HABERLER
Dini Haber
sizden gelenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sizden gelenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ALLAH'IN ÇOCUK ÖLDÜRMESİ (ÖLDÜRTMESİ)


ALLAH'IN ÇOCUK ÖLDÜRMESİ (ÖLDÜRTMESİ)

Kehf süresi 66-81 Ayetlerine göre Musa ile Hızır bilge bir yolculuğa çıkar yolculuk sırasında Hızır bir çocuğun ileride hayırsız olacağını düşündüğü için yaşam hakkını elinden alır bu olay kuranda ibret bir hikaye olarak anlatılır;

65-“Nihayet kullarımızdan bir kul buldular.”
Cumhura, yani ekser âlimlere göre bahsi geçen zât Hz. Hızır'dır.

66-“Musa ona:“Doğru yola sevk edici olarak sana öğretilenden bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi.”
67-“Dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.”
68-“İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?”
69-“(Musa) dedi: İnşallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim.”
70-“(Hızır)dedi ki: O halde bana tabi olacaksan; ben sana anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”
71- “Böylece yola koyuldular.”

74-“Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında(Hızır) onu hemen öldürdü.”

فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍۜ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُكْرًا

Ayette geçen (ف fe), çocuğu görür görmez hiç beklemeden, sorgulamadan öldürdüğüne delâlet eder.
“(Musa) dedi: Kısas olmadan masum bir canı mı öldürdün? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın.”
Çocuk küçüktü, henüz ergenlik çağına ermemişti.

Bir süre yol kat ettikten sonra Hızır Musa'ya çocuğu neden öldürdüğünü açıklar ;

80- “Çocuğa gelince, onun ana-babası mü’min kimselerdi.”
“Onları bir tuğyan ve küfre sürüklemesinden korktuk.”

Çocuğun anne-babasına tuğyan ve küfrü;
-Onların hukukunu çiğnemesi, -Aynı evde iki mü’min ve azgın bir kafir olması,
-Anne-babanın çocuğun etkisi altında kalarak dinden dönmeleri

Hz. Hızır'ın böyle durumlar olabilmesinden korktuğunu söylemesi, Allah'ın bildirmesine bağlı bir durumdur. Ayetlerden anlaşıldığına göre Hızır bunları kendiliğinden değil, ilâhî emir gereği olarak yapmıştır. Bu takdirde peygamberlere gönderilen ilâhî emirlerle Hızır’a verilen ilâhî emirler arasında bir çelişki görülmüyor mu? Yani Hızır'a çocuğu öldürmesini Allah emretmiştir. Yani burada sözde özgürlüğün ve barış dininin tanrısı Allah diyor ki: bu çocuk büyüyünce anne ve babasını yoldan çıkaracak, onları kafir yapacak bu yüzden bu çocuğu öldür. Peki Hz. Musa yaşanan olaya neden itiraz etmemiştir? Aslında bunun için 2 yorum mevcut. İlki direkt yazılan yazıyı red eden biçimde. Onun çocuk olmadığını suçlu bir ergin olduğunu söyler. Oysa ki Kuranın bütün tefsirlerinde bu olay ergenliğe girmemiş bir çocuk üzerinden gerçekleşmiştir. Yani bu düşünce hem ayeti hem de Kur'an'ı red eden bir düşüncedir. İkinci düşünce ise bu isteğin Allah tarafından geldiği için itiraz etmediği yönünedir. Bu şekilde yorumlarsak bile kuranda geçen sözde ahlak, evrensel şeriat ve adetlerine ters düşmektedir. Aslında kuran kendi içerisinde kendini çökertebilen bir kitaptır. Madem çocuğu öldürecekti sözde sonsuz güçte olan Allah bu çocuğun ne olacağını bildiği halde neden yarattı, kötü biri olacağını biliyordu. Neden onu iyiye yönlendirmeye çalışmadı? Hadi buna karışmıyor diyelim - aslında karışılan çok fazla kişi ve olay vardır - hani İslam dininde zorlama ve baskı yoktu? Hani diğer dinlere ve inanlara saygı ve sevgi vardı?

81-“İstedik ki onların Rabbi onun yerine kendilerine ondan daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin.” Denildi ki: Onların bir kız çocuğu oldu, bu çocukla bir peygamber evlendi.
Bunların çocuğu da bir peygamber oldu, Allah bununla bir millete yol gösterdi.

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü’min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın? “ (Yunus Suresi, 99)


Madem insanları istediği gibi iman ettirebiliyorsa çocuğu iman ettirmek yerine neden öldürüp yerine daha hayırlı bir çocuk doğurttu?

Görüldüğü gibi bu ayetler Allah'ın kötü bir tanrı olduğunu, kandan ve ölümden beslendiğini ve sonsuz güçte bir tanrı olmadığını kanıtlar. Kuranda bu ve bunun gibi birçok ayet vardır.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Ekoman

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

KUR'AN DEĞİŞTİRİLDİ Mİ?


KUR'AN DEĞİŞTİRİLDİ Mİ?

Bu yazım sık sık duyduğum ‘’İncil ve Tevrat değiştirilmiştir fakat Kuran koruma altındadır!’’ sözünden yola çıkarak yazma gereksinimi duymam sonucu ortaya çıkmıştır ve farkettim ki bu düşünceye sahip kişi sayısı göz ardı edilebilecek kadar küçükte değil... O zaman elden ne gelir? Bulabildiğimiz kaynaklar doğrultusunda fikirlerimizi yazalım!

Öncelikle bahsetmemiz gereken konu başlıklarını bir sıralayalım:
1. Muhammed’in vahiy almaya başladığı zaman ve vahiy süreci
2. Alınan vahiylerin ne şekilde kayıt edildiği
3. Kuran’ın derlenişi

1. Muhammed’e Vahiy Gelmesi ve Vahiy Süreci

40 yaşlarına doğru Muhammed’de yalnızlık çektiği ve toplumdan bunaldığı zamanlar Nur Dağı’nda bir mağara olan Hira Mağarası’na azığını da alıp gider ve azığı bitene kadar orada kalıp Allah’a dua ederdi.

Söylenene göre Muhammed vahiy almadan önce 6 ay kadar bir süreyle sık sık rüyalar görüyormuş ve gördüğü rüyaların hepsi olduğu gibi çıkıyormuş.

Hz. Aişe’nin bir rivayeti de şöyle:
"Allah Resulü'ne vahyin başlaması doğru rüyalar görmekle olmuştur. Gördüğü her rüya sabahın aydınlığı gibi aynen çıkardı. Sonra ona yalnızlık sevdirildi. Artık Hira mağarasında yalnızlığa çekilir, oradan ailesinin yanına gelinceye kadar sayısı belirli gecelerde ibadet eder ve (ailesinin yanına döndükten bir süre sonra) yine azık alıp mağaraya geri giderdi. Sonra yine Hatice'nin yanına dönüp, bir o kadar zaman için azık tedarik ederdi."

 Gelen İlk Vahiy

Muhammed’in yine inzivaya çekildiği günlerden birisinde (610 yılı Ramazan ayının Kadir Gecesinde) derin düşüncelere dalmışken isminin mağaranın içinde yankılandığını duydu. Etrafında birilerinin olduğunu düşünüp mağaranın içine bir göz gezdirdi fakat kimse yoktu. Sonrasında etrafının nur ile çevrildiğini görmüş ve buna dayanamayıp bayılmıştı.

Kendisine geldiğinde karşısında Allah’ın mesajını iletmek ile görevli olan Cebrail’i bulmuştur ve sonrası şu şekildedir:

"Oku" Dedi. Muhammed:
-"Ben okuma bilmem", diye cevap verdi. Melek, Muhammed'i kucaklayıp güçsüz bırakıncaya kadar sıktı.

-"Oku" diye emrini tekrarladı. Muhammed yine:
-"Ben okuma bilmem..." cevâbını verdi. Melek emrini tekrarlayıp üçüncü defa Muhammed'i sıktıktan sonra Alak Sûresi'nin ilk beş âyetini okudu.

"Yaratan Rabb'inin adıyla oku. O, insanı ‘alak'tan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabb'in sonsuz kerem sahibidir." (Alak Sûresi, 1-5).

Meleğin arkasından Muhammed de bu âyetleri tekrarladı. Heyecanla mağaradan çıkarak evine geldi. Yolda ilerlerken gök yüzünden bir sesin:

"Ey Muhammed. Sen Allah'ın elçisisin, Ben de Cibrail'im" dediğini duydu. Başını kaldırdığı zaman, Cebrâil'i gördü. Korku içinde evine vardı.

Eşi Hatice'ye:

"Beni örtün, çabuk beni örtün" dedi. Bir müddet dinlenip heyecânı geçtikten sonra gördüklerini Hatice'ye anlattı, “Kendimden korkuyorum”, dedi. Hatice, O'nu şu ölmez sözlerle teselli etti.

"Öyle deme. Allah'a yemin ederim ki, Allah, hiç bir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen , akrabanı gözetirsin. İşini görmekten âciz kimselerin işlerini yüklenirsin, Fakire yardım edersin. Misâfiri ağırlarsın...."

Sonrasında Muhammed şaşkın bir şekilde evine gider ve eşinden kendisine bir battaniye/örtü getirmesini ister.

Dinlendikten sonra eşine durumu anlatır ve eşi kendi düşüncelerini açıkladıktan sonra onu bilgili birisi olan Varaka’ya götürür.

Şimdi burada hazır ilk maddenin sonlarına yaklaşmışken bir ara verip birkaç şeyden bahsetmek istiyorum:
Üste bıraktığım ayetlere bakacak olursak herkesin ortak düşünceye varacağı bir nokta var, o da Muhammed’in okuma ve yazma bilmediğidir. Muhammed’in okuma yazma bilmemesi o zaman ki Arabistan’a çok olağan bir durumdur çünkü toplumdaki okuma yazma oranı olabilecek en düşük seviyelerdedir. Şimdi Muhammed’in ve çevresindeki çoğu kişinin okuma yazma bilmediğine hepimizin karar verdiğini düşünüyorum. Peki okuma yazma bilen insanların az olduğu bir toplulukta gelen vahiy nasıl kaydedilecekti? Sorunun cevabının basit olduğunu elbette biliyorum fakat ileride değineceğim bu konuya ve şimdilik aklınızın bir köşesinde bulunmasını istiyorum.

Devam edecek olursak:

Hatice daha sonra Muhammed’i, amcasının oğlu Varaka'ya götürdü. Varaka, Tevrât ve İncil'i okumuş, İbrânî dilini ve eski dinleri bilen bir ihtiyardı. Varaka Muhammed’i dinledikten sonra:

"Müjde sana Ey Muhammed, Allah'a yemin ederim ki sen İsâ'nın haber verdiği son Peygambersin. Gördüğün melek, senden önce Allah'ın Musâ'ya göndermiş olduğu Cibrail'dir. Keşke genç olsaydım da, kavmin seni yurdundan çıkaracağı günlerde sana yardımcı olabilseydim... Hiç bir Peygamber yoktur ki, kavmi tarafından düşmanlığa uğramasın, eziyet görmesin..." dedi. Aradan çok geçmeden Varaka öldü.

Muhammed vahiy almaya başladıktan sonra 3 yıl kadar bir süre boyunca Allah’ın emri üzerine sadece yakın akrabalarını durumdan haberdar etti. Gizli davet dediğimiz sürecin 3 yıl kadar sürmesinin sebebi ise bu durumun yavaş yavaş çevre tarafından duyulmasıdır.

Yapılan ilk açık davetten de kısaca söz edecek olursak eğer:

Muhammed evinden çıkıp Safâ tepesine varır ve ‘’Yâ Ben-î Kureyş! Yâ Ben-î Haşim! Yâ Ben-î Fehir!’’ şeklinde Kureyşoğulları, Haşimoğulları ve Fehiroğulları kabilelerine seslenir. Bir rivayete göre Muhammed’in açık daveti 6 saatlik bir mesafedeki çevreye kadar duyulmuştur.

Uzun uzun maddeler halinde verip okuyucuyu sıkmak istemiyorum fakat Muhammed’in ne tarz yollarla vahiy aldığı ve gizli/açık vahiy süreci hakkında hakkında internet üzerinden detaylı bir okuma yapabilir ve konuya tamamıyla hakim olabilirsiniz.

Şimdi bunlardan bahsetme sebebim vahiy vb. kavramları tekrardan gözden geçirmek, bilmeyen varsa olayı Kur'an’da ve hadis kaynaklarında geçtiği şekliyle göstermekti. Bu sıkıcı kısmı bitirdiğimize göre herkesin aklında bazı temel şeyler tekrardan oturmuştur.

2. Alınan Vahiyler Nasıl Kaydedildi?

İlk maddemiz olan ‘’Muhammed’e Vahiy Gelmesi ve Vahiy Süreci’’ni bitirdik ve şimdi sırada vahiylerin nasıl kaydedildiği var. Şimdi hemen azıcık üstte aklınızda tutmanızı istediğim şeyi tekrar gündeme getireyim: ‘’Peki aralarında Muhammed’in de bulunduğu okuma yazma bilmeyen insanların çoğunlukta olduğu bir toplulukta gelen vahiy nasıl kaydedilecekti?’’ Muhammed’in gelen vahiyleri Allah’ın bir mucizesi olduğu söylenen mükemmel hafızasında tuttuğunu hepimiz bir yerlerden duymuşuzdur. Elbette vahyin sadece akılda durması pek bir şey ifade etmiyordu çünkü sürekli yeni vahiy geliyordu ve tebliğ inancı olan İslam’da vahyin sadece akılda tutulması bu işi zorlaştıracaktı. Bu yüzden Muhammed’in okuma yazma bilen insanlara ihtiyacı vardı.

