HABERLER
Dini Haber

DENİZLERİN KARIŞMAMASI MUCİZESİ (!)

Yazan: Kirpi


DENİZLERİN KARIŞMAMASI MUCİZESİ (!)


Hayatım boyunca tartıştığım her 2 Müslümandan biri bana denizlerin karışmaması mucizesini delil olarak sunmuştur. Bunu her duyduğumda hem gülümsemiş hemde üzülmüşüm. Komik olan şu ki bunu söyleyen Müslümanlar sözde deniz bilimleri üzerine yüksek lisans yapmış kişilerdi.  Beniz üzen şey ise her defasında bu mucize diye yutturulmaya çalışılan teoriyi çürütmeye mecbur olduğumdu. Bu gün bir kere daha bu mucizenin ne kadar yalan olduğunu sizlerin huzurunda kanıtlayacağım. Öncelikle Kuranda konumuzun bahsi geçen ayetlere göz atalım.

Rahman Süresi 19-20: “İki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.”

Ayet iki denizin olduğunu ve sularının bir birine karışmadığını iddia ediyor. Peki bu denizin özellikleri nelerdir? Kurandaki ilgili ayetlere bakalım.

Furkan 53: “İki denizi birbirine salıveren de O’dur. İşte şu susuzluğu gideren tatlı bir su, diğeri de tuzlu ve acı bir sudur. Aralarında ise, Allah, birbirlerinin sınırlarını aşmaktan alıkoyan bir engel koymuştur.”

Ayette bahsi geçen iki denizden birinin suyunun tatlı diğerininse tuzlu olduğu açık bir şekilde yazıyor. Peki soruyorum Müslümanlara “Dünyada tatlı suyu olan denizin ismi ne?”

Orta okul çocuğu bile yer yüzünde tatlı suyu olan bir denizin olmadığını biliyor. En azından her Müslüman mutfağında tatlı ve tuzlu suyu karıştırarak sonucu test ede bilir ve kendi gözleriyle gayet iyi bir şekilde karıştığını göre bilir. Bunu Müslümanlarda iyi biliyor fakat zamanında bir mucize dedikleri için şimdi yanıldık diyemiyorlar. Hatasını kabul ede bilmek bir erdemdir diyelim ve konumuza devam edelim.

Gerçek mi?

Tabii ki gerçek değil. Dünya üzerinde bir biriyle bağlantısı olan her bir su kütlesi karışmak zorundadır.
Dünyanın saymakla bitmeyecek kadar fazla yerinde bir biriyle bağlantısı olan su kütleleri özellikle nehirler kavuştukları bölgede mineral ve kompozisyon(içerik) farklılıklarından ötürü farklı renklerde görünürler ve akış yönlerine/hızlarına da bağlı olarak kavşak (conflux ve ya confluence) denen buluşma noktalarında çıplak gözle bir biriyle karışmıyor gibi görünebiliyorlar. Halbuki tüm su kütleleri bir biriyle karışmak zorundadır. Zira karışmazlarsa işte o vakit felaket olur.

Bu mucize nasıl yaratıldı?

Bu iddia ilk olarak 2007 yılında ortaya çıktı. Ve iddianın yayılmasına neden olan fotoğraf işte budur.



Kaynak- Ken Bruland 2007
Fotoğraf Santa Kruz'da bulunan Kaliforniya Üniversitesi'nde okyanus bilimleri profesörü olan Ken Bruland tarafından 2007 yılında bir araştırma gemisinden çekilmiştir. Aşağıdaki fotoğrafsa iddianın dahada viral olmasını sağlamıştır.


Kaynak- Gütefrage Alaska Körfezi
2010 yılında Temmuz Alaska Körfezi turuna çıkan bir turist olan Kent Smith'in kamerasından çekilmiştir. Ancak Smith, hatalı bir şekilde fotoğrafı "okyanusların karışmadığı nokta" açıklamasıyla yüklemiştir. Kısa sürede Flickr ve Reddit üzerinden yayılan bu iki fotoğraf Müslümanlar tarafından Kurandaki denizlerin karışmadığını anlatan ayetlere kanıt olarak sunulmaya başlandı. Hiç bir şeyi araştırmayan Müslümanlarda bu yemi kolaylıkla yuttular. Artan yalan haberler üzerine bölgedeki bilim insanları bir açıklama yapmaya mecbur oluyorlar zira tüm Müslüman dünyasındaki basın mensupları şu fotoğrafı mucize diye manşet yapmaya başlamıştılar.

Santa Kruz'da bulunan Kaliforniya Üniversitesi'nde okyanus bilimleri profesörü olan Ken Bruland, fotoğrafı paylaşanların iddiasının yalan olduğunu açıklamış, fotoğrafın Alaska Körfezi'ndeki glasiyel (buzullara ait) kalıntıları taşıyan 286 mil uzunluğundaki Copper Nehri gibi nehirlerin okyanusa açıldığı bölgelerden birine ait olduğunu söylemiştir.

Yani bu fotoğrafta görülenler bırakın iki okyanusu iki denizin bile kavuştuğu yer değil yalnızca buzullardan gelen nehirlerin okyanusa kavuştuğu yerdir. Fakat ortada bir mucize iddiası varsa emin olun Müslümanlar hiç araştırmadan onu doğru diye paylaşırlar.

Fotoğrafta ve benzerlerinde gördüğünüz, Alaska Körfezi'nde bulunan ve oşinografik (okyanus bilimi) açısından iki ayrı su kütlesi olarak değil, tek bir su kütlesi olarak kabul edilen "okyanus bölgesi"nin içerisindeki buzul suları ile kıyı sularının birbirine kavuştuğu alandır. Bu suların renklerinin birbirinden farklı olma sebebi içeriğindeki başta demir olmak üzere mikropartiküllerden bazı çökelti tiplerine kadar ve hatta kimi durumda sıcaklık farkına kadar birçok unsurdur. Bu görüntünün tuzluluk oranıyla doğrudan ilgili olmadığı bilinmektedir; yani iddia edildiği gibi tatlı su ile tuzlu suyun birbirine karışmamasıyla alakalı bir durum yoktur.

Farklı Sular Birbirine Nasıl Karışır?

Farklı tuzluluk veya yoğunluk oranı olan sıvı kütlelerinin karşılaşması sonucu oldukça karmaşık bir kimyasal ve fiziksel denge oluşmaktadır. Ancak bu denge statik değil, dinamiktir. Örneğin yağ ve su aynı kaba konduklarında oldukça statik bir denge oluştururlar ve sabit kalırlar (her ne kadar esasında aralarındaki karışma bölgesi yine dinamik yapıda olsa da). Okyanuslar ve devasa su kütleleri için bu hiçbir şekilde doğru değildir. Farklı özelliklere sahip bu kadar büyük su parçaları bir araya geldiklerinde, ciddi anlamda dinamik bir dengeye ulaşılır ve sular kilometrelerce küplük hacimlerde birbirlerine karışırlar. Sadece dışarıdan bakıldığında, suların içeriğine bağlı olarak ışığın farklı kırınımından ötürü renklerin farklı gözükmesi, Alaska Körfezi'nde olduğu gibi görünür ve suların birbirine karışmadığına dair bir sanrı yaratır. Bu doğru değildir. Bununla ilgili olarak Santa Kruz Kaliforniya Üniversitesi'nden Okyanus Bilimci (Oşinograf) Prof. Dr. Ken Bruland (ki hemen üstteki fotoğrafı 2007'deki bir araştırma gezisinde kendisi çekmiştir) şöyle söylüyor:

“Örneğin benim çektiğim fotoğrafta çökelti bakımından zengin bir nehrin genel okyanus suyuyla buluştuğu bölge görülmektedir. Bu iki su tipinin birbirine karışmadığını söylemek kesinlikle doğru değildir. Nihayetinde iki su birbirine tamamen karışır; ancak bu fotoğrafların çekildiği anda, çok güçlü gradyanlara sahip oldukları için geçici olarak bu şekilde karışmıyormuş gibi gözükürler. Bu sınırlar hiçbir zaman bir duvar gibi statik değildir. Sürekli olarak hareket ederler ve bir bütün olarak yok olurlar. Bunlar çökelti miktarına ve suyun hareketine bağlıdır.”

Oşinograf (Oşinografi: Okyanuslarda, suyun fiziki özelliklerini ve dalga hareketlerini, okyanus tabanlarının jeolojik şekilleriyle tortu tabakalarını, suları kimyasal yönden inceleyen ve denizlerdeki bitkilerle hayvanların hayatlarını araştıran bilim dalı, kısaca "okyanus bilimi") Micheal Pilson ise şöyle diyor:
“İnsanların neden okyanusların karışmadığını düşündüğünü anlayamıyorum. Okyanuslar karışırlar. Her saniye, milyonlarca ton Pasifik Okyanusu suyu, Atlas Okyanusu'na karışır. Atlas Okyanusu'nun derinlerindeki sular, Antarktika etrafından dolaşarak Pasifik Okyanusu'yla karışır. Her an, milyonlarca ton! (...) Bu, milyonlarca yıldır bu şekilde devam etmektedir.”

