HABERLER
Dini Haber

İSLAM DİNİNDE CEVAPSIZ KALAN SORULAR |1

Yazan: The Guiding
din, En'am 141, Fatihasız namaz, Guiding, İslam dininde cevapsız kalan sorular, İslam öncesi namaz, İslama yönelik sorular, islamiyet, Kabeyi tavafta abdest şartı, Kur'andaki çelişkiler,

İSLAM DİNİNDE CEVAPSIZ KALAN SORULAR |1

Allah katında hak dinin  İslam dini olduğu [1] ve bundan başka bir dinin kabul edilmeyeceği [2], bu dinin peygamberi Muhammed’in son peygamber olduğu [3] Müslümanlarca kutsal kabul edilen Kur’an’da yazılıdır. Üstelik  bu kitapta her şeyin açıkça bildirildiği söylenir. 
"Kitapta hiç bir şeyi ihmal etmedik." (En'am  Suresi-38)
"Yaş, kuru her şey kitab-ı mübin (Kur'an) de vardır." (En'am Suresi-59)
"Biz sana her şeyi apaçık beyan eden kitabı indirdik." (Nahl Suresi-89) 
“Böylece biz Kur’an’ı apaçık âyetler hâlinde indirdik. Şüphesiz Allah, dilediğini doğru yola iletir.” (Hac Suresi-16)
"Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. Onları ancak fâsıklar inkâr eder."
(Bakara Suresi-99)
“O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş geniş açıkladık.”
(En’am Suresi-97)

Ancak ayetler arasındaki tutarsızlıkları ve Kur’andan çıkan hükümleri desteklediği söylenen hadisler arasındaki çelişkileri görmezden gelmek ve bu ikisinden hüküm çıkaran alimler arasında bile bir birlikten söz etmek mümkün değildir. Zaman içinde, ayetler ve sahih olduğu konusunda hemfikir olunan hadisler bile izah edilemediğinde, onu anlamının dışında -en iyimser yaklaşımla-, eğerek, bükerek izah etmeye çalışanlar ile dolu bir İslam kültürü ortaya çıkmıştır.
Yıllarca Müslümanlar kendi kutsal kitaplarından habersiz olarak yaşayageldiler. Dolayısıyla bilmeden inandılar ve inançlarını sorgulamadılar. Kutsal saydıkları kitaplarını anlamadan okuyup durdular. Dolayısıyla dinlerinin kendilerinden ne istediğini öğrenemediler. Yeni yeni camilerde, Ramazan ayında okunan mukabelelerde ve namaz öncesi merkezi olarak yayın yapılan Kur’an okumalarında, Arapça metnin ardından ayetlerin manası verilmeye başlandı. Teknolojinin gelişmesiyle ve sosyal paylaşımın artmasıyla birlikte Müslümanlar,  Kur’anda var olduğunu duydukları çelişkilere, inançlarının bir gereği olarak öncelikle bir refleks gösterip, itiraz etme gereği duyarak, katıldıkları tartışmalarda, gerçekleri yüzlerine vuran, araştıran ve sorgulayan insanlara karşı kin, nefret dolu hakaretler ile küfür etmeye başladılar. Bunların bir kısmı daha sonra itiraz ettikleri kişilerin, aslında doğru söylediklerini görüp, sorgulayan düşünce yapılarına gelip, hatalarından vazgeçerek gerçeğin peşinde yol almaya başladılar. Bunlar güzel gelişmeler olup gün geçtikçe bu gibi kişilerin sayıları artmaktadır. Çünkü Kur’anı, inancını, cenneti ve cehennemi bir kenara bırakarak okuyan ve peygamber olduğu iddia edilen Muhammed’in hayatını araştıran kimsenin ulaşacağı sonuç: “Kur’an bir yaratıcı kitabı olamaz, Muhammed gibi biri de peygamber olamaz. “ olmalıdır.  Ama cehennem korkusu ile sarmalanmış bir zihinden ancak “Saçma bile olsa inanıyorum” dan başka bir sonuç çıkması beklenemez. Ne diyelim herkesin inancı kendine… Herkes görmek istediğini görecektir.
Biz bu yazımızda da sorgulamaya devam ettik. Belki okuyanlara da bir nebze faydamız olur diye düşündük. Ya da sorguladıklarımıza cevap bulursak belki biz de aydınlanırız dedik. Çünkü  biz de sizin gibiydik bir zamanlar. Duyduk ve inandık. Ama artık sahip olduğumuz akıl bize, inanmayı değil bilmeyi emrediyor. Daha doğrusu aklımızın kabul edebileceği gerçeklere inanmayı emrediyor. Aşağıda bizi düşünmeye ve anlamaya sevk eden cevapsız kalan onlarca sorudan bazılarını bulacaksınız. Aklın ve bilimin peşinde ilerlemeye devam edeceğiz. Makul cevaplarınız olur ve açıklamalarınız tutarlı olursa  neden kabul etmeyelim? Buyurun başlayalım.

1) Alâk suresinin 9. ve 10. ayetinde geçen  "Sen, namaz kılan kulu bundan menedeni gördün mü?" ifadesinden Kur’an ayetleri inmeye başlamadan önce Muhammed’in namaz kıldığını anlıyoruz. Üstelik Mekke’de namazları 2 rekat olarak kıldığını biliyoruz. [4] Buna rağmen Namazların rekatları konusunda ise, açık bir ayet yoktur. [5] Sadece bu konuda “Namazı benden gördüğünüz gibi kılınız.” [6]  anlamında hadisler vardır. Abdest ile ilgili ayet ise (Maide Suresi-6) Medine döneminde indirilmiştir. [7] Mekke’de indirildiğini ancak -zorlamalı bir görüşle- önemine binaen Medine’de farz olduğunu söyleyenler de mevcuttur. [8] Muhammed abdest almayı Cebrail’den öğrenmişse, bununla ilgili ayet neden Mekke’de iken Müslümanlara açıklanmadı ve vahiy katiplerine yazdırılmadı?

2) Şu an kılınan namazlarda Kur’an’ dan ayetler okunuyor ve hatta  hadislerde “Fatiha’ sız namaz olmaz.” [9] ifadeleri yer alıyor. Fatiha suresi Mekke’de 5. inen suredir. [10] Bu sure ininceye kadar Muhammed’in kıldığı namaz ile şu an Müslümanların kıldığı namaz aynı namaz değil mi? Yani Muhammed,  ‘Fatiha olmadan namaz olmaz’ dediği nasıl bir namaz kılıyordu?

3) “Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı mesh edin, ayaklarınızı da topuk kemiklerine kadar (yıkayın). Eğer cünüp olursanız temizlenin. Şayet hasta veya yolculuk halinde veya içinizden biri ayak yolundan gelirse yahut kadınlarla cinsel ilişkide bulunursa, bu hallerde su bulamadığınız takdirde temiz bir toprağa yönelin (teyemmüm edin), yüzünüzü ve ellerinizi onunla mesh edin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez, fakat O sizi tertemiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.”
(Maide Suresi-6)

Ayette geçen “Namaz kılmaya kalkacağınız zaman” ifadesinden namaz kılmak için abdestli olmanın farz olduğunu anlıyoruz. Ancak Kabe’yi tavaf etmek için , Kur’an okumak için ve cenaze namazı kılmak için abdestli olmak ile ilgili bir ayet ve hadis yok. Kabe’yi tavaf ederken abdestli olma şartı nereden geliyor? Hatim indirileceği zaman abdestli olunmazsa, okunan Kur’an hatimden sayılır mı? Buna dair bir ayet var mı?

4) Muhammed, Habeşistan Kralı Necaşi Ashame’nin cenaze namazını gıyabi olarak  [11] ve münafık Abdullah İbn Übey İbn Selül’ün ise cenazesinde bulunarak cenaze  namazını kıldırmıştır. [12] Hatta bu cenaze namazı için Muhammed’e ikaz niteliğinde ayet inmiştir. [13]
Bir peygamber, Müslüman olmayan birinin cenaze namazını kılmaması gerektiğini nasıl oluyor da bilmiyor? Önceden neden uyarılmıyor? Üstelik peygamberler masum değiller miydi? Bu durumda ümmetleri için nasıl örnek olabiliyorlar?

5) “Çardaklı ve çardaksız bağları, değişik ürünleriyle hurmaları, ekinleri, birbirine benzeyen ve benzemeyen biçimlerde zeytin ve narları meydana getiren O’dur. Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin; hasat günü de hakkını verin; fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” ( En’am Suresi-141)
Ayette geçen “Hasat günü de hakkını verin” ifadesinden zekatın hemen verilmesi gerektiği anlamı çıkıyor. Halbuki zekatın farz olması için üzerinden 1 yıl geçmesi gerekir deniyor? [14] Bununla ilgili bir ayet var mı yoksa hüküm hadislere göre mi veriliyor? Eğer hadislere göre hüküm veriliyorsa;

Aşağıda geçen Şura Suresi’nin 21. Ayetini nasıl anlayacağız?
“Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.”
Bu soru ile ilgili cevap olarak  “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr Suresi-7) ayetinden hareketle peygamberin dinde hüküm koyucu olduğu iddia edilebilir ancak bu ayet, Bedir Savaşı sonrası ganimetlerin dağıtılması ile ilgili indirilen bir ayettir ayrıca hüküm koyucu olanın sadece Allah olduğu ile ilgili başka ayetler mevcuttur. [15]

6) “Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca karar verip niyet ederse, bilsin ki hac sırasında kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışıp çekişmek yoktur. Ne hayır işleseniz Allah onu bilir. Azık edinin; kuşkusuz azığın en hayırlısı takvâdır. Öyleyse bana saygı duyun, ey akıl sahipleri!” (Bakara Suresi-197)

Ayette geçen اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌۚ “Hac bilinen aylardadır” ifadesini nasıl anlayacağız? Hac ayları hadislere göre  Şevval ve Zilkade ayları ile Zilhiccenin ilk on günü ise, [16] Haccın farzları olan ihram, Arafat ve tavaf, Kurban Bayramı arefesinde ve bayram günlerinde yapılıyor. Peki bunlar olmadan hac olmayacağına göre, çünkü Peygamber, " Hac Arafat'tır" buyurmuştur. Bu yüzden vakfe yapamayan kimse haccı kaçırmış olur ve ertesi yıl yeniden hac yapması gerekir. [17] O halde neden hac bilinen aylardadır deniyor? Diğer aylar hac ayları sayılıyor?

DİNLERİ TERK ETME HİKAYEM

Din yok, Dindarlıktan dinsizliğe, Dinden çıkış hikayesi, dinlere inanmıyorum, Dinsizliğe giden süreç, İslamı neden terk ettim?, sizden gelenler,

DİNLERİ TERK ETME HİKAYEM
(Bir takipçimizin hikayesi)


Hikayemi anlatmadan önce, az da olsa kendimi tanıtmak istiyorum:
Anadolu'nun küçük bir şehrinde bir hastanede dünyaya gelen, sıradan bir kişiyim. Sıradan bir çocuktum, herkes gibi okula gittim, büyüdüm, iş hayatına atıldım. Çocukluğumdan beri kitap okumaya karşı aşırı ilgim vardır. Bende adeta bir tutku olan kitap okuma sevdam Cin Ali serisi ile başladı. Zamanla Milliyet ve Karacan yayınlarının piyasaya sürdüğü minik, mavi kaplı romanlara evrildi. Ian Fleming’in Chitty Chitty Bang Bang’ini (yani uçan otomobil romanı, hatta sonradan filminin çekildiğini de öğrenmiştim), Jules Verne’in Arzın merkezine seyahat, aya yolculuk, denizler altında 20.000 fersah gibi yazıldığı çağın ötesinde romanlarını, yazarını ve kitabın ismini hatırlamadığım, Türkiye’de yaşayan iki küçük çocuğun başka gezegenlere olan yolculuğunun konu edildiği romanı hep bu minik mavi kapaklı kitaplar sayesinde tanıdım. Gülten Dayıoğlu’nun kaleme aldığı “Dünya Çocukların Olsa” romanı o dönemlerde benim için adeta bir baş yapıttı. Ömer Seyfettin, Reşat Nuri Güntekin, Yaşar Kemal vb gibi muhteşem eserler veren yazarları da göz ardı etmedim tabi. Bilim kurguya merakım sebebiyle Erik von Daeniken’in “Tanrıların Arabaları” kitabı, benim romanları bırakıp araştırma kitaplarına yönelmemde büyük etken oldu. Bu kitabı okuduğumda daha ortaokula yeni başlamıştım ve bazı şeyleri sorgulamaya başlamam da o döneme rastlar. Ancak ne yazık ki tüm bu kitaplara olan sevdama rağmen, dinden çıkmam, bazı şeyleri anlayabilmem için hayat yolculuğunun büyük bir kısmını tamamlamam gerekti. Bu arada yaşımı söylemeyi unuttum, yaşım 49.

Büyüyüp hayata atılmam, iş yaşamı, ailevi sorunlar gibi sebeplerle eskisi kadar kitaplara vakit ayıramasam da, fırsat buldukça okuyordum. Bugüne kadar aklınıza gelen her türde kitabı (İngilizce ve Almanca kitaplar da dahil olmak üzere) okudum, okumaya da devam ediyorum.

Bu girizgahtan sonra, gelelim asıl konu olan dinlerden sıyrılma hikayeme.

Bundan bir süre önce bir ameliyat geçirdim. Ameliyattan sonra ne yazık ki iş yaşamım sona erdi ve erken emekli oldum. Bu döneme kadar, herkes kadar Müslümandım, sadece bayramlarda ve arası sıra Cuma günleri namaz kılan, (ki bazen bayram namazı konusunda eşimle kavga etmişliğim, başa çıkamayınca bayram günü evden camiye diye çıkıp kahvehanede çay içerek namazın bitmesini müteakip dini vecibelerini yerine getirmiş mağrur kişi edasıyla eve gidip kahvaltı sofrasına oturmuşluğum da vardır)  Ramazanlarda ilk gün öfleye pöfleye oruç tutup sonrasında kendimce mazeretler uydurarak oruca boş veren, kuranın haram kıldığı içkiyi içip, yine kuranın haram kıldığı domuz etini yemeyen, herhangi bir işe başlarken besmele çeken, başım sıkıştığında anlamını bilmediğim Arapça duaları mırıldanan, çoğu Türk insanı gibi “sözde” Müslüman…

Ameliyattan kısa bir süre önce, “neden işlerim yolunda gitmiyor” hissi ile nasıl daha iyi Müslüman olunur diye düşünerek beş vakit namaz kılmaya, çevremi de buna teşvik etmeye başladım. Namazın vaktini kaçırmamak için uzun yolda arabayı durdurup, arabadaki insanların duygu ve düşüncelerine aldırış etmeden, en yakın camiye koşarak namaz kılmışlığım bile vardır. Dahası İslama karşı olanları acımasızca eleştirir, ancak şeyhlere, şıhlara, hacılara, hocalara, cemaatlere de verir veriştirirdim. Böylesine iki arada bir derede kalmış, acınası bir Türk Müslümanıydım.

