HABERLER
Dini Haber
mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SERAF MELEKLERİ (SERAFİM)

Hazırlayan: A.Kara

SERAF (SARAF) MELEKLERİ

"Yanan biri" anlamına gelen Seraf'tan İncil'in Kral James versiyonunda Serafim şeklinde bahsedilir. Arapçadaki karşılığı مشرفين musharifin'dir.  En yüce meleklerdendir. Eski Yahudi kaynaklarında göksel varlıklar (melekler) olarak geçerler. Bu varlıklar daha sonra Musevilik, Hristiyanlık ve İslam'da da rol oynamışlardır. [1] "Seraf " İbranicedeki çoğulu olan "Serafim"den türetilmiştir. Halbuki İbranicedeki tekili "śārāf (שָׂרָף)"tır. [2]

Hristiyanlık Serafları'ı melek sıralamasında en yüksek seviyeye koyarken, 12. yy'da yaşamış olan Sefaradi Yahudisi, filozof, başhaham, Talmud bilgini ve çoğaltıcısı Musa bin Meymūn (30 Mart 1135 – 13 Aralık 1204) Musevilikteki melek hiyerarşisinde 10 melek statüsünün yer aldığı Musevi melek hiyerarşisinde onları beşinci sıraya koymuştur. [3][4][5]

Yeşaya Kitabındaki bir bölüm bu terim hakkında oldukça farklı bir anlatıya sahiptir. Onları tanrı'nın tahtı etrafında uçan altı kanatlı varlıklar olarak tanımlar.

Yeşaya 6: 1-7:
Kral Uzziya’nın öldüğü yıl yüce ve görkemli Rab’bi gördüm; tahtta oturuyordu, giysisinin etekleri tapınağı dolduruyordu. Üzerinde Seraflar duruyordu; her birinin altı kanadı vardı; ikisiyle yüzlerini, ikisiyle ayaklarını örtüyor, öbür ikisiyle de uçuyorlardı.
Birbirlerine şöyle sesleniyorlardı:
“Her Şeye Egemen RAB
Kutsal, kutsal, kutsaldır.
Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor.”
Seraflar’ın sesinden kapı söveleriyle eşikler sarsıldı, tapınak dumanla doldu.
“Vay başıma! Mahvoldum” dedim, “Çünkü dudakları kirli bir adamım, dudakları kirli bir halkın arasında yaşıyorum. Buna karşın Kral’ı, Her Şeye Egemen RAB’bi gözlerimle gördüm.”
Seraflar’dan biri bana doğru uçtu, elinde sunaktan maşayla aldığı bir kor vardı; onunla ağzıma dokunarak, “İşte bu kor dudaklarına değdi, suçun silindi, günahın bağışlandı” dedi.

Gördüğünüz üzere bu metinler "Seraflar"ı, Tanrı'nın işlerini yapmak konusunda tutkulu olan kanatlı göksel varlıklar olarak tanımlar. [8] Fakat metindeki bu ifadelere rağmen Tevrat'ta yüksek melekler statüsünün bulunmadığını ve bu durumun yalnızca De Coelesti Hierarchia veya Summa Theologiae gibi sonraki kaynaklarda ortaya çıktığını ve ilahi elçilerin bir bölümü olarak kabul edildiğini iddia eden bir İbrani bilgin de olmuştur. [9]

Seraflar'dan Hanok (Enoch) Kitabı'nda ve Vahiy Kitabı'nda da göksel varlıklar olarak bahsedilir. MÖ 2. yüzyıla tarihlenen Hanok Kitabı'nda [10] Tanrı'nın tahtına en yakın duran göksel yaratıklar olarak Kerub'lardan (çoğulu Kerubim yada Keruvim) bahsedilen bölümde Seraflar yani yüksek meleklerden de birlikte bahsedilir. Buradaki Keruvim'ler İslam'a Kerubiyyun melekleri olarak geçmişlerdir. [20] İslami teolojide bazen cennetin 6. katında bazen ise Allah'ın tahtının yanında bulunan melekler olarak tanımlanırlar.
İncil dışı kaynaklarda bazen Akyəst olarak adlandırılırlar. Eritre ve Kuzey Etiyopya'da konuşulmuş eski bir Sami dili olan Geez (Ge'ez) dilinde "yılanlar", "ejderhalar" anlamına geldiği gibi cehennem için kullanılan alternatif bir terimdir. [11][12][13]

Kenan'da yüksek melekleri sergilemek için kullanılan motiflerin orijinal kaynaklarının antik Mısır'daki Uraeus ikonografisine dayandığı konusunda fikir birliği vardır. [6]

Seraf, Serafim kelimesi İşaya Kitabında dört kez geçmektedir (6: 2–6, 14:29, 30: 6). Fakat enteresan olan şudur ki İşaya 6: 2–6'da bir tür göksel varlığı veya meleği tanımlamak için kullanılan bu kelimenin diğer kullanımları yılanlarla ilgilidir, yılanlara atıfta bulunur. [7]

Dolayısı ile yılan = "melek"tir. Bazen düşmüş melek efsanelerinin etkisi ile şeytan-iblis ile ilişkilendirilmiştir. Bunun örneklerinden biri Şeytan'ın cennette, Aden bahçesinde Adem ve Havva'ya yılan kılığında görünmesi efsanesidir. 

Hanok'un İkinci Kitabında Seraf ve Kerub meleklerin yanında iki göksel varlık sınıfından daha bahsedilir. Bunlar feniks ve chalkydri'dir (khalkýdrai). Her ikisi de 4. veya 6. cennette bulunan, on iki kanadı olan, gün doğumunda şarkı söyleyen, "güneşin uçan ögeleri" olarak tanımlanır. [14]

Yeşaya'da 6 kanatlı Seraflar'ın tanrının üstünde durduğu söyleniyordu. Vahiy kitabında bahsedilen 6 kanatlı melekler ise tanrının tahtının çevresinde bulunmaktadır ve kanatları gözlerle kaplıdır.

Vahiy Kitabı 4: 4-8:
Tahtın çevresinde yirmi dört ayrı taht vardı. Bu tahtlara başlarında altın taçlar olan, beyaz giysilere bürünmüş yirmi dört ihtiyar oturmuştu. 5 Tahttan şimşekler çakıyor, uğultular, gök gürlemeleri işitiliyordu. Tahtın önünde alev alev yanan yedi meşale vardı. Bunlar Tanrı’nın yedi ruhudur. 6 Tahtın önünde billur gibi, sanki camdan bir deniz vardı. Tahtın ortasında ve çevresinde, önü ve arkası gözlerle kaplı dört yaratık duruyordu. 7 Birinci yaratık aslana, ikincisi danaya benziyordu. Üçüncü yaratığın yüzü insan yüzü gibiydi. Dördüncü yaratık uçan bir kartalı andırıyordu. 8 Dört yaratığın her birinin altışar kanadı vardı. Yaratıkların her yanı, kanatlarının alt tarafı bile gözlerle kaplıydı. Gece gündüz durup dinlenmeden şöyle diyorlar:
“Kutsal, kutsal, kutsaldır,
Her Şeye Gücü Yeten Rab Tanrı,
Var olmuş, var olan ve gelecek olan.”

Bu varlıklardan ayrıca Dünya'nın Kökeni Üzerine (On the Origin of the World) adlı gnostik metinlerde de bahsedilmektedir. [15]

Seraf'lar Yahudi Kabalasında, Beriah (Briah) Alemi'nin yüksek melekleridir. Beriah ise "Yaratılış", ilk yaratılmış alem, ve ilahi anlayıştır. [16]
İnanışa göre Beriah alemi Kabaladaki Yaşam Ağacı'nın tepesinde yer alan 4 alemden ikincisidir. Bu 4 alemin en tepesindeki alem ise Atzilut'tur. İşte Kabala'ya göre 2. alemde bulunan Seraf meleklerinden 1.alemi görüp onun mutlak tanrısallığından uzak olduğunu fark edenler yanmaya başlar. Bu yanma öyle uzun ve süreklidir ki melek kendini geçersiz kılar. Böylece Tanrı'ya yükselir ve yerine geri döner.

Bunların altındaki 3. alem Yetzirah'dır. Burası "Oluşum", arketipsel yaratılış ve ilahi duygular alemidir. Bu alemde Hezekiel'in vizyonlarında bahsedilen, kendisinin farkında olan ve içgüdüsel duygularla Tanrı'ya hizmet eden aslan, öküz ve kartal suratlı Hayyot melekleri vardır.

Serafim, modern Ortodoks Yahudiliğin melek hiyerarşisinin bir parçasıdır. Seraf'lardan İşaya'nın vizyonu, Yahudilerin ayinlerde okudukları temel dua olan Amida ve onun bir parçası olan Keduşah da dahil olmak üzere günlük Yahudi hayatında ve birkaç başka duada bahsedilir.  

Muhafazakâr Yahudiler meleklerle ilgili geleneksel öğretileri korur ve ayinlerde onlardan bahseder. Fakat bu meleklere olan inanç tüm Yahudilerde aynı değildir. Reform Yahudileri ve Yeniden Yapılandırılmış Yahudiliğinin inananları meleklerin tasvir ve görüntülerini genellikle sembolik işaretler olarak ele alırlar.

MÖ 8. yüzyıldan kalma eski bir Yahudi mührü melekleri bir peygamber olarak görevlendirirken diğer yandan onlardan tıpkı İşaya'nın vizyonlarındaki gibi uçucu ama insani özelliklere sahip varlıklar olarak bahseder. [17]

MS beşinci yüzyıl ortalarında yaşamış olan ve gerçek kişiliğini gizlemiş olan Hristiyan düşünürü Sahte Dionisos (Pseudo-Dionysius the Areopagite) kendi Göksel Hiyerarşisini oluştururken (vii) yüksek meleklerin ortaçağ tahayyülündeki ateşli doğasını tespit etmek için İşaya Kitabı'ndan yararlandı. Onun görüşüne göre Seraf melekleri yalnızca tanrıyı öven ilahiler-sözler zikretmiyor aynı zamanda tanrının kurduğu düzenin korunmasına da yardım ediyorlardı. Haham geleneğindeki metinlerden yararlanan Sahte Dionisos, Serafim kelimesine "tutuşanlar veya ateş sağlayanlar" gibi etimolojik anlamlar verdi. [18]

Ne kadar tanıdık değil mi? Sizce Muhammed'e boşuna mı eskilerin masalları demişler?
Musevilikteki sürekli Rabbi öven, tespih eden, onun işlerine yardım eden melek inanışı İslam'a aynen geçmiş. Bu inanıştan dolayı her şeye kadir, istediğini anında yapabilen, ol deyince olduran dedikleri Allah'a, Cebrail, Mikail gibi melekler yardım ederler. Halbuki her şey ol dediğinde olan bir gücün hiçbir şeyi yaptırmak için başka varlıklara ihtiyacı olmaması gerekir.