Haloklin: Aynı Su. Farklı Katmanlar

Kısmen sığ veya korunaklı sularda, okyanus diplerindeki mağara ve benzeri bölgelerde, oldukça sınırlı alanlarda haloklin (İng: "halocline") adı verilen ve tuz farklılığından oluşan bölgesel ayrımlara ve katmanlaşma olgusuna rastlanabilir. Ancak bu farklılığı okyanus gibi devasa su kütlelerinde görmek mümkün değildir. İki okyanusu birbirinden fiziksel olarak ayırabilecek hiçbir doğa unsuru bulunmamaktadır.


Ancak haloklin, aynı su parçasının farklı tuzluluk oranları arasındaki geçiş bölgeleridir; bağımsız sular arasında oluşmaz. Kimi zaman iyi karışmayan haliçler ve fiyortlarda da oluşabilir; ancak çoğu zaman aynı suyun durgun parçaları arasında oluşur. Bu, bardakta beklettiğiniz bir suyun alt kısımlarında, üst kısımlarına göre daha çok tuzun birikmesi gibidir.

İşin garip tarafı suların karışmadığını iddia eden Müslümanlar sular karışmazsa orada yaşayan tüm canlıların telef olacağından haberi yok. Okyanusların birbirine karışması sırasında, sıcaklık, içerik, vb. unsurların farklılıklarından ötürü çok ciddi su altı akımları meydana gelir ve bunların sürekliliği için okyanusların da sürekli olarak birbirleriyle dinamik bir biçimde etkileşmeleri ve birbirlerine karışmaları gerekmektedir. Eğer ki herhangi bir sebeple okyanuslar birbirlerinden tamamen, tıpkı bir engel girmiş gibi ayrılacak olurlarsa, bu akıntıların büyük bir kısmı son bulacak ve dolayısıyla denizlerdeki canlılık çok ciddi hasarlar alacak, sayısız tur üreme ve avlanma yollarını yitirerek yök olacaktır.

Temel Fizik yasalarına Aykırı

Eğer ki iki nehir veya deniz kolu bir araya geliyorsa ve birleşerek tek bir yöne doğru akıyorlarsa, birleşmeden önceki kütlelerin toplamı, sonrakiyle eşit olmak zorundadır. Bu durumda sular, eğer ki bir kaybolma veya bir başka kaynağa yönelim yoksa, karışmak zorundadırlar. Nehirlerde ve okyanuslarda gördüğümüz de budur. Her ne kadar denizler ve okyanuslar, nehirlere kıyasla çok daha durgun su kütleleri gibi gözükseler de, daha önceden de açıklandığı gibi bu su kütleleri de son derece dinamik bir şekilde birbirleriyle etkileşirler ve hatta bu etkileşimden akıntılar doğar ve su altı yaşantısına can verir. Zira fiziğin kütle korunumu gibi en basit ilkeleri ışığında bile bir sisteme giren ve çıkan kütlelerin toplamının daima sabit olması gerektiği bilinir.


Karışmıyor Gibi Gözüken Sulara Örnekler

Dünyada farklı renklere sahip nehirlerin kavuştuğu bölgede karışmıyor gibi gözüktüğü bir çok yer var. Onlardan bir kaçına göz atalım.

Rhone ve Arve nehirleri arasındaki kavşak (Cenevre, İsviçre)

Ilz, Danube ve Inn Nehirlerinin Passau/Almanya'da buluştuğu bölge...

Jialing ve Yangtze Nehirlerinin Çin'in Chongqing kentinde buluşması...

Green ve Colorado Nehirlerinin ABD'nin Utah eyaletinin Canyonlands Ulusal Parkı'nda buluşması...

Thompson ve Fraser Nehirlerinin Kanada'nın Lytton kentinde buluşması...

Gördüğünüz gibi denizler karışmıyor iddiasının hiç bir bilimsel kanıtı yok...

GARANİK OLAYI (ŞEYTAN AYETİ)

Yazan: Kirpi
K, din, islamiyet, Şeytan ayeti, Şeytan ayetleri, Necm suresine şeytan müdahalesi, Garanik olayı, Garanik, Garanik vakası, Şeytan'ın Muhammed'i kandırması, Hac 52 nüzul nedeni, Muhammed'in Lat Menat Uzza'yı övmesi,

GARÂNÎK OLAYI (ŞEYTAN AYETİ)


İslam literatüründe Garanik ismi Muhammedin Mekke'li müşrikleri İslama ısındırma devrinde yaptığı bazı eylemler sırasında ortaya çıkmıştır. Müslüman kesiminin neredeyse tümü tarafından reddedilen bu olay en eski İslami kaynaklarda bile kendine yer bulmuştur. Namazı, orucu, Muhammed'in hayatına dair neredeyse tüm bilgiyi sahih diye kabul ettikleri aynı kaynakta yer alan Garanık olayını her ne hikmetse Müslümanlar kabul etmiyor. Hatta bu olay hakkında ilk kapsamlı araştırma yaparak kitap yazan Salman Rüşdi bile İslam alimleri tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş ve hatta hakkında ölüm fetvası bile çıkarılmıştı. Peki nedir bu Garanik olayı? Bu yazımızda bunu araştıracağız hep birlikte. Hazırsanız başlayalım.

Şeytanın Ayeti
Garanik sözlükte beyaz su kuşu, kuğu, turna, beyaz tenli genç ve güzel kız anlamına gelen gürnûḳ (girnîḳ) kelimesinin çoğuludur.  İbnu’l-Kelbî ile Yâkūt el-Hamevî’nin  belirttiklerine göre Kureyş kabilesi putlarını Allah'ın kızları olarak nitelendiriyor ve onların aracılığıyla Allah'a yani baş tanrı olan El-İlaha daha yakın olacaklarını düşünüyorlardı. Zira şimdiki Müslümanlar da Muhammed'i Ali'yi, Hüseyin'i kendilerine şefaatçiler ederek Allah'a daha yakın olacaklarını düşünüyorlar. Kabeyi tavaf eden müşrikler Lat, Uzza ve Menat isimlerini bağırarak onları yüksekte uçan kuşlara benzetiyorlardı ve Allah'a kendilerinden daha yakın olduklarını düşündükleri için onlardan yardım bekliyorlardı.

Garanik olayıyla ilgili ilk rivayet erken devir siyer yazarlarından İbni İshak'a aittir. İbni İshak sözde Mekke'li müşriklerin zulmünden kaçarak Habeşistan'a, kafir bir padişaha sığınan Müslümanların geri dönüşünü naklederken şöyle anlatmaktadır.

Resûl-i Ekrem kendisine nazil olan Necm sûresini okumaya başlamış, yanında bulunan müslüman-müşrik herkes onu dikkatle dinlemiş, fakat, “Gördünüz mü Lât ile Uzzâ’yı” (53/19) meâlindeki âyete geldiğinde şeytan, “Andolsun ki bizi Allah’a yaklaştırmaları için onlara tapıyoruz” (والله لنعبدهنّ ليقربونا إلى الله زلفى) şeklindeki bir cümleyi araya sokunca müminlerin bir kısmı tasdik etmiş, bir kısmı kabul etmemiş. 7

Muhammed’in Lat ve Uzza'nın şefaati beklenen melekler olduğunu söylemesi üzerine hem Müslümanlar hemde müşrikler secde etmiş. Onların secde etmesine dair rivayetler en muteber hadis kitaplarında bile var. Buhari'nin kendi kitabında bu olayla ilgili yazdıklarına göz atalım:

حَدَّثَنَا أَبُو مَعْمَرٍ حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَارِثِ حَدَّثَنَا أَيُّوبُ عَنْ عِكْرِمَةَ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ سَجَدَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالنَّجْمِ وَسَجَدَ مَعَهُ الْمُسْلِمُونَ وَالْمُشْرِكُونَ وَالْجِنُّ وَالْإِنْسُ
İkrime, ibni Abbas r.a’dan şöyle rivayet etti: “Nebi s.a.a Necm suresi’nde secde etti ve O’nunla birlikte Müslümanlar, müşrikler, bütün cinn ve ins de secde ettiler”

Bu hadisten sonra Buhari konu hakkında Abdullah b. Mesud'dan başka bir hadis rivayet etmektedir:
حَدَّثَنَا نَصْرُ بْنُ عَلِيٍّ أَخْبَرَنِي أَبُو أَحْمَدَ حَدَّثَنَا إِسْرَائِيلُ عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ عَنْ الْأَسْوَدِ بْنِ يَزِيدَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ أَوَّلُ سُورَةٍ أُنْزِلَتْ فِيهَا سَجْدَةٌ وَالنَّجْمِ قَالَ فَسَجَدَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَسَجَدَ مَنْ خَلْفَهُ إِلَّا رَجُلًا رَأَيْتُهُ أَخَذَ كَفًّا مِنْ تُرَابٍ فَسَجَدَ عَلَيْهِ فَرَأَيْتُهُ بَعْدَ ذَلِكَ قُتِلَ كَافِرًا وَهُوَ أُمَيَّةُ بْنُ خَلَفٍ
…Esved b. Yezid, Abdullah b. Mes’ud r.a’dan şöyle rivayet etti: “içinde secde ayeti inen ilk sure Necm suresi’dir, demiştirRasulullah s.a.a bu sureyi okuduğunda secde etti, O’nunla beraber arkasında bulunan kimseler de secde ettiler. Yalnız bir adam secde etmedi. Ben onun bir avuç toprak alıp da onun üzerine secde ettiğini gördüm. Bu hadiseden sonra ben o adamı Bedir’de kafir olarak öldürülmüş gördüm. O, Umeyye ibnu Haleftir” 2

