HABERLER
Dini Haber
Alevilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alevilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MUHAMMED’İN HAS ADAMI ALİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
Hz Ali, din, Alevilik, Muhammed'in celladı Ali, Cellat Ali, Allah'ın aslanı, Ali'nin katliamları, islamiyet, Uhud savaşı, Hendek savaşı, Kureyza kuşatması, Bedir savaşı, Ali, MWG,

MUHAMMED’İN HAS ADAMI ALİ


Allah’ın aslanı olarak tanıtılan, Muhammed’in amca oğlu ve damadı Ali; Muhammed’in kolaylıkla kullanabildiği tek yakınıdır. Muhammed’in cellatlığını yaptığı için kendisine Allah’ın aslanı lakabı verilmiştir. İslam kaynaklarında anlatılan olaylara bakıldığında Ali’nin siyasetten anlamadığı, tek hünerinin kılıç kullanmak olduğu görülür. Muhammed’in ölümünden sonra güçlülerin karşısında tırsmış, daha sonra çevresinin gaza getirmesiyle iktidar mücadelesi yapabilmiştir. Dostunu düşmanını bile yeterince ayırt edemeyen Ali, bunu bile başaramamış Hariciler ve Muaviye ile baş edememiştir. Bildiğimiz kadarıyla kişisel bir cinayeti olmamıştır ama Muhammed için toplu kıyımlar yapmaktan da çekinmemiştir. Toplu kıyımlar kutsal savaş kılıfına sokularak ya da savunma bahanesiyle hadis ve din kitaplarında ayrıntılı olarak anlatılır. Tebük kuşatması dışında bütün savaşlara katılarak çok can almıştır. Bazı kaynaklarda şöyle bir yazıyla karşılaştım: “Ali'nin öldürdüğü Arapların yakınları, yakınlarının Ali tarafından öldürülmesinden gurur duyarlardı.”

Bedir Savaşı olarak bilinen savaş aslında bir kervan baskınıdır. Bedir’deki bu kervan baskınında öldürülenlerin yarıdan fazlasını Ali öldürmüştür. Yazılı kaynaklar böyle yazar. Şeyh Müflid’in El- İrşat isimli kitabında Ali’nin öldürdüğü 36 kişinin adları yazılıdır ve öteki kaynaklar da bu 36 kişiyi Ali’nin öldürdüğü kayıtları vardır. Sonuç olarak Mekkelilerden 70’i tutsak edildi ötekiler öldürüldü deniliyor.  Bir başka kaynak olan İbni Ebi’l Hadid “Bu savaşta müşriklerden 70 kişi öldürülmüştür. Bunların yarısı Hz.Ali tarafından öldürülmüş, diğer yarısı da meleklerin yardımıyla diğer Müslümanlar tarafından öldürülmüştür” diyor. Şimdi diyeceksiniz ki “bu bir savaştır ve savaşın ana kuralı öldürmektir, bunda Ali’nin ne suçu var?” Savaşta düşman öldürülür bu doğru. Birbirlerine düşman olanların hepsi birbirleriyle yakından uzaktan akrabalar. Bu düşmanlığın nedeni ne? Muhammed’in kervan soyup ganimet elde etmesi ve güya dine davet zorlamasının savaşa dönüşmesi. (Bkz. Mücadele suresi- 22, Enfal suresi- 41, Tevbe suresi başlangıç ayetleri) Savaşanların alıp veremedikleri nedir? Mekkeliler kervanlarını kurtarmak istiyorlar. Muhammed ayetler getirip “Mekkeliler mallarınızı yağmaladı” diyerek yandaşlarını çatışmaya zorluyor. İşte böyle bir çatışma sonucu diyet ödeyebilecekler tutsak ediliyor. Teslim olan ötekiler öldürülüp cesetleri kuyuya atılıyor. Muhammed ve ganimet için en çok kılıç sallayıp kelle uçuran da Ali… Daha sonraları Ali, Muaviye’ye yazdığı mektuba “deden Utbe’ye, dayın Velid’e, kardeşin Hanzele’ye indirdiğim kılıç yanımdadır” yazarak gözdağı vermek istemiştir. Daha ayrıntılı bilgi isteyenler Bedir Savaşı ve Ganimetleri başlıklı yazımıza bakabilirler.

Uhud Savaşı’nda da Ali’nin kılıç hünerleri sayılmayacak kadar çoktur. Efsanevimsi anlatılanlara bakılırsa Ali’nin kılıç hünerleri saymakla bitmez. Uhud Savaşı’nın nedeni Mekkeli müşriklerin intikam almak için Müslümanlara saldırması. Asıl neden; çoğu zaman olduğu gibi her iki kesimin de ganimet peşinde olmasıdır. Mekkeliler Bedir Savaşı’nda kaybettikleri kervan mallarının peşindedir. Medineliler yeni bir ganimet beklemektedirler. Muhammed bin kişilik bir ordu hazırlarsa da üç yüzü yoldan geri döner. Muhammed yedi yüz kişilik ordusuyla Uhud dağının uygun bir çevresinde Mekkelileri karşılar. İki taraf savaşa tutuşurlar. İmam Cafer Sadık, İbni Esir, Şeyh Sadık’ın dediklerine göre; Ali, Mekkelilerin dokuz bayraktarını peş peşe öldürmüştür. Müslümanlar savaş üstünlüğünü kazanmak üzereyken ganimet peşine düştüler. Halid Bin Velid arkadan saldırıya geçince Muhammed’in ordusu kaçarak dağılmaya başladı. Bu arada Muhammed’i öldürmek için gelenleri öldüren Ali, Muhammed’in “saldır” dediği topluluklara saldırıp onları da öldürdü. “Bu arada vahiy meleği peygambere Bu Ali’nin gösterdiği fedakarlıkların en üstünüdür deyince, resulullah ben ondanım, o da benden buyurdu. O anda gökten Ali gibi kahraman Zülfikar gibi kılıç yoktur nidası duyuluyordu. (İbni Esir Tarihi) “… Ama bunu söyleyen görünmüyordu. Bunu kimin söylediği peygamberden sorulduğunda o Cebrail’dir buyurdu.” (İbn-i Ebi’l-Hadid) Yine savaş meydanı, yine öldürmek meşru, yine Muhammed’in buyrukları ve çoğu zaman olduğu gibi cellât yine Ali.

Hendek Savaşı sırasında Mekkelilerin en savaşçı ve bedenen güçlü adamlarını da teke tek çatışmalarda öldüren Ali’dir. Yine Muhammed için kan dökmüştür. “Savaş sırasında böyle şeyler olabilir” denilebilirse de; Mekke halkına çomak sokan, ikilik çıkaran, huzuru bozan ve kervan baskınları yapan Muhammed’dir. Üstelik Mekke’nin işgal edilmesi tehlikesi de vardır. Bu savaşlarda Mekkelilerin kendilerine göre haklı nedenlerini de görmeli. Onların din adına değil, Muhammed’den kurtulmak için savaştıkları ortada. Muhammed’in savaşları ise din yayma bahanesiyle yağmacılık yapmak. Mekkeliler ya da diğer müşrikler yüzde yüz haklıdırlar diye bir şey demek istemiyorum. Ama Ortamı bu hallere getiren de Muhammed ve yandaşlarıdır.

Kureyza kuşatması ise başlı başına bir vahşettir, toplu kıyımdır ve Muhammed’in has cellâdı yine Ali’dir. Medine’nin dışında yaşayan Yahudilerin İki büyük kabilesi zor kullanılarak sürgün edilir. Canlarını kurtardığına sevinen kabilelerin malları mülkleri Medinelilere kalır. Üçüncü kabile olan Kureyza kabilesine canlarını kurtarmak hakkı bile tanınmaz ve eli kılıç tutan herkes kılıçtan geçirilir. Cellât yine Ali’dir. Eşlerinin, yakınlarının ve çocuklarının gözleri önünde 450 ile 900 arası Kurayzalı elleri kolları bağlıyken Ali tarafından öldürülür. Oysa öteki iki kabile gibi Kureyzalılar da malk mülk bırakarak sürgün edilebilirdi. Bütün yalvarmalara karşın Muhammed eli silah tutan herkesi öldürttü, kadın ve çocuklar cariye ve köle yapıldı. Rüşvetle Müslüman olan Yahudi Sad’ın Kureyzalılar için verdiği hükmün Muhammed tarafından onaylanmasıyla bu vahşet ortaya çıktı. Eski Yahudi Sad, Kuran’ın Maide suresi 33 ve 34. Ayetleriyle Tevrat’ın Tesniye 20. Bölümündeki metinlere dayanarak bu vahşi hükmü verdi.

Lütfen bu iki kaynağa bakarak kimin haklı kimin haksız olduğuna kendiniz karar veriniz. Bu konuyu kısa anlattığımız için olayların nedenlerini çözemeyenler Kureyza’da İslamın Toplu Kıyımı başlıklı yazımızı okuyabilirler.

Maide 33-34:
(33) Allah’a ve peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri veya asılmaları yahut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları aşağılayıcı cezadır. Âhirette ise onlar için büyük bir azap vardır.
(34) Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna! Biliniz ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.

Tesniye 20: 14-18:
14) Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB'bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz.
15) Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak kentlerin tümüne böyle davranacaksınız.
16) “Ancak Tanrınız RAB'bin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız.
17) Tanrınız RAB'bin size buyurduğu gibi, onları –Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını– tümüyle yok edeceksiniz.
18) Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uymayı size öğretemesinler, siz de Tanrınız RAB'be karşı günah işlemeyesiniz.

Bir örnek de Hayber’in yağmalanmasından verelim. Hayber’in bütün arazilerini ele geçiren Müslümanlar çok kan döktüler. Cellât yine Ali’dir. Hayber Savaşı için tek gerçek neden; yağmalama, ganimet, cariye ve köle edinmek. Öteki nedenlerin hepsi bahane, yağmaya kılıf uydurmadan başka bir şey değil. Bu çatışmada 90- 100 kadar Yahudi öldürüldü kalanların hepsi kadın ve çocuklarla birlikte tutsak edildi. Bu çatışmada da Ali başrol oynamaktaydı.

Ayşe ve yandaşlarıyla yapılan deve olayı denilen çatışmada her iki tarafın iktidar hırsı çok Müslümanın kanını döktü. Araya makam ve çıkar bekleyen fırıldak bozguncular girmeseydi Müslüman Müslümanın kanını dökmeyecekti. İktidar yüzünden birbirlerine düşürülen Ali ve Ayşe bu oyunu anlayabilselerdi boş yere savaşılmayacaktı.

Her zaman olduğu gibi İslam yazarları işi yine uçtu kaçtıya bağlıyorlar. “Allame İbn-i Ebi Cumhur el- İhsai şöyle naklediyor:  Basra’da (Cemel Savaşında) Hz. Ali’yle (a.s) birlikte idim. Yetmiş bin kişi bir kadınla (Aişe ile) toplanmışlardı, savaştan kaçan her insanın; “Ali beni hezimete uğrattı”, yaralanan her şahsın; “Ali beni yaraladı”, can veren herkesin; “Ali beni öldürdü” dediklerini gördüm. Ordunun sağ kolunda olduğumda Hz. Ali’nin sesini duyuyordum; sol kolunda olduğumda yine onun sesini duyuyordum. Talha’nın can verdiği an onun yanından geçerken; “rivayet etmiştir Kim bu oku sana attı” dediğimde; “Ali bin Ebi Talib attı” dedi. Bunu duyunca; “Ey Bilkıys ve İblis hizbi! Ali ok atmamıştır, onun elinde sadece kılıç vardır” dedim. Talha dedi ki: “Ey Cabir! Ali’nin göğe çıktığını, yere indiğini, doğudan ve batıdan geldiğini görmüyor musun? Doğu ile batıyı bir şey yapmıştır, süvariye yetiştiğinde onu mızrak vs. şeyle dürtüyor; biriyle karşılaştığında onu öldürüyor, yaralıyor ve yüzüstü yere seriyor veya “Ey Allah’ın düşmanı öl” dediğin de o adam ölüyor, ondan hiç kimse kurtulamıyor.” (El- Mecla, s.410.) Uçtu kaçtı masalında bile Ali’nin eli kanlı. Birbirleriyle savaşanlar kim ki melekler Ali’ye yardım ediyor? Her iki taraf da Müslüman, her iki taraf da iktidar peşinde.

Daha sonra Hariciler ayrı bir baş çekip başkaldırmaya kalkınca ve Ali yalnız başına kalmaya başlamışken, çıkan çatışmalarda; Hariciler kadar Ali’nin sorumluluğu da var. Ali ne yapabilirdi? Örneğin ayaklananlarla anlaşmış görünüp, ele başlarını birer ikişer yok edebilirdi. Onlara bir şeyler vaat edip, ilk fırsatta tepelerine binebilirdi. Örneğin; Muaviye ve Yezit kurnazlık yaparak bu formülü çok iyi kullanabilmişlerdir. En azından onca kişinin öldürülmesi yerine birkaç kişi öldürülüp bu işler kökten çözülebilirdi. Muhammed, kurnazlığı ve Ebu Sufyan’a verdiği rüşvet ile Mekke’yi savaşsız işgal ettikten sonra kılıcı gösterip herkesi Müslüman yapmıştı. Ali’nin tek hüneri Muhammed’in cellatlığını yapmak olduğu için, bu ince siyasetlerden hiç ders almamıştır.

Özetle Ali, Muhammed için kullanışlı, onun dilediklerini yapan, onun için kılıç sallayan bir müttefiktir. Öyle ki Muhammed, Ali'den zina ettiği söylenen cariyeyi cezalandırmasını bile isteyebilmektedir:
Ali ibn Ebu Talib naklediyor: Allah'ın elçisinin evine ait bir köle kız zina etti. O (Peygamber) şöyle dedi: Kalk Ali ve ona öngörülen cezayı ver. Sonra acele ile gittim ve ondan kan aktığını, akan kanın durmadığını gördüm. Ben de peygamberin yanına geldim ve bana şöyle dedi: Cezasını vermeyi bitirdin mi? "Hala ondan kan akarken ona gittim" dedim. Dedi ki: Kanaması durana kadar onu rahat bırak, sonra da ona öngörülen cezayı ver. Ve sağ elinizin sahip olduklarına (yani köleler, savaşta ele geçirilen cariyeler) öngörülen cezaları verin. [Sünen-i Ebu Davud, Kitap 38, Hadis 4458]

HASAN, HÜSEYİN VE KERBELA

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Alevilik, Kerbela, Hz Hasan, Hz Hüseyin, Hasan Hüseyin ve Kerbela, Muaviye'nin halifeliği, Yezit'in halifeliği, Muaviye, Hasan ve Hüseyin'in öldürülmesi,

HASAN, HÜSEYİN VE KERBELA

Hasan’ın Kufe’de Halife Seçilmesi
Ali öldürüldükten sonra, oğlu Hasan minbere çıkıp halka seslendi. Hasan sözlerini bitirmeden Sad oğlu Kays, elini uzatarak Hasan’a biat ettiğini duyurdu. Hasan konuşmasını sürdürdü. “Birkaç sözüm daha var, duyup dinleyin. Dedemin ve babamın inançlarını sürdürmekten başka bir niyetim yoktur. Beni babamın yerine seçmezseniz zerre kadar alınıp gücenmem, Medine’ye döner kendi halimde yaşarım. Zorlamayla, korkuyla ya da hatır için bir seçim yapmayın. Yüzyüze baktığınızda kuldan utanırsanız, içinizdeki vicdanın ve Allah’ın aynasına dönüp bakın. Kesin kararınızı o zaman verip açıklayın. Kardeşlerim, vereceğiniz karar nasıl olursa olsun saygı duyarak kabul ediyorum. Eğer beni seçmezseniz, hiç ardıma bakmadan Medine’ye çeker giderim.” Hasan sözlerini tamamlayınca, Kays yeniden biatta bulundu, orada bulunanlar da biat ettiler.

Muaviye’nin Şam’da Halife Olması
Ali’nin ölüm haberini ve Hasan’ın Kufe’de halife seçilmesini duyan Muaviye; bir oldubittiyle, halkın kılıç korkusundan yararlanıp Şam’da kendisini halife ilan etti.

Muaviye bir allem kalemle kendisini halife seçtirtmişti, ama öte yanda meşru yolla halifeliğe seçilmiş Hasan vardı. Hasan’dan sonra da sıra kardeşi Hüseyin’e gelecekti. Oysa Muaviye kendisinden başka güç tanımamaya kararlıydı. Muaviye, Ali’nin oğullarından ya biat alacak ya da kurnazlığıyla onları saf dışı edecekti. Aksi halde gücünün zevkini tadamayacağını düşünen Muaviye 40 bin kişilik bir ordunun başına geçerek Kufe’nin yolunu tuttu. Muaviye ordusunun Kufe yakınlarına kadar geldiğini Hasan’a duyurdular. Savaşalım diyenler olduysa da Hasan kabul etmedi. “Ben halifelikten çekilmeye razıyım. Yeterki kan akmasın, Muaviye varsın halifeliğin zevkini tadsın, o ölünce sıra bana gelir. İslam’ı yüceltir, adaletten ayrılmazsa halifelik ona helal olsun.”

Şehir bayraklarla donatılmış, Kufeliler meydanlarda toplanıp; Muaviye’nin gelmesini bekliyolardı. Dün Hasan’a biat etmiş olanlar, bu gün Muaviye’ye biat etmek için çoktan sıraya geçmişlerdi bile. Kim doğru, kim eğri bilen mi vardı?  Kufeliler’in algılayabildiği tek gerçek; Muaviye’nin zulmü ve kılıcının korkusuydu.