Vahyin kaydedilmeye başlanma sebebi Muhammed’in kendi verdiği bir karar mı yoksa kendi Tanrısı olan Allah’ın bir emri mi bilinmez fakat bir süre sonra Muhammed üzerine yazılabilecek maddelerin/eşyaların üzerine vahyin kaydedilmesi emrini vermiştir.

Kur'an ayetleri dağınık bir şekilde inmekteydi ve kayıt esnasında Muhammed söylüyordu hangi ayetin hangi sırada olduğunu. Aynı şekilde Muhammed’in söylediği ayetler yazıya aktarılırken (kemik, deri vb. cisimler üzerine) sahabelerin arasından ayetleri ezberleyen kişiler de oluyordu.

Vahyin kontrolü amacıyla her sene ramazan ayında bir kere olmak üzere (sadece Muhammed’in öldüğü sene iki kere kontrol edilmiştir) Cebrail ile birlikte vahiy gözden geçiriliyordu.

Eklemek gerekirse eğer, vahyin kaydedilmeye ne zaman başladığı Kuran’da ya da başka bir kaynakta belirtilmez fakat eğer ayetler bir an önce kaydedilmeseydi karışıklık çıkabilirdi. O yüzden ilk vahiy indikten ve Muhammed şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra kayıt işlemi başlamıştır ve de bazı ayetleri ve rivayetleri göz önünde bulundurarak vahyin ilk dönemlerinden itibaren ‘’vahiy katipleri’’ dediğimiz kişilerin vahyin kaydedilmesi göreviyle Muhammed’in çevresinde bulunmuştur diyebiliriz.

Buna ek olarak Ömer’in ilk Müslüman olarak kişilerden birisi olduğunu ve Tâhâ suresinden bir bölüm okunduğu, Ömer'in onu duyduğu ve çok etkilendiği anlatılır. Bundan yola çıkarak tahminimizi doğrulayabiliriz. Bunun dışında Beyyine suresinde geçen ‘’suhuf’’ ve birçok ayette geçen ‘’sûre’’ kelimesinin yazı yoluyla kaydı işaret ettiği yönünde düşünceler vardır fakat Ömer olayına kıyaslayacak olursak ben bunların daha zayıf deliller olduğu fikrindeyim. Son bir şey daha ekleyecek olursak delillerimize: M.M. el-A'zamî de vahyin çok erken yazılmaya başladığını belirterek; gerçekte âyetlerin İslâm'ın ilk evrelerinden itibaren hatta Müslümanlar Kureyş'in zulmü altında sayısız sıkıntılar içinde yeni filizlenen bir toplulukken bile kayda geçirildiğini söyler. (A'zamî, Kur'ân Tarihi, s. 105.)

Birçok kaynak olmasına rağmen hepsinden bahsetmemiş olmama rağmen -ki bu okuyucuyu sıkmak istemememden kaynaklıdır- tüm delil olarak gösterilen olayları, ilk vahiyden kısa bir zaman sonrasında vahyin kaydedildiği fikrine varılabilir.

Şu ana kadar vahiy sürecini İslami kaynakları kullanarak yazmak durumundaydım haliyle fakat birazdan işler değişecek diyebilirim yani kısacası asıl eğlenceli kısma yeni geliyoruz.

3. Kuran’ın Derlenişi (Derlenişleri)

Yapılan inceleme ve aktarmalarla görülen o ki: Muhammed'in "vahiy katiplerine yazdırdığı" bildirilen "Kuran"ın ne "aynı" ne de "tümü" bugünkü Kuran'da yoktur. Halife Mervan kendi gerekçesini şöyle açıklar; "Onda yazılı olanlar, Osman tarafından yazdırılan Mushaflara geçmiştir. Artık ona gerek kalmamıştır. Yakılıp yok edilmeseydi, zamanla kuşkulara yol açılabilir, ondan alınarak yazılan Mushaflar çevresindeki kuşkuları önlenemeyebilirdi. Bundan korktum, o nedenle yaktırdım."(Kaynak: İb Ebi Davud, Leiden 1937, yay.,s.243-Suphi e's-Salih Mebahis Fi ulûm-il Kuran)

Önceki bölümlerde Kuran’ın rivayetlere göre ne zaman yazılmaya başlandığı ve nasıl kaydedildiğinden yeterince bahsettiğimizi düşünüyorum.

Şimdi konumuz Kuran’ın derlenişi olduğuna göre ilk önce ‘’Kuran’ın derlenmesine neden gerek duyulmuştur?’’ sorusuna cevap verelim:

Kuran’ın derlendiği dönem Ebu Bekir Dönemi olduğuna göre öncelikle Ebu Bekir Dönemi’ndeki Müslümanların durumuna bir göz atalım; Muhammed vefat etmeden önce Ebu Bekir’e imamlığı devrediyor, ardından Ömer’in önerisiyle ve Müslümanların kararıyla Ebu Bekir halife oluyor. Ebu Bekir’in halife olduğu bu dönem 2 yıl kadar sürüyor ve bu dönemde peygamber olduğunu iddia eden kişiler, dinden ayrılanlar ve elbette savaş oluyor. Savaşta Kuran’ı bilen kişilerin de kaybedilmesi ve nicelerinin de kaybedilmesi korkusu, yeni ‘’peygamberler’’ tarzı olaylar ve Ömer’in tavsiyesiyle Kuran’ı tek bir kitap haline getirme kararı alınıyor.

Tek bir cümleyle cevap verecek olursak eğer: Kuran yitip gitmesin diye Kuran’ın tek bir kitapta toplanmasına Ebu Bekir döneminde gerek duyuldu ve Kuran bir kitap haline getirildi.

Ömer, Ebu Bekir’e Kuran’ın yukarıda bahsettiğimiz gerekçeler nedeniyle toplanması gerektiğini söylüyor. Ebu Bekir karşı çıksa da başta sonunda Ömer’in önerisini kabul ediyor. Kuran’ı yazıya dökenlere ve ezberleyenlere ihtiyaç vardı bu derleme işlemi için o yüzden bu görev Kuran’ın kaydedilmesinde görev alanlardan birisi olan Zeyd İbn Sabit’e veriliyor.

Zeyd:
"Ebu Bekir bana ‘Sen akıllı bir gençsin. Peygambere vahiy yazdığın için senin başaracağına güveniyorum. Araştır ve topla Kuran ayetlerini’ dedi, Tanrıya ant içerek söylerim ki, dağlardan bir dağı yükleyip taşımayı önerseydi, buyurup verdiği görev kadar bana ağır gelmeyecekti. Yani Kuran'ı derlemek kadar."

Sonrasında Zeyd görevi kabul eder ve şöyle açıklar:

"Kuran (ayetlerini) derlemeye koyuldum. Hurma dallarından, küçük taşlardan ve kişilerin ezberlerinden izleyip derledim. işin sonunda, Tevbe (Beraat) suresinin sonunu, Ebu Huzeymetu'l-Ensari'de buldum. Ki, başkasında bulamamıştım bu parçayı"

Zeyd’in söylediklerine bakarsak bir üst paragrafta kullandığım ‘’Kuran’ı yazıya dökenlere ve ezberleyenlere ihtiyaç vardı bu derleme işlemi için’’ cümlesi doğruluk kazanmış oluyor. Eğer bu Kuran’ı ezbere bilen kişilerin sayısından bahsedecek olursak 4-10 arasında, en iyimser şekilde Buhari’de geçen hadislere göre ise 7 kişi olduğunu söyleyebiliriz. Hadisleri verecek olursak:
  1. Amr Ibnu'l-Ass anlatıyor: Peygamberin "Kuran'ı dört kişiden alın, Abdullah Ibn Mes'ud'dan, Salim'den, Muaz'dan ve Übeyy Ibn Ka'b'den" dedigini işittim. (Buhari, Fadailu'l-Kuran 8.)

  2. Enes anlatıyor: "Peygamber öldüğünde, dört kişiden başka Kuran'ı tümüyle ezberlemiş olan yoktu. Ebu'd-Derda, Muaz Ibn Cebel, Zeyd Ibn Sabit ve Ebu Zeyd." (Buhari.)

  3. Katade'den aktarılıyor: "Malik oğlu Enes'e; 'Peygamber döneminde, Kuran'ı tümüyle ezberleyenler kimlerdir?' diye sordum. şu karşılığı verdi: 'Dört kişi. Tümü de Medine'li. Übeyy Ibn Ka'b, Muaz Ibn Cebel, Zeyd Ibn Sabit ve Ebu Zeyd (Buhari, aynı yer, Müslim 2465. Hadis.)

Son olarak ekleyebileceğimiz bir diğer şey ise ‘’iki tanık meselesi’’. Zeyd normalde ayetleri iki tanık bulunması şartıyla kabul ediyordu fakat yukarıda verdiğim Zeyd’in söylediğine bakacak olursak Tevbe suresinin son kısmı sadece Ebu Huzeymetu’l-Ensari’de bulunuyordu ve başka tanık yoktu bu ayet için fakat yine de ayeti kabul edilmişti.

Ebu Bekir döneminde derlenen nüsha öncesinde Ömer’e sonrasında ise kızı Hafsa’ya verildi.

Bir üstteki kısımda Ebu Bekir döneminde derlenen Kuran’dan bahsettik sırada Osman döneminde yapılan derleme var.

Osman döneminde yapılan derlemeye geçmeden önce Buhari’de bulunan bir hadisi okumamız gerek:

Ermeniyye ve Azerbaycan'ı ele geçirmek için savaşılıyordu. Huzeyfe, Ibnu'l-Yeman, Halife Osman'a geldi. Müslümanların okudukları Kuran'lardaki birbirini tutmazlıktan yakındı, "Emire'l-Mü'minin! Bu ümmet, kendisinden önceki Yahudiler ve Hıristiyanların içine düştükleri birbirini tutmazlılıklar gibi bir duruma düştü!"

Ebu Bekir döneminden bahsettiğim son paragrafta nüshanın Ömer’in kızı Hafsa’ya verildiğini yazmıştım. Aldığı haberden sonra Osman incelemek için Hafsa’dan nüshayı istiyor. Sonrasında Osman; Zeyd Ibn Sabit'e, Abdullah Ibn Züyebr'e, Sa'd Ibnu'l-As'a ve Hişam oglu Haris oğlu Abdurrahman'a görev veriyor.

Osman: "(Medine'li) olan Zeyd ile, Kuran'dan herhangi bir kesimde ters düştüğünüz zaman, tartışma konusu olan parçayı Kureyş dili ile yazın. Çünkü Kuran sadece Kureyş dili ile inmiştir."

Onlar da bu buyruğu yerine getirdiler. Sonunda (esas) sayfalardan Kuran nüshaları oluşturup işi bitince, Osman, söz konusu sayfaları (Hafsa'dan getirilenler) geri gönderdi. Alınan nüshaların da her bir kesime gönderilmesini buyurdu. Ve bunların dışında kalan her bir Kuran sayfasını ya da Mushafı buyurup yaktırdı.(Buhari, e's- Sahih, Kitabu Fedaili'l-Kuran/3.)

Şimdi Osman döneminde ‘’yazılan’’ Kuran’ın Kureyş dilinde olduğunu ve diğer Kuran sayfalarını ya da Mushafları yaktırdığını biliyoruz -ki saklanan Mushafların olma ihtimali de vardır. Örnek olarak Hindistan’da bulunan Ali Döneminde yazıldığı iddia edilen Mushaf’ı verebiliriz-. Diğer Mushafların yakılma sebebini bu konunun ilk paragrafında bir alıntıyla açıklamıştık. Osman’ın kurduğu ekip önderliğinde hazırlanan ve gerçek olarak kabul edilen Kuran ise çeşitli bölgelere yollanmıştır.

Şimdi tekrar bahsetmemiz gereken bir nokta olduğunu düşünüyorum:

Oysa, asıl kuşkulara yol açan, esas alınmış olduğu belirtilen ilk derlemenin yakılması olmuştur. Çünkü, ilk derleme ile, sonraki Osman döneminde oluşturulan ‘’Mushaf’’ ile arasında fark olmasa idi, ilk derlenen Kuran yakılır mıydı?

Buraya tekrar değinme sebebim 2. cümlede geçen diğer Mushafların yakılmasının şüphe oluşturmasıydı. Bu tamamıyla benim kişisel görüşüm olsa da: Yapılan ilk derlemenin yanlış olması ve sonra tekrar düzenlenen Mushaf’ta eksik ya da fazla ayet olması Kuran’ın değiştiği fikrini bana benimsetmeye yeterli diyebilirim.

Şimdi gelelim bu “son” nüshanın en büyük problemine. Bu son nüshada noktalama ve “teşkil” bulunmamaktaydı.

Yani Arap harfleriyle az – çok muhatap olmuş olanların bileceği gibi, b harfi ile s harfi aynı şekil ile ifade ediliyordu. Daha sonra bunun okumayla ilgili problemlere yol açacağı düşünülüp Dört Halife Dönemi’nden sonra harflere nokta eklendi. Bu da yeterli görülmeyip Arapça’da sesli harfleri temsil eden, bugünkü resmî “yazılı Arapça”da kullanılmayan “teşkil” eklendi. Böylece anadili Arapça olanların yanlış yapmasını önlemek için harfler noktalanmış, anadili Arapça olmayanların yanlış yapmasını önlemek için harekelenmiş bulunuyordu.