Taberinin “Mucem el-Kebir”  adlı eserinde konuyla ilgili su ifadeler geçmekte.
حدثنا الحسين بن إسحاق التستري ، وعبدان بن أحمد ، قالا : ثنا يوسف بن حماد المعني ، ثنا أمية بن خالد ، ثنا شعبة ، عن أبي بشر ، عن سعيد بن جبير ، لا أعلمه إلا عن ابن عباس أن رسول الله صلى الله عليه وسلم : ” قرأ النجم فلما بلغ أفرأيتم اللات والعزى ومناة الثالثة الأخرى ألقى الشيطان على لسانه تلك الغرانيق العلى وشفاعتهن لترتجى فلما سجد سجد المسلمون والمشركون ، فأنزل الله عز وجل : وما أرسلنا من قبلك من رسول ولا نبي إلا إذا تمنى ألقى الشيطان إلى قوله : عذاب يوم عقيم يوم بدر
…Said b. Cübeyr, ibni Abbas’dan şöyle rivayet etti: Rasulullah s.a.a Mekkede Necm suresini okuyordu. “Gördünüz mü Lat’ı ve Uzza’yı? ve üçüncü olan Menat’ı?” (Necm 19-20) ayetine varınca Şeytan, Rasulullah s.a.a’e “bunlar şanı yüce putlardır ki, şefaat edecekleri umulur” sözlerini telkin etti. 3

Taberî’nin kaydettiği bir rivayette İbn Sa‘d’dan farklı olarak hadisenin başlangıcı şöyle anlatılır: Hz. Peygamber, tebliğ ettiği vahiylerden dolayı kavmiyle arasının açılmasına üzülmüş, sevgi duyduğu hemşehrilerini kendisine yaklaştıracak ve onların küskünlüklerini ortadan kaldıracak bazı âyetlerin gelmesini arzu etmiş, bunun üzerine Necm sûresi nâzil olmuştur 4
Olayın başlangıcıyla ilgili olarak Taberî’nin naklettiği bir başka rivayet işe şöyledir: Kureyşliler, eğer ilâhlarını hayırla anarsa Resûl-i Ekrem’in meclisine katılabileceklerini, bunu görecek Arap ileri gelenlerinin de kendisine destek vereceğini söylemiş, şeytan da bu yolda ona telkinde bulunmuştur 5

Gördüğünüz gibi Müslümanların kabul etmemesine rağmen bu rivayet tüm muteber kaynaklarda aktarılmış ve hepside şeytanın Kur'an'a ayet ilave ettiğini tasdik etmiş.

İslam ansiklopedisinde olayla ilgili su ifadeler kullanılmış:

“Garânîk meselesinin bir aslı bulunmakla birlikte konuyla ilgili rivayetlerin hepsi doğru ve güvenilir olmadığından hadise tutarlı bir şekilde te’vil edilmelidir. Ferrâ el-Begavî, Kastallânî, İbn Hacer el-Askalânî, Ebü’l-Fidâ, İbn Kesîr, Süyûtî gibi âlimler bu görüştedir. Bu âlimlere göre Saîd b. Cübeyr’den nakledilenlerin dışındaki rivayetler isnad açısından zayıf ve münkatı‘ olmakla birlikte hadisenin değişik birçok rivayetle nakledilmiş olması bunun bir aslının bulunduğunu gösterir. Nitekim başta Buhârî olmak üzere sahih hadis kaynaklarında, Hz. Peygamber’in Necm sûresini okumasının ardından müşriklerin müslümanlarla birlikte secdeye kapandığı rivayet edilmiştir.  Bu da olayın tamamen asılsız olmadığını gösterir. Bundan dolayı garânîk hadisesinin reddedilmesi isabetli olmadığı gibi bu rivayetlerin âhâd olduğu gerekçesiyle bilgi ifade etmediğini söylemek de uygun değildir. Çünkü Hac sûresinin 52. âyeti bunların bir aslı bulunduğuna işaret etmektedir.”6

Cebrailin Muhammed'i Azarlaması
Bu olaydan sonra Cebrail Muhammedin yanına gelerek söylediklerinin Allah'ın değil, şeytanın sözleri olduğunu bildirmiş. Muhammed bundan çok korkmuş ve bunun üzerine Hac suresi 52. ayet nazil olmuş.

وَمَآ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِىٍّ إِلَّآ إِذَا تَمَنَّىٰٓ أَلْقَى ٱلشَّيْطَٰنُ فِىٓ أُمْنِيَّتِهِۦ فَيَنسَخُ ٱللَّهُ مَا يُلْقِى ٱلشَّيْطَٰنُ ثُمَّ يُحْكِمُ ٱللَّهُ ءَايَٰتِهِۦ ۗ وَٱللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah, âyetlerini sağlamlaştırır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Gördüldüğü gibi olayı nakleden pek çok farklı kaynak vardır. Bu kaynaklar olayı bazı detay farklılıkları ile naklederler. Bütün bu farklı rivayetler en sonda tek bir ortak ravi olan Muhammad ibn Ka'b'a dayanır. Kaynaklarda Muhammed'in Mekke'de akraba ve komşularını Müslüman yapmak için çaba harcadığı ve onlara Necm Suresinden ayetler okurken şeytanın araya girip 19 ve 20. ayetlerden sonra kendisine şunları söylettiği rivayet edilir:
19 Lât ve Uzza'ya
20 ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz?
21 bunlar şefaatleri umulan yüce turnalardır.

Bunlara ek olarak bu olaydan sonra Muhammed sözlerini geri alır ve ayetler şu şekilde düzeltilir:
19 Lât ve Uzza'ya
20 ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz?
21 erkek size de, dişi O'na mı?
22 öyle ise bu çok insafsızca bir paylaştırmadır.
23 onlar ancak sizin ve atalarınızın (ilah edindiğiniz şeylere) taktığınız isimlerdir. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar (putperestler)yalnız zanna ve nefislerin arzusuna tâbi oluyorlar. Andolsun ki, kendilerine, Rableri katından yol gösterici gelmiştir.

Sonuç olarak bu olayın sanıldığı gibi iftira olmadığı açık ve net bir şekilde görülmektedir.

CEMAAT YURTLARINDAN AGNOSTİSİZM'E



AGNOSTİSİZM'E YOLCULUĞUM (Ali)


Bir cemaat yurdunda buldum kendimi aklım ermeye başladığı ilk zamanlarda. 10 yaşındaydım henüz ailemin beni okumam için cemaat yurduna gönderdiğinde. Kişiliğim bile oluşmaya başlamamışken başladı dinle ilişkim. Yurtta her gün sabah namazına kalkıyor, 5 vakit namaz kılıyor, haftada 2 gün ihlas hatimleri yapıyor, uzun ve sıkıcı sohbetler dinliyorduk dinle ilgili.

Namaza gelmemek suçtu bizim için. Her an azar işitebilir, dayak yiyebilirdik geç kaldığımız için. Her gün istisnasız 2 saatlik Arapça, ilmihal, Osmanlıca gördüğümüz, lise bile okumamış hocaların anlattığı kıssaları dinlediğimiz dini dersler hayattaki en önemli şeylerdi söylediklerine göre. Günah ve fesat içindeki ümmeti Muhammedi kurtuluşa erdirmek gibi bi vizyon aşılıyorlardı biz 11 yaşındaki ortaokul öğrencilerine. Rasyonel düşünmek bir yana, bağnaz düşüncenin ve İslami kafa yapısının güzellemeleri yapılıyordu yurtta.

Kızlarla ilişkilerimize karışılıyor, kadınların şeytan gibi oldukları, kendimizi korumazsak bizi günaha sürükleyecekleri telkin ediliyordu sürekli. Hatta kadınların bekareti mektup zarfına benzetiliyor, kaç zarf açarsan sana da o kadar açılmış biri gelir gibi hasta cümleler kuruluyordu dersliklerde. Cinsel dürtülerimizi baskılamaktan geceleri hamamcı olduğumuzda bile kötü hissetmemize neden oluyordu anlattıkları.

Derslerimize çalıştırıyorlardı, hatta beklentilerinin altında kalırsak lise bitirmemiş egolarıyla dayağa da başvurmaktan çekinmiyorlardı ama her zaman ön planda din eğitimi vardı. İzin verirken dini dersleri asla aksatmıyorlar, o yaşta taassubun aslında ne kadar temiz bir şey olduğunu, düşünmeye kafa yormaya başladığı zaman insanların şeytandan bile aşağılara düşebileceğini anlatıyorlardı.