Muaviye arkasındaki ordusuyla birlikte Kufe’ye girdi. Meydanda toplananlar, sıraya girip Muaviye’ye biat etmeye başladılar. Bu biat töreni sırasında Muaviye kendisine biat etmeleri için, Hasan’la Hüseyin’i çağırttı. Hasan biat etti, Hüseyin etmedi ve etmemekte direndi. Böylece, halifelik Muaviye ve Emeviler eline geçti. Bundan sonra Muaviye sülalesi 90 yıl iktidarda kalacaktı.

Başka çıkar yolları kalmayan Hasan ve Hüseyin, Medine’neye doğru yola çıktılar. Muaviye’nin huzursuzluğu geçmemişti. Deve kinli bu adam, Hasan ve Hüseyin’i ortadan kaldırmadıkça rahat yüzü göremeyeceğini, iktidar olmanın keyfini süremeyeceğini düşünmekteydi. Hasan biat etmişti bir tehlike gözükmüyordu ama ya Hüseyin? Hüseyin canlanıp ayağa kalkamadan onu ortadan kaldırmak gerekliydi.

İki kardeş Hasan ve Hüseyin, Medine’ye yerleştiler ama onlar da huzursuzdu. Çünkü Muaviye’nin şeytana diz çöktürecek kadar kurnaz ve deve kinli olduğunu biliyorlardı.

Muaviye hemen Mervan’ı yanına çağırttı. Önce ona Medine valiliği görevi vereceğini söyleyip, Hasan’ın öldürülmesini istedi. Muaviye kurduğu planı Mervan’a anlattı. Muaviye’nin planına göre; Mervan, Hasan’ın karısı Cude’yi kandırıp, kocasını zehirleyip öldürürse Muaviye’nin gelini, Yezit’in karısı olacağını söyleyecekti. Mervan Medine’ye giderek, Hasan’ın karısı Cude’yi kandırdı. Cude birkaç kez zehirleme denemesine karşın, kocasını öldürememişti. Cude kocasının su içtiği testiye zehir katıyordu ama Hasan ölmüyordu. Bunu bilen Hasan testinin ağzını tülbentle kapayıp, üstünü de mühürlemeye başladı. Muaviye hekimbaşısına çok etkili bir zehir hazırlattı. Cude, testinin ağzındaki mührü bozmadan tülbentten zehiri süzüp testinin içine boşalttı. Testinin mührü bozulmadığını gören Hasan sudan içince birdenbire ölüverdi. Cude’yle Mervan birlikte Şam’a doğru yola çıktılar.

Şam’a vardıklarında, Muaviye; Cude’yi iyi karşıladı, İslam adına övücü sözler söyledi, kendisine gelin yapacağını yineledi. Hemen ertesi gün de Cude bir dalavere ile ile suda boğularak öldürüldü.

Muaviye adamlarını çağırttı. “Bu gün İslam’ın en acı günüdür. İslam’ın yüce ışıklarından biri sönmüştür. Sevgili peygamberimizin torunu Hasan’ın öldüğü haberini duydum. Tez elden Şam yasa bürünsün. Duvarlar siyaha boyansın, bayraklar yarıya insin, her yerde genel yas ilan edilsin. Bunu herkese söyleyip duyurun…” Muaviye işte böylesine kurnaz birisiydi.

Muaviye’nin Ölümü, Yezit’in Halifeliği ve Kerbelâ
“Dünya kimseye kalmaz” derler ya, Muaviye’ye de kalmadı, oğlu Yezit’e de…

Muaviye kimine göre yaşlılığından dolayı, kimine göre oğlu Yezit’in zehirlemesiyle yaşama gözlerini kapadı. Muaviye ölüm döşeğindeyken oğlu Yezit gelip; babasının parmağından halifelik yüzüğünü çıkardı, asasını da alıp saraydakileri kendisine biat ettirdi. Böylece, hilafet oğuldan oğula geçen saltanata dönüştürülmüş oldu.

Yezit, halife olmuştu, ama babası gibi güçlü ve tek olmak istiyordu. Oysa karşısında kendisine biat etmemiş Hüseyin vardı. Hüseyin’in bir çıbanbaşı olabileceğini ve güçlendiğinde elinden halifeliği alabileceğini düşünmekteydi. Yezit Medine’ye adam göndererek, Hüseyin’in biatını istedi. Hüseyin Yezit’in kendisini yaşatmayacağını biliyordu, buna karşın yine de biat etmedi. Babası Ali’nin, kardeşi Hasan’ın başına gelenlerin bir gün kendi başına geleceğini çoktan anlamıştı. Çokca düşündükten sonra; Mekke’ye gitmekten başka yolu olmadığını düşünerek, kararını verdi. Ailesi ve yakınlarını yanına alarak Mekke’ye doğru yola çıktı.

Bu arada Kufe ileri gelenleri Yezit’e biat etmekle yanlış iş yaptıklarını anlamışlar ve Hasan’ı arkasız bırakmakla zulüme ortak olduklarını düşünmeye başlamışlardı. Yezit’in zulmünden kurtulabilmek için tek umar yolu Hüseyin’di. Böyle düşünenlerin önderi Süleyman Huzal, kalabalık bir kitleyi başına toplayıp, Yezit’e karşı Hüseyin’i çağırmayı önerdi. Öneri kabul edilince, Hüseyin’e mektuplar yazmaya başladılar. Hüseyin bu mektuplara kayıtsız kalmak zorunda kalıyordu. Kufe halkı kardeşi Hasan’a sahip çıkamamıştı, kendi gücü yoktu, olsa bile onlar da dağılıp gideceklerdi. Üstelik karşısında acımasız ve kurnaz düşmanlar, kılıç zoruyla biat edip, ne zaman ne yapacağı belli olmayan zavallı bir topluluk vardı.

Hüseyin’in kafilesi Mekke içine geldiğinde Abdullah İbni Zübeyir tarafından karşılandı. Abdullah ibni Zübeyir, Hüseyin’den yardım isteyen Kufeliler’in mektuplarından söz edince; Hüseyin Allah’a şükrederek, Kufeliler’in bu çağrısına sevindi. Birileri Hüseyin’i körüklemekteydiler. Ancak önüne gelen herkes, Hüseyin’e  “Kufe’ye gitme” diyordu. Hüseyin, babasının verdiği “Mazlumdan yana olun” öğüdünü anımsayarak Kufe’ye mazlumların yanına gitmeye karar verdi.

Hüseyin, Kufeliler’e dokunaklı bir mektup yazdı; amcasının oğlu Müslim mektubu alıp Küfe’ye doğru yola çıktı. Hüseyin, Mektuba “Müslim’i önden yolladığını, arkasından kendisinin de gidip mazlumların yardımına koşacağını, Kufeliler’in Müslim’e biat etmelerini” yazmıştı. Müslim yola çıkınca bu haber Yezit’e ulaştırıldı. Müslim Kufe’ye varınca, mektubu gösterip, Hüseyin’in de geleceğini söyleyerek otuz bin Kufe’liden biat aldı.

Yezit bu haberi duyunca kudurma derecesine geldi; Müslim’i öldürttü. Hüseyin’e mektup yazanlardan birkaçının de kellelerini yere düşürdü. Kim Hüseyin’e biat ederse sonunun böyle olacağını halka duyurdu. Hüseyin’e mektup yazanlar, kılıç korkusundan dolayı sessiz kalıp, tırstılar. Yezit, komutanlarından birisini Hüseyin’e gönderip; biat ederlerse kurtulacaklarını, etmezlerlerse öldürüleceklerini söylettirdi. Kufe’den yardım alacağını uman Hüseyin biata yanaşmadı. Kufe’den yardım gelmeyeceği, kendisine biat edenlerin kılıç korkusundan tırstıkları anlatıldıysa da Hüseyin biat etmemekte kararlıydı. Sonunda kalabalık bir ordu ile Hüseyin’in önüne çıkan Yezit’in askerleri; kafileyi ıssız, susuz Kerbela’ya getirip beklemeye başladılar. Açlıktan, sususzluktan günlerce perişan olan çoluk çocuğa karşın; Yezit’in askerleri son darbeyi vurarak işi bitirdi. Hüseyin ve yakınlarından 72 kişi acımasızca öldürüldü. 70-80 kişi kocaman bir orduya karşı koyamadıysa da, yine de savaşarak öldüler. Kufeliler kılıç korkusuyla yine sırt dönerek Hasan gibi Hüseyin’in de arkasında duramadılar. İşte, kılıç korkusu böyle bir şeydir.

Bu olaylar, İslam tarihinin kanlı ve ibretlik sayfalarının yalnızca bazı kısımlarıdır. Lütfen herkes tarihi ve benimsetildiği dini bir kez daha sorgulasın.

SONUÇ
Sevgili okur ve izleyicilerimiz, bunları neden anlatıyoruz? Bunlar bilinsin ki tarihten ibret alanlar çoğalsın. Bunları okuyup, izleyenler akıl süzgecinden geçirerek; inançların nelere yol açabileceğini iyi düşünsünler ve günümüz İslam dünyasının içinde bulunduğu durumlarla karşılaştırılsın. Ayrıca bütün dinleri akıl, vicdan ve mantık süzgecinden geçirerek incelemenizi, içten bağlılıkla inanılanların nasıl kötülükler için kullanıldığını bilmenizi istedik; yine de inançlarınızı sürdürüp sürdürmemekte özgürsünüz.

Yalan-iftira demeden önce lütfen kaynaklara bakınız. Ayrıca mutlaka okunması gerekli bir kaynak kitap daha var: Everest Yayınları’nın yayımladığı Bekir Yıldız’ın Ve Zalim Ve İnanmış Ve Kerbela isimli belgesel romanı.

ALİ’NİN HALİFELİĞİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu


ALİ’NİN HALİFELİĞİ

Osman’ın öldürülmesi ve daha başka olaylarda Ali’nin rolü olduğunu yazanlar olsa da; o, her zaman uzlaştırıcı ve olayları yatıştırıcı bir yol izlemiştir. En son; Osman’ı öldürmeye gelenleri ikna edip geri çevirebilmiş, Osman’ın cenazesinin kaldırılması için izin alabilmiştir. Şu var ki; Ali ileriyi çok net olarak görebildiğinden halifelik çatışmalarına hiç katılmamış, katılanların sonlarından kendisine dersler de çıkarabilmiştir. Ali korkak değildi, yalnızca olayların büyümesini ve çevreye de sıçramasını istemiyor, halifelik mücadelesinde pasif kalmak zorunda kalıyor ve geleceği de çok net görebiliyordu. Çünkü karşısındakiler şeytana pabucu ters giydirebilecek kadar kurnaz ve acımasızdı.

Osman öldürüldükten sonra yedi gün boş kalan halifelik makamına Ali önerildi. Ali isteksizdi, çünkü başına gelecekleri az çok kestirebiliyordu. Din ve halifeliğin koruması altında toplanan çıkarcı fırıldak kişilerin neler yaptıklarını yaşayarak görmüştü. Sonra’dan Ayşe ve Muaviye tarafına geçecek olan Talha ve Zübeyir’de, Ali’nin halife olması için fazlaca gaz veriyorlardı.

Ali kendisini halife yapmak isteyenlere karşı bir konuşma yaptı. “Size emir olmaya ihtiyacım yok, kimi isterseniz ona biat edin, ben de razı olurum” ve “Bırakın beni, benden başka birini arayın, bulun; çünkü ben görüyorum ki bu işin sonunda çok işler var. Bu iş çok renklere boyanacak, öyle bir hale gelecek ki yürekler dayanamayacak, akıllar almayacak. Çevre süslendi, delil inkâr edilir oldu. Davetinize uyarsam, neye uğrayacağımı biliyorum. Beni bırakırsanız, ben de içinizden biri gibi olurum; kimi emir yaparsanız onu dinlerim, ona itaat ederim. Benim size vezir olmam, sizin için emir olmamdan daha hayırlıdır.”

Ali topluluğun dayatmasıyla halifeliği hasbelkader kabul etmek zorunda bırakılarak halife seçildi. Her kabile ve herkes Ali’nin halifeliğini kabul etmesine karşın, Şam valiliği görevinden alınan Muaviye kabul etmedi. Muaviye şeytana taş söktürebilecek kadar kurnaz bir siyasetçi; hemen Ali’yi kötülemeye başlıyor. Cami mihrabına Osman’ın kanlı cübbesini astırarak, Osman’ın eşi Naile’nin kesik parmağını da gösterip, Osman’ın katillerinin cezalandırılması gerektiğini bahane ederek; Ali hakkında ileri geri konuşuyor, yalandan ağlayıp sızlıyor ve kendisine epeyce inanan oluyor.

Bu arada Ali yeni bir uygulama başlatıyor. Ali herkesin devlet hazinesinden eşit olarak yararlanmasını yürürlüğe koyunca, çıkarcı fırıldaklardan tepki gelmeye başlar. Ali’nin düşmanları çoğalmaya başlamıştır. Ali’nin bu uygulamasına ilk karşı çıkanlar, ona gaz vererek halife olmasında diretenlerdir. Talha, Zübeyir, Abdullah, Mervan gibi Kureyşliler bu çıkışın lideri oldular ve Ali kararından dönmeyince Muaviye’ye katıldılar.


Ayaklanma Kıvılcımları ve Deve Olayı

Çok geçmeden Medine’de Ali’ye karşı gelenler çoğalmaya başladı. Çoğunluğu Abdullah b. Sebe adlı bir Yahudi dönmesinin liderliğinde toplanmış olan ayaklanmacılar öteki Araplardan bazılarını da yanlarına alarak bir kıvılcım beklemekteydiler. Ali her ne kadar bunları dağıtmak ve bastırmak istediyse de çok başarılı olamamıştı.

Bu karışık ortam içinde bir başka arabozucu daha ortaya çıktı. Muhammed’in eşlerinden olan Ayşe, Hac yapmak için Mekke’ye gitmiş; geri dönerken Osman’ın öldürüldüğünü duymuştu. Hemen geriye dönen Ayşe, Ali’ye karşı başkaldırmaya hazırlanıp, kendisine taraftar toplamaya başlamıştı. Talha ve Zübeyir’de Ayşe’ye katıldılar. Böylece bozgunculuk çalışmaları en üst noktaya gelmişken; Ali, Ayşe ve yandaşlarıyla savaşmak zorunda kaldı.

Ayşe bu savaşa deve üstünde katıldı. On bin insanın toprağa düştüğü, onca kanın akıtıldığı bu savaş çetin geçti. Dine göre adı cihat olan, gerçekte iktidar savaşı olan bu olayda Müslüman Müslüman’ı öldürdü. Bu savaşı Ali kazandı. Yine de insaflı davranan Ali oldu. Tutsakları serbest bıraktı, yaralıları tedavi ettirdi, kadın kızları cariye yapmadı, Ayşe’ye dokunmayıp geri gönderdi ve genel af çıkararak ortamın yatışmasını sağladı. Tarih kitaplarına Deve Olayı diye geçen bu savaşın hemen ardından Muaviye atağa kalkmaya hazırlanmaktaydı.

Sıffin Savaşı Muaviye kurnazlığı

Ali Medine’ye gitmeyip Kufe’ye yerleşti. Muaviye’ye mektup üstüne mektup yazarak; kendisine katılmasını, ikiliğin kötü sonuçlar vereceğini, halifelik iddiası ve bozgunculuğu bırakmasını istedi. Gözünü iktidar hırsı bürümüş Muaviye bunlara aldanır mı? Muaviye, hilesi ve kurnazlığıyla ünlü birisi. Üstelik Muaviye; Haşim oğulları’nın en büyük düşmanı, savaştan ve kan dökmekten zevk alan birisi. Ali’nin mektupları ve Muaviye’ye gönderdiği elçiler olumlu sonuç vermediğinden savaşa karar verildi. İki ordu Sıffın denilen yerde savaşa tutuştu. Uzun süren bu savaştan yenik çıkacağı belli olan Muaviye, Amr’ın akıl vermesiyle yine kurnazlığa başvurdu. Kuran sayfalarını mızrakların ucuna bağlatıp askerlerini Ali’nin ordusu üstüne yürüttü. Askerler yürürlerken bir yandan da ” Siz bizimle değil Allah’ın kitabıyla savaşıyorsunuz. Aramızda Allah’ın kitabı var. Ey Iraklılar! Allah için dullara, yetimlere acıyın…” diyerek bağrışmaya başladılar. Ali yandaşları bu kurnazlıktan etkilenip, bazı Iraklılar “Allah’ın kitabına kılıç kaldıramayız” diyerek savaştan çekildiler. Ali yalnız kalmıştı. Muaviye’nin kurnazlığı işe yaramış; hemen Ali’ye bir mektup göndererek oyunun ikinci perdesine geçmişti. “Bu iş sürdü gitti, bunca kan döküldü, bundan sonra olacaklar, olanlardan da korkunç görünmektedir. Sen de kendini haklı görüyorsun, ben de.  Bu işi Allah’ın hükmüne bırakalım. Sen bir hakem tayin et, ben de bir hakem tayin edeyim. Hakemler Allah kitabına göre hükmetsinler.” Ali, işin sonunun nereye varacağını iyi biliyordu; ama başka çıkar yolu da kalmamıştı. Muaviye’nin mektubuna karşılık verdi. “Ben, senin ne olduğunu bilirim. Maksadın Allah kitabına uymak değildir; fakat sana değil, Allah’ın kitabına onun hükmüne uyuyorum” demek ve Muaviye’nin isteğini kabul etmek zorunda kaldı. Ebu Musa Ali’nin hakemi, Amr’da Muaviyenin hakemi olarak, her ikisi de dört yüzer kişiyle Dümetül Cünbül’de bir araya geldiler.

