HABERLER
Dini Haber

ALLAH KADINA BOŞANMA HAKKI VERDİ Mİ?

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, islamiyet, İslamda kadın, İslamiyette kadın, Allah kadına boşanma hakkı verdi mi?, İslamda kadının boşanması, İslamda boşanma, İslamiyette kadının durumu, Kadın karşıtı din,

ALLAH KADINA BOŞANMA HAKKI VERDİ Mİ?

Zavallı Müslüman kadınları….
Arap ülkelerinde yaşayan ve şeriat kurallarına ya da yönetimlerine mahkûm edilen Müslüman kadınlarının insan olduklarından bile haberleri yok.  Dinlerini öğrenmek konusuna gelirsek bu Arap kadınlarının bir çoğunun okuma yazması bile yok. O yüzden bu kadınlar, dinlerini yalnızca, yönetimlerinin kendilerine zoraki olarak dayattığı ve geleneksel yaşantıya soktuğu kurallar yolu ile öğrenirler. Türkiye’de yani bizim ülkemizde yaşayan Müslüman kadınlarımız ise çeşitli sebeplerden dolayı dinlerini yeteri kadar bilemedikleri gibi az buçuk bilenler de “İslâm, kadınları koruyan bir din,  çeviri çok önemli, Kur’an’ı yorumlayabilmek, anlayabilmek çok önemli, bakmayın siz o Arap Müslümanlarına, Peygamberimiz cahil insanlarla çok mücadele etti ama Arap milletleri cehalette devam etti.  Çok şükür Rabbimize ki İslâm’ı gerçek anlamda bize yaşamayı nasip etti…” gibi inanç felsefeleri ile kendilerini avutuyorlar. Bu yazımda kadının İslâm dinindeki var olan ya da var olmayan boşanma hakkını irdeleyeceğim. Konumuz, erkeğin boşadığı kadına ne kadar para verdiği ya da kadına nasıl davranması gerektiği değil. KONU, ALLAH KADINA KOCASINI BOŞAMA HAKKI VERMİŞ Mİ?

Kur’an’ın boşanma ayetleri:

Bakara 226: Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer geri dönerlerse Allah çok bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir.

Bakara 227: Boşamaya karar vermiş olurlarsa, şüphe yok ki Allah her şeyi işitir ve bilir.

Bakara 228: Boşanan kadınların kendileri üç âdet görünceye kadar beklerler. Allah’a ve âhiret  gününe iman ediyorlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Eğer taraflar arayı düzeltmeyi istiyorlarsa kocaları, onları kendilerine geri çevirme hususunda başkalarından daha ziyade hak sahibidirler. Kadınların, mâkul ve meşrû ölçülerde ödevlerine denk hakları vardır; erkeklerin ise onların üzerinde bir dereceleri mevcuttur. Allah izzet ve hikmet sahibidir.

Bakara 229:  Boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir. Allah’ın koyduğu kurallara uymamalarından korkmadığınız sürece onlara verdiğiniz mehirden hiçbir miktarı geri almanız sizin için helâl olmaz. Eğer Allah’ın kurallarına uymamalarından korkarsanız, kadının evlilikten kurtulmak için verdiği meblâğda taraflara bir vebal yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu kurallardır, bu sebeple onları çiğnemeyin. Her kim Allah’ın koyduğu kuralları çiğnerse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

Bakara 230: İkinciden sonra koca eşini bir daha boşarsa, bundan sonra kadın, boşayandan başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz. İkinci koca da onu boşarsa, birinci kocası ile bu kadının, Allah’ın kurallarına riayet edeceklerini zannederlerse, tekrar evlilik hayatına dönmelerinde bir sakınca yoktur. Bunlar Allah’ın kurallarıdır, bilmek isteyenler için onları açıklamaktadır.


Bakara 231: Kadınları boşadığınızda, onlar da bekleme sürelerini doldurduklarında ya onlarla yeniden evlenip iyilikle tutun ya da iyilikle serbest bırakın. Onları zarar vererek haklarını çiğnemek için nikâh altında tutmayın. Bunu yapan bilsin ki kendine haksızlık etmiştir. Allah’ın âyetlerini sakın alaya almayın. Allah’ın size bahşettiği nimetleri, kitaptan ve hikmetten size öğüt vermek üzere gönderdiklerini dilinizden düşürmeyin. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi bilmektedir.

Bakara 232: Kadınları boşadığınızda, onlar da bekleme sürelerini tamamladıklarında, aralarında mâkul ve meşrû ölçülerde rızalaştıkları takdirde boşayan kocalarıyla yeniden evlenmelerine engel olmayın. Bu söylenenler, içinizden Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere verilen öğüttür. Bunlar sizin için en iyi iç ve dış temizliği sağlayan öğütlerdir. Tam mânasıyla bilen Allah’tır, siz ise bilmezsiniz.

Bakara 236: Kadınları boşarsanız, onlarla birleşmemiş ve mehir de belirlememiş olursanız malî bir sorumluluğunuz yoktur. Zengin olan gücüne göre, eli darda olan da gücüne göre onlara makul ve gönül alıcı bir şeyler versin. iyiler için bu bir borçtur.

Bakara 237:  Bir mehir belirlediğiniz halde onlarla birleşmeden kendilerini boşarsanız, belirlediğiniz mehirin yarısını ödemek size borçtur; ancak kadınların bağışlaması veya nikâh bağı elinde olanın hoşgörülü davranması müstesnadır. Hoşgörülü davranmanız takvâya daha uygundur. Aranızda lutufkâr davranmayı unutmayın. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.

Bakara 241: Boşanmış kadınlara faydalanacakları uygun bir şeyler verilmesi, Allah’ın rızâsını gözetenlerin borcudur.

Bakara 242: Akledesiniz diye Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor.

Nisa 35: Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.

Nisa 128:  Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden yahut yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlara günah yoktur ve sulh hayırlıdır. Nefisler de cimriliğe meyillidir. Eğer güzel davranır ve Allah’a itaatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Nisa 130: Eğer karı koca ayrılırlarsa Allah bol rızkından onların ihtiyaçlarını giderir. Allahın lutfu geniştir, hikmeti sonsuzdur.

Ahzab 49: Ey iman edenler! Mümin kadınlarla evlenme akdi yapıp da sonra, birleşmeden onları boşadığınızda onlar üzerinde, hesaplayıp bekleteceğiniz bir iddet hakkınız yoktur. Onları bir şeyler vererek memnun ediniz ve güzellikle boşayınız.

Talak 1: Ey peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın ve bekleme sürelerini iyice hesap edin. Rabbiniz Allah’a saygısızlıktan sakının. Apaçık bir hayâsızlık yapmış olmadıkça onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa aslında kendisine yazık etmiş olur. Bilemezsin ki; belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarıverir.

Talak 2: Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın; içinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun ve şahitliği Allah için özenle yerine getirin. İşte Allah’a ve âhiret gününe inananlara öğütlenen budur. Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa ona Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir.

Talak 4: Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar ile âdet görmeyenler hakkında tereddüt ederseniz onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süreleri ise doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa Allah ona işinde bir kolaylık verir.

Talak 6: O kadınları, durumunuza uygun olarak kendi oturduğunuz yerde oturtun ve onların imkânlarını daraltmak yoluyla kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayın. Sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin ve aranızda güzelce konuşup anlaşın. Anlaşmakta zorlanırsanız bu durumda o erkeğin hesabına başka bir kadın emzirecektir.

Talak 7: Varlıklı olan varlığından harcasın, rızkı daralmış bulunan da Allah’ın kendisine verdiği kadarından harcasın. Allah kimseyi kendi verdiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz. Allah bir güçlüğün ardından bir kolaylık sağlayacaktır.

Kur’an’da, boşanma ile ilgili 20  ayet var. Hepsi de yukarıda yazılı.  İlgili ayetleri diyanetin sitesinden alıntı yaparak naklettim. Karı kocanın ayrılmasına ya da ayrılma ihtimaline ve sonrasına  yönelik  toru topu 20 ayeti, içerdiği konulara göre çeşitli başlıklar altında toplayıp gruplandırmak istiyorum ki daha iyi anlaşılabilsin.

1) Erkeğin hanımını nasıl ya da hangi şartlar altında boşayacağı ile ilgili ayetler:
Bunların sayısı 11 tane :
Bakara 226, 227, 230, 231, 232, 236, 237.
Ahzab 49.
Talak 1, 2, 4.

2) Kocası tarafından boşanan kadınların kısa süreli  akıbeti ve Allah’ın lütfunu içeren ayetler:
Bakara 228, 241, 242.
Nisa 130.
Talak 6, 7.

3) Evlilik dışındaki kişilerin müdahelesini gerektiren ayet:
Nisa  35

4) Kocası ile anlaşamayan kadına gönderilen ayet:
Nisa 128

5) Kadınların kocalarını boşayabileceği iddia edilen ayet:
Bakara  229.

Maddeler halinde yazdığım bu başlıkları ayrıntılı bir şekilde inceleyelim:

1) Erkeğin hanımını nasıl ya da hangi şartlar altında boşayacağı ile ilgili ayetler:
Bu ayetler, “Kadınları boşadığınızda,  boşadığınız kadınlar, kadınlarınızdan uzaklaşmaya…” diye devam eder ve erkeklerin kadınları boşarken ya da erkeklerin hanımlarından boşanmaya karar verdiklerinde yapmaları gereken şeyleri anlatan ayetlerdir. Bu ayetlerin içinde kadınların iddet süreleri,  kocalarının onlara ne kadar para vereceği, tekrar barışılıp barışılmayacağı ile ilgili hususlar vardır. Aslında bu başlık altında incelenmesi gereken Bakara 230 da, bir kadının kendisini 3 üncü kez boşayan adamla dördüncü defa evlenebilmesi için başka bir adamla evlenip boşanmasını gerektiren ayet de hiç yenilir yutulur bir şey değildir fakat bu ayete  derinlemesine girip asıl konudan uzaklaşmak istemiyorum. Sonuçta Bakara suresi 230 uncu ayet de erkeğin kendisinin yol açtığı yani kadının boşanmasını değil de erkeğin kadını  3 defa boşamasının bir sonucudur.

2) Kocası tarafından boşanan kadınların kısa süreli  akıbeti ve Allah’ın lütfunu içeren ayetler:
Bu başlık altında topladığım ayetlerde genel olarak boşanan kadınların hamile olma ihtimalleri ve bunu saklamamaları gerektiği,  bekleme süresi sonunda kocaları kendileri ile barışmak isterse kocalarının başkalarına göre bu kararı alma hususunda bir derece fazla hak sahibi oldukları, boşanmış kadınlara geçinebilecekleri bir miktar para verilmesi gerektiği, boşanan kadın ve erkeği Allah’ın nasıl rızıklandırıp  nasıl lütuflandıracağı,  boşanan ve hamile olan kadının çocuğu doğuruncaya kadar mağdur edilmemesi, çocuğun emzirmesinin nasıl olacağı, varlıklı erkeklerin boşadıkları hanımlara karşı parasal anlamda gerekeni yapmaları gibi hususlar ele alınmıştır. Bu ayetlerin de hiç birisinde boşanmak isteyen kadınların kocalarını boşayabileceğine ait bir ayet yoktur.

3) Evlilik dışındaki kişilerin müdahelesini gerektiren ayetler:
Bu başlık altına aldığım tek ayeti olduğu gibi okuyalım:

Nisa 35: "Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır."

4) Kocası ile anlaşamayan kadına gönderilen ayet:
Bu başlık altına altında alınabilecek tek ayet var o da  Nisa 128. O ayeti tekrar okuyalım:

Nisa 128: "Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden yahut yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlara günah yoktur ve sulh hayırlıdır. Nefisler de cimriliğe meyillidir. Eğer güzel davranır ve Allah’a itaatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır."

Kocasının kötü muamelesinden veya ilgisizliğinden endişe eden kadına, adının Allah olduğuna inanılan İlâhtan göstertilen tek yol kocası ile aralarında sulh yapılması yani karşılıklı konuşarak evliliğin devamına ve güzelleşmesine yönelik teşebbüste bulunma hakkıdır. Bunu tekrar etmek istiyorum. Kocasının kötü muamelesinden ve ilgisizliğinden endişe duyan kadına göstertilen Kur’an’daki TEK YOL. KADININ KENDİ NİYETİYLE KENDİ KENDİNE YAPABİLECEĞİ TEK YOL BU AYETİN HÜKMÜDÜR. Biraz sonra kadının boşanmasına yönelik iddia edilen başka bir ayeti de paylaşacağım fakat  kocası ile arası iyi olmayan kadına, kadının özgür niyeti ve teşebbüsü yönünde tek bir hamle ya da girişim hakkı veren sadece ve sadece bu AYETTİR. Bu ayetle ilgili benim ve bir çok kişinin kafasını karıştıran bir diğer gariplik de “…aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlara günah yoktur…” ifadesidir. Nasıl yani, bir kadının, kötü niyetinden ve ilgisizliğinden ötürü kocası ile arasını düzeltmeye çalışma teşebbüsünün kötü ve fena bir tarafı mı var ki,  uzlaşmaya varmanın günah olmadığına ilişkin bir ifade kullanılmış. Bazı çevirilerde “…aralarında uzlaşmaya varmalarında sakınca yoktur…” kelimeleri kullanılmışsa da değişen bir şey yok, aynı anlama gelir. Bu ifadenin saçmalığını, dünya üzerindeki her insanın mantığının anlayabileceği düzlemde açıklayabilecek varsa lütfen yorum kısmına yazsın, ben şahsen çok merak ediyorum.

5) Kadınların kocalarını boşayabileceği iddia edilen ayet:
Bakara 229: "Boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir. Allah’ın koyduğu kurallara uymamalarından korkmadığınız sürece onlara verdiğiniz mehirden hiçbir miktarı geri almanız sizin için helâl olmaz. Eğer Allah’ın kurallarına uymamalarından korkarsanız, kadının evlilikten kurtulmak için verdiği meblâğda taraflara bir vebal yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu kurallardır, bu sebeple onları çiğnemeyin. Her kim Allah’ın koyduğu kuralları çiğnerse işte onlar zalimlerin ta kendileridir."

Dini çevreler tarafından kadının dinen kocasından boşanabileceğine dair delil göstertilen bu ayeti başından sonuna kadar okumama rağmen, bir kadının, kocasının kötü davranışından dolayı veya ikisinin de uyuşamayıp anlaşamamak gibi nedenlerden dolayı boşanma talebinde bulunabileceğine  dair hiçbir şey okuyamadım. Aklımızla dalga mı geçiyorsunuz? Bu ayetten mantık kuralları çerçevesinde ne anlaşıldığını daha sade bir şekilde yazıyorum:

Karı kocanın geçinemediği gibi bir mana çıkartılabilen ya da kadının çıkarttığı huzursuz bir durumdan dolayı erkeğin boşanma ihtiyacı duyması gibi bir ayet var. Bu durumda bir erkek, karısının Allah’ın kurallarına  uyacağından emin olduğu  sürece karısına evlenirken verdiği mehiri hiçbir şekilde  almamalı ve onu yani hanımını verdiği mehirle serbest bırakmalı.  Ammmmaaaaa, eğer erkek, evli olduğu kadının Allah’ın kurallarına uymayacağını sezinlerse ya da böyle bir şeyden şüphelenirse  karısının koluna taktığı bilezikleri ya da parayı ya da bu paranın bir kısmını  elinden alıp kadını serbest bırakabilir. Ya da kadın, bazı sebeplerle evliliği bitirmek istiyor fakat kocasını boşayabileceği bir ayet, bir Allah emri olmadığı için huzursuzluk çıkartıyor. Erkek de karısının kendisinden ayrılmasına rıza göstertiyorsa yani izin veriyorsa ve “Benim hanım benim kanaatimce bana iyi bir eş değil. Allah’ın bir kadından istediği şekilde bana kadınlık etmiyor. Geçimsizin, huysuzun önde gideni…” diyorsa hanıma sesleniyor ve diyor ki “bak madem benden boşanmak istiyorsun o zaman bana şu kadar para ver, ben de seni boşayayım”.

