HABERLER
Dini Haber
Yaratıcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaratıcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BANA BİR TANRI ÇİZ

Yazan: Gerçeği Arayan Adam


BANA BİR TANRI ÇİZ


Evren kaotik bir sistem, evrende mükemmeliyet yok, daimi bir döngü ve değişim var, her şey başlıyor gelişiyor ve bozularak son buluyor, ama kaybolmuyor, elementlerine ayrılıyor ve sonra başka Bir şey olarak tekrar varlık sahnesinde birleşiyor, kara delikler bilinen maddeleri yutuyor ve atom altı ölçekte sıkıştırıyor, büyük yıldızlar, süpernovalar elementleri dönüştürüyor ve uzaya fırlatıyor ,ama sonsuz  evrenin yapı taşı atom ve atom altı parçacıklar hiç yok olmuyor, sadece dönüşüyorlar, bir elementten diğerine...

Dünyada durum nasıl peki; Bütün canlılar hayatta kalmak için ya diğer hayvanların ya da bitkilerin yaşamına son veriyor, hayatta kalmak için herşeyi yapıyoruz, birinin yaşaması diğerinin ölümü ile mümkün olabiliyor, birbirini yiyen ve sindiren sayısız canlı varlık var. bırakın ölümü yaşayan bedenlerimizde bile milyonlarca bakteri ve mantar her an ölü derilerimizi yiyor yada bir şekilde bizimle besleniyorlar. Su altından , oksijensiz toprak altına, oradan dağların zirvesine kadar her koşul ve şarta adapte olmayı başarmış yaşamlar görüyoruz, ölmemeyi hala başaramamış ama ölmemek için diğer bir canlıyı öldüren sayısız hayat...

Peki evren kaotikse, yani herşey belirsizlik ve düzensizlikle başlıyor, kısa bir aralık mükemmele yaklaşıyor ve sonra da yine bozuluyorsa o halde dinlerin bize  söylediği mükemmel yaratılış nizamı nerede? mülk suresi 3. ayet '' O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?'' bu meydan okumanın delillerini neden göremiyoruz. dinlerin bize ilk insanlığın başladığını anlattığı adem ile havva hikayesi bilimle artık yerle bir oluyor, insan dna'ları çözümleniyor, milyon yıllık insanımsı kemikleri, neandertaller, homosapiensler bulunuyor, dev iskelet kemikleri, cüce insan iskeletleri bulunuyor, karbon testleriyle yılları belirleniyor. hop diye gökten inmediğimiz, yavaş yavaş geliştiğimiz görülüyor. eşyaların isimlerini bilerek eşi ile dünyaya bir müddet kalmak için gönderilen eğitimli bir adem değil de sanki zorla hayatta kalabilmek için akıllanmış bir adem var bilimin bize sunduğu. Dinlerin bize mucize/ hikaye olarak sunduğu ve bu güne delilleri kalması gereken hadiselerden iz bile yok. Ay ikiye bölünmemiş gittik ve bizzat gördük insan olarak. Nuh tufanı ise olması teknik olarak imkansız bir yıkım, delillerini bulamıyoruz.

Ama bildiğimiz bir şey var, evren 13.75 milyar yıl önce bir patlamayla oluştu, dünya ise 4,54 milyar yıldır orada. öncesinde yoktu, evrende milyonlarca galaksi, her galakside belki milyarlarca yıldız ( güneş ) bunların etrafında da trilyonlarca gezegen dönüp duruyor. biz bu büyük fotoğrafın içerisinde sadece milyonlarca galaksi arasından bir tanesi olan samanyolu galaksisinin sarmallarının birinin kenarındaki bir yıldızın ( güneş ) etrafında dönen küçücük, yok hükmünde bir gezegenin üzerinde yaşayan varlıklarız. Artık hadislerdeki gibi Allahın peygamberi için söylediği iddia olunan '' sen olmasaydın habibim felekleri yaratmazdım '' şeklindeki bir sözü ve kutsal kitaplardaki evrenin merkezinde dünyanın olduğu, yıldızların yakın göğü süsleyen birer kandil olduğu, yıldızların şeytanlara atılan birer taş olduğu, her şeyin bizim için yaratıldığı, evrenin bizim için , biz burada yaşayalım diye  yaratıldığı iddialarını kabul edecek beyin yapısını geçtik. teleskoplar yaptık, uzay araçları ile dünyanın dışından evrene baktık ve zamanı hesaplayarak gök cisimlerinin bize  uzaklıklarını bulduk. yıldız zannedilen diğer galaksileri tespit ettik. Sonuç olarak evrenin merkezinde dünyanın olmadığını, ve bütün varlık aleminin ve yedi kat göğün bizim için yaratılamayacak kadar büyük olduğunu biliyoruz. bildiğimiz diğer şey ise düzen ve nizamın olmadığı, her şeyin sıkıştırılmış bir küçüklükten ( hiçlik/ nokta / yoktan ) varolarak genişlemeye devam ettiği. O halde sabit ve sonsuz bir cennet yada  cehennem kavramlarını hiç bir şeyin durmadığı ve her şeyin hareket ettiği bir evrende nereye koyacağız?

Tanrı kavramını tartışırken, eleştirirken ve överken bir şeyi gözden kaçırıyoruz; bizim bahsettiğimiz tanrı acaba karşıdakinin savunduğu yada yerdiği tanrı mı? acaba aynı varlıktan mı bahsediyoruz. Çoğu kez kimin neden bahsettiğini bile bilmediğini düşünüyorum. o nedenle bir tanrı çizme gayteti içindeyim. Buda, yahova, Allah, Tanrı... kızılderelilerin, semitik dinlerin, hinduların hasılı bütün din ve ekollerin tanrılarının özellikleri ve eylemleri bile farklı. O nedenle o üst bilinci hala inkar etmemekle birlikte görece zekama göre fazlaca karmaşık matematiksel hesaplamalar ve ihtimaller gerektiren varlık alemine baktığımda bir yaratıcıyı görüyor yada delillerini buluyorum. Ama hangisini, kuranın ?, tevratın ?, zeburun ?, şamanizmin ?.... Sorun burada.

Madem ben bir et bedenim, ve madem düşünce sistemim ve algı kapasitem fiziken kafatasımın içindeki nöronlarla sınırlı. O halde nöronlarımla bulamadığım ve algılayamadığım bir şeyden sorumluluğum yoktur. Ama nasıl yoktur. O şeyin olmadığını söylemiyorum var olabilir, olmayabilirde, ama benim duyu yeteneklerim ve algı kapasitem ister zamansal olarak ister yetenek olarak olsun , bir şeyi algılayamıyorsa o şey benim için yoktur. Her canlı için gerçeklik; duyu organları aracılığıyla elde ettiği verilerin ( görme-işitme-koklama-dokunma- tatma ) sinirler aracılığıyla beyne iletmesi ile oluşan bir smilasyondan ibaret. yani gerçekliği hiç bir zaman tam olarak bilemiyoruz. duyu organlarımız ve sinirlerimiz ne kadar kabiliyetli ise ve beynimiz yani nöronlarımız bu bilgileri nasıl ve ne şekilde işliyorsa işte bizim için gerçeklik bu oluyor. Örneğin ışık frekans değerlerinin 4/1000 ini algılayabilmemiz sebebiyle geri kalan frekanslar gerçekte var olmasına ve bu bilgiyi insanlık olarak yakın geçmişte tespit etmemize ragmen hala beynimiz için gerçek değiller ve yoklar.

Buradan bana göre şu sonuş ortaya çıkıyor: Tanrı kavramının kendisinde bir kusur, insani zaaf, beceriksizlik yada eksiklik olamayacağı gibi tanrı gibi üst bir bilincin de insana kabiliyetsiz bir beyin verip yada algısını sınırlandırıp bu sınırlar dışındaki gerçeklikten sorumlu tutması düşünülemez. O nedenle Tanrı / Allah denilen o üst bilinci kabiliyetimiz ölçüsünde önce biçimlendirip sonra bize onun elçileri olduğunu söyleyenleri, onların elindeki kitapları tartıp yargılamamız gerekiyor. Eleştirilerimi ve sorgulamamı yüksek oranda semitik din ekolü ile sınırlı tutacağım.

Peki  Dinlerin ( tevrat-zebur- incil- kuran )söylediği gibi Bir tanrı olsaydı düzen olur muydu?

Bence düzen olması gerekirdi, entropiye izin vermemesi, mükemmeliyetçi olması gerekirdi, yoksa tanrı hep hareket eden genişleyip küçülen ve bozulan bir yapı da cennet ve cehennemi koyacak yer bulamaz. hele onları sonsuza kadar sabit tutamazdı. Zaman sonsuzken, evrenin yaşını ve dünyanın yaşını hesaplamışken, evrende önemsiz bir kum tanesi kadar hükmü olmayan bir kürenin ( dünya ) üstünde sonsuzlukla ölçülemeyen bir zaman diliminde dünya görece kararlı ve güzel hale geldi diye mükemmel bir nizam olduğunu düşünemem yoksa. çünkü ben herşeyin kütlesiz enerji oldıuğu zamanı ve yer kürenin güneş gibi lav topu olduğu milyon yıllık zamanları biliyorum, sene 2019 oldu, belki isa yada muhammet peygamber  zamanında olsaydı hayretler içinde göge ve yere bakıp bu görüşe inanabilir ve evrenin mükemmel olduğunu sanabilirdim. Ama zaman benim beynimin lehine hareket etti. Evrendeki kaos gerçek bir tanrının olmadığını göstermez elbette ama '' yaratışında hiç bir uygunsuzluk olmadığı''nı ve sonsuz güçlü olduğunu iddia eden bir tanrının olmadığını gösterir. Zira daha iyisini yapabilecekken daha kötüsünü yapmak özensizliği, daha iyisini yapamamak ise sonsuz güç olmadığını gösterir.