Görüşmeler başlayınca Amr işi yokuşa sürmeye başladı. Kısa süren bir tartışmadan sonra Ebu Musa tarafsız ve iyi niyetli bir öneride bulundu: “Ali ve Muaviye’yi halifelikten alalım. Müslümanlar konuşup anlaşarak yeni bir halife seçsinler.” Amr bu öneriyi hemen kabul ederek, Ebu Musa’yı minbere çıkarttı. Ebu Musa, “Biz Ali’yi de, Muaviye’yi de halifelikten aldık. Ben ikisini de görevden aldım. Sizler anlaşın kimi halife seçerseniz seçin.” Deyip indi.  Amr minbere çıktı. O da bu iyi niyeti kötüye kullanıverdi. “Ebu Musa’yı duydunuz, dinlediniz. Hakem olduğu tarafın halifeliğini elinden aldı. Ben de Ali’yi görevden aldım. Osman’ın velisi olan Muaviye, Osman’nın katillerini istemektedir. Ben de Muaviye’yi halife olarak atadım, halk içinde bu işe lâyık olan tek kişi Muaviye’dir.” Amr bu sözlerini duyan halk birbirine karıştı.

Yedi- sekiz gün süren bu savaş böylece sonuçlanmış olsa da; Ali tarafından 25000, Muaviye tarafından 45000 kişinin canına mâloldu. İşte, İnancın ve iktidar hırsının kan döktürdüğü Sıffın savaşının sıfıra sıfır elde var sıfır sonucu!

Fırsattan İstifade Yapılan Baskı ve Yağmalar

Bu olaydan sonra; çoğunluğu bedevi olan hariciler, bozgunculuk oyununun son perdesini açarak oyunlarını sahneye çıkardılar. Hariciler, Ali’yi tövbeye ve yeniden dine dönmeye zorladılar. Ebu Musa’nın hakem seçilmesi için direnmiş olanlar; bu kez de, “hakem kabul etmekle günah işlendiğini, kendilerinin tövbe ettiklerini, Ali’nin de tövbe edip imanını yenilemesi gerektiğini, aksi halde kâfir sayılacağını; bu yüzden savaş yapacaklarını” savunarak bozgun gerekçelerine bir kılıf uydurmuşlardır. Bir kısım hariciler de “Allah’ın hükmü varken başka birisine gerek olmadığı” hakkında direniyorlardı. Hariciler, Ali’nin ordusundan ayrılıp Küfe ve çevresinde toplanarak bozgunculuklarına devam ettiler.

Ali’nin gönderdiği elçiler işe yaramayıp, kendisi giderek haricilere öğütler verince bazıları yine Ali’ye katıldı. Öteki hariciler Osman’ın katillerinin bulunamamasını bahane ederek Ali’ye karşı bozgun ateşini körüklemeye başladılar. Oysa Osman’ın öldürülmesinde açık rol oynayanların birçoğu kendi içlerindeydi.

Kendilerinden başkasını Müslüman görmeyen hariciler, önlerine gelen her Müslüman ve Ali yanlısını işkencelerle öldürmeye başladılar. Muaviye’de boş durmayıp, Osman’ın katillerinin bulunmamasını bahane ederek Ali’ye karşı çalışmalarını sürdürmekteydi. Muaviye’nin yolladığı Dahlâk adlı acımasız bir soyguncu Kufe yakınlarına kadar gelip, önüne gelen her yeri yağmaladı, birçok kişiyi öldürdü, hac yapmaya gidenleri soyup soğana çevirdi. Bütün bu işlerden Ali sorumlu tutuluyordu. Muaviye tarafından gönderilen acımasız soyguncular zulümlerini yaygınlaştırdılar. Birçok ev yakıp yıkıp, yağma yapıyorlar, nerde Ali yanlısı görürlerse öldürüyorlardı. Kaynaklara göre; Muaviye, Hicaz ve Yemen’de ehlibeytten ve Ali yanlısı olmalarından dolayı otuz bin kişiyi öldürtmüştür.

Sonuç

Ali, haricilere yeniden öğütler verdiyse de çok başarılı olamadı. Sonun da birisini haricilere gönderdi, Ali’nin bayrağı Nehrevan’a dikildi. Bayrağı diken kişi bir duyuru yaptı: “Bu bayrak, af bayrağıdır. Altına gelen, Medine’ye giden, Küfe’ye dönen af edilmiştir. Dağılanlar dağıldı, çok azı Ali’nin safına geçti. Aftan yararlanmayı istemeyip dağılmayanlar, Ali yanlılarıyla savaşıp yenildiler.

Daha sonra Nuheyle’de yapılan savaşta da yenilen haricilerden, kaçıp kurtulanlar; Ali, Muaviye ve Amr’ın öldürülmesini kararlaştırdılar. Muaviye ve Amr bu suikasten kurtuldular. Ali ise sabah namazı kılarken hançerlenip öldürüldü.

Müslümanlar mutlaka düşünmeli!

Bu olaylar İslam tarihinin silinmez kara lekeleridir. İnançların ve iktidar hırsının ortaya çıkardığı vahşetlerdir, kanlı cinayetlerdir. Kılıç yalnızca kafa kopartmakla, insanları öldürmekle kalmaz; insanların beyinlerini de tutsak alır.

İslam dünyasının insanları bugün de “Allahu ekber” diyerek birbirlerini öldürüyor ve birbirlerinin beyinlerini tutsak yapıyorlar. Yeryüzünde insanlık bir adım öne geçmiş olsa da, İslam dünyasında yaşayanlar henüz Ortaçağ karanlığından çıkıp, aydınlık yolu bulamamıştır. İlk neden belli: Müslümanlar iktidar için birbirleriyle savaşırken, birbirlerine sahip çıkmayıp hainlik etmekle uğraşırken, güce biat etmeyi din sanırken; kendilerini tutsak edip sömürenlerle savaşmaya sıra gelmiyor.

CAFERİLİK NEDİR ?

İslam dininin dördüncü halifesi Hz.Ali’nin torunlarından Cafer-i Sadık'ın etrafında toplanan ve onun söylemlerine inanan müslümanların bağlı oldukları siyasi ve fikhî mezheptir. Bu yazıda  Caferiliğin anlamını ve içeriğini daha kapsamlı açıklayacağız. Bilindiği gibi Dünya üzerinde, belirli mensupları bulunan birçok mezhep vardır.Bu mezheplerden  birisi de Caferiliktir ve Ehl-i Beyt mektebinin ortak ismidir.

Caferilik, Hz. İmam Cafer-i Sadık 'ın mezhebine mensup olmak demektir. Hz. Muhammed 'den sonra islam camiasının önderliğinin ilki Hz. Ali'dir.  Ali'nin önderliğinde onun söylemlerini ve fıkıhlarını dinleyen ve uygulalayan on iki imam(ve ehlibeyti) bulunmaktaydı. Kısaca bunlar :
1. Hz.Ali, 2. İmam Hasan, 3. İmam Hüseyin, 4. Zeynel Abidin, 5. Muhammed Bakır, 6. Caf er Sadık, 7. Musai Kazım, 8. Ali Rıza, 9. Muhammed Taki, 10. Ali Naki, 11. Hasan Askeri, 12. Muhammed Mehdi 'dir.

Caferilerin Türkiye'de sayıları 3-4 Milyon civarıdır.  Çoğunluğu Iğdır ve Kars kökenlidir. Caferilik, günümüzde İran’ın büyük bir çoğunluğu tarafından benimsendiğinden dolayı devletin resmi mezhebi olarak kabul edilmiştir. Türkiye’de mensubu fazla değildir. Bu mektebe aynı zamanda İsnaaşeriyye, İmamiyye ve Şiilik de denmektedir. Ancak bu mektep, Türkiye'mizde daha çok Şiilik(Alevilik) isimiyle tanınmaktadır. Ayrıca Irak, Azerbaycan, Lübnan,Arabistan,  Bahreyn, Suriye, İran,Afganistan, Pakistan, Bangladeş ve Hindistan gibi aynı inancı paylaşan Ehl-i Beyt dostlarının yoğun olduğu ülkelerde Şiilik ve Caferilik isimleriyle meşhur olmuştur.

Bu konuyla ilgili dikkat etmemiz gereken nokta şudur ki, bu da Caferiliği diğer mezheplerden ayıran büyük bir özelliktir. Bu mektebe Caferi mezhebi denildiğinde onun da islam camiası içerisinde ortaya çıkan diğer islami mezhepler türünden bir mezhep olduğu düşünülmektedir. Hayır bu şekilde anlaşılmamalıdır. Caferilik Hanefi, Şafii, Maliki, Hambeli Zahiri, Sevri gibi mezheplerden ayrıdır. Çünkü mezhep, belli bir ilmi kariyer ve şartlara, içtihat derecesine ulaşan bir alimin, islam dini üzerinde ortaya koyduğu yorum ve fetvalar mecmuasına denir. Oysa bu mektep, kendisini ilgili kıldığı İmam Cafer-i Sadık ve diğer imamları müçtehit (Kuran ayetlerine ve hadislere dayanarak, onları yorumlayarak yargıya varan din düşünürü.) olarak kabul etmiyor. Aksine; imamların Allah Teala'nın emri ve Hz. Resulullah'ın açıklaması ile tayin edilen birer ilahi delil olduklarına inanıyor. Dolayısıyla da İmam Cafer-i Sadık da dâhil olmak üzere, on iki imamın din konusunda yaptıkları açıklamaların, onların kendi kavrayışları (içtihat) sonucu vardıkları şahsi fetva ve yorumları değil de, bizzat Allah 'ın Muhammed'e indirdiği dini öğretinin özü olduğuna inanılıyor.







CAFERİLİK MEZHEBİNİN DİNİ ESASLARI
Aslında bu mektebe mezhep ismini verenler bu mektebin kendi mensupları değildir. Bu mektebe mezhep ismini yakıştıranlar , islam camiasında her hangi bir müçtehidin fetvalarına uyan diğer islami fırkalardır. Caferilik daha çok ülkemizde ve Şiiliğin yoğun olduğu yerlerde Alevilik'in bir mezhebi olarak görürler. Çünkü bu mezhebinin dini esasları tevhid, nübüvvet, imamet, ahiret ve adalettir. Şer’i hükümleri ise, kitap, sünnet, icma ve akıldır.

Tevhid: Allah birdir. Eşi benzeri ve kimseye benzer bir tarafı yoktur.(anlamına gelir)

Nübüvvet: Peygamberliğin, Allah tarafından seçilen kullarının vahiy yoluyla yetkili kılınmasıdır. Peygamberler, Allah’ın emirlerini halka doğru yolu buldurmak için onlara iletirler. Halka ilettikleri her emrin, doğruluğu kesindir. Peygamberlerin eylemlerinden kesinlikle şüphe edilemez. Hz. Muhammed ise peygamberlerin en üstünüdür. İnsanlara verdiği en büyük hediye ise, Kur’an’dır. (anlamına gelir)

İmamet: İman etmeyi tamamlamanın tek yolu, imamlara inanmaktır. İmamlar, her dönemde, insanların doğruyu bulmaları için görevlendirilmiş kimselerdir. (anlamına gelir)


Ahiret: Ölümen sonra ahiret hayatının kabul edilmesidir. Hiçbir şekilde bilnmeyen ahiret hayatına inanç kesindir. Ahiret yaşamını, sorgusuz sualsiz ve yorumsuz olarak kabul etmek esastır. (anlamına gelir)

Adalet: Allah’ın tüm kullarına adil oluşuna dair inançtır. Kullar, her eyleminde özgürdür. Onların iyi eylemlerine iyilik, kötü eylemlerine kötülükle cevap vermek de, dinin bir gereğidir.(anlamına gelir)

Her ne kadar Alevilerden çok Sünnilerden oluşsa da caferilik mezhebi belirli noktalarıyla sünnilikten ayrılmaktadır. Temelde, inançları sünnilere benzeyen caferilik, şii  mezhebinin bir koludur. Alevilik, kapsamlı bir mezhep olmakla birlikte, caferilik de aleviliğin değişik inanç ve geleneklerden oluşan mezhebidir. Örneğin ; Caferilik mezhebi mensupları, ibadete başlamadan önce birtakım temizlik kurallarını yerine getirirler. Ancak, ayaklarını tamamen yıkamazlar. Islak ellerini ayaklarına sürerek mesh ederler. Günlük ibadetlerini de, sünniler gibi beş vakit namaz şeklinde gerçekleştirirler yalnız; öğlen ve ikindi, akşam ile yatsı namazını birleştirirler.

Caferilikte üyelerden hums adı verilen bir vergi toplanmaktadır. Bu vergi, zekatla aynı değildir. Caferi mensubunun dini liderleri, toplanan gelirin yarısını, peygamberimizin soyundan gelenlere ve fakirlere, yarısının da hüküm verebilecek derecede önemli dini bilgiye sahip olanlara dağıtılması uygun görülmüştür.Bu vergi halkın gelirlerinin beşte birinden alınır.  Ancak, din adamlarının bu parayı kendileri için kullanması kesinlikle yasaktır. Para, mezhebin dini buyrukları için harcanır.

İBADETLERİ
Caferiler Hz. Hüseyin ve yanındakilerin Kerbela’da yezid tarafından şehit edilmesini anmak için kendilerini zincire vuranlar olarak tanınmaktadır. Kerbela olayını inanan herkes ansa da Caferiler gibi o anı yaşayarak anan yoktur. Hz. Hüseyin ve beraberindeki 71 kişinin Kerbela’da şehit edilmesi nedeniyle, Muharrem ayında başlayıp iki ay süren yas tutulur. Muharrem ayının 10.gününde yapılan aşure etkinliği nedeniyle, bölgedeki caferi camileri, ibadetlerini gerçekleştirmek isteyen Caferilerle dolup taşmaktadır. O gün caferi camilerinde yakılan ağıtlar, hoparlörden dışarıya verilir . Olayın üzerinden 1338 yıl geçmesine rağmen acıların hala taze olduğu gösterilmektedir. Mezhebin genç üyeleri, tamamen siyah giyinir ve sinelerini (göğüslerini) yumruklayarak kendilerini zincire vururlar. Caferi mezhebinin kadın üyeleri ise, ” Kasım Otağı” dedikleri beşiğin altından geçerler, dilek dileyip beşiğe başörtü bağlarlar.

Caferilerin ibadetleri temelde sünnilerle aynı olsa da, bazı yönleriyle ayrılmaktadır. Caferiler namaz kılarken, önlerine taş koyarlar ve secde ederken başlarını bu taş üstüne getirirler. Onun için, camilerde bulunan seccade ve kilimlerin üzerine secde yapılamaz. Onlar evlerinde ya da herhangi bir camide namaz kılacağı zaman, önlerine bir taş koyarlar ve bu taşın üzerine secde ederler.Bunun nedeni ise, Caferilerin namaz kılarken secdenin yalnızca taş ve toprak gibi cisimlerin üzerine yapılması gerektiğini düşünmeleridir.

Bu inançları dolayısıyla sünni halktan büyük tepki görmektedirler. Hatta, zaman zaman bu inanca dair tartışma ve saldırılar da yaşanmıştır. 2014 yılında, İstanbul Büyükçekmece’de yapılan ve Hz. Ali Camii adı verilen camiye, inşaat döneminde yaklaşık 30 kişilik bir grup tarafından saldırı düzenlenmişti. Caferilerin taşa taptığını ve onların camisini bölgede istemediğini belirten gurubun başlattığı ve caferilerin de karşılık verdiği olaylar, siyasi mercilerin araya girmesiyle sonlandırılmıştı.

Yazan: N.Kara

ALEVİLİKTE VAHDET-İ VÜCUD VE VAHDET-İ MEVCUD

Alevilik, din, N.Kara, Alevilikte vahdet-i vücud, Vahdet-i vücud nedir?,vahdet-i mevcud,Alevilikte tanrı, Alevilikte tasavvuf, Aevi inancı, Vahdet-i vücut ve panteizm
Vahdet-i Vücud 'Varlığın Birliği” anlamına gelir bir başka haliyle alemde var olan her şey Allah'ın bir yansıması ve insan “varlığın” bir parçası demektir. Alevi inancına göre Tanrı çoklukta teklik arz eden Bir’in kendisidir ve bu inanış vahdeti vücut ve vahdeti mevcut inancına dayanır. İnanışa  göre Tanrı bütün var olanların tümüdür ve bütün var olanların dışına çıkıp dışarıdan bakabilseydik tek bir varlık görecektik ki, o da Tanrı’dır.

Bunu daha iyi açıklayacak bir örnek verilirse. Bildiğimiz meyve olan narı düşünün.Küçülüp narın içine girebilme imkanımız olsaydı ; içeride binlerce, milyonlarca hatta milyarlarca şey görecektik ama dıştan bakıldığında o tek bir cisimdir.

Başka bir örnekle;
Bir insanı ele alalım. İçine girebilsek milyarlarca şey görünür. Hatta organlarımızın iradeleri bile vardır. Mesela kalbimiz bizim irademizle değil kendi iradesiyle çalışır. Biz istemesekte o çalışır ve kan pompalar. ama bu milyarlarca şeyin dışından baktığımızda tek bir cisimdir.. Bu sebepledir ki Tanrı çoklukta teklik arz eden birin kendisidir. İnsan Tanrı’nın bir cüzzü yani parçasıdır.
İslamiyete göre bu inanış şu şekilde anlatılır. ‘Allah Adem'i yaratır ve ona kendinden üfler. Böylece Adem Tanrıdan bir parça olur ve ardından Allah'a halife olur. Bu sebeple melekler ona secde eder, meleklerin bilemediği isimleri bilir ve meleklerden üstün olur. O’na dağın taşın yüklenemediği emanet yüklenir. İçinde potansiyel Tanrı vardır çünkü. Bu sebepten dolayı Aleviler kabeye değil insana dönerler. Çünkü asıl beytullah (Allah'ın evi) insan bedenidir.