Ben bu ayeti, sizlere daha anlaşılır şekilde  anlatayım.  Evli bir Müslüman erkeğinin evliliğinde problemler var. Karısının kendisinden ayrılmak istediğini sezinliyor ya da karısı bunu dile getiriyor. Erkek de anne babasının evine gidip bu durumu anlatıyor. Anne babası diyor ki adama “O mu seni boşamak istiyor oğlum, karın sana göre nasıl biri? Yani Allah’a yaraşır, kocasına yakışır akıllı uslu bir kadın mı?... Madem karın hakkında iyi düşüncelerin yok o zaman bırak gitsin evden, yaramaz.  Ama ona verdiğin o bilezikleri de kolunda bırakma, al elinden. Hem seni boşayacak hem de parasını alıp götürecek öyle mi? Yok öyle yağma…AL BİLEZİKLERİNİ GÖNDER GİTSİN”  Erkeğin ailesinin tutumu bu şekilde. Peki kadının ailesi, akrabaları ne diyor bu işe? Onlardan ses yok değil mi? Aslında ayette erkeğin anne ve babasından söz etmiyor fakat Müslümanların İlâhı olan Allah, bu ayete göre APAÇIK, OĞLAN EVİ ni temsil ediyor. Yani erkeğin tarafını temsil ediyor. Müslümanlar, “Allah taraf tutmaz” gibi bir ifadeyi kullanmaya tenezzül etmesinler. Ayeti okuduğunuz zaman çıkan mânâ bu. Allah bu ayette kadına seslenmiyor ki kardeşim! “Ey mümin kadın, kocanla geçinemiyorsan ona biraz para verip de ayrıl”  bile demiyor Allah. Niye desin dış kapının dış mandalına? Kadına seslenmeye tenezzülü bile yok Allah’ın, kadın kim?  Siz bu ayettekine benzer bir durumda erkek tarafı olsanız,  kendi tarafınız olan erkek ile karşı tarafı temsil eden kadınla ilgili nasıl konuşurdunuz? Nasıl tutum alırdınız? Bu durumu nasıl tarif edip dillendirirdiniz? Bu sorumu lütfen cevaplarken Bakara suresi 229 uncu ayeti tekrar okuyun. Ayeti okuyunca zaten kendinizi otomatikman Erkek tarafı gibi hissedeceksiniz.

İslâm Alimlerine göre bu ayetin nüzul sebebi:  (Rivayete göre, Abdullah Bin Übey Bin Selûl’ün kızı Cemîle, kocası Sabit Bin Kays ile problem yaşıyordu.. Hz. Peygambere gelip şöyle dedi: “Ben ve Sabitin başını hiçbir şey bir araya getiremiyor. (Onunla baş başa olamıyoruz.) Vallahi O’nu dininde ve ahlâkında ayıplamıyorum. Lakin, İslâmda iken küfre düşmekten korkuyorum, Ona buğzetmekten kendimi alamıyorum. Ben dışarıya baktığımda onu bir grup adamla beraber gördüm. Baktım ki, onların içinde en siyah, en kısa ve en çirkin olanı benim kocam.”  Bunun üzerine, Bakara suresi 229. ayet nazil oldu. Sabit’in mehir olarak verdiği bahçeyi, boşanma karşılığı olarak geri verdi.  Ayetteki hitap hâkimleredir, alma ve vermenin isnadı onlaradır. Çünkü onlar, kadın ve erkeğin müracaatı durumunda âmir konumundadırlar.  Hitabın eşlere olduğu, bundan sonrasının hâkimlere bırakıldığı da söylenmiştir.) Alıntıdır.

Eğer bu ayeti,  yukarıdaki gibi bir iniş sebebine bağlar isek, kadının sadece kocasını beğenmediği için veya lüzumsuz veya geçersiz bir sebep için kocasını boşaması durumunda geçerli olduğunu dile getirmek gerekir fakat böyle bile olsa, bu ayette kadına hitap yoktur. İddiaya göre, hakemlere yani erkekle kadının akıbetini belirleyecek olan hakimlere hitap vardır. Yani bu rivayete göre yine kadın, kocasını  erkeğin kadını boşayabildiği gibi bir boşama hakkına sahip değildir. Dahası, adının Allah olduğuna inanılan İlâh, her ne kadar Kur’an’ı, anlaşılsın diye gönderildiğini iddia etmişse de,  eğer bu ayetin yorumu ve anlamlandırılması, iniş sebebinin rivayetinde geçen durumla eşleştiriliyorsa, bu ayeti, “kullarım anlayamasın, kafa patlatıp bir birleri ile didişsinler” diye göndermiş. Kur’an, adının Allah olduğuna inanılan bir İlâhtan gönderilen kutsal bir kitaptır ve kıyamete kadar bir tek harfinin bile değişmeden korunacağına inanılır. Bu hassasiyette bir kitabın, geçmişten bu zamana bir harfinin bile değişmeden gelip gelmediğinden emin olunmayan bir insan yazması rivayet tarafından yorumlanması ve “tamam, bu ayetin anlaşılması bu şekilde olur” denmesi zaten mantıksızdır.

Peki bir Müslüman kadını, eşinin kötü davranışından veya kendisine olan ilgisizliğinden şikâyet ederse hangi ayete başvurulur? Tabi ki de Nisa Suresi 128 inci ayet. Çünkü ayette apaçık şekilde yazıyor  “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden yahut yüz çevirmesinden endişe ederse…”  diye gidiyor cümle ve çözümü, kadının kocası ile sulh yapmasıdır yani boşanma moşanma yok kardeşim. Neden yok? Nedeni şudur: Borç ile ilgili bir şahitlik durumunda bir erkeğe karşılık iki kadının şahitliğinin geçerli olduğunu biliyorsunuz. Borç-senet gibi işler, insanın daha çok zekâsına hitap eden işlerdir. Allah katında kadın, takva olarak yani Allah’ı anmak, iman etmek ve ibadet etmek gibi işlerle Allah katında çok güzel yerlere gelebilir. Allah’tan övgüler alabilir ama İslâm dininde kadın, zekâ unsuru olarak görünmeyen ve hatta  zekâsı ile var olmayan bir canlıdır.

Nisa suresi 128 inci ayete göre bir kadın kocasının kötü davranışından ya da ilgisizliğinden endişe ederse kocası ile anlaşmak yoluna yani konuşmak yoluna gitmelidir çünkü kadın bu durumu doğru olarak sezinlememiş olabilir. Yanılmıştır çünkü zekâsı, aklı, bu tür durumları algılayıp karar verecek yapıda değildir. Diğer boşanma ayetlerinde de ipler tamamen erkeğin elindedir. Kadının boşanabileceği ayet olarak göstertilen Bakara 229 uncu ayette ise kadının boşanması gerektiğine ya da evden gitmesi gerektiğine ya da kadının evden gitme isteğinin doğru bir istek olup olmamasına karar veren yine erkektir, erkeğin aklıdır. Çünkü kadın, kocasından hangi sebeple olursa olsun, boşanma isteğini dile getirirse bunu erkeğin düşünmesi, erkeğin karar vermesi ve verdiği bu karar doğrultusunda da Bakara 229 u okuyup ilgili yolu takip etmesi ve ondan sonra ancak hanımına “gitmek istiyorsan benim için de uygundur gidebilirsin” demesi gerekir. Kadının aklı her şeye yetmez.

Zavallı Müslüman kadınları……

Bir çok Müslüman kadını ve erkeği, yıllarca bu konuya kafa patlattı. Çünkü burada bir haksızlık vardı. Türkiye gibi modern kanunların olduğu ve kadınların da insandan sayıldığı ya da insandan sayılmasına gerek duyulduğu bir ülkenin dininin kutsal kitabında,  kadının kocasını boşayabileceği bir ayet neden yoktu? Ellerindeki tek ayet Nisa 128 inci ayetti yani kadının kocası ile anlaşmasını gerektiren ayet. Aradılar taradılar, araştırdılar, sulh ettiler, eski kitapları karıştırdılar ve O DA NESİ!  AHANDA BULDUK!  İŞTE KADININ KOCASINI BOŞAYABİLECEĞİ AYET!  DEMEK Kİ BİR KADIN FİDYE VEREREK KOCASINI BOŞAYABİLİYOR. OLEY OLEY  OLEY… İŞTE CEVAP! BAKARA SURESİ 229 UNCU AYETTE YAZIYORMUŞ, BİZ NEDEN ŞİMDİYE KADAR O AYETİ GÖREMEDİK YAHU! BULDUK BULDUK O AYETİ, YAŞASINNNNN!

Yani bazı dini çevreler şu an, kadının dinen kocasını istediği zaman ya da gerekli nedenler ileri sürerek boşayabileceğine dair kanıt olarak benim yukarda didik didik etmeme rağmen  kadının boşanma talebi ile hiç ilgi ve alakasının olmadığı Bakara suresi 229 uncu ayeti delil olarak göstertiyorlar. Demek, karısıyla yetinmeyip komşusunun  kızını taciz eden, yetmeyip sokakta birilerini bıçaklamaya çalışan kocayı bırakması için karısının  o mahlûkata para vermesi lâzım…  Babababababak sen. Bak sen! Adının Allah olduğuna inanılan Yüce İlâhın kadın kuluna verdiği değere bak sen, gözlerim yaşardı. E kadın parayı bulamazsa?  Evlenirken mehir almamış ise ya da aldığı mehiri gerekli bazı nedenlerle harcamış ya da kocası elinden almış ise?  Eğer kocasına boşanmak için vereceği fidyeyi bulamazsa İslâm fıkıhına göre birileri yardımda bulunur. Yani kadına sadaka verir, kadın da o sadakayı, boşanma fidyesi olarak kocasına verir. Ne kadar ilâhi ve ne kadar adaletli bir yöntem! Üstelik kadının kocası çok kötü ve fena bir adam ise kadın bu durumda, Nisa 128 e göre hareket edip kocası ile sulh mu yapmalı yoksa ıvır zıvır, önemli olmayan bir konu için kocasından ayrılmaya karar verip kocası  ya da Hakem heyeti, Bakara 229 u mu uygulamalı? Şu garipliğe bakar mısın? Hadi bu garipliği vurgulayalım.

  • Kocanın kötü davranışından ya da ilgisizliğinden endişe edersen kocanla aranı düzelt, sulh yap. (Mesela kocan seni dövüyorsa, sürekli küfür ediyorsa, alay edip aşağılıyorsa,…sulh yap SULH, Seni döven, seni aşağılayan adamla evli kal.)
  • Rivayette anlatıldığı gibi kocanı beğenmiyorsan ya da eften püften bir sebeple kocanla beraber olmak istemiyorsan ya da kocan ya da hakimler, böyle bir şey sezinlemişlerse onların kararı sonucu  kocana para ver, evden ayrıl.

Gelelim İslâm dininde kadının boşanma hakkı ile ilgili diğer iddialara ve bu zamana kadar kadınların boşanma hususu ile ilgili dile getirilen ifadelere.  Diğer Müslüman halkların bu konudaki düşüncelerini bilmiyorum fakat bir Türk kadını olarak kendi ülkemdeki  İslâm yorumcularının kadının boşanma talebi ile ilgili düşüncelerini ve dini fetvalarını yıllarca dinliyorum, izliyorum. Eskiden beri bu konuda bu zamana kadar gelen  ve halen bir çok Kur’an yorumcusu tarafından kabul edilen düşünce şudur:

“Kadınlar çok duygusal varlıklardır.  Ufak tefek gönül kırgınlıklarından dolayı ya da aile içinde olabilecek her problemde problemi çözmek yerine duygusal özelliklerinden doğan bir durumun sonucu olarak çok fevri davranabilirler  ve hemen boşanmak isteyebilirler.  Evlilik hayatı, İslâmiyet dininde çok önemlidir. Allah, bu kadar önemli bir kurumun bitirilmesinin kararını tabi ki de erkeğe göre çok fevri davranma yapısına sahip olan kadına veremezdi.  Bu yüzden Kur’an’da, kadının kocasını boşayabileceği bir ayet yoktur. Yani Allah, kadına bu izni vermemiştir.”

Bunları söyleyen ve dile getiren Müslüman beyler ve Müslüman hanımlar sözlerine  şu şekilde devam ederler:

"Fakat İslâm hukukunda genel olarak bir kadın eğer ileride kocası ile bir problem yaşar da boşanmak isterse evlenirken boşanma hakkını evleneceği adamdan alabilir. Bu uygulama, geçmiş dönemlerde de falanca falanca kişiler tarafından uygulanmıştır İslâm dinine uygundur. Bir hanım evlenirken evleneceği adamdan ileride boşanma hakkını ister. Adam da bu hakkı ona verirse evlenirler ve ileride evliliklerinde bir problem yaşanırsa kadın bu hakka istinaden kocasını boşayabilir.”

Kadının hakkına bakar mısınız? “HAK”. Hak nedir? İslâm dinine göre hemen cevaplayalım.  Erkek, erkek olması hasebi ile doğuştan her konuda haklıdır. Kadın ise kocasının kendisine vereceği hak kadar hakka sahiptir. Peki ya kocası ona bu hakkı vermiyorsa? Kadın, ailesinin zoru ile istemediği bir adamla evlendiriliyorsa? Kadın cahil bırakılmışsa ve böyle bir hakkın evlenme sırasında alınacağından haberi yoksa? Böyle bir hak istediğinde o an, babasından ya da eş adayından yanağına bir tokat yiyeceğinden eminse? Sevdiği adama aşık olduğu için evlenirken ileride onunla asla boşanmayacağı ve ömür boyu evli kalacağı hayalleri kuran saf bir kadın ise ve bundan dolayı böyle bir hak istemeyi aklından geçirmemiş ise?

Bu boşanma hakkı ile ilgili en önemli soruyu soralım:
  • Madem Allah, kadının duygusal ve fevri davranışlarından dolayı kadına boşanma hakkı vermemiş, siz kim oluyorsunuz da Allah’ın kurallarını çiğneyip kadına bu hakkı veriyorsunuz? Hani kadın fevri davranışlara sahipti? Niye o zaman kadına böyle bir boşanma hakkını tanıyorsunuz?

Görüldüğü üzere İslâm Alimleri bile kadının gerektiğinde kocasından boşanması gerektiğinin farkında oldukları için Kur’an’da yazmamış olmasına rağmen kadına böyle bir hak vermeyi uygun görmüşler tabi buna hak denilirse. Medeni kanunlarda, kadınlar doğuştan itibaren her türlü hakka sahiptirler fakat İslâm dininde, sadece İslâm Alimlerinin verdiği bir kararla kadına boşanma hakkını isterse kocası yani evlenmekte olduğu adam verebilir. Arap geleneklerine de uygundur.

