HABERLER
Dini Haber
Tanrı felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tanrı felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ALLAH MI YOKSA LAPLACE ŞEYTANI MI?

Yazan: Kirpi


NEDENSELLİK İLKESİ, DETERMİNİZM VE KADER

NEDEN? Bu soru hem makro hemde mikro evrende temel sorudur ve bilimde bu sorunun üzerine kurulmuştu diyebiliriz. Nedensellik terimi her sonucun bir nedene ya da her nedenin bir sonuca bağlanarak açıklanabilir olacağı anlamına gelir. Müslümanlarla tartışmalarımızda Allah'ın varlığının bilimsel kanıtları diye bize sunulan şeylerin nedenlerini açıkladığımızda konu hep Allah'a kadar varıyor. Fakat her şeyde neden arayan Müslümanlar her ne hikmetse Allah'ın nedensiz olduğunu düşünüyorlar. Nedenselliği daha iyi kavraya bilmek için bunu Determinizm kavramı içerisinde ele almamız gerek.

Determinizim

Hem dini inançlarda hemde bilim felsefesinde dogma diyebileceğimiz düzeye gelmiş bazı şeyler var. Bilim felsefesinde genellikle bu dogmalar determinizm,  naturalizm olarak isimlendirilir ve inançlı insanlar hep kendi dogmalarını görmek yerine bilimin determine olmuş yönlerini sorgulamaya çalışırlar. Aslında maddesel bir evrende yaşadığımızı düşünürsek naturalizme şaşmamak gerek ancak bu konuyu başka bir yazımda detaylı olarak ele alacağım.
Bilimin dogmaları aşılabilir bir şey fakat inancın dogmaları yanlışlansa dahi bunlar terk edilmez ve inançlı insanlar kendi dogmaları uğruna bir insanı gözlerini kırpmadan öldürebilirler. Peki nedir determinizm?

Determizim yahut diğer ismiyle belirlenircilik kabaca şu şekilde izah edilebilir. Evrenin işleyişi çeşitli bilimsel yasalarla belirlenmiş durumda ve bu yasalar asla değişemez. Yani mevcut yasalar olayların gerçekleşmesini zorunlu kılıyor. Determinizmde mevcut yasaları koyan birisi yok. Çünkü neden-sonuç ilişkisini sorgulamaya başladığımızda bu bizi sonsuz bir döngüye sokar. Sanılanın aksine determinizmde neden ve sonuç ilişkisi rastgele, başı boş bir şekilde ilerlemez. Bir sonucu oluşturan neden kendi içinde sonsuz denilebilecek kadar çok nedenlere sahiptir. Örneğin siz suyun ateşte kaynadığını biliyorsunuz. Suyun ateşte kaynaması her türlü gözlemle sabittir. Şimdi 10 ton suyla dolu olan bir tankın altına bir kibrit yakarak tutmamız ve o tanktaki suyun kaynamasını beklememiz saçmalık olur değil mi? Zira 10 tonluk suyu kaynatmak için ona denk olacak ateş gücüne ulaşmamız gerek. İşte determinizm de belli yasalardan doğan sonuçların mutlak olduğunu iddia etmesine rağmen süreci oluşturan şartların makul oranlarda olması gerektiği gerçeğini de göz ardı etmez.

İnançlı insanlar, özellikle de Müslümanlar determinizme karşı çıkarlar. Genel olarak dine en yakın felsefi düşüncelerden biri olan determinizmden inançlı kişilerin nefret etmelerinin en önemli sebebi zorunluluk ve irade kavramlarıdır. İnançlı insanlar evrendeki tüm şeylerin Allah'ın iradesi ile oluştuğunu iddia ediyorlar fakat determinizm evrende olan her şeyin oluşum sebebinin zorunluluk olduğunu iddia ediyor. Yani ortada iki hidrojen bir oksijen molekülü varsa onlar eninde sonunda birleşerek suyu oluşturmak zorunda. Determinizm kavramı sonuca bakarak o sonucu ortaya çıkaran nedene ZORUNLU NEDENLER(mutlak yasalar) diyor. Bunu derken de yasaların önceden her hangi bir bilinçli varlık tarafından belirlenmediğini iddia ediyor. Bu yasaların aslında oluşum sürecinde maddenin doğal karakteristiğini açıklayabilmemiz için verdiğimiz özel isimler olduğunu söylüyor..

Aslında Müslümanlar Kuranda anlatılan düzenin kendisinin dahi determinist olduğunun farkında değiller. Kurana baktığımızda her şeyin önceden planlanmış bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi üzerinden yaratıldığını ve yaratılan şeylerin belli düzen (yasa, kader) üzerinden hareket ettiğini görüyoruz. Ve Kur'an bizlere bu yasaların determinizmde olduğu gibi mutlak ve değişmez olduğunu söylüyor. 

Hadîd Suresi, 22:  Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah’a göre kolaydır.

“...Bizim sünnetimizde değişiklik bulamazsın.” (17.İsra’: 77)

“...Sünnetullâh’ta asla değişme bulamazsın!” (48.Feth: 23)

“...Sünnetullâh için bir alternatif asla bulamazsın! Sünnetullâh’ta bir değişme asla bulamazsın!” (35.Fâtır: 43)


Not: Sünnetullah, Allah’ın yaratma kudretinin belli bir düzen ve yasa içinde olmasıdır. Bu de Allah’ın takdiri ve muradı ile gerçekleşir.

Fakat başta Said Nursi talebeleri (buna Osman Bulut da dahil) olmakla birlikte birçok Müslüman nedenlerin aslında bir süreç olduğunu ve nedenin asla kesin olarak bilinemeyeceğini, sadece inana bileceğimizi iddia ediyorlar. Dolayısıyla biliminde aslında bir inanç olduğunu söylüyorlar. Gazali gibi insanlar da bu hipotezi benimsemişler. Gazali sebep-sonuç ilişkisinde Eşari doktirinini benimsemiş ve mevcut bütün realiteyi (ahlaki ifadelerin anlamını bile) Tanrı kavramıyla bağdaştırmış ve neden sonuç ilişkisinde tek nedenin Tanrı olduğunu, geri kalan her şeyin sonucu oluşturan süreçler olduğunu iddia etmiştir. Eşariliğin kurucusu olan Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî'de aklın hiç bir zaman gerçeğe ulaşamayacağını, kulların ancak kayıtsız şartsız inanmakla mutlu olabileceğini savunuyordu. Fakat sebep-sonuç ilişkisinde mutlak ve tek nedenin Tanrı olması geri kalanın yalnızca sonucu oluşturan süreç olması fikri kendi içinde tutarsız kalıyor. Peki nasıl?

Bunu basit bir örnekle anlata biliriz. Örneğin bir kadın ve bir erkek cinsel birliktelik yaşıyor ve Allah kadının karnında bir bebek oluşturuyor. Burada kadın ve erkek bebeğin oluşmasındaki süreçtir fakat bebeğin yaratılma nedeni Allah'tır. Şimdi farz edelim ki kadın kürtaj yaptırarak çocuğu aldırdı. O zaman çocuğun var olup olamayacağına neden olan şey Allah değil kadın oluyor. Yani yine süreci oluşturan şey nedenin önüne geçiyor. Burada o kürtaja izin verende Allah'ın kendisi diyip itiraz edebilirsiniz. O zaman kürtaj günah olarak düşünülemez zira ona izin veren neden ilkesi de Allah'ın ta kendisi oluyor ve Kur'an'ın kader kavramını da işin içine sokarsak o çocuğun kürtajla daha doğmadan öldürüleceğini kadına ve çocuğa kader olarak yazan da Allah'ın kendisi olmuş oluyor. O zaman yaptığımız tüm günahlardan biz sorumlu değiliz. Zira bizler Allah denilen nedenin her hangi bir sonuç için kullandığı süreciz sadece. Bunu daha iyi anlamak için Ömer Hayyam'ın bir rubaisine bakalım. 

Öldürmek de, yaşatmak da senin işin;
Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin.
Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
Beni böyle yaratan sen değil misin? 

Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun,
Cennet-i âlâ meyhane midir?
Her mü’minine iki huri vereceğim diyorsun
Cennet-i âlâ kerhane midir?


Bilim, sonucu ortaya çıkaran sürecin her birine farklı nedenler olarak yaklaşıyor. Doğru olanda bu zaten. Bilimin bu yaklaşımı aslında Kur'an'a da uyuyor diyebiliriz. Sonucu oluşturan şeylerin neden olarak kabul edilmesi o sonucun sorumluluğunu da süreci yaşayan nesnelere yüklemiş oluyor. Bu şekilde düşünürsek Kur'an'ın imtihan kavramı doğrulanmış olur zira bizler hem süreç hemde neden olduğumuz için sonuçtan sorumlu tutulabiliriz.

Fakat dindeki sebep-sonuç ilişkisinde tek sebebin Allah olması bazı sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor. Örneğin düzeni (yasayı) koyan biri (bir neden) varsa ve o biri (Allah) her şeyi önceden kader olarak yazmışsa o zaman özgür irade yoktur demektir. Yani benim beynimi yaratan ve ona işleme şeklini tayin eden Allah ise o zaman benim özgür iradem olamaz. Aslına bakarsak bunu tasdik eden bazı bilimsel gözlemler dahi yapıldı. Örnek olarak Benjamin Libet ve Stephen Hawking'in yaptığı deneyi gösterebiliriz.

Deneyi kabaca şöyle aktara biliriz. Bir insanın eline havayı fişekleri patlatacak buton veriliyor ve bir kronometre tutuluyor. Kronometreyle eşleştirilen Elektroensefalogram (EEG) cihazı yardımıyla deneye tabi tutulan insanın butona basmaya karar verdiği ve bastığı anda beyninde oluşan elektriksel beyin potansiyelleri dalgalanmalarını gözlemliyorlar ve kronometrede bu süreçlerin başlama zamanlarını kayıt ediyorlar. Deneyin sonunda karşılarına çıkan tablo şu şekilde oluyor.



İlk bakışta her hangi bir sorun gözükmüyor gibi. Sonuçta butona basma niyetinin edinmenin hazırlık potensiyelini öncelemesi gerekiyor. Ama Libert deneyde tuhaf bir şeyle karşılaştı ve niyetin eylemden sonra geldiğini gözlemledi. Yani deneye tabi tutulan insan butona basmadan önce artan elektriksel aktiviteler ile artık karar verenin onun bilinç altı olduğunu fakat butona basma anının yarım saniye sonra gerçekleştiğini görüyoruz. Buda tuşa basmaya bilincimizin değil bilinç altımızın karar verdiği anlamına geliyor. Yani siz kronometrede beşinci saniyede butona basıyorsanız bilinçaltınız o beşinci saniyeden önce artık bunu planlamış oluyor. Buna Bereitschaftspotential deniliyor. Tabi bunu ilk olarak 1964 yılında Hans Helmut Kornhuber ve Luder Deecke keşfetmişler. İkisi beraber 'Gasthaus zum Schwanen'e öğle yemeğine giderken pasif beyin araştırmalarından duydukları hayal kırıklığı üzerine tartışırken sonuç olarak istemli eylemlerle ilgili olarak insanda serebral potansiyeller aramaya ve araştırma için gönüllü almaya karar veriyorlar. Yaptıkları deney ve gözlemler sonucu bilinçli irade deneyimi ile BP (Bereitschaftspotensial) arasındaki ilişkiyi incelediler ve BP'nin deneğin bildirdiği bilinçli farkındalığından yaklaşık 0,35 saniye önce başladığını buldular.

Yani kısacası biz bir şeyi yapmaya karar vermeden önce o şeyin yapılacağı artık bilinçaltımız tarafından  kararlaştırılmış oluyor. Bu doğruysa bizim özgür irademizin olmadığı anlamına geliyor. Bizlerin gelecek dediği şey aslında önceden belirlenmiş ve bizler doğanın (yahut Tanrının) bize çizdiği senaryoyu yaşıyor oluyoruz. Bu evren, yaşam bir simülasyondur teorimini bir daha gündeme getiriyor fakat bu konuyu başka bir yazımda detaylı bir şekilde inceleyeceğim.

Tabi bu deney ahlak kavramı bakımından ciddi sorunlara da neden oluyor. En basitinden bizim ahlaksız hareketler dediğimiz şeylerin aslında istemsizce bilinçaltı tarafından dayatılan şeyler olduğu ve dolayısıyla hem hukuk hemde din yönünden herhangi bir sorumluluk ve cezai durum arz etmediği anlamına geliyor. O zaman bir çocuk tecavüzcüsü yarın çıkıp “ ben sorumlu değilim ben sadece bilinçaltım tarafından bana dayatılan bir şeyi yaptım” diyebilir. İşte burada bizim yıllardır ısrarlı bir şekilde anlattığımız “ahlakın temeli din olamaz” tezi kendini doğruluyor. Biz ahlakın zamana ve mekana bağlı olarak toplumlar tarafından oluşturulduğunu söylüyoruz. Bunu söylememizin nedeni de   insanların kendi ahlaksızlıklarına hak kazandırmak için metafizik bir kavram olan Tanrıyı sorumlu tutmalarını önlemektir.

Kur'an'a baktığımızda zaten özgür iradenin olmadığını açık bir şekilde görüyoruz:

Nisâ Suresi, 78: Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah’tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah’tandır" de. Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar!

Hadîd Suresi, 22. Ayet: Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.

Yûnus Suresi, 100. Ayet: Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez…

Tekvîr Suresi, 29. Ayet:   Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.


Şimdi burada Müslümanlar bir eleştiri yapıyor ve Kur'an'daki kadercilik kavramını şu şekilde anlatıyorlar. Allah geçmişi, şimdiyi ve geleceği bildiği için ve insanın ne yapacağını da önceden bildiği için yapacağı şeyleri önceden yazmıştır. Hiç bir şekilde insanların özgür iradesine müdahale etmez. Örneğin öğretmen talebenin yıl boyu nasıl çalıştığını, bilgi düzeyindeki birikimini bildiği halde onu imtihan ediyor. Bu imtihanda öğrencinin sonda aldığı notu hak ettiğini kendi gözleriyle görmesini sağlıyor ve dolayısıyla ona karşı haksızlık edildiğini düşünmüyor.

Şimdi ilk bakışta bu teori insana mantıklı geliyor. Fakat 2 önemli nokta var ki bunlar özgür iradeyi ve dolayısıyla imtihan kavramını şüphe altına sokuyor.

1- Kehf suresindeki Musa kıssası özgür iradeyi ve imtihan kavramlarını çürütüyor.

Kehf suresi 74,80 ayetler:
74. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam (hemen) onu öldürdü. Mûsâ, "Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!" dedi.
80. "Çocuğa gelince, anası babası mü'min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk."


Ayetteki KORKTUK ifadesi her şeyi bilen Allah kavramına uymuyor. Üstelik imtihan için dünyaya getirilen o çocuğun günah işleme özgürlüğüne müdahale ediliyor.

2-Düzen ve mutlak yasalar üzerine kurulu olan evrende doğru bilgilere sahip olan her bir varlık gaybı bilen Tanrı olabilir. Örneğin Laplace Şeytanı.

Laplace Şeytanı

İslamda Allah'a atfedilen her şeyi bilen ve sınırsız güç sahibi gibi sıfatlar tanrı (yaratıcı) sıfatı taşıyan her hangi başka ait de olabilir. Örneğin Panteistler evrendeki her şeyin (buna enerjide dahil) birer Tanrı olduğunu düşünüyorlar. Allah evreni yarattı-Enerji evreni yarattı örneğinde hem Allah hemde enerji neden olarak kabul edilebilir. Siz enerjinin nedenini sorgulamaya başladığınızda doğal olarak Allah'ın nedenini de sorgulamanız gerekiyor. Yani sonucu oluşturan nedenler kendi başlarına birer Tanrıdırlar. Birini sorgulayıp diğerini sorgulamama gibi bir şansın yok. Bu süreçte sonucu oluşturan nedenlerin bilinçli olup olmaması çokta önem arz etmiyor. Örneğin elmanın yetişmesi sonucunu otaya çıkaran tohum, toprak, güneş, su bilinçsiz olsa dahi kendi başlarına birer nedendir. Ve onlar olmazsa elmada olamaz gerçeği onları Tanrı mertebesine çıkarıyor. Bunun aksini ispat etmesi için Tanrının yokluktan (hiç bir süreç gerekmeden) bir elma göndermesi gerekir.