Muhammed Döneminin Kuran'ı ile Bugünkü Kuran Aynı Değil:

Ibn Ömer diyor ki: "Hiçbiriniz, Kuran'ın tümünü aldım (elimde bulunduruyorum) demesin. Bilemez ki, Kuran'ın çoğu yok olup gitmiştir. 'Ne kadar ortada varsa o kadarını elimde tutuyorum' desin yalnızca." (Suyuti, el İtkan, 2/32.)

Bu tanıklık, bugün elimizdeki Kuran'la, Muhammed'in "vahiy katipleri"ne yazdırdığı bildirilen Kuran'ın aynı olmadığını çok açık biçimde anlatmıyor mu? Kaldı ki, Ibn Ömer, Osman dönemindeki derlemeden sonra bu sözü söylemiştir. Yani, Osman döneminde oluşturulan "Mushaf"ın da orijinali yok. O el yazması, Dünyanın hiç bir yerinde bulunmuyor.

Bir üstte ara söz olarak bahsettiğim Hindistan’da bulunan Ali’nin Mushaf’ı gibi birçok Mushaf bulunmakta. Bunlara örnek verecek olursak eğer: Peygamberin, Kuran için ezberine başvurulacak dört kişiden biri olarak belirttiği Ibn Mesud'un mushafı, yine Muhammed'in danışılması gereken dört kişiden biri olarak söz ettiği Übeyy Ibn Ka'b'ın mushafı, Abdullah Ibn Abbas'ın mushafı, Muhammed'in karılarından Aişe'nin mushafı, Ali'nin mushafı bunların başlıcaları. Suyuti'nin ve Buhari'nin kitaplarında belirtilen mushaflardan hiçbiri günümüze gelememiş. Ancak bunların içerik listeleri yazılmıştır. Ayrıca bazı din kitaplarında, bunlarda bulunduğu söylenen ayet ve surelerden parçalar günümüze kadar gelmiştir. Eldeki resmi nüshadan içerik yönünden farklı oldukları bu listelere bakınca hemen anlaşılıyor.

Örneğin, Ibn Mesud'un "Mushaf"ında Fatiha Suresi gibi çok temel bir sure yok. Felak ve Nas sureleri de, Ali'nin surelerinin sırası bugünküne uymuyor. Suyuti, kitabında, Bakara suresinin, Ahzab suresi ile aynı uzunlukta olduğunu aktarıyor. (Suyuti, el ıtkan, 2/32.) Oysa bugün, eldeki resmi Kuran'da, Bakara 285 ayet iken, Ahzab yalnızca 73 ayettir.

Yine önceki kısımlarda Osman döneminde hazırlanan Mushaf’ın bir kaç yere yollandığından bahsetmiştim.

Üçüncü halife Osman döneminde bir heyet tarafından yeniden derlenip yazılan Kuran'ların kaç adet olduğu ve şu anda nerede bulundukları tartışmalıdır. -ki ben araştırmalarım esnasında net bir şekilde 7 Mushaf bulunduğunu ve derlemeyi yapan ekipte 12 kişi bulunduğunu savunan kaynaklara rastladım.

Kimilerine göre dört, kimisine göre beş ya da yedi adet yazılmıştır. Dörttür diyenlere göre, Osman bir nüshasını kendisine alıkoymuş, diğerlerini Kufe'ye, Basra'ya ve Şam'a göndermiştir. Mekke'ye, Yemen'e ve Bahreyn'e gönderilenlerden de söz ediliyor.

Hatta şu an Topkapı Müzesi’nde bulunan Mushaf’ın Osman döneminden kalma olduğu söylenmektedir. Aynı şekilde bir kopyanın Taşkent'te olduğundan söz eden çok sayıda kitap vardır. Günümüzdeki Kuran ile tutmayan bir diğer parçadan bahsedecek olursak San’a el yazmalarını örnek verebiliriz. Yemen Ulu Camii’de bulunan el yazmalarının günümüzdeki Kuran ile farkları bulunmakta.

Ayrıca, Kuran'ın okunuşundaki farklar da, tek bir Kuran olmadığının göstergesidir. Nitekim, İsmail Cerraoğlu'nun, Ankara 1971 baskılı "Tefsir Usulu" adlı kitabının 90-110.sayfaları arasında, Islam kaynaklarından aktarılan bilgiler de şöyle:

"Kur'an'ın bir harfinin bile değişmediği" yalanı Tevbe suresinin 114.ayetindeki "iyyahu" sözcüğünü, Hammad İbn Zeberkan, "ebahu" diye okurdu. Sad suresinin 2. ayetindeki "izzettin sözcüğünü de "ğırratin" okumaktaydı. Buradaki değişiklikler harf değişiklikleri. Birincisinde "ya"ba" ya, öbüründe de "ayın" harfi, "ğayın" harfine dönüşmüş. Haydi bu tür harf değişikliklerini önemsemeyelim.

Eldeki Kur'an'da görülen kimi sözcüklerin yerine, Abdullah İbn Abbas, "mürâdiflerini", yani "eş anlamlı olanları kullanırdı.

Enes İbn Malik de Müezzemmil suresinin 6. Ayetindeki "akvamu" sözcüğünün yerine, "asvabu" sözcüğünü kullanmıştır. İbn Ömer, Cum'a suresinin 10. Ayetindeki "fes'av" sözcüğünün yerine, "femzû" sözcüğünü; İbn Abbas Karia suresinin 5. Ayetindeki "kel'ıhni"yerine "k'essavfı"yı uygun görüp kullanırdı. Yine İbn Abbas "sayhaten vahideten"lerdeki "sayhaten" yerine, "zeyfeten"i yeğlerdi.Enes İbn Malik, İnşirah suresinin 2. Ayetindeki "vada'nâ" yerine,"halelnâ" diye okurdu. (Bkz.Sf.95). Aynı kitapta, gösterilen kesimde başka örnekler de görülebilir.


Buralarda görülen de yalnızca harf değişikliği değil kelime değişikliğidir. Demek ki peygamberden bu yana bir harf bile değişmemiştir savı gerçek değildir.

Kaynaklar, ayrı ayrı mushaflar üzerinde durur. Aktarılan örneklere göre, kimi mushaftakiler bugün elimizdeki "Resmi Kuran" dakileri tutmamaktadır. Kur'an'ın birinci orijinali de, ikinci orijinali de yine Müslümanlar eli ile yakılmıştır. Kuşkusuz gerçekleri örtmek için. Osman döneminde oluşturulup çoğaltıldıktan sonra belirli merkezlere gönderilen nüshaların orijinallerine de dünyanın hiçbir yerinde rastlanmamaktadır.

Bütün bunlar karşısında, yine ‘’Kuran, Peygamberden bu yana olduğu gibi ve bir harfi bile değişmeden gelmiştir!’’ denebilir mi?

SİZDEN GELENLER | Yazan: Kaptan Totototo

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

PANDORA'NIN DİNDEN KURTULMA SÜRECİ ♀


PANDORA'NIN DİNDEN KURTULMA SÜRECİ

Öncelikle kendi hikayemi paylaşmama beni teşvik eden diğer paylaşımcılara teşekkür etmek istiyorum. Onları dinlerken ne kadar benzer hikayeler olduğuna şaşırıyorum.

Ben büyük aile bireyleri ile birlikte yaşanan bir evde büyüdüm. Bahsettiğim kişiler babaannem ve dedem. Annem ve babam aslında modern insanlardı ama babaannem ve dedem son derece muhafazakarlardı. Babam işi sebebi ile sürekli yurt dışında yada şehir dışında olurdu. Biz de annemle babaannem ve dedemle kalırdık. Annem kendisini babamın ailesine kabul ettirebilmek için kendinden bazı tavizler vermiş, evlenmeden önce yaşadığı hayatı değiştirmişti. Babaannemle ev sohbetlerine ,çeşitli dini konuların abartılı ve gerçek dışı şekilde konuşulduğu kadın toplantılarına katılıyor, tabı bu sırada beni de götürüyordu.

Ben baş örtülü olmayı bir mecburiyet olarak görüyor, açık olan yada biraz rahat giyinen kişilerin cayır cayır yanacağına inanıyordum. Büyüyünce en çok istediğim şey kapanmak ve anne olmaktı. Dini baskı ve hurafeler ile çocukluk yaşadım. Cinlerin beni gece aynaya baktım diye çarpabileceğine, saçlarımın görünmesi sebebi ile cehennemde saçlarımdan asılacağıma ,iç çamaşırımın bir erkek tarafından görünmesi sebebi ile çocuğumun onun bunun çocuğu olacağına falan inanıyordum.

Her sene mahalledeki caminin Kur'an kursuna katılıyordum. Dini olan her şeyi sorgu ve sualsiz doğru kabul ediyordum. Hatta çocuk yaşlarımda bile akranlarımın din konusundaki bilgi eksiklikleri beni rahatsız ediyordu. Kardeşim doğana kadar evin şımarık tek çocuğu olarak bu süreç böyle devam etti. Bir erkek kardeşim oldu ve onun büyümesi ile bazı şeyler gözüme batmaya başladı. Mesela benim akşam ezanından sonra dışarıda olamazken kardeşimin benden küçük olmasına rağmen dışarıda kalabilmesi. Ya da bana sürekli oranı buranı kapat baskısı yapılırken kardeşimin istediğini giyebilmesi gibi. Bu tip sorular ile kendimi karıştıramazdım ,çünkü herkesin bildiği üzere dini çok sorgularsak delirirdik. Yani din ile ilgili insanı bir şeyler rahatsız etse bile bunu kendine itiraf etmesi çok kolay olmuyor.

Lise çağlarımda arkadaşlarıma dini konularda bilgiler veriyor hayatımı dine göre yaşayabildiğim kadarı ile yaşıyordum. Arkadaşlarıma kadınların yüksek sesle konuşup gülmesinin günah olduğunu söylüyordum. Felsefe öğretmeninin din konusundaki sözlerini içten içe hırçınlıkla dinliyordum ve dine inanmayan herkesten nefret ediyordum. Fakat bir süre sonra felsefe öğretmenim benim senelerdir kendime bir sorup bir caydığım kadın erkek eşitliği konusuna değindi. O gün içimde bir sevinç oluştu çünkü beni senelerdir kemiren bu konunun başka biri tarafından da dile getirildiğini görmüştüm. Bu andan sonra biraz daha düşündüklerimi dile getirebilir olmuştum. Tabi öyle her ortamda konuşamazdınız, uygun koşulların ve kişilerin olması gerekiyordu. Ailemizin çevresindeki kolu komşu yada akrabalar benim bu düşüncelerimi asla bilmemeliydi. Onlar kızlarını hafız olsun diye yatılı kurslara gönderiyor, hatta babamı beni pozitif bilimler okumaya zorladığı için kınıyorlardı. Bir de benim din ile ilgili soru işaretlerimin olduğunu öğrenirlerse anne ve babamı zor duruma düşürürdüm.

Derken üniversiteye başladım ve biyoloji bölümünü seçtim. Üniversitenin ilk yıllarında da okulda misyonerlik yaptım maalesef. Üniversitede bazı arkadaşlarıma Kur'an okumayı öğretmişliğim bile vardı. Bazı arkadaşlarımla din ve bilim arasında seviyeli tartışmalar yapardık ve ben dini daha iyi savunabilmek için mealler ve tefsirler okumaya başlamıştım. Sürekli yanma korkusuyla görmezden geldiğim sorularım daha beter bir şekilde gözüme batmaya başlamıştı. Çünkü Kur'an'ın doğru düzgün kadınlara hitap etmediğini görmüştüm. Kabullenemediğim ve ağlayarak diğer meallerde nasıl yazıldığını araştırdığım ayetler oldu. Dinimin bana biçtiği rol çocuk bakıp iffetimi korumaktı, bu kadar. Evlenme yaşı ,çoklu evlilik, örtünme, miras hakkı, şahitlik gibi konulardaki adaletsizlik alenen yazıyordu ve bunlar adaletli olduğu söylenen bir tanrı tarafından yazılmıştı.
Zaten biyoloji gibi bir bölümde okuyup da din ile bilimi aynı anda yorumlamaya çalışmak çok zor bir süreç. Bir taraf sana doğanın düzenini ve gerçekliğini tüm açıklığı ile anlatıyor diğer taraf ise sorgulamaman gerektiğini, asla varlığından emin olamayacağın kavramlara inanmanı bekliyor. Bir de meallerde kadınlar hakkında yazan sürekli itaate ve acizliğe yönelik ayetler beni iyiden iyiye dinden soğutmaya başlamıştı. Bilimde kadın ve erkek bir düzenin iki eşit parçasıydı, din ise erkeklerin kadınlardan üstün kılındığını söylüyordu, tıpkı Nisa 34'deki gibi. Bu ikilem içinde içimde yavaş yavaş bilim gerçeklikleri daha ağır basmaya başladı. Arkadaş ortamımda her dinden her etnik kökenden insan olması ile daha farklı bakış açıları ve dine yönelik daha başka sorular gördüm. Sadece kendi aklıma takılan sorulardan sıyrılıp onların paylaştığı sorular üzerine de kafa yormaya başladım ve dinler ile ilişkim tamamen koptu diyebilirim.