Benim en çok içimi acıtan  durum ise kendi ülkemizin Kur’an yorumcularının senelerdir bu düşünceyi yani kadının fevri davranışlarından dolayı evlilik müessesesini erkeğe göre daha çabuk bitirebilecek bir yapıda olması nedeni ile Allah’ın kadına kocasını boşama hakkını vermemiş olduğunu yıllardır haykırmalarıdır.  Mesela bizim ülkemizin Türk kadını tam da bu yapıdadır. Hemen kocasından boşanmaya kalkar. Mesela annelerimiz, anneannelerimiz döneminin o asil, o fedakâr diye tarif edilen eşsiz kadınları, yani ne olursa olsun kocasının her türlü kahrını çeken, “kol kırılır, yen içinde kalır” atasözünün de hakkını vererek, evde hangi sıkıntıyı çekerse çeksin gözyaşını yastığına akıtan veya genç yaşta dul kalmasına rağmen, “çocuklarım üvey baba görmesin” düşüncesi ile iş hayatına atılıp çocuklarını evlendirinceye kadar ikinci bir kocaya tövbe diyen asil kadınlarımız GAVUR KADINI dimi?  Bu ülkenin vatandaşı olan  ve aynı zamanda adının altında İlâhiyat Profesörü yazan ……….lar,  televizyon ekranlarına çıkıp da “kadınlar fevri karar verecek bir yapıda olduğu için Allah, onlara kocalarını boşama hakkı vermemiştir”  konuşması yapıyor ya! GÖZÜNÜZE DİZİNİZE DURSUN BU ÜLKENİN KADINLARININ  BU ZAMANA KADAR  SİZ ERKEK MİLLETİ İÇİN ÇEKTİĞİ KAHIR, YAPTIĞI FEDAZARARLIK! UTANMIYORSUNUZ  HİÇ, NANKÖR HERİFLER! Çapkınlıktan evini barkını unutan, bir gecelik kadınları barlarda lüks restorantlarda gezdirip “aşkım, cicim, hayatım” diye pofpoflarken  evde kendi yaşlı annesinin babasının altından alan karısına “sıçtığım, soktuğum, ananı avradını…” diye küfreden kocaya kadınlık yapıp “kaderim böyleymiş, sabretmeli” diyen  ve  sayıları hiç de az olmayan O  MUKADDES KADINLARIN   b…..na  kurban olun siz.  Demek Türk kadını, boşanma sırasında fevri davranabilir. Adı Allah OLMAYAN  benim İlâhım benim Tanrım  sizi bildiği gibi yapsın. Rahmetli anneannem günde beş vakit namaz kılardı ve oturduğu her namazda dua ederdi. Etrafına yaptığı iyiliklerin de haddi hesabı yoktu. Dedemin o kadar kahrını çekti ki! Sonunda çekecek takati  kalmadı, öte dünyaya iki gözü de açık gitti kadıncağız.

ÇOK ŞÜKÜR ŞİMDİKİ NESLİN GENÇ KADINLARI ARTIK GÖZÜNÜ AÇTI. ANNELERİNİN ANNEANNELERİNİN ÇEKTİKLERİNİ SİNDİRE SİNDİRE DERS ETTİLER KENDİLERİNE, KULAKLARINA KÜPE YAPTILAR.  MUTLULUKLARINA, KADINLIK ONURLARINA KISACASI KENDİLERİNE SAHİP ÇIKMAYI ÖĞRENDİLER. YAVAŞ YAVAŞ BU ARAP KAKALAMASI DİNİ DE SORGULAMAYA BAŞLADILAR.

Bütün bu sorgulamalara ve her şeye rağmen, bizim akıllı Profesörlerimiz ve İslâm araştırmacılarımız, gelişen dünya ve Türk insanının gelişen bilincini de göz önüne alarak artık daha akıllı davranıp daha akıllı yorumlar yapıyorlar. Ne yapsınlar, başka çare kalmadı.

İslâm dinine yönelik akıllı boşanma fetvası: “Türkiye’deki boşanmaya yönelik yasalarımız,  Kur’an’a uygundur. Kadınlarımız ve erkeklerimiz, boşanma sürecinde Türk medeni kanununun öngördüğü kurallar çerçevesinde boşanma süreçlerini yürütebilirler, dinen caizdir.”

YALANINIZI SEVSİNLER SİZİN? GÜLEYİM DE BOŞA GİTMESİN BARİ! :D
Türk medeni kanununun boşanma ile ilgili hükümlerinin hangisi Kur’an’ın boşanma kurallarına uygunmuş ki? Medeni kanunun içinde bir adam aynı kadını üçüncü kez boşayınca yine aynı kadınla evlenmesi için kadının başka bir adamla evlenip boşanmasını emreden bir yasa düzenlemesi var mı? Merak ettim şimdi. Hani dini bir kuralın Allah katında doğru olup olmadığının ya da geçmiş dönemlerden gelen uygulamaların ve hatta hadislerin bile dinen doğru olup olmadığının tespiti için Kur’an’daki  ayetlerle kıyas edilip sağlaması yapılır ya! Hadi siz de yukarıdaki boşanma ayetleri ile Türk medeni kanununun boşanma ile ilgili bütün düzenlemelerini vuruşturun, sağlamasını yapın, bakalım  hangileri uygun? Ha şimdi,  uygun olanlarını bulabilirsiniz ve o uygun olanlarını bangır bangır bağırarark söyleyebilirsiniz peki ya uygun olmayanlar? Onları da dile getirir misiniz? Onları da bangır bangır bağırarak söyler misiniz? Sayın İslâm savunucuları, sizler dinen günahkârsınız. Adının Allah olduğuna inanılan İlâhın  ayetlerini saklamaya, üzerini örtmeye ve hükümlerini etkisiz hale getirmeye çalışıyorsunuz. Öte dünyada Allah’a nasıl hesap verecesiniz? Yoksa hesap vermeyeceğinize mi inanıyorsunuz? Yoksa sizler de bizler gibi dinsizsiniz de, mesleğinizi ve itibarınızı kaybetmemek için dindar gibi mi  davranıyorsunuz?

Kusura bakmayın lütfen! Çok sert ve biraz da alaylı bir yazı oldu. Yakın çevresinin  kadınları,  erkeklerin verdiği sıkıntıyla uğraşaduran  ve bazıları da bu çileyi çekerken erkenden öte tarafa göçüp gitmiş bir kadın olarak ve biraz da depreşen anıların verdiği duygular  ile sinirlerim bozuldu.

TEVBE SURESİ 5.AYET

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Tevbe suresi, Tevbe suresi 5.ayet, Zorla Müslüman, Müslümanlığa zorlamak, Namaz kılıp zekat verme şartı, Zorla İslamiyetin kabul ettirilişi, İslamiyetin yayılışı,

TEVBE SURESİ 5.AYET

Tevbe Suresi 5. Ayet: Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Bu ayetle ilgili genel olarak İslâm’ın yayıldığı yıllarda Allah’a ortak koşanlarla savaş halinde olunduğu ve her savaşta olduğu gibi Allah’a ortak koşanların öldürülmesinin ve yakalanıp hapsedilmesinin gerekli olduğu söyleniyor. Bu emrin normal olduğunu iddia edenler zaten İslâm’ın sadece savunma savaşı yaparak ya da iyilik gösterisi yaparak yayılmadığını biliyorlar. Arap yarımadasındaki bir çok kavime savaş açılmıştır. Bu savaşlar sonrasında insanlar Müslüman olmak zorunda kalmışlardır. Ayeti bir kez daha okuyalım.

Tevbe Suresi 5. Ayet: Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.


Ayetteki kırmızı yazılı cümleyi birkaç kez okuyun ve lütfen iyi anlayın. Elinizde Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali varsa, mutlaka içinde Fihrist de vardır, münafıkların olduğu onlarca ayeti bulun ve okuyun.  Kâfirlerin bir kısmı inanmadıklarını açıkça söylerler fakat bir kısmı ise inanmadıkları halde “inandık” derler. Hem kâfirler (yani Müslüman olmayan dinsizler) hem de münâfıklar  Allah indinde aynıdır. Hatta münafıklar Kâfirlere oranla daha günahkâr ve daha fenadırlar.

Birileri tepenize kılıç indirecek ya da canınızı alacak ve size diyecek ki  “ya Müslüman ol, ya da kellen gider”. Ne yaparsınız? Müslüman olmak istemiyorsanız dahi can korkusundan “Müslüman olmak istiyorum” ya da “Müslüman oldum” dersiniz. İşin namaz kılma  ve zekât verme bölümünde sıkıntı olmayacaktır. Zaten yenilmişsiniz, karşı koyacak gücünüz yok.  Canınızın derdindeyseniz eğer bundan sonra yapacaklarınız belli. Müslümanlar gibi camiye gidip günde beş vakit namaz kılacak ya da namaz kılıyor gibi yapacaksınız.  Oruç ayında oruç tutuyormuş gibi yapacaksınız. Kendinizden başka hiç kimsenin de sizin “Müslüman’ım” diye yalan söylediğinizi bilmesine gerek yok. Fakat yine de Kur’an’ın yazarı, her türlü zorlamanın ardından bu kez zorla Müslüman yapılanların can korkusuyla mecburiyetten dolayı Müslüman olmuş gibi görünebileceğini hesaba katmış ki bu  durumdaki insanlar konusunda da dikkatli olmak için ayetler göndermiş. Yani münafıklarla ilgili ayetlerden bahsediyoruz. Münafıkların öte dünyada ne kadar büyük bir azap çekeceği iyice anlaşılıncaya kadar ayetlere yerleştirilmiş ve hakiki Müslümanlar münafıklar konusunda uyarılmış. Ve ayrıca münafıkların uyarıldıkları ve korkutuldukları ayetler dolayısıyla da  münafık olarak yaşayanların da gözü korkutulmak istenmiş olmalı ki gerçek anlamda Müslüman olmaya meyletsinler diye. Yani işin azı uzu, bir yerde İslâm’ın kılıcı varsa orada canınızı korumak için mutlaka ve mutlaka Müslüman olmanız gerek ve hatta imanınız bunun için yeterli değilse ve İslâm’ı kabul etmediğiniz halde kabul etmiş gibi davranacaksanız da buna çok dikkat etmeniz gerek. Zaten ille de Allah sevgisiyle ya da İslâm’ın çok iyi bir din olduğunu anlamak gibi nedenlerle Müslüman olmak gerekmiyor. Gerektiğinde de kılıç zoru ile. “Gerçi dinde zorlama yoktur” diye bilinir emmmmeeee, işte eyle….

Kâfirun 6
لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِىَ دِينِ
Le kum dinikum veliye din
(Senin dinin sana benim dinim bana)

Yazıyı bitirirken gerekli soruyu sorayım:
İslâm şekil dinimidir yoksa samimiyet ve içsel bir inanç dini midir?
Seçenek için samimiyet ve içsel bir inanç dinidir diyorsanız eğer Tevbe Suresi 5 inci ayeti tekrar okuyun. CAN KORKUSU İLE TEVBE EDİLİR Mİ?

TANRIYI GÖRMEK

Yazan: Karmaşık
Tanrıyı görmek, Karmaşık, Evrim, Din ve evrim, Din ve bilim, Bilim ve din, Siyanobakteri, Evrim süreci, Evrendeki işleyiş, Canlıların adapte süreci, din,

TANRIYI GÖRMEK

“Bu dünyadaki hiçbir olayın, hiçbir sözün ya da hiçbir kişinin bizi zerre kadar etkileyebilme kapasitesi yoktur.
Bizi etkileyebilecek şeyler o olaya, o kişiye, o söze, o duruma yüklediğimiz anlamlar, verdiğimiz güçlerdir.”

Birisine kutsal bir anlam yüklersiniz ve artık o kişinin esiri olursunuz. O’nun dediklerini sorgulama şansınız kalmamış demektir.  Çünkü artık alt bilincinize o kişinin kutsal olduğunu kabul ettirmişsinizdir.

Dinlerin tamamı da bu noktadan yola çıkarak var olmuşlardır.

Yeryüzünde var olan dinlerin hepsi, istisnasız hepsi tamamen zeki insanların toplum mühendisliğidir.
İspat mı istiyorsunuz ?

Yaratıcımız ile aramızdaki tek somut bağ içinde bulunduğumuz evren ve yasalarıdır. Örneğin yer çekimi tüm evrende değişik normlarda vardır.
Zaman mesela, evrenin her boyutunda zaman vardır ancak canlı bir jel gibi boyut boyut farklılıklar gösterir.

Yani kutsal kitaplarda bahsedilen şeylerin aslında içinde yaşadığımız dünya ve onunda içinde yaşadığı galaksi ile ve hatta onunda içinde yaşadığı evren ile alakası olmadığını gözlemleyebiliriz. Bu topraklarda yaygın din olan İslam olduğu için örnekleri de İslam dininden vereceğim.

Düşünün bir tarafta saniyede 463 metre hızla dönen bir dünya bir yanda,
Diğer yanda “Yemek yedikten sonra çok oturmayın kalkın evinize gidin ey müminler ( Ahzab 53)” diyen kutsal (!) bir kitaptan ayet.

Bir tarafta bilimin ispatlarıyla öğrendiğimiz 3,5 milyon yılda gelişen insan türü,
diğer tarafta “Biz insanı çamur ve balçıktan, nutfeden veya kan pıhtısından yarattık“ diye o dönemin  insanını etkilemeye çalışan kutsal (!) ayetler.

Ve en önemlisi ama en çok önemlisi ise ;
Bir tarafta hiçbir zaman görmediğimiz, sadece 3 kişinin gördüğünü iddia ettiği bir tanrı,
diğer tarafta ise bilimin ispat ede ede işaret ettiği EVREN !

Yani ?

Yani bir tarafta tüm ihtişamı ile Evren var. Ve bilim aracılığı ile göstere göstere yaratan. Diğer tarafta yaşayıp yaşamadıklarından bile emin olmadığımız 3 tane adamın insanlara ilan ettiği görünmez ancak körü körüne inanmazsanız sizi çok kötü cezalandıracağını söyleyen bir TANRI !
En bizimkinden başlarsak, 1400 yıl önce yaşamış olan bir adamın iddiası var. Tanrı benimle konuştu ve size şu şu emirleri iletmemi istedi. İnanmazsanız sizi ateşlerde yakacak ve daha nice nice işkencelerle sonsuza kadar cezalandıracak , ama eğer hiç soru sormadan inanır ve o emirlere ( yani benim sizlere O’ndan geldiğini iddia ettiğim emirlere ) uyarsanız, hiç sorun yok, size muhteşem ödüller vereceğini söyledi. Demiş.

Hatta şunu da ilave etmiş, eğer olur da aklınıza neden bu dünyada ödül vermiyor sorusu gelirse, cevabı hazır, bu dünyada imtihan oluyorsunuz. Bu nedenle başınıza gelen her şeye sabır edeceksiniz ve benim sizden memnun kalmamı bekleyeceksiniz. İşte bu şekilde yaşayıp ölürseniz hem size yapacağım işkenceden kurtulacak, hem de üstüne bonus olarak harika bir yaşam ödülü alacaksınız.

Şimdi bir tarafta nasıl yarattığının delillerini bile toprak altında saklayıp milyon yıllar sonraya ipucu olarak bırakmış bir evren var. Sadece dünyada var bulunmuş deliller ile neredeyse dünyanın ilk oluşumundan bugüne kadar neler yaşanmış ve dünya kaç yaşında bilgisine ulaşıyoruz. Bir bakıyorsunuz Kanada’da, Michigan ( ABD) ‘de toprak içinde kesit olarak demir formasyonları buluyorsunuz. O demir formasyonlarını inceleyip 2.5 milyon yıl ( İki buçuk MİLYON YIL ) önce oluştuklarını keşfediyor bilim. Ve diyor ki demir oksitler atmosfere oksijen pompalıyor. Atmosferdeki oksijen miktarı artınca… Aaaa! İlk yaşam formu olan SİYANOBAKTERİLER ortaya çıkıyor.

Hepimizin başlangıç noktası..

Siyanobakteriler yaşayan yeryüzünde yaşayan ilk canlılar.  Ancak bu bakterilerin işlevi atmosferdeki karbondioksitleri çekmek. O kadar çok karbondioksit çekiyorlar ki, dünya buz devrine giriyor.
Düşünün yaklaşık 3 km yüksekliğinde bir buz tabakası yeryüzünü sarıyor. O dönemlerde dünya o kadar hızlı dönüyor ki 1 gün yaklaşık 6 saat civarında. 3 saat gündüz 3 saat gece. Bunları ben kafamdan uydurmuyorum arkadaşlar, bilim İSPAT EDİYOR bu bilgileri.

