. Bu iki kavram birbirinden asla ayrılamaz iki parçadır. Çünkü birinin varlığı, diğerinin varlığına bağlıdır. Birini “var”, diğerini “yok” sayamazsınız. Birini “sonsuz” diğerini “sonlu” sayamazsınız. Çünkü kabul ettiğiniz “imtihan”, sonuçları itibarı ile ödül için Cennet'i, ceza için cehennemi barındırır.

Kur'an'da hem cennetin hem de cehennemin “sürekli, ebedi, sonsuz” olduğuna, cennet ve cehennemde “sürekli, ebedi, sonsuza dek kalınacağına” dair birçok (54 tane) ayet var! Bu Kur’an ayetlerini dip notta veriyorum.

Şimdi gelelim “cehennemi sonsuz”, “cehennemde yanmayı sonsuz” kabul etmeyen, edemeyen, “sözde aklı selim, vicdanlı Müslümanların”, “cehennemin ve cehennemde yanmanın sonsuz olamayacağı” çıkmazlarına.

1’NCİ ÇIKMAZ: Sevgili kardeşim, her ne kadar senin vicdanın bu sonsuzluğu ve cehennemde sonsuz yanmayı kabullenmese de dip nottaki inandığın Kur'an ayetleri (54 tane) ne yazık ki senin aklını ve vicdanını dikkate almıyor, yok sayıyor ve cehennemi sonsuz olarak bildiriyor! O ayetler seninle, aklınla, vicdanınla çelişiyor! Ya aklınızı ve vicdanınızı bastırıp “imanlı Müslüman” kalacak, sonsuz cezayı kabulleneceksiniz ya da akıl ve vicdanınızın sesini dinleyip, 54 adet Kur’an ayetini yok sayıp dinden çıkacaksınız! Bu sizin birinci çıkmazınız.

2’NCİ ÇIKMAZ: Diğer bir konu, siz sadece “cehennemin sonlu (süreli) olacağı” ve “cehennemde belli süre ceza/işkence görüleceğinden” bahsediyorsunuz. Cenneti ise yine sonsuz ve sonsuza dek kalınacak gözü ile bakıyorsunuz. Bunu aklınız ve vicdanınız nasıl kabul ediyor? Halbuki bu iki kavramın birbirinden asla ayrılamayacağını yukarıda açıkladım. Eğer cehennemi ve cehennemde yanmayı sonlu (süreli) kabul ediyorsanız, cenneti ve cennette sonlu (süreli) kalmayı da kabul etmek zorundasınız. Bu durum da sizin için ikinci çıkmazınız.

3’NCÜ ÇIKMAZ: Diyelim ki aşağıdaki 54 Kur’an ayetine rağmen, cenneti de cehennem gibi sonlu (süreli) yaptınız ve cennette de sonlu (süreli) kalınacağını kabul ettiniz. Peki, böyle bir durumda herkes mükafatını aldı ve cezasını ödedikten sonra ne olacak? Allah, “Harç bitti yapı paydos, herkes ödül ve cezasını aldı, süre bitti, dükkanı (Cennet ve Cehennemi) kapatıyorum, ahiret hayatını da yok ediyorum” mu diyecek? İnsanlar ebediyen yok mu olacak? Eğer sonunda yokluk varsa dünya hayatının, imtihanın, yaşananların ne önemi kaldı? Cennettekiler, dünyada yaşayamadıklarına mı yansın? Cehennemlikler dünyada yaşadıklarına mı sevinsin? Bu da sizin üçüncü çıkmazınız.

4’NCÜ ÇIKMAZ: Diyelim herkes ödülünü aldı, cezasını çekti. Ahiret hayatı da sonlandı. Bu durumda Allah ne iş yapacak? Yeniden Kainat ve insanlar yaratıp yeniden imtihan mı edecek? İnsanlar Allah’ın oyuncakları mı? Eğer öyleyse önceki ahireti neden sonlandırdı? Bu abesle iştigal ve gereksiz değil mi? Allah gereksiz iş yapar mı? Bu da sizin dördüncü çıkmazınız.

5’NCİ ÇIKMAZ: Diyelim dip nottaki 54 Kur’an ayetindeki gibi ahiret hayatı sonsuz. Bu durumda da sonsuzluk sahibi olan insanlar, Allah’ın sonsuzluk (Beka) sıfatına ortak olmuş olmayacaklar mı? Her istediklerini elde etmekle Tanrılaşmayacaklar mı? Bu da sizlerin beşinci çıkmazınız.

6’NCI ÇIKMAZ: Diyelim “Ahiret hayatı” gerçek ve sonsuz. Yani cennette vaadedilenler de cehennemde vaadedilenler de sonsuz. Sadece “Tanrının varlığına inanma karşılığında” sonsuzluk boyunca her istediğinizi elde edeceksiniz. Ya da sadece “Tanrının varlığına inanmama karşılığında” sonsuzluk boyunca ceza ve işkence göreceksiniz. Burada da üç ayrı çıkmazınız mevcut.

1) “İnanma ve inanmama” karşılığında sonsuz mükafat ve sonsuz ceza dengesizliği. Düşünsenize milyonlarca insanı öldürseniz bile, binlerce tecavüzde bulunsanız bile, hırsızlık ve yolsuzluk yapsanız bile, cezanızı çekip sonsuz cennete kavuşacaksınız. Ya da hiçbir öldürme yapmasanız, tecavüz yapmasanız, hırsızlık, yolsuzluk yapmasanız, günah denilen kavramları işlemeseniz bile Cennet yüzü görmeden sonsuza dek ceza ve işkenceye tabi tutulacaksınız. Bu durumun akla, vicdana, adalete uymadığının, dengesizliğin farkında mısınız?

2) Sonsuz cehennem ve sonsuz ceza kavramı, Tanrının sonsuz merhameti ile çelişen bir durumdur.

Kur’an’da Tanrının merhamet ve sonsuz merhamet sahibi olduğuna dair onlarca ayet mevcut. Hem sonsuz ceza verme hem de sonsuz merhamet etme, birbiri ile çelişen iki özelliktir.

3) Sonsuzluk boyunca mükafat ve cezanın monotonluğu ve sıkıcılığı.

Düşünsenize şu dünyada bile aynı iş ve eylemi, zevk ve cezayı üç gün üst üste yaptığımızda bile sıkılıyoruz. Monoton hale geliyor. Her gün baklava, börek yemek, her gün sevişmek, her gün milyonlar kazanmak, her gün gezip tozmak vs. tüm zevkleri tatmak, o zevki elde ettikten sonra değerini yitirmektedir. Monoton hale gelip o eyleme karşı ilgisizlik ve isteksizlik duyulmaktadır. Cazibesini yitirmektedir. Cennet ve cehennemde elde edilecek veya maruz kalınacak sürekli kazanım ve kayıplar da değerini yitirecek ve önemsizleşecektir. SONSUZ CENNETTE ÖLÜMSÜZLÜK, CEHENNEME DÖNÜŞECEKTİR!

Bu da sizlerin altıncı çıkmazınız.

CENNET VE CEHENNEM Mİ ARIYOR ve İSTİYORSUNUZ?
Cennet de Cehennem de gerçekte bu dünyada ve insanın kendi elindedir.
Ne öbür dünya ne de öbür dünyanın Cenneti ve Cehennemi yoktur!
İnsanın Cenneti de Cehennemi de İNSANDIR!
Cennet de Cehennem de yaşadığınız HAYATTIR!
Başarılarınız ve mutluluğunuz Cennetiniz, başarısızlık ve üzüntüleriniz Cehenneminizdir!
Huriler ve Melekler de Nuriler ve Şeytanlar da hayatınızdaki kişilerdir.
Sahip olduğumuz hayatın içi boş ve sınırlıdır.
İstesek de istemesek de o hayatı yaşamak zorundayız.
Bu nedenle hayatın anlamı onun kullanılışında yatar.
Hayatınızı, aklınızı ve vicdanınızı iyi kullanırsanız hayatınız Cennetiniz, kötü kullanırsanız hayatınız Cehenneminiz olur.
Hayatınızı Cennet yapmak için de rehberiniz din ve dogmalar değil AKIL, VİCDAN, BİLİM, ADALET, SEVGİ VE AHLAK OLMALIDIR.

Sağlık, akıl ve sevgi ile kalın.

DİPNOT

CEHENNEMDE EBEDİYEN, SONSUZA DEK KALINACAĞINA DELİL AYETLER


Bakara 39: “İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise ateş halkıdır, onlar ORADA EBEDİ KALACAKLARDIR...”

Bakara 81: “Kötülük işleyip suçu kendisini kuşatmış olanlar, ...ateş ehli ve ORADA EBEDİ KALACAKLARDIR.”

Bakara 217: “Dininden dönen ve kafir olarak ölenler... Onlar cehennemliktir ve ORADA EBEDİ KALIRLAR…”

Bakara 275: “Faiz yiyenler... Kim de FAİZE devam ederse, onlar cehennem ahalisidir, ORADA EBEDİ OLARAK KALACAKLARDIR.”

Nisa 93: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, İÇİNDE EBEDİ KALACAĞI CEHENNEMDİR…”

Nisa 14: “Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu EBEDİ KALACAĞI CEHENNEM ATEŞİNE SOKAR. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.”

Rad 5: “... İşte bunlar Rablerini inkar edenlerdir. İşte onlar boyunlarına demir halkalar vurulanlardır ve işte onlar cehennemliklerdir. ONLAR ORADA EBEDİ KALACAKLARDIR.”

Yunus 52: “Sonra da zulmedenlere, “EBEDİ AZABI TADIN! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz” denilecektir.”

Maide 36, 37: “İNKAR EDENLER... Ateşten çıkmak isterler ama ondan çıkabilecek değillerdir. ONLARA SÜREKLİ BİR AZAP VARDIR.”

Ali İmran 116: “İnkar edenlerin... İşte onlar cehennemliktirler. Onlar ORADA EBEDİ KALACAKLARDIR.”

Tövbe 63: “Allah’a ve resulüne karşı gelenler, İÇİNDE EBEDİ KALACAĞI CEHENNEM ateşinin olduğunu bilmediler mi?”

Tövbe 68: “Allah, erkek ve kadın münafıklara ve kafirlere, İÇİNDE EBEDİ KALMAK üzere cehennem ateşini vadetti. O, onlara yeter. Allah, onlara lanet etmiştir. Onlar için sürekli bir azap vardır.”

Nahl 27, 28, 29: “KAFİRLER... “Haydi, İÇİNDE EBEDİ KALACAĞINIZ CEHENNEMİN kapılarından girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!”

Zümer 71, 72: “KAFİRLER... onlara şöyle denir: “İÇİNDE EBEDİ KALMAK ÜZERE cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların kalacağı yer ne kötüdür!”