Alevilerin önemli deyişlerinden biri de bunu tasdikleyecek derecededir.
"Secde ettik yüzümüzü Allah'a çevirdik, ki nereye baksak gördüğümüz odur. Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme."

Yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan görüştür Vahdet-i Vücud. Tasavvuf inancına göre de açıklaması vardır.

Künt'ü Kenz inancına göre "Gizli bir Hazine idim bilinmeyi istedim" der. Künt-ü Kenzin anlamı: Tanrı'nın ilk durumu anlamında gizli hazinedir. Tanrı, küntü kenz durumundayken kendi güzelliğini görmek istedi ardından evreni ve insanı yarattı . Yol Kapısı inancında da evren, tanrısal sevgi ve aşk nedeniyle yaratıldı ve dünyadaki bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır.
Alevilikte bu düşünce insanların Allah'tan gelip yine Allah'a dönüşleridir. Nefsini terbiye eden insan oğlu Hukuk, Yol, Marifet ve Hakikat kapılarından geçer ve en sonunda Hak ile Hak olur. Bilindiği üzere Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesimi'nin kendilerini ölüme götüren "En-el Hak" sözü, bu inancın yansımasıdır. Bu inanışı benimseyen ve anlatmaya çalışan o dönemin Evliyaları dinden çıkmakla ,sapkınlıkla ve şirkle suçlanmıştır. Hallac-ı Mansur, ölüm anında şu sözleri söylemiş ve Allah'tan katillerini bağışlamasını dilemiştir: Ya Rabbi canımı alan bu kullarını bağışla; çünkü onlar senin bana gösterdiğin sırlarından haberdar değiller, senin bana gösterdiklerini onlar göremezler bilemezler.’ Bu inancın en büyük temsilcileri Hallac-ı Mansur ,Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Bayazid Bestami, Niyâzî-i Mısrî gibi düşünürlerdir. Alevi toplumunca saygı ile anılan değerli önderler vardır. Bu düşüncenin Aleviliğin oluşmasında çok büyük etkisi olmuştur.


Ayrıca bir diğer tartışılan konu da şudur: Aralarında sufi ve selefilerin (dini hareket savunucuları) de bulunduğu bazı Müslümanlar vahdet-i vücud ve panteizm arasında karşılaştırmalar yaparak ikisi arasındaki benzerliklere dikkat çekmişlerdir. Diğer bazı Müslüman bilgin ve sufiler ise her iki kavramın birbirlerinden tümüyle ayrı anlamlar taşıdıklarını ileri sürmüşlerdir. Yunus Emre için de vahdet-i vücud konusu, İslam topraklarında tarafların kimi zaman birbirlerini mülhidlik ,cahillik, sapkınlık, zındıklık ve dinden çıkmakla suçladıkları çok tartışmalı konulardan biri olmuştur.
İsmail Fenni Ertuğrul Vahdet-i Vücud ile ilgili önemli bir eser sahibidir. Eserinde vahdet-i vücutta, panteizmin aksine, Tanrı'nın evrenin bütünü ve toplamı olmadığını ileri sürer. Evrenin Hak’kın vücuduyla ayakta durduğu (mevcudiyeti) ayrı bir varlığa sahip olmadığı ve evrenin varlık (vücud) itibariyle Hak'kın aynı ise de eşyanın hususiyet ve belirtileri itibariyle Hakkın eşyadan ayrı olduğunu söyler. Tanrı'nın dışındaki her şey yani eşya, varlığını Hak’kın varlığına borçludur ve bir an bile ona muhtaç olmaktan azade değildir. Yani evren panteizmde olduğu gibi kesin mutlaklık taşımamakta ve Hak'kın varlığı aleme ihtiyaç duymamaktadır.

Evren Haktan var olmuşların tümüdür. Bir ulu çınarda da O vardır, bir taş parçasında da O vardır. Her yerde olan bu Hak terimi İslamiyetin Allah kavramıyla bir değildir. Alevilikte Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Mevcud kavramında “Hak” (Tanrı) başlangıçtır. O her şeyin “başlangıcı, özü ve varoluş noktasıdır”. Yıldızlar, galaksiler,gezegenler, uzay, boşluk ve bu boşluktaki bütün canlılar bu nedenle Hakkın farklı görünüşlerinden başka bir şey değildir.

Aşağıda aktaracağım İbn-i Arabiye ait olan eserdeki Hak terimi ile İslamiyetteki Allah kavramı arasındaki farkların ve çelişkilerin ayrımını okuyucuya bırakıyorum.

Mansur; “Ben Hakkım, Hak bendedir”
Hasan Sabbah; “İnsan Hakkın bir parçasıdır”
Ünlü bir sufi olan Ferîdüddîn-i Attâr; “İnsan Hak ile özdeştir”
Hâcı Bektâş-ı Velî ise; “Ne ararsan kendinde ara” demiştir.

Bazı düşüncelere göre de bütün bu tanımlar salt bir tasavvufi görüş veya sufist bir duruş değil, günümüz biliminin öne sürdüğü tek gerçektir ve onlara göre kuantum fiziği “Vahdeti Vücudun” bilimsel olarak kanıtlanmış halidir. Binlerce yıllık “Vahdeti Vücud” gerçeği bir kaç yıllık “Kuantum fiziği” biliminin ta kendisidir.
CERN’de calışan profesör Gökhan Ünel evrenin kronolojik sıralamaya göre oluşumunu bu noktayı baz alarak şöyle anlatıyor;

  • 0 saniye: Büyük Patlama, enerji yoğunluğu sonsuz, çünkü evren nokta kadar.
  • 0, (25 tane sıfır) 1 saniye, yani saniyenin trilyonda birinin trilyonda biri: BHÇ’nin ulaşabileceği en yüksek yoğunluk, nokta halindeki evren yaklaşık 300 milyon km’ye genişlemiş.
  • 0,00001 saniye: Proton ve nötronlar oluşuyor.
  • 3 dakika = 180 saniye: Hidrojen ve helyum gibi hafif çekirdekler oluşuyor.
  • 380 000 yıl: Elektronlarla birleşen hafif çekirdekler hidrojen ve helyum atomlarını oluşturuyor.
  • 200 milyon yıl: Yıldızlar ve gökadalar oluşuyor.
  • 9.2 milyar yıl: Güneş sistemi oluşuyor.
  • 10 milyar yıl: Dünya’da hayat başlıyor.
  • 13.7 milyar yıl: Bugün…

Bugünün bilim dünyası bu konu hakkında her ne kadar hemfikir değilse de en azından evrenin sürekli genişlediği konusunda hemfikirler. Evren sürekli genişleyen bir yapıya sahip ise bu demek oluyor ki bir başlangıç noktası vardı. Bir başlangıç noktası olmasaydı sürekli genişlemesi de imkansız olurdu.
Bir Alevi deyişinde şöyle der:

'Lâ mekân elinden bir nişan iken
Meni zuhur etti ol kan içinde
Üç yüz altmış altı şehirden gelip
Özüm katre oldu umman içinde'


Evren sürekli büyüyen, genişleyen fakat hiçbir yere sığmayan bir yapıdadır. Bu yapıya Alevi literatüründe “lâ mekân” deniyor. Peki dünyanın varoluşunu düşünecek olursak nedir eni ve boyu olmayıp mekana sığmayan? Tabi ki evren ve uzay.
Deyiş şu dörtlük ile devam etmekte;

Bir zaman ummanda cansız yatırdı
Cana ceset verip vücut yetirdi
Gıda verip kalp içinde oturttu
Rızkımı yarattı ol kan içinde
Noksanî

Bütün evrenin bir noktadan oluştuğunu,
Evrendeki bütün varlıkların birbirleri ya da kendi eksenleri etrafında dönduklerini,
Dünyayı oluşturacak koşulları, yaşamın güneşten geldiğini,
İlk canlıların okyanustan çıktığını,
Evrenin en küçük zerresinde bütüne ait olan bilgilerin tümünün bulunduğunu,
Tüm canlıların evrimleştiklerini,
İnsan bedeninin dört elementten oluştuğunu,
Uzayın eni ve boyu (lamekân) olmadığını…
Alevî pirleri, ozanları bunca derin bilgileri günümüzden yüzlerce yıl evvel nereden oğrenmişlerdi?
Bunun cevabını da size bırakıyorum.

VAHDET-İ MEVCUD
Tanrı ile evrenin birliğini savunan maddeci düşüncedir. Vücudiye de denilen vahdet-i mevcud, Batı felsefesindeki materyalist panteizmin İslam dünyasındaki karşılığıdır. Görülen dünya lehine Allah'ın varlığını reddettiği için İslam bilginleri tarafından dinsizlerin, zındıkların yolu olarak tanımlanır. Zaman zaman vahdet-i vücud anlayışı ile karıştırıldığı da görülür.
Vahdet-i mevcud düşüncesine göre dışta bağımsız bir varlık ile var olan ruhlar ve cisimler evreni dışında bir Allah yoktur. Allah denilen varlık, evreni oluşturan varlıklar toplamından başka birşey değildir. Panteizme göre Tanrı evrendir. Var olan her şey, bu evrenden ibarettir.
Vahdet-i mevcud ile ilgili Panteizmle de ilişkili olan itirazlar arasında evrenin ezeliliği (mevcudiyeti) bahsi geçmektedir. Vahdet-i Vücudu savunanlar (hadis) yönünde bu konuya da savunma getirmişlerdir. Onlara göre ‘Alemin Allah'ın ezeli ilminde bulunması sebebiyle ezeli olduğu ancak harici varlığı itibariyle ezeli olmadığı ‘ düşüncesi vardır.

Vahdet-i mevcud düşüncesi, İslam tasavvufundaki vahdet-i vücud anlayışının tam karşısında yer alır. Birincisi, Allah'ı yok sayarak varlığı evrenle sınırlandırırken, ikincisi mutlak varlığın Allah olduğunu, evrenin ise kendi başına bir varlığı ve gerçekliği olmadığını savunur. Vahdet-i mevcuda göre evren sonsuz ve zorunludur . Vahdet-i vücuda göre ise evren, sonlu ve mümkün bir varlıktır.
Bu yazıdan sonra Alevilikte aslında sorgulayabilen,insana,yaratıcıya,vicdana yönelik ibadetlerinin kalben yapıldığının farkına varacaksınız. Alevilik eğer dinden gelen ibadetleri kapsamasa çok  daha güzel bir felsefeye sahip olacaktı.

Yazan: N.Kara

ALEVİLİKTE 4 PİR, 4 KAPI VE 40 MAKAM

Alevilik genel olarak bir dine dayandırılsa da dine tamamiyle bağlı olmadan yaşayan ve yaşatılan bir felsefedir. Kimileri İslam’ın doğuş koşullarından başlatır ve bunu İslam heterodoksisi ( yani İslam muhalefeti ) biçiminde algılar. Kimileri Aleviliği İslam’i bir cilaya bürünmüş Zedüştlü’ğün bir güncellemesi olarak algılarlar. Kimileri ise yine İslam’i bir örtü altında Şamanizm’in güncel bir olgusu olarak algılar. Bazıları İslam’dan önce Luviler-Aluviler Işık insanlarından geldiğini düşünmektedir. Toplum içerisinde Alevilik İslam içinde bir mezhep veya bir gruptur. Kimine göre doğaya ve insana dayanan antik bir inanç yada kimine göre tamamen kendine özgü kuralları ve felsefesi olan bir tasavvufi inanç sitemidir.

İslamdan sonra temeli kaynaklara ve hikayelere bakılacak olursa dine dayalı olsa da aslında daha sonradan bir felsefeye dönüşmüştür. Peygamber öğretilerinden çok okullu bir geleneğe sahiptir. Örneğin Hacı Bektaş ilçesinde ki Pir Dergahı ana üniversitedir, Elmalı’da ki Abdal Musa Dergahı bir ünversitedir, geçmişte Mısır’da Kahire’de Mukaddem Tepesi’nde ki Kaygusuz Abdal Dergahı bir ünversitedir, Kerbela’daki Kerbela bir üniversitedir. Bugün Yunanistan içerisinde bulunan Kızıl Deli Dergahı bir üniversitedir. Bu ve buna benzer belki kaynaklara geçmeyen daha çok okul vardır.

Bu konuya dayanarak Alevilikte önem arz eden 4 Pir'i anlatacağım.

4 PİR

Alevilik, din, N.Kara, 4 Pir 4 Kapı ve 40 Makam, 4 Pir, Hallac-ı Mansur, Fazlullah Hurufi, Seyyid İmameddin Nesimi, Hz Hüseyin, Alevilik makamları, Kızılbaşlılık, Alevilikte tasavvuf, 40 makam,
HALLAC-I MANSUR (Ölüm-MS 26 Mart 922) 
1.Hallac-ı Mansur toplu bir ibadet sırasında Allah aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; "Enel-Hak" dedi. Bu sözün anlamı (Ben Hakkım ve Haktan başka hiç kimse yok) demekti. Bu sözü için katline fetva verdiler. Halife, onun bir yıl zindana atılmasını emretti. Mansur özgün adı ile Kızılbaş, Sünnilerin nefretle andığı birinci Pir olarak seçilmiştir. MS 922 yılında o dönemin Halifesi , "O, fitne çıkarmak istiyor, onu katledin veya Enel-Hak sözünden dönene kadar dövün" emrini verdi. Ona önce yüz kırbaç vurdular. Hiç ses çıkarmadı. Ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler. "Korkudan sarardığımı sanmayın. Kan kaybetmekten sararıyorum" dedi... Darağacında "Tasavvuf nedir?"diye sordular. "Tasavvufun en aşağı derecesi, işte bende gördüğünüz bu hâldir." "Ya ileri derecesi?" dediler. "Onu görmeye tahammülünüz olmaz" dedi.

Hallac idam edilmeden önce halk O’na taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hatta tebessüm ediyordu. Ardından bir dostu, gül attı. O zaman inlemeye başladı. Sebebi sorulduğunda; "Taş atanlar beni tanımaz. Halden anlayanların bir gülü beni incitti" dedi. Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler. Hallac kendini katledenlerden İzin isteyip; "Allah’ım, bana senin için bu işkenceyi reva görenleri affet!" diye yalvardı. Mansur En-el Hak (Ben tanrıyım) dediği için muhabbet edilen bir ibadet eyrinin ortasında bulunan dar ağacına asılmış ve vücudu parçalara ayrılıp sonra yakılarak külleri Dicle’ye atılarak ortadan kaldırılmıştır. Hallac-ı Mansur’un asıldığı dar ağacı ve dar ağacında asılı bir bedenin duruş biçiminden esinlenilerek bir dar duruşu tanımlanmıştır. Alevililikte kızıl başlılıkta ki anlamı olarak da tevsir edilir. Kollar önde çapraz, baş yana hafif kesik biçimde duruş, ayakları mühürlü duruş Hallac-ı Mansur duruşudur ve bu yola teslim olunduğunu, can vermeye hazırım demeyi ifade eder.

Kısa bir sözü : "Hakka olan aşk, hakka götürür, Bir’e olan aşk, Bir’e götürür!"

Alevilik, din, N.Kara, 4 Pir 4 Kapı ve 40 Makam, 4 Pir, Hallac-ı Mansur, Fazlullah Hurufi, Seyyid İmameddin Nesimi, Hz Hüseyin, Alevilik makamları, Kızılbaşlılık, Alevilikte tasavvuf, 40 makam,
FAZLULLAH ESTERABADİ (Ölüm- 1394)
2.Fazlullah Hurufi’dir. 1339-40 yılında Hazar Denizinin güneydoğusunda bulunan Esrerabat şehrinde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Fazlullah Naim Tabrizi Astarabadi’dır. Yaşamaının büyük bir bölümünü Azerbaycan’da geçirmiştir. 7 imamcılığın kanadı olarak tanımlayabileceğimiz bugün ki Azarbeycan toprakları üzerinde Hasan Sabbah hareketi iklimi üzerinde gelişmiş olan egemenleri ürküten ve korkutan çok cüretli bir felsefecidir. Ayrıca Fazlullah Hurufi bu inanç ve öğretinin kurucusudur. Sırtından bıçaklanarak öldürüldüğü (1394 yılında 56 yaşında düşüncelerinden dolayı öldürülmüştür) genel kabul gördüğü için bir Kızılbaş yere kapandığında yani yere eğildiğinde (dara durmuş) Fazlullah gibi yolum için, felsefem için, inancım için bıçaklanmaya hazırım demek ister.

Hurufi öğreticisinin kurucusu olan Fazlullah Hurufi , inanç ve kültür tarihimiz açsından önemli bir yer tutar. Onun asıl amacı çok fazla etkisi altında kaldığı Batıni fikirlerinin İran’da ve Türk memleketlerinde hakim kılınmasıdır. Ayrıca Arap kültürüne karşılık Fars kültürünün hakim kılınması için harflerle ifadeyi öne çekmesinin nedenlerinden biri de budur. Hurufi dini hükümleri 28 ve 32 sayısına tatbik edip bu harflerin insanda bulunduğunu kabul etmiştir. O ‘İlahi ışığa ancak rüya yoluyla ulaşılabilir. Beni gören hakkı görmüş olur” sözü ile feyz kapısının açık olduğunu göstermektedir.

Fazlullah 32 harfin her birinde evrenin kendisinin görüldüğünü ısrarla belirtmektedir. Harflerin içerdikleri toprak,insan,su,ateş(4 kapı) her birisi küçük bir evrendir.