İnsanlarla iletişim şekli olarak bozulan tahrif edilen kitaplar, yada bölgesel dinler ile, insanların sadece küçük bir kısmının görebildiği peygamberler göndermek yerine her ,insanla iletişim kurması yada iletmek istediği bilgiyi bütün insanların görebileceği şekilde yayımlaması gerekirdi ( silinemez bir yazıt, gök yüzünde ayetler...vs ). Tanrı Bana göre zoru seçmez, kolayıda seçmez tanrı mantıklı ve maksimum fayda veren şeyi seçer ve ona göre davranır. Arap bir peygambere Arapça bir metin verip kalk hadi git bunu 7000 ayrı dildeki tüm dünya milletlerine, ekvatordan kutuplara kadar tebliğ et, anlat demesi, itiraz ederlerse ve sana karşı koyarlarsa öldür demesi bana mantıklı gelmiyor. insan ve kul kazanmak isteyen tanrının sırf ilk iletişimi kurmak için seçtiği yolda dünya insanlarının milyonlarcasının ölmesi garanti bir son. bu yayın her dilde yapılsa ve sabit silinmez bir metin olsa ondan sonra imtihan olsak daha akılcı olmaz mıydı? Hayır olmazdı diyenler aşağıdaki sahnedeki adamın torunu ya da kendisi olarak empati kursunlar lütfen:

''Anadolu da eski tarihlerde yaşıyorsunuz huzur içinde, güzel bir eşiniz ve 9 yaşında bir kızınız var, askerlik çağında da bir delikanlı oğlunuz. Tanrı bir önceki peygamberin süresinin dolduğunu değerlendirerek yenisini gönderdi. Asıl amacı seni kazanmak ve sana değer veriyor, zira o tanrı dini ekolde sonsuz rahmetli , şefkatli ve adil bir tanrı. sen onun için çok ama çok değerlisin ama direk seninle konuşmuyor. sana gönderdiği dini ve mesajı arap yarımadasında bir insana gönderdi ve o kişiye ''bunu bütün insanlığa git anlat, beni tanısınlar bana ibadet etsinler'' dedi. Bu şefkatli tanrı bu dini içinde savaş kurallarında  karşı koyanların öldürülmesi , mallarının beytul mala kaldırılması ve kalanların da köle olarak alınması kurallarını da koydu. senin müşfik tanrının planından, kurallarından ve mesajından haberin yok, henüz varlığını ve seni sevdiğini bile bilmiyorsun. Tanrının askerleri yola çıktılar, insani bir reflex olarak senin devletinde tanımadığı ve yabancı dil konuşan, dinlerini değiştirmelerini ve devletlerini kendilerine bırakmalarını yada fidye ödemelerini isteyen bu kişilerle savaşacaklar. senin ülkenin askere ihtiyacı var oğlunu çağırdılar ,oğlun vatan görevine gitti, gelen tanrının askerleriyle konuşamıyorsun anlamıyorsun, kitaplarıyla ilgili bilgin bile yok hele savaş kurallarını hiç bilmiyorsun. Tanrı onlara melekleri ile yardım etti ve '' Muhakkak ki Ben sizinle beraberim '' dedi. Askerler karşılaştı ve ülkelerini savunmaya çalışan binlerce askerin öldü, içinde oğlun kafası gövdesi kılıçla kesilmiş, üstünde atlar tepinmiş halde savaş meydanında öldürüldü ve kokmayı bekliyor, Tanrının askerleri ilerledi ve ülkeye el koydular gelip karını ve 9 yaşındaki kızını da esir olarak aldılar esir köle kadınların nikahları dinen düşüyor ve onlarla ilişkiye girilebiliyor, ne de olsa onlar artık birer mal, paylaşımda hangi tanrının askerine düşmüşlerse eğer karını bir evde 9 yaşındaki öpmeye kıyamadığın kızını da başka bir evde soyup çığlıklar eşliğinde tecavüz ettiler. ( Tecavüz istemeyen insanla cinsel ilişkidir. ) Tanrı senin kızın yaşındaki bir kızın zaten peygamberine eş olmasına izin verdiği için senin kızının çığlıkları ve baba diye bağırmaları tanrının askerlerinin yüteğinde acı bile oluşturmadı. hele tanrının yüreğine hiç ama hiç dokunmadı zira askerler tanrının buyruğundan hiç çııkmadılar ki. Tanrı karısı ve 9 yaşındaki kızı başkasının tecavüzüne uğramış ve köle yapılmış, ayrıca oğlu savaş meydanında parça parça yatan senden şimdi ona iman etmeni istiyor ve kendisinin mükemmel olduğunu bildiriyor, ayrıca bir kaç yıl çalışıp arapça öğrendiğinde onun ne kadar şeykatli olduğunu ve bütün bunları kendisini sana tanıtmak ve seni cennetine koymak için yaptığını da göreceksin, biraz daha okuduğunda yeteri kadar paran varsa allahın askerlerine ve devlet başkanına fidye ödeyerek kızın ve karından geriye kalanları kurtarabileceğini, yoksa kızın ve karının sahiplerinin kalbine merhamet vermesi ve onları azat etmeleri için tanrıya hep dua edebileceğini, kızının ve karının müslüman olmasının bile onları kölelikten kurtaramayacağını öğreneceksin ...... ''Bu sahneyi kabul edebiliyorsan ve özümsüyorsan hiç vakit kaybetmeden bu yazıyı kapatmalı ve beni kafir ilan etmelisin. Yoksa devam edelim.

Bizi dünyaya göndermek için ademin aklına yasak meyvayı düşürüp sonra geri çekilip ve iletişimini kesip bir de şeytana izin verip onun aklını çeldirtip meyvayı yedirdikten sonra ceza olarak dünyaya göndermek yerine, ismine ve kudretine yaraşır şekilde doğrudan ben sizi imtihan edeceğim demesi gerekirdi. Neden bizim yanılmamızı bekliyorsun ki , neden bizi meraklı yaratıp sonra da sakın o ağaca dokunma deyip çekiliyorsun. üstelik bu şeytan nasıl bir şeyse katından kovulmasına rağmen cennete girmeye ehil ve izinli bir varlık anlamadım. Olacakların ve yaptıklarımızın sorumluluğunu bize yüklemek için mi öyle yaptın, Şeytan bize secde etmediği için kafir oldu, havva ademi ikna ettiği için ilk günahkar oldu, adem uyarına rağmen o yasak meyvayı yedi, bize secde etmeyen şeytan yine bizi sana karşı yanılttı. birisi kafir  diğerlerimiz günahkar olduk, kovuldık ve yer yüzüne gönderildik. ama sen başta zaten meleklerine '' ben yer yüzünde bir beşer yaratacağım '' dememiş miydin? o halde sanki bizim dna mızı yanılmaya kodlamış ve sonu baştan belli bu oyunu sahneye koymuş gibi görünüyorsun. ha bir de '' andolsun cehennemi insanlardan ve cinlerden tamamen dolduracağım '' demiştin değil mi? yani başaramayacağımızı zamansızlık katından görüyor ve biliyorsun!  blofünü gördüysek başarısız bir oyun kurdun demektir ve bu sana yakışmadı.

Eşitlikçi olması gerekirdi mesela; bu eşitlik sistemin eşitlenmesi şeklinde olurdu, tek tek insanların ne yaptığıyla değil de total fayda ve zarar hesabı yaparak iyiliği ve kötülüğü 1=1 gibi dengelemesi gerekirdi. Ayrıca insanlarla iletişim kurmuş ve dinler göndermişse bu kez insanlar nezdinde de eşitlikçi olması gerekirdi.

Sınava tabi tutacaksa: ilettiği bilgiyi hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde önce bütün insanlara iletip sonra eylemlere ceza vermesi gerekirdi, madem sonsuz bir ceza yada ödül verecek o halde insanları dinler, tarikatler, mezhepler, hocalar, şıhlar, kendi kutsal yazıtları, peygamberlerin sözleri, uluların yazıtları arasında sıkıştırıp imtihanı zorlaştırmaması, cam gibi berrak bir mesaj iletmesi gerekirdi.

Adaletli olması gerekirdi: mikron ölçeğinde bile geçerli, şeksiz , şüphesiz bir şekilde, adaletli olması gerekirdi. Tevratta israiloğullarını kayırmaması, Mısır firavunu ve halkına zavk alır gibi işkenceler etmemesi, onların masum ilk çocuklarını babalarının günahı nedeniyle öldürmemesi, islamda inananlar dışında diğer herkesi kafir, müşrik, münafık ilan etmemesi, yeni gelecek yada gelen bir dine insanların tepki göstereceğini, inanmayacağını, sorgulayacağını zaten bilmesi, hatta karşı koymasına bile ceza vermemesi gerekirdi, kalplere ilham etmesi, kalpleri dinine karşı yumuşatması gerekirdi, insanların diğer insanları köleleştirmesine karşı koyması, ürettiği bilinçli varlıklara sahip çıkması, bir cinsi diğerinin emrinde ve onun boyunduruğunda yaşatmaması, kadınların esir olarak alınarak cinsel meta olarak kullanılmasına izin vermemesi, sırf biraz daha kaslı diye erkekleri kadınlardan üstün kılmaması, arada bir kadın peygamber de göndermesi, onları yüceltmesi...vs vs gerekirdi.

Bizimle ilgileniyorsa eğer; her aç olanı ,her susuzu, şiddete maruz kalanı duyması ve yardımını gönderirken öncelik sırasına koyması, afrikada çocukların açlıktan ölmesini en önemli bulması, o çocuğun duasına cevap vermesi gerekirdi, oysa aynı zaman diliminde açlıktan ölen, tecavüz edilen, boğazı kesilen, kafasında bomba patlayan, bir binadan düşmekte olan insanların duasının Tanrıya ulaşmadığını ama sevdiği kızın kendisini sevmesini isteyenin, parasına para katmak isteyenin, bir sınavı kazanmak isteyenin dualarının ulaştığını ve isteklerinin ( Allahın izni ve inayetiyle ) karşılandığını görüyoruz.

Tanrı varsa eğer her şeyi en kolay ve en hızlı nasıl yapacaksa öyle yapması, dolambaçlı işlere girmemesi gerekirdi. Amaç sadece kendisine itaat eden kullar ise; bunu imtihanla değil direk insanı o şekilde kodlayarak yapması gerekirdi, bunu zaten melekler yapıyorsa o zamanda bizi yaratmaması gerekirdi, maksimum faydayı gözetmesi gerekirdi.