Rabıta diye bir ibadet öğretmişlerdi bize: bir törenle veriliyor, kişiye resmi gösterildikten sonra gözlerini kapatıp boynunu bükerek onu düşünmesi söyleniyordu. Yapamayanların, yani düşünemeyenlerin yada aklına başka şeyler gelenlerin yeterince inanmadıkları söyleniyordu, yeterince inanırsak kalbimiz huzura kavuşacaktı. Her gün yapılması gerekiyordu yoksa kalbi mühürlenirdi insanın, tekrar göremezdi üstadı. Saçma gelebilir ama çok uğraştım bunun için. Destur ya hazreti üstad diyip onu düşünerek zaman geçiriyordum. Çünkü herkes yapıyordu, ağlayanlar bile olmuştu yaparken ben neden göremiyordum.

Sonra liseye geçtik hala aynı cemaatin yurtlarındaydım, namaz kaçırmıyor her hafta hatimleri yapıyor haftada bir tesbih namazı kılıyorduk. Daha da yükselmişti gerilim. Bize kızmalarına alışıktık ama tesbih namazı kılmayanları kafir ilan etmeye başlamışlardı. Sabah namazlarına bağırış çağırış kaldırılıyor, kenarda köşede uyuya kalırsak tekmelenerek uyanmayı göze almış oluyorduk. Karşı çıkanlara, farz bile olmayan namazı kılmak zorunda olmalarını sorgulayanlara süfli deniyor, kötülük odağı oluyor adeta aforoz ediliyorlardı...

O zamana kadar aklıma gelmemiş olan, geldiğinde de günaha girmeye, dinden çıkmaya olan korkumdan düşünememiş olduğum sorgulama fikri işte o dönem oluşmaya başladı. Sorgulamaktan korkmak kadar korkunç çok az şey olduğunu anladım sonradan. Lisede sıra arkadaşım deist inanca sahipti. Bize sürekli "nasıl bu kadar eminsiniz Kur'an'ın değişmediğinden, bir din diğerini nasıl fesheder, Kur'an'la bilim çeliştiği halde nasıl inanabiliyorsunuz" gibi sorular sorardı... Tabii biz inanan çoğunluk olarak araştırılmamış, kulaktan dolma bilgilerimizle onu kendimizce sustururduk. Halifeler zamanından mushaflar var al işte bak değişmedi çünkü Kur'an'da yazıyor gibi absürd cümlelerle din öğretmenimizin desteğini de alarak konuşturmazdık onu.

Hristiyanlıkta sonradan Hristiyanlar doğru yoldan saptığı için feshedilmişti ama İslam, Kur'an bozulamazdı çünkü Kur'an'da yazıyordu, son din, son peygamberdi... Daha sonraları Kur'an'da var diye bildiğimiz çoğu şeyin doğruluğunu asla öğrenemeyeceğimiz rivayetlerden geldiğini öğrendim. Çünkü hala korkuyordum cehennemden, azabın büyüklüğü o kadar çok anlatılmıştı ki, aykırı olmaya çalışan ergen beynim korkuyla kaplıydı dinden çıkma konusunda.

Hukuk fakültesini kazandığımda bu her şeyi Allah kitap adına yaptığını söyleyen iki yüzlü kötü insanlarla bağımı koparmayı kafama koymuştum. Ama yine aile baskısı, maddi durumumun kötülüğü ve kyk yurdunun çıkmayışından aynı cemaatin üniversite yurduna gittim. Yine başlamıştı bitmeyen yobaz telkinleri... ama artık eski ben yoktum, o kadar saçma hikayeler anlatıyorlardı ki dediklerinin hiçbirine inanmamaya başlamıştım.
Devlet yurdu çıktığında düşünmeden topladım pılımı pırtımı. Din konusunda hala korkaktım ama özgürdüm artık. Sadece kafa yormamaya çalışıyordum bu konulara. Uzun bir süre böyle gitti bu. Sonra bir gün youtubeda dolaşırken ateist genci imana getirdik başlıklı bir video çıktı karşıma. Birkaç defa izledim arka arkaya, konular ilgimi çekmemişti ama "neden bu konularda benim bir fikrim yok" dedim. Müslümanım ama bilmiyorum, biri bana bu abiler gibi sorduğunda cevap verebilmeliyim diyerek araştırmaya başladım. Nasıl olsa sıyrılmıştım körlükten.
Gerçek İslamı öğrenip onların yaptıklarının İslama zarar verdiğini kanıtlayacaktım kendime... Evdeki 10 ciltlik Elmalılı tefsirini ve bir Kur'an meali alıp başladım okumaya. Anlamadığım yerler olabilirdi çünkü onlardan daha çok bilmeliydim dinimi... İkinci sayfaya geçtiğimde dehşete kapıldım.

Neden daha başından bu kadar nefret doluydu kuranı kerim. Hani onların dini onlara bizim dinimiz bizeydi, o güne kadar hep İslamın iyilikten başka bir şey emretmediğine inanmıştım... Devam ettim bitirmezsem vicdan azabı çekerdim çünkü. Tefsirden okuduklarım tarihsel süreçte ayetlerle ilgili fikir sahibi olmamı sağlıyordu. Bu da o günkü koşullarda bu nefretin  neden var olduğunu açıklıyordu. Bir takım çelişkilerle karşılaştım not alıp devam ettim. Tevbe suresine geldiğimde gözlerime inanamadım. 72000 evreni yaratan Allah'ın neden kendi yarattığı insanlara karşı bu denli acımasız olduğunu anlamadım. Kalanını okumadım, bunun yerine birilerine sormaya başladım.

Sonsuz bilgi sahibi Allah nasıl bilmezdi dağların depremi engellemediğini.. Bu konuda Caner Taslaman, Mustafa Öztürk gibi hocaların anlattıklarını dinliyordum. Bir süre sonra bunlar beni tatmin etmemeye başladı , hep konuyu farklı yerlere çekiyorlar ve deist argümanlarını monoteizmin kanıtıymışcasına insanlara sunuyorlardı resmen...

Apaçık bir dille indirdik denilen kuranda mecazi anlatımlar olabilir miydi. Tarihte gerçekleşmiş olaylar ilahi bi bakış açısıyla böyle mi anlatılırdı. Nuh tufanı gerçek miydi yoksa Allah tarafından abartılmış mıydı?. Hayır, galiba, dediğim zaman bir rahatlama geldi içime :) Çünkü en ufak bir yanlışlık yıkardı din gökdelenini. Yanlış içerme şansı yoktu ilahi bir dinin. Rasyonel bir bakış açısıyla diğer semavi dinlere de ufak bir göz attım, saçmalıktan ibarettiler sadece.

Burası "o zaman doğrusu ne" demeye başladığım andı. Tanrı var mıdır? Varsa nerededir? Bizden bir şey ister mi? Yoksa nasıl ortaya çıkabilir böyle bir tartışma? Yine youtubadan bu tür videolar izleyerek fikir edindim çeşitli görüşler hakkında. Celal Şengör, Örsan Öymen, Hasan Aydın, Sevan Nişanyan gibi bilgili insanların dediklerini süzdüm kendimce. Dawkins'in kitaplarını aldım Hume okudum. En son en rasyonel düşüncenin agnostisizm olduğuna karar verdim kendimce.

Tanrı kanıtlanamaz bir olguydu, varlığı da yokluğu da kanıtlanamazdı. Dinler insanlar tarafından yaratılmıştı. Tanrı algılayışının değişmesinin başka açıklaması olamazdı çünkü; başta güneş, toprak, ağaç olan tanrı, Zeus'a, Poseidon'a dönmüştü yani çok olan tanrılar insanların ihtiyaçların karşısında tek tanrıya dönüşmüştü. Bu süreçte hepsi birbirinden etkilenmişti. (Muazzez ilmiye çığın kuran Tevrat ve İncil'in Sümer'deki kökeni kitabı önemli bir bilgi kaynağıdır bu konuda.)

Taşlar yerine oturmuştu ama bu aydınlanma yeni sorunlar doğurdu. İslamın verdiği belki de en önemli şey olan yaşama amacı, yani Allah'a iyi bir kul olup cenneti kazanmak fikri artık yoktu. Ne için yaşıyorduk o zaman? Şans eseri beyni bilinç yaratacak şekilde evrimleşmiş basit biyolojik varlıklar olmamız fikrini kabullenme aşamasındayım şu sıralar... Aklıma gelmeyen, atladığım kısımlar olsa da bu benim hikayem dinlediğiniz için teşekkürler din ve mitoloji takipçileri. Mutlulukla kalın...