Müminun 103: “Kimlerin de tartıları hafif gelirse... ONLAR CEHENNEMDE EBEDİ KALACAKLARDIR.”

Mümin 76: “Onlara, (kafirler) “EBEDİ KALMAK ÜZERE CEHENNEM kapılarından girin.”

Cin 23: “... Kim Allah’a ve resulüne karşı gelirse, şüphesiz onlar için, İÇİNDE EBEDİ KALACAKLARI CEHENNEM ateşi vardır.”

Beyyine 6: “Şüphesiz, inkar eden kitap ehli ile Allah'a ortak koşanlar, içinde EBEDİ KALMAK ÜZERE CEHENNEM ATEŞİNDEDİRLER…”

Al-i İmran 86, 88: “İnandıktan, peygamberin hak olduğuna şehadet ettikten, kendilerine belgeler geldikten sonra İNKAR EDENLER... ONUN İÇİNDE EBEDİ KALACAKLARDIR. Onların azabı hafifletilmez, onlara göz açtırılmaz.”

Mümin 75, 76: “Yeryüzünde haksız yere şımarıp ve böbürlenen ve büyüklenenler içlerinde EBEDİ KALMAK ÜZERE CEHENNEM kapılarından girin.”

Araf 36: “Ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara uymayı kibirlerine yediremeyenler işte onlar CEHENNEMLİKLERDİR ORADA EBEDİ KALACAKLARDIR.”

Enbiya 98, 99: “Allahtan başkasına tapanlar ve taptıkları cehennem yakıtısınız…Onların hepsi ORADA EBEDİ KALACAKLARDIR.”

CENNETTE EBEDİYEN, SONSUZA DEK KALINACAK DİYEN AYETLER

Bakara 25: “İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan CENNETLER olduğunu müjdele ORADA EBEDİ KALACAKLARDIR.”

Bakara 82: “İman edip salih ameller işleyenler ise CENNETLİKLERDİR. ONLAR ORADA EBEDİ KALACAKLARDIR.”

Al-i İmran 15: “… Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, İÇİNDE EBEDİ KALACAKLARI CENNETLER, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır.” Allah, kullarını hakkıyla görendir.”

Al-i İmran 136: “İşte onların mükafatı Rableri tarafından bağışlanma ve içinden ırmaklar akan CENNETLERDİR Kİ ORADA EBEDİ KALACAKLARDIR. ...”

Al-i İmran 198: “… Allah katından bir konaklama yeri olarak, içinde EBEDİ KALACAKLARI, içinden ırmaklar akan CENNETLER vardır.”

Nisa 13: “…Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde EBEDİ KALACAKLARI CENNETLERE SOKAR. İşte bu büyük başarıdır.”

Nisa 57: “İman edip salih ameller işleyenleri ise, içinden ırmaklar akan, içlerinde EBEDİ KALACAKLARI CENNETLERE koyacağız.”

Nisa 122: “İman edip salih ameller işleyenleri de EBEDİ OLARAK KALACAKLARI, içlerinden ırmaklar akan CENNETLERE koyacağız.”

Maide 85: “… Allah onlara, DEVAMLI KALACAKLARI, içinden ırmaklar akan CENNETLERİ mükafat olarak verdi. … ORADA EBEDİ OLARAK KALACAKLARDIR.”

Maide 119: “Allah, şöyle diyecek… Onlara içinden ırmaklar akan, içinde EBEDİ KALACAKLARI CENNETLER VARDIR.”

Araf 42: “İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar CENNETLİKLERDİR. Onlar ORADA EBEDİ KALICIDIRLAR.”

Tövbe 72: “Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, EBEDİ OLARAK KALACAKLARI, içinden ırmaklar akan CENNETLER ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler vadetti. …”

Tövbe 89: “Allah onlara, içinde EBEDİ KALACAKLARI, içinden ırmaklar akan CENNETLER HAZIRLAMIŞTIR. İşte bu büyük başarıdır.”

Tövbe 100: “… Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde EBEDİ KALACAKLARI CENNETLER HAZIRLAMIŞTIR.”

Yunus 26: “... İşte onlar CENNETLİKLERDİR VE ORADA EBEDİ KALACAKLARDIR.”

Hud 23: “İman edip, salih ameller işleyen ve Rablerine gönülden bağlananlara gelince, işte onlar CENNETLİKLERDİR. ONLAR ORADA EBEDİ KALACAKLARDIR.”

Hud 108: “Mutlu olanlara gelince, gökler ve yerler durdukça içinde EBEDİ KALMAK ÜZERE CENNETTEDİRLER. ...”

İbrahim 23: “İnanan ve salih ameller işleyenler, Rablerinin izniyle, EBEDİ KALACAKLARI ve içlerinden ırmaklar akan CENNETLERE sokulacaklardır. ...”

Kehf 107, 108: “Şüphesiz, inanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar için içlerinde EBEDİ KALACAKLARI FİRDEVS CENNETLERİ bir konaktır. Orada EBEDİ OLARAK KALACAKLAR.”

Taha 76 “… işte onlar için en yüksek dereceler, içinden ırmaklar akan, içinde EBEDİYEN KALACAKLARI ADN CENNETLERİ vardır…”

Müminun 10, 11: “Onlar FİRDEVS CENNETLERİNE varis olurlar. Onlar orada EBEDİ KALACAKLARDIR.”

Furkan 15, 16: “De ki: “Bu mu daha hayırlıdır, yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanlara VADEDİLEN EBEDİLİK CENNETİ Mİ?” Orası onlar için bir mükafat ve varılacak bir yerdir. Onlar orada ne isterse var. Hem ORADA EBEDİ KALACAKLAR.”

Furkan 75, 76: “İşte onlar, sabretmelerine karşılık CENNETİN yüksek makamlarıyla mükafatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selamla karşılanacaklardır. Orada EBEDİ KALACAKLARDIR.”

Ankebut 58: “İman edip salih amel işleyenler var ya, onları içinden ırmaklar akan ve içinde EBEDİ KALACAKLARI CENNET köşklerine yerleştireceğiz…”

Lokman 8, 9: “Şüphesiz, iman edip salih amel işleyenler için İÇLERİNDE EBEDİ KALACAKLARI NAİM CENNETLERİ VARDIR. …”

Zuhruf 70, 71: “Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde CENNETE giriniz.” …Siz ORADA EBEDİ OLARAK KALACAKSINIZ.”

Kaf 31, 34: “CENNET, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara uzak olmayacak şekilde yaklaştırılacak…Şimdi selam ve selametle ORAYA GİRİN. İşte SONSUZLUK GÜNÜ budur.”

Hadid 12: “… “Bugün size müjdelenen şey içlerinden ırmaklar akan, EBEDİ OLARAK KALACAĞINIZ CENNETLERDİR.” İşte bu büyük başarıdır.”

Mücadele 22: “… İşte Allah … Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde EBEDİ KALACAKLARI CENNETLERE SOKACAKTIR. …”

Tegabun 9: “… Kim Allah'a inanır ve salih amel işlerse, Allah onun kötülüklerini örter ve onu içinden ırmaklar akan, EBEDİ KALACAKLARI CENNETLERE SOKAR...”

Talak 11: “Kim Allah’a inanır ve salih bir amel işlerse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde EBEDİ KALACAKLARI CENNETLERE SOKAR.”

Beyyine 8: “Rableri katında onların mükafatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde EBEDİ KALACAKLARI ADN CENNETLERİDİR.”

İLAHİ KOMEDYA IŞIĞINDA ÖTEKİ TARAF

Yazan: HERMES Trismegistos


İLAHİ KOMEDYA IŞIĞINDA ÖTEKİ TARAF

İlahi komedya sadece bir edebi eser, dini bir anlatı da değildir. O bir tarih barındırır. Yazan kişinin Dante olması, eseri yazma aşaması, her şey bunu okunası bir eser yapar. Galileo bile Dante'nin cehenemi üstüne dersler vermiştir. Galileo bir bilim adamı, neden bunun üstüne ders versin ki? denebilir fakat Dante cehennemi, cenneti ve arafı dünyanın boyutlarına göre ayarlamıştır. 
İşe Dante'yi anlatmakla başlayalım;

İtalyan dilinin babası olarak kabul edilir ; ünü, İlahi Komedi olarak ünlenen ve evrensel olarak İtalyanca yazılmış en büyük eser ve dünya edebiyatının en büyük şaheserlerinden biri olarak kabul edilen Comedìa'nın babalığından kaynaklanmaktadır.

Yirminci yüzyıldan başlayarak ve yirmi birinci yılın başlarında Dante kitle kültürünün bir parçası haline gelirken çalışmaları ve figürü çizgi roman, manga, video oyunları ve edebiyat dünyasına ilham verdi. Son olarak İtalya'da hükumet ve parlamento tarafından 25 Mart'ın okullarda ve sivil toplumda Dante'ye ibadet günü olduğu ve 2020'den itibaren sözde Dantedì kurulduğu belirlendi.

Dante Alighieri 1265 yılında  Floransa siyasi sahnesine bir ailede doğdu. Dante’nin annesi, doğumundan sadece birkaç yıl sonra öldü ve Dante yaklaşık 12 yaşındayken bir aile arkadaşının kızı Gemma Donati ile evliliği ayarlandı. 1285 civarında çift evlendi ancak Dante, Dante üzerinde büyük bir etkisi olacak ve karakteri Dante’nin İlahi Komedisinin omurgasını oluşturacak olan başka bir kadına, Beatrice Portinari’ye aşıktı.

Dante daha dokuz yaşındayken Beatrice ile tanıştı ve görünüşe göre ilk görüşte aşkı deneyimlemişti. Çift yıllarca birbirini tanıdı ancak Dante’nin Beatrice’e olan sevgisi “nazikti” (buna genellikle uzaktan sevginin ve hayranlık ifadesi denilebilir) ve karşılıksızdı. Beatrice 1290’da beklenmedik bir şekilde öldü ve beş yıl sonra Dante, Beatrice’e trajik sevgisini ayrıntılandıran Vita Nuova’yı (Yeni Yaşam) yayınladı. Dante’nin ilk ayet kitabı olmanın ötesinde Yeni Hayat İtalyanca yazılmış olmasıyla dikkat çeker, zamanın diğer birçok eseri Latince diliyle yazılmıştır.

Beatrice’in ölümü sırasında Dante kendini felsefe ve Floransa siyasi sahnesinin işlenişine dahil etmeye başladı. Floransa o zaman entrika dolu bir şehirdi, hizipler papalık ve imparatorluğu sürekli olarak tartışırdı ve Dante bir dizi önemli kamu görevinde bulunmuştu. Ancak 1302’de, o zamanlar iktidarda olan siyasi grup Kara Guelphs (aralarında Dante’nin karısının uzak bir akrabası olan Corso Donati) tarafından ömür boyu sürgün edildi (Papa ve Floransa siyasetinden sayısız diğer figürler, Dante’nin Inferno’da yarattığı cehennemde bir yer bulur). Dante Floransa’dan kovulmuş olabilir ancak bu onun en verimli sanatsal dönemi haline gelmesinin önünü açmıştı.

