Din ve Mitoloji
HABERLER
Dini Haber

EFSANELERDEN TEVRAT'A ORADAN KUR-AN'A

AY, din, islamiyet, din ve mitoloji, İslam ve mitoloji,Sümer mitolojisi ve islam,İslamiyetin mitolojiden esintileri,Kuran ve sümer mitolojisi,Yaratılış mitleri,Kuran'da dünyanın yaratılışı
Enbiya Suresi 30: “İnkar edenler Evren(Gökler) ve yer birbirleriyle bitişik iken onları ayırdığımızı, her canlıyı sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Yine de onlar inanmayacaklar mı?”

Ayetin iddia ettiğinin aksine göklerle yerin ayrı olduğu hiçbir dönem olmamıştır.

Kuran’ın bütününe baktığımızda sadece bu ayet değil, evrenin yaratılışını anlatan diğer ayetler de bilimle çok ciddi çelişkiler içerisindedir, mucize olması bir tarafa, hatalıdır.

Bu olaydan Kur-an’dan çok daha eski metinlerde de bahsedilmiştir. Pek çok toplumda göklerle yer başlangıçta bitişiktir, sonradan Tanrı tarafından ayrılıp bugünkü şeklinin verildiği inancı yaygındır.

Göklerle yerin ayrılması pek çok toplumun inanışlarında yer almaktadır, Kuran’a muhtemelen Tevrat’tan geçmiştir. Tevrat masalı şöyle anlatır:

"Tanrı, “Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın” diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı gök kubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı. Kubbeye “Gök” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu. Tanrı, “Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün” diye buyurdu ve öyle oldu. Kuru alana “Kara”, toplanan sulara “Deniz” adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü." (Yaratılış 1:2-10)

Gördüğünüz gibi Tevrat’a göre de göklerle yer başlangıçta bitişikmiş,Tanrı tarafından ayrılmışlar.Anlaşılan düşüncelerine göre başlangıçta bütün yeryüzü sularla kaplıymış, Tanrı yer altından saydam bir kubbe yükseltmiş ve suların bir kısmını yukarıda toplamış. Kalan suyu da bir kenara toplayıp denizleri oluşturmuş,ortaya çıkan toprak ise yer (kara) olmuş.

Saydam bir kubbe düşünmüş olmalılar çünkü gök de denizler gibi mavidir, bu maviliğin nedeni, yer altından çıkarak suların bir kısmını üzerinde toplayan kubbe ile alakalı düşünülmüş olmalı. Tevrat anlatımından açıkça anlaşılıyor ki gökyüzü kubbenin arkasında kalan sulardan oluşuyor, bu kubbe saydam olduğu için de üzerinde toplanan deniz suyunun maviliği nedeniyle gökyüzü mavi gözüküyor. İşte! Göklerle yerin neden başlangıçta bitişik iken sonradan ayrıldıkları düşünülmüş, bulduk!

Tevrat anlatımından bu açıkça anlaşılıyor yani o kubbe saydam düşünülmüş olmalı. Şimdi daha eski kaynaklara da bakalım, bu inancın kökeni Sümerlere kadar uzanmaktadır:

Sümer efsanesine göre evrende ilk olarak Tanrıça Nammu adında büyük uçsuz bucaksız bir su vardı.Tanrıça o sudan büyük bir dağ çıkarıyor. Oğlu Hava Tanrısı Enlil, onu ikiye ayırıyor. Üstü gök oluyor, Gök Tanrısı onu alıyor, yer olan altı da Yer Tanrıçası ile Hava Tanrısının oluyor. Bilgelik Tanrısı ile Hava Tanrısı yeri bitkiler, ağaçlar, sularla donatıyor. Hayvanlar yaratılıyor ve hepsini idare edecek Tanrılar meydana getiriliyor.

Bir de bunu Sümer şiirlerinde gösterelim:

Gök ve yer çift olarak yaratıldığı zaman,
Ana Tanrıça İnana onlara şekil verdiği zaman,
Yerler düzenlendiği, toprak yerleştiği zaman,
Gök ahenk içinde hareket ettiği zaman,
Nehirler ve kanallar düz bir çizgi gibi aktığı zaman,
Dicle ve Fırat nehirleri kıyılarını doldurduğu zaman,
Büyük Tanrılar “artık ne yapabiliriz” diye konuşuyorlar.


Başka bir şiir:

Gök yerden ayrıldıktan sonra
Yer gökten ayrıldıktan sonra
İnsanın adı konduktan sonra
An(gök tanrısı) göğü alıp götürdükten sonra…


Bir diğeri:

Bey, gerekli olanları meydana getirmek için,
Kararları değişmeyen bey,
Yerden “ülkenin tohumunu çıkaran Enlil”
Yerden göğü ayırmayı planladı,
Gökten yeri ayırmayı planladı.