SİZDEN GELENLER | Yazan: Ali

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

TAKİPÇİM MR.X'İN ATEİST OLMA HİKAYESİ



ATEİST OLMA HİKAYEM (Mr. X)
(KENDİ KENDİMİ CAHİLLİĞE SÜRÜKLEMEM)


Başlık sizi yanıltmasın kendimi cahilliğe sürüklemem. Yazıyı okuyunca cahillikten kastım nedir anlayacaksınız. (kelime yada harf düşmeleri varsa kusuruma bakmayın)
Ta küçük yaşlardan beridir ilime, bilime ve teknolojiye hep özel bir ilgi duymuşumdur. En çokta doğa bilimine. Ailem ve etrafımdaki herkes oturup televizyonun karşısında spor, magazin, siyaset abuk sabuk Türk filmlerini büyük bir beğeniyle izlerken ben hep bunlardan sıkılır odadan çıkar yalnız bırakırdım kendimi. Evde yalnız kaldığım esnalarda ben sadece belgeseller izler, çevremdeki insanlar bir araya geldiğinde dedikodular yaparken ben arkadaşlarımla bir araya geldiğimde bilim sohbetleri eder ve çok severdim.  Televizyonda günler öncesinden bir yabancı film fragmanı verildiğinde o günün ve saatin gelmesini iple çeker görebileceğim yerlere not yazardım. Tabi film ilgi alanımsa. İlgi alanım o dönemde bilim kurgu fantastik ve korku filmleri idi. Bilimle ne alaka derseniz, filmlerin içindeki görsel efektler hikayeler pc yapımı materyaller çok ilgimi çekerdi. (bu ileriki dönemde bilgisayar uzmanlığımın temellerini atmış oldu çok ağır dev şirketlerin kullandığı her türlü ağır programları öğrendim) her şeyi ailemden gördüm. Alevi kültürüne sahip, namaz arada oruç arada ibadetler arada yapılan bir aile ortamı. Kendileri bile Alevilik kültürünü tam anlamıyla yaşamayan bir aile. Alevilik mezhebi Sünnilik mezhebiyle, Sünnilik ise Alevilikle sürekli çatışıyor, birbirini çekemiyordu. O yaşlarda (11-12) aslında her iki mezhebinde Müslüman olduğunu görüyor lakin bu çatışmalara anlam veremiyordum.  13-14 yaşlarında (bir farklı konu daha var ona en son gelicem (1-a)) sevdiğim bir filmden bir karakterin o sahnede bir cümlesi kafama öyle takılmıştı ki bende büyük bir gerilim yaratmıştı. Söz; ‘din insanları böler, inanç ise birleştiricidir’. Artık bir şeylerin yolunda olmadığı fikri aklıma düşmüş beni ele geçiriyordu yavaş yavaş emin adımlarla. Bu söz bana o kadar etki etmişti ki sorgucu tarafımın zincirlerini kırıp serbest bırakmıştı. Yıllar boyu artık kendi çapımda sorguluyor mantıklı ikna edici cevaplar aramaya başlamıştım. Kafama takılan yüzlerce soruya aptal, salak durumuna düşerim korkusuyla büyüklerime yada hocalarıma soramıyor araştırmalarımı kendi çapımda yapıyordum.  Zaman su gibi akıp geçti askere gidip geldim. Kendime öz güvenim artmış artık cesurca sorular sorup cevaplar bulmaya çalışıyordum.

(CAHİLİYE DÖNEMİM)
Bir yandan da aşırı korkuyordum. Sorguladıkça imanım ben farkına varmadan zayıflıyordu. Bu korku beni birkaç yıl boyunca  imanıma sıkı sıkı sarılmaya zorladı. Çünkü imanım zayıflarsa içimde çok kötü bir cehennem korkusu barınıyordu. Çaresiz kitaba (kurana) yöneldim. İmanımı güçlendirmeye çalışırken aslında hiç farkına varmadan zayıfladığını sonradan fark ettim. Kitap beni bu maddesel evrende bir türlü tatmin edemiyor, somut hiçbir şey sunamıyordu. Sonra diğer kitaplara yöneldim (İncil, Tevrat, Zebur). Ben imanımı güçlendirmeye çalışırken imanım giderek daha fazla zayıflıyordu. Bu dört kitap birbirini yalanlıyor tutarsız haller sergiliyordu. Şu soru ise beni tam bir çıkmaza soktu. Ya diğer kitaplardan biri doğru bizimki yalansa. Ya aslında kafir olan ve cehenneme düşecek olan bizsek?... yine içime korkunç bir cehennem korkusu egemen oldu. Bu çaresizlik içinde gerçeğin peşinde koşmaya başladım. Önce mezhepleri araştırdım ve mezheplerin yalan olduğunu keşfettim. Artık birileri bana sorduğunda mezhep tutmadığımı söylüyordum. Bilime ve sorgulamaya olan tutkum beni kafirliğe imansızlığa sürüklüyor korkusu ile, uzun bir süre kendimi bilime kapattım. İçimdeki cehennem korkusuyla bir türlü baş edemiyordum. Birkaç yıl sonra kendimi zelil bir halde buldum. Girdiğim ortamlarda artık bilim teknoloji ile ilgili konuşmalar yapamıyordum. Normal şartlar altında genel kültürüm eskiden her türlü sohbete ayak uydurup konuşabilecek durumdayken artık kendimi 10 adım geride bıraktırdım. Bu durum beni çok fazla yaraladı. Bilimin çok gerisinde kalmıştım, teknoloji artık bana çok yabancıydı. ‘bu ben miydim’. Kendimi çok büyük bir cehalet içinde buldum. Sonra etrafıma baktım, dinine İslama bağlı olan herkese, yetmedi tarihe baktım. Hep geride kaldıklarını gördüm. Büyük kanlı savaşların hep din yüzünden olduklarını gördüm. Dünyada o kadar fazla din vardı ki insanlar paramparça olmuş buda yetmezmiş gibi dinlerinde mezhepler yüzünden kendi içlerinde parçalanmış olduğunu gördüm. İslam devletlerinin batılı ülkeleri hep 10-20 yıl geriden takip ettiklerini gördüm. Savaşlara baktım. En ünlü lafları ‘göğsümüzdeki imanla kazandık’ oluyordu. Şimdiye baktım. ’Hangi Müslüman ülke acaba göğsü imanla dolsun Amerika Rusya, Çin, İsrail v.s ile savaşabilir. Yani bu durumda onların göğsü dahamı fazla imanla dolu oluyor’ dedim kendi kendime. Kitaplara tekrar yöneldim ama bu defa pür dikkat. Kitap bana yoktan var olmak diyor bilim tam aksine büyük patlama diyor ispatlar gösteriyordu. Kitap ademden ilk insandan bahsediyor, bilim insanlar evrilmiştir deyip ispatlar sunuyordu. Bunun gibi daha bir çok örnek. Kitap ne derse desin bu evrende somut deliller gösteremiyordu. Artık daha cesur araştırmalar yapıp korkmuyordum.

(AYDINLANMA DÖNEMİM)
Youtube de cesur videolar izlemeye başladım benzeri sitelerde yapılan araştırmaları okumaya başladım. Bilim net cevaplar verip tatmin ediyor din hep geride kalıyordu. Bir ara; abone olduğum birkaç kanalın, bunların içerisinde ‘din ve mitoloji’ kanalı da var, bu kanal ve insanların gizli örgütlerce yönetilen, kişi yada kişiler mi düşüncesine bile kapılmıştım. İnsanları yolundan saptıran Deccal'in kollarımı diye salakça bir düşünceye bile kapıldım. Lakin araştırmalar sürdükçe din bu araştırmaları çürütemiyor üstesinden gelemiyordu. Beni en çok yaralayan mesele ise ben kendimi nasıl oldu da bu kadar kaptırdım ki kuranı okurken benim hiç dikkatimi çekmemişti (kölelik, cariyelik, özel hayatlar, evlilikler v.s). uzun yıllar boyunca içimi öyle bir cehennem korkusu sarmış ki, sorgulamaktan bile hep korkmuşum. Kendimi bilimden soyutlamış, yıllar boyu cahil düşüncelere kapılmışım. Hep geride bırakmışım kendimi. Öyle bir hale gelmişim ki ateistlere, kafir diye nitelendirilen insanlara hep düşman gözüyle bakmışım.hele ki çoğu zaman göz yaşlarına boğularak yaptığım dualar. O kadar körleşmişim ki dönüp kendime bakmamışım, ‘ya dualar kabul olmuyor hemde hiçbiri hala görmüyor musun’. Öyle ki dualar kabul olmuyor ‘kabul olmuyorsa Allah'ın bir bildiği vardır’ demişim. Başıma nüsubetler geliyor ‘bunda da bir hayır vardır’ demişim.  (konuya en son değineceğim demiştim(1-a)) Ergenlik çağında bana cennetten bahsedilince o kadar mutlu olmuştum ki anlatamam. Cennette huriler var, çokta güzeller ve bir tane değil çok, göğüslerinden bile bahsediliyor. Ergenim ya, tabi bu durumda hormonlar zirve yapıyor :). Buna çok sevinmiştim. Şimdi kendime bakıyorum da ancak benim gibi bir salak ergen yaşlarda hurilere, sekse aldanıp dinine sımsıkı sarılır. (af buyurun sonuçta bütün ergenler öyle değil mi zaten) hayvanlarda da aynı dürtüler vardır bunu çok geç anladım. Doğadaki 2 temel husus; yemek ve çiftleşmek. O zamanlarda nasıl olmuşta fark edememişim, benim bu dürtülerle hayvandan ne farkım varmış. Peki ya şu sonsuz cehennem korkusu. Beni yıllardır bu korku esir alıp sorgulamayı bile bende yasak hale getirmedi mi? Boynuma bileklerime ayaklarıma zincirler takıp beni yıllardır korku kölesi yapmadı mı?...

