HABERLER
Dini Haber
mısır mitolojisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mısır mitolojisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ANUBİS, KALBİN TARTILMASI İNANCI VE İSLAM'A ETKİLERİ

Yazan: A.Kara

ÇAKAL BAŞLI ANUBİS

Anubis; Batılıların İlki, Kutsal Toprakların Efendisi, Kutsal Dağının Üzerinde Olan, Dokuz Yayın Hükümdarı, Milyonları Yutan Köpek, Köpeklerin Efendisi, Sırların Efendisi, Mumyalama Yerinde Olan, İlahi Mahfazanın En Başı ![10][11]

Antik Mısırda Anpu veya Inpu adıyla bilinen tanrının Yunancası Anubis'tir. [8][9] Anpu adının kökü eski Mısır dilinde "Kraliyet çocuğu" iken Inpu'nun kökü olan "inp" çürümek anlamına gelmektedir.

Antik dönem insanlarının doğayı, hayvanları gözlemleme sonucu oluşmuş tanrılardan biridir. Eski Mısır'da çakalların ölüler ve mezarları etrafında dolaştığı, insan cesetlerini çıkarıp yedikleri görüldüğünden ölüm ve ölü bedenler çakal ile ilişkilendirilmiştir.[18] Böylece Antik Mısır'da tamamen çakal ya da çakal başlı insan biçimindeki ölüm, cenaze, ahiret, yeraltı dünyası, mezarlıklar ve mumlayama ile bağlantılı olan Anubis var olmuştur.

Kutsal hayvanı Mısır köpeklerinden biri olan altın Afrika kurdudur. Bu hayvanın eski* ismi "altın Afrika çakalıdır". [2][3][4]

Mezarların başında dolaşan çakalın ölüleri koruduğu düşünülmüş ve bu bağlamda Anubis de ölüleri koruyan, kollayan yücelten bir tanrı halini almış, hatta tanrı Osiris'i bile mumyaladığına dair inanç türemiştir.

Mezarları kazarak ölüleri çıkaran, parçalayıp yiyen çakal nasıl olur da onları koruyan bir figür haline dönüştü diyebilirsiniz. Buradaki mantık şöyle işliyordu. Cesetlerinin bir çakal ya da civardaki köpek türleri tarafından parçalanacağından endişe eden insanlar ölülerinin ya da öldüklerinde kendi bedenlerinin korunması umuduyla kendi türleri ile savaşarak insanları koruyacak bir çakal seçmişlerdi. Yani endişe duydukları çakallardan onları koruyacak olan yine bir çakaldı.

Özellikle Erken Hanedanlık döneminde, Hor-Aha, Djer ve diğer 1. Hanedanlık firavunlarının taş yazıtlarında tamamen hayvan görünümüyle yani büsbütün bir çakal olarak tasvir edilmiştir. [12][17]

Karısı yine kendisi gibi çakal olan Anput, kızı ise yılan tanrıça Kebeçet'tir. Fakat Anubis'in soyu konusunda farklılıklar mevcuttur. Örneğin erken mitolojide Ra'nın oğlu iken [14] 1.Ara Dönem'e (MÖ 2181-2055) ait tabut metinlerinde inek tanrıça Hesat ya da kedi başlı tanrıça Bastet'in oğludur. [23] Başka bir gelenek onu Ra ve Neftis'in oğlu olarak tasvir ederken [14] Yunan tarihçi Plutarhos, O'nun Neftis ve Osiris'in gayri meşru oğlu olduğunu fakat Osiris'in karısı Isis tarafından evlat edinildiğini belirtmiş ve şöyle yazmıştır: [24]

Isis, Osiris'in kız kardeşini sevdiğini ve onunla ilişki içinde olduğunu öğrenip, bunun kanıtı olarak Osiris'in Neftis'e bıraktığı bir yonca çelengini gördüğünde etrafta bir bebek arıyordu. Çünkü Set'ten korkan Neftis bebek doğduktan sonra onu terk etmişti. Köpekler büyük zorluklar içinde Isis'e yardım ederek bebeği bulmasını sağlamışlardı. Isis onu bulunca bebeği büyüttü, [büyüyen bebek] Anubis adıyla onun koruyucusu ve müttefiki oldu.

Köpek başlı ya da tamamen köpek şeklinde tasvir edilen ve Anubis'ten farklı olarak gri ya da beyaz kürklü olan Vepvavet, Anubis'in erkek kardeşiydi. Tarihçiler zamanla bu iki figürün birleştiğini varsaymaktadırlar. [7]

Her toplumda tanrıların zaman zaman farklı roller üstlendiği ya da rollerinin tamamen değiştiği görülür. Anubis'e de farklı roller yüklenmiştir. Örneğin; 1. Hanedanlık döneminde (MÖ 3100-2890) mezarların koruyucusu ve kralların mumyacısı olan çakal başlı Anubis, Orta Krallık döneminde (MÖ 2055-1650) yer altı dünyasının efendisi olan Osiris'in rolünü devralınca Anubis'in görevleri arasına ruhları öbür dünyaya yönlendirmek eklenmişti. [32]

Benzer görev bazen inek başlı tanrıça Hathor tarafından uygulanmış olsa da bu görevi yerine getiren kişi olarak daha çok Anubis tercih edilmiştir. Firavun döneminin sonlarına doğru (MÖ 664-332) Anubis genellikle insanları canlılar dünyasından öteki dünyaya yönlendirirken tasvir edilmiştir. [20][33]

Böylece Anubis diğer tanrılarla birlikte bir ruhun öteki aleme gitmeye uygun olup olmadığının test edildiği "Kalbin Tartılması" adlı uygulamada yer alır hale gelmişti. Ahirete kimin gideceği konusunda Osiris'e yardım ediyor ve ölülere rehberlik yapıyordu [5][11]

İnanışa göre "İki Gerçeğin Salonu" adlı yerde, ölüp yer altına gelen ruhun kalbi terazide tartılırdı. [11] Anubis terazinin dilini kontrol ettikten sonra teraziye konan ölünün kalbi iyi, adaletli ve dengeli bir yaşamı simgeleyen Ma'at tüyüne veya gerçeğe karşı tartılırdı; ki Ma'at denge ve adalet tanrıçasıydı. Anubis'in genellikle ayakta ya da diz çökmüş vaziyette altın bir terazi tutarken tasvir edilmesinin sebebi bu inanıştı. [10]

Ma'at tüyü karşısında tartılan kalp eşit ya da hafif gelirse kişinin "Ka" sı yani ruhu tekrar doğması için Duat adlı ölüler aleminden cennete yani Aaru'ya gönderilirdi. Eğer kalp ağır gelirse, kişinin kötülük yaptığı, dengeli, adaletli bir yaşam sürmediği anlamına gelirdi ve kalbi, "ölü yiyici", "kalplerin yiyicisi", "insan yiyen" sıfatları ile anılan bir yaratık olan timsah başlı Ammit tarafından yenerek yok edilir ve kalbin sahibi Duat'ta kalmaya mahkum edilirdi. Tanrıların katibi Thoth ise tartma işleminin sonucunu yazardı. [6][23][24][25]

Bir diğer geleneğe göre Anubis, ruhu kalbini tartacak olan Osiris'in önüne getirir. Kalp tartıldıktan sonra, merhumun Maat'ın Müfettişleri ona bakarken Ani papirüsünde yazanları diğer adıyla 42 Saflık Beyanı, 42 Olumsuz İtirafı okuması gerekir. [6][5] 

Antik Mısır dinindeki "Kalbin Tartılması" uygulaması ilerleyen süreçte İbrahimi dinlere "günah ve sevapların tartılması" şeklinde geçmiştir. Dönem insanının düşünme ve duygusal eylemlerin yöneticisi yani akıl etmeyi sağlayan organ olarak inandığı kalp aynı şekilde İslam'a geçmiş ve ayetlerde düşünme eylemini yapan organ olarak yer almıştır.

Antik Mısır'da sıvılaştırılarak kafatasından dışarı akıtılan beyin önemsiz görülürken, önemli görülen organlar çıkarılıp kanopik kaplarda saklanırdı. Ruhun parçası olarak görülen kalp öyle önemliydi ki asla bedenden çıkarılmazdı. Yani kalp en önemli organ iken beyin değersiz bir çöptü.

Fakat bazen önemli görülen kalp ve bağırsaklar çıkarıldıktan sonra ölüleri koruduğuna inanılan 4 tanrının balmumundan yapılmış kapları içine konarak mumyanın bedenine geri yerleştirilirdi. [21][22] 

Mumyalama süreci nasıl işler? Merak ediyorsanız okuyunuz: Antik Mısır'da Mumyalama


Eski Mısır'dan İslam'a geçen bu inanışın izlerini ve bilimsel yanlışının üzerini örtmek isteyenler ise "kalp" kelimesini meal ve tefsirlerde ısrarla beyin olarak çevirmiş ve hiçbir ispatı olmamasına rağmen "kalp burada mecaz olarak kullanılmıştır" açıklamasını getirmişlerdir.

"Kur'an bir biyoloji kitabı olmadığından tüm organları ve işlevlerini açıklamak zorunda değildir. Kur'an'da defalarca akıldan, akıl etmekten bahsedilmiştir." diyenler olsa da bu bir şeyi değiştirmemektedir. Çünkü akıl etmekten, düşünmekten yani beynin sorumlu olduğu işlerden bahsederken sürekli kalpten bahsedilmekte ve bir tanecik ayette bile beyin kelimesi geçmemektedir. Bu durum tıpkı eski Mısır'da olduğu gibi İslam'da da beynin işlevlerini yerine getiren organın kalp olduğuna inanıldığının ispatıdır. Duygusal davranmak ya da saldırgan bir tavır almak bu gerçeği değiştirmeyecektir.

Anubis özellikle hanedanlık dönemi başlarından siyah bir köpek olarak tasvir ediliyordu. [12] Fakat onun siyah rengi sembolik anlamlar taşıyordu; Mumyalamadan önce natron tuzunda günlerce bekletilip suyu iyice çekilen insan cesetleri kararıyor, rengi değişiyor ve mumyalama işlemi sırasında kullanılan sargılar reçineden yapılan maddeye bulaşıyordu. [14]

Ayrıca Mısır için oldukça önemli olan ve ilahlaştırılan Nil nehrinin bereketli alüvyonları siyahtı. Tüm bu nedenlerden dolayı siyah renk doğurganlığı ve öbür dünyada yeniden doğma olasılığını simgeliyordu. [28]

Mumyalama ile olan ilişkisinden dolayı ölen kişiyi mumyalamakla görevli olan kişiler yüzlerine ölüler kentinin efendisi ve ölülerin koruyucusu Anubis'in maskesi takarlardı.[1]

Özellikle terazi başında diğer tanrılarla birlikte görev aldığı Orta Krallık döneminde çakal başlı bir adam olarak tasvir edilmeye başlanmış olan Anubis'in tamamen insan formuyla ortaya çıktığı nadir bir yer vardır; ki bu da Abidos'ta bulunan II.Ramses'in mezarıdır. [14][9]

Genellikle kolunda şerit, elinde bir harman döveni tutarken tasvir edilen Anubis'in özelliklerinden biri, onun mumyalayıcı rolünü belirten Imiut fetişiydi (jmy-vt). [29]

Eski Mısır'ın dini nesnelerinden biri olan Imiut fetişi doldurulmuş, kafasız bir hayvan derisiydi. Bu hayvan genellikle kedi ya da boğa olurdu. Bu fetişler kuyruk kısımlarından bir direğe bağlanır, bir nilüfer tomurcuğu ile son bulur ve ayakta duran bir direk üzerine yerleştirilirdi. Kökeni ve amacı tam olarak bilinmeyen bu dinin nesnenin varlığı 1. Hanedanlığa kadar uzanmaktadır. 