Tanrı varsa esasında insana da ihtiyacının olmaması gerekirdi, hele hele onu imtihan etme zahmetine hiç girmemesi gerekirdi, bir yaratım ve üretim, ya kendi ihtiyacımızdan yada zahir bir ihtiyaçtan hasıl olur. Tanrı mutlak kadirse bizi yaratmak onun için bir israf olmalıydı. Bir varlığı yani bizi imtahan etmesi Tanrının yarattığı bilinçlerin ona ve kurallarına tabi olup olmayacağının testedilmesi evrende birilerine, yada kendine  henüz ispatlamaya çalıştığı bir şeyler olduğunu, Tanrının mutlak kadir olmadığını gösterir. Tanrı için bu ispat eylemi büyük bir risk doğurur, insanlar sınavı kaybederlerse, tanrı hem evrene karşı kendisinin hala eksik olduğunu, bir varlığa özgür irade verdiğinde hala kendisine başkaldırabildiğini tescil ederek kendi ayaklarına sıkar itibar kaybeder, hem de bu uyumsuz varlıkları sonsuzzzz cezalandırmak için bir emek ve güç sarfetmek zorunda kalarak bir de evrende bu kahrolası varlıklara cehennem gibi bir yer ayırarak elindeki atomları gereksiz bir işte sabit tutmak zorunda kalır. Tam tersi durumda da cennet gibi bir yerde bu ulu ruhları toplayarak yangelip yatırmak gibi bir israfa girerek yine cenneti oluşturan atomlarını orada sabit tutmak zorunda kalarak nihayetinde ve total hesapta israfa giden bir eylem icra etmiş olur.

Tanrının mutlak kadir güç olması gerekirdi, insanı ortaya koyup, şeytanı serbest bırakıp yarattığı diğer önemli ama kovulmuş varlık şeytanla '' görelim bakalım sana mı itaat edecekler bana mı'' şeklinde yarışa girmek ve eksik yarattığı insana sınavı geçememe durumunda sonsuz azap uygulama tehdidinde bulunmak  yerine şeytan figürünün hiç olmaması gerekirdi, yada şeytanı orada en ağır şekilde cezalandırarak meleklere ve insanlara adaletini ve kurallarını göstermesi gerekirdi.
Merhamet, zaaflı varlıkların işidir, adalet merhametin üstündedir en iyi merhamet adalettir. Zira birine gösterilen ve adalet terazisini eğen merhametin sistemdeki diğer insanların hakkını ihlal edeceğini bilerek kesinlikle merhametli olmaması gerekirdi. Bütünleşmeyen ve çelişki ihtiva eden isimleri kendisine takmaması, gerekirdi.

Üst bir bilinç, keskin bir zeka, mükemmel denklemler kurma ve evrenler yaratma kabiliyeti ile donanması ve insani kavramlardan ve duygulardan arınması gerekirdi, Tanrının kızmaması, başarısız olduğunda ve şeytana karşı kaybettiğinde insanları toplu olarak helak etmemesi, insan makinesini doğru kodlayamadığı için hatayı kendisinde araması ve yeniden kodlaması,   intikam hissi duymaması, inananlarla inanmayanları, eski kitap ehilleriyle yenilerini daima savaşa sokup milyonlarca insanın ölümüne sebep olmaması, kadınların tecavüze, çocukların ve masumların bombalar altında paramparça ölmesine izin vermemesi gerekirdi
bizim gibi iki yada dört ayaklı yada elleri olan bir varlık olmaması, bir enerji varlık olması, yaratabildiği bütün atomlarla her an iletişimde olması gerekirdi
tanrının insanlara bu dünyada yasak ve haram kıldığı bir çok şeyi diğer tarafta ödül olarak sunarak kendisiyle çelişmemesi gerekirdi.
Cennet gibi bir yeri yaratarak ve özellikle imtihanı geçen, evrene tanrıya bağlılığını ispatlayan ve çok zor oluşan insan gibi bir bilinci SONSUZZZ bir süre boyunca orada yatırarak atom ve bilinç israfına girmemesi, bilinçlenen atomları kendisine çekerek deneyimini artırması , yada bu bilinçleri işlerinde kullanması, yada yeniden dönüşüme sokması gerekirdi.
Cehennem gibi ; evrenin yaşı ile ölçülemeyecek kadar kısa bir süre içinde insanların yaptığı önemsiz hatalara sonsuz bir ateş azabı uygulayacağı bir yer yaratmak gibi adalet ve eşitlik, kısas esaslarına aykırı bir yer yaratacağına, düzgün programlanamayan ve ana üreticinin ( Tanrının ) çizdiği yolan çıkan makinaların hatalarını kendinden bilmesi yada en azından hatalarla orantılı olarak sonlu ve süreli bir ceza sistemi getirmeliydi.
O kadar büyük olmalıydı ki, insanların yaptığı hata onun ilgilenmeyeceği kadar küçük bir ayrıntı olarak kalmalıydı, ceza vermek yerine eşitleme yada hatalı ruhların tamirini yaparak daha büyük amaçlarla uğraşmalı idi.
Tanrının egolu olmaması gerekirdi. Hep beni övün, beni çokça övün, melekler hep onu tespih ederler gibi cümlelerle ikide bir kendisinin ne kadar büyük olduğunu bize söyleyip durmaması gerekirdi. O kadar kudretli olması gerekirdi ki o söylemeden ve zorlamadan insanların onun büyüklüğünü anlaması gerekirdi.

Tanrının büyüklenmemesi gerekirdi: en büyük ve kudret sahibi gücün kendisini misillemesi ve büyük olduğunu , sonsuz güç sahibi olduğunu söyleyip durması ; birileriyle yarışta olduğunu ve bir şeyleri ispat etmeye çalıştığını göstereceğinden kendisini yarışın, karşılaştırmaların ve misillemelerin dışında tutması gerekirdi.
Bu dünya ve öte dünyada ödüller ve yasaklar belirlerken tutarlı olması gerekirdi, bu dünyada zina yapmayana diğer tarafta en az 80 huri ile sex yapma hakkı, bu dünyada alkol tüketmeyene diğer tarafta şarap nehirlerinden içme hakkı, bu dünyada düzenli ibadet edene diğer tarafta sonsuz süre boyunca ibadet etmeme hakkı, bu dünyada kendisinin koyduğu kurallara göre çalışana diğer tarafta sonsuz çalışmama hakkı vermemesi gerekirdi. Aksi halde buradan şu anlam çıkmaz mı?; evrende zaten içki, toplu ve çok insanla sex, çalışmamak ve ibadet etmemek esastır, tanrısal ilkeler bize söylediklerinin tersidir , öyle olmasa bize bunu vaadetmezdi. zira imtihan sürecinin sonunda yani sonsuzluk katında tanrı bana neyi veriyorsa evrende esas olan o değil midir?
Eğer hala sonsuz mutlak güç değil ve büyümeye devam ediyorsa bunu açıkça söylemesi ve amacımızı bize bildirmesi gerekirdi.
Belki insan olduğum içindir ama sıkılması gerekirdi tanrılıktan, her an ol diyince oldurabilmekten , amaçlarının ve hedeflerinin olmamasından, kendisini küçültüp büyütememekten, uyuyamamaktan, dinlenememekten, bölünememek ve çoğalamamaktan, ölememekten, herşeyi zaten biliyor olmanın tuhaf ve iğrenç bilgeliğinden, şaşıramamktan, zaten hep orda olmaktan ve sonsuza kadar da orda olacak olmaktan.
Ya da hala tam anlamıyla düzeni kuramadığını , entropiyi bitiremediğini, sistemi başa sarıp yeniden ve yeniden büyük patlamalarla dizayn ettiğini, bilincini artırmak ve sonsuz ihtimalleri deneyimlemek için canlılar yaratarak ölmelerine, tecavüz edilmelerine, boğazlarının kesilmesine , suda boğulmalarına, ateşte yanmalarına, açlıktan kırılmalarına, hastalıklardan gebermelerine izin vererek evrendeki sonsuz ihtimalleri deneyimlemek ve mutlak kadir güç ve bilgi sahibi olmak için bizi kullandığını itiraf etmesi gerekirdi, bu da tanrıyı kendisininde bizden önce oluşan tesadüfi bir bilinç olduğunu itirafa, eksik olduğunu kabule, isimlerinin hakkını vermediğini açıklamaya zorlayabilirdi. gerçi o zaman da rahmetli olmazdı, bu hiç de adil olmazdı,  gerçi başkasının olmadığı ve herkesin bir şeyin ( Tanrının ) malı olduğu bir sistemde ikinci parametre olmadan adaleti nasıl belirleyeceğiz ki?
Sahi saklamaya çalışsanda artık biliyoruz, artık akıllandık tanrım. bize fazla süre tanımış olabilirsin, seni tekrar tekrar uyarıyorum; bizi gerçi hiç bir zaman kontrol altında tutamadın ama şimdilerde ( son 200 yıl ) ciddi ciddi yoldan çıkıyoruz. bir bu kadar daha bizimle konuşmaz yada bize dur demezsen ,bırak dünyayı bütün varoluş bilgini arşının kutsal kitaplığından araklamış olabiliriz.
Bir peygamber gönderip binlerce yıl susmanın anlamsızlığını, mucizelerin saçmalığını, sana ait olduğu iddia olunan kuralların ve buyrukların ( ayetlerin ) bayağılığını kavradık, insansı hislere bürünemeyeceğini anladık ve kızan , kinlenen, beddua eden , dua eden, istediği olmayınca yarattıklarına hakaret eden, helak eden, küfür eden ayetlerin sana ait olamayacağını kavradık, bütün o dehşet verici sonsuzlukta ve güzellikteki evreni yaratmışken oturup hiç işin yokmuş gibi peygamberinin kimlerle yartabileceğine ilişkin ayetler vaazedemeyeceğini, etmemen gerektiğini kabul ettik, insanlardan yani yaratıklarından para pul istemeyecek kadar zengin olduğuna hükmettik, sana hakkını son 100 yıldır teslim etmek için evrimleşmeye devam ediyoruz. üstelik senin askerin olduğunu iddia eden ve bizi kesmeye yemin etmiş eski inananlarına rağmen....
Tanrının test aracı, deneme tahtası, deneyim makinaları olabiliriz. O nedenle bizimle iletişim kurmamış, salah salak ekollerin arkasında ömür çürütmemize, kana ve vahşete izin veriyor olabilir. Yada henüz evrimle yarattığı bizleri konuşacak düzeyde bilinçli varlıklar olarak görmüyor da olabilir. Bizimle hiç konuşmayacak da olabilir. Ama bize söylenilen ve tanrının kelamı olduğu bildirilen  metinler doğruysa ortada ciddi bir sorun var demektir.