Bir bilim insanı bir bilgi ortaya atınca , ispat istenir. İspat ederse tartışılır ve kabul edilir.  Keşke  Arabistan da yaşayan bedeviler de bir kişinin “Tanrı yemek yiyince çok beklemeyin hemen kalkın dedi” demesine kanmayıp, “ispat et” deselerdi.

Efendim buz çağından sonra , buzlar erimeye başlayıp yeryüzü bugünkü şeklini alıyor. Dünyanın dönüş hızı yavaşlamış, 1 gün yaklaşık 22 saat olmuştur. Okyanuslar da hareketlenmeler başlamış ve önce tek hücreliler , sonra çok hücreliler, sonra sonra eklemleri olan , yüzgeçleri olan canlı türleri deniz altında yaşamaya başlamışlardı. Bu son paragrafı yazmak için ben 20 saniye kadar zaman harcadım.. Ancak Evren bunu milyonlarca yılda gerçekleştiriyor. Boyacı küpü değil bu kardeşim, daldır çıkart hop “Allah bana dedikiii şöyle yapmazsanız yakarım haa dedi” diyerek değil. Her saniyesi dolu dolu olmak kaydıyla gerçekleştirerek milyonlarca yıla yayarak yaratıyor.

Sonra ortam bugünküne benzer bir hal alınca ortalık canlıdan geçilmemeye başlıyor. İşte bunlardan bir tanesi de biz oluyoruz şeker kardeşim. Kabul et kardeşim senin biyolojik olarak hayvandan farkın falan yok! Sen evrenin yarattığı canlı türlerinden bir tanesisin. Öyle cennetten falan da kovulmadın. Direk annen ile babanın aşkının meyvesi olarak (!) yaşamına başladın. Eğer bir yaban otunun sararıp toprağa karıştıktan sonra tekrar yeşereceğine inanıyorsan için rahat olsun sende aynı kaderi paylaşırsın. Bir hamam böceğinin öldükten sonra canlanacağına inanıyorsan aynı akıbeti sende paylaşırsın. Anlaman gerek, diğer canlılara ne oluyorsa sana da aynısı olacak!

Bir tarafta 3 kişinin üç bin yıldır varlığından bahsettikleri ancak hiçbir zaman göremediğimiz bir yaratıcı, diğer tarafta göstere göstere yaratıp can verip sonra öldüren bir yaratıcı.
İstediğini seç!..

EĞER ALLAH VARSA

sizden gelenler, Eğer Allah varsa, Allah varsa bile, Allah'a yapılmış en büyük hakaret, islamiyet, din,

EĞER ALLAH VARSA

Allah varsa bile bence Kur'an ve İslam ona yapılmış en büyük hakarettir.
Bu kanaatte olmamın sebebi:
  • Muhammed'in cinsel hayatını kurtarmak için birsürü ayetler olması. (Ahzab,50,51,37 vb...)
  • Cennette bakire, tomurcuk memeli kızlar gibi vaatlerle Allah'a hiç yakıştırılamayacak bir profil çizilmesi.
  • Sözde KISSAS ayetlerinde "Birisi sizin kölenizi öldürürse sizde onun bir kölesini öldürürsünüz" diyerek resmen zenginleri herşeyin üzerinde tutması.
  • Erkeklere sınırsız eş ve sınırsız cariye alma hakkı verirken; kadınları resmen mal gibi görmesi. 
  • Mahkemede 2 kadının şahitliği 1 erkeğinkine eşittir demesi.
  • Kızlarım miras hakkının erkeğin yarısı kadar olması.
  • İnsanları sürekli savaşa teşvik etmesi, farklı düşüncelere hiçbir hoşgörü göstermemesi.
  • Ayetlerin kendi içinde çelişmesi. Bir ayette "Hristiyan ve yahudilerdende iyi insan olanlar cennete gidebilir" derken bir başka ayette "İslamı hak din olarak kabul etmeyenlerin yeri cehennemdir" demesi.
  • Kur'an geldikten sonra hiçbir dönemde barış sağlanamamış olması. 
  • Muhammed'den sonraki Asrı saadet denilen dönemde bile sürekli müslümanın müslümanı kesmiş olması.
  • Dünyada 60'a yakın müslüman ülke olmasına rağmen bunlardan birisinin bile insanlığa örnek gösterilebilecek durumda olmaması.


  • Tüm müslüman ülkelerde insan haklarının çiğnenmesi ve düşünce özgürlüğünün bile olmaması.
  • Hindularda bile ibadet masrafları gönüllüler vasıtasıyla sağlanırken tüm müslüman ülkelerde müslümanların ibadet masraflarının devlet tarafından karşılanması ve bu paraların vatandaşın vergilerinden karşılanarak açıkça kul hakkı yemeleri. Ve müslümanım diyenlerin bu duruma hiç itiraz etmeyip DİLSİZ ŞEYTAN olması.
  • Müslümanların baskıyla insanlara dinlerini kabul ettirmeye çalışmaları. Kendi dinlerinin reklamını yapmak için devletin imkanlarını kullanmaları ama buna rağmen hiçbir yaralı parmağa işememeleri.
  • Ne Kürtlere nede Alevilere yapılan haksızlıklara ses çıkarmamaları. 
  • Azınlıkları ezmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaları ve IRKÇILARA göz yummaları.
  • Ramazan çadırlarını bile belediyelerin bütçesinden yani bizim vergilerimizden karşılayıp kendi dinlerinin reklamını yapmak için sürekli kul hakkı yemeleri.
  • İnsanların uykusuna bile saygı göstermemeleri. Sabahın 4'ünde Hoparlörle avaz avaz bağırarak insanları zorla uyandırmaları.
  • Müslümanım diyenlerin en büyük hırsızlar olmaları. Diyanet işleri başkanının bile milletin VERGİLERİYLE göz göre göre milyonluk mercedese binmesi.
  • Ruhban sınıfının masraflarının milletin vergileriyle karşılanması. 
  • Kur'an'da "Allah insanı en güzel biçimde yaratmıştır" yazmasına rağmen müslümanların bununla çelişerek Erkeklerin PİPİSİNİN kusurlu olduğunu iddiğa edip Allahın yarattığını BEĞENMEYİP, SÜNNETLE düzelttiklerini iddiğa etmeleri. Resmen Allah'a beceriksiz demeleri.

Allah veya Zeus veya Afrodit veya Shiva var mı yok mu bilemiyoruz.
Bunların hepsi birer iddiadan ibarettir. Bir iddiaya dayanarak hiçkimsenin hiçkimseye zulmetme, baskı kurma hakkı olamaz. Bize düşen herkese saygılı olup DİN,IRK gibi bölücü unsurlardan kurtulup sadece İNSAN olarak yaşamak ve zulmedenlere sessiz kalmamaktır.

İnsan olarak öyle yaşayalım ki herkese karşı alnımız ak yüreğimiz pak olsun. Böyle olursa öbür tarafta hesap sorulsa bile hertürlü hesap veririz. Öbür tarafta bir şey yoksa bile en azından bizden sonraki nesiller için daha güzel bir dünya bırakmış oluruz. Olurda dünyada 2 milyar insanın inandığı gibi REENKARNASYON varsa da geleceği güzelleştirmiş oluruz.

Ne Mutlu İNSANIM diyene.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Tosun Alp

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

İSLAM’A VE KUR’AN’A YÖNELİK BAZI SORULAR 2

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
din, islamiyet, İslamiyet ve Kur'an hakkında sorular, KTZ, Kur'an'daki çelişkiler, Kur'an'ın yaratıcısı, Müslümanlara sorular, İslam'da sanat, İslam'da doğa, Kur'an'da neden düzen yok?, Müslüman olmayanlar, İSLAM’A VE KUR’AN’A YÖNELİK BAZI SORULAR 2

İslâm dininde yani Kur’an’ı Kerim’de, cinsiyet eşitliği var mıdır? Yok ise neden yoktur? Yıllardır her toplumda ezilen ve hala da ezilmeye devam eden kadınları daha çok ilgilendiren cinsiyet eşitliğinin Allah indinde sakıncası nedir?

Ağaçlar, dünyanın ve dünyada yaşayan bütün canlılığın akciğeridir. İslâm dininde bilimsel olduğu söylenen ayetlerin yanı sıra ağacın öneminden, korunmasından ve ağaca verilmesi gereken önemden bahseder mi?

Dünya milletlerinin uzun yıllardır ve halen kanayan yarası olan “çocuk işçiler sorunu”… Yani küçük yaştaki çocukların, para  amaçlı sömürülmelerini yasaklayan bir Kur’an  ayeti var mı? Çocuk hakları konusunda Kur’an ne der?

Kur’an’da, tembellik nedeni ile yani çalışmak istemediği için insanların  yufka yüreklerini istismar ederek  para kazanmaya çalışmakla yani keyfi  dilencilik yapmak isteyen uyanıklarla ilgili bir ayet var mı?

Başkalarına zararı olmayan durumların dinen yasak olmasının mantıksal izahı nedir? Meselâ eşcinsellik, iki kişinin özelinde olup biten bir şey olduğu halde ve eşcinsel insanlar genel olarak sapık ya da kötü insan kategorisinde olmadığı halde(bir kimsenin eşcinsel olması, etraftaki kişilere sarkacağı ya da birilerine kötülük yapacağı anlamına gelmez) neden günahtır?

İslâm’ın Tanrısı Allah,  insanoğluna  çocukları arasında ayırım yapmayan bir ebeveynin evlatlarına duyduğu eşit  sevgi  ve eşitlikçi bir din yerine neden “beni seven, beni pofpoflayan, benim sözümden çıkmayan evladım benden, öteki evlatlarım evlat bile değil yerin dibine batsın geberesiceler” zihniyetiyle  ve karşılık için çocuklarına değer veren bir ebeveyn zihniyetine uygun bir düzen ve din göndermiştir?


İslâm dininde Sanat icra etmek ve Sanat eserine değer vermek ile ilgili durum nedir? Kur’an’da bu durum ile ilgili ayet ya da müminlere tavsiyeler var mıdır? (Kutsal bir kitapta her şeyden bahsedilmesi tabi ki de düşünülemez fakat  kendini Müslüman olarak tarif eden İslâmî toplumlar yüzyıllar boyunca günahtır diye Sanat düşmanlığı yapıyorsa bu durumun çözümünün de Kur’an içinde olması gerekir. Geleceği gören Allah, mutlaka görmüş olmalı bu günleri. Çünkü  bir çok kulunu, sanat icra etmeye yatkın olarak yaratmış.)

Kâinatı, insan denen muhteşem dengedeki canlıyı ve dahasını mükemmel bir titizlikle yaratan Allah’ın gönderdiği Kutsal kitabın içinde neden mükemmel bir titizlik ve mükemmel bir düzen yok?
Kur’an’da, kalp denilen organdan sürekli bahsedilmesine ve beynin de işlevlerinin sanki kalp organındaymış gibi işlenmesine rağmen vücudun en önemli organı olan ve bir dini anlamak ve idrak etmek aşamasında insan vücudunun en gerekli ve tek organı olan beyin ile ilgili bir bilgi neden yoktur?

Dünya insanlarının çok  önem verdiği ve çok gerekli olan bir konu da doğum kontrol yani Aile planlaması. Kur’an’da bu konuya yönelik bir bilgi var mı? Yok ise neden yok? Açlığın hüküm sürdüğü bir bölgede, açlıktan ölen çocuklarını toprağa gömerken sırf Allah öyle istedi diye ha bire çocuk doğurmaya devam eden Müslüman kadınına yaptığının yanlış olduğunu anlatırken Kur’an’ın hangi ayetinden örnek vereceksiniz? Nasıl ikna edeceksiniz?

Kur’an’da, Müslüman olmayan insanları sevmek,  onlarla dost olup güzel ilişkiler geliştirmek ya da onların güzel yanlarını  fark etmek, gerektiğinde onları örnek almak, takdir etmek  ile ilgili ayetler ya da tavsiyeler var mıdır? Yoksa neden yoktur? (Örnek alınan, yaptıkları hoşa giden yabancı Bilim adamları, dinciler tarafından kötülenince sormak gereği duyuyor insan)

Kur’an’da yeniliklere açık olmak ve insanların hayata kattıkları yeniliklere uyumlanmak, ayak uydurmak ile ilgili ayetler ve tavsiyeler var mıdır? (Kusura bakmasın kimse, İslâm ülkelerinin şu anki içinde bulunduğu geri kalmışlığı görünce sorası geliyor insanın)

DİYANETİN DEV BÜTÇESİ

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Diyanet'in dev bütçesi, Diyanet'in bütçesi, Diyanete giden para, Diyanet işleri gerekli mi?, Diyanet işleri neden var?

DİYANETİN DEV BÜTÇESİ


Yaşadığımız ülkede, vatandaşın cebinden toplanan vergilerle hazinede biriken paralar en fazla hangi bakanlığa aktarılıyor, bilmeyen yok her halde, tabi ki de Diyanet İşleri Başkanlığına. Bu bütçe konusunda kesin bir rakam vermeye gerek yok çünkü sürekli olarak değişiyor ama değişmeyen şey, cebimizden vergi olarak alınan paraların çoğunluğunun Diyanete ayrıldığı gerçeği.

Din görevlileri ne kadar maaş alıyor? Diyanet’e devlet tarafından yani vatandaşlardan toplanan vergiler tarafından aktarılan paralarla bu kadar önem arz edecek neler yapılıyor?  Diyanete bu kadar para ayrılması, bizim ülkemize nasıl yararlar sağladı?
  • Marsa araç mı gönderdik?
  • Uzay istasyonu mu kurduk? 
  • Fakirliği bitirdik mi? 
  • İşsizliği çözdük mü?
  • Asgari ücreti, refah seviyesine yükseltip, işçinin cebinden çıkan vergiyi mi kaldırdık?
  • Tecavüzleri, kadın cinayetlerini durdurduk mu? 
  • Çocuk istismarına, kalıcı ve kesin çözümler mi ürettik?
  • Yolsuzlukların önüne mi geçtik?
  • Kamu personeli sınavlarından yüksek puan alan gençlerimizi, haksızlığa uğratmadan hak ettikleri  görevlere mi atadık? 
  • Teknoloji üretip dünyaya mı satıyoruz? 
  • Kendi silahlarımızı, kendi uçaklarımızı mı üretiyoruz?  
  • Uyuşturucu kullanımını sıfıra indirip uyuşturucudan para kazananları etkisiz hale mi getirdik? 
  • Yediğimiz gıdaların tamamını ülkemizde mi üretiyoruz?
  • Muhteşem verimli topraklarımızın kıymetini bilip Tarım alanında dünyanın sayılı ülkelerinin arasına mı katıldık? 
  • Çocuklarımıza yedirdiğimiz başta bakliyat ürünleri olmak üzere pakete girmiş bütün yiyeceklerin GDO larını ve katkı maddelerini yok mu ettik?
  • Akaryakıt fiyatlarını mı düşürdük?
  • Temiz çevre bilinci mi oluşturduk?
  • Tabiata daha duyarlı hale gelip, daha mı az ağaç katlettik ya da yüzbinlerce fidan mı diktik?
  •  Hayvanlara eziyet eden insanların hepsini eğitip canlılara saygı duymalarını mı öğrettik? 
  • Türkiye’nin en büyük bütçesine sahip olan Diyanet İşleri Başkanlığı, aldığı bu kadar büyük meblağda para ile bizim ülkemize nasıl katkılar sağladı?