Cenaze ile ilgili konularda ölünün mumyası ile ilgilenen ya da mezarının tepesinde oturup onu korur şekilde tasvir edilen Anubis'in Yeni Krallık müdürlerinde düşmanları üzerindeki egemenliği simgeleyen dokuz yayın üzerinde oturduğu görülmektedir. [30]

Orta Krallık döneminde (MÖ 2000-1700) Osiris rolünü devralan Anubis, MÖ 30'larda başlayan Roma dönemindeki mezar resimlerinde ölen kişinin elini tutarak Osiris'e gitmesi için rehberlik ederken tasvir edilmiştir. [20][13]

Anubis'in sıfatlarından biri olan "Kenti-Amentu" (Khenty-Amentiu) Batılıların İlki ya da Önde Geleni anlamına geldiği gibi aynı zamanda başka bir köpek cenaze tanrısının adıydı. Bu sıfata sahip olmasının nedeni koruduğuna inanılan ölülerin genellikle Nil'in batı yakasına gömülüyor olmasıydı. [14]

"Dağının Üzerinde Olan" (Tepy-djuef (tpy-ḏv.f)) sıfatı onun ölüleri koruduğunu gösteren bir başka sıfattı ve O'nun mezarları yukarıdan koruduğunu anlatırken "Kutsal Toprakların Efendisi" (Neb-ta-djeser (nb-t3-ḏsr)) sıfatı Anubis'i Nekropolis çölünün tanrısı olarak tanımlıyordu. [31][17] 

Bu yönlerinden dolayı çoğu antik mezar üzerinde Anubis'e edilen dualar yazılmıştı.

Bir Papirüs metninde yazanlar Anubis'in, Osiris'in cesedini Set'ten koruduğunu anlatır. Bu efsaneye göre Set bir leopara dönüşerek Osiris'in vücuduna saldırmaya çalışır. Anubis, Set'i durdurur, boyun eğdirir ve Set'in derisini kızgın demir buçukla dağlar. Daha sonra Set'i n derisini yüzer ve ölülerin mezarına saygısızlık edecek, kötülük yapacak olanlara karşı bir uyarı mesajı olması için bu deriyi giyer. [18]

Yani çakal olan Anubis'in düşmanı leopar olan Set'ti.

İşte bu yüzden ölülerle ilgilenen rahipler Anubis'in Set'e karşı kazandığı zaferin simgesi olarak leopar derisi giyerlerdi. Leoparların derisindeki siyah beneklerin varlığı, Anubis'in onu (Set'i) dağladığını anlatan bu efsaneye bağlanıyordu. [19] 

"Mumyalama Yerinde Olan" sıfatı Anubis'in bir Imiut ya da Imiut fetişi olarak mumyalama ile olan ilişkisini vurguluyordu. Aynı zamanda "tanrının kabinini yöneten kişi" olarak da anılıyordu; ki buradaki "kabin" muhtemelen mumyalamanın yapıldığı yer ya da firavunun mezar odası anlamlarına geliyordu. [31][17]

Osiris efsanesinde Anubis, Isis'in Osiris'i mumyalamasına yardım eder. [20] Nitekim Osiris efsanesi ortaya çıktığında Osiris, Set tarafından öldürüldükten sonra organlarının Anubis'e hediye edildiği söylenmiştir. Bu efsaneden dolayı Anubis mumyalayıcıların da koruyucu tanrısı haline gelmiştir. Ölüler Kitabı'nda Mumyalama ayinleri sırasında genellikle dik duran mumyayı tutan çakal maskeli bir rahip olarak yer almıştır.

Ölüler Kitabı, 151. bölümde Mumyalama odasında Anubis, Isis, Neftis ve Horus'un 4 çocuğu bulunur. Her biri kendi sözlerini söylerler. Bunlardan Anubis'in sözleri şöyledir:

İlahi çadırın önde gelenlerinden Anubis tarafından konuşulan sözler [şunlardır]
O ellerini hayatın efendisinin (tabutun) üzerine koyduğu zaman
Şu sözler söylendi:
Selam sana güzel yüzlü, görüşün efendisi, Ptah-Sokar'a bağlı, Anubis tarafından büyütülen
Tanrılarda olan güzel yüz, kime Şu'nun (Shu)*** sütunları verildi
Sağ gözün Akşam Teknesi, sol gözün Sabah Teknesi
Kaşların Dokuz Tanrı, kaşın Anubis
Kaşın Horus, parmakların Thoth
Saçların Ptah-Sokar
Osiris N'nin önündesin, seni görebilir
Onu doğru yola ilet ki Set'in çetesini senin için cezalandırsın
Iunu'daki büyük tapınaktaki Ennead'ın** önünde düşmanlarını senin için düşürsün
ve soyluların efendisi Horus'un önünde Büyük [Beyaz] Tacı al

Aynı bölümde yer alan Anubis'in figürü şöyle der:

Uyan, izle, ey dağ olan
Anın def edildi
Saldırgan anını geri püskürttüm
Ben Osiris N'nin koruyucusuyum 

ANUBİS + HERMES = HERMANUBİS

MÖ 350-30'da Ptolemaios döneminde Mısır, Yunan firavunlar tarafından yönetilen Helenistik bir krallık haline gelmişti. Bu etkileşim sonucu antik Mısır tanrısı Anubis, Yunan tanrısı Hermes ile birleşmiş ve ortaya Hermanubis adlı tanrı çıkmıştı. [26][27] Bu birleşimin en büyük nedeni iki tanrının da ruhları öbür dünyaya yönlendirdiğine olan inanışa yani benzer olmalarına dayanıyordu. [13]

Döneme ait, cenaze sanatında Anubis, Yunan kıyafeti giymiş erkek veya kadınları, o zamana kadar çoktan yeraltı dünyasının hükümdarı konumuna gelmiş olan Osiris'in huzuruna götürürken temsil ediyordu.

Mısırdaki Roma döneminde Yunan tarihçiler Anubis'in ruhlara yol gösteren bu yönünü Yunan dininde de aynı rolü oynayan kendi tanrıları Hermes'e atıfta bulunmak için kullandıkları "ruhların rehberi" anlamına gelen bir Yunan terimi olan "psychopomp" olarak tanımlamışlardı. [13]

Yunanlılar ve Romalılar, Mısır'ın hayvan başlı tanrılarını tuhaf buluyor, ilkel olduklarını söyleyerek küçümsüyorlardı. Hatta Anubis'e taktıkları alaycı bir isim vardı : "Havlayan".

Fakat Hermes ile birleşmesine rağmen çakal yönü ağır basmış olmalıydı çünkü bu tanrının tapınma merkezi, Yunanca adı "köpekler şehri" anlamına gelen Cynopolis'ti (uten-ha / Sa-ka) ve çakal başına sahipti. Gökteki Sirius ve yeraltı alemindeki Cerberus ve Hades ile ilişkilendirildiği olmuştu. [15]

İki tanrının birleşmesi ile oluşan yeni tanrı Mısırlı değil de Yunanlı gibi giyiniyordu. Roma'da bu tanrıya tapınma 2. yy boyunca devam ettiğinden Hermanubis'in adı Rönesans'ın simya ve hermetik literatüründe de yer almaktaydı.

Platon yazdığı Diyaloglar adlı eserinde "köpek adına", "köpek hakkı için", "Mısırlıların tanrısı olan köpek adına" gibi sözlerle hem ettiği yeminlerini güçlendiriyor hem de yeraltı dünyasının hakemi olan Anubis'e başvuruyordu [16]:

Sokrates'in Savunması:
22a: ... Atinalılar, köpek hakkı için size doğruyu söylemek boynumun borcu, aşağı yukarı şöyle bir
durumla karşılaştım.

Gorgias:
c: Sokrates - Köpek aşkı için Polos, bana bir soru mu soruyorsun, yoksa bir düşünceni mi söylüyorsun, anlamıyorum.

482a: Yoksa Mısırlıların tanrısı köpek hakkı için Kallikles, derim ki, Kallikles hiçbir zaman
kendisiyle bağdaşamayacak, yaşadığınca çelişik bir durumda kalacak.

Kratylos:
b: Sokrates - Köpek hakkı için! Adları kuran en eski çağ kişilerinin, günümüz bilgelerinin çoğunun yaptığı gibi davranışlarının kökten bir olduğunu düşünerek, biraz önce gösterdiğim biliciliği hiç de kötü bulmuyorum... 

DİPNOTLAR
* 2015 yılında yapılan genetik çalışmalar sonrası taksonomi güncellemesi yapılınca kurt sınıflandırmasında yer almıştır.

** Ennead, Heliopolis'te tapılan 9 tanrının oluşturduğu gruptur.
*** Şu, antik Mısır'da kuru hava tanrısıdır ve gökyüzünün dayanağıdır.


AKHENATON, YOM KİPPUR VE YAHUDİ NAMAZI

Hazırlayan: A.Kara

AKHENATON, YOM KİPPUR VE YAHUDİ NAMAZI

"Kefaret Günü" anlamına gelen "Yom Kippur" Yahudilerin yıl içindeki en kutsal günüdür. Oruçların tutulduğu bu süreç itiraf, tövbe ve bağışlanma için bir fırsattır ve Yahudi Yeni Yılı'ndan on gün sonra gerçekleşir. [1] Bu kutsal günde oruç tutmanın yanı 5 kez ayin yapılır ve Vidiu adı verilen toplu günah çıkarma merasimleri düzenlenir.

Yom Kippur'da 5 ve 10 sayıları belirgin şekilde öne çıkar. Enteresandır ki 5 ve 10 sayıları Musa ve Akhenaton'un hayatlarında da belirgin şekilde yer almıştır. Örneğin  Yahudiler tarafından kutlanan İbrani takviminin Yeni Yılı olan Roş Haşanah ve Yom Kippur arasında insanların Tanrı'dan ve sevdiklerinden bağışlanma diledikleri on gün süren tövbeler yapılır. Bu on güne “Huşu Günleri” adı verilir. [2]

Musevi geleneğine göre Musa İsraillilere itaatlerine odaklamalarını sağlamak için On Emir, beş çeşit sunu ve Çadırın beş sütununu vermiştir. Kudüs Tapınağı günlerinde Baş Rahip, Yom Kippur'da ellerini ve ayaklarını on kez yıkar ve kıyafetlerini beş kez değiştirirdi. Yom Kippur'da beş ana dua, insanların uyması gereken beş yasak ve on itiraf (viddui) vardır.

Bir zamanlar Nil Nehri kıyısına kurulmuş, firavunlar dönemine ait eski yerleşim yerlerinden biri olan Amarna'da da 5 ve 10 sayılarının önemli olduğu görülür. Büyük Aten Tapınağı'nın önünde, ana girişi çevreleyen ve 5 bayraklık iki takımın bulunduğu, toplam 10 adet bayrak direği vardı. Tüm bunları Akhenaton'un Baş Rahibi Mery-Ra'nın mezarındaki yazıtta görmek mümkün. [3]

Akhenaton'un Kahyası Tutu'ya bir altın kolye ve terfi verdiğinin anlatıldığı Tutu'nun mezarındaki bir sahnede bağlanmış on esir vardır. 5 ve 10 rakamları yazı ve bilgiyle ilişkilendirilmişti. Bunun muhtemel nedeni yazının beş parmak ve iki el ile ilişkilendirilmiş olmasıydı. [4]

Thoth'un rahiplerinin beşerli gruplar halinde tertiplendiği bilinmektedir. Tektanrıcılığa rağmen Akhenaton tanrı Thoth'a saygı duyduğundan, beş ve on sayıları onun için önemliydi.