Sadece Sümer’de değil Babil mitlerinde de göklerle yer ayrılmıştır, tek bir farkla; göklerle yer Tanrıça Tiamat’ın bedeninden yaratılır:

Babil Tanrıçası Tiamat ve kocası Apsu genç tanrıların yol açtığı kargaşaya artık dayanamaz ve onları yok etmeyi tasarlar. Ea’nın çatışma sırasında Apsu’yu öldürmesi üzerine,azman bir su yılanı olan Tiamat intikam güder. Onunla dövüşmek için seçilen Marduk kavgayı kazanır ve tanrıçanın bedenini ikiye ayırarak göğü ve yeri yaratır.

Mısır mitolojisinde de göklerle yer bitişikken ayrılmıştır:

Eski Mısır Mitolojisi’nde ilk tanrı Atum‘un oğlu Şu, Yer’le göğü birbirinden ayırandır. Şu‘nun (kendi kızkardeşinden yaptığı) çocukları olan Nut göğü, Geb de yeri temsil eder.

Mitlere devam edelim, bu sefer Hint’ten:

Upanishad’lara ait başka bir sekizinci yüzyıl miti tanrıları pek çok açıdan olayın dışında tutmaktadır:

“Bu dünya başlangıçta yalnızca hiçbir şey idi. O var oldu. O, gelişti. O bir yumurtaya dönüştü. Yılın belli bir döneminde yumurtladı. Birbirlerinden ayrıldı. İki yumurta kabuğunun birisi gümüş, birisi altın oldu. Gümüş olandan yeryüzü oluştu, altın olandan gökyüzü meydana geldi.”

Burada yine göklerle yerin başlangıçta bitişik iken ayrılması inancı var.

Görüldüğü gibi kökeni Sümer olan “göklerle yerin birbirinden ayrılması” inancı çok yaygın bir inançtır. Kimi bir kara kütlesini ayırıp üstünü göğe, altını yere çeviriyor, kimi suları ayırıyor, kimi Tanrıların bedenini ayırıp aynını yapıyor, kimi de bir yumurtayı kırıp üst kabuğu göğe, alt kabuğu yere çeviriyor. Yani hepsinde yer ile gök birleşik iken bir şekilde ayrılıyor.

Yazan: Aziz Yağan

MUHAMMED KUR-AN'A AYETLER EKLİYOR

AY, din, Hz Muhammed, islamiyet, Hz Muhammed kendi ihtiyaçları için Kur-an'a ayet koyuyor, Hz Muhammed oğlu Zeyd'in karısını alıyor, Ahzab suresi, Zeyd'in karısı Zeyneb, Ahzab 37-38
MUHAMMED KENDİ GEREKSİNİMLERİ İÇİN KUR-AN'A AYETLER KOYUYOR

Eski Arap geleneğinde hiç kimse, oğulluğunun eşiyle evlenemezdi; Çünkü oğulluğunun eşi ona haram sayılırdı. Böyle olduğu halde Muhammed, kendi oğulluğunun eşi Zeyneb'le evlenebilmek için Kur-an'a ayetler koyarak bu geleneği değiştirir (K. 33, Ahzab suresi, ayet 36-53)

Muhammed'in "Cahiliye" diye adlandırıp kötü göstermeye ça­lıştığı İslam öncesi dönemde Arapların olumlu ve ahlaki nitelikte pek çok gelenekleri vardı. Muhammed bunları Tanrı'dan vahiy indi diyerek kendi özel çıkarları doğrultusunda değiştirmekten geri kalmamıştır. Sadece bir iki örnekle yetinelim. "Cahiliye" döneminde Araplar oğulluklarının eşleriyle evlenemezlerdi, çünkü bu haram sayılırdı. Muhammed bu güzel ve ahlakiliğe pek yatkın geleneği, kendi oğulluğu Zeyd'in eşi güzel Zeyneb ile evlenebilmek için ortadan kaldırmıştır. Yine bunun gibi eskiden süt akrabalık tesisi, em­zik çağındaki çocuklar hakkında geçerli sayılırdı; Muhammed bu­nu da kendi kişisel gereksinimleri adına değiştirmiştir.