Laplace Şeytanı teorisi de bu bağlamda Panteizmle ilişkilidir. Bu teoriyi Fransız fizikçi Marquis Pierre Simon de Laplace “Olasılık Hakkında Denemeler” kitabında anlatmıştır ve daha sonra bu Laplace Şeytanı olarak tanınmıştır. Tabi bu teorinin ortaya çıkmasının nedenlerinin başında 1700'lerde yaşamış ve istatistik biliminin kurucusu olan Abraham De Moivre'nin fikirleri geliyor. Kendisi determinizmden baya bir etkilenmiş olan Moivre bunun üzerine dayanan bir istatistik bilimi oluşturmuştur. Şans diye bir şeyin olmadığını, bunun sadece bir yanılsama olduğunu, şans eseri oluştu dediğimiz şeylerin aslında bildiğimiz fizik kuralları sayesinde olduğunu iddia etmiştir. Kelebek etkisi teorisi de bu bağlamda şans denilen şeyin olmadığını iddia eder.
Örneğin bir demir parayı havaya attığımızda yazı yahut tura gelme oranı %50-%50'dir. Moivre paranın yazımı yoksa turamı geleceğini önceden bilmemizin mümkün olduğunu söylüyor. Örneğin hava akımı, elin açısı, elin yüksekliği, paraya uygulanan kuvvet, paranın alaşımı ve yerin şekli (paranın yere düştüğü kabul edilirse) dünyanın dönüş hızı gibi fiziksel faktörleri hesaplarsak yazı mı tura mı geleceğini kolayca hesaplayabiliriz. İlk bakışta bunu hesaplamamız imkansız gibi görünse de bu hesaplanamayacağı anlamına gelmez.
Örneğin Moivre bu hesaplamalar sonucu kendisinin ne zaman öleceğini bulmuş ve bulduğu tarihte şaşırtıcı bir şekilde doğru çıkmıştır. Hayatının son dönemlerinde her gece uyuduğu zaman dilimini kayıt yapmış ve her gece bir önceki geceden 15 dakika fazla uyuduğunu tespit etmiş. Bu süre 24 saate ulaştığında öleceğini düşündüğünü ve o 24 saatin 27 Kasım 1754 tarihine tamamlanacağını söylemiştir. Nitekim 27 Kasım 1754 tarihinde hayatını kaybeder.
Bu, teorisini tam olarak kanıtlamasada aslında doğru ölçümler yapıldığı zaman her şeyin tahmin edilebileceğini gösteriyor. De Moivre'in “Şansın Doktrinleri” isimli 52 sayfalık eseri Laplace'in çalışmalarına temel oluşturmuştur. Laplace'in önemi, olasılık teorisini matematikte kullanan ilk kişi olmasıdır. Ayrıca çan eğrisi diye adlandırdığımız sistemi de işlevsel olarak kullanan ilk kişidir. Laplace kendi teorisini şöyle tanımlıyor:

“Evrenin şimdiki halini geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerini ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek, ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek, aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaba katarak bir hesap yaparsa hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de aynı geçmiş gibi onun gözlerinin önündedir.”

Teori özetle şunu anlatıyor: Her olay kendinden önceki bir olayın sonucu, sonraki bir olayın sebebidir. Bu teorinin şeytanla bağdaştırılmasının nedeniyse şudur: Şeytanın ışıktan bile hızlı olduğunu düşünürsek şeytan bir an içinde tüm olasılıkları hesaplayabilir ve gelecekte olacak şeyler geçmişte olan şeylerin sonucu olduğu için kolay bir şekilde geleceği kendi istediği tarzda oluşturabilir.

Tabi bu teoriye karşı çıkan insanların başında inançlı insanlar geliyordu fakat buna karşı olan bilim insanları da az değildi. Zira bu teori özgür iradeyi ve kaotik evren teorisini yok sayıyordu. İnançlı insanların “tanrı evreni yarattı ve biz aktörlere bu sınırlı senaryonun dışına çıkmadan oyunda kalma iznini verdi.” teorisine karşı Laplace şu teoriyi ileri sürdü: “Eğer böyle bir araç olsaydı bu aracın benim özgür irademin sonucu olarak nitelendirdiğim gelecekteki hareketlerimi tahmin etmesini ve geleceğimi şekillendirmesini ne durdururdu?” Bu soruya ilk cevap veren insanlardan biri Werner Heisenberg'dir. 1926 yılında yayınladığı makalesinde “Belirsizlik İlkesi” diye bir teoriyi ortaya çıkarır ve Laplace teorisini çürütür.

Heisenberg'in ulaştığı sonuç şuydu: Doğada hiçbir partikülün kesin olarak konumu ya da hızı bilinemez. Çünkü bilim adamı bir partikülün yerini bulmak için üzerine ışık tutuyor ve partikül ile ışık dalgası kesiştiği zaman parçacığın konumunu belirleyebiliyordu. Ama bu sırada istenmedik bir sonuç da ortaya çıkıyordu, ışık ve partikül kesişinceye kadar partikülün hızı bilinemeyeceği için partikülün hızı belirsiz bir şekilde değiştirilmiş oluyordu. Bu da partikülün hem hızının hem konumunun aynı anda bilinemeyeceğini gösteriyordu, yani fiziksel dünyada her zaman bir belirsizlik vardı.

Erwin Schrödinger Heisenberg'in teorisini şu felsefi soruyla açıklamaya çalışıyor:
“Bir kediyi, radyoaktif bir atomla, bir şişe içinde siyanür gazı ve enerji aldığı anda çalışmaya başlayan bir çekiçle aynı kutuya koyarsan ne olur? Eğer radyoaktif madde hareketlenirse enerji üretecek çekiç çalışacak, şişeyi kıracak ve şişenin içindeki siyanür gazından dolayı kedi ölecektir. Ama eğer radyoaktif madde hareketlenmezse kedi yaşayacaktır. Ama bilim adamı kutuyu açana kadar atom ne hareketli ne de hareketsizdir, iki olasılığın da birleşimidir. O zaman kutu kapalıyken kediye ne olur?”

Schrödinger'in Kedisi olarak ta bilinen bu teoriye göre biz kutuyu açıncaya kadar kedi hem ölü hemde diridir. Fakat kutuyu açtıktan sonra kedi bu iki durumdan sadece birini yaşamak zorunda. Bu da partikülün, biz konumunu tespit edene kadar nasıl belirsiz yada aynı anda iki yerde olabileceğini açıklıyor. Bu durumda Laplace şeytanı çürütülmüş diyebiliriz.

Heisenberg gibi James Clerk Maxwell de mutlak yasalara inanmıyordu ve sürekli termodinamiğin ikinci yasası olan “Enerji çok yoğun olan yerden az yoğun olan yere kendiliğinden akmak eğilimindedir” kanununun mutlak değil göreceli olduğunu iddia etmiş hatta bu konuda bazı çalışmalar da yürütmüştür.

Dolayısıyla evrende düzenden ziyade kaosun (mutlak yasaların olmadığı bir ortam) olduğunu söyleyen bilim insanları bu kaos nedeniyle Laplace'in Şeytanının öngörülere sahip olamayacağını ve dolayısıyla geleceği tahmin edemeyeceğini ve şekillendiremeyeceğini savunuyorlardı.

Fakat Laplace'in tam olarak anlatmak istediği şey gerçekten bir Şeytan'ın var olması ya da var olma ihtimali değildi, bu sadece durumu basitçe anlatmak için kullandığı bir benzetmeydi. Aslında o andaki tüm bilgiye sahip olan ve bilgileri aynı anda işleme sokarak fizik kurallarıyla sistemin devamını sağlayan şeytan, başlı başına evrenin ta kendisidir. Nitekim bu evrenin işleyişine ters bir şey değil. Sonuçta evrende her şeyin varlığı kendinden önceki sonuca ve kendinden sonraki sebebe dayanıyor. Sonuçta her şey şans sayesinde değil, belirli olasılıklar dâhilinde gerçekleşmektedir. Bu olasılıklar çok düşük olsa dahi hep vardır. Sonuç olarak ünlü Kırmızı Asa video serisinin yaratıcısı Osman Bulut gibi Müslümanların da iddia ettiği gibi evrende mutlak düzen (mutlak ve değişmez yasalar) mevcutsa o zaman o düzeni yaratan Allah değil Laplace'in Şeytanı da olabilir. Zira kaosun aksine düzen olan evrende her şey değişmez ve belli yasalara göre hareket ettiği için Laplace Şeytanı teorisine göre geleceği tahmin etmek ve şekillendirmek çokta zor değil. Ve bu geleceği tahmin edip şekillendiren sadece Allah değil tanrı sıfatı taşıyan binlerce varlıktan herhangi biri olabilir. Fakat bu her şeyi bilen ve geleceği şekillendiren Tanrı kavramı özgür iradeyi yok ediyor, buda biz insanların yaptıkları hiç bir şeyden sorumlu tutulamayacağı anlamına geliyor.

Ünlü Türk filozof Alev Alatlı durumu şöyle özetliyor:

“İnsanlar, insan toplulukları gözlemlendikleri süreçlerde belirli nitelikler sergileyebilirler ancak bu nitelikleri kalıcı değildir. Zaman ve mekânın mutlaklığı Newtonsal bir illüzyondan ibaretti, bunu Einstein ve görecelik yıktı. Kuantum Teorisi, ölçümleme sonuçlarının kesinliğine ilişkin rüyalardan uyandırdı. Laplace'çıların geleceğin öngörülebilineceğine dair fantazilerini de kaos bilimi ortadan kaldırdı. Bu nedenledir ki, İkinci Aydınlanma Çağı'nın anlayışı “Dünyaya dair olup da, yüzde yüz doğru ya da yüzde yüz yanlış olduğu kanıtlanmış tek bir olgu yoktur.” doğrultusunda; ve buna insanların kendi ve başkaları hakkında verdikleri hükümler dâhil.”

Özetleyecek olursak ünlü bilim insanlarından olan Celal Şengörün de dediği gibi “Hiç kimse her şeyi bilemez” Çünkü kaotik bir evrende her zaman öngörülemez bir şeylerin olma olasılığı vardır. Düzenli bir evrende geleceği (gaybı) bir tek Allah bilmez ve bir tek kendisi düzenleyemez. Zira mevcut yasaları bilen ve analiz eden, yahut bilinçsizce yapılan her şey geleceği şekillendirebilir. Edward N. Lorenz'in dediği gibi: "Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir."

Sonuç

Konumuzu 4 ana başlık altında özetle şöyle sıralayabiliriz.

1) Determinizm dinlerin iddia ettiği kader kavramının felsefi yansımasıdır ve kendi içinde bir sıra tutarsızlıklar mevcut. Örneğin ahlaki kavramlarda determinizm pek de iç   açıcı sonuçlar vermiyor. Kuantum mekaniğinin ortaya çıkması determinist sanılan fizik yasalarının aslında indeterminist olduğunu ispatladı.

2)  Kur'an'da anlatılan Allah'ın sonsuz kudret sahibi ve yasa koyucu sıfatları aslında bizlerin özgür iradeye sahip olmadığını ve başkası tarafından determine edildiğimizi gösteriyor. Buda kendi içinde imtihan için yaratılma teorisini çürütmüş oluyor. Hatta insanları işlediği günahlardan ve suçlardan sorumsuz hale getiriyor, zira her şey önceden belirlenmiş oluyor.

3) Düzenli ve değişmeyen yasalara sahip evreni anlatan Kur'an'ın yaratıcı diye bahsettiği Allah, Laplace'in Şeytanı da olabilir. Sonuçta gaybın sahibi Allah geleceği sonsuz kudret ve bilgi sıfatıyla düzenliyorsa Laplace'ın Şeytanı da Kur'an'ın da söylediği düzenli evrendeki mevcut olan mutlak yasaları kullanarak geleceği (ğaybı) tahmin edebilir hatta şekillendirebilir.

4) Kur'an'da fıtraf (Rum suresi 30. ayet) diye geçen aslında Determinist bir ahlak sistemi olan önceden belirlenen ahlak sistemi asla doğru olamaz. Bunu doğru sandığımız an hiç bir şeyden sorumlu olmuyoruz ve yaptığımız her şeyin sorumlusu Tanrı oluyor. Bu yüzden "orta yolu bul" prensibi üzerinden hareket ederek ahlaki konuda benimsediğim bir felsefi görüş vardır. Otodeterminizm. Otodeterminizm, determinizm ve indeterminizm isimli iki uç görüşün kesişme noktasıdır diyebiliriz. Bu görüşe göre insanlar belli sınırlar içinde kendi ahlaki düzenlerini kurabilirler. Bu sınırları tayin eden de Tanrı yahut bir başkası değildir. İnsanların kendisi, yaşadıkları zamanın ve coğrafyanın onların sunduğu yaşam standartlarıdır.

PASCAL'IN KUMARI

Yazan: Kirpi


PASCAL'IN KUMARI


Ünlü Fransız matematikçi Blaise Pascal 19 haziran 1623 tarihinde Fransa'nın Auvergne-Rhône-Alpes bölgesindeki Clermont-Ferrand şehrinde doğmuş. Matematiğin yanı sıra fizikle ve müzikle ilgilenen yazar ve Katolik bir ilahiyatçıydı. İlahiyatla ilgilenmeye başlamasının nedeni babasının başına gelen talihsiz bir kazaydı. 1646 yılının soğuk bir kış günü Pascal'ın babası sokakta yürürken kayarak düştü ve kalça kemiğini kırdı. Dönemin tıbbını göz önünde bulundurursak bu çok ciddi bir kazaydı. O dönemde Rouen, Fransa'nın en iyi iki doktoruna ev sahipliği yapıyordu: Dr. Mösyö Deslandes ve Doktor de La Bouteillerie. Bu iki ünlü doktor onun babasını 3 ay boyunca tedavi ettiler ve Pascal'la samimi bir arkadaşlık kurdular. Fakat bu iki doktor Jansencilik olarak bilinen Katolik öğretisinden parçalanmış bir grubun savunucusu olan Jean Guillebert'in takipçileriydi. Pascal onlardan Jansenist yazarların eserlerini ödünç aldı. Kısa zamanda katı bir Augustinizm'i benimsedi.

Babasının ölümünden ve kız kardeşinin Port-Royal'in Jansenist manastırına bir postulant olarak katılmasından sonra 1656 ve 1657 yılları arasında takma isimle “Louis de Montalte” isimli kitabını yayınladı. Dönemin Katolik ilahiyatçılarının ahlaki felsefesini sert bir dille eleştiren bu kitap Kral XIV Louis'i o kadar çok sinirlendirmiştir ki 1660 yılında kitabın toplatılarak yakılmasını emretmişti. Pascal, argümanlarında mizah, alaycılık ve kısır hiciv kullanarak milleti derinden etkilemişti. Bunun yanı sıra kendi görüşleriyle Hristiyanlığı ve İncil'i çok tutkulu bir şekilde savunmuştur. Teolojide en ünlü eseri, asıl ismi Apologie de la din Chrétienne ("Hıristiyan Dininin Savunması") olan 1662 yılında henüz 38 yaşında ölümünden sonra yayınlanan ve çokları tarafında Pensées ("Düşünceler") olarak bilinen eseriydi. Pascal'ın Pensées'i bir başyapıt ve Fransız nesirlerinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir . Sainte-Beuve eser hakkında yorum yaparken onu Fransızca'nın en iyi sayfaları olarak över. Will Durant da Pensées'i "Fransız nesirindeki en etkili kitap" olarak nitelendiriyordu.

Pascal Pyrrhonism ve Stoicism (şüpheciler, inanmayanlar) felsefi akınlarına katılan insanları Tanrıyla buluşturmak için bir tez üretiyordu. Günümüz modernist Müslümanlarında sıkça kullandığı ve sonraları Pascal'ın Kumarı olarak isimlendirilen bu teolojik tez özetle şu şekildedir:

“Tanrı'nın yokluğuna dair olasılıklar ne kadar yüksek olursa olsun, bu konudaki yanlış bir varsayımda bulunmanın cezası devasa boyutta olacaktır. TANRI'ya inanırsanız bu sizin için iyi olacaktır. Çünkü eğer haklı iseniz; sonsuz mutluluğa sahip olacaksınız. Ancak eğer yanılmış iseniz; zaten bir şey değişmeyecektir. Diğer yandan, eğer TANRI'ya inanmayıp haksız çıkarsanız sonsuza kadar lanetleneceksiniz. Ama haklı iseniz; yine bir şey değişmeyecektir.”

Müslümanlar bu tezin hilafetin son halifesi olan Ali bin Ebu Talibe ait olduğunu savunuyorlar. Genellikle bu tezi Agnostik ve Ateist felsefeye sahip insanlara karşı kullanıyorlar. Şimdi bu tezi daha detaylı bir şekilde inceleyeceğiz ve gerçekten Tanrıya inanmanın bir artı mı yoksa eksi mi olduğunu hep birlikte göreceğiz.

Öncelikle söylediğim gibi bu tez Hristiyanlığı ve İncil'i savunmak için ortaya atılmış. Bu durumda sormamız gerek: Pascal Tanrıya inanları bu kumarda kazanan taraf olarak görüyorsa o zaman Hristiyanlığın tam olarak hangi tanrısını kast ediyor? Zira Hristiyanlıkta Tanrının 3 kimliği var. 1-Baba (Peder). 2- Oğul ve 3-Kutsal Ruh

Müslümanlar bu tezi kendi Allahlarına uyarlamışlar ve “Allah'a inanmazsam cehennemde yanma riskim var o yüzden benim için Allah'a inanmak daha karlı” diyorlar. Yani cehennem korkusu olmasa Allah'a inanmaları için de bir neden kalmayacak. Biz yıllardır Müslümanlar cehennem korkusuyla dinde kalıyor derken bize kızanlar bu gün bunu kendi dilleriyle bu gerçeği itiraf ediyorlar. Kusura bakmayın da ben Tanrıyla kumar oynamam. Sizin gibi menfaatlerim çıkarlarım için de inanmış gibi rol yapmam.