Tevrat'ın Yom Kippur bölümünde ruh kelimesi beş kez geçmektedir. Daha da dikkat çekici bir şekilde, modern Yahudiler, tıpkı eski Mısırlılar gibi bir kişinin ebediyen yaşayacak beş farklı ölümsüz ruha sahip olduğuna veya ruh bileşenleri içerdiğine inanırlar. Mısırlılar için bu 5 bileşen şuydu:
  1. Ka : hayati yaşam enerjisi veya ruh,
  2. Ba : kişilik,
  3. Şuet (Shuet = Silüet ?) : gölge,
  4. İb : kalp,
  5. Ren : isim.

Yahudi teolojisi her ruhun yaşam boyunca beş aşamadan geçtiğini ve beş elemente sahip olduğunu öğretir. Bu 5 element nefeş נֶפֶשׁ (ruh), neşima נְשִׁימָה (hayat nefesi), ruakh רוּחַ (rüzgar), çaya (yaşayan) ve yeçidah'dır (benzersiz).

Ayrıca iki eli kaldırmak da dahil olmak üzere diğer 6 dua pozisyonu Akhenaton'un Amarna'da tasvir edilmiş duruşlarının izlerini taşır. Yom Kippur Yahudilerin yıl içinde dua ederken yere tamamen secde edecekleri tek gündür. Bu eyleme "nefilat apayim" yani “yüz üstü düşme” denir. Tevrat'ı en yüksek Yahudi Yasası olarak gören Karay Yahudileri hala tam secde pratiğini korumaktadırlar.

Ettikleri "Aleinu" adlı Yahudi duası şöyledir: "Kralların Krallarının Kralı, Kutsal Olan'ın önünde eğilir, secdeye kapanır ve şükrederiz, O Kutsanmıştır!"

Alçak gönüllüğü simgeleyen bu pozisyon çok eskilere dayanır. Tora, İbrahim, Yeşu hatta Kral Davud da dahil olmak üzere Tanrı'nın önünde “yüz üstü kapanan” birçok liderden bahseder.

Tesniye 9:25 okuyucuya Musa'nın "kırk gün kırk gece Rab'bin önünde nasıl secde ettiğini" anlatır. Karnak'taki kabartmalar Akhenaton ve Nefertiti'yi tanrıları Aten'in önünde secde ederken gösterir. [5] Tuhaf bir şekilde Akhenaton ve Nefertiti de tam olarak böyle; elleri, diz ve yüzleri yere değecek şekilde tapınırlardı. Büyük alçakgönüllülüğün ve samimiyetin bu duruşu Matta 26:39'da yüzüstü yere kapanan İsa tarafından bile benimsenmişti:

Matta 26:39: "Biraz ilerledi, yüzüstü yere kapanıp dua etmeye başladı. “Baba” dedi, “Mümkünse bu kâse benden uzaklaştırılsın. Yine de benim değil, senin istediğin olsun.”."

Yom Kippur'un ilginç özelliklerinden biri de dua ayinleri sırasında Tevrat parşömenlerini barındıran Aron Hakodeş yani Tora Sandığı'nın açık bırakılmasıdır. İçinde genellikle On Emir, Tanrı'nın Tacı, Hayat Ağacı, Tapınağa Açılan Kapı, Menora ve iki aslan motifleri ve değerli Tevrat parşömenleri bulunur.

2 aslanın Davut yıldızını tuttuğu bazı motiflerde şöyle yazar: "Güneşin doğumundan batışına kadar Rabbin adı övülmelidir."

Bu tasvirler Yahuda Aslanı'nın, Tanrı'nın yargısının ve ondan korkmasının simgesidir. Aslan için kullanılan İbranice kelime olan aryeh (אַריֵה) En Kutsal Günler'in kısaltmasıdır. Tevrat'taki peygamberlerden biri olan Yeşaya, gelecekte aslan ve buzağın birlikte yaşayacağı bir zamanını anlatırken, Amos'un Tanrı'yı bir aslana benzettiği görülür:

Amos 3:8: "Aslan kükrer de kim korkmaz? Egemen RAB söyler de kim peygamberlik etmez?"


Aslanlarla olan bu bağlantılar büyüleyicidir çünkü Akhenaton'un da benzer şekilde aslanlar ile bağları vardır. Örneğin Amarna'daki talatat bloğundaki bir tasvirde Akhenaton'u klasik Mısır sfenksi formunda görürüz. (Bu arkeolojik eser şuan Almanya'nın Hanover şehrindeki Kestner Müzesi'nde bulunmaktadır.)

Ayrıca Tevrat kapak tasarımlarına benzer şekilde bir dağın üzerinde yükselen güneşi temsil eden Akhet sembolünün yanında iki aslan motifini bulunur. 2 yandaki bu Mısır aslanlarına "Aker" deniyordu ve kralı koruyorlardı. Onlar Duaj (dün) ve Sefer (yarın) idi. En ilginci ise Mısır dilinde "Yarının Yasası" anlamına gelen Sefer Tora adlı Tora Parşömenin de "sefer" sözcüğünün hala kullanılıyor olmasıdır. Burada ek bir bilgi daha vermek gerekir ki Yahudi yazara "Sofer" denir. (Ayrıca bkz: Şofar שׁוֹפָר‎, Yahudilerin kullandığı ve genellikle keçi, koç boynuzundan yapılan geleneksel çalgı.) 

Yom Kippur sırasında Yahudiler hayatlarını mecazi olarak Tanrı'nın ellerine teslim ederler. Tanrı'nın elleri olduğu fikri yeni değildir ve eski İsrail ve Mısır'a kadar uzanır. Bugün "hamsa eli" adlı koruyucu muskada bu temanın ifade edildiğini görürüz. Tevrat'ın en eski bölümlerinden Denizin Şarkısı'nda Musa'nın ne söylediğine bakalım:

Çıkış 15:6: “Senin sağ elin, ya RAB, Senin sağ elin korkunç güce sahiptir. Altında düşmanlar kırılır.” 

Benzer şekilde Tevrat'taki en eski ayetlerin çoğu Rab'bin güçlü elinden bahseder.

Mısır bilimci J.K. Hoffmeier, Akhenaton zamanından kalma iki İbranice kelimeyi eski Mısır tabirleriyle ilişkilendirmiştir. Birincisi İbranice "güçlü el" anlamına gelen "yad hazakah" sözcüğünün Antik Mısır'da "güçlü kol" anlamına gelen "hps" ye eşdeğer olduğudur. İkincisi, İbranice "uzanmış kol" anlamına gelen "zeroah netuya"nın ise Eski Mısır'daki "pr-a"ya eşdeğer olduğudur. [6]

Her iki eski ifadeyi de Tesniye 26:8 gibi birçok yerde görebiliriz: “Bunun üzerine güçlü elle, kudretle, büyük ve ürkütücü olaylarla, belirtilerle, şaşılası işlerle bizi Mısır'dan çıkardı.”

Akhenaton, tanrısı Aten'in ellerine takıntılıydı. [10] Sanatta Aten'e verilen ve yazıtlarda atıfta bulunulan tek insan vücudu parçası bunlardı. Örneğin Akhenaton'un bir kararnamesinde şöyle yazar: “Kendini iki eliyle inşa eden, güzel yaşayan Aten…” [7][12]

Ayrıca İbranice "uzatılmış kol" anlamına gelen "sıfırah" kelimesinin Eski Mısır'da "Firavun'un galip gelen kolu" kavramından türetildiğine dair kanıtlar vardır. Akhenaton'un mektuplarından birinde "kralın güçlü kolu" anlamına gelen "zu-ru-uh" ifadesi yer alır. [11] Eğer Akhenaton Musa'ya dönüştürüldüyse bu Mısır kelimesinin Tevrat'ta kullanılması daha anlamlı hale gelir.

Yom Kippur için uygun kıyafet beyaz ketendir. Bu saflığı ve kişinin araması gereken ruhsal temizliği sembolize temsil eder. Bu beyaz keten kıyafete "kittel" denir. Bu uygulama Yüksek Rahibin yılın bu en kutsal gününde sadece beyaz keten giyerek her zamanki detaylı altın kıyafetinden (Akhenaton ile başka bir bağlantı) vazgeçmesi içindir. Bu aynı zamanda Ahit Sandığı'nın önünde tamamen saf olarak görünmelerini sağlıyordu.

Levililer 16:4: “[Harun] Kutsal keten mintan, keten don giyecek, keten kuşak bağlayacak, keten sarık saracak. Bunlar kutsal giysilerdir. Bunları giymeden önce yıkanacak.”

Pek çok Yahudi beyaz giysiler giyerek başka bir temayı vurgular: Benliğin ölümü ve Kefaret Günü boyunca yeni bir hayata yeniden doğuş. Örneğin "kittel" aslında bir cenaze cübbesidir ve aslında ibadet edenlere kendi sembolik ölümlerini ve Tanrı'nın kurtuluşu altında yeniden doğuşlarını hatırlatmak için giyilir. Bu fikir büyük olasılıkla Ölüler Kitabı'nda ve Amarna'da temsil edilen yeniden doğuş ve yeni yaşam kavramlarından kaynaklanmıştır.

Akhenaton yönetimindeki Amarna'daki hayattan görüntülere baktığımızda kral ve ailesini birbirine çok benzer beyaz keten giysiler içinde görürüz. [8] Aslında şehirde yaşayan çoğu insan bu tür giysiler giyerdi. Mısırlı rahiplere genel olarak sadece saf beyaz keten giymeleri emredilmişti; ki bu daha sonra Musa ve onun dini tarafından benimsenen bir uygulama olmuştu.

Akhenaton ve Nefertiti'nin Aten'e ibadet ederken beyaz keten giymeleri geleneğinin devamı olarak Yahudiler üç bin yıl geçmiş olsa da Rab'lerine ibadet ederken hala neredeyse aynı giysiler giyiyorlar.

Yıkanmak ve yıkama emirleri de antik Amarna ile bağlantılıydı. Bu uygulama Amarna yaşamının ve dininin ortak özelliğiydi. Akhenaton'un tapınakları yıkanma leğenleri ve ayinlerde kullanılan basamaklı havuzlarla doluydu.

Kol Nidrei adı verilen akşam duası sırasında Yahudi erkeklerin dua şalı giymeleri adettendir. Bu özel şalın geceleri giyilebildiği tek durumun bu olması enteresandır. Firavunlar çizgili baş örtüsü takıyorlardı. Yahudilerin tıpkı onlar gibi, aynı tarzda çizgili şal takmaları emredilmiştir. Tevrat'ta Çölde Sayım 15:37-38'de anlatılan bu uygulamanın kökeninin antik Mısır olduğu açıktır. Şöyle yazar:

"RAB Musa’ya şöyle dedi: “İsrail halkına de ki, ‘Kuşaklar boyunca giysinizin dört yanına püskül dikeceksiniz. Her püskülün üzerine lacivert bir kordon koyacaksınız."

Kol Nidrei ayini “bütün adaklar” anlamına gelir ve bir önceki yıl yaptıkları ancak tutamadıkları herhangi bir yemin konusunda bağışlanmaları için Tanrı'ya yalvaran katılımcılara atıfta bulunur. Bu, Akhenaton'un adak verme eğilimini, bu yeminleri tutma arzusunu ve herhangi bir nedenle onları bozmuş, tutamamış olsaydı yaşayacağı varsayılan suçluluğu hatırlatır.

Akhenaton'un sözlerini doğrudan Amarna Erken Bildiri Sınır Dikilitaşı'ndan okuyalım: "İşte, Aten için bir Ufuk olarak onu (Amarna'yı) yapacağım" diyerek bu konuda bir yemin ediyorum."

Daha sonra, tamamen Aten'e ait olan şehrinin sınırlarını asla terk etmeyeceğini beyan eder: “İşte bu gerçek yeminim… O babam Aten'e ait... Babam Aten için yaptığım bu yemini görmezden gelmeyeceğim.”