İslam öncesi Arap geleneklerine göre "oğulluk", oğul edinen ki­şinin "öz oğlu" sayılır, onun adını taşır, hukuken ona mirasçı olurdu. Bu nedenle oğul edinen kişi için oğulluğun eşiyle evlenmek haramdı. Ne var ki, Muhammed bu yasaya rağmen kendi oğulluğu Zeyd'in karısı Zeyneb'le evlenmiş ve bu evliliği Tanrı'dan geldiğini söylediği ayetlerle meşru kılmıştır. Konuyu daha önce birçok vesi­leyle ele almış olmakla beraber, burada, başka açıdan tekrar incele­memiz gerekiyor. Şöyle ki:

Zeyd bin Harise, İslam öncesi dönemde köle olarak satılığa çı­karılan ve 400 dirhem karşılığında Hatice tarafından satın alınan bir kimsedir. Hatice, bu kölesini Muhammed'e hibe eder. Söylendiğine göre Zeyd, Müslümanlığı ilk kabul edenlerden olduğu için, Mu­hammed onu azatlayarak kendisine oğul edinir ve halkın önünde:

"(Ey ahali!) Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur; bana varis olacak ben de ona varis olacağım" şeklinde konuşur ve ona kendi adını verir. Böylece Zeyd, o zamana ka­dar kendi öz babasına izafeten Zeyd bin Harise (Harise'nin oğlu Zeyd) diye çağrılırken bu kez Zeyd İbni Muhammed (Muhammed'in oğlu Zeyd) adıyla çağrılır. Muhammed onu, azatlı cariyelerinden Ümmi Eymen'le ve daha sonra da halasının kızı olan Zeyneb b. Cahş ile evlen­dirir. Hatice'nin ölümünden ve Medine'ye hicretten bir hayli sonrasına gelinceye kadar (ki hicretin 5. yılına rastlar) Zeyd, hep Zeyd İbni Muhammed (yani "Muhammed'in oğlu") adını taşıyarak ve Zeyneb'in ko­cası olarak yaşayıp gider. Fakat günlerden bir gün, Muhammed, görüş­mek maksadıyla Zeyd'in evine gittiğinde kapıyı Zeyneb açar; aceleye geldiği için üstüne pek bir şey örtemediğinden yarı çıplak vaziyettedir. Onu bu şekilde görmek Muhammed'in pek hoşuna gider.
Kapıdan ayrılırken "Kalpleri değiştiren Tanrı kutludur" şeklinde bir şeyler mırıl­danır.
Söylediklerini Zeyneb duymuştur; duyduklarını o akşam koca­sı Zeyd'e anlatır. Bunun üzerine Zeyd derhal Muhammed'in yanına gi­derek Zeyneb'i boşayacağını söyler; Muhammed kendisine neden dolayı Zeyneb'i boşamak istediğini, ondan şüpheye düşüp düşmediğini sorar ve "eşini boşama" der. Derken de bilir ki, Zeyd artık Zeyneb ile bir arada yaşamak istemeyecektir.
Nitekim öyle olur ve Zeyd karısını boşar. Böylece Muhammed için Zeyneb'le evlenme fırsatı doğmuş olur. Ne var ki, bunu yapabilmek için birtakım engelleri ortadan kal­dırmak gerekmektedir. Bu engellerin başında, oğullukların eşleriyle evlenmeyi haram kılan Arap geleneği vardır. Bu geleneği değiştirme­dikçe Zeyneb'i haremine katması mümkün değildir. Diğer bir engel de halkın böyle bir olay nedeniyle kendisi hakkında kötü şeyler düşünme­si ve söylemesidir. Nitekim durumun anlaşılması üzerine etrafta: "Mu­hammed bir peygamber gibi hareket etmedi, şehvetinin itişine yenildi" şeklinde konuşmalar başlamıştır. Kuşkusuz ki, bütün bu engelleri gi­dermenin Muhammed için kolay bir yolu vardı ki, o da her şeyin Tan­rı tarafından düzenlendiğini ve Tanrı'nın iradesi gereğince oluştuğunu söylemek ve bu doğrultuda Tanrı'dan vahiy indiğini bildirmekti. Her şeyden önce Zeyd'in yuvasını yıkanın kendisi olmadığı kanısını yarat­mak ister. Bu maksatla Kur'an'a şu ayetleri koyar:

"Ey Muhammed! Allah'ın nimet verdiği senin de nimetlendirdiğin kimseye (Zeyd'e) 'Eşini bırakma, Allah'tan sakın' diyor, Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekmiyordun. Oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu. Sonun­da Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 37.)