Seraf'lar Hristiyan teolojisinde ayrıca İsa ile de ilişkilendirilmişlerdir. İskenderiye'li Kilise Babası Origenes, İlk İlkeler Üzerine (On First Principles) adlı çalışmasında Yeşaya Kitabı'ndaki Serafim'in, Mesih ve Kutsal Ruh'un fiziksel temsilleri olduğunu yazmıştır. Gerekçesi ise "Tanrı dışında hiçbir gücün bir şeyin başlangıcını ve evrenin sonunu tam olarak bilemeyeceği" görüşüdür. Bu yüzden Origenes, Serafim'i tanrının ilahi bilgeliğinden verdiği tanrısal bilgilerle yükselen varlıklar olarak tanımlamıştır. Yazısında şöyle der: 

Yine de, bu güçler, Tanrı'nın Oğlu'nun ve Kutsal Ruh'un vahyiyle öğrenmiş olsalar da - kesinlikle büyük miktarda bilgi edinebilecekler ve daha yüksekte olanlar, daha aşağıda olanlardan çok daha fazlasını elde edebilecekler - yine de onların her şeyi (bilgiyi) kavramaları imkansızdır; çünkü şöyle yazılmıştır: "Tanrı'nın işlerinin çoğu gizlidir". [19]

Origenes daha sonra Seraflar'ın bu bilgilere sahip olma nedeninin onların Tanrının Oğlu ve Kutsal Ruh tarafından mesh edilmiş (kutsal yağ ile yağlanmış) olmalarına bağladı. Bu tür iddialarda bulunduğu için eleştirilere maruz kalarak Hristiyan kilisesi tarafından kafir ilan edildi. Bununla birlikte Yeşaya'da da bahsedildiği üzere, onun Serafim hakkındaki teorisinin yansımaları diğer erken Hristiyan literatüründe ve ikinci yüzyıl boyunca erken Hristiyan inancında yansıtılacaktır.

Rahip Thomas Aquinas, Summa Theologiae adlı eserinde Serafim yani yüksek meleklerin doğasına ilişkin şöyle bir açıklama sunar:

"Serafim" adı sadece hayırseverlikten değil, şevk ya da ateş kelimesiyle ifade edilen aşırı hayırseverlikten gelir. Dolayısıyla Dionisos (Coel. Hier. Vii) "Serafim" ismini aşırı ısı içeren ateşin özelliklerine göre açıklar. Şimdi ateş ile ilgili üç ihtimali düşünebiliriz.

Birincisi, yukarı doğru ve sürekli olan hareket. Bu onların inatçı bir şekilde Tanrı'ya ulaşma isteği taşıdıklarını gösterir.

İkincisi, ateşe bakıldığında gözle görülemeyen ancak belli bir keskinlikle, en nüfuz edici eylem olarak var olan ve en küçük şeylere bile büyük bir coşkuyla ulaşabilen, delici etkileri olan "ısı"dır. Bu meleklerin kendilerine tabi olanlar üzerinde güçlü bir şekilde uyguladıkları, onları benzer bir şevkle uyandıran ve onları ateşleriyle tamamen temizleyen eylemleri anlamına gelir.

Üçüncüsü, ateşin netliği veya parlaklığının kalitesidir. Bu meleklerin kendi içlerinde sönmez bir ışığa sahip olduklarını ve aynı zamanda başkalarını da mükemmel şekilde aydınlattıklarını gösterir.

Birçok makalemde neredeyse her dinin temelinde Işığa tapınmanın olduğunu, sadece her toplum ve dinin bunu farklı şekilde, farklı isimler, ayinler altında uyguladığını belirterek bazı toplum ve dinlerde bunun Güneş yada Ateş olabileceğini ifade ettim.
Ateşe, ışığa ilahi anlamlar yüklenen bu anlayışın izlerini çoğu kez bu makalede, Seraf melekleri konusunda da görmek mümkün.

EHRİMEN VE AHURA MAZDA

Yazan: A.Kara

ZERDÜŞT YARATILIŞ MİTOLOJİSİ

Ahura Mazda ve Angra Mainyu, Zerdüştlüğün zıtlık öğretisindeki iki ana tanrıdır. Ahura Mazda bu dinin yüce tanrısı iken Angra Mainyu yani Ahriman (Ehrimen) kötü, yıkıcı ruhtur. Angra Mainyu veya Ahriman, Zerdüştlükteki "yıkıcı / kötü ruhun" özünün adı iken Spenta Mainyu "kutsal / yaratıcı ruhlar / zihniyet"tir ve bunlar doğrudan Zerdüştlüğün en yüksek tanrısı Ahura Mazda'nın adı-sıfatıdır. Fakat aynı zamanda hem Angra Mainyu hem de Spenta Mainyu, Ahura Mazda'nın eserleri olarak kabul edilir.

Ahura Mazda'nın izlerini Zerdüşt dinini benimsemiş topluluklardan olan Sasaniler'in kaya kabartmalarına işlediği tasvirlerde görmek mümkündür. Öte yandan Angra Mainyu sanat eserlerinde nadiren tasvir edilmiştir.

Ahura Mazda, Ormuz, Ormız, Ormus, Hormuz, Hormus, Hurmus, Hürmüz gibi çeşitli şekillerde yazılır veya söylenir. Avesta dilinden çevrilen bu tanrının adı "Bilginin Efendisi" anlamına gelir. Öte yandan adı Yıkıcı Ruh anlamına gelen Ehrimen'in ana lakabı "Yalan" anlamına gelen "Druj" dur. Burada da zıtlık ilkesi karşımıza çıkar. Çünkü Ehrimen'in yalan olan lakabına karşılık Ahura Mazda'nın lakabı "Gerçek" olarak tercüme edilen "Aşa (Asha)"dır. Bu nedenle Zerdüştlükteki bu iki güç doğrudan veya dolaylı olarak birbirlerine karşıdırlar.

Zerdüştlüğe dair inanış ve mitleri anlatmaya devam ederken unutmamanızı istediğim şey şudur ki, Zerdüştlük İslam'dan, İbrahimi dinlerden çok daha eski bir dindir ve bu dindeki birçok inanış çeşitli yollarla İbrahimi dinlere geçmiştir.

Ahura Mazda ve Angra Mainyu'nun birbirleriyle nasıl ilişkili olduklarına dair birkaç farklı açıklama vardır. Bu versiyonlardan biri Zerdüştlüğün kurucusu Zerdüşt tarafından yazıldığına inanılan 17 Avesta ilahisi Gatalar'da yer alır. Gatalar, Avesta'da toplanan kutsal dörtlüklerdir. Eski İran dini Zerdüştçülük ile ilgili günümüze ulaşan tek belgedir. MÖ 14. veya 13. yüzyılda yazıldığı ve yaklaşık MS 7. yüzyılda düzenlenerek Avesta'ya dahil edildiği düşünülmektedir.

Gatalar'da yazdığına göre Vohu Manah adlı bir ruh Zerdüşt'ün önünde belirir ve ona geleneksel İran kültlerinin kanlı kurban ayinlerine karşı çıkmasını ayrıca fakirlere yardım etmesini emreder. Vohu Menah "İyi Niyetli", "İyi Amaçlı" gibi anlamlara gelir. Bu vahiyci ruhun İslam'daki karşılığı Cebrail'dir.

Zerdüşt ilk başta farkında olmasa da daha sonra bu ruhun Ahura Mazda tarafından gönderildiğini öğrenir. Bunun ardından Zerdüşt, Ahura Mazda'nın dünyayı, içindeki her şeyi ve insanları yarattığını, evrenin geri kalan kısmının ise "Kutsal Ölümsüzler" anlamına gelen diğer altı Amesha Spenta tarafından yaratıldığını vaaz etmeye başlar. [2] Yani bazılarının zannettiği gibi Zerdüştlük tek tanrılı bir din değildir.

Evren bu iyi ruhlar tarafından yaratılır fakat mevcut düzen "kötü ruhlar" (daevalar) yüzünden tehdit altındadır. Böylece iyi ve kötü ruhlar ebedi savaşa başlarlar ve insanların hangi tarafa destek olacağına karar vermesi gerekir. Zerdüşt'ün öğretilerine göre eğer insanlar ruhların bu savaşında iyi ruhları desteklerlerse Ahura Mazda'nın kaçınılmaz zaferi hız kazanacaktı.

Peki Zerdüşt dini mensupları bu iyi ruhları nasıl destekleyeceklerdi? Onları desteklemenin yolu yalan söylememek, fakirlere yardım etmek, kurban vermek ve ateş kültü gibi yollardı.

Zerdüşt, zamanın sonu geldiğinde bir Son Yargı olacağını açıklar. Tüm insanlar dar bir köprüden geçecek (İslam'a sırat köprüsü olarak geçmiştir) ve Spenta Mainyu tarafından yargılanacaktır. İnanışa göre kötü ruhların destekçileri "En Kötü Varoluş" adı verilen büyük bir ateş çukuruna düşerken, Ahura Mazda'nın takipçileri Cennet'in Zerdüşt varyantı olan "En İyi Amaçlı Ev" e gideceklerdir.

Zerdüşt, Gatalar'da Ahura Mazda'nın baş düşmanı olan kötü güçten Angra Mainyu olarak değil de   "Yalan" olarak bahseder. Bazıları Zerdüşt'ün oldukça uzun olan 17 Gata'da, Angra Mainyu'dan bahsetmek için yeterli fırsatı olduğunu söyler. Fakat Zerdüşt, ilahileri boyunca tutarlı bir şekilde “Yalan” dan bahsetmiştir. Bu nedenle Angra Mainyu'nun Zerdüşt'ün orijinal öğretilerinin bir parçası olup olamayacağı da tartışılan bir konudur.

Diğer taraftan "Angra Mainyu" adının antik bir isim olduğunu belirtenler de vardır. Akademisyenlerin görüşüne göre Zerdüşt, Kötü ruh Angra Mainyu'yu daha soyut bir kavram olan "Yalan" ile değiştirerek takipçileri arasında daha büyük oranda kişisel sorumluluk hissi yaratmaya çalışıyordu.

Ahura Mazda ve Angra Mainyu ile ilgili bir başka kaynak Partça yazılmış olan Bundahişnih metinleridir. "İlk Yaratılış" anlamına gelen bu eser Pehlevi alfabesiyle yazılmıştır ve Zerdüşt'ün kozmogoni ve kozmolojisini anlatmaktadır. Bundahişnih'de Ahura Mazda ve Angra Mainyu sonsuza kadar var olmuşlar gibi görünürler ancak bir boşlukla ayrılmışlardır.

Angra Mainyu, Ahura Mazda'ya saldırmaya başladığında yaratma süreci başlar. İşte Dünya da Ahura Mazda'nın Ehrimen'i yenebileceği bir savaş alanı olarak yaratılır. 9.000 yıl sürmesi gereken bu savaşın 6.000 yıl süren Zerdüşt'ün ortaya çıkışıyla Ahura Mazda'nın zaferi ile sona ereceğine inanılır. Son 3.000 yıl boyunca Ahura Mazda ve Angra Mainyu eşit düzeyde savaşacaktır ve inanışa göre "gerçek" yani "Ahura Mazda" galip gelecektir.