Ahiret Yolculuğunun Başlangıcı

Dante ilk olarak yani ilk kantoda karanlık ve sisli bir orman betimler bu düşsel bir ormandır.

1) Yaşam yolumuzun ortasında karanlık bir ormanda buldum kendimi, çünkü doğru yol yitmişti.
4) Ah, içimdeki korkuyu tazeleyen, balta girmemiş o sarp, güçlü ormanı anlatabilmek ne zor!
7) Öyle acı verdi ki, ölüm acısı sanki; ama ben, orada bulduğum iyilikten söz edeceğim, gördüğüm başka şeyleri söyleyeceğim.
10) Oraya nasıl girdiğimi bilemeyeceğim, öyle uykum gelmişti ki, doğru yolu bırakıp gittiğimde.


Yaşam yolumuzun ortası derken İtalyanlar insan ömrünü bir yaya benzetmişlerdir yayın başı çocukluk ortası yetişkinlik yayın eğilmesi de yaşlılıktır insan ömrünün 70 yıl olduğunu söyleyip yaşamın ortasınında 35 yaş olduğuna inanırlar. Dante i1265 doğumudur ilahi komedya ise 1300 yılında paskalyadan önceki Cuma günü Dante'nin yolculuğu başlar. Dante’nin bu tarihi seçmesinin nedeni ise o zamanki papanın o yılı jübile yılı ilan etmesidir. Yani kendisini ziyaret eden herkes sonsuz aftan yararlanıcaktır. Bu dizelere de bakarak karanlık ormanın, günaha batmışlığı simgelediğini söyleyebiliriz.

31) Yokuşun hemen başladığı yerde
bir pars gördüm, yerinde duramıyordu,
kıpır kıpırdı, benek benekti tüyleri;

40) birlikte olduğu yıldızlarla yükselmekteydi;
öyle ki, güzel mevsim ve günün bu saati,
beni iyi şeyler beklemeye yöneltti

43) tüyleri benekli hayvandan;
ama korkmamı önleyemedi
karşıma çıkan bir aslandan.

46) Başı havada, açlıktan kudurmuş gibi
bir aslan, üstüme geliyordu sanki,
öyle ki, havaya bile korku sinmişti.

49) Ve cılızlığı bin bir istek dolu,
çok kişiye neler çektirdiği
besbelli bir kurt, üstelik dişi,

52) görünce beni, kapıldığım korku
öyle kesti ki elimi ayağımı,
kalmadı artık tepeye tırmanma umudu.


Buradaki hayvanlar ayrı günahları simgeler. Dante yürekli biri değildir, zaten bu mahluklar karşısında kim korkmazdı ki?
Dante daha sonra karanlıklar içinde bir silüet görür ona kim olduğunu sorar.

67) Yanıt verdi: “İnsan değilim, bir zamanlar insandım,
anam babam Lombardia’lı,
ikisi de öz be öz Mantova’lı.

70) Oldukça geç geldim dünyaya, Iulius döneminde,
Roma’da yaşadım büyük Augustus yönetiminde
sahte ve yalancı tanrılar döneminde.

73) Şiir yazdım o güzel İlion yandığında,
Ankhises’in doğrucu oğluna
övgüler düzdüm Troya’dan geldiğinde.

76) Peki sen niye sokuyorsun başını derde?


Evet işte başlıyor, bunun kim olduğunu biz ilk bakışta tahmin edemesek bile Dante adeta taptığı büyük ustayı, Vergilius'u tanımazdan gelemezdi, onu görünce gözleri önünde bir ışık parladı. Latin şair Vergilius, Aenaid destanı ile ünlüdür. Ona günümüzün Dantesi de diyebiliriz. Böyle dediğime de aldırmayın, Vergilius'un Aenaid'i hala çok önemli bir eserdir.

Vergilius, Dante'ye hangi yoldan gidip hayvanlardan kurtulacağını ve kendisinin cennetteki Beatris (Beatrice) tarafından alemlerin tanıtılması için yollandığını söyler. Dante o zamanlar aşıkane sevgi duyduğu büyük şairi minnetle takip eder.
Vergilius önderliğinde cehenneme, cennete ve arafa yolculuk yapacaktır. Dante gösterdiği yola sapar ve ahiret yolculuğu başlar.

Cehennem

Dante, Vergilius ile birlikte cehennem kapısına doğru yollanır. Kapıdan içeri girecekleri zaman kapıda bir yazı asılıdır. Dante bunu görünce korkar zira içeri girenler dışarıya bırakılan tüm umutları yazmaktadır. Dante korkar ve Vergilius’un arkasında saklanır. Vergilius ona rehberlik edeceğini, korkmamasını söyler ve cehenneme adım atarlar. Dante'nin cehennemi ters piramit şeklindedir ve dairelere bölünmüştür, bu dairelerde sona yaklaştıkça çekilen işkenceler ve günahların büyüklüğü de artmaktadır.

Dante cehenneminin bir tasviri olan tablo Botticelli tarafından yapılmıştır ve bu huni şekilli yapı en üstten en alta kadar çekilen işkencelerle doludur. Eseri okuyanlar günahlara verilen cezaların gerçekçiliğinden o kadar etkilenirler ki Hristiyan olanlar kiliseye gidip ibadet yapmaya başlar, hatta bunun üzerine söylenmiş bir sözde şöyledir;
“Katolik kilisesi bugünkü nüfuzunu Danteye borçludur”

Dante cezaları o kadar gerçekçi yansıtmış ki bunlara bir örnek vermemek o cezaları çekmememize sebep olur.

CEHENNEM: Burası dokuz kattan oluşur. İyi insanlar Arafa giderler.

1. Kat ( Dürüst dinsizler Limbo denen birinci kata gider, ne ceza vardır ne ödül.)
2. Kat ( Şehvetin pençesine düşen zavallılar )
3. Kat ( Aç gözlüler )
4. Kat ( Savurganlar )
5. Kat (Gazap ve öfke verenler )
6. Kat ( İnançlara karşı gelenler )
7. Kat ( Şiddet kullananlar eziyet edenler )
8. Kat ( Hilekar ve yobazlar )
9. Kat ( Hainler ve iftira atanlar ) Dokuzuncu kata Cocytus denir ve şeytan burada yaşar. En dipteki yer dokuzuncu kattır. Gerek tanrıya, gerek ailesine, gerek ülkesine ihanet edenler buraya gelirler..

Dante’nin Hainleri en sona koymasının bir sebebi de çok sevdiği Floransa'sından sürülmesinde ona ihanet edenlerin parmağı olmasıdır.

Bu katlara dair verilecek ek bir bilgi de cehennemde tarihsel kişiliklerin olmasıdır. Hatta tüm komedya bunun üstüne kuruludur. Örneğin İsa'dan önce yaşamış olanlar Vergilius gibi cehenneme değilde cehennem önüne giderler, ceza çekmezler fakat cennete çıkma hakları da yoktur. Cehennem önünde Aristo, Platon, Homeros ve Ovidius gibi büyük ozanlar da vardır.

Cehennemin başlangıç katlarında ise Muhammed ve Ali gibi İslami kişilikler vardır. Aynı zamanda civarındaki katlara Selahaddin Eyyubi'yi de koymuştur. Onu bir kayanın üzerinde herkesten ayrı bir şekilde eli çenesinde düşünürken betimler.

Dante'nin cehenneminde ayrıca pagan ögeler de vardır. Örneğin cehennemde hangi günahkarın hangi cezayı çekeceğine karar veren, efsanevi Girit kralı Minos'tur. Kafasında boynuzları ve yılan gibi bir kuyruğu vardır. Bunun gibi bir çok öge vardır hatta bir dairede Gorgonlardan Medusa günahkarlara işkence emektedir.

Tabloda, cehennemin en dibinde Lucifer, komedyada geçtiği bir diğer adıyla Dite bulunmaktadır. Şeytan ayaktadır ve muazzam bir büyüklüğe sahiptir. Dante onu şöyle tanımlar: Eski zamanlardaki devler 
avuç içini doldurucak büyüklükteydi, ayrıca 3 başı vardı ve her başıyla bir günahkarı yiyordu.

Bu 3 günahkar ise Sezar ı öldüren Brütüs, Sezar suikastini planlayan Cassius ve tabiî ki en önde, başta İsa'ya ihanet eden İskaryot vardır. Vergilius, Dante'ye cehennemden çıkmanın tek yolunun 
Şeytanın göbek deliğinden yani cehennemin tam merkezinden geçmek olduğunu söyler. Koca şeytanın göbeğine tırmanırlar ve içine girerler. Sonra tekrar yıldızları görüp arafa giderler.

Araf

Araf bölümü cehenneme göre kısadır. Arafta, Dante ve Vergilius koskocaman bir dağ görürler. Araf'a iyiliği kötülüğünden ağır basan insanlar gelir. 
Olan günahlarından da sıyrılıp cennete gidebilmek için Araf dağına tırmanmaları gerekir. Fakat bu olay şöyle işler. Günahkarlar sırayla bir tahtta oturan ve insanları yargılayan yaratığın önüne gelirler. O yaratık hepsinin alnına 7 tane “P” harfi çizer. Bu p harfi Latincede peccatum olan günahın anlamıdır. 7 tane olması ise 7 büyük günahı temsil eder. Kişiler Araf dağına tırmandıkça alınlarındaki p harfi silinir ve Araf'ın sonuna ulaştıklarında cennete giderler. Dante ve Vergilius da böyle yapar ve sağ salim cennete giderler.

Cennet

Cennete gittiğinde Dante yanında Vergilius'u göremez fakat sonra yanına Beatris (Beatrice) gelir ve cennette rehberinin kendisi olduğunu söyler.

Beatrice’e biraz değinmek gerekirse, O, Dante'nin çok sevip asla ulaşamadığı sevgilisidir. Beatrice başka bir adamla evlenir fakat erken yaşta ölür. Dante ona aşkını yeni hayat kitabında bir insan olarak ilahi komedyada ise kendisine eşlik edecek bir melek olarak canlandırır.

Araf’ın tepesinde Vergilius yerini Beatrice’ye bırakır. Cennet boyunca Dante’ye Beatrice rehberlik eder. Dante’nin 14 Nisan Perşembe sabahı başlayan Cennet yolculuğu, aynı gün öğleden sonra Tanrı’nın ışığına ulaşmasıyla noktalanır. Dante cennet planını hazırlarken Ptolemaios (Batlamyus) sisteminden yararlanmıştır. Dante’nin Cennet’ine göre Dünya evrenin merkezindedir ve sabit bir cisimdir. Kürenin çevresinde yedi gezegen dönmektedir: Bunlar sırasıyla Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn'dür.