Görülüyor ki, Zeyd gelip Muhammed'e: "(Ey Muhammed) eşimi boşamak istiyorum" diyor. Bunun üzerine Muhammed ona: "(Zey­neb) hakkında bir şüpheye mi düştün?" diye soruyor ve buna karşılık Zeyd: "Hiç bir hususta ondan şüphelenmedim, ondan hayırdan başka bir şey görmedim" diye yanıt veriyor. Bu yanıta karşılık olarak da Muhammed Zeyd'e "Eşini hoş tut" tavsiyesinde bulunuyor.3 Buna rağmen Zeyd Zeyneb'i boşuyor ve Muhammed Zeyneb'le evleniyor. Başka bir deyimle bütün bunlar Tanrı'nın kurduğu plan gereğince oluşmuş oluyor. Böyle olunca da ortada Muhammed'e yüklenebilecek bir suç kalmıyor! Öte yandan yukarıdaki ayetle, bir de Tanrı'nın:

"Ey Muhammed! Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyor­dun, insanlardan çekiniyordun. Oysa Allah'tan çekinmen da­ha uygundu..."

diye konuştuğu yazılı. Yani güya Tanrı, Muhammed'in Zeyneb'le evlenmesine önceden karar vermiş ve Muhammed'i bundan haber­dar etmiştir. Fakat Muhammed insanlardan çekindiği için, bu habe­ri kendi içinde saklamıştır!

Ve işte Kur'an'a yukarıdaki ayetleri koymak suretiyle Muham­med, Zeyd'in Zeyneb'le olan evliliğinin sona ermesinde kendisinin herhangi bir sorumluluğu olmadığı kanısını yaratmış olmaktaydı. Zeyneb'le evliliğinin Tann tarafından "helal" kılındığını, yani Zey­neb'i nikahına almakla hiçbir günah işlemediğini anlatmak üzere Kur'an'a ayrıca şunu ekler:

"Allah'ın, kendisine helal kıldığı şeyde Peygamber'e herhangi bir vebal yoktur. Önce gelip geçenler arasında Allah'ın adeti böyle idi. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 38).

Fakat bir de bu olay dolayısıyla halk arasında dolaşan sözleri, ör­neğin: "Hiç oğulluğun karısı ile evlenilir mi?" şeklindeki söylentileri etkisiz kılmak gerekirdi. Bunu sağlamak maksadıyla kendisinin sadece Tanrı emrine uymuş olduğunu ve Tanrı'dan başkasından korkmadı­ğını ve Tanrı'dan gayrı hiç kimseye hesap vermekle sorumlu bulunma­dığını, yine Tanrı'dan geldiğini söylediği şu ayetle bildirir:

"O Peygamberler ki, Allah'ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter" (K. 33, Ahzab Su­resi, ayet 39).

Görülüyor ki, Muhammed bu ayetleri koymak suretiyle kendisi­ni bu olayda temize çıkarmak, günahsızınış gibi tanıtmak istemiştir. Zira Kur'an'a koyduğu ayetlerden anlaşılacağı gibi, Zeyneb'e aşık düşmesine sebep olan güya Tanrı'dır. Öte yandan Zeyd'in yuvasını yıkmamak için ona "Eşini boşama, hoş tut" dediği halde, Tanrı işe karışmış ve Zeyd'in Zeyneb'i boşamasını ve Zeyneb'in Muham­med'le evlenmesini sağlamıştır. Halktan kişilerin: "Neden dolayı Tann böyle yapmıştır?" şeklindeki konuşmalarını karşılamak için Kur'an'a bir de şunu eklemiştir:

"...Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde (Zeyneb'i) seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde on­larla evlenmek konusunda müminlere bir sorumluluk olmadı­ğı bilinsin. Allah buyruğu yerine gelecektir..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 37.)


Yani Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, oğullukların eşle­riyle evlenmelerini haram sayan Arap geleneğinin kötü bir şey ol­duğunu düşünmüş ve bu geleneği ortadan kaldırmak istemiştir. Kal­dırdığım belli etmek için Muhammed'i, kendi oğulluğu Zeyd'in eşiyle evlendirmiş, böylece bütün Müslümanlara bu şekilde davran­manın "helal" olduğunu bildirmiştir.

Fakat Muhammed bununla da yetinmez; bir de ister ki, Tanrı bu eski Arap geleneğinin kötü bir şey olduğunu ortaya vursun. Bu maksatla şu ayeti koyar:

"Allah... evladlıklarmızı... oğullarınız gibi tutmanızı meşru kılmamıştır. Bunlar^izin dillerinize doladığınız boş sözlerdir. Allah gerçeği söylemektedir; doğru yola O eriştirir. Evladlıkları babalarına nispet edin, bu Allah katında en doğru olan­dır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdir­de onları din kardeşi ve dostlarınız olarak kabul edin..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 4.)


Böylece artık .oğulluklar "gerçek oğul" durumunda tutulmaya­caklar, örneğin kendilerini oğul edinenlerin adını taşıyamayacaklar­dır. Böyle olunca da hiç kimse: "Muhammed oğlunun karısı ile ev­lendi" diye ileri geri konuşamayacaktır.