Öncelikle şunu belirtmem gerek ki Ateistler “Ben Tanrıya inanmıyorum” derken mevcut dinlerdeki yaratıcı sıfatı taşıyan Tanrılardan bahsediyorlar. Mevcut dinlerin Tanrı anlatımlarına bakarak bunu mantık süzgecinden geçiren Ateister bu anlatımların doğru olmadığını düşündükleri için Tanrıya inanmıyoruz derler.

Şimdi sizinle küçük bir hesap kitap yapalım. Bakalım siz Tanrı olsanız Müslümanları yoksa ateistleri mi cennetinize alırsınız?

ALLAH
MÜSLÜMANLAR ATEİSTLER
Cehennem korkusuyla inanmak Dürüstçe, kanıt olmadığı için inanmamak
Cehennem korkusuyla iyi işler yapmak Hiç bir baskı olmadan iyilik yapmak
Doğduğu toplumun ona dayattığına inanmak Özgür düşünceyle, kendi mantığıyla karar vermek
Allah'tan gelmiş denilen kitapların içinden körü körüne birini seçmek ve diğerlerini okumadan dahi reddetmek Kur'an'ın da diğerleri gibi nakil yoluyla geldiğini ve toplumların çıkarlarının yazılı metinleri şekillendirdiğini bildikleri için kesin kanıt olmadan hiç birine inanmamak
Kötülük yaptığında şeytanı günah keçisi yapmak Tüm yaptıklarının sorumlusu olarak kendini görmek ve işlediği suçları başkalarına yüklememek
Kendi gibi düşünmeyenleri kafir ilan edip malını canını kendine helal saymak İnsanlara insan olduğu için değer verip yalnızca ahlaki değerler üzerinden ayrım yapmak
Küçük çocuklarla evliliğe din kılıfı giyindirerek sübyancılık yapmak Çocuklara tecavüzleri önlemek için protestolar yapmak
İslamı siyasallaştırarak toplumu kafir-mümin diye ayırıp kutuplaştırmak Eşit haklara sahip toplumlar inşa ederek kardeşçe yaşamak için elinden ne geliyorsa yapmak
Dinini kutsalını eleştirenleri kafir ilan ederek öldürmek Eleştirel toplumların yaranması için her türlü fedakarlığı yapmak
Kadını çarşafa kapatarak kocasına kul yapmak Kadınlarında en az erkekler kadar toplumsal haklarının olduğunu savunmak
Hayatını camilerde namaz kılarak oruç tutarak zekat vererek yaşamak. 1000 senedir eli açık mı kapalı mı namaz kılınır diye bir birinin kafasını kesmek Üniversiteleri kapatıp imam-hatip açmak. “Ben cahil halkın ferasetine güveniyorum” “Bilim insanları fuzuli işlerle uğraşıyor” demek. Bilimde, teknolojide dünya lideri olmak için kaliteli eğitimin şart olduğunu savunmak. Çocuklara küçük yaşlarında din dersi dayatarak onların özgür düşüncelerini kısıtlayanlara karşı çıkmak. Hayatın her alanında en iyisi olmak için elinden geleni yapmak. Yaptıklarıyla içinde bulunduğu topluma yararlı birer vatandaş olmak.

Bu listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz. Fakat meselenin önemli kısmı bu değil. Pascal kendi tezini üretirken zaten kazanan tarafa Hristiyanlığı kaybeden tarafa ise inançsızlarla beraber diğer dinlere inanan insanları da koymuş oluyor. Buna İslam'a iman etmiş Müslümanlar da dahil.

Pascal Hristiyanlığın tarif ettiği Tanrıyı kabul edenleri kumarın kazanan tarafı diğerlerini ise kaybeden olarak nitelendiriyor. Bunu nereden anlıyoruz?  Çünkü siz bir kumar oynarken  kazanırsanız eğer bu elinizde olan kartların sayesinde oluyor. Dolayısıyla Pascal'ın kumarında her bir inançlı insan kendi inandığı Tanrı kavramını doğru kabul ederek bu kumar masasına oturuyor.  Pascal'da zaten öyle yapmıştı. Hristiyanlığın anlattığı Tanrı kavramını doğru diye kabul ederek kendini kazançlı, farklı tanrıları kabul eden yahut hiç inancı olmayanları da kaybeden olarak gösteriyordu.
 
Hiç bir dini inancı olmayan bir kuruluş olan Adherents'a göre dünyada yaklaşık 4.300 din vardır. Şimdi siz Müslüman olarak Pascal'ın kumar masasına oturduğunuzda elinizde olan Allah kartıyla diğer 4299 Tanrıya karşı kumar oynamış oluyorsunuz. Ve bu 4299 Tanrının çeyreği hakkında bile doğru düzgün bilginiz yok. Ya bu 4299 Tanrının içinden biri veyahut bir kaçı doğruysa?  Kumarda yalnız biri kazanacak diye bir kural yok değil mi?
 
Aslına bakarsak bu kumar masasında Ateistlerin, Agnostiklerin, Deistlerin vs. şansı daha fazla. Zira Tanrı hakkında kesin bilgi olmadığı için bizim dinlerin dayattığı tanrıyı veya ona atfedilen din, sıfat ve ideolojileri inkar etmemizin mantıklı bir gerekçesi olmuş oluyor. Biz yarın ahirette Allah'ın karşısına çıkarsak kesin bilgi olmadığı için onunla beraber hiç bir Tanrıya inanmadığımızdan veya sadece tanrının varlığına inanıp ona çeşitli sıfatlar ve insani özellikler yükleyen dinlerin tanrılarına inanmadığımız için bağışlanma şansımız vardır. Ya siz Müslümanlar yarın ahirette Allah değilde Zeus ile karşılaşırsanız ne olacak? O zaman onu değilde başka bir dinin tanrısını kabul ettiğiniz için cehennemde yanacaksınız. Veya 4300 Tanrı içinde Allah yalancı ve geri kalan 4299 Tanrı doğruysa? O zaman cehennemde o 4299 Tanrının azap fantezilerini deneyeceksiniz. Fakat ben bir Tanrıyı inkar ettiğim için o cehennemden çıkma şansım var.

Gözünüzün önünde daha iyi canlanması için şöyle bir örnek vereyim.
Örneğin siz 10 kişilik bir  kumar masasına oturdunuz. 9 kişinin hepsi size resti çekmiş. Herkes resti çekmişse demek ki herkes elindeki kartların kazanma şansı olduğuna emin durumda. Şimdi başkalarının elindeki kartların ne olduğunu bilmeden “restinize rest ulan”  demek mi daha mantıklı yoksa  kazanacağına dair kesin bilgi olmadığı için “pass” demek mi? Sizi bilmem ama ben “gereğinden fazla cesaret aptallıktır” diye düşünenlerdenim.

Burada şöyle bir itirazda bulunabilirsiniz: “Allah'a inanırsam en fazla ne kaybedebilirim ki?” Çok şey kaybedersin. Kaybedeceğin şeylere bir tane örnek vereyim.
Karamanda çocuklarını yatılı Kur'an kursuna bırakan ebeveynler de ellerindeki Allah ve cennet kartlarıyla Pascal'ın kumar masasına oturmuşlardı. Ama çocuklarının yüzündeki tebessümü, sevinci kaybederek kalktılar o kumar masasından. Ne kazandılar biliyor musunuz? Ömürleri boyu hiç unutamayacakları psikolojik travmalar.
İşte bu gibi nedenlerden dolayı bizler elimizde kazanacağımıza dair kesin bilgi olmadığı sürece kumar masasına oturmamalıyız diyoruz.

"RICHARD DAWKINS "TANRI YANILGISI" (The God Delusion) isimli yazısında şunları aktarıyor:
"Eğer Tanrı'yı hoşnut etmek istiyorsan yapmak zorunda olduğun tek şey ona inanmaktır" fikrini neden bu kadar kolay kabul ederiz? İnanmayı bu kadar özel yapan şey nedir? Tanrı'nın iyiliği, cömertliği ya da alçak gönüllülüğü ödüllendirmesi de inanmayı ödüllendirmesiyle aynı olasılıkta değil midir? Ya da dürüstlüğü? Ya eğer TANRI gerçeği içtenlikle aramayı en yüksek erdem sayan bir bilimci ise? Cidden, evrenin tasarımcısı bir bilimci olmak zorunda değil midir? Bertrand Russell'a öldükten sonra karşısında TANRI'yı bulduğunda ve onun Russell'a neden ona inanmadığını sorduğunda ne cevap vereceği sorulmuştu. "Yeterli kanıt yoktu TANRI, yeterli kanıt yoktu," cümlesi Russell'ın (neredeyse ölümsüz diyebileceğim) cevabıydı. Ödlek bahisçiliği için TANRI'nın PASCAL'a duyacağından çok daha fazla saygıyı cesur kuşkuculuğu için (hapse düşmesine neden olan, Birinci Dünya Savaşı'nda gösterdiği cesur vicdani reddi bile boş verirsek) Russell'a göstermesi daha olası değil midir? Ve TANRI'nın ne karar vereceğini bilemesek bile Pascal'ın Bahsini çürütmek için TANRI'nın hangi yönde karar vereceğini bilmeye ihtiyacımız yoktur. Unutmayın ki bir bahisten bahsediyoruz ve Pascal bu girişiminin yalnızca ve yalnızca çok düşük olasılıklarda işe yarayacağını iddia etmiyordu. TANRI'nın ahlaktan yoksun, sahte inancı (ve hatta dürüst inancı) açık yürekli kuşkuculuktan daha değerli bulacağına bahse girer miydiniz?

Siz nasıl düşünüyorsunuz? Eğer bir Tanrı varsa o Tanrı cehennem korkusuyla ona iman edeni mi yoksa dürüstçe kesin bilgi sahibi olmadığı için iman etmeyen birisini mi ödüllendirirdi? 
Fakat size yani Müslümanlara yalnız bir şey söyleyebilirim. Dua edin de Allah'ın her şeyden haberi olmasın. Zira sizin kendi çıkarlar ve kaygılarınız yüzünden ona inandığınızı öğrenirse haliniz perişan olabilir.. 

MARQUİS DE SADE VE DİN ANLAYIŞI

Yazan: HERMES Trismegistos


MARQUİS DE SADE VE DİN ANLAYIŞI

Marquis de Sade her zaman tartışılan bir kişilik olmuştur. Bunun nedeni ise apaçık ortadadır çünkü Sade’ın kitaplarında her zaman şiddet yoluyla cinsel haz alma hareketi vardır. Zaten sadizm yani şiddet ile cinsel zevk almak Sade isminden türetilmiştir. Fakat Sade’i sadece müstehcen yazılar yazan biri olarak düşünemeyiz, o aynı zamanda aydın bir filozoftur. Tanrı ve din hakkında çok çarpıcı görüşlere sahiptir. Sosyolog Ulus Baker, Sade için şöyle der;
“Sade’ın Tüm kitaplarında felsefenin altında yatan ekonomik sosyal ve dini derin anlamlar vardır”

Sade’ın Yatak Odasında Felsefe kitabında üç karakter farklı konularda görüşlerini paylaşmaktadır ama bunların hepsi aslında Sade’in görüşleridir. Şimdi kitaptan çok çarpıcı bir kesiti inceleyeceğiz.

EUGENIE: Ama değişik türde erdem var; örneğin, dindarlık konusunda ne düşünüyorsunuz?

DOLMANCE: Dine inanmayan biri için bu erdem ne ifade edebilir? Peki ya dine kim inanabilir? Haydi, sırasıyla akıl yürütelim Eugenie: İnsanı Yaratıcısına bağlayan ve var olduğu için bu yüce Yaratıcıya duyduğu minnetini ibadet yoluyla ona kanıtlamaya zorlayan anlaşmaya din diyorsunuz değil mi?

EUGENIE: Daha iyi tarif edilemezdi.

DOLMANCE: Pekâlâ! İnsanın, varlığını doğanın karşı konulmaz planlarına borçlu olduğu kanıtlanmışsa eğer; bu yerküre üzerindeki varlığının yerküre kadar eski olduğu kanıtlanmışsa eğer, demek ki insan da, meşe gibi, aslan gibi, bu yerkürenin böğründe bulunan mineraller gibi, yerkürenin varlığının gerekli kıldığı ve kendi varlığını kimseye borçlu olmayan bir üründür; aptallara göre, gördüğümüz her şeyin biricik yaratıcısı ve imalatçısı olan bu Tanrının, insan aklının necplus ultrasından başka bir şey olmadığı, bu aklın kendi işlemlerine yardımcı olacak hiçbir şey bulamadığı anda yarattığı hortlak olduğu kanıtlanmışsa eğer; bu Tanrı’nın varlığının imkânsız olduğu ve her zaman eylem halindeki, her zaman hareket halindeki doğanın, salakların karşılıksız olarak vermekten hoşlandıkları şeye kendiliğinden bağlı olduğu kanıtlanmışsa eğer; bu hareketsiz varlığın var olduğunu varsaysak bile, tek bir gün bile işe yaramadığından ve milyonlarca yüzyıldan beri aşağılık bir atalet içinde bulunduğundan onun tüm varlıkların kesinlikle en gülüncü olacağı kesinse eğer; onun, dinlerin bize tarif ettiği gibi var olduğunu varsaysak bile varlıkların kesinlikle en iğrenci olurdu, çünkü yeryüzünde kötülüğü mümkün kılmıştır, oysaki o her şeye kadirliğiyle bu kötülüğü engelleyebilirdi… Demek istediğim, eğer tüm bunlar kanıtlansaydı, hem de tartışmasız gerçek olarak kanıtlansaydı Eugenie, bu durumda insanı bu aptal, yetersiz, acımasız ve acınası Yaratıcıya bağlayan dindarlığın pek gerekli bir erdem olduğuna inanabilir miydik?

Burada Sade tanrının varlığının kanıtlanamayacağını, kanıtlansa bile tanrının iyi niyetli olmadığını, bunun sonucunda da kötülüğü yaratıp sözde çok sevdiği insanlığın karşısına çıkardığını, bu yüzden kötü bir tanrıya yürekten tapmanın da saçmalığını dile getiriyor.

Kitaptan kesitlere devam edelim.

EUGENIE, Madam de Saint-Ange’a: "Gerçekten de, sevgili dostum, Tanrı’nın varlığı bir kuruntudan ibaret kalmaz mı?" der.

MADAM DE SAINT-ANGE: "Hem de en sefil kuruntulardan biri, kuşkusuz." diye yanıtlar.

DOLMANCE: Tanrı’ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir. Kimilerinin korkularının, kimilerinin zayıflığının meyvesi olan bu iğrenç hortlak, Eugenie, yeryüzünün sisteminde bir işe yaramaz: bu sisteme zarar verir, çünkü onun adil olması gereken istençleri doğa yasalarındaki temel adaletsizliklerle asla bir arada olamaz; onun sürekli olarak iyiliği istemesi gerekir, doğa ise kendi yasalarına hizmet eden kötülüğün karşılığı olarak iyiliği arzulamaktadır; onun sürekli hareket halinde olması gerekir, oysa bu daimi eylemi yasalarından biri kılan doğa onunla ancak daimi karşıtlık ve rekabet halinde olabilir. Ama, buna karşılık, Tanrı ile doğa aynı şeydir denebilir. Bu bir saçmalık değil midir? Yaratılmış olan şey yaratan varlığa eşit olamaz: Saat, saatçi olabilir mi? O halde, diye devam edilir söze, doğa hiçtir. Tanrı her şeydir. Bu da bir başka aptallık! Evrende zorunlu olarak iki şey vardır: yaratıcı fail ve yaratılan birey. İmdi, yaratıcı fail kimdir? İşte çözülmesi gereken tek güçlük budur, cevaplandırılması gereken tek soru budur.

Kısaca açıklamak gerekirse bunu tanrının çok bahsettiği merhameti doğa yasalarıyla çakışır. Örneğin sıradan ve inançlı bir insanın ormanda usulca uyurken bir ayı saldırısına uğrayıp yaşamını yitirmesi gibi. Bu durumda doğa tanrının merhametine ters düşmüş oluyor. Yani tabiat ve Tanrı birbirinin karşıtı iki güç olmuş oluyor ama hiçbir tanrı kendi yarattığı şeye denk olamaz. ikisinden birini inkar etmek gerekirse de kendine rakip olgular yaratan tanrı saçmalığının reddedilmesi daha olası olandır.

Devam edelim.