Beyaz keten ile ilişkilendirilen Yom Kippur'da yankılanan başka bir tema vardır: ışık - özellikle de Tanrı'nın ışığı. Örneğin Mezmurlar 27:1'de şunlar yazar: “RAB benim ışığım, kurtuluşumdur,
Kimseden korkmam..."

Sayılar 6:25'te Musa'nın söylediğine bakalım: “ RAB aydın yüzünü size göstersin ve size lütfetsin.”

MÖ 7. yüzyılda İsrail'de iki küçük parşömen üzerine yazılmış bu ayet şimdiye kadar bulunan en eski Tevrat ayetidir. Parıldayan tanrısal bir yüz fikri söz konusu olunca babası Aten'in ışığına tapmakla tanınan Amarna'yı ve Akhenaton'u hatırlamak gerekir.

Yom Kippur'daki sabah duası olan Şahkarit sırasında Şema'dan önce okunan ilk kutsama olan Yotzer Or Blessing yani “Işığın Yaratıcısı”na bakalım. Akhenaton'un tapınaktaki baş hizmetçisi Panehesy, kahyası Tutu, amcası ve generali olan Ay'ın türbelerindeki yazıtlardan bazı satırlar ile Yahudi duasını karşılaştıralım. (Kırmızı renkli yazılar Yahudi duası, diğerleri antik Mısır)

Kutsalsın, Tanrımız Rab, evrenin Kralı.
Güzel görünüyorsun (yükseliyorsun) cennetin ufkundan, Ey Yaşayan Aten, hayat veren Kral,

Işığı oluşturan ve karanlığı yaratan,
Eylemlerin olmadığında toprak karanlıktır, sen kalktığında toprak aydınlanır…

Barışı sağlayan ve her şeyi yaratan,
Barış içinde hoş geldiniz, barışın efendisi! Sen yarattıklarının hepsinin efendisisin.

Yeryüzüne ve üzerinde yaşayanlara merhametle ışık veren,
Uzakta olsan da, ışınların yeryüzünün üzerinde ve algılanıyorsun,

Ve O'nun iyiliğiyle her gün, sürekli olarak yaratma işini yeniler,
Ey her gün kendi kendine doğan, Yaşayan Aten! Sen ortaya çıktığında her ülke şenlik içindedir. [9][13][14]

Yom Kippur'un tam olarak başlangıcının işareti Güneş'in batışıdır ve bu durum hahamlar tarafından kesin olarak kaydedilir. Güneş arkalarında batarken dua eden Ortodoks Yahudilerin görüntüsü Yom Kippur'un klasik görüntüsü haline gelmiştir.

Gün doğumu ve batımının tam olarak ne zaman gerçekleştiği, namazlarını onların etrafında planlayan Yahudiler için hayati derecede önemlidir. Bu zamanlar İbranice'de "zmanim" olarak adlandırılır ve her yıl dikkatlice hesaplanır. Bu sayede Tora'nın çeşitli "mitsvalarını"* yani emirlerini tamamlayabilecekleri dönemleri belirlerler.

Zmanim'in en göze çarpan özelliği, şafak, gün doğumu ve hatta aralarındaki dönemi ayırt edebilmeleridir. Şafağa "Alos Haşaçar" denir ve gerçek güneş diski deniz seviyesinin üzerinde göründüğündeki gün doğumuna "Haneitz Haçama" denir. Aynı şekilde, akşam, Şıkiyas Haçama, güneş diskinin tamamen kaybolduğu andır ve resmi olarak Yahudi gününün sonunu işaret eder.

Öğlen veya gün ortası adları, Mısır güneş tanrısının üç eski yönünü veya tezahürünü yansıtan Çatzos olarak adlandırılır: Şafakta Khepri, öğlenleyin Ra ve alacakaranlıkta Atum.

Bunlar Kral Davud'un dua vakitlerinde tekrarlanan temalardır. Mezmurlar 55:17'de yazdığına göre Davut "Sabah, öğlen, akşam kederimden feryat ederim, O işitir sesimi." demektedir.

Güneş ışığına ve güneş diskine olan bu odaklanma şaşırtıcı şekilde Akhenaton'un Aten kültünü andırır. Çoğu bilgin, Mısır gününün özellikle de Amarna'da gün doğumundan ziyade güneşin doğuşundan önce, şafakta başladığı konusunda hemfikirdir.

Yazıtlardan okuyalım: “Ufukta yükseldiğinde ona hayran ol, ey yüce Aten!” , "Selam sana gökte yükselen ve şafak vakti göğün ufkunda parlayan!" , “Ta ki senin dirilişinde ve bulunduğun yerde şenlik yapılsın.”

Güneş diskinin yani Aten'in kendisinin ortaya çıkması ve kaybolması, uzaklardaki büyülü yer olan Akhet'e gitmesi veya ufka doğru hareket etmesi Akhenaton için en önemli konulardandı. Tevrat bu odağı sabah, aydınlık, gün batımı ve tanrının kutlanması üzerinden ele alır. Örneğin, Mezmurlar 5:3'de “Sabah sesimi duyarsın, ya RAB, Her sabah sana duamı sunar, umutla beklerim.” , 97:11'de “Doğrulara ışık, Temiz yüreklilere sevinç saçar.” yazar.

Akhenaton tarafından ortaya atılan tüm dünya için ışığı ve yaşamı yaratan tek ebedi Tanrı fikri Musa'nın Tora'sının ilk katmanlarına nüfuz etmiştir. Akhenaton'un doğru söz, doğru eylem, saf güdüler ve sevgi dolu bakmak - gibi hepsi ilahi ışık başlığı altında sınıflandırılan orijinal fikirleri genel olarak Yahudiliğin, özellikle Yom Kippur'un temel nitelikleri olmaya devam ediyor. Yahudiler bugün hala 3.000 yıl önceki Mısır inanışlarını kutluyorlar.

EBERS TIP PAPİRÜSÜ

Hazırlayan: A.Kara

EBERS PAPİRÜSÜ

Ebers Papirüsü, Mısır tıp tarihinin en eski ve en kapsamlı kayıtlarından biri olarak kabul edilir. Antik Mısır'ın tıp dünyasına bir pencere açarak hem bilimsel (rasyonel yöntemler) hem de büyü içeren dini (irrasyonel yöntemler) metotların karışımını yansıtır. Neredeyse beş kez kapsamlı bir şekilde incelenmiş ve yeniden çevrilmiştir. Eski Mısır'ın M.Ö.14-16. yüzyıllarının kültürel yapısına dair çok fazla fikir verdiği için önem kazanmıştır.

Ebers papirüsü hastalıklar ve yaralanmalar için 842'den fazla tedavi içeren eski bir tıbbi belgedir. Bu metinler özellikle kalp, solunum sistemi ve diyabet odaklıdır.

Bu papirüs 21 metre uzunluğunda ve 30 cm genişliğindedir. 22 satıra bölünmüştür. Adını ünlü Mısırbilimci Georg Ebers'dan almıştır. Bu papirüsün MÖ 1550-1536 yılları arasında, I. Amenopis döneminde hazırlandığı tahmin edilmektedir. Şu anda Almanya'da Leipzig Üniversite'sinin kütüphanesinde bulunmaktadır.

Ebers Papirüsleri pek çok tıbbi bilgiyi kapsıyor olsa da bu tedavilerin nasıl keşfedildiğine dair sadece bir avuç belge bulunmaktadır. Georg Ebers tarafından satın alınmadan önce Teb'in Tıbbi Assasif Papirüsü olarak biliniyordu. Georg Ebers'in eline nasıl geçtiğinin hikayesi ise, papirüsün bahsettiği tıbbi ve ruhsal tedaviler kadar harikadır.

Efsaneye göre 1872'de Georg Ebers ve zengin yardımcısı Herr Gunther,  Luksor'da (Teb) nadir bulunan bir koleksiyon mağazasına adım attı. Mağaza sahibi Edwin Smith adlı bir koleksiyoncuydu. Mısırbilim camiasında dolaşan söylenti Ebers'in bu papirüsü esrarengiz bir şekilde elde ettiği yönündeydi.

Ebers ve Gunther geldiğinde Smith onlara mumya bezine sarılı tıbbi metinler içeren bir papirüs sundu. Bu papirüsün Nekropolis'in El-Assasif semtinde, bir mumyanın bacakları arasında bulunduğundan bahsetti. Ebers ve Gunther bu papirüsü satın aldı ve ilk olarak 1875'te Faksimile adıyla yayınladı.

Ebers, bu tıbbi bilgiler içeren papirüsleri çoğaltarak hiyerogliflerin İngilizce ve Latince'ye çevirileri de dahil olmak üzere iki farklı cilt renkli fotoğraf ile yayınladı. Yayınlanmasından kısa bir süre sonra, 1890'da Joachim bunların Almanca çevirisini çıkardı ve ardından 1917'de H. Wreszinski tarafından rahip sınıfına ait metinlerin hiyerogliflere çevirisi yapıldı.

Papirüsler 4 kez daha farklı bilim insanları tarafından İngilizceye çevrildi. İlk çeviriyi 1905'te Carl Von Klein, ikinciyi 1930'da Cyril P. Byron, üçüncüyü 1937'de Bendiz Ebbel, dördüncü ve son çeviriyi doktor ve bilim insanı Paul Ghalioungui'ni yaptı. Tüm bu çeviriler sayesinde antik Mısır'ı anlamak biraz daha kolaylaştı.

Antik Mısır'da tıbbın iki kategoriye ayrıldığını, birinin bilimsel, akılcı yöntemler, diğerinin ise muska, büyü, mısır tanrılarına yazılmış büyülü sözler gibi dini-büyülü inançlara yönelme olduğunu belirtmiştim. Toplumda sihir, din ve tıbbi sağlık yöntemleri arasında güçlü bir ilişki vardı. Bakteri, virüs gibi kavramlar yoktu, bunların boşluğunu tanrıların kin ve öfkesine olan inanç doğuruyordu. Hastalığın temel nedeni bu sayılıyordu.

Ebers Papirüsü MÖ 16. yüzyıla (MÖ 1550-1536) tarihlendirilse de, metnin MÖ 1995-1775 aralığındaki 12. Mısır Hanedanlığı'na tarihlenen daha eski kaynaklardan kopyalandığına dair dil bilgisel kanıtlar bulunmaktadır. Ebers Papirüsü, hiyerogliflerin kısaltılarak el yazısı ile yazıldığı hiyeratik biçiminde yazılmıştır. Kırmızı mürekkeple yazılmış 877 bölüm başlığı bulunur ve kalan kısımları siyah ile yazılmış metinleri içerir.

1 den 110'a kadar numaralandırılmış olan Papirüs 108 sütun içerir. Her sütun ise 20 ila 22 satırlık metin içerir. Papirüs metni I.Amenophis dokuzuncu yılında yazıldığını gösteren bir takvimle sona erdiği için, MÖ 1536'da yazılmış olması da muhtemel.

Papirüs, anatomi, fizyoloji, toksikoloji, büyüler ve diyabetle nasıl başa çıkılacağı hakkında pek çok bilgi barındırır. Ek olarak hayvan kaynaklı hastalıkların, bitki kaynaklı tahrişlerin ve mineral toksinlerin nasıl tedavi edileceğinden de bahseder.

Metinlerden görülen o ki dönem insanları lapa, krem ve çeşitli yollarla hastalıkları tedavi etmeye odaklanmışlar. 842 sayfada bitkisel ilaçlar ve bunların reçeteleri yazılmıştır. Bunlar farklı rahatsızlıklar için kullanılabilecek 328 karışımdan bahseder. Bununla birlikte bu karışımların yönergeleri yazılmadan önce test edilip edilmediğine dair neredeyse hiç kanıt yoktur. Ayrıca söz konusu karışımların tanrılarla ilişkili belirli bileşenlerden oluşmuş olabileceğine dair spekülasyonlar var.