SİZDEN GELENLER | Yazan: Mr. X

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

İSLAM DİNİNDE CEVAPSIZ KALAN SORULAR |3

Yazan: The Guiding
din, islamiyet, Guiding, İslam dininde cevapsız kalan sorular, Kurandaki çelişkiler, İslamda fidye, Fidye ayeti, Kafirlerle savaşa girdiğinizde, Kurandaki hatalar,

İSLAM DİNİNDE CEVAPSIZ KALAN SORULAR |3

12) İbni Abbas’tan rivayet edilen bir hadise göre; Bedir esirleri ile ilgili Muhammed, Ebubekir ve Ömer ile istişare ediyor. Ömer: “Hepsini kılıçtan geçirelim”, Ebubekir ise; “Bu esirlerden fidye alıp serbest bırakalım” diyor. Neticede Ebubekir’in görüşü benimseniyor. Ancak Ömer’in görüşü kabul edilmediği için Muhammed’in kendi içinde rahatsızlık duyduğunu anlıyoruz. Çünkü Ömer söylediğini yaptıran bir kişiliğe sahipti. Sonuçta Enfal Suresinin 67. ve 68. Ayetleri iniyor: (1)
“O yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir. Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah Ahireti istiyor; Allah izzet ve hikmet sahibidir. Allah’ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı elde ettiğiniz menfaat sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu.”
a) Bedir ilk yapılan savaştı ardından Uhud, Hendek, Huneyn savaşları gerçekleşti ve Taif seferi düzenlendi. Bu savaşlarda alınan esirlere ne oldu? Mesela Taif seferinde ele geçirilen 6000 esire (2) ne oldu? Bu savaşlarda ele geçirilen köle ve cariyeler serbest bırakıldılar mı? Yoksa  esir olarak tutulmayıp köleleştirilerek, bir kısmı satılıp bir kısmı da askerler arasında mı paylaşıldı?

b) Madem ki ayet fidye alınmasını yasaklıyor, alınan fidyeler neden geri verilmiyor? O para neden kullanılıyor? Ey peygamber! Elinizdeki esirlere şöyle de: "Eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse sizden alınandan daha iyisini size verir ve sizi bağışlar." Allah engin rahmet ve mağfiret sahibidir.” (Enfal Suresi-70) ayeti ile esirlerin kalplerini düzeltmeleri karşılığında; ‘Sizden aldıklarımızı size Allah verir’ demek durumu kurtarıyor mu? Azarlanan Muhammed, fidyeyi harcayan Muhammed, kalplerini düzeltmek zorunda olanlar  ve bağışlanacak durumda olanlar esirler. Bu nasıl bir adalet?

c) Esirleri fidye karşılığı serbest bırakmak mı daha insani, yoksa onları kılıçtan geçirmek mi? Merhamet sahibi bir yaratıcıya ve rahmet peygamberine yakışan bu mu ki Ömer’in görüşü isabetli kabul ediliyor?

d) “Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun, nihayet onları çökertince esirleri sağlam bağlayın (kaçmamaları için tedbir alın). Sonra ya karşılıksız bırakırsınız yahut bedel alarak; ta ki savaş ağır yüklerini indirsin (sona ersin). İşte böyle; Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı, fakat sizleri birbirinizle denemek istiyor. Allah, yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” (Muhammed Suresi-4)
Gaybı (3) ve insanın gizledikleri ile kalplerinden geçirdiklerini bilen Allah (4) ; yukarıdaki ayete göre, insanları birbirleriyle çarpıştırarak mı denemek istiyor? Geleceği ancak böyle  bilebileceğini itiraf mı ediyor? Ayrıca bu ayet yukarıda esir almayı yasaklayan ayet ile çelişip, esir almayı meşru görüyor ve  esirleri fidye karşılığı ya da bedelsiz serbest bırakabilirsiniz  diyor. Ve böylece kullarına serbestlik tanıyor. Allah bir ayetinde ‘esir almak size yakışmaz’ deyip kınadıktan sonra bundan  vazgeçip izin mi veriyor?
13) Kuran, Muhammed’in son peygamber olduğunu, herhangi birisinin babası olmadığını ancak peygamberin eşlerinin müminlerin anneleri olduğunu  söyler.
“Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir, fakat o Allah’ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilmektedir.” (Ahzab Suresi-40)
“Peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır, eşleri de onların anneleridir. Aralarında kan bağı bulunanlar Allah’ın kitabında (mirasçılık bakımından) birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; dostlarınıza lütufta bulunmanız başkadır. Bu hüküm kitapta kayıt altına alınmıştır.” (Ahzab Suresi-6)

a) Peygamberin eşleri müminlerin anneleri sayılıyorsa;  peygamberin kendisinin de ümmetin babası sayılması gerekmez mi? Yoksa bu ayeti Muhammed, kendisine azatlık kölesinin eşi (Gelini sayılabilecek biri)  helal olsun diye mi getirmiştir? Yani Muhammed Zeyd’e bir anlamda: “Senin eski eşin artık annen sayılır, saygıda kusur etme!” mi demek istemektedir? Ayrıca mümin erkeklerden eşlerini korumaya mı çalışmıştır?

b) Zeyd, Zeynep ile evlenirken Allah Muhammed’e ayetini gönderip : “Bu evliliğe müsaade etme, yakında o senin eşin olacak” diyemez miydi? Ya da  Muhammed, Ahzab Suresi-37.ayetin içeriğinden (5)  anlaşıldığı üzere geleceği biliyorsa, içinde ortaya çıkacak bir gerçeği saklayarak nasıl peygamberlik görevini yapmış oluyor? Peygamberlik görevi ile ilgili: “Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz buna mâni olamazdınız.”  (Hakka Suresi-44-47) ve
 “Allah’ın, kendisi için takdir ve emrettiği bir şeyi yerine getirme hususunda peygamber için bir sıkıntı ve sakınca olamaz. Allah’ın hükmü değişmez kaderdir. Daha önce gelip geçen, Allah’ın vahyini insanlara ulaştıran, O’ndan çekinen, Allah’tan başka hiçbir kimseden çekinmeyen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Hesap sorucu olarak Allah kâfidir” (Ahzab Suresi-39) ayetini ya da;
Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma, Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamaları için onlardan sakın (diye onu indirdik). Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah, (öyle istedikleri, bunu hak ettikleri için) onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir belâ getirmek istiyordur. İnsanların birçoğu gerçekten Allah’ın yolundan çıkmışlardır.” (Maide Suresi-49)  ayetlerini ve bunun gibi pek çok ayeti (6) nereye koyacağız? 
c) “Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir, fakat o Allah’ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilmektedir.” (Ahzab Suresi-40)  Bu sure, Hicretin 5.yılında, yani Muhammed Medine’de iken, ölümünden  5 yıl önce 90. olarak inen! bir suredir. (7) Yani bu ayetin peygamberliğinin 17.yılında indiği anlaşılıyor. Düşünün ki birinin son peygamber olduğunu, onu gönderen Allah 17 yıl sonra kullarına bildiriyor. Allah mı umursamamış bu önemli detayı;  yoksa Muhammed mi söylemeyi unutmuş?
d) Muhammed peygamberlerin sonuncusu olarak Müslüman ise; Kur’anda adı geçen peygamberlerin Müslüman oluşlarını nasıl izah edeceğiz?
“De ki: "Gökleri ve yeri yoktan var eden, yediren ama yedirilmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim?" De ki: "Bana Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma (denildi)." (Enam Suresi-14)  

“O’nun hiçbir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.
(Enam Suresi-163)

"Ve bana Müslümanların ilki olmam emredildi."
(Zümer Suresi-12)

Yukarıdaki ayetler, Muhammed’in  ilk Müslüman olduğunu belirtir ama bunlar hükümsüzdür. Çünkü aşağıdaki ayetler bunun aksini söylemektedir.

“Mûsâ da bayılıp düştü. Kendine gelince dedi ki: "Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim; ben inananların ilkiyim." dedi. (Araf suresi-143)

Yukarıdaki ayet, Musa‘nın ilk Müslüman olduğunu belirten ayettir ve o da hükümsüzdür. Çünkü aşağıdaki ayet de bunun aksini söylemektedir.