İşe gidip gelirken serviste Kuran okuyordum. Arapça bilmiyordum ama bu sorun değildi, ne de olsa Türkçe çevirisi mevcuttu, akıllı telefon sayesinde kuran mealleri adında bir uygulamayı indirmiştim. Amacım “nasıl daha iyi Müslüman olunur” sorusunun cevabını bulmaktı. Allah indirdiği kitaptan sorular soracak, kitabı okuyup okumadığımıza göre bizi değerlendirecekti. Ya da ben öyle sanıyordum… Hatta bir yerde okuduğuma göre (Hep bu okuma sevdası işte:)) kabirdeki melekler, onlar kimse artık, ilk olarak kuran okuyup okumadığımızı soracaktı. Sanki Allah bilmiyordu. Tövbe tövbe… Neyse…

İşte bu duygu ve düşüncelerle, Kuranın yarısına bile gelmeden ameliyat günü geldi çattı. Ameliyat sonrası kendime geldiğimde, artık benim için iş hayatı bitmişti. Ayrıntılara girmek istemediğim için ameliyat sırasında ve sonrasında neler olduğunu burada anlatmayacağım. İş hayatım bitmişti demiştim ya, normalde 3600 prim günü dolduğu için emekliliğe hak kazanmıştım, ancak kanun gereği 56 yaşı beklemem gerekiyordu. Fakat çalışamayacağım için devlet kanun gereği beni erken emekli etti. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Artık emekliydim, az da olsa bir gelirim ve bolca da vaktim vardı. Bıraktığım işi yani kuran okumayı hızlandırabilir, rahatlıkla “nasıl daha iyi Müslüman olunur” sorusuna cevap bulabilirdim. Bolca namaz kılar, cami cami gezebilirdim. Bir İngiliz “ignorance is bliss” demiş ya, yani cehalet mutluluktur, kuran okudukça, cevap bulmak bir yana sorular katlanarak arttı. Bu arada Kitap okumak bir kanser gibidir, ilerledikçe vücudunuzu sarar, sizi dermansız bırakır, çaresizce kaçınılmaz sonu beklersiniz. Çünkü okudukça beyninizi kemiren sorular çoğalır, cevaplar yerini daha çok soruya bırakır, bir açmazın içine girersiniz. İşte bu sebeple cehalet mutluluktur. Şaka şaka:)) okuyun , bilinçlenin… Neyse, kuranı bitirdiğimde çıkmaz bir sokaktaydım, cevapsız sorular beynimi kemiriyordu. Aşağıda beynimi kemiren sorulardan bazıları :

Bakara Suresi 30. Ayet :
Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tespih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.

Bu ayet Diyanet mealinden ve Ademin yaratılması ile ilgilidir. Allah bir gün (hangi gün olduğunu bilmiyoruz) yeryüzünde bir halife  yaratmak istediğinden bahseder. Melekler Allaha sitem ederler, biz zaten seni yüceltiyoruz diyerek aslında yeryüzünde bir halife yaratmanın ne anlamı var demeye getirirler. Allah kendisini yücelten melekler ile tatmin olmamakta ve illa halife yaratacağım diye tutturmaktadır. Oysa melekler bilmektedir ki, halife yaratmak bozgunculuk çıkarmaya ve kan dökmeye davetiye çıkarmak demektir. Allah daha önce de bir veya daha fazla halife yaratma girişiminde bulunmuş mudur? Bu halife ya da halifeler bozgunculuk yapmış ve kan mı dökmüştür? Hani adem ilk insandı? Allah halife yaratma işinde daha önce başarısız mı olmuştur? Bu sefer kesin olacak diye mi düşünmüştür? Allah sayısız deney yapan fakat nedense başarısız olan bir bilim adamı, melekler de onun yardımcıları mıdır?

Bakara Suresi 62. Ayet :
Şüphesiz iman edenler; Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sabiilerden de Allah'a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler için Rableri katında mükafatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.

Yahudiler ve Hristiyanlar? Hani şu islama geçmemekte ısrar eden Yahudiler ve İsa’yı tanrı olarak kabul eden Hristiyanlar mı? Ya Sabii’lere ne demeli?

Bu sorularla elbette dinden çıkmadım çünkü İslam alimlerinin veya dincilerin bu sorulara verilecek geçerli cevapları vardı. En kötü Bakara 30 da Allah'ın dediğini tekrar ederlerdi : Allah bilir sen bilmezsin…

Kuranı okurken, bir husus dikkatimi çekmişti. Bir çok ayette Kurandan önce İncil ve Tevrat indirildiği yazıyordu fakat ne hikmetse Tevrat ve İncil parantez içinde yazılmıştı. Bir tek ayet hariç :

Ali İmran 48. Ayet :
Veyu’allimuhu-lkitâbe velhikmete ve-ttevrâte vel-incîl(e)
Ve Allah ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretecek.

Kurana göre Tevrat, her ne kadar değiştirilmiş olduğu iddia edilse de, Kuran onu tasdik edici olarak indirilmişti. Dolayısıyla Tevrat da her ne kadar değiştirilmiş olsa da hak bir kitaptı. Kaldı ki Semavi dinlerin tamamı bir bütündü ve kaynağı aynı Allah'tı. Bilgi sahibi olabilmek için Tevrat ve hatta İncil de okunmalıydı. Burada şu soru sorulabilir ; madem Tevrat değiştirilmiştir ve aslından sapmıştır, İslam son din, kuran son kitap, Muhammed de son peygamberdir, o halde neden okumaya gerek vardır?

Şu bir gerçektir ki, her ne kadar değiştirildiği iddia edilse de, kuranda geçen bir çok husus tevratta da mevcuttur. Bunu Tevratı bitirdiğimde anladım.

Kuran ve Tevrattaki ortak konuların bazılarını aşağıdaki sitede bulabilirsiniz :
https://www.answering-islam.org/turkce/mukaddes/tevratvei.html

Arzu edenler ve konuya ilgi duyanlar bu siteden bakabilirler. Ancak bunlardan farklı olarak benim tespit ettiğim konular şunlardır :
1- Dünyanın 6 günde yaratılması
2- Adem hikayesi
3- Nuh tufanı (bu konuyu daha sonra Sümer mitlerindeki Gılgamış destanında da rastladım)
4- Her iki kitapta da geçen bilumum peygamberler
5- Ahzab suresi 37. Ayette söz konusu edilen Muhammed'in Zeynep ile olan evliliği ile Tevratta geçen Davud ile bat-şeva ilişkisi

O kadar çok birbirine benziyorlar ki.

Kuranda olmayıp Tevratta olan çok fantastik hikayeler de var. Örneğin nefilimler. Tevratı okudukça bu ve bunun gibi fantastik hikayeler bulabilirsiniz.  Bu noktada benim kafama takılan soru şu oldu ; Tevrat değiştirilmişse bu benzerlikler nereden geliyor? Tam olarak neresi değiştirildi? Bu soruya İslamı savunan hiçbir kimse cevap veremedi. Eğer cevabı biliyorsanız bana da söyleyin.

İncil'den burada söz etmeyeceğim. İncilin İsa’nın öğretilerinden oluştuğu ve havariler tarafından kaleme alındığı incilin başında bizzat belirtilmektedir. Daha da tuhaf olan şudur ki, Hristiyan inancında Tevrat ve İncil kavramı yerine eski ahit ve yeni ahit kavramı vardır. Eski ahitte yaratılış ve İsa'ya kadar olan süreç, yeni ahitte ise İsa'nın öğretileri mevcuttur.

Durum giderek çetrefilleşiyordu. Sorular soruları doğuruyordu. İşte antik tarihle tanışmam bu döneme denk gelir. Antik mısır, antik Sümer, antik yunan, güney Amerika medeniyetleri ve daha birçokları. Daha önce ismen duyduğum fakat din ile bağdaştıramadığım medeniyetlerden özellikle Sümer medeniyeti ile tanışmam, elime geçen  Muazzez İlmiye Çığ’ın “Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sümer'deki kökeni isimli” kitabı ile oldu. Çünkü Orta doğulu semavi dinlerin yine Orta doğu medeniyeti olan Sümer kaynaklı olduğunu acı da olsa öğrenecektim.  Sözün özü, birileri bizi çok fena işletiyordu. Antik Sümer ile ilgili pek çok kitap okudum, özellikle de Samuel N. Kramer’in “Tarih Sümer'de başlar” isimli kitabını tavsiye ederim. İlgilenenler için Sümer konusunda söyleyebileceğim tek şey şudur ; Zecharia Sitchin ve Anunnaki meselesi bana göre tamamen palavradır. Bu kişinin kitapları bilim kurgu filmlerine malzeme olmaktan öte gitmez.

Ben,  hiçbir kimsenin desteği olmadan, tamamen kitaplar sayesinde, dinlerin ne denli gereksiz olduğunu öğrendim.  Siz dinden çıkmak üzere olan kardeşlerime acizane tavsiyem ; bol bol kitap okuyun, sevmeseniz bile karşıt fikirleri inceleyin, araştırın, kulaktan dolma bilgiler ile hareket etmeyin. Din konusunda sayfalarca yazı yazılabilir, çok daha derinlere inilebilir, fakat okuyacak kimse olmadıktan sonra ne kadar yazarsanız yazın boştur.  Son olarak söyleyebileceğim şudur; Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi “hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir fendir”.  Esenlikle kalın…

SİZDEN GELENLER | Yazan: ADEM

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

MUHAMMED'İN SAVAŞ KANUNLARI

Hazırlayan: A.Kara
A,din, islamiyet, Muhammed'in savaş hali emirleri, Hz. Muhammed'in savaş kanunları, Yahudi katliamı, Beni Nadir, Beni Kurayza, Dırar Mescidi, İslama zorlama, Müminlerin köle ticareti,

MUHAMMED'İN SAVAŞ HALİ EMİRLERİ


Bazı Müslümanlar Muhammed'in savaş sırasında: Ağaçları kesmemeyi, kadınları, çocukları, hastaları, yaşlıları, rahip ve keşiş gibi din adamlarını öldürmemeyi, yemek dışında hayvan öldürmemeyi, tapınak ve ibadethaneleri yıkmamayı, ölülerin biçimlerini bozmamayı, evleri yıkmamayı, teslim olanları öldürmemeyi, esirlere karşı iyi olmayı ve onları beslemeyi, kaçanları öldürmemeyi veya İslam'a geçmeye zorlamamayı emrettiğine inanıyorlar. Kur'an ayetleri ve hadislerle iddia edilen bu savaş kanunlarının gerçek durumuna bakacağız.
Başlarken belirtmeliyim ki "hasta olanları öldürmeyin" maddesini kafadan eliyorum, çünkü bununla ilgili ayet yada hadis yok.

Ağaçları Kesmeyin

Muhammed'in sedir ağacını kesmeyi yasaklamasının bazı doğru yönleri var:

Abdullah ibn Habeşi anlatıyor:
Peygamber şöyle dedi: Eğer biri sedir ağacı keserse Allah onu cehenneme sürükler.

Ebu Davud bu geleneğin anlamını sordu. Dedi ki: "...Eğer birileri gereksiz yere, haksız yere ve herhangi bir hakka sahip olmadan, gezginlerin ve hayvanların gölgesinde barındığı bir ağacı keserse Allah onu cehenneme getirir.
[Sunan Abu Dawud 42:5220]

(Abdullah) bin Ömer şöyle rivayet ediyor :
Peygamber muhasara esnasında Beni Nâdir'in yaş hurma ağaçlarını yaktırdı ve kestirdi. Onların durumunu dile getiren Resûlullah'in şâiri Hassan bin Sabit;
"Beni Nadir Yahudilerinin hurmalığı olan el-Buveyrc mevkindeki yaygın olan yangın mümin olan Kureyş eşrafınca kolayca gerçekleşti" şiirini bu olay hakkında söyledi."
[Sunan Ibn Majah 4:24:2845]

Kadınları Öldürmeyin

Peki erkeği öldürmekte sorun yok mu? Ya saldıran askerler kadın olursa?

Muhammed'in çocukları öldürmeyi yasakladığı bir hadise bakalım:

Muhammed'in önderliğindeki keşif gezileri sırasında bir kadın öldürülmüş bulundu ve Allah'ın elçisi kadın ve çocukları öldürmeyi yasakladı.
[Sahih Bukhari 4:52:257]

Bu hadiste Muhammed kadın ve çocukları öldürmeyi yasaklıyor görünse de başka bir hadiste farklı bir alternatif sunduğu görülüyor:

Sa'b'ın rivayetine göre Allah'ın elçisine gece baskınında öldürülen çok tanrılı kadınları ve çocuklar hakkında sorulduğunda şöyle dedi "onlar da onlardan (هم منهم, hum min-hum)"
[Sahih Muslim 19:4321]

Dolayısı ile bu ifadesi ile Muhammed'in putperest kadın ve çocukların öldürülmesine onay veren bir savaş felsefesine sahip olduğu görülüyor.

Peki ilk hadise dönersek, Muhammed neden kadınları öldürmeyi reddetmişti?

Hanzale anlatıyor:
Huneyn gününde Allah'ın elçisi ile seyahat ettik ve akşam olana kadar uzun bir süre yolculuk yaptık. Resulullah ile birlikte duaya katıldım.

