HABERLER
Dini Haber
yahudilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yahudilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

YAHUDİ ŞEYTANI MASTEMA VE TANRI

Hazırlayan: A.Kara

YAHUDİ ŞEYTANI : MASTEMA

En eski Yahudi metinlerinde net bir Şeytan figürü yoktu. Şeytan olarak adlandırılabilecek en eski meleklerden biri olarak, bazen tanrının düşmanı gibi görünen bazen ise onun kirli işlerini yapan Mastema'ydı (מַשְׂטֵמָה). Erken dönem Yahudi düşüncesinde zıtlık ilkesini temsil etmek üzere insanların yarattığı, şeytan benzeri bir figürdü. Hemen hemen şeytanla özdeştir.

Adı Hoşea 9:7,8 de "düşmanlık" anlamına gelen ortak bir isim olarak yer alır. Ölü Deniz Yazmaları'nda şeytanın başka bir adı olan Belial ile bağlantılı olduğu görülür. Dolayısıyla bu terim eski Yahudi edebiyatındaki zıtlık eğiliminin tipik örneklerindendir.

Diğer adıyla Mastemat, suçlayıcı, tıpkı şeytan gibi ayartıcı, baştan çıkarıcı ve Tanrı'nın hizmeti altında cellatlık yapan bir figürdür. Aynı zamanda adaletsizlik, mahkum etme ve düşmanlık meleğidir. Düşen meleklerin çocukları olan Nefilimlerin soyunu komuta etmiştir. Tanrının emri altında olsa da bütün kötülüklerin babasıdır.

Mastema'nın kökeni Eski Ahit anlatılarındaki birçok geleneksel hikayede rol oynayan Yahudi apokrif eseri olan Jübileler diğer adıyla Küçük Yaratılış kitabına dayanır. Adının normal anlamı "sar ha-Mastemah" yani "Mastema'nın prensi" dir ve kitapta anlamı aynı zamanda "düşmanlığın prensi" olarak önümüze çıkar.

Jübileler Kitabına bakıldığında Mastema'nın, Rabbin ana düşmanı olan güçlü bir melek olarak tasvir edildiği görülürken diğer yandan sadece Yahve'ye isyan eden bir melek gibi görünmektedir. İnanışa göre Büyük Tufan bittikten sonra Mastema'yı takip eden meleklerin bir kısmı uçurumlara hapsedilmişti. Mastema tanrıdan, insanoğlunun üzerindeki iradesini gösterebilmesi amacıyla bir kısmının serbest bırakılmasını istemişti. Tanrı bunun kesinlikle iyi bir fikir olduğunu söyleyerek şeytanların onda birini özgür bırakıp Mastema'nın hizmetine vermişti. [1]

Jübileler Kitabı'ndaki ilgili metin şöyledir:

Ruhların lideri Mastema geldiğinde şöyle dedi: "Yaratıcı Rab, onlardan bazılarını (kötü ruhları) özgür bırak, beni dinlesin ve onlara söylediğim her şeyi yapsınlar. Aksi halde emrim altında hiçbir ruh olmazsa irademin yetkisini insanlar arasında kullanamam. Çünkü onları helak edici ve saptırıcı olarak kullanıyorum. Çünkü insanların şerri büyüktür." Sonra tanrı onların onda birinin kendisine bırakılmasını emrederek, kalan kısmı uçurumlara hapsetti. [Jüb. 10:8-9]

MASTEMA, TANRI VE İBRAHİM

İbrahim'i sınamak isteyen Tanrı değil, onun Tanrı'ya olan bağlılığını zedelemek isteyen Mastema'ydı. [2] Kimilerine göre yaptıkları ile İsrail'in yükselişinde önemli rol oynamıştı. Jübileler Kitabı'nda yazana göre İbrahim'den oğlu İshak'ı kurban etmesini isteyen tanrı değil Mastema'dır. Mastema, Yahudilerin tanrısı Yahve'ye İbrahim'in çocuğunu kurban edemeyeceğini söyler. Yani tanrıya o denli bağlı olmadığını iddia eder. Yahve duruma müdahale etmeyerek Mastema'nın yapmak istediği şeyi göstermesine izin verir. İbrahim gerçekten çocuğunu kurban etmeye kalkınca tanrı araya girerek İshak'ı kurtarınca Mastema utanır.

Jübileler Kitabı'nda olaylar nasıl anlatılmış görelim ve buna Mastema'nın Tanrı ile İbrahim hakkında konuşmasıyla başlayalım:

"... Gökte İbrahim ile ilgili, O'nun sözüne ve her türlü zorluğa rağmen Rabbine sadık olduğunu söyleyen sesler vardı. Sonra Prens Mastema geldi ve Tanrının huzurunda şöyle dedi: "İbrahim gerçekten oğlu İshak'ı seviyor ve onu herkesten daha hoş buluyor. Onu bir sunak üzerinde kurban olarak sunmasını iste. O zaman bu emri yerine getirip getirmediğini görecek ve kendisini sınadığınız her şeye sadık olup olmadığını bileceksiniz." [Jüb. 17:15-16]

Gördüğünüz gibi Mastema burada bir nevi kralın aklına girerek onu eyleme geçiren, kışkırtan bir vezir gibidir.

Tanrı ile bu konuşmasından sonra olay İbrahim'den oğlu İshak'ı kurban etmesinin istenmesine gelir. Şöyle yazar:

"Rab ona dedi ki: "İbrahim, İbrahim"! "Evet?" diye cevapladı. Oğlunu, sevdiğin sevgili İshak'ı al ve yüksek tepeye git" dedi. Sana göstereceğim dağlardan birinde onu sun." [Jüb. 18:1-2]

Akabinde İbrahim, İshak ve hizmetçileri le birlikte şafak sökerken yola çıkar. Yolculuklarının üçüncü, ilk ayın 14. gününde İbrahim gidilecek alanı uzaktan görür. Hizmetkarlarını bir kuyunun yanında bırakıp İshak'ı yanına alarak dağa çıkar.

Olayın devamı Jübileler Kitabı'nda nasıl anlatılıyor bakalım:

Rab'bin dağının bulunduğu yere yaklaştığında bir sunak yaptı ve odunu sunağın üzerine yerleştirdi. Sonra oğlu İshak'ı bağladı, onu sunağın üzerindeki odunun üzerine koydu ve İshak'ı kurban etmek için bıçağı almak üzere elini uzattı. Sonra ben (=Mevcudiyet Meleği) O'nun ve Mastema'nın önünde durdum. Rab dedi ki: "Ona söyle, elini çocuğun üzerine indirmesin ve ona bir şey yapmasın, çünkü onun Rab'den korkan biri olduğunu biliyorum." Bunun üzerine ben gökten ona seslendim ve dedim ki: " İbrahim, İbrahim!' Şaşırdı ve: 'Evet?' dedi. Dedim ki "Elini çocuğun üzerine koyma ve ona bir şey yapma, çünkü şimdi senin Rab'den korkan biri olduğunu biliyorum. İlk oğlunu kurban vermeyi reddetmedin.' [Böylece] Mastema prensi utandırıldı. [Jüb. 18:7-12]

Peki olay nasıl son buldu, ona da yazanları okuyarak bakalım:

İbrahim hizmetçilerinin yanına gitti. Yola çıktılar ve birlikte Beerşeba'ya gittiler. İbrahim yemin alanında yaşadı. Her yıl yedi gün boyunca bu bayramı sevinçle kutladı. Gidip sağ salim geri döndüğü yedi güne uygun olarak bayrama Rab'bin bayramı adı verdi. İsrail ve onun soyundan gelenlerle ilgili olarak göksel levhalarda yazan ve emredilen şudur: [Onlar] bu bayramı yedi gün boyunca mutluluk bayramı ile birlikte kutlayacaklardır. [Jüb. 18:17-19]

Jübileler Kitabı'nın özelliklerinden biri bu hikayeye tarih veriyor olmasıdır. 1.ayın 11.gününde dağa ulaşan İbrahim 13 veya 14. gün geldiğinde koç kurban eder. [3]

MASTEMA, TANRI VE MUSA

Mısır'dan Çıkış 12:23'de Rabbin Mısırlıları öldürmek için geleceği yazarken Jübileler Kitabı'nda ilginç bir şekilde bunu yapan, yıkımı getirenler Mastema'nın egemenliği altında olan kötü ruhlardır. [להשחית Jüb. 10:8] Yani Mısır'da ilk doğan oğulların öldürülmesi kötü ruhlar tarafından gerçekleştiriliyordu. Çünkü Mastema bağlanmış, kilitli durumdaydı. [48:15] Bu yüzden emrindeki ruhlar bir nevi tanrının temsilcileri olmuşlardı. Bu ruhlar, Tanrı'nın emri gereği Paskalya sunusu verenlere zarar vermeyecekti. İlgili metinler şöyledir:

Çünkü bu gece -bayram ve sevincin başlangıcında- Mısır'da paskalya sunusunu yiyordunuz ki, Mastema'nın bütün güçleri Mısır diyarındaki her doğan ilk çocuğu, değirmen taşındaki tutsak cariyenin ilk doğan çocuğunu ve sığırların da ilk yavrularını öldürmek için gönderilmişti. Rabbin onlara verdiği şey şudur: Kapısında bir yaşında kuzunun kanını gördükleri her evin üzerinden es geçecek, o evlere öldürmek için girmeyecek, kurtarmak için üzerinden geçecekler. [Jüb. 49:2-3]

Bu şeytanın öne çıktığı diğer önemli nokta Mısır'dan Çıkış'tır. Jübileler Kitabı'na göre Musa Mısır'a döndüğünde onu öldürmeye çalışan tanrı değil Mastema'dır.

"Mastema prensinin sen Mısır'a, konaklama yerine dönerken sana ne yapmak istediğini biliyorsun. Bütün gücüyle seni öldürmek istediğini, senin tüm gücünle Mısırlıları cezalandırmak, intikam almak için gönderildiğini gördüğü için Mısırlıları senin elinden kurtarmak istemedi mi?" [Jüb. 48:2-3]

Bu metinler Tevrat, Mısır'dan Çıkış 4:24'deki "Ve o konaklama yerine gidiyordu ve YHVH onunla karşılaşıp öldürmeye çalıştı" ifadesiyle paralellik gösterir.

Ayrıca Firavun'un yüreğini katılaştıran da odur (Midraş Abkir'de Uzza). Hatta Musa ve Harun büyü yapmak için Firavun'un karşısına çıktığında Mısırlı büyücülere yardım ettiği iddia edilir. Yani bu varlık İsrail halkını ve Yahve'nin takipçilerini aldatmaya çalışan, onlarla uğraşan bir baş belası gibidir.

Jübileler Kitabı'nda tüm ulusların ruhlar tarafından yönetildiği ve bu ruhların başında Mastema'nın bulunduğu yazdığı gibi , sünnetsizler hoş karşılanmadığından olsa gerek aynı zamanda sünneti uygulamayan toplumların hükümdarı olarak kabul edilmiştir. Yani pagan toplumların ve beraberindeki kötü ruhların hükümdarı olarak görülmüştür. Buna karşılık İsrail'in ise tanrı Yahve tarafından yönetildiğine inanılmıştır.

Mastema tanrının rakibi olmasına rağmen diğer yandan enteresan bir şekilde tanrı tarafından insanlığı cezalandırmak ve putperest ulusların gardiyanı olarak hareket etmek için kullanılıyor gibi görünmektedir.

Örneğin sünnet olmanın kişiyi Mastema'nın yönetiminden tanrının yönetimine aktardığı söylenir. Yani çağın sonunda tüm insanlığın bu iblisten kurtularak tanrının egemenliğine teslim olacağı ima edilir.

MÖ. ilk binyıl içinde güneybatı Asya'da iyi ve kötü arasındaki kozmik savaş inanışının popülerlik kazandığı görülür. Bunun en erken örneklerinden biri Zerdüştlükte evreni yöneten iyi ve kötü ruh ya da gücün savaş halinde olmasıdır.

MÖ. 550-330 aralığında hüküm sürmüş Ahameniş İmparatorluğunun başlıca dini olan Zerdüştlüğün Babil sürgünü sonrası Pers İmparatorluğunda yaşamış olan Yahudi düşünürleri etkilemiş olması mümkündür. Yani Mastema Yahudilikte ifade edilen ahlaki ikiliğin bir örneğini temsil edebilir.

Mastema ulusları yönetse de bir gün onun yönetimi altındaki ulusların Yahve'nin saltanatına geçeceğine, Eski Hristiyanlar gibi eski Yahudiler de bir gün dünyanın eski mükemmel haline geri döneceğine inanıyorlardı. Dünyanın sonunda tekrar yenilenip iyiliğin hüküm süreceğine dair bu inanış uzun yıllar var olmuştu.

Batı genel olarak artık kıyameti ve Mesih'in ikinci kez geleceğini bekleyerek yaşıyor olmasa da hala bazı Hristiyanlar bir gün kötülerin yenileceğine, dünyanın şimdikinden çok daha iyi bir hale geleceğine inanıyorlar.

KÖKEN-ORTAYA ÇIKIŞ

Jübileler kitabı MÖ. 2. yy'da Yohanan Hurkanus döneminde yazılmıştır. Hurcanus MÖ. 166'daki Makabi isyanından sonra kurulan Hasmon hanedanlığının baş rahibiydi. MÖ.134'de göreve başlamış ve 104'e kadar hüküm sürmüştü.

Yohanan Hurkanus, Kuzey Filistin'deki toprakları fethederek ve rakipleri olan Samirilerin Gerizim Dağı'ndaki tapınağını yok ederek Yahudiye ulusunun topraklarını genişletmesiyle bilinir.  Güneydeki Edomluları boyunduruk altına almış ve onları Museviliğe geçmeye zorlamıştır. Her ne kadar toprakları tek bir din altında birleştirerek egemenliğini pekiştirmenin bir yolu olarak Museviliği kullanıyor olsa da Helenistik kültüre de sempati duyan biriydi. Bu yüzden Ferisiler gibi bazı Yahudi mezhepleri öfkeleniyor, onun yüksek rahip olarak görev yapmasını sorguluyordu.