Bazılarının sesini duyar gibiyim… Yukarıda sayılanların çoğunluğu farklı bakanlıkları ilgilendiriyor, dinle ne alakası var? Dinle alakası yok ise ülkemizde bu kadar sorun varken bu kadar devasa para neden Diyanet işlerine yatırılıyor? Yoksa devletin verdiği paralar Öte aleme mi aktarılıyor? Yeni sorulara geçelim:

Ülkemizin Müslüman halkının kaçta kaçı, dini bir soruda cevap aramak için sosyal medyayı veya beğenip takip ettiği İlâhiyatçıyı tercih etmek yerine cami hocasına ya da Diyanet işlerine soru sormayı tercih ediyor?

Diyanet işlerinde çalışan onca insan, neye hizmet ediyor?
İnsanların Kur’an kursu öğretmenleri yardımı ile öğrendikleri Kur’an’ın Arapça okunuşu, Müslüman’a ne kazandırıyor?

Bir çok bölgede, devletten maaş alan cami imamı, caminin temizliğini bile mahalle kadınlarına yaptırıyor ve günde beş vakit namaz kıldırarak  her ay düzenli  güzel bir maaş alıyor (Caminin temizliğini yapan kadınların bir çoğunun kendisinin ya da kocasının aldığı maaş, imamın maaşından daha az). Sadece bu iş karşılığında alınan maaşın dinen izahı, haramı helali  nedir?

Dini yönetimin ya da dindar zihniyette yönetimin bir ülkeye faydası nedir? Dindar zihniyeti ile yönetilen ve halkının memnun olduğu, ülke olarak bütün sorunlarının çözülmüş olduğu ve bu hususta dünyaya örnek olabilecek bir İslâm ülkesi var mı? Var ise hangisi?

Ülkemizin bir çok bölgesinde eğitim veren okullar, adeta velilerden dilenci gibi para dilenirken, ölüm tehdidi altında bazı mağdur kadınlarımız ekonomik sıkıntıyla başlarını sokacak korunaklı yerler ararken,  ailesinin maddi imkânsızlıkları nedeni ile bazı çocuklarımız  okul dışında dersine çalışmak yerine çalışma hayatına girerek aile bütçesine katkıda bulunmak için ter dökmek zorunda kalırken,  camilerin içinde vatandaşların bağışta bulunduğu ve bir çoğu, iyi paralarla satın alınıp hibe edilmiş olan gıcır gıcır halılar, ihtiyaç fazlası olarak üst üste ya da kıvrım kıvrım rulo şeklinde  camilerin içinde uyku çekiyor. Dindar  vatandaşlarımız bu konuda ne düşünüyor? Diyanetin bu garip durum ile ilgili bir çözüm önerisi ya da fetvaları var mı?

AMELİYAT İPLİĞİNİ İLK OLARAK EL-ZEHRAVİ BULDU İDDİASI

Ameliyat ipliği tarihi, Antik dönemde ameliyat, Antik dönemde ameliyat ipliği, Bilim, Bilimsel, El Zehravi, El-Zehravi, Hayvan bağırsağından iplik, İlk ameliyat ipliği, sizden gelenler,
AMELİYAT İPLİĞİNİ İLK OLARAK EBU'L-KASIM ZEHRAVİ BULDU İDDİASI

Ameliyat ipliği, antik çağlardan beri farklı materyallerle de olsa kendi kendine iyileşemeyecek yaraların kapatılması amacıyla kullanılmaktadır. Ameliyat ipliklerinin tarihçesine bakacak olursak oldukça ilginç tablolarla karşılaşmak mümkündür.

M.Ö 50.000 ile 30.000 arasında ilk olarak gözlü ameliyat iğnelerinin keşfedildiği düşünülmektedir. M.Ö 20.000’li yıllarda keşfedilen kemik iğnelerinin ise Rönesans’a kadar yaygın olarak kullanıldığı Neolitik kafatasları incelemelerinde açıkça görülmektedir. İğne deliğinin içine doğru büyümüş kemikler, bize hastanın operasyon sırasında hayatta kalmasının yanı sıra ameliyat sonrasında da sağlıklı bir şekilde hayatına devam ettiğini göstermektedir. Bu bulgular, bize ilkel insanların bile cerrahi işlemleri gerçekleştirdiğini açıklamaktadır.

Kuzey Amerikalı Kızılderililer’in koter kullanmaları, Afrikalı kabilelerin kan damarlarını tendonlarla bağlayıp akasya dikenleri ile yaraları kapatmaları, dikiş hattına yerel bitki örtüsünün yardımıyla dikiş atmaları ve sonuna sekiz düğümü atmaları da ameliyat ipliği kullanımının ilk çağlardan beri büyük bir gereklilik olduğunu göstermektedir.

Antik çağlardan M.Ö 1900’lü yıllara geldiğimizde ise Babil kralı Hamurabi zamanında tapınak direğine kazınmış cerrahi uygulama teknikleri görülmektedir. Bu kurallar, o dönemde de ameliyatların gerçekleştirildiğini kanıtlamaktadır. M.Ö 2000 yıllarından kalan yazıtlar ise bize bağlamak ve dikiş atmak amacı ile tel ve sinir kullanıldığını açıkça göstermektedir. Misyoner olan Robert Felkin; 1879 yılında Uganda’da gördüğü koter ve şişleme yöntemi kullanılarak başarılı bir şekilde yapılan sezaryen operasyonunu anlatmaktadır.

Bir Güney Amerikan metodu ise yara dudaklarını büyük siyah karıncaların güçlü çenelerini kullanarak birbirine yaklaştırmaktır. Bu yöntemde karınca gövdesinin, kafayı yara üzerinde bırakacak şekilde büküldüğü ve kopartıldığı bilinmektedir. Antik Yunanlılarda ameliyat ipliği olarak at kuyruklarının kullanıldığı bilinmektedir. Thebes’te bulunan bir cerrahi papirüs ise Mısır’da yara kenarlarını birbirine yaklaştırmak için en çok kullanılan malzemenin keten ameliyat ipliği olduğunu, kollajen ve organik lif kökleri, kuru bağırsak, kuru tendon, at kılı, hayvan deri şeritleri, kadın saçı ve ağaç liflerinin de ameliyat ipliği olarak kullanıldığını göstermektedir. İlk anatomist Yunan hekim Galen ise 1800 yıl önce ilk kez ‘ De Methoda Medendi’ isimli kitabında ipek ve “katgüt”ten bahsetmektedir. Katgütün daha önce de kullanıldığı bilinmesine karşın, katgüt için ilk kaynağın bu kitap olduğu düşünülmektedir.

Daha sonra 9. asırda Arap hekim Razi’nin pratisyen cerrahlara katgüt kullanımını önermesiyle katgütün 1840’lı yıllarda oldukça popüler bir hal aldığı görülmektedir. 1930’lu yıllara kadar kullanılan ameliyat iplikleri genelde katgüt, ipek, keten ve pamuk iken sentetik ameliyat ipliklerinin kullanımına 1941 yılında Poliamid (Naylon) ile II. Dünya savaşı sırasında başlanmıştır. Ardından poliester, poliakrilonitril, poliolefin materyalleri ameliyat ipliği olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu materyallerin hiçbiri cerrahi kullanım amacı ile üretilmemiş olup tekstil sanayisindeki gelişmeler ile tekstilde kullanılmaya başlanmış; daha sonra bu kullanım cerrahi operasyonlarda denenmeye başlanmıştır. 1970 yılında cerrahi kullanım amaçlı ilk emilebilen, sentetik ameliyat ipliği PGA (glikolik asidin bir homo- polimeri (poliglikolik asit)) piyasaya sürülmüştür. Katgüte kıyasla emilim süresi daha geç olmasına rağmen düşük doku reaksiyonuna ilaveten güçlü düğüm mukavemetine sahip olması, PGA’ya ameliyat ipliği olarak geniş kullanım alanı yaratmıştır. Sonralarda da gelişen teknoloji ile değişik kullanım alanlarına hitap edebilecek emilebilir PDO(polidioksanon), PGCL (Poliglekapron), PGLA (polliglikolik ko laktik asit) ve emilemeyen PP (Polipropilen) gibi materyaller üretilmiştir.

Sentetik ameliyat ipliği kronolojisi
  • 1941 Poliamid
  • 1958 Poliester
  • 1969 Polipropilen
  • 1970 PGA
  • 1974 PGLA
  • 1985 Poliglikonat
  • 1989 Polidioksanon
  • 1993 PGCL
  • 1995 PGLA Rapid
  • 2003 Antibakteriyel PGLA (Triklosan)
  • 2006 Antibakteriyel PGCL, PDO (Triklosan)
  • 2010 Antibakteriyel PGLA, PGCL, PDO, PGA (Klorheksidin)
İlkel çağlardan beri hayatımızda yeri olan ve insan sağlığı için bu denli önem arz eden ameliyat iplikleri günümüzde de istisnasız her cerrahi operasyonda kullanılmaktadır. Bu sebeple bu alanda halen daha geliştirmeler yapılmakta, hasta sağlığını ön planda tutarak yeni materyaller denenmektedir. Günümüzde, antik çağlardaki gibi herhangi bir materyalle doku kapaması yapılmasının mümkün olmaması, ilgili testlerle biyouyumlulukları kanıtlanmış olan güvenli sentetik materyallere olan ilginin artmasını sağlamıştır.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Hayati Kartal

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

AKILLI TANRIMIN BİLİMSEL AYETLERİ

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Kur'an ve bilim, Bilim ve din, İslamiyet ve bilim, İslam ve bilim, Bilimle çelişen ayetler, AKILLI TANRIMIN BİLİMSEL AYETLERİ

Kur’an’da var olan ve bilimsel bilgiler içerdiği düşünülen ayetler, internet hayatının insan yaşamına iyice entegre olması ile birlikte özellikle son 10  yıldır adeta dinsizler ile dindarlar arasında sürüp giden bir kargaşaya bir anlaşmazlığa, soru-cevap yarışına dönmeye başladı.  Bu kargaşa içinde yaşanan soruları, iddiaları ve cevapları genel hatları ile şöyle bir gözden geçirelim:
  • Allah, dünyayı 6 günde mi yarattı 2 günde mi yarattı? Hangi ayet doğru?
  • Falanca ayete göre yer 2 günde, geriye kalanlar 4  günde yaratılıyor, toplayınca 6 gün ediyor?
  • Dünyanın altı günde yaratılması mümkün mü?
  • Kardeşim, falanca ayette yaratılma kelimesi kullanılmıyor yani bir şeyler zaten oluşmuş, yaratılmış ve bu dört gün altı gün mevzusu, asıl yaratılıştan sonraki dönemleri anlatıyor. Aslında gök-yer yaratılmış, bakterilerin yani ilk bitki ve yaşamların tohumlarının ortaya çıkması 4 gün sürmüş………..
  • Durum, bu kardeşimizin anlattığı gibi değildir, gün derken “devre” demek istiyor, “6 değişik devrede” demek istiyor aslında…….
  • Dünyanın 6 günde yaratılmış olması, bizim 6 günümüz değildir. Zaten dünyanın ilk yaratılış esnasında dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü gibi döngüsel anlamda bir gün kavramı yoktur. Bu yüzden falanca ayete müracaat edersek eğer Allah katında bir gün 50000 yıla tekamül ediyor, çarp bunu 6 ile eder mi 300000 yıl.
  • E filanca ayette de “…Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir…” yazıyor. Bu bilgiye göre çarpma işlemini yaparsak eğer 6000 yıl çıkıyor hangisi doğru?
  • Nahl suresi 79.uncu ayette kuşları havada Allah’ın tuttuğundan bahsediyor, bu saçma değil mi?
  • Kardeşim, kuşu havada tutan Allah’ın yarattığı bilimsel yasalardır. Kuş, bu bilimsel ve evrensel yasaları kullanarak havada kalabiliyor bu yüzden kuşu havada tutan yine Allah olmuş oluyor.
  • ………………………………………


Bu örnekler devam eder gider. Verilen cevaplardan anlaşıldığı kadarı ile  İslâm’ın İlâhı olan Allah, bazı ayetleri nedense sadece ve sadece bin yıl öncesinin aylayabileceği bir mânâ  ile göndermiş.  Bu devirdeki  insanın beyin yapısına da hitap edecek şekilde tarif edebilmeyi, yazdırabilmeyi akıl edememiş.

Ey İslâm’ın Tanrısı olan Allah, insanlar şu yüzyılda, ilimle bilimle uğraşıp, süper devletler  olma yolunda ilerlerken kendi bireylerini de statüsü yüksek, saygıya ve övgüye lâyık ve her biri değerli birer insan olarak görüp dünyaya da aynı değerde kendini ve vatandaşlarını tanıtırken ve kabul ettirirken, senin dinini yaşayanlar, gönderdiğin ayetleri önce ayıklamaya, düzenlemeye sonra da Müslüman olmayan milletlerin ilmine vakıf olup geliştirip yaydıkları bilimsel verilere uydurmak için neler çekiyorlar bir bilsen! Geriye kalanlar ise yiyip içip sevişip çoğalmakla meşgul.  Gavur milletlerinden aldıkları medeni yasaları ülkelerinde uygulayan kulların ise daha insancıl yaşıyor farkında mısın? Bu arada sen ne yapıyorsun? Yoksa deistlerin inandığı Tanrı gibi sen de kullarını kendi başlarına bırakıp kendi köşene mi çekildin? Eğer öyle yaptıysan şu an Müslüman halklarının durumu hiç de iç açıcı değil!  Her şeye rağmen yani hayatımızın içindeki bütün bu hakikatlere rağmen itaatkâr kulların, senin kâinatın en zeki ve en kudretli ve tek İlâhı olduğuna inanıyorlar fakat ben senin o kadar da akıllı olmadığını düşünüyorum. Dahası, benim inandığım İlâh senden daha akıllı ve daha zeki. Benim İlâhımın, ilham yolu ile bana yazdırdığı yani vahyettiği ayetler, sadece binlerce yıl öncesinin insanlarına değil, hem bu çağın hem de binlerce yıl sonraki insanların akıl ve mantıklarına hitap edebiliyor. Üstelik benim inandığım İlâhın gönderdiği ayetleri anlamak için didik didik edip o ayeti şuradan bul, bu ayet falanca surede, hepsini bir araya getir, anlamlarını didikle gibi çabalara girmeye de gerek kalmıyor. Yani benim İlâhıma inanan insanlar, bu ayetleri okuyup bir seferde rahatlıkla anladıktan sonra zamanlarının geri kalan kısmını dünya işleri ile, ilimle bilimle uğraşarak ve dünya milletleri ile yarışarak geçirebiliyorlar. Çünkü benim İlâhım, insanların kutsal kitap ayetleri yüzünden bir birileri ile tartışmaya girmesini  ve değerli zamanlarını, bir birilerini  ibikleyerek  geçirmelerine razı olmuyor.