Bütün bu hususları açıklığa kavuşturmak "maksadıyla Muham­med, her ne kadar yıllar önce: "(Ey ahali!) Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur, bana varis olacak ben de ona varis olacağım" demiş ol­makla beraber, şimdi Zeyneb'le evlendikten sonra fikir değişirir ve Zeyd'in babası olmadığım belirtmek üzere Kur'an'a şu ayeti koyar:

"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değil(dir). Fakat o, Allah'ın Resul'ü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Al­lah her şeyi hakkıyla bilendir" (Ahzab Suresi, ayet 40).

Bu hususu biraz daha açıklığa kavuşturmak için oğullukların kendi babalarına göre çağrılmaları gerektiğine dair ayrıca şu ayeti koyar:

"Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağı­rın. Allah yanında en doğrusu budur. Eğer babalarının kim ol­duğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin..." (K. 33, Ah­zab Suresi, ayet 5.)


Görülüyor ki, Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, oğullukla­rın, kendi öz babalarına nispetle çağrılmalarım emretmektedir. Pek güzel ama bunu yapmak için neden Tanrı on beş yıl beklesin ve ille de Muhammed'in Zeyneb'i yarı çıplak vaziyette görüp aşık olması­nı istesin? Neden dolayı bu işi daha önce yapmasın? Başka bir deyim­le neden Zeyd'in on beş yıla yakın bir süre boyunca kendi öz babası­na nispetle değil de Muhammed'e nispetle (yani "Zeyd İbni Muham­med" olarak) çağrılmasına gerek görsün? Söylemeye gerek yoktur ki, bunları gerekli gören Tanrı değil fakat Muhammed'in kendisidir.

Fakat her ne olursa olsun Muhammed, yukarıdaki ayetleri koy­duktan sonra Zeyd'in adını değiştirir: Yıllar boyu Zeyd'i "Zeyd İbni Muhammed" (yani "Muhammed'in oğlu Zeyd") şeklinde çağırtır­ken, o andan itibaren "Zeyd İbni Harise" diye çağırtır, çünkü yuka­rıda dediğimiz gibi, Zeyd'in öz babası Harise adında biridir.

Görüldüğü gibi Muhammed, Zeyd'in karısı Zeyneb'le evlene­bilmek için, oğullukların eşleriyle evlenme yasağını içeren eski Arap geleneğini kökünden geçersiz kılmıştır. Oysa bu eski Arap geleneği "kötü" bir gelenek değil, aksine çok ahlaki nitelikte bir gelenekti. Bir insanın, kendisine "evlad" (oğul) edindiği ve adını verdiği bir kimsenin karısına aşık olmasının ve yuvasını yıkıp onun boşadığı kadınla evlenmesinin "uygun" bir davranış olacağı­nı savunmak, kuşkusuz ki güçtür. Şu hale göre Tanrı'nın, akılcı ah­lak anlayışına yatkın bir geleneği kaldırıp, buna ters düşen bir baş­ka geleneği koymak isteyebileceğini düşünmek de güçtür. Pek do­ğaldır ki, akılcı düşünce insanları böyle bir güçlük karşısında ken­dilerini: "Bütün bu yukarıdaki ayetleri Muhammed, sırf kendi çı­karları uğruna Kur'an'a koymuş değil midir?" şeklindeki bir soru ile karşı karşıya bulacaklardır!

Şimdi tekrar, biraz önce sormuş olduğumuz bir soruya dönelim: "Eğer oğullukların kanlarıyla evlenmek kötü bir şeyse, neden aca­ba Tanrı, kötü olduğunu bildiği bir geleneği kaldırmak için 15 yıl beklesin?" Gerçekten de Muhammed'in Zeyneb'le evlenmesi olayı hicretin 5. yılına rastlar. Şu durumda Tanrı, Araplara "peygamber" gönderdiği tarihten on beş yıl sonrasına gelinceye kadar, oğul edi­nenlerin kendi oğulluklarının eşleriyle evlenmelerini haram sayan Arap geleneğini değiştirmeyi düşünmemiş olmaktadır. On beş yıl bo­yunca "oğul edinen" ile "oğul edinilen" arasında "babaoğul" ilişki­sinin sürmesini uygun bulmuşken, Muhammed'in Zeyneb'e aşık ol­duğunu gördüğü zaman mı bu ilişkileri değiştirmeyi düşünmüştür? Hiç "Yüce" olduğu kabul edilen bir Tanrı böyle bir şey yapar mı?

Görülüyor ki, olaya hangi açıdan bakarsak bakalım varacağımız sonuç şudur ki, yukarıda söz konusu olan ayetler, sırf Muham­med'in günlük yaşamının gereksinimleri ve onun kendi sözleri ola­rak Kur'an'a alınmıştır.