Bir süvari geldi ve şöyle dedi: "Resulullah, senden önce gittim, tüm kabileyi gören bir dağa tırmandım ve Huneyn'de toplanan kadınları, sığırları ve koyunları gördüm." dedi.
Resulullah gülümsedi ve şöyle dedi: "Allah dilerse yarın Müslümanların ganimetleri olacaklar."
[Sunan Abu Dawud 14:2495]

Sonra Allah'ın elçisi Abdu'l-Ashal'ın erkek kardeşi Said bin Zeyd'i Beni Kurayza'dan esir alınan kadınların bir kısmı ile birlikte Necid şehrine gitti ve onları (esir kadınları) at ve silah almak için sattı.
[Ibn Ishaq, p. 693]

Bu nedenle bazı savaşlarda Muhammed ve ordusunun kadınları öldürmediği doğrudur ancak bunun nedeni askerlerin cinsel ihtiyacını karşılamak ve bu esir kadınları satmaktır. Köleleştirilmiş kadınların bir seçeneği yoktu ve ganimet olarak görülüyorlardı. Zaten Kur'an "sağ elinizin sahip oldukları" ve "savaşta ele geçirilen kadının ganimet olduğu" ayetlerle bu gerçeği görmek isteyene gösteriyor.

Çocukları Öldürmeyin

Bu da tıpkı Muhammed'in "onlar da onlardan (هم منهم, hum min-hum)" dediği hadisteki durum gibidir. Yani gece baskınlarında öldürülürler. Öldürmezsen de yine köle pazarında satarsın.

Yaşlıları Öldürmeyin

Durum böyle mi gerçekten? Hadise bakalım:

Abdullah anlatıyor:
Hz. Peygamber Necm suresini okudu ve secde etti ve onunla birlikte olan herkes de secde etti. Fakat yaşlı bir adam bir avuç toz aldı ve “Bu benim için yeterli” diyerek alnına dokundu. Daha sonra onun bir kafir olarak öldürüldüğünü gördüm.
[Sahih Bukhari, Dar-us-Salam reference Hadith 3972; In-book reference Book 64, Hadith 25]

Bunun yanında Ebu Davud'da iki zayıf hadis var, biri "eli ayağı tutmayan yaşlı adamı öldürme" diyor, diğeri ise "çok tanrılı olan yaşlıları öldür" diyor. Peki hangisine inanalım?

Semûra b. Cündüb'den rivayetle; Rasûlullah (s.a.v); "Müşriklerin yaşlılarını öldürün, çocuklarını bırakın" buyurmuştur.
[Sunan Abu Dawud, Dar-us-Salam reference Hadith 2670]

Keşiş yada Papazları Öldürmeyin

Bu sözde emir ile ilgili de herhangi bir hadis bulunmamaktadır. Fakat Müslüman olmayıp kitap ehli olanlarla savaşmayı emreden ayet vardır:

Tevbe suresi 29.ayet:
"Ehl-i kitap’tan Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resulünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın."

Tapınak ve İbadethaneleri Yıkmayın

Muhammed'in Mescid-i Dırar'ı yıktırması:

Allah'ın elçisi Tebük'e gitmek üzere hazırlandığı sırada, "Dırâr Mescidi"nin kurucularından beş kişilik bir heyet gelerek, "Yâ Resûlallah! Kış gecesinde ve yağmurlu zamanlarda hasta ve hâcet sâhibi olanların namaz kılmaları için bir mescid yaptık. Sel geldiği zaman vâdî, Kubâ Mescidi cemâati ile aramıza engel oluyor. Böyle durumlarda, namazımızı kendi mescidimizde, sel çekilip gidince de Kubâ Mescidi'nde onlarla birlikte kılacağız. Senin gelip mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz" dediler. Peygamber (s.a.v): "Ben, şimdi sefere çıkmak üzere meşgul bulunuyorum. Seferden dönüp gelecek olursak ve Allah da dilerse, yanınıza gelir, onun içinde size namaz kıldırırız" dedi.

Peygamber, Tebük'ten dönüp Medîne'ye gelirken Zi-Evân denilen yerde konakladı. Bu sırada Allah ona "Dırâr Mescidi" ile ilgili ayetleri (Tevbe suresi 107-110.ayetler) gönderdi. Bunun üzerine Peygamber, takipçilerini çağırarak "Gidin ve sahipleri adaletsiz olan bu camiyi yakın" dedi...
[Tabari, Volume 9, The last Years of the Prophet, pg 60-61]

Muhammed, tapınak ve kiliseleri yıkmayı emretmediği gibi şöyle de bir tavsiye vermişti:

Talha bin Ali şöyle anlatıyor: "Peygamberin delegeleri olarak dışarı çıktık; ona bağlılık yemini ettik ve onunla birlikte dua ettik. Topraklarımızda bize ait bir kilise olduğunu söyledik ve arınma için bize kalan abdest suyunu vermesini sorduk. Suyu istedi, abdest aldı ve ağzını çalkaladıktan sonra bir kabın içine çıkardı ve bize : 'Gidin, ve topraklarınıza geri döndüğünde kilisenizi yıkın, bu suyu oraya serpin ve orayı Mescid yapın' dedi.
Dedik ki: 'Topraklarımız çok uzak ve çok sıcak, gidene kadar su kuruyacak.'
Dedi ki: 'Ona daha fazla su ekleyin çünkü bu onu iyi hale getirecek.' Böylece oradan ayrıldık ve ülkemize geldiğimizde kilisemizi yıktık, sonra o yere su döktük, mescide dönüştürdük ve içinde Ezan okuduk. Keşiş Tayy'den bir adamdı. Ezan'ı duydu ve  'Bu gerçek bir çağrıdır.' dedi: Daha sonra tepelerden birine doğru yöneldi ve onu bir daha hiç göremedik."
[Sunan an-Nasa'i 1:8:702, In-book reference Book 8, Hadith 14, Reference Hadith 701]

Kabe putperestler için kutsal bir yerdi. Orada 360 putları vardı fakat Muhammed onları yok etti:

Hazreti Peygamber Fetih gününde Mekke'ye girdiğinde, Kâbe'de 360 tane put vardı. Peygamber onlara elindeki bir sopa ile vurmaya başladı ve "Hakikat geldi ve yalan ne başlayacak ne de yeniden ortaya çıkacak." dedi.
[Sahih Bukhari 5:59:583, Dar-us-Salam reference Hadith 4287, In-book reference Book 64, Hadith 320]

Dolayısıyla mescidleri, kiliseleri, tapınakları ve putperestlerin putlarını yok etmekte bir sorun yok gibi görünüyor.

Ölülere Zarar Vermeyin

Abdullah bin Yezid El-Ensari anlatıyor:
Peygamber, izinsiz olarak başkalarına ait olanların ellerinden alınmasını ve ayrıca cesetlerin biçimini bozmayı yasaklanmıştır.
[Sahih Bukhari 3:43:654]

Ölünün şekli bozulmuyormuş, birde yaşayanlara bakalım:

Enes ibn Mâlik şöyle demiştir: Ukl kabilesinden bir topluluk Peygamber'in huzuruna geldiler, İslam dinine girdiler. Fakat hastalandıklarından dolayı Medine'de ikamet etmek istemediler. Peygamber de onlara Beytu'1-mâl'e ait sadaka develerinin bulunduğu yere gitmelerini, develerin sidiklerinden ve sütlerinden içmelerini emretti. Onlar Peygamberin dediğini yaptılar ve sağlıklarını kazandılar. Sonra dinden geri döndüler, develerin çobanlarını öldürdüler ve develeri sürüp götürdüler. Onların bu işleri Peygamberce ulaşınca arkalarına bir süvari birliği gönderdi. Yakalanıp getirildiler. Peygamber onların ellerini ve ayaklarını kestirdi, gözlerini oydurdu. Peygamber onların kesilen yerlerine kanın dinmesi için dağlama ameliyyesi yapmayıp öylece terk etti. Nihayet öldüler.
[Sahih Bukhari 1:4:234]

Yemek İhtiyacı Dışında Hayvanları Öldürmeyin

Fakat Muhammed'in aşağıdaki hadiste belirtilen hayvanları öldürmekle herhangi bir problemi yok gibi görünüyor:

İbn Ömer'den rivayetle:
"Peygamberin karısı Hafsa Allah'ın Elçisinin şöyle dediğini söyledi: "Onları öldüren kişinin günah işlemeyeceği beş hayvan var: Akrepler, kargalar, çaylak kuşları, fareler ve köpekler."
[Sunan an-Nasa'i, Dar-us-Salam reference Volume 3, Book 24, Hadith 2892; In-book reference Book 24, Hadith 0; Reference Hadith 2889]

Teslim Olanları Öldürmeyin

Beni Kurayza katliamına bakalım. Bu olayda savaşmakta olan Yahudilerin artık dayanacak güçleri kalmamıştı ve teslim olmayı seçtiler. Onlara verilecek hüküm için Muhammed, eski bir Yahudi olan Sad Bin Muaz'a danışıyor ve Sad'ın kararı şöyle oluyor:

“Ben, onlar hakkında buluğ çağına eren erkeklerin boyunlarının vurulmasına; malların Müslümanlar arasında taksim edilmesine, çocuklarla kadınların ise esir alınmasına hükmettim.”
Peygamber Efendimiz, Hz. Sa’d’ı bu hükmünden dolayı tebrik ve takdir ederek, “Sen, onlar hakkında, Allah Teâlâ’nın yedi kat gökler üzerinde verdiği hükmüne uygun hüküm verdin” buyurdu. [Sîre, 3:251; Tabakât, 3:426; Taberî, 3:56]

İslami kaynaklara göre 400 ila 900 civarı Yahudi'nin, eş ve çocuklarının gözleri önünde boyunları vurulur. Daha sonra bunları Medine'nin pazar yerinde kazılan hendeklere atarlar.
[Ibn İshaq, Sîre, 684-700/II, 233-54.]

Esirlere İyi Davranın ve Onları Besleyin

Bedir savaşından bahsedilen Enfal suresinin 67, 68 ve 69.ayetlerinin nüzul sebebi ile ilgili ilginç bir rivayet var. Sebeb-i Nüzul şöyle diyor:

Resulullah, Müslümanlara Bedir esirleri hakkında danıştığında şöyle dediler: 'Ey Allah'ın Elçisi, onlar sizin kuzeninizdir, bu yüzden onları fidye karşılığında serbest bırakın'. Ömer bin Hatta şöyle dedi: 'Hayır, Ey Allah'ın Elçisi, onları öldürmelisin'. Sonra "O yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir" (Enfal 67) ayeti açıklandı.
İbn Ömer şöyle dedi: “Sonra Allah'ın Elçisi Bedir mahkumlarıyla ilgili olarak Ebubekir'e danıştı ve Ebubekir şöyle dedi: "Onlar sizin halkınız ve klanınız, serbest bırakın!". Fakat sonra Ömer'e danışınca Ömer şöyle dedi: 'Öldür onları'.
Resulullah, fidye karşılığında onları serbest bıraktı. Yüce olan Allah daha sonra şunu söyledi: "Allah’ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı elde ettiğiniz menfaat sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu." (Enfal 68)
"Artık aldığınız ganimetten helâl ve hoş olarak yiyin, Allah’a itaatsizlikten sakının, Allah son derecede bağışlayıcı ve esirgeyicidir." (Enfal 69)
Sonra peygamber Ömer'in yanına gitti ve ona şöyle dedi: 'Az kalsın görüşüne uymayarak bir talihsizlik yaşayacaktık'
[Asbab Al-Nuzul, on verse 8:67]

Yani esirlere iyi davranmak bir yana, Allah emretti denerek tümünün öldürülmesine karar veriliyor.

Kaçanları Öldürmeyin

Cabir bin Abdullah, Muhammed'in şöyle dediğini aktarıyor:
"Eğer bir köle şirk ülkesine kaçarsa, kanını akıtmaya (öldürülmesine) izin verilir" dedi.
[Sunan an-Nasa'i, Dar-us-Salam reference Volume 5, Book 37, Hadith 4058; In-book reference Book 37, Hadith 88; Reference Hadith 4053]

İslama Geçmeleri İçin Zorlamayın

Halid bin Velid Necran'a giderken İslam peygamberinin ona verdiği talimata bakalım:

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu tarihte Hz.Halid bin Velid'i dört yüz mücahitle Yemen civarındaki Necran'da oturan Haris bin Ka'b oğullarına gönderdi.
[İbni Hişâm, Sîre, 4:239; İbni Sa'd, Tabakât 1:339; Taberî, 3:156]
Resûlullah'ın Halid bin Velid'e emri şöyleydi:
"Onları üç gün İslâm'a dâvet et, icâbet ederlerse, gerekeni yap. Şayet icabet etmekten kaçınırlarsa onlarla SAVAŞ!"
[İbni Hişâm, Sîre, 4:239; İbni Sa'd, Tabakât, 1:339]

Şimdi Tirmizi, Ebu Davud, Sahih Muslim gibi kaynaklarda geçen daha detaylı hadise bakalım:

Büreyde anlatıyor:
"Resûlullah bir ordunun başına komutan tayin ettiği zaman, Allah'a karşı muttaki olmasını, beraberindeki Müslümanlara da hayır tavsiye eder ve sonra şunları söylerdi: "Allah'ın adıyla ve Allah'ın rızası için savaşın. Allah'ı inkâr eden kâfirlerle çarpışın. Gazâ edin fakat ganimete hıyanet etmeyin, haksızlıkta bulunmayın, ölülerin vücutlarına sataşıp burun ve kulaklarını kesmeyin, (önünüze çıkan) çocukları öldürmeyin!

Müşrik düşmanlarla karşılaşınca onları önce İslâm'a dâvet et. İcâbet ederlerse hemen kabul et ve elini onlardan çek. Sonra onları yurtlarından muhâcirler diyarına hicrete dâvet et. Ve onlara haber ver ki, eğer bunu yapacak olurlarsa Muhacirler'e va'd edilen bütün mükâfaat ve vecibeler aynen onlara da terettüp edecektir. Hicretten imtina edecek olurlarsa bilsinler ki, Müslüman bedevîler hükmündedirler ve Allah'ın mü'minler üzerine câri olan hükmü onlara icra edilecektir; ganimet ve fey'den kendilerine hiçbir pay ayrılmayacaktır. Müslümanlarla birlikte cihâda katılırlarsa o hâriç, (o zaman ganimete iştirak ederler.)