Bu gezegenler yedi gök içerisinde bulunmakta, bunlardan sonra iki kat daha yer almaktadır. Sekizinci katta Dönmeyen Yıldızlar, dokuzuncu katta gezegenlerin dönmesini sağlayan İlk Devindirici vardır. Ari ışıktan oluşan, maddeden arınmış onuncu ve en yüksek kat ise, kutlu ruhlar ile Tanrı’nın katıdır (Arş-ı Ala). Burada Meryem ve Beatrice gibi Tanrı’nın sevgili kulları kutsal bir gül oluşturur.

Çünkü isteğine yaklaştıkça akıl yetimiz,
öyle derinliklere dalar ki,
izleyemez olur onu belleğimiz
(Cennet, 7)

Dante her şeyden önce büyük bir şairdir. Ona tüm zamanların en büyük şairi bile desek abartmış olmayız. Bu eser belki Hristiyan-pagan karmasıdır fakat bu onun büyüklüğünden bir şey eksiltmez. İlahi komedya kurmaca olsa da realistliğiyle ahirete ilişkin büyük ölçüde ışık tutar. Dünyanın hangi köşesinde olup hangi dinden olduğumuz önemli değildir. Bu eseri okumak için önemli olan büyük şairi anlamaktır.

T.S Eliot un şu sözü ile bitirmek isterim;
“Dante ve Shakespeare dünyayı aralarında paylaşırlar bu iki isme eklenebilecek 3. bir isim yoktur.”

DUYUSAL TANRI

Yazan: Gerçeği Arayan Adam
GAA, din, islamiyet, Duyusal tanrı, Yarattıklarına dokunamayan tanrı, Tanrı felsefesi, Cenet cehennem, İlgisiz tanrı, İnsanoğlu, İnsan ve tanrı, Ahiret, Allah var mı?,

YARATTIKLARINA DOKUNAMAYAN TANRI


Ey tanrım, sana bakıyorum, seni arıyorum. Doğduğumda kulağıma senin adın okundu, 34 yaşındayım, günde beş vakitte adın okundu minarelerden. Yıllardır sana beş vakit ve daha fazlalarıyla ibadet ettim, ne kaybettiysem senden istedim, neye ulaşmak istediysem sana müracaat ettim. Hayatımızın her yerinde ama her yerinde sen varsın. senin adının geçmediği bir saat bile yok. öyle ki Neredeyse senin yasakladığın günahlara bile senin adını anarak başlayacağız. Şaşırdığında Allah Allah... diyen, üzüldüğünde iç çekerken Allahhhh.... diyen , sevindiğinde yerinden fırlarken Allahhh... diyen. Yemeğe başlarken, her işe başlarken bismillah diyen, bir işe niyetlendiğinde biiznillah diyen , överken maşallah diyen, isterken inşallah diyen bir toplumda yaşıyoruz. İsimlerimiz Abdullah, esadullah, ubeydullah, emrullah, seyfullah...

Sanki etrafta olan her şeyin ve herkesin %49 u sensin gibi. Sanki hayatlarımızı, bedenlerimizi ve bütün her şeyi çevrelemiş gibisin. Ama öyle olmadığını sende biliyorsun değil mi? Yapma; ezel ve ebed olan sonsuz ilminle zaten her şeyi biliyorsun değil mi? Sahi hoşlanıyor musun yaşamlarımızdan? ,sana karşı duyduğumuz iki yüzlü ve sahte saygı senin takdirini kazanıyor mu?. Azap ayetlerin karşısında titreyerek sana yönelişlerimiz ve diz çöküşlerimiz, sahte ve menfaat kokan sevgilerimiz hoşuna gidiyor mu? seni tatmin edebiliyor muyuz ibadetlerimizle? Tamam tamam bize ve ibadetlerimize ihtiyacının olmadığını söyledin bunu biliyoruz, bizi eğlence için de yaratmadığını biliyoruz, bizi ne için yarattığını hala tam olarak çözemesekte ( İbadet etmek için yaratıldığımızı düşünenler burada yazıyı kapatabilirler. ) buradayız işte öylece. Lanet olası üç boyutlu bir gerçeklikte neye inanacağımızı bilmeden, gözümüzle göremediğimiz virüsler tarafından bile öldürülerek, canlıların birbirlerini canlı canlı yiyerek tükettiği muhteşem nizama sahip evreninde senin RAHMAN ve RAHİM isimlerinin gölgesinde senden gelen acı ve elemlere, bela ve musibetlere yine sana sığınarak ve rahmetinden bir parça umarak yaşıyoruz.

Bizi ne kadar sevdiğini , bize ne kadar değer verdiğini evreni bizim için yaratmandan anlıyoruz. Her ne kadar diğer hayvanlar kadar bile fiziksel dayanıklılıkta olmasak ve sadece beynimizin büyük olması nedeniyle ve kurnazlıkla hakimiyeti ele almış gibi görünsek de, evrim teorisini ısrarla reddediyor ve senin adem babamız ile Havva annemizi gökten yere tek parça ve imtihana hazır halde indirdiğine inanıyoruz. öyle olmasa , bizi sevmesen cennetten de kovmazdın babamızı, yasak elmayı da yaratmaz ve Havva'nın aklına düşürmezdin o meyveyi değil mi? Hele hele şeytanı serbest bırakıp cennetine girmesine ( Bu nasıl kovulmaksa ) izin vererek babamızı ve anamızı yanıltmasına izin vermen ve bizimkileri dünya gezegenine paket etmenden de bizi sevdiğin anlaşılıyor. Ayrıca bizimkileri paket etmesen bizim için yaratılmış gezegen boş kalacaktı nihayetinde. Burası bizim için yaratıldı nede olsa.

Kitaplarında açık ve net bir şekilde söylediğin üzere görebiliyor, ve işitebiliyorsun, çok yeteneklisin ama bir şeyleri tatmıyor ve koklamıyorsun, bu kavramları sen yaratsan da bunları yapmaman ilgimi çekmedi değil ! Doğru; acıkmıyor oluşun ve bizler gibi bir burnunun olmaması senin bunları yapmana engel oluyor gerçi. yarattıklarını tadan ve koklayan bir tanrı düşünülemez değil mi? ( Yunan tanrıları yarattıkları kadınlarla yatabiliyorlar bile ) bunlar sana yakışmayan sıfatlamalar olur. Ha birde dokunmuyorsun, çünkü kimse seni göremiyor, sana yaklaşamıyor, sen bakışıyla dağları eriten yüce tanrımızsın, Dokunmak temas etmek anlamına geleceğinden seni bir et yada bir metal vs bedene mahkum edeceğinden dokunamıyorsun da. Ama sen bizdeki duyguların en üst düzeydeki temsili olarak bizim tasavvur ettiğimiz bir varlık olamayacağına göre ( Haşa ) bizler senin duygularını ve özelliklerini minimal düzeyde temsil eden programcıkların / Yaratıkların olabiliriz ancak. o nedenle şu anda 33 adete çıktığı konusunda rivayetler bulunan duyu organlarından bir çoğunun sende bulunmaması ve bunları sana yakıştıramıyor oluşumuz bende ironi oluşturuyor. Bizden daha az duyu organın yada yöntemin olması çok kötü bence, mesele elmanın , etin, ve nikotinin tadını hiç alamayacak olmak ve sevdiğin bizlere bile dokunamayacak olmak sence de çok sıkıcı ve üzücü değil mi?

Sahi etrafıma bakıyorum da senin kuralların, özelliklerin ve isimlerin kadar çok değişen başka bir kavram bulamıyorum. Herkes keyfine göre sana şekil veriyor, bazı kitapları sana atfediyorlar ( Hepsi birbirini yalancılıkla suçladığı için mutlaka biri dışında diğerlerinin senin olmaması gerekiyor ), sana isimler ( Allah'ın isimleri ) veriyorlar, bazıları bu isimlerden bazılarının isim değilde senin sıfatın olduğunu söylüyor. Kimileri senin her yerde olduğunu, kimileri de sadece gökte olduğunu söylüyor, ilmin ve bilginle ilgili bile kavram ve kafa karışıklığı devam ediyor bir kısım zevat haşa ! senin geleceği bilmediğini söylerken bir kısmı ise ilminin sonsuz olduğunu ve her şeyi zaten bildiğini söylüyorlar ( Bunu bile ). senin özelliklerin kadar hızlı değişen, birbiriyle çelişen ve çeşitli başka bir kavram var mı bilemiyorum gerçekten. Bize ( insanlığa ) bir dur demelisin bence. Kameralar karşısında senin gibi yüce bir varlık hakkında ileri geri konuşuyorlar. Klavye kahramanları var iki kelimeyi bir araya getirip konuşamayan , senin hakkında hakaret vari şeyler yazıyorlar. üstelik bunlar senin kozmosunda, senin galaksinde, senin güneşinin etrafındaki dünyada oluyor, üstelik bu kişileri sen razzak isminle rızıklandırıyorsun, etleri kemikleri bile senin. Bu küstahlığa bir dur demelisin tanrım.

Bu olanlara eğer indirdiğin dinlerle dur dediğini ve bizlere müdahale ettiğini söylersen maalesef kitaplarını koruyamayacak kadar beceriksiz olduğumuzu yada art niyetle tahrif ettiğimizi hatırlatmak isterim. Bu arada bizimle son konuşmandan bu yana 1400 yıl geçmiş olduğunu hatırlatır ve fil zekasına sahip olmadığımızı, unutkan ve savurgan varlıklar olduğumuzu ve kendini unutturman yada yeteri kadar açıklamamış olman nedeniyle yeniden çizmek zorunda kaldığımızı hatırlatırım. bizi arada konuşup ( en az 600 yıl gibi uzun bir ara ) sonra ortadan kaybolarak ( hiç görünmediğini hatırlatırım ) yönetebileceğin varlıklar olarak algılamış olman bir yanılgı bence. sence de öyle değil mi ? bir baksana dünyaya ne haldeyiz. senden yüzlerce ürettik . Ben bir yaratılmış olarak bunun yanılgı olduğunu çözmüşsem yaratan olarak senin bu hatayı yapmış olmanın paradoksunu sana havale etmeden kendim çözeceğim, zira sana güvenmemeye başlıyorum. Bizi yaratacak kadar kabiliyetli olman ama Her gönderdiğin dinini tahrif edip peygamberlerini ya testere ile kesip ya da çarmıha germemize, en iyi ihtimalle onları reddederek yalnız bırakmamıza rağmen üst üste 124000 peygamber göndermiş olmanın çelişkisini kendime bile açıklayamıyorum. Olmuyorsa olmuyordur değil mi? Ne yöntem değiştirdin, nede iletişim şeklini. Neredeyse bu ulu peygamberlerin senin adına yalan söylediğine kanaat edeceğim.