Kaynaklar:
  • Sahihi..., c.XI. s.273; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, açe, c.ü. s. 1323.
  • Sahihi..., c.Xl, s.259.
  • Sahihi..., c.Xl, s.258261, Hadis No: 1791.
  • Sahihi..., c.XI, s.2612.
  • Ayşe'nin rivayet ettiği bu hadis için bkz. Sahihi..., c.XI, s.273, Hadis No: 1799.
  • Bu konuda bkz. Taberi, age, 1966, c.II, s.463 vd.
  • Nitekim Taberi'nin Aliyy İbni Huseyn'den rivayetine göre Muhammed, Tanrı'nın kendisine Zeyneb'le evleneceği haberini verdiğini söylemiştir. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.V, s.3902.
  • Vakidi'ye ulaşan senede dayalı rivayet için bkz. Taberi, age, 1966, c.II, $.4612; aynca bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın.
  • Kimi yorumculara göre Muhammed, eskiden beri, daha doğrusu Zeyneb'i çocuk­luğundan beri bilir olduğu için ona bu .şekilde aşık düşmemiştir, bkz. Elmalılı, age, c.V, s.3901. Bu tür iddiaların geçerli bir yönü yoktur, çünkü bir kere Mu­hammed, daha henüz Mekke'de bulunduğu dönemde halasının kızı olan Zey­neb'le evlenmek istemiş ve fakat isteği hoş karşılanmamıştı. Daha sonra Hatice ile evlenince muhtemelen Zeyneb'in çevresinde bulunmak düşüncesiyle onu Zeyd ile evlendirmişim Medine'ye hicretten sonra sık sık Zeyd'i ziyaret için evi­ne giderdi. Ve işte bu gidişlerinden birinde yukarıda belirttiğimiz gibi Zeyneb'i yarı çıplak vaziyette görmekle gönlünde birtakım duygular uyanmış ve bu duy­gularını Zeyneb'in işiteceği bir şekilde dile getirmiştir. Nitekim İsn İshak, Tabe­ri, Vakidi, vs. gibi kaynakalardan bunun böyle olduğunu anlamaktayız.

Yazan: Aziz Yağan

İNANMAK İSTİYORUM

DP, din, Bilim ile din arasındaki fark, Bilimin yolu, Vatikanın evrim yaklaşımı, Sorun dinde değil inananlarda, Dini korumak için, Şer bizden, Doğru din,
Küçükken Star Wars’ı ilk izlediğimde Obi Van Kenobi’nin Luke ‘ a söylediği sözler etkilemişti beni…. “Güce inan Luke, hisset… O sana içindekini verecek…”. Eve gidip düşünce gücü ile pinpon topunu hareket ettirmeye çalıştım. Olmadı.

Babaannem hastalanmıştı. Ölümle pençeleşiyordu. Ölüm gerçekti, kimse sonsuz yaşayamazdı. Bunu biliyordum ama karneme az bir süre vardı. “Ne olursun Allah’ım karnemi görsün” dedim. Olmadı. “Allah'ım ne olur düşenleri koru mazlumları muhafaza eyle” dedim. Olmadı. Küçük bir çocuk tecavüze uğrayıp öldürülmüştü. O da “Allah'ım yardım et” demişti kendince. Olmadı. Bir füze ile vücudu yandı Filistinli çocuğun, o da “Allah'ım ne olur yardım et” dedi. Olmadı. Bir terörist kurşunu aldı Mehmetçiğin canını. Yaralı iken “Allah'ım beni doğmamış evladıma, vatanıma bağışla” dedi. Olmadı.

Sorun hep bizdeydi. Sınavdı. İnançlarımız bunu böyle söylüyordu. Haşa hayır Allah'tan, Şer ise bizdendi. Alternatif bir fikir hep kötü idi. Bilim? Zaten her şey kutsal kitaplarda yazılı. Ne gerek var ki bilime? Cübbeli hocanın dediği gibi: “İman olmadıktan sonra Mars’a, Uzay’a gitsen ne olacak… Manyak manyak işler. Oraya harcanan parayı sen bana ver ben anlatayım sana!”

Bir Müslümana sorduğumuz da: “Neden yeryüzünde kötülük var? Çünkü doğru İslamiyet Yok. Neden İslam coğrafyasında sıkıntı var? Çünkü kimse doğru İslamiyeti yaşamıyor”.

Bir Hristiyan'a veya Yahudi'ye de sorsak aynı cevap geliyor. “Kimse doğru Hristiyan değil” ya da “Kimse doğru Yahudi değil”.

“Sorun bende dinimde değil, Beni yargıla ama dDinimi yargılama çünkü o doğru” sloganı her dilde tüm sosyal medyayı kapladı.