Eğer madde bizim bilemediğimiz bileşimlerle davranıyor ve hareket ediyorsa, eğer hareket maddeye içkinse, sonuçta, uzayın engin düzlüklerinde göz alabildiğine uzanan ve tek biçimli, değişmez işleyişi bizde hayranlık ve saygı uyandıran tüm gök kürelerini enerjisi nedeniyle yalnızca o yaratabiliyor, üretebiliyor, koruyabiliyor, sürdürebiliyor ve dengeleyebiliyorsa, bu aktif yeti esas olarak eylem halindeki maddeden başka bir şey olmayan doğanın kendisinde bulunduğuna göre, bu durumda, tüm bunlara yabancı bir fail arama ihtiyacı nereden doğmaktadır? Sizin Tanrı’ya ilişkin kuruntunuz herhangi bir şeyi aydınlatabiliyor mu? Bunu bana kanıtlayamayacağınıza bahse girerim. Maddenin iç yetileri hakkında yanıldığımı varsayalım, önümde en azından bir güçlük vardır. Siz Tanrı’nızı bana sunarak ne yapıyorsunuz? Önüme bir güçlük daha çıkarmış oluyorsunuz. Anlamadığım bir şey yüzünden, daha az anlayacağım bir şeyi kabul etmemi benden nasıl isteyebilirsiniz? Sizin korkutucu Tanrı’nızı Hristiyan dininin dogmaları aracılığıyla mı inceleyeceğim… Kendime böyle mi tarif edeceğim? Bu dogmalar Tanrıyı bana tarif ediyor, bir bakalım…

Doğanın yaratma, üretme, koruma ve sürdürme özelliklerine değiniyor ve bunun dışında evrenin bir failinin, bir yaratıcısının aranmasını gereksiz buluyor. Şimdi ise Hristiyan dininin kendisine göre yanlışlarına bakalım.

Marquis de Sade şu sözlerle devam ediyor:

Bu aşağılık ibadetin Tanrı’sına baktığımda, bir gün bir dünya yaratan, ertesi gün inşa ettiği şeyden pişman olan, tutarsız ve barbar bir varlıktan başka ne görmekteyim ki?

Marquis, Tevrat’ın tanrısının kıskanma, sinirlenme, sevinme gibi insani duyguları olmasına değiniyor. Musa Sina dağındayken kavmi bir altın buzağı yapıp ona tapınmaya başlamıştı. Tanrı bunu görünce onlara nefret kusmuş ve lanetlemişti.

Marquis'un yazdıklarından devam edelim:

İnsanın dilediği alışkanlığa sahip olmasına asla izin vermeyen zayıf bir varlıktan başka nedir ki o? Bu yaratık, kaynağını insandan alsa da ona hâkim olur; ona saldırabilir ve böylelikle ezeli işkenceleri hak edebilir! Ne zayıf bir varlıktır bu Tanrı! Nasıl oluyor da gördüğümüz her şeyi o yaratabilmişken keyfince bir insan yaratamamıştır? Ama diyeceksiniz bana, böyle yaratılmış olsaydı insanın hiç değeri olur muydu? Bu ne bayağılık, bu ne yaltakçılık! Ve insanın kendi Tanrı’sını hak etme gerekliliği nereden gelir? İnsanı tamamen iyi yaratsaydı asla kötülük yapamazdı ve yalnızca bu durumda eser bir Tanrı’ya layık olurdu. Bu, insana bir tercih bırakmak yerine onu kışkırtmaktır. Oysa Tanrı, sonsuz önsezisiyle, ortaya çıkacak sonucu gayet iyi biliyordu. Böyle olunca da, bizzat kendisinin oluşturduğu yaratığı zevk için kaybediyor. Ne korkunç bir Tanrı bu! Ne canavar! Bizim kinimize ve dinmek bilmez intikamımıza ondan daha layık bir vicdansız, bir hergele olamaz! Bununla birlikte, bu kadar yüce bir uğraştan pek az memnun kalarak, inancını değiştirsin diye insanı boğar; onu ateşe atar, lanetler. Bu yaptıkları insanı asla değiştirmez.

Tanrının insana kötülük yapma yetisini verip üstüne cezalandırması ve bunları zevki uğruna yaptığını, zira iyi insanlar yaratmak isteseydi kusursuz insan yaratma yetisine de sahip olduğunu belirterek tanrının kötülüğünü vurguluyor.

Sade, şöyle devam ediyor:

Bu aşağılık Tanrı’dan daha güçlü bir varlık olan Şeytan, kendi hükümranlığını daima koruyarak yaratıcısına her zaman meydan okuyabilir. Ezeli Varlık’ın kendine ayırdığı sürüyü baştan çıkararak sefahate sürüklemeyi daima başarır. Bu iblisin bizim üzerimizdeki gücünü kimse alt edemez. Bu durumda, öğretisini yaydığınız korkunç Tanrı sizce ne düşünmektedir? Onun bir oğlu vardır, tek oğul, hangi ilişki sonucu edindiğini bilmiyorum; çünkü insanın düzüşmesi gibi. Tanrı’sının da düzüşmüs olmasını istemiştir o; kendisinin bu önemli parçasını gökyüzünden koparıp almıştır. Bu yüce yaratığın, göksel ışınların üzerinde, melekler kortejinin ortasında, tüm evrenin gözü önünde belireceği belki hayal edilmektedir… Tek sözcük yok; Yeryüzünü kurtarmaya gelmiş Tanrı’nın, Yahudi bir fahişenin bağrında, bir domuz ahırının ortasında dünyaya geldiği duyurulur! İşte ona atfedilen saygın soy sop! Ama onun bu şerefli görevi bizim zararımızı telafi edecek midir? Bir an için peşinden gidelim onun. Ne demektedir? Ne yapmaktadır? Bize hangi yüce görevi iletmektedir? Hangi esrarı açığa çıkaracaktır? Bize hangi dogmayı buyuracaktır? Onun büyüklüğü hangi edimler içinde kendini gösterecektir?

Sade, şeytanın yaptıkları yada etkisi sebebiyle tanrıdan üstün olduğuna parmak basıyor. Diğer dediği, İsa'nın bir ahırda doğduğu gerçektir. Fakat 'Yahudi fahişe' tabiri ile Meryem'i fahişelikle suçluyor. Öyle miydi bilemeyiz fakat Kur'an'da geçen bir olayda Zekeriya Meryem'i tapınağın önünde bulur, burada ne yaparsın ey Meryem? diye sorar. Bu tartışılır olsa da Marquis'in görüşünü destekleyen bir argüman olabilir.

Marquis, İseviliğin ve teslis inancının İsa'nın uydurması olduğunu, aynı zamanda dinini zorla benimsetmeye çalıştığını anlatarak devam eder:

Gördüğüm ilk şey meçhul bir çocukluktur, bu sokak çocuğunun Kudüs tapınağındaki çapkın rahiplere verdiği hizmetler; sonra, on beş yıllık bir yok oluş, bu sırada bu hinoğluhin, Mısır okulunun tüm hayalleriyle zehirlenecek ve bunları Juda’ya taşıyacaktır. Orada yeniden ortaya çıktığında deliliği baş gösterir ve Tanrı’nın oğlu olduğunu, onun eşiti olduğunu ona söyler; Kutsal Ruh adını verdiği bir diğer hortlağı da bu ittifaka katar ve bu üç kişinin bir olduğunu ileri sürer! Bu gülünç esrarla akılları karıştıran, ciğeri beş para etmez bu herif, bu görüşleri benimsemenin pek matah bir şey olduğunu… Yok saymanın ise tehlikeye yol açacağını ileri sürer.

Bu salak, Tanrı olmasına rağmen, bizleri kurtarmak için bir insan evladının bağrında vücut bulduğunu söyler; gerçekleştireceği parlak mucizelerle bir süre sonra evreni ikna edecektir! Gerçekten de, sarhoşlar arasındaki bir yemekte söylenenlere bakılırsa, bu dalavereci suyu şaraba döndürür; bir çölde, çömezlerinin gizlice hazırladıkları nafakalarla anasının gözü birkaç kişiyi besler; arkadaşlarından biri ölü numarası yapar, bizim sahtekâr da onu diriltir; kendini bir dağa taşıtır ve orada, yalnızca iki ya da üç arkadaşının önünde öyle bir hokkabazlık gösterisi düzenler ki günümüzün en kötü hokkabazının bile yüzü kızarırdı. Kendisine inanmayan herkesi coşkuyla lanetleyen bu kerata, sözünü dinleyecek olan herkese de cenneti vaat eder. Cahil olduğundan hiçbir şey yazmaz; aptal olduğundan pek az konuşur; zayıflığı nedeniyle de pek az şey yapar; ve sonunda, pek ender olsa da kışkırtıcı söylevleri karşısında sabrı tükenen yüksek görevlilerin canını sıkan şarlatan kendini çarmıha gerdirtir, ama kendisini izleyecek it kopuğu garantilemiştir, onu ne zaman çağırsalar kendini yedirmek için onlara doğru inecektir. İşkence yapılır, sesini çıkarmaz. Babası olan mösyö, bu yüce Tanrı, ki onun oğlu olduğunu söylemeye cesaret etmektedir, ona en ufak yardım eli uzatmaz ve bu namussuz, haytaların başı olmaya bu kadar layıkken zavallı muamelesi görür. Yardakçılar bir araya gelip, “Mahvolduk, tüm umutlarımız çöktü. Ani bir şimşek kurtarabilir bizi ancak. İsa’nın etrafındaki muhafızları sarhoş edelim; cesedini aşıralım, dirildiğini yayalım ortalığa; emin bir yol; bu düzenbazlığa inandırabilirsek milleti yeni dinimiz yayılır, genişler; tüm dünyayı ayartır… Uğraşalım!” derler. İşe girişilir, başarılır. Utanmazca gözü pekliği kendine övünç kaynağı yapmamış kaç düzenbaz vardır! Ceset kaldırılır; salaklar, kadınlar, çocuklar, ellerinden geldiğince. Mucize! Diye ağlaşırlar ve bu arada, bunca büyük mucizenin gerçekleşmiş olduğu bu şehirde, bir Tanrı’nın kanına bulanmış bu şehirde kimse bu Tanrı’ya inanmak istemez; tek bir kişi bile inancını değiştirmez. Dahası var; Olay aktarılmayı o kadar az hak eder ki hiçbir tarihçi bundan söz etmez. Bu düzenbazın müritleri çevirdikleri dolaptan yararlanmayı ummaktadırlar ama o an için değil. Bu düşünce hâlâ çok önemlidir, düzenbazlıklarının aşikâr örneklerinden yararlanmadan önce yılların geçmesi gerekti; nihayet, tiksindirici doktrinlerinin eğreti yapısını da bunun üzerinde kurdular. Her değişim insanların hoşuna gider. İmparatorların zorbalığından sıkıldıklarında devrim gerekli oluyordu. Bu dalaverecilerin peşinden gidenler de hızla yayılırlar: Tüm hataların tarihi böyledir. Bir süre sonra Venüs ile Mars’ın sunaklarının yerine İsa’nın ve Meryem’inkiler geçmiştir; o düzenbazın yaşamını yayımlarlar; bu yavan, bayağı romana inanacak bir yığın bön bulunur; asla düşünmemiş olduğu yüzlerce şeyi söyletirler ona; gülünç sözlerinden bazıları bir süre sonra onun ahlâkının temeli haline gelir ve bu yeni din yoksullara vaaz edildiğinden, merhamet ilk erdem haline gelir. Tuhaf ibadetler kutsama işlemleri adı altında kurumlaşır, bunların en aşağılık ve en iğrenci, suça bulanmış bir rahibin, büyülü birkaç sözcük yardımıyla Tanrı’yı bir ekmeğin içinde geri getirtme gücüne sahip olmasıdır. Kuşkunuz olmasın; hak ettiği aşağılayıcı silahlar kullanılsaydı bu iğrenç ibadet daha doğar doğmaz yok edilirdi; ama ona işkence etmek düşünüldüğünden durmadan çoğaldı; oysa kaçınılmaz biçimde yok edilebilirdi. Bugün bile onu gülünç hale sokarsanız yok olur. Becerikli Voltaire asla başka silah kullanmadı ve o tüm yazarlar içinde kendi inancına en fazla taraftar toplamış olmakla övünebilir. İşte Eugenie, Tanrı’nın ve dinin tarihi budur; bu masalların hak ettikleri değere bakın ve kendiniz karar verin.

Bu uzun paragrafı açıklamak gerekirse Sade İsa’nın tüm mucizelerine mantıklı bir sebep buluyor, suyu şaraba dönüştürmesini sarhoşları kandırmak, bitmeyen ekmek hikayesini gizli bir yere zulalanmış bir yığın, Lazarus'u diriltmesinde ise ölü numarası yaptığını ileri sürer.

Çarmıha gerilip tanrı babasının onu kurtarmamasını ise kendisini insanlık için bir kurban olarak göstermesine bağlar.

Sade’ın inancına göre başkalaşım yani göğe yükselme ise İsa’nın havarilerinin bir oyunudur. Havariler insanlara bunu yayar ve tam da İsa’nın istediği gibi geniş kitleleri peşinden sürükler. 2 asır kadar sessiz kalıp işkence görmesine rağmen inancı Milano fermanı ve Konstantin’in kabulü ile nüfuz kazanır.

Rahipler yüzyıllar boyunca saçma ayinler düzenlemiş ve İsa'nın ruhunu geri getirmeye çalışmışlardır. Araftan insan kurtarma, komünyon gibi ayinleri ve Tanrıyı reddetmekte sınır tanımayan yazar, kilise karşıtı Voltaire’e de saygısını dile getirmeyi esirgemez.

Marquis de Sade iyi veya kötü olarak yorumlanabilen felsefesi ve bir o kadarda marjinal görüşleriyle adını duyurmuştur. Dile getirdiklerinin bir çoğunda da keskin kalemini çalıştırmıştır. Bize düşen ise onu ön yargısız bir şekilde okuyup değerlendirmektir.

DUYUSAL TANRI

Yazan: Gerçeği Arayan Adam
GAA, din, islamiyet, Duyusal tanrı, Yarattıklarına dokunamayan tanrı, Tanrı felsefesi, Cenet cehennem, İlgisiz tanrı, İnsanoğlu, İnsan ve tanrı, Ahiret, Allah var mı?,

YARATTIKLARINA DOKUNAMAYAN TANRI


Ey tanrım, sana bakıyorum, seni arıyorum. Doğduğumda kulağıma senin adın okundu, 34 yaşındayım, günde beş vakitte adın okundu minarelerden. Yıllardır sana beş vakit ve daha fazlalarıyla ibadet ettim, ne kaybettiysem senden istedim, neye ulaşmak istediysem sana müracaat ettim. Hayatımızın her yerinde ama her yerinde sen varsın. senin adının geçmediği bir saat bile yok. öyle ki Neredeyse senin yasakladığın günahlara bile senin adını anarak başlayacağız. Şaşırdığında Allah Allah... diyen, üzüldüğünde iç çekerken Allahhhh.... diyen , sevindiğinde yerinden fırlarken Allahhh... diyen. Yemeğe başlarken, her işe başlarken bismillah diyen, bir işe niyetlendiğinde biiznillah diyen , överken maşallah diyen, isterken inşallah diyen bir toplumda yaşıyoruz. İsimlerimiz Abdullah, esadullah, ubeydullah, emrullah, seyfullah...

Sanki etrafta olan her şeyin ve herkesin %49 u sensin gibi. Sanki hayatlarımızı, bedenlerimizi ve bütün her şeyi çevrelemiş gibisin. Ama öyle olmadığını sende biliyorsun değil mi? Yapma; ezel ve ebed olan sonsuz ilminle zaten her şeyi biliyorsun değil mi? Sahi hoşlanıyor musun yaşamlarımızdan? ,sana karşı duyduğumuz iki yüzlü ve sahte saygı senin takdirini kazanıyor mu?. Azap ayetlerin karşısında titreyerek sana yönelişlerimiz ve diz çöküşlerimiz, sahte ve menfaat kokan sevgilerimiz hoşuna gidiyor mu? seni tatmin edebiliyor muyuz ibadetlerimizle? Tamam tamam bize ve ibadetlerimize ihtiyacının olmadığını söyledin bunu biliyoruz, bizi eğlence için de yaratmadığını biliyoruz, bizi ne için yarattığını hala tam olarak çözemesekte ( İbadet etmek için yaratıldığımızı düşünenler burada yazıyı kapatabilirler. ) buradayız işte öylece. Lanet olası üç boyutlu bir gerçeklikte neye inanacağımızı bilmeden, gözümüzle göremediğimiz virüsler tarafından bile öldürülerek, canlıların birbirlerini canlı canlı yiyerek tükettiği muhteşem nizama sahip evreninde senin RAHMAN ve RAHİM isimlerinin gölgesinde senden gelen acı ve elemlere, bela ve musibetlere yine sana sığınarak ve rahmetinden bir parça umarak yaşıyoruz.

Bizi ne kadar sevdiğini , bize ne kadar değer verdiğini evreni bizim için yaratmandan anlıyoruz. Her ne kadar diğer hayvanlar kadar bile fiziksel dayanıklılıkta olmasak ve sadece beynimizin büyük olması nedeniyle ve kurnazlıkla hakimiyeti ele almış gibi görünsek de, evrim teorisini ısrarla reddediyor ve senin adem babamız ile Havva annemizi gökten yere tek parça ve imtihana hazır halde indirdiğine inanıyoruz. öyle olmasa , bizi sevmesen cennetten de kovmazdın babamızı, yasak elmayı da yaratmaz ve Havva'nın aklına düşürmezdin o meyveyi değil mi? Hele hele şeytanı serbest bırakıp cennetine girmesine ( Bu nasıl kovulmaksa ) izin vererek babamızı ve anamızı yanıltmasına izin vermen ve bizimkileri dünya gezegenine paket etmenden de bizi sevdiğin anlaşılıyor. Ayrıca bizimkileri paket etmesen bizim için yaratılmış gezegen boş kalacaktı nihayetinde. Burası bizim için yaratıldı nede olsa.