Velhasıl ben şu an 28 yaşındayım, babaannem hala ne zaman başımı kapatacağımı soruyor.​Evlendim, eşim özgür düşünceli ve kadını sindirerek kendini yücelttiğine inanmayacak kadar akıllı biri. Kardeşimi ben büyüttüm sayılır, ona kadın erkek eşitliği ve bu düzenin oluşması için onun nasıl bir adam olması gerektiğini anlattım. Şimdi benden çok daha eşitlikçi, kadınların fikirsiz ve eğitimsiz bırakılmamaları ve sosyal hayattan soyutlanmamaları gerektiğine inanıyor. Benden yaşça küçük kadınlarla bu konuyu özellikle konuşuyorum. Dine inanmak isteyen inansın ama o sadece bir inanç ve biz gerçek bir dünyada yaşıyoruz diyorum. Sen hayatının kalanında eşine, babana ya da herhangi bir erkeğe fikren ,fiilen yada maddi olarak bağımlı yaşamayı ya da onlardan aşağıda görülmeyi kendi insanlık onuruna açıklayabilecek misin diye soruyorum. Burada demek istediğim şey kadınların erkeklerin arkalarından yürümeleri gerektiği, yetişkin bir kadının bile bir erkekten izin almadan bir yere gidemeyeceği, cinsel anlamda erkek her istediğinde ona karşılık vermek zorunda olurken erkeğin kadına karşı aynı mecburiyette olmaması ,kadının erkeğe itaat etmek zorunda olması gibi konulardır.

Diyeceğim şu ki bir insanın aydınlanması ve gözünü açması aslında neleri beraberinde getiriyor. Bir çok insanın dini sebeplerle kendini ifade etmekten geri durduğunu görebiliriz. Bu kadın ya da erkek fark etmez. Dinin hayatlarımızda bir çok şeyi yaşamamıza engel olduğu çok açık. Din insanlara iyiliği güzelliği öğretmiyor, sadece yüzyıllar önceki toplumsal anlayış içindeki rolleri günümüzde de sürdürmemizi istiyor. İnsanlar sadece dindar olunarak ahlaklı ve iyi bir insan olunabileceğini düşünüyor. Çünkü onlara göre dinin temeli iyi insan olmak. Ben insanların iyi, vicdanlı ve adil olabilmek için bir dine inanmak zorunda olduklarını düşünmüyorum. Aklın ve özgür düşüncenin toplumları daha yaşanabilir kılacağına inanıyorum ve dinler özgür düşüncenin karşısında birer engel.

Bana fikirlerimi ve hikayemi paylaşabilmem için imkan sağladığınız için çok teşekkür ederim. Yaptığınız işe ve dönüşümünü anlatan herkese çok saygı duyuyorum. Güzel günlerimiz olsun, hoşça kalın..

SİZDEN GELENLER | Yazan: Pandora

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

İPEK'İN DİNDEN ÇIKIŞ SÜRECİ ♀


İPEK'İN DİNDEN ÇIKIŞ SÜRECİ ♀

Merhaba ben İpek. Kimliğimin gizli olmasını istediğim için bu yazıyı gerçek ismimi kullanarak yazmıyorum. Keşke inanç gibi kişiye özel olan her şeyi özgürce söyleyebileceğimiz bir topluma sahip olabilseydik... Fakat ne yazık ki toplumumuzda sayıları azımsanamayacak cinste olan bazı insanlar tarafından, Müslüman olmamak vatan haini olmakla eş değer tutuluyor... Ne kadar acı değil mi? Neyse, bugün sizlere dinden ayrılış hikayemden bahsetmek istiyorum. 21 yaşındayım ve aslında kendimi bildim bileli sorgulayan bir insandım. İç Anadolu'da muhafazakar denilebilecek bir şehirde doğdum. Tam beş yaşındayken annem tarafından Kur'an kursuna kaydedildim. Henüz okumayı yazmayı bile bilmezken iki hafta gibi kısa bir sürede Arap alfabesi ve Kur'an'a geçiş aşaması olan cüz dediğimiz eğitimi bitirip Kur'an okumaya başladım. O yaşta bu başarı başta Kur'an hocam olmak üzere ailemi ve akrabalarımı şaşırtmış, gururlandırmıştı. Ben ise benimle gurur duyan ailemin gözüne daha fazla girebilmek için Kur'an kursundan çıktıktan sonra bile arkadaşlarıma ip atlayıp top oynamıyor onun yerine akşama kadar evde kuran okumaya devam ediyordum.

Ailenin en küçük çocuğu bendim diğer kardeşlerimle de aramda epeyce bir yaş farkı vardı. Büyük kardeşlerim din eğitimi almadan büyümüşlerdi, namaz kılmayı Kur'an okumayı bilmezlerdi. Bu yüzden ben ailemin projesiydim. Onların yapamadığı her şeyi ben yapmalı ve kusursuz bir Müslüman olarak yetişmeliydim... Yedi yaşına geldiğimde okula başladığım sıralarda Arapça okumaya alıştığım için ve Arapça sağdan sola okunduğu için alfabemizi öğrenmekte zorlanmasam da harfleri birleştirip okumakta epeyce zorlanmıştım. O günler gerçekten zordu. Okula öğleden sonra gidiyor ve akşam üzeri çıkıyordum. Küçük yaşlarda arkadaşlarımla oyun oynamak yerine Kur'an kursunda vakit geçirdiğim için içten içe pişmanlık duymaya başlamıştım. Çocukluğumu yaşayamadığımı düşünüyordum.

Birinci sınıf bittiğinde, anneme yaz tatilinde Kur'an kursuna gitmek istemediğimi söyledim. Yüzündeki hayal kırıklığını hala hatırlıyorum. O yaz gitmek istemiyor olmamı anlayışla karşılamış olsa da ikinci sınıfa geçtiğimde Kur'an okumayı unuttuğumu fark etmiş ve adeta evde fırtınalar estirmişti. 2.sınıfın yaz tatili döneminde beni apar topar Kur'an kursuna tekrar kaydettirdi ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi ki...
Ben Türk'tüm ve Türkçe kitaplar okuyup anlamak istiyor bilmediğim bir dili okuyarak zaman kaybetmek istemiyordum. Düşüncelerim bu yöndeydi. Aynı zamanda aklımda binlerce soru vardı. Hocalar tarafından Hristiyanların cehenneme gideceği bizim ise cennette olacağımız söyleniyor, ne kadar erken tesettüre girersek o kadar hayırlı kul olacağımız vurgulanıyor ve bizden kötü durumda olanlara bakarak şükür etmemiz eğitimleri veriliyordu. Bir gün hocamız dışarıda yalın ayak dolaşarak kağıt toplayan bir çocuğu göstererek şöyle demişti. " Allaha şükredin şuan onun yerinde siz olabilirdiniz ama şuan buradasınız ve Allaha ibadet ediyorsunuz. Ne kadar şanslısınız farkına varın ve Allaha teşekkür edin. "

Bu konu hep aklıma takılmıştı çünkü hoca Hristiyan bir ailede doğmadığımız için, bizden kötü şartlarda yaşayanlar gibi olmadığımız için hep şükür etmemizi istiyordu

Bir başkasına bakarak halimize şükretmek doğru muydu? Bir görme engelliye bakarak iyi ki kör değilim Tanrım demek ve şükretmek ne kadar alçakçaydı. Bunu Tanrı kelamını okuyan ve bizden büyük olan insanlar mı söylüyordu bize? Ya onlar Allah'ı yanlış tanımış ya da ben yanlış tanımıştım. Gel zaman git zaman 15 yaşıma geldiğimde bir karar alıp Tevrat'ı, Zebur'u, İncil'i ve Kur'an'ı sırayla okudum.

İşte o zaman aydınlanma fırtınaları esiyordu zihnimde. İçimde hala adını koyamadığım bir sevinç yeşermişti. Sanki hapisten çıkmış gibiydim, kuş gibi özgürdüm. Çok mutluydum çünkü ortalama 70 yıl olan insan ömrünün sadece on beş yılını kaybederek yırtmıştım. Durum daha beter olabilirdi, otuzlu, kırklı yaşlarda dinlerin insan ürünü olduğunu fark edebilirdim. Ben şanslıydım. İçimde bir hazine saklıyor gibi dinsiz olmamı sakladım. Çünkü benim hazine dediğim bu birikim ailem, akrabalarım ve arkadaşlarım için bir çöplük hatta bataklık olarak nitelendirilebilir ve onların inandığı, doğru yol dediği çıkmaz sokağa tekrar dönmem için bu birikimim yıkıma uğratılabilirdi. Nasıl derseniz, en basitinden "kafayı yedi" diyerek beni hocalara götürmeye zorlayabilirlerdi...

16 yaşındayken ne kadar gizlesem de dinsiz olduğumu farkında olmadan belli ediyordum ve annem ciddi anlamda şüpheler duyuyor ve endişeleniyordu. Bir gün odamda İncilimi buldu. Dinleri araştırırken Tevrat'ı, Zebur'u, İncil'i, Kur'an'ı, hatta Zerdüştlüğün kitabı olan Avesta'yı bile okumuştum.

Anneme merak ettiğim için okuduğumu söylesem de annem şüphelerinin üzerine İncili de bulmasıyla artık beni Hristiyan olarak damgalamıştı. "Sende bir değişiklik olduğunun farkındayım oruç tutmamandan belli sen Hristiyan olmuşsun" diyerek evde fırtınalar estiriyordu. Bu olayın üzerine kavgalı gürültülü bir sene geçirmiştik. Annem benim içten içe gizli Hristiyan olduğumu düşünüyor ve sonsuza kadar cehennemde yanacağım fikrine kapılıp kendini yıpratıyordu. Onun yıprandığını fark ettiğimde Müslüman gibi yaşamaya devam etmeye karar verdim. Ramazan aylarında oruç tutuyor akşamları da namaz kılıp gözüne batmıyordum. Bir gün İlahiyat okuyan arkadaşlarımdan birine içinde bulunduğum durumu anlattım. Müslüman olmadığımı hiçbir dine inanmadığımı ve bunlara araştırarak karar kıldığımı söyledim.

Bana "haşa olur mu öyle şey" demişti. İsmini bilmediğim bir tarikata gidiyordu kendisi yeterli bilgiye sahip olmadığını söyleyip beni tarikattan bir hocayla görüştürerek aklımdaki bütün sorulara cevaplar verdireceğini ve gerçek İslam'ı öğreneceğimi söyledi. Teklifini kabul edip iki gün müsaade istedim ve aklımdaki bütün soruları, ayetleri, hadisleri kağıtlara yazıp dosya haline getirerek buluşmaya gittim. 

Hazırlıklı gittiğimi gören hocanın yüzü düşmüştü. Ahzab 37 gibi birçok ayeti, hadisleri ve çelişkileri ardı ardına söylüyordum. Tefsir diyerek kestirip atıyor, tefsir önemli diyordu. Onunla aramızda şöyle bir konuşma geçmişti:

+ Kuran-ı Kerimin tefsire ihtiyacı olduğunu mu söylüyorsunuz?
- Evet bunun hakkında hadis de vardır. Fakat tefsirleri ancak müfessirler yaparlar onun şartları vardır.
+Peki bu şartları Tanrı mı belirliyor?
- Eee şey... aslında...
+ Tamam başka bir şey sormak istiyorum. Tanrı kelamı neden tefsire ihtiyaç duyar? Sen bir kitap yazsan ve o kitap yüzlerce yıl sonra "aslında hoca şöyle demek istiyor burada" diyerek bazı insanlar tarafından yorumlansa doğru olur mu? O zaman senin yazdığın kitap değişmez mi? Amacından sapmaz mı? Kur'an Allah tarafından korunuyor ve asla değiştirilemez diyorsunuz. Tefsire ihtiyaç duyduğu için zaten değiştirilmesine lüzum yok ki. Herkes "Allah burada böyle demek istiyor" diyerek yorum yapıyor. Sonra da Kur'an apaçık bir kitaptır diyorsunuz. Arapçada bir kelimenin binlerce anlamı var demiştiniz. Sizin dediğiniz üzere diyorum, bu nasıl bir tanrı ki insanlığa olan mesajını bir kelimenin binlerce anlamı olan Arap dilinde indiriyor, bir de üstüne üstlük değiştirilmeyeceğini vaat edip tefsir yapılmasına göz yumuyor. Bu kargaşayı kendi başlatıyor.

İşte konuşmamız böyle sürüp gitmişti. Birçok ayet hadis tartışmamızın sonunda bana sadece "Sen aklını çok kullanma" , "çok sorgularsan dinden çıkarsın, yanarsın" demişti. "Allaha şirk koşuyorsun, doğru yolu bulasın diye senin için dua edeceğim" gibi kelamlar edip gitmişti.

Şunu demek istiyorum dostlar.
Aklınızı kullanın. Müslümanlar diyor ya hani "inanmazsan yanarsın ama inanmak bir şey kaybettirmez" diye, ben de şöyle söylüyorum ; Eğer bir Tanrı varsa ve sizi ölümden sonra sorguya çekecekse, neden benim adıma uydurulan bunca şeye inandın diyerek te sorguya çekebilir. Şunu sakın unutmayın düşünme yetisini bize veren eğer Tanrıysa, kullanalım diye vermiştir.
SİZDEN GELENLER | Yazan: İpek

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

NEO'NUN DİNİ TERK SÜRECİ ♀


NEO'NUN DİNİ TERK SÜRECİ ♀

Merhabalar. Tanınmamak amacıyla gerçek ismimi ve yaşadığım şehri vermek istemiyorum. Ama kendimi uyanmış gibi hissettiğim için Neo rumuzu ile tanıtabilirim sanırım.