Bu şartlarda Müslüman olma teklifini kabul etmezlerse,  onlardan  cizye iste, müspet cevap verirlerse  hemen kabul et ve onları serbest bırak.

Bundan da imtina ederlerse, onlara karşı Allah'tan yardım dile ve onlarla savaş. Bu durumda bir kale ahâlisini muhâsara ettiğinde onlar senden Allah ve Resûlü'nün ahd ve emânını talep ederlerse kabul etme; onlar için, kendine ve ashâbına ait bir emân tanı. Zira sizin kendi ahdinizi veya arkadaşlarınızın ahdini bozmanız, Allah'ın ve Resûlü'nün ahdini bozmaktan ehvendir.

Eğer bir kale ahalisini kuşattığında onlar, senden Allah'ın hükmünü tatbik etmeni isterlerse sakın onlara Allah'ın hükmünü tatbik etme, lâkin kendi hükmünü tatbik et. Zira Allah'ın onlar hakkındaki hükmüne isâbet edip etmeyeceğini bilemezsin."
[Tirmizî, Siyer 48, (1617), Diyât, 14, (1408); Ebu Dâvud, Cihâd 90, 2612, 2613]
[Sahih Muslim, In-book reference Book 32, Hadith 3; Reference Hadith 1731a; Related Qur'an verses 9.29]

Yani durum şu: "Haraç ver ya da öl!"
Müslüman olmayanlara saldırmanın ve onları İslam'ı kabule zorlamanın yanı sıra Muhammed'e göre eğer bir Müslüman İslam'dan ayrılmaya karar verirse o da öldürülmelidir:

İkrime şöyle rivayet ediyor:
Allah'a inanmayanlardan bazıları Ali'ye getirildi ve Ali onları yaktı. Bu olayın haberi İbn’i Abbas’a ulaşınca Abbas şöyle dedi “Eğer onun yerinde olsaydım (Ali) Allah’ın cezası ile kimseyi cezalandırma ”diyerek, Allah’ın Elçisinin yasakladığı gibi onları yakmazdım. Onları Allah'ın Elçisinin söylediği “Her kim İslam dininden başka bir dine geçerse onu öldürün” ifadesine göre öldürürdüm.”
[Sahih Bukhari, Dar-us-Salam reference Hadith 6922; In-book reference Book 88, Hadith 5; Reference Volume 9, Book 84, Hadith 57]

Müslüman olmayanları öldürme öğretisi nedeniyle bugün bile dünyanın dört bir yanında dinden çıkmış olan eski Müslümanların ölüm tehditleriyle başa çıkmaları gerekiyor...

BÖĞÜREN ALTIN BUZAĞI

Yazan: Serdar Kaangil
SK, din, islamiyet, Samiri ve Buzağı, Samiri'nin Buzağı, Altın buzağı, Harun'un yaptığı buzağı, Altın buzağıya tapan İsrailliler, Musevi tanrısı, Muhammed'in buzağıları karıştırması, yahudilik,

BÖĞÜREN ALTIN BUZAĞI


Araf 148: Mûsa’nın kavmi, onun ardından, ziynet takılarından yapılmış, böğürebilen bir buzağı heykelini ilah edinmişti. Görmediler mi ki, o onlarla ne konuşabiliyor ne de kendilerine yol gösterebiliyor? Onu benimsediler ve zalimler haline geldiler.

Olayı bir de kaynağından, yani Tevrat’tan aktaralım:
Mısır’dan Çıkış 32
1. Halk Musa`nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Harun`un çevresine toplandı. Ona, “Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap” dediler, “Bizi Mısır`dan çıkaran adama, Musa`ya ne oldu bilmiyoruz!”
2. Harun, “Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin” dedi.
3. Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Harun`a getirdi.
4. Harun altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı biçiminde dökme bir put yaptı. Halk, “Ey İsrailliler, sizi Mısır`dan çıkaran Tanrınız budur!” dedi.
5. Harun bunu görünce, buzağının önünde bir sunak yaptı ve, “Yarın RAB`bin onuruna bayram olacak” diye ilan etti.
6. Ertesi gün halk erkenden kalkıp yakmalık sunular sundu, esenlik sunuları getirdi. Yiyip içmeye oturdu, sonra kalkıp çılgınca eğlendi.

Ayetlerden anlaşıldığı gibi Musa, tanrısının çağırması üzerine Yeşu’yla birlikte Sina dağına çıkar.
Üç ay kavminden uzak kalır. Kavminin eski putperest adetleri nükseder ve Harun’dan kendilerine put yapmasını isterler. Harun, altın takıları toplar ve bir buzağı heykeli yapar. Kur’an’a göre buzağı aynı zamanda dana gibi böğürmektedir. Yahudiler, buzağı heykeline tapınmaya başlar.

Buzağı şeklinde yaptıkları put, Mısırlıların APİS tanrısını temsil ediyordu. Apis, güneşi iki boynuzun ortasında taşıyan kuvvetli bir bereket ve gençlik tanrısı idi.Kur’an’da buzağının süs eşyalarından, Tevrat’ta ise altından yapıldığını yazar.
Buzağının böğürdüğü ise Tevrat’ta yazmaz.
Bu arada Musa’nın tanrısıyla görüşmesinin üç ay sürmesi ilginçtir. Topu topu Tanrı Musa’ya isteklerini iletmiş ve On Emir’i iki levhaya yazıp vermiştir. Bir günde tamamlanabilecek bir görüşmenin üç ay sürmesinin izahı yoktur. Kavmine put yaptırtmak için böyle bir süreye ihtiyaç duyuldu herhalde.
Musa’nın kavmi, tanrının dağa gelişini de görmüş ve korkmuştu. Buna rağmen put edinmesi de çok gariptir.

Mısırdan Çıkış Bab 19, 18. ayet: Sina Dağı`nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü RAB dağın üstüne ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu.

Bab 20 18. ayet: Halk gök gürlemelerini, boru sesini duyup şimşekleri ve dağın başındaki dumanı görünce korkudan titremeye başladı.

İlginçlik ve gariplikler devam ediyor. Kur’an’a dönelim ve Ta’ha suresinden devam edelim:

Taha 85. ayet: Allah, "Şüphesiz, biz senden sonra halkını sınadık; Sâmirî onları saptırdı" dedi.

Musa dağdayken Allah, Samiri’nin kavmini aldattığını haber veriyor. Samiri, Kur’an’a göre Yahudilerin Mısır’dan çıkıp çölde karşılaştıkları Samiriyelilerin lideri.

Araf suresi 138. ayet: Ve İsrailoğullarının denizden geçmelerini sağladık. Derken bir kavme vardılar ki, onlar, kendilerine mahsus bir takım putlara tapıyorlardı. Dediler ki; Ey Musa! Onların tanrıları gibi, sen de bize bir tanrı yap! Musa da onlara dedi ki: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz.

Tevrat’ta Musa döneminde Samiriyelilerden bahis yok.
Samiriyeliler çok daha sonra krallar döneminde ortaya çıkıyor.İslamcıların bir kesimi ise Samiri hakkında kaynağı bilinmeyen bilgiler aktarıyor:
Samiri’nin, İsrailoğullarının Samiriler kolundan bir kuyumcu olduğunu ileri sürenler Kur’an-ı Kerim’de geçen Samiri’nin “Ben onların görmediklerini gördüm; elçinin ayak bastığı yerden bir avuç aldım, onu (eritilmiş mücevherlerin içine) attım” (Taha 96) âyetini şöyle yorumlarlar:

“Samiri, Hz. Musa ile aynı yıl doğmuştur; onun annesi Firavun’un katliamından kurtarmak için Samiri’yi bir mağaraya bırakır ve Allah’a emanet eder.
Altın buzağı yapmakla görevli olan Samiri ise o güne kadar yaşaması gerektiğinden dolayı, Allah onun bakımı için Cebrail’i görevlendirir.
Mağarada kaldığı süre içinde insan suretinde gelen Cebrail’i tanıyan Samiri, Cebrail, Hz. Musa’ya vahiy getirdiği zaman da onu görmüş ve tanımıştı.
Zira Cebrail at sırtında bir adam kılığında gelmekteydi.
Samiri onun atının bastığı yerdeki otların yeşillendiğini ve onun bastığı toprakta hayat cevherinin oluştuğunu görür ve diğerlerine fark ettirmeden o topraktan bir avuç alır ve ileride kullanmak üzere saklar.”

Bu görüşü kabul edenler Samiri’nin yaptığı altın buzağının, içine atılan bu toprak sayesinde canlandığını, et ve kemiğe dönüştüğünü ve hatta yürüyüp böğürdüğünü ileri sürerler. Bir kısmı ise heykelin böğürmesini teknik bilgilerle açıklar ve heykeldeki bazı deliklerden geçen rüzgarın böğürme şeklinde ses çıkardığını söylerler.

Bu yorumcular tarafından bilinmezlikten kurtarılan (!) diğer bir olay da altın buzağının nasıl yakılabildiğidir. Normal şartlarda altın madeninin yanıcı olmadığından yola çıkan bu yorumcular onun yakılabilmesi için kimyâ otu bulurlar.
“Cebrail (a.s), kurutulduktan sonra kalaya katıldığında gümüş, gümüş veya bakıra katıldığında altın üretilmesini sağlayan kimya otunu Hz. Musa’ya öğretir. Bu ot, altına atıldığında onu yakıp küle çevirmektedir. Hz. Musa Cebrail’in öğrettiği şekilde otu kurutur, döver ve buzağının üzerine saçar, buzağı anında kül olur…” (Zübeyr Yetik, Samiri, 66, 67).

Kalayı gümüş yapan, gümüşü-bakırı altın yapan kimya otu, altını da yakıp toz etmez mi? Ediyormuş demek ki :D

Gelelim asıl çelişkilere, 1 Tevrat’tan, 1 Kur’an’dan

Yasa’nın Tekrarı 9. Bölüm
21. Yaptığınız günahlı nesneyi, o buzağıya benzer dökme putu alıp yaktım. Parçalayıp ince toz haline getirinceye dek ezdim. Sonra tozu dağdan akan dereye attım.

Oysa, Mısır’dan çıkış 32. Bölüm’de şöyle yazıyordu:
20. Yaptıkları buzağıyı alıp yaktı, toz haline gelinceye dek ezdi, sonra suya serperek İsrailliler`e içirdi.

Bu arada ilave edelim;
Musa, altın buzağı putunu yakmış yok etmiş olsa da, Yahudilerin bir kısmı Musa’dan sonra zaman zaman altın buzağı yapmaya ve tapmaya devam ettiler. Zaten, Tevrat’ta İsrail’in tanrısının Yahudilere öfkesinin ve vaad edilmiş topraklara Yahudileri ulaştırmamasının sebeplerinden biri altın buzağı putlarına tapınmaları olarak gösterilir.

1. Krallar Bab 12, 28. ayet: Kral, danışmanlarına danıştıktan sonra, iki altın buzağı yaptırıp halkına, “Tapınmak için artık Yeruşalim`e gitmenize gerek yok” dedi, “Ey İsrail halkı, işte sizi Mısır`dan çıkaran ilahlarınız!”

Şimdi de gelelim Muhammed’in muhtemelen kendisine Tevrat okunduğunda aklında kalan altın buzağı ve Samiriye konusuna:

Hoşea Bab 8, 5 ve 6. ayetler:
5. Ey Samiriye, atın buzağı putunuzu, Öfkem alevleniyor size karşı! Hiç mi temiz olamayacaksınız?
6. Çünkü bu İsrail’in işidir. O buzağıyı bir usta yaptı, Tanrı değildir o. Samiriye’nin buzağı putu parçalanacak.

Samiriye, Krallar döneminde kurulmuş bir kenttir. Adı da kent kurulduğunda konulmuştur. Yani, o tarihten önce Samiri ya da Samiriye adından bahsetmek mümkün değildir. Çünkü, İsrail krallarından Omri, Şemer adında birinden sahip olduğu toprakları satın alır. Bu topraklara da Şemer adından dolayı Samiriye adını verir.

1. Krallar, Bölüm 16
24. Omri, Şemer adlı birinden Samiriye Tepesi`ni iki talant gümüşe satın alıp üstüne bir kent yaptırdı. Tepenin eski sahibi Şemer`in adından dolayı kente Samiriye adını verdi.

Muhammed’in öğretmenleri ona Tevrat’tan okurken Hoşea bölümündeki buzağıyı da okumuşlar herhalde. Musa’nın kavminin buzağısıyla, Samiriyelilerin buzağısını karıştırmış olmalı. :)
Ya da “Bir peygamber put yapıp, kavmini o puta taptırmaz” diyerek bilinçli olarak Harun’un yerine Samiri’yi koymuş olabilir.

Muhammed, “Samiri” yi ve altın buzağının böğürmesini nereden çıkardı?Altın buzağı hikayesinde Tevrat’la Kur’an arasında iki büyük tutarsızlık var.
Birincisi, altın buzağıyı yapanın Tevrat’ta Harun, Kur’an’da ise Samiri olduğu.
İkincisi, altın buzağının böğürmesi Tevrat’ta yok ama Kur’an’da var.
Şimdi Samiri ile böğürme arasındaki ilişkiye değinelim.

Önce Muhammed dönemine gidelim. Bu dönemde Yahudilerin Tevrat dışında bir de Talmud’ları var. talmud’un içinde de hikayelerin, efsanelerin anlatıldığı Agada kitabı. Yahudiler, dini efsane ve masallarını Tevrat ve Talmud’dan okuduklarıyla harmanlayıp anlatıyorlar. Herkesin elinde kitap olmadığından daha ziyade sözlü aktarımlar yapılıyor. Dolayısıyla anlatılanların bir kısmı Tevrat’ta yazılanlardan farklı olabiliyor.

Tevrat’ta altın buzağı konusu iki yerde geçiyor.
Biri Musa zamanında, diğeri ise son Yahudi kralı Yerovam zamanında ve Samiriye’de.