Bundahişnih'deki anlatımlarla ilgili sorunlardan biri Ahura Mazda ve Angra Mainyu'nun kökenlerinin tartışılmamasıdır, bu konu hakkında söz edilmemesidir. Çünkü eğer Ahriman'ın doğrudan Ahura Mazda'nın düşmanı olmadığı versiyon reddedilirse bu bir sorun teşkil edecektir. Bundahişnih, Ahura Mazda ve Angra Mainyu'yu doğrudan zıt güçler olarak sunduğundan kökenlerinin ne olduğu sorusu gündeme gelmişti. Bu durum Zerdüştlüğün bir dalı olan Zurvanizm'in gelişmesine yol açtı.

Peki Zurvanizm nedir? Kısaca değinmek gerekirse Zerdüştlüğün günümüzde inananı olmayan, eski kollarından biridir ve zamanı esas alır. Onlara göre Zerdüştlerin tanrısı Ahura Mazda ve onun karşıt gücü Ehrimen'i yaratan güç Zurvan'dır. Yani ilk yaratıcı odur. Adının anlamı ise "zaman" dır. Zerdüştlüğün özünü bozduğu düşünüldüğünden Zurvani Zerdüştler kınanmış ve sapkın ilan edilmişlerdir.

Zerdüştler kötü bir ruh olduğundan Angra Mainyu'ya tapmıyor öte yandan Ahura Mazda iyi ruh olarak görüldüğünden ona tapılıyordu. Bu durum Zerdüştlükteki başlıca ibadet eylemi olan Yasna töreninde de görülür. Avesta'nın birinci ve en eski bölümü olan Yasna, Zerdüşt özdeyişlerinden oluşmuştur. Zerdüşt inancının temel ilkelerini ve ibadetlerini açıklar. 72 bölümden oluşur ve Zerdüşt'e ithaf edilen Gatalar ile Ahura Mazda'ya kurban verilirken okunacak duaları içerir. Aynı zamanda törenlerde okunacak dini özdeyişleri, ilahileri, tapınma şekillerini, adakları, ibadetlerin başında okuması gereken metinleri kapsar. [1]

Yasna töreninin esas yönü "haoma"dır.; Yani ölümsüzlüğün kutsal içeceği hazırlanması ve tüketilmesi. Bu ayini öyle herkes yapamaz. Sadece nitelikli din adamları bu ritüeli gerçekleştirebilir ve her günün sabahı yapılması gerekir. Sıradan insanların ayinin yapıldığı kutsal alana girmesi yasaktır.

Bu törende iyi ruhlar töreninin yapıldığı kutsal alana davet edilirler. Bunlardan ilk davet edilen Ahura Mazda'dır. Ardından ise kutsal ölümsüzler yani Ameşa (Amesha) Spenta ve bir dizi başka iyi ruh davet edilir. Bu davet, törende okunan Yasna'daki belirli ayetler aracılığı ile gerçekleşirdi. Bu ayin sırasında Ahura Mazda'nın görkemli saflığının büyüdüğüne ve Yasna törenini yöneten rahip aracılığıyla parladığına inanılır. [7][8]

Ahura Mazda'ya tapınmanın başka bir yolu da Afringan ayinidir. Ayinin amacı dünyaya bahşettiği iyilik için Ahura Mazda'ya övgüler sunmaktır. Ek olarak bu törende Ahura Mazda'dan Zerdüştleri daha fazla kutsaması talep edilir. Ahura Mazda'ya meyve, yumurta, su, süt, üç bardak şarap ve sekiz çiçekle kaplı tepsi gibi teklifler sunulur. Bunlar onun insanlık üzerindeki kutsamalarını simgelemek için kullanılır.

Fakat Zerdüştlerin sayısı o kadar azalmıştır ki birçoğu artık halka açık törenlere erişemiyor. Bu nedenle günümüz Zerdüştleri için bu halka açık ritüellerin yerini her takipçinin bireysel olarak Ahura Mazda'yı andığı dualar almıştır. Bu duaların en dikkate değerlerinden biri "Ahuna Vairya" duasıdır. En kutsal Zerdüşt duası olarak kabul edilir. Çünkü inanışa göre bunlar, 9.000 yıllık savaşın başında, kötü güç Angra Mainyu'yu bastırmak için Ahura Mazda'nın bizzat kendisi tarafından kullanıldığına inanılan sözlerdir.

Ahura Mazda, Ahuna Vairya duasının yardımıyla düşmanını 3.000 yıl perişan etmiştir.  Bu dua Hristiyanlıktaki Rab'bin Duası ile de karşılaştırılır.

Zerdüştler Ahura Mazda'yı dünyanın yaratıcısı olarak gördüğü için onu her şeyde hatırlamaları gerekir. Buna insanın fiziksel ve zihinsel sağlığını da dahildir. Çünkü kişinin fiziksel ve zihinsel sağlığına özen göstermesi, yaratıcıları olan Ahura Mazda'yı onurlandırmanın yollarından biridir.

Ahura Mazda, tutarlı olmasa da çağlar boyunca sanatta tasvir edilmiştir. Örneğin Ahameniş dönemindeki Pers hükümdarları Zerdüşt olmamalarına rağmen Ahura Mazda'ya tapıyorlardı. [3] Ahura Mazda'dan pek çok Ahameniş metninde bahsedilmiştir [4] ki bunlardan en meşhuru "Behistun Yazıtı"dır. Bu yazıtta Pers Kralı I. Darius “Bana bu imparatorluğu Ahura Mazda bahşetti. Bu imparatorluğu kazanana kadar bana yardım etti; O'nun lütfuyla bu imparatorluğu elimde tutuyorum” demiştir.

Fakat Ahura Mazda'ya yapılan bu tarz metinsel referanslara rağmen Ahamenişlerin bu tanrıyı nadiren tasvir etmiş gibi görünmektedir. Bu durum Herodot gibi eski yazarlar tarafından da not edilmiş ve mevcut arkeolojik kanıtlarla desteklenmiştir. Herodot, Ahameniş ordularında beyaz atların çektiği boş bir arabanın bulundurulması geleneğinden bahseder. Bu savaş arabasının Perslerin yüce tanrısı için kutsal olduğu sanılıyordu. Savaş arabasının temsil ettiği yüce tanrının Ahura Mazda olması daha olasıdır fakat Herodot'a göre bu tanrı Zeus'dur.

Ahura Mazda'nın görünümüne ilişkin bilinen en eski referans, Ahameniş imparatoru II. Artaserhas'ın 39. yılında (yaklaşık MÖ 365), dönemin Lidya sömürge yöneticisinin bir tanrı heykeli diktiğini anlatan metinde bulunur. [5] Metinler bir Yunan tarafından yazıldığı için, tanrı, kanun koyucu "Zeus" olarak anılıyordu fakat muhtemelen yine Ahura Mazda'dan söz ediyordu.

Sasaniler döneminde de Ahura Mazda bir süre tasvir edilmeye devam etmiştir. Bu tasvirlerden en bilineni Sasani krallarının yatırımlarını tasvir eden kaya kabartmalarıdır. Bunlara bir örnek, MS 3. yüzyılda oluşturulan Nakş-ı Rüstem'deki I. Ardeşir ile ilgili olan Atama Kabartmasıdır (Rölyef). Bu rölyefte solda Ardeşir, sağda ise Ahura Mazda tasvir edilmiştir. Her iki figür de at sırtındadır ve tanrı, Sasani kralına hükümdarlığının meşrulaştırılmasını simgeleyen krallık halkasını (taç-yüzük) sunarken resmedilmiştir.
Ayrıca son Part hükümdarı olan IV. Erdevân ve Angra Mainyu'nun cesetleri atların toynakları altında kalacak şekilde tasvir edilmiştir. Bu da kralın ve onun tanrılarının zaferini simgelemektedir. 

Görüşler Sasaniler'in resmetmeye karşı olmasından dolayı Ahura Mazda'yı tasvir etmekten uzak durdukları yönündedir. [6] Bununla birlikte bunun tanrıya ibadet için geçerli olduğu ve kaya kabartmalarının dini nitelik taşımaması nedeniyle üzerlerinde tanrının tasvir edilmesine izin verildiği düşünülmektedir. Her halükarda zaman geçtikçe Zerdüştlükteki Ahura Mazda da dahil olmak üzere tanrıların insani betimlemelerini reddetmek-yasaklamak yaygın hale gelmişti.

MİTOLOJİ'DE KARGA VE KUZGUN

Hazırlayan: A.Kara

MİTOLOJİNİN TÜYLÜ HİLECİLERİ : KARGA VE KUZGUN

İncil'de kargalar ve onların yakın akrabaları olan kuzgunlar için "kirli" deniyordu ve bu kuşlar daha sonra okültizm, büyücülük ve ölümle ilişkilendirildi. İslam'da öldürülmesine "izin verilen" beş hayvandan biri olarak bahsedildiği için bu kuşlara mümkünse bazı kişilerden uzak durmasını öneriyorum.

Bu iki büyük dünya dini çoğunlukla karga ve akrabalarını saldırgan, gürültülü ve yıkıcı yaratıklar olarak yeniden adlandırmıştır. Ancak bu olumsuz özellikler kuşun zekasını ve problem çözme becerilerini geri planda bırakmıştır. İnsanlarla arasında güvenli bir mesafe bırakmaları bile zekalarının harika bir örneğidir. Onların sosyal mitlere, kültürel masallara, felsefelere ve pek çok eski dine bu kadar derinlemesine nüfuz etmesine neden olan şey bir bağlamda bu uzaklık olabilir.

Bu iki dinin inançlarının ötesine, karşılaştırmalı dinlerin yaratılış mitlerine ve folklorik sistemlerine baktığımızda bu kuşların manevi ve çevresel tehdit olarak düşünülmediği görülebilir. Aslında kargalar ve kuzgunlar sahip oldukları pozisyondan düşürülmeden önce eski çağın yıldızlarıydılar. Evrenin yaratılış hikayelerinde kilit rol oynadıkları gibi ilahi ışığı taşıyan ve yaşam gücünü getiren varlıklar konumundaydılar.

Yaratılış mitlerinde karga ve kuzgunların çoğu zaman büyülü varlıklar olduğu görülür. Yarı ilahi ve insan veya hayvan formuna, bazen cansız nesnelere ve hatta saf ışığa dönüşebilirler. Çoğunlukla sırların koruyucusu olarak algılanan bu kuşlar daha büyük topluluğun gereksinimlerine bakılmaksızın sık sık kendi açgözlülüklerini tatmin etmeye odaklanan "hileci" karakter rolünü oynadılar. Ancak bu her açıdan olumsuz değildir çünkü eski kültürlerde hileciler genellikle hayatta kalan, yazar, esprili, en çekici ve yaratıcı olan karakterlerdir.

MÖ 15.000'e kadar günümüz Avrupa'sında yaşayan insanlar, kargalar ve kuzgunlar ile bir tür ruhsal bağlantıları olduğunu düşündüler. Bu durum Fransa'daki Lascaux mağarasında yer alan bir tabloda da görülür. Karga kafalı bir kişiyi tasvir eden arkeologlar, bu karga-adamı, insanların totemik inançlarına ve ölümden sonra ruhun yolculuğunu nasıl algıladıklarına dair bir anlayış olarak yorumlarlar.

Lascaux halkı çevrelerindeki binlerce kuş, böcek ve sürüngen arasından kargaya dönüşen bir insanı resmetmeyi seçti. Bu durum tek başına bile bu kuşların Avrupa'nın tarih öncesi dönemindeki önemini pekiştirmeye yeter.