Kısaca bir şiiri :
Ömrüm boyunca şîrvân’da bir tek dostum olmadı.
Dost nerede? hangi dost? keşke bir tanıdık olsaydı.
Bu çağın hüseyin’iyim; düşmanlarım, yezîd ve şemir’im,
Bütün günlerim aşure benim ve şîrvân da, kerbelâ...
Varlığım olmadığı zamanlarda,
Allah’tan başkası var değildi.
Varlık mısr’ına geldiğimde,
Züleyha yusuf’la birlikte değildi
Meleğin bana secde ettiği gün,
Baksana; havva, ademle birlikte değildi.
Ben yaşamaktan söz ettiğimde,
Mesîh meryem’in teninde değildi.
Musa’mız allah’la konuştuğunda,
Ortalıkta konuşan mevcut değildi.

Alevilik, din, N.Kara, 4 Pir 4 Kapı ve 40 Makam, 4 Pir, Hallac-ı Mansur, Fazlullah Hurufi, Seyyid İmameddin Nesimi, Hz Hüseyin, Alevilik makamları, Kızılbaşlılık, Alevilikte tasavvuf, 40 makam,
SEYYİD İMAMEDDİN NESİMİ ( Ölüm- 1417 )
3.Halep’te derisi yüzülerek öldürülen Seyyid İmadeddin Nesimi’dir .1369 veya 1370 yılında Azerbaycan'ın Şamahı şehrinde doğmuştur. İdamının da 1417 yılında olduğu düşünülmektedir. Türkçe ve Farsça divanları vardır. Şiirleri dönemin bir çok şairini etkilemiştir. Şiirlerinde Hallac-ı Mansur'u andıran ifadeler kullanmasıyla idarecilerin tepkilerini üzerine çok çekmiştir.

Nesîmî bir Türkmen'dir ve Şeyh Şiblî'nin dervişlerindendir. Nesimi İran'da Hurufîliğin önderi olan Fazlullah-ı Hurûfî'ye intisap etmiş, daha sonra onun halifesi olmuştur. Sonrasında Hacı Bayram-ı Velî'ye intisap etmek istemiş ancak bu isteği kabul edilmemiştir.

Nesimi Alevilik ve bölge Şiiliğinde Yedi Ulu Ozan'dan biri kabul edilmiştir. Toplumda genellikle Kul Nesimî adlı Alevi ozanla karıştırılır. Aslında bu iki kişi farklı yerlerde yaşamış farklı insanlardır. Kul Nesimî şiirlerini saf Anadolu Türkçesi ile yazarken , Azerbaycanlı Nesimî'nin şiirlerinde bolca Arapça ve Farsça kelimeler bulunur.

Kısaca bir şiiri:
Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-i müstakim üzre gözetirim rahimi
iblisin talim ettiği yola minnet eylemem

Bir acaip derde düştüm herkes gider karına
Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rızkımı veren hüda'dır, kula minnet eylemem

Oy Nesimi, can Nesimi ol gani mihman iken
Yarın şefaatlarım ahmed-i muhtar iken
Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken
Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem

Alevilik, din, N.Kara, 4 Pir 4 Kapı ve 40 Makam, 4 Pir, Hallac-ı Mansur, Fazlullah Hurufi, Seyyid İmameddin Nesimi, Hz Hüseyin, Alevilik makamları, Kızılbaşlılık, Alevilikte tasavvuf, 40 makam,
HZ.HÜSEYİN (  Ölüm -MS.10 ekim 680 )
4.Kerbela direnişinin simge adı Hz. Hüseyin’dir. Aleviler (Kızılbaşlar) Hz.Hüseyin’i baş Pirleri olarak görmektedir.Hüseyin içn dar duruş ayak mühürleme duruşu ile temsil edilir. Ayak mühürleme sağ ayağın sol ayağın baş parmağı üzerine bastırma şeklinde uygulanır. Kaynak Zerdüştlük’tür. Zerdüştlük’te Avesta’yı (Zerdüştlüğün kutsal metinlerinin derlendiği kitabı) incelediğimizde orada vücudu olumsuz güçlerden özellikle şeytandan arındırma erkanı vardır. Bu uygulama alevilikte genelde öldükten sonra yapılır ama yaşarken de yapılabilir. Burada su ile şeytan düşmandır, daha doğrusu şeytan sudan hoşlanmaz. Başına su serpildiği zaman başından şeytan kaçar sağ omuza, sağ omuza su serpilir sol omuza derken en sonra sol ayağın baş parmağın ucuna kadar şeytan kovalanır. Şeytan görür ki başka kaçacak yer yok, bedeni terk etmek istemez ve geri döner. Onun geri dönüşünü engellemek için sağ ayağın baş parmağı sol ayağın baş parmağı ucu serbest bırakılacak biçimde bastırılır.Bu uygulama çeşitli kültürler içinden gelmiş Kızılbaşlara yansımıştır fakat daha sonra bunu silmiş daha doğrusu unutmuşlar ve yerine kutsal gerekçe tasarımlamışlardır. Bu kutsal tasarıma göre Ali yada Muhammed torunlarından yada  çocuklarından su istemiş onlarda koşmuşlardır. Hüseyin’in ayağı taşa takılmıştır. Sol ayağının baş parmağı kanamaktadır. Babası yada dedesi görmesin diye sağ ayağı ile sol ayağının kanamakta olan baş parmağının üzerine bastırır. Bu yaptığı uygulama üzerinden bir kutsal gerekçe üretilmiştir.

Kısaca bir sözü:
'İnsanların en cömerti istemeden veren, en asili de intikama gücü yeterken bağışlayandır.'

ALEVİLİKTE 4 KAPI VE 40 MAKAM
Dört kapı kırk makam Kızılbaş’lılığın, Alevi’liğin, Bektaşi’liliğin eğitim programıdır.Alevi/Kızılbaş inancına göre; her canlı doğuştan olgunlaşmamış ham bir kişiliğe sahiptir. İnsan ise kendi iradesinin dışında herhangi bir toplumda doğar ve o toplumun kültürel, ulusal, manevi, özelliklerini devralırlar. O toplumun gelenek ve göreneklerine göre şekillenirler. İnsan evladı gelişimi, yaşam biçimi, fiziksel açıdan olgunluğa erişebilmesi için çeşitli evrelerden geçer. Bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik gibi evreleri aştıktan sonra yeni bir dönem başlar: olgunlaşma. Tabii ki burada toplumsal olgular önemli bir rol oynar.

Alevi , Kızılbaş öğretisinde bir talibin eğitim gördüğü ve el aldığı, icazet aldığı kademelere “Kapı” denir. Orada geçilen aşamalara ise “Makam” denir. Alevi inancında 4 Kapı ve her kapının 10 Makamı vardır. Bu inanışta yerin altını, üstünü, evreni çevreleyen toprak, su, hava ve ateştir. Kızılbaş , Alevi inancına göre insanın olgunlaşabilmesi için yani İnsanı Kâmil olabilmesi için “4 Kapı” da uygulama olarak belli aşamalardan geçtikten sonra olgunlaşır. 4 Kapı ve 40 makam öğretisiyle eğitilen toplum gereken koşullarda olgunlaşır ve kâmil insanlar topluluğunu oluştururlar. Bir insan bu kapıyla, makamlardan geçerek benliğini yıkar, arı ve duru olur. Alevi ,Kızılbaş erkânında her kapı simgesel elementle tanımlanır ve her kapının simgesel bir anlamı vardır. Hava, su, toprak ve ateş bu kapıların simgeleridirler. İnanışlarına göre milliyet, ırk, cins, dil, din ayırımı yapılamaz. Çünkü onlara göre insan evladının yaşayabilmesi için hava, su, toprak ve ateş bu doğada yaşayan bütün canlı varlıklara Hakk’tır.

4 KAPI

1. Hukuk Kapısı:
Hukuk Kapısının evrensel simgesi Hava’dır. Alevi, Kızılbaş inancına göre Hukuk Kapısında talipler ve öğrenciler Alevi inancıyla Hukuk Kapısında yüzleşirler. Bu vesile ile de Hakk’a inanırlar.
Hukuk Kapısında taliplere öğretilen 10 Makam öğretisi:
Hakk’a inanmak
Pirlere inanmak,
İlim yolundan gitmek,
Çevreye uyum sağlamak,
Çevreye ve doğaya zarar vermemek,
Hak yememek,
Adil ve şefkatli davranmak,
Toplumsal değerlere sahip çıkmak
Toplumsal değerlerle bağdaşmayan işlerden uzak durmak,
Temiz olmak
Ailesine faydalı olmak öğretilir.

2. Yol Kapısı:
Yol Kapısının evrensel simgesi Ateş’tir. Alevi Kızılbaş inancında Yol Kapısı ikrar kapısıdır. Bir talip bir can bu kapıda mürşide ikrar vermiş talip olmuştur. İkrar töreni – erkânı bu kapıda yapılır. Bu kapıda Meydan’a (cem evine) girmiştir. Meydan’a her can kendi arzusuyla gelir. Ama yalnız değildir. Yanında “Yol” arkadaşı, yani “Musahibi” vardır.Meydan (Cem) ateşten gömlektir. “Yol“a meydana gelen talip ateşten gömlek giymiş, ateşten sınanmıştır artık. Alevi yaşamında her daim yeninin kültürü ateş olmuştur. Ateş kötülüğü, cahilliği, kini, kasaveti yakmıştır.
Yol Kapısında taliplere öğretilen 10 Makam öğretisi
Mürşidin öğütlerine uymak,
Arınmak,
Cem’e girmek,
Yol Arkadaşı (Musahib)lik
Hizmeti görev olarak kabul etmek,
Özüne sadık kalmak (özünü fakir görmek),
İyilik için çaba harcamak,
Haksızlık yapmamak
Ümitsizliğe kapılmamak,
Bilgiçlik tasarlamamak.

3. Marifet Kapısı:
Marifet Kapısının evrensel simgesi Su’dur. Su arıdır,durudur. İlham verir. Çünkü insan bilir ki yaşam su ile başlar. Alevilikte gönül verme, kabul etme evrensel olarak suyun uzantısıdır. Alevi Kızılbaş inancında Marifet Kapısı kendini bilme, kendini tanımadır. Semavi dinlerde kendini bilen Hakk’ı da bilir, kendini bilmeyen Hakk’ı bilmez. Kendini bilen bir talip evrenin sırlarını da bilir.
Marifet Kapısında taliplere öğretilen 10 makam öğretisi
Kendini bilme,
Su gibi duru olmak,
İlim irfan sahibi olmak,
Güzel ahlaklı olmak,
Sabırlı olmak,
Hoşgörülü olmak,
Bencil olmamak,
Kin ve garezden uzak durmak,
Özüne sadık olmak,
Cömert ve yiğit olmak.

4. Hakikat Kapısı: 
Hakikat Kapısının evrensel simgesi Toprak’tır. Hakk bu kapıda kendini bu aşamaya ulaşmış olanla birleştirmiştir. O yüzden Alevi , Kızılbaş inancında bir talibin ulaştığı en üstün aşama Hakikat Kapısıdır. Bu kapıda “Gerçeği gerçekle izlemek” vardır ve bu kapıya ulaşmış , Hakk yolunda buluşmuş olan talibin “Gerçeği gerçekle gördüğü” kişi kendisinden başkası değildir. Hakk kendi suretindedir.
Hakikat Kapısında taliplere öğretilen 10 makam öğretisi
Hakk’ın varlığına ulaşmak,
Hakk’ın sırını öğrenmek,
Gerçeği bilmek gerçeği gizlememek,
Birlik ve beraberliğe yönelmek,
İnsanı sevmek,
bir görmek İyilik yapmak,
Mütevazı olmak,
Kimseyi hor görmemek,
Kimsenin ayıbını görmemek,
Eğitici ve öğretici olmak

Alevi Kızılbaş inancına göre Toprak, aynı zamanda yeraltındaki iyiliklerin, güzelliklerin, kötülüklerin temsilcisi, bereketin bolluğun, tarlaların, ürünlerin, doğumun, ölümün, aşkın kontrolü onun simgesidir.Pirlerimiz “Hızır, cenneti toprağın altına değil, üzerine kurmuştur” demişler. Hakikat Kapısının sevgisi insan sevgisidir. Aleviler Hakikat Kapısının simgesi olan toprağı, bir bilge olarak görmüş onu yer ve gökle birleştirmiştir. Onlara göre “yer ana ,gök gerçeğin babasıdır” bu yüzden insan sevgisini gökyüzünün direği olarak kabul edilmiştir.

Önemli Not: Osmanlılar Alevi,Kızılbaşları asimile etmek ve İslam’ın içine çekmek için 1600 yıllarından sonra Alevi,Kızılbaşlıkta var olan 4 Kapı’dan Hukuk Kapı’sını Şeriat Kapısı olarak, Yol Kapısını ise Tarikat Kapısı olarak değiştirmeye çalışmışlar. Oysaki Alevi,Kızılbaşlar İslam’ın doğuşundan bu yana şeriatı reddetmişler. Şuan birçok yerde Şeriat ve Tarikat Kapısı olarak geçse de ben ilk ve öz haliyle yazmaya çalıştım.

Bu yazımın ardından Vahdeti Vücut ve Vahdeti Mevcud nedir? Alevilik ile Mevlevilik arasında bağ var mı? Alevilik Felsefesi ve Alevilikte Cem Nedir? ‘Alevilikte Benimsenen Şahıslar’ gibi yazılarımla sizlerle olacağım. Görüşmek üzere.

Yazan: N.Kara

IŞIK İNSANLARI

GF, Alevilik, Işık insanları,Luviler,Aluviler,Aleviler,Aleviliğin kökeni,Alevilik nedir?,Işık dini,Yunus Emre ve aşıklar,Aleviliğin anlamı,Alevden gelen,Alevilikteki Ali,din,Osmanlının ışık sürek avı
IŞIK İNSANLARI: Luviler - Aluviler - Aleviler
Bizlere Aleviliğin , Sünnilikten sonra en fazla mensuba sahip olan İslami bir itikadi mezhep olduğu , bu mezhebin mensuplarının Aleviler olarak adlandırıldığı. Alevilikte, Muhammed'in son peygamber olduğu, Ali'nin ise Velîliğinin esas alındığı anlatıldı bugüne dek .. Ama hiç kimse alternatif tarihi göz önünde bulundurarak bi tanımlama yoluna gitmeyi denemedi , deneyenlerde muhtelif sebeplerden dolayı göz ardı edildi ..

Bugün Aleviliğin geçmişine ışık tutacağını düşündüğüm bir yazıyla sizlerleyim. Kimdir bu Aleviler , nedir bu Alevilik ? Gerçekten bize anlatıldığı gibi mi , yoksa bilmediğimiz hakikatler mi var.

Önce konunun kilit noktası olan ve neredeyse tüm tarihi belgelerini kaybetmiş , kendi benliğini dahi unutmuş , nefeslerinden , sözlerinden , deyişlerinden başka bir şeyleri kalmamış Anadolu'nun kadim bir halkından , kadim bir inançtan yani Işıklardan , Işık Taifesinden bahsedelim.

Işıkların inanışına göre , bu inanışa ait sırlar gerekli algılama düzeyine sahip, belirli eğitimden geçen kişilere anlatılır. Bu sebeple Işık inancı , kendini sembollerle, ışık inancının özüne ulaşmış bir azınlıktan başkasının anlayamayacağı terimlerle ifade eder. Başka dinlerin egemen olduğu dönemlerde inançlarını diledikleri gibi yaşayamamaları, Işıkları gizliliğe , saklanmaya zorlamıştır. Zamanla aralarında ki aktarım zinciri kopar. Savaşlar , sürgünler ve başka sebepler yüzünden sır aktarılamaz olur ve zamanla ışık inanışı insanları, Şeriat mertebesindeki söylemleri kendi inançları sayarlar..

Işık dini silahsız ve barışçıl bir dindir. Silahsız , barış yanlısı bir inanışın başka bir dinin egemen olduğu bölgelerde gizlenmekten başka yapabileceği bir şey yoktur. Işık inancı ne bir mezhep nede sentezdir. Işık inancı bütün inanışları etkilemiş, semavi dinlere başlangıç olmuş asıl kaynaktır.

Işık taifesine göre bu inanış bir sevdadır, ancak hissedilir. Serçeşmedir. İnsanlığın taassup dönemlerinde açıkça ifade edilemeyecek kadar bilimsel yorumlara sahiptir, bir gerçeklere tapınma şeklidir. Işıkların elindeki en önemli kaynak (tüm yazılı belgeleri yok edildiği ya da tahrif edildiği ya da başkaları tarafından yazıldığı için) sözlü gelenektir. Bu gelenek esas alınırsa ışık inancının insanlık tarihiyle yaşıt olduğu görülür.

Bunu birde Işıkların dilinden dinleyelim. Aşık İsmail “Akan dört ırmağın gözün sorarsan-Serçeşmeden gelir suyun durusu” diyor.

Yunus Emre “Dört kitabın manasın okudum hâsıl ettim-Işığa gelince gördüm bir uzun hece imiş”. “Oruç namaz gusülü hac hicaptır aşıklara-aşk ondan münehhez halis heves içinde-ey aşıklar ey aşıklar ışık mezhebi dindir bana” diyor.

Harabi ise “Harabi’ye ihsan olmuş Hüdadan, Okuyoruz işte kitabımız var” sözleriyle ışık dininin temel özelliklerini ve kadimliğini vurguluyor.

Işık inancını tanıtırken önce Alevi kelimesinden başlayalım. -i eki Türkçe’de aidiyet kazandırır bildiğimiz üzere..

Yani Alevi alevden gelen , aleve ait olan demektir . Alev ışıktır. Ali'yi seven , Ali'yi takip eden değil.