Ben Türkiye’nin en laik ve demokratik şehrinde doğmuş, büyümüş ömrü hayatında 29 yaşına kadar din baskısı nedir bilmemiş bir kadınım. Ailem asla aşırı dindar yahut da yobaz değildi. Annem ve babam özellikle kız çocuklarını okutabilmek için aşırı çaba gösterdiler. Hepimiz güzel üniversitelerde okuduk, iyi meslekler edindik. Bu açıdan çok şanslı olduğumu itiraf etmeliyim. Çevremdeki insanlar o kadar açık görüşlü insanlardı ve bize İslam dini o kadar güzel anlatıldı ki 30'lu yaşlara kadar dini sorgulamak aklımın ucundan bile geçmedi.

Üniversitedeyken evdeki Kur'an mealini okumaya başladığımı ve bitirmeye çok az kala bıraktığımı hatırlıyorum. Çok şaşırmıştım. O zamanki aklımla bile okuduklarım bana hiç de ilahi gelmemişti. Her şeyin efendisi, tüm bilgilerin, ilimlerin sahibi yüce Tanrı’nın kitabı çok çelişkili ve garipti. Aradığım şeyleri bulamamıştım. Tanrı’ya ait bir şey bu kadar alelade olmamalıydı. Eğer kalan kısmını da okursam bir şeylerin kopacağından korkmuştum. Çok az kalmıştı ama okumadım. İnsanda biraz ümit kalmalıydı değil mi?

Sonra çok uzun bir süre Kur'an'ı elime almadım, din muhabbetlerinden kaçındım. Benim bir Tanrım vardı ve sevgi doluydu. Beni sakınırdı, bundan emindim. Zaten asla din baskısı yaşamamıştım ki! Niye dini bu denli acımasızca yargılamalıydım? Ama özel sektörde çalışmaktan yorulup kpss ye girmem hayatımı tamamıyla değiştirdi. Hayatım boyunca yaptığım her şeyde başarılı olmuştum. Kpss de beni zorlamadı, çok yüksek bir puan alıp Karadeniz bölgesinde bulunan küçük bir şehrin daha da küçük bir ilçesine atanmıştım ve bu da işlerin iyiden iyiye sarpa sarmasına neden olacaktı.

Dindar ve yobaz insanların içindeydim artık. Daha işe ilk başladığım günlerde bile rahatsızlık duyuyordum. Çalışma ortamım kötüydü. İş arkadaşlarımın bana söylediği bazı şeyleri aktarmak istiyorum sizlere:

“Bence kadınlar memuriyete aranmamalı. Eğer senin yerine bir erkek atanmış olsaydı, bütün bir aile kurtulmuş olacaktı. Sen şimdi bütün bir ailenin rızkını yiyorsun.” (İyi ama, emek verdim?)

“Biz, siz bilmem nereliler gibi gavur değiliz.” ( Aman sakın bizim gibi olmayın siz, çok meraklı değiliz hani.)

“Bana sakın dışarıdayken selam falan verme. Biz, siz bilmem nereliler gibi kadın-erkek yol ortasında konuşmayız. Bizim bir ahlakımız var!”(Ahlâkınız batsın!)

Eve tesisatçı çağırırsın, evde erkek yok diye gelmez. Gelirse de evin giriş kapısını açık bırakıp evi buz gibi eder. Sanki ona ne yapabilirim ki?

Tüpçüyü arayıp tüp istersin, telefon numaran bütün ilçeye yayılır ve Bütün sözde dindar abazalar gece gündüz arar. Hepsi seninle yatmak istiyordur. Cüret edip de:

“Siz bilmem nerede hepiniz birbirinizle yatıyormuşsunuz. Sen niye benimle yatmıyorsun?”
“Sen bilmem kaç santime nasıl hayır diyorsun?” gibi sözler ederler.

Evli barklı adamların ahlaksız teklifleri de cabası. Eğer bir cehennem varsa artık onun içindeydim. Oysa ben hayatım boyunca hiç böyle şeyler yapmamıştım. Yalnızdım ya, kimsem yoktu ya, yabancıydım ya...

Artık düşündüğüm tek bir şey vardı. Hadi ben ahlaksız bir gavurdum. Peki sizin ahlâkınız neredeydi? Bu insanlar sözde dindar ve benden daha namusluydu. Eee. Bana niçin böyle davranıyorlardı? Demek ki dinin ahlakla bir alakası yoktu!

Biraz zaman geçti beni kabullendiler. Kadınlar zaten beni hiç rahatsız etmiyorlardı. Hatta çok iyi kız arkadaşlar da edinmiştim, onları seviyordum. Ama yaşadıklarım beni yaralamıştı artık. İçime dokunuyordu işte kabullenemiyordum! Kadın olmak çok zordu.

Sorgulamaya başlamıştım. Sorguluyor ve hep aynı cümleyle bitiriyordum. “Bunlar kendini Müslüman zannediyor! Hepsi ahlaksız, hepsi cahil! Müslümanlık böyle bir din değil. Benim Tanrım ile bunlarınki aynı olamaz. Benimki sevgi dolu; onların ki korkunç, zalim...”

Hatta bu küçük yerde geceleri uyumadan dua eder, onları adeta Tanrı’ya şikayet ederdim. Hatta bu Tanrı ile yaptığım gece sohbetlerim vazgeçilmezim olmuştu. Başka kimsem yoktu ki!

Kendimi kitap okumaya vermiştim. Klasikler, mitoloji, tarih... Her türden kitap. Haftada 5 kitap filan okuyordum. Böyle 2 yıl geçti. Yerimi değiştirdiler. Atandığım yer yine küçüktü ama bir nebze de olsa diğerinden daha rahattım. Artık çok profesyonelleşmiştim, insanlar bir iki yoklayıp beni rahat bıraktılar. Aksiydim, öfkeliydim. Yine kimsem yoktu tabi kitaplar dışında.

Sonra garip rüyalar görmeye başladım, garip olaylar, yeni evrenler... Merak etmeyin vahiy filan gelmedi. Farklı bir dünya oluşuyordu kafamda ve ben de tasarladıklarımı yazmaya karar verdim. Kendi kurgularımın bu denli sıra dışı şeyler olabileceğini asla tahmin edemezdim. Ben ve roman yazmak...

Evet roman yazıyordum hem de fantastik tarzda!! Bir haritam vardı, Bir kurgum vardı, yeni kültürler, milletler tasarlamıştım. Onlara tarih bile yazmıştım. Ama bir şeyler eksikti. Dinler!!

Kesinlikle tıkanmıştım. Yeni dini öğretiler karalayıp hemen yok ediyordum. Kutsiyet kavramı kafamı karıştırıyordu. Beynimdeki duvarlar belki çatırdamıştı ama işte yerli yerindeydi. Neyden çekiniyordum.

Yunan mitolojisi ve İskandinav mitolojisine aşinaydım. Diğer mitleri de karıştırmaya başladım. Ama olmuyordu işte beynimdeki örümcekler izin vermiyordu.

Covid virüsü patlak verdi, evlere kapandık. Ramazan ayı geldi. Geçen yıl da her yıl olduğu gibi orucumu tam tuttum. İyice yalnızlaşmıştım. Kitabımı da yazamıyordum. TV deki ağlak din alimleri sinirimi bozuyordu ve Tanrımla daha çok konuşuyordum. Kur'an'ı yeniden okumaya karar verdim. Amacım yıllar önce yarım kalan işimi bitirip, bu sefer daha açık görüşlü olmaktı. Ama yine yıllar önceki gibi olmuştum. "Yahu bu kitap hiç de ilahi değildi. Tövbe, tövbe... Neo, saçmalama kızım. Ama yani şimdi baksana ne yazıyor? Günaha girme canım sende aaa. Töbeee!"

Evet Bazı ayetler beni rahatsız ediyordu. Tanrım kabullenemiyordum. Bana öğretilenler bunlar değildi. Böyle kaprisli, kin dolu, acımasız bir tanrı?

Sonunda yine bitiremeden bıraktım. Kalbim kırılmıştı. Geceleri Tanrımla konuşuyor önce ağlayıp sitem ediyor sonra kendimi affettirmeye çalışıyordum.

Romanımı da yazamıyordum artık kesinlikle. En iyisi mitoloji ile ilgili okumaktı. Ama bu sefer fena sıkılmıştım. Youtube'da mitoloji videosu izlemeye karar verdim. Ve nihayet mitoloji filan derken elim öyle bir Youtuber'ın videosuna tıklayıverdi ki, john Lock nasıl Kant’ı dogmatik uykusundan uyandırdıysa Diamond Tema’da beni uyandırmıştı. Bu çocuğu sevmiştim.(Benden küçük olduğu için böyle söylüyorum. Kendisine saygı duyuyorum. ) Kafamda gevelediğim, kendime itiraf edemediğim her şeyi çat çat söylüyordu. Akacak kan damarda durmaz derler. Tüm videolarını art arda izledim diyebilirim. Demek benim gibi buhranlar yaşayan bir sürü insan vardı! Yalnız değildim! İçim rahatlamıştı.

Sonra bir gün malum bildirim: Din ve Mitoloji ile Diamond Tema ortak yayını...Beynimdeki duvarlar yıkılmaya başlamıştı. İkinci dalga şoku beni biraz kötü etmişti. Yıllardır bir yalanla konuşuyordum! Ya da bilemiyorum kim ile konuşuyordum?! Her şey yalanmış. Öyle kötüydüm ki, Din ve Mitoloji kanalına bakmaya uzun zaman cesaret edemedim. Roman yazmayı da bir yana bırakmıştım. Bir fantastik kurgu romanı yazmaya kalkıp dinden çıkan tek kişi bendim galiba. Bir aydan fazla evde, işte her yerde ağladım.

Şu anda büyük bir boşluk içindeyim. Yaşadıklarımı kimseyle paylaşamıyorum. Çünkü dindar bir yerde yaşıyorum. Korkuyorum. Artık konuşup durduğum Tanrım da yok! Çok daha yalnızdım. Artık ateist miyim ? Agnostik miyim ? Bilmiyorum. Ama artık Müslümanların ya da diğer semavi dinlerin Tanrılarına inanmam mümkün değil.

Din ve Mitoloji kanalında bu tür hikayeler görünce paylaşmam gerektiğini düşündüm. En azından beni hiç tanımasalar bile, birileri içimdeki gerçeği bilmeliydi...

SİZDEN GELENLER | Yazan: Neo

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

BİR KAFKASLININ SORGULAMASI


MARDAKİ ADAM'IN SORGULAMASI

YouTube'da bazıları beni Mardaki Adam diye bilirler.

Ben Güney Kafkasya’da, Azərbaycan’ın kuzeyinde, Kafkas halkının yaşadığı bir köyde, ailenin en küçük oğlu olarak dünyaya geldim. Bizim buralar Sovyetler Birliği’nden kaldığı için insanların çoğunun dinle o kadar da yakınlığı olmaz. Müslümanım der geçer. Sadece her on yada on beş kişiden biri dindardır. Ben psikolojik olarak küçüklüğümden beri diğerlerinden farklıydım. Henüz 5 yaşındayken babam eve Türkiye kanallarını gösteren bir cihaz (supermax) almıştı. Gezmeyi sevmeyen biri olduğumdan, evde oturup Türk kanalları, yabancı çizgi filmler, Türkçe dublaj filmler izleyerek geçti çocukluğum. Nitekim bu sonralar bende ciddi sorunlar yaşatmıştı. Özellikle okul arkadaşlarımın çoğunda Türkiye kanalları olmadığı için ve onlar benim kadar televizyon izlemediği için onlarla aramda bir noktadan sonra fark oluşuyordu ve ben yalnızlaşıyordum. Fakat bu Türk kanalları ve ardından gelen You Tube, aynı zamanda bazı akrabalarımın dindar oluşu benim İslam'a yakınlaşmamı sağladı ve onuncu sınıfın sonlarına doğru ben artık namaza başladım. Artık camiye gidiyor, oradakilerle arkadaşlık kuruyordum. İnternette yine dini kanalları izliyordum. Artık bir çevrem oluşmuş. Adeta duraksamış hayatıma bir amaç gelmişti. İlk zamanlar adını tam söylemesem, köşk desem çoğunluk tanıyacaktır. İşte o malum grupların sıkı bir taraftarı ve aşırı bir İslam fanatiği olmuştum. İnternette, özellikle Facebook'ta o zamana kadar varlıklarından bile haberdar olmadığım ateistlere saldırmaya "Ulan Ateistler her şey tesadüfen mi oldu" gibi gibi şeyler söylemeye de başlamıştım. Facebook'taki ateist gruplarında da gerçek İslam bu değil gibi şeyler yazardım. Şaka bir yana ben onları yazarken hem İslam'la ilgili hiç bir şey araştırmamış hem de daha "Gerçek İslam bu değil" klişesinden bile haberdar değildim. "Afganistan'da bir kadını öldürmüşler" yok o gerçek İslam değil, "Turan Dursun'u katletmişler" yok o gerçek İslam değil. Gerçek İslam barış, dostluk, kardeşlik, iyilik dinidir. Hakkını yemeyim İslam'ın hatta bir çok dinin güzel yanları da var. Kardeşlik te kuruyor üstelik. İlk zamanlar müziğin tamamen haram olduğunu zannettiğim için evde müzik açıldığı zaman kulaklarımı tıkardım. Sonra yine bir dindar yakınım yok öyle bir şey demişti. Tekrar müzik dinlemeye başlamıştım. DİN için bir çok insanla tartıştım. Okulda Müslümanlar bir-birilerini kesip biçiyor diyen arkadaşımla mı dersin, babamla mı dersin..
Camide bile bize ilk defa mezhep ile ilgili konuştuklarında biz şafileriz demişlerdi. Ben hiç sorgu-sual etmeden kabul etmiştim. Şiiler yanlış yolda, Hristiyanlık ve Yahudilik zaten tahrif olmuş, ateistler desen her şeye tesadüf diyor. Halbuki Kur'an'da bir çok bilimsel mucize var. Oh be. Ergen yaşta hakikati bulmuştum. Allah bana yeter deyip ateşli bir İslam fanatiği olmuştum.