Metinsel olarak kargalara ve kuzgunlara en eski atıf Mezopotamya mitolojisinde, edebiyatın ilk büyük eseri olarak kabul edilen ünlü şiir; Gılgamış Destanı'nda görülür. Burada Utnapiştim kara bulmak için bir güvercin ve bir kuzgun gönderir ve büyük selden sonra insanlığın yaratılışına kadar kargalar ortaya çıkar. Güvercin eli boş döner fakat kuzgun hiç geri dönmeyerek toprak bulma ve dünyada yeni yaşam kurma konusundaki başarısını gösterir.

Antik Yunan ve Roma'da tanrı Apollon'u karga temsil ediyordu ve efsanelerde tüylerinin rengini beyazdan siyaha çeviren de oydu. Bu kuşların uçuş yolları kehanetlerini kuşların rotalarından alan kadim rahipler olan Augur'lar için önemliydi. Bir efsaneye göre Zeus, Delphi'deki antik Yunan dünyasının merkezini temsil eden Omphalos taşının yerini belirlemek için biri doğu diğeri batı olmak üzere iki karga gönderir.

İspanyol keşiş ve profesör Simon Pedro'nun 1602 çalışmasında aynı yaratma dinamiğinin Güney Amerika'da yaratıcı tanrı Chiminigague'in doğu ve batıya iki kara kuzgun gönderip dünyaya ışık saçtığı Chibcha yaratılış mitolojilerinde de işlendiğini görüyoruz.

Kelt mitolojisinde İskandinavlarınkine benzer şekilde, iki kuzgun, savaşan savaşçıların üzerinden uçan Tanrıça Morrígan'ın görünümleridir. Galler mitolojisinde ise Britanya'nın efsanevi kralı Kutsanmış Brân, iki karga veya kuzgun ile temsil edilirdi.

Nesir Edda'da kaydedilen İskandinav mitlerinde Huginn (ruh) ve Muninn (hafıza) adlı iki kuzgun, tüm tanrıların babası kabul edilen Odin'in görme araçlarıydı. Dünyanın her yerine uçarak (Midgard) sahipleri Odin için bilgi toplayıp ve iletiyorlardı. Ancak Norveç mitolojisinde kuzgunlar ilahi haberciler olarak düşünülse de İsveç'te cinayete kurban gidenlerin öfkeli hayaletleri olarak görülürken Danimarka'da kovulmuş ruhlar olduklarına inanılıyordu.

The Princeton Dictionary of Budizm'in 2013 baskısı hem eski Hinduizm'de hem de Budizm'de kargaların ve kuzgunların insanların atalarına ait varlıkları sembolize ettiğini ve bu inanışın dünyanın birçok bölgesine uzandığını, Avustralya Aborjin mitolojisinde bile görüldüğünü belirtir. Budizm'in Tibet kolu Vajrayana'da kargalar son derece kutsal sayılır ve onların birer "Yıldırım Aracı" olduğu düşünülüyor, ayrıca dünyayı koruyan ve devamlılığını sağlayan Mahakala'nın dünyevi tezahürü olarak görülüyordu. Hinduizm'de eski bir ata ritüeli olan Śrāddha sırasında bu kuşlara yiyecekler sunulurdu.

Sırasıyla Yatagarasu, Samjokgo ve Sanzuwu olarak bilinen Kore, Japon ve Çin mitolojilerinde öne çıkan üç ayaklı bir orman kuzgunu vardır. İnsan işlerine "ilahi bir şekilde müdahale ettikleri" söylenen üç farklı efsanede karga ve kuzgunlar Güneş'in sembolleriydi.

Antik Amerika'da kuzgun yada kara kargalar popüler birer totem sembolüydüler ve genellikle hileci, ateş, ışık ve ruh hırsızı olarak tanımlanıyorlardı.

Dünya mitlerinde kargaların ve kuzgunların rolünü tanımlamak için en uygun sıfatı seçmek gerekirse bu kesinlikle "hileci" olurdu. Bu iyi niyetli ama zararlı bir karakterdir.

JAPON MİTOLOJİSİNDE ŞEYTANİ KADINLAR

Hazırlayan: A.Kara

JAPON MİTOLOJİSİNİN ŞEYTANİ KADINLARI

Japonya'nın yüzlerce yıldır "oni" (iblisler veya canavarlar) ve "yuurei" (hayaletler) hakkında hikayeleri olmuştur. Zaman geçtikçe yeni intikamcı ruhlar ortaya çıkmaya devam etmiş ve hikayeleri günümüze kadar gelmiştir. Aşağıdakiler bir dizi hannya'nın, yani nefret veya kıskançlık nedeniyle yaşamları boyunca iblis veya canavara dönüşen (oni) ve zamanla klasik Japon müzikal dramasındaki karakterlere dönüşen kadınların efsaneleridir. Bu makalede konuya dair birkaç Japon mitine kısaca değineceğim fakat ilerleyen süreçte bu efsaneleri tek tek, daha detaylı halleri ile anlatacağım.

KİYOHİME
Kiyohime, sevgilisine kızmış bir kadındır. Bu adam, yani rahip Anchin kadına mesafeli davranır ve sonunda onu sevmeyi bırakır. Terk edildiğini fark eden Kiyohime bir nehre ulaşana kadar onu takip eder. Orada bir yılan yada ejderhaya dönüşerek teknesinin altında yüzmeye başlar. Canavarı görünce dehşete düşen keşiş bir tapınağa sığınır ve oradaki rahipler onu büyük bir çanın altına saklarlar. Kiyohime onun kokusunu takip ederek keşişi bulur. Sinirlidir ve çanın etrafına dolanarak kuyruğuyla vurmaya başlar. Sonra zile ateş üfleyerek onu eritir ve kendini terk eden adamı öldürür. [1][2]

YUKİ-ONNA
Kar kadın Yuki-Onna hakkında çok sayıda efsane vardır. Genellikle sağ tarafı sol tarafın üzerine gelecek şekilde beyaz bir kimono giymiş olarak tanımlanır. Normalde kimono her zaman soldan sağa doğru bağlanır ve sağdan sola doğru bağlanması yalnızca ölülere uygulanır.
Yuki-Onna'nın beyaz teni ve çok uzun saçları vardır. Kar yağdığında ortaya çıkar ve bir hayalet gibi karın üzerinde süzülür. Kurbanlarını dondurur ve ardından insan yaşamının özünden beslenmek için onları öper ve öpücük kurbanın ölümüyle sonuçlanır. [3][4][5]

YAMAUBA
Kökeni orta çağa dayanan Yamauba'lar bir tür dev kadın ırkıdır. Başlangıçta toplum tarafından dışlanmış ve dağlarda yalnız yaşamaya zorlanmışlardır. Bazı Yamauba'ların insan eti yemeyi sevdiği söylenir. Onlar hakkında çok sayıda hikaye vardır. Popüler bir hikaye, doğum yapmak üzere olan bir kadını evinde barındıran bir Yamauba'dan bahseder ve hikayeye göre bu Yamauba yeni doğan çocuğu yemeyi planlamaktadır.
Başka bir hikayede ise anneler köyden uzaktayken Yamauba'nın çocukları yemeye gittiğini söyler. Bu dev kadınların korkunç doğalarına ek olarak saçlarının altında çokça ağızları olduğu da söylenir. [6][7][8]

UJİ NO HASHİHİME
Bir başka efsanevi hikaye de Hashihime hakkındadır. O, kocası bir başkasına aşık olan bir kadındır. Kocasını, metresini ve diğer akrabalarını öldürerek intikam almak için bir tanrıya dua ederek onu iblis veya canavara çevirmesi (oni) için dua eder.
Daha sonra bunun gerçekleşmesi için 21 gün boyunca Uji Nehri'nde yıkanmış, beş boynuzu varmış gibi görünmek için saçlarını şekillendirmiş ve vücudunu kırmızıya boyamıştır. Akabinde ona karşı suç işleyen herkesi öldürür. Onu gören herkesin korkudan ölür. [9]

OİWA
Oiwa adlı kadın Iemon adlı bir ronin'e yani ustasız bir samuray ile evlenir. Samuray zaten evli olmasına rağmen kendine ona aşık olan çok zengin bir yerel kızla evlenmek ister. Fakat Oiwa ile evlidir. Zengin kadınla evlenme planını hayata geçirmek için karısına içine zehir katılmış bir ilaç gönderir. Ancak bu ilaç kadını öldürecek kadar güçlü değildir. Kadın ölmez ama şekli bozulur, çirkinleşir.
Oiwa ne kadar çirkin göründüğünü ve nasıl ihanete uğradığını anladıktan sonra kazara kendini bir kılıçla öldürür. Fakat daha sonra onun bozulmuş yüzü her yerde belirmeye başlar ve Iemon'u rahatsız eder. Oiwa’nın bozulmuş yüzü kocasının yeni gelininin yüzünde belirir. Korkuya kapılan adam kurtulmak için yeni evlendiği kadının başını kesse de Oiwa öleceği güne kadar ona musallat olur. [10]

AGİ KÖPRÜSÜ İBLİSİ
Son olarak Agi Köprüsü'ndeki iblisin hikayesine bakalım. Bu hikaye arkadaşlarına Agi Köprüsü'nden geçmekten ya da köprüyü koruyan şeytandan korkmadığını söyleyerek övünen bir adamla başlar. Bir oni görünüşünü istediği gibi değiştirebildiğinden Agi Köprüsü'ndeki iblis bu adama terk edilmiş bir kadın şeklinde görünür. Adam kadına baktığı an iblis ürkütücü biçimine geri döner. Korkan adam kaçar ve iblis tarafından yakalanmaktan kurtulur. İblis hırslanır ​​ve intikam almak ister. Kaçan adamın erkek kardeşinin şekline bürünerek bir gece adamın kapısını çalar. Adam kapıyı açtığında karşısında duran kişinin kardeşi olduğunu zannederek onu içeri alır.
Sonrasında iblis gerçek kimliğini bir kez daha ortaya çıkarır ve adamın kafasını ısırır ve ortadan kaybolmadan önce adamın ailesinin önünde onun koparılmış başıyla dans eder. [11]

Bunlar Japon mitolojisindeki hırslı, intikamcı iblis kadınlarla ilgili efsanelerden sadece bazılarıdır ve çok daha fazlası vardır.

"MORTAL KOMBAT" VE MİTOLOJİ

Hazırlayan: A.Kara

BİR DÖVÜŞ OYUNUNUN ÖTESİ : "MORTAL KOMBAT" MİTOLOJİSİ

Özellikle benim gibi 90'lı yıllara, kara kutu, Atari ve Sega gibi oyun konsollarının ülkeye gelip popüler olmaya başladığı döneme aşina olanlar için en unutulmaz oyunlardan biri "Mortal Kombat" serisidir. Fakat birçok oyun gibi o da temelinde mitolojiyi barındırır. Karakterleri ile geniş bir mitolojiye ev sahipliği yapar. Sadece uydurulmuş efsanelere değil, çeşitli dünya mitolojilerinden ögelere sahiptir. Bu makalede Mortal Kombat'ta görünen ve temeli gerçek mitoslara dayanan yönlere bakacağız.