Kendi inandığım  İlâhın bana vahyettiği  bilimsel ayetleri (sıradan bir insana ilham olan  anlamlı paragraflar da diyebiliriz bunlara) paylaşayım:
  • Aranızdaki çeşitli farklılıklara rağmen her biriniz ayrı ayrı benim nezdimde değerli olan kullarım! Dünya yaşamının her dönemi, kendi özellikleri ile gelir ve sizin yaşamınızı etkiler. Sizin göreviniz, bu yaşamsal dönemlerin yeniliklerine, kendinizi en iyi ve en faydalı şekilde adapte etmenizdir. Bunu yaparken bir birinizi incitmeyin, kul hakkı yemeyin ve kendiniz kadar başkalarının iyiliğini ve içinde bulunduğunuz dünyanın ve çevrenin, tabiatın, bitkilerin, ağaçların  ve hayvanların iyiliğini de düşünün. Bencil olmayın.
  • Aranızdaki çeşitli farklılıklara rağmen her biriniz ayrı ayrı benim nezdimde değerli olan kullarım! Etrafınıza dikkatli bir şekilde bakacak olursanız eğer güneşin doğuşunun ve batışının belirli bir düzende akıp gitmesi,  canlıların çoğunluğunun çift olarak yaşaması,  yerkürenin bazı yerlerinin dağlık, bazı yerlerinin düz, bazı yerlerinin çöl, bazı yerlerinin ağaçlık ve serin olması, bazı yerlerinin de okyanus suları ile kaplı olması sebepsiz değildir. Hepsinin de benim oluşturduğum kâinat yasasında ve bu yasanın akışı içinde bir görevi ve bir düzeni vardır. Sizlere, bu düzenin yasalarını ilmî ve bilimsel  düzeyde düşünüp araştırıp öğrenmek görevini veriyorum. Benim yasalarımı ne kadar düşünür, araştırır ve bu yasaların bir kısmının işleyiş nedenlerini ve kendi içindeki dinamiklerini öğrenip  kendi imkânlarınız dahilinde  kullanıp hayatınıza geçirebilmeyi ne kadar başarırsanız  ve bu anlamda öğrendiklerinizi sonraki kuşaklara doğru şekilde aktarırsanız bana o kadar yakın olursunuz. Ben, benim yasalarıma akıl erdirmeye çalışan ve bu doğrultuda  çaba sarf eden kullarımla her an birlikteyim. Bana yapabileceğiniz en güzel ibadet, kendinizi, çocuklarınızı, toplumunuzu ve diğer insanları, bilimin ışığında çalışır ve gelişir halde tutmanız ve aynı zamanda öğrendiklerinizi bir birinizle paylaşmanızdır.
  • Aranızdaki çeşitli farklılıklara rağmen her biriniz ayrı ayrı benim nezdimde değerli olan kullarım! Devasa  bilgim  ve kudretim ile  sizi ve sizin dışınızdakileri yaşatacak uygun bir yer kürenin yaratılması için uygun koşulları devreye soktum.  Bu koşullar, içinde yaşadığınız kâinatın yassına göre ve benim bilgim dahilinde nüzul etti.  Üzerinde yaşadığınız yerküre, benim bizzat var edip savurduğum  kâinat yasalarına uygun olarak, sizin günlerle ve yıllarla ifade etmekte  zorlanacağınız uzun bir dönemde oluştu. Umulur ki gün gelir, sizden sonraki kuşaklar, bu yasaları inceleyip öğrenirler ve bu yasaların  zerre kadarına vakıf olurlar. O günler geldiğinde, ilmin ve bilimin sınırlarını, kendinize ve başkalarına zarar vermeden aşabildiğiniz kadar aşın, gidebildiğiniz yere kadar gidin.
  • Ey kulum! Sana, Tanrın dünyayı kaç günde yaratmıştır, bize kesin bir şey söyle diye sorarlarsa onlara De ki: Kâinattaki her şey hareket etmekte ve çalışmaktadır. İçimize çektiğimiz hava bile yeri gelir rüzgâra kapılır ilerler. İnsan,  hayatın yasalarına dair bilgileri, oturduğu yerden el açtığı Tanrısından hazır olarak duymak için  yeryüzüne gönderilmedi . İnsan, bir tohumun toprağa nasıl ekildiğini ve nasıl büyütülüp nasıl hasat edildiğini öğrenebilmişse, diğer bütün yasaların da ve dünyanın kaç günde yaratıldığı bilgisini de zamanı geldiğinde kendi çabası ile araştırıp öğrenmelidir. Kendisi öğrenemese bile torunları, torunlarının torunları mutlaka öğrenecektir.

HZ.YUNUS'UN ÜMMET SAYISI

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Hz Yunus, Hz.Yunus'un ümmet sayısı, Allah bilmiyor mu?, Kur'an insan ürünüdür, Saffat suresi, Saffat 147, Yüz bin veya daha fazla insana peygamber olarak gönderdik, YUNUS'UN ÜMMET SAYISI

Saffat Suresi 147. Ayet: Biz onu yüz bin veya daha fazla insana peygamber olarak gönderdik.
Bu ayette bahsedilen Peygamber Hz Yunus’dur. Ayette geçen “yüz bin, veya  daha fazla” gibi mantıksız ve kararsız ifadenin  Kur’an tefsircileri tarafından açıklamaları genel olarak şu şekildedir:

“Allah, bir Peygamberi kaç kişiye gönderdiğini elbette bilir ve eğer Allah istese idi tam sayıyı verirdi fakat tam sayıyı bildirmemeyi tercih etti.”

Ayetin ikinci izah şekli de şöyledir:

Aslında Hz Yunus, yüzbin insandan daha az insana Peygamber olarak gönderilmiştir ama zamanla bu sayı artmış ve yüzbin sayısını geçmiştir. Bu yüzden de bu ayeti “Onu yüz bine peygamber gönderdik. Hattâ artıyorlardı da.” Şeklinde anlamak daha doğrudur.

Fakat ayetin orijinal Arapçası bu ayetin bu şekilde anlaşılmasını olanaksız kılıyor. Eğer Allah, ayetin bu şekilde anlaşılmasını istese idi yani peygamberin önce yüz bin kişiye ya da daha azına gönderilip daha sonra bu kişilerin sayısının  arttığını  anlatmak isteseydi aşağıdaki gibi kesin  ifadelerden birini  gönderirdi.

“Onu yüz bin civarında insana peygamber olarak gönderdik.” Derdi.

Ya da aşağıdaki gibi bir ifade kullanılabilirdi.

“Onu yüz bin kişilik bir insan topluluğuna gönderdikten sonra sayıları daha da arttı ve artık daha kalabalık bir topluluğa hitap etmeye başladı.” Diyebilirdi.

Veya “Onu yüz bin civarında kalabalık bir insan topluluğuna gönderdik ve o topluluk  daha da kalabalıklaştı.” Şeklinde de ifade edebilirdi.

BU AYETİ  BİR TANRININ DEĞİL DE KARARSIZ KALMIŞ BİR İNSANOĞLUNUN YAZDIĞI O KADAR AÇIK Kİ!

TEVRAT VE KUR'AN'DA ANLATILAN YARATILIŞ ÖYKÜSÜ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, musevilik, yahudilik, Tevrat'ta yaratılış, Kur'an'da yaratılış, Kur'andaki çelişkiler, Tanrı'nın insan ve dünyayı yaratışı, Yaratılış öyküsü, Tevrat ve Kur'an Tevrat, Yaratılış 1. bölümden aynen aktarılmıştır:
“Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrının Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. Tanrı, "Işık olsun" diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı. Işığa "Gündüz", karanlığa "Gece" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu. Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı gök kubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı. Kubbeye "Gök" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu. Tanrı, "Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün" diye buyurdu ve öyle oldu. Kuru alana "Kara", toplanan sulara "Deniz" adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, "Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin" diye buyurdu ve öyle oldu. Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu. Tanrı şöyle buyurdu: "Gök kubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin." Ve öyle oldu. Tanrı büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışığı ve yıldızları yarattı. Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gök kubbeye yerleştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu. Tanrı, "Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun" diye buyurdu. Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan canlıları ve uçan çeşitli varlıkları yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, "Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın" diyerek onları kutsadı. Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu. Tanrı, "Yeryüzünde çeşitli canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen türetsin" diye buyurdu. Ve öyle oldu. ("Sürüngen": İbranice sözcük fare, böcek gibi öteki kara hayvanlarını da kapsıyor.) Tanrı çeşitli yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım" dedi, "Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun." Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, "Verimli olun, çoğalın" dedi, "Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun. İşte yeryüzünde tohum veren her otu, tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak. Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere -soluk alıp veren bütün hayvanlara- yiyecek olarak yeşil otları veriyorum." Ve öyle oldu. Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu. Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak belirledi. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, Yarattığı bütün işi bitirip dinlendi.”

Tanrı tarafından Musa peygambere geldiğine inanılan, Musevilerin kutsal kitabı eski ahit- Tevrat; evren ve yeryüzünün, canlı cansız her şeyin altı günde yaratılıp tamamlandığını, yedinci günün Rab tarafından kutsandığını –bazı çevirilere göre tanrının dinlendiğini- anlatıyor.
Kur'an bir ayette “Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır…(Araf Suresi- 54) diyerek Tevrat’ta yazılanları birebir onaylıyor. Aynı Kur'an bir başka ayette “Ve bizim buyruğumuz tektir, göz açıp kapayıncaya kadar olup biter.” (Kamer suresi- 50) diyerek kendi kendini yalanlamaktadır. Her şeyi ol demekle oldurabilen tanrı, evreni neden altı günde yaratmıştır? Kur'an ayetlerinden birkaç örnek daha verelim: “Birşeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir.” (Yasin suresi, 82); “Gökleri ve yeri -bir örnek edinmeksizin- yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "Ol" der, o da hemen oluverir.” (Bakara suresi, 117)

Tevrat’ta ve ardından Kuran’daki yaratılış anlatımlarının; en büyük yaratıcı Allah inancıyla nasıl da ters düştüğü görülüyor. Kutsal kitaplar getirdikleri inanç sistemiyle çelişebilir mi? Ne yazık ki çelişiyorlar. Sonsuz yaratma gücü yalnızca Allah’a aitse, Allah canlı cansız her şeyi “ol” dediğinde oldurabiliyorsa; her şeyi yaratması neden altı gün sürmüştür? Oysa Allah’ın saniyenin kırk milyonda biri kadar bir süre içinde, bildiğimiz bilmediğimiz her şeyin milyonlarcasını yaratabilecek bir güce sahip olması gerekir. Tek tanrılı dinlerin temel inancı böyledir. Üç dinin üç kutsal kitabı da hem bu vurguyu yaparken, hem de altı günde evren yaratılıyor. Üstelik en bozulmamış tek kaynak olarak bilinen İslam’ın Kuran’ı da yaratılışın altı gün sürdüğünü anlatarak kendisiyle çelişmektedir.

Tevrat’tan anladığımıza göre; Allah bir şeyi yarattıktan sonra durup bakıyor ve yarattıklarını beğeniyor. Yani önce bir yaratma denemesi yapıyor, sonra yaptığını beğeniyor. Demek ki yarattığı bir şeyi beğenmezse onu yok edecek. Allah ne yaptığını, ne yapacağını sonsuz gücüyle bilip yapabiliyorsa; böyle bir denemeyi neden yapsın? Geçmişi ve sonsuz geleceği bilmeden, deneme- yanılma yoluyla yaratan bir tanrı olabilir mi? “İnsanı kendi biçimimize göre yaratalım” diyen bir tanrı düşünebiliyor musunuz? Allah şekilden, mekândan ve bildiğimiz her varlıktan münezzehse, dört kutsal kitap da böyle yazıyorsa; Tevrat’ta anlatılan, Allah’ın münezzeh olan kendi biçimiyle insanı yaratması büyük bir çelişki oluşturmuyor mu? Kuran’a girmese de İslam inancı içinde de “Allah”ın insanı yaratırken kendi biçiminden yarattığı” inancı yaygındır. Bu inanç, hadis kitaplarının hemen hepsinde vardır.

Tevrat ve İncil’i aslı bozulmuş kitaplar olarak kabul edip, inanmasanız bile Kuran’da geçen altı günde yaratış ayeti nasıl açıklanabilir?

Zebur, Tevrat, İncil’, Kuran kitapları hep tek yaratıcı Allah inancını savunmasına karşın; kendi içlerinde çelişkiler vardır. Bu kitaplarda anlatılan olaylardan pek çoğu isim ve yer değiştirerek bir başka dinin içine girebilmiştir. Sumer ve eski Mısır inancını, tapınma biçimlerini, efsanelerini her üç dinin içinde olduklarını görmemek ya da görmek istememek insanların düşünce ve sorgulama yetilerini zincire vurmaktır.

Zebur ve İncil yaratılıştan hiç söz etmez. Zebur şiir ve dua kitabıdır. İncil’in bir bölümünü de eski ahit adıyla Zebur ve Tevrat oluşturmuştur. Tevrat’ta anlatılanları yinelememek için İsevilerce geçerli olan dört İncil’e yaratılış konusu katılmamıştır. Kuran’daki yaratılış ayetleriyse Tevrat’tan alınmış bire bir kopyalamadır. Tevrat’ın ana kaynağı da Sumerlerin inançlarıdır.

KUR'AN'A GÖRE KAFİRLER

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Kur'an'a göre kafirler, Tahrim suresi 9.ayet, Tahrim 9, İslamda kafirler, Kur'an'da kafir, Kafirlere sert davran, Dinler ayrıştırır, Kur'an'da şiddet, KUR'AN'A GÖRE KAFİRLER

Tahrîm Suresi 9. Ayet: Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varılacak yerdir orası!

Dünya şu an öyle bir savaş halinde ki bir taraftan emperyalist ülkelerin cahilleri kullanarak  para ve petrol uğruna başlattığı ve yürüttüğü savaşlar, diğer taraftan kendilerine İslâm mücahitleri dedikleri teröristler. Din adı altında kurulan ve akıl almaz vahşetlerle cinayetler işleyen, kadınlara tecavüz eden teröristleri yererken bu teröristlere silah üretip satan ülkeleri de göz ardı etmiyorum. Müslüman olduğunu söyleyen ve Peygamber aşığı olan bir terörist gurup, bu ayeti okuduğunda ne hissedecektir? Fas’ta, dini  bir terör örgütünün milisleri tarafından iki kadının başı kesildikten sonra bir çok kişi “İslâm böyle bir din değildir” nidaları attı.  Müslüman dünyası Hz Muhammed konusunda o kadar hassastır ki bazen Peygamberin yaşantısı yani sünneti, Allah’ın emirlerinden daha ağır basar. Öyle ki namazlarda kılınan sünnet, farzdan fazladır. Peygamberin yaptığı her şeyi kendisine yol edinen bir Müslüman, Allah’ın Peygamberine verdiği bu emri neden kendine verilmiş gibi saymasın ya da Kâfirlere ve Münafıklara karşı cihad eden ve onlara karşı sert davranan Peygamberlerini neden örnek almasınlar?


Bu ayetten anladığımız kadarıyla kâfirler çok fena insanlar. Ayette sözü edilen kâfirlerin Peygamber döneminde yaşayan kâfirler olduğunu ve onların kastedildiğini söyleyebilirsiniz fakat o dönem kâfirlerinin hepsi de kötü müydü? Ya da İslâm’ın yayılma dönemlerinde sonradan İslâm’ı kabul edenler, Müslüman olduktan sonra çok iyi insanlar mı olmuş oluyorlardı bir den bire? Şu an İslâm dünyasında Kâfirden kasıt  Müslüman olmayan herkestir. Bazılarına göre ise Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinine yani üç büyük İlâhi dine tabi olmayanlar kâfir olarak nitelendirilirler.

Yani Japonya’da grip olduktan sonra hiç kimsenin uyarmasına gerek kalmadan “başkalarına  hastalığım  bulaşmasın” düşüncesi ile sokağa çıkarken, çarşıda dolaşırken ağzına maske takma nezaketini gösteren kişiler kâfirdir. Ya da kendi ülkesinde çok güzel imkân ve olanaklar içinde yaşama imkânı varken Afrika’daki çocuklara eğitim vermek için Afrika’da fakir bir mahalleye taşınıp düşük bir maaşla çalışmaya başlayan ve deist olan insan kâfirdir. Amazon ormanlarının ortasında medeniyetten habersiz yaşarken avladığı hayvanın önünde diz çöküp “Ailemin ve kabilemin karnını doyurmak için seni öldürmek zorunda kaldım, bu yüzden senden çok özür diliyorum, lütfen beni affet” diye  yalvaran ve  çok gerekmedikçe bir tek ot parçasını bile toprağından söküp atmayan bu adam İslâm dinine göre kâfir sınıfına girer. Müslümanlıkta, senin dünya hayatında nasıl birisi olduğunun, kime faydan dokunduğunun  önemi vardır  ve yoktur. Vardır, eğer kâfir değilsen yani Allah’ın varlığını kabul ediyorsan. Yoktur, eğer İslâm dışındaki  iki  büyük İlâhi dinden birine iman ediyorsan ya da tümden dinsiz isen.