Haylaz bir çocuğun elindeki iradesiz ve cansız bir oyuncak yada küçük bir civciv gibi hırpalanıp duruyoruz demektir. Zira bizi bize sormadan ( kuranda bize sorulduğu ve evet dediğimiz denilse de biz hatırlamıyoruz ) yaratan, kitabında bireysel suç ve cezadan bahsedip, peygamberinin veda hutbesinde babanın suçunun oğula yazılamayacağını söylemesine rağmen adem babanın bir hatası nedeniyle bizi ana yurt olan cennetten kovan, peşimize şeytan gibi üstün ve kabiliyetli görünmez bir düşman gönderen, bir de kendi içimizde bizi yasaklara doğru çeken nefs gibi bir illet veren ve eşitliksiz bir imtihan sürecinde sınavı kaybedersek sonsuz azapla tehdit eden, müsrif, matematikten yoksun, evreni yaratabilecek kadar kabiliyetli ama fayda maliyet hesabı yapamayan, kindar, intikam hisleriyle dolu, düzgün programlama yapamayınca yada yaratıklarda sorun çıkınca çözüm olarak yok etmeyi seçen, eşitliksizlikçi, hep savaşa teşvik eden, kadınları öteleyen, köleliğe izin veren, övünmeyi seven , kibirli, yarattığı şeytan gibi kötü bir varlıkla bizim üzerimizden güç yarışına giren,  dileklere cevap verirken aciliyet ve öncelik sırası yapmayan, beyni savruk, arada insani hislere bürünüp intikam alan, lanet eden, yemin eden,   bir tanrımız var demektir. Ne denir eğer varsa Tanrı yardımcımız olsun.

BANA GÖRE TANRI NASIL

Bence TANRI/ ALLAH/ RAB tıpkı bizim gibi oluştu, Bizi ve diğer canlıları yaratarak kendisini taklit ediyor. Önceleri küçük bir bilinçti, belki ırk ve tür olarak tek de değildi bizim gibi bilinçlenmiş bir ırktı, gelişti, teknoloji sahibi oldu ve bu yüz yılda yapmayı başarmak üzere olduğumuz gibi elementlere hükmetmeyi öğrendi, atomları parçaladı, atom altı ölçeğe indi ve varlığın sırrını çözdü. Titreşimlere , frekanslara hükmedebilmeyi ve parçacıkları yönetmeyi öğrenince kendisini zaman ve mekan boyututun üzerine taşıyarak sarmalın üstine geçti, her an her yerde olabildi, sonludan sonsuza, mekandan mekansızlığa geçti, bu kadar bilgi onun zaaflı yönlerini yok etti ve beşeri özelliklerden arındı, elementleri daima dönüşüme sokarak sonsuz bir enerji kaynağına ve güce sahip oldu, ama sistemdeki süregelen entropiyi bitiremedi, sadece kendisini entropinin dışına taşıdı , sistemi hala mükemmelleştiremedi, ya tamamen müdahale edemiyor yada kendisi de hala sisteme bir şekilde bağlı ve sistem bunu yapmasına olanak tanımıyor, o nedenle sonsuz döngülerle ( paralel evrenler, iç içe evrenler, balon evren teorisi, sonsuz bing bang'ler )gidiyor.

Yaratmada hala çok başarısız olduğu ve işini şansa bıraktığı bile savunulabilir. Şu anki bilgimize göre bir başlangıç ile ( Büyük patlama )  atom ve kütleleşme sürecini başlatabilmesine karşın  yaşanılabilir gezegenlerin oluşmasını matematik ihtimallerine bırakıyor sanki; zira bakabildiğimiz yere kadar bizden başka canlı yada yaşanılabilir gezegen göremiyoruz , evren soğuk dev cüceler, alev topu yıldızlar, donmuş yada ısı farkı yüksek gezegenler, sıvı yada gaz formunda kalmış gezegenlerle, henüz doğum yapan ve yıldız üreten nebulalarla, evrene elemet fırlatan kuasarlarla, maddeleri yutarak dönüştüren kara deliklerle dolu. Evren genişliyor, kütleleşen galaksiler bir birinden uzaklaşıyor, sistem bozulmaya ve yok olmaya doğru gidiyor. Sanki tanrı birşeyleri tam oturtamıyor, kosmosu kararlı hale getiremiyor ve arada oluşan kararlı , yaşanılabilir gezegenlerde oluşturduğu yada zaten kendisi gibi oluşan bilinçlerin deneyimlerini alıyor ve deneyimini artırıyor.
Ama atomların hangi koşullarda ( sıcaklık, ısı, basınç ) nasıl davranacağıyla ilgili sonsuza yakın bilgiye sahip olmasına karşın, özgür bilinçlerin seçimlerinin ( her bir eylemde iki seçenekten biri seçilerek süreç bitene kadar her seferinde iki ile çarpılan seçimler toplamı ) sonuçlarını ve neyi hangi durumda seçtiklerini tam olarak bilemiyor , bu nedenle biz ve diğer hayvanlar gibi bilinçler yaratarak ve bizi düzenli olmayan bir sistemde deneyim yapmaya ve seçim yapmak zorunda olmaya  zorlayarak öğrenmeye devam ediyor. Bu süreç her canlı için yaşanıyor ve tanrı bu şekilde sonsuz seçenekleri yarattığı bilinçlerle deneyimliyor ve gücünü, kudretini ve bilgisini artırıyor. Canlılar evrimleşiyor, üreyen hiç bir canlı ebeveyninin tıpkısı olmuyor, aynı kararları almıyor, DNA dizilimleri hep farklı oluyor, değişim ve deneyim süreci çok hızlı ve hiç durmaksızın devam ediyor.
Tanrı henüz kararlı bir evren yaratamadığı ve herşey başlayıp gelişip sonra da yok olduğu için bu deneyim yapan canlıları evrenin kararlı hale gelmiş süresinde,  kararlı ve yaşanılabilir bir döngüye girmiş gezegenlerin üzerine koyuyor, o gezegen kaos dönemine geçince orada hayat ve deneyim bitiyor, bir başka gezegende zaten başlamış yada başlayacak oluyor, canlı çeşidi ( türler ve tür içi farklılıklar )ve  bunların seçim ihtimalleri sonsuz olduğundan tanrının deneyimi bitemiyor, tanrı yaratma hastalığına kapılmış gibi her yerden hayat fışkırtmak zorunda kalıyor, sanki doyuma ulaşmak için yaratmak zorundaymış gibi bir duruma giriyor. Bu döngü sonsuz bir sarmal halinde sonsuza değin devam ediyor. Aslında tanrının zaman üstüne ve dışına çıkmış olması nedeniyle bize göre zamansal süreçler alan deneyimler onun bilgi dağarcığında anında oluyor. Tanrının sanırım tek zaafı öğrenmeye olan açlığı ve kapanmayan iştahı, bu eksiklik onu tanrı yapıyor.
Tanrı nedir? Tanrı bütün kosmozdur. Her şeyin içine sirayet etmiştir. Onun için zaman ve mekan kavramı yoktur, bilinen mekan; atomların titreşiminin azalmasıyla ( Titreşimi yani frekansı ve hızı azalan enerji kütle kazanır,hızı artan atomlar ise kütle kaybederek ışık hızına ulaşırlar ve kütlesiz parçacıklara evrilir yada bölünürler. ), bilinen zaman da titreşimi azalan atomların uzayı bükmesiyle oluştuğuna, ve algılanması da kütle yoğunluğuna ve hız ile bağlantılı olarak değiştiğine göre tanrı nasıl oluşmuşsa oluşsun zamanı manipüle etmiş ve mekanları eğip bükerek bunların dışına ve üstüne çıkabilmiş olmalıdır.  Tanrı bir mavi ışık, bir enerji topu yada demeti, henüz eriştiğimiz bilinç düzeyiyle kavrayamayacağımız kadar farklı bir titreşim boyutunda, ışık frekansında, bilinç düzeyinde bir varlık olmalıdır.

Hayalimdeki tanrı: İnsanların ne yaptığıyla da ilgilenmiyor, toplamda ne olduğuyla ilgileniyor, Maksimum fayda hesabı yapıyor, canlılarla deneyimini artırıyor, sonsuz ihtimaller ve seçimler için her koşul ve şartın oluşması ve her ihtimalin gerçekleşmesi gerekmesi nedeniyle kaosa, acıya, ölüme, işkenceye, sevgiye, aşka, nefrete hasılı bütün duygu ve durumlara izin veriyor, müdahale etmiyor , hatta bunların yaşanmasını büyük bir iştahla bekliyor ve izliyor. Bu da onu kesinlikle merhametli yapmıyor, ilginçtir merhametsiz de yapmıyor, çünkü tanrı bizim hislerimize sahip olmayan sosyopat ruhlu, gülemeyen, ağlayamayan ,en kötüsü empati kuramayan ve öğrenme açlığından deliye dönmüş bir varlık. tanrının işi var, eğer varsa ve bizi de o yarattıysa bizi kullanıyor.