Mortal Kombat çok sayıda farklı alemler fikrini ortaya çıkarır. Her diyarın temsilcileri, var olan diğer tüm alemleri ele geçirmek ve zapt etmek isteyen Outworld'den, yani diğer gezegen ve alemlerden gelen savaşçılarla savaşmak zorundadır. Dünya Alemi “Evrenin mücevheri” olduğu için nihai ödül de budur.

Fakat çok sayıda alem fikri yeni bir şey değildir. Aslında bu fikir oldukça eskidir. Eski İskandinavlar mitolojilerinde dokuz temel alandan bahseder. Bu alemler arasında insanların yaşadığı yer Dünya Diyarı Midgard'dır. Diğer alemlerin sakinlerine gelince, Asgard'ın tanrıları insanlara karşı iyi bir tutum sergilerken Jotunheim'in buz devleri gibi bazıları onlara düşmanca davranırlar. İskandinav mitolojisinin dokuz diyarı Yggdrasil adlı dünya ağacının dalları ile birbirine bağlanmıştır.

Tabi İskandinav mitolojisi diğer alemlerden bahseden tek inanç sistemi değildir. Diğer kültürler ve dinler de başka gezegen veya alemlerden gelerek Dünya'yı ziyaret eden tanrılardan bahseder.

Evrende tahminen 17 milyar gezegen var. Ya gezegensel bir felaketin dinozor yada benzeri canlıları yok etmediği bir gezegen varsa ve sürüngen yada dinozorlardan bir tür insansı varlık evrimleştiyse? Bu tarz teorileri çokça duymuşsunuzdur, hatta en bilinenlerden biri sürüngen imgesinin üzerine inşa edilmiş konulardan biri olan Reptilian'lardır. Bu teoriye göre sürüngenlerin ana dünyasında sürüngenler gelişir ve bütün bir medeniyet inşa eden, zeki insansı varlıklara dönüşürler.

İşte bu tema Reptile adlı karakter ile Mortal Kombatta'da görülür ve güçlü savaşçılar olmalarına rağmen bu sürüngenler alemi nihayetinde Outworld tarafından fethedilir. Yine de sürüngenlerden evrimleşen insansı varlıklar teorisi ilginç olmaya devam etmektedir. Bu teori Süper Mario Kardeşler serisinde bile kullanılmıştır.

Mortal Kombat'taki Kraliçe Sindel bir Edenia'lıdır. Kendine özgü çığlığı Kelt folkloründeki Banshee'lere özgü bir özelliktir. Banshee İrlanda mitolojisinde ortaya çıkan bir varlıktır ve bu varlığın İrlanda kabilelerinden birinin aile üyesi öldüğünde çok yüksek sesle çığlık attığı söyleniyordu. Bu varlıklar uzun saçlı ve kırmızı gözlü kadınlar olarak tanımlanmıştı. Kraliçe Sindel'de rakipleriyle savaşırken kullandığı uzun saçların yanı sıra kendine özgü bir çığlığa sahiptir. Yani bir Banshee'dir.

Efsun genellikle büyü için kullanılan başka bir terimdir. Bununla birlikte Latince'de büyücülük, zararlı büyü anlamına gelen “kötülük” veya “günah” anlamlarına gelen “maleficium” terimiyle de ilişkilidir. Mortal Kombat'ta da büyücülük büyük ölçüde kara büyü ile ilişkilendirilmiştir.

Outworld'ün usta büyücüsü, kötü şöhretli Shang Tsung'dur. Fatality, yani bitirme hamlesini kullanırken mağlup olmuş düşmanlarının ruhlarına el koymasıyla tanınır. Mortal Kombat hikayesine göre Shang Tsung eskiden insandı ve imparator Shao Kahn'dan karanlık sanatları öğrendi. Shang Tsung yüzyıllar boyunca birçok ruhu aldığından, Raiden, Shang Tsung ile yüzleşmenin "bir düşmanla değil, düşman lejyonuyla karşı karşıya olmak" anlamına geldiğini söyler. Ruhlara el koyma veya onları emme fikri çok eskilere dayanır. İblislerin şeytani anlaşmalar aracılığıyla ruhları talep ettiği söylenir.

Buradaki diğer bir konu, birinin Chi'sini veya hayati enerjisini alma fikridir. Çin mitolojisinde tıpkı savaşta yendiklerinin ruhlarını emen Shang Tsung gibi bir karakter vardır. Jiangshi adlı bu karakter insanların yaşamsal gücünü emerek beslenen bir vampir türüdür.

Bazı mitoslarda cehennem ziyaretinin insanları bir daha asla eskisi gibi olamayacak şekilde değiştirdiği söylenir. Mortal Kombat'ta bu durum büyücü Quan Chi tarafından yönetilen Aşağı Alem yani Netherworld'ü ziyaret edenler için de geçerlidir. Quan Chi’nin müdahalesinin bir sonucu olarak Mortal Kombat’ın bazı savaşçılarının hortlaklara dönüştüğü görülür.

Hortlaklar, canlıları rahatsız etmek için diriltildiğine inanan ölü bedenlerdir. Hortlaklara olan inanç, günümüz Romanya'sının kırsal kesimlerinde hala devam etmektedir. Romenler hortlaklar için "strigoi" terimini kullanırlar. İnanışa göre bunlar, yaşayan akrabalarına veya ona haksızlık edenlere musallat olmak için dirilerek mezarından çıkan ölmüş insanlardır.

Bir diğer önemli karakter Raiden'dir. Raiden "gök gürültüsü ve şimşek tanrısı" dır. Fujin ise rüzgarı kontrol eder. Raiden, Dünya Diyarı'nın koruyucusu ve Turnuvada Outworld'e karşı mücadele eden savaşçıların akıl hocasıdır.

Japon mitolojisinde Raiden (Raijin) gök gürültüsü, şimşek ve fırtınaların tanrısıdır. Kökenleri Şinto dininin başlangıcına kadar dayanır. O, neredeyse her zaman rüzgar tanrısı olan Fuujin ile ilişkilendirilmiştir ve ikisi genellikle birlikte tasvir edilmiştir. Fujin (Futen) en eski Şinto tanrılarından biridir ve mitolojide büyücü benzeri bir iblis olarak tasvir edilmiştir.

Oyuna sonralardan eklenen, zamanın kumlarını çarpıtabilen ve bunlarla güçlü bir yumruk sallayabilen, mavi gözlü, iri kıyım Geras'ı ele alalım. Kendine sağlam bir güven ile "Ebediyen yalnızım" gibi ifadeler kullanan bir dövüşçü.

Geras, adını az bilinen Yunan ihtiyarlık tanrısından almıştır. Fakat esinlenilen Yunan tanrısı genç değil yaşlıdır.

Mortal Kombat'taki Geras karakteri, uzay ve zamanı bükebilen en büyük 11 kötü Kronika'ya sadık bir hizmetçileri olarak hizmet eder.
Bu ad ise genellikle zamanın kendisi olarak yorumlanan güçlü Yunan Titan Kralı Kronos'dan gelir. Yunan mitolojisindeki bu Titan, ilerde kendisini devireceğinden korkarak kendi çocuklarını yutar fakat Zeus hariç. Gaia'nın öğütlerini dinleyen Rhea Tanrıların kralı Zeus'u kurtarır.

Korkunç böcek kadın savaşçı D’vorah'da Geras gibi isim benzerliği üzerine inşa edilmiştir. D'vorah, İbranice "arı" kelimesinden gelen bir isimdir. Yani oyun genellikle takma adları farklı dil ve kültürlerden, onların mit ve efsanelerinden türetiyor.

Bir diğer karakter Kollector'dür. Bu karakter hem mistik hem de okült hatlara sahiptir. Hindu tanrıçası Kali ile İncil'deki kötü karakter Mammon gibi kutsallık karşıtı karakterlerin karışımından yararlanılmış.
Kollector’un çok sayıdaki uzuvları ve mavi rengi Hindu tanrıçası Kali’yi andırıyor ve tıpkı onun gibi vücut parçalarını toplamaya yatkınlığı var gibi görünüyor. Zaten isminin İngilizcede toplamak anlamına gelen "collect" den türetildiği ve toplayıcı anlamına geldiği çok açık. 
Bilindiği gibi tanrıça Kali kurbanlarının kafalarından kolye yaparak onları boynuna asar. Mortal Kombatta'ki Kollector'de kurbanlarının parçalarını saklar. Örneğin fatality anında rakibinin kalbini ve kafatasını çıkararak onları çantasına koyar. Ayrıca oyunun tanıtım videolarından birinde parçalanmış bir koldan parıldayan bir yüzüğü aldığı görülür.
Fakat yıkım ve geçiciliğin bedenleşmiş bir simgesi olan Kali, ucuz ıvır zıvırları toplamanın çok daha ötesindedir. Yani Kollector’ın Hint mitolojisi ile olan bağlantıları yalnızca görünüşü, kana susamışlığı ve beden parçaları toplamasıdır.

Bu nedenle açgözlü tavrı İncil'deki karanlık varlık Mammon'u hatırlatabilir. Bazıları için Mammon dünyeviliğin somutlaşmış haliyken bazılarına göre açgözlülüğün efendisidir. İncil'de şöyle bir metin vardır: "Hem Tanrı'ya hem Mammon'a hizmet edemezsiniz."

Mammon adının kökeni zenginlik anlamına gelen Aramice māmōn'e dayanmaktadır.

Mammon çağlar boyunca farklı kültürlere kadar yayılmış ve farklı formlarla temsil edilmiştir. Bunlar kırmızı derili, rütbeli iblislerden, çarpık, yaşlı insanlara kadar değişiklik gösterir. Bu nedenle o sadece aşırılık, ne pahasına olursa olsun gösteriş yapma ve toplama ihtiyacı ile tanınır.
Mortal Kombat'taki Toplayıcı'da Mammon'un yapısına uygun olarak parlak mücevherler ve süslü tasmalar takar ve toplar.

Antik tanrılar ilişkisine geri dönersek bakmamız gereken bir diğer oyun karakteri, tıpkı Son Avatar gibi dört elementi yönetebilen Yaşlı Tanrıça Cetrion'dur.

Kelebeklere gülümsemek ile insanları kozmik lazerlerle paramparça etmek arasında gidip gelse de bu karakterin doğurganlık tanrıçasıyla bazı bağlantıları olabilir. Yani eski Yunan tarım tanrıçası Demeter'in muadili olan Roma tanrısı Ceres ile.

Cetrion'a düzenlenen perili hasatta kesinlikle bir ipucu var. Yeşillik onun ayağının dibinde canlanıyor, denge hakkında iğneleyici tabirler kullanıyor ve büyülü taşlara özel bir düşkünlüğü var.

Demeter yaşamı, ölümü ve aradaki korkunç şeyleri izler. Kızı Persefoni yeraltı dünyasının kraliçesi olur. Cetrion’un olay örgüsüne fazla girmeyeceğim ancak "Anneliğin" onun hikayesi boyunca işlenen çok büyük bir tema olduğunu belirtmem gerek. Bununla birlikte Cetrion'un, Toprak Ana mitinden motifler barındırdığı da açıktır.