Korktuğumda kime sığınmak istediğimi düşündüm; elbette korktuğum her şeyden daha güçlü ve beni koruyacak olana, Bir şeyleri başaramadığımda benden çok daha güçlü ve yetenekli biri olsun istedim bir şeyler isteyebileceğim. Çalışarak kazanamadıklarımı birinden istesem ve bana verse ne güzel olurdu. üstelik zaten benim olanları da o vermişti. Gök yüzüne baktım, dünyaya baktım her şey çok güzel ve sistemliydi, muhteşem nizam ve düzen vardı. kaosu ancak biri bitirmiş olmalıydı. her şeyi biri yapmış olmalıydı, yoksa nasıl olabilirdi ki? Bu her şeyi yapan tek kişi olmalıydı, yoksa yine kaos çıkar ve kavga ederlerdi, biz öyle yapıyorduk çünkü. yunan tanrıları falan da kavga ettiğine göre tanrılarda kavga edebilirlerdi, güç yarışı falan olabilirdi aralarında. Engelleyemediğim ve içimi titreten , beni yaralayan ve öldüren doğa olaylarını Elbette bu büyük hadiseleri yapabilecek kadar güçlü biri yapabilirdi. Zira ben yapmadan yemek pişmiyorsa, ben yorulmadan ürünler toplanmıyorsa, o halde bu olayları da biri yapmalıydı

Var olmalıydı o , çünkü yok olması kötüydü, olması olmamasından iyiydi, olmayan şeyin bize faydası yoktu. hayatımızda bazı şeyler var oluyorlardı ama sonra yok oluyorlardı, üzülüyorduk ,en iyisi hiç yok olmayan bir şey olmalıydı, yoksa yaratamazdı her zaman. o da yok olurdu yoksa. o nedenle ölümsüz ve çok güçlü biri olmak zorundaydı, her şeyi o yapmış olmalıydı. seni bulmamız ve şekillendirmemiz biraz zaman aldı

Düşündüm de hep eksikliklerimizden ve ihtiyaçlarımızdan türetilmiş bir tanrıya inandığımızı keşfettim. Mesela zaten her şeyi yapabilseydim senden hiçbir şey istemezdim. Her şeyim olsaydı sana muhtaç olmazdım değil mi? Ölmeseydim de diz çöküp senden ölümsüzlük dilenmezdim değil mi? Tıpkı Bizi cehennemle tehdit edip cezalandıracağını söylemediğinde ve Cennetteki rüşvet tekliflerini bize sunmadığında sana ibadet etmeyeceğimiz gibi. Ne zor tanrı olmak, vermeden almak sana bile mahsus değilmiş bunu anladık. Her şeyin senin olmasına ( Mülk Allah'ındır ) rağmen tehdit etmeden yada rüşvet teklif etmeden sevilememek ne acı. Sırf seni sen olduğun için beklentisiz ( Fenafillah ) seven bulamamak ne kötü. Cennet karşılığında canlarımızı ve mallarımızı satın aldığını vaaz etmen, ama karşılıksız alamaman ne kötü ! Üstelik zaten seninken...

Sahi gerçekten var mısın, orada mısın, Tanrım seni arıyorum, sana hiç düşünmeden koyun misali ibadet eden ve onlarca ayrı dine mensup soru sarma organları körelmiş ruhların arasından sıyrıldım ve çıktım. Onlara göre kafir oldum, olmazdı, öyle sorular sordum ki imanım elden gitmişti. ama bence sen kızmadın bana. Onların yalancı tanrıları ise deliye döndü aslında tanrı olmadıklarını keşfettiğim için. Muhtemelen kulları akıllarını çelmeyeyim diye benimle konuşmayacaklar. Seni bilimle, fenle, felsefeyle arıyorum. sana ait olduğu söylenen kitapları okuyorum sana yakıştıramıyorum, Ne sana zalimliği ve beceriksizliği yakıştırabildim nede peygamberine pedofiliyi, ayrıca rüşvet tekliflerini alenen yaparak bizden mallarımızı ve canlarımızı isteyip durman beni iyice soğuttu. Sahi senin katında dünya paraları geçiyor mu ki? Yoksa seni bahane edip , senin adına seni kullananlar bizden para istiyor olmasın. O paralar senin yolunda harcanmıyor olmasın yoksa?

Bize kaldıramayacağımız yük yüklemez, bizi algılayamadığız şeylerle imtihan etmezsin değil mi? Sana dokunamıyoruz, Seni göremiyoruz, Sesini işitemiyoruz, Kokun yok, Tadını bilmiyoruz.... Tanrım Bizimle hiç konuşmadın ki, en son ciddiye alınacak birilerinin seninle konuştuğunu söylemesinin üzerinden 1400 yıl geçti. Bulunan insan kemikleri 300.000 yıl yaşındayken Tevratın insanlık tarihi limiti 6000 yılda kaldı. Bizi seni bulamamakla, sana inanmamakla, seni kabullenmemekle imtihan etmen mümkün değil. zira duyularımıza hitap etmiyorsun. Varsan da bizim tarafımızdan bulunmak senin için çok önemli olmayabilir. bizimle hiç ilgilenmiyor da olabilirsin.

Biz kulların bir yer ve bir zaman olmadan bir ŞEY hayal edemiyoruz. zamana ve mekana bağlıyız, üst üste binen plank zamanları içerisinde ileri yönlü hareket ediyoruz ve kütlesi olan bir evrende yaşıyoruz. Ona dokunuyoruz ve var olduğunu anlıyoruz. Ayaklarımızın basmadığı bir yer bizim için yok hükmünde, dokunamadıklarımız da öyle. Varlık aleminde bir şeyin var olduğunu iddia edeceğimiz ZAMAN onu ne ZAMAN gördüğümüzü, ve ona ne ZAMAN dokunduğumuzu söylememiz gerekiyor, ZAMAN vermeden ve ZAMANını bilmeden bir şeyi kabul edemiyoruz, evrenimiz bile o nedenle Yükseklik, genişlik, derinlik ve birde ZAMAN boyutundan oluşuyor.

Ama sen zamandan ve mekandan münezzehsin, dokunulamayan, kütlesiz, zamansız,mekansız,öncesiz,sonrasız bir varlıksın. Aslında sen zaten denetim ve tespit alanımızdan çok uzaklardasın, ne ispatlanabilir nede yalanlanabilirsin, kendi kendini çürüten tezlerle, içine çöken varsayımlarla dolusun,

Her şeyi yoktan var etmenle aslında her şeyin yoktan var olabileceğini ispatlayansın, Zamansız ve mekansız olman gerekirken sirius yıldızında oturan / arşına ( sekiz melek tarafından tutulan , su üzerinde olan ve etrafı koruyucu meleklerle çevrili, tanrının yaratmış olduğu alemi izlediği ve denetlediği kutsal mekan ) kurulan bir Tanrısın. bunların ancak zaman ve mekan kavramları içinde gerçekleşebileceğini biliyorsun değil mi? Her şeyi yaratabilen ve yarattıklarına verdiği kadar bile duyu organı olmayansın, tadamayan, koklayamayan, dokunamayansın.

Senin kutsal yazıtlarda anlatıldığı gibi bencil ,egoist, kibirli ve aynı zamanda da beceriksiz olamayacağını anlamaya ve anlatmaya ciddi zaman harcıyorum , Ama beni diğer olmayan tanrılara inanan ve o tanrılara artık inanmıyorum diye beni kafir ilan eden mümin kullarınla bir tutarsan bozuşuruz. Hele aşağı tutarsan külahları değişiriz, Bana, seni aradığım yoldaki hatalarım nedeniyle kızarsan bu sana yakışmaz. Zaten Senin benimle bile ilgilendiğini zannetmiyorum, bizimle hiç ilgilenmedin, varlığımızdan haberin varsa eğer bize gülüyor olabilirsin. Ama eğer gerçekse mahkeme-i kübrada artık bizi öyle kem küm ile kandırıp, biraz yüksek sesle kızıp cehennme gönderemeyeceksin, adem ile havva değiliz artık. Bizim yeteri kadar evrimleşmemize ve gelişmemize izin verdiğin için senin bile cevap veremeyeceğin sorularla dolu olarak geleceğiz, İsimlerindeki ve sıfatlarındaki çelişkilerden başlayıp, duyusuz ve yeteneksiz oluşuna, oradan duygusuz ve sosyopat oluşuna , bütün kötülüğü aslında senin yaratmış oluşuna, zalimliğine değinecek ve seni bütün o yarattığın alemdeki diğer melekler ve bilinçli varlıklar huzurunda rezil edeceğiz. Kimsenin duymasına gerek yok, bizi yok etsen bile fark etmez, biz artık biliyoruz, biz biliyorsak evren artık biliyor demektir, o nedenle bence bizim canımızı acıtmayı düşünme, hele bunu sonsuza kadar yapmayı hiç aklından geçirme. Tanrım bu nasıl bir duygu, Senin içi boş bir balondan ibaret olduğunu artık öğrenen sümüklü, isyankar, küstah, ( tıpkı senin gibi ) yaratıklara sahip olmak. Artık çıplak olduğunu haykırıyor herkes, deli gibi çalışıyoruz, dini okullarda değil ama laboratuvarlarda. Gerçek seni bulma yolunda.