İşte Jübileler Kitabı büyük olasılıkla bu bağlamda yazılmıştı. Çünkü kitabın ele aldığı temalar arasında Yahudi Yasasına sıkı sıkıya bağlanma ve tanrı ile karanlık güçlerin savaşı yani tanrı ile Mastema'nın kozmik savaşı yer alıyordu.

İşin ilginç yanı bu şeytan figürünün ortaya çıktığı dönemdir. Çünkü bu dönemde Yahudi halkı kendilerini Yahudi olmayanlardan ayırmanın yanı sıra dinine sadık Yahudileri mürted olan Yahudilerden ayırma konusunda büyük endişe duymuş, aşırı Yahudi milliyetçiliği patlak vermişti.

Yani Mastema figürünün öne çıkış nedeni bir kısım Yahudinin kendilerini diğer uluslardan ve dinine sadık olmayan Yahudilerden ayırma girişimidir. Bu durum sonucunda sadık Yahudiler tanrının yani iyinin yanında yer alan seçilmiş halk iken diğer uluslar ve dinden dönen Yahudiler tanrıya karşı gerçekleşen kozmik savaşta Mastema'nın yönetimi altında yer alan insanlar sayılmışlardı.

Jübileler Kitabı ve Mastema figüründen sorumlu olduğu düşünülen 3 topluluk vardır. Bunlar Ferisiler, Esseniler ve Hristiyanlık karşıtı Yahudilerdir.

Makkabi isyanından sonra ortaya çıkan önemli bir mezhep olan Ferisiler hahamların ve modern Yahudilerin kökleri kabul edilebilecek bir çok şeyin öncüleri olduklarından Yahudi tarihi için önemlidirler. Ferisiler genellikle Yahudi yasalarını ve tarihini öğrenmeyi kendine görev edinmiş sıradan insanlardı. Tevrat'a ek olarak, Tevrat'ı yorumlamalarına yardım eden ve Musa'ya kadar uzanan bir sözlü gelenek olduğuna inanıyorlardı.

Yahudilerin, Yahudi yasalarını izleyerek diğer uluslarla evlenmeyip kendilerini Yahudi olmayanlardan ayırmaları gerektiğini söylüyorlar, ayrıca ölülerin yeniden dirileceğine ve Mesih'in geleceğine inanıyorlardı. Dolayısıyla bu mezhep birçok yönden modern Yahudiliğin ve erken Hristiyanlığın yükselişinde rol oynamıştı.

Ferisiler kendilerini Helenistik dünyadan tamamen koparmak isteyen fanatikler ve Esseniler ile Helenistik kültürün kendilerine uygun yönlerini benimseyen Sadukiler arasında bir orta yol bulmuşlardı. Bugün İbrahimi dinlerin sahip olduğu birçok fikre ve muhtemelen farklı ulusların asi melekler tarafından yönetildiğine, gerçekleşecek son savaşta bu meleklerin yenileceğine inanıyorlardı. Ferisiler hakkındaki tüm kanıtlar ele alındığında Mastema kavramını yaratanların MÖ. 2.yy Ferisileri olduğu görülmektedir.

AKHENATON, YOM KİPPUR VE YAHUDİ NAMAZI

Hazırlayan: A.Kara

AKHENATON, YOM KİPPUR VE YAHUDİ NAMAZI

"Kefaret Günü" anlamına gelen "Yom Kippur" Yahudilerin yıl içindeki en kutsal günüdür. Oruçların tutulduğu bu süreç itiraf, tövbe ve bağışlanma için bir fırsattır ve Yahudi Yeni Yılı'ndan on gün sonra gerçekleşir. [1] Bu kutsal günde oruç tutmanın yanı 5 kez ayin yapılır ve Vidiu adı verilen toplu günah çıkarma merasimleri düzenlenir.

Yom Kippur'da 5 ve 10 sayıları belirgin şekilde öne çıkar. Enteresandır ki 5 ve 10 sayıları Musa ve Akhenaton'un hayatlarında da belirgin şekilde yer almıştır. Örneğin  Yahudiler tarafından kutlanan İbrani takviminin Yeni Yılı olan Roş Haşanah ve Yom Kippur arasında insanların Tanrı'dan ve sevdiklerinden bağışlanma diledikleri on gün süren tövbeler yapılır. Bu on güne “Huşu Günleri” adı verilir. [2]

Musevi geleneğine göre Musa İsraillilere itaatlerine odaklamalarını sağlamak için On Emir, beş çeşit sunu ve Çadırın beş sütununu vermiştir. Kudüs Tapınağı günlerinde Baş Rahip, Yom Kippur'da ellerini ve ayaklarını on kez yıkar ve kıyafetlerini beş kez değiştirirdi. Yom Kippur'da beş ana dua, insanların uyması gereken beş yasak ve on itiraf (viddui) vardır.

Bir zamanlar Nil Nehri kıyısına kurulmuş, firavunlar dönemine ait eski yerleşim yerlerinden biri olan Amarna'da da 5 ve 10 sayılarının önemli olduğu görülür. Büyük Aten Tapınağı'nın önünde, ana girişi çevreleyen ve 5 bayraklık iki takımın bulunduğu, toplam 10 adet bayrak direği vardı. Tüm bunları Akhenaton'un Baş Rahibi Mery-Ra'nın mezarındaki yazıtta görmek mümkün. [3]

Akhenaton'un Kahyası Tutu'ya bir altın kolye ve terfi verdiğinin anlatıldığı Tutu'nun mezarındaki bir sahnede bağlanmış on esir vardır. 5 ve 10 rakamları yazı ve bilgiyle ilişkilendirilmişti. Bunun muhtemel nedeni yazının beş parmak ve iki el ile ilişkilendirilmiş olmasıydı. [4]

Thoth'un rahiplerinin beşerli gruplar halinde tertiplendiği bilinmektedir. Tektanrıcılığa rağmen Akhenaton tanrı Thoth'a saygı duyduğundan, beş ve on sayıları onun için önemliydi.

Tevrat'ın Yom Kippur bölümünde ruh kelimesi beş kez geçmektedir. Daha da dikkat çekici bir şekilde, modern Yahudiler, tıpkı eski Mısırlılar gibi bir kişinin ebediyen yaşayacak beş farklı ölümsüz ruha sahip olduğuna veya ruh bileşenleri içerdiğine inanırlar. Mısırlılar için bu 5 bileşen şuydu:
  1. Ka : hayati yaşam enerjisi veya ruh,
  2. Ba : kişilik,
  3. Şuet (Shuet = Silüet ?) : gölge,
  4. İb : kalp,
  5. Ren : isim.

Yahudi teolojisi her ruhun yaşam boyunca beş aşamadan geçtiğini ve beş elemente sahip olduğunu öğretir. Bu 5 element nefeş נֶפֶשׁ (ruh), neşima נְשִׁימָה (hayat nefesi), ruakh רוּחַ (rüzgar), çaya (yaşayan) ve yeçidah'dır (benzersiz).

Ayrıca iki eli kaldırmak da dahil olmak üzere diğer 6 dua pozisyonu Akhenaton'un Amarna'da tasvir edilmiş duruşlarının izlerini taşır. Yom Kippur Yahudilerin yıl içinde dua ederken yere tamamen secde edecekleri tek gündür. Bu eyleme "nefilat apayim" yani “yüz üstü düşme” denir. Tevrat'ı en yüksek Yahudi Yasası olarak gören Karay Yahudileri hala tam secde pratiğini korumaktadırlar.

Ettikleri "Aleinu" adlı Yahudi duası şöyledir: "Kralların Krallarının Kralı, Kutsal Olan'ın önünde eğilir, secdeye kapanır ve şükrederiz, O Kutsanmıştır!"

Alçak gönüllüğü simgeleyen bu pozisyon çok eskilere dayanır. Tora, İbrahim, Yeşu hatta Kral Davud da dahil olmak üzere Tanrı'nın önünde “yüz üstü kapanan” birçok liderden bahseder.

Tesniye 9:25 okuyucuya Musa'nın "kırk gün kırk gece Rab'bin önünde nasıl secde ettiğini" anlatır. Karnak'taki kabartmalar Akhenaton ve Nefertiti'yi tanrıları Aten'in önünde secde ederken gösterir. [5] Tuhaf bir şekilde Akhenaton ve Nefertiti de tam olarak böyle; elleri, diz ve yüzleri yere değecek şekilde tapınırlardı. Büyük alçakgönüllülüğün ve samimiyetin bu duruşu Matta 26:39'da yüzüstü yere kapanan İsa tarafından bile benimsenmişti:

Matta 26:39: "Biraz ilerledi, yüzüstü yere kapanıp dua etmeye başladı. “Baba” dedi, “Mümkünse bu kâse benden uzaklaştırılsın. Yine de benim değil, senin istediğin olsun.”."

Yom Kippur'un ilginç özelliklerinden biri de dua ayinleri sırasında Tevrat parşömenlerini barındıran Aron Hakodeş yani Tora Sandığı'nın açık bırakılmasıdır. İçinde genellikle On Emir, Tanrı'nın Tacı, Hayat Ağacı, Tapınağa Açılan Kapı, Menora ve iki aslan motifleri ve değerli Tevrat parşömenleri bulunur.

2 aslanın Davut yıldızını tuttuğu bazı motiflerde şöyle yazar: "Güneşin doğumundan batışına kadar Rabbin adı övülmelidir."

Bu tasvirler Yahuda Aslanı'nın, Tanrı'nın yargısının ve ondan korkmasının simgesidir. Aslan için kullanılan İbranice kelime olan aryeh (אַריֵה) En Kutsal Günler'in kısaltmasıdır. Tevrat'taki peygamberlerden biri olan Yeşaya, gelecekte aslan ve buzağın birlikte yaşayacağı bir zamanını anlatırken, Amos'un Tanrı'yı bir aslana benzettiği görülür:

Amos 3:8: "Aslan kükrer de kim korkmaz? Egemen RAB söyler de kim peygamberlik etmez?"


Aslanlarla olan bu bağlantılar büyüleyicidir çünkü Akhenaton'un da benzer şekilde aslanlar ile bağları vardır. Örneğin Amarna'daki talatat bloğundaki bir tasvirde Akhenaton'u klasik Mısır sfenksi formunda görürüz. (Bu arkeolojik eser şuan Almanya'nın Hanover şehrindeki Kestner Müzesi'nde bulunmaktadır.)

Ayrıca Tevrat kapak tasarımlarına benzer şekilde bir dağın üzerinde yükselen güneşi temsil eden Akhet sembolünün yanında iki aslan motifini bulunur. 2 yandaki bu Mısır aslanlarına "Aker" deniyordu ve kralı koruyorlardı. Onlar Duaj (dün) ve Sefer (yarın) idi. En ilginci ise Mısır dilinde "Yarının Yasası" anlamına gelen Sefer Tora adlı Tora Parşömenin de "sefer" sözcüğünün hala kullanılıyor olmasıdır. Burada ek bir bilgi daha vermek gerekir ki Yahudi yazara "Sofer" denir. (Ayrıca bkz: Şofar שׁוֹפָר‎, Yahudilerin kullandığı ve genellikle keçi, koç boynuzundan yapılan geleneksel çalgı.) 

Yom Kippur sırasında Yahudiler hayatlarını mecazi olarak Tanrı'nın ellerine teslim ederler. Tanrı'nın elleri olduğu fikri yeni değildir ve eski İsrail ve Mısır'a kadar uzanır. Bugün "hamsa eli" adlı koruyucu muskada bu temanın ifade edildiğini görürüz. Tevrat'ın en eski bölümlerinden Denizin Şarkısı'nda Musa'nın ne söylediğine bakalım:

Çıkış 15:6: “Senin sağ elin, ya RAB, Senin sağ elin korkunç güce sahiptir. Altında düşmanlar kırılır.” 

Benzer şekilde Tevrat'taki en eski ayetlerin çoğu Rab'bin güçlü elinden bahseder.

Mısır bilimci J.K. Hoffmeier, Akhenaton zamanından kalma iki İbranice kelimeyi eski Mısır tabirleriyle ilişkilendirmiştir. Birincisi İbranice "güçlü el" anlamına gelen "yad hazakah" sözcüğünün Antik Mısır'da "güçlü kol" anlamına gelen "hps" ye eşdeğer olduğudur. İkincisi, İbranice "uzanmış kol" anlamına gelen "zeroah netuya"nın ise Eski Mısır'daki "pr-a"ya eşdeğer olduğudur. [6]

Her iki eski ifadeyi de Tesniye 26:8 gibi birçok yerde görebiliriz: “Bunun üzerine güçlü elle, kudretle, büyük ve ürkütücü olaylarla, belirtilerle, şaşılası işlerle bizi Mısır'dan çıkardı.”

Akhenaton, tanrısı Aten'in ellerine takıntılıydı. [10] Sanatta Aten'e verilen ve yazıtlarda atıfta bulunulan tek insan vücudu parçası bunlardı. Örneğin Akhenaton'un bir kararnamesinde şöyle yazar: “Kendini iki eliyle inşa eden, güzel yaşayan Aten…” [7][12]

Ayrıca İbranice "uzatılmış kol" anlamına gelen "sıfırah" kelimesinin Eski Mısır'da "Firavun'un galip gelen kolu" kavramından türetildiğine dair kanıtlar vardır. Akhenaton'un mektuplarından birinde "kralın güçlü kolu" anlamına gelen "zu-ru-uh" ifadesi yer alır. [11] Eğer Akhenaton Musa'ya dönüştürüldüyse bu Mısır kelimesinin Tevrat'ta kullanılması daha anlamlı hale gelir.