Bunlar, Mortal Kombat serisinin ilham aldığı geniş mitolojiden yalnızca birkaç örnektir. Gerçekte Mortal Kombat hikayesi çok daha karmaşıktır ve daha detaylı incelenmesi gerekir.

"GÖKLERDEKİ BABA TANRI"NIN KÖKENİ

Hazırlayan: A.Kara

TANRILARIN "ASIL" BABASI : DYEUS PATER

Hint-Avrupa halklarının ataları gökyüzüne baktılar ve gün ışığı aleminde gücü olan göksel bir baba figürü yarattılar. Pek çok Hint-Avrupa panteonu, diğer tanrılar arasında üstünlüğü olan ve gökyüzü ile ilişkilendirilen tanrılar içerir. Yunanın Zeus'u, Romanın Jüpiter'i vardı. Hinduizm'de Dyaus başlangıçta Zeus'a benzer bir role sahipti. Bilginler bu tanrıları ilk Hint-Avrupa dininin orijinal gökyüzü tanrısı Dyeus'u kullanarak yeniden inşa etmeye çalıştılar.

Hint-Avrupa gökyüzü tanrısının yeniden inşasını anlayabilmek için ona tapan kültür hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Dolayısı ile İlk-Hint-Avrupa (PIE) kültürünün incelemesi gerekir.

İlk-Hint-Avrupa toplumu çoğunlukla karşılaştırmalı dilbilim yoluyla bilinir. Dilbilimciler diğer tüm Hint-Avrupa dillerinin türetildiği ilkel dili yeniden inşa etmek için Latince, Yunanca ve Sanskritçe dahil birçok Hint-Avrupa dilline baktılar.

Çünkü bu diller, dilbilimcilerin ve tarih öncesi Hint-Avrupa dillerinin gelişimini anlamalarına yardımcı olmaktadır. Dilbilimciler Hint-Avrupa dillerinin tamamında veya çoğunda bulunan kelimeleri ve kavramları almışlar ve bunları teorik bir ilk-Hint-Avrupa dili inşa etmek için kullanmışlardır. Bu, ilk Hint-Avrupa toplumlarının en azından ondan gelen tüm Hint-Avrupa dilleri için ortak olan dil özelliklerini içereceği varsayımına dayanmaktadır.

Çoğu Hint-Avrupa dilinde koyunlar için kullanılan benzer kelimeleri vardır. Bu muhtemelen ilk-Hint-Avrupa dilinde koyunlar için kullanılan bir kelime olduğu anlamına gelir. Bu aynı zamanda sosyal ve kültürel etkileri de göstermektedir. Koyun için kullanılan kelime, ilk-Hint-Avrupa toplumunun hayvanlara aşina olduğunu ve koyun yetiştirmiş olabileceğini gösterir.

İlk-Hint-Avrupa dili ve toplumu ile ilgili pek çok tartışma ve belirsizlik vardır. Asıl vatanları bile tartışmalıdır. Pontus-Hazar bozkırları ve Anadolu'nun, Hint-Avrupa dil ailesinin ve bu dili konuşan halkların esas vatanı olduğu söylenmektedir.

Arkeoloji ve dilsel yeniden yapılanmaya dayanan birçok bilim insanı, ilk-Hint-Avrupa toplumunun Karadeniz ile Hazar Denizi arasındaki Pontus-Hazar bozkırında veya Anadolu'da yer aldığına inanır. İlk-Hint-Avrupa dilinin yeniden inşası onların saz ve çamur yapılarında yaşadıklarını, koyun, keçi ve sığır yetiştirdiklerini göstermektedir. Muhtemelen diğer mahsullerin yanı sıra buğday ve arpa da yetiştirdiler. Birçok arkeolog onları Karadeniz ve Hazar Denizi kıyılarında bulunan Kurgan arkeolojik kültürüyle ilişkilendirmektedir.

DYEUS PATER VE İLK-HİNT-AVRUPA DİNİ

İlk-Hint-Avrupa dilinin karşılaştırmalı dilbilim yoluyla inşa edilmesi gibi, Dyeus da karşılaştırmalı din ve mitoloji yoluyla yeniden yapılandırılmıştır. İlk-Hint-Avrupa dininin yeniden inşası muhtemelen daha belirsiz konulardan biridir, çünkü arkeoloji gibi diğer tarihi yeniden inşa yöntemleriyle desteklenmesi, doğrulanması zordur.

Yunan mitolojisi, İskandinav mitolojisi ve Hindu mitolojisi gibi Hint-Avrupa mitolojilerindeki ortak tema, güçlü bir gökyüzü tanrısı veya gökyüzü babası inancıdır. Dyeus adı, İlk-Hint-Avrupa dillerinde gün ışığı ve gündüz gökyüzü ile güçlü bir bağlantısı olduğu düşünülen "parlamak" kelimesinin kökünden gelir.

Delilleri görebilmeniz için bu ismin veya tanrı inancının farklı toplumlarda nasıl karşılık bulduğuna, hangi bölgelere ne şekilde yayıldığına bakalım:
  • İlk-Hint-Avrupa toplumunda gün ışığı ve gök tanrısının adının Dyeus olduğunu söylemiştim. [1][2]
  • O'nun İlk-Hint-İran toplumlarındaki adı Dyaus'tur. [3]
  • Sanskritçe 'deki adı Dyáuṣ (द्यौष्) yada Dyaus Pitṛ́'dir ve gök tanrısıdır. [4][5]
  • Avestaca'da gök anlamındaki "Dyaos" adıyla bilinir. Hatta Avesta'nın bir bölümünde ondan bu isimle bahsedilir. Genç Avesta dilinde ise Zerdüşt dini reformunun bir sonucu olarak "diiaos" yani "cehennem" anlamı taşır. [6]
  • Miken Uygarlığında (antik Yunan) "di-we" (diwei) adıyla görünür. [7]
  • Kıbrıs'taki Buz Devri metinlerinde "ti-wo" adıyla görünür, genitif hali (-in hali) Diwoi'dir ve bu isimlerin Zeus ile ilgili olduğu düşünülür. [8][9][10][11]
  • Yunancaya gök tanrı Zeus (Ζεύς) olarak geçmiştir. [7][12]
  • İlk İtalyan toplumlarındaki adı "djous" (dious) (Okunuş: Dius) dur. [13]
  • Eski Latincede "Dioue (Okunuş: Diuve)" yada "Loue" (Okunuş: Luve)", [12]
  • Latincede ise adı "Jove" (Love) yani sevgidir ve her zamanki gibi gök tanrıdır. Ayrıca ant tanrısı Diūs (Fidius) olarak da inanılmıştır. [1][13][14]
  • İtalya'nın kuzeyindeki İlk Avrupalıların dili olan Oskan dilinde adı "Diúvei (Διουϝει)"dir. [13][15][16]
  • Umbria dilinde Di veya Dei (Grabouie / Graboue) olarak görülür. Bu adlar İvugin tabletlerinde de geçmektedir (Iguvine/Eugubian/Eugubine Tablets). [17]
  • İtalyan kabilelerinin yaşadığı eski Peligni'deki adı: Loviois (Pvc Lois) ve Loveis (Pvcles) dir. [18][19]
  • Anadolu'da tanrı anlamına gelen diéu-, diu- adları ile öne çıkar. [20]
  • Hititçe'deki adı "šīuš (𒅆𒍑)" dur ve tanrı yada güneş-tanrıdır. [21][22]
  • Palaca'da kutsal yada tanrı anlamlarındaki "tiuna" adıyla görülür. [22][23]
  • Lidce'de adı "ciw-" dir ve tanrı demektir. [22]
  • İliryalılarda dei- veya -dí adlarıyla öne çıkar. Bunlar tıpkı "gökyüzü babası" Dei-patrous (Deipaturos) da olduğu gibi "gök" ve "Tanrı" anlamlarına gelir. [4]
  • İlk-Mesap toplumlarında adı dyēs'dir. [24]
  • Mesapça'da Gök-Tanrı "Zis" yada "Dis"dir. [25]
  • Arnavutça'da gökyüzü ve şimşek tanrısı Zojz ve gökyüzü ve gök gürültüsü tanrısı olan Perën-di olarak öne çıkar. Buradaki "-di" eki per-en'e iliştirilmiştir. İlk-Hint-Avrupa toplumlarında "per-" "vurmak" anlamı veren bir uzantıdır. [26][27][28][29][30]
  • Trakça'da Zi-, Diu- veya Dias- adları görülür. [25]
  • Frigce'de ise "Tiy-" dir. [25][31]
  • Lidce'de Lefs veya Lévs adları ile tapılmıştır ki bu da Lidyalıların Zeus'udur. [32][33]
  • İznik, İzmit Körfezi, İstanbul, Sakarya ve Bursa gibi bölgelerde hüküm sürmüş olan Bitinya'lılarda Tiyes ve Anadolu şehri Tium olarak öne çıkar. [34]

Şimdi de Gök Baba sıfatının olduğu toplumlara ve bunlardaki adlara bakalım:
  • İlk-Hint-Avrupa toplumunda Gök Baba anlamındaki Dyēus Phater, [1][2]
  • Yunanca'da Zeus Pater, [5]
  • Vedik mitolojisinde Dyáuṣ-pitṛ́ (द्यौष्पितृ), [5]
  • İtalyanca'da Djous-patēr, (okunuş: Diyus Pater) [13]
  • Latince'de Jüpiter (Iūpiter)'dir. Bunun da arkaik (eski) formları Diespiter ve Iovispater'dir. [4][5][35]
  • Oskan dilinde Dípatír, [13]
  • Umbria dilinde Iupater (yada Iuve patre), [13]
  • Güney Pikence'de dipater, [36]
  • İlirya dilinde Gök Baba "Dei-pátrous" olarak öne çıkar. [4][5]

Diğer yansımalar hem gökyüzü anlamına gelen dyeu- sözcüğünün kökünün soyundan gelenleri hem de orijinal "Baba Tanrı" yapısını koruyan varyantlardır. Bazı geleneklerde "phater" sıfatının "papa" yani "baba" ile yer değiştirdiği görülür:
  • Luvice'de: "Tātis tiwaz", "Baba Tiwaz", Güneş-Tanrı, [37]
  • Palaca'da: Güneş Tanrı "Tiyaz papaz", "Papa (Baba) Tiyaz", [38]
  • İskitçe'de: Papaios (Papa Zios), yani Gök-Tanrı "Baba Zeus", [38]
  • Eski İrlanda dilinde: "Dagdae Oll-athair" vardır ve "Yüce Baba Dagda" anlamına gelir. İlk-Kelt dil yapısı göz önüne alındığında ondan "sindos dago-dēwos ollo fātir" yani "Yüce Tanrı İyi Baba" sıfatıyla bahsedilir. [39][40]
  • Hititçe'de: "attas Isanus yani "Güneş-Tanrı Baba" gökyüzü tanrısının adıdır ve Hattilerin güneş tanrısı "Loan" ile değiştirilmiş fakat orjinal yapısı bozulmadan kalmıştır. [41]
  • Leton mitolojisinde de "Göklerin Babası (Debess tēvs)" sıfatı bulunur. [1]
  • İskandinav mitolojisinde meşhur "Óðinn Alföðr (Odin All-Father / Odin Alfadir) yani Herkesin Babası Odin vardır. [42][43]
  • Antik Rus paganizminde Stribogŭ bir "Baba Tanrı"dır, [1]
  • Arnavutça'da "lord (efendi)" veya "Tanrı" anlamlarına gelen "Zot"un, Göksel Baba Zojz'un (Okunuş: Zoyz) sıfatından türetildiği düşünülmektedir. [44][45]

Göklerin babası aynı zamanda Anadolu'da yaşamış olan Luvi'ler arasında bir güneş tanrısı olma özelliği de kazanmıştır. Cermen kültürleri arasında Dyeus'un yerini bir savaş tanrısı olan Tyr almıştır. Fakat Dyeus'un bu geleneklerdeki dönüşümü Dyeus'un bir gökyüzü tanrısı olarak birincil rolünü sürdürdüğü Latin, Yunan ve Hint-Aryan geleneklerindeki Dyeus'un evrimiyle çelişir.