Bu sözcüğün kaynağı aslında Hititlere kadar uzanır. Bu halk Anadolu’ya geldiklerinde Luvi diye adlandırdıkları bir halkla tanıştı. Komşu bir ülke bu halkı adlandırdığında kelime “A-luvi” oluyordu. Sefa Taşkın Mysia ve Işık insanları adlı kitabında “M.Ö. 2000 yıllarında Hititlerin bıraktığı yazılı ve resmi belgelerin bize tanıttığı Luviler adı verilen halkın, yalnız Anadolu’nun değil, insanlığın derin geçmişi ile ilgili önemli gizler taşıdığı günümüzde yeni yeni ayırt ediliyor” der.


Yine Sefa Taşkın Afganistan’dan İspanya’ya Karadeniz’in kuzeyine kadar birçok yer, ırmak adının Luvice olduğunu söylüyor. Arkeolog Firuzan Kınal, Mersin, Hacılar, Alişar kazılarından yola çıkarak M.Ö. 6000 yıllarında ortaya çıkan bakır çağı kültürünü yaratanların Luviler olduğunu tespit ediyor. Bilge Umar kültür mirası en zengin halkın Luviler olduğunu söylüyor. Luviler Hint-Avrupa ailesinden bir dil konuşan en eski halktır diye de ekliyor. Albrect Götze Küçük Asya kitabında Luvilerin Anadolu kökenli bir ulus olduğunu, bunların Yunanistan’a ,Balkanlara Sicilya ve İtalya’ya yayıldığını söylüyor. Meyer Anadolu halkının (Luviler) Helenleşmeden önce var olduğunu söylüyor. H.Craig Melcherc sadece Luviler hakkında kitap yazmıştır. Birgit Brandeu, Hititler adlı kitabında Asyanın (Assuva) adının bile Luvice olduğunu , Alexandr-Paris gibi adların Luvice olduğunu, kültürel buluşların Luviler sayesinde Yunan’a, Roma’ya sonunda da batı kültürüne ulaştığını yazmıştır. Görüldüğü üzere Luvi halkının kadim bir Anadolu halkı olduğu yönünde görüş birliği vardır. Günümüzde de süren kazıların ışığında ne yazık ki henüz M.Ö 6000 lere uzanan bulgulara rastlanmaktadır. Her ne kadar Göbeklitepe deki kazılar Anadolu’nun 11 bin yıllık tarihini günışığına çıkarmaya başlasa da henüz tamamlanmadığından net konuşamıyoruz. Ama büyük ihtimalle orası da bize Luvi halkı hakkında bilgi verecektir.

Sonuç olarak; Tüm arkeologların fikir birliği ettiği bir Luvi kültüründen söz edilmekte ise de bulgular ne yazık ki bu gün için yetersizdir. Bu halkla ilgili bilgiler yada devlet ismi henüz telaffuz edilememiştir. Ama koskoca bir luvi gerçeği de gün gibi ortada durmaktadır. İşte onun için söz arkeolojisi önem kazanmaktadır.

Luvi sözcüğü birçok dilde ışık ve ışık kaynağı sözcüklerinin kökünü oluşturur. Hititçede Lukka, Latincede Lux, İngilizcede Light, İtalyancada Lure, İspanyolcada Luz, Almancada licht gibi. Bu kelimenin anlamı ışık insanı demektir. Bu halk ise kendine MA halkı demektedir. Bu gün bile Erzincan ve Tunceli dolaylarında nerelisiniz diye yaşlılara sorduğunuzda Mameki’liyiz derler. Hangi dili konuşuyorsunuz derseniz, Zone Ma derler. Hangi millettensiniz diye sorsanız, millete Ma derler. Işıklar MA’nın oğullarıdır. Bu Ma yada Mu kelimesi özünde derin bir ezoterizm barındırır. Hem Sümerlerde, hem de batık kıta Mu ile ilgili konularda ve söylencelerde aynı kelime sık sık geçer. Ayrıca Amerika kıtası kadim halklarında da bu kelime ile sık sık karşılaşırız. Işık insanları bir millet değildir, inançtır ve her ırktan insan bu inancı benimseyebilir. Yeter ki gereğini yerine getirebilsin. Yunus Emre bu durumu “Gayrıdır her bir milletten şu bizim milletimiz-hiçbir dinde bulunmaz din-ü diyanetimiz” diyerek anlatır.

Alevi kelimesinin Ali kaynaklı olmadığının bir diğer belgesi de 16.yy son çeyreğine kadar Osmanlının Alevilere Işık Taifesi demesidir. Baki Özün Alevilikle ilgili Osmanlı Belgeleri kitabından bazı örneklerle bunu açıklayalım:

“1558 Eskişehir Kadısına; Seyitgazi Işıklarının yola getirilmesine dair: …Seyitgazi ışıklarının bazılarının fesat ehli olup, böylelerini yakalayıp güvenilir adamlara teslim edip…”,

“1558 Edirne Kadısına; bayramlarda Işık Taifesinin kos ve nakkaze çalarak şehirlerde gezmemelerine dair: aşure günlerinde Işık Taifesi dahi sancaklar kaldırıp davul ve nakkaze ve def ve dümbelek ile açıkça şehirde gezip Müslümanların hakimlerine bu tür şeriata aykırı hareketlerin yasaklanması…”, “1567 Ahyolu Kadısına; Ahyolundaki Işık Taifesini takip edilmesine dair: Işık Taifesi toplanıp Bahçeli adındaki başkanları Tur adlı ışık için (haşa) peygamberdir diye inandığından başka…ehl-i sünnet ve cemaatden ibadet üzre Müslümanlara boş yere aç gezersiniz ve başınızı yere korsunuz deyip Feranz kitaplarına saman ve kepekten ibarettir dediklerinden…”.

“1576 Filibe Kadısına; Filibe’deki Hurufi mezhebinden olanların cezalandırılmalarına dair: Maad adlı köyden Mustafa Işık Huruf mezhebinden olup Müslümanlığı dinsizliğe sürüklemekten geri durmayıp…”.

Görüldüğü üzere Osmanlı açıkça bu insanlara ışıklar diye hitap etmekte ve inançlarını beğenmemektedir. Çünkü onlar Müslüman değildir ve İslam’ın tanımladığı kabul gören dinlerden birine de mensup değildirler. İşin aslına bakarsanız Işıklar da İslam’ı beğenmemektedir.

Yine Peçevi Tarihinde de; (1528) Işık Taifesi için “Ehl-i İslamda Işık Taifesi mezmun (ayıp) bir taife olduğu gibi kafirlerden daha kötü bir taifedir.”. “Işık ve abdal diye anılan ne kadar imanı ve fiili bozuk kimseler var idiyse yanına toplanıp 20-30 bin kadar eşkıyadan oluşan bir çete meydana geldi” diyor. Bura da Kalenderi isyanı anlatılırken yine aynı tabir tekrarlanıyor. Ancak artık elimizde bir kaç yeni bilgi var. Birincisi Bektaşilere de ışık denmekte, ikincisi ışıklara başka bir isim de takılmakta. Abdal. Konumuzun dışında ama Osmanlı tarihi boyunca ışıklara başka isimler takılmaya devam ediliyor. Torlak, kızılbaş, Bedrettini, Melami, Hurufi gibi. Oysa bunlar sonradan çıkmış ezoterik temelli dini akımlardır. Kelimenin özü açıkça anlaşıldığı üzere ışık tır. Prof. Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğünde; ”Osmanlılar zamanında bazen Bektaşilere, Alevilere, Hurufilere ve Rafizi eğilimli derviş zümrelerine Işık ve Işık Taifesi adı verilmiştir. Bunlar adına tesis edilecek vakıfların şer’an geçerli olamayacağı kaydedilmiş, fermanlarda bu zümreye dikkat çekilmiştir” diyor. Görüldüğü üzere burada da gerçek ters yüz ediliyor. Tam aksine ışıklara Bektaşi vs. deniyor demeliyken, Prof. Uludağ her zamanki güdümlü tarihçilik davranışıyla gerçeğin tam tersini söylüyor.

Peki, ne oldu da birden ışık kelimesi kalktı da Alevi kelimesi geldi? 16.yy’da Osmanlı Safevi çatışmasında ışıkların Safevileri tuttuğu izlenimi yaratıldı. Oysa gerçekte Osmanlı ve Safevilerin propaganda savaşının mağduru olmuşlardı. İmam Cafer’e atfedilen sözde “buyruk” isimli kitap hem Osmanlılar hem de Safeviler tarafından kendileri açısından çarpıtılarak yazılmış ve bir taraftan sünni bir taraftan da şii propagandası yapılmıştır. Safevi Osmanlı sınırı Anadolu’yu neredeyse tam ortadan bölüyordu. Bu sınır bölgesi de ışıkların hala yoğun olarak bulunduğu bölgeydi. Ayrıca yüzyıllardır Anadolu halkının Safevi devleti sınırları içindeki Erdebil dergahı ile gönül bağı vardı. Bırakın Anadolu halkını Osmanlı Sultanları bile bu dergaha Çıralık denilen bağış yapıyorlardı. Sonuç olarak sınırları halk değil hakim güçler çiziyordu. Bu da birbirine çok yakın insanların irtibatını sanki casusluk hareketiymiş gibi gösteriyordu. Kaldı ki Tekeli isyanı Safevi sınırının tam zıttın da bir nokta da, Pisidia da başladı. Safeviler nasıl ve neden kendi sınırında değil de Antalya’nın doğusunda bir isyan başlatsın ki? Diyelim ki burada bir isyan başlattılar. Neden hiç desteklemesinler ki? Tam o dönemlerdeki Tekeli isyanı sırasında; savaşa ara verildiği bir dönemde, ışıkların yardım için Şah İsmail’e gönderdiği elçileri kazanda kaynatarak öldürmesine rağmen ışıklar Şah İsmail taraftarı sayıldılar (Hoca Sadettin=Tacü’t Tevarih) Safevilerin kullandığı Kızılbaş ismi ışıklar içinde söylenmeye başlandı. Oysa o yüzyıl içinde çıkan çok sayıda isyan tamamen ekonomik ve sosyal nedenlerden kaynaklanıyor ve hiç birinde Şah İsmail desteği olmuyordu. Kaldı ki Şah İsmail’in kısa hükümdarlık süresi ( 1524 de öldü) dışında yüzyıllar boyunca Anadolu halkına kızılbaş ya da şah İsmail taraftarı demek güdümlü tarihçilikten başka türlü açıklanamaz.


Osmanlı kazanınca ülkesinde bir ışık sürek avı başlattı. İşte ışıklar bir kelime oyunuyla ve ses benzerliğiyle alevi kelimesinin ardına bu dönemde sığındılar. Aslında ilk önce kendilerine vurulan Kızılbaş damgasının aşağılayıcı kullanımıyla uğraştılar. Alevi kelimesi daha çok Cumhuriyet döneminde ön plana çıktı.

Arapçadaki aşk ışık âşık sözcükleri neredeyse aynı harflerle yazıldığından ışık kelimesini de âşık şekline çevirdiler. Bu durumu en güzel Gubari “aşıklarız, ışıklarız, el hâk gedalarız (doğrusu fakirleriz), Şeydalarız (delileriz), felekzedeler müptelalarız (feleğin zulmüne uğramış tutkunlarız)” diyerek anlatıyor. Yani ışıklar artık, aşık, Alevi ve yine de Kızılbaş olarak anılıyordu.

Işıklar, İslam’ın Anadolu da hakim olduğu dönemlerde Türklerin göç yollarından biri olan Horasan (güneşin doğduğu yer) kelimesini kullanarak kendilerine Horasan Pirleri dediler. Böylece Türk olduklarını ima ettiler. Bu isimden daha güzel kendilerini tanımlayan kelime olamazdı. Çünkü onlar ışığın oğullarıydı. Dünyanın en eski inancına sahiptiler. Onlar tüm dinlerin serçeşmesiydi. Göç eden kavimler adlarını göç ederken geçtikleri yerlerden değil, geldikleri yerlerden alırlar. Ancak Anadolu’da hangi ışık insanı pire yada aşığa baksak Horasan’dan geldiğini söyler. Bu da yetmez; Hoy isimli Azerbaycan bölgesindeki bir şehirden geldiklerini söylerler. Yani Anadolu’daki ışık insanlarının neredeyse tümü Horasandan, ayrıca Horasan da bulunmayan bugün İran’ın kuzeyinde bulunan Hoy şehrinden gelen Türklerdir. Oysa Horasan hiç bir milletin anavatanı değildir. Çoğu yeri de çölden oluşur.

Yine Bizans döneminde kullandıkları Saint (aziz) kelimesinden yola çıkarak seyit kelimesini gündeme getirip kendilerini İslam’la bağdaştırdılar. Böylece sözde peygamber soylu insanların yönettiği bir İslami mezhep görünümüne büründüler. Bu durumun onları Osmanlı zulmünden kurtaracağını umdular. Ama olmadı . Bu kez de yönetici sınıfın zalim inancı olan Sünnilik yakalarına yapıştı. Görüldüğü üzere bu takiyyeler Hıristiyanlığın yaptığı zulmün tecrübesi ile Müslümanların da aynı zulmü yapmaması için tecrübe ile sabit uygulamalardı. Hayatta kalmak, yok edilmemek için uğraşıyorlardı.

Kimse Türklerin tarih boyunca İslam dahil hangi din için başka nerede kolonizasyon yaptığını merak etmedi. Kimse Türkler’in hakim din ne ise o dine girip uyum sağladığı gerçeğini aklına getirmedi. Oysa Türkler Asya ve Avrupa kıtasında ki bütün dinlere girmiş tek millettir. Dünyanın hiç bir yerinde, hiç bir dinin bayraktarlığını yapmadığını görmedi. Sanki Anadolu boşmuş gibi her ne hikmetse birden Türkleştiğini hiç düşünmeden kabul etti. Türklerin tarihi boyunca göç edip te başka nereyi Türkleştirdiğini merak etmedi. Tüm bilimsel çalışmalar da; Anadolu halkının gen haritası ile Orta Asya Türklerinin gen haritasının farklı olduğunu görmedi. Görüldüğü üzere gerçekte ışıklar sürekli karşılaştıkları katliamlardan korunmak için bu masum yalanı söylediler. Aynı şeyi Bizans döneminde de yapmışlardı. İlhan Erten (derleme), ”biz aşığız ne söylesek sözümüzde yalan olmaz-sır içinde sır saklarız kimseye ayan olmaz” diyerek bu durumu çok güzel tanımlıyor.

Işıklar binlerce yıldır Anadolu da yaşayan bu toprakların gerçek sahipleriydiler. Onlar ne Türk tü ne de Müslüman dı. Onlar ışığın kaynağı anlamında Tanrı kavramını Horasan kelimesiyle sır ettiler. Hoy kelimesi de gerçekte Hu kelimesinin yanlış çevirisinden başka bir şey değildi. Ayrıca Hoy kelimesi ezoterizim de Gürüh-u Naci (aydınlanmış, ermiş insanlar) anlamındaydı. Onlar millet tanımayan evrensel insanlardı. Öz be öz Anadolulu, hiç kimsenin soyundan gelmeyen, evrensel evrimin yolcularıydı.

En büyük problem Işıkların tarihini İslam coğrafyasında yaşanan talihsiz macera (Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Kerbela) ile başlatmaktır ve 15.-16. yüzyıllarda kullanılmaya başlanan Kızılbaş, Alevi kelimeleri ile Işıkları Hz. Ali mezhepli bir İslami bakış açısı olarak kabul etmektir. Bir Müslüman olarak oruç tutan, namaz kılan, dini uğruna bir çok insan öldüren, hayatı boyunca semah yapmak bir yana semahın ne olduğunu bile bilmeyen, tek evlilik yapmayan, yaratan ve yaratılan ayırdını yapan, cennete ve cehenneme inanan, hiç dedelik yapmayan, musahipliğin ne olduğunu bilmeyen Hz. Ali’nin ışıkların önderi olması, isminin Tanrı’yı tasvir ederken kullanılması, Muhammed’in önüne geçmesi mümkün müdür? Görülüyor ki bu da ışıkların kendi inançlarını sır ederken kullandığı müslüman ögelerden biridir. İnsan da sembolleştirilmiş yaratıcı bu sefer de hakim inanç Müslümanlık olduğundan, kuvveti ve heybetinden esinlenilerek Ali adıyla anılmıştır. Ama bu Ali o Ali değildir. Bu Ali tanrının ta kendisidir. İrene Melikoff da bu durumu farkediyor ve Hacı Bektaş adlı kitabında Aleviliğin şiilikle ve sünnilikle ilgisi olmadığını, Aleviliğin Şiilikte eritilmek istendiğini, Aleviliğin İslam kökenli olmadığını, Aleviliğin üzerinden Ali ipoteğinin kaldırılması gerektiğini söylemiştir.

Işıkların kendini İslam’ın bir parçası gösterme gayretleri güvenlik sorunundan İslam’ın Işıkları kendine bağlama çabaları ise asimilasyon politikalarından kaynaklanır. Işık dini ve İslam’ı karşılaştırırsak kavramların taban tabana zıt olduğunu görürüz. Işık dininde yaratan ve yaratılan yoktur. Yaratılmışların bütünü yaratanın kendisidir. Işık inancı yaratan ve yaratılan ikiliğini reddeder. En büyük en küçüktedir. İkilik küfürdür bize, bire inanırız derler. Ruh ışıktır ve ölümsüzdür. Yunus Emre den örnek verelim. “hem batınım hem zahirim-hem evvelim hem ahirim-hem ben oyum hem o benim-hem o kerimü han benim.” .“ ko ölmek endişesin-ışık ölmez bakidir-ölmek senin nen ola-çünkü canın ilahidir.”.