Kitaplarında açık ve net bir şekilde söylediğin üzere görebiliyor, ve işitebiliyorsun, çok yeteneklisin ama bir şeyleri tatmıyor ve koklamıyorsun, bu kavramları sen yaratsan da bunları yapmaman ilgimi çekmedi değil ! Doğru; acıkmıyor oluşun ve bizler gibi bir burnunun olmaması senin bunları yapmana engel oluyor gerçi. yarattıklarını tadan ve koklayan bir tanrı düşünülemez değil mi? ( Yunan tanrıları yarattıkları kadınlarla yatabiliyorlar bile ) bunlar sana yakışmayan sıfatlamalar olur. Ha birde dokunmuyorsun, çünkü kimse seni göremiyor, sana yaklaşamıyor, sen bakışıyla dağları eriten yüce tanrımızsın, Dokunmak temas etmek anlamına geleceğinden seni bir et yada bir metal vs bedene mahkum edeceğinden dokunamıyorsun da. Ama sen bizdeki duyguların en üst düzeydeki temsili olarak bizim tasavvur ettiğimiz bir varlık olamayacağına göre ( Haşa ) bizler senin duygularını ve özelliklerini minimal düzeyde temsil eden programcıkların / Yaratıkların olabiliriz ancak. o nedenle şu anda 33 adete çıktığı konusunda rivayetler bulunan duyu organlarından bir çoğunun sende bulunmaması ve bunları sana yakıştıramıyor oluşumuz bende ironi oluşturuyor. Bizden daha az duyu organın yada yöntemin olması çok kötü bence, mesele elmanın , etin, ve nikotinin tadını hiç alamayacak olmak ve sevdiğin bizlere bile dokunamayacak olmak sence de çok sıkıcı ve üzücü değil mi?

Sahi etrafıma bakıyorum da senin kuralların, özelliklerin ve isimlerin kadar çok değişen başka bir kavram bulamıyorum. Herkes keyfine göre sana şekil veriyor, bazı kitapları sana atfediyorlar ( Hepsi birbirini yalancılıkla suçladığı için mutlaka biri dışında diğerlerinin senin olmaması gerekiyor ), sana isimler ( Allah'ın isimleri ) veriyorlar, bazıları bu isimlerden bazılarının isim değilde senin sıfatın olduğunu söylüyor. Kimileri senin her yerde olduğunu, kimileri de sadece gökte olduğunu söylüyor, ilmin ve bilginle ilgili bile kavram ve kafa karışıklığı devam ediyor bir kısım zevat haşa ! senin geleceği bilmediğini söylerken bir kısmı ise ilminin sonsuz olduğunu ve her şeyi zaten bildiğini söylüyorlar ( Bunu bile ). senin özelliklerin kadar hızlı değişen, birbiriyle çelişen ve çeşitli başka bir kavram var mı bilemiyorum gerçekten. Bize ( insanlığa ) bir dur demelisin bence. Kameralar karşısında senin gibi yüce bir varlık hakkında ileri geri konuşuyorlar. Klavye kahramanları var iki kelimeyi bir araya getirip konuşamayan , senin hakkında hakaret vari şeyler yazıyorlar. üstelik bunlar senin kozmosunda, senin galaksinde, senin güneşinin etrafındaki dünyada oluyor, üstelik bu kişileri sen razzak isminle rızıklandırıyorsun, etleri kemikleri bile senin. Bu küstahlığa bir dur demelisin tanrım.

Bu olanlara eğer indirdiğin dinlerle dur dediğini ve bizlere müdahale ettiğini söylersen maalesef kitaplarını koruyamayacak kadar beceriksiz olduğumuzu yada art niyetle tahrif ettiğimizi hatırlatmak isterim. Bu arada bizimle son konuşmandan bu yana 1400 yıl geçmiş olduğunu hatırlatır ve fil zekasına sahip olmadığımızı, unutkan ve savurgan varlıklar olduğumuzu ve kendini unutturman yada yeteri kadar açıklamamış olman nedeniyle yeniden çizmek zorunda kaldığımızı hatırlatırım. bizi arada konuşup ( en az 600 yıl gibi uzun bir ara ) sonra ortadan kaybolarak ( hiç görünmediğini hatırlatırım ) yönetebileceğin varlıklar olarak algılamış olman bir yanılgı bence. sence de öyle değil mi ? bir baksana dünyaya ne haldeyiz. senden yüzlerce ürettik . Ben bir yaratılmış olarak bunun yanılgı olduğunu çözmüşsem yaratan olarak senin bu hatayı yapmış olmanın paradoksunu sana havale etmeden kendim çözeceğim, zira sana güvenmemeye başlıyorum. Bizi yaratacak kadar kabiliyetli olman ama Her gönderdiğin dinini tahrif edip peygamberlerini ya testere ile kesip ya da çarmıha germemize, en iyi ihtimalle onları reddederek yalnız bırakmamıza rağmen üst üste 124000 peygamber göndermiş olmanın çelişkisini kendime bile açıklayamıyorum. Olmuyorsa olmuyordur değil mi? Ne yöntem değiştirdin, nede iletişim şeklini. Neredeyse bu ulu peygamberlerin senin adına yalan söylediğine kanaat edeceğim.

Korktuğumda kime sığınmak istediğimi düşündüm; elbette korktuğum her şeyden daha güçlü ve beni koruyacak olana, Bir şeyleri başaramadığımda benden çok daha güçlü ve yetenekli biri olsun istedim bir şeyler isteyebileceğim. Çalışarak kazanamadıklarımı birinden istesem ve bana verse ne güzel olurdu. üstelik zaten benim olanları da o vermişti. Gök yüzüne baktım, dünyaya baktım her şey çok güzel ve sistemliydi, muhteşem nizam ve düzen vardı. kaosu ancak biri bitirmiş olmalıydı. her şeyi biri yapmış olmalıydı, yoksa nasıl olabilirdi ki? Bu her şeyi yapan tek kişi olmalıydı, yoksa yine kaos çıkar ve kavga ederlerdi, biz öyle yapıyorduk çünkü. yunan tanrıları falan da kavga ettiğine göre tanrılarda kavga edebilirlerdi, güç yarışı falan olabilirdi aralarında. Engelleyemediğim ve içimi titreten , beni yaralayan ve öldüren doğa olaylarını Elbette bu büyük hadiseleri yapabilecek kadar güçlü biri yapabilirdi. Zira ben yapmadan yemek pişmiyorsa, ben yorulmadan ürünler toplanmıyorsa, o halde bu olayları da biri yapmalıydı

Var olmalıydı o , çünkü yok olması kötüydü, olması olmamasından iyiydi, olmayan şeyin bize faydası yoktu. hayatımızda bazı şeyler var oluyorlardı ama sonra yok oluyorlardı, üzülüyorduk ,en iyisi hiç yok olmayan bir şey olmalıydı, yoksa yaratamazdı her zaman. o da yok olurdu yoksa. o nedenle ölümsüz ve çok güçlü biri olmak zorundaydı, her şeyi o yapmış olmalıydı. seni bulmamız ve şekillendirmemiz biraz zaman aldı

Düşündüm de hep eksikliklerimizden ve ihtiyaçlarımızdan türetilmiş bir tanrıya inandığımızı keşfettim. Mesela zaten her şeyi yapabilseydim senden hiçbir şey istemezdim. Her şeyim olsaydı sana muhtaç olmazdım değil mi? Ölmeseydim de diz çöküp senden ölümsüzlük dilenmezdim değil mi? Tıpkı Bizi cehennemle tehdit edip cezalandıracağını söylemediğinde ve Cennetteki rüşvet tekliflerini bize sunmadığında sana ibadet etmeyeceğimiz gibi. Ne zor tanrı olmak, vermeden almak sana bile mahsus değilmiş bunu anladık. Her şeyin senin olmasına ( Mülk Allah'ındır ) rağmen tehdit etmeden yada rüşvet teklif etmeden sevilememek ne acı. Sırf seni sen olduğun için beklentisiz ( Fenafillah ) seven bulamamak ne kötü. Cennet karşılığında canlarımızı ve mallarımızı satın aldığını vaaz etmen, ama karşılıksız alamaman ne kötü ! Üstelik zaten seninken...

Sahi gerçekten var mısın, orada mısın, Tanrım seni arıyorum, sana hiç düşünmeden koyun misali ibadet eden ve onlarca ayrı dine mensup soru sarma organları körelmiş ruhların arasından sıyrıldım ve çıktım. Onlara göre kafir oldum, olmazdı, öyle sorular sordum ki imanım elden gitmişti. ama bence sen kızmadın bana. Onların yalancı tanrıları ise deliye döndü aslında tanrı olmadıklarını keşfettiğim için. Muhtemelen kulları akıllarını çelmeyeyim diye benimle konuşmayacaklar. Seni bilimle, fenle, felsefeyle arıyorum. sana ait olduğu söylenen kitapları okuyorum sana yakıştıramıyorum, Ne sana zalimliği ve beceriksizliği yakıştırabildim nede peygamberine pedofiliyi, ayrıca rüşvet tekliflerini alenen yaparak bizden mallarımızı ve canlarımızı isteyip durman beni iyice soğuttu. Sahi senin katında dünya paraları geçiyor mu ki? Yoksa seni bahane edip , senin adına seni kullananlar bizden para istiyor olmasın. O paralar senin yolunda harcanmıyor olmasın yoksa?

Bize kaldıramayacağımız yük yüklemez, bizi algılayamadığız şeylerle imtihan etmezsin değil mi? Sana dokunamıyoruz, Seni göremiyoruz, Sesini işitemiyoruz, Kokun yok, Tadını bilmiyoruz.... Tanrım Bizimle hiç konuşmadın ki, en son ciddiye alınacak birilerinin seninle konuştuğunu söylemesinin üzerinden 1400 yıl geçti. Bulunan insan kemikleri 300.000 yıl yaşındayken Tevratın insanlık tarihi limiti 6000 yılda kaldı. Bizi seni bulamamakla, sana inanmamakla, seni kabullenmemekle imtihan etmen mümkün değil. zira duyularımıza hitap etmiyorsun. Varsan da bizim tarafımızdan bulunmak senin için çok önemli olmayabilir. bizimle hiç ilgilenmiyor da olabilirsin.

Biz kulların bir yer ve bir zaman olmadan bir ŞEY hayal edemiyoruz. zamana ve mekana bağlıyız, üst üste binen plank zamanları içerisinde ileri yönlü hareket ediyoruz ve kütlesi olan bir evrende yaşıyoruz. Ona dokunuyoruz ve var olduğunu anlıyoruz. Ayaklarımızın basmadığı bir yer bizim için yok hükmünde, dokunamadıklarımız da öyle. Varlık aleminde bir şeyin var olduğunu iddia edeceğimiz ZAMAN onu ne ZAMAN gördüğümüzü, ve ona ne ZAMAN dokunduğumuzu söylememiz gerekiyor, ZAMAN vermeden ve ZAMANını bilmeden bir şeyi kabul edemiyoruz, evrenimiz bile o nedenle Yükseklik, genişlik, derinlik ve birde ZAMAN boyutundan oluşuyor.

Ama sen zamandan ve mekandan münezzehsin, dokunulamayan, kütlesiz, zamansız,mekansız,öncesiz,sonrasız bir varlıksın. Aslında sen zaten denetim ve tespit alanımızdan çok uzaklardasın, ne ispatlanabilir nede yalanlanabilirsin, kendi kendini çürüten tezlerle, içine çöken varsayımlarla dolusun,

Her şeyi yoktan var etmenle aslında her şeyin yoktan var olabileceğini ispatlayansın, Zamansız ve mekansız olman gerekirken sirius yıldızında oturan / arşına ( sekiz melek tarafından tutulan , su üzerinde olan ve etrafı koruyucu meleklerle çevrili, tanrının yaratmış olduğu alemi izlediği ve denetlediği kutsal mekan ) kurulan bir Tanrısın. bunların ancak zaman ve mekan kavramları içinde gerçekleşebileceğini biliyorsun değil mi? Her şeyi yaratabilen ve yarattıklarına verdiği kadar bile duyu organı olmayansın, tadamayan, koklayamayan, dokunamayansın.

Senin kutsal yazıtlarda anlatıldığı gibi bencil ,egoist, kibirli ve aynı zamanda da beceriksiz olamayacağını anlamaya ve anlatmaya ciddi zaman harcıyorum , Ama beni diğer olmayan tanrılara inanan ve o tanrılara artık inanmıyorum diye beni kafir ilan eden mümin kullarınla bir tutarsan bozuşuruz. Hele aşağı tutarsan külahları değişiriz, Bana, seni aradığım yoldaki hatalarım nedeniyle kızarsan bu sana yakışmaz. Zaten Senin benimle bile ilgilendiğini zannetmiyorum, bizimle hiç ilgilenmedin, varlığımızdan haberin varsa eğer bize gülüyor olabilirsin. Ama eğer gerçekse mahkeme-i kübrada artık bizi öyle kem küm ile kandırıp, biraz yüksek sesle kızıp cehennme gönderemeyeceksin, adem ile havva değiliz artık. Bizim yeteri kadar evrimleşmemize ve gelişmemize izin verdiğin için senin bile cevap veremeyeceğin sorularla dolu olarak geleceğiz, İsimlerindeki ve sıfatlarındaki çelişkilerden başlayıp, duyusuz ve yeteneksiz oluşuna, oradan duygusuz ve sosyopat oluşuna , bütün kötülüğü aslında senin yaratmış oluşuna, zalimliğine değinecek ve seni bütün o yarattığın alemdeki diğer melekler ve bilinçli varlıklar huzurunda rezil edeceğiz. Kimsenin duymasına gerek yok, bizi yok etsen bile fark etmez, biz artık biliyoruz, biz biliyorsak evren artık biliyor demektir, o nedenle bence bizim canımızı acıtmayı düşünme, hele bunu sonsuza kadar yapmayı hiç aklından geçirme. Tanrım bu nasıl bir duygu, Senin içi boş bir balondan ibaret olduğunu artık öğrenen sümüklü, isyankar, küstah, ( tıpkı senin gibi ) yaratıklara sahip olmak. Artık çıplak olduğunu haykırıyor herkes, deli gibi çalışıyoruz, dini okullarda değil ama laboratuvarlarda. Gerçek seni bulma yolunda.

Tamam tamam aslında amacımız seni bulmak değil, bu kusurlu sistemi nasıl tasarladın ve nasıl düzeltebiliriz diye bakınıyoruz öyle. Bizi çabuk ölen ve kısacık bir zaman aralığında hayatta kalabilen bir varlık olarak tasarladığın için kendimizi zaman ve mekan sarmallarının dışına nasıl taşıyacağımızla ilgili küçük araştırmalar yapıyor ve Bilincimizi ( Ruh ) bu çabuk yorulan, hastalanan ve ölen kusurlu et bedenden nasıl ayırırız diye araştırıyoruz. Zaman kazanmaya ve Higgs bozonunu bulmaya çalışıyor ve bu yoktan var etme sihirbazlığını nasıl yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Başarırsak belki soyumuza çektirdiğin bütün acıları ve zulümleri bir kenara bırakır, seni affeder ve kendi varlık sistemimizi kurabiliriz . Başaramazsak ve bizim soyumuza yeterli süreyi tanımadan kıyameti kopartacak ve mahkeme-i kübrayı toplayacak olursan seni bitiririz. Bir kere cehennemde yanan kullarının '' keşke toprak olsaydık '' diyeceklerini ama olamayacaklarını, onları sonsuza ( ebedi ) kadar yakacağını söylediğin için bizim ölümsüz olduğumuz gerçeğini ağzından kaçırmış bulunuyorsun, ah evet artık kendi içine çöken sisteminin tadını çıkarmalısın. Cehennemde sonsuza kadar bütün varlık alemine ve sana sonsuz kez üzeri sonsuz kadar lanet eden, küfür eden, senden nefret eden, toprak olmayı, yok olmayı isteyen, seni ve evrenini istemeyen , her şeyden seni sorumlu tutan, bencil ,egoist, zalim, kibirli, iki yüzlü, beceriksiz olduğunu haykıran milyarlarca insan kulların olacak.... bu çığlıkları sonsuza kadar dinleyecek olmak nasıl bir duygu, ne kazanacaksın bu işten, ne yapacaksın cehennemlik kullarınla sonsuza kadar, sahi şimdi yarattın, imtihan ettin ve sistemi topladın, bizi seni hissedemediğimiz ve sana inanmadığımızı için sonsuza kadar yakıyorsun. Aaaaaaa..... Ahhhh..... Aaaaaaa, vs. vs. vs... Kazanın başına gelip gelip gidiyorsun, bir gün iki gün üç gün, bir yıl, bin yıl, bir milyon yıl, bir trilyon tanrı yılı, ....... bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor... Çığlıklar ve çığlıklar... bitmiyorlar. Zebaniler ilk isyan eden gurup olabilir, Melekler bile tanrım artık yeter, durdur şu vahşeti diyebilirler, Cennetlik kulların bile pedofiliye bir ara verip onlara verdiğin göğüsleri yeni tomurcuklanmış bakire hurilerin üzerinden kalkıp , bıyıkları yeni terlemiş yağız delikanlıların ( oğlan ! ) tuttukları şarap kadehinden bir yudum aldıktan sonra artık bu çığlıklar eşliğinde güzel sevişemiyoruz , yeteeerrrrr diye isyan edebilirler, yada senin kadar zalim değillerse bize merhamet edebilirler.