Bir başka ilginç eğilim de Zeus hala kendi irfanına ve mitolojisine sahip belirli bir tanrı iken, soydaşlarının soyut ve uzak figürler olma eğiliminde olmasıdır. Örneğin Jüpiter ve Dyeus kendileriyle ilişkili hayatta kalan çok az efsaneye sahiptir. Başlangıçta ayrıntılı bir mitolojinin olması ve bu mitlerin kaybolmuş olması mümkün olsa da gökyüzü babasının aslında tapınanlarının yaşamlarında önemli bir rol oynamayan Ouranos, yani Uranüs gibi ilkel bir gökyüzü tanrısı olması da muhtemeldir.

Başlangıçta gökyüzünün kişileştirilmesi ile oluşturulmuş ve yalnızca hava durumu ve savaşlar gibi insanların günlük yaşamlarıyla daha alakalı özellikler kazanmış olabilir. Bu durumda Dyeus'un Roma ve Hint-Aryan enkarnasyonu orijinaline daha yakınken, Yunan ve İskandinav anlayışları İlk-Hint-Avrupa toplumlarının Dyeus hakkındaki orijinal inançlarından farklılaşmıştır.

Hinduizm'de gökyüzü tanrısı Dyaus'un bir insan olarak enkarne olmaya ve tam bir insan hayatı yaşamaya zorlanarak cezalandırıldığı bir destan vardır. Hindu tanrılarının insan enkarnasyonlarının oynadığı rol Yunan mitolojisindeki tanrı oğullarının rolüne benzer. Zeus asla bir insan olarak enkarne olmamasına rağmen birçok oğlu vardı. Zeus'un ilahi soyu ve Dyaus'un insan enkarnasyonları ilk-Hint-Avrupa toplumlarının Dyeus hakkındaki bir hikaye ile ortak kökenleri paylaşıyor olabilir.

Günümüzde eski Hint-Avrupa tanrılarına ibadet büyük ölçüde terk edilmiştir. Fakat antik Yunan ve Roma dinleriyle aynı ilk-Hint-Avrupa kaynağından türetilen Hinduizm ve Antik Yunan, Roma, İskandinavya ve Doğu Avrupa'nın atalarının çok tanrılı dinlerini yeniden inşa etmeye çalışan yeni neo-pagan grupları istisna sayılabilir. Ancak Dyeus'un etkileri hala devam etmektedir.

Dyeus'un yüce bir tanrı ve tanrıların hükümdarı olduğu düşünülüyordu çünkü soydaşlarının çoğu bu role sahipti. Bu sonunda Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'da görülen tek bir Tanrı'ya özel bağlılığa yol açan adanmışlığın habercisidir. Çok tanrıcılık çağının başındaki Dyeus Pater'in tektanrıcılığa giden ilk adımlardan birini temsil etmiş olması mümkündür.

Hatta İbrahimi dinlerde görülen yer ve gök ikilisi Dyeus'a dair inançlarda da bulunmaktaydı. Gök ve baba tanrı olan Dyeus bereketli yağmurlar ve gün ışığı ile ilişkilendirilir, Dhéǵhōm adlı toprak ana ile yani yer ile çiftleştikleri, zıtlık ilişkisi içeren çiftler olduklarına inanılırdı.

Erken Slavlar tıpkı Zerdüşt dini reformundan sonra bazı İran halklarının da yaptığı gibi Dyēus'un Slav halefini şeytanlaştırdılar. Kelimenin "gün" anlamını kullanmaya devam etseler de "gök" anlamını ondan aldılar ve diğer İlk-Hint-Avrupa tanrılarının birçoğunu terk ederek onları yeni Slav veya İran isimleriyle değiştirdiler. Bu nedenle Slav halklarında Dyeus'un iki uzantısı ortaya çıktı. Biri "garip, tuhaf şey" anlamındaki "divo" diğeri ise "divъ" yani iblis'ti. [46]

Kültürümüzdeki "Deyyuz(s)'un oğlu" sözü de bu temele dayanıyor olabilir. İnsanlar geçmişten beri inanmadığı tanrıları aşağılamak için çeşitli sözler kullanmışlar yada onlara küfretmişlerdir. Ülkemizdeki bu "Deyyuz'un oğlu" sözü de eskiden Anadolu topraklarında inanılan tanrılardan biri olan Dyeus'a hakaret-aşağılama amacı ile ortaya çıkmış olabilir. Yani Dyeus, Deyus, Deyyus/Deyyuz şeklinde dilsel değişime uğramış olması mümkündür.

JAPON TİLKİ RUHU "KİTSUNE"

Hazırlayan: A.Kara

KİTSUNE (狐狸精)
Eski Uzak Doğuda Çekici Kadın ve Tilki İlişkisi

Japon mitolojisindeki tilki ruhu Kitsune, Kore'de Kumiho (구미호) ve Çin'de Huli Jing (狐狸精) olarak bilinir. Temelde aynı yaratıktır ancak bölgeye göre birkaç farklılık içerir.

Her üç kültürde de tilki ruhu çoğunlukla kötü bir yaratık olarak görülür. Çeşitli nedenlerden dolayı insanlarla birlikte olmaktan hoşlandığına inanılır. Fakat onunla karşılaşan talihsiz birey için sonuçlar neredeyse her zaman kötüdür. Bir tilki ruhunun bir insanı aramasının ana nedeni onların yaşam güçlerini emmek, hatta insan etini yemek ve böylece o kişinin sahip olabileceği tüm güçleri, hatıraları, bilgileri, hatta onun insan formunu bile çalmaktır.

Bir tilki ruhu büyüdükçe daha güçlü hale gelir ve yaşam gücünü emdiği insan sayısı arttıkça gücüne güç katar. Bir tilkinin ancak yeterli yaşam gücü kazandığında ve 500 yaşına ulaştığında insan biçimi alabildiği ve her 100 yaş için fazladan bir kuyruk çıkardığı söylenir. Tilkilerin en yaşlısının 900 yaşında veya dokuz kuyruğu olan daha yaşlı bir tilki olduğu söylenir. League of Legends adlı oyundaki şampiyonlardan 9 kuyruklu Ahri'de özünde bu Uzakdoğu efsanelerinden esinlenerek yaratılmıştır.

Kore'de Kumiho genellikle öpücükle insanlardan bilgelik çalmak için ağzında taşıdığı mermerden yapılmış bir taş kullanır. Kore mitolojisinde bir tilki ruhu 100 yaşına ulaştığında insan şekline bürünebilir ve büründüğü insan formu her zaman dişidir. Ancak tilki ruhunun dönüşebilmesi için kafasının üstüne yerleştirdiği insan kafatasını kullanması gerekir. Yada şeklini almak istediği bir insanı yemelidir. Tilkinin kendisi dişi olmasa da bürüneceği insan şekli her zaman çekici bir genç kadın olacaktır.

Kumiho'lar çoğu zaman hedeflenen kurbanın tanıdığı birinin şeklini alırlar. Bu garantili bir yöntemdir çünkü avlarına yaklaşmaları daha kolay olur. Kişinin bir Kumiho ile karşılaştığını belirten ipuçlarından biri, onun şeklini aldığı kişiden farklı davranması, onun gibi konuşmaması veya yemesidir.

İnsan şekline bürünen bu tilki ruhları normalden farklı bir göz rengine sahip olabilir ve eski tarz veya lisanda konuşabilirler. Ayrıca kuyruklarını da saklamaları gerekir. Bu yüzden inanışa göre bir Kumiho, karşısındakine sırtını dönmeyi reddederek kuyruğunu saklamak için elinden geleni yapacaktır.

Çin mitolojisinde ise büyük güce sahip olan ve erkekleri baştan çıkarmaya uğraşan kadınlar, Huli Jing'ler vardır. Bunların çoğu zaman saray entrikalarını tamamen kendi eğlenceleri için manipüle etmeye çalıştığına, kendilerini generallerin ve imparatorların hayatlarına sokmaya çalıştığına inanılırdı. Yine de temelde bir tilki ruhunun gerçek niyetinin ne olduğunu bilmek zordu.

Çin hikayelerindeki tilki ruhu Huli Jing birlikte olduğu adama çok nazik ve yararlı görünebilir. Fakat akraba ya da basit hizmetkârlar olsun, evdeki diğer kadınlara karşı her zaman kötü ve hilebazdır. Kadınlara karşı acımasız ve çoğu zaman ölümcül 'oyunlar' oynamaktan hoşlanır ve bu oyunlarına her zaman kaza süsü vermeyi de başarır. Hele bir de üvey bir kız çocuğu isen yaşamına lanet edersin.

Huli Jing'in birlikte olduğu erkekler genellikle çok hızlı bir şekilde iktidara gelir, zenginlikleri ve büyük toprakları ile ünlü olurlar. Daha sonra Huli Jing, eşinin kibrinin ürettiği tüm enerjiyi emdiğinde adam yaşlanmaya ve bunamaya başladığında tilki ruhunu besleyecek enerji üretemez olur. Bu yüzden sonsuz güzelliği ile oradan ayrılırken ardında kaybettiği aşk yüzünden solan adamı bırakır.

Çin klasik metinlerinden "Dağlar ve Denizler" (山海經), bu tilki ruhu için şöyle der:
有獸焉,其狀如狐而九尾,其音如嬰兒,能食人
Burada dokuz kuyruklu tilki şeklinde bir canavar var, bebek gibi ses çıkarıyor ve erkekleri yiyor.

Fakat Tilki ruhunun en bilinen ve popüler adı Japonya'dan gelir; Kitsune. Japonya'da Kitsune hem erkek hem de kadın olabilir ancak dişiler çok daha yaygındır. Kitsune adının bir araya getirilmiş iki kelimeden oluştuğuna inanılır. Bazı kaynaklar ismin nereden geldiğini şöyle açıklar:
Kitsu - bir tilkinin çıkardığı sestir ama aynı zamanda "Buraya gel" anlamına da gelebilir.

Tsune - ise "her zaman" anlamına gelir ancak "Ki" nin alternatif bir okuması da olabilir çünkü okurken kullandığınız Kanji'ye bağlı olarak hem "altın rengi" hem de "enerji" anlamlarına gelebilir. Ve kelime sonundaki "Ne" ise Japonca 'da iyi bir ruh halini ifade etmenin veya aşırı vurgulamanın dişil bir versiyonudur. Örneğin: Shiawase-ne (Çok mutluyum) yada ya da li-ne! (Harika) gibi. 