Tamam tamam aslında amacımız seni bulmak değil, bu kusurlu sistemi nasıl tasarladın ve nasıl düzeltebiliriz diye bakınıyoruz öyle. Bizi çabuk ölen ve kısacık bir zaman aralığında hayatta kalabilen bir varlık olarak tasarladığın için kendimizi zaman ve mekan sarmallarının dışına nasıl taşıyacağımızla ilgili küçük araştırmalar yapıyor ve Bilincimizi ( Ruh ) bu çabuk yorulan, hastalanan ve ölen kusurlu et bedenden nasıl ayırırız diye araştırıyoruz. Zaman kazanmaya ve Higgs bozonunu bulmaya çalışıyor ve bu yoktan var etme sihirbazlığını nasıl yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Başarırsak belki soyumuza çektirdiğin bütün acıları ve zulümleri bir kenara bırakır, seni affeder ve kendi varlık sistemimizi kurabiliriz . Başaramazsak ve bizim soyumuza yeterli süreyi tanımadan kıyameti kopartacak ve mahkeme-i kübrayı toplayacak olursan seni bitiririz. Bir kere cehennemde yanan kullarının '' keşke toprak olsaydık '' diyeceklerini ama olamayacaklarını, onları sonsuza ( ebedi ) kadar yakacağını söylediğin için bizim ölümsüz olduğumuz gerçeğini ağzından kaçırmış bulunuyorsun, ah evet artık kendi içine çöken sisteminin tadını çıkarmalısın. Cehennemde sonsuza kadar bütün varlık alemine ve sana sonsuz kez üzeri sonsuz kadar lanet eden, küfür eden, senden nefret eden, toprak olmayı, yok olmayı isteyen, seni ve evrenini istemeyen , her şeyden seni sorumlu tutan, bencil ,egoist, zalim, kibirli, iki yüzlü, beceriksiz olduğunu haykıran milyarlarca insan kulların olacak.... bu çığlıkları sonsuza kadar dinleyecek olmak nasıl bir duygu, ne kazanacaksın bu işten, ne yapacaksın cehennemlik kullarınla sonsuza kadar, sahi şimdi yarattın, imtihan ettin ve sistemi topladın, bizi seni hissedemediğimiz ve sana inanmadığımızı için sonsuza kadar yakıyorsun. Aaaaaaa..... Ahhhh..... Aaaaaaa, vs. vs. vs... Kazanın başına gelip gelip gidiyorsun, bir gün iki gün üç gün, bir yıl, bin yıl, bir milyon yıl, bir trilyon tanrı yılı, ....... bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor... Çığlıklar ve çığlıklar... bitmiyorlar. Zebaniler ilk isyan eden gurup olabilir, Melekler bile tanrım artık yeter, durdur şu vahşeti diyebilirler, Cennetlik kulların bile pedofiliye bir ara verip onlara verdiğin göğüsleri yeni tomurcuklanmış bakire hurilerin üzerinden kalkıp , bıyıkları yeni terlemiş yağız delikanlıların ( oğlan ! ) tuttukları şarap kadehinden bir yudum aldıktan sonra artık bu çığlıklar eşliğinde güzel sevişemiyoruz , yeteeerrrrr diye isyan edebilirler, yada senin kadar zalim değillerse bize merhamet edebilirler.

Kendine dikkat etmelisin, bize kabir meleklerini göndermeden önce bir daha düşün bence, İlk soru olan ''Rabbin kim?'' sorusuna öyle cevaplar veririz ki, özgür iradeye sahip olmayan ve kalpleri hep iyiliği emreden meleklerin bile kafir olabilirler ! Ah tanrım seni hep en son kitabınla eleştirdiğimin farkındayım, aslında bu kitabı senin göndermediğini biliyorum ama 32 yılımı bu kitapta yazan ve olmayan bir tanrıya ibadet ederek geçirdim, etrafım bu insanlarla dolu, kızgınım kendime ve her şeye , zaten sen herşeyi biliyorsun ama onlarda belki anlarlar diye bu minvalde gidiyorum, Avrupa'da olsam İncil üzerinden, İsrail'de olsam Tevrat üzerinden giderdim.

Haşa seni yargılamam , Seni kötülemem, saygısızlık bile yapmam, seni sevmem bile, sana tapmam,sana minnet duymam, itaat de etmem isyan da... Zira yoksun ortada, duyu organlarıma hitap etmiyorsun, ben senin için yok hükmündeysem, seni bulma eylemim senin için değersizse , acılarım ve ölümüm önemsizse sende benim için önemsizsin. Ha varsın ha yoksun, bir varsın bir yoksun, kah varsın kah yoksun, belki varsın belki yoksun, bir ihtimal olabilirsin, şöyle de olabilirsin, böylede olabilirsin, sonlu da olabilirsin sonsuz da olabilirsin, bizimle konuşuyor olabilirsin konuşmuyor yada hiç konuşmamış da olabilirsin, en kötüsü hiç ama hiç konuşmayacak da olabilirsin, bizi gerizekalı buluyor olabilirsin, senin için bir pire, asalak bir yaşam formu olabiliriz, esfel-i safilin de olabiliriz, eşreful halikin de olabiliriz, senin kulların / yaratıkların da olmayabiliriz, kullarının kullarının kullarının bilgisayar ortamında geliştirdiği bir Yaratma oyununda bir bit'lik değerimiz olabilir, smilasyon olabiliriz, gelişmiş bir uygarlığın başarısız bir tanrıcılık ve yaratma eyleminin sonucu bile olabiliriz, hasılı o kadar çok ihtimal var ki seninle ilgili, ben değilde senin seçmeni istiyorum artık. Kararını vermeli ve ne olduğunu söylemelisin. en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir, kurtar kendini şu belirsizlikten, yapma sen tanrısın dostum lütfen bizi bu kadar seçenek arasında bırakma, kararını ver ve gel, söz veriyorum bu küstah cümleleri bir daha kullanmam ve özür dilerim senden, ama sıkıldım artık ben gidiyorum. Hesap sormaya hakkın olmadığı için de sana bile haber vermeden.....

BİR DİNSİZİN ÖTE ALEMİ

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Öte alem, Ahiret, Bir dinsizin öte alemi, Dinsizlere göre ölümden sonra, Ölümden sonrası, Öte hayat, Başka hayatlar var mı?, Öldükten sonra, Ahiret inancı,

BİR DİNSİZİN ÖTE ÂLEMİ


Öte âlemde ne var? Gidip de dönebilenler olmuşsa, deneyimlerini paylaşmalarını isterdim.
Öte alemle ilgili merakım depreştiği zaman, dindar olduğum yıllar  aklıma geliyor. Bu tür sorular, sorudan bile sayılmazdı. Cevabı hazırdı çünkü. Uymamız gereken emirler vardı. O emirlere uyunca cennete gidecektik, uymayınca, Allah’a karşı gelince cehenneme gidecektik.  1400 yıl önce yazılmış olan bu bilgiyi, öte âleme ilişkin gerçek ve değişmez bir bilgi kabul edip uyuyorduk. Sonra bir gün “din” denilen sis perdesi kalktı gözlerimin önünden. Ben de aniden ayağa kalkmak ihtiyacı hissettim, uyandım galiba. Hayata, insana, dünyaya bakış açım yerle bir oldu. Onları yeniden inşa etmeye başladım ve ardından her şey yeniden farklı bir şekilde anlam kazanmaya başladı. Sorularım değişti, çeşitlendi  fakat her şeyin cevabı yok.  Merak ettiğim her şeyin cevabı şakkadanak olsaydı daha mı iyi olurdu? Yine uyumaya devam mı ederdim yoksa? Burnumuzun ucunda duran kara deliklerin, devasa yıldız sistemlerinin  her türlü resmini çekip, yayınlıyoruz ama ne oldukları hakkında halen bilim adamları kesin şeyler söyleyemiyorlar.  Devasa merceklerle  gördüğümüz yapılar hakkında bile kesin bilgilere sahip değilken  Yaratıcı, öte alemle ilgili bilgileri şakır şakır yazacak, altın tepsiye koyacak, biz de bakıp, “oh bilgi sahibi oldum, öğrendim” deyip  uyumaya devam edeceğiz.  Bu zihniyet, öte aleme yani ölüm ötesine yönelik araştırmalar yapar mı, kılını kıpırdatır mı? İçinde bulunduğumuz kâinat, uykuda mı? Sabit duran taşların içindeki atomlar bile hareket halinde iken biz, “hooop” kucağımıza inen hazır bilgilerle uyuyarak mı geçireceğiz bu yaşantımızı?

İnsanoğlunun hayatına kattığı her yeniliği bir gözden geçirin. Geçmişe gidin. Tarıma nasıl başlandı? Topluluk olma fikri bir dini inançla mı geldi yoksa uzuuuun seneler boyunca oluşan bir bilinçle yavaş yavaş beynini geliştiren insanın azmi ile mi gerçekleşti?  Hayatımızın içine insanlık tarafından katılan her türlü yeniliği bir gözden geçirin. Bana bir din söyleyin ve o dinin bir ayetini okuyun ve deyin ki “insanlık, bu dinin kitabını okudu, falanca ayeti inceledi ardından o ayete dayanarak ya da o ayetten ipucu alarak şu icadı gerçekleştirdi ya da insan hayatının içine dinin emrettiği şu yeniliği kattı ve o yenilik de insanlığın şu bakımdan gelişmesini sağladı”. İnsanlığın hayatında şu an hangi yenilikler yaşanıyorsa, hepsi de insanların kendi çabası, kendi gayreti ve kendi azmi ve mücadelesi sonucu elde edildi. Şu durumda dinlerin yapabildiği tek şey, ama tek şey ise, insanoğlunun zekâ ve azmi ile geliştirip hayatın içine soktuğu yeniliklere kendini  adapte edebilmek için çaba sarf etmek. “Hey durun!, her ne kadar ben geçmişin emirleri ve geçmişin kafa yapısı  ile sizlere  yön ve akıl vermeye çalışsam da,  uyum sağlayabilirim, uyumlu olmak için çaba sarf ediyorum, beni güncellemeye çalışan müdavimlerim var, yeter ki beni terk etmeyin, tarih sayfalarında beni bir başıma bırakmayın.”

Edison, “ampül mü icat edeyim yoksa farklı bir şey mi icat edeyim? Bunu icat ederken neler yapabilirim?” Sorularının cevabını dini kitaplardan okumadı. Öte aleme ve öte boyutlara ilişkin olabilecek bütün soruların cevabını da günü geldiğinde ve o teknolojiye, o bilimsel düzeye  ulaşıldığında insanoğlu, yine kendi azmi, enerjisi, bilgisi  ve çabasıyla ulaşacaktır. O günler gelinceye kadar şimdilik tahminde bulunmaktan başka çare yok.

