HABERLER
Dini Haber

YALAN YEMİN

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Yalan yemin, Yemin, Yalan yere yemin, Maide 89, Kader, Kader çelişkisi, Kefaret, 10 fakiri doyurma, YALAN YEMİN

Maide 89: "Allah, bilmeyerek yaptığınız boş yeminlerinizden sizi sorumlu tutmaz. Ancak bile bile kendinizi bağladığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bunun da keffareti çoluk-çocuğunuza yedirdiğinizin orta derecesinden on fakiri doyurmak yahut giydirmek veya bir köle azad etmektir. Bunlara gücü yetmeyen üç gün oruç tutar. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffareti bu! Bununla  beraber, yeminlerinizi gözetin. Allah size hükümlerini böylece açıklıyor ki, şükredesiniz."

Demek ki neymiş? Bilmeyerek yaptığınız  boş  yeminlerden sorumlu olmadığınız gibi bile bile yaptığınız yeminlerin kefaretini ödeyip hayatınıza kaldığınız yerde devam edebiliyormuşsunuz.  Dikkat ettiyseniz  bir çok ayetin sonunda belirtilen “Allah merhamet sahibidir, çok bağışlayandır” gibi ifadeler bile yok. Yani yalan yere yemin ettiğiniz zaman öyle çok bi bağışlanacak durum bile çıkmıyor ortaya. Durumunuza uygun olan kefaret ne ise onu icra edip sıyrılıyorsunuz işin içinden. Çok abarttığımı düşünenler olacaktır. Hadi şimdi konunun biraz derinine atlayalım.

Bir insanın bile bile yemin etmesinin sonuçları ne olabilir? Bir insan neden bile bile yalan yemine başvurur? Boş yere bile bile yalan yemin eden herkesin niyeti iyi midir? Belki kişinin yalan yemini  bir insanın hayatının mahfolmasına veya  birisinin yaralanmasına, ölmesine ya da bir birini seven iki kişinin ayrılmasına neden olacak.  Yeminin bu kadar önemsenip kabul edildiği bir toplumda yalan yere yemin eden bir insanın yemininin sonucunda bir çok insanın hayatını olumsuz etkileyen şeyler yaşandığı zaman  yalan yemin eden kişinin kişisel kefareti,  yalan yeminin oluşturduğu olumsuz etmenleri bir anda düzeltecek mi? Konunun iyi anlaşılabilmesi için  bir  örnek vereyim.

Tarık bey bir gün evinin kapısına gelen arkadaşını içeriye alır. Arkadaşı kendisine, sevdiği  kızı kaçırdığını, kızın ailesinin evlenmelerine izin vermediği için saklanmaları gerektiğini ve uygun bir yer aradığını söyler. Tarık bey, arkadaşının kaçırdığı kızı görmemiştir ve  anlattıklarına önce  inanmaz çünkü arkadaşı hem çapkın hem de başını sık sık derde sokan biridir. Arkadaşı yemin üstüne yemin eder. Bunun üzerine Tarık bey, bir köy tarif ederek o köyde terk edilmiş bir ev olduğunu ve kimsenin o eve gidip gelmediğini ve o evde saklanabileceklerini söyleyerek evin adresini verir ve arkadaşını gönderir. Aradan bir iki saat geçtikten sonra Tarık beyin kapısı  tekrar çalınır. Bu kez karşısındaki kişiler kaçırılan kızın anne ve babasıdır ve Tarık bey bu anne babayı tanımaktadır. Polis bir taraftan kaçırılan kızı ararken diğer taraftan da anne ve baba, çaresizlik içinde kızlarını kaçırdıklarını düşündükleri adamın bütün yakınlarını ve arkadaşlarını dolaşıp yardım istemektedirler. Tarık  bey,  kapısına gelen ve eski komşuları olan karı kocaya, arkadaşını uzun süredir görmediğini ve nerede olduğunu bilmediğini söyler. Kızın annesi “Oğlum Tarık, yerlerini biliyorsan söyle kurban olduğum” der. Tarık bey bilmediğini ve olaydan haberdar olmadığını söyler. Bunun üzerine kızın annesi, Tarık beyden yemin etmesini ister. Tarık bey, “Yemin ederim ki bilmiyorum Hacer teyze” der. Tarık beyin yeminine inanan kızın anne ve babası ikna olup evden ayrıldıktan sonra Tarık bey, arkadaşını telefonla arar fakat telefonun öte ucundaki arkadaşı, kaçırdığı kız ile birbirilerini çok sevdiklerini ve kızın anne ve babasının kızı başkasına vermek istediklerini söyleyerek Tarık beyi ikna eder. Aradan bir hafta zaman geçer. Yapılan aramalar sonucunda, polis köydeki eve ulaşır ve köydeki evin içinde,  rızası dışında kaçırıldığı anlaşılan  kızın elleri arkadan bağlanmış bir şekilde cesedini bulurlar. Kızcağız iki gün önce,  bulunduğu evde yarı çıplak bir şekilde  boğazı sıkılarak öldürülmüştür. Kendisi ile birlikte olmayı reddeden kızı yanlışlıkla bir anlık öfkeye kapılarak öldürdüğünü itiraf eden katil, polise teslim olmuştur. Tarık bey, yaşanan olaylar  karşısında çok üzülmüştür fakat yapacak bir şey yoktur, olan olmuştur. Tarık bey, bir süre kendisini suçlayıp, vicdan azabı çekse de sonuç olarak bu durumu kadere bağlamış ve “herkesin ölüm vakti alnında yazılı değil mi? O kız orada öldürülmemiş olsa muhtemelen bir kaza geçirecek ya da ciddi bir hastalığa yakalanıp nasıl olsa ölecekti. Böyle ölmesi çok canice oldu, ben Salak da onu kaçıran hayvana inandım bir de o hayvanla yıllarca arkadaşlık ettim, yaşadıklarım da kulağıma küpe olsun, bir daha ki sefere kimlerle  arkadaşlık ettiğime  dikkat edeyim ve kimsenin yeminine inanmayıp böyle pis işlere de çanak tutmayayım ama önce şu ölen kızın annesine bile bile ettiğim yalan yeminin kefaretini ödeyim de öte alemde bir de bu yeminden dolayı hesaba çekilmeyim, bir daha da bile bile yalan yemin etmeyeyim” der ve bir gencin  ölümüne neden olan meseleyi, kefaretini ödeyerek  kapatır. Zaten Kur’an’da ölüme sebebiyet vermek ile ilgili hiçbir suç tanımlanmadığı gibi böyle bir suça yönelik hiçbir hüküm de bulunmamaktadır.