Yom Kippur için uygun kıyafet beyaz ketendir. Bu saflığı ve kişinin araması gereken ruhsal temizliği sembolize temsil eder. Bu beyaz keten kıyafete "kittel" denir. Bu uygulama Yüksek Rahibin yılın bu en kutsal gününde sadece beyaz keten giyerek her zamanki detaylı altın kıyafetinden (Akhenaton ile başka bir bağlantı) vazgeçmesi içindir. Bu aynı zamanda Ahit Sandığı'nın önünde tamamen saf olarak görünmelerini sağlıyordu.

Levililer 16:4: “[Harun] Kutsal keten mintan, keten don giyecek, keten kuşak bağlayacak, keten sarık saracak. Bunlar kutsal giysilerdir. Bunları giymeden önce yıkanacak.”

Pek çok Yahudi beyaz giysiler giyerek başka bir temayı vurgular: Benliğin ölümü ve Kefaret Günü boyunca yeni bir hayata yeniden doğuş. Örneğin "kittel" aslında bir cenaze cübbesidir ve aslında ibadet edenlere kendi sembolik ölümlerini ve Tanrı'nın kurtuluşu altında yeniden doğuşlarını hatırlatmak için giyilir. Bu fikir büyük olasılıkla Ölüler Kitabı'nda ve Amarna'da temsil edilen yeniden doğuş ve yeni yaşam kavramlarından kaynaklanmıştır.

Akhenaton yönetimindeki Amarna'daki hayattan görüntülere baktığımızda kral ve ailesini birbirine çok benzer beyaz keten giysiler içinde görürüz. [8] Aslında şehirde yaşayan çoğu insan bu tür giysiler giyerdi. Mısırlı rahiplere genel olarak sadece saf beyaz keten giymeleri emredilmişti; ki bu daha sonra Musa ve onun dini tarafından benimsenen bir uygulama olmuştu.

Akhenaton ve Nefertiti'nin Aten'e ibadet ederken beyaz keten giymeleri geleneğinin devamı olarak Yahudiler üç bin yıl geçmiş olsa da Rab'lerine ibadet ederken hala neredeyse aynı giysiler giyiyorlar.

Yıkanmak ve yıkama emirleri de antik Amarna ile bağlantılıydı. Bu uygulama Amarna yaşamının ve dininin ortak özelliğiydi. Akhenaton'un tapınakları yıkanma leğenleri ve ayinlerde kullanılan basamaklı havuzlarla doluydu.

Kol Nidrei adı verilen akşam duası sırasında Yahudi erkeklerin dua şalı giymeleri adettendir. Bu özel şalın geceleri giyilebildiği tek durumun bu olması enteresandır. Firavunlar çizgili baş örtüsü takıyorlardı. Yahudilerin tıpkı onlar gibi, aynı tarzda çizgili şal takmaları emredilmiştir. Tevrat'ta Çölde Sayım 15:37-38'de anlatılan bu uygulamanın kökeninin antik Mısır olduğu açıktır. Şöyle yazar:

"RAB Musa’ya şöyle dedi: “İsrail halkına de ki, ‘Kuşaklar boyunca giysinizin dört yanına püskül dikeceksiniz. Her püskülün üzerine lacivert bir kordon koyacaksınız."

Kol Nidrei ayini “bütün adaklar” anlamına gelir ve bir önceki yıl yaptıkları ancak tutamadıkları herhangi bir yemin konusunda bağışlanmaları için Tanrı'ya yalvaran katılımcılara atıfta bulunur. Bu, Akhenaton'un adak verme eğilimini, bu yeminleri tutma arzusunu ve herhangi bir nedenle onları bozmuş, tutamamış olsaydı yaşayacağı varsayılan suçluluğu hatırlatır.

Akhenaton'un sözlerini doğrudan Amarna Erken Bildiri Sınır Dikilitaşı'ndan okuyalım: "İşte, Aten için bir Ufuk olarak onu (Amarna'yı) yapacağım" diyerek bu konuda bir yemin ediyorum."

Daha sonra, tamamen Aten'e ait olan şehrinin sınırlarını asla terk etmeyeceğini beyan eder: “İşte bu gerçek yeminim… O babam Aten'e ait... Babam Aten için yaptığım bu yemini görmezden gelmeyeceğim.”

Beyaz keten ile ilişkilendirilen Yom Kippur'da yankılanan başka bir tema vardır: ışık - özellikle de Tanrı'nın ışığı. Örneğin Mezmurlar 27:1'de şunlar yazar: “RAB benim ışığım, kurtuluşumdur,
Kimseden korkmam..."

Sayılar 6:25'te Musa'nın söylediğine bakalım: “ RAB aydın yüzünü size göstersin ve size lütfetsin.”

MÖ 7. yüzyılda İsrail'de iki küçük parşömen üzerine yazılmış bu ayet şimdiye kadar bulunan en eski Tevrat ayetidir. Parıldayan tanrısal bir yüz fikri söz konusu olunca babası Aten'in ışığına tapmakla tanınan Amarna'yı ve Akhenaton'u hatırlamak gerekir.

Yom Kippur'daki sabah duası olan Şahkarit sırasında Şema'dan önce okunan ilk kutsama olan Yotzer Or Blessing yani “Işığın Yaratıcısı”na bakalım. Akhenaton'un tapınaktaki baş hizmetçisi Panehesy, kahyası Tutu, amcası ve generali olan Ay'ın türbelerindeki yazıtlardan bazı satırlar ile Yahudi duasını karşılaştıralım. (Kırmızı renkli yazılar Yahudi duası, diğerleri antik Mısır)

Kutsalsın, Tanrımız Rab, evrenin Kralı.
Güzel görünüyorsun (yükseliyorsun) cennetin ufkundan, Ey Yaşayan Aten, hayat veren Kral,

Işığı oluşturan ve karanlığı yaratan,
Eylemlerin olmadığında toprak karanlıktır, sen kalktığında toprak aydınlanır…

Barışı sağlayan ve her şeyi yaratan,
Barış içinde hoş geldiniz, barışın efendisi! Sen yarattıklarının hepsinin efendisisin.

Yeryüzüne ve üzerinde yaşayanlara merhametle ışık veren,
Uzakta olsan da, ışınların yeryüzünün üzerinde ve algılanıyorsun,

Ve O'nun iyiliğiyle her gün, sürekli olarak yaratma işini yeniler,
Ey her gün kendi kendine doğan, Yaşayan Aten! Sen ortaya çıktığında her ülke şenlik içindedir. [9][13][14]

Yom Kippur'un tam olarak başlangıcının işareti Güneş'in batışıdır ve bu durum hahamlar tarafından kesin olarak kaydedilir. Güneş arkalarında batarken dua eden Ortodoks Yahudilerin görüntüsü Yom Kippur'un klasik görüntüsü haline gelmiştir.

Gün doğumu ve batımının tam olarak ne zaman gerçekleştiği, namazlarını onların etrafında planlayan Yahudiler için hayati derecede önemlidir. Bu zamanlar İbranice'de "zmanim" olarak adlandırılır ve her yıl dikkatlice hesaplanır. Bu sayede Tora'nın çeşitli "mitsvalarını"* yani emirlerini tamamlayabilecekleri dönemleri belirlerler.

Zmanim'in en göze çarpan özelliği, şafak, gün doğumu ve hatta aralarındaki dönemi ayırt edebilmeleridir. Şafağa "Alos Haşaçar" denir ve gerçek güneş diski deniz seviyesinin üzerinde göründüğündeki gün doğumuna "Haneitz Haçama" denir. Aynı şekilde, akşam, Şıkiyas Haçama, güneş diskinin tamamen kaybolduğu andır ve resmi olarak Yahudi gününün sonunu işaret eder.

Öğlen veya gün ortası adları, Mısır güneş tanrısının üç eski yönünü veya tezahürünü yansıtan Çatzos olarak adlandırılır: Şafakta Khepri, öğlenleyin Ra ve alacakaranlıkta Atum.

Bunlar Kral Davud'un dua vakitlerinde tekrarlanan temalardır. Mezmurlar 55:17'de yazdığına göre Davut "Sabah, öğlen, akşam kederimden feryat ederim, O işitir sesimi." demektedir.

Güneş ışığına ve güneş diskine olan bu odaklanma şaşırtıcı şekilde Akhenaton'un Aten kültünü andırır. Çoğu bilgin, Mısır gününün özellikle de Amarna'da gün doğumundan ziyade güneşin doğuşundan önce, şafakta başladığı konusunda hemfikirdir.

Yazıtlardan okuyalım: “Ufukta yükseldiğinde ona hayran ol, ey yüce Aten!” , "Selam sana gökte yükselen ve şafak vakti göğün ufkunda parlayan!" , “Ta ki senin dirilişinde ve bulunduğun yerde şenlik yapılsın.”

Güneş diskinin yani Aten'in kendisinin ortaya çıkması ve kaybolması, uzaklardaki büyülü yer olan Akhet'e gitmesi veya ufka doğru hareket etmesi Akhenaton için en önemli konulardandı. Tevrat bu odağı sabah, aydınlık, gün batımı ve tanrının kutlanması üzerinden ele alır. Örneğin, Mezmurlar 5:3'de “Sabah sesimi duyarsın, ya RAB, Her sabah sana duamı sunar, umutla beklerim.” , 97:11'de “Doğrulara ışık, Temiz yüreklilere sevinç saçar.” yazar.

Akhenaton tarafından ortaya atılan tüm dünya için ışığı ve yaşamı yaratan tek ebedi Tanrı fikri Musa'nın Tora'sının ilk katmanlarına nüfuz etmiştir. Akhenaton'un doğru söz, doğru eylem, saf güdüler ve sevgi dolu bakmak - gibi hepsi ilahi ışık başlığı altında sınıflandırılan orijinal fikirleri genel olarak Yahudiliğin, özellikle Yom Kippur'un temel nitelikleri olmaya devam ediyor. Yahudiler bugün hala 3.000 yıl önceki Mısır inanışlarını kutluyorlar.

BOYNUZLU MUSA - Bölüm 1

Yazan: A.Kara

[HZ] MUSA'YI NEDEN BOYNUZLU TASVİR ETTİLER ?

Belki bazılarınız Musa'nın boynuzlu heykelini görmüşsünüzdür. Latin İncili Vulgata'ya göre Musa, Sina Dağı'nın tepesinde Tanrı'dan 10 emri aldıktan sonra İsraillilere 'keren' yani 'boynuzlar' eşliğinde geri döner. Teistler açısından bu şaşırtıcı, hatta rahatsız edici göründüğünden İbranice İncil'in hemen hemen tüm modern çevirileri "boynuzlar" kelimesini hariç tutar ve ilgili satırı "Musa'nın yüzünün parladığını izah ediyor" şeklinde açıklar.

Peki tüm bu çağrışımlara rağmen neden boynuzlarla gösterilmiştir? Bunun nedeni pek çok kişinin ileri sürdüğü gibi yanlış yapılan bir çeviri midir, yoksa Michelangelo'nun "Musa" heykelinde tasvir ettiği gibi Musa'nın boynuzları mı vardı?

TEORİLER - İHTİMALLER

Orta Çağ'dan önce İbranice İncil'in ve diğer dini metinlerin yanlış tercümeleri bugün hala mevcut olan Yahudi klişelerine neden oldu. Bazıları masum hatalar yaparken, bazıları sırf İsa'nın Mesih olarak gelişi konusunda “kanıt” yaratmak için İbranice İncil'in dilini değiştirmeye yönelik Hristiyan çabalarının kasıtlı bir parçasıydı. Orta Çağ'da çok az Hristiyan İbranice bildiğinden çevirideki herhangi bir değişiklik fark edilmemiş ve tercüme edilen versiyonlar Tanrı'nın sözü olarak kabul edilmişti.

Yakın anlamlara sahip kelimelerin oluşu hatalı çevirilere zemin hazırlamıştır. Örneğin İbranicede “bakire” ve “genç kadın”ın anlamı neredeyse aynıdır. Bu da birçok benzetmenin çevirilerinin bilim adamları arasında tartışılmasına neden olmuştu. Hatta "baba", "erkek kardeş" ve "kız kardeş" terimleri başlangıçta akrabalık bağları için değil de toplum hiyerarşisini tanımlamak için kullanılıyordu. Bu nedenle deneyimli ve bilgili bir çevirmen bile metinleri kolaylıkla yanlış yorumlayabilir.

Boynuzlu Musa fikri, MS 4. yüzyılın sonlarında Hieronymus tarafından yazılmış olan ve 1979'a kadar Katolik Kilisesi'nin resmi Latince İncil'i olmaya devam eden ve İbranice İncil'in Latince bir çevirisi olan Vulgata İncil'i ile Hristiyan alemine giriş yapar. [8]

Hieronymus'un** İbranice İncil'i Latince'ye çevirirken "yüceltilmiş" veya "ışık huzmeleri" anlamına gelen alternatif yorumlarını bilmesine rağmen İbranice "kāran pnei Moshe" ifadesini "Musa'nın yüzünün etrafındaki boynuzlar" olarak tercüme etmişti. Yani "ışıldayan", "ışık saçan" anlamına gelen "karan (קָרַן)" terimini "boynuz" anlamına gelen "keren (קֶרֶן)" olarak ele alınca Latince yazılmış olan Vulgata'da “quod cornuta esset facies sua,” yani "çünkü O'nun (Musa'nın) suratı boynuzluydu" ifadesi ortaya çıkmıştı.
Bu gerçekten onun bir yanlış yorumu mu yoksa Eski Ahit'in lideri olan Musa'yı şeytanlaştırmanın bir yolu mu olduğu tartışmalıdır. Çünkü dönem Hristiyanlardan bir kısmının bakış açısıyla Musa Yahudilerin "modası geçmiş" dininin bir simgesiydi. 