Bu sistem tanrıyı da oluşturan sistem mi? Tanrı da mı kosmosun içinde bilinç yolculuğuna bizim gibi başladı ve ilerledi, yoksa başka bir sistemin içinde varoldu yada vardı, ya da sistemin kendisiydi ( bam başka bir şey ) de sadece deneyimleme ihtiyacı nedeniyle mi bizim kosmosumuzu yarattı, bizi var eden büyük patlamayı yaptı bilemiyorum. Her iki ihtimal de doğru olabilir. Neticede bizi durduramazsa yada durdurmazsa, dünya ve güneş sistemi burada bir müddet daha bilinçlenmemize izin verirse tanrıya bir rakip çıkacağını ve kesinlikle minimal bir tanrı olacağımızı söyleyebilirim. Düşünen ve kendisini geliştiren dijital programlar yarattık, yürüyebilen hareket edebilen robotlar yarattık ,canlıların DNA ları ile oynuyor, genetiğini değiştiriyor, et bedenleri biçimlendirmeyi öğreniyoruz. telekineziyle dokunmadan enerji alanımızla cisimleri hareket ettirebiliyoruz, telepati yoluyla haberleşmeyi öğrenmek üzereyiz, bir üst evren olan asral evreni öğrenip meditasyonla oraya gitmeyi ve et bedenden bilincimizi ayırmayı öğrendik, belki bu katta sadece bilinç olarak kalmayı başaracağımız günler yakın, eğer öyleyse burada da öğrenmeye devam ederek ölmeden ve yok olmadan bir üst kata çıkmamamız için bizi kim engelleyecek.  belki de zaten her ölenin bilinci yok olmuyor ve deneyimine devam ederek, öğrenerek ya kaynağa ( Tanrı denilen ve yaratan sosyapat enerji bilinç )  veri sağlamaya devam ediyor ya da tanrısallaşma yolunda ilerliyor, Higs bozonu denen ve tanrının enerjiyi kütleleştirme yolundaki en büyük silahını keşif için dev laboratuvarlar kurup binlerce kişiyle harıl harıl çalışıyoruz. Öğrenmeye devam edebilmek için ve yok olmamak için yaşanılabilir gezegenler arıyor ve uzayda yolculuk yapıyoruz, kendimizi kosmosun insafına yada tanrının merhametine bırakmaktan vazgeçtik , tanrı olmak için var gücümüzle yol alıyoruz.

Belki de kısa bir süre sonra ( 100-200 yıl gibi ) öğrenebilen dijital programlarımızı, zaten bildiğimiz her şeyi de içine koyarak makanik bedenlere yükleyecek  yeni bir ırk yaratacağız. Bu ırkın tanrısı İNSAN olacak, onu yönetemeyeceğimiz gün gelince ya bizi yok ederek yada bizden kurtularak evrende o gezegenden bu gezegene yerleşerek kendi dünyalarını kuracaklar, kim bilir belki de tıpkı tanrı gibi biz de onları bizim için deneyimleyen ve bize bilgi ve veri akışı sağlayan köleler olarak kullanacağız. Çok heyecen verici olabilir ama kendi bilincimizi mekanik bedenler ve dijital beyinlere aktarabilip zaten onlar olabilirsek, et bedenden kurtulup daha çok zaman kazanabilirsek ne olacak ?. Bizde higs bozonunu bulup, atom altı ölçekte enerjiye hükmedip sistemin ve zaman mekan sarmalının dışına çıkacağız. O zaman gerçekten tanrı nasıl olur bilebiliriz. Bunun için tanrı olmamız gerekir daha yolumuz çok...

Tanrının nasıl olduğunu tam olarak çözemesek de en azından Tanrı zamanla ve mekanla bağlı mı, onu kim yarattı, ondan önce ne vardı sorularının cevabını bilebiliyoruz. Eğer varsa, Tanrı zaman ve mekan üstüdür, yaratıcısı bizim kosmozumuz yada başka bir kosmozdur, kosmoza kısmen hükmeder ve yönetir, ondan önce yine kosmoz vardı, tanrı varsa eğer sadece onu yönetmeye çalışıyor, zamanın ve mekanın olmadığı bir katmanda öncelik ve sonralık olmaz, ilk atomun yada enerjinin ne ZAMAN ve KİM tarafından oluşturulduğu sorgulanamaz. Soru kendisiyle çelişir ve anlamsızlaşır. Orası herşeyin her zaman ve hiçbir zaman varolduğu ilgiç bir yer. ne garip bir cümle oldu şimdi az önceki, orada ''varolduğu''  bile diyemiyoruz zaman kipi kullanmadan konuşamayan bizlerin orayı bile anlatamadığı

Eğer henüz bir tanrı yoksa ve ilk bilinçlenen atomlar bizler isek kosmos kendi tanrısını doğurmuş ve geliştiriyor demektir. Bunu üç yüklemli bir cümle ile söylersek çok daha doğru bir cevap olur. Tanrı var mı?  Evet Tanrı ;vardır / varoluyor/ var olacak. Bu üç yüklemden birisi kaçınılmaz sondur, olmak zorundadır,Bunun en büyük delili bizler ve yaşadığımız evrendir.  hiç tanrı yoksa bile işte tanrı en kötü ihtimalle bizim gibi olur, sonsuz üzeri sonsuza yakın ihtimal ve patlamadan sonra tesadüfen bir gezegen ve  atmosfer oluşur, güneşine mükemmel uzaklıkta konumlanır ve ilk hücre yaşama başlar, gelişir ve nihayetinde bilinçlenir. İlkin çevresini sonra kendisini anlamlandırır ve öğrenmeye ve üremeye devam ederek ölmemek için ya kendisini kopyalamayı ( üreme ) yada sistemi düzenlemeyi öğrenir. Bence canlılar önce biri ile zaman kazanarak, türlerinin devamını kendilerini kopyalayarak devam ettirip, evreni manipüle ederek ölümsüzlüğe doğru bir yol izliyorlar. Evren bizim ırkımızda bize bu şansı tanımazsa başka bir ırka tanıyacaktır, sonsuzluk ve sonsuz ihtimaller bu sonucu % 100 doğurmak zorundadır. Bu kaçınılmazdır. Evrende var olan her iletimin bir karşı alıcısı olmak zorundadır sanki, ses varsa kulak, ışık varsa göz, olmak zorundadır. O zaman bilgi varsa onu öğrenecek ve iletimi alacak bir bilinç de olmak zorundadır. Yoksa evren onu kendisi yaratır.

Tanrı ister tanrılık yoluna bizim gibi başlasın, ister bu evrende isterse başka evrende yolculuğuna başlasın fark etmez sonuçta biz varsak ve özgün bir bilinç isek tanrı kavramsal olarak var olmak zorundadır. Durun korkmayın hemen,  dedim ya tanrı varsa eğer saçma sapan , müsrif ,zalim, egoist, bencil, kibirli bir varlık olamaz,cennetle, cehennemle, uğraşmaz, toplu helak etmez, azap etmez, ödül de vermez, tanrının işi gücü var, bizimle vakit de kaybetmez, sadece programı başlatır ve total meyvasını alır. önceki insansı duygulara sahip tanrı anlayışı henüz ilkel olan beyinlerin algısıyla oluşur. Kimseye zulmetmeden, diğer canlıların yaşamasına izin vererek , saygı duyarak bütün deneyimleri yaşamalı ve öğrenmeye odaklanmalıyız. Kendi kendimize koyduğumuz ilkel kalıpları kırarak, bilim ve fenne yoğunlaşmalıyız.  Nasıl ki bizler bilincimizin artmasıyla eski de kalan babalarımızdan daha iyi, daha ilkeli ve daha düzenli bir hayat yaşıyor, hala beslenmek zorunda olmamız nedeniyle öldürmek zorunda kaldığımız hayvanları bile en acısız şekilde ördürmeye çalışıyorsak, köleliği kaldırdı, dişi insan cinsine hakkını teslim etti ve hatta yetinmeyerek hayvanlara bile haklarını teslim için yasalar çıkardıysak bizden çok daha üstün olan ve adına TANRI dediğimiz o bilinç ilkel hisleri ve duyguları barındıramaz. O yüzden eğer varsa ona hizmet için deneyimlemeye ve dolu dolu yaşamaya devam etmeli, eğer yoksa anlattığım bu sıkıcı ve bize göre yorucu eylemleri bir an önce yapabilmek için tanrı olma yolunda olanca gücümüzle çalışmalıyız.  Tanrı yardımcımız olsun..

TANRI ÜZERİNE FİKİRLER

Yazan: Karmaşık
Karmaşık, din, Tanrı üzerine fikirler, Tanrı evren mi, Tanrı üzerine aforizmalar, Yaratıcı, Varoluş felsefesi, Ahiret fikri, Evren tanrı mı?, Biz ve Tanrı, Felsefi akımlar,
Namaza başladım..
Arapça Kur'an ayetleri ezberledim namaz da lazım oluyor diye.
Kıldım, kıldım, kıldım..
Başım sıkışsa da sıkışmasa da dua ettim.
Ramazanlarda oruç tuttum. Kimi yıl ful tuttum, çoğu yıl parça bölük tuttum. En çok sevdiğim an iftara yakın saatlerdi.
Kandil gecelerinde ekstra namaz kılar ve bol bol dua ederdim.
Kesinlikle cünüp gezmez ve sekse başlarken içimden besmeleyi okurdum (!).
Kendimi aydın bir Müslüman olarak tanımlardım.
Çünkü yazın denize girer, sol görüşlü yazarları da okurdum. Bazen bira veya bir kadeh rakı zorlarlarsa içerdim.
Aydındım yani (!)
Ama sağdan soldan rast geldiğim din içerikli yazıları okuduğum zamanlar içimi bir sıkıntı kaplardı. Burada yazanlara göre benim kafir olmasam bile münafık veya günahkar olma ihtimalim vardı.
Çok okurdum. Hala da okurum.