Samiriyeliler halkının ortaya çıkması, İ.Ö. 722 senesinden sonra oldu. Yani, yaklaşık olarak Musa’dan 700 yıl sonra. O dönem Asur kralı Sargon İsrail’in kuzey tarafını ele geçirip, Yahudilerin çoğunu başka bölgelere dağıttı ve başka yerlerdekini oraya yerleştirdi. Bu yolla zamanla melez bir halk meydana geldi.
Onlar da zamanla asıl Yahudilerin çok koyu düşmanları olmaya başladılar.
Asıl Yahudiler, melez ve putperest olan Samiriyelileri ‘iğrenç ve dokunulmaz’ saydılar.

Muhammed, karısı Hatice’nın kervanelerinde çalışırken Filistin’i ve Suriye’yi de gezdi.
Yaptığı o yolculuklarda birçok Yahudi ile karşılaştı ve onların Samiriyelilere karşı ne kadar büyük nefretleri olduğunu fark etti.
Samiriyelilerin eskiden bir altın buzağına taptıklarını işitti. Musa dönemindeki altın buzağı hikayesini de dinlemişti. Ve Samiriyelileri de Musa’nın zamanında sandı. Tevrat’ı hiç kendi gözleriyle okumadığı için, Yarovam’ın yaptığı altın buzağılarından habersiz idi ve böylelikle o iki olayı karıştırdı.
Musa’nın kızkardeşi Meryem’le, İsa’nın annesi Meryem’i birbirine karıştıran ve aynı Meryem zanneden Muhammed, Samiriyelileri de Musa zamanında diye karıştırmaz mı?
Meryem’leri karıştıran, diğerlerini haydi haydi karıştırır. ;)

Gelelim Muhammed’in böğürme ilavesine:

Altın buzağının böğüren hali, Tevrat dışındaki Yahudi kitaplarında geçiyor.
Ve şöyle diyor:
“O dana çıkıp böğürmeye başladı, İsrailliler de onu gördü. Rabbi Yehuda bu konuda dedi ki: Sammael o buzağının içinde saklanıp İsrail’i saptırmak için böğürdü.”

Kitapta geçen “Sammael” adı ‘ölüm meleği’ demektir. Büyük olasılıkla Muhammed, Yahudilerin dilini bilmediği için, ‘Sammael’ adını Arapçaya en yakın olan ‘Samiri’ sözü ile değiştirdi, çünkü Samiriyelilerin Yahudilerin düşmanları olduklarını biliyordu.

Altın buzağının büyüklüğünü, ağırlığını bilemiyoruz. Tevrat’ta bu konuda bir bilgi yok. Ama Mısır’dan çıkan Yahudilerin ellerinde bol miktarda mücevher ve altın var. Çünkü Çıkış’tan önce Mısır’lıları aldatıp soymuşlar.

Mısırdan Çıkış, Bab 12, 35-37. ayetler:
35. İsrailliler Musa`nın dediğini yapmış, Mısırlılar`dan altın, gümüş eşya ve giysi istemişlerdi.
36. RAB İsrailliler`in Mısırlılar`ın gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mısırlılar onlara istediklerini verdiler. Böylece İsrailliler onları soydular.
37. İsrailliler kadın ve çocukların dışında altı yüz bin kadar erkekle yaya olarak Ramses`ten Sukkot`a doğru yola çıktılar.

Mısırdan Çıkış, Bab 38, 26. ayet: Sayımı yapılan yirmi ve daha yukarı yaştaki 603.550 kişiden adam başına bir beka, yani yarım kutsal yerin şekeli düşüyordu.

Yirmi yaş yukarısı erkek sayısı 600.000’den fazla. Bu durumda toplam nüfusun 2 milyona yakın olduğunu tahmin edebiliriz. 1 milyon insanın 5’er gr. altına sahip olduğunu varsayarsak; 5 milyon gr. = 5.000 kg. = 5 ton altın yapar. 5 gr. değil, 1 gr. altın üzerinden hesaplasak 1 ton altın az değil doğrusu. Altından yaptıkları sadece buzağı değil. Altın, gümüş ve tunçdan kutsal eşyalar yapmışlar. Örneğin Ahid Sandığı, Ekmek masası, kandillik, buhur sunağı, yakmalık sunak, yıkanma kazanı ve konut avlusu malzemeleri.

Tüm bu malzemeler için yaklaşık olarak 30 talant altın harcanmış. Bu da yaklaşık olarak 900 kg. altın yapıyor. 1 talant = yaklaşık 30 kg. Harcanan gümüş miktarı 3,2 ton, tunç miktarı ise 2,1 ton. Anlaşılan İsrail oğullarının elinde değerli gördükleri ne varsa almışlar, hem de Musa’nın tanrısının emriyle. Bakın neler istemiş Musa’nın tanrısı:

Mısırdan Çıkış 25
1. RAB Musa`ya şöyle dedi:
2. İsrailliler`e söyle, bana armağan getirsinler. Gönülden veren herkesin armağanını alın.
3. Onlardan alacağınız armağanlar şunlardır: Altın, gümüş, tunç.
4. Lacivert, mor, kırmızı iplik; ince keten, keçi kılı,
5. Deri, kırmızı boyalı koç derisi, akasya ağacı,
6. Kandil için zeytinyağı, mesh yağıyla güzel kokulu buhur için baharat,
7. Başkâhinin efoduyla göğüslüğü için oniks ve öbür kakma taşlar.
8. Aralarında yaşamam için bana kutsal bir yer yapsınlar.
9. Konutu ve eşyalarını sana göstereceğim örneğe tıpatıp uygun yapın...
Liste böyle devam ediyor.

Eski Mısır’ın tanrılarından Apis Öküzü

Arapça Bakara sözcüğü, Apis Öküzü’nü tanımlar. Kur’andaki sure olan Bakara, ad’ını Altın Buzağı’dan alır. Bakara suresine adını veren Bakar, sözlükte inek, öküz, sığır anlamlarına gelir. Kelime cins isimdir. Bakara hem inek, hem de öküz için kullanılır. Kelimenin sonundaki ”tâ”, te’nîs-dişillik için değil, birlik içindir. (Ekrabu’l-Mevârid, Kâmûs ve Sıhâh).

Fakat Mecmeu’l-Beyân, Râğıb ve Merâğî tefsiri ”tâ”yı te’nîs-dişillik olarak kabul etmişler ve şöyle demişler: Bakara-İnek, Sevr ise Öküzdür. Râğıb, ”sevr” mânâsını, “deniliyor” diyerek aktarmıştır. Mecmeu’l-Beyân’da ise “bakara” cinsinde müennes (dişil) değil, müzekker (eril) ismin sözkonusu olduğu ilave edilmektedir. Tıpkı cemel (erkek deve) ve nâka (dişi deve), racül (erkek) ve mer’e (kadın), ceddi (erkek keçi) ve inâk (dişi keçi) kelimelerinde olduğu gibi.

Eski Mısır tanrıçalarından Hathor Boğası

Mısır’ın boğa ve inek tanrıları Hathor ile Apis, güneş kültünün sembolleriydiler. Sina Dağı’ndaki altın buzağı ve kutlanan bayram da güneşe tapınmayla ilgilidir. Hathor, Mısır mitolojisindeki en önemli tanrıçadır. Güneş tanrısı Ra’nın kızıdır. Aşk ve müzik tanrıçası olarak da bilinir. Bazı figürlerinde memelerinden süt akan ilahi bir inek olarak çizilir.

Apis, beyaz lekeleri olan siyah tüylü, başında üçgen şeklinde beyaz bir alamet olan bir öküz olup Memfis’te takdis edilip beslenerek korunmuştur. Bu hayvan Memfis’in ilahı Ptah’in bir canli numunesi sayılır ve onun bu hayvanda yaşadığına inanılırdı. Alnındaki siyah üçgenden başka sırtında akbabaya benzeyen bir şekil, sağ yanında bir hilal, dili üzerinde ise hamam böceğine benzeyen bir işaret bulunması şarttı. Aynı zamanda da kuyruk tüylerinin çift olması gerekiyordu. Bu şartlara uyan Apis Öküzü Ptah mabedinin karşısına yapılmış bir mabette, itina ile rahipler tarafından bakılır ve beslenirdi.

Gündüzleri belirli zamanlarda avluya çıkarılan mukaddes öküzün her hareketinden rahipler bir anlam çıkarırdı. Bu hayvan ölünce Mısırlılar tarafından büyük bir matem olurdu. Ama yenisinin meydana çıkışı büyük sevinçle karşılanırdı. Ölen öküzler mumyalanarak büyük cenaze törenleri yapılır ve Saqqara’da bulunan yeraltı galerilerindeki lahitlere konulurdu. İsis-Apis olan bu hayvan için, Serapeum denilen mabette ayinler yapılırdı. Ölen öküzün yerine yenisi geçirilerek totem hayvan yaşatılmış olurdu.

MİRAÇ YALANI

Yazan: Serdar Kaangil
SK, din, islamiyet, Miraç, Miraç yalanı, Kur'an'da Miraç, Miraç çelişkisi, Allah ile namaz pazarlığı, Burak ile 7 kat göğe, 7 kat gök,

MİRAÇ YALANI


Miraç, Arapça’da merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslam’da Hz. Peygamber (s.a.v)’ in göğe yükselerek Allah’in huzuruna kabul edilmesi olayıdır. Miraç olayı hicretten bir yıl ya da on yedi ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleşir. Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz. Peygamber Mescidül-Haram’dan Beytü’l-Makdis’e (Kudüs) götürülür. Kur’an’in andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır. Ikinci aşamayı ise Hz. Peygamber’in Beytü’l-Makdis’ten Allah’a yükselişi oluşturur. Miraç olarak anılan bu yükselme olayı Kur’an’da anlatılmaz, ama çok sayıdaki hadis ayrıntılı biçimde anlatır.

Hadislerde verilen bilgiye göre Hz. Peygamber, Kâbe’de Hatim’de ya da amcasının kızı Ümmühani binti Ebi Talib’in evinde yatarken Cebrail gelip göğsünü yardı, kalbini Zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurdu. Burak adlı bineğe bindirilerek Beytü’l-Makdis’e getirildi. Burada Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer bazı peygamberler tarafından karşılandı. Hz. Peygamber imam olarak diğer peygamberlere namaz kıldırdı.

Hz. Peygamber, Beytü’l-Makdis’te kurulan bir Miraç’la ve yanında Cebrail olduğu halde göğe yükselmeye başladı. Göğün birinci katında Hz. Adem, ikinci katında Hz. Isa ve Yahya, üçüncü katında Hz. Yusuf, dördüncü katında Hz. Idris, beşinci katında Hz. Harun, altıncı katında Hz. Musa ve yedinci katında Hz. İbrahim ile görüştü. Cebrail ile birlikte yükseliş Sidretü’l-Münteha’ya kadar sürdü. Cebrail, “Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım” diyerek Sidretü’l Münteha’da kaldı. Hz. Peygamber buradan itibaren Refref adlı başka bir binekle yükselişini sürdürdü. Bu yükseliş sırasında Cennet ve nimetlerini, Cehennem ve azabını müşahede etti. Sonunda Allah’ın huzuruna kabul edildi. Kendisine ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların Cennet’e gireceği müjdelendi, Bakara suresinin son ayetleri verildi ve beş vakit namaz farz kılındı. Yeniden Refref ile Sidretü’l-Münteha’ya, oradan Burak’la Kudüs’e, oradan da Mekke’ye döndürüldü.”
[Fahr-i Alem , Üstad Bediüzzaman'dan Hz.Muhammed (s.a.v)]

Güya ertesi gün olay anlatıldığında müşrikler Kudüs’ten Mekke’ye gelen bir kervan hakkında sorular sormuşlar da Muhammed hepsini bilmiş. Yalanın kanıtı da yalan..

Miraç yalanına dayanak gösterilen İsra suresi 1. ayetini görelim:
1. Âyetlerimizi göstermek için, kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüten Allah, Sübhan’dır (bütün noksanlıklardan münezzehtir). Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi görendir.

Ayette Muhammed’den bahsediliyor mu? Hayır. “kulunu” diyor. Kul, sadece Muhammed değil, diğer peygamberler de kul olduğuna göre; öncelikle ayette kimden bahsedildiği bir soru işaretidir. Bunu anlayabilmek için 2. ayete bakalım:

2. Ve Musa’ya Kitap verdik ve onu İsrail oğullarına bir hidayet rehberi kıldık; Benden başka bir vekil tutmayın diye.


Meallere bakıldığında bu ayetin tahrif edildiği net olarak görülecektir. Ayetin başındaki “ve” yi kaldırırlar. Ve “Musa’ya da” şeklinde yazarlar ki 1. ayette bahsedilen Muhammed’miş gibi görülsün, Musa olarak anlaşılmasın diye. Halbuki 1. ayetten sonra Musa’dan bahsediyorsa en kuvvetli ihtimal Musa’dır. Üstelik 1. ayetle 2. ayeti ve bağlacıyla ilişkilendirmektedir.

Eğer bir olağanüstü yolculuktan söz edilmiş olsaydı; 1. ayetin devamında bundan bahsedilirdi. İsra suresinde Miraç’la ilişkilendirilecek başka bir ayet bulamadıkları için Necm suresinin ilk 17 ayetine sığınırlar. Necm suresi nuzül sırasına göre İsra suresinden daha önce geldiği gibi Miraç için gösterilen zamandan da çok öncedir. Bunun yanında ayetlerin Miraç’la uzaktan yakından ilgisi yoktur ve Cebrail’i inişi sırasında gördüğünü söyler.

Necm 13: Ve andolsun ki, onu başka bir inişinde de gördü.

Diğer ayetlerde Sidret'ül Münteha ve Meva cenneti olması da bir kanıt olamaz.

14: Sidret'ül Münteha’nın yanında.
15: Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır.

Sidret'ül Münteha’nın yanında Cebrail’i görmesi, Muhammed’in de oraya gittiğini göstermez. Ayetlere inanan için duru görü denilen alternatif durum var. Allah’ın Muhammed’i göğe çıkarttığına inanabilen birisi; Muhammed’e Cebrail’i çok uzaklardayken görebilme gücü verebileceğine de inanabilir.

Bunca aykırı ayete rağmen hadislere inananların hadis dinine sahip olduklarını söyleyenler hiç de haksız değillerdir. O Miraç hadisleri ki içlerinde büyük zırvalar, anormal saçmalıklar barındırmaktadır. Muhammed’in Allah’la tokalaşmasından ve Allah’ın elinin soğukluğunu hissetmesinden tutun da, namaz rekat pazarlığına kadar aklın almayacağı tuhaf uydurmalar vardır.