Hieronymus'un bunu kasıtlı yaptığını akla getiren bir diğer durum, onun Yahudiler hakkındaki düşünceleridir. Yahudilerin "vicdanlarını “Mesih'in kanıyla lekelenmiş” ve İsa'nın Mesih olduğunu reddeden küstahlar" olduğunu söylemiştir.

Bazılarına göre ortada bir karışıklık yoktur ve güneş ışınları boynuz şeklinde düşünülmüştür. Örneğin Roma'da, Colonna dell’Immacolata'daki ve Litvanya'daki Vilnius Katedralindeki Musa heykellerinin başındaki boynuzlar ışık huzmeleri şeklinde detaylandırılmıştır.

Kasıtlı ya da kasıtsız, doğru ya da yanlış yapılan bu çeviri sonucu Musa 10 emiri aldıktan sonra dağdan aşağı kafasındaki iki boynuz ile inmiş biri haline gelmiştir.

Latin Hristiyanlığında yaygın olan ikonografik geleneği takip eden heykelin başında iki boynuz vardır [1][3][5][6][7]. Ortaçağ Hristiyan sanatında Musa hem boynuzlu hem de boynuzsuz olarak tasvir edilmiştir. Boynuzlu tasvir ilk olarak 11. yüzyıl İngiltere'sinde bulunmuştur. Mellinkoff, Musa'nın boynuzlarının kökeninin hiçbir şekilde Şeytan'la ilişkili olmamasına rağmen, boynuzların erken dönemde Yahudi karşıtı duyguların gelişimi ile olumsuz bir çağrışım geliştirmiş olabileceğini öne sürmüştür [1].

Musa heykelindeki "ilahi gücün" göstergesi olan iki boynuz onu "Zülkarneyn Musa" yapar.

"İki boynuzlu" anlamına gelen Zülkarneyn, Kehf suresinin 83-101. ayetlerinde Allah'ın yetkisiyle insanlar ile kaosu temsil eden Ye'cüc - Me'cüc arasına duvar ören bir figür olarak öne çıkar. İslam eskatolojisine* göre Yecüc ve Mecüc hapsedildiği duvarın arkasından salıverildikten sonra Allah tarafından bir gecede yok edilir ve bu yaşananlar kıyamet gününün habercisi olur.
Zülkarneyn bazı bilginler tarafından Büyük İskender olarak tanımlanır, bunun nedeni olarak benzer maceralara sahip olmaları öne sürülür.

Siefker'a göre "iki boynuz" M.Ö. 4.binyıldan itibaren Mısır tanrılarının simgesi olmuştur. Bu boynuzlu tanrı geleneği Yahudilikte de korunmuş ve bunun sonucu olarak Musa boynuzlu olarak gösterilmiştir. [2] Çünkü Yahudiler Mısır tanrılarının boynuzlarından haberdarlardı ve esaretten kurtulur kurtulmaz peygamberlerinin tanrısal olduğunu düşünmüşlerdi. Boynuzlar da tanrısallığın işaretiydi. Hatta Musa'nın iki boynuzla tasvir edildiğinin ve Orta Çağ'da insanların bu boynuzlu Musa'ya inandıklarına dair oldukça fazla kaynak vardır. [2] 

Eski Mısır'dan günümüze ulaşan Zülkarneyn olgusu aynı aileden iki dil olan Arapça ve İbranice'de ifade edilmektedir. Bu yüzden Michelangelo da dahil olmak üzere Avrupalıların bakış açısından Rönesans dönemine kadar Musa'nın parıldayan bir yüz ya da ışık huzmeleri ile birlikte tasvir edilmesinin yerine iki boynuz ile görselleştirilmiş olması olağan bir durumdur. Önemli olan nokta bu boynuzlu Musa heykelinin Rab'bin gücünün ve Musa'nın peygamberliğinin sembolü olarak kabul edilmiş olmasıdır. 

Konuya dair yayınlanan bir çalışma Michelangelo'nun heykelindeki boynuzların görülmemesi gerektiğini, onları boynuz olarak yorumlamanın yanlış olduğu görüşünü ortaya koymuştur. [3]

Fakat meşhur boynuzlu Musa heykelinde gözden kaçırılmaması gereken önemli detaylar vardır; ki bunlar "olağanüstü bedensel güç" ve "yücelik" simgeleridir. Bu ikisinin birleşimi gücün mükemmelliğini işaret eder. Bedensel güç, bedenin büyüklüğünde ve iri kaslarda gizlidir. Çift boynuz ve sakaldaki işaret parmağına ek olarak sahip olduğu kalın ve uzun sakallar onun tanrısallığın, yüceliğinin simgesidir. [4]

Dinler, doğası gereği geleneğe dayanır ve değişmeden önce yüzlerce yıl büyük ölçüde durağan kalır. Hieronymus ve bizim zamanımızda boynuzların kötülüğü, şeytanı simgelediği yaygın bir görüş olsa da Hieronymus zamanındaki inanış bu kadar net değildi. Hieronymus'un tercüme ettiği Eski Ahit, Şeytan'ın bir tanımını içermediği gibi kötülükle açıkça bağlantılı olan tek hayvan yılandı. Boynuzların şeytanlaştırılması daha sonraları Hristiyanlığın yayılması ve Pagan dinleriyle çatışmaya girilmesiyle ortaya çıkmıştı. Çünkü paganların tanrılarının çoğu boynuzluydu. Bu boynuzlar bedensel ve cinsel gücü, bereketi, gökselliği, büyülü güçleri ve tanrısallığı işaret ediyordu. Tarih boyunca var olmuş eski inanışlarda düzinelerce boynuzlu tanrıya ibadet edilmişti.

Hıristiyanlık bazen bu varlıkları meleklerin ve iblislerin temsillerinde birleştirmiş bazen ise bu dinlerin geleneklerini kendi amaçları doğrultusunda benimsemişti. Çünkü genellikle bir din diğerinin temelleri üzerine inşa edilir. Tıpkı Yeni Ahit Eski Ahit'i takip etmesi gibi.

Yani "boynuzlar" ifadesi İncil'de yer aldığında "boynuz" herhangi olumsuz çağrışım içermiyordu. Dolayısıyla yazarlar İncil'de boynuzlar yazarken çeviri hatası falan yapmayarak gerçekten de boynuzları kastetmiş olabilirler. İsrailoğullarının gücün sembolü olarak bildikleri boynuzlar onlar için yabancı değildi. Muhtemelen Musa ve Tanrılarını daha önce var olmuş olan eski tanrıların temelleri üzerine inşa etmişlerdi.

Zaten birçok Yahudi tarafından yapılmış çok sayıda teolojik ve edebi eser de Musa'yı boynuzlu olarak tasvir etmiştir. Birçok insan için bu durum Musa'nın gerçekten de boynuzlu olduğunun başka bir kanıtıdır.

İbranice metnin yorumunun ilk olarak İngiltere'de ortaya çıktığını belirtmiştim. Ortaya çıktığı bu eser 11. Yüzyıl İngiltere'sinde yazılmış olan "Aelfric Yorumu'dur".*** Bu belge Tevrat'ın ve Yeşu Kitabı'nın resimli bir yerel baskısı olarak kullanılmıştı ve bu kitap Musa'yı o bölgeye aşina olunan Viking miğferlerinden farklı olmayan boynuzlu bir başlık takmış olarak tasvir etmişti. [1]

Bu şekilde Musa'yı boynuzlu başlıklarla tasvir etme modeli İngilizce ve Fransızca el yazmalarında 12. ve 13. yüzyıllar boyunca devam etti. Musa'nın boynuzları ilk kez 1200'de gerçek boynuzlar olarak tasvir edilmişti. Uygulama popülerlik kazanınca Michelangelo'nun Musa heykelinde olduğu gibi birçok heykelde Musa'nın başında boynuzlar yer almıştı. Fransa'nın Dijon şehrindeki Musa Kuyusu adlı sanat eserinde de başında 2 adet boynuz yer alır.

Hieronymus'un İbranice İncil'i kasıtlı şekilde yanlış çevirdiği iddiasına benzer şekilde Michelangelo'nun da Musa'yı kasıtlı olarak boynuzlu tasvir ettiği, çünkü onun dönemindeki Hristiyan sanatında boynuzların özellikle şeytan ve iblisleri çizerken kullanıldığına dikkat çekilmektedir. Çünkü Hristiyanlıkta boynuzlar kötülükle ilişkilendirilmiştir. Bunun en net örnekleri Vahiy Kitabı Bölüm 13'de Deccal'in gelişini anlatırken bahsettiği yaratık ve hayvanların boynuzlarına vurgu yapıyor olunmasıdır. Bazıları bunların gücü simgelemek için yazılmış olduğunu iddia etse de boynuzların Hristiyan geleneğinde kötülükle ilişkilendirildiği net bilinen bir gerçektir. Musa'nın boynuzlarla tasvir edilmesi Hristiyanların Yahudiler hakkında yürüttüğü karalama kampanyalarına katkı sağlamıştı. Yahudiler için "onlar şeytana bağlıdır" diyor, hatta onları boynuzlu şeytanlar olarak tasvir ederek doğrudan kötülükle ilişkilendiriyorlardı. Fakat detaylıca ele alacağım bu olaylar başka bir araştırma makalemin konusu.

Tabi Michelangelo'nun çeviri hatası nedeniyle değil de Tanrı'nın ihtişamını, gücünü, tanrısallığını yansıtmak için Musa'yı boynuzlu tasvir etmiş olabileceği de bir başka ihtimaldir.

Fakat çeviri ister yanlış olsun ister doğru, aslında iki şekilde de ortada boynuz gerçeği var. Çünkü ışık huzmeleri şeklindeki betimlemelerde de bu ışık huzmelerinin Musa'nın başında tıpkı bir çift boynuz gibi yer aldığı görünür. Halbuki istense ışık huzmeleri karışıklık yaratmayacak ve boynuzla benzeşmeyecek bir biçimde tasvir edilebilirdi.

DİPNOTLAR
* Eskatoloji dünyanın sonunu, hayatın bitişini konu edinen kıyamet efsaneleridir. 
** Latince adı Eusebius Sophronius Hieronymus, diğer bilinen adı Aziz Jerome'dur.
*** Aelfric Paraphrase

BABİL KULESİ, ZİGGURAT EFSANELERİ VE TEVRAT

Yazan: A.Kara

BABİL KULESİ MİTİ VE PARALELLİK GÖSTEREN PİRAMİT-ZİGGURATLAR

Mezopotamya efsanelerinin Meksika Volkanik Vadisi'ne kadar uzandığı görülür. Birbirlerinden, engin okyanuslar ve çöller ile ayrılmış olan bu dağınık kültürlerin mitolojilerinde birbirine benzeyen hikayeler görülür. Tıpkı Babil Kulesi veya Cholula Piramidi gibi. Bunlar dünyanın farklı bölgelerinde yer alsalar da çarpıcı biçimde birbirine benzeyen yapılardır.

Farklı kültürler tarafından inşa edilen zigguratlara dair çokça hikaye bulunur. Bu masalların ortak birkaç bileşeni vardır: Öfkeli tanrılar, dillerin çoğaltılması, küresel bir tufan felaketi ve antik yapılar. Bu yönleriyle hepsi sanki deşifre edilmeyi bekleyen büyük bir küresel bulmacanın parçaları gibi iç içe geçmiş durumdadırlar.

Mitoloji göründüğü haliyle körü körüne kabul edilmemelidir ancak öte yandan onu tamamen reddetmek de tutarsız bir davranış olacaktır.
Karşılaştırmalı mitoloji konusunda en ünlü bilim insanlarından Carl Jung ve Joseph Campbell gibi  isimler, farklı kültürler arasında yaygın görülen mitolojik benzerliklerin, insan bilinçaltının ortak (kolektif) birikiminden türetilen temel arketiplerin oluşumuyla açıklanabileceğini söylüyorlar.

Tanrılarla ilişkili ve birbirine benzeyen anlatılara sahip yapılara Babil Kulesi ile başlayalım.

Babil Kulesi, Yaratılış Kitabı'nın 11. babında anlatılır. Bu anlatı küresel bir tufan felaketini izleyen nesillerin tek bir dil altında birleştiğini belirtir. Bu metinlere göre insanlar batıya, Şinar bölgesine (Sümer veya günümüz Irak'ı) göç ettiler ve heybetli kulesi olan büyük bir şehir inşa etmeye başladılar.

Bu kulenin bir şekilde onları güçlendireceğine ve gelecekte herhangi bir imhayı-felaketi önleyeceğine dair ilginç bir görüş taşıyorlar. Dahası bu proje tanrıya hakaret olarak görülüyor. Bu çabaya karşı koymak için, tanrı onları birleştiren dili birden fazla dil haline getirerek duruma müdahale eder, aynı dili konuşamayan insanlar birbirleri ile anlaşamaz, iletişime geçemez hale gelirler. Yani tanrı Babil kulesi projesinin altını oyar. Daha sonra bu insanları gezegene dağıtır.

Yaratılış Kitabı, 11.Bab:
Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler.
Birbirlerine, “Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.”
RAB insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi, “Gelin, aşağı inip* dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.” Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü RAB bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı. [1]

Antik çağlardan günümüze kadar çeşitli yazar, akademisyen ve araştırmacı bu metinle ilgili çeşitli yorumlar yapmışlardır. Örneğin Josephus, bu hikayenin önemli noktasının, kulenin dikilmesini emreden ve İncil'in Nemrut olarak bahsettiği zalim hükümdarın küstahlığı olduğunu yazmıştır. Başka bir yoruma göre ise bu anlatı, farklı dillerin ve kültürlerin kökenine açıklama getiren etiyolojik** bir efsanedir.