ŞEYHİN OĞLU SEKS PARTİSİNDE ÖLDÜ

Haber
Dünyadan haberler, Haberler, haber, Dini Haber, Birleşik Arap Emirliklerinin Şeyhinin oğlu seks partisinde öldü, Şeyh Halid uyuşturucu, Şeyh Halid bin Sultan el-Kasimi, İslam haber,


BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ ŞEYHİNİN OĞLU SEKS PARTİSİNDE ÖLDÜ
Alınan bir ihbar üzerine Birleşik Arap Emirlikleri Şeyhi'nin oğlu Kasimi'nin Knightsbridge'de bulunan evine giden ekipler evde çok sayıda uyuşturucu madde bulunduğunu ve seks partisi yapıldığını tespit ettiler. The Sun'a konuşan bir tanık evde insanların uyuşturucu alarak ilişkiye girdikleri bir tür parti olduğunu doğruladı.

Polisin soruşturma başlattığı olayla ilgili olarak bir diğer ihtimal ise Şeyh Halid'in aldığı yüksek doz uyuşturucan dolayı ölmüş olabileceğiydi. Konuyu araştıran polis, teşkilata sessiz kalmaları emrini verirken yaşanan bu olay sonrası Birleşik Arap Emirliklerinde Şeyh Halid'in doğduğu Şarika'da bayraklar 3 gün boyunca yarıya indirildi, ulusal yas ilan edildi ve Sultan bin Muhammed El-Kasimi'ye sosyal medyadan çok sayıda başsağlığı mesajı yazıldı.

Fiyatları 90 milyon pound olan evlerin bulunduğu bölgedeki bir evde gerçekleşen bu olay sonrası ölen şeyhin arkadaşı Elliot Frieze açıklama yaparak "çalışkan ve yetenekliydi, harika bir insandı" dedi.

Ölümünün ardından fotoğrafçı arkadaşı Peru'lu Mariano Vivanco da instagram hesabından Şeyh Halid'in fotoğrafını paylaşarak "Sen her zaman benim meleğim olacaksın. Huzur içinde yat" yazdı.

ŞEYH HALİD BİN SULTAN EL-KASİMİ KİMDİR?
Şeyh Halid'in babası Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki üçüncü büyük şehir olan ve petrol zengini Şarika'nın yöneticisidir.

Şarika'da dünyaya gelen Halid bin Sultan El-Kasimi dokuz yaşında İngiltereye taşınarak Tonbridge kolejinde eğitim gördü. Eğitiminin ardından moda ve mimarlık okuyan Halid, 2008 yılında kendi erkek giyim markası olan Qasimi Homme'yi kurmuştu.

ABİSİ UYUŞTURUCUDAN ÖLMÜŞTÜ
Şeyh Halid’in ağabeyi 1999’da aşırı dozda eroinden öldüğünde 24 yaşındaydı. Onun ölümünden sonra babasının tek varisi durumuna gelen Halid'in de ölümü sonrası babasının bir varisi kalmamış oldu.

Haber Tarihi: 03.07.2019
Kaynak: The Sun

Admin Yorumu: İslam zinayı yasaklar diyorsunuz (ki açıkça yasakladığı bir ayet yoktur) parayı bulur bulmaz kucaktan kucağa atlıyorsunuz.

İslam uyuşturucuyu yasaklar diyorsunuz, fazla para gaz yapınca uyuşturucu partilerine dalıyorsunuz (aç yatan tüm komşularınızı doyurduğunuzdan olsa gerek).

İslam en iyi yönetim şeklidir, yoldur diyorsunuz ama çocuklarınızı İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde okutuyor, oralara gönderiyor, orada hayatlarına devam etmeleri için mülkler alıyorsunuz.

Bir yandan "kadın kapanmalı" derken diğer yandan "or-spu" etiketi yapıştırdığınız kadınların çevresinde dolaşmaktan da kendinizi almıyorsunuz.

Bu durumu açıklayan en güzel şey muhakkak ki Ömer Hayyam'ın rubailerinden biridir:
Sen sofosun, hep dinden dem vurursun,
Bana da sapık, dinsiz der durursun
Peki ben ne görünüyorsam o'yum
Ya sen ne görünüyorsan o musun?

ALLAH VE ZEUS

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
din, islamiyet, KTZ, Allah, Allah ve Zeus, Ra'd suresi, Rad suresi, Allah ve gök gürültüsü, Kader, Kader mi azap mı?, Ölüm vakti gelen biri ALLAH VE ZEUS

Ra`d 12: "O, korku ve ümit vermek için size şimşeği gösterendir, yağmur yüklü bulutları meydana getirendir."

Diyanetin tefsirine göre yukarıdaki ayeti, yağmurdan fayda görecek insanların yağmurun habercisi olan şimşeğin sesini  duyduklarında yağmurdan yana ümit edeceklerini fakat yağmur yağdığında ıslanacak eşyaları olanlar veya yıldırımın düşmesinden endişe edecekler için de şimşeğin korku vesilesi olacağından  ve bu yağmur yüklü bulutları Allah’ın meydana getirdiğinden bahseder. Burada anlaşılamayacak bir şey yoktur. Gelelim 13 üncü ayete:

Ra`d 13: "Gök gürültüsü Allah’ı överek tenzih eder; O’nun korkusundan dolayı melekler de buna katılır. Onlar Allah hakkında tartışıp dururken O, yıldırımlar gönderip bunlarla dilediğini çarpar. O’nun azabı pek şiddetlidir."

Lütfen bu ayetin her cümlesini ve her kelimesini hazmederek okuyun. Gök gürlemesi bulutların arasında oluşan şimşeğin sesidir aslında. Şimşek oluşurken hem ses çıkar hem de bir ışık patlaması oluşur fakat ses ışıktan daha yavaş olduğu için önce daha hızlı olan ışığı görürüz, ses ise daha yavaş olduğu için ışıktan sonra duyulur. Bilimsel olsun ya da olmasın eğer bütün tabiat olayları Allah’ı tespih eden durumlarsa bunu böyle kabul edip, buna böyle mecazi anlam yükleyip  birinci ve ikinci cümleyi geçelim.


Sıra geldi kırmızı renkli cümleye. Yakın çevrenizde, iyi bir insan olmasına rağmen yıldırım çarpması sonucu hayatını kaybeden insanlar oldu mu? Ya da yıldırım çarpması sonucu evi yanan. Veya yıldırım çarpması sonucu yola devrilen ağacın, içinde kadın, çocuk, bebek gibi bir çok masum ve hatta dindar insanın da olduğu bir otobüsü devirerek ya da ezerek içindeki insanların ölmesine veya yaralanmasına yol açan bir duruma şahit oldunuz mu veya böyle bir talihsiz olayın yaşandığını duydunuz mu?  Dünyada bunun bir sürü örneği var. Şimdi kırmızı renkli cümleyi bir daha okuyun. Eski mitolojik tanrıların özelliklerini hiç okudunuz mu? Gökyüzünün efendisi olarak bilinen Yunan Tanrısı Zeus, genel  inanca göre ve hatta hatırlayabildiğim kadarıyla bazı animasyon  videolara da konuş olmuş ve bulutların üzerine kurulup, sinirlendiği her şeye elindeki asası ile şimşekler gönderen bir İlâh konumunda canlandırılmıştır. Bu durum zaten Zeus ile ilgili eskinin insanlarının genel inancının bir canlandırmasıdır. Yunan Tanrısı Zeus ile İslâm’ın Tanrısı Allah arasında, bu bakımdan bir benzerlik var mı acaba? Yunan Tanrıları, tarihin tozlu raflarına karışıp gittiği için eski bir masal olarak kaldı fakat İslâm dini bu zamana kadar gelebildiği için hem yorumlama, hem ayetlere mecazi anlamlar yüklemek bakımından kendini oldukça geliştirdi. Ra’d Suresi 13 üncü ayeti biraz daha inceleyelim:

Ra`d 13: "Gök gürültüsü Allah’ı överek tenzih eder; O’nun korkusundan dolayı melekler de buna katılır…."

Dikkat ederseniz Kur’an’da yer alan Allah’ı tenzih etmek, O’na ibadet etmek gibi terimlerin önü  sonu  KORKUDUR genellikle. Korkarsınız, günahtan kaçarsınız, ibadet edersiniz ve Allah merhametini göstertip ya sizi cennetine alır ya da affeder. Dünyanın bütün insanlarının ve bütün milletlerinin üzerinde hemfikir oldukları en değerli duygunun yani Sevginin ve Saygının Kur’an içinde zikredildiğine pek rastlamamışımdır. Varsa da çok az. Ayetin ilk cümlesine göre gök gürültüsü, doğal yapısına ve işleyişine rağmen, bizim farkına varmadığımız bir şekilde kendisini yaratanı yani Allah’ı övüp zikrediyor ve Allah’tan korkularından dolayı Melekler de Gök gürültüsünün bu zikrine katılıyorlar.  Melekler acaba hisleri olan varlıklar mıdır? Yani sevebilirler mi? Korku duyguları olduğuna göre her halde sevgi duyguları da vardır. Neysem biraz sesli düşündüm galiba. Devam edelim:

Ra`d 13: "… Onlar Allah hakkında tartışıp dururken O, yıldırımlar gönderip bunlarla dilediğini çarpar. O’nun azabı pek şiddetlidir."

Ra’d Suresinin 13 üncü ayetinin son iki cümlesini makul ve mantıklı bir şekilde açıklamaya yönelik hiçbir yorum ve tefsir bulamadım. Bundan 20 sene önce, çevremizde iyi niyeti ile tanınan, 3 yaşında çocuğu olan ve ayrıca dört aylık hamile olan gencecik bir kadın, üzerine yıldırım düşmesi ile hayatını kaybetti, arkasında gözü yaşlı insanlar bırakarak.  Bu ayetteki “…O, yıldırımlar gönderip bunlarla dilediğini çarpar…” ifadesini zorlama ile kadere veya Sünnettullah denilen tabiat yasalarına ve benzerilerine  dolaylı olarak bağlasak bile ayetin sonundaki  “…O’nun azabı pek şiddetlidir.” İfadesini nereye koyacağız, neye yoracağız, hangi ifade ile bağlayacağız? “Ölüm vakti gelmiş insanın canını almaya gerekirse yıldırım da vesile olabilir” görüşünü doğru kabul edip bu ayete yorum olarak yapıştırmaya çalışsak bile yıldırım çarpması sonucu ölen iyi kalpli bir insanın durumunu, ayetin sonundaki Allah’ın azabı ile nasıl ilişkilendireceğiz? Vakti gelenin almışsın canını, Azap çektirmek nedir? Hadi buna da bir şeyler bulun ve deyin ki: “Yıldırım çarpması gibi şiddetli bir durumla ölen iyi kişiye yıldırımı Allah göndermemiştir, kader sonucu vukuu bulmuştur” falan filan deyin, kıvırın işte bir şeyler.

SÜLEYMAN'IN MÜHRÜ

Hazırlayan: A.Kara
A, Semboller, Antik semboller, Dini semboller, Süleyman'ın mührü, Süleyman tılsımı, musevilik, Süleyman'ın cinleri, Hz.Süleyman, Kral Solomon, SÜLEYMAN'IN MÜHRÜ
Süleyman Mührünün (Süleyman'ın Yüzüğü olarak da bilinir) İsrail Kralı Süleyman'ın ait olan bir yüzük mührü olduğuna inanılmaktadır. Bazıları bu yüzüğün sihirli güçlere sahip olduğunu düşünüyor ve bunun kökeni de Yahudi geleneğine dayanıyor. Bununla birlikte Süleyman Mührü daha sonraları İslami ve Batı okültizminde de görülmeye başlanmıştır çünkü bunların ikisi de Yahudi geleneğinden alınmıştır. Süleyman'ın mührü bir sembol olarak bugün hala kullanılmaktadır.

TANRIDAN GELEN MÜHÜR
Süleyman Mührünün bahsedildiği kaynaklardan biri Süleyman'ın vasiyetidir. Bu vasiyet “iblislerin formları ve faaliyetleri ile bunlara karşı etkili olan tılsımlar hakkında metinler içerir. Bu metnin Süleyman'ın kendisi tarafından yazıldığı ve tapınağın inşası sırasında kralın yaşadığı belli olaylardan bahsettiği iddia edilmiştir.

Ahit'in başlangıcında yazar, Süleyman'ın Mühürünü Tanrı'dan nasıl aldığını açıklayan bir hikaye sunar. Bu hikayede Süleyman, ustanın işçi oğluna her ne kadar iki maaş ve çift besin kaynağı verilse de her geçen gün daha da zayıfladığını fark ediyor. Çocuk sorgulama sırasında Kral Süleyman'a her gün batımından sonra bir iblisin onu taciz ettiğini söyledi.

"Sana dua ediyorum kral. Bu çocuğun sahip olduğu bütün şeyleri dinle. Hepimiz Tanrı Tapınağı üzerindeki çalışmalarımıza ara verdikten sonra, gün batımından sonra dinlenmek için uzandığımda kötü şeytanlardan biri gelerek benden ücretimin ve yemeğimin yarısını alıyor. Sonra sağ elimi tutuyor ve baş parmağımı emiyor. Ve canım, ruhum baskı altında. Vücudum her gün inceliyor."


Daha sonra Süleyman yardım için Tanrı'ya dua etti. Tanrı, kralın dualarını ona üzerinde pentagram gravürü bulunan sihirli bir mühür yüzüğü göndererek cevapladı.

"Dua ettiğimde, lütfum bana Efendi Sabaoth'un baş meleği Michael (Mikail) tarafından verildi. [Bana] küçük bir yüzük getirdi, oyulmuş bir taştan mührü vardı ve bana şöyle dedi: "Ey Tanrının kralı, Davut'un oğlu, en yüksek Sabaoth'un, yüce Tanrı'nın sana gönderdiği armağanı. Dünyadaki bütün erkek ve dişi şeytanları bunun yardımıyla kilitleyebilirsin. Kudüs'ü inşa etmelisin. [Ama] Tanrı'nın mührünü takmalısın."

Süleyman bu yüzüğü kullanarak usta işçiye işkence eden şeytan Ornias'tan başlayarak iblisleri kontrol altına almaya başladı. Süleyman topladığı şeytanları sorgulayarak, isimlerini, insanlara nasıl zulmettiklerini ve onlara nasıl karşı konabileceklerini öğrendi. Ek olarak, kral bu şeytanların onun için çalışmasını sağladı. Mesela inanışa göre bu sayede Süleyman, iblis Asmodeus'a Tapınağın inşasına yardım etmesini emretti ve onu kullandı.

"Babamın yüce Tanrısı yaşarken sana zincir vuracağım. Ama aynı zamanda Tapınağın bütün inşası için kilinizi (çamur) ayaklarınızla aşağıya doğru iterek yapmalısınız."

Tapınağın inşası tamamlandıktan sonra Süleyman şeytanları şişelere hapsetti. Bu şişelerin iblislerin inşa edilmesine yardım ettiği anıtın altına gömüldüğü söylenir. Bir hikayeye göre şeytanlar Nebukadnezar Kudüs'ü ele geçirdiğinde serbest bırakıldı. Tapınak yok edildiğinde Babilliler Süleyman'ın gömdüğü şişeleri buldu. İçlerinde altın olabileceğini düşünen askerler şişeleri açtılar ve şeytanları tekrar dünyaya serbest bıraktılar.