Arkeolojik, tarihsel ve tıbbi kanıtlar antik Mısırlı şifacıların hastalarını bilimsel yöntemlerle tedavi etmek için bilgi ve beceriye sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ancak rasyonel yöntemlerin yanında büyülü-dini uygulamaları dahil etme ihtiyacının da var olduğu görülmektedir. Bu belki de kültürel bir gereklilikti. Bilimsel yöntemler işe yaramadığında şifacıları uyguladıkları tedavinin neden işe yaramadığını açıklamak için dine-maneviyata güveniyorlardı. Soğuk algınlığı için uygulanan, günümüzce oldukça komik olarak algılanacak sözler içeren bir şifa büyüsünün çevirisi buna güzel bir örnektir:

"Dışarı ak, kokuşmuş burun, dışarı ak, burnu kokuşmuşun oğlu! Kemikleri kıran, kafatasını yok eden ve kafanın yedi deliğini hasta eden sizler dışarı akın!" (Ebers Papirüsü, 763.satır)

Mısırlılar, kalp ve kardiyovasküler sisteme de önem veriyorlardı. Çünkü kan, gözyaşı, idrar ve meni gibi vücut sıvılarının düzenlenmesinden ve geçişinden kalbin sorumlu olduğuna inanıyorlardı. Ebers Papirüsü, insan vücudunun her yerine bağlanmış kan sağlayıcıları ve damarları kapsayan “kalpler kitabı” adı verilen tam bir bölüm içerir. Ayrıca kalbi etkileyen depresyon ve bunama gibi zihinsel rahatsızlıkları da listeler.
Şaşırtıcı gelebilir ama Ebers Papirüs'ü ayrıca doğum kontrolü, gebelik teşhisi, jinekoloji, gastrit, parazitler, cilt problemleri, göz problemleri, kanserli tümörlerin cerrahi tedavisi ve kemik yerleşimi gibi konularla ilgili çeşitli bölümleri de içeriyor.

Birçok hastalığı tanımlayan papirüsün bir bölümü akademisyenlere göre diyabetin tespitini anlatmakta. Bendix Ebbell gibi bilim insanları Ebers Papirüsünün 19. başlığındaki semptomların diyabet ile paralellik gösterdiğine inanıyorlar. İlgili Ebers metninin tercümesi şöyledir:

"Varlığının merkezinde hasta olan birini incelerseniz ve bedeni hastalıktan sınırlarına kadar küçülmüşse; Eğer onu muayene etmezseniz ve vücudunda, kaburgalarının yüzeyi dışında hap gibi olan bir hastalık bulursanız o zaman evinizde hastalığa karşı (büyülü sözler) bunu okumalısınız; daha sonra onu tedavi etmek için gerekli malzemeleri de hazırlamalısınız: Elephantine'in kan taşı, toprak, kırmızı tahıl ve keçiboynuzunu yağ ve balda pişirin. Susuzluğunu bastırmak ve ölümcül hastalığını iyileştirmek için dördüncü sabah bunları yemelidir." (Ebers Papirüsü, 197.Başlık, 39.Sütun, 7.Satır)

Papirüsteki metinlerde yazan birkaç tedaviye daha bakalım.

Doğum kontrolünü sağlamak için hurma, akasya ve bal karışımını bir yüne sürerek bunu rahim ağzına yerleştirmek; ki günümüzde benzeri sayılabilecek yöntemler vardır.

Gine kurdu hastalığının tedavisi şöyle yazılmış:
"Solucanın çıkan ucunu bir çubuğun etrafına sarın ve yavaşça dışarı çekin." 3,500 yıl sonra bile bu rahatsızlık aynı şekilde tedavi ediliyor.

Ebers Papirüsünden bazı bölümler bazen bir büyülü şiir olarak okunsa da, modern tıp metinlerine benzeyen ilk teşhis girişimlerini de içerdiği açıktır. Ebers Papirüsü gibi diğer birçok papirüs metni teorik dualar olarak değil eski Mısırlıların kültürü ve zamanıyla ilgili pratik rehberler olarak görülmelidir. Neticede bu metinler insanların acı çekmesine tanrıların neden olduğu düşünülen bir dönemde, hastalık ve yaralanmaların tıbbi tedavileri olarak yazılmıştı.

Bu ve benzeri çeşitli belgeler olmasaydı bilim insanları ve tarihçiler yalnızca mumyalara, sanat eserlerine ve mezar kalıntılarına sahip olacaklardı. Fakat belgeye dair bazı şüpheler de var.

Bu şüphelerden biri hatalı çeviri ihtimalidir. Keşfedildiği günden bu yana Ebers Papirüsünü tercüme etme girişimleri göz önüne alındığında, yazıların çoğunun her çevirmenin önyargısı nedeniyle yanlış yorumlanmış olabileceğinden şüphelenenler de vardır.

Bununla birlikte, antik Mısır şifacılarının çok yetkin olduğuna dair daha fazla kanıt ortaya çıkarmak için Mısır mumyaları üzerinde anatomik ve radyolojik çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar antik Mısır cerrahlarının ameliyat ve amputasyona, yani uzuv kesmeye yatkın olduğunu doğrulayan iyileşmiş kırıklar ve uzuvlar ortaya çıkardı. Ayrıca Mısırlıların ayak başparmakları için yaptıkları antik protezler onların bu konuda ile de uğraşmış, kendilerini farklı alanlarda gelişmiş olduklarını ortaya çıkardı. Sandalete benzeyen bu başparmak protezlerinin amacı belliydi, genetik olarak yada bir kaza sonucu ayak parmağı olmayan kişilerin yürümesini sağlamak.

[Üçüncü Ara dönemden (yaklaşık MÖ 1070-664) bir mumyanın dibinde bulunan kartonajdan* yapılmış protez ayak parmağının ahşaptan yapılmış kopyası.]

Mumyalardan alınan doku, kemik, saç ve diş örnekleri, dokubilimi (histoloji), bağışıklık göze kimyası (immünsitokimya) testleri ile incelenmiş, ayrıca antikor-enzim bağlantısını incelemeyi amaçlayan ELISA** testine tabi tutulmuş ve DNA analizleri yapılmıştır. Bu testler, mumyalanmış bireyleri etkileyen bazı hastalıkların belirlenmesine yardımcı oldu. Kısa süre sonra keşfedilen şey şu oldu; Mezardan çıkarılan mumyalarda bulunan bazı hastalıklar, papirüslerin tıbbi metinlerinde listelenen ilaçlarla tedavi edilebilmişti. Bu durum Ebers Papirüsü gibi metinlerde listelenen tüm ilaçların olmasa da en azından bazılarının etkili olabildiğini kanıtlamış oldu.

Böylece Ebers Papirüsü gibi tıbbi papirüsler, Mısır tıp biliminin kökenlerine dair kanıtlar sağlamış oldu. Onların sahip olduğu işe yarayan yada yaradığı zannedilen tüm bu bilgiler nesilden nesile aktarılıyordu.

Ebers Papirüsünün ve var olan diğer birçoklarının daha ileri düzeyde incelenmesi, bilim insanlarının eski Mısırlıların erken tıbbi bilgilerindeki maneviyat ile bilim ilişkisini fark etmelerine, detaylandırmalarına olanak tanıyacağı gibi geçmişte bilinen ve nesiller boyunca aktarılarak devam eden bilgilerin anlaşılmasını sağlar. Neticede her şeyin 21. yüzyılda yaratıldığını ve daha önce benzer alanda hiçbir uğraş verilmediğini varsaymak mantıksız olurdu; ki arkeolojik keşifler de zaten bunu gösteriyor.

Zaten sizlerin de bildiği üzere kocakarı ilacı dediğimiz her tedavi yöntemi tamamen bilimdışı değildir. Bunlar içinde bulunulan dönemin şifa arayışlarının sonucudur. O yüzden bazı istisnalar dışında eski insanların tıbbi ilaçlarını görmezden gelmek pek mantıklı değildir. İçinde bulunduğumuz dönemde en kötü hastalıkların bile birçoğu tedavi edilebiliyor. Ancak tedavi edemediklerimiz de var. Üstelik uyguladığımız bilimsel yöntemler 21. yüzyılda yaşayan insanlar için harika olarak görünse de 45. yüzyılda yaşayacak olanlar muhtemelen geriye dönüp baktığında bizim bugünkü yöntemlerimizi çok basit bulacaktır.

Bir düşünsenize 2000 yıl sonra günümüz tıbbı hakkında şöyle bir açıklama yapılıyor:

"Keşke 21.yy insanları dalak ve apandisin vücudun en önemli parçaları olduğunu bilselerdi. O zaman onları acemi tıpçılar olarak görmezdik."

NOTLAR
*Kartonaj, Mısır'da mumyaların maske ve tabutlarının yapıldığı, tutkallı keten veya papirüsten oluşan malzemedir.
**ELISA, Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay testinin İngilizce kısaltmasıdır. Antijen-antikor ilişkisini, antikora bağlanmış bir enzimin aktivitesini araştırmak temeline dayanan kantitatif ölçüm yöntemidir.

ANTİK MISIR'DA MUMYALAMA İŞLEMİ

Hazırlayan: A.Kara

ANTİK MISIR'DA MUMYALAMA VE DİNİ İNANÇLAR

Uzun ömürlü ve etkili Eski Mısır medeniyetinin eşsiz özelliklerinin çoğu sanki dünyaya değil de başka bir yere aitmiş gibi görünebilir. Eski Mısır'ın bazı tuhaf inançlara ve ilginç geleneklere ev sahipliği yaptığı gerçeği bir sır değildir. Fakat bunların tümü Mısır halkı için derin anlamlar taşıyordu ve dini öneme sahipti. Bu geleneklerin en eski ve en tuhaflarından biri kesinlikle mumyalama sürecidir. Peki eski Mısır'da ölüler nasıl ve neden mumyalanıyordu?

Yıllar geçtikçe ketenle sarılmış klasik mumya tasviri eski Mısırlıların sembolü haline geldi. Ama gerçek "mumya" kelimesinin bununla hiçbir ilgisi yok! Bu basit kelimenin epey zorlu bir geçmişi var. İngilizce versiyonu, Latince "mumia" kelimesinden türetilmiştir. Latincedeki bu kelime de Farsça "mum" anlamına gelen "mūm" kelimesinin kökünden doğan Arapça mūmiya (مومياء) kelimesinden türetilmişti.

Mumyalanmış bir cesedi ifade eden bu terim nihayetinde İngilizceye girdi ve 1600'lerde doğal yollarla çürümeye karşı korunmuş, kurumuş insan bedenleri için uygulanacak bir kelime olarak kullanıldı. Bu nedenle günümüzdeki mumya kelimesi yalnızca eski Mısır'ın mumyalanmış bedenlerine atıfta bulunmaz. "Mumya" doğal veya yapay süreçlerle korunan her tür vücuttur. Ancak elbette tüm mumyalar eski Mısır'da bulunanlar kadar büyüleyici ve muammalı değildir.

Muhtemelen Mısır'ın keşfedilen en eski mumyaları hanedanlık öncesi Gebeleyn (Gebelein) mumyalarıdır. Önemli bir antik Mısır şehri olan Gebeleyn, eski Mısır'da, Nil nehri üzerinde, Teb'in yaklaşık 40 kilometre güneyinde bulunuyordu. Seyrek mezar eşyalarının yer aldığı sığ mezarlarda bulunan bu altı mumya, hanedanlık öncesi dönem denen eski Mısır uygarlığının en erken evrelerinden gelmektedir. Buradaki altı ceset, içinde bulundukları kuraklık sayesinde doğal yollarla mumyalanabilmişlerdi. Sıcak kumlar ve kuru hava bu bedenlerin nispeten iyi korunmasına yardımcı olmuştu. MÖ 3400 civarlarına tarihlendiklerini akılda tutmak gerek, inanılmaz eskiler. Elde edilen bu mumyalar sayesinde cenaze törenlerinin ve mumyalamanın gelişimine de önemli bir bakış kazandırdılar.