O dönemler YouTube'da Türk You Tube kanallarını izleyip tarih tutkunu olmuştum. İslam tarihi, Türk tarihi gibi alanlara merak salmıştım. Okulun son senesinde üniversiteye hazırlanmaya başladım ve başkalarının yıllarca çalışıp yapamadığını yaptım ve sadece on aylık hazırlıkla üniversiteyi kazandım. Artık hayatımda ilk kez doğru düzgün bir şekilde köyden çıkmıştım. Bakü'ye geldim. Burada dindar bir yurtta kaldım. Yurt yine Türkiyeli bir cemaat tarafından kurulmuştu. Yurtta Şii de vardı, Sünni de, hatta ikinci yıldan itibaren Vahabi ve hadis inkârcısı bile görmüştüm. Fakat çoğunluk ehli-sünnetti, benimle aynı yerden gelenler bile vardı.
İlk senem gayet güzel geçti. Arapça Kur'an okumayı öğrendim. Her hafta dini sohbetlere katıldım. Hatta ilk zamanlarımda şahsi bir sloganım bile olmuştu: "Benim için hayatta ilk başta gelen şey din, din, din"...

İlk senenin ortalarına doğru artık eskiden özellikle bir zamanlar kitap düşmanı olan ben artık kitap ve edebiyat okumaya başladım. Artık yavaş-yavaş kitaplar hayatımda önemli bir yer teşkil etmeye başlamıştı. Bir süre sonra dedim ki keşke şu çocukluğu televizyonla değil kitaplarla geçirseydim. Üniversite dersleri, orda gördüklerim, Güney Azerbaycan'dan gelen ve en güzel dinin hümanizm olduğunu söyleyen birine "İslam hümanist bir dindir" dediğim günler hala aklımda. Artık hem kitaplarla, hem de internette, tarih, edebiyat, sosyoloji, ilahiyat, siyaset, felsefe gibi alanlarla ilgili bilgiler ediniyordum. E yurtta malum her tip var; tarih okuyanda psikoloji okuyanda, aşırı dindarı da. Hiç unutmam Türk bir hadis inkârcısı vardı. Hatta Azerbaycanlı, dünya düzdür diyen de vardı. Ama çoğunluk gayet iyi, eğitimli, akıllı ve dindar bireylerdi.

Şiileri de ilk defa orda tanıdım. Gel gelelim ikinci senenin başlarına. Artık 2015 yılının martından 2017-nin sonlarına kadar olan normal dindarlık dönemi sona ermiş ve sorgulayan dindar dönemi başlamıştı. Eee, dünya edebiyatı okuyup ayrı-ayrı düşünceleri tanıyorsun, dünya tarihi okuyup ayrı-ayrı milletleri tanıyorsun, farklı düşüncelerin olduğu yurtta kalıyorsun, üniversitede ve internette bir çok şey öğreniyorsun. Hatta ikinci yılın başında Bakü'deki bir Ortodoks kilisesine gitmiştim Ortodoksların nasıl içten ibadet ettiğini, nasıl içten inandıklarını gördüm. Adeta biz her akşam, akşam ve yatsı namazlarında veya cuma namazlarında nasılsak öyleydiler. E bu nereye kadar devam edebilirdi ki? Bir noktada zaten patlak vermeye başlayacaktı. Ve bir YouTube videosu bunu tetikledi ve ben ikinci senenin başlarında sorgulamaya başladım. Başlarda buna karşı çıktım ve hep İslam'ı haklı çıkarmaya çalıştım. Bu da doğal tabi din için bu kadar şey yapmışsın, bir çok insanın üstünden çizgi çekmişsin, babanla dahi tartışmışsın, arkadaşlarının çoğu yurttan, ki onlarında çoğu dindar.
Fakat zamanla iman dağımda yarıklar oluşmaya başlamıştı. Aklıma ilk takılan sorular "ya ben yanılıyorsam?" ve "ya başka bir yerde doğsaydım?" olmuştu. Ya ben yanılıyorsam , ya doğru din Hristiyanlıksa, ya İncil tahrif olmamışsa, ya Tanrı bu dünyayı Yahudiler için, diğer milletleri de onlara hizmet için yarattıysa. Ya Tanrı bize hiç karışmıyorsa? Ya Tanrı yoksa? Gibi sorular.

Sonra da aklıma en çok takılan şey coğrafyaydı ki bu hala çöze bildiğim bir sorun değil. Coğrafya ve zaman insanın zindanları gibi. Düşünüyordum, Azerbaycan'ın çoğu dine önem vermez ama dini açıdan bizim gibi kuzeydekiler, yani ülkenin en kuzeyindekiler Sünni, geride kalanların çoğu Şii idi.

Gittiğim kilisenin adı Rus Ortodoks kilisesiydi ve orda Rusça İncil okunuyordu. Rahipler dahi Rus'tu. Hatta Azerbaycan Türkçesi ile doğru düzgün konuşamıyordu aralarından biri. Orda ibadet edenlerde çoğunlukla Rus'tu.

Üniversitede Şii bir grup arkadaşım vardı. Kendisi sonradan dine yönelmiş bir kızdı ve bize "Şiilik bir mezhep değil, bir makam. O makama herkes ulaşamaz" demişti. "Hadi oradan" diyorum bende. Kendisi Şii coğrafyasında dünyaya gelmişti. Ya İsrail'de doğsaydı. Bu coğrafya meselesi kafamı allak bullak etti.

Niye İtalya'daki Hristiyanların çoğu Katolik te Rusların çoğu Ortodoks? Niye Hindistan'da ineğe tapılıyor da İsrail halkı Yahudi? Uzak Doğu çoğunlukla dinsiz ama Arabistan'da niye çoğunluk Hanbeli? ABD çoğunlukla Protestan veya farklı gruplara ayrılmış. Zavallı Afrikalı ne yapsın onun dünyadan haberi yok. Ya bana bunu diyen kız Finlandiya'da aşırı ateist yada İran'da aşırı Şii bir ailede doğsaydı? Ya Mısırdan aşırı Müslüman, İsviçre'den aşırı Kalvenci bir ailede ya da M.Ö. Roma'da doğsaydı? Bunun gibi sorularla kafam dolmuştu. Vikingler arasında, Rönesans dönemi Avrupa'sında, 1000 yıl önce kızıl derililer arasında bir çok yer var. Şimdi bazıları "şahsın haberi yoksa mükellef değil" diyorlar. Bende diyorum ki madem haberi yok, o zaman ilk olarak onu yaratmanın anlamı neydi? İkincisi madem haberi olmayana sıkıntı yok o zaman bu dini niye bu kadar yaydılar? Yaymasaydılar, tebliğ etmeseydiler zaten cehennem diye bir yere gitmezdik. Yani dini tebliğ edenler aslında bizi bir bakıma cehenneme gidebilecek bir yola sokuyor.

Araştırmalara devam ettim. Bir çok hocayı dinledim. Ama en çok ehli sünnet hocalar. Hadis inkarcılığı en baştan saçma gelmişti. Sanki İslam'ı modern döneme uyarlama çabaları. Şimdi bunu dinleyen bazı hadis inkârcıları kesin "ya bu Sünnilik yüzünden bu hale geldi" diyecek. Ben de onlara "hadi oradan, dini kesip biçmeye çalışmayın, din neyse onu kabul etmişim, sizin dediğiniz yollardan ben çoktan geçtim" derim.

Hele şu on 19'culuk varya tam bir zırva. Sorgularken neler neler gördüm kelimeler kifayetsiz kalır. Annenin diz kapağı da olsa şehvet uyandırır diyenimi ararsın, kız çocukları pantolon giyemez diyenimi, kızlar okula gidemez diyenimi dersin, demagoji fırtınası yapanımı dersin, sokakta ateist parçalayıp gerçek ateist karşısında zırvalayan mı, namaz kılma oranı 75% olsa dünyanın süper gücü oluruz diyen mi dersin.. Görende sanacak ki ABD, Çin, Japonya 7/24 namaz kılıyor.
Atatürk'e hakaret edip Stalin'i evliya yapanı bir taraftan. Sahi bu insanlar neden Atatürk düşmanı? Tamam Osmanlı'nın Türk ve İslam tarihinde yeri büyük fakat Osmanlı zaten çöküyordu. Atatürk'ün yaptıkları, dinsizlerin hiçte bize anlatıldığı gibi olmaması..
Hristiyanların içinden Newton, ateistlerin içinden Niçe, deistlerin içinden Viktor Hugo, Müslümanların içinden El Biruni gibi adamlar çıkmıştı. Her tarafın alimi de vardı cahili de.

Kendimle, aklımla, vicdanımla büyük bir psikolojik savaş verdim. Kendimi nasıl yerlere sürüklediğimi gördüm. Hala ibadetlere devam ediyordum. Kur'an mucizeleri diye anlatılan şeylerin gerçek yüzü, Gazali düşüncesi, suçluluk psikolojisi aşılamaya çalışanlar, kandırmayı başaranlar, Rönesans, Reform, insanın inancından ibaret olmaması gibi-gibi şeyler.

Kur'an mucizeleri diye anlatılan şeylerin ayet cımbızlama ve numeroloji olması. Yıllarca salavat getirdiğim adamın 13 yaşındaki bir kızın babasını ve kardeşini öldürüp aynı gece onun koynuna girmesi, İbn Rüşd'ün Gazali'ye karşı çıkması, Ömer Hayyam'ın rubaileri, Şeriat mı Laiklik mi kapışması, evrim ve yaratılış davası..
Azerbaycan'ın bile modern dönem düşüncesi Mirza Feteli Ahundzade ile başlıyor, ki kendisi de dine karşı biriydi. O zamanlar mollaların Azerbaycan halkına yaptıkları.. Ama beni en çok etkileyen İslam'da dinden çıkanların öldürülmesi, yani mürtedin öldürülmesi mevzusuydu. Zamanında hümanist, insana, insan düşüncesine saygılı dediğim dinin içinde böyle bir şey olduğunu öğrenince inanamadım.

Müslüman şeriatı savunmalı fakat ben namaz kılan dindar bir Müslümanken bile rahat-rahat sorgulaya bilmemi meğer laikliğe borçluymuşum. 700-1200-lü yıllarda İslam'ın altın çağının 80% kısmının dahi antik Yunan üstüne kurulması. Tamam doğrudur o dönemler Müslümanlar büyük işler yapmış. Sadece Yunandan aldılar bitti demek doğru değil. Müthiş bir dönemdir, ama bu döneme her şeyi vahye bağlayan Gazali düşüncesinin verdiği zarar büyüktür.
İslam coğrafyasında okuma yazma bilen insanın, en çok olduğu, daha gelişmiş, daha özgürlükçü ülkeler olan Türk dünyası ülkelerinin, yani Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan gibi ülkelerin bunu Müslümanların ilk emri olan oku emrine riayet etmesine değil, ateist bir kuruluş olan SSCB-nin onları zorla okula göndermesine borçlular. SSCB-yi ve sosyalizmi hiç sevmesem de gerçek bu çünkü Sovyetler Birliği kurulana kadar bu bölgelerde okuma-yazma bilen insan sayı çok-çok düşüktü.

Üstüne tarih boyunca öldürülmüş 440 milyon Müslümanın 420 milyonunu yine Müslümanın öldürmüş olması. Avrupa'da 150 yıl bilimsel devrim yaşanırken Avrupa'nın tam merkezinde at koşturan Osmanlının bu devrimden 0% pay alması, insanlara her haline şükür edin diyenlerin çoğunun lüks içinde yaşaması. Özgürlükçü, seküler düşünce derken nerelere vardım. Adeta çıkışı olmayan labirentte hakikati arıyor ama aynı yerlerde dönüp duruyordum. Manevi bir buhran içindeydim, diğer yandan da cehennem korkusu. Bütün bunların üzerine OKB. psikolojim o kadar bozulmuştu ki bir ara yurtta namaz kılan bazı arkadaşlarımın boynuna sarılıp "hakikat ne ulaaan?" demek gelirdi içimden. Kendimi yüksek bir binadan atmayı dahi düşündüm.