Şimdi oturup düşünelim Yunus’un bu sözleri sizce zerre kadar İslami inançla bağdaşıyor mu? Işık dininde cennet-cehennem yoktur. Devriye vardır. İnsan ölünce çeşitli biçimlerde tekrar hayata gelir gider. Bu İnsan-i Kamil olana kadar sürer. Sonra insan ana kaynağa döner. Işıklarda yaratılış güneş ışığının yeryüzüne ulaşması ile başlar. İnsan, Kırklar Meclisinde alınan kararla kırklardan birinin özünü seçilmiş varlığa (güruh-u naci) katmasıyla yaratılmıştır. Şimdi yine soruyorum, böyle bir inanç İslam da var mı?

İslam Şii inancına göre Hz. Hüseyin 3. İmamdır. Kerbela da onun da şehit edildiği acı olayın anısına 12 imam orucu tutulur. Şimdi düşünelim. Neden onun ölümünden sonra, 9 imamın yası, daha onlar doğmadan tutulmaya başlansın? Daha doğmamış kişilerin imam olacakları 200 yıl önceden nasıl biliniyordu? Bu imamların hepsi de katledilmediğine göre bu 12 imam yas orucu neyin nesidir?

Bu olayların olduğu zamanlarda Anadolu ışıkları Bizans zulmü altında yaşam savaşı veriyordu. Devlet dini hıristiyanlık onları inim inim inletiyordu. Bu konuyu duysalar bile üzülecek yada ilgilenecek halleri yoktu. Zaten Müslüman da değillerdi. İçinde kendine özgü sırlar taşıyan 12 sayısını yaşatabilmek için, müslümanlar için önemli bu konuyu kullandılar. Böylece kendi inanç ritüeline uygun bir mazlum Müslüman önderi seçmiş görünerek kendilerini güvence altına aldıklarını düşündüler. Elbette Kerbela olayı dahil Arap coğrafyasında yaşanan olaylar onların kendi aralarında yaşadığı güç savaşından başka bir şey değildi. Sonunda kazanan Emevi ailesi olmuş ve yönetim onların eline geçmiştir.

Işıklara göre, Şeriat kapısından sonra, Ali 7. yy’da yaşadığı iddia edilen kişi değil, Yaradan’ın görünen ışığıdır. Ali yaratandır, yaratılandır. Rahmandır, rahimdir. Her yerde var olan o güzelin en üst düzeyde tecellisi insandır. Ali Tanrının insandaki görüntüsünün ismidir. Ali’ye yüklenen yaratıcı kavramı bir varolma savaşındandır, zorunluluktandır. Işık nefeslerine 16. yy’da girmiş, Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi gerçekte ışık sevgisidir.

Işık terminolojisinde Tevella sırrı diye bir deyim vardır. Tevella Arapçada görünürde dost saymak, yakın saymak demektir. Bu sır Ali ve Ehl-i Beyti görünürde dost saymak demektir. Ali Murtaza Topal Dede “Hakikat cemine vasıl olanlar-Tevella sırrına beli dediler-Hakkı eynel yakın bunda görenler-Ehl-i beyt-e nuru celi (parlak) dediler-İkrar verdim ilme dönmem ebedi-Kalbimde uyandı nur-u Ahmedi-Öz canımda buldum ay’ı semayı-Gördüğüm didara (yüz) Ali dediler” diyerek Tevella sırrına ne güzel örnek veriyor.


Şimdi Ali ile ilgili ozanların sözlerine kulak verelim:

Genç Abdal “Yoğ iken yerle gökler ezelden-Kudret kandilinde pünhan Alidir-Kun deyince bezm-i elestten evvel-Alemi var eden sultan Alidir”. “Müminler sırrını ilden sakınır-Kendin bilmezlere sözün dokunur - Genci Abdal dört kitapta okunur - Evveli ahiri destan Alidir”.

Devrani “Hakkın kandilinde gizli nihanda (görünmeyen)-La mekan elinde sır idi Ali-Künt-ü kenzin (varoluşun saklı hazinesi) esrarı (sırrı) ondadır - dünya kurulmadan var idi Ali - Feriştahlar (melekler) kendi nurundan oldu - Sen kimsin diye Cibril’e sordu - Cibril bilemedi kanadı yandı - Ol zaman kandilde nur idi Ali”. Sefil Ali “Şah-ı merdan cuşa geldi sırrı aşikâr eyledi - Yağmuru yağdıran benim diye Ömer’e söyledi - Ol dem şimşek yalabıdı yedi sema gürledi - Hem sakidir hem bakidir nur-u rahmanım Ali” Abdal Musa “Ali oldum adım bahane - Güvercin donunda geldim bu hane - Abdal Musa oldum geldim cihane - Arif anlar biz nice sırdanız” derken Ali adının anlamını ne güzel vurguluyor.

Mehmet Ali Hilmi Dede “Tuttum aynayı yüzüme - Ali göründü gözüme - Nazar eyledim özüme - Ali göründü gözüme - Ali candır Ali canan - Ali dindir Ali iman - Ali rahim Ali rahman - Ali göründü gözüme” diyerek belki de Ali kelimesinin anlamını en güzel o ifade ediyor.
Aleviler Aliye Allah diyor diyerek, bunu küfür ve dinden çıkma sayarak, sırf bu nedenle Hacı Bektaş’a da soğuk bakan, sünni inanca mensup çoğunluğa ve üst düzey yöneticilere de kendilerinden saydıkları Mevlana ne güzel cevap veriyor . Mevlana (Divan-ı Kebirden seçme şiirler156-157) “Cihanın temeli suret buluncaya kadar var olan Ali idi. Yer resmedilinceye zaman husule gelinceye kadar var olan Ali idi. Veli, vasi olan şah Ali cömertliğin, keremin, bağışın sultanın Ali idi… afaka her bakışımda gördümki yakin yüzünden her varlıkta var olan Ali idi. Bu küfür olmaz. Küfür olan söz bu değildir. Cihan var oldukça Ali var olur. Cihan var olurken de Ali vardı.”. Sünniliğin en temel sorunu derin cahiliyet ve devamında ruhban sınıfına tam teslimiyet olduğundan elbette Mevlana’nın bu sözleri es geçilecektir. Ayrıca Mevlana detaylı incelense onları şaşırtacak daha nelerle karşılaşacaklar. Ama konumuz bu olmadığından uzatmaya gerek yok.

Şimdi Işık İnancının bazı kavramlarından söz edelim ; Ayin-i Cem= Işık inanışının temel taşı, Ayin-i Cemdir. Burada Büyük Patlamadan sonra evrenin ve yaratılışın bütün evreleri söz, müzik, dans ve ritüellerle anlatılır. Cem yanmakta olan bir ocaktan alınan ateşle yakılan ışıkla başlar. Bu ışığa çerağ denir (çerağ: uyarmak). Bu yaratılışın, ışığın (güneşin) ortaya çıkışının sembolik anlatımıdır. Konumuzun dışında olduğu için bu konuyu burada bırakıyoruz.

Ocak= Işık örgütlenmesi ocak iledir. Ocak ile alev arasındaki anlam akrabalığı önemlidir. Ocaktan (ışıktan, alevden) insanlar tanımlanır. Ocağı yöneten dedelere ocakzade (ışıktan doğan) denir. Ocak sisteminde mürşit-pir-rehber sistemi vardır. Ocaklar birbirinden üstün tutulmaz. Pir tarafından sır yeni kuşaklara gizlilik içinde, gönül kırma pahasına aktarılır.“eri erden seçen kördür”. “yol cümleden uludur”, ”gönül kalsın yol kalmasın” gibi sözler bu durumu anlatır. Güruh-u Naci= seçilmiş topluluk demektir. Işık inancında yola girmek, ikrar vermek, musahip edinmek gerekir. Yola girene Talip denir. Yola ters davranana Düşkün denir.

4 kapı 40 makam= Şeriat kapısı, Tarikat kapısı, Mağfiret kapısı, Hakikat kapısı diye dört kapı vardır. Her kapının 10 makamı vardır. Hakikat kapısının 10. makamında kişi hakikate eriştirilir. Şeriat kapısının müritlerine Beloğlu denir (semavi din kurallarına uyma zorunluluğu vardır). Tarikat kapısı müritlerine Yoloğlu denir (ya da muhip: seven dost). Mağfiret kapısı müritlerine derviş denir. Hakikat kapısı müritlerine Baba denir.

Sır grupları= Işık inanışında 3 tür sır grubu vardır. İlm-el yakin: ilim ve akıl yoluyla elde edilen küçük sırlar. Ayn-el yakin: gerçeğin tam olarak hissedilemeyeceği büyük sırlar. Hakk-el yakin: inanışın gerçek anlamını barındıran ilahi sırlar. Ayn-el yakin seviyesine ulaşanlara yukarıda bahsettiğimiz Tevella sırrı öğretilir. Bu safhada Teberra (Ali ve Ehl-i Beyt-i sevmeyenden uzak durma) sırrı da öğretilir. Asıl anlamı ışık ehli olmayandan uzak durmadır. 40. makamda Sekahüm sırrı öğretilir. Bu sırra göre, insan, evrimleşmesini bir başka gezegende tamamladıktan sonra kendini öz ve suret olarak yeryüzündeki insansı varlığa genetik yolla transfer etmiştir.

Devriye= “İnsan önce nurdan, sonra 4 kuvvet içinden, sonra hareketsizler, sonra bitkiler, hayvanlar âleminden geçer, sonra babanın beline ananın rahmine gelir.” (Jaques Girardon, yerkürenin en güzel tarihi). Fiziki dünyayı yöneten dört temel kuvvet vardır”.(Astrofizikçi Prof. Andre Brahiç). “…bir galaksinin doğumundan bir bebeğin doğumuna kadar bilinen tüm olaylardan dört temel kuvvet sorumludur” .Joseph Silk (evrenin kısa tarihi).

Bugün bilim adamları evrende ve dünyada ki 4 kuvveti keşfetmenin ötesinde, kuramlarını ona göre şekillendiriyorlar. Oysa ışıklar 4 kuvvet, evrenin varoluşu ile ilgili bizim ancak yavaş yavaş öğrendiğimiz sırları biliyorlardı. İşte 4 kuvvetin eşliğinde Devriye de bu bilinen gerçeklerdendir. Devriye iki yaydan oluşan bir dairedir. İnen yay (kavs-ı nuzul) gerçek varlıktan yeryüzüne gelinceye kadarki evreleri, çıkan yay (kavs-ı uruç) cansız nesneden Yaradan’a dönüşene kadarki evreleri içerir. Işık inancında ruh ölmez. Gufrani “Katre idim ummanlara karıştım-Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir-Devre edip alemleri dolaştım-Bir sanata kaç sarıldım kim bilir-Bulut olup ağdığımı bilirim-Boran ile yağdığımı bilirim-Altı anadan doğduğumu bilirim-Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir” derken devriyeyi ne güzel anlatıyor. Kısacası Işıklara göre gök ata yer oldu ve dört kuvvet ana oldu.

Şimdi; evrenin ortaya çıkışını ışıkların nefeslerinde izleyelim.

Kul Himmet “124 bin peygamber evveli-kurulmadan şu dünyanın temeli-ay gün yayılmazdan evveli-mağripten maşrıka doğan nur nedir.”

Big Bang bundan güzel nasıl anlatılır? Yine büyük patlamadan sonra kendinden başka her şeyi yutan ışığı tanımlayan Balım Sultan “o nesne ne idi cihanı yuttu-cihanı yutandan haber ver şimdi” diyor. Yine Yunus Emre büyük patlamayı “Hak bir cevher yarattı kendinin kudretinden-nazar kıldı gevhere eridi heybetinden-gevherden buğu çıkardı, buğudan gök yarattı-gökyüzünden ziyneti çok yıldızlar eyledi-göğe haydi dön dedi- Ay gün yürüsün dedi-suyu havada kodu üstünde yer eyledi.” “Yedi gök yaratıldı ışık ile bünyad (yapıldı) oldu-Toprağa nazar kıldı aksırıp (fışkırıp) duru geldim.” diyerek anlatıyor. Big Bang ve sonrasında bu gün yeni yeni keşfedebildiğimiz evrenin varoluş aşamaları, gök cisimlerinin dönüyor oluşu, suyun buharlaşıp atmosferi oluşturmaya katkısı vb gibi detaylar bir beyitte daha nasıl anlatılabilir ki ? Patlamadan sonra büyük enerji bir yıldız da toplandı, bu yıldızın dağılması ile güneşe geldi. Yanarak ışığa dönüştü, yeryüzüne ulaşarak yaşamı başlattı. Başlangıçta, dünyada yaşamın oluşması için uygun ortam olmadığını, yüzbinlerce yıl geçmesi gerektiğini Kul Himmet “nice yüz bin yıllar kandilde durdum-atanın belinden anadan geldim” diye anlatıyor. Işık inanışında insanın başlangıcı güneşte enerji (kandilde nur) olduğu dönemden başlar.

Pervane “kudret kandilinde bir ışık iken-ta ol zaman aşık oldum o nura ben”. “çatılmadan yerin göğün binası-muallakta iki nura düş oldum. “ziyasından halk eyledi toprağı-vücut buldu bu eşyanın menbaı”.

“nice yüz bin defa keramet buldum-kandilin içinde durduğum zaman”.

Genç Abdal “kandilde nur iken sevmişim seni-güzel pirim, sultan pirim, şah pirim”. Nesimi “eğer sual eder isen sırrımdan-cümlemizi var eyledi varından-hak yarattı Muhammedi nurundan-kandilde balkıyan nurdan gelirim.”.

Dermani “ta ezelden kandildeki nurdayım-binde bir can eremedi bu sırra.” Seyit Feyzullah “kandilde balkıyan dostun nurudur-akıl ermez ona dostun sırrıdır.” Pir Sultan Abdal “hak bizi yoktan var etti-şükür yoktan vara geldim-yedi kat arşta asılı-kandildeki nura geldim.” . Devrani “kandilin içinde nur olan biziz-la mekan elinde sır olan biziz”.

Harabi “kafunun hitabı izhar olmadan (bu evrenin ol buyruğu verilmeden)-biz bu kâinatın iptidasıyız (önceki başlangıcıyız).” “bu ana değin ta kavlu beladan-haberimiz vardır her maceradan.”

Görüldüğü üzere aşıklar ışık olarak geçirdikleri evreleri nasılda güzel anlatıyorlar.

Yunus Emre, Şah Hatayi bunu, ”bir kandilden bir kandile atıldım-turap olup yeryüzüne saçıldım-bir zaman hak idim hak ile kaldım-gönlüme od düştü yandım da geldim” diye belirtiyor.

Işık inanışında insan varlığının 2 evresi vardır.1. evrede insan bedenleşmemiş bir enerjidir, ışıktır (nur-u kadim). 2. evrede insan devriye yoluyla evrimleşerek vücut bulmuş ve cisim olarak ortaya çıkmıştır.

Ahmet Edip Harabi “kandil geceleri kandil oluruz-kandilin içinde fitil oluruz-hakkı göstermeye delil oluruz-bakar kör olanlar görmez bu hali.”.

Aşık Senem “aranmayan hak bulunmaz-bakmaynan göze görünmez-çıkıp meydanda salınmaz-aslın nurdadır sevdiğim.”

Kul Himmet “hakkın gevherinden arşın nurundan-ondan hâsıl oldu güruh-u naci.” diyerek bu durumu vurguluyor.

Işıklar binlerce yıldır bu bilimsel gerçeği bildiklerinden gerçeğin demine hü derler. Hatayi “hü diyelim gerçeklerin demine-gerçeklerin demi nurdan sayılır” diyor. Yuhann İncili adeta ışık insanlarının inanışlarını anlatmak istercesine “Başlangıçta söz vardı. Söz tanrıyla birlikteydi ve söz tanrıydı. Başlangıçta o tanrıyla birlikteydi. Her şey onun aracılığı ile var oldu. Var olan hiçbir şey onsuz var olmadı. Yaşam ondaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar, karanlık onu alt edemedi.” der. İsterseniz birde söz kelimesinin yerine ışık kelimesini koyarak tekrar okuyun.

Işık inancına göre insansı varlıktan insana geçişte evrim sürecine dünya dışı varlıklar tarafından genetik müdahalede bulunulmuştur.

Işık inanışına göre ilk insan bir başka âlemde evrim yolu ile ortaya çıkmıştır. Evrimleşmiş insan yeşil bir gezegende yada yıldız sisteminde oluşmuştur. Haydi bunu da aşıkların dilinden dinleyelim:

Âşık Devrani “sorma ne hacet bizleri sofu-ta ezel künyede ismimiz vardır-dünya kurulmadan yüzbin yıl evveli-ol yeşil kandilde cismimiz vardır.”

Pervane “halk etmeden arşı kurşi alemi-şol yeşil kandilde verdik selamı.”

Seyyid Feyzullah “yer yok iken, gök yok iken dolaştım-muallakta beyaz kufara düştüm-kırkların ceminde engürü içtim-ol yeşil kubbeye konduğum zaman.” diyerek bahsi geçen yeşil gezegeni tanımlıyor. Dünyada insan oluşumu ise; dünya dışı insanların evrimleşme sürecine genetik müdahalesi ile oluşmuştur. Yeryüzündeki insansı varlığa kendini transfer eden dünya dışı varlık bu genetik transfer ile yeryüzündeki insansı varlığın içinde kendine yer bulmuştur.

(Bakın Sümer tabletlerinde ki yaratılışa nasıl da göz kırpıyor)

Işık inancına göre arşta kurulmuş kırklar meclisinde kırklardan birinin özünün yeryüzünden seçilerek arşa yükseltilmiş varlığa katılmış olmasıyla insan yaratılmıştır.