Yapılan bilimsel gözlemler, söz konusu yapıyı eski Babil ve Sümer'in gizemli zigguratlarıyla ilişkilendirerek tanımlamaya çalışmış olabilir. Ancak metinlerde adı geçen şehirlerin tarihsel bir temele sahip olması, söz konusu hükümdar tarafından kurulduğu söylenmesi ve bir kule ya da kule benzeri yapı inşa edildiğinin anlatılması gibi yönlere bakılırsa bu ilişkilendirme mantıklı sayılabilir.
Neticede dinlerin kutsal olduğuna inanılan kitaplar insan ürünü olduğundan onları yazanlar çevreden duyup ekledikleri hikayelere ek olarak gördüğü şeyleri de yazmış olabilirler.

Modern bilim insanlarının bir kısmının ortak kanısına göre bu kule II. Nebukadnezar tarafından restore edilen ve daha sonra Büyük İskender tarafından gerçekleştirilen restorasyon girişiminde yıkılan, Babil'deki Etemenanki Ziggurat'ı olduğu yönündedir.

Büyük İskender MÖ 331'de Babil'i ele geçirdiğinde Etemenanki'nin onarılmasını emretmişti. Yıllar sonra, MÖ 323'te antik kente döndüğünde onarım konusunda hiçbir ilerleme kaydedilmediğini fark edince, son kez yapılacak yenileme çalışması için ordusuna tüm yapıyı yıkmasını emretti. [7] Ancak İskender ölünce yeniden yapılanma da durmuş oldu. [8]

Zigguratlar toplu ibadet için kullanılmıyordu çünkü adandığı tanrının mesken yeri olduğuna inanılıyordu. O yüzden buralarda sadece seçkin rahipler, küçük bir silahlı muhafız birliği bulunurdu. 

Herodot'a göre zigguratın en tepesinde, içinde küçük bir türbenin olduğu tapınak bulunuyordu. Bu tapınakta baş rahipler gizli ayinler yaparak özel adaklar sunuyordu.

1880'lerde keşfedilen Neo-Babil temel silindirlerindeki yazıtlarda Kral'ın restorasyon çabalarının anlatıldığı görülür. Şöyle yazar:

"O sırada efendim Marduk bana, Babil'in zigguratı Etemenanki ile ilgili olarak, benden önce (zaten) çok zayıf kalmış ve kötü bir şekilde bükülmüş [olan zigguratın] altının cehennem aleminin göğsüne dayanmasını, tepesinin göklerle rekabet etmesini emretti. Fildişi, abanoz ve musukkannu ağacından maşalar, kürekler ve tuğla kalıplar yaptım ve onları toprağımdan toplanan geniş bir işgücünün eline verdim. Onlara sayısız kerpiç tuğla ve yağmur damlası sayısınca pişirilmiş tuğla şekillendirdim. Arahtu Nehri'nin tıpkı muazzam bir sel gibi asfalt ve zift taşımasını sağladım.
Ea'nın anlayışıyla, Marduk'un zekasıyla, Nabû ve Nissaba'nın bilgeliğiyle, beni yaratan tanrının sahip olmama izin verdiği engin akıl aracılığıyla, büyük aklımla düşündüm, en bilge uzmanlar ve bilir kişiler ile [yapının] boyutları on iki arşınlık kural ile belirledi. Usta yapımcılar ölçüm iplerini gerdiler, sınırları belirlediler. Şamaş, Adad ve Marduk'a danışarak onaylarını aradım ve ne zaman zihnim [yapı] üzerinde tartışsa (ve) boyutları düşünüp (emin olamasam) büyük tanrılar onaylama yöntemi (kehanet) ile bana [gerçeği] bildirdiler. Şeytan çıkarma zanaatıyla, Ea ve Marduk'un bilgeliğiyle orayı arındırdım ve ana platformu eski temel üzerinde sağlamlaştırdım. Temellerine dağdan ve denizden, altın, gümüş, değerli taşlar yerleştirdim. Tuğla işçiliğinin altına ışıltılı sapsu, tatlı kokulu yağ, aromatikler ve kırmızı toprak yığınları koydum. Kraliyet resmimin toprak sepeti taşıyan tasvirlerini yaptım ve (onları) çeşitli şekillerde yapının temeline yerleştirdim. Onu eski zamanlarda olduğu gibi Efendim Marduk için merak uyandıran bir nesne yaptım." [2]

Bu kraliyet yazıtının 1880'lerde keşfedilmiştir. Daha eski tarihte bu zigguratın açıklamasını yapan tek isim MÖ 5. yüzyılın ortalarından kalma yazılarında onu tanımlayan Herodot'tur. Heredot'un yazdıkları şöyledir:

"Kasabanın her bölümü merkezi bir kale tarafından işgal edildi. Birinde kralların sarayı [vardı], büyük sağlamlık ve büyüklükteki bir duvarla çevriliydi: diğeri Jüpiter Belus'un [Zeus] kutsal bölgesiydi. Sağlam pirinçten kapıları olan, her iki yana uzanan 402 metrelik kare şeklinde bir mahfazaydı; bu da benim zamanımda kaldı. Bölgenin ortasında, üzerinde ikinci bir kule yükselen, 201 metre uzunluğunda ve genişliğinde sağlam duvarlı bir kule var ve bunun üzerinde üçüncüsü, onun üzerinde dördüncüsü şeklinde sekize kadar [kat kat] devam ediyor. Zirveye tüm kulenin etrafını saran dışarıdaki bir patika yol ile çıkılır. Biri yarı yolda kaldığında, zirveye giderken yolda bir süre oturabilmesi için oturaklar ve bir dinlenme yeri bulunur. En üstteki kulede geniş bir tapınak var ve tapınağın içinde, yanında altın bir masa olan, zengin bir şekilde süslenmiş, alışılmadık büyüklükte bir kanepe durur. Buraya dikilmiş herhangi bir heykel bulunmaz. Tanrının rahipleri olan Keldanilerin [Babilliler] de onayladığı gibi, geceleri [burada] ülkedeki tüm kadınlar arasından tanrı tarafından kendisi için seçilen bir kadın bulunur." [3]

Tevrat'taki anlatılardan uzun zaman önce yazılmış çok sayıda Sümer efsanesi vardır. Dolayısı ile bu mitlerin Tevrat'ta yer alan metinlerin öncülleri olması kuvvetli bir ihtimaldir.

Bu mitlerden biri "Enmerkar ve Aratta Efendisi"dir. Uruk kralı Enmerkar şehrini dağların arkasında yatan zengin şehir Aratta'da bulunan değerli metal ve taşlarla süslemek ister. Aratta'nın tanrıçası İnanna, Enmerkar'a yardım eder ve ona Aratta'ya meydan okuyan bir haberci göndermesini öğütler. Karşılığında kraldan bir şey ister ve bu isteğin onun lehine olduğunu belirterek iddiasını güçlendirir.

Daha sonra Enmerkar, Nudimmud büyüsünü yaparak, krallar aralarında tartışabilsin diye Enlil'in tüm dilleri bir araya getirip tek bir dil yapmasını sağlar. Zamanında insanların konuştuğu tek dili çoğaltan ise tanrı Enki'dir.

İlgili tablet metni şöyledir:

Ona kutsal şarkıyı, odalarında söylenen büyülü sözü söyleyin - Nudimmud'un büyüsü: "Yılanın olmadığı, akrebin olmadığı, sırtlanın olmadığı, aslanın olmadığı, ne kurt ne de köpeğin olmadığı o gün,  ne korku ne de titreme olduğunda insanın rakibi yoktur! Böyle bir zamanda çok dilli Cubur ve Hamazi toprakları ve benim muhteşem dağım Sümer ve uygun olan her şeye sahip olan Akad ve güvenlik içinde dinlenen Martu toprağı - tüm evren, iyi korunan insanlar - hepsi Enlil'e tek bir dilde hitap etsinler! O günlerde hırslı bey, hırslı prens, hırslı kral Enki, Enki, hırslı bey, hırslı prens, hırslı kral, hırslı bey, hırslı prens, hırslı kral, Enki, bereketin beyi, doğru söyleyen bey, Yurdun bilge, anlayışlı beyi, tanrıların uzmanı, anlayışıyla anılan Eridug’un beyi, yerleştikleri sürece [insanların] ağızlarındaki dili değiştirdi ve bu yüzden insanlığın konuşması gerçekten birdir." [4][5]

Yani bu Sümer efsanesinde Tevrat'a geçen tema vardır, bir olan dillerin bozulması. Tek fark İbrahimi dinlerde bu dilleri bozarak çoğaltan tanrı iken, Sümer metinlerinde bu karakter tanrı değil Enki yani şeytandır.

Çerokiler de (Amerikan yerlileri) bu Sümer efsanesine benzeyen unsurlar içeren sözlü geleneğe sahiptir. Bir Kızılderili efsanesine bakarak bunu görelim:

Büyük suların ötesinde yaşadığımızda Çeroki kabilesine ait 12 klan vardı. Yaşadığımız eski memlekette ülke büyük sellere maruz kaldı. Bu yüzden bir konsey yaptık ve cennete kadar yükselen bir ambar inşa etmeye karar verdik. Ambar inşa edildikten sonra, tekrar seller geldiğinde kabilemiz dünyayı terk edip cennete (göğe) gidecekti. Büyük bir yapı inşa etmeye başladık ve en yüksek göklerden birine yükselirken büyük güçler tepeyi yok ederek yapının yüksekliğinin yaklaşık yarısına kadarını kestiler. Ancak kabile, can güvenlikleri için cennete uzanan yapıyı inşa etmeye tamamen kararlı olduğundan cesaretleri kırılmadı, tanrıların verdiği zararı onarmaya başladılar. Sonunda yüksek yapıyı tamamladılar ve kendilerini sellere karşı güvende gördüler. Ancak tamamlandıktan sonra tanrılar yüksek kısmı tekrar yok ettiler. Çerokiler hasarı [tekrar] onarmaya karar verdiğinde kabilenin dilinin karıştırıldığını veya yok edildiğini gördüler. [6]

Greko-Romen anlatısında Tartarus ve Gaia'nın birleşmesi sonucunda yaratılan, yılan ayaklı ölümsüz devler olan Gigant efsanesi bu öykü ile neredeyse aynıdır. Ancak objektif olarak kabul edilmelidir ki bu kültürlerin yakın teması söz konusu olduğundan duydukları efsaneyi Mezopotamya'dan Akdeniz'e aktarmış olmaları çok güçlü ihtimaldir.

Dünyanın en uzak köşelerinde bulunan paralel mitoslar ve esrarengiz yapılardan biri de Meksika'daki Büyük Cholula Piramidi'nin meşhur ikiz kulesidir.

Günümüze kadar keşfedilenler içinde hacim olarak en büyük piramit Meksika Vadisi'nde bulunur. Büyük Cholula Piramidi olarak bilinen bu muazzam piramit, Mezoamerikan tanrısı Tüylü Yılan, diğer adıyla Kuş-Yılan (Quetzalcoatl) ve yakınlarındaki esrarengiz Teotihuacan bölgesi ile yakından ilişkilidir. Bu yapı ve daha önce hakkında konuştuğum ziggurat, tasarımları açısından benzer olmasalar da mitolojik gelenekleri ve gizemli işlevleri açısından oldukça benzerdir.

Aztekler için Cholula Piramidi ve Teotihuacan kutsal hac yerleriydi. Aztek mitolojisine göre Quinametzin, önceki “Yağmur Güneşi” döneminde bölgede yaşayan devlerin bir ırkıydı. 3,7 metre uzunluğundaydılar ve hem Teotihuacan'ın hem de Cholula Piramidi'ni inşa edenler onlardı.

MS 16. yüzyıl Dominik rahiplerinden Diego Duran, eski bir Cholula rahibi tarafından kendisine iletilenler hakkında bir rapor yazmıştı. Yazdıklarına göre, güneş ilk doğduğunda karada devler vardı ve onları Güneş'e götürecek bir kule inşa etmeye karar vermişlerdi. Yaratıcı tanrı buna öfkelendi ve gökyüzü sakinlerini kuleyi yıkmaya ve devlerin ırkını dağıtmaya çağırdı.

Aztek mitolojisinde buna benzer başka bir efsane daha vardır. 7 dev, dehşet verici bir tufandan sağ kurtularak vadiye gelir ve tekrar böyle bir felaket olursa diye devasa bir piramit inşa etmeye çalışırlar. (aralarında Xelhua'nın da bulunur) Tanrılar buna öfkelenerek piramidin üzerine ateş topları fırlatır, birçoğunu öldürür ve böylece piramitin inşası da son bulur.

Tabi bu Mezo-Amerikan mitlerinin Tevrat-İncil metinlerini yansıtması, bunlarla paralellik göstermesi, onları ilk kaydedenlerin keşişler, katolik rahipleri ve misyonerler olmasından kaynaklanıyor da olabilir. Yani Aztek efsanelerini kaydeden Musevi ya da Hristiyan din adamlarının bu efsanelere eklemeler yapmış olabileceği çoğu kez tartışılmış bir konudur.

Bu Aztek efsanesine farklı bir bakış açısı kazandırabilmek için onunla paralellik gösteren yerlerle ilişkili isimlerin köken ve anlamlarına bakmak gerekir.

Cholula kelimesini Nahua*** dilinde "sığınak yeri" anlamına gelen Cholollan'dır kelimesinden gelmektedir. Teotihuacan kelimesi ise "İnsanların Tanrı Olduğu Yer" demektir.

Chimalpopoca metinlerinde, Teotihuacan ve Cholula ile ilişkilendirilen tanrı Tüylü Yılan'ın bir süre Dünya'da yaşadıktan sonra kız kardeşi olan bekâr rahibe ile birlikte içerek sarhoş olduğu, onunla çiftleştiği ve kutsal yükümlülüklerini ihmal ettiği anlatılır. Ertesi gün o ve ona tabi olanlar muazzam bir taş sandık dikerler. Tüylü Yılan bu sandığın içine uzanır, her yeri yeşim taşı ile kaplanır ve ateşe verilir. Külleri ve yüreği göklere yükselince sabah yıldızına yani Venüs'e dönüşür.