Yaşamsal fonksiyonlarımız ömrünü tamamlayıp bedenimiz  toprağın altına girdikten bir süre sonra kemiklerimiz ve saçlarımız haricindeki her yerimiz çürümeye başlayacak. “Aslında hiçbir şey ölmez, yok olmaz sadece form değiştirir” sözü doğru fakat çürümeye yüz tutan ve toprağa karışan atomlarımız, kemiklerimize, saçlarımıza bürünüp tekrar ayağa kalkamayacak. Yine de kemiklerimiz ve saçlarımız gibi çürümeyecek olan bir uzvumuz daha var ki O’da, biz hayatta iken etimizle, kanımızla çalışan beynimizin ürettiği düşünceler bütününün oluşturduğu enerji alanı. Beynin biriktirdiği düşünce bütünü ve öte alemle ilgili bağlantısı olasılığını ilk kez, Ahmed Hulusi isimli bir Kur’an yorumcusundan dinlemiştim. Hatta bu kişi bir ara sosyetemizde ilgi odağı olmuştu. Ahmed bey, dindar bir Müslüman  olduğu için bilimsel temele dayandırdığı  bu teorisini, İslâm inancının öte alemle ilgili her aşamasına uydurabilmek için çaba harcamış.  Bu yönüyle, bu teorinin her aşamasına  katılmasam bile beynimizin ürettiği enerji alanının, insan gözü ile değil, özel donanımlı cihazlar sayesinde görülmesi, elle tutulabilir ve çürür  bir yapıda olmaması ve bana göre bu olasılığa alternatif başka bir teorinin olmaması, düşüncelerime dikkat etmem noktasında beni uyarıyor. Eğer gerçekten öte alemde böyle bir durum yaşanacaksa yani, sadece dünya hayatı içinde yaşarken, yaşadığımız her anın ve inancın bilgisi, hayallerimiz, bilgi birikimlerimiz ve bunların her birinin oluşturduğu enerji bütünü, biz öldükten sonra, o enerjiye  karşılık gelecek farklı boyutta varlığını devam ettirecekse eğer, aklımızdan geçirdiğimiz her düşünceye, hayale dikkat etmek gereği çıkıyor ortaya. Dini inançlar da buna dahildir. İnsan beyni henüz tam olarak çözülememiş olsa bile, alışkanlıkların, inanmışlıkların, önyargıların  ve telkinlerin depolandığı bilinçaltımızın bedenimizi ve kişisel olarak ve davranışsal olarak bizi otomatikman yönlendirdiği,  bilimsel bir gerçeklik zaten.  Bu sebeple, bu teoriyi  yıllar  sonra tekrar yoğun olarak akıl süzgecimden geçirmeye başladığım bir dönemde, tesadüfi olarak İslâm dininden çıkmamın ardından, kafamda otomatikman cehennem ateşi inancını yok ettim. Düşünsenize, eğer bu teori gerçekse ve siz dini inanç gereği sırf ibadetlerinizi yani tapınma görevlerinizi yapmadınız diye öte alemde uzun süre cehennem ateşinde yanacağınızı ve hatta dindar biri bile olsanız “her insan cehennem ateşinden bir kez geçecek” inancı ile öldükten sonra öte alemde bilinçaltı düşünce kalıbınızın sizin için hazırladığı hayali bir cehennem ateşinde gerçekten de bir süre ya da uzun süre yandığınızı görüp bunun acısını hissettikten  sonra yine bilinçaltınıza aşıladığınız cennete girdiğinizi görmeniz muhtemeldir. Hatta cehennemin yanından bile geçmeden ölür ölmez hemen cennete gireceğinize inanmış iseniz, ölümünüzün ardından sizi tıpkı hayalinizdeki gibi bir cennet karşılayabilir.  Ahmed beyin öte alemde cehennemi yaşamakla ilgili teorisi çok farklı fakat insan beyni, şartlanmaya ve bu şartlanmışlığı hem rüyalarında hem de fiili olarak yaşayabilecek bir özellikte ise, cehennem inancına dayalı bir şartlanmışlık öte alemde, inanan insanları neden karşılamasın?  Bir insanı belirli bir süre hipnotize edin ve o kişiyi cehennem ateşinde yanmakta olduğuna ikna edin. Bir süre sonra o kişi, rüyalarında cehennemi ve kendisinin de o cehennemde olduğunu görmeye başlayacaktır. Hatta işi daha da ileriye götürüp, farkına bile varmadan, kendisini yanmakta olan bir ateşin içine bile atabilir. Şartlanmaya bağlı olarak öte alemdeki  bu cennet cehennem hayali, sadece hayali olarak yaşansa bile  eninde sonunda içinde bulunduğu gerçekliğe uyanıp sağını solunu fark edecek ve yeni girdiği boyutun farkına varacaktır diye düşünüyorum.

Rüyalarımız gerçek değildir fakat gerçekmiş gibi algılarız ve bir süre sonra da uyanırız. Gerçek bir cennet ve gerçek bir cehennemden bahsetmiyorum. Tıpkı kafasına yeni teknoloji oyun kaskı takmış olan oyun bağımlısı biri gibi kendisini, beyninde hazırladığı cennet cehennem filminin yani hayalinin ortasında bulan bilinç enerjisinden bahsediyorum. Bu ihtimali düşünmeye başladıktan sonra öte âlemle ilgili olabilecek bütün cennet ve cehennem inancımı yerle bir ettim. Artık böyle şeylere inanmadığım gibi bu tür düşünce kalıplarını da beslemiyorum, cehenneme ait inanç birikimi yapmıyorum. Eğer böyle bir teori doğru ise, dünya hayatı içerisinde, bilincimizde ne biriktirirsek öte âlem için kârdır diye düşünüyorum. Yine bu teoriyi gerçek kabul edersek,  tamamen inançsız olan  kişilerin durumu  ölüm sonrasında ne olur?  Ateist olan yani tamamen inançsız olan bir insan, öldükten sonra ne bilinç olarak ne de ruh olarak varlığını asla sürdürmeyeceğine ve bir hiç olarak yok olup gideceğine inanır ve bu inancını sürdürürse, kişi öldükten sonra o kişinin bilinçaltı, seneler içinde düzenli olarak  kendisine verilen  “ölünce hiç ol ve kapan” komutunu yerine getirecek ve tıpkı bir televizyonun kapatma düğmesine basar gibi kendisini kapatacak ve hiç olacaktır. Kim bilir!

Diğer aleme sadece beynimizin ürettiği enerji alanı ile geçebileceğimiz   düşüncesi, zaman geçtikçe ve hayatın anlamını sorguladıkça bana biraz daha mantıklı geliyor. İnsan aklı, yapısı gereği her şeyde bir anlam aramak zorundadır. Bilimi geliştiren, motive eden içsel  nedenlerden  birisi de budur aslında. Hepimiz kafalarımızın içerisinde, birbirinden muhteşem değerler taşıyoruz. Ne kadar fazla yaşarsak, ne kadar fazla yer gezip görüp ne kadar fazla insan tanırsak ve hayatı ne kadar deneyimlersek bakış açımız o kadar gelişiyor ve beynimizin içinde bilgiye dair değerler o kadar birikiyor ve bizi o kadar olgunlaştırıyor. Tıpkı nehir ve ırmak sularıyla birikip büyüyen denizler ve okyanuslar gibi. O okyanuslar, dünya gezegenine hayat veriyor. Uzay boşluğuna savrulan ve birbirine tutunan, bir araya gelip biriken göktaşları, gezegenleri oluşturuyor. Bir muhabirin, seneler içinde yaptığı görevlerle biriken  deneyimleri  en sonunda bir haber spikeri olmasına vesile oluyor.  Bir hayvanın rastgele oluşumu ve tekdüze yaşayıp, hayata çok fazla şey katmadan gelişmeden, öylece ölüp gitmesine çok fazla anlam katamayabilirsiniz  fakat insan başka. İnsanoğlunun bilincinde müthiş bir birikim yapılıyor. İnsan gelişiyor, etrafını  ve hatta gezegenini değiştiriyor. İnsan beyni, önemli etkiler  oluşturuyor, büyük izler bırakıyor. Her ne kadar bazı insanlar 20 yaşından 70-80 yaşına kadar bir şeyler öğrenmek, olgunlaşmak ve kendini geliştirmek yerine daha inatçı, daha dar fikirli ve daha sabırsız ve sinirli bir yapıya doğru yani iyiye gitmesi gerekirken daha kötüye gidiyor olmasına karşın,  hayatı her açıdan bir fırsat olarak gören insanlar için dünya hayatı, muhteşem bir gelişim ve olgunlaşma mekânı.  Bu fırsatı değerlendiren insanlar hem kendilerinde hem de çevrelerinde fark oluşturuyor ve hayata anlam kazandırıyorlar. Bu şekilde düşünüldüğünde ise  bedenimizin pek değeri kalmıyor. Bedenimiz, bilincimize hizmet etmek için ayarlanmış robot gibi.

İki yaşındaki bir çocuk, uzakta gördüğü bir portakalı merak edip  ulaşmak istiyorsa bacaklarını kullanarak adım atmalı ve ona doğru yaklaşmalı. Sonra o portakalı eline alır, dişlerini geçirip tadına bakar sonra yere atar, nasıl ses çıkartıyor, nasıl yuvarlanıyor, hepsini gözlemler bu gözlemleri o çocuğa,  bir meyveyi tanıttığı gibi o meyve ayarında olan nesneler için de bir fikir verir ve dahası beyninde  ağırlık, büyüklük ve tat anlamında yeni bağlantıların oluşmasını sağlar. Yaşadığımız her şeyin bilgisi, kıymetli birer mücevher olarak beynimizde birikiyor ve çeşitlendikçe,  çoğaldıkça değerleniyor. Bilincimizin hizmetkârı olan bedenimiz öldükten sonra toprağın altında karıncalara yem olabilir, ya da yakınlardaki bir ağaca, bitki örtüsüne gübre olabilir. Bu bile aslında bir faydadır fakat yıllar içinde yaşadığı her deneyimi, öğrendiği her bilgiyi biriktiren, sonuçlara ve anlamlara ulaşan, olgunlaşan  bilgi bütününün öldükten sonra hiçliğe karışıp yok olması ya da bedenin çürümesi gibi  çürüyerek küçük bir şeylere hizmet etmesi mümkün değil. Beden hayatta iken  çalışan beyin ne kadar birikim yapmışsa ve ne kadar kıymetlenmişse, bedenin ölümünün ardından mutlaka o kıymete karşılık gelen farklı bir boyutta farklı bir bedene ya da yapıya  komutlar vermeye ya da harikulade bir oluşuma fayda sağlamaya  devam ederek, daha yüksek bir anlama ya da amaca hizmet edecektir.

Kâinatı yaratan, işleyişinde bizzat etken olan fakat Tanrısal özelliklerden çok daha öte bir Yaratıcı fikrine şimdilik inanıyorum fakat Tanrı ya da Yaratıcının var olma olasılığı, insanda hemen yaşamsal anlamda eşitlik ve adalet hislerini sorgulatıyor. Bir birey, savaşın ortasında doğup, henüz çocukluğunu bile yaşamadan üstüne düşen bir bomba ile hayatını kaybederken başka bir birey, barışın olduğu bir çevrede, zengin ve mutlu bir ailenin kucağında doğduktan sonra 100 yaşına kadar çok kaliteli, huzurlu, coşku ve çılgınlıkları, sevinçleri, tatlı heyecanları ve  yer yüzünde yaşayabileceği her güzel şeyi yaşamış, tatmış, memnun  ve doymuş biri olarak sadece yaşlılıktan dolayı sıcacık ve yumuşacık yatağında gözlerini hayata kapatıyor. Eğer bu hayata ve öte alemlere karşı ilâhi bir anlam aranıyorsa, insanların yaşadığı bu dengesizlikler açık bir eşitsizlik olarak görünüyor bana ve bir çok kişiye. Bu durumda, bir çok kişiye saçma gelen “İlâhi Nizam ve Kâinat” isimli kitap eşitlik ve adalet arzuma cevap olma yolunda  uygun seçeneklerden bir gibi  geliyor.