Bazılarını görelim:

“Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu; öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim.” (Hanbel, 5/243)

Peygamberimiz (asm) Cenab-ı Hakk’a hitaben:
“Bütün tahiyyeler, bütün mübarek şeyler, bütün salâvat ve duâlar ve bütün kelimat-ı tayyibe Allah’a mahsustur.” şeklinde hitab vermiştir. Bunun anlamı“Bütün varklıkların halleriyle ve dilleriyle yapmış oldukları ibadetleri ve tesbihlerini, bütün çekirdekler ve nutfeler gibi mübarek şeylerin fitri mübarekliklerini ve tesbihlerini, bütün insanlar gibi şuurlu varlıkların ibadetlerini ve bütün peygamberler ve kamil insanlar olan evliyaların, asfiyaların ibadetlerini ve tesbihlerini onların namına sana hediye ediyorum; sana mahsustur.” demektir.

Bu selamın üzerine Cenab-ı Hak da Resulüne (asm): “Selâm olsun sana ey Peygamber!”şeklinde mukabele de bulunmuştur. Bunun üzerine Allah Resulü (asm) de: “Bize ve Allah’ın salih kullarına selâm olsun.” şeklinde cevap vermiştir. Bu konuşmaya sidretü’l-müntehada tanık olan Cebrail (as) da Allah’ın şahitlik etmesini emretmesi üzerine “Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına şehadet ederim. Ve Muhammed’in (asv), Allah’ın elçisi olduğuna da şehadet ederim.” diyerek şehadet etmiştir. (Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Altıncı Şua, s.92; On Beşinci Şua, s.642-646)

(İsra gecesi her gökte, Muhammedün Resulullah ve arkasından Ebu Bekri Sıddık yazılı olduğunu gördüm.) [Ebu Nuaym]

(Mirac gecesi, uğradığım her melek topluluğu, ümmetime hacamatı tavsiye etti.) [Hakim]

Resulullah devamla dedi ki: “Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Oradan geri döndüm. Hz. Musa aleyhisselam`a uğradım. Bana: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Gece ve gündüzde elli vakit namazla!” dedim. “Ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Beni İsrail`e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme talep et!” dedi. Ben de hemen döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit namaz indirdi. Musa aleyhisselam`a tekrar uğradım. Yine: “Ne ile emrolundum ?” dedi. “Benden on vakit namazı kaldırdı!” dedim. “Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!” dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa aleyhisselam`a uğradım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hz. Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Hz. Musa`ya uğradım. Yine: “Ne ile emredildin ?” dedi. “Her gün beş vakit namazla!” dedim. “Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat getiremez. Rabbine dön, hafifletme talep et!” dedi. “Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! Ben beş vakte razıyım. Allah`ın emrine teslim oluyorum!” dedim. (Kütüb-i Sitte)

İsra ayetinin Miraç uydurmasıyla çelişen başka bir yanı; Mescid-i Haramdan yürütüldüğü ifadesidir. Hadislere göre Muhammed geri döndüğünde yatağı hala sıcaktır. Demek ki hadislere göre yatağından yola çıkmış, mescidden değil. Ayrıca ayette yürümekten sözediliyor, uçmaktan değil. Adı gece yürüyüşü de olsa uçmakla ilgisi yok.

Yoksa Tahrifat mı var, İsra 1 Kur’an’a sonradan mı ilave edildi?
İslamcıların İsra ayetini Miraçla ilişkilendirmeleri mucizeyi değil tahrifatı ortaya koymaktadır. Ayette bahsedilen Mescid-i Aksa’nın Kudüs’teki Süleyman tapınağı olduğu söylenmektedir ki; Muhammed zamanında ortada bir tapınak mevcut değildi. Süleyman Tapınağı Muhammed’den 650 sene önce yıkılmıştı. Yeri boştu. Halife Ömer zamanında Kudüs’te Süleyman Tapınağının bitişiğinde bir mescid yapıldı. Bu mescide Mescid-i Aksa denildi. Mervan zamanında bu mescid genişletildi ve ayrıca Kubbetüs Sahra yapıldı.

Mescid-i Aksa Muhammed’in ölümünden sonra yapıldığına göre İsra 1 ayetinde Mescid-i Aksa isminin geçmesi akla 2 şıkkı getiriyor. Ya ayetteki isim yapılan mescide verildi. ya da ayet Kur’an’a sonradan ilave edildi. Ayetteki ismin verilmiş olması olanaksız çünkü ayetteki isim Süleyman tapınağını kastediyorsa eğer, başka bir mescide bu ismin verilmesi doğru olmazdı. Bunu Halife Ömer ya da Mervan düşünememiş olamaz.

Tahrifat iddiasını geçersiz kılmak isteyen İslamcılarsa Mescid-i Aksa’nın Süleyman Tapınağını kastetmediğini, başka bir mescitten söz ettiğini söylerler. Örneğin Süleyman Ateş bu mescidin Arafat’taki mescit olduğunu öne sürer.

AZRAİL MAVALI

Yazan: Serdar Kaangil


AZRAİL MAVALI


Secde 11: De ki: “Size vekil kılınan ölüm meleği, sizi vefat ettirecek. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”

Kur’an’ı, İncil’i ve Tevrat’ı tarattığımızda Azrail’in geçmediğini görürüz. Kur’an’da Secde ayetinde ölüm meleği geçer.

Bu ayette insanın canını alanın ölüm meleği olduğunu yazar ama başka bir ayette ölüm meleklerinin can aldığını, bir başka ayette ise Allah’ın can aldığı belirtilir.

Nisa-97: Muhakkak ki melekler, kendi nesflerine zulmedenleri öldürürken : “Siz nerede idiniz?” dediler. “Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik.” dediler. “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Öyleyse orada hicret etseydiniz!” dediler. İşte onlar, onların varacağı yer cehennemdir ve kötü bir varış yeridir.

Ölüm melekleri ayrıca Enfal 50, Nahl 32-33 ve Naziat 1-2’de de geçer.

Zümer 42: Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümüne hükmettiği canı alır, ötekini muayyen bir vakte kadar bırakır. Şüphe yok ki, bunda iyi düşünecek bir kavim için ibretler vardır.

Görüldüğü gibi “Canı kim alır?” sorusunun üç yanıtı vardır Kur’an’da. Allah, ölüm meleği ve ölüm melekleri. Bu durum tefsirciler tarafından şöyle açıklanmaya çalışılır:

“Gerçekte öldüren Allah’tır ama diğer işlerde olduğu gibi can alma işinde de melekleri kullanır. Canı alan ekibin başı ölüm meleğidir ama yardımcı melekleri de vardır.” (Razi)

Tabi bu açıklama ikna edici değil. Her şeyden önce neden can almak için meleklerden memur tayin edilmiş olsun ki? İnsan zaten ölümlü. Organlarının bir ömrü var. Kaza geçirmese, savaş ya da cinayetle öldürülmese, hastalığa yakalanmasa bile organları en fazla 100-150 sene ömre dayanabilir. Kazada ise örneğin kafasını şiddetle çarpan bir insan zaten ölmüş demektir, niye melek gereksin? Yüksek voltaja yakalanan birisine ayrıca gelip Azrail mi el atıyor? Uydurma hadislerde Azrail’in bir ağacın dalları gibi tüm vücuda ve damarlara yayılmış olan canı şiddetle söküp çıkarttığından söz ediliyor. Ama cennetlik olanların canını yağdan kıl çeker gibi aldığı zırvası kafalara şırınga ediliyor. Örneğin yüksek voltaja yakalanan insanın Müslümansa canını acı çekmeden, Müslüman değilse büyük acılar çekerek can verdiği yutturulmaya çalışılıyor. Bu din propagandasından başka bir şey değil. Bazı dinci alimler de örneğin Abdullah b. Abbas, ölüm meleğinin asıl vazifesinin ruhu zapt etmek, bir an bile yalnız bırakmadan alıp ruhlar alemine götürmek olduğunu söylüyor:

“Kâfirlerin ruhları göğe doğru yükseltilir. Gök onları kabul et­mez. Onlar yeryüzüne indirilir. Onları yer de kabul etmez. Onların ruhları yedi kat yerin dibine indirilir. Siccine kadar götürülür. Müminlerin ruhu ise 7. gökte Sidretü'l Münteha ağacının gölgesinde yelleneceklerdir. Müminlerin ruhu mis gibi, kafirlerin ruhu çok kötü kokacaktır.” deniyor.


Azrail ismi nereden alınmıştır?

Razi tefsirinde “Hz. İsrafil ile Hz. Azrail adlı meleklerin varlığı haberlerle sabittir. Ayrıca canları alan meleğin Azrail olduğunu gösteren haberler de vardır” demiştir.

Haberden kastettiği sahih olmayan hadislerdir. Çünkü kitaplarda ve sahih kabul edilen hadislerde Azrail ismi geçmez. Kütübü Sitte’yi tarattığınızda Azrail’e ait bir hadis bulamazsınız.

Sahih olmayan bu hadislere yer veren Suyuti’ye göre kıyamet günü Allah dört büyük meleği isimleriyle çağıracak ve görevlerini yapıp yapmadıklarını soracaktır. Bu arada “Ey Azrail! Gel bakalım, sen görevini nasıl yaptın?” diyerek Azrail’i ismiyle çağıracağını yazmıştır.

Yine Suyuti’ye göre Şuayb peygamber ölüm meleğinden Azrail diye bahsetmiştir.

Suyuti’nin bir kanıta-kaynağa dayanmayan bu hadislerinin uydurma olduğu açıktır.

İsrailiyatta Azrail

Rabbiler  denilen Yahudi din bilginleri tarafından yazılan kitaplarda ölüm meleği için sayılan 10-12  isimden birinin “Azrail” olduğu ifade edilmektedir. (Ahmet Saim Kılavuz, “Azrail,  tdv islam ansiklopedisi)
A.S.Kılavuz, Azrail için “muhtemelen İbranice kökenlidir” demektedir.  Ancak hadisçilerden Askalanî, “müfessirlerin çoğunluğuna göre Süryanice, bazılarına göre İbranicedir, az sayıda alim ise Arapça kökenli olduğunu söylemiştir” demektedir.

Süryanice veya İbranice olduğunu söyleyenlere göre azer ve el veya îl kelimelerinden oluşan bir terkiptir ve Abdullah yani Allah’ın kulu manasına gelir.  (Kurtubî, tefsir, 2/39; alusi, ruhul-meanî, 15/499)
Aslının Arapça olduğunu söyleyenlere göre ise a-ze-ra ve el (îl) kelimelerinden oluşmuştur ve manası da güçlü kuvvetli,  salabetli demektir (Askalanî, Ahmed b. Ali, El-imtinâ bi’l-erbaîne’l-mütebâyinetü’s-sima’, 1/110)

Musevilikte Azrail  “malah hamavet” yani ölüm meleği olarak geçer.  Kur’an’da ise “melekü'l mevt”  idir.

Malah hamavet = Melekü'l-Mevt

Musevilerin Talmud kitabında ölüm meleği, şeytan ve kötü ruhun aynı olduğu belirtilir.

Kaufman Kohler ve Blau’un yazdıkları makalede Azrail hakkındaki Yahudi inancı konusunda detaylı bilgiler verilmektedir. Bunları kısaca özetleyecek olursak:

Ölüm meleği emri Allah’tan alır. Helak iznini alınca, iyilerle kötüler arasında bir ayırım yapmadan bu görevi yerine getirir. Ölüm meleği birinci günde yaratılmıştır. Onun ikametgâhı cennettedir. On iki kanadı vardır. Tüm bedeni çok sayıda gözlerle kaplıdır. Elinde ölüm işinde kullandığı bir kılıç taşır. Bazen kılıcın yerini bıçak veya kement (sicim) alır. Dünyadan ayrılma saati geldiğinde ölüm meleği, ucunda öldüren ve bedeni çürüten bir damla taşıyan bir kılıçla öteki dünyaya geçen kişinin başında dikilir. Ölmekte olan insan, meleği görünce ağzı açılır. Ölüm meleği elindeki kılıcın ucundaki damlayı o insanın ağzına bırakır. Bu damla onun ölümüne, yüzünün sararmasına ve kabirde çürüyüp dağılmasına sebep olur. Ölüm meleği iyi insanların ruhunu üç iyi melekle birlikte, kötülerin ruhların ise üç kötü melekle birlikte alır.

Yahudi Angelojisinde altı tane ölüm meleğinden bahsedilir ki, bunların her biri farklı canlıların ölümleriyle ilgilendirilir: Cebrâil kralların, Kapziel gençlerin, Maşbir hayvanların, Maşhit çocukların, Af ve Hemah da insanların ve büyük hayvanların ölümleri üzerinde yetkilidirler.  Mesih geldiği zaman, ölüm ortadan kalkacak ve Mesih’in bizzat kendisi ölüm meleğini yok edecektir. Gelecek hayatta Allah’ın, Firavun, Sezar  ve Sanherib ile savaşması için ölüm meleğine izni vereceği söylenmektedir.

Hristiyan Angelojisinde kendisinden “Şeytan Meleği”, “Bela Meleği” olarak da bahsedilen ölüm meleğine “Şeytanların Prensi”, “Yok edici melek” isimlerinin de verildiği görülür. İncil’de de sadece bir yerde ölüm meleği geçer.

Korintliler 10/10: Kimileri gibi de söylenip durmayın. Söylenip duranları ölüm meleği öldürdü.

Sonuç olarak görülmektedir ki kutsal olduğuna inanılan kitapların ve sahih kabul edilen hadislerin hiç birinde Azrail geçmemektedir. Ama Azrail sözcüğü ölüm bahislerinde Müslümanların dilinden düşmez. Azrail üzerine türlü masallar-mavallar anlatılır. Anlaşılmaktadır ki İslam sadece Kur’an’a dayanan bir din olmadığı, hadislerle oluşturulan bir din olduğu gibi, Kur’an ve hadis dışında inançları da içine katmıştır. Hangi Müslümana sorulursa sorulsun 4 büyük meleği Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail olarak sayar. Müslümanlar dini İslam din adamlarından öğrendiğine göre bu din adamları Kur’an’da, Tevrat’ta, İncil’de ve sahih hadislerde yer almayan bir ismi dine taşımış ve perçinlemişlerdir.