Kendine dikkat etmelisin, bize kabir meleklerini göndermeden önce bir daha düşün bence, İlk soru olan ''Rabbin kim?'' sorusuna öyle cevaplar veririz ki, özgür iradeye sahip olmayan ve kalpleri hep iyiliği emreden meleklerin bile kafir olabilirler ! Ah tanrım seni hep en son kitabınla eleştirdiğimin farkındayım, aslında bu kitabı senin göndermediğini biliyorum ama 32 yılımı bu kitapta yazan ve olmayan bir tanrıya ibadet ederek geçirdim, etrafım bu insanlarla dolu, kızgınım kendime ve her şeye , zaten sen herşeyi biliyorsun ama onlarda belki anlarlar diye bu minvalde gidiyorum, Avrupa'da olsam İncil üzerinden, İsrail'de olsam Tevrat üzerinden giderdim.

Haşa seni yargılamam , Seni kötülemem, saygısızlık bile yapmam, seni sevmem bile, sana tapmam,sana minnet duymam, itaat de etmem isyan da... Zira yoksun ortada, duyu organlarıma hitap etmiyorsun, ben senin için yok hükmündeysem, seni bulma eylemim senin için değersizse , acılarım ve ölümüm önemsizse sende benim için önemsizsin. Ha varsın ha yoksun, bir varsın bir yoksun, kah varsın kah yoksun, belki varsın belki yoksun, bir ihtimal olabilirsin, şöyle de olabilirsin, böylede olabilirsin, sonlu da olabilirsin sonsuz da olabilirsin, bizimle konuşuyor olabilirsin konuşmuyor yada hiç konuşmamış da olabilirsin, en kötüsü hiç ama hiç konuşmayacak da olabilirsin, bizi gerizekalı buluyor olabilirsin, senin için bir pire, asalak bir yaşam formu olabiliriz, esfel-i safilin de olabiliriz, eşreful halikin de olabiliriz, senin kulların / yaratıkların da olmayabiliriz, kullarının kullarının kullarının bilgisayar ortamında geliştirdiği bir Yaratma oyununda bir bit'lik değerimiz olabilir, smilasyon olabiliriz, gelişmiş bir uygarlığın başarısız bir tanrıcılık ve yaratma eyleminin sonucu bile olabiliriz, hasılı o kadar çok ihtimal var ki seninle ilgili, ben değilde senin seçmeni istiyorum artık. Kararını vermeli ve ne olduğunu söylemelisin. en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir, kurtar kendini şu belirsizlikten, yapma sen tanrısın dostum lütfen bizi bu kadar seçenek arasında bırakma, kararını ver ve gel, söz veriyorum bu küstah cümleleri bir daha kullanmam ve özür dilerim senden, ama sıkıldım artık ben gidiyorum. Hesap sormaya hakkın olmadığı için de sana bile haber vermeden.....

BANA BİR TANRI ÇİZ

Yazan: Gerçeği Arayan Adam


BANA BİR TANRI ÇİZ


Evren kaotik bir sistem, evrende mükemmeliyet yok, daimi bir döngü ve değişim var, her şey başlıyor gelişiyor ve bozularak son buluyor, ama kaybolmuyor, elementlerine ayrılıyor ve sonra başka Bir şey olarak tekrar varlık sahnesinde birleşiyor, kara delikler bilinen maddeleri yutuyor ve atom altı ölçekte sıkıştırıyor, büyük yıldızlar, süpernovalar elementleri dönüştürüyor ve uzaya fırlatıyor ,ama sonsuz  evrenin yapı taşı atom ve atom altı parçacıklar hiç yok olmuyor, sadece dönüşüyorlar, bir elementten diğerine...

Dünyada durum nasıl peki; Bütün canlılar hayatta kalmak için ya diğer hayvanların ya da bitkilerin yaşamına son veriyor, hayatta kalmak için herşeyi yapıyoruz, birinin yaşaması diğerinin ölümü ile mümkün olabiliyor, birbirini yiyen ve sindiren sayısız canlı varlık var. bırakın ölümü yaşayan bedenlerimizde bile milyonlarca bakteri ve mantar her an ölü derilerimizi yiyor yada bir şekilde bizimle besleniyorlar. Su altından , oksijensiz toprak altına, oradan dağların zirvesine kadar her koşul ve şarta adapte olmayı başarmış yaşamlar görüyoruz, ölmemeyi hala başaramamış ama ölmemek için diğer bir canlıyı öldüren sayısız hayat...

Peki evren kaotikse, yani herşey belirsizlik ve düzensizlikle başlıyor, kısa bir aralık mükemmele yaklaşıyor ve sonra da yine bozuluyorsa o halde dinlerin bize  söylediği mükemmel yaratılış nizamı nerede? mülk suresi 3. ayet '' O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?'' bu meydan okumanın delillerini neden göremiyoruz. dinlerin bize ilk insanlığın başladığını anlattığı adem ile havva hikayesi bilimle artık yerle bir oluyor, insan dna'ları çözümleniyor, milyon yıllık insanımsı kemikleri, neandertaller, homosapiensler bulunuyor, dev iskelet kemikleri, cüce insan iskeletleri bulunuyor, karbon testleriyle yılları belirleniyor. hop diye gökten inmediğimiz, yavaş yavaş geliştiğimiz görülüyor. eşyaların isimlerini bilerek eşi ile dünyaya bir müddet kalmak için gönderilen eğitimli bir adem değil de sanki zorla hayatta kalabilmek için akıllanmış bir adem var bilimin bize sunduğu. Dinlerin bize mucize/ hikaye olarak sunduğu ve bu güne delilleri kalması gereken hadiselerden iz bile yok. Ay ikiye bölünmemiş gittik ve bizzat gördük insan olarak. Nuh tufanı ise olması teknik olarak imkansız bir yıkım, delillerini bulamıyoruz.

Ama bildiğimiz bir şey var, evren 13.75 milyar yıl önce bir patlamayla oluştu, dünya ise 4,54 milyar yıldır orada. öncesinde yoktu, evrende milyonlarca galaksi, her galakside belki milyarlarca yıldız ( güneş ) bunların etrafında da trilyonlarca gezegen dönüp duruyor. biz bu büyük fotoğrafın içerisinde sadece milyonlarca galaksi arasından bir tanesi olan samanyolu galaksisinin sarmallarının birinin kenarındaki bir yıldızın ( güneş ) etrafında dönen küçücük, yok hükmünde bir gezegenin üzerinde yaşayan varlıklarız. Artık hadislerdeki gibi Allahın peygamberi için söylediği iddia olunan '' sen olmasaydın habibim felekleri yaratmazdım '' şeklindeki bir sözü ve kutsal kitaplardaki evrenin merkezinde dünyanın olduğu, yıldızların yakın göğü süsleyen birer kandil olduğu, yıldızların şeytanlara atılan birer taş olduğu, her şeyin bizim için yaratıldığı, evrenin bizim için , biz burada yaşayalım diye  yaratıldığı iddialarını kabul edecek beyin yapısını geçtik. teleskoplar yaptık, uzay araçları ile dünyanın dışından evrene baktık ve zamanı hesaplayarak gök cisimlerinin bize  uzaklıklarını bulduk. yıldız zannedilen diğer galaksileri tespit ettik. Sonuç olarak evrenin merkezinde dünyanın olmadığını, ve bütün varlık aleminin ve yedi kat göğün bizim için yaratılamayacak kadar büyük olduğunu biliyoruz. bildiğimiz diğer şey ise düzen ve nizamın olmadığı, her şeyin sıkıştırılmış bir küçüklükten ( hiçlik/ nokta / yoktan ) varolarak genişlemeye devam ettiği. O halde sabit ve sonsuz bir cennet yada  cehennem kavramlarını hiç bir şeyin durmadığı ve her şeyin hareket ettiği bir evrende nereye koyacağız?

Tanrı kavramını tartışırken, eleştirirken ve överken bir şeyi gözden kaçırıyoruz; bizim bahsettiğimiz tanrı acaba karşıdakinin savunduğu yada yerdiği tanrı mı? acaba aynı varlıktan mı bahsediyoruz. Çoğu kez kimin neden bahsettiğini bile bilmediğini düşünüyorum. o nedenle bir tanrı çizme gayteti içindeyim. Buda, yahova, Allah, Tanrı... kızılderelilerin, semitik dinlerin, hinduların hasılı bütün din ve ekollerin tanrılarının özellikleri ve eylemleri bile farklı. O nedenle o üst bilinci hala inkar etmemekle birlikte görece zekama göre fazlaca karmaşık matematiksel hesaplamalar ve ihtimaller gerektiren varlık alemine baktığımda bir yaratıcıyı görüyor yada delillerini buluyorum. Ama hangisini, kuranın ?, tevratın ?, zeburun ?, şamanizmin ?.... Sorun burada.

Madem ben bir et bedenim, ve madem düşünce sistemim ve algı kapasitem fiziken kafatasımın içindeki nöronlarla sınırlı. O halde nöronlarımla bulamadığım ve algılayamadığım bir şeyden sorumluluğum yoktur. Ama nasıl yoktur. O şeyin olmadığını söylemiyorum var olabilir, olmayabilirde, ama benim duyu yeteneklerim ve algı kapasitem ister zamansal olarak ister yetenek olarak olsun , bir şeyi algılayamıyorsa o şey benim için yoktur. Her canlı için gerçeklik; duyu organları aracılığıyla elde ettiği verilerin ( görme-işitme-koklama-dokunma- tatma ) sinirler aracılığıyla beyne iletmesi ile oluşan bir smilasyondan ibaret. yani gerçekliği hiç bir zaman tam olarak bilemiyoruz. duyu organlarımız ve sinirlerimiz ne kadar kabiliyetli ise ve beynimiz yani nöronlarımız bu bilgileri nasıl ve ne şekilde işliyorsa işte bizim için gerçeklik bu oluyor. Örneğin ışık frekans değerlerinin 4/1000 ini algılayabilmemiz sebebiyle geri kalan frekanslar gerçekte var olmasına ve bu bilgiyi insanlık olarak yakın geçmişte tespit etmemize ragmen hala beynimiz için gerçek değiller ve yoklar.

Buradan bana göre şu sonuş ortaya çıkıyor: Tanrı kavramının kendisinde bir kusur, insani zaaf, beceriksizlik yada eksiklik olamayacağı gibi tanrı gibi üst bir bilincin de insana kabiliyetsiz bir beyin verip yada algısını sınırlandırıp bu sınırlar dışındaki gerçeklikten sorumlu tutması düşünülemez. O nedenle Tanrı / Allah denilen o üst bilinci kabiliyetimiz ölçüsünde önce biçimlendirip sonra bize onun elçileri olduğunu söyleyenleri, onların elindeki kitapları tartıp yargılamamız gerekiyor. Eleştirilerimi ve sorgulamamı yüksek oranda semitik din ekolü ile sınırlı tutacağım.

Peki  Dinlerin ( tevrat-zebur- incil- kuran )söylediği gibi Bir tanrı olsaydı düzen olur muydu?

Bence düzen olması gerekirdi, entropiye izin vermemesi, mükemmeliyetçi olması gerekirdi, yoksa tanrı hep hareket eden genişleyip küçülen ve bozulan bir yapı da cennet ve cehennemi koyacak yer bulamaz. hele onları sonsuza kadar sabit tutamazdı. Zaman sonsuzken, evrenin yaşını ve dünyanın yaşını hesaplamışken, evrende önemsiz bir kum tanesi kadar hükmü olmayan bir kürenin ( dünya ) üstünde sonsuzlukla ölçülemeyen bir zaman diliminde dünya görece kararlı ve güzel hale geldi diye mükemmel bir nizam olduğunu düşünemem yoksa. çünkü ben herşeyin kütlesiz enerji oldıuğu zamanı ve yer kürenin güneş gibi lav topu olduğu milyon yıllık zamanları biliyorum, sene 2019 oldu, belki isa yada muhammet peygamber  zamanında olsaydı hayretler içinde göge ve yere bakıp bu görüşe inanabilir ve evrenin mükemmel olduğunu sanabilirdim. Ama zaman benim beynimin lehine hareket etti. Evrendeki kaos gerçek bir tanrının olmadığını göstermez elbette ama '' yaratışında hiç bir uygunsuzluk olmadığı''nı ve sonsuz güçlü olduğunu iddia eden bir tanrının olmadığını gösterir. Zira daha iyisini yapabilecekken daha kötüsünü yapmak özensizliği, daha iyisini yapamamak ise sonsuz güç olmadığını gösterir.

İnsanlarla iletişim şekli olarak bozulan tahrif edilen kitaplar, yada bölgesel dinler ile, insanların sadece küçük bir kısmının görebildiği peygamberler göndermek yerine her ,insanla iletişim kurması yada iletmek istediği bilgiyi bütün insanların görebileceği şekilde yayımlaması gerekirdi ( silinemez bir yazıt, gök yüzünde ayetler...vs ). Tanrı Bana göre zoru seçmez, kolayıda seçmez tanrı mantıklı ve maksimum fayda veren şeyi seçer ve ona göre davranır. Arap bir peygambere Arapça bir metin verip kalk hadi git bunu 7000 ayrı dildeki tüm dünya milletlerine, ekvatordan kutuplara kadar tebliğ et, anlat demesi, itiraz ederlerse ve sana karşı koyarlarsa öldür demesi bana mantıklı gelmiyor. insan ve kul kazanmak isteyen tanrının sırf ilk iletişimi kurmak için seçtiği yolda dünya insanlarının milyonlarcasının ölmesi garanti bir son. bu yayın her dilde yapılsa ve sabit silinmez bir metin olsa ondan sonra imtihan olsak daha akılcı olmaz mıydı? Hayır olmazdı diyenler aşağıdaki sahnedeki adamın torunu ya da kendisi olarak empati kursunlar lütfen:

''Anadolu da eski tarihlerde yaşıyorsunuz huzur içinde, güzel bir eşiniz ve 9 yaşında bir kızınız var, askerlik çağında da bir delikanlı oğlunuz. Tanrı bir önceki peygamberin süresinin dolduğunu değerlendirerek yenisini gönderdi. Asıl amacı seni kazanmak ve sana değer veriyor, zira o tanrı dini ekolde sonsuz rahmetli , şefkatli ve adil bir tanrı. sen onun için çok ama çok değerlisin ama direk seninle konuşmuyor. sana gönderdiği dini ve mesajı arap yarımadasında bir insana gönderdi ve o kişiye ''bunu bütün insanlığa git anlat, beni tanısınlar bana ibadet etsinler'' dedi. Bu şefkatli tanrı bu dini içinde savaş kurallarında  karşı koyanların öldürülmesi , mallarının beytul mala kaldırılması ve kalanların da köle olarak alınması kurallarını da koydu. senin müşfik tanrının planından, kurallarından ve mesajından haberin yok, henüz varlığını ve seni sevdiğini bile bilmiyorsun. Tanrının askerleri yola çıktılar, insani bir reflex olarak senin devletinde tanımadığı ve yabancı dil konuşan, dinlerini değiştirmelerini ve devletlerini kendilerine bırakmalarını yada fidye ödemelerini isteyen bu kişilerle savaşacaklar. senin ülkenin askere ihtiyacı var oğlunu çağırdılar ,oğlun vatan görevine gitti, gelen tanrının askerleriyle konuşamıyorsun anlamıyorsun, kitaplarıyla ilgili bilgin bile yok hele savaş kurallarını hiç bilmiyorsun. Tanrı onlara melekleri ile yardım etti ve '' Muhakkak ki Ben sizinle beraberim '' dedi. Askerler karşılaştı ve ülkelerini savunmaya çalışan binlerce askerin öldü, içinde oğlun kafası gövdesi kılıçla kesilmiş, üstünde atlar tepinmiş halde savaş meydanında öldürüldü ve kokmayı bekliyor, Tanrının askerleri ilerledi ve ülkeye el koydular gelip karını ve 9 yaşındaki kızını da esir olarak aldılar esir köle kadınların nikahları dinen düşüyor ve onlarla ilişkiye girilebiliyor, ne de olsa onlar artık birer mal, paylaşımda hangi tanrının askerine düşmüşlerse eğer karını bir evde 9 yaşındaki öpmeye kıyamadığın kızını da başka bir evde soyup çığlıklar eşliğinde tecavüz ettiler. ( Tecavüz istemeyen insanla cinsel ilişkidir. ) Tanrı senin kızın yaşındaki bir kızın zaten peygamberine eş olmasına izin verdiği için senin kızının çığlıkları ve baba diye bağırmaları tanrının askerlerinin yüteğinde acı bile oluşturmadı. hele tanrının yüreğine hiç ama hiç dokunmadı zira askerler tanrının buyruğundan hiç çııkmadılar ki. Tanrı karısı ve 9 yaşındaki kızı başkasının tecavüzüne uğramış ve köle yapılmış, ayrıca oğlu savaş meydanında parça parça yatan senden şimdi ona iman etmeni istiyor ve kendisinin mükemmel olduğunu bildiriyor, ayrıca bir kaç yıl çalışıp arapça öğrendiğinde onun ne kadar şeykatli olduğunu ve bütün bunları kendisini sana tanıtmak ve seni cennetine koymak için yaptığını da göreceksin, biraz daha okuduğunda yeteri kadar paran varsa allahın askerlerine ve devlet başkanına fidye ödeyerek kızın ve karından geriye kalanları kurtarabileceğini, yoksa kızın ve karının sahiplerinin kalbine merhamet vermesi ve onları azat etmeleri için tanrıya hep dua edebileceğini, kızının ve karının müslüman olmasının bile onları kölelikten kurtaramayacağını öğreneceksin ...... ''Bu sahneyi kabul edebiliyorsan ve özümsüyorsan hiç vakit kaybetmeden bu yazıyı kapatmalı ve beni kafir ilan etmelisin. Yoksa devam edelim.