SEMBOLİK ÖNEM
Ünlü Binbir Gece Masalları'nda bulunan başka bir hikaye, Süleyman’ın tuzağa düşmüş şeytanlarından birini (masalda bir cin olarak anılır) bulan bir balıkçıdan bahseder. Bu, üzerinde mühür bulunan küçük bir bakırdı. Süleyman Mührü olan bu tılsım “Tanrı'nın baskın ismi” olarak tanımlanmaktadır.

Bu iddia edilen mistik niteliklerin yanı sıra Süleyman'ın Mührü sembolik değerlere de sahiptir. Örneğin tılsımın tabanının zemine temas ettiği, ucunun cennete ulaştığı görülmektedir ki bu da karşıtların uyumunu simgelemektedir.

Bu uyumun bir başka örneği Süleyman'ın Mührü'nün “bilim, güzellik ve metafizik arasındaki bağlantıyı tıp ve sihir, astronomi ve astroloji unsurlarıyla sembolize edişi"nde görülebilir.

İLK İNSAN ADEM MİDİR?

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, İlk insan Adem midir, İlk insan, Dinlerde ilk insan, Hz.Adem çelişkisi, Ademden önce başka insanlar var mıydı?, Bakara 30, din ve bilim, Kur'an ve bilim, İLK İNSAN ADEM MİDİR?
Böyle bir soruya karşılık verebilmek için; ya bilimden, ya inançtan yana olmak gerekiyor. Şunu unutmayınız ki; hiçbir din, hiç bir bilimle asla bir araya gelmez. Dinlerle bilimi aynı kefeye koymaya çalışmak; büyük yanılgı, insanları uyutma olur.

Gerçekten bir Âdem var mıydı? Varsa, Âdem’in mezarı nerede? Hacca gidenlere Âdem’in mezarı diye gösterilen mezar Cidde’dedir. İbni Batuta’nın yazdığına göre; Necef’de. İbni Kesir, Âdemin cennetten indirildiği yer olan Hindistan’ın bir dağında olduğunu söyler. Mekke’de Ebû Kuveys dağında ve Mekke’deki Arafat dağında olduğunu söyleyenler de var. Mina’da bir cami minaresinin yanında olduğu da söylentiler arasındadır.

Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, ilk insanın Âdem olup olmadığı ezelden beri tartışılmıştır. Tartışma konusu olan sorunun yanıtını ararken, öncelikle dinsel kaynaklara bakmak gerekecek. Daha sonra bu konunun bilimsel yanını da hep birlikte inceleyeceğiz.

“HZ. ÂDEM’DEN(AS) ÖNCE BAŞKA ÂDEMLER VAR MI İDİ? (Halil Akgünler- Euro Nur sitesinden alınmıştır.)

Tefsir âlimleri ve Bediüzzaman Hazretlerinin görüşlerine göre Âdem nesli öncesi arz yüzeyinde şuurlu bir mahlûk vardı. Bu mahlûklar saf ve dumansız ateşten yaratılmış olan cin nesli idi. Fesat çıkardıkları için yeryüzündeki yaşantıları iptal edildi. Ve Âdem nesli bunların yerine yeryüzünü imar etmek için görevlendirildi. İnsan neslinden farklı bir boyutta olmak üzere, Cin nesli günümüzde de yaşamaya devam etmektedir. Bu nedenle cin nesli önceki Âdemler olamaz. 2- Tüm nakli deliller ve bu delilleri yorumlayan tefsir âlimleri Hz. Âdem (as) ilk insan türü olduğunda ittifak etmektedirler. Bu hususa veda hutbesinde açık ve net bir şekilde dikkat çekilmiştir: “”Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır.” 3- Allah her mahlûkun ilk tür ve örneğini, çekirdek veya tohumunu defi ve ani bir şekilde, sebepsiz, sırf ilim ve kudreti ile hiç bir nedene bağlı olmadan yaratmıştır. Ondan sonra ise hikmeti gereği üreme ve çoğalma kanununa tabi tutmuştur. Bütün bitkiler, bütün hayvanlar ve bütün insanlar, hatta kâinatın kendisi bile aynı kanuna tabidir. Kâinat bir noktadan, bir çekirdekten yaratılmış ve ondan sonra bir ağacın dalları gibi galaksiler ve yıldızlar yaratılmıştır. Yani tüm türlerin yaratılışında tekillik vardır. Bu nedenle Âdemler yerine tek Âdemden bir nesil yaratılması hikmet kanunlarına daha uygundur. 4- Diyelim ki Âdemler var idi. Bu da yine geri gidildiğinde bir ana ve babaya ulaşmak zorunda. Yani aynı anda yüzlerce Âdem ve yüzlerce Havva yaratılmış diye bir şey yok. Şayet var olduğu iddia edilen Âdemler de üreme kanunu ile çoğalmış ise, mutlaka ki, yine bir ana ve babaya istinat edecek. Yok, onlardan önce Âdemler de var ise yine aynı şekilde bu devir sürüp gidecek. Bu durum da akıl ve mantık dışı bir süreci doğurur. Öyleyse başka Âdemler aramanın bir mantığı yok. Allah Bir Âdemden onun eşini, ondan da nice nesilleri yaratmaya kadir ve muktedir olan yegâne güç ve kuvvet sahibidir. Allah’ın kudreti ve hikmeti noktasından meseleye bakıldığında ortada bir zorluk yok.”           
"HZ. ÂDEM İLK İNSAN’DIR" (Osman Süngü)

Yeryüzünde halife kılınan Hz. Âdem’den önce başka insanlar gelip geçmiş midir? Bu soruya bazıları şöyle cevap vermiştir: “Hz. Âdem halife kılındığına göre daha önce yaşamış bir takım insanlar olmalı ki onların arkasından o halife kılınsın. Çünkü “halife” tabiri, “halef olma, birisinin ardından gelme” gibi manalara da sahiptir. Ayrıca melekler henüz yaratılmayan insanı, kan dökücü ve fesat çıkarıcı özelliğiyle nasıl tanısınlar? Demek ki bunlar daha önce yaşadılar, kan döktüler, fesat çıkardılar ve bu yüzden helak edildiler. Onların yerine de Hz. Âdem ve zürriyeti gönderildi...

Biz, Hz. Âdem’den önce başka insanların yaşadığına dair Kuran’da ve sünnette bir bilgi bulamıyoruz. Ayrıca Hz. Âdem daha önceki varlıkların değil, Allah'ın halifesidir. Hem halifeliğe seçilip bunu başaramadığı için toptan helâk edilen bir canlı türünden sonra aynı canlı türünün halife kılınması sünnetullaha uygun görünmemektedir. İbn Haldun bu konu ile ilgili bilgilerin çoğunun İsrailiyat ve eski İran efsaneleri olduğunu, Kuran-ı Kerim'de zikredilenlerin dışında güvenilir bir bilginin mevcut olmadığını belirtir.( İbn Haldun, El-İber, II)”

“HZ. ÂDEM'DEN ÖNCE DE İNSANLAR YAŞADIĞI HAKKINDA SÖYLENTİLER VAR. BU DURUM KURAN'A UYUYOR MU? (Prof. Dr. Süleyman Ateş- 20 Temmuz 2004 Salı Gazete vatan.com)

Bakara 30'uncu ayette, Allah'ın meleklere, yeryüzünde bir halife yapacağını söylediği belirtilmektedir. Halife, iki anlama gelir. Birinci anlamı, giden birinin yerine gelen kimsedir. İkinci anlamı, birinin adına yönetimi ele alan, hükümdar demektir. Birinci anlam esas alınırsa Âdem'den önce insanların olduğu, bozgunculukları yüzünden helak edilen o insanların yerine Âdem'in yaratıldığı anlaşılır.
Muhammed Abduh'ta bu mana nazara alınırsa; ayette Âdem'in, yeryüzünde ilk akıllı canlı (hayvan-ı nâtık) olmadığı, ondan önce insanların bulunduğu, onların yok olmasıyla Âdem'in onların yerine getirildiği, önceki insanların bozgunculuk yapmış olduklarını görmüş olan meleklerin, bunun da ötekiler gibi bozgunculuk yapacaklarını düşündükleri, yani içlerinden geçirdikleri fakat Allah'ın, bu yeni insan Âdem'in, onlar gibi olmayıp bilimi geliştireceğini anlattığı belirtilmiştir.
50 bin yıl harap oldu.
İmamiyye ve Sûfiyye’ye göre kitap ehlinin ve bizim indimizde meşhur olan Âdem'den başka birçok Âdemler vardır. Rûhu'l-me'ânî'de şöyle deniliyor: "İmâmiyye'den Câmi'u'l-ahbâr yazarı, eserin 15'inci faslında, babamız Âdem'den önce daha otuz Âdem'in bulunduğuna, her Âdem'le diğer Âdem arasında bin yıl geçtiğine, bunlardan sonra dünyanın elli bin yıl harap kalıp sonra elli bin yıl imar edildiğine, daha sonra da babamız Âdem'in yaratıldığına dair uzun bir rivayet nakleder.

İbn Bâbveyh, Kitâbu't-Tevhîd'de, Ca'fer-i Sâdık'tan naklettiği uzun hadiste de Ca'fer-i Sâdık şöyle demiş: "Sen sanıyorsun ki Allah, sizden başka insan yaratmamıştır. Hayır, vallahi Allah, bin kere bin (bir milyon) Âdem yaratmıştır. Siz o Âdemlerin sonuncususunuz."Abduh'ungörüşleri: Heysem, Nehc (u'l-Belâğa'y)'a yazdığı büyük şerhte, Muhammed Bakır'ın şöyle dediğini aktarmıştır: "Babamız olan Âdem'den önce bin kere bin, ya da daha fazla Âdem geçmiştir." Büyük Şeyh (İbn Arabî) ise Futû-hât'ında, Âdem'den kırk bin yıl önce başka bir Âdem'in bulunduğunu söylemiştir. Seyyid Reşid Rıza da tefsirinin 4'üncü cildinde, hocası Muhammed Abduh'un görüşlerini özetliyor. Abduh'a göre Nisa Suresi'nin birinci ayetinde Allah'ın, bir tek nefisten birçok erkek ve kadın yaratıp yaydığı anlatılmaktadır. Burada bir tek nefisten Âdem'in kastedildiği hakkında bir kesinlik yoktur.”

Yer Bilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sumerlerin Kökeni s/42 * s/188-189) Prof. Dr. Mümin Köksoy’un  kitabından alınmıştır:

“…Âdem zaten kalabalık sürüler halinde yeryüzündeydi. Âdem’i şahıs ismi olarak kurgulamayın. Âdem bu insan beşerinin adıdır.

İnsan beşerinin dünya üzerinde vahşi olması ve kök söktürmesinin tek sebebi akıl, zekâ. Kendinden daha vahşi hatta daha güçlü varlıkları avlayan ve beşeri, sürü, kabile şeklinde yaşayan icat yapmasını bilen varlıktı Âdem topluluğu.

Şimdi sizle kademe kademe ilerleyelim arkadaşlar:

Bakara Suresi 30.Ayet
“Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, ”Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamt ederek daima seni tespih ve takdis ediyoruz.” demişler, Allah da, ”Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.”

Kuran’ı kerimde “Aynı nefisten yarattık” der. Şimdi biraz size anlattıklarımı pekiştirirseniz: Âdem insan topluluğunun kendi zekâsını ve aklını kavramadan önceki adıydı, beşerdi yani. Yani Hz. Âdem ve Havva’da bu Âdem beşerinden türediler… Bu şudur: İnsan artık vahşi beşerliğini bırakmıştır, varlığı yeniden tanzim edilmiştir.  Tüm bilgiler ona öğretilmiş ve var olan özelliklerinin daha iyi kullanmasını öğrenmiştir.  Ve melekler bu vahşi canlının böyle bir değişim geçirerek (yaratılarak) bu hale gelmesine hayran kalmıştır. Allah kendinden özellikler vererek dünyaya bir halife var edeceğini söylemiştir  bu evrenin ilk başında. Ve artık Âdem Allah’ın halifesidir. İnsanlar içinden seçilen peygamber Hz. Âdem meleklerin karşısına çıktığında, Allah bizzat ona değil, onun bu evresini tamamladığı için ve onu kimselerin akıl sır erdiremediği bir yoldan geçirdiği için, Hz. Âdem’e bakılarak kendisine secde edilmesini istemiştir.

Bakara suresinden: “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” sözünün bir açıklaması da böyle olmalıdır… Allah insanı insan yapmıştır. Yeniden insan yapmıştır, yeniden yaratmıştır, yenilemiştir varlığını insanın.”

BUNLARI YALANLAYAN BİLİM
Bilim yukarıda anlatılan farklı görüşlerin bütününü yalanlayarak Âdem’in ilk insan olmadığını, toprak-su gibi maddelerden yaratılmadığını ortaya koyuyor. Ayrıca evrenin içinde küçücük bir nokta olan dünyanın yaşanabilir olması için geçen milyarlarca yıllık aşamalardan- değişimlerden söz ediyor. Oysaki kutsal kitaplara göre; Âdem’in ortaya çıkışı daha dünkü bir olay gibi.

Milyarlarca yıl süren ortamsal bir değişimden sonra ilk hücresel canlılar ortaya çıkmış, daha sonra ilk ilkel canlılar yaşama kavuşmuşlar, daha sonraları da ilkel insanımsılar yaşama ortamı bulmuşlardır. Bu geçen uzun süreç içinde bitkiler ve başka canlılar da ortaya çıkmıştır.

Bilindiği gibi yaşanabilir ortamın sürekli değişmesiyle bilinen bilinmeyen pek çok canlı türleri kendilerine uygun ortamlarda yaşama ilk adımlarını atmışlardır. Adına doğa deyin, evrensel koşullar deyin, coğrafi iklim deyin; yani ne derseniz deyin, bütün canlılar ortamın türlü özelliklerinden dolayı ortaya çıkmışlardır. Dünya ortamının koşulları değiştikçe ortaya çıkan bu canlıları; ekilmeden, dikilmeden, tohumu, olmadan kendiliğinden çıkan yabani otlara benzetebiliriz. Bu yaban otları kendilerine uygun ortamı bulduklarında tohumsuz, eşeysiz ortaya çıkıp yeşeriyorlar. Bu düşünce bilimsel açıdan çok düz bir mantık olsa da, sonuçta her canlıyı yaşama katan; güneş, su, toprak ve hava yani kısacası ortamdır. Eski çağlarda bu dört unsur da dinlerin içine girerek uzun zaman hükmünü sürdürmüştür. Kutsal kitaplar her şeyin bir ilk örneğinin olduğunu, bunların ortaya çıkışlarını da yaratanın yani tanrının yaratış eseri olarak savunurlar. Oysa yosun, mantar, denizanası vb. canlılar ortamın içinde kendiliğinden ortaya çıkıp yaşayabiliyorlar. Çoğu meyveler kendi içlerinde kurt oluşturabiliyorlar. Dahası da var; bugünün teknolojisi; çekirdeği yani örneği ya da tohumu olmadan üzüm, mandalina, domates gibi ürünleri yetiştirip üretebiliyor. Herkesin bildiği bu örnekler ortadayken, Âdem ve türlü yaratılış efsanelerine halen inanılmaktadır. İnançlar din adamlarının elinde tutsak kaldığı sürece bunlara inananlar eksik olmayacaktır.

Dinlere ve inançlara karşı bilim bunları söylerken yaratılış efsanelerini, ya da ilk insan sayılan Âdem’in toprak-sudan yaratıldığı uydurmasını çürütmektedir.

Konuyla ilgili bir makale önerisi:
Adem ve Havva Masalı Artık Çalışmıyor