Can almadaki farklar:

İslamcılara göre Azrail ve yardımcılarının insanların ruhlarını mümin veya kafir olmalarına göre nasıl kabzettikleri gerek Kuran’da, gerekse hadislerde  anlatılmaktadır. Ölüm melekleri mü’minlerin ruhlarını yumuşaklıkla, incitmeden ve müjdeler vererek alırlarken, kafirlerin ruhlarını ise acı çektirerek, korkutarak dehşetli ve şiddetli bir şekilde kabzederler.

Nahl 32: Melekler, müminlerin canlarını iyi kimseler olarak alırken, “Selâm size! Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık girin cennete” derler.

Naziat süresi de meleklerin nasıl can aldığından bahsederek başlar:
1. Andolsun (kâfirlerin ruhlarını) şiddetle çekip çıkaranlara,
2. Andolsun (mü'minlerin ruhlarını) kolaylıkla alanlara,
3. Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere,

Bu ayetler tefsircilerce şöyle açıklanır:

“Bu ayette bahsedilenler boğa boğa, daldıra daldıra şiddetle can alan melekler, yahut kâfirlerin canını alan azap melekleridir. Nâşitât, tatlı ve yumuşak bir şekilde can alan, müminlerin ruhlarını alan rahmet melekleridir. Sâbihât, ilâhi emir ile ufuklardan gelip giderek iş yapan veya can alırken nefislerde dalgıç gibi dalıp yüzen meleklerdir. Sâbikât, kâfirlerin ruhlarını cehenneme, müminlerin ruhlarını cennete götürmek için yarışıp giden meleklerdir.

Enfal 50’de ise “Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve “haydi tadın yangın azabını” diyerek canlarını alırken bir görseydin.” der.

İlginç Hadisler:

Musa, ölüm meleğinin gözünü çıkarmış:
Ebu Hureyre (ra) dan rivayet, Rasul-u Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki:

Melekul Mevt, Hz. Musa‘ya ruhunu kabzetmek için gönderilmişti.
Hz. Musa, melekul mevt’e tokat atıp bir gözünü çıkarmıştı.
Melekul mevt Rabbine dönerek: “Beni öyle bir kula gönderdin ki, ölümü istemiyor.” demiş,
Cenabı Hak tekrar ona gözünü iade etmişti.
(Sahihi Buhari, 2/113 ve 4/191; Sahihi Muslim 4/1843)

İbrahim Azrail’i görünce bayılmış:
Suyuti’nin hadisinde İbni Mesud ve Abbas’tan rivayet edildiğine göre;

Hz. İbrahim bir gün Azrail’e «Günahkâr insanın canını alırken büründüğün kılığı bana gösterebilir misin?» diye sorar.
Azrail ona «Bunu görmeye dayanamazsın» diye cevap verir.
Hz. İbrahim, «Dayanırım, sen göster» diye ısrar edince Azrail ona «başını çevir» der.
Bir müddet arkasını döndükten sonra tekrar yüzünü dönünce Hz. İbrahim, kapkara yüzlü, saçları diken diken, kötü kokulu, siyahlara bürünmüş, ağzından ve burun deliklerinden ateş ve duman çıkan bir adam ile karşılaşarak yere baygın düşer.

Hz. İbrahim ayılınca Azrail, ilk kılığına dönmüştür. Hz. İbrahim ona «Ey ölüm meleği, günahkâr insan ölüm anında senin bu kılığın ile yüzyüze gelmekten başka bir felâket ile karşılaşmasaydı, bu ona yeterdi» der.

Sözde İbrahim böyle der ama bu Allah’a yetmez. Günahları sevaplarından ağır basan kulunu cehenneme mahkum eder ve sonsuza kadar ateşte yakarak cezalandırır.

Azrail’in Tahtı

Sahih olmayan hadisçilerden sayılan Mukatil İbni Süleyman şöyle yazmıştır:
Azrâil yedinci göktedir. Dördüncü gökte, yetmiş bin ayaklı nurdan yaratılmış bir taht vardır. Azrâil’in dört kanadı o taht üzerinde oturmaktadır. Azrâil’in ruh sahibi mahlûkların sayısınca tüyü vardır. Her tüyünde ait olduğu canlıyı temsil eden yüz, göz, ağız ve dil vardır. Kimin eceli geldiyse onun yüzü yok olur ve Azrâil ona ait olan gözle bakar ve ona ait elle ruhunu alır. Bütün mahlukat yok olduğunda Azrâil’in vücudundaki gözler de, sekiz tanesi dışında, yok olur. O sekiz göz, dört büyük meleğe ve onların dört yardımcısına aittir. Allah-u Tealâ, Azrâil’e diğer meleklerinde canını al buyurduğun da onlarınkini de alır. En son kendi canını alır. Çünkü Allah dışında her canlı ölümlüdür.

Azrâil’in bir ayağı, cennetteki bir taht, diğeri de cehennem üzerine kurulan Sırat’ın üzerindedir. Azrâil o kadar büyüktür ki, başından bütün denizlerin suyu dökülse bir damla yere düşmez. Semâ ve yer, Azrâil’in önünde, bir kimsenin önündeki sofra mesafesindedir. Mevcut her şeyi görür.

Bir başka uydurma da şöyledir:
Bir kimse can çekişmeğe başladığı zaman Cenab-ı Hak, Azrâil’e emreder:
-Ey Azrâil! Kullarımın canını alırken sabırlı ol. Canları dizlerine, göbeklerine ve göğüslerine geldiği sıralarda biraz dinlensinler. Can boğaza gelince biraz daha sabret, organlar birbirleriyle vedalaşsınlar, buyurur.

Can boğaza gelince sağ göz, sol göze; sağ kulak, sol kulağa; sağ el, sol ele; sağ ayak, sol ayağa; baş ise tüm vücuda veda eder ve şöyle derler:
“Bugün ayrılık günüdür. Kıyamete kadar size selâm olsun”…

Selam denince Nahl 32 ayetini hatırladık. Ölüm meleği cennetlik bir insanın canını almaya geldiğinde “Selamünaleyküm” dermiş. Bu da Atatürk’ün son sözü iddiasını aklımıza getirdi. Hasan Rıza Soyak Atatürk’ün genel sekreteri ve ölümü sırasında başucundaymış. Soyak’ın anlatımına göre Atatürk’ün son sözü “Ve aleykümüsselam” olmuş…

KIPTİ MARİYE

Hazırlayan: A.Kara
A, Cariye Mariye, Hristiyan cariye Mariye, Hz Muhammed, islamiyet, Kıpti Mariye, Muhammed'in cariyesi Mariye, Muhammed'in yemini, Nikahsız ilişki, Tahrim suresi, Tahrim vakası, Muhammed'in Hafsa'ya yakalanması,

AYET VE HADİSLERLE 'MUHAMMED'İN CARİYESİ MARİYE'
(Bazı ayetlerin 'sözde' geliş nedeni)


Daha önce "Muhammed'in Eşleri ve Cariyeleri" başlıklı yazıda İslam peygamberinin eşleri ve cariyeleri hakkında kısa bilgiler vermiştim. Bu başlıkta onlardan sadece biri olan cariye Kıpti Mariye konusuna detaylı bakacağız.

İlk önce Mariye hakkında kısa bilgilere bakalım:
Mâriye el-Kıbtiyye'nin (Mâriyetü'l Kıbtiyye), Kıptî bir baba ve Rum bir anneden dünyaya geldiği belirtilmektedir.

Muhammed, hicretin yedinci yılında Mısır Mukavkısı denilen Bizans'ın İskenderiye valisine bir mektup göndererek kendisini İslam'a davet etmiş, bunun üzerine Vali aldığı davete değer vermiş ancak İslam'ı kabul etmemiştir. Vali Mukavkıs, Muhammed'den kendisine mektup getiren elçi Hâtıb b.Ebî Beltaa'ya büyük ikramlarda bulunmuş ve Muhammed'e yazdığı cevap mektubu ile birlikte, iki cariye, bir hadım ağası, 1000 miskal altın, kıymetli elbiseler, kumaşlar, güzel kokular ve bunun gibi bir takım hediyeler göndermiştir. Mâriye ve kardeşi Şirin (Sirîn) adlı cariyelerin Medine yolunda Hâtıb b.Ebî Beltaa'nın daveti ile yada Medine'de Peygamber'in tebliği üzerine İslam'ı kabul ettikleri söylenir. [1]

Ayet ve bununla ilişkili hadisler ile Muhammed’in eşlerinin hizmetçilerinden biri  olan Mariye ile yaşadığı yasak ilişkisini göreceğiz. Bunu ben uydurmuyorum hem Kur'an ayetinde, hemde bu ayetle ilişkili hadislerde konu açıkça yer alıyor ve İslam ülkeleri tarafından da kabul gören bir durum. Muhammed'in nikah olmadan onunla birlikte olması eşleri arasında kargaşaya neden oluyor ve hemen akabinde "ilahi" müdahale gerçekleşiyor. Bu olay sahihliği doğrulanmış ve Ömer'den aktarılan bir hadiste de yer alıyor.

Önce bu konunun ortaya çıkması sonrasında Muhammed'in "vahiy geldi" diyerek eşlerine ve çevresine duyurduğu ayete bakalım. Çünkü biliyorsunuz Allah, Muhammed'in özel hayatı ile inanılmaz ilgileniyor ve onun canını sıkan her durum için vahiy yolluyor:

Tahrim suresi 4.ayet:
(Ey peygamber’in eşleri!) Eğer siz ikiniz Allah’a tövbe ederseniz, ne iyi. Çünkü kalpleriniz kaydı. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allah, Cebrail ve salih müminler onun yardımcısıdır. Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar.

Ömer, peygambere saygısızlık eden ve onun tüm eşlerini boşamayı düşünmesine neden olan bu iki kadının Hafsa ve Aişe olduğunu anlatmaktadır, ilgili hadise bakalım:


İbnu Şihab şöyle demiştir: Bana Ubeydullah ibnu Abdillah ibn Ebi Sevr, Abdullah ibn Abbas'tan haber verdi. O şöyle demiştir: Allah'ın haklarında 'Eğer her ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kalpleri eğrildi' buyurduğu kişilerin Peygamber'in zevcelerinden hangi ikisi olduğunu Ömer'den sormaya hırslanır dururdum. Nihayet onun beraberinde hac yaptım. Dönerken yolun bir yerinde Ömer saptı. Ben de deriden bir su kabı ile onun beraberinde yoldan saptım. Ömer doğanın çağrısına cevap vermeye gitti, nihayet geri dönüp benim yanıma geldi. Ben de ellerine o su kabından döktüm, o da abdest aldı.

Ben: 'Ey müminlerin emiri! Peygamber'in zevcelerinden o iki kadın kimdir ki, Allah onlar için 'Eğer ikiniz de Allah'a tövbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kalpleriniz eğrildi...' buyurmuştur?' diye sordum.

Ömer bana:
'Hayret ederim sana ey Abbas oğlu! Onlar Hafsa ile Aişe'dir' dedi.

Sonra Ömer şöyle devam etti:
Ben Ensar'dan bir komşum ile beraber Benu Umeyye ibn Zeyd yurdunda (oturuyor) idim. Bu yurt Medine'nin Avali denilen semtindedir. Bir şey öğrenmek ümidiyle peygamberin yanına nöbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahiy ve diğer şeylere dair ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O da indiği zaman böyle yapardı. Ve biz Kureyş topluluğu, kadınlara galebe ediyorduk. Medine'ye Ensar üzerine geldiğimizde bir de gördük ki onlar, kadınları erkeklerine galebe eder bir kavim (yani kadınlar erkekleri üzerinde üstünlük sağlıyorlar). Derken bizim kadınlarımız, Ensar kadınlarının edebinden almaya başladılar. Bir gün ben karıma karşı bağırdım; o da bana cevap verdi. Ben onun bana söz döndürüp cevap vermesinden hoşlanmadım; azarladım. Bunun üzerine o, şunları söyledi:
'Benim sana karşı mırıldanmamı niçin münasip görmüyorsun? Vallahi peygamberin zevceleri bile ona karşı mırıldanıyorlar ve birisi o gün geceye kadar peygamberin yanına uğramıyor!' dedi.

Karımın bu sözleri beni ürküttü.
Ben: 'Onlardan kim bunu yaparsa perişan olur; büyük günah işlemiş olur' dedim.

Sonra elbisemi giyindim ve Hafsa'nın yanına girdim. Ve ona:
'Ey Hafsa! Sizlerden herhangi biriniz bütün gün ta geceye kadar Allah Elçisi'ne dargınlık ediyor musunuz?' dedim.

O: 'Evet' dedi.

Ben: 'O kadın perişan olmuş ve zarar etmiştir. Her biriniz Allah'ın Resulünün öfkesinden dolayı Allah'ın sizi harap etmesinden korkmuyor musunuz? Bu yüzden helak olursunuz. Sen Allah'ın Resulüne karşı çok istekte bulunma, O'na karşı herhangi bir şey hususunda söz döndürme yarışına girişme, O'na darılıp O'ndan ayrı durma. Bir ihtiyacın meydana çıkarsa O'nu benden iste. Ve sakın arkadaşının, Resulullah'a senden daha güzel ve daha sevgili olması da seni aldatmasın (Ömer, burada Aişe'yi kastediyor).

Ve biz o sırada: 'Gassaniler (Şam'da yaşayan bir kabile) bize karşı gaza etmek için atlarını nallatıyorlarmış' diye havadis alıyorduk. Arkadaşım kendi nöbetinde peygamberin yanına indi ve yatsı vaktinde döndü. Kapıma şiddetli bir vuruşla vurdu, ve:
'O uyuyor mu?' dedi.
'Ben korktum ve hemen onun yanına çıktım'.
O: 'Büyük bir iş meydana geldi' dedi.
Ben: 'Nedir o; Gassaniler mi geldi?' dedim.

Hayır, fakat ondan daha büyük ve daha uzun: Resulullah (s.a.v) kadınlarını boşamış, dedi.