Bu kitaptaki iddiaya göre iyi ve kötü diye bir şey yoktur. Her madde, içinde barındırdığı ruhu olgunlaştırmak için görev alır. Ruh, en basit madde ile başlar deneyimlerini yaşamaya.  Atom olur, hücre olur, molekül olur,  binlerce bitki çeşitliliğinde deneyimlenir, hayvan olur, ardından ilkel insana gelir sıra ve en sonunda ilerleyen dönemlerin olgunlaşmış insanlarında deneyim kazanır. Kimi zaman, kendisini içinde bulunduğu topluluk için feda eden bir asker ile iyiliği, diğer bir hayatında, başkalarının canını hiçe sayan gaddar bir komutan ile kötülüğü, başka bir hayatında ise kendi değerini fark etme yönündeki  görevi başarmaya çalışan bir insan olarak kendi değerini bilmeyi  deneyimler, yaşar ve bu süreçler böylece devam eder.  Bütün bunlar, üçüncü boyuta mahsus olabilecek bütün düşünce ve deneyimleri  yaşayıp özünde biriktirip  ruhani yapısını olgunlaştırarak bir sonraki aşamaya yani dördünce boyuta geçmesi için gereken aşamaya gelmesi (gereken içsel malzemeleri toplayabilmesi) içindir. Reenkarnasyon’a kesin olarak inandığımı söyleyemem fakat bütün dini inançlarla birlikte doğum, yaşam ve ölüm ile ilgili bütün teorileri bir araya toplasam, bana en mantıklı ya da dürüst olmak gerekirse(insanların yaşantıları arasındaki uçurum derecesindeki farklar göz önüne alındığında)  en eşit ve adil olan buymuş gibi geliyor. ŞİMDİLİK TABİ Kİ! YİNE DE KAFAMDA NET BİR İNANÇ YOK.

Belki de bu belirsizliğin etkisi belki de farklı bir nedenden ötürü bilemiyorum ama öte alemle ilgili hislerimi, düşüncelerimi çok fazla beslemiyorum. Artık beni ilgilendiren en önemli şey,  bu boyutu,  hakkını vererek ve arzularımı tatmış, mutluluğu yaşamış,  sevgiyi en güzel haliyle hissetmiş ve hayallerimi gerçekleştirmiş ve yaşamın güzelliklerine doymuş ve aynı zamanda insan olmanın onuruna yakışır bir şekilde başkalarına da faydalı olmanın verdiği içsel haz ile birlikte,  hazır olduğum zaman bu dünyadan ayrılabilmek.  Ölüm vakti geldiği zaman beni düşündürecek olan  her halde yukarıda saydığım şeyler. Mutlu bir şekilde ayrılıyor muyum? Veya arkamdan ağlayacak, üzülecek yakınlarım var mı? Benim ölümüm birilerini üzüp kahredecek mi?  Hayatı ot gibi mi yaşadım? Birilerine ya da bir şeylere faydam dokun du mu? Kapasitem ölçüsünde fark oluşturabildim mi? Diğer taraftan, Öte âlemde beni, kötü şeylerin beklediğine asla inanmıyorum. Belki de iyi biri olduğumu bilmem, bana bu inancı sağlıyordur.  Öte alemde ya da öte boyutta  benim için çok güzel sürprizler olacağına, şimdiki yaşantımdan çok daha güzel bir deneyime adım atacağıma inanıyorum. Bedenim, toprağın altında çürümeye başlasa bile, bilinç olarak var olacağım ve sanırım öte âleme, meraklı gözlerle gideceğim.

Dediğim gibi, bu dünyadaki  hayatımla daha çok ilgiliyim. Dinden çıktıktan sonra mutlu olmak ile ilgili  genel yargılarımın, hayallerimin ve amaçlarımın yönünü tamamen değiştirdim. Dindar insanlar,  gerektiğinde maddi çıkarları için bazen dini kuralları bile çiğneyebilirler fakat mutlu olmak için bu dünya hayatını bir fırsat olarak görmek yerine mutluluk denilen kapsamlı duyguyu yaşamayı genellikle öte aleme ötelerler. “Hatta mutlu olmak nedir? Günah mıdır? Ben mutlu muyum, nasıl mutlu olunur?” gibi sorular, konular pek akla gelmez. Acı çekmek, çile çekmek, sıkıntılara acil ve kalıcı çözüm bulmak yerine, “Rabbimin vardır elbet bir bildiği, bunları çektiriyorsa eğer bana, mükafatım çok iyidir öbür dünyada…kaderimde varmış demek ki, başka türlü seçim yapsam yine başıma gelecekti…” gibi inanç kalıplarını yaşamayı mukaddes bir yol sayarlar. Bu doğrultuda Sabretmek-Fedakârlık-Fedazararlık  arasındaki farkları asla anlayamazlar. Bu kavramlar çok çok önemlidir çünkü bu kavramların anlamlarını bilmiyor iseniz, yapışıp kaldığınız yanlış bir kavram hayatınızı, yaşamınızı, sevginizi, mutluluğunuzu, yeteneklerinizi,…, her şeyinizi(kuruyemişin içini boşaltan kurtçuk gibi) yer bitirir ve siz bu hayata yönelik en anlamlı soruları bile sormadan, insan olmanızın onuruna vakıf olmadan bir de bakmışsınız, çöpe atılmaya hazır bir posa haline gelmişsiniz.

Fedakârlık iki kelimeden oluşur. Feda-kâr. Bir şeyleri feda ederken feda ettiğinizden fazla kârınız olmalıdır fakat halk arasında sergilenen davranış kalıpları Fedakârlık değil genel olarak Fedazararlıktır. Ne yazık ki insanlarımız bu iki kelime arasındaki farkı bilmiyor ve yaşamlarına da geçiremiyor. Vaktiyle bir televizyon programında seyirciler arasında bulunan 35 yaşlarında bir bayan, babasının yıllarca çapkınlık yaptığını,  annesine zulmettiğini  ve  çok çektirdiğini  fakat iki sene önce tövbe edip hacca gittikten sonra çapkınlıklarını ve eski serkeş hayatını ve annesine olan eziyetini bıraktığını,  yuvasına sahip çıktığını söyledi ve ardından dedi ki “Benim fedakâr annem çok çekti, çok ağladı, çok sabretti  fakat sabrının karşılığını sonunda aldı, kazandı, şükürler olsun Rabbime”.  Kazandığını iddia ettiği annesi 65 yaşına gelmiş.  Çektiği sıkıntılar  seneler içinde kadını şeker hastası yapmış, tansiyon ve kalp hastası yapmış, gençliği gitmiş, gözlerinde katarakt başlamış, böbreğinin birini almışlar,  her şeyi yiyip içemiyor, bastonla yürüyebiliyor ve insülin  ile birlikte günde 8 tane hap içiyor.  Sabrın sonucuna bak sen! Bu kadın ne sabretmiş ne de fedakârlık etmiş, ettiği tek şey tek taraflı vermek yani FEDAZARARLIK!  İnsanlar, hayatlarından dini inançları çıkartsalar acaba  böylesi yaşamları, kendilerine sabredilecek bir imtihan olarak mı görürler yoksa bir şeylerin ters gittiğini  fark edip  bu tersliğe kendini mahkûm etmek yerine bir eylem planı hazırlayıp ya da hayatlarını yeniden planlayıp düzlüğe çıkmaya mı çabalarlar?  SABRETMEK, İYİ OLACAĞINDAN EMİN OLDUĞUN SONUCU SAKİNLİKLE BEKLEMEKTİR. Eğer iyi sonuçlanacağından emin değilseniz,  sonu belirsiz süreci beklemek yerine harekete geçer ve söz konusu durumun iyi sonuçlanması için yeni baştan plan, program yaparsınız ya da hayatınıza yeni baştan yön verirsiniz.

Bu yaşıma kadar etrafımda bir çok yaşantı ve bir çok  evlilik gözlemledim. Hepsi de dindar insanların yaşantıları ve evlilikleri.  Halk arasında, her seferinde dini sebeplere dayandırılan ve adına sabretmek denen sonucu  belirsiz  çileyi  “katlanmak” olarak da tarif edebiliriz. Eliniz, kolunuz, ayağınız, aklınız var. Neden bir şeyler yapmak yerine başınıza gelebilecek her sıkıntıyı korkuyla bekleyip, bekleme sürecini “sabretmek” olarak tarif edip mutluluğunuzu hiç görmediğiniz öte âleme atıyorsunuz? Ben artık bunu yapmıyorum. Mutluluğuma sahip çıkmayı öğrendim. Hayat bana göre dengedir. Hayatı iki kişi olarak yükleniyorsan ağırlığı eşit paylaşmalısın. Eğer ağırlığın çoğunluğu senin sırtında ise aşağıya inersin. Diğer kişi yüksekte kaldığı için hem hafiftir hem senden yukarıdadır(senin sayende) hem de senin göz hizanda değildir, değerini kıymetini bilmez. Sizin göz göze gelebilmeniz ve bir birinizi, taşıdığınız ağırlıklarla eşit miktarda görebilmeniz ve sağlıklı bir iletişim kurabilmeniz için tıpkı bir terazinin karşılıklı kefelerine oturmuş iki kişi gibi, ağırlıkları eşit miktarda yüklenmeniz gerekir. Ne yazık ki dindar insanlar, duruma bu şekilde bakamazlar. Dini inancın olmadığı zaman ise, emeğine sahip çıkmayı, kendini düşünmeyi öğreniyorsun. Bunun adı bencillik değildir. Kendi kıymetini bilmektir. Başkalarına verdiğin değer kadar kendine de değer vermek zorundasın.

Bu dünyadan göçüp gitmeden önce, hayalimde canlandırdığım bütün güzellikleri, ölçülü bir şekilde, çevreye ve başkalarına zarar vermeden, kendim dışındaki varlıkları ve insanları mutsuz etmeden, insan olmanın sınırları içinde yaşamak için elimden geleni yapacağım. Bunu yaparken de kendimi dört duvarın arasına hapsedip, elime  din  kitabı alıp 1400 yıl önce yazılmış olan bir kitabın sayfalarını yıllarca nakarat yaparak  beynimi uyutmayacağım. O beynimi, bilincimi, öte âleme en güzel ve en donanımlı bir şekilde gönderebilmek için yeteneklerim ve kapasitem doğrultusunda kendimi, ölüme kadar geliştirmek ve bilgilerime her seferinde yenilerini eklemek için çaba sarf edeceğim. Eğer hayata dair bir anlam çıkartmam gerekiyorsa, biz bu dünyaya mücadele etmek için, kendimizi, kapasitemizi, bilincimizi, kişiliğimizi geliştirmek için, olgunlaşmak ve yükselmek için  geldik. Her şey, en kaba halinden ve en basitten başlayıp en karmaşığa ve zora doğru, en iyiye doğru ilerliyorsa biz de mutlaka, topladığımız birikimlerle daha iyisini  olmaya doğru ilerliyoruz.

Bedenimizi yani kabuğumuzu toprağa bıraktıktan  sonra mutlaka daha iyisi olacağız. Öte aleme yönelik içimdeki en gerçek inanç bu.