Bizi dünyaya göndermek için ademin aklına yasak meyvayı düşürüp sonra geri çekilip ve iletişimini kesip bir de şeytana izin verip onun aklını çeldirtip meyvayı yedirdikten sonra ceza olarak dünyaya göndermek yerine, ismine ve kudretine yaraşır şekilde doğrudan ben sizi imtihan edeceğim demesi gerekirdi. Neden bizim yanılmamızı bekliyorsun ki , neden bizi meraklı yaratıp sonra da sakın o ağaca dokunma deyip çekiliyorsun. üstelik bu şeytan nasıl bir şeyse katından kovulmasına rağmen cennete girmeye ehil ve izinli bir varlık anlamadım. Olacakların ve yaptıklarımızın sorumluluğunu bize yüklemek için mi öyle yaptın, Şeytan bize secde etmediği için kafir oldu, havva ademi ikna ettiği için ilk günahkar oldu, adem uyarına rağmen o yasak meyvayı yedi, bize secde etmeyen şeytan yine bizi sana karşı yanılttı. birisi kafir  diğerlerimiz günahkar olduk, kovuldık ve yer yüzüne gönderildik. ama sen başta zaten meleklerine '' ben yer yüzünde bir beşer yaratacağım '' dememiş miydin? o halde sanki bizim dna mızı yanılmaya kodlamış ve sonu baştan belli bu oyunu sahneye koymuş gibi görünüyorsun. ha bir de '' andolsun cehennemi insanlardan ve cinlerden tamamen dolduracağım '' demiştin değil mi? yani başaramayacağımızı zamansızlık katından görüyor ve biliyorsun!  blofünü gördüysek başarısız bir oyun kurdun demektir ve bu sana yakışmadı.

Eşitlikçi olması gerekirdi mesela; bu eşitlik sistemin eşitlenmesi şeklinde olurdu, tek tek insanların ne yaptığıyla değil de total fayda ve zarar hesabı yaparak iyiliği ve kötülüğü 1=1 gibi dengelemesi gerekirdi. Ayrıca insanlarla iletişim kurmuş ve dinler göndermişse bu kez insanlar nezdinde de eşitlikçi olması gerekirdi.

Sınava tabi tutacaksa: ilettiği bilgiyi hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde önce bütün insanlara iletip sonra eylemlere ceza vermesi gerekirdi, madem sonsuz bir ceza yada ödül verecek o halde insanları dinler, tarikatler, mezhepler, hocalar, şıhlar, kendi kutsal yazıtları, peygamberlerin sözleri, uluların yazıtları arasında sıkıştırıp imtihanı zorlaştırmaması, cam gibi berrak bir mesaj iletmesi gerekirdi.

Adaletli olması gerekirdi: mikron ölçeğinde bile geçerli, şeksiz , şüphesiz bir şekilde, adaletli olması gerekirdi. Tevratta israiloğullarını kayırmaması, Mısır firavunu ve halkına zavk alır gibi işkenceler etmemesi, onların masum ilk çocuklarını babalarının günahı nedeniyle öldürmemesi, islamda inananlar dışında diğer herkesi kafir, müşrik, münafık ilan etmemesi, yeni gelecek yada gelen bir dine insanların tepki göstereceğini, inanmayacağını, sorgulayacağını zaten bilmesi, hatta karşı koymasına bile ceza vermemesi gerekirdi, kalplere ilham etmesi, kalpleri dinine karşı yumuşatması gerekirdi, insanların diğer insanları köleleştirmesine karşı koyması, ürettiği bilinçli varlıklara sahip çıkması, bir cinsi diğerinin emrinde ve onun boyunduruğunda yaşatmaması, kadınların esir olarak alınarak cinsel meta olarak kullanılmasına izin vermemesi, sırf biraz daha kaslı diye erkekleri kadınlardan üstün kılmaması, arada bir kadın peygamber de göndermesi, onları yüceltmesi...vs vs gerekirdi.

Bizimle ilgileniyorsa eğer; her aç olanı ,her susuzu, şiddete maruz kalanı duyması ve yardımını gönderirken öncelik sırasına koyması, afrikada çocukların açlıktan ölmesini en önemli bulması, o çocuğun duasına cevap vermesi gerekirdi, oysa aynı zaman diliminde açlıktan ölen, tecavüz edilen, boğazı kesilen, kafasında bomba patlayan, bir binadan düşmekte olan insanların duasının Tanrıya ulaşmadığını ama sevdiği kızın kendisini sevmesini isteyenin, parasına para katmak isteyenin, bir sınavı kazanmak isteyenin dualarının ulaştığını ve isteklerinin ( Allahın izni ve inayetiyle ) karşılandığını görüyoruz.

Tanrı varsa eğer her şeyi en kolay ve en hızlı nasıl yapacaksa öyle yapması, dolambaçlı işlere girmemesi gerekirdi. Amaç sadece kendisine itaat eden kullar ise; bunu imtihanla değil direk insanı o şekilde kodlayarak yapması gerekirdi, bunu zaten melekler yapıyorsa o zamanda bizi yaratmaması gerekirdi, maksimum faydayı gözetmesi gerekirdi.

Tanrı varsa esasında insana da ihtiyacının olmaması gerekirdi, hele hele onu imtihan etme zahmetine hiç girmemesi gerekirdi, bir yaratım ve üretim, ya kendi ihtiyacımızdan yada zahir bir ihtiyaçtan hasıl olur. Tanrı mutlak kadirse bizi yaratmak onun için bir israf olmalıydı. Bir varlığı yani bizi imtahan etmesi Tanrının yarattığı bilinçlerin ona ve kurallarına tabi olup olmayacağının testedilmesi evrende birilerine, yada kendine  henüz ispatlamaya çalıştığı bir şeyler olduğunu, Tanrının mutlak kadir olmadığını gösterir. Tanrı için bu ispat eylemi büyük bir risk doğurur, insanlar sınavı kaybederlerse, tanrı hem evrene karşı kendisinin hala eksik olduğunu, bir varlığa özgür irade verdiğinde hala kendisine başkaldırabildiğini tescil ederek kendi ayaklarına sıkar itibar kaybeder, hem de bu uyumsuz varlıkları sonsuzzzz cezalandırmak için bir emek ve güç sarfetmek zorunda kalarak bir de evrende bu kahrolası varlıklara cehennem gibi bir yer ayırarak elindeki atomları gereksiz bir işte sabit tutmak zorunda kalır. Tam tersi durumda da cennet gibi bir yerde bu ulu ruhları toplayarak yangelip yatırmak gibi bir israfa girerek yine cenneti oluşturan atomlarını orada sabit tutmak zorunda kalarak nihayetinde ve total hesapta israfa giden bir eylem icra etmiş olur.

Tanrının mutlak kadir güç olması gerekirdi, insanı ortaya koyup, şeytanı serbest bırakıp yarattığı diğer önemli ama kovulmuş varlık şeytanla '' görelim bakalım sana mı itaat edecekler bana mı'' şeklinde yarışa girmek ve eksik yarattığı insana sınavı geçememe durumunda sonsuz azap uygulama tehdidinde bulunmak  yerine şeytan figürünün hiç olmaması gerekirdi, yada şeytanı orada en ağır şekilde cezalandırarak meleklere ve insanlara adaletini ve kurallarını göstermesi gerekirdi.
Merhamet, zaaflı varlıkların işidir, adalet merhametin üstündedir en iyi merhamet adalettir. Zira birine gösterilen ve adalet terazisini eğen merhametin sistemdeki diğer insanların hakkını ihlal edeceğini bilerek kesinlikle merhametli olmaması gerekirdi. Bütünleşmeyen ve çelişki ihtiva eden isimleri kendisine takmaması, gerekirdi.

Üst bir bilinç, keskin bir zeka, mükemmel denklemler kurma ve evrenler yaratma kabiliyeti ile donanması ve insani kavramlardan ve duygulardan arınması gerekirdi, Tanrının kızmaması, başarısız olduğunda ve şeytana karşı kaybettiğinde insanları toplu olarak helak etmemesi, insan makinesini doğru kodlayamadığı için hatayı kendisinde araması ve yeniden kodlaması,   intikam hissi duymaması, inananlarla inanmayanları, eski kitap ehilleriyle yenilerini daima savaşa sokup milyonlarca insanın ölümüne sebep olmaması, kadınların tecavüze, çocukların ve masumların bombalar altında paramparça ölmesine izin vermemesi gerekirdi
bizim gibi iki yada dört ayaklı yada elleri olan bir varlık olmaması, bir enerji varlık olması, yaratabildiği bütün atomlarla her an iletişimde olması gerekirdi
tanrının insanlara bu dünyada yasak ve haram kıldığı bir çok şeyi diğer tarafta ödül olarak sunarak kendisiyle çelişmemesi gerekirdi.
Cennet gibi bir yeri yaratarak ve özellikle imtihanı geçen, evrene tanrıya bağlılığını ispatlayan ve çok zor oluşan insan gibi bir bilinci SONSUZZZ bir süre boyunca orada yatırarak atom ve bilinç israfına girmemesi, bilinçlenen atomları kendisine çekerek deneyimini artırması , yada bu bilinçleri işlerinde kullanması, yada yeniden dönüşüme sokması gerekirdi.
Cehennem gibi ; evrenin yaşı ile ölçülemeyecek kadar kısa bir süre içinde insanların yaptığı önemsiz hatalara sonsuz bir ateş azabı uygulayacağı bir yer yaratmak gibi adalet ve eşitlik, kısas esaslarına aykırı bir yer yaratacağına, düzgün programlanamayan ve ana üreticinin ( Tanrının ) çizdiği yolan çıkan makinaların hatalarını kendinden bilmesi yada en azından hatalarla orantılı olarak sonlu ve süreli bir ceza sistemi getirmeliydi.
O kadar büyük olmalıydı ki, insanların yaptığı hata onun ilgilenmeyeceği kadar küçük bir ayrıntı olarak kalmalıydı, ceza vermek yerine eşitleme yada hatalı ruhların tamirini yaparak daha büyük amaçlarla uğraşmalı idi.
Tanrının egolu olmaması gerekirdi. Hep beni övün, beni çokça övün, melekler hep onu tespih ederler gibi cümlelerle ikide bir kendisinin ne kadar büyük olduğunu bize söyleyip durmaması gerekirdi. O kadar kudretli olması gerekirdi ki o söylemeden ve zorlamadan insanların onun büyüklüğünü anlaması gerekirdi.

Tanrının büyüklenmemesi gerekirdi: en büyük ve kudret sahibi gücün kendisini misillemesi ve büyük olduğunu , sonsuz güç sahibi olduğunu söyleyip durması ; birileriyle yarışta olduğunu ve bir şeyleri ispat etmeye çalıştığını göstereceğinden kendisini yarışın, karşılaştırmaların ve misillemelerin dışında tutması gerekirdi.
Bu dünya ve öte dünyada ödüller ve yasaklar belirlerken tutarlı olması gerekirdi, bu dünyada zina yapmayana diğer tarafta en az 80 huri ile sex yapma hakkı, bu dünyada alkol tüketmeyene diğer tarafta şarap nehirlerinden içme hakkı, bu dünyada düzenli ibadet edene diğer tarafta sonsuz süre boyunca ibadet etmeme hakkı, bu dünyada kendisinin koyduğu kurallara göre çalışana diğer tarafta sonsuz çalışmama hakkı vermemesi gerekirdi. Aksi halde buradan şu anlam çıkmaz mı?; evrende zaten içki, toplu ve çok insanla sex, çalışmamak ve ibadet etmemek esastır, tanrısal ilkeler bize söylediklerinin tersidir , öyle olmasa bize bunu vaadetmezdi. zira imtihan sürecinin sonunda yani sonsuzluk katında tanrı bana neyi veriyorsa evrende esas olan o değil midir?
Eğer hala sonsuz mutlak güç değil ve büyümeye devam ediyorsa bunu açıkça söylemesi ve amacımızı bize bildirmesi gerekirdi.
Belki insan olduğum içindir ama sıkılması gerekirdi tanrılıktan, her an ol diyince oldurabilmekten , amaçlarının ve hedeflerinin olmamasından, kendisini küçültüp büyütememekten, uyuyamamaktan, dinlenememekten, bölünememek ve çoğalamamaktan, ölememekten, herşeyi zaten biliyor olmanın tuhaf ve iğrenç bilgeliğinden, şaşıramamktan, zaten hep orda olmaktan ve sonsuza kadar da orda olacak olmaktan.
Ya da hala tam anlamıyla düzeni kuramadığını , entropiyi bitiremediğini, sistemi başa sarıp yeniden ve yeniden büyük patlamalarla dizayn ettiğini, bilincini artırmak ve sonsuz ihtimalleri deneyimlemek için canlılar yaratarak ölmelerine, tecavüz edilmelerine, boğazlarının kesilmesine , suda boğulmalarına, ateşte yanmalarına, açlıktan kırılmalarına, hastalıklardan gebermelerine izin vererek evrendeki sonsuz ihtimalleri deneyimlemek ve mutlak kadir güç ve bilgi sahibi olmak için bizi kullandığını itiraf etmesi gerekirdi, bu da tanrıyı kendisininde bizden önce oluşan tesadüfi bir bilinç olduğunu itirafa, eksik olduğunu kabule, isimlerinin hakkını vermediğini açıklamaya zorlayabilirdi. gerçi o zaman da rahmetli olmazdı, bu hiç de adil olmazdı,  gerçi başkasının olmadığı ve herkesin bir şeyin ( Tanrının ) malı olduğu bir sistemde ikinci parametre olmadan adaleti nasıl belirleyeceğiz ki?
Sahi saklamaya çalışsanda artık biliyoruz, artık akıllandık tanrım. bize fazla süre tanımış olabilirsin, seni tekrar tekrar uyarıyorum; bizi gerçi hiç bir zaman kontrol altında tutamadın ama şimdilerde ( son 200 yıl ) ciddi ciddi yoldan çıkıyoruz. bir bu kadar daha bizimle konuşmaz yada bize dur demezsen ,bırak dünyayı bütün varoluş bilgini arşının kutsal kitaplığından araklamış olabiliriz.
Bir peygamber gönderip binlerce yıl susmanın anlamsızlığını, mucizelerin saçmalığını, sana ait olduğu iddia olunan kuralların ve buyrukların ( ayetlerin ) bayağılığını kavradık, insansı hislere bürünemeyeceğini anladık ve kızan , kinlenen, beddua eden , dua eden, istediği olmayınca yarattıklarına hakaret eden, helak eden, küfür eden ayetlerin sana ait olamayacağını kavradık, bütün o dehşet verici sonsuzlukta ve güzellikteki evreni yaratmışken oturup hiç işin yokmuş gibi peygamberinin kimlerle yartabileceğine ilişkin ayetler vaazedemeyeceğini, etmemen gerektiğini kabul ettik, insanlardan yani yaratıklarından para pul istemeyecek kadar zengin olduğuna hükmettik, sana hakkını son 100 yıldır teslim etmek için evrimleşmeye devam ediyoruz. üstelik senin askerin olduğunu iddia eden ve bizi kesmeye yemin etmiş eski inananlarına rağmen....
Tanrının test aracı, deneme tahtası, deneyim makinaları olabiliriz. O nedenle bizimle iletişim kurmamış, salah salak ekollerin arkasında ömür çürütmemize, kana ve vahşete izin veriyor olabilir. Yada henüz evrimle yarattığı bizleri konuşacak düzeyde bilinçli varlıklar olarak görmüyor da olabilir. Bizimle hiç konuşmayacak da olabilir. Ama bize söylenilen ve tanrının kelamı olduğu bildirilen  metinler doğruysa ortada ciddi bir sorun var demektir.