“Îsâ onlardaki inkârcılığı sezince, "Allah’a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?" diye sordu. Havâriler, "Allah'ın yardımcıları biziz; Allah’a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız." (Ali İmran Suresi-52)

Yukarıdaki ayet ise, İsa‘nın ilk Müslüman olduğunu belirten ayettir ve o da hükümsüzdür. Çünkü
onları hükümsüz kılan 2 ayet ise şunlardır:

“İbrâhim ne Yahudi ne Hıristiyan idi; bilâkis o hanîf bir Müslümandı; müşriklerden de değildi. (Ali İmran Suresi-67)
Allah yolunda, gerektiği gibi cihad edin. Sizi O seçti ve size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi; ceddiniz İbrâhim’in dininde olduğu gibi. O size hem daha önce hem de bu Kur’an’da "Müslümanlar" adını verdi ki peygamber size şahitlik etsin, siz de insanlara şahitlik edesiniz. Haydi namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı bağlanın. Sizin mevlânız O’dur. O ne güzel mevlâdır ve ne iyi yardımcıdır.” (Hac Suresi-78)
İbrahim, Muhammed’den de, Musa’dan da önce yaşadığına göre Müslümanlığı onlardan öncedir. Adem, İdris, Nuh gibi İbrahim’den önce yaşamış olan peygamberlerin Müslümanlık sırasının ise Kur’an’da hesaba katılmadığını görüyoruz. 
e) Kur’an’da Muhammed’den önce gelen peygamberlerin halklarının, inanmadıkları için helak edildiklerini görüyoruz. Bunlar Kur’an’da özetle şu şekilde geçmektedir.
Yunus-13 (Yalanlayıp zulmettikleri vakit helak ettik)
Hac-45 (Nitekim zulme dalmışken helâk ettiğimiz nice beldeler var...)
Araf-96 (Kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik)
Araf-182 (Biz onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felakete götüreceğiz)
Rad-11 (Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez.)
Enbiya-11 (Biz zulmetmekte olan nice memleket halkını kırıp geçirdik)
Enam-6 (Onlardan (Mekke halkından) önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi?)
Enam-44 (Onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar)
Ankebut-14 (Onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi)
Nuh-25 (Hataları (küfür ve isyanları) yüzünden suda boğuldular..)
Fussilet-16 (..Üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik…)
Ankebut-38 (Ad ve Semûd kavimlerini de helak ettik)
Şems-14 (Bunun üzerine Rableri, suçlarından dolayı onları helak etti) Semud Kavminden bahsediliyor.
Ankebut-33-34 (..Fasıklık ettiklerinden dolayı gökten bir azap indireceğiz..) Lut Kavminden bahsediliyor.
Şuara-65-66 (Mûsâ’yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık. Sonra ötekileri suda boğduk)
Hac-42-44 (Ben ise o inkârcılara biraz süre tanıdım ve sonra onları kıskıvrak yakaladım. Hadlerini bildirişim nasıldı bir bilsen!) Nuh, Ad, Semud, İbrahim, Lut milleti Medyen halkından bahsediliyor.
Fussilet-13 (..Sizi, Âd ve Semûd’un başına düşen yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyarıyorum.)
Furkan-37 (Peygamberleri yalancı saymaları üzerine Nûh kavmini de sulara gömdük)
Furkan-38 (Âd’ı, Semûd’u, Res halkını, bunlar arasında daha birçok nesli de (cezalandırdık).
Muhammed-13 (Seni dışarı çıkaran şehrinden daha güçlü nice şehri helâk ettik)
Ahkaf-24-25 (Sonunda sadece evlerinin kalıntılarının görüldüğü bir hale geldiler. Günaha batıp kalmış bir topluluğu işte böyle cezalandırırız.)
Ahkaf-27 (Çevrenizdeki nice şehirleri helâk ettik, belki dönerler diye uyarıcı işaretler de vermiştik.)
İsra-16 (...Sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.)

Aşağıdaki ayette ise; Levh-i Mahfuzda Allah’ın günah işleyen ne kadar ülke varsa onların hepsini azaba uğratacağının yazılı olduğu, yani Allah’ın önceden belirlemiş olduğu bir kanununun olduğu bildirilmiştir. Ancak çocuklarını toprağa gömen, her türlü caniliği yapmaktan çekinmeyen, puta tapan ve Müslüman olmayan bir toplumun  diğer ümmetler gibi helak olmadığını, inanmayanların cezasını Muhammed’in -Sözde Allah’ın emriyle- kendisinin verdiğini görüyoruz. Muhammed bu ayetin gereği olarak çetin bir azabın geleceği ya da inanmayanların helak olacakları günü neden beklemedi? Bununla insanları neden uyarmadı?

“(Günaha batmış) ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helâk etmiş veya onlara çetin bir şekilde azaba uğratmış olacağız. Bu, kitapta yazılıdır.” (İsra Suresi-58)
f) Arabistan’da mademki bir peygambere ihtiyaç vardı Muhammed bunun için neden 40 yıl bekledi? Bir an önce gömülen kız çocuklarını, puta tapan insanları kurtarması gerekmez miydi?
g) Günümüz dünyası çok mu güllük gülistanlık ki peygamberlik sona eriyor? Allah’ın adetinde bir değişiklik olmuyorsa (8)  bu neden Muhammed ile değişiyor?
h) Aşağıda yer alan  ayetler Muhammed’in mucize göstermediğini ifade etmiyor mu?

Bizi mûcizeler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine, açık bir mûcize olmak üzere dişi deveyi vermiştik, ama ona (inanmayıp) kötülük yaptılar. Oysa biz mûcizeleri yalnızca korkutup uyarmak için göndeririz.” (İsra Suresi-59)

“Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi ise, yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara bir mûcize getiresin! Allah dileseydi elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi. O halde sakın cahillerden olma!”
(Enam Suresi-35)

“Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir.” (İsra Suresi-1)

Bu son ayette “Kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye” ifadesinden ayetlerin (iz, işaret, nişane) (9) Muhammed’e gösterildiği anlaşılıyor. Muhammed madem peygamberse, ona gösterilen neden mucize olsun ki? Mucize, bir peygamberin kendisine inanmayanlara karşı gösterilmiyor muydu?

ı) “Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz bir resul göndermedikçe azap da etmeyiz.(İsra Suresi-15)

Bize bir peygamber gönderilmediğine göre o zaman bize azap da edilmeyecektir. Öyle değil mi? Ayrıca bu ayet, Muhammed’in son peygamber oluşuyla da çelişmiyor mu?

i) Peygamberlerin gönderilme nedenleri, halklarını bilgilendirmeleri, ahiret hayatına hazırlamaları ve dinin yaşanabilirliğini  göstermek değil midir? O halde Muhammed’e ve onun ailesine ve yakınlarına  neden torpil yapılmış, Muhammed’in kendine mahsus bir aile hayatı kurmasına neden izin verilmiştir?

“Ey peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verip de elinin sahip olduğu kadınları, seninle birlikte hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını, teyze kızlarını, kendini peygambere mehirsiz olarak bağışlar da peygamber de onunla evlenmek isterse böyle bir mümin kadını -ki sonuncusu diğer müminlere değil, zatına mahsustur - sana helâl kıldık. Müminlere eşleri ve sahip oldukları kadınları hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz. Sana mahsus olanı güçlük çekmeyesin diye meşrû kıldık. Allah çok bağışlayıcı, pek esirgeyicidir.” (Ahzab Suresi-50)

Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın. Uzaklaştırdıklarından birini tekrar istemende senin için bir sakınca yoktur. Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır. Allah gönüllerinizdekini bilir, Allah ilim ve hilim sahibidir.” (Ahzab Suresi-51)
“Allah’a ve ayırım günü yani iki topluluğun karşılaştığı gün kulumuza indirdiğimize iman etmişseniz biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah’a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Allah her şeye kadirdir.”
(Enfal Suresi-41)

14) Kur’an-ı Kerim’de cinler ile ilgili ayetlerde; onların da insanlar gibi kulluk için yaratılan, imtihana tabi tutulan, insanları görebilen fakat insanların onları göremeyeceği türden ve dumansız ateşten, şiddetli alevden yaratılan varlıklar olduğu, kendilerine peygamber gönderildiği gibi bilgiler yer almaktadır. (10) Ancak; Kur’an’ı dinlediği ve harika bir okuma işittik diyen cinlerden bir grubun (11) varlığından söz edildiği halde, abdesti nasıl aldıkları, namazı nasıl kıldıkları, hac ve oruç ibadetini nasıl yaptıkları, nasıl temizlendikleri, kurbanı nerede nasıl kestikleri vb. konular ile ilgili bilgiler verilmiyor.

a) Bizim gibi cinlerin de kulluk görevi varsa, onlardan Allah’ın emirlerine uyanlar olduğu gibi uymayanlar da varsa  (12)  ve Muhammed cinlere de peygamber olarak gönderilmişse, (13)  onlar ile ilgili Kur’an’da daha ayrıntılı bilgi verilmesi gerekmez miydi?

b) Eğer bilgi verilmeyecekse, onların içinde Allah’a inanan ve inanmayanların olduğu bilgisinin verilmesinin, bize ne gibi faydası olabilir?

15)  “Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Ve Allah, Mûsâ ile gerçekten konuştu.(Nisa Suresi-164)
“Oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafından, (oradaki) ağaç yönünden kendisine şöyle seslenildi: "Ey Mûsâ! Muhakkak ki ben yalnızca âlemlerin rabbi olan Allahım.”
(Kasas Suresi-30)

“İman edenlere sebat kazandırsın, Müslümanlara rehber ve müjde olsun diye rabbin tarafından bir gerçek olmak üzere Kur’an’ı Ruhulkudüs’ün indirdiğini söyle.
(Nahl Suresi-102)

"Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rûhulemîn indirmiştir."(Şuara Suresi-193-195)

Yukarıdaki ayetlerde geçen ‘Ruhul Kudüs’,ve ‘Ruhul Emin’ ifadeleri ile Cebrail kastedilmektedir. (14)  Bunun gibi pek çok ayette Allah’ın , vahyi Muhammed’e Cebrail aracılığıyla indirdiği bildirilmektedir. (15) O zaman şimdi sormak gerekiyor:

a) Musa ile aracısız konuşan Allah, Muhammed’e neden Cebrail’i gönderiyor? Üstelik kendisine Allah’ın bile salat ettiği  (16) bir peygamber iken?! (Allah kendi yarattığı bir kula neden salat eder o da ayrı bir konu)

“Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, ona ruhumuzu gönderdik; ruh ona tam bir insan şeklinde göründü. Meryem, "Ben, senden, çok esirgeyici olan Rahmâna sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)" dedi.
Melek, "Ben ancak sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için rabbin tarafından gönderilmiş bir elçiyim" dedi. (Meryem Suresi 17-19)

“Bunun üzerine rabbi ona hüsnükabul gösterdi ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyyâ onun bulunduğu yere, mâbeddeki odaya her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulur ve "Ey Meryem! Bu sana nereden?" diye sorar, o da "Allah tarafından" cevabını verirdi. Kuşkusuz Allah dilediğine sayısız rızık verir.”  (Ali İmran Suresi- 37)

b) Yukarıdaki ayetlerden, Cebrail’in  insan kılığında Meryem’e göründüğünü anlıyoruz. Meryem bir peygamber olmadığına göre, Cebrail ona nasıl görünebilir, Allah’tan bir bilgiyi nasıl getirebilir? Üstelik Zekeriya  -o zaman bir peygamber iken- bütün bunlardan nasıl habersiz olabilir?