Pir Sultan Abdal “La mekan elinden misafir geldim-bu fani mülküne bastım kademi-nerenin selamın getirdin dersen-elest-i bezminden (kırklar toplantısı) indik bu deme”.

Sıdkı Baba “14 bin yıl gezdim pervanelikte-Sıdkı ismin buldum divanelikte-içtim şarabını mestanelikte-kırkların ceminde dara düş oldum - Güruh-u Naciye özümü kattım - insan sıfatında çok geldim gittim - bülbül oldum Firdevs bağında öttüm - bir zaman gül için zare düş oldum.”

Kul Himmet “kırklardan birine neşter vuruldu-aktı kan varlığı ispat olundu-o anda hak mevcutta mevcut göründü-hu vallah çağırdı irfan hu deyi.”

Fakir Edna “koca leşker sen kırkların birisin-kırkların birine neşter vurursun.” Yunus Emre “ol kırkından birine çaldım idi neşteri-kırkından kan akıtıp ibret gösteren benim.” diyerek kırklar meclisine göndermede bulunurlar.

İrene Melikoff Hacı Bektaş adlı kitabında “musahiplik zaman ve mekân dışında olmuş ve bedenleşmenin devrine göre olagelmekte bulunan bir törenin yeryüzündeki izdüşümüdür” diyor. Musahipliğin ışık inancı dışında hiçbir din yada mezhepte olmaması ilginçtir. Kurban edilen varlık; ölmemiş, bir başka varlıkta ,onun kanında yaşamaya devam etmiştir. Işıklar bu duruma ölmeden ölmek diyorlar.

Hatayi “ölmeden ölmüşüz-vasılı can alan can olur.” . “kırkların kalbi durudur-gelenin kalbin arıdır-gelişin kandan beridir-söyle sen kimsin dediler”.

“naci derler bir güruha uğradım-her biri birinin almış elini-mekânımız kanda dedim söyledim-mekân tutmuş hakikatın ilimi”.

Virani “Âdem olup insan içine geldim-hak nasip eylerse kandan içeri-behlül gibi kandan kana gezerken-bir kana uğradım kandan içeri-hak lokması yemiş bende kanmışım-serim başım pir yoluna koymuşum-bu canı vermişim bir can almışım-bu canı saklarım candan içeri”. Yukarıda ki nefeslerin “kanda yaşayan varlık” vurgulaması bence ışık inancının en büyük sırlarından biridir.

Sümer yaratılış miti de ışıklarınki gibidir. Zecheria Sitckhin den bir alıntı ”büyük tanrıların gönderdiği bilgeliğin efendisi tanrı Enki büyük tanrılara şu bilgiyi verdi. Adını söylediğimiz yaratık mevcuttur. Ve ekledi, zaten mevcut olan yaratığın üstüne tanrıların suretini tutturun.”. “Bir tanrı kurban edilsin-böylece tanrılar onda yıkanıp arınacak-onun eti ve onun kanıyla-Nintu kili karışacak-böylece tanrı ve insan karışacak-o tanrının etinde bir ruh vardır-onun işaretleri yaşayanlarda açığa çıkacak-böylece bu ruhun var olduğu unutulmayacak.”. “Bu kişi yalnız ölsün, böylece insanlar biçimlenebilir, büyük tanrılar muhakkak burada toplansınlar, suçlu teslim edilsin ki böylece hüküm verebilsinler.” “İnsanoğlunun ilk yaratıldığı zaman gibi, onlar ekmek yemeyi bilmiyorlardı, giysi giymeyi bilmiyorlardı, koyunlar gibi ağızlarıyla ot yiyorlar, arklardan su içiyorlardı. O günlerde tanrıların yaratma odasında Duku evlerinde Lahar ve Aşnan biçimlendi. Has ağıllardaki iyi şeylerin hatırına insana soluk verildi.”

Bu Sümer tabletinin devamında Lahar ve Aşnan yeryüzüne indirilir. Aynen Tevrat’ta geçen Habil ve Kayin gibi Lahar çoban Aşnan çiftçi olur. Aynen Habil ve Kayin gibi kavga ederler. Tevrat’la tek fark bu çocukların havadan değil yaratma odalarından çıkmalarıdır.

Mu inancı ve Işık inancı arasında da bir bağ kurulabilir mi bakalım ;

Mu inanışını ortaya atan James Churchward dır. Bu İngiliz subayı Hindistan da görevi sırasında Naakal rahipleri ile tanışır. Bize hiç bir delil sunmamasına rağmen iddiası çok ilgi çeker. Atatürk bile onun kitaplarını tercüme ettirerek okur. Yaşamın, şu anda büyük okyanusa denk gelen bölgede, 3 adadan oluşan Mu ülkesinde başladığını iddia eder. Arkeolojik eserleri de bu Mu inanışına göre yorumlar. Ancak Sümer tabletleri Churchward’ın söylemleriyle çelişir. Peki nedir bu Mu inancı?

1-Tanrı tektir. 2-Beden ölür, ruh ölmez. 3-Ruh mükemmelliğe ulaşmak için değişik bedenlerle yeniden doğar. 4-Mükemmelliğe erişen ruh tanrıya geri döner 5- Tanrıya ibadet semboller ve ritüellerle yapılır. 6- İnsanoğlu evrim sonucu değil, bilgiyle donanmış halde yeryüzüne indirilmiştir. Kabaca tarif ettiğimiz Mu inancının, ışık inancının temel ögeleriyle aynı olduğunu görüyoruz. Sadece buraya kadar değil Churchward’ın tarif ettiği Mu simgelerinin Anadolu ışıkları tarafından da kullanıldığını görüyoruz. Şimdi bunu Hacı Bektaş Dergahı örneğiyle belgeleyelim.

Hacı Bektaş dergâhında bulunan kırklar meydanında cam bir dolap içinde sekiz köşeli ortasında güneşi simgeleyen daire formu olan obje durur. Bu Mu kraliyet arması ve dergâh mührüdür. Kimi mezar taşlarında da aynı arma görülür. Hacı Bektaş dergâhı ulularından Güvenç Abdalın sandukasının üzerinde sarkıtılmış güneş imparatorluğu arması vardır. Dergâhın üçler çeşmesi bölümünde altı köşeli yıldız, bunu çevreleyen çember, dairenin ortasında lotus resmi vardır.

Bektaşi dervişleri güneşin sembolü daire ve onu çevreleyen on iki güneş ışığı içeren teslim taşı denen kolye taşırlar. Dergâhın her yerinde lotus (nilüfer) motifleri vardır. Görüldüğü gibi dergah bütün yıkımlara, tarihi belgelerin yok edilmesine rağmen, hala Mu dininde iddia edilen sembollere sahiptir. Şüphesiz dergâhta izler daha fazla idi. Ancak 2. Mahmud, Bektaşi tekkelerini kapatıp 1834 yılında Hacı Bektaşi Veli dergâhına Nakşibendi bir şeyh atadı. Bu şeyh ilk olarak dergâhın içine cami yaptı. Sonra dergâhın geçmiş izlerini yok etti. Örneğin ; Pir evi kitabesi bu dönemde yok edildi.

Görüldüğü gibi ışık insanları dünyanın her yerinde izlerini görebileceğimiz kadim inancı temsil etmektedir. Geçmişle ilgili hangi kavmi yada inancı incelerseniz inceleyin Anadolu ışık inancı ile paralelliğini göreceksiniz.

Peki kutsal kitaplarda ışıklardan nasıl söz edilir ;

Tekvin 6. Babda “İlahi varlıklar ( Tanrı oğulları) insan kızlarının güzel olduklarını gördüler ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar. İlahi varlıklar ( Tanrı oğulları) , insan kızlarına vardıkları ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman o günlerde hem de ondan sonra yeryüzünde Nefiller ( gökten yere inenler) vardı. Bunlar ebediyetin kudretli olanlarıydı (bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi), Şem ( ışık, güneş ) halkıydı” yazıyor. Bu sözler bir tek Tanrılı din kitabının kendi söylemiyle çelişmesi demektir. Açıkça gökten inen Tanrı oğulları insan kızlarıyla evlendiler diyor. Nasıl Tanrı’nın oğlu olabilir? Bunlar nasıl tıpkı bir insan gibi evlenebilir, cinsel ilişkiye girebilir ve çocukları olabilir? Hani Tanrı tek, doğurmayan ve doğurtmayandı? Hani bir şeyin olması için onun istemesi yeterdi?


Son Tevrat çevirilerinde ilahi varlıklar kelimesi dipnotunda; İbranice Tanrı oğulları, bunların melek ya da Şit soyundan gelen insanlar olduğu sanılıyor diyor. Yani Yahudi ruhbanları da gerçeğin farkında. Gerçeği ancak bu kadar saklayabiliyorlar. Yoksa, İbranice Tanrı oğulları anlamına gelen kelimeyi niye İlahi varlıklar diye yazsınlar ki? Hele hele Tanrı oğullarının melek soyundan gelmesi söylemi ayrı bir komedidir. Yani melekler evlenmekte ve çocuk yapmakta mıdır? Yani melekler Tanrının oğlu mudur? Yada Tanrının eşimidir? Bu trajikomik çamurda çırpınma gösterisi bu kadarla da kalmıyor. Bunların Şit soyundan gelme olasılığı var deniyor. Bu durum da Şit Tanrı mıdır? Hani Şit Adem’in oğullarındandı? Yani Adem’in oğlu Şit aynı zamanda Tanrı olup, çocuklarına insan kızlarıyla evlenmeyi mi tavsiye etti? Neresinden baksanız tam bir tükenişi gördüğümüz bu tanımlamalar, Tevrat’ın gerçekte Sümer tabletlerinde okuduğumuz olayları, yaratılış hikayelerini, kötü bir taklitle anlattığını ve bu anlatımla kendini komik duruma düşürerek Tek Tanrılı din iddiasında bulunduğunu görüyoruz. Yukarıda anlattığımız çoğulluk konusuna bir örnekte Tevrat ta . 1. Bab 26. Bölümdeki “ve Elohim dedi, suretimizde benzeyişimizde insan yapalım” cümlesidir. Elohim kelimesini burada Tanrı olarak çevirirlerken, diğer bazı bablarda, örneğin 6.babda da Tanrı oğulları diye çevirdiler. Oysa Elohim çoğulu ifade eder. Tekil hali Elohadır. Ancak yeni çevirilerde yine aynı telaşla ilahi varlıklar diye çevrildiler. Çünkü tek tanrılı dinde bunu açıklamak imkânsızdı.

Bu duruma bir diğer örnek te Musa’nın Yaradan’a verdiği isim YHVH dir. Teologlara göre bu Yaradan’ın verdiği ben, ben olanım karşılığının İbranicedeki baş harfleridir. İbranice de sesli harf yoktur. Bu kelime Yahova olarak telaffuz edilmektedir ve kelimenin İbranice bir anlamı yoktur. Bu kelimenin Mısır dilindeki anlamı Işığın Tanrısıdır. (Sir Wallis Budge -Burak Eldem 2012 Marduk’la randevu) “Yahu eski Mısır dilinde Işığın tanrısına verilen ad, Va ise bir ve tek anlamındadır “ Sonuç olarak; Nefilimler, Işıkların dışarıdan gelen, evrimini tamamlamış ve genetik özünü insansı varlığa transfer etmiş diye tanımladıkları canlılardı sonucuna ulaşmamız mümkün gibi görünüyor sanki.

Bir çok söylemi Sümer tabletleriyle paralellik gösteren Tevrat burada da Sümer söylemlerini tekrarlamıştır. Çünkü sayısız Sümer tabletlerinde bu canlılar dünyaya gelişindeki ayrıntılara kadar anlatılmıştır. Bu canlıların nasıl insanı laboratuvar ortamında ürettikleri tüm detaylarıyla anlatılır. Dolayısıyla bütün örtme çabalarına rağmen Tevrat Işık dininin kırıntılarını yansıtan bir tekrardır.

Ayrıca , Kumran da, Esenniler’in M.Ö. 200-M.S. 70 yılları arasında yazılmış eserleri bulundu. Bu Kumran Tomarları denilen eserler de Tevrat daki aynı konudan bahsediyordu. Ancak burada Tanrı oğulları değil Gök oğulları terimi kullanılır. Dolayısıyla aynı yorum burada ki eserler içinde geçerlidir.

Esseni tarikatında 3. Dereceye gelmiş mürşitlere Işığın Oğlu denirdi. Essenilere göre yeryüzü Yaradan’ın dağılmış parçalarıydı ve insan Tanrı’nın en gelişmiş görüntüsüydü. Ruhun ezelden beri var olduğuna inanıyorlardı. Yani ışıkların inancının aynısı. Bu kadim inançta da ışık inancının tekrarını görüyoruz.

Şimdi Yuhanna İncili’nden ışık inancını vurgulayan örneklere geçelim. (14./6) “Tanrı’nın gönderdiği Yahya adında bir adam ortaya çıktı. Tanıklık amacıyla, ışığa tanıklık etsin ve herkes onun aracılığı ile iman etsin diye geldi. Kendi ışık değildi ama ışığa tanıklık etmeye geldi” . Yuhanna 1. mektup “Mesihden işittiğimiz ve şimdi size ilettiğimiz bildiri şudur. Tanrı ışıktır. Onda hiç karanlık yoktur”. Yuhanna 2.mektup “Yalnız ben değil gerçeği bilenlerin hepsi de sizleri çok seviyor. Çünkü gerçek içimizde yaşıyor ve sonsuza dek bizimle olacak”. Bu sözler size tanıdık geldi mi? İnanın bu sözlerin birebir aynısını Anadolu ışıklarının beyitlerinde görebilirsiniz. Doğrusu İncil tüm felsefesi ile ışık inancının tekrarıdır. Şimdi İncillerden ışık inancının bire bir aynısı, adeta bir ışık ozanının ağzından çıkmış gibi olan sözlerde gezinelim. Meryem İncili, Bölüm 4-22 “Bütün doğa, bütün oluşumlar, bütün yaratıklar hep beraber yaşamını sürdürmektedir, onlar kendi özlerine döneceklerdir. Meryem İncili, Bölüm 8-17 “Tanınmadım. Ama maddi ve manevi her şeyin özüne döneceğini biliyorum“.

Philip İncili 15 “ İsa gelmeden önce tıpkı Âdem’in yaşadığı cennette hayvanları beslemek için bir çok meyve olup insanın yaşaması için hiç buğday olmadığı gibi dünyada hiç ekmek yoktu. İnsanlar hayvanlar gibi besleniyordu”. Philip İncili 22 “Efendinin önce ölüp sonradan dirildiğini söyleyenler yanılıyorlar. Çünkü o önce dirildi sonra öldü. Tekrar dirilişi elde eden hiç ölmez”. Philip İncili 81 “Su ve ışıkta vaftiz olmak bizim için uygun olandır. Şimdi ışık kutsal sudur.” Philip İncili 112 “Birinin bu kaliteye ulaşabilmesinin mükemmel ışığı uygulayarak kendisinin de mükemmel ışık olması haricinde başka bir yolu yoktur.” Philip İncili 120 “Işıksan ışık seninle paylaşacaktır.” Philip İncili 134 “Cehalet kötülüğün annesidir. Cehalet ölümle sonuçlanır, çünkü cahil olanlar hiçbir zaman var olmadılar, olamayacaklar.” Görüldüğü gibi nereye baksak ışık inancından izler görüyoruz. Bu normaldir. Çünkü bu inanç kadim olan, yaşanmış olan, gerçeklerden ibaret olan, kıblesi taş duvarlar değil, canlı olan inançtır. Bu inançta insanlar dünyaya bir dinin mensubu olmaya değil insan olmaya gelirler. Bu inanç bahçeyi de gülü de içinde barındırır. Aşık ne güzel söylemiş; canı bizim canımızdır-kanı bizim kanımızdır-sevgi bizim dinimizdir-başka dine inanmayız. Yalanlarla, ikiyüzlülükle, gösterişle değil gerçeklerle ve sevgiyle erişilir menzile bu dinde. Bu dine mezhep yada tarikat diyemeyiz. Bu din tüm inançların ilk kaynağıdır. Bu gün kendi inançlarının ne olduğunu bile bilmeyen, binyılların getirdiği katliamlar, dışlanmalar, asimilasyonlarla yorulmuş, canından bezmiş, artık huzur arayan MA nın oğulları bu yok edilişe sessiz kalmaktadır. Artık onlarda nefes almak, kendini iftiralara karşı savunmakla uğraşmamak, sosyal yaşamın ve sistemin bir parçası olmak istiyorlar. Bin yılların yalnızlığı ve çaresizliği onları haklı çıkarmaktadır. Belki de bilim çağının getirdiği imkanları kullanan karanlık güçlerin dünya üzerindeki kusursuz köleleştirme politikaları bu kadim inancı zaten yok edecekti. Belki de Işığın oğullarının eşit, beyinlerin evrensel anlamda özgür, üstünlüğün sadece bilgide olduğu yaşam tarzları gerçeğe uymayan bir hayaldi. Artık MA nın oğullarının ezici çoğunluğu özünü ,kendini unutmuş, hala eski kadim inancını koruyan kardeşine düşman olmuş, onu katletmiş, yöneticilerin arzuladığı gibi itaatkar bir dindar köle olarak sistemin bir parçası olmuştur. Zamanın ne göstereceği bilinmemekle beraber KADİM İNANÇ o inancı yaşayanların torunları tarafından yok edilmektedir. Her daim umut ve sevgiyle kalın dostlar.

Yazan: Gregoire de Fronsac