Ömer dedi ki: Hafsa isteğine ulaşmadı ve ziyana uğradı. Ben bunun yakında olacağını zannediyordum. Elbisemi üzerime topladım ve Peygamber'le beraber sabah namazını kıldım. Peygamber, birkaç basamak çıkıp kendisine ait bir odaya (meşrube) girdi ve orada yalnız kaldı.

Ben Hafsa'nın yanına girdim, gördüm ki ağlıyordu.
Ben: 'Seni ağlatan nedir? Ben seni uyarmış değil miydim? Resulullah sizleri boşadı mı? dedim.

Hafsa: 'Bilmiyorum. O, işte ta şu odada' dedi.

Bunun üzerine mescide çıktım ve minberin yanına geldim. Gördüm ki, minber etrafında bir takım kimseler var; bazıları ağlıyorlar. Yanlarında biraz oturdum. Sonra vicdanımdaki duygum bana galebe etti. Peygamber'in içinde bulunduğu o odaya geldim. Ve Peygamber'in siyah kölesine:

Ömer için izin iste! dedim.
İçeriye girdi, peygamberle konuştu. Sonra çıktı ve:
Seni peygambere söyledim; bir şey demedi, dedi.

Oradan ayrıldım, nihayet mescitte minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Tekrar kölenin yanına geldim. O evvelki gibi söyledi. Ben yine minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Tekrar kölenin yanına gittim. Ve:
Ömer için izin iste! dedim.

Köle bir öncekinin benzerini söyledi. Ben de döndüm, giderken baktım, uşak beni çağırıyor:
Resulullah sana izin verdi, dedi.

Bunun üzerine huzuruna girdim. Baktım ki, Resulullah bir hasırın kumları üzerine yan yatmış, kendisiyle hasır arasında bir döşek yok, kumlar vücudunun yan tarafında iz yapmış; kendisi, içi hurma lifi doldurulmuş deriden bir yastığa dayanmış idi. Kendisine selam verdi. Sonra ayakta dikelerek:
Kadınlarını boşadın mi? dedim. Gözünü bana doğru yükseltti ve:
'Hayır', dedi.

Sonra ben yine ayakta dikelerek, şöyle dedim:

Ya Resulullah! Eğer beni düşünürsen, bilirsin ki, biz Kureyş topluluğu kadınlara galebe ediyor idik. Sonra bir kavim üzerine geldik ki, kadınları onlara galebe ediyorlar.

Ömer bu sözü söyleyince, Peygamber gülümsedi. Sonra ben şöyle dedim:

Eğer beni düşünürsen bilirsin. Ben Hafsa'nın yanına girdiğim de: 'Sakın arkadaşının peygambere senden daha güzel ve daha sevgili olması seni aldatmasın' dedim.

Peygamber bir daha gülümsedi. Ben O'nun gülümsediğini gördüğüm zaman hemen oturdum ve gözümü kaldırıp evinin içine baktım. Vallahi evin içinde tabaklanmamış üç hayvan derisinden başka gözü döndürecek hiçbir eşya görmedim. Bunun üzerine ben:

(Ya Resulallah!) Allah'a dua et, ümmetine genişlik (zenginlik, refah) versin.
Çünkü Farslar ve Romalılara genişlik verilmiş ve onlara dünya ihsan olunmuş; halbuki onlar Allah'a ibadet etmiyorlar, dedim. Bunu söyleyince yaslandığı yerden doğruldu ve:

'Sen bir kuşku içinde misin? Ey Hattab oğlu! Onlar hoşlukları dünya hayatında peşin verilip geçiştirilen birer kavimdir' buyurdu.

Ben de: 'Ya Resulallah, benim için istiğfar ediver' dedim.

İşte Peygamber, Hafsa'nın Aişe'ye anlatıp ifşa ettiği sır yüzünden ayrılıp inzivaya çekilmiş ve kadınlarına küsmüş olduğundan ötürü, bir ay kadınların yanına girmeyeceğim, demişti. Bu zaman içinde Allah, peygamberini azarladı (Bkz. Mariyeye yaklaşmama yemini: Tahrim 1-4). Yirmi dokuz gece geçince Resulullah hepsinden önce Aişe'nin yanına girdi ve Aişe O'na:

(Ya Resulallah!) Sen bizim yanımıza bir ay girmemeye yemin etmiştin. Halbuki biz 29. gecenin sabahında olduk; ben bu geceleri hakkıyla sayıyorum, dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):
'Yemin ettiğim ay yirmi dokuz çekmektedir; işte bu ay 29 günden oluşuyor' buyurdu.

Aişe dedi ki: Müteakiben muhayyer kılma ayeti (Ahzab: 28-29) indirildi. Peygamber ilk kadın olarak benimle başladı ve şöyle dedi:

'Ben sana bir emir anlatacağım. Cevap hususunda acele etmemenden dolayı sana bir serzeniş yoktur, ta ki ebeveynine danışasın'.

Aişe dedi ki: 'Kat'i biliyorum ki, ebeveynlerim bana senden ayrılmamı emretmezler'.

Sonra Peygamber şöyle dedi:
'Allah şöyle buyurdu: Ey Peygamber! Zevcelerine şunu söyle: Eğer siz dünya hayatını ve onun ziynetini istiyorsanız gelin size boşama bedellerini vereyim de, hepinizi güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki Allah içinizden güzel hareket edenlere pek büyük bir mükafat hazırlamıştır' (Ahzab: 28-29).

Ben de: 'Ben bunun hakkında mı ebeveynime danışacağım? Ben elbette Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu isterim' dedim.

Sonra Resulullah bütün kadınlarını böyle muhayyer kıldı; onlar da hep Aişe'nin dediği gibi söylediler. [a] [b] [c]

Bu hadis iki önemli tarihi detay içerdiği için önemlidir. İlk olarak Ömer’in kendi itirafı ile “Ensar kadınların erkekleri üzerinde üstünlük sağladıklarını” ortaya koyuyor. Abartılı olduğunu düşünsek bile Medine'deki kadınların, Kur'an'a göre hayat süren hemcinslerinden daha fazla hak ve yetkiye olduğu açıktır. Ömer ve Muhammed'in geldiği yer olan Kur'an kabilesinin evi Mekke, daha yobaz, dinin ağır bastığı bir yerdi. Dinin egemen olduğu şehirlerde yaşayan insanlar diğer şehirlerde yaşayanlardan daha yobazlardı. Din her zaman kadınlara boyun eğdirmede ve onların elinden insani haklarının alınmasında önemli rol oynamıştır. Bu yüzden Mekke'deki kadınların Arabistan'da başka bir yerde yaşayanlardan ve özellikle de Yahudiler ve Hristiyanlar gibi uygar uluslara ev sahipliği yapan daha kozmopolit bir şehir olan Medine'den daha bastırılmış olması doğaldır. Ömer ve Muhammed’in kadınları bu özgürleştirici atmosferi beğendi ve göreceli özgürlüklerini kullanmaya başladı. Elbette bu tutum kadınlara haklar tanıma taraftarı olmayan Mekke'deki iki adam olan Ömer ve Muhammed ile uyuşmuyordu ve bu Hadis’in gösterdiği gibi karılarına keşfettikleri yeni imtiyazlar ve isyanları yüzünden kızıyorlardı.

Bu hadisin önemi İslam'dan, Muhammed'den ve onun kadın düşmanı halifelerinden önce kadınların daha fazla özgürlüğe sahip olduğunu kanıtlıyor olmasıdır. İslam’da kadınların içler acısı statüsünün ilahi bir karar olmadığı, 1400 yıl önce kadınların Mekke'de nasıl muamele gördüğünün bir yansıması olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

Kur'an'da ve hadislerde kadınların kocalarına itaatkâr olmalarının önemine çok fazla vurgu yapılması aslında Muhammed'in genç ve asi eşlerini kontrol etme arzusunun bir göstergesidir. (Bkz. Nisa: 34)

Yukarıdaki hadisin bir diğer önemli yanı da peygamberin başka bir yasak birliktelik skandalını ortaya çıkarmasıdır.

Bir gün Muhammed eşi Hafsa'nın evine gider ve onun hizmetçisi Mariye'yi çekici bulur. Hafsa'ya babası Ömer'in onu görmek istediğini söyleyerek onu babasının evine gönderir. Hafsa evden ayrıldığında Muhammed Mariye ile ilişkiye girer. Bu arada babasının onu beklemediğini öğrenen Hafsa beklenenden çok daha erken sürede eve geri döner ve şanlı eşini yatakta hizmetçisi ile birlikte bulur.

Sinir krizi geçirir ve bağırırken peygamberin konumunu unutur ve bir skandala yol açar. Peygamber  Hafsa'yı sakinleştirmeye çalışır ve artık Mariye ile yatmayacağı konusunda yemin ederek bu sırrı başkasına ifşa etmemesi için yalvarır.

Ancak Hafsa kendini kontrol edemez ve tüm olanları peygambere karşı diğer eşleriyle ortaklaşa hareket edip ona karşı isyan edecek olan Aişe'ye iletir. Bu yüzden peygamber hepsini cezalandırmaya karar verir ve bir ay boyunca hiçbir karısıyla yatmaz. Eşleri cinsel yönden mahrum bırakmak Kuran'da önerilen ikinci ceza yöntemidir. İlk seviye uyarmak, ikinci seviye yatakları ayırmak, üçüncü seviye ise onları dövmektir.

Tabii ki erkek bir eşini cinsel yönden mahrum bırakarak cezalandırmaya karar verdiğinde diğer eşleriyle de kendini tatmin etmeye devam edebilir. Ancak Muhammed’in öfkesi bir ay boyunca hiçbiriyle yatmayacağına yemin ettirmişti. Tabii ki bu durum Allah'ın sevgili elçisi için çok zor olurdu, bu yüzden Allah her zaman ki gibi peygamberinin yardımına yetişti ve Tahrim suresini gönderdi. Bu surede İslam'ın ilahı Allah'ın, Muhammed'i kendini zor duruma soktuğu ve ona helal kılınandan kendini mahrum bıraktığı için azarladığı ve yeminini geçersiz kılarak eşlerini memnun etmeyi onun için meşru hale getirdiği görülür:

İlgili sure olan Tahrim suresinin 1 ile 5 arası ayetlerine bakalım:
1] Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.
2] Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşrû kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır; O bilendir, hikmet sahibidir.
3] Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu peygambere açıklayınca peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine konuyu anlatınca o, "Bunu sana kim haber verdi?" diye sordu. "Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi" diye cevap verdi.
4] İkiniz de Allah’a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü kalpleriniz eğrilmişti. Ama peygambere karşı bir dayanışma içine girecek olursanız bilin ki herkesten önce Allah onun dostu ve koruyucusudur, sonra da Cebrâil ve iyi müminler. Melekler de bunların ardından onun yardımcısıdır.
5] Eğer sizi boşayacak olursa rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah’a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bâkire eşler verebilir.
(Diyanet Vakfı Meali | Yeni)

Muhammed Hafsa'ya söz vermiş olmasına rağmen hizmetçisi Mariye ile birliktelik yaşamanın cazibesine dayanamadı ve ilk ayette de görüldüğü üzere, Muhammed eşi bile olmayan, nikahlı olmadığı, Hafsa'nın kölesi olan Mariye ile cinsel birliktelik yaşamasına rağmen Allah onun sırtını sıvazlıyor, bu da yetmezmiş gibi "ben sana zaten bu yaptığını helal kılmıştım" diyor.

Bütün eşleriyle birlikte olmayacağına dair yemin etmesi zor bir durumdu ve Allah'tan başka kimse ona yardım edemezdi. Allah'ın peygamberi olduğunuzda hiçbir şey imkansız değildir. Her şeyi Yüce ellere bırakın ve ilgilenmesine izin verin. Tam olarak da öyle oldu! Allah müdahale etti ve kalbinin arzuladığını takip etmesi konusunda Muhammed'e yeşil ışık yaktı. Tahrim suresinde Allah, sevgili peygamberinin flört etmesine ve eşleriyle ilgilenmemesine izin verdi. Bir peygamber daha ne isteyebilir ki? Allah, Muhammed'in ebedi zevkleri hakkında o kadar endişeliydi ki, yeminini bozmasına izin verdi. Allah harika değil mi?

Sırrını Ayşe’ye anlatarak açığa çıkaranın Hafsa olduğunu bilen Muhammed'in, Aişe'den duyduğu sırada ona bunu söyleyenin Allah olduğunu iddia ederek ona yalan söylediğini belirtmeye gerek var mı? (Tahrim 3) Fakat elbette Muhammed Kur'an'ın yazarı değildir. Sanırım bu durumda peygamberine yalan söyleyen Allah'ın kendisi oluyor...

Yukarıdaki ayetlere tepki olarak, sadece genç ve güzel olmayan ama aynı zamanda akıllı olan Aişe'nin Muhammed'e dediği gibi "Görüyorum ki, senin Allah'ın yalnız senin şeyinin keyfi için koşturuyor." [ç] [d] [e] [f]

Bu ayet ve hadislerle ilgili anlattıklarım sizlerde utanma veya sinir hissi yaratabiliyor ancak bunlar İslam ülkelerinin kabul ettiği gerçekler. Zaten Kur'an ayetlerini de kabul etmiyorsan kendine nasıl "Müslümanım" diyebilirsin ki? Aynı şekilde bu ayetlerle ilgili olan hadisler de ayetlerin detayına ışık tutan ve İslam ülkelerince "sahih" olarak kabul edilen hadislerdir.

Ömer'in Kur'an'a etkilerinin ne kadar büyük olduğunu birçok makale anlattık fakat burada bu durumu yine görebiliyoruz. Çünkü Ömer Muhammed'e "kadınlarımız bize üstün olmaya başladı, haklarını arıyorlar vs." dedikten sonra güya Allah peygamberine vahiy gönderiyor ve Tahrim suresi 5.ayet ile eşlerini açıkça tehdit ederek onların hak arayışlarını, isyanlarını bastırıyor. Bak sen şu işe, tam da Ömer Muhammed'e "eşlerimiz Medine'deki kadınlar gibi bize üstün geliyor" dedikten sonra kadınları susturup korkutacak, tehdit edecek olan ayet geliyor, ne zamanlama ama...