Çünkü mumyalardan üçünün vücudu diğerlerinden farklı malzemelerle kaplanmıştı. Bunlar kamış hasırlar, hayvan derileri ve palmiye lifleriydi. Bu belki de mumyalama süreçlerine yardımcı olmak için erken bir girişimdi. Hanedanlık öncesi dönemde çoğu ceset çıplak gömülürken, bazıları yavaş yavaş daha karmaşık bir defin ve mumyalama biçimine dönüşmüş, bu tür kumaşlarla sarılmış veya örtülmüştü.

Tabi ki bir medeniyet geliştikçe her yönden gelişir. Özellikle önem gösterdikleri yönleri mutlaka gelişme gösterir. Ve elbette ölümün kendisi bir medeniyet için yaşam kadar önemli olabilir. Eski Mısırlılar için ölüm ve öbür dünya Mısır dininin temel taşlarından biriydi. Zaman ilerledikçe artan cenaze törenleri bir dizi kalıp ve gelenekle kültüre tamamen yerleşmişti.

Bu geleneklerden en önemlisi haline gelen uygulama, Mumyalama - bedenin korunması - işlemiydi. Mısırlılar öbür dünyada birinin konumu güvence altına alacaksa bunun yolunun cesedin korunmasından geçtiğine inanıyorlardı. Bunda inanmakta oldukları "Ka" kavramının da etkisi büyüktü.
İnanışa göre kişi ölünce "ka (ruh-bedenin ikizi)" vücudu terk ediyordu ancak beden korunabilirse ruh ona geri dönebilirdi. Böylelikle korunmuş beden öteki dünyada Osiris'in önüne gidebilir, burada ruhuyla yeniden birleşebilir , daha sonra öbür dünyada neşe içinde yaşayabilirdi. Ancak bir beden korunmazsa önemli olan bu yeniden doğuş döngüsü tamamlanamayacaktı.

İnanışa göre korunan ceset ile öteki dünyada kişi sorguya çekiliyordu. Yargılama sırasında kişilerin kalpleri tartılır ve bir Ma'at tüyü ile karşılaştırılırdı. Erdemli bir hayat sürmüş olanlar ahiret tanrısı Osiris'in yönettiği göksel cennet olan Aaru'da karşılanırdı. Aaru ise "sazlık tarlası" anlamına geliyordu.

Eski Mısır'ın cenaze törenleri ve gelenekleri tuhaf görünse de karmaşık mumyalama süreci antik Mısır halkının ölüm ve öbür dünya ile ilgili karmaşık inanışlarının bir parçasıydı.

Öteki hayat inancı bu kadar önemli olunca Mısırlılar mumyalama sürecindeki ustalıklarını kademeli olarak mükemmelleştirdiler. Bu konuda onlara yardımcı olacak temel bileşenlerden biri kuzey Mısır'da çok önemli bir yer olan Natrun Vadisi'nde bulunan ve onlar için kutsal sayılan bir tür doğal tuz olan natron'du. Natron, az miktarda sodyum klorür ve sodyum sülfat ile birlikte doğal olarak oluşan bir sodyum karbonat dekahidrat ve yaklaşık %17 sodyum bikarbonattan oluşur. Bu benzersiz element kombinasyonu vücudu hızlı bir şekilde kurutarak mumyalama sürecine yardımcı olduğu kabul edilen harika bir doğal kurutma malzemesi haline gelmiş, vücudu zaman içinde korumanın önemli bir yönüne zemin hazırlamıştır.

Fakat mumyalama işlemi uzun ve karmaşık bir süreçti. İşe genellikle ölen kişinin beyninin alınmasıyla başlanırdı. Beynin çıkarılması mumyalama işleminin en şaşırtıcı yönlerinden biri olmaya devam ediyor. Bilim insanları bu işlemin genellikle burundan beyin boşluğuna sokulan özel bir kanca ile ya da kafatasına yerleştirilen özel bir çubukla yapıldığı konusunda hemfikirdir.

Her iki durumda da sıvılaştırılmış olan beyin ölen kişinin burnundan dışarı akıyordu. Akabinde sonraki aşamaya geçiyorlardı. Fakat Mısırlılar beyine hiç önem vermiyordu. Onlar tüm düşüncelerden sorumlu olan organın kişinin kalbi olduğuna inanıyorlardı. İşte bu inanış Mısır'dan Yahudilere, onlardan da Muhammed ve çevresindekilere geçmişti. Bu yüzden Kur'an ve İbrahimi dinlerde düşünme eyleminden bahsedilirken hep kalbe vurgu yapılır. Bu yanlışı kurtarmak isteyenler ise "bunlar mecazdır" demekten başka çare bulamazlar.

Mısırlılar boşalttıkları beyin boşluğunu daha sonra özel bir koku ve ağaç reçinesi karışımı ile doldururdu. Bu karışım hem çürüme kokularını en aza indirmeye yarıyor hem de kafatasında kalan herhangi bir beyin artığının-parçasının bozulma sürecini durdurdu.

İşlem daha sonra ölen kişinin karın bölgesine doğru devam ediyordu. Karın kesilerek açılır ve ana organlar çıkarılır, tuz veya natronla kaplandıktan sonra mumyalanmış gövdenin yanına gömülmek üzere özel kanopik kaplara dikkatlice yerleştirilirdi. Bu süreçte çoğu zaman kalp çıkarılmazdı. Boşalan karın bölgesi yine kötü ölüm kokularını engelleyen aromatik karışımlarla doldurulurdu.

Bu işlem bittikten sonra hazırlanan vücut natron ile ovularak tamamen örtülmüş gale getirilirdi. Daha sonra dehidrasyon süreci tamamlanana kadar 30 ila 70 gün arasında değişen bir süre boyunca natronda kalırdı. Bu süre sonunda ölünün bedeni artık mumyalanabilir hale gelirdi.
Yine İbrahimi dinlerde olduğu gibi ölünün vücudu yıkanırdı. Hoş kokulu yağlarla kaplanır* ve ardından birkaç kat reçine ile kaplanırdı. Reçine daha sonra tüm vücudu şerit şerit sarmakta kullanılan keten katmanları için doğal bir yapıştırıcı görevi görüyordu. Son aşamaya gelindiğinde ölünün vücudu cenaze maskeleriyle süslenebiliyordu ancak bu işlem yüksek sınıftan bireyler için uygulanıyordu.

Yani farklı sosyal sınıflardan insanların bedenlerinin mumyalanma süreci de farklıydı. Kahire'deki Mısır Müzesi'nde bulunan I. Amenhotep'in mumyalanmış gövdesi için kullanılan malzemeler daha özenli ve zaman alıcıydı. Ayrıca mezarı maske ile süslenmişti.

Mumyalama süreci üç sınıfa ayrılıyordu: İlki, üst sınıftan soylular için iyi ölçekli, asil, ayrıntılı bir mumyalama işlemiydi. Diğer ikisi ise yoksul ve daha düşük sınıftan vatandaşlar için uygun görülen orta veya düşük ölçekli bir süreçti. Benzer şekilde mumyalama işlemi büyük olasılıkla farklı memur sınıfları tarafından yapılıyordu. Üst düzey mumyalama önemli ve soylu bir geçmişe sahip rahipler tarafından yapılırken, diğer sınıftan mumyalama işlemleri Mısır rahipliğindeki en düşük sınıf tarafından yapılıyordu.

Parasal yada sınıfsal gücünüze bağlı olarak mumyalama işleminde değişiklikler yapılabiliyordu. Bazı yoksul aileler bedeni mumyalanması için vermeden önce çürümesine izin veriyorlardı. Eğer bunu yapmazlarsa yakın zamanda ölen genç kadınların bedenleri cinsel yönden kötüye kullanılacaktı (nekrofili).

Süreçler de sosyal statüye bağlı olarak farklılık gösteriyordu. Orta seviye mumyalama işlemi için uygulanan daha az işlem vardı. Karın boşluğu açılmaz, bunun yerine onları sıvılaştıran sedir yağı ile doldurulup basitçe boşaltılır, susuz kalan ceset aileye verilirdi. En düşük sınıf için uygulanan mumyalama işlemi çok kabaydı. Her zaman mevcut olan nekrofili olasılığının yanı sıra, vücut basit ve hızlı bir şekilde tüm iç organlardan yoksun bırakılır, belirli sayıda gün boyunca natrona yatırılır ve bir kez tamamen kuruduktan sonra aileye bu şekilde cenaze için iade edilirdi.

Mumyalama süreciyle ilgili bu ayrıntılı bilgiler eski Mısır'da var olan sosyal bölünmeler ve kast sistemi hakkında önemli bilgiler sağlar. Sınıflara ayrılsa da mumyalama süreci genellikle zengin ya da fakir her vatandaşın kullanımına açıktı. Bu durum onların ölüme odaklanan önemli inançlardan kaynaklanıyordu.

Ölen kişinin öbür dünyada ihtiyaç duyduğu iç organlarını saklamak için kullanılan kanopik kavanozların her biri çakal, maymun, şahin ve insan başlı farklı tanrıları temsil ediyordu.

Bu kavanozlar genellikle dört taneydi ve iç organların dört koruyucu tanrısını temsil ediyordu. Çünkü bunlar vücudun önemli parçalarıydı ve öbür dünya için korunmaları gerekiyordu. Bu yüzden onları tanrı Horus'un dört oğlu koruyordu.

Bu tanrılar Hapi, Duamutef, Imset ve şahin başlı Kebehsenuef 'di(Qebehsenuef). Her birinin kendi rolü vardı. Hapi, ölen kişinin ciğerlerini koruyan maymun başlı tanrıydı. Mide, çakal başlı tanrı Duamutef tarafından korunuyordu. Kebehsenuef şahin başlıydı, ince ve kalın bağırsakları koruyordu. İnsan başlı tanrı Imset ise karaciğeri koruyordu. Kalp çıkarılmıyor; Yargı Salonundaki bir tüye karşı Tanrıça Maat'ın terazisinde tartılmak üzere** vücudun içinde kalıyordu.

Bu ayrıntılı mumyalama süreci ve onu ilişkilendiren karmaşık inançlar en iyi şekilde birinci sınıf kişilerin, firavunların ve soyluların cenazelerinde gözlemlenir. Buna örnek olarak 18. hanedanlığın ünlü firavunu Tutankamon'u verebiliriz. Onun mumyalanmış bedeni yaklaşık 3.300 yaşında olmasına rağmen yine de bu süreçleri çarpıcı ayrıntılarla sergiliyor.

Kral öbür dünyaya savurganca bir tutumla hazırlanmıştı. Mumyalanmış vücudu üç özel tabutla korunuyordu. İç içe geçen bu tabutlar bir lahit içinde yer almış ve dört bölmeden oluşan odaya yerleştirilmişti. Ancak mumyalanmış beden, mumyalama sürecinin kendisi hakkında önemli bir anlayış sağladığı için araştırmacıların ilgisini özellikle çekiyordu.

Firavunun vücudu çok sayıda keten katmanına sarılmış ve aşırı derecede özel yağlarla kaplanmıştır. Birbirini izleyen her sargı tabakası, firavuna öbür dünyada hizmet edecek değerli eşyaları içerir. Zengin cenaze eşyalarıyla birlikte hazırlanan Tutankamon'un mumyası Mısır'daki en önemli keşiflerden biri olmaya devam ediyor.