Bir Marksiste sorduğumuzda “Neden Komünizm çöktü?”. Çünkü kimse doğru komünizmi yaşamadı ki der. Hatta bununla ilgili makaleler, kitaplar ibadullah mevcut.

İnançlar (İster dini ister din dışı olan), aslında tüm hayatımızı şekillendiriyor. Çünkü inanmak istiyoruz.

“Düşünüyorum o halde varım!” demişti Descartes. Bu noktadan hareket eden bir güruh ise “İnanıyorum o halde varım” gibi ilginç bir çıkarımda bulunmuştu. Dinlerin temeli bu kavram üzerine kurulu idi. İnanmak… İnanmak istiyoruz ve farkında olsak da olmasak da hayatımızı inançlar muazzam bir şekilde yönetiyor. Karşılaştığımız birçok unsuru açıklamak veya tanımlamak istiyoruz. Bunu yapamadığımızda inançlar devreye giriyor. Varsayımlar üretiyoruz. Daha sonra bu varsayımlara kanıt arama peşine düşüyoruz. Bazen bu varsayımların kökeninde psikolojik kökenli sorunlar veya travmalar bulunabiliyor. Bu tip durumlarda doyurucu bilgi ve sonuca, yani kanıta ulaşamadığımızda inançlar devreye giriyor.

İnanç, herhangi bir düşünceye, kesin ve net bir şekilde, tam bir biçimde bağlanılmasıdır. İnanmak için insan delil bulmaz ise delil üretir. Gece yatağında ağaç dallarının gölgesini canavar sanıp canavarların varlığına inanan bir çocuk fikrinden çokta farklı değildir.

İnancın karşısında sanılan, ancak aynı kulvarda bulunmayan bilim, karşılaşılan ve gözlemlenen şeylerin açıklanmasında kanıtları, test edilmeyi ve yanlışlanabilirliği ister. İnançların bunlara ihtiyacı yoktur. Bu noktada geliştirilen varsayımın kuvveti önemlidir. İnanç evriminin en önemli ve kuvvetli çıktısı dinlerdir. Din gözlemlenmeyen, ölçülemeyen, test edilemeyen ve yanlışlanamayan varsayımları kabulü öngörür.

İnanların önüne bilimsel kanıt getirdiğinizde doğal olarak inançları ağır basacak ve “gerçeği” reddedeceklerdir. Örneğin dinsel herhangi bir ögeyi veya dogmayı bilimsel olarak çürüttüğünüzde (evrim) hemen ret mekanizması gelişecektir.

Sorgulamaya açık ancak inançlara sıkı sıkıya bağlı bireyler bu noktada inanç ve bilimi örtüştürmeye çalışırlar. (Örneğin dini kitaplarda bilimsel gerçeklerin bulunduğu safsatası)

Bilim, varsayımların gözlemlenebilir, ölçülebilir, test edilebilir ve yanlışlanabilir bir şekilde yorumlanması ve kanıtlanması ile gelişir. İnançların buna ihtiyacı yoktur.

İnanmak için kanıta ihtiyaç duymazsınız. Sadece inanırsınız. Daha önce belirttiğim gibi sadece inanmak istersiniz.

En temel bilgi arayışı varlık amacı üzerine olmuştur. Kimiz, neyiz, neden varız, varlığımızın sebebi ne, hayatta her sistem bir amaç üzerine mi kurulu? Bu arayışların temelinde tek sebep “özel hissetme” güdüsüdür. İnsanlar kendilerini özel hissetmek isterler. Eğer varsak bir görevimiz olmalıdır. Bu görev evrensel bir nitelik taşımalıdır. Peki, daha önce bu soruların bir cevabı olmadığını hiç hesaba kattınız mı? Bu soruların tamamı insanidir.

Matematiksel olarak insanın varlığının “bir yaratıcı olmadan” meydana gelmesinin sayısal olasılık hesabı ile imkansız olduğu varsayılır. Adı üstünde bu varsayımdır. Çünkü bilimin şu an geldiği noktada insanın yaratılışı evrimle mi olmuştur? Evet. Evrim var mıdır? Evet. En basitinden bili bu iki sorunun cevabını kesin bir biçimde yanıtlayabiliyor.

Vatikan evrimin olduğunu, insanın akıl ile donanımlanan bir primat olduğunu, aklını kullanma yetisini geliştiren ilk insanımsıların Âdem ve Havva olma olasılığının yüksek olduğunu ifade etmeye başladı.

Bilim “Tanrı Var mı?” sorusuna bir cevap veremiyor ya da bilim –şu an için- her şeyi cevaplamıyor. Bu doğru. Ancak bilim mevcut tüm inanç sistemlerini sorgulayabiliyor, hatta yanlışlayabiliyor.