Haylaz bir çocuğun elindeki iradesiz ve cansız bir oyuncak yada küçük bir civciv gibi hırpalanıp duruyoruz demektir. Zira bizi bize sormadan ( kuranda bize sorulduğu ve evet dediğimiz denilse de biz hatırlamıyoruz ) yaratan, kitabında bireysel suç ve cezadan bahsedip, peygamberinin veda hutbesinde babanın suçunun oğula yazılamayacağını söylemesine rağmen adem babanın bir hatası nedeniyle bizi ana yurt olan cennetten kovan, peşimize şeytan gibi üstün ve kabiliyetli görünmez bir düşman gönderen, bir de kendi içimizde bizi yasaklara doğru çeken nefs gibi bir illet veren ve eşitliksiz bir imtihan sürecinde sınavı kaybedersek sonsuz azapla tehdit eden, müsrif, matematikten yoksun, evreni yaratabilecek kadar kabiliyetli ama fayda maliyet hesabı yapamayan, kindar, intikam hisleriyle dolu, düzgün programlama yapamayınca yada yaratıklarda sorun çıkınca çözüm olarak yok etmeyi seçen, eşitliksizlikçi, hep savaşa teşvik eden, kadınları öteleyen, köleliğe izin veren, övünmeyi seven , kibirli, yarattığı şeytan gibi kötü bir varlıkla bizim üzerimizden güç yarışına giren,  dileklere cevap verirken aciliyet ve öncelik sırası yapmayan, beyni savruk, arada insani hislere bürünüp intikam alan, lanet eden, yemin eden,   bir tanrımız var demektir. Ne denir eğer varsa Tanrı yardımcımız olsun.

BANA GÖRE TANRI NASIL

Bence TANRI/ ALLAH/ RAB tıpkı bizim gibi oluştu, Bizi ve diğer canlıları yaratarak kendisini taklit ediyor. Önceleri küçük bir bilinçti, belki ırk ve tür olarak tek de değildi bizim gibi bilinçlenmiş bir ırktı, gelişti, teknoloji sahibi oldu ve bu yüz yılda yapmayı başarmak üzere olduğumuz gibi elementlere hükmetmeyi öğrendi, atomları parçaladı, atom altı ölçeğe indi ve varlığın sırrını çözdü. Titreşimlere , frekanslara hükmedebilmeyi ve parçacıkları yönetmeyi öğrenince kendisini zaman ve mekan boyututun üzerine taşıyarak sarmalın üstine geçti, her an her yerde olabildi, sonludan sonsuza, mekandan mekansızlığa geçti, bu kadar bilgi onun zaaflı yönlerini yok etti ve beşeri özelliklerden arındı, elementleri daima dönüşüme sokarak sonsuz bir enerji kaynağına ve güce sahip oldu, ama sistemdeki süregelen entropiyi bitiremedi, sadece kendisini entropinin dışına taşıdı , sistemi hala mükemmelleştiremedi, ya tamamen müdahale edemiyor yada kendisi de hala sisteme bir şekilde bağlı ve sistem bunu yapmasına olanak tanımıyor, o nedenle sonsuz döngülerle ( paralel evrenler, iç içe evrenler, balon evren teorisi, sonsuz bing bang'ler )gidiyor.

Yaratmada hala çok başarısız olduğu ve işini şansa bıraktığı bile savunulabilir. Şu anki bilgimize göre bir başlangıç ile ( Büyük patlama )  atom ve kütleleşme sürecini başlatabilmesine karşın  yaşanılabilir gezegenlerin oluşmasını matematik ihtimallerine bırakıyor sanki; zira bakabildiğimiz yere kadar bizden başka canlı yada yaşanılabilir gezegen göremiyoruz , evren soğuk dev cüceler, alev topu yıldızlar, donmuş yada ısı farkı yüksek gezegenler, sıvı yada gaz formunda kalmış gezegenlerle, henüz doğum yapan ve yıldız üreten nebulalarla, evrene elemet fırlatan kuasarlarla, maddeleri yutarak dönüştüren kara deliklerle dolu. Evren genişliyor, kütleleşen galaksiler bir birinden uzaklaşıyor, sistem bozulmaya ve yok olmaya doğru gidiyor. Sanki tanrı birşeyleri tam oturtamıyor, kosmosu kararlı hale getiremiyor ve arada oluşan kararlı , yaşanılabilir gezegenlerde oluşturduğu yada zaten kendisi gibi oluşan bilinçlerin deneyimlerini alıyor ve deneyimini artırıyor.
Ama atomların hangi koşullarda ( sıcaklık, ısı, basınç ) nasıl davranacağıyla ilgili sonsuza yakın bilgiye sahip olmasına karşın, özgür bilinçlerin seçimlerinin ( her bir eylemde iki seçenekten biri seçilerek süreç bitene kadar her seferinde iki ile çarpılan seçimler toplamı ) sonuçlarını ve neyi hangi durumda seçtiklerini tam olarak bilemiyor , bu nedenle biz ve diğer hayvanlar gibi bilinçler yaratarak ve bizi düzenli olmayan bir sistemde deneyim yapmaya ve seçim yapmak zorunda olmaya  zorlayarak öğrenmeye devam ediyor. Bu süreç her canlı için yaşanıyor ve tanrı bu şekilde sonsuz seçenekleri yarattığı bilinçlerle deneyimliyor ve gücünü, kudretini ve bilgisini artırıyor. Canlılar evrimleşiyor, üreyen hiç bir canlı ebeveyninin tıpkısı olmuyor, aynı kararları almıyor, DNA dizilimleri hep farklı oluyor, değişim ve deneyim süreci çok hızlı ve hiç durmaksızın devam ediyor.
Tanrı henüz kararlı bir evren yaratamadığı ve herşey başlayıp gelişip sonra da yok olduğu için bu deneyim yapan canlıları evrenin kararlı hale gelmiş süresinde,  kararlı ve yaşanılabilir bir döngüye girmiş gezegenlerin üzerine koyuyor, o gezegen kaos dönemine geçince orada hayat ve deneyim bitiyor, bir başka gezegende zaten başlamış yada başlayacak oluyor, canlı çeşidi ( türler ve tür içi farklılıklar )ve  bunların seçim ihtimalleri sonsuz olduğundan tanrının deneyimi bitemiyor, tanrı yaratma hastalığına kapılmış gibi her yerden hayat fışkırtmak zorunda kalıyor, sanki doyuma ulaşmak için yaratmak zorundaymış gibi bir duruma giriyor. Bu döngü sonsuz bir sarmal halinde sonsuza değin devam ediyor. Aslında tanrının zaman üstüne ve dışına çıkmış olması nedeniyle bize göre zamansal süreçler alan deneyimler onun bilgi dağarcığında anında oluyor. Tanrının sanırım tek zaafı öğrenmeye olan açlığı ve kapanmayan iştahı, bu eksiklik onu tanrı yapıyor.
Tanrı nedir? Tanrı bütün kosmozdur. Her şeyin içine sirayet etmiştir. Onun için zaman ve mekan kavramı yoktur, bilinen mekan; atomların titreşiminin azalmasıyla ( Titreşimi yani frekansı ve hızı azalan enerji kütle kazanır,hızı artan atomlar ise kütle kaybederek ışık hızına ulaşırlar ve kütlesiz parçacıklara evrilir yada bölünürler. ), bilinen zaman da titreşimi azalan atomların uzayı bükmesiyle oluştuğuna, ve algılanması da kütle yoğunluğuna ve hız ile bağlantılı olarak değiştiğine göre tanrı nasıl oluşmuşsa oluşsun zamanı manipüle etmiş ve mekanları eğip bükerek bunların dışına ve üstüne çıkabilmiş olmalıdır.  Tanrı bir mavi ışık, bir enerji topu yada demeti, henüz eriştiğimiz bilinç düzeyiyle kavrayamayacağımız kadar farklı bir titreşim boyutunda, ışık frekansında, bilinç düzeyinde bir varlık olmalıdır.

Hayalimdeki tanrı: İnsanların ne yaptığıyla da ilgilenmiyor, toplamda ne olduğuyla ilgileniyor, Maksimum fayda hesabı yapıyor, canlılarla deneyimini artırıyor, sonsuz ihtimaller ve seçimler için her koşul ve şartın oluşması ve her ihtimalin gerçekleşmesi gerekmesi nedeniyle kaosa, acıya, ölüme, işkenceye, sevgiye, aşka, nefrete hasılı bütün duygu ve durumlara izin veriyor, müdahale etmiyor , hatta bunların yaşanmasını büyük bir iştahla bekliyor ve izliyor. Bu da onu kesinlikle merhametli yapmıyor, ilginçtir merhametsiz de yapmıyor, çünkü tanrı bizim hislerimize sahip olmayan sosyopat ruhlu, gülemeyen, ağlayamayan ,en kötüsü empati kuramayan ve öğrenme açlığından deliye dönmüş bir varlık. tanrının işi var, eğer varsa ve bizi de o yarattıysa bizi kullanıyor.

Bu sistem tanrıyı da oluşturan sistem mi? Tanrı da mı kosmosun içinde bilinç yolculuğuna bizim gibi başladı ve ilerledi, yoksa başka bir sistemin içinde varoldu yada vardı, ya da sistemin kendisiydi ( bam başka bir şey ) de sadece deneyimleme ihtiyacı nedeniyle mi bizim kosmosumuzu yarattı, bizi var eden büyük patlamayı yaptı bilemiyorum. Her iki ihtimal de doğru olabilir. Neticede bizi durduramazsa yada durdurmazsa, dünya ve güneş sistemi burada bir müddet daha bilinçlenmemize izin verirse tanrıya bir rakip çıkacağını ve kesinlikle minimal bir tanrı olacağımızı söyleyebilirim. Düşünen ve kendisini geliştiren dijital programlar yarattık, yürüyebilen hareket edebilen robotlar yarattık ,canlıların DNA ları ile oynuyor, genetiğini değiştiriyor, et bedenleri biçimlendirmeyi öğreniyoruz. telekineziyle dokunmadan enerji alanımızla cisimleri hareket ettirebiliyoruz, telepati yoluyla haberleşmeyi öğrenmek üzereyiz, bir üst evren olan asral evreni öğrenip meditasyonla oraya gitmeyi ve et bedenden bilincimizi ayırmayı öğrendik, belki bu katta sadece bilinç olarak kalmayı başaracağımız günler yakın, eğer öyleyse burada da öğrenmeye devam ederek ölmeden ve yok olmadan bir üst kata çıkmamamız için bizi kim engelleyecek.  belki de zaten her ölenin bilinci yok olmuyor ve deneyimine devam ederek, öğrenerek ya kaynağa ( Tanrı denilen ve yaratan sosyapat enerji bilinç )  veri sağlamaya devam ediyor ya da tanrısallaşma yolunda ilerliyor, Higs bozonu denen ve tanrının enerjiyi kütleleştirme yolundaki en büyük silahını keşif için dev laboratuvarlar kurup binlerce kişiyle harıl harıl çalışıyoruz. Öğrenmeye devam edebilmek için ve yok olmamak için yaşanılabilir gezegenler arıyor ve uzayda yolculuk yapıyoruz, kendimizi kosmosun insafına yada tanrının merhametine bırakmaktan vazgeçtik , tanrı olmak için var gücümüzle yol alıyoruz.

Belki de kısa bir süre sonra ( 100-200 yıl gibi ) öğrenebilen dijital programlarımızı, zaten bildiğimiz her şeyi de içine koyarak makanik bedenlere yükleyecek  yeni bir ırk yaratacağız. Bu ırkın tanrısı İNSAN olacak, onu yönetemeyeceğimiz gün gelince ya bizi yok ederek yada bizden kurtularak evrende o gezegenden bu gezegene yerleşerek kendi dünyalarını kuracaklar, kim bilir belki de tıpkı tanrı gibi biz de onları bizim için deneyimleyen ve bize bilgi ve veri akışı sağlayan köleler olarak kullanacağız. Çok heyecen verici olabilir ama kendi bilincimizi mekanik bedenler ve dijital beyinlere aktarabilip zaten onlar olabilirsek, et bedenden kurtulup daha çok zaman kazanabilirsek ne olacak ?. Bizde higs bozonunu bulup, atom altı ölçekte enerjiye hükmedip sistemin ve zaman mekan sarmalının dışına çıkacağız. O zaman gerçekten tanrı nasıl olur bilebiliriz. Bunun için tanrı olmamız gerekir daha yolumuz çok...

Tanrının nasıl olduğunu tam olarak çözemesek de en azından Tanrı zamanla ve mekanla bağlı mı, onu kim yarattı, ondan önce ne vardı sorularının cevabını bilebiliyoruz. Eğer varsa, Tanrı zaman ve mekan üstüdür, yaratıcısı bizim kosmozumuz yada başka bir kosmozdur, kosmoza kısmen hükmeder ve yönetir, ondan önce yine kosmoz vardı, tanrı varsa eğer sadece onu yönetmeye çalışıyor, zamanın ve mekanın olmadığı bir katmanda öncelik ve sonralık olmaz, ilk atomun yada enerjinin ne ZAMAN ve KİM tarafından oluşturulduğu sorgulanamaz. Soru kendisiyle çelişir ve anlamsızlaşır. Orası herşeyin her zaman ve hiçbir zaman varolduğu ilgiç bir yer. ne garip bir cümle oldu şimdi az önceki, orada ''varolduğu''  bile diyemiyoruz zaman kipi kullanmadan konuşamayan bizlerin orayı bile anlatamadığı

Eğer henüz bir tanrı yoksa ve ilk bilinçlenen atomlar bizler isek kosmos kendi tanrısını doğurmuş ve geliştiriyor demektir. Bunu üç yüklemli bir cümle ile söylersek çok daha doğru bir cevap olur. Tanrı var mı?  Evet Tanrı ;vardır / varoluyor/ var olacak. Bu üç yüklemden birisi kaçınılmaz sondur, olmak zorundadır,Bunun en büyük delili bizler ve yaşadığımız evrendir.  hiç tanrı yoksa bile işte tanrı en kötü ihtimalle bizim gibi olur, sonsuz üzeri sonsuza yakın ihtimal ve patlamadan sonra tesadüfen bir gezegen ve  atmosfer oluşur, güneşine mükemmel uzaklıkta konumlanır ve ilk hücre yaşama başlar, gelişir ve nihayetinde bilinçlenir. İlkin çevresini sonra kendisini anlamlandırır ve öğrenmeye ve üremeye devam ederek ölmemek için ya kendisini kopyalamayı ( üreme ) yada sistemi düzenlemeyi öğrenir. Bence canlılar önce biri ile zaman kazanarak, türlerinin devamını kendilerini kopyalayarak devam ettirip, evreni manipüle ederek ölümsüzlüğe doğru bir yol izliyorlar. Evren bizim ırkımızda bize bu şansı tanımazsa başka bir ırka tanıyacaktır, sonsuzluk ve sonsuz ihtimaller bu sonucu % 100 doğurmak zorundadır. Bu kaçınılmazdır. Evrende var olan her iletimin bir karşı alıcısı olmak zorundadır sanki, ses varsa kulak, ışık varsa göz, olmak zorundadır. O zaman bilgi varsa onu öğrenecek ve iletimi alacak bir bilinç de olmak zorundadır. Yoksa evren onu kendisi yaratır.

Tanrı ister tanrılık yoluna bizim gibi başlasın, ister bu evrende isterse başka evrende yolculuğuna başlasın fark etmez sonuçta biz varsak ve özgün bir bilinç isek tanrı kavramsal olarak var olmak zorundadır. Durun korkmayın hemen,  dedim ya tanrı varsa eğer saçma sapan , müsrif ,zalim, egoist, bencil, kibirli bir varlık olamaz,cennetle, cehennemle, uğraşmaz, toplu helak etmez, azap etmez, ödül de vermez, tanrının işi gücü var, bizimle vakit de kaybetmez, sadece programı başlatır ve total meyvasını alır. önceki insansı duygulara sahip tanrı anlayışı henüz ilkel olan beyinlerin algısıyla oluşur. Kimseye zulmetmeden, diğer canlıların yaşamasına izin vererek , saygı duyarak bütün deneyimleri yaşamalı ve öğrenmeye odaklanmalıyız. Kendi kendimize koyduğumuz ilkel kalıpları kırarak, bilim ve fenne yoğunlaşmalıyız.  Nasıl ki bizler bilincimizin artmasıyla eski de kalan babalarımızdan daha iyi, daha ilkeli ve daha düzenli bir hayat yaşıyor, hala beslenmek zorunda olmamız nedeniyle öldürmek zorunda kaldığımız hayvanları bile en acısız şekilde ördürmeye çalışıyorsak, köleliği kaldırdı, dişi insan cinsine hakkını teslim etti ve hatta yetinmeyerek hayvanlara bile haklarını teslim için yasalar çıkardıysak bizden çok daha üstün olan ve adına TANRI dediğimiz o bilinç ilkel hisleri ve duyguları barındıramaz. O yüzden eğer varsa ona hizmet için deneyimlemeye ve dolu dolu yaşamaya devam etmeli, eğer yoksa anlattığım bu sıkıcı ve bize göre yorucu eylemleri bir an önce yapabilmek için tanrı olma yolunda olanca gücümüzle çalışmalıyız.  Tanrı yardımcımız olsun..