Mısırlıların sadece ölen vatandaşlarını değil hayvanları da mumyalıyordu. Bazı hayvanlar sahiplerine eşlik etmeleri için evcil hayvanlar olarak mumyalanırken diğerleri çoğunlukla tanrılara kurban olması yada öte alemde dirilecek olan kişinin yemesi amacıyla mumyalanıyordu.

Mısır tanrılarının büyük çoğunluğunun hayvani tabiat ve tasvirlere sahip olduğundan onları onurlandırmak ve beğenilerini kazanmak için bağlantılı oldukları hayvanlar kullanılırdı. Arkeologlar, şahinler, timsahlar, ibisler, kediler, babunlar, balıklar, firavun fareleri, çakallar, köpekler, böcekler, yılanlar gibi çeşitli hayvan mumyalarının bulunduğu mezarlıklar keşfettiler. Sadece Sakkara mezar alanlarında 500.000'den fazla mumyalanmış aynak (ibis) olduğu tahmin edilmektedir. Aynı şekilde mumyalanmış kedilerin bulunduğu alanlar da keşfedilmiştir.

Günümüz anlayışına göre kötü ve iğrenç görünebilecek bu mumyalama süreçleri eski Mısırlılar için Mısır dininin temeliydi ve kutsaldı.

DİPNOTLAR
* Ölüyü yıkama geleneği İbrahimi dinlerde görülürken, yağlama-tütsüleme-baharatlama gibi işlemler Yahudi-Hristiyan geleneğinde yer almaktadır.
** Kalbin Maat tüyüne karşı tartılması inancında Maat'ın tüyü dengeli yani iyi bir yaşamı, iyi insan olmayı simgeler. Kişinin kalbi, yani kişi terazide bunun karşısına konarak tartılır. Bu durum İbrahimi dinlerde "günah ve sevapların tartılması" olarak görülür.

MISIR MİTOLOJİSİNDE EŞCİNSELLİK

Hazırlayan: A.Kara

MISIR MİTOLOJİSİNDE EŞCİNSELLİK

"MİTOLOJİLERDE EŞCİNSELLİK" başlıklı videoyu izleyerek çeşitli toplumlarda eşcinselliği dair inanışları, tavrı öğrenebilirsiniz.

Mısır mitolojisinde eşcinselliğe dair farklı yönler görülür. Mevcut kaynaklarda ve mitolojilerde erkekler arasındaki eşcinsel ilişki boyun eğdirici bir tutum olarak tasvir edilir ve bu tür davranışlarda bulunanlar efemine olarak kabul edilirdi. Ayrıca baskın gelmenin veya itaatkar olmanın, boyun eğmenin göstergesi olarak görülüyordu. [1][2]

Bu yüzden mevcut tasvirlerde hakimiyet ve güç eylemi olarak yansıtıldığı, utanç verici bir durum olduğu yansıtılır. Akdeniz bölgesindeki yaygın görüş bu yöndedir.

Bir örnek vermek gerekirse gök tanrısı Horus ile çölün yıkıcı tanrısı Seth arasındaki mücadele sırasında, Set üstünlüğünü gösterip Horus'u aşağılamak için onun kalçalarına iltifat eder, bununla da kalmaz ona cinsel yoldan zorla sahip olmak için planlar yapar. Sarhoş ettiği Horus sızıp kalınca Seth tüm gece onunla birlikte yatarak amacını gerçekleştirir. Bu hareketi ile rakibini yendiğini düşünür. Fakat aslında Horus'un sarhoşluğu bir hiledir, Set boşaldığı sırada Horus onun menisini avcunda toplayarak saklar. [3]

Ertesi sabah annesi Isis'e koşan Horus ona yaptığını anlatır. Öfke içindeki Isis oğlu Horus'a sperm akıtıp bunu Set'e yedirmesini ister. Annesinin tavsiye ve yöntemine kulak veren Horus intikam almak ve hakimiyet kurmak için spermini Set'in en sevdiği yemek olan marulun üzerine bulaştırır. Öte yandan Set'in spermlerini nehre atar, böylece Set tarafından döllenmiş olduğu söylenemeyecektir.

Marulu yiyen Set, Mısır'ın egemenliği konusundaki tartışmayı çözüme kavuşturmak için tanrılara başvurur. Tanrılar Set ve Horus'un bedenindeki spermleri incelerler. Set'in Horus üzerindeki hakimiyetini dinledikten sonra spermleri dışarı çağırırlar ancak hepsi nehirdedir. Horus'un Set üzerindeki hakimiyeti için spermler dışarı çağrıldığında Set'in içinden cevap gelir. Böylece Horus ona boyun eğdirmiş olur. [4]

Tabi bu olayı farklı yorumlayanlar da olmuştu. Bazı yazar ve araştırmacılar Horus ve Set arasındaki bu ilişkilerin uygunsuz bile olsa kendi istekleri ile gerçekleştiğini, Horus'un menisini yiyen Set'in Thoth'un ay diskini doğurması gibi olumlu sonuçları olduğunu iddia eder. [5]

Kültürümüze yerleşmiş ve küfürlerimizde erkeklerin kavga ederken birbirlerine söylediği cinsel içerikli küfür antik Mısır'daki inanışla paralel görünmekte. Yani Set ile Horus arasındaki yaşananlarda gördüğümüz eski Mısır'daki bu aşağılama, galip gelme sembolü bir şekilde Mısır'dan bizim kültürümüze yerleşmiş olabilir. Bu transferin Araplar aracılığı ile gerçekleşmiş olması muhtemeldir.

ESKİ MEDENİYETLERDE BÜYÜ VE BÜYÜCÜLÜK |1

BÜYÜ İNANIŞI, TÜRLERİ ve
ANTİK TOPLUMLARDA BÜYÜ |1

Büyü, doğal veya doğaüstü varlıkları, güçleri kontrol veya manipüle ettiği söylenen inançların, ayinlerin veya eylemlerin uygulanmasıdır. 
Büyüyle uğraşan kişilere ya büyücü ya da cadı denmiştir. Tarih boyunca zaman zaman büyü ve büyücülüğe dair çağrışımlar olumludan olumsuza değişse de, sihir günümüzde birçok kültürde önemli bir dini role sahiptir ve bazılarınca tıbbi çare arayışında bile büyüye başvurulmaktadır". [1][2][3][4]

Batı kültüründe sihir, ötekiler yani yabancılar  ve ilkellikle ilişkilendirilmiş ve bunun "kültürel farklılığın güçlü bir göstergesi" olduğu düşünülmüştür. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Batılı entelektüeller sihri ilkel bir zihniyetin işareti olarak görerek onu marjinal olmaya çalışan insan gruplarına atfettiler. [5][6][7][8]

Modern okültizm ve Neopagan dinlerinde büyü yaptığını iddia eden pek çok sihirbaz ve cadı düzenli olarak sihir yapmış [10] ve sihri kişinin iradesinin gücüyle fiziksel dünyada değişim yaratma tekniği olarak tanımlamıştır. Bu tanım etkili bir İngiliz okültist olan Aleister Crowley (1875-1947) tarafından popüler hale getirilmişti ve o andan itibaren Vika, LaVeyan Satanizmi ve Kaos büyüsü uygulayıcıları onun bu görüşünü benimsemişti.

Dünyadaki büyü inanışlarına bakıldığında 3 büyü türü önümüze çıkar: Kara, Ak ve Gri Büyü.
Kara büyü bencil, zararlı veya kötü amaçlar için, Ak büyü büyünün daha çok başkasına yardım amacıyla, iyi niyetle kullanılması olarak anlaşılmıştır. [11][4]
Sol elin geçmişten bu yana şeytanla, kötülükle, sapkınlıkla ilişkilendirildiğini biliyoruz. İşte büyü de de sol el kara büyünün, sağ el ise iyiliksever ak büyünün alanıdır.
Phil Hine şöyle der: "Okültizmin diğer birçok yönü gibi, 'kara büyü' olarak adlandırılan şey, büyük ölçüde tanımlamayı kimin yaptığına bağlıdır." [12] Aslında bu sözü çok doğrudur çünkü kara büyü yapan biri de bunu kendinin yada bir başkasının iyiliği için yaptığını düşünüp aslında yaptığının kötü bir büyü olmadığını düşünebilir.
Nötr büyü olarak da adlandırılan gri büyü ne özellikle yararlı nedenlerle ne de tamamen düşmanca uygulamalara odaklanmayan bir sihirdir. [13][14]

Tarihçiler ve antropologlar yüksek sihirle uğraşan uygulayıcılar ile düşük büyüyle uğraşanlar arasında ayrım yapmışlardır. Çünkü yüksek sihir, uzun ve ayrıntılı törenler ile sofistike ve bazen pahalı gereçler içeren daha karmaşık bir büyü türü olarak görülür. Düşük büyü ise köylülerle [16] ve daha kısa süren, sihirli olduğuna inanılan sözlerin söylendiği basit ayinlerle ilişkilendirilmiştir. [15]

Mezopotamya'da kötülüğe karşı koymak ve şifa bulmak amacıyla büyüye farklı biçimlerde başvurulmuştur. Mezopotamya'daki savunma amaçlı yapılan meşru büyüye Akad dilinde Aşiputu, Sümer'de ise Maşmaşutu denirdi. Bunlar belirli gerçeklikleri değiştirmeyi amaçlayan büyü ve ayinlerdi.
Eski Mezopotamyalılar sihrin iblislere, hayaletler ve kötü büyücülere karşı geçerli tek savunma aracı olduğuna inanıyorlardı. [17] Onlara zulmettiğine inandıkları ruhlara karşı kendilerini savunmak için bu kötü güçleri durdurması umuduyla kişinin mezarına kispu denilen sunular bırakılırdı. [18] Eğer verdikleri sunu bir işe yaramazsa bazen ölen kişinin bir heykelciğini yapıp onu toprağa gömer ve tanrılardan kötü ruhu yok etmelerini ya da kişiye musallat olmayı bırakmaya zorlamalarını talep ederlerdi. [19]

Sümer dininde büyü, muska, nazar, lanet gibi ögeler ön plandaydı. İnsanların korktuğu tanrıları ve onların lanetleri karşısında tanrıları sakinleştirmeyi, memnun etmeyi, insan üstü varlıklarla iletişime geçerek kehanet, sihir, büyü, şifa, fal, yazgı gibi konulara hakim olmaları nedeni ile rahiplere büyük saygı duyulurdu.
Kendilerini lanetleyebilecek kötü büyücülerden korunmak için sihre başvuruyorlardı. Antik Mezopotamya'da kara büyüye karşı kendini savunmak için karşıdaki kişi ile aynı tekniklerin kullanıldığı görülür. Fakat lanetlemeye yönelik kara büyüler gizlice uygulanıyorken kendini başka bir büyü yada büyücüye karşı savunma amacıyla yapılan büyüler açıkta, izleyici önünde yürütülüyordu.
İnanışlarında büyücüyü cezalandırmak için yapılan Maklû yada "Yakma" olarak bilinen dini törene başvurulurdu.
Bu uygulamada büyücülükten muzdarip olan kişi, büyücünün bir heykelciğini yapar ve geceleri onu yargılamaya başlar. Daha sonra eğer büyücünün suçlarının niteliği belirlenebilirse büyücünün heykelciği yakılır ve böylece büyücünün gücününün kırılacağına inanılırdı. [20]

Sümerlerde ise "bağı" adı verilen kara büyünün kasten yapılması büyük bir kötülük olarak görülür ve büyüye maruz kaldığını iddia eden kişi kendine yapılan büyüyü yalnızca rahiplerin kehanetleri ile öğrenebilirdi. Eğer kara büyü tespit edilirse bunu yok etmek için ak büyüye başvurulur, kara büyüyü bozma girişiminde kötü güçlere maruz kalmamak için evin belli noktalarına büyülü metinlerin yazılı olduğu tabletler konurdu. [46]

Mezopotamyalılar kendilerini bilmeden işlenen günahlardan arındırmak için de büyülü ayinler yapardı. [20] "Maklu" adını verdikleri dini törende büyücü, kişiyi tüm günahlarından arındırmak için onları bir hurma şeridi, soğan ve bir tutam yün gibi çeşitli nesnelere aktararak yakardı. [21] İnanışa göre böylece bilmeden işlemiş olabileceği tüm günahlardan arınacaklardı. Bu, Yahudilerin Yom-Kippur adlı kefaret gününde başları üzerinde tavuk çevirerek günahlarını ona aktardıklarına inandıkları Kaparot ayinine oldukça benzemektedir. Eski Mezopotamya toplumlarının din ve uygulamaları daha sonraları onları putperest olarak yaftalayan İbrahimi dinlerde farklı isim ve uygulamalar altında yaşamaya devam etmiştir.