Antik Yunan'ın Gigant anlatısı, devlerin dağların tepesine devasa kayaları yığarak Olimpos'u yani gökyüzünü kuşatmaya çalıştıklarını anlatır.

Tüm bu benzerliklerin nasıl var olduğunun cevabı insanoğlunun göğe yüklediği kutsallıkta yatar. Gökyüzünün tanrıların ya da cennetin mekanı olduğu düşünüldüğünden bu kutsal alana erişme çabalarına yönelik hikayeler türetilmiş, yüksek yapılar inşa edilmiştir. Yani benzerliklerin asıl nedeni kolektif bilinçtir. Kimilerine göre ise bu benzerliklerin çok daha gizemli nedenleri vardır...

DİPNOTLAR
* Kur'an'da arşa istiva eden Allah gibi Yahve'de göktedir. Bu İbrahimi dinlerin geleneksel inancıdır.
** Bilinmeyen bir şeyin kökenini açıklayan bir mit türüdür.
*** Nahuatl, Meksika'da ve El Salvador'da Nahualar tarafından konuşulan bir dildir.

SERAF MELEKLERİ (SERAFİM)

Hazırlayan: A.Kara

SERAF (SARAF) MELEKLERİ

"Yanan biri" anlamına gelen Seraf'tan İncil'in Kral James versiyonunda Serafim şeklinde bahsedilir. Arapçadaki karşılığı مشرفين musharifin'dir.  En yüce meleklerdendir. Eski Yahudi kaynaklarında göksel varlıklar (melekler) olarak geçerler. Bu varlıklar daha sonra Musevilik, Hristiyanlık ve İslam'da da rol oynamışlardır. [1] "Seraf " İbranicedeki çoğulu olan "Serafim"den türetilmiştir. Halbuki İbranicedeki tekili "śārāf (שָׂרָף)"tır. [2]

Hristiyanlık Serafları'ı melek sıralamasında en yüksek seviyeye koyarken, 12. yy'da yaşamış olan Sefaradi Yahudisi, filozof, başhaham, Talmud bilgini ve çoğaltıcısı Musa bin Meymūn (30 Mart 1135 – 13 Aralık 1204) Musevilikteki melek hiyerarşisinde 10 melek statüsünün yer aldığı Musevi melek hiyerarşisinde onları beşinci sıraya koymuştur. [3][4][5]

Yeşaya Kitabındaki bir bölüm bu terim hakkında oldukça farklı bir anlatıya sahiptir. Onları tanrı'nın tahtı etrafında uçan altı kanatlı varlıklar olarak tanımlar.

Yeşaya 6: 1-7:
Kral Uzziya’nın öldüğü yıl yüce ve görkemli Rab’bi gördüm; tahtta oturuyordu, giysisinin etekleri tapınağı dolduruyordu. Üzerinde Seraflar duruyordu; her birinin altı kanadı vardı; ikisiyle yüzlerini, ikisiyle ayaklarını örtüyor, öbür ikisiyle de uçuyorlardı.
Birbirlerine şöyle sesleniyorlardı:
“Her Şeye Egemen RAB
Kutsal, kutsal, kutsaldır.
Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor.”
Seraflar’ın sesinden kapı söveleriyle eşikler sarsıldı, tapınak dumanla doldu.
“Vay başıma! Mahvoldum” dedim, “Çünkü dudakları kirli bir adamım, dudakları kirli bir halkın arasında yaşıyorum. Buna karşın Kral’ı, Her Şeye Egemen RAB’bi gözlerimle gördüm.”
Seraflar’dan biri bana doğru uçtu, elinde sunaktan maşayla aldığı bir kor vardı; onunla ağzıma dokunarak, “İşte bu kor dudaklarına değdi, suçun silindi, günahın bağışlandı” dedi.

Gördüğünüz üzere bu metinler "Seraflar"ı, Tanrı'nın işlerini yapmak konusunda tutkulu olan kanatlı göksel varlıklar olarak tanımlar. [8] Fakat metindeki bu ifadelere rağmen Tevrat'ta yüksek melekler statüsünün bulunmadığını ve bu durumun yalnızca De Coelesti Hierarchia veya Summa Theologiae gibi sonraki kaynaklarda ortaya çıktığını ve ilahi elçilerin bir bölümü olarak kabul edildiğini iddia eden bir İbrani bilgin de olmuştur. [9]

Seraflar'dan Hanok (Enoch) Kitabı'nda ve Vahiy Kitabı'nda da göksel varlıklar olarak bahsedilir. MÖ 2. yüzyıla tarihlenen Hanok Kitabı'nda [10] Tanrı'nın tahtına en yakın duran göksel yaratıklar olarak Kerub'lardan (çoğulu Kerubim yada Keruvim) bahsedilen bölümde Seraflar yani yüksek meleklerden de birlikte bahsedilir. Buradaki Keruvim'ler İslam'a Kerubiyyun melekleri olarak geçmişlerdir. [20] İslami teolojide bazen cennetin 6. katında bazen ise Allah'ın tahtının yanında bulunan melekler olarak tanımlanırlar.
İncil dışı kaynaklarda bazen Akyəst olarak adlandırılırlar. Eritre ve Kuzey Etiyopya'da konuşulmuş eski bir Sami dili olan Geez (Ge'ez) dilinde "yılanlar", "ejderhalar" anlamına geldiği gibi cehennem için kullanılan alternatif bir terimdir. [11][12][13]

Kenan'da yüksek melekleri sergilemek için kullanılan motiflerin orijinal kaynaklarının antik Mısır'daki Uraeus ikonografisine dayandığı konusunda fikir birliği vardır. [6]

Seraf, Serafim kelimesi İşaya Kitabında dört kez geçmektedir (6: 2–6, 14:29, 30: 6). Fakat enteresan olan şudur ki İşaya 6: 2–6'da bir tür göksel varlığı veya meleği tanımlamak için kullanılan bu kelimenin diğer kullanımları yılanlarla ilgilidir, yılanlara atıfta bulunur. [7]

Dolayısı ile yılan = "melek"tir. Bazen düşmüş melek efsanelerinin etkisi ile şeytan-iblis ile ilişkilendirilmiştir. Bunun örneklerinden biri Şeytan'ın cennette, Aden bahçesinde Adem ve Havva'ya yılan kılığında görünmesi efsanesidir. 

Hanok'un İkinci Kitabında Seraf ve Kerub meleklerin yanında iki göksel varlık sınıfından daha bahsedilir. Bunlar feniks ve chalkydri'dir (khalkýdrai). Her ikisi de 4. veya 6. cennette bulunan, on iki kanadı olan, gün doğumunda şarkı söyleyen, "güneşin uçan ögeleri" olarak tanımlanır. [14]

Yeşaya'da 6 kanatlı Seraflar'ın tanrının üstünde durduğu söyleniyordu. Vahiy kitabında bahsedilen 6 kanatlı melekler ise tanrının tahtının çevresinde bulunmaktadır ve kanatları gözlerle kaplıdır.

Vahiy Kitabı 4: 4-8:
Tahtın çevresinde yirmi dört ayrı taht vardı. Bu tahtlara başlarında altın taçlar olan, beyaz giysilere bürünmüş yirmi dört ihtiyar oturmuştu. 5 Tahttan şimşekler çakıyor, uğultular, gök gürlemeleri işitiliyordu. Tahtın önünde alev alev yanan yedi meşale vardı. Bunlar Tanrı’nın yedi ruhudur. 6 Tahtın önünde billur gibi, sanki camdan bir deniz vardı. Tahtın ortasında ve çevresinde, önü ve arkası gözlerle kaplı dört yaratık duruyordu. 7 Birinci yaratık aslana, ikincisi danaya benziyordu. Üçüncü yaratığın yüzü insan yüzü gibiydi. Dördüncü yaratık uçan bir kartalı andırıyordu. 8 Dört yaratığın her birinin altışar kanadı vardı. Yaratıkların her yanı, kanatlarının alt tarafı bile gözlerle kaplıydı. Gece gündüz durup dinlenmeden şöyle diyorlar:
“Kutsal, kutsal, kutsaldır,
Her Şeye Gücü Yeten Rab Tanrı,
Var olmuş, var olan ve gelecek olan.”

Bu varlıklardan ayrıca Dünya'nın Kökeni Üzerine (On the Origin of the World) adlı gnostik metinlerde de bahsedilmektedir. [15]

Seraf'lar Yahudi Kabalasında, Beriah (Briah) Alemi'nin yüksek melekleridir. Beriah ise "Yaratılış", ilk yaratılmış alem, ve ilahi anlayıştır. [16]
İnanışa göre Beriah alemi Kabaladaki Yaşam Ağacı'nın tepesinde yer alan 4 alemden ikincisidir. Bu 4 alemin en tepesindeki alem ise Atzilut'tur. İşte Kabala'ya göre 2. alemde bulunan Seraf meleklerinden 1.alemi görüp onun mutlak tanrısallığından uzak olduğunu fark edenler yanmaya başlar. Bu yanma öyle uzun ve süreklidir ki melek kendini geçersiz kılar. Böylece Tanrı'ya yükselir ve yerine geri döner.

Bunların altındaki 3. alem Yetzirah'dır. Burası "Oluşum", arketipsel yaratılış ve ilahi duygular alemidir. Bu alemde Hezekiel'in vizyonlarında bahsedilen, kendisinin farkında olan ve içgüdüsel duygularla Tanrı'ya hizmet eden aslan, öküz ve kartal suratlı Hayyot melekleri vardır.

Serafim, modern Ortodoks Yahudiliğin melek hiyerarşisinin bir parçasıdır. Seraf'lardan İşaya'nın vizyonu, Yahudilerin ayinlerde okudukları temel dua olan Amida ve onun bir parçası olan Keduşah da dahil olmak üzere günlük Yahudi hayatında ve birkaç başka duada bahsedilir.  

Muhafazakâr Yahudiler meleklerle ilgili geleneksel öğretileri korur ve ayinlerde onlardan bahseder. Fakat bu meleklere olan inanç tüm Yahudilerde aynı değildir. Reform Yahudileri ve Yeniden Yapılandırılmış Yahudiliğinin inananları meleklerin tasvir ve görüntülerini genellikle sembolik işaretler olarak ele alırlar.

MÖ 8. yüzyıldan kalma eski bir Yahudi mührü melekleri bir peygamber olarak görevlendirirken diğer yandan onlardan tıpkı İşaya'nın vizyonlarındaki gibi uçucu ama insani özelliklere sahip varlıklar olarak bahseder. [17]

MS beşinci yüzyıl ortalarında yaşamış olan ve gerçek kişiliğini gizlemiş olan Hristiyan düşünürü Sahte Dionisos (Pseudo-Dionysius the Areopagite) kendi Göksel Hiyerarşisini oluştururken (vii) yüksek meleklerin ortaçağ tahayyülündeki ateşli doğasını tespit etmek için İşaya Kitabı'ndan yararlandı. Onun görüşüne göre Seraf melekleri yalnızca tanrıyı öven ilahiler-sözler zikretmiyor aynı zamanda tanrının kurduğu düzenin korunmasına da yardım ediyorlardı. Haham geleneğindeki metinlerden yararlanan Sahte Dionisos, Serafim kelimesine "tutuşanlar veya ateş sağlayanlar" gibi etimolojik anlamlar verdi. [18]

Ne kadar tanıdık değil mi? Sizce Muhammed'e boşuna mı eskilerin masalları demişler?
Musevilikteki sürekli Rabbi öven, tespih eden, onun işlerine yardım eden melek inanışı İslam'a aynen geçmiş. Bu inanıştan dolayı her şeye kadir, istediğini anında yapabilen, ol deyince olduran dedikleri Allah'a, Cebrail, Mikail gibi melekler yardım ederler. Halbuki her şey ol dediğinde olan bir gücün hiçbir şeyi yaptırmak için başka varlıklara ihtiyacı olmaması gerekir.

Seraf'lar Hristiyan teolojisinde ayrıca İsa ile de ilişkilendirilmişlerdir. İskenderiye'li Kilise Babası Origenes, İlk İlkeler Üzerine (On First Principles) adlı çalışmasında Yeşaya Kitabı'ndaki Serafim'in, Mesih ve Kutsal Ruh'un fiziksel temsilleri olduğunu yazmıştır. Gerekçesi ise "Tanrı dışında hiçbir gücün bir şeyin başlangıcını ve evrenin sonunu tam olarak bilemeyeceği" görüşüdür. Bu yüzden Origenes, Serafim'i tanrının ilahi bilgeliğinden verdiği tanrısal bilgilerle yükselen varlıklar olarak tanımlamıştır. Yazısında şöyle der: 

Yine de, bu güçler, Tanrı'nın Oğlu'nun ve Kutsal Ruh'un vahyiyle öğrenmiş olsalar da - kesinlikle büyük miktarda bilgi edinebilecekler ve daha yüksekte olanlar, daha aşağıda olanlardan çok daha fazlasını elde edebilecekler - yine de onların her şeyi (bilgiyi) kavramaları imkansızdır; çünkü şöyle yazılmıştır: "Tanrı'nın işlerinin çoğu gizlidir". [19]

Origenes daha sonra Seraflar'ın bu bilgilere sahip olma nedeninin onların Tanrının Oğlu ve Kutsal Ruh tarafından mesh edilmiş (kutsal yağ ile yağlanmış) olmalarına bağladı. Bu tür iddialarda bulunduğu için eleştirilere maruz kalarak Hristiyan kilisesi tarafından kafir ilan edildi. Bununla birlikte Yeşaya'da da bahsedildiği üzere, onun Serafim hakkındaki teorisinin yansımaları diğer erken Hristiyan literatüründe ve ikinci yüzyıl boyunca erken Hristiyan inancında yansıtılacaktır.