Uzun bir süre bu konu üzerine yoğunlaştım. Araştırıp, mantık temeline oturtmaya çalıştıkça çelişkilerin çokluğunu gördüm. Hatta uzun bir süre kendimle savaştım. Allah Kuran’ı göndermiştir ancak Emevi ve Abbasiler tarafından bugünkü çarpık haline evrilmiştir diye bir tez öne sürdüm kendi kendime. Ancak aslında sadece Kuran değil, Tevrat ve İncil’in de bir çok çelişkilere sahip olduğunu öğrendim.
Birde Sümerlerden gelen bir çok mitin kitaplara aktarıldığını da öğrendim, iyice soğudum.
Eveeett….
Sonuç itibarı ile “düşünüyorum öyleyse varım “ falan değil,
direk “ varım ve var olduğuma göre Tanrı’da var ”  düşüncesine sahip oldum.
Tanrı..
Her şeyi sayısal bir temele oturtarak var eden..
Peki Tanrı nerede ve bizimle nasıl iletişim kuruyor?  İşte şimdi bu düşünce noktasındayım.
Hakikaten nerede olabilir ?
Acaba tüm kitaplarda anlatıldığı gibi zamandan mekandan münezzeh ancak şah damarımıza yakın mı yoksa, sadece kitap göndermeden bizimle adına “vicdan” dediğimiz sistemle mi bağlantı kuruyor? Hani iç ses diyoruz. İşte o ses acaba Tanrı’nın sesi mi?
Gerçek nedir ?
Bizim hikayemizi kim izah edebilecek ? Hikayemiz nereye dayanıyor ? Bir yaratan var.. o tamam,
o konuda çoğumuz hemfikiriz. Tamam da yaratan neden bizimle iletişime geçmiyor ve sadece kendini hissettriyor.
Yarattığı şeylere bakıyorsun, mesela penguenler, okyanus, uzay, gezegenler, galaksiler, hücreler.. Ve hepsi de bilimsel bir temele dayanıyor.
Yani tesadüf falan gibi bir saçmalığa yer vermeyecek kadar mükemmeller.
Yani bunları tasarlayıp var eden var.
Ama nerede? Acaba Avatar filminde sembolik olarak gösterilen ağaç ( Bize göre Evren ) mi?
Bu durumda yobaz arkadaşların;
“Yuh sana lan, yani Allah’ın onu yaratmaya gücü yetmez mi zannediyon “ diyebileceklerini tahmin ediyorum. Hatta “ Evrenin başlangıcı var, bik-ben oğlum, başlangıcı olan tanrı mı olur? la ” da diyebileceklerini öngörüyorum.
İnanın bende bilmiyorum. Zaten bunu ispat edecek olanı biz direk peygamber ilan ederiz.
Ancak, nasıl ki Tanrı ezel ve ebed ise ve mesela diyelim ki evren eğer tanrı ise, evren de pekala ezel ve ebed olabilir. Bu tezime göre bizler zaten sürekli tanrı ile yüz yüzeyizdir belki de.

Evren’in muhteşem bir yaratma iradesine sahip olduğunu varsayarsak, bizler bu durumda tanrı parçacığı aramayı bırakmamız lazım. Parçacık bizler oluruz bu durumda. Tanrı evren ise eğer, bu durumda tanrının kitabını anlamanın yolunun bilim ve doğadaki canlılar olduğunu anlayabiliriz. Mesela bir aslan bir ceylana tuzak kurarak yakalayıp, gözünün yaşına bakmadan parçalayıp yiyorsa, ki öyle yapıyor. Bu durumda aslanın ahirette vereceği bir hesabı olmaz. Çünkü içgüdüsel olarak karnını doyurma ihtiyacını gideriyor aslan. Yani ceylanın yaşam hakkının elinden zorla alınmış olmasının bir cezası yok. Tıpkı ceylanda olduğu gibi, kuruyan otlarda toprağa karışır bütün bu dönüşüm muhteşem bir ahenkle sürekli ( yüzbinlerce yıldır ) devam eder. Toprak ürettiklerini, tekrar yer ve bu şekilde dönüşümü gerçekleştirir.
Bilemiyorum..
Gerçekten bilemiyorum.. Bilemiyor olmak çok acı veriyor.
Tanrı var. Ancak ben onunla iletişime geçemediğim gibi, hakkında bilgi sahibi bile değilim.
Ürettiğim tüm varsayımlar, öncekiler gibi kendi hayal dünyam olacaktır. Üstelik maymunun gözü çarpık açıldığı için benim için deli derler. Ataları gibi peygamber, elçi falan da demezler bunlar :)
Tanrım ! elimden sadece buraya, beni anlayacak insanların buluştuğu yere yazarak içimi dökmek geliyor. Yapabildiğim en bilim temelli yöntemi kullanıyorum.

Siz ne dersiniz ? Tanrı nerede size göre ? Yaratıp unutmuş olma ihtimali sıfır. Mutlaka gözlemliyor bizleri. Bu durumda bizden ne yapmamızı istiyor?

Eğer tanrı evrense ve bizleri ( bize göre ) milyon yıllar içerisinde geliştirmişse varacağımız gelişme noktasını mı görmek istiyor acaba? Çünkü bu kurama göre evrende gizlenmiş her element, her metal, veya mikro madde O’nun varlığının ve gücünün sonsuzluğunun ispatı olacaktır.
Ancak böyle bile olsa, biz öldükten sonraya kalmış olsa bile hesaplaşma istiyoruz. Kimsenin yanına kalmasın istiyoruz. Bu durumda buna nasıl bir açıklama getirebiliriz ki? Evren tanrı ise bizler O’nun varlığıın içerisinde sürekli doğup ölen hücreler gibiyizdir. Kanser nedeni ile ölen bir hücrenin hakkını kim ödetir ki?
Bilemiyorum.. İnanın kafam karmakarışık.
Sevgilerimle

KORKU VE DİN

MT, Korku ve din, din, Tanrı, Yaratıcı, İnanç evrenseldir, Herkesin kendi Tanrısı, Dinler korkudan beslenir, Yaratıcı mantığını kullanarak ona ulaşanı sever, Din ve coğrafya,
Dinlerin bu günkü güçlü konumlarında olmasında ki en etken rol, İnanç ve korkudur. Haram-helal.
Korku inançla endeksli olduğu için derine girmeye çalışacağım. Birde sosyokültürel olunca tam tehlike arz eden bir durum olur (cehalet fazla olunca.)

KORKU 
Dikkat ederseniz din eğitiminde genelde yöntem, korku iledir. Daha küçük yaşta korku ile yetişen bir birey yaşı ilerledikçe bu korkunun etkisindedir. Psikolojiktir.
Bunda ebeveynler etkili rol oynar, ya çocuğunu tanrıdan korkan bir köle haline getirir yada tam tersi Yaratıcıyı seven ve aklı ile hareket eden bir birey yetiştirir.
Globalleşen gelişmelere aldırış etmeden içindeki bu korku, kişiyi köle olarak efendi/tanrıya sunar. Bir köle her zaman içinde nefret taşır ve buda korkunun etkisinde cereyan eder.
Yani korku bir köle daha yaratır. Asıl olan efendinin köle isteği midir?. Elbette hayır.
Bunun yöntemi kendini geliştirmeye açık ve düşünebilen bir birey olarak yaratıcıya akıl ile varmaktır.
Korkuyu yenmenin yöntemi ise empati kurmaktır. Sosyolojik terim.
Korkunun yerini sevgi ile doldurmayı amaç edinmektir. Sorgulamak, korkuyu yenmenin ve korkmadan inanmanın etkili yöntemidir.
O zaman gerçek/efendi/tanrı ya ulaşılır. Ve insan kendini tanır kendine ulaşınca.

DİN
İnanç evrenseldir ve doğuştan gelen bir histir. {Gereksinim} üzerine gelişir. Dinler, bu doğuştan hak olan inanç hissini kendi tanrısına hazırlamaya çalışır, bunun için bedel ister.
İnsanın içindeki efendi/tanrıyı özünden ayırır ve kendi tekeline bağlar.
Karşılığında ruhun ihtiyaç duyduğu gıdayı sunar. Ve ruhsal rahatlamayı sağlar. Burada metafizik devreye girer.
Öncesinde insan-tanrı (firavun), sonra kral-tanrı, sonrası elçi-tanrı, bugünde temsili ruhani-elçi-tanrı dönemleri ile toplumlar takip altında dizayn edilmeye çalışılıyor.
Zamanla coğrafi ve kültürel yaşam koşulları ve eğitimi ile şekillenir. Fakat bilmemiz gereken her bireyin dıştan aldığı eğitimin yanı sıra kendi kendine eğitim daha doğuştan bireyin kendi elindedir ve daha çok kültürel alanda yeşerir.
Birey neyi düşünüyorsa inanç o şeyin olmasını hayal eder ve onun hayali ile yaşar, bunun için doğal yaşam dengesi olan empati kurmaktır. Gerçekleşmeyecek hayalleri kurmak zayıf insanların dua ile yapmaya ve yaptırmaya çalışması korkudan doğan umut endekslidir.
Çocuğun haram kelimesinden yararlı veya zararlı olduğunu algılaması daha mantıklıdır. Ki yaratıcı mantığını kullanarak ona ulaşanı sever.

Yazan: Metin T.

NEDEN DEİST OLDUM ?