Şurpu adı verilen yalatma yöntemi ile büyü bozmaya başvurulur, hastalıkları ortadan kaldırması için tanrılara kurban verilen ayinler düzenlenirdi. [36] Yani kurban, adak gibi uygulamalar ve kendisi için kan akıtılmasını isteyen ilahlar düşüncesi Sümer dininin ayrılmaz parçalarındandı.

Başvurdukları şeylerden biri de aşk büyüsüydü. Bu tür büyülerle bir kişinin başka bir kişiye aşık olması, bitmiş olan sevgiyi yeniden kazanması veya erkeğin ereksiyon problemine çözüm getirmesi hedeflenirdi. [22] Bir adamı koruyucu tanrısı ile veya bir kadını onu ihmal eden kocası ile uzlaştırmak için de büyüye başvurulurdu. [23]

Sümer rahibelerinin doğum yapan kadınları kötü varlıklardan koruduğuna inanılır ve bu rahibe sınıfı aynı zamanda büyücü olarak kabul edilirdi. 

Mezopotamya'dan rasyonel bilim ile büyü arasında hiçbir ayrım yoktu. [24] Biri hastalandığında doktorlar hem okunacak sihirli sözlere hem de tıbbi tedaviye başvururdu. Çoğu ayin, büyülü sanatlarda uzman olan, Aşipu (āšipu) adı verilen kişiler tarafından gerçekleştirilirdi. [30][31][32] Bu meslek genellikle nesilden nesile [25] aktarılır ve son derece yüksek saygı görürdü. Bu yüzden genellikle krallara ve büyük liderlere danışman olarak hizmet ederlerdi. Fakat Aşipular sadece birer sihirbaz değil aynı zamanda doktor, rahip, yazıcı ve bilgin olarak da hizmet ederdi. [26]

Tanrı Ea ile bağdaştırılan Sümer tanrısı Enki bile sihir ve büyülü sözlerle yakından ilişkiliydi. [27] Büyü uygulayıcısı olan Aşipu'ların koruyucu tanrısıydı ve tüm gizli bilginin nihai kaynağı olarak kabul edilirdi. [28][33][34] Mezopotamyalılar ayrıca talep edildiğinde bazı alamet ve kehanetlere ulaşabileceklerine inanıyor ve alametleri daima son derece ciddiyetle alıyorlardı. [29]

Mezopotamya'da kötülüğün nedenleri ve bunun nasıl önleneceği konusunda "büyü kasesi" veya "sihirli kase" adı verilen koruyucu yöntemlere başvurulduğu görülür. 6-8. yüzyıllar arasında oldukça popüler olan bu kaseler Orta Doğu'da, özellikle Yukarı Mezopotamya ve Suriye'de üretilirdi. [35] Yüzüstü gömülen bu kaselerle iblisleri yakalamak hedeflenirdi. Bunlar genellikle eşiğin altına, avlulara, yeni ölenlerin evlerinin köşelerine ve mezarlıklara yerleştirilirdi. [37] Büyü kaselerinin bir alt kategorisi, Yahudi ve Hristiyanların büyüde kullandıklarıdır. Aramice dilindeki büyülü kaseler Yahudilerin büyü uygulamaları hakkında önemli bir bilgi kaynağıdır. [38][39][40][41][42]

Hititlerde de büyü ayinleri oldukça yaygındı. Büyü içeren törenleri sadece tapınak ve kutsal alanlardaki ibadetlerle sınırlı değildi. Hitit metinleri şifa ve korunma amaçlı birçok büyü hakkında bilgiler verir. [51] Hititler de Tıpkı Sümer'de olduğu gibi kötü cinleri, hastalıkları kovmak için büyüye başvururdu fakat bu büyüleri ya kişinin evinde yada yerleşim alanlarının dışında, uzakta yaparlardı. Kişinin saflığını kaybetmesi, cinler, hayaletler, iftira, büyü, kirli nesnelere dokunma ve tanrıların öfkelenmesi gibi nedenlerden ötürü hastalandığına yada talihinin ters gittiğine inanılıyordu. Tanrıların öfkesini bastırmak için kan dökülmesi gerekse de dökülen kanın aynı zamanda evi kirlettiği ve törensel bir arınmaya ihtiyaç duyduğu düşünülürdü.
Ritüeller Sümer lologramlarının geleneksel çevirisini kullanan şifacılar tarafından idare edilirdi. Büyü törenlerinde "Yaşlı Kadın" adı verilen uzman kadınlar yada "kahin" ler olan erkekler önemli rol oynardı. [55]

Hititlerin büyü ayinlerinin genel öğretileri arasında sembolik eylemler bulunur. Tanrılar yardım için çağrılırken ayinin hedefindeki kişi genellikle saflığın simgesi olan su, yağ yada gümüş kullanılarak arındırılır. Kişinin hastalığı veya kirliliği figürlere yada doğrudan hayvanlara temas yoluyla aktarılarak onları taşıyıcı konumuna getirir. Daha sonra kötülüğü içinde taşıyan bu figür yada hayvanlar bulundukları bölgeden uzaklaştırılır.

Bir Hitit büyü ayininde kişiyi etkileyen kötülüğün bir fareye nakledildiği anlatılır. Kötülüğe maruz kalan kişinin sağ eline ve ayağına ip ve kalay iliştirildikten sonra kalay alınır ve tekrar iple fareye bağlanır. Ardından büyüyü yapan kişi fareyi kovalarken onu iki cine havale eder ve şöyle der:
“Kötülüğü onlardan aldım, onu bir fareye sarmaladım. Bu farenin onu dağlara, derin vadilere ve uzun yollara götürmesine izin ver! ... Zarniza, Tarpatašša onu sen al!” [56]

Antik Yunanda büyücüler, Perslerde ise Magi rahipleri denen sihirbazlar yalnızca sırların bilgeliğe sahip kişiler olarak değil, aynı zamanda matematik ve kimya gibi çeşitli alanların efendileri olarak görülüyorlardı. Büyücüler ölüm, kehanet ve kara büyü ile ilişkilendirildiğinden şüphesiz onlardan korkuluyordu ve genellikle toplumun daha uç noktalarında yaşıyor ve hayatlarını sadakalarla sürdürüyorlardı.

Yunan mitolojisinde büyü, Hermes, ay ve büyücülük tanrısı Hekate, Orfeus, büyülü bitkiler, iksirler konusunda uzman olan ve Odisseus'un Hades'in hayaletlerini çağırmasına yardım eden Helios'un büyücü kızı Kirke gibi figürlerle ilişkilendirilmiştir. Sihirli iksirler ve lanetlerle ilgili bol miktarda efsane bulunur. Örneğin, Nessos adlı sentor (yarı at-yarı insan) ölürken akan kanından Herkül'ün karısı Deianeira'ya verir ve sevgilisi ona ihanet ederse kullanmasını, bunun bir aşk iksiri olduğunu, eğer Herkül'ün giysisine bu kanı sürerse ona yeniden aşık olacağını söyler. Fakat bu kanın içine Hydranın zehirli salyası karışmıştır. Herkül yanında İole ile birlikte gelince kıskançlık krizine giren Deianeira kendine söylenenleri yaparak kana buladığı gömleği kocası Herkül'e verir ve Herkül onu giyer giymez yanmaya başlar ve korkunç bir şekilde can verir. [9]

Yönümüzü Mısır'a çevirirsek; Heka ile kişileştirilen Büyü eski Mısır din ve kültürünün ayrılmaz bir parçasıydı. Tüm bunları bizzat Mısırlılar tarafından yazılıp günümüze ulaşan metinlerden biliyoruz. [43]

Kıpti terimi olan "hik", dinsizlik ya da yasadışılık anlamına gelmeyen ve Eski Krallık'tan Roma dönemine kadar kullanılan, firavunlara ait "heka" teriminin torunudur. [44] Ahlaki açıdan tarafsız kabul edilen heka, hem yabancıların hem de Mısırlıların uygulama ve inançlarında yer edindi.
Merikare Talimatları heka'nın vakıaları savuşturacak silahlar olmak üzere yaratıcının insanlığa armağan ettiği bir iyilik olduğunu bildirir. [45]

Mısır'da sihir, hem okur-yazar rahip hiyerarşisi hem de okuma yazma bilmeyen çiftçiler ve çobanlar tarafından uygulanırdı ve heka ilkesi, hem tapınaklarda hem de özel ortamlarda tüm ayinlerin temelini oluşturuyordu. [47]

Heka'nın temel ilkesi kelimelerin bir şeyleri var etme gücüne odaklanır. [48] Karenga, yaratıcının dünyayı var etmek için kullandığı birincil araç olarak kelimelerin temel gücünü ve ontolojik rolünü açıklar. Çünkü antik Mısır insanı tanrılarla aynı ilahi doğayı ve onların görüntüsünü (snnw ntr) paylaştığına inandığından tıpkı tanrıların yaptığı gibi kelimeleri yaratıcı bir şekilde kullanma gücüne sahip olduklarını düşünmüşlerdir. [50]

Mısır'ın Beşinci Hanedanlığının son firavunu olan Unas piramidinin iç duvarları, dikey sütunlar halinde yerden tavana uzanan yüzlerce büyülü yazıtla kaplıdır. Bu yazıtlar Piramit Metinleri olarak bilinir ve Öbür Dünyada hayatta kalabilmek için firavunun ihtiyaç duyduğu büyüleri içerir. Fakat Piramit Metinleri kesinlikle yalnızca kraliyet soyu içindi ve büyüler, büyülü sözler sıradan kişilerden gizli tutulurdu. Birinci Ara Dönem'in kaosu ve huzursuzluğu sırasında mezar soyguncuları piramitlere girerek büyülü yazıtları gördüler. Böylece halk büyüleri öğrenmeye başlayınca Orta Krallık’ın başlangıcında halk kendi tabutunun kenarına benzer yazılar yazmaya başladı ve bunu yapmanın öbür dünyada onların hayatta kalmasını sağlayacağını umdular. Bu yazılar Tabut Metinleri olarak bilinir. [47] [48][49]

Mısırlıların "Meket"dediği muskalar (tılsım) hem yaşayanlar hem de ölüler arasında yaygındı. [52][48] Bunları kötülüklerden korunma ve "evrenin temel adaletini yeniden teyit etme" aracı olarak kullanıyorlardı. [53] Bulunan en eski muskalar hanedanlık öncesi Badâri Dönemi'ne aittir ve bu muskalar Roma dönemine kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. [54] Yani Arapların İslam'a entegre ederek boyunlarına asmaya başladığı ve toplumumuzun da uygulamaktan geri kalmadığı muskaların temeli aslında antik Mısır ve Sümer dinlerine dayanır.