Rahip Thomas Aquinas, Summa Theologiae adlı eserinde Serafim yani yüksek meleklerin doğasına ilişkin şöyle bir açıklama sunar:

"Serafim" adı sadece hayırseverlikten değil, şevk ya da ateş kelimesiyle ifade edilen aşırı hayırseverlikten gelir. Dolayısıyla Dionisos (Coel. Hier. Vii) "Serafim" ismini aşırı ısı içeren ateşin özelliklerine göre açıklar. Şimdi ateş ile ilgili üç ihtimali düşünebiliriz.

Birincisi, yukarı doğru ve sürekli olan hareket. Bu onların inatçı bir şekilde Tanrı'ya ulaşma isteği taşıdıklarını gösterir.

İkincisi, ateşe bakıldığında gözle görülemeyen ancak belli bir keskinlikle, en nüfuz edici eylem olarak var olan ve en küçük şeylere bile büyük bir coşkuyla ulaşabilen, delici etkileri olan "ısı"dır. Bu meleklerin kendilerine tabi olanlar üzerinde güçlü bir şekilde uyguladıkları, onları benzer bir şevkle uyandıran ve onları ateşleriyle tamamen temizleyen eylemleri anlamına gelir.

Üçüncüsü, ateşin netliği veya parlaklığının kalitesidir. Bu meleklerin kendi içlerinde sönmez bir ışığa sahip olduklarını ve aynı zamanda başkalarını da mükemmel şekilde aydınlattıklarını gösterir.

Birçok makalemde neredeyse her dinin temelinde Işığa tapınmanın olduğunu, sadece her toplum ve dinin bunu farklı şekilde, farklı isimler, ayinler altında uyguladığını belirterek bazı toplum ve dinlerde bunun Güneş yada Ateş olabileceğini ifade ettim.
Ateşe, ışığa ilahi anlamlar yüklenen bu anlayışın izlerini çoğu kez bu makalede, Seraf melekleri konusunda da görmek mümkün.

DECCAL VE KÖKENLERİ

Yazan: A.Kara

İSLAM, MUSEVİLİK VE HRİSTİYANLIKTA DECCAL

Deccal, Hristiyan eskatolojisinde (dünyanın sonu ile ilgili konular) Mesih karşıtı, Musevilikte ise Armilos (Armilus) olarak bilinir. İslam'a göre Deccal, ahir zamanda ortaya çıkıp insanları saptıracak, fitne yayacak, kendini önce peygamber olarak tanıtacak, daha sonra ise tanrı olduğunu iddia edecek olan kişidir. Tabi bazı İslam alimlerince bir kişi değil de, bir ideoloji yada akım olduğu görüşü de ortaya atılmıştır.
İnanışa göre Deccal, Mesih tarafından öldürülecektir fakat Şia'ya göre onu öldürecek olan Mesih değil Mehdi'dir. [1][2]

Deccal'in ortaya çıkacağı yerle ilgili farklı rivayetler vardır ancak genellikle doğudan ortaya çıkacağı söylenir. Tek gözü kör olarak tanımlansa da hangi gözünün kör olduğu tartışmalıdır. Fakat ağırlıklı olarak sağ gözünün kör olduğuna dair rivayet ve görüşler hakimdir. Kusurlu bir göze sahip olmanın, genellikle kötü hedeflere ulaşmak için daha fazla güç verdiği düşünülür. [4]

İnanışa göre Deccal, Mekke ve Medine hariç her şehre girerek tüm dünyayı dolaşacaktır. [5] Sahte bir Mesih olarak insanları kandıracağına, aralarında Yahudiler, Bedeviler ve sihirbazlar da dahil olmak üzere birçok kişinin onun tarafından aldatılıp safına katılacağına ve bir iblis ordusunun ona yardım edeceğine inanılır.
Rivayetlere göre yine de onun en güvenilir destekçileri Yahudiler olacaktır. Deccal'in takipçilerinin çoğunluğunu oluşturan bu Yahudiler kavramı muhtemelen Hristiyanların Deccal efsanelerinden bir kalıntıdır. [6]

Deccal, hastaları iyileştirerek, ölüleri dirilterek, bitki örtüsünün aşırı büyümesine, çiftlik hayvanlarının daha çok üremesine ve ölmesine neden olarak ve güneşin hareketini durdurarak bazı mucizeler gerçekleştirecektir. [6]
Onun mucizeleri, İsa'nın gerçekleştirdiğine inanılan mucizelere benzer. İkisi arasındaki ilişki belirsizdir. Bir rivayette İsa'nın Kabe'yi tavaf derken Deccal'in onu takip ettiği ve ondan İsa'nın kötü, karanlık bir kopyası olarak bahsedildiği görülür [45]

Pek çok versiyonda anlatılanlara bakıldığında Deccal İsa'nın kötü bir varyantı gibidir. [7] İsa'nın Kuran'daki muğlak statüsüne benzer şekilde, ilahî olmayan ama yine de bir insandan daha fazlası olan Deccal, görünüşe göre alışılagelmiş birçok peygamberden daha niteliklidir. Bazı kesimler onu daha çok bir insan olarak görse de İslami geleneklerde insan formunda bir şeytan-iblis olarak tanımlanmaktadır. [8]

●►Sünniler İsa'nın safranla hafif boyanmış iki elbise giymiş ve elleri iki meleğin omuzlarına dayanır vaziyette Şam'daki Emevi Camii'sinin (Şam Ulu Camii) Doğu Minaresine ineceğine inanırlar.
Başını eğdiğinde, saçından su akıyormuş gibi görünecek, başını kaldırdığında ise saçları incilerle donatılmış gibi parıldayacaktır. Onun nefesi gözünün görebileceği yere kadar uzanacak ve kokusunu koklayan her inançsız ölecektir. [15]

Deccal, daha sonra Meryem oğlu İsa tarafından yakalanıp öldürüleceği, Tel Aviv'in 15 kilometre güneydoğusundaki Arap-Yahudi şehri Lod'un kapısına kadar kovalanacaktır.
Daha sonra Mesih'in haçı kıracağına, domuzu öldüreceğine, cizyeyi kaldıracağına ve tüm uluslar arasında barışı sağlayacağına inanılır.
İsa'nın kuralı adil olacak ve herkes tek gerçek dine dahil olmak için ona akın edecek. [16]

Haç'ın kırılmasının Hristiyanlığın sahte bir din olarak ilan edilmesini ve Haç'a duyulan saygının sona ereceğini sembolize ettiği söylenir.
Domuzun öldürülmesinin ardındaki anlam din adamları tarafından hala tartışılmaktadır. Bazıları, domuzun üç İbrahim inancının öğretilerine aykırı olduğunu ve Hristiyanların, Yahudiler ve Müslümanların aksine domuz eti tüketmeyi yasaklayan Kutsal Kitap kurallarına aykırı davrandıklarını düşünerek domuzun öldürülmesinin Hristiyanların bu yanlışını işaret edip ortadan kaldırdığını söylemektedir.

Şimdi hadislerdeki anlatılara bakalım:

1) "Ben, Deccal ile beraber olanı ondan daha iyi bilirim. Onun yanında akar iki nehir vardır. Onlardan biri dış görünüş itibarıyla beyaz bir sudur, diğeri alevlenmiş bir ateştir. Sizden biri ona yetişirse ateş olarak gördüğü nehre gelsin. Sonra başını daldırıp ondan içsin, çünkü o, soğuk bir sudur. Deccal’in sol gözü yoktur, üzerinde kalın bir perde vardır. İki gözü arasında kâfir yazılıdır. Okuması olan olmayan her Müslüman o yazıyı okur." [3]

2) Bize Abdullah ibn Mesleme, Mâlik'ten; o da Nâfi'den: o da Abdullah ibn Umer(R)'den tahdîs etti ki, Rasûlullah (S) şöyle buyurmuştur: "Ben bu gece ru'yâmda kendimi Ka'be'nin yanında buldum. Ve ben orada esmer bir adam gördüm ki, o görmekte olduğun esmer erkeklerin en güzeli idi, onun kulak memelerine geçmiş bir saçı vardı ki, o da görmekte olduğun saçların en güzeli nev'inden olup, bunları taramış idi. Ve bu saçlar su damlatıyordu. Bu zât iki adam üzerine -yâhud: İki adamın omuzları üzerine- dayanarak Ka'be'yi tavaf ediyordu. Ben:
— Bu kimdir? diye sordum.
— Bu, Meryem 'in oğlu Mesih 'tir, denildi.

Bu sırada ben, düz değil çok kıvırcık saçlı, sağ gözü sakat, sanki salkımındaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm tanesi gibi olan bir adamla karşılaştım. Ben:
— Bu kimdir? diye sordum. Bana:
— Deccâl Mesih'tir, denildi" [45]

3) “Ebû Saîd el–Hudrî’den rivayet edildiğine göre Peygamber şöyle buyurdu:
“Deccâl ortaya çıkınca, mü’minlerden biri onun bulunduğu tarafa doğru gider. Deccâlin silâhlı adamları onun önüne çıkarak:
– Nereye gitmek istiyorsun? diye sorarlar.
– Şu ortaya çıkan adamın yanına, der. Deccâlin adamları:
– Sen bizim Rabbimize inanmıyor musun? diye sorarlar. O da:
– Bizim Rabbimizin gizli bir yanı yok ki onu bırakıp başkasına inanalım, der. Deccâlin bazı adamları:
– Öldürün şunu, derler. Bir kısmı ise:
– İlahınız deccal, haberi olmadan bir kimseyi öldürmeyi yasaklamadı mı! derler ve o mü’mini deccâlin yanına götürürler. O mü’min deccâli görünce diğer mü’minlere:
– Ey mü’minler! Bu adam Resûlullah’ın kendisinden bahsettiği deccâldir, diye seslenir. O zaman deccâl adamlarına:
– Bunu iyice bir dövün, der. Onu dövmek üzere tutarlar. Deccâl tekrar, “Yakalayın şunu, yarın kafasını”, der. Onun sırtını, karnını dayaktan geçirirler. Bu defa deccâl, “Bana iman etmiyor musun?” diye sorar. O mü’min:
– Sen yalancı Mesîh’sin, der.

Deccâlin emri üzerine onu testereyle baştan aşağı ikiye biçerler. Deccâl o zâtın ikiye bölünen cesedinin arasından yürüyüp geçtikten sonra ona:

– Ayağa kalk! der. O da doğrulup kalkar. Deccâl tekrar:
– Bana iman ediyor musun? diye sorar. O da:
– Senin hakkındaki kanaatim iyice pekişti, dedikten sonra halka dönerek, ‘Ey insanlar! O benden sonra artık kimseyi öldürüp diriltemez’, der. Deccâl onu kesmek için yakalar. Fakat Allah Teâlâ o mü’minin boynundan köprücük kemiğine kadar olan kısmı bakır haline dönüştürür; bu sebeple deccâl ona bir şey yapamaz. Bunun üzerine deccâl onun ellerinden ve ayaklarından tutup fırlatır. Halk onu cehenneme attığını zanneder. Halbuki o cennete atılmıştır.”

Resûlullah sözünü şöyle tamamladı:
“İşte bu mü’min, âlemlerin Rabbine göre insanların en büyük şehididir.” [41]

4) Abdullah ibn Umer (R) şöyle demiştir: Peygamber(S)'in yanında Deccâl zikrolundu. Bunun üzerine Peygamber: "Şübhesiz Allah sizin üzerinize gizli olmaz. Çünkü Allah sakat gözlü değildir" buyurdu ve eliyle kendi gözüne işaret etti. "Mesih Deccâl ise, sağ gözü sakattır. Sanki onun gözü, salkımındaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm tanesi gibidir" buyurdu. [42]

5) Bana İbrâhîm ibnu Sa'd, babası Sa'd ibn İbrahim'den; o da dedesi İbrâhîm ibn Abdirrahmân ibn Avf tan; o da Ebû Bek-re(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S):
"Medine'ye Deccâl Mesih'in (değil kendisi) korkusu (bile) giremeyecektir. O fitne günlerinde Medine'nin yedi kapısı olacak, her kapı önünde (koruyucu) iki melek bulunacaktır" buyurmuştur. [43]

6) Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: "Resulullah buyurdular ki: "Kıyametin üç alameti vardır, onlar zuhur edince, "daha once inanmamış olanların artık inanmaları da onlara fayda vermez" (En'am, 158) Güneşin battığı yerden doğması, Deccal, Dabbetu'l-arz." [44]

●►Kadıyânîlik'te (yada Ahmedîyye / Kadıyânîyye) Deccal'in ortaya çıkışına ilişkin kehanetlerdeki Deccal tek bir kişi olmaktan ziyade Hristiyanlık gibi sahte bir dine odaklanmış olan spesifik bir gruptur. 
Ahmedîler Deccal'i özellikle İstanbul'un fethinden kısa bir süre sonra, 15.yy'da Keşif Çağı ile başlayan ve Sanayi Devrimi ile hızlanarak dünya çapında yayılan Avrupa ülkeleri ve Hristiyanlık dini ile özdeşleştirir. [17] [18] [19] [20] [21]

Diğer eskatolojik temalarda olduğu gibi Ahmedîye hareketinin kurucusu Mirza Gulâm Ahmed'de bu konu hakkında kapsamlı yazılar yazdı.