Peki Tarık ismindeki bu adam, kızcağızın annesine yalan yere yemin etmese idi yani mesela kızın annesi kendisinden yemin etmesini istediğinde susmuş olsa  idi veya “kusura bakmayın, arkadaşımın kızınızla ilgisi yok diye yalan yere yemin edemem” dese idi,  işler nereye varırdı ve o kızcağızın hayatı kurtulur muydu?

Bir soru daha soralım: Tarık ismindeki bu adam, işlediği günahın kefaretini ödemek için ilgili ayetin fakirleri doyurmak kısmını yerine getirerek günahtan kurtulmuş oldu. Yani 10 tane fakiri doyurdu, işi bitirdi. Bu 10 fakirin karnının doyması, yitip giden kızcağızı tekrar hayata döndürecek mi? Kâinatın en yüksek zekâsının günah affı ile ilgili bu adaletini düşünürken eğer  Tarık ismindeki kişi için“bu dünyada 10 fakiri doyurarak kurtuldu ama öbür dünyada bedelini öder” diyorsanız  bizim şu an için gözümüzle görmediğimiz ama ispatlayamasak bile bir çok insanın var olduğuna inandığı… Tekrar vurgulamak istiyorum, var olduğundan emin olmadığınız ama sadece olduğuna inandığınız ya da inandırıldığınız öte alemdeki cennet cehennem durumunda her günahkârın  adil bir şekilde yargılanacağına inanıyor ve bu dünyada hesabı kesilmemiş,  Allah’ın da bazı günahların bedelini bu dünyada değil de öte dünyada keseceğine inanıyorsanız ve bu doğrultuda İslâm’ın her hangi bir hususunu tartışırken cevabını bulamadığınız her konuyu ya da hesabı, hiç görmediğiniz öte aleme gönderdiğinizin farkında mısınız? Yani aslında bir odanın süpürülmesi işini yarım yapan(başka bir değişle aslında hiç yapmayan) bir kimsenin, ortalıktaki çöpleri halının altına süpürüp halıyı kapatması gibi , adaletsizce bulduğunuz her dini konuyu sümenaltı  yapar gibi öte alem altı yaptığınızın farkında mısınız?


İNSANLARIN yazdığı kanunlar bile didik didik edilip eksiklikler, zamanın ve toplumun gelişen şartlarına göre güncelleştirilip gerektiğinde değiştiriliyor. Buna rağmen gelişmiş ülkelerdeki yasalar, eleştirilecek kadar başı boş ve sonucu hesap edilmemiş  şekilde savsaklanarak yazılmamıştır. Yasalardaki, kanunlardaki bir tek kelimenin bile ne anlama geldiği, nelere sebep olabileceği ve olabilecek her türlü sonucu hesap edilir  ve o yüzden titizlikle hazırlanır ve yine titizlikle kontrol edilir.

KUR’AN! Tanrı kelâmı. Müslümanlar Türkçe olan “Tanrı” kelimesini bile sevmiyor ya! “Allah” diyelim.