Dinlerin insanlığa faydası olmuştur, doğrudur. Mimarlık eserleri, tablolar, edebiyat vs. Fakat bugün artık yarardan çok zararı dokunuyor. Batı'nın 1500 yıllık karanlık çağı Orta Doğunun hali. Mezhep savaşları, Şeyhülislam yüzünden rasathanenin yıkılması, matbaanın geç alınması falan derken kayış kopmuş gidiyordu. Sokakta ateist bükenler neden buna ses çıkarmıyordu. Neden her şeyi her seferinde saçma sapan örneklerle açıklamaya çalışıp üstüne analojiyi doğru kurmuyorlardı.
Tam da her şey yavaş-yavaş biterken artık son döneme girdim, itiraf dönemi. Kendime yanıldığımı itiraf etmem ve dinden uzak bir düşünce kurmam epey zaman aldı fakat zamanla o iş de halloldu. Tam iki yıllık sorgulamanın sonuna geliyordum ki uzun süre takip ettiğim, hatta ilk zamanlarımda baya sıkı bir taraftarı olduğum, sonraları bazı açıklamaları hoşuma gitmediği için ara-ara izlediğim malum kanalın evrim ile ilgili videosu çıkmıştı. Evrim ağacının ona verdiği cevabı izledim. Yazık, yıllarca izledik, güvendik ve yalancı olduklarını öğrendik.

Evrim ile ilgili daha öncede araştırma yapmıştım ama çok değil, o videodan sonra evrim ve yaratılış ile ilgili biraz daha araştırma yaptım. Hala devam ediyorum. Evrim ile ilgili bir kitap okuyorum. İnternetten bilimsel videolar izledim. Yaratılışçıların inançlı insanların korkularına oynamaları, açık-açık yalan söylemeleri, cımbızlamaları vs.
Evrim bazı modern takılan din adamları dışında kabul edilmeyen bir şeydi. Evrime karşı çıkan bazı din adamlarının videolarını izledim ve onların cehaletlerini gördüm. Hatta biri "teneke al ve iphone'a dönüşmesini bekle" demiş. He kardeşim, sen bunu düşünebiliyorsun ama bu konu ile ilgilenen birçok bilim adamı düşünemiyor. Evrimin bir doğa yasası olduğunu anlamıştım. O dindar kanallarında metodunu çözdüm. Her seferinde meseleyi bir yaratıcı var, bir yaratıcı var demeye getiriyorlar ki, Aristoteles'in "İlahi efir" anlayışına benziyor. Sonra da konuyu buradan rap diye kendi inandıkları teist tanrıya bağlıyorlar. 

Vardığım hakikatler şunlar:

Edebiyat: Dünya edebiyatı mutlaka okunmalı bize çok faydası var. Ama kendi edebiyatımızı da okumalıyız.

Tarih: Son 2500 yılda büyükten küçüğe her millet en bir kere de olsa kendi sözünü söylemiş. Türkler 16 imparatorlukla, Farslar Ahameniş'lerle, Ruslar Rus imparatorluğu ile, Moğollar Cengiz Han'la, ABD dolarla, Almanlar iki dünya harbinde yenilip yeniden kalkınmalarıyla, Fransızlar Napolyonla, İngilizler dünyanın yarısı sömürgeleştirmeleriyle vs.
Ve biz bugün varız ve dünya bize hiç bir şey borçlu değil. Dün Atilla Papa'ya diz çöktürdü diye hiç kimse bize madalya takmayacak.

Biyoloji: Evrim bir doğa yasası.

Sosyoloji: "Her asırda bir kaç kişi düşünür, geride kalanlar onları takip eder." C. Meriç

Hayat: Dünya bir yarış meydanı kaçanlar düşenlere bakmıyor.

Doğu-Batı meselesi: Ben batıyı sadece alkışlıyorum. Tamam karanlık, emperyalist bir tarafı var orası doğru. Fakat bir batılı gibi düşünün. İlk büyük filozoflar sizden çıkmış, ilk cumhuriyeti siz kurmuşsunuz sonra doğudan Hristiyanlık diye bir din geliyor ve 1500 yıllık karanlık çağ. O dönem kilise, cehalet, veba, engizisyon, cadı avı, ateşte yakma derken yaşanan sefillik. Orta çağ batı tarih ve edebiyatını özellikle "Dekameron"-u okuyunca bunu daha iyi anlıyoruz.
Sonra Coğrafi keşifler, Rönesans, Reform derken kendini bilime, sanata ve gelişmeye veriyorsun ve sonuçta dünya devi oluyorsun. Biz şimdi adamlara İslam desek, İslam ve bilim desek adamlarda dönüp bize "biz Doğudan gelen bir dine bir kere inandık ve bu yüzden 1500 yıl yerin dibine battık, neden bunu ikinci defa yapalım? derse ne diyeceğiz?

Felsefe: Felsefede evet ahmakça şeyler olabilir. Fakat bu onun baştan sona ahmaklık olduğu ve atılması gerektiği anlamına gelmez.

Yaratıcı meselesi: Antik Yunanda bile tanrı var diyen Sokrates, yok diyen Epikür, bilinemez diyen Sektus gibileri vardı. 2500 yıl geçti. Bir sürü savaş, müzakere, filozof, ilahiyatçı, sanatçı, Agustinus, Gazali, İbn Er Ravendi, Rene Descartes, Kant, Hume gibi isimlerden sonra hala tanrı var mı yok mu diye tartışma devam ediyorsa bu tanrının bilinmediği anlamına gelir.

Din: Din dindar insanların büyük bir kısmı için tamamen dünyaya geldikleri coğrafya ve zamana bağlı. Teravih namazlarında gördüğüm dindar Müslümanların küçük çocuklarını da, kiliseye ailecek ibadet için gelen karı-kocanın küçük oğlu ve ellerindeki kızlarını da hatırlıyorum. Hatta benimle kiliseye giden arkadaşım onları görünce "küçük yaşta beyinlerini dolduruyorlar" demişti Ben o anda şok geçirmiştim çünkü bunu diyen arkadaşım hafızdı ve çocukluğu medresede geçmişti. Benim şahsi kanaatim dinde dinsizlikte bomboş şeyler. Ben sonu -izm ile biten hiç bir şeyi kabul etmemeye karar verdim. Belki bazılarınız az önce yazdıklarıma bakıp bana agnostik demişti. Hayır sonu -izm ile biten bir şeyi kabul edince kendimi bir kalıba sokmuş gibi hissediyorum. Hayatta inanç ve inançsızlıktan daha fazlası var. Bir insan inancından ibaret değildir. Teşekkür ederim.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Mardaki Adam

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

ORHAN K'NIN DİNDEN AYRILMA SÜRECİ



ORHAN K’NIN DİNDEN AYRILMA SÜRECİ


Ülkemizde herkes dindar bir aileden gelir iyi veya kötü. Ama kimileri daha koyu Müslüman olan, kimileri ise daha modern bir ailede doğarlar ve büyürler. Benimki ise koyu denilecek bir Müslüman aileydi. Etkileri hala hafızamdan silinmeyen, dünya yaşamına dini inanç çerçevesinden bakan bir ailede yetiştim ve büyütüldüm. Ama ailem benim aşırı merak ve soru sorma içgüdülerimin bir gün gelip gelişip büyüyeceğini bilmiyordu…

İslam dininden ayrılma sürecimi dönemlere ayıracak olursak çocukluk, gençlik ve olgunluk çağı olarak 3 döneme ayırabiliriz. Çocukluk dönemimde yani 20 li yaşlarıma kadar diyelim koyu bir Müslümandım. Ailemde 5 vakit namazımı kılmayan yok gibiydi. Ben ise kılardım ama aklımda hep aynı soru olurdu. Zaten bu soru olmasa dinden ayrılma sürecim gerçekleşmezdi. Neden Allah denilen varlık insanlığa gönderdiği bilgileri tekrar kendine okumamızı isteyebilirdi? Hem de başka bir dilde Arapça olarak. 

Ailem hep üzerimde baskı kurardı. "Namazlarını geçirme oğlum", "bak cehennemde yanarsın", "kaynar sular içirirler bak heee" diye sürekli korkutulmaya maruz kalarak yaşadım.

Babam ne zaman beni sorguya çeker gibi "namazını kıldın mı?" diye üstelese "kılmadım, sen ne yapacaksın benim namazımı, beraber mi yanacağız cehennemde?" diye isyan ederdim. Ama haklıydım. Madem teker teker sorguya çekilecektik, nefsi müdafaamı kendim yapardım. Ulen nelere inanmışız yaaa…

Derken ilkokul süreci ve ardından ortaokula kayıt olmam gerekiyordu. Bilin bakalım hangi ortaokula kayıt oldum? Tabi ki de İmam Hatip Lisesine. Hiç şaşmaz, dini bir aileden dini bir okula yazıldım tabi. Babamın beni "oğlum bak hem orada karatede öğretiyorlarmış" (bizim zamanımızda baya meşhurdu Jackie Chan, Bruce lee filmleri gibi) diyerek kandırdığı cümlesi hala kulaklarımdadır. İnanmıştım bende saf gibi. Yakışır mıydı inançlı birisine yalan söylemek, hemde kendi oğluna. Ama olsundu, tövbe kapısı hep açıktı onlara göre. İlk golü orada yemiştim.

3 yıl süren imam hatip yıllarımdan sonra ailemin dini baskısı artarak devam ediyordu. Onların doğrularına onlara göre cehennemde yanmamalıydım. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalıydı. Onlar baskı yaptıkça ben daha çok soğuyordum bu dinden.

Birkaç zaman sonra babamın bana bir teklifle gelmesi beni çok şaşırtmıştı. Tamda benim o gün için aradığım bir teklifti diyebilirim. Bunalmıştım yaşadığım evden. Başka bir şehir de yani İstanbul da Kur'an kursunda yatılı olarak ikamet edilebilecek bir yerde dini eğitim görmem isteniyordu. Uzun bir düşünme arasından sonra kabul ettim. Baskıdan biraz olsun kurtulacaktım. Ama bir karar vermek zorundaydım. Gideceğim yer İslam dinin A’dan Z’ye öğretileceği ve yaşatılacağı bir yerdi. Bir açıdan da evden uzaklaşma daha doğrusu kaçma fikri beni tetikliyordu. Psikolojimin nasıl olduğun varın siz düşünün. Baskılardan dolayı evinden kaçmak, rahat nefes alabileceği bir alanının olması. Tüm bunlar toplanınca siz ne yapardınız…?

Ne dinmiş be arkadaş. Her neyse şimdi ki durağım İstanbul yıl 1997 yaşım ise 15. İrticanın patladığı yıllar 28 şubat dönemini bizzat yaşayarak gördüğüm yıllar. Başımıza gelmeyen kalmadı, tepemizden helikopterler, kapımızdan polislerin eksik olmadığı yıllardı. Uzun uzun girmek istemiyorum konulara,  aksiyon ve macera dolu yıllardı. Benim içinse Kur'an kursu dışında özgür yaşadığım yıllardı. 1 yılım bu şekilde geldi geçti. 1 yıl sonra yine baba ocağına döndüm. Çünkü gönderildiğim o irtica yuvası bende derin izler bırakarak kapanmıştı…

Sonra lise yıllarım başlamıştı. Döndüğüm de sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Yürüyüşüm bile bir değişmişti, unutmuştum. Çok garip değil mi? Size garip gelebilir ama öyleydi işte. Hem unutmak istediğim hem de unutamadığım yıllar. Yazarken bile zorlandığım anılarımın tazelendiği yıllar. Düşünüyorum da çok kasvetli ve ağır bir süreç yaşamışım.

Soru sorma ve çok yoğun düşünme yıllarımdan sonra yaşım olmuştu 34. Yani olgunluk çağlarıma gelmiştim. Para ve gelecek yönünden iyi ama, iş stresi olarak yüksek düzeyde bir mesleğe başlamıştım. 

Yavaş yavaş dinden uyanma, farkına varma, şaşırma, sürekli beyin fırtınalarının yaşandığı kopma noktalarına doğru ilerliyordum bu dönemde. Çünkü her şeyi yaşamama sebep olan en önemli kaynaklara ulaşmaya başlamıştım. Yani kitaplara. Kişisel gelişim kitaplarıyla başlamıştım. Erdal Demirkıran kitapları özellikle benim düşünce dünyamı değiştirmişti. Aradığım soruların cevaplarına bir bir ulaşıyordum kitaplar yoluyla.

Bu dönemim de böyle 4-5 yıl kadar sürdü. Daha sonraki süreçlerde kitaplardan arta kalan zamanlarımda artık internetin de yardımıyla daha çok bilgiye ve bilgi dolu videolara ulaşabiliyordum.
Youtube dünyasına giriş yapmıştım. Herkes eğlence, film, müzik ile vakit geçirirken ben nerede esrarengiz, tarihi olaylar, beyin geliştirici yayınlar varsa onlarla ilgileniyordum.
Beynim hiç olmadığı kadar açılmıştı. Adeta düşünce dünyamın nirvanasındaydım. Artık ben eski ben değildim. Bunu sadece ben değil arkadaşlarımda söylüyordu. Hatta içimde gizli bir kibir bile oluşmaya başlamıştı. Ne oluyordu bana? Bilmek mi iyiydi bilmemek mi bunu da bilememiştim.

Bundan 1 yıl kadar önce tamda bu zamanlar artık emin olmaya başlamıştım ama yinede de başıma bir şey gelirse diye korkuyordum. Yani yine korku çıkmıştı karşıma. Ama dedim ya emin olmalıydım artık. Kendim kendime karşı gelmeliydim. Yalnızlaşacağımın farkındaydım ama ne olursa olsun gerçekleri öğrenmeliydim. 