Yazan: A.Kara
Neden deist oldum?, deizm nedir, deist, müslümandım, dinler, Tanrının dini yoktur, bana göre Tanrı, Yaratıcı, deizm, mizah, inancımı sorguladım, körü körüne inanmak, din olmasaydı, iyilik, inanç,
Haculaaar, hocalaaar, papazlaaar, rahüpleeer, inananlaaar, az inananlaaaar, psikoya bağlamuşlaaar, şamanlaaar, yahudüleeer, falanlaaar fülanlaaar, öncelikle belirtmek isterim ki bu yazıyı yazma sebebim size laf sokmak, sizden nasihat almak, din kültürü ve ahlak dersi almak yada diğer fesat antin kuntin şeyleri yapmak değildir. Sadece kendi hikayemi, içsel çatışmalarımı ve değişimimi anlatmaktır; günaha giriyosam giren çıkan bana sonuçta :) Tabi yaşadığımız ülkede çoğunluk müslüman olduğundan ve yetiştiğim aile de bu inanca sahip olduğundan yazacaklarımın gidipte peynire tapanlar hakkında olmasını beklemek garip olur. Fakat ben yinede biçok şeye değineceğim. Aslında bu yazıyı yazmaya başlayarak hata ettiğimi biliyorum çünkü bizim insanımız iki şeyi çok sever "Ağzından dini düşürmeyeni", bide "mazlum edebiyatını". Fakat kendimden ödün verecek değilim, bunu da yazıyor olma sebebim aslında biraz deşarj olmak, birazda yaşadıklarımı yaşayanlara yalnız olmadıklarını göstermek :)

1986 doğumlu biri olarak dinden sıyrılma yaşım 25 denebilir. Yani mevzulara bu yaşlarda ayıldım. Bu yüzden de aklım başıma 10 yaşımda geldi desem, 25 yaşıma kadar geçen 15 yılı tamamen zarardan sayıyo, boşa geçirilmiş, kandırılmış hissediyorum. Normalde her ramazan orucumu full tutar, mission complete yapardım. Cumalara gider, ara sıra 5 vakit namazlardan bazılarını da kılardım (sık olmamakla birlikte). Dinimi sorgulamam aslında tamamen yaşayıp yaşamakta olduklarım, dünyaya bakışım ve aile içi boktan durumlar sayesinde başladı (iyi ki de başladı babasını satayım).

Mike Tyson'ı düşün, karşısına da Kasımpaşa'lı Pakizeyi koy ve ortaya çıkacak kavgayı, curcunayı hayal et, işte çocukluğumdan beri öyle bi dalaşmanın içindeyim ki kafam olmuş Minotaur kafası. Bu ve diğer tüm zor zamanlarımda dua edip bişeylerin düzelmesini istedim yıllarca. Çok uzuuun yıllar, bilbo yüzüğü çaldığından beri diyelim biz ona. Neyse efem, öncelikle ardı ardına aparkatlar yemeye başladım:
- Allahım nolur bize huzur ver, aileme huzur ver dedim, işler dahada kötüye gitti, eskisinden de beter oldu yıllar geçtikçe seviye atladı resmen.
- Allahım nolur şu işlerim iyi gitsin dedim, 2 güne kalmadı kapının önüne koydular.
Tabi diğer yandan da nasıl daha iyi müslüman olurum diye uğraşıp Allaha yaklaşmaya çalışırken, bazı şeyleri fark edip, dini sorgulamaya başlarken buldum kendimi.
Yıllarca dikkat ettim, kimseye kötülük yapmasam da, dua etsem de hiç bişey değişmedi ve burada aklıma George Carlin geldi, "hiçbişey değişmeyecekse dua etmenin ne anlamı var ki?". Hatta öyle hissediyodumki son yıllarda, "Tanrım ne olur meteor düşmesin" diye dua etsem evimizin çatısına devasa boyutlarda taş düşücek de altında kalıcam diye korkar oldum. Tabi burada da klasik inanç sistemi giriyodu devreye "seni test ediyo, hayırlı olan bu demek ki, şükret, falan filan inter milan"


Ben önceleri ateistlere, deistlere yada müslüman olmayan herkese karşı internette yardırıyodum diyebilirim; yani biri din aleyhine bir şey dese ona demediğimi bırakmazdım yada "aptal bu" der küçümseyerek bakardım. Şuan bana atılmakta olan bol küfür ve hakaretli yorumlardaki inançlı tiplerden biriydim yani eskiden bende. İnancımı sorgulamaya başladığımda aslında kendimin bile bunu düşünmeye, sorgulamaya totosu yemiyodu diyebilirim :) O yüzden çevrenizdeki bi çok insandan duyduğunuz şu cümlelerle geçiştiriyodum kuşkularımı "yok ya o öyle demek istememiştir" , "o ayet yada hadisin öyle olduğuna inanmıyorum" ve diğer türevleri. Kendimi sorgulamam, içine düştüğüm koca boşluktan çıkmam 4-5 yıl kadar sürdü, düşünmek ve araştırmaktan uykusuz kaldım çok uzun zaman. Aslında sorguladıkça ve sorgulamaktan korkmadıkça bazı şeyleri daha kolay fark edip korkuyu bi kenara bıraktım.

Hocalara baktığımda hepsinin farklı konuştuğunu görüyodum, buda "o apaçık bi kitaptır" ayeti hakkında ister istemez düşünmeye itiyodu beni. Apaçık bi kitap ama bu işe yıllarını vermiş din alimleri bile sürekli tartışma içindeler, biri A diyo biri B, apaçık bi kitapsa daha bu adamlar bile anlayamıyoken bizlerin onu doğru anlayabilmesi beklenebilir mi? Apaçık bi kitap ama en iyi araplar bilir :) Hatta tam olarak anlayabilmek için günümüz arapçası bile yeterli değil.

Neyse ne, sonra cebimdeki 3 kuruşlarla günlerce kevaşe gibi yaşayıp hayatımı sürdürmeye çalışırken b-k gibi paranın içinde harlem dansı yapanları, audisi ile kornaya basıp "kenaraya kaysana ulen" diyip jaka satanları, milyon dolarlık evlerde g-tünü devirip hiçbişey yapmadan yat kalk yapanları, yani durumları çok daha iyi olanları fark ettim. Burada b-ktan bişeyler dönüyodu. Eşitlik neredeydi!
"İstediğine verir istediğine vermez", "böylesi daha hayırlı demek ki", "parası vardır ama mutsuzdur belki (he yav he, her parası olan mutsuz zaten klasik fakir edebiyatı)" gibi sözlerle avunmak yeterli gelmiyodu bana. Eşit olarak salınmadıysak eğer bu dünyaya, bu kadar uçuk farklılıkların arasında, bu adamların b-kunu temizleyerek yaşamanın neresi mantıklı ve adaletliydi ki...

Bi ara özellikle çevremi sentezliyim dedim, hani kim nasıl, kim napıyo, belki acabalardan falan kurtulurum, evime gidip "Nolur beni cehenneme atmaaa" diye korkuyla yalvarırım diye (ama o merhametlidir). Neyse, herkesi güzelce bi süzmeye başladım (gözleriyle yemek anlamında değil); dedikodu yapanlar, namazdan çıkıp g-te bakanlar (herkes öyle demiyorum), gösteriş yapanlar, ibadetle bile ego tatmini yapanlar, şovmenler, fesatlar, arkandan konuşanlar vs... Ahlak'ın dinle olmayacağını hep düşünürdüm zaten, fakat bazı şeyleri görüp yaşadıkça iyice kesinleştirmiş oldum. İnanınca otomatikman insana ahlak download edilip yüklenmesi saçma olurdu zaten. Tamam insanlar 4/4lük değildir, fakat bu insanların yinede bizlerden farklı, daha iyisi olması gerekmez miydi?

Akabinde Filistin'de ölen müslümanlara, Suriye'de katledilen insanlara ve Afganistan'daki zulümlere döndü gözüm (intihar saldırısı yapan, tekbirle kafa kesen mübarekler de gözüme çarpmıyo değildi; tabi onlar müslüman değildir canım, bunlar hep Amerikanın oyunları). Ne zaman baksam ölüyolarda ölüyolar, ölüyolarda ölüyolar, başları sürekli belada, bomba, kurşun, kan,ezilme, bezgin bi hayat (onlar için üzülmediğimi düşünmeyin, vicdan sahibiyim).
Peki bu yüzbinlerce insanın hiçbiri mi dua etmiyodu, hiçbiri mi doğru insan değildi lan? Birinin bile duası kabul olmadı mı katliamların durması için. Eğer bunca müslümanın duası bile işe yaramıyosa ne anlamı vardı Tanrıya dua etmenin? Havaya, karaya, dağa taşa yada herhangi bişeye dua etsen sonuç yine aynı olacaktı, loto oynamak gibi. Eğer gönderdiği dine inananları kollayan bi Tanrı varsa, onun insanları hiçte umursamadığını, geriye yaslanıp bişeyler çizerek bizi izleyip eğlendiğini düşünmeye başlamıştım artık.

deist, deizm, deizm nedir, din, din olmasaydı, dinler, inancımı sorguladım, inanç, islamiyet, körü körüne inanmak, mizah, müslüman, Neden deist oldum?, safsata, Tanrının dini yoktur, Yaratıcı,

Düşündükçe daha birsürü şey dank ediyodu kafama. Mesela doğduğun yerin önemi. En basiti Türkiye'nin %99u müslüman diyorlar dimi (biraz abartı ama olsun), şimdi sıkıntı şurada. %99u müslüman bi ülkede doğduktan sonra Hristiyan olma ihtimalin % kaçtır? %2 mi?
Ne alaka falan diyen varsa kendini camdan aşağı atsın, bal gibide alakası var. Doğup büyüdüğün kültür, daha küçükken sana anlatılan ve inandırılan ve ülkede egemen olan din. Doğal olarak senin bu kadar kalabalığın ve kafası doldurulmuşluğun içinde başka dini seçmen yada sorgulaman düşünülemez bile; çünkü seninki hak din, onlarınki ise yalan dolan dini.
Halbuki Hindistan'da doğmuş olsaydın sana ufakken "söyle bakıyım oğlum: Allah!" demeyeceklerdi, çocukluk hayatın boyunca bu cümledeki Allah yerine sana "Krishna" dedirteceklerdi. Yani o inançla, doğuştan Hindu olarak büyüyecektin.
Malta adasında doğmuş olsaydın orada sonradan müslüman olma olasılığın kaçtı? Bişey diyim mi, aynı, yine %2 falan, hatta dahada düşük. Çünkü oradanın da kültürü ve toplumsal yapısı, din sistemi kendi elindeki insanları tutacak şekilde sürmekte. He şöyle diyebilirsiniz (nasılsa benim tuzum kuru hesabı), "iyide kardeşim, göz var, ağız var, okusalardı da inansalardı". Çakaaal :) Tabiiii yaa tabiii, adamında işi gücü yoktu birden bire senin inancına merak saracaktı dimi :)
Niye sen hiç diğer dinlerin kutsal kitaplarını okudun mu? "Olur mu canım ne gerek var ben inanıyorum zaten". Lan iyide onlarda inanıyo zaten, sıkıntı orda; durduk yere neden gelipte senin dinini incelesin adam. Onlara görede onların dini doğru. Herkese göre kendi dini hak din zaten, sadece bizimkilere göre değil yani :) Houston'da doğan birinin barda birasını tokuşturup pazar günleri günah çıkartmaya gitmesi onlara göre doğru sana göre yanlış.