KUR’AN! ALLAH KELÂMI… KÂİNATIN EN BÜYÜK ZEKÂSININ VE DEHASININ KELÂMI…

Işık hızı ile giden araçlar bile henüz  icat edilmedi. Işınlama yöntemi ile maddeler bir yerden bir yere henüz  nakledilemiyor. Bu hayaller çok uzakta değil. Osmanlı döneminde yaşayan birisine akıllı cep telefonunuzdan basit bir video seyrettirseniz korkar kaçardı herhalde. Teknoloji büyük bir hızla ilerliyor. Çok daha ileriki yıllarda devasa icatlarla ve yeniliklerle tanışılacak. ŞU GERÇEĞİ AKLIMIZIN BİR KENARINA YAZALIM. İÇİNDE ALLAH İNANCI OLAN BİR KİMSE İÇİN İNSANLIK NE KADAR İLERLERSE İLERLESİN, İNSANOĞLUNUN EN İLERLEMİŞ HALİ YİNE DE  ALLAH OLARAK İNANILAN KÂİNATIN YARATICISINDAN DEVASA ORANDA DÜŞÜKTÜR. HİÇ BİR İNSAN YARATICININ ZEKÂSINA ULAŞAMAZ.

Yukarıdaki bilgiyi  hatırladıktan sonra, zekânın ve aklın en büyük ve tek sahibinin yani YARATICININ insanlığa gönderdiği iddia edilen ayetleri (Yaratıcı gönderdiğine göre eleştirilemeyecek kadar mükemmel olmalı ve böyle ayetlerin her türlü sonucu ve etkisi mükemmel ötesinde hesap edilmiş olmalı ki, ben böyle bir hesap edilmişlik ve titizlik göremiyorum), 21’inci yüzyıl insanlarının eleştirebilecek kadar mantık hatası ve özellikle ADALETSİZLİK ve gözden kaçırılmış olan TEDBİRSİZLİKLER  barındırması sizce nasıl değerlendirilmeli? Bizler bu yüzyılda, Kur’an ayetlerindeki yüzlerce garipliği, adaletsizliği ve mantıksızlığı bulup irdelerken uzayda yolculuklar yapabilecek düzeye gelecek olan insanların bu ayetleri nasıl değerlendireceğini bir düşünün.

Kâinatta toz zerresi kadar bile olmayan bedenimizle ve yine Yaratıcı ile karşılaştırıldığında Kâinattaki  toz zerresi kadar bile olmayan zekâmızla  henüz 21’inci yüzyılda yaşayan insanların da inanması gereken ayetlerdeki hükümleri  bu kadar başı boş ve sonucu hesap edilmeden yazdıran, Yaratıcı mı? Yoksa kendisini Peygamber olarak ilan eden kişinin bizzat kendisi mi?

Peygamberle özel görüşme talebinde bulunan insanların, bu özel görüşme öncesinde  sadaka vermesini ve söz konusu sadakayı bulamayan insanları Allah’ın affedeceği Mücadele Suresinde yazarken,  bile bile yalan yemin eden Müslüman’ın,  yalan yemini için ödeyeceği kefarete rağmen Allah’ın affediciliğinden, merhametinden bahsedilmemiş bile. Bazıları diyecek ki:

“Bağışlayıcılıktan ve merhametten bahsedilmemiş çünkü kefaret var. Kefaret olmasaydı, Allah’ın bağışlayıcılığı devreye girerdi.”

Peki, bu ödenecek olan kefaret yani yukarıdaki örneğe dönecek olursak, Tarık beyin ödeyeceği kefaret, yalan yeminin sebep olduğu ölüme hayat verecek mi? Ölen kızı yeniden canlandıracak mı?

Sonuçlarının neler olabileceği ya da nelere maal olabileceği  hesap edilmemiş  bu  ayetin, sınırsız ve sonsuz dehadaki bir zekâ (Yaratıcı) tarafından gönderilmiş olması mümkün değil fakat her şeye rağmen, “Doğrusunu RABBİMİZ bilir. Tarık denen o adama da Allah öte alemde gereken cezayı verecektir.” Diyenler çıkacaktır elbet. Zaten İslâm dininde cevabı bulunamayan soruların sonuna “Hikmetini ancak ALLAH bilir, biz bilemeyiz”  veya “Öte alemde hesabı kesilecektir” gibi tamamen muallak ve geleneksel cümleleri  ekleyince sorunlar ya da sorular kökten halloluyor. Aslında hallolmuyor da “halloluyor” inancına sarılmak ihtiyacı hissediyor Müslüman.


Kazandığınız parayı kuruşu kuruşuna hesap edip sorgulayan siz Müslümanlar, paradan daha önemli olan dininizi, acaba parayı sorguladığınız kadar ince ve detaylı olarak sorgulayabiliyor musunuz?

Sorgulama sürecini yaşayan herkese objektif ve tarafsız değerlendirmeler diliyorum. Sağlıcakla kalın.
« ÖNCEKİ YAYIN
SONRAKİ YAYIN »

Hiç yorum yok