16)  “O sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve öncekileri doğrulayıcı olarak indirmiştir; daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil’i indirmişti; Furkan’ı da indirdi.” (Ali İmran Suresi-3)

“Ardından o peygamberlerin yolu üzere, kendinden önce gelmiş olan Tevrat’ı tasdik edici olarak Meryem oğlu Îsâ’yı gönderdik. Ona da içinde hidayet ve nur bulunan, kendinden önce gelmiş olan Tevrat’ı tasdik edici, takvâ sahipleri için bir yol gösterici ve bir öğüt olarak İncil’i verdik.”  (Maide Suresi-46)
Yukarıdaki ayetlerde, Kur’an’ın kendisinden önce indirilen  Tevrat ve İncil isimli kitapları doğrulayan bir kitap olduğu söylenmektedir. (17)  
a) Tevrat ve İncil, tahrif olan yani aslı değiştirilen kitaplar ise, (18) Kur’an nasıl olur da değişikliğe uğrayan bu kitapları tasdik eder?
b) Yok eğer tahrif olma işi Kur’an’dan sonra gerçekleşmiş ise; Kur’an’ın kendisi neden tahrif olmuş olmasın? Bu durumda, Tevrat’ı ve İncil’i koruyamayan Allah’ın Kur’an’ı koruduğu tezi , ne kadar güçlü ve güvenilir olabilir?

Kıymetli okuyucular, İslam dinine dair onlarca, belki yüzlerce cevapsız kalan sorular arasından seçebildiklerimi sizlerle paylaştım. Benim görebildiklerimden seçilenler bunlar… İnsan sorgulamaya bir iki konu ile başlıyor, zamanla bu soruların sayısı artıyor. Nuh’un o kadar vahşi hayvanı, hem de çifter çifter  bir gemiye alıp onlarla sağlık, güvenlik ve temizlik problemlerini aşarak bir yolculuğu nasıl yaptığını, Yakup’un oğlu Yusuf’u aramak yerine neden ağlayıp durduğunu, Firavun’un ülkedeki bütün erkek çocukları öldürtüp, -sepet içinde suda bulunan- Musa’nın sarayda büyümesine nasıl müsaade edebildiğini, bütün putları yok sayan bir dinin ve onların hepsini Mekke’nin fethinde ortadan kaldıran Muhammed’in, (19)  daha önce bir put olup, şu an o putun parçası olarak kalan Hacer’ül Esved taşına, (20) neden bu kadar değer verdiğini (21) insan sorgulamadan edemiyor. Bunun gibi her peygamber için anlatılan hikayelere dair o kadar çok soru var ki, say say bitmez. Üstelik sorgulamak zorunda kaldığımız, mantığımıza yatmayan ifadeler sadece Kur’an ve hadisler ile sınırlı değil, Tevrat ve İncil’de de fazlasıyla mevcut.

Kaynaklar:
1) Arif Tekin, Kur’an’ın Kökeni, Berfin Yayınları, İstanbul, Aralık 2017, S,60.
2) Arif Tekin, Kur’an’ın Kökeni, Berfin Yayınları, İstanbul, Aralık 2017, S,238.
3) Haşr-22; Sebe-48; Tevbe-78; Yunus-20; Hud-123; Nahl-77; Neml-65; Hucurat-18; Enam-59; Maide-117.
4) Kaf-26; Neml-74;  Ali İmran-119,154,167; Nisa-63; Enfal-43; Zümer-7; Tagabün-4; Hud-5; Mülk-13,14; Maide-116.
5) “Bir zaman, Allah’ın kendisine lütufta bulunduğu, senin de lütufkâr davrandığın kişiye, "Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork" demiştin. Bunu derken Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi içinde saklıyordun, kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd onunla beraber olduktan sonra müminlere, evlâtlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik. Allah’ın emri elbet yerine getirilecektir.” (Ahzab Suresi-37)
6) Hac-49; Gaşiye-21; Enam-48,50,57; Araf-157,188; Kehf-56; Rad-40; Maide-67; Yunus-15.
7) https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/sure/33-ahzab-suresi
8)Konu ile ilgili ayetler için bkz. Fatır-43; Bakara-106; Rad-11: İsra-77; Ali İmran 137; Ahzab-38,62; Mü’min-85; Fetih-23
9) https://islamansiklopedisi.org.tr/ayet; https://www.turkcebilgi.com/ayet
10) 1) Zariat Suresi-56 ; Rahman Suresi-15; Hicr Suresi-27; Araf Suresi-27; Fussilet Suresi-2; Ahkaf Suresi-18; Enam Suresi-130; Cin Suresi-6
11) Cin Suresi-1
12) Cin Suresi-14
13) http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Dini-Terimler-Sozlugu/Detay/RESUL-US-SAKALEYN/1419 ;  https://www.islamiyet.gen.tr/sozluk/resul-us-sakaleyn-nedir.html ; https://www.luggat.com/resul-%C3%BCs-sakaleyn/1/1
14) https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Nahl-suresi/2003/102-ayet-tefsiri; https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C5%9Euar%C3%A2-suresi/3124/192-195-ayet-tefsiri
15) Necm Suresi-5-13; Tekvir Suresi-19; Bakara Suresi-97
16) Ahzab Suresi-56 “Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun.”
17) Diğer ayetler için bkz. Ali İmran-65; Nisa-47; Maide-47,66,68; Araf-157; Fetih Suresi-29  
18) Maide Suresi-13,41; Bakara Suresi-58-59,75,79,104; Ali İmran Suresi-78; Nisa Suresi-46
19) https://sorularlaislamiyet.com/mekkenin-fethinde-efendimiz-asm-putlari-kirma-gorevini-kime-vermistir
20) https://www.sorgulayalim.com/amp/makaleler/kibele-kible-ve-hacerul-esved-tasi.html
21) Tirmizi, Hac, 113; Buhârî, Hacc: 50, 57, 60; Müslim, Hacc: 248, 120; Muvattâ, Hacc: 36, hadis no: 1367; Tirmizî, Hacc: 37, hadis no: 860; Ebû Dâvud, Menâsik: 47, hadis no: 1873; Nesâî, Hacc: 147, hadis no: 5, 227; İbn Mâce, Menâsik: 27, hadis no: 2943;
Nesâî, Hacc 148, hadis no: 5, 227.
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Enf%C3%A2l-suresi/1227/67-69-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Enf%C3%A2l-suresi/1230/70-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Muhammed-suresi/4549/4-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3573/40-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3539/6-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/H%C3%A2kka-suresi/5367/44-47-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3572/39-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/M%C3%A2ide-suresi/718/49-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3570/37-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/En'%C3%A2m-suresi/803/14-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/En'%C3%A2m-suresi/950/161-165-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Z%C3%BCmer-suresi/4069/11-14-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/A'r%C3%A2f-suresi/1097/143-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C3%82l-i%20%C4%B0mr%C3%A2n-suresi/358/65-68-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C3%82l-i%20%C4%B0mr%C3%A2n-suresi/345/52-53-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Hac-suresi/2672/77-78-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C4%B0sr%C3%A2-suresi/2087/58-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C4%B0sr%C3%A2-suresi/2088/59-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/En'%C3%A2m-suresi/824/35-36-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C4%B0sr%C3%A2-suresi/2030/1-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C4%B0sr%C3%A2-suresi/2044/15-ayet-tefsiri
http://www.dinihaberler.com.tr/haber/helak-edilen-kavimler-ve-helak-sebepleri/25943
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3583/50-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3584/51-52-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Enf%C3%A2l-suresi/1201/41-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Cin-suresi/5448/1-3-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Z%C3%A2riy%C3%A2t-suresi/4731/56-58-ayet-tefsiri 
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Meryem-suresi/2266/16-21-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C3%82l-i%20%C4%B0mr%C3%A2n-suresi/330/37-ayet-tefsiri 
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Kasas-suresi/3282/30-32-ayet-tefsiri https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3589/56-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C3%82l-i%20%C4%B0mr%C3%A2n-suresi/296/3-4-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/M%C3%A2ide-suresi/715/46-ayet-tefsiri