Deccal'in özellikle Gulâm Ahmed tarafından kolonici misyonerlerle özdeşleştirilmesi, Deccal'in Adem'in yaratılışından bu yana ortaya çıkan en büyük musibet olarak anlatıldığı hadisindeki anlatımlar ve Kehf, Fatiha gibi belirli Kur'an ayetleri ve hadislerle ilişkilendirerek ortaya çıkmıştır. Böylece Deccal'in hükümdarlığının Hristiyanlığın hakimiyetine denk geldiğini söylemiştir. [24] [22]

Deccal'in hadis literatüründe anlatılan sıfatları, sembolik temsiller olarak ele alınıp, Kur'an ayetleriyle uyumlu hale getirilerek Allah'ın taklit edilemez sıfatlarından ödün vermeyecek şekilde yorumlanır. Örneğin Deccal'in sol gözü aşırı büyük iken sağ gözünün kör olması onun (onların) dini ve manevi anlayıştan yoksun, ancak maddi ve bilimsel başarıda mükemmel olduğunun göstergesi olarak yorumlanır. [23] Aynı şekilde Deccal'in Mekke ve Medine'ye girmeyecek olması da kolonici misyonerlerin bu iki yere ulaşmadaki başarısızlığının işareti olarak yorumlanmaktadır. [24]

●►Şia'da ise peygamber evinden on ikinci imam olarak gördükleri Mehdi'nin yeniden ortaya çıkışının alametlerinden biri Deccal'in gelişidir. [25]

Bir Şii hadisi şöyledir: "Mehdi'yi inkar eden Allah'ı inkâr etmiş, Deccal'ı kabul eden de Allah'ı inkâr etmiş (kâfir olmuştur)."
Muhammed'e atfedilen bu Şii hadisi Deccal'in dönüşünü ve Mehdi'nin yeniden zuhur etmesi olayını vurgulamaktadır. [26]

Bir başka hadiste şöyle yazar:
Deccal ile ilgili soru sorulduğunda Ali şu açıklamayı yaptı:
Deccal'in adı Said bin Said'dir. Dolayısıyla ona destek olan talihsizdir. Ve onu inkar edenler şanslıdırlar. İsfahan'ın Yahoodiya köyünden çıkacak. Alnında okuma yazma bilmeyenlerin bile okuyabileceği şekilde şöyle yazacak: "Kafir".

Denizlere atlayacak. Güneş onu takip edecek. Önünde bir duman dağı olacak ve onu beyaz bir dağ izleyecek, ki bu dağ kıtlık zamanlarında bir yiyecek (ekmek) dağı zannedilecek. Beyaz bir eşek üzerine monte edilecek. O eşeğin bir adımı bir mil olacak. Hangi kaynak veya kuyuya ulaşırsa ulaşsın onu sonsuza kadar kurutacak. Cinlerden, insanlardan ve şeytanlardan doğuda ve batıda herkesin duyabileceği kadar yüksek sesle seslenecek. [28][29]

Şii'lere göre Deccal, insani ihtiyaçları olan tek gözlü bir adam olmasına rağmen takipçilerine kendisinin tanrı olduğunu söyleyecektir. Muhammed Deccal'in bu aldatıcı iddiasıyla ilgili olarak sahabeyi ve müminleri şiddetle uyarmıştır.
Bir hadise göre "Deccal, gerçekten de annesi tarafından Mısır'da doğurulacak ve doğuşu ile ortaya çıkışı arasından otuz yıl geçecek.
Şam'ın doğu kapısına inecek ve ardından halifeliğin verileceği Doğu'da görünecek."

Müslim'in bir rivayetine göre Deccal'in, Yemen Denizi'ndeki bir adada, bir manastır veya sarayda hapsedildiği söylenir. Bazı hadisler onun Horasan'dan çıkacağını bildirirken, bazıları Şam ile Irak arasında bir yerde görüneceğini söylüyor.[27]

İnsanlar onun sihri ve büyücülüğü tarafından aldatılacak ve onun Mesih olduğu iddia edilecek. Ortaya çıktığı ilk gün 70.000 Yahudi onu takip edecek. Yeşil başlık takacaklar. Onu kendilerine vaat edilen kurtarıcı, kutsal kitaplarında anlatılan kişi olarak kabul edecekler. Bu inançlarının asıl nedeni de Müslümanlara düşmanlıkları olacaktır.
İnanışa göre Deccal Müslümanlara karşı savaşacaktır ki bu aslında siyonistlerin ve Yahudilerin asıl amacı olacaktı. Bu yüzden Deccal'in Siyonizm uğruna terörü ve yıkımı artırmaya devam edeceği söylenir.

Cafer el-Sadık, Hz.Muhammed'den, Deccal'in takipçilerinin çoğunun gayri meşru ilişkiden doğan insanlar, alkolikler, şarkıcılar, müzisyenler, bedeviler ve kadınlar olacağını aktarır. Mekke, Medine ve Kudüs dışında tüm dünyayı dolaşacak. Yeryüzü öylesine kontrolünde olacak ki harabeler bile hazineye dönüşecek ve onun emriyle yeryüzü bitki örtüsü filizlenecektir. İner inmez bir nehrin akmasını ve sonra geri dönmesini ve son olarak kurumasını emredecek ve nehir onun emrini takip edecektir.
Dağlar, bulutlar ve rüzgar bile onun tarafından kontrol edilecek. Bundan dolayı takipçileri giderek artacak ve sonunda kendisini Tanrı ilan edecek. [25]

Bir hadis dünyanın dönüşeceği durumunu şöyle anlatır. "Deccal'in gelişinden beş yıl önce kuraklık olacak ve hiçbir şey ekilmeyecek. Öyle ki tüm toynaklı hayvanlar yok olacak". Onun ortaya çıkmasından sonra dünya şiddetli kıtlıkla karşı karşıya kalacak. Yanında yiyecek ve su olacak. Pek çok kişi onun taleplerini sadece yiyecek ve su için kabul edecek, tüm dünyaya zulüm edecek ve onu kabul etmeyen öldürülecektir. [30][31][32][33]

Deccal'in asıl amacı halkın fitnesi ve imtihanıdır, ona uyan İslam'dan çıkar, onu inkar eden mümin olur ve müminlere en kötü şekilde işkence edilir. [25]

Mehdi tekrar ortaya çıktığında İsa'yı temsilcisi olarak atayacaktır. İsa Deccal'e saldıracak ve onu Lod kapısında yakalayacaktır. Ali'nin rivayetlerine göre Mehdi döndüğünde namaz kıldıracak ve İsa onu takip edecek. [34][35][25]

Ali, bir vaazında Deccal'in yenilgisinden bahsederek Deccal'in Hicaz'a doğru yola çıkacağını ve İsa'nın Harşa geçidinde onu durduracağını söyler.
İsa ona korkunç bir şekilde haykıracak ve sağlam bir darbe indirecek. Deccal tıpkı ateşte eriyen kurşun gibi yanan bir ateşte eriyecek. [36][25]

Muhammed el-Bekir, Deccal'in doğacağı zamanda insanların Allah'ı bilmeyeceklerini, dolayısıyla Deccal'in kendisinin Allah olduğunu iddia etmesinin kolay olacağını anlatmıştır. İsa bu sırada göklerden inecektir. Mehdi'nin önderliğinde dua edecek ve Deccal'i öldürecek böylece Mehdi'nin tüm dünyaya barış ve sükunet yaymasına yardımcı olacaktır. [37]

●►Musevilikte Deccal'in adı Armilus'tur (Hebrew: ארמילוס‎). Armilus (Armilos veya Armilius) [9] Orta Çağ Yahudi eskatolojisinde Mesih karşıtı bir figürdür.
Adının Roma'nın kurucularından biri olan Romulus'tan veya Zerdüştlükteki şeytani ilke Ahriman'dan (Arimainyus = Armalgus) türetilmiş olabileceği düşünülür. [12]

Armilo'dan bahseden ilk metin, VII. Yüzyıldan kalma Zerubbabel Kıyametidir. 1519'da Konstantinopoli'de yayınlanan ve 11.yüzyıldan kalma midraşik bir metin olan Midraş Vayoşa, Armilus'u kel, kısmen sağır, sakat ve cüzzamlı olarak tasvir eder. [13] [14] Zerubbabel ise onu fiziksel olarak insanlık dışı, muazzam bir boy ve kırmızı gözlere, altın rengi saçlara, yeşil tene ve iki başa ait olarak tanımlamaktadır. [38][14]
Bu figür, tüm Dünya'yı fethedecek ve Kudüs'ü merkezi haline getirerek Allah'ın Elçisi veya gerçek Mesih tarafından yok edilene kadar inananlara zulüm edeceğine inanılan Hristiyan ve İslam'daki Deccal'in ortaçağ yorumlarıyla karşılaştırılabilir. Onun kaçınılmaz sonu ise Mesih Çağı'nda iyinin kötüye karşı nihai zaferini simgeler.

Zerubbabel Kitabı veya Zerubbabel Kıyameti olarak da adlandırılan Sefer Zerubabel MS 7. yüzyılın başında yazılmış bir ortaçağ İbranice kıyamet kitabıdır ve Zerubbabel'in görülerine, rüyalarına dayanır. Tıpkı Daniel Kitabı gibi. [9] İsrail tarihinde önemli bir rol alan Zerubbabel [10] [11] MÖ 6. yüzyılda İkinci Tapınağın temelini atan ve Davud'un neslinden olan son kişidir. [9]

Armilus'un Bizans imparatoru Herakleios için bir kriptogram (şifreli yazı) olduğu ve Sefer Zerubbabel'de anlatılan olayların Herakleios'a karşı gerçekleştirilen Yahudi isyanına denk geldiği düşünülmektedir. [10]

Midraş Vayoşa (Midrash Vayosha) Zerubbabel ve diğer metinlerde kendisinden bahsedilen Mesih karşıtı Armilus, zamanın sonunda ortaya çıkacak ve İsrail'e büyük sıkıntı çektirip daha sonra İsrail'i fethedilecek bir kraldır.
Armilus Yahudilere sırt çevirir ve kendini Tanrıları olarak tanımaya zorlar. Fakat Musa'nın mucizelerini gösteremeyince insanların gözünde şeytan konumuna düşer. [39][40] Canavar daha sonra Yecüc ve Mecüc de dahil olmak üzere bir putperest ordusunun başında Yahudilere savaş açar ve bir Nehemya'lının önderliğinde savaşmaya giden 30.000 Yahudi ile yüzleşir. [38] Armilus ve güçleri galip gelerek Yahudileri katleder ve onları çölde büyük sıkıntıların ortasında yaşamaya zorlar, ta ki Tanrı mesih Davut'u ve peygamberi İlyas'ı melekleri ile birlikte gönderene kadar. Bu sefer kötüler Tanrı ile yüzleşir ve yenilirler. Mesih nefesinin gücüyle Armilus'u yok eder Zerubbabel'de Mecüc'ün yerini alır ve Mesih ben Joseph'i yener. [11]

Şeytan ve bir bakirenin ya da Şeytan ve bir heykelin soyu olduğu söylenen bu figürün kökeni, Hristiyan öğretisi, efsanesi ve kutsal metinleriyle olan çeşitliliği ve açık ilişkisi nedeniyle Yahudi Ansiklopedisi tarafından sorgulanabilir olarak kabul edilir. ] [12]

●►Hristiyanlıktaki Deccal, yani Mesih karşıtı tek bir kişidir fakat aynı zamanda Hristiyanlığa karşı olan ve İsa'ya inanmayanlardan da Mesih karşıtı diye bahsedilir ve onlar tıpkı Müslümanlar gibi "Rab Mesih değildir" diyecektir.

Bazıları Vahiy 13'deki denizden çıkan canavar veya yerden çıkan canavarın da Deccal olduğunu, sadece burada ondan canavar olarak bahsedildiğini söylese de bu anlatılar Deccal değil de Dabbe'tül-Arz tanımına daha yakındır. 

Deccal anlatımları için İncil'e göz atalım.

1.Yuhanna 2:18: "Çocuklar, bu son saattir. Mesih Karşıtı’nın geleceğini duydunuz. Nitekim şimdiden çok sayıda Mesih karşıtı türemiş bulunuyor. Son saat olduğunu bundan biliyoruz."

1.Yuhanna 4:3: "İsa’yı kabul etmeyen hiçbir ruh Tanrı’dan değildir. Böylesi, Mesih Karşıtı’nın ruhudur. Onun geleceğini duydunuz. Zaten o şimdiden dünyadadır."

2.Selanikliler 2:3-4: Hiç kimse hiçbir şekilde sizi aldatmasın. Çünkü imandan dönüş başlamadıkça, mahvolacak olan o yasa tanımaz adam ortaya çıkmadıkça o gün gelmeyecektir. Bu adam, tanrı diye anılan ya da tapılan her şeye karşı gelerek kendini hepsinden yüce gösterecek, hatta kendisini Tanrı ilan ederek Tanrı’nın Tapınağı’nda oturacaktır.

2.Selanikliler 2:9-12: Yasa tanımaz adam, her türlü mucizede, yanıltıcı belirtilerle harikalarda ve mahvolanları aldatan her türlü kötülükte sergilenen Şeytan’ın etkinliğiyle gelecek. Mahvolanlar, gerçeği sevmeye ve böylece kurtulmaya yanaşmadıklarından mahvoluyorlar. İşte bu nedenle Tanrı yalana kanmaları için onların üzerine yanıltıcı bir güç gönderiyor. Öyle ki, gerçeğe inanmayan ve kötülükten hoşlananların hepsi yargılansın.

Markos 13:5-6; Matta 24:4-5: İsa onlara anlatmaya başladı: “Sakın kimse sizi saptırmasın” dedi. “Birçokları, ‘Ben O’yum’ diyerek benim adımla gelip birçok kişiyi saptıracaklar.

Luka 21:8: İsa, “Sakın sizi saptırmasınlar” dedi. “Birçokları, ‘Ben O’yum’ ve ‘Zaman yaklaştı’ diyerek benim adımla gelecekler. Onların ardından gitmeyin.