Youtube'de gezinirken sürekli biri çıkıyordu karşıma; Yakup deniz diye biri. Ama ben hep "bu kim ya? falan diyordum. Farklı başlıklar altında ara ara videolar çıkarıyordu. En sonunda dayanamadım kendimi toparladım, açtım videoyu. Adam dosdoğru konuşuyordu kafadan attığı hiçbir şey yoktu. Ondan sonra sırasıyla Gig tv, Kütüphane Görevlisi, sizin kanalınız Din ve Mitoloji. Ne kadar aykırı site varsa hepsine bir hışımla dalıp dalıp çıkıyordum. Biz nelere inanıyorduk böyle …

İlla bir şeye inanacaksak bilime inanmalıydık. Evrime inanmalıydık. Hayvanların arasında akrabalık olduğuna inanıyorduk ama sıra bize geldiğinde kendimizi üstün bir varlık zannediyorduk. Maymundan gelmediğimiz belliydi ama ortak atadan geliyorduk. Tüm veriler bu yöndeydi. Belge varsa inançta olmalıydı. Gerçeklerle yüzleşmeliydik. Bu dünyada rahat yaşayan biri neden hiç bilmediği bir hayali alemin uydurmalarıyla vakit harcasın ki? Biz tanrının deneme tahtası mıydık?

Artık dinlerle ilgili anlatılan her şeyden emindim. Hepsi koskoca bir yalandı. Zaten aklı olan bir insan bunlara inanamazdı. Baktım ki ben aslımı bulmuştum. Kurtulmuştum, özgürleşmiştim, arınmıştım bu dinden ve tüm diğer dinlerden.
Yalnız olmadığım farkına vardım. Şimdi neye mi inanıyorum, evrime ve evrenin enerjisine. İspatlanabilirlik derecesine göre her şeye. Yolunu kaybetmişlere yol gösterdiğiniz için sizlere ve bu yolda emek harcayanlara teşekkürlerimi sunuyorum. Sağlıcakla kalın.
Ne mutlu Türküm diyene…

SİZDEN GELENLER | Yazan: Orhan K.

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

AFGANİSTAN DOĞUMLU NURULLAH'IN DİNİ TERK SÜRECİ



DİNİ TERK SÜRECİ
(Nurullah T.)

Merhaba, 45 yaşına kadar Müslümandım. Afganistan'daki bir köyde doğdum. Babam medrese mezunu bir molla olmasına rağmen oruç tutmazdı, içki içerdi ve kim bilir daha neler yapardı. Ben asla içki içmedim, 12 yaşımdan itibaren 5 vakit namazımı eda edegeldim. Ailem ve çevrem benimle gurur duyardı. Türkiye'de dil öğrenirken yurttaki oda arkadaşlarımdan biri (İstanbul Ünv. Elektronik Müh. öğrencisi idi) bana ateist olduğunu söylediğinde sert bir tokat yemiş gibi hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Tanrıya inanmayan birisi ile 19 yaşıma kadar hiç karşılaşmamıştım.

Üniversite yıllarında Birlik Vakfı sohbetlerine, ilerleyen yıllarda çeşitli nurcu grupların toplantılarına katıldım. Okumayı sevdiğim için Faik Bulut gibi yazarların kitaplarını da okuyordum. Farsça bildiğim için risale-i nurları okuyup anlamak kolay oluyordu. O zamanlar aklı başında insanların neden bu kadar basit konuları anlamakta güçlük çektiklerine hep şaşırarak bakardım. Bana çok basit gelirdi. Ayet ile hadisi ayırt edebilecek kadar Arapça bilgisine de sahibim.

Üniversite yıllarında hep kuran okurdum, namazımı aksatmazdım ve sürekli kendimi geliştirirdim. Yüksek lisansı bitirip 2004 yılında doktora eğitimine başlayınca felsefi konularla tanışmakla birlikte dindarlığımda azalma olmadığını hatırlıyorum. 3 kişilik doktora dersinde hocanın bir gün namaz kılan birisini anlatırken "filanca öğrenci üniversiteye girmiş hala namaz kılıyor" diye alaycı gülüşünü hala hatırlarım. Çok zoruma gitmişti.

1998 yılında evlendiğimde eşimin başörtüsü takmasını istedim. Bunu gören akrabalarımız da teker teker başlarını örtmeye başladılar çünkü biz rol modeldik. En eğitimlileri bendim.

2010 yılında iş icabı uzakdoğu'ya yerleşmemiz gerektiğinde, çocukların iyi İngilizce öğrenmeleri için iyi bir fırsat olur diye kabul etmiştim. İyi de oldu. Tayland gibi seks turizminin gelişmiş olduğu bir ülkede bulunup dini yaşamak oldukça zor idi. Arabanın klimasını açık bırakarak eşimle cuma namazına (o bölgede camilerin dörtte biri kadınlarla dolu olur) gittiğimi çok iyi hatırlıyorum. Akşam namazı sırasında otobanda trafik sıkışık iken arabayı kenara çekip çimlerin üzerinde namaz kılardım etraftakilerin şaşkın bakışları arasında. Çin'de çok seyahat etmişliğim var, hava limanlarında vakit namazlarını eda ederdim. Hiçbir seyahatimde orucu ihmal etmezdim. Sahurda "helal" bisküvi ile idare ederdim. Almanya ve İtalya seyahatlerimde de ramazan ayında denk geldiği olurdu, hiçbir günü kaza etmezdim.

Tayland'da işe gelip giderken hep İngilizce mealli kuran dinlerdim arabada. Özellikle Nisa suresinin ilk ayetini Abdulbasit çok iyi okurdu. Hiçbir cuma namazını kaçırmazdım. F tipi nurcuların sohbetlerine katılırdım ve onları çok takdir ederdim. Nurculuk içime sinmediği için bir türlü ısınıp onlardan biri olamadım ama ben konuşurken çok saygılı dinlerlerdi.

40'tan fazla ülke gezdim ve en az 15 ülkede cuma namazı kıldım. Almanya ve Rusya'daki camilerde çorap kokusu olmadığı için keşke Türkiye'deki camilerde de benzer durumu yaşayabilsek diye defalarca söylemişliğim vardır. En pis camilerin Çin'in Sincan Bölgesinde, Afganistan'da ve Hindistan'da olduğunu gözlemledim. 2013 yılında Mehmet Okuyan'ın bir videosunu seyredince "aha, işte bu, tam düşündüklerimi söylüyor" dedim kendime. Yurt dışından kendisine mail yazdım ve kitaplarını okuyacağımı söyledim.

Müslüman iken bile hiçbir zaman miraç hadisesine bir türlü inanamadım. Belki de araştırmalarım 2013 yılında artmaya başladı. Dini kavramları daha iyi anlamak için kuşkudan uzak bir sorgulama operasyonuna başladım. Hep hikmet aradım. Okuduklarımla seyahatlerim sırasında gördüklerimi bağdaştırmaya, dini anlamlandırmaya çalıştım. Farklı kitaplar okudum.

2018 sonları idi sanırım, YouTube'da Yakup Deniz'in, Abdullah Sameer'in, David Wood'un ve Hassan Radwan gibi insanların videolarını seyretmeye başlayınca inancım sarsılmaya başladı, önce namazı yarım yamalak kılmaya başladım, sonra bıraktım. Eşim kuşkulandı. Ona da anlattım. O da inancını yitirmek üzere. Özellikle The Masked Arab kanalındaki videoyu seyredince yeter artık dedim. Özgürlüğüme kavuştuğum için çok mutluyum.

Gayet güzel videolar yapıyorsunuz. Takdirle izliyorum.
Keşke Ex-Muslims of America gibi topluluklarımız olsa diyorum bazen.
Esen kalın.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Nurullah T.

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

NEDEN DİNDEN ÇIKTIM? (Turan)



TURAN'IN DİNİ TERK SÜRECİ
(Takipçilerimden Turan'ın Hikayesi)

Dünyaya geldiğimde çok dindar bir ailenin çocuğu olarak geldim, Allah'a, İslam'a ve Muhammed'e çok sıkı derecede bağlı bir aile düşünün. Ben çok küçükken (9-13 yaş) kandillerde televizyon başına otururduk ve orada Arapça dualar edilir ve Arapça ilahiler okunurdu. Ben ise bunların anlamlarını bilmeden son derece hayran bir biçimde izlerdim.

Ben çok küçükken ezan okumayı çok severdim, çıkardım bir taşın üstüne ezan okurdum ve etrafımda ki kişiler bunu çok olumlu karşılarlar ve adeta bana bu davranışı yaptığım için ‘’iyi çocuk’’, ‘’akıllı’’ sıfatlarını uygun görürlerdi.

Kur’an kurslarına gitmeyi hiç sevmezdim, ama ailem beni ikna etmek için bir hayli gayret sarf ederdi. Ama ben Kur’an kurslarına gidip, orada ders görmenin bir işkence olduğunu da düşünürdüm. Yani isteyerek gitmezdim, daha sonra koca bir yaz mevsimini Arapların harflerine adamıştım. Artık sözde Allah’ın kitabı Kur’an-ı okuyabiliyordum.
Ben Kur’an-ı okuduğum için bana hediyeler, övgüler yağıyordu. Adeta dünyaya yararlı olacak yeni bir şey keşfetmişim gibi etrafımda muhteşem bir sevgi gösterisine maruz kalıyordum. Tabi ki bende o sevgi seline kapılıp her gün Kur’an okuyordum. Bir süre sonra okumayı bıraktım ve doğal olarak Arap harflerini unuttum. Bunun için bana birçok kez kızıldı. Fakat ben küçük olduğum için hiç bir şeyin farkında değildim.
 
Hemen hemen her hafta Cuma namazlarını kaçırmazdım, ille de gitmem lazımdı. Aslında gitmek istemediğim zaman bile zorla göndermeye çalışıyorlardı. Ben Cuma namazlarına gidiyordum, hoca hutbe okuyordu fakat en sonunda Arapça dualar ediyordu. Küçük çapta olan sorgulamalarım o zaman başladı, ‘’Neden anlamını bilmediğimiz bir şeyi okuyoruz ? ‘’ diye kendi kendime soruyordum. Bu arada Ramazan aylarında 1 ay orucumun hepsini düzenli bir şekilde tutardım, aksatmamaya özen gösterirdim. Sanki bu bir başarı gibi kendimle gurur duyardım. Aradan zaman geçti ve babamı kanserden kaybettim, hayatım resmen değişti kendimi araştırmaya adadım.

Daha sonra Lise yıllarına geldim. Lise yıllarında tarihe olan ilgim anlatılmayacak kadar çoktu, İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Kemal Karpat, Sina Akşin vb. tarihçilerin kitaplarını okumaya başlamıştım. Özellikle Halil İnalcık’ın Devlet-i Aliyye adlı eserinin ikinci cildini okuduktan sonra kafamda şu netleşti ‘’Osmanlı’nın yıkılmasında dinin etkisi çok fazla’’.
Ardından Cumhuriyet tarihinde ki bazı ayaklanmaların ‘’Din’’ adına yapıldığını okudum.  Tarih araştırmalarım devam ederken Atatürk’ün din konusunda ki görüşlerini okudum. Üstelik Atatürk bunları çok güzel bir şekilde açıklıyordu. Daha sonra elime Kur’an-ı aldım ve altını çize çize okumaya başladım. Beni derinden etkileyen ayetleri not ettim. Daha sonra Caner Taslaman, Emre Dorman, Edip Yüksel, İhsan Eliaçık, Yaşar Nuri Öztürk gibi isimleri okudum ve aklıma takılan soruları güzel bir şekilde açıkladıkları için çok sevindim. ‘’İşte bu be ! ”, “İslam sen ne yüce bir dinsin ” dedim. “ Din değil, gericilikten korkacaksın.” diyordum kendi kendime.
Bu süreç içerisinde Muhammed’in hayatı hakkında birçok şey okudum, diğer kutsal kitapları da okudum.

Fakat hayatım İlhan Arsel’in 3 Cilt Kur’an Eleştirisi kitabını okuyunca tamamen değişti. Ardından Arif Tekin’in eserlerini okudum ve artık imanım ciddi derecede sarsılmıştı. Bakıyordum da bizim sözde modernist İslamcı tayfa ayetleri eğip bükmekten ve din satmaktan başka bir işe yaramıyordu. Son darbeyi Turan Dursun vurmuştu; Din Bu adlı serinin 2.cildini okuyunca dinden kesin olarak çıkmış oldum. Richard Dawkins gibi yazarlar da aydınlanmamda önemli bir yer tutmuşlardır. Muazzez İlmiye Çığ’ın Kur'an İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni  adlı eserde beni ciddi derecede etkilemiştir. Şu anda “ Deistim” veya “Ateistim” diye kesin bir şey söyleyemiyorum, okumalarım devam ediyor. Fakat şundan eminin: DİNLER BİLİMİN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGELDİR VE İNSAN AKLININ ÜRÜNÜDÜR.

"Şeriat bir felakettir. Özgürlükten, demokrasiden, insanlıktan yana olan herkesin bu felaketi önlemede katkısı bulunmalıdır."
-TURAN DURSUN

(2000'e Doğru-19 Mart 1989, yıl 3, sayı 12)

SİZDEN GELENLER | Yazan: Turan

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)