Yani Kitsune, onu nasıl yorumladığınıza bağlı olarak "her zaman altın" veya "her zaman enerji / enerji dolu" gibi anlamlara gelebilir.

Tilki ruhunun adını nasıl aldığına dair en popüler masallardan biri Nihon Ryouiki'de (日本 霊 異 記) bulunan ve kabaca "Japon Hayalet Hikayeleri" olarak tercüme edilen, tuhaf ve alışılmadık bilgilerden oluşan bir koleksiyonda yer alır. Hikaye şöyledir:

Bir zamanlar çiftliğinde çalışmakta olan çok yalnız bir adam vardı. Her gün çalıştığı için bol bol yiyeceği ve bakımlı güzel bir evi vardı ama karısı yoktu. Yıllarca evlenmek için kendine uygun bir kadın aradı ama asla bulamadı. Bir gün tarlasındayken başını kaldırdığında şaşırtıcı derecede güzel bir kadın gördü ve hemen aşık oldu. Ona sahip olduğu her şeyi, ona nasıl bakabileceğini anlattı ve evlendiler. Evlenen çift uzun yıllar çok mutlu yaşadılar. Bir gün karısı çiftçiye büyük sevinçle nihayet hamile olduğunu ve tam bir aile olacaklarını söyledi. Adam çok sevindi; Karısına ve doğmamış çocuğuna büyük özen gösterdi. Nihayet bebek doğduğunda, evcil köpeğinin de tek bir köpek yavrusu doğurduğunu gördü. Çocuğun ve köpeğin birlikte büyüyeceğini ve iyi arkadaş olacağını umuyordu. Ancak yavru büyüdükçe, görünürde hiçbir neden olmaksızın çiftçinin karısına karşı giderek daha fazla düşman olmaya başladı. Aylar böyle geçti, bir gün köpek kadının koluna saldırarak cüppesinin kolunu yırtınca ölüm korkusuna kapılan kadın cübbe ve onun sökülen ipekleri içinde kayboldu. Onun yerini dokuz kuyruklu bir tilki doldurmuştu. Şaşırıp kaldı, ne yaptığını anlayınca evden ve köpeğin öfkeli çenesinden uzaklaştı.
Günler, haftalar, aylar geçti fakat geri dönmedi. Adamın kalbi kırılmıştı, karısını seviyordu ve onu özlüyordu. Hatta onun bir tilki ruhu olmasını bile umursamıyordu. Adam her gece çaresizlik içinde onun için ağlarken, boğuklaşarak gözyaşlarından kopan sesiyle geri dönmesi için şöyle seslenirdi: "Kitsu-ne?"

Bu tür hikayeler genellikle Shugendō ve Onmyōdō rahipleri ve Abe-No-Seimei, En-No-Gyoja gibi yetenekli kişilerin yazdığı hikayeleridir. İkisi de annelerinin birer Kitsune olduğunu iddia etmiştir.

Yukarıda yer alan hikayedeki tilki ruhu yardımsever ve iyi kalpli olmasına rağmen kaçmayı seçtiğinde sevdiği adama yine de üzüntü getirmiştir. Hikayenin bazı versiyonlarında adam daha sonra yalnızlıktan ölür. Farklı varyantlarında ise sevgilisini aramak için evinden ayrılır ve asla geri dönmez.

Japon mitolojisinde üç farklı Kitsune türü vardır. Bunların her birinin kendine özgü özellikleri vardır:

Youko'lar, Kitsune olarak kabul edilir ancak genellikle tilki ruhları değil de tilki şeklini almış şeytanlar olarak görülürler. Huli Jing şiirinin onlardan bebek gibi ses çıkaran varlıklar olarak bahsettiğini gördük. Bu aslında bir avlanma yöntemidir. Sesi duyanlar etrafta kurtarılmayı bekleyen bir bebek olduğunu düşünüp onu aramaya koyulurken nasıl bir tuzağın içine çekildiklerini fark etmez ve sonunda yaratık tarafından yenirler.

Myoubu'lar kendilerini özellikle refah ve dünyevi başarı kamisini olan "Inari O-kami"nin habercisi olarak nitelendiren tilki ruhlarıdır. Kötülük yapamaz ve onlara inananlara yardım etmeye yemin ederler. Kendine özgü kırmızı önlükler giyen bu heykelleri Japonya'da bazı türbe ve mezarlıklarda görmek mümkündür.

Nogitsune'ler insanlarla doğrudan etkileşime giren tilkilerdir. Çin ve Kore mitoslarından farklı olarak iyi veya kötü olabilirler. Inari O-kami ile uyumlu değillerdir ve bu yüzden "vahşi" olarak kabul edilirler. Ancak gerçek bir tilki gibi değildirler. Yani yapmak istediklerini kendileri seçebilir ve sonuçları (karmik tazminat) konusunda endişelenmezler.

Kitsune'ler hakkında bulacağınız tüm hikayeler arasında, bazen insanlara musallat olmayı bazen ise onlarla arkadaş olmayı seçerek hayatlarını sürdüren türler olarak en çok göreceğiniz tilki ruhu türü Nogitsune'lerdir.

TİLKİ RUHU NASIL FARK EDİLİR?

Japon mitolojisinde Kitsune'ler genellikle gizlenemeyen bazı özelliklerden dolayı fark edilirler. Kumiho'larda olduğu gibi Kitsune'ler de neredeyse her zaman bir kuyruğa ve bazen de tilki kulaklarına sahiptirler. Sık sık gölgelerde kalmaya çalışarak bunları gizlemeye çalışırlar.

Çoğu zaman insanlarla etkileşime girmedikleri ve sadece yüz yılda bir veya daha uzun sürede ortaya çıktıkları için güncelliğini yitirmiş veya modası geçmiş olarak değerlendirilebilecek kelimeler kullanabilir, farklı konuşabilir ve mevcut dilin kullanımını bilmeyebilirler. Çok yavaş veya olağandışı bir hızda konuşabilirler.

Japonca'da Kitsune'lerin telaffuz etmekte zorlandığı söylenen kelimeler vardır. Bu kelimelerden biri de "Moshi"dir. Bu yüzden tilki ruhuna inanan insanlar evlerine gelen misafirin Kitsune olup olmadığını anlayabilmek için "Moshi-moshi?" sözünü kullanırlar. Hatta günümüzde bunu cep telefonunda uygulayanlar bile vardır. Telefonda karşılıklı olarak "Moshi-moshi" diyerek iki tarafın da normal insanlar olduğunu doğrularlar.

İslam'daki cin inanışına benzer şekilde Kitsune ve köpeklerin bir araya gelmesi soruna yol açar. Çünkü köpekler onlardan aşırı korkarak kaçabilir yada saldırabilir. Dolayısı ile tilki ruhları da köpeklere zarar verebilirler. Genellikle köpeklerin homurdanarak bu ruhları kovalamaya çalışacağına inanılır.

Kitsune'lerin görünmez olma yeteneğine sahip olduklarına inanılsa da tilki kulaklarının açığa çıktığı gölgelerini gizleyemedikleri söylenir. Tütsü dumanını kullanarak da onları görmek mümkündür. Duman formlarının ana hatlarını çizerek korkuturken, tütsü kokusu onları rahatsız edecektir.

Kitsune'lerin yansımaları da onları ele verir. Su, cilalı metal plakalar, metal kaşık-kaplar ve tabii ki ayna ve benzeri yüzeye sahip her şey onların asıl yüzünü ortaya çıkaracağından bunlardan uzak durmaya çalışırlar. Bu yüzden yüzüne ayna tutmayı reddeden bir kadının ya bir Kitsune olduğundan ya da bu ruhlardan biri tarafından ele geçirildiğinden şüphelenilirdi.

Inarizushi adında, kızarmış ve çok tatlı tadı olan bir tür tofu ve pirinç suşisi vardır. Bu yiyecek genellikle Tanrı Inari O-Kami'ye adak olarak bırakılır. Kitsune'nin bu suşiye karşı koyamayacağı ve lezzetli ikramın tadını çıkarmak için tilki ruhuna döneceği söylenir. Dolayısı ile inanışla göre bu suşiyi dışarıda bırakırsanız Kitsune'leri de ortaya çıkarabilirsiniz.

Hoshi-no-tama, Kitsune'lerin bazı güçlerini içeren ve Kumiho’nun mermerine benzer bir top türüdür. Parıldayan ve batmayan küre benzeri bir taş gibi görünmektedir. İnanışa göre bu küreyi bulur ve saklayabilirseniz Kitsune onu geri kazanmak için size hizmet etmek zorunda kalacaktır. Fakat bu sırada onu geri almak için elinden gelen her şeyi de deneyecektir.

Kitsune-tsuki, kelimenin tam anlamıyla 'bir tilki tarafından ele geçirilme durumu' anlamına gelir. Genellikle kurban genç bir kadındır ve tilki onun tırnaklarının dibinden ya da göğsünden içeri girer. Bazı durumlarda kurbanların yüz ifadelerinin bir tilkiye benzeyecek şekilde değiştiği söylenir. Japon masalları içine tilki ruhu giren okuma yazma bilmeyen kurbanların geçici olarak okuma yeteneği kazandığını anlatır.

Halkbilimci Lafcadio Hearn, Glimpses of Unfamiliar Japan adlı eserinde durumu şöyle anlatır:

"İçine kötü tilkilerin girdiği insanların davranışları tuhaftır. Bazen sokakta çırılçıplak bağırarak koşarlar. Bazen yere uzanırlar, ağızlarından köpükler gelirken bir tilki gibi ciyaklar yada havlarlar. Sahip olunan kişinin vücudunun bir bölümünde, deri altında kendine ait bir yaşamı varmış gibi görünen hareketli bir yumru belirir. Bir iğne batırırsanız anında başka bir yere kayar. Bu yüzden güçlü bir el tarafından parmakların arasından kaymayacak kadar sıkı şekilde tutmak gerekir. Sahip olunan kişilerin daha önce bilmedikleri dilleri konuşup yazdıkları söylenir. Sadece tilkilerin sevdiği düşünülen şeyleri yerler."

Özellikle hala düzenli olarak şeytan çıkarma yapılan Shugendō dinine inananlar arasında tartışılan uzun ve karmaşık bir konulardan biri de ele geçirilmedir. Tilki ruhlarının hem insanlara hem de gerçek tilkilere sahip olabileceği söylenir.

Bir insan vücuduna sahip olduklarında birçok soruna neden olurlar. Genellikle iyi huylu başlasa da zaman geçtikçe kötüleşir. Öyle ki tilkilerin ele geçirmesi yüzünden aileler yıkılır yada mali yıkıma sürüklenirler. Bu yüzden eski insanlar güneşli günde gölgede durup yağmur ve rüzgardan bahseden kişilere güvenmemeyi, güzel bir kız yada erkekle aniden tanışıp konuşmaya başlarsan ve her şey gerçek olamayacak kadar iyi gidiyorsa temkinli olmayı nasihat ederlerdi.