Ortaya baktığımızda bir tarafta gerçekler var, bir tarafta da inançlar. Örneğin masanızda bir şişe içirisinde su var. Size bu suyun şifalı olduğunu ve normal bir su olmadığını söylüyorlar. Suyu analiz ettirdiğinde normal su olduğu ortaya

Karl POPPER yanlışlanabilmenin, bir teorinin bilimselliğini ya da kanıtlanabilirliğini ölçmenin en etkili yollardan birisi olduğunu ifade eder. Yanlışlanmaya açık hiçbir varsayım, teori zırvadan öteye geçemez.

Peki, tek inanç sistemi Dinler midir? Hayır. İnanca neredeyse dönüşmüş, dinleştirilmiş, din olarak adlandırılmasa da dine çok benzeyen unsurlarda var. Örneğin Marxiszm.

Prof. Dr. A. Celal ŞENGÖR “HEGEL denen salak” dediğinde ortalık ayağa kalkmıştı. Aslında bu sözü ondan önce Karl POPPER farklı bir biçimde ifade etmişti. Nietzsche ve Schopenhauer gibi birçok ismin eleştiri hedefinde olan bu Alman Filozof Diyalektiğin formülünü bulmuştu. Georg Wilhelm Friedrich Hegel, tez-antitez=sentez diyalektiği formüle etmişti. Diyalektik her ne kadar düşünce tarihi kadar eski olsa da (bu konuda birçok filozof vardır ve Herakleitos babası sayılır) bunu formüle eden Hegel idi.

Bilimsel olarak yanlışlanmaya açık olmayan her türlü varsayım ve teori kabul edilmeyeceğine göre, Marxiszm de inanç ürünüdür. Çünkü yanlışlanmaya açık değildir.

Bilimden gelme geleneğine inansalar da Marxiszm doğayı anlamak ve gözlemlemek yerine onu değiştirmeyi öngörür.

İnanmak en büyük özgürlük olarak nitelenebilir. Ancak kabuller ölçüsünde. İnanmak bireyleri ilgilendirir ya da aynı inancı paylaşan kümeleri. Ancak inanç dendiğinde sadece dinler algılanıyorsa burada bir hata var.

Objektif olarak baktığınızda tek inanç ürünü dinler midir? Yoksa dine çok benzeyen, başka da inançlar var mıdır?

İnançlar maalesef şu an tüm insanlığı tehdit ediyor. İnsanlar sınıflara ve kamplara ayrılıyor. Ortada şöyle bir paradoks var ki eğer inançsızlar bir grup oluştursa bu da bir nevi kamplaşma olacak.

Peki ya çözüm? Çözüm aslında ortada. Çözüm bilimden geçiyor. Bilim inançla beslenmez. Aslında bilim için kuvvetli varsayımlara ihtiyaç var. Aynen Tanrının olabileceği gibi varsayımlara. Ancak varsayımlar yanlışlanmaya da açık olabilmeli; yani bir birey hangi koşulda Tanrı fikrinden vazgeçebileceğini ortaya koyabilmelidir.

Kimsenin inancını sorgulamıyorum. İster semavi dinlere mensup olun isterseniz Marx’ın dinine… Ancak hangi koşulda bu fikirden sıyrılabileceğinizi hiç düşündünüz mü?

Dinleri koşulsuz doğru kabul edelim. Ya içerdikleri bilgiler yanlış ise ne olacak? İçerdikleri sözlerin yanlış olduğu ve insan beyni ürünü olduğu kanıtlanırsa ne olacak? Vazgeçebilecek misiniz? Yoksa koşulsuz biat etmeye devam mı edeceksiniz?

Bilim İnanç değildir. Din değildir. Din gibi bir şeyde değildir. Bilim evren için çalışır. Onu anlamaya, çözmeye ya da kanıtlamaya çalışır. Ötesi ile ilgilenmez. Bilim belki her şeye cevap veremeyebilir, ancak günümüze hayatımızı kolaylaştıran her şeyi bilime borçluyuz.

İnanç sizin hayatta kalma sürenizi uzatmaz. Ancak bilim uzatır. Bilim sadece önceden yazılı kaderde yaşanacak olan şeye vesile midir? Yani aslında kaderinizde uzun yaşamak varsa bilim ile icat edilen ilaç ve gereçler sadece buna vesile midir? Bu size kalmış. İnanmak istiyorsanız öyle olsun.

Bilim, “BİL” kökünden türemiştir. Belki “BİLMEK” istersiniz diye düşündüm.
Sağlıcakla kalın.

Yazan: Demon Product