Sürekli merhametli olduğunu söylerken bi yandan da beni ateşlerin içinde kebap yapacağını ve çeşitli acılarla bunu süsleyeceğini anlatan, kendisinin ibadetimize ihtiyacı olmadığını söyleyen ama her duada onu yücelten, öven sözlerin bulunduğu bi Tanrı / Yaratıcı inancı kafama yatmıyodu. Eğer bir Tanrı varsa ve dinleri microsoft'un yeni windows sürümlerini çıkarttığı gibi piyasaya sürüyosa, burada arada kalan insanlar ne olacak? Onların suçu ne :) ? Tıpkı windows 10 çıktığında windows XP kullanan herkesin gidip onu alamamış olması gibi.
Fakat hayır, bir din çıkıyor, kitabı iniyor, sonra tekrardan yeni din ve yeni kitap geliyor, neden? İstese tek seferde tek din ve tek kitap işini yapamaz mıydı çünkü ne istese hemen yapabildiğine inanılıyor; neden insanları bunca şeylerle uğraştırdı, din savaşlarının ve çatışmaların içinde kan akıtmalarına sebep oldu? Savaş ve ölüm eğlenceli miydi? Tanrının dini olmazdı bana göre; bunları da aklım hiç almıyo, hiç mantıklı gelmiyodu.


Sonrasında huri akımı başladı birdenbire, maşallah. Tüm hocalar hurilerden bahseder oldular, taki cennette gidecek adamın tenasül huzuvlarına (pipiler), 1 adama 75 huri verileceğine kadar. Bu ise zaten inanmama yoluna girmiş olan beni bayır aşağı yuvarlayıp ivme kazandıran şeydi. Dünyada günah ama orada serbest miydi? Hemde 75 huriyle? Enteresan, çok enteresan, bayağı bi enteresan...

Türkçe mealleri okuyunca bazı şeylerin değişeceğini sandım ama ayetlerde ise beynimi keşküle çeviren, gece 4 lere kadar araştırıp okumaktan bilgisayar ekranında mala bağlamama sebep olan şeyler vardı (yine o apaçık bir kitaptır ayeti geliyodu aklıma, çünkü çelişkide kaldığım her ayet hakkında farklı farklı, apaçık olmayan görüşler vardı).
En basiti Enam-108 de "Allahtan başkasına tapanlara sövmeyin" diye emredilirken, Araf-179, Furkan-44, Tevbe-28, Bakara-65, Maide-60, Cuma-5, Araf-176 gibi ayetlerde farklı inançda olanlar ve inanmayanlara "hayvan, hayvandan daha aşağı, eşek, köpek, domuz, pislik, maymun" gibi sövülüyodu. Burada aklıma bazı sorular geliyodu:
1) Tanrı sövebilir miydi?
2) Sövmeyin diyip sövmesi çelişki değil miydi?
Savaşta ele geçirilen kadının ganimet sayılması ise başka bi karışıklıktı. Yine kendimi teselli edememiştim.

Çocukluğumdan beri aklıma en çok takılan şeylerden biride şeytandı. Çoğu dinde olduğu gibi insanları cehenneme götürmek için görevlendirilmiş, bizimle makara kukara yapıp, oynamasına, aklımızı çelmesine izin verilmiş, bariz bizden daha üstün bi varlık :) Hayat zaten yeterince zordu, neden bize karşı birde şeytan denen düşman yaratıldı ki, bunun için teşekkür mü etmeli bilemedim. Bana sorarsanız şeytan diye bişey yok, asıl şeytan her haltı yiyip "şeytana uydum" diyip suçu şeytana atarak kurtulmaya çalışan insanlar...

Dinlere şöyle bi baktığımda çoğu dinde diğer dinlere karşı düşmanlık beslendiği aşikardı. En basiti Noel bayramı gelirken Kadıköy'deki camiye yazılan "Ey iman edenler, yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır, sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır" ayeti gibi, yada musevilere göre müslüman öldürmenin günahı olmaması gibi diyelim. Yani aslında hepsi insanları bölüp birbirlerine karşı düşmanca şeyler beslemelerine sebep oluyor.
Fakat insanımız böyle işte, yabancı uyruklu birine aşık olunca, yada cüppeli Ahmet gibi fenomen olup tvlerde çıkmaya başlayınca "nolcak canım o ayet öyle demek istemiyo, evine girer çıkarım ziyarete giderim ne olcak" tarzında kıvırırlar. Halbuki ayet çok açık, dost edinmeyin diyo. Herkesin dininde ve kitabında buna benzer söylemler var. Bu da = bölünmüşlük, zamanla düşmanlaşma, savaş, kan, ölüm, bomba ve gözü yaşlı anne-çocuk demekti...

Fakat dediğim gibi herkes işine geldiği gibi anlıyo dinini, kendine göre çekip çeviriyo :) En basiti şuan İran'daki, Suriye'deki müslümanlarla ülkemizdekilerin çoğu birbirinden çok farklıdır. Onlarda yüzü, bacağının ucu göründü diye kadına kezzap atar, değersiz köpekmiş gibi davranırlar, bizde yapılmaz. Adam asarlar, göze göz, dişe diş usulü kol bacak keserler (şeriat kanunları), bizde uygulanmaz. Çünkü toplum ne şekilde geldiyse ve gelenekleri kültürel yapısı neye yön veriyosa inançlarıda ister istemez ona göre değişmeye, şekillenmeye başlıyor. Dinin herkes tarafından bu kadar farklı anlaşılıp yaşanması bile aradığım biçok sorunun cevabıydı aslında.

Neden deist olduğuma gelirsek en büyük sebebi bir yaratıcının varlığına inanıyor olmamdır. Fakat bu yaratan nedir, nasıl bişeydir, yüce bir varlık mıdır, saf enerji midir, yada aklımın alamayacağı bişey midir onu bilemem (ki buda aklımın almadığının göstergesidir).
Fakat yaratan bi güce inanıyorum diye "sınav için dünyaya geldik" klişesine takılamam, bu mudur yani, bunca şey sınav için mi. Yani yaratanın canı sıkılmış demiş ki "du bakam, insanlar yaratayım, şuraya da az dağ koyayım, azda suuuu, heh tamam, şimdi şeytanıda salayım orayaaa, oda tamaaam, azıcıkta felaket falan ekleyeyim update çıkartıp, şu karşıki dağlara da biraz cenderme ekleyeyim, oda tamamdır. Aklıma bir fikir geldi: İnsanları neden sınava tabii tutmuyorum?" Neden sınava tabi tutulalım durduk yere? E hal böyleyse bizi yaratmaması bizim için çok daha iyiydi :)

İyilik kavramı üzerinde de bolca düşünmeme neden oldu. Cüppelinin de dediği gibi "bu kadar müslüman nasıl duruyo sanıyosun, bunca korkutan ayet, hadis olmasa nası başa çıkacaz? (cehennemler, kalbe kadar yakan hiç durmayan, normal ateşten bilmem kaç kat güçlü ateş, 5.seviye ateş topu fırlatan eden zebaniler falan)". Hatta birisi diğerine kötü bişey yapsa, ne derler genelde "sende hiç mi Allah korkusu yok?". İnsanın iyi olması için cehennemden yada Tanrıdan / Yaratıcıdan korkması mı gerekir? Bu durumda samimi iyilikten, gerçek ahlaktan bahsedilebilir mi? Hiç zannetmiyorum. Korktuğu için sevmek, bişeylerden korktuğu için iyi olmak yerine iyi olmak için iyi olurum ben. Mecburiyet hissettiğimden değil, iyi olmayı daha mantıklı ve insancıl bulduğum için iyi olurum; huriler yada nuriler alacağım diye de iyi olamam. Bence iyilik dediğin şey, saf olmalı, içten gelmelidir. Keza ahlakta dinlerle gelmez insana, inanana gökten ilahi bi güç tarafından ahlak yüklenmez. Hayvana, insana tecavüz etmenin, şiddetin ve birçok kötü şeyin ahlaksızlık olduğunu kavramam için bana bir din gönderilmesine gerek yok.

Yazımı bitirirken belirtmek isterim ki tüm inançlara, farklı dinlere sahip herkese saygım var, ama onların bana duyduğu saygı kadar var. Sanal ortamda bize ağıza alınmayacak küfürler yağdıran yada inancım değişti diye beni yok sayan insan benden değil saygı, neticemi bile göremez. Bunun dışında herkesin inanma özgürlüğüne saygım var, zaten en başta kendi ailem ve sevdiğim insanların çoğu müslüman, yani neden ve niye onlara karşı olayım ki? Benim derdim insanların ibadetleri yada inançları ile değil, inançlarının başka insanların hayatına müdahale edip etmemesi, başkalarının hayatını karartıp karartmaması ile.
Keşke dinler hiç olmasaydı, böylece binlerce yıldır insanlar ölmez, gruplaşmazlardı...
Böylece neden deist olduğumu anlatmış oldum (siteye uğrayan mı var babasını satayım? Zaten 3-5 kişi uğruyodu, şimdi bu yazıdan sonra alınganlık gösterip kimse gelmez artık:)). O değilde sırtım çürüdü, parmaklarım gemlik zeytini gibi oldu, bu ne lan yaz yaz bitmedi, vay sakalıma, vay posedionun bişeyleri adına, bu ne ya öldüm öldümmm, kısalta kısalta yazdım yinede kafam kadar yazı oldu... Aranızdan kaçarken sizlere sevdiğim bi sözle veda ediyorum (nan okuyan yoktur ya buraya kadar, neyse):

“Benim ülkem dünyadır, tüm insanlar benim kardeşimdir, iyiyi ve doğruyu yapmak benim dinimdir.”
Thomas Paine

Yazının diğer serilerini okumak isteyenler aşağıdaki bağlantılara tıklayabilir: