HABERLER
Dini Haber
Kuran ve bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuran ve bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KUR'AN'DA GENİŞLEYEN EVREN VE BÜYÜK PATLAMA (!)

Hazırlayan: A.Kara


KUR'AN EVRENİN GENİŞLEMESİNİ ve BÜYÜK PATLAMAYI ANLATIYOR MU?


Bu makalede Büyük Patlama'nın Kur'an'da yer aldığını iddiasına cevap vereceğim. Fakat önce bir uyarı:
Bazı arkadaşlar "bize ne Adnan Oktar'dan" yada "vere vere onun mealini mi örnek veriyorsun, o zaten sahtekar vs." diyebilir. Öncelikli olarak onun mealini veriyorum çünkü genişleyen evren, big bang gibi iddiaları ortaya atıp hakkında ingilizce kitaplar yazan ilk oryantalist odur. Daha sonra birçok meale bu adamın dansözlüğü adapte edilmiş, aynı anlam kıvırmalarına günümüzdeki birçok hoca da başvurmuştur. Yani Adnan dışında şuan onlarca mealde aynı anlam dansözlükleri devam etmektedir. Dolayısı ile bunun mimarı olan Adnan'dan söz etmem ve sonrasında diğer mealler ile kıyaslamam oldukça normaldir. Lütfen makaleyi buna göre okuyunuz.

MÜSLÜMANLARIN İDDİALARI

Kedicik sahibi Adnan Oktar'ın konuyla ilgili iddiaları şu yöndedir:

Evrenin genişlemesi, onun bir hiçlikten yaratıldığının en büyük ispatıdır. Bu, bilim tarafından 20. yüzyıla kadar keşfedilmemiş olmasına rağmen, Allah bize 1.400 yıl önce Kur'an'da bu gerçeği bildirdi:
Zariyat suresi 47.ayet: Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz.

Büyük Patlama'nın modern zamanda keşfedilmesinden 14 yüzyıl önce Kuran'da ortaya çıkan bir başka önemli husus yaratıldığı ilk sırada evrenin çok küçük bir hacim işgal ettiği yönündedir:
Enbiya suresi 30.ayet: İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?
(Eve lem yerâ-lleżîne keferû enne-ssemâvâti vel-arda kânetâ ratkan fefetaknâhumâ(s) vece’alnâ mine-lmâ-i kulle şey-in hayy(in)(s) efelâ yu/minûn(e))

Bu mealde çok önemli bir kelime seçimi var. 'Bitişik' olarak çevrilmiş olan "ratk" kelimesinin Arapça sözlüklerde 'her biri karışmış, harmanlanmış' anlamına geldiği yazar. Yani bir bütünü oluşturan iki farklı maddeye atıfta bulunmak için kullanılır. "Ayırdığımızı" ifadesinin Arapça'daki fiili 'fatk'dır ve bir binayı yada yapıyı parçalayarak veya yok ederek ortaya çıktığını ima eder. Bir tohumun topraktan filizlenmesi bu fiilin uygulandığı eylemlerden biridir.

ANALİZ

Dikkate alınması gereken ilk önemli nokta Kur'an'daki ifadelerin çarpıtılmadan gerçek anlamları ile dürüstçe sunulup sunulmadığıdır.
Örneğin Zariyat suresi 47.ayetin Diyanet meali şöyledir:
Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz.
(Ve-ssemâe beneynâhâ bi-eydin ve-innâ lemûsi’ûn)
Fakat Harun Yahya adıyla bildiğimiz kediciklerin efendisi aynı ayeti:
“Evreni (Yaratıcı) gücümüzle inşa eden Biziz, ve aslında onu sürekli genişleten Biziz” diye çevirmiş.

Ayetin bu çevirisi sizce adil mi, dürüst mü? Tabi ki de değil..

Diyanet mealine ek olarak bir iki farklı kaynağın daha ilgili ayeti nasıl çevirdiğine bakalım:
Elmalılı Hamdi Yazır meali: Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.
Süleyman Ateş meali: Göğü sağlam yaptık, biz genişleticiyiz (kudretimiz geniştir, göğü öyle genişleten biziz).

Bunlardan hiçbiri evrenin sürekli genişlemesi fikrini içermiyor. "Biz inşa ettik" (بَنَيْنَاهَا, beneynâhâ) tamamlanmış geçmiş zaman fiilidir. İlgili ayetler evrenin aksine doğrudan doğruya dünyayı ve gökleri anlatmaktadır, bunu hemen arkasından gelen ayetlerden anlamakta mümkün:

Zariyat suresi 48.ayet:
وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
"Yeri de biz döşedik; dolayısıyla güzel de yaptık!"
(Vel-arda feraşnâhâ feni’me-lmâhidûn)

Gökyüzünün ve yerin ikiciliği Kur'an'da tekrar eden bir temadır ve eski Araplar için ikisi birlikte tüm evren olarak kabul edilirdi ve çoğu Arap şiirinde genellikle birisine atıfta bulunulduğunda diğerinin onunla birlikte anıldığı, tekrarlandığı açıkça görülür.

48. ayetteki el mâhidûn الْمَهِدُونَ (yayıcılar) kelimesi, mehede مهد kökünden gelir; ki bu da düz, pürüzsüz bir yatağı yaymak anlamına gelir. Ayrıca bu ad kökten gelen ve yatak hatta genişlik anlamına gelen mehden (مَهْدًا) kelimesi eylemin geçmiş zamanda yapıldığını ifade eder ve bunun kullanımı dünyanın yaratılması hakkında diğer ayetlerde de görmekteyiz. Yani bu ayetlerdeki ifade devam eden bir süreçten ziyade geçmişte gerçekleşmiş, olmuş-bitmiş olayları ifade eder.

Kur'ân'ın kozmolojisi yayılmış vaziyetteki 7 katlı dünya ile (7 kat cennet) ve onun etrafında bulunan yıldızlar, gezegenler, güneş ve ay ile tamamen yer merkezlidir.

Fakat Adnan Oktar 47.ayetteki kelimenin anlamını Kur'an'ı bilime uydurma çabası ile kasten, insanları aldatmak amacı ile üç şekilde değiştirdi.

Oktar ilgili ayeti kavramsal olarak gerçekte olduğundan daha sofistike hale getirme, ikinci ve daha önemli çarpıklığı için daha güçlü bir temel sağlama çabası ile kasıtlı olarak "gökleri" "evren" olarak yanlış tercüme etmiştir.

Adnan Bey sadece "geniş oda veya genişlik sağlayıcı" anlamına gelen Arapça 'mûsi’ûn' kelimesini almakla kalmaz [3] aynı zamanda onu "genişleyen" anlamına gelen bir fiile çevirir. Tamamen gereksiz ve fazla sayıda zarf kullanımı ile aslında orada olmayan ek fikirleri Kuran'a eklemeye çalışır. Bu üç yöntemle bu ayetin anlamını Allah'ın gökyüzünü yaratmasının basit bir tanımından, Kur'an'da zerre bulunmayan Hubble'ın genişleyen evreninin bilimsel bir ifadesine dönüştürdü.

Maalesef aynı taktiği kullanarak insanları kandırıp dinde tutmaya çalışan başkaları da yok değil.

Oktar’ın Enbiya suresi 30.ayeti suistimal ederek çarpıtması en azından orjinal tercümesine daha sadık olmasına rağmen Zariyat suresi 47.ayetini kasıtlı olarak bozmasından daha meşru değildir. Yani çarpıtma için kullandığı birincil araç ayetleri tek başına ele alarak tamamen bağlam dışına çıkarma ve böylece gerçek anlamını gizlemektir.

Enbiya suresi 30.ayet (Oktar meali): O inkar edenler görmüyorlar mı ki,(başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?

Sonraki iki ayeti çeviriye dahil etmediğinde bu ayetin anlamı iddiası için ne kadar uygun görünüyor değil mi? İlgili ayete, devamındaki ayetler ile birlikte bakalım:

Diyanet meali:
30) İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?
31) Yeryüzüne onları sarsmasın diye sağlam dağlar yerleştirdik; kolayca yollarını bulabilsinler diye orada vadiler, yollar açtık.
32) Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, gökyüzünün işaretlerine sırt çevirmektedirler.

Şimdi ayeti asıl bağlamına geri döndürdüğümüze göre bir dakikanızı ayırarak Oktar’ın iddiasını Kur'an’ın gerçekte tanımladığı şeyle karşılaştıralım. İlgili ayette “yaratıldığında evrenin çok küçük bir hacim işgal ettiği” bilimsel gerçeğinin bir tanımı olduğunu iddia ediyor. Fakat esasen bu ayette herhangi bir anlamda hacme atıfta bulunulduğu şeklinde yorumlanabilecek hiçbir açıklama yoktur.

Fakat daha da önemlisi Oktar ve bazı İslamcılar burada açıklanan göklerin ve yerin “ayrılmasının” “Büyük Patlama” yada evrenin ilkel yaratılışı için bir atıf olduğunu iddia ediyor. Eğer durum böyleyse o zaman burada sözü edilen “yer” Dünya gezegenine atıfta bulunamaz çünkü yaratılışının tarif edildiği olaydan milyarlarca yıl sonra hala yaratılıyor olacaktı.

Başka bir deyişle Yahya ve birçok İslamcı buradaki “yer”in Dünya gezegeni değil “madde” anlamına geldiğini ima ediyor.

Fakat bir sonraki ayet bunun doğru olamayacağını kanıtlıyor. Çünkü bir sonraki ayette Allah aynı “yer”in üzerine dağları, vadileri ve yolları koyuyor. Bu ayetteki “yeryüzü” Dünya gezegeninden başka bir şeyi ifade ediyorsa bu nasıl olabilir? Bundan bir sonraki ayet gökyüzünü “gölgelik” veya “çatı” olarak tanımladığına ve ayetlerde yerden bahsedildiğine göre anlatılan şeyi madde olarak çarpıtmak ve “büyük patlama” nın tanımı olduğu fikrini ortaya atmak tamamen mantıksız ve imkansız bir hal alır.

Bu ayetler tam olarak göründükleri şeydir, çarpıtarak bilime uydurmaya çalışmak boşadır. İlgili ayetler Allah’ın Dünya gezegenini ve onun üstündeki gökleri yaratmasının bir tanımıdır, kesinlikle modern bilimde anlatılan evrenin yaratılmasının bir tanımı değildir.

Aslında göklerin ve yerin bir zamanlar Tanrıların ve Tanrıçaların etkinliği ile birleştirildiği ve ayrıldığı fikri Orta Doğu paganları arasında oldukça yaygındı. Örneğin Mısırlılar arasında dünyanın gökten ayrılması yeryüzü tanrısı Geb'in, karısı ve kız kardeşi olan gökyüzü tanrıçası Nut'tan istemsiz olarak ayrılması sonucu gerçekleşiyordu. Tıpkı Gılgamış Destanı'nda gök tanrısı An'ın (Anu) yer tanrıçası olan Ki'den ayrılması sonucu “gök ile yeryüzünün ayrıldığı” anlatımı gibi. Pagan referanslarının çoğu Kur'ân'da ve diğer semavi kitaplarda yazanlarla hemen hemen aynı anlatıma sahiptir. Çünkü Tanrı kelamı olduğu iddia edilen bu dinler dönemin pagan inancının devamından başka bir şey değildirler.

Kuran'da "Büyük Patlama" nın tanımlandığı iddiasının hatalı olduğunu ifade etmeye çalıştım. Aslında Kur'an “büyük patlama” konusundan tamamen habersizdir çünkü Dünya gezegeninin oluşumundan önce var olan gezegenlerden veya dışa doğru sonsuz uzaya uzanan bir evrenin farkındalığından yoksundur. Gökadaları, gökada kümelerini, kuasarları ve pulsarları ya da her şeyi bilen bir Allah tarafından kolayca söylenebilecek diğer şeyleri anlamıyor ve bize tartışmaya yer bırakmadı.

YARATTIĞINI TANIMAYAN ALLAH

Yazan: Kirpi


YARATTIĞINI TANIMAYAN ALLAH


İslamcılar özellikle de modernist İslamcılar çarpıtma yoluyla olsa da sık sık Kur'an'ın bazı ayetlerinin bilimsel olduğunu iddia edip bunları mucize iddiaları ile ortaya atıyorlar. Fakat Kur'an'ın bilimle çelişen ayetlerinden hiç konuşmazlar. Eski yazılarımda Kur'an'ın bilimle çelişen ayetlerinden bir kaçına satır arası olarak değinmiştim fakat şimdi sizlere sunacağım ayet çok enteresan. Enteresan olduğu kadar da bilimle taban tabana zıt.

AHZAB SURESİ 4.AYET

مَا جَعَلَ اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ ف۪ي جَوْفِه۪ۚ وَمَا جَعَلَ اَزْوَاجَكُمُ الّٰٓئ۪ تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ اُمَّهَاتِكُمْۚ وَمَا جَعَلَ اَدْعِيَٓاءَكُمْ اَبْنَٓاءَكُمْۜ ذٰلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِاَفْوَاهِكُمْۜ وَاللّٰهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّب۪يلَ

Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır, annelerinize benzeterek haram olsun dediğiniz eşlerinizi anneleriniz kılmamış, evlâtlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır. Bunlar sizin kendi iddianızdır; hak ve hakikati Allah söyler, doğru yolu da O gösterir.

Ayette açık bir şekilde Allah'ın insanın göğüs boşluğuna iki kalp koymadığı yazılmış. Nitekim ayette yazılı olan sözlerin Arapça'sını tek tek ele aldığımızda da bunu açıkça görüyoruz.
İki kalp قَلْبَيْنِ (kalbeyni)
(göğüs) boşluğunda جَوْفِهِ (cevfihi)

GEORGE LIPPERT

Yeryüzünde iki kalpli doğan yani iki kalple yaşayan insanlar olmuştur. Onlardan en ünlüsü George Lippert'dır. George 1844 yılında Almanya'da iki kalpli ve üç bacaklı olarak doğuyor.[1] İlginç görünümünden dolayı ünlü Amerikalı şovmen için yaklaşık olarak 50 sene çalışmıştır. Ölümünden sonra yapılan otopsi sonucu Lippert'ın doğuştan iki kalbinin olduğu ortaya çıkmıştır. Yaşamı boyunca her iki kalbi çalışır vaziyetteydi. Tüberküloz hastalığına tutulduktan sonra ölümüne yakın zamanlarda ikinci kalbi durmuş fakat bir hafta daha yaşamayı başarmıştı. Nihayetinde 28 Temmuz 1906 yılında hayatını kaybetti.

Ahzab 4 de gördüğünüz gibi Allah insanlarda yalnızca bir kalp yarattığını iddia ediyor fakat iki kalpli insanlarda mevcut. Peki bu insanları hangi Tanrı yaratmış? İşin komik tarafı İslamcılar bu kişinin varlığından haber olduktan sonra yine yalanlar üretmeye başladılar. Her zamanki gibi kendini doğru düzgün ifade edemeyen Allah'ın yanlışlarını düzeltmeye başladılar ve "Ahzab suresi 4. ayette böyle yazılmış ama Allah öyle demek istememiş" demeye başladılar. Bunun sonrasında ayeti farklı şekilde çevirerek değişik tefsir etmeye başladılar. Bakalım Diyanet İşleri konuyla ilgili olarak yeni çevirisinde ne demiş:
Kalp, mecazi olarak duygu ve düşünce merkezi anlamında da kullanılmaktadır. Gelecek âyetlerde bazı Câhiliye âdetleriyle münafıklardan söz edileceği, bu âdetlerin fıtrata ve gerçekliğe ters düştüğü, bir kimsenin iki tanrısı ve iki dini olamayacağı ifade edileceği için bunlara bir giriş ve dayanak olmak üzere vecize değerindeki şu cümleye yer verilmiştir: “Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.” Evet Allah insanda tek kişilik, tek vicdan ve tek akıl yaratmıştır. [2]

Diyanet İşleri Ahzab suresinin ilgili ayetinde Allah'ın kendisini doğru ifade edemediğini iddia ederek orada bahsi geçen "iki kalp yaratmamıştır" sözünün mecaz olduğunu ve tek kişilik, tek vicdan ve tek akıl anlamında kullanıldığını söylüyor. Fakat bir sorun var. Dünyada bir kaç kişiliğe sahip insanlar da mevcut.

Çoklu Kişilik Bozukluğu [3]

Çoklu kişilik bozukluğu belirtileri hasta kişilerde kendilerinin değil de başkalarının gözlemleyebileceği belirtilerdir.
Bu hastalığa sahip olan kişiler genellikle hastalığın farkında olmaz. Her kişiliği kendi gerçek kişiliği gibi yaşarlar. Çoklu kişilik bozukluğu belirtileri nelerdir şu şekilde sıralanabilir;
  • Farkı kimliklerin varlığı,
  • Davranışların farklı kimlikler tarafından belirlenmesi,
  • Anılar ve davranışlar arasındaki bağlantı kopukluğu,
  • Flash-backler yaşanması,
  • Davranış ve konuşmaların hatırlanmaması,
  • Aşırı uyarılmış, tetikte olma,
  • Uyku sorunları,
  • Baş ağrısı, mide ağrısı gibi bedensel yakınmalar,
  • Yeme bozuklukları,
  • İntihar girişimi,
  • Mutsuzluk keyiflik gibi depresif belirtiler, şeklinde olabilir.

Çift Kişilik Hastalığı Nedir?
Bilincin yeni oluştuğu çocukluk dönemlerinde yaşanan bir travma nedeniyle oluşan çift kişilik bozukluğu kişinin birden fazla kimliğe sahip olması durumudur. Çift kişilik tanısının konması için çift kişilik testleri ve farklı yöntemlerle hastanın incelenmesi gerekir.

Gördüyünüz gibi hem ayetin gerçek anlamı hem de sonradan çarpıtılmış hali bilimsel gerçekliklerle çürütülmüş oluyor. Her şeyi yaratan Allah'ın bunun gibi şeylerden haberinin olmaması çok komiktir. Komik olmasının yanı sıra, insanların daha iki kalpli insanların var olabileceğini bile bilmeyen Allah'a inanıyor olması da çok üzücüdür..

EVRENİN GENİŞLEMESİ MUCİZESİ (!)

Yazan: Kirpi


EVRENİN GENİŞLEMESİ MUCİZESİ (!)


Eski masallarla  Kur'an'ı kurtarma çabaları artık sonuç vermediği gibi başta Caner Taslaman gibi modernist Müslümanlar Kur'an'ı bilime uyarlamak için ayetleri manalarından kopararak sahte mucizeler üretmeye çalışıyorlar. Fakat yaptıkları şey hem kendilerini hemde dini komik bir duruma sokuyor. Örneğin sayın Caner Taslaman neredeyse tüm tartışma programlarında Kuranda evrenin genişlediği yazılıyor modern bilimin 1950 yılında bulduğunu Kuran 1400 sene önce söylemiş diye beyanda bulunuyor. Her ne hikmetse bu güne kadar Kuranda evrenin genişlemesini kimse görememiş fakat şimdi Caner bey bunu görmüş ve bizlere anlatıyor. Fakat geçenlerde çok ilginç bir videoyla karşılaştım sizinle videonun konusunu paylaşmak istiyorum. Abbas Güçlü ile Genç bakış programında genç bir arkadaşımız olan Buğra Caner beye bir soru soruyor. Soru özetle şöyle.

“Şu anki bilimsel gerçekliklerin Kur'an'da var olduğunu söylüyorsunuz. Bilim teoriler üzerine kurulu olduğu için bunlar yarın bir gün yanlışlanabilir. Bugün siz bir bilimsel gerçeğin Kur'an'da olduğunu savunuyorsunuz ama yarın bu bilimsel gerçek yalanlanırsa o zaman tavrınız ne olacak? Ben mi yanlış yaptım diyeceksiniz yoksa Kur'an mı yanıldı diyeceksiniz?”
Bu soruya Caner Taslaman'ın cevabı aynen şu şekilde oldu . “Tabi ki de ben yanlış yaptım derim”

Bunun konumuzla ilgisi ne onu söyleyeyim. Yani bugün Caner bey bilimde evrenin genişlemesi teorisinin Kur'an'da olduğunu savunuyor ama yarın biri çıkıp "yanlış yaptık, aslında evren genişlemiyor, sabit" derse o zaman Caner bey "ben de yanıldım, Kur'an'da evrenin genişlemesi yazmıyormuş" diyecek. Peki bu nabza göre şerbet değilse nedir Caner Bey?

Konumuza dönecek olursak dediğim gibi modernist Müslümanlar bazı bilimsel buluşları bakın işte 1400 yıl önce Kuranda yazılmış diyerek İslamın nakil değil akıl dini olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar. Fakat bu bilim dolu kitaptan şimdiye kadar hiç bir bilimsel buluş yapılamamış. Hiç bir bilim adamı da Kur'an okuyarak bilim insanı olamamış. Hep kafir dedikleri insanların yaptıkları bilimsel çalışmaları ayetleri eğip bükerek Kur'an'a uyarlamaya çalışmışlar. Bu çalışmalardan biri de Edwin Hubble tarafından kanıtlanan genişleyen evren çalışmasının Kur'an'a uyarlanmasıdır.

GENİŞLEYEN EVREN

Vesto Slipher (1875-1969), 1912 yılında galaksilerden gelen ışığın tayfını incelemeye başladı ve birçok galaksinin tayfı üzerindeki siyah çizgilerin olmaları gereken yerden kırmızı uca doğru kaydıklarını buldu. Bu olay, kırmızıya kayma olarak bilinmektedir. Ancak incelemeyi genişleten ve kırmızıya kaymanın nedenini bulan kişi, o dönemin en büyük gözlem evi olan Wilson Gözlemevi'nde çalışan Amerikalı astronom Edwin Hubble (1889-1953) oldu. Hubble’ın bilim tarihine geçen yardımcısı ise hiçbir eğitimi olmayan Milton Humason’du (1891-1972). Hubble, tayftaki kırmızıya kaymanın galaksilerin uzaklaşmasının bir sonucu olduğunu buldu. Buna göre uzaklaşan cisimden gelen elektromanyetik dalganın dalga boyu, uzaklaşma hızına bağlı olarak artar. Ama Hubble'ın en büyük başarısı, kırmızıya kaymanın, yani uzaklaşma hızının uzaklık ile orantılı olduğunu ortaya çıkarmasıdır. Başka bir ifadeyle bir galaksi ne kadar uzaksa o kadar büyük bir hızla uzaklaşmaktadır.

KUR'AN'DA GENİŞLEYEN EVREN

Ve-ssemâe beneynâhâ bi-eydin ve-innâ lemûsi’ûn(e)
Diyanet İşleri Meali (Eski)
Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.

Öncelikle ayetin orjinal metninde yani Arapçasında "ONU" zamiri bulunmuyor.  Bu sonradan ilave edilmiştir. Ayeti evrenin genişlemesi bilgisine yamayabilmeleri için yapılmıştır. Fakat anlaşılmasın diye parantez içine almamışlar.
Bizim gibi araştırmacıların eleştirileri üzerine Diyanet İşleri hatasını düzelterek şu şekilde çevirmiştir.

Diyanet İşleri Meali (Yeni)
Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.
İşin garip tarafı Zariyat 47 ayetini 1950 yılından Edwin Hubble evrenin genişlediğini bulmadan önce neredeyse tüm tefsirciler  “biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.” Diye çevirmişler. Örneğin Kurtubi'nin tefsirine bakalım.

"Kudret ve kuvvetle" buyruğu, İbn Abbas ve başkalarından gelen rivayetlere göre kuvvet ve kudretle diye açıklanmıştır.

"Ve muhakkak biz genişleticileriz" İbn Abbas "güç yetirenleriz, kudret sahibi olanlarız, biz genişlik sahibi olanlarız" diye açıklamıştır. Semavi ve başka varlıkları yaratmak dolayısı ile, yaratmayı dilediğimiz herhangi bir şey sebebiyle bize darlık verilmesi söz konusu değildir. Şöyle de açıklanmıştır: Bizler yarattıklarımızın rızıklarını genişletenleriz. Bu açıklama da İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. "Güç yetirenleriz" diye açıklamıştır. Yine rivayete göre; Biz yağmur ile rızkı genişletenleriz, diye açıkladığı nakledilmiştir.
ed-Dahhak dedi ki: Biz sizi zengin kılanlar, ihtiyaçtan kurtaranlarız demektir Bunun delili de "Eli geniş olan kendi halince (Bakara 2/236) buyruğunda aynı kökten gelen lafzın "zengin olan" anlamında kullanılmış olmasıdır.

Kurtubi dedi ki: Biz yarattığımız varlıklar üzerinde geniş lütuf sahibiyiz, demektir. Anlamlar birbirine yakındır.

Bizler sema ile arz arasında bir genişlik yarattık, diye de açıklanmıştır.

el-Cevheri dedi ki: "Adam bolluk ve genişlik içinde doğdu" demektir. Yüce Allah'ın "Ve biz göğü kudret ve kuvvetle bina ettik ve muhakkak biz genişleticileriz" buyruğunda da aynı anlamdadır. Yani biz muhtaç olmayan ve güç yetirenleriz demektir. Bu açıklama bütün görüşleri kapsamaktadır.
[İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/379-381]

Kurtubi ilgili ayeti genişlik sahibi kimseleriz diye tefsir etmiş. Kur'an'ın bütününe baktığımızda bu çevirinin daha doğru olduğunu görüyoruz.
Eğer örnek verecek olursak Kur'an'da evrenin genişlediğini iddia ediliyorsa o zaman Kur'an'ın bazı ayetleri çelişkili duruma düşüyor.

Âli İmrân Süresi 133: Rabbinizin bağışına, genişliği göklerle yer arası kadar olan ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun.!

Eğer Kur'an'da evrenin genişlediği bildirilmiş olsaydı o zaman Ali İmran süresinde cenneti anlatırken onun genişliği hakkında bu sabit ölçüler verilmezdi. Nitekim evrenin genişlediğini düşünürsek o zaman cennetinde durmadan devamlı olarak genişlediğini kabul etmemiz gerek. Fakat ne Kur'an'da ne de diğer İslami kaynaklarda böyle bir bilgi yok. Bir şeyle bir şey arası kadar diye bilmek için o iki şeyin sabit bir mesafesinin olması gerekir.

Her şey O'nun katında bir ölçü iledir. (Ra’d Suresi, 8)
Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir. (Furkan Suresi,2)

Her şeyi ölçüyle düzenle yarattığını iddia eden Allah'a sizler ölçüsüz ve sürekli genişleyen sabit olmayan bir evren modelini nasıl uygun buluyorsunuz doğrusu aklım almıyor.

KUR'AN DIŞI KAYNAKLAR

Kur'an'da evrenin genişlemesi yazılmış olsa bile bu bir mucize olamaz. Zira Kur'an'dan daha eski kaynaklarda evrenin genişlemesine dair bilgiler aktarılmış zaten. Örneğin Tevratta göğün genişlemesi hakkında çokça bahsedilmiştir.

Eyüp 9:8 O'dur tek başına gökleri geren,denizin dalgaları üzerinde yürüyen.
Yeşaya 40:22 Gök kubbenin üstünde oturan Rab'dir, Yeryüzünde yaşayanlarsa çekirge gibidir. Gökleri perde gibi geren,oturmak için çadır gibi kuran O'dur.
Yeşaya 42:5 Gökleri yaratıp geren, yeryüzünü ve ürününü seren, Dünyadaki insanlara soluk, Orada yaşayanlara ruh veren Rab Tanrı diyor ki…
Yeşaya 44:24-28 Sizi kurtaran,size rahimde biçim veren Rab diyor ki, "Her şeyi yaratan, gökleri yalnız başına geren,yeryüzünü tek başına seren...
Yeşaya 51:13 Sizi yaratan, gökleri geren,dünyanın temellerini atan Rab'bi nasıl olur da unutursunuz?
Yeşaya 45: 12 Dünyayı ben yaptım,üzerindeki insanı ben yarattım. Benim ellerim gerdi gökleri,bütün gök cisimleri benim buyruğumda.
Yeşaya 48: 13 Yeryüzünün temelini elimle attım,gökleri sağ elim gerdi.Onları çağırdığımda birlikte önümde dikilirler.

Müslümanların "işte bak Tevratta söylüyor, Tevrat ta Allah'ın kitabı" dediğini duyar gibiyim ama durun biraz. Hani Tevrat değiştirilmişti? Hani Tevrat güvenilmezdi? Ayrıca dikkat ettiyseniz Yeşaya 45: 12 ve Yeşaya 48: 13 bölümlerinde Allah'ın elinin olduğu anlatımı mevcut. Kur'an'da da bu konuya vurgu yapan ayetler mevcuttur. Misal verecek olursak:

Zümer 67: Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucundadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.

Gördüğümüz kadarıyla Kurandaki göklerin yaratılış ve yok ediliş serüveni tümden kötü hazırlanmış bir Tevrat kopyasıdır.

Tevrattan önce de göklerin genişlemesi hakkında bilgi veren kaynaklar mevcuttur.  NTV yayınlarının Mitoloji isimli kitabında aynen şu cümleler yer alıyor:
Kadim Çin halkının bilgeliğini ortaya koyan hususlardan biri, Çin mitolojisinin önemli bir kozmik kavrama, yani evrenin genişlemesine değinmesidir. (Ntv Yayınları-Mitoloji-3.Baskı,sayfa 330,4.Paragraf)

Fakat bu bilginin, yani evrenin genişlemesi bilgisinin kaynağı Çinlilerden de eskiye dayanıyor. Bu bilgiye ilk rastladığımız kaynak Hindu Kutsal metinleri olan Brahma Purana'dır:

"Then he began creation with Plasma, which created smoke. From that smoke the entire universe came into existence. Then the universe began to expand by the Will of Brahma and it will go on to do the same in future. He then made 'Heavens and Earth 'from the Golden part of egg ". (Brahma Purana)

O yaratışa Plazma ile başladı,dumanı yarattı.Tüm evren dumandan meydana geldi. O zaman evren Brahma’nın arzusuyla genişlemeye başladı ve gelecekte de genişlemeye devam edecek. Daha sonra O, yumurtanın altın parçasından ”Gökleri ve Yeri” yarattı.

Gördüğünüz gibi Kur'an'ın genişleyen evren modeli Tevrattan kopyadır. Tevrat da bunu kendinden önceki kutsal denen metinlerden kopyalamıştır. Sonuç olarak evrenin genişlemesi bilgisi Kur'an'a kendinden önceki dinlerin kutsal metinlerinden kopyala yapıştır yoluyla geçmiştir. Ne ayıp...

KUR'AN'DA EMBRİYO

Hazırlayan: A.Kara
A, din, islamiyet, Kurandaki çelişkiler, Embriyo mucizesi, Kuranda embriyo, Kur'an'ın embriyo hatası, Nutfe, Alaka, Et giydirdik, Kuran ve bilim, Bilim ve Kur'an, Kur'an mucizeleri,

KUR'AN EMBRİYO OLUŞUMUNU BİLİME UYGUN OLARAK AÇIKLIYOR İDDİASI


Müslümanlar Kuran'da bilimsel olarak doğru bir embriyolojik gelişme anlatımının mevcut olduğunu iddia eder. Müslüman topluluklar, şeyhler ve bazı modernist İslamcılar Kuran'daki embriyolojik evrelerin İslam'ın bilimsel bir mucizesi olduğunu ve Kur'an'ın ilahi bir kökene dayandığını iddia ediyor. Ancak eleştirmenler ayetlerin bilimsel olarak yanlış olduğunu ve o sırada mevcut olan Yunan teorilerinden etkilendiğini iddia ediyorlar.

Bu ayete dair savunucuların yorumları Müslüman olmayan tıp uzmanları Dr. Maurice Bucaille ve daha sonra Dr. Keith Moore'un vahabi din adamı Abdul Mecid el-Zindani ile birlikte yazdığı "İslami İlaveler" başlıklı kitabının özel bir baskısında yayımlandığında ciddi anlamda ortaya çıktı. Bununla birlikte bazı eleştirmenler Moore'un, Cidde'deki Kral Abdülaziz Üniversitesi Embriyoloji Komitesi ile birlikte çalıştığı için ev sahiplerine ve yatırımcılarına sadece dudak hizmeti verdiğine inanıyor, yani onlar adına savunuculuk yaparak çıkarlarını koruyor. Moore’un İslami iddialarla ilgili bu övgülerine Dr. Zakir Naik ve şuan ceza evinde olan kedicik sahibi Adnan Oktar'dan destek gelmişti. Dr. Myers gibi eleştirmenler ise embriyolojiden söz eden Kur'an ayetlerinin bilimsel gerçeklerle uyuşmadığını ve kabul edilemez olduğunu söylüyor.

Birçok bilim insanı ve araştırmacı Kur'an embriyolojisi ile Pergamonlu Galen tarafından öğretilenler arasındaki olağanüstü benzerlikler hakkında yazmıştır. Galen, Muhammed'den önce Suriye ve Mısır'da çalışmalarına devam eden oldukça etkili ve sözü geçen bir Yunan doktoruydu (d. 130 CE). Kur'an'daki embriyo evreleri ve Galen ile Yahudi Talmud'u arasında çarpıcı benzerlikler bulunmaktadır. Ancak, ilginç ve çok muhtemel olsa da bu etkileri incelemek şimdilik gereksizdir. O konuyu daha sonra ele alacağım çünkü bu makale yalnızca İslami web siteleri ve kamuoyu tarafından yapılan iddialara ve bu iddiaların geçerliliği ile ilgili eleştirilere odaklanacaktır.

Kuran, Klasik Kuran Arapça ile yazılmıştır. Bu nedenle Kur'an'daki tüm terimler Modern-Standart Arapça'dan kolayca çevrilemez. Embriyo mucizesine ilişkin Kur'an'da geçen ilgili kelimeleri inceleyelim:

Nutfe (نُطْفَةً) : Meni damlası
Alaka (عَلَقَةً) : Sülük ve sülük gibi yapışarak kan emen canlılar veya pıhtılaşmış kan
Mudga (مُضْغَةً) : Bir ısırımlık et parçası
İzâmen (عِظَٰمًا) : Kemik, özellikle uzuv kemikleri
Kesevnâ (كَسَوَ) : Giydirdik
Lahmen (لَحْمًا) : Et

KONU İLE İLGİLİ  BAZI AYETLER

(İlgili ayetlerde Diyanetin Kur'an'ı bilime uydurma çabası ile eklediği parantez içlerine dikkat, güya apaçık olduğu söylenen kitapta Allah'ın açıkça izah edemediğini Diyanet izah ediyor)

Mü'minun suresi 12-14.ayetler:
Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz;
[Ve lekad halaknâl insâne min sulâletin min tîn(tînin)]
Sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz.
[Summe cealnâhu nutfeten fî karârin mekîn(mekînin)]
Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir.
[Summe halaknân nutfete alakaten fe halaknâl alakate mudgaten fe halaknâl mudgate izâmen fe kesevnal izâme lahmen summe enşe´nâhu halkan âhar(âhara), fe tebârekallâhu ahsenul hâlikîn(hâlikîne)]

Hac suresi 5.ayet:
Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim; ve biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız, sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir. Öte yandan yeryüzünü kupkuru ve cansız görürsün; üzerine yağmur indirdiğimizde ise (bir de bakarsın) canlanıp kabarır ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır.
[Yâ eyyuhen nâsu in kuntum fî raybin minel ba’si fe innâ halaknâkum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe min mudgatin muhallekatin ve gayri muhallekatin li nubeyyine lekum, ve nukırru fîl erhâmi mâ neşâu ilâ ecelin musemmen summe nuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum ve minkum men yuteveffâ ve minkum men yuraddu ilâ erzelil umuri li keylâ ya’leme min ba’di ilmin şey’â(şey’an), ve terel arda hâmideten fe izâ enzelnâ aleyhel mâehtezzet ve rabet ve enbetet min kulli zevcin behîc(behîcin)]

Mü'min suresi 67.ayet:
Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O’dur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağınıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız.
[Huvellezî halakakum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe yuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum summe li tekûnû şuyûhâ(şuyûhan), ve minkum men yuteveffâ min kablu ve li teblugû ecelen musemmen ve leallekum ta’kılûn(ta’kılûne)]

BİLİMSEL DOĞRULUK

Kuran'daki embriyoloji genellikle modern, bilimsel bir bakış açısıyla eleştirilir. Bu makale boyunca referanslar dahil daha ayrıntılı bilgi verilmektedir, ancak ana eleştiriler şöyledir:

1) İlgili ayetlere bakıldığında tıpkı Galen ve Yahudi Talmudu'nda da olduğu gibi embriyonun ilk oluşum aşamasının kadın rahminde bulunan bir sıvı ile karışan spermden oluştuğu inancı görülmektedir. Dahası, Kuran'ın yazarının kadınların sahip olduğu yumurtalıkların varlığının farkında olduğuna dair hiçbir işaret yoktur.

2) Kur'an'da embriyonun daha sonra kan pıhtısı olduğu söylenir. Bütün klasik tefsirler 'alaka'nın kan, donmuş kan yada pıhtılaşmış kan olduğunu yazar ve klasik Arapça sözlüklerde kelimenin tanımı budur.
Biyolojik anlamı açıkça ortada olan bu Arapça kelime için alternatif anlamlar aramak ve anlamı kabak gibi ortadan olan bu kelimeyi embriyolojiden bahsederken kullanmak çok saçmadır. Hatalı seçilen bu sözcük insanlar arasında haklı bir yanlışlığa neden olduğu için yüzyıllardır birtakım insanlar embriyonun pıhtılaşmış kan olduğunu düşünerek kandırıldılar (gerçek bir embriyo hiçbir yönden kan damlası veya kan pıhtısı değildir).

3) Mü'minun suresi 14.ayette kemiklerin etle kaplanmadan önce oluştuğu söylenir. Halbuki kemiklerin kıkırdak modelleri çevredeki kaslarla yani etlerle aynı anda ve paralel olarak oluşmaya başlar ve bu kıkırdak tam anlamıyla kemik ile yer değiştirir. Yani önce kemiğin oluşup sonra etin onu sarması gibi bir durum söz konusu değildir.

Kur'an'da yazanlar yanlış tanımlamalar ve savunucuların yaptığı keyfi varsayımlar olmadan incelendiğinde bir çocuğun rahimdeki fiili gelişim süreci ile hiçbir benzerliği bulunmayan bir dizi sıralamanın olduğu görülmektedir.

MÜSLÜMAN ARGÜMANLARI

KOZ / KİL / ÇAMURDAN YARATILIŞ

Daha önce bahsettiğim Kur'an'ın embriyoloji ile ilgili ayetlerindeki, toz (tubarin تُرَابٍ), çamur (hamain حَإٍمَإٍ), kil (teenin طِينٍ) veya şekillenmiş balçık (salsalin صَلْصَٰلٍ) gibi ifadeleri kargaşaya neden olur. Secde 7-8, Ali İmran 59 ve Hicr 26 gibi ayetlere bakıldığında bunların yalnızca Adem'in yaratılmasıyla ile ilgili olduğu, embriyoloji iddiası olan diğer ayetlerin ise insanın yaratılışından bahsettiği açıktır. İslam alimlerinden İbn-i Kesir gibi alimlerin düşüncesi de bu yöndedir.

Özellikle Adem'in kilden yapıldığını söyleyen ayetlere bakıldığında, kilin kalıplanmış ve şekillendirilmiş bir yapı malzemesi olduğu ve katalitik bir  bileşik olmadığı göz önünde bulundurulduğunda bazı Müslümanların Kuran ile Dünyadaki tüm yaşamın kökenine dair attığı iddianın mantıklı bir tarafı bulunmamaktadır.

Yine kesinlikle embriyoloji ile ilgili olmasa da bazı İslami web sitelerindeki bir başka iddia kil ve insanın benzer bileşimlere sahip olduğudur. Bilim ve Teknoloji Odaları Sözlüğü, kili "ince dokulu, tortul veya artık bir tortu olarak tanımlamaktadır. Kildeki temel elementler silisyum, alüminyum, hidrojen ve oksijendir. Eğer Silisyum ve Alüminyum varsa, yaşamın korunmasında oynayacak rolleri son derece sınırlandırmıştır. İnsan tarafından ihtiyaç duyulan azot, sodyum gibi diğer elementler  kilde az miktarda bulunur ve kirletici-atık maddeler olarak kabul edilir. Yani kil ve insan bileşimleri arasında benzerlik yoktur.

Nutfe (نُطْفَةً) Bölümü

Kur'an'da embriyonun ilk aşaması nutfe aşamasıdır. Tercüme edilirken tipik olarak "sperm-damlası" gibi kelimeler kullanırken bazı Müslümanlar ise bu kelimeyi hücre bölünmesinin erken aşamalarındaki döllenmiş yumurta olarak yorumlama eğilimindedir. Nutfe, kelimesi kelimenin tam anlamıyla küçük bir miktar sıvı anlamına geliyordu ve meni için bir örtmece idi. Klasik Arapça dilindeki Arap Lisanı Sözlüğü (Lisan el Arab) nutfe kelimesi için şu tanımları verir:

Biraz su, bir su kabında kalan az miktarda su, bir kovada kalan az miktarda su, saf su, insanın suyu. Meniye az miktarda olduğu için nutfe denir.

Nutfe'nin İslam öncesi bir şiirde “şarap tulumunun dibinde kalan az miktarda şarap” anlamında kullanıldığı görülebilir.

Abese 18-19 ve Mürselat 20-22'ye Mü'minun 13 ile birlikte bakıldığında tıpkı daha önce Yahudiler ve Yunanlılar tarafından da inanıldığı ve hadislerde de teyit edildiği gibi nutfenin rahimde depolanarak embriyoya dönüşen sperm olduğunu net bir şekilde görülmektedir.

Abese suresi 18-19. ayetler:
18. Allah, onu hangi şeyden (شَىْءٍ) yarattı?
Min eyyi şey-in (شَىْءٍ) ḣalekah(u)
19. Az bir sudan (نُّطْفَةٍ). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi.
Min nutfetin (نُّطْفَةٍ) ḣalekahu fekadderah(u)

Mürselat suresi 20-22. ayetler:
20. Sizi önemsenmeyen bir sudan (مَّآءٍ مَّهِينٍ) yaratmadık mı?
Elem naḣlukkum min mâ-in mehîn(in) (مَّآءٍ مَّهِينٍ)
21-22. Onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere (قَرَارٍ مَّكِينٍ) yerleştirdik (جَعَلْنَٰهُ).
Fe cealnâhu (جَعَلْنَٰهُ) fî karârin mekîn (قَرَارٍ مَّكِينٍ) ilâ kaderin ma’lûm.

Mü'minun suresi 13.ayet:
Sonra onu güvenli ve sağlam bir mekanda (قَرَارٍ مَّكِينٍ) bir nutfe (نُطْفَةً) kıldık (جَعَلْنَٰهُ).
Summe cealnahu (جَعَلْنَٰهُ) nutfeten (نُطْفَةً) fi kararin mekin (قَرَارٍ مَّكِينٍ).

Mürselat suresi ve Mü'minun suresindeki ilgili ayetlerin arasındaki paralelliğe bakın, ikisi de "Biz onu güvenli bir yere (karârin mekîn) yerleştirdik (cealnâhu)" diyor.  Dikkat edilmesi gereken diğer nokta ise şudur ki bu ayetlerden birinde nutfe kelimesi kullanılırken diğerinde 'suyla tutulan' anlamına gelen mâ-in mehîn(in) ifadesi kullanır. 'Mâ' meni için başka bir ortak örtmece idi.

Her iki ayette de gördüğümüz 'cealnâhu' daki 'hu' onu veya o anlamlarına gelebilir ve Mü'minun 13'te de 'Onu yerleştirdik' tabirinde karşımıza çıkar. Bununla birlikte Mürselat suresi 21.ayette sıvıya atıfta bulunmaktadır çünkü önceki ayette "siz" ifadesini kullanır ve sonra sudan bahseder.

Bunun yanında tekrar belirtmekte yarar var ki Kur'an hiçbir zaman dişi yumurtalarından bahsetmez.

İnsan suresi 2.ayette şöyle yazar:
"Şüphesiz biz insanı, karışım hâlindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık."
İnnâ ḣalaknâ-l-insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fece’alnâhu semî’an basîrâ(n)

Bazı Müslümanlar bu ayetteki 'nutfetin emşâcin' ibaresinin kadın yumurtalığına atıfta bulunduğunu söylerler fakat bunun elle tutulur yanı yoktur. Buradaki 'emşâcin' karıştırılmış demektir. Yani Kur'an'da anlatılan ve bilimle zerre uyuşmayan bu hatalı durum, meni ile aybaşı kanının bir araya gelmesiyle embriyoyu oluşturduğunu zanneden antik Hint embriyologları ve Aristo'nun görüşleri ile, erkek ve kadın sıvısının bir araya gelerek embriyoyu oluşturduğunu zanneden Hipokrat ve Galen'in yanlış teorileri ile oldukça benzer ve aynı derecede bilim dışıdır.

İlgili ayetin birbirine karışmış iki sudan bahsettiği oldukça açıktır ama birde İbn-i Kesir'in ilgili ayet tefsirine bakalım:
«Doğrusu Biz, insanı katışık bir damla sudan yaratmışızdır.» Karışık, katışık ve iç içe girmiş, bir kısmı bir kısmına karışmış sudan. İbn Abbâs: «Katışık bir damla sudan» kavli ile erkeğin ve kadının suyunun birleşip karışması kastedilmiştir, der. Bilâhare bu su tavırdan tavıra, hâlden hâle, renkten renge geçer. İkrime, Mücâhid, Hasan ve Rebî' İbn Enes te ilgili kelimenin, erkeğin suyunun kadının suyu ile karışması anlamına geldiğini bildirirler.

Alaka (عَلَقَةً) Bölümü

Embriyo ayetleri için tefsilerdeki ortak karar 'Alaka'nın kan anlamına geldiği idi. Çok sayıda tefsirde kan (al dam الدم), pıhtılaşmış kan (al dam al jamid الدم الجامد), konjekte edilmiş kan (al barajı jamid, الدم الجامد) veya sadece kırmızı ('alaqah hamra علقة حمراء) olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte, modern zamanlarda bazı savunucular, özellikle de bunun biyolojik gerçekliğe aykırı olduğunu bilenler 'alaka' ve 'alak' için bazı diğer sözlük tanımlarını kullanarak kelimeyi yeniden yorumlamaya çalıştılar. Bu alternatiflerin her biri problemlidir çünkü 'alaka'nın ana yani temel anlamlarından biri pıhtılaşmış kandır.

Kusurlu bir iddia da 'alaka'nın askıya alınmış veya asılı bir şey anlamında kullanıldığıdır çünkü ilk dönemlerde embriyonun amniyotik sıvı içinde yüzdüğü ve gömülü olduğunu uterus duvarına bir sap ile bağlanıyor denir. Sorun şu ki tüm embriyolar bağlantı saplarının altından aşağı doğru sarkmaz. Aksine yerleşmenin nerede gerçekleştiğine bağlıdır. Uterus oldukça yatay bir şekilde de uzanabilir ve bu nedenle yerleşmenin meydana geldiği tarafa bağlı olarak embriyo, sapının üstünde de olabilir.

Birçok plasenta ve ultrason taraması yerleşmenin %26 ila 53 oranında uterusun ön duvarında gerçekleştiğini ispatlamıştır. Bu yüzden bu teorisyenler genel bir oluşum kuralı olmayan bu durum için öne sürdükleri "asılı bir şey" teorisinden daha iyisini bulmalılar.

Arka duvarda ve bağlantı saplarının altında yer alan embriyoları tanımlamak için "alaka" kelimesinin uygunluğuna ilişkin yukarıda bahsettiğim Kur'an'ı bilime uydurmak için kelimeye asıl anlamı dışında yan anlamlar yüklenerek yapılan modernist yorumlara aldanmadan önce bazı şeylere daha derinlemesine bakmak gerekir. Çünkü 'asılı' anlamına geliyor dedikleri alak'ın embriyoyu bağlantı sapıyla ilişkili olarak tanımlamanın iyi bir yolu olacağını düşünmek mantıksızdır. Asıl anlamını yok sayarak "Asılı bir şey" anlamına gelir dedikleri alak'ın (علق 'alak) yalnızca asılı bir şey olmadığını, bunun yerine tüm bir tertibatın veya bir ipin dikey şekilde asıldığını söylerken kullanılabileceği unutulmamalıdır. Basit bir örnek olarak kuyudaki ipin ucunda asılı olan kova verilebilir. Halbuki sap belirgin bir sertliğe sahiptir, yani kuyudaki bir kova gibi yer çekimi altında dikey olarak asılı değildir.

Sülük İddiası

Pek çok Modernist 'Kuran'daki alaka'nın metaforik olarak sülük anlamına geldiğini ve bunun bir embriyoya benzer olduğunu iddia ediyor. Halbuki sahibinden kan emen bir sülükten farklı olarak embriyo kanı ve atık ürünlerini annesiyle birlikte dolaştırır ve değiştirir. Ayrıca bir sülük kendisini doğrudan dış yüzeye bağlar. Buna karşılık blastokist aşamasındaki embriyo, sinsityotrofoblast adı verilen, etrafını saran bir dış hücre tabakası vasıtasıyla uterus duvarına (endometriyum) implante edilir. Tüm embriyoyu duvarın içine gömüp endometriyumu ele geçiren, dolaşımsal bir bağlantı kuran ve daha sonra plasentanın dış katmanını oluşturacak olan sinsityotrofoblast'tır. Yani sülükle oldukça zıttır.

Bir sülük, boyut, davranış, şekil, renk, görünüm gibi birçok özelliğe sahiptir. Kur'an'ı okuyanlar eğer anlamak için bu kadar uğraşmak zorunda kalacaksa ve dinleyici kitle de bu kadar bilimsel bilgiye sahip olmayacaksa "alaka"nın mecazi anlam taşıdığını öne sürmek bir anlam ifade etmiyor.

Pıhtılaşmış Kan

Birçok tefsirde yazdığı gibi "Alaka" nın anlamlarından biri de pıhtılaşmış kandır. MS.670'de ölmüş olan İslam öncesi ünlü Arap şairlerinden Ziyad ibn-i Muaviye'nin (Al-Nābighah) Allah hakkında yazdığı bir şiirinde kan kelimesini aynı bağlamda kullandığı görülür.

الخالق البارئ المصور في الأرحام
ماء حتى يصير دما
Yaratan, yapan, biçimlendiren, rahim suyunda kan olana kadar...

Daha önce bir örneğini gösterdiğim gibi bu şiirde de "Su" yani "ma" bazen Kur'an ve hadislerde de  karşımıza çıktığı gibi "meni" için bir örtmece olarak kullanılmıştır.

Kur'an eğer bir ilahtan geliyor olsaydı ve amacı gerçekten tüm insanlara mesaj vermek olsaydı, yani iddia ettiği gibi apaçık olsaydı onu gönderdiği iddia edilen Allah'ın geniş anlamlara sahip olabilen bir kelime yerine doğrudan ilgili biyolojik olan net kelimeyi kullanması gerekmez miydi? Aynı nedenden dolayı pıhtılaşmış kanı sadece görsel bir mecaz olarak kullanmak bile saçma olacaktır. Mükemmel bir yazar, hatalı sözcük seçimleri ile yanlış anlaşılmalara neden olmaktan kaçınacaktır.

Mudga (مُضْغَةً) Bölümü

"Mudga" çiğnemeye uygun büyüklükteki et parçası anlamına gelir.

Bazı Müslümanlar herhangi bir kanıt göstermeden çiğnenmiş, hatta üzerinde diş izi bulunan bir et parçası anlamına geldiğini iddia ediyor. Maalesef bu insanlar üzerinde ısırık izleri bulunan sakız görüntüsünün hemen yanına yerleştirilen bir embriyo görüntüsü ile kendilerinden geçiyorlar. Halbuki bu sorunlu bir argümandır. Bu argümanla ilgili problemler şunlardır:

1- İlk olarak "Mudga" kelimesinin asıl anlamını geri plana atıyorlar. Çünkü bir çiğnemelik boyuttaki et parçası demektir, çiğnenmiş et parçası demek değildir!
2- Sakız üzerinde muntazam diş izleri bırakmak bir et parçasına göre çok daha kolaydır.
3- Gelişiminin erken dönemindeki embriyo’da, nöral tüpün biri sağında diğeri solunda olmak üzere çift olarak oluşan mezodermal doku kümesi olan somitler çıkıntılı bir yapıya sahip olmasın karşın diş izleri girintilidir.

Hac suresi 5.ayette "mudga"nin biçimsiz bir et parçası olduğundan yani bir forma sahip olmadığından bahseder. Bu aşamanın “izâmen (kemik) (عِظَٰمًا)” yani kemik aşamasından önce göründüğü göz önüne alındığında böyle bir açıklama embriyo hakkında bilgi veremez. Açıklamanın bu belirsizliği yalnızca gerçek bilgiye sahipmiş gibi davranan bir yazar için tipik bir durum olabilir.

KEMİKLER, GİYDİRME VE BEDEN AŞAMALARI

Tıp Bilimine Göre Kemik ve Kas Oluşumu

Bilimle kıyaslamadan önce Kur'an'daki anlatıma göre Allah'ın önce kemikleri (izâmen) yarattığını, daha sonra onları et ile (lahmen) giydirdiğini (kesevnâ) giydirdiği aklınızın bir köşesinde tutmalısınız. Şimdi ilgili konuya dair bilimsel kaynaklara bakacak ve sonunda bunu Kuran'la karşılaştıracağız.

Mezoderm erken embriyonun üç tabakasının ortasıdır. Paraksiyal mezoderm hücreleri nöral tüpün her iki tarafında "somitler" denilen bir dizi blok oluşturur (bu tüp sonunda omuriliği ve beyni oluşturur). Bu somitler kıkırdak şablonlarını oluşturan sklerotom ve miyotom olarak farklılaşacak ve kaslar da dahil olmak üzere gelecekteki eksenel iskeletin bağ dokuları haline gelecektir. Miyotom, farklılaşır ve bir sklerotom olarak kıkırdak üretecek olan mezenkimde yoğunlaşarak kıkırdak üretir. Her bir işlem bir kraniokaudal sekanstaki (baştan kuyruğa) somitlerin altında bölümsel olarak meydana gelir.

Yanal mezoderm plakaları uzuv tomurcuklarını oluşturmak için belirli pozisyonlarda hızlı bir şekilde çoğalır. Orada mezenkim hücreleri uzuv tomurcukları içinde farklı kütlelere yoğunlaşır. Bu mezenkim hücreleri kıkırdak kalıbını salgılayan ve içine gömülen kondrositlere farklılaşır. Böylece gelecekteki uzuv kemiklerinin kıkırdak modelleri yavaş yavaş oluşur. Kıkırdak modelleri oluştuktan sonra hala büyümeye devam ederken, kıkırdak, kıkırdak modellerinin merkezlerinden dışarı doğru işleyen genç kemik hücreleri olan osteoblastlar ile yani tam anlamıyla gerçek kemikler ile değiştirilir.

Bu arada uzuv kaslarının oluşum süreci uzuv tomurcukları ortaya çıkar çıkmaz başlar. Miyoblast hücreleri uzuv tomurcuklarına yerleşmek üzere somitlerden göç eder. Yoğunlaşan mezenkim, kıkırdak özelliği kazanmaya başladığında ve ortaya çıkan kıkırdak modelleri salınmaya başlamadan önce, farklı kütlelere toplanır, farklılaşır ve kas liflerine kaynaşırlar.

Kur'an'ın Anlatımı ile İlgili Sorunlar

İlk olarak, kemik oluşumunun, öncülleri çevresinde kas gelişmeye başladıktan çok sonra başladığı açıktır. Bu nedenle Kur'an'da yazdığı gibi önce kemiğin oluşup sonra ona et giydirilmesi anlatımının bilimsel bir temeli yoktur. "Kesevnâ"dan önce gelen "fe" ön eki kesintisiz bir sırayı gösteren "ve sonra" anlamına gelir.

Ek olarak Kur'an'daki embriyo oluşum ve gelişim sürecini savunanların Kur'an'ın bu hatalı anlatımında kıkırdaktan (غضروف) neden bahsetmediğini, bunun yerine sadece kemikten bahsettiğini açıklamak zorundalar. Çünkü kaslardan sonra en gözle görülür ve iyi gelişen şey kıkırdaktır. Kemik daha sonra kıkırdağın yerini alır ve Kur'an'daki anlatımın aksine kemikleşme son süreçtir.

Her durumda Kur'an'ın yazarının embriyoloji bilgisi yanlıştır. Kasların, kemiklerin veya öncüllerinin eş zamanlı olarak geliştiğini gördük ve bu süreci detaylıca anlattım.

Hadi diyelim ki kelime o anlama sahip olmasa da orada kıkırdaktan bahsettiğini iddia edeceksiniz. Yani Kur'an ilk kemik oluştu diyor ya, hadi onu sizin için kıkırdak yapalım, ki bu yine bilimsel gerçeğe uymuyor ya neyse. Böyle bile olsa kas ve kıkırdak öncüllerinin uzuv tomurcuğunda aynı anda var olduğu gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalırsınız...

DİN VE BİLİM 2 | MUCİZELER

DP, din ve bilim, din, islamiyet, Kuran mucizeleri, Kuranda güneş, Nasa Kuran'ı araştırıyor iddiaları, Kuran ve bilim, Kuranda ayetler, Bilim ve din, Kuranda yıldızlar, Kuran bilime ışık tutmaz, Kimilerine göre Din tüm teknolojileri çağlar öncesinden bize “apaçık” müjdeliyor. Gönül ve mantık gözü kapalı olanlar ise bu bilgi havuzundan maalesef mahrum kalıyordu. Fakat bu işi çözen “Gavur Güruh” bu durumun farkına vardığından, hemen Kuran çözümleme işine girmiş, tüm asırların – geçmişin ve geleceğin – ilmine sahip olmuşlardı. Toplumumuzda bu tip komplo teorilerini savunanlar yadsınamayacak ölçüde. Hatta muhafazakar kanadın ciddi bir gazetesi, NASA’nın ciddi ciddi Fecr 6-7-8 ‘ de bahsedilen İrem şehrinin peşinde olduğu, bu nedenle Kuran’ı araştırdıklarını söylüyorlardı. NASA aslında büyük bir yanılgı içerisinde. Şüphesiz apaçık ayetler ile açıklanmış bu kitapta yer alan bilgiler kesin verilerdir. Git, Arapça tefsir/meal konusunda uzmanlaşmış bir Müslüman yakala, o sana koordinatları versin. Neden o kadar araştırma vs. ile uğraşıyorsun.

Öyle ya, Werner Von BRAUN gizli Kuran okuyucusuydu. Onca ilim ve icat oradan esinlenmişti. Şu an uzaya, aya ve diğer gezegenlere ulaşım, füze teknolojisi bildiğiniz süpersonik uçaklar jetler vs. hepsinin tek bir mucidi var. Werner Von BRAUN. Nazi Almanya’sında bir SS Albayı (Bilim Subayı) olan bu bilim insanı, Londra’yı tarumar eden meşhur V1 roketlerinin mucidiydi. Savaş biraz daha uzasa V2 roketleri ile Britanya’nın coğrafyasını dümdüz edecekti. Savaş sonrası teslim olan Von BRAUN, A.B.D. nin meşhur Paperclip operasyonu ile diğer tüm nazi bilim insanları (askerleri) ile birlikte kaçırıldı. Kendisine yeni bir kimlik verildi, Von unvanı silindi ve Werner BRAUN olarak yıllarca (1970’lerin ortasına kadar) NASA’da hizmet verdi. Aya giden SATURN V roketinin motorlarını ve avionik aksamlarını bizzat BRAUN tasarlamıştı. Onun icadı olan V2 roketlerinin parça ve enkazlarının bir kısmını/kurtarabildiklerini kaçıran Sovyetler ise KOROLEV başkanlığında bu parçaları bir araya getirerek uzay ve füze yarışına dahil oldu.

Bizler 50’ler ve 60’larda toplumsal kalkınma ile uğraşırken diğerleri uzay ve teknoloji yarışında yerlerini almışlardı. Ağır bir savaş (II. Dünya Savaşı) geçiren dünyanın nasıl böyle hızlı ilerlediğini hep tartıştık. Öyle ya? Onlar birbirlerinin dostu idiler. Asıl olan şuydu. Onlar toplumsal dönüşümlerini tamamladıklarından geriye sadece teknolojik ve sanat anlamında ilerlemeler kalmıştı. Bizim teknolojik ve sanat ilerlemelerine/dönüşümlerine kavuşabilmemiz toplumsal dönüşüme bağlı olduğundan, bu iki dönüşüme maalesef sıra gelmedi. İster dini, ister toplumumuzu suçlayın. Netice bizim bu dönüşümü tamamlayamadığımız ve küresel dünya teknolojilerinin çok gerisinde kaldığımızdır.

“Ülkemizi ele geçirdiler… Atatürk ve İnönü bizi Yahudilere, masonlara sattı… İngilizlere peşkeş çekti” masallarına artık çocuklar bile inanmıyor. Sınıfta kaldığımız gerçeği ile yüzleşemiyoruz. Kabullenemiyoruz. İlla bir suçlu bulma gayreti içerisindeyiz. Neden? Çünkü biz dinini tam doğru yaşayan, en son indirilmiş, tüm güncellemeleri yapılmış, Hadis alimlerince açıkları (!) kapatılmış (Kuran-ı Kerim’e daha büyük bir küfür düşünemiyorum. Bizi suçluyorlar ama asıl büyük küfrü onlar işliyor) bir dine inanıyorduk. Aslında en önde olan biz olmalıydık. Ama sorun Atatürk ve arkadaşlarında idi. Bizi Kuran ve dinden uzaklaştırdıkları için anlayamıyor ve onun pratiklerini hayata geçiremiyorduk. Ah Atatürk ve arkadaşları olmasa dinimizi tam bütün yaşayacak ve şu anda dünyanın en gelişmiş, en ileri ve en çağdaş ülkesi (tabi öyle bir ülke olur muydu o da ayrı bir konu) olacaktık. Sırf onlar engelledi. Onları İngiliz ve Yahudiler gönderdi önümüzü kesmek için. Mason locaları başardı bu işi.

Biraz bu olguya yumuşak yaklaşanlar suçlamaktan geri duruyor. Ancak Kuran-ı Kerime tam dönüş yaparsak bir anda sıçrama yapacağımızı savunuyor. Neden? Çünkü Kuran’ı okusak tüm bilgiler ile donanırız. Hemen örnekleyelim;

Ülkemizde bu tip savunucuların tutunduğu çeşitli bilgiler var.

Aslında o konular (Hangi konular?) Kuran da açıklanıyor. Bizim bi hoca vardı öyle demişti.
  • Kuran’da atomlar, gezegenler, uzay, kısaca her şey açıklanıyor. Hatta daha gavurlar dünyaya düz derken bir yuvarlak olduğunu ve güneş ile ayın bir yörüngede yüzdüklerini biliyorduk. (Bu bilgileri M.Ö. 4500 yıllarında Sümerler tabletlerde resmetmiş ve açıklamış.)
  • İnsanın yaratılışı Kuran da öyle bir açıklanmış ki, 3 evrede nasıl yaratıldığımız (3 evrede yaratılma işe hepten patlak. Böyle bir şeyin olmadığını size istediğiniz Doktor sağlıkçı vs. açıklasın, iyice araştırırsanız biyoloji kitaplarında bile var.), nutfeden nasıl oluştuğumuz (nutfe atılan bir kısım su anlamına geliyor. Spermin ne olduğunu bilmiyorsan bu yazının devamını okuma gayretine girme.), Kemiklere etin nasıl giydirildiği öyle bir anlatılmış ki (Etin kemiklerin üstünde olduğunu bilmemek için farklı bir boyutta yaşıyor olmak gerek.), bizim hoca anlatınca hayret ettim vallahi.
  • Hz. Muhammed okuma yazma konusunda zayıf iken, çölün ortasında yaşayan biri nasıl böyle bir kitap yazabilir? (Varaka Bin Nevfel’i ve vahiy kâtiplerini bir araştırın derim)
  • İbn-i Sina, Farabi, Biruni gibi İslam alimlerimiz var. Bunlar Kuran- ı iyi çözümledikleri için ilimlere vakıf oldular. (Bunların alim olmadığını, bilim insanı olmadığını iddia etmek elbette hakaret olur. Ancak bir döneme damga vuran bu değerli bilim insanları o sahip oldukları eşsiz bilgileri Kuran’ dan değil, bilakis antik yunandan edinmişlerdi. Bana inanmayabilirsiniz istediğiniz kaynağa başvurun.)
  • Evrim falan hikaye, kadın zaten kürek kemiğinden yaratıldı. (Yahu yuh. Kuran’da böyle bir ayet yok. İnandığı kitaba iftira daha nasıl olabilir ki? Allah’ ın adıyla yalan en büyük günahlardan. Üstelik kürek kemiği meselesinin İsrailliyattan geldiği çoğu İslam aliminin de malumu)
  • Evrim falan harbiden hikaye. Bak, tek hücreli canlılar, bakteriler, virüsler, sinekler hala aynı… (iyi de biraderim antibiyotik ve pestisit-insektisit ilaçlarının geliştirilmesi evrimin ispatının en büyük kanıtı. Genetik mutasyon sonucu bir sonraki jenerasyon bir önceki jenerasyona üstün gelen ilaç ve antibiyotiklere bağışıklık sağlıyor, hiç mi mutasyona uğrayıp kitleleri kırana koyan grip salgınlarını duymadın? Ha doğru ya, o işi Yahudiler yapıyordu)
Kısacası bu mantığa oturtma çabaları her seferinde çuvallamakla kalmıyor, adeta çöküntüye uğruyor. En dibe vuran zat-ı muhteremler dayanamayıp “aslında siz Yahudi-Hristiyan uşağısınız… Sonunuz gelecek. Bizim zamanımız geldi!...” gibisinden savunmalara geçiyorlar ki, bu sitenin Facebook hesabına gelen yorumlar bunu kanıtlar nitelikte. Site moderatörü ve kurucusu A.Kara'nın sayesinde saçma sapan tartışma ortamlarından uzak kalıyoruz.

Konumuza dönelim, madem Kuran-ı Kerim çağlar öncesinden gelen çağlar ötesi “apaçık” bir kitap, neden bilimsel çoğu kavram ile uyuşmuyor? Neden hayatımızın tüm pratiklerini sağlayan teknolojiler “gavurların” ürünü? Lütfen bana İslam alemini şöyle böldüler böyle böldüler edebiyatı yapmayın. İstanbul’u fetheden topları kim yaptı? Barut? Pusula? Astronomi? Tıp?

Üçüncü Mustafa'nın saltanat yıllarında, 1770'lerde yaşanan bir olay. Türk ordusunu, özellikle de topçu birliklerini modernize etmesi için Fransa'dan getirilen François de Tott adındaki Macar asıllı bir Baron, topların namlularını temizlemek için domuz kılından yapılma fırçalar kullanınca kıyamet kopmuş, modernleşmenin karşısında olanlar bu fırçaları bahane edip Baron'u geri göndertmeye çalışmışlar ama hemen herkesi şaşırtan bir savunmayla karşılaşınca susmak zorunda kalmışlardı. Baron de Tott 'Camilerin badanası da domuz kılından fırçalarla yapılıyor, hatta fırçanın kılları duvarlara yapışıyor. İbadethanelerin kutsallığını bozmayan domuz kılını düşmanlarınıza karşı kullanmanızda hiçbir sakınca yoktur' deyince 'Müminlerin şanı ve selameti için' domuz kılından yapılma fırçaların kullanılmasına devam edilmişti.

Şimdi yalın ve tarafsız olarak örnekleme için Güneş ve Yıldızlar hakkındaki ayetleri sıralayalım.

Önce Güneş:

Kuranda güneş ile alakalı tahmini 34 ayet geçiyor
2:258 -
Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim'le tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, ona: "Benim Rabbim odur ki, hem diriltir, hem öldürür." dediği zaman: "Ben de diriltir ve öldürürüm." demişti. İbrahim: "Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!" deyince o inkâr eden herif şaşırıp kaldı. Öyle ya, Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
6:78 -
Güneş'i doğarken görünce: "Rabb'im budur, bu hepsinden büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım".
6:96 -
Karanlığı yarıp tanyerini ağartan O'dur. Geceyi, dinlenmek için; Güneş'i, Ay'ı (vakitlerinizi) hesaplamak için yaratmıştır. İşte bu, her şeye galip gelen ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
7:54 -
Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.
10:5 -
O Allah'dır ki, senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye güneşi bir ışık, ayı da bir nur yaptı. Ve aya menziller tayin etti. Allah bunu hak olarak yarattı. O, bilecek olan bir kavim için âyetlerini ayrıntılı olarak açıklar.
12:4 -
Hani bir vakitler Yusuf, babasına demişti ki: "Babacığım, ben rüyada onbir yıldızla güneşi ve ayı bana secde ederken gördüm."
13:2 -
Allah O'dur ki, gökleri direksiz yükseltti, onu görüyorsunuz, sonra arş üzerine istiva etti, güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi. Her biri belli bir vakte kadar akar gider. Bütün işleri O yönetiyor. Âyetleri O açıklıyor ki, Rabbinizin huzuruna çıkacağınızı iyi bilesiniz.
14:33 -
Sürekli olarak yörüngelerinde hareket eden ay ve güneşi, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verdi.
16:12 -
Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize O verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.
17:78 -
Güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar (belirli vakitlerde) gereği üzere namazı kıl, bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazında, gece ve gündüz melekleri hazır bulunur.
18:17 -
Ey Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.
18:86 -
Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz ona dedik ki: "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi davranırsın."
18:90 -
Biz süre sonra, güneşin doğduğu yere varınca onu, güneşe karşı kendilerine bir siper yapmadığımız bir topluluğun üzerine doğar buldu.
20:119 -
Ve sen orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın"
20:130 -
O halde, dediklerine sabret; güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et ki hoşnudluğa eresin.
21:33 -
Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Bunların her biri kendi dairesinde dolaşmaktadır.
22:18 -
Görmedin mi, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah'a secde ediyor. Birçoğunun üzerine de azab hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.
25:45 -
Rabbinin gölgeyi nasıl uzatmakta olduğunu görmedin mi? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) delil kılmışızdır.
26:60 -
Derken (Firavun ve adamları) güneş doğmuştu ki, onların ardına düştüler.
27:24 -
"Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için hidayete giremiyorlar."
29:61 -
Andolsun ki onlara, "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan "Allah" derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?
31:29 -
Görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye sokuyor. Güneş ile ayı da emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gidiyor. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
35:13 -
O, geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneşi ve ayı emrine âmâde kılmıştır. Her biri mukadder bir gayeye akıp gidiyor. İşte bu gördüklerinizi yapan Allah sizin Rabbinizdir. Mülk (hükümranlık) O'nundur. O'ndan başka taptıklarınız ise, bir çekirdek zarını bile idare edemezler.
36:38 -
Güneş de bir delildir ki kendi yolunda akıp gidiyor. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
36:40 -
Ne güneşin aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler.
39:5 -
O, gökleri ve yeri hak ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne sarıyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıyor. Güneşi ve ay'ı emrine âmade kılmış,her biri belli bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bil ki, çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan ancak O'dur.
41:37 -
Gece ile gündüz ve güneş ile ay Allah'ın kudretinin delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer sadece Allah'a kulluk yapmak istiyorsanız, onları yaratan Allah'a secde edin.
50:39 -
Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güneşin doğuşundan önce (sabah namazını) ve batışından önce de (öğle ve ikindi namazalarını kılarak) Rabbini Hamd ile tesbih et.
55:5 -
Güneş de ay da bir hesab iledir.
71:16 -
Ve Ay'ı bunların içinde bir nur yapmış, güneşi de bir lamba kılmış.
75:9 -
Güneş ve ay toplanır,
76:13 -
Orada donatılmış koltuklar üzerine dayanmışlardır: Orada ne yakıcı güneş görürler, ne de şiddetli soğuk.
81:1 -
Güneş katlanıp dürüldüğünde,
91:1 -
Güneş'e ve onun parıltısına,

Şimdi Yıldızlara bakalım:

Kuranda yıldız ile alakalı tahmini 18 ayet geçiyor
6:76 -
Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü:"Rabb'im budur" dedi. Yıldız batınca da:" Ben batanları sevmem" dedi.
6:97 -
Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye yıldızları sizin için yaratan O'dur. Şüphesiz biz, bilen bir toplum için ayetleri geniş bir şekilde açıkladık.
7:54 -
Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.
12:4 -
Hani bir vakitler Yusuf, babasına demişti ki: "Babacığım, ben rüyada onbir yıldızla güneşi ve ayı bana secde ederken gördüm."
16:12 -
Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize O verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.
16:16 -
Daha birçok âlametler yarattı. İnsanlar geceleyin de Allah'ın yarattığı yıldızlarla yönlerini bulurlar.
22:17 -
Şüphesiz o iman edenler, yahudi olanlar, sabiîler (yıldıza tapanlar), hristiyanlar, ateşe tapanlar ve (Allah'a) eş koşanlar (yok mu?) Allah, kıyamet günü bunların arasını şüphesiz ayıracaktır. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla görüp bilendir.
23-32
Hiç kuşkusuz, Şi'ra yıldızının/şuurlanmanın Rabbi de O'dur.
22:18 -
Görmedin mi, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah'a secde ediyor. Birçoğunun üzerine de azab hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.
24:35 -
Allah, göklerin ve yerin nurudur (aydınlatıcısıdır). O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur içindedir; o billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan çıkan yağdan tutuşturulur. (Bu öyle bir ağaç ki) yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese bile ışık verir. (Bu ışık) nurb üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruyla hidayete iletir. Allah insanlara (işte böyle) misal verir; Allah her şeyi bilir.
37:6 -
Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik.
37:88 -
Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi.
52:49 -
Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışında da O'nu tesbih et.
53:1 -
İnmekte olan yıldıza andolsun ki,
56:75 -
Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim.
77:8 -
Hani o yıldızlar silindiği zaman,
81:2 -
Yıldızlar bulandığında,
82:2 -
Yıldızlar döküldüğü vakit,
86:3 -
O, karanlığı delen yıldızdır.

Şimdi bu bilgiler ışığında yorum sizin. Bu kavramları tam okuyup “apaçık” olan bilgiler ile gelecek çağlara hangi bilgiler aktarabilirsiniz? NASA bu bilgilerden hangilerini kullanıp uzaya hükmetmiş olabilir? Yahudiler burada bahse konu hangi bilgiler ile dünya silah teknolojisini yönetiyor? Ruslar, Japonlar, Fransızlar vs. “gavur” ülkeler hangi ayetleri kavrayarak sıçrama yaptı?

Maalesef Kuran ve Din belirli bir sınıfın (Ruhban benzeri) tekelinde olduğundan çarpık bilgi akışı nedeni ile insanlar hiç bilmedikleri bir dine inanıyor. İnsanların okuması ve öğrenmesi istenmiyor. Gelin empati yapın ve kendinizi Tam mümin bir Müslüman olarak düşünün. Soru ve cevap basit.

Hira mağarasında iken Hz. Muhammed'e Cebrail tarafından ilk ne bildirildi? Alak Suresi. Alak suresi ilk indirilen suredir. (İlk 5 ayet. Tam olarak indirilen ilk sure ise Fatiha suresidir)

Ne diyor Alak suresi: (Elmalılı Hamdi YAZIR’dan)

1 - Yaratan Rabbinin adıyla oku!

2 - O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı.

3 - Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.

4 - O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.

5 - İnsana bilmediği şeyleri öğretti.

Madem sana ilk inen ayet ve emir OKU! NEDEN OKUMUYORSUN BRE ÇAKMA MÜSLÜMAN!!!

Çünkü okunmasından korkuyorlar. Öğrenilmesinden korkuyorlar. Okundukça neler olabileceğini bildiklerin ellerinden geldiğince anlayarak ve araştırarak okunmasını istemiyorlar. Yoksa sistemleri çökecek. Vatikan ve Hristiyan dünyası çoktan el attı bu konuya. Bizde ki ilahiyatçılar yeni yeni başladı. Bilim ve Din başlıklı ilk yazımda zaten bu konuyu irdelemiştim.

Din ve Bilim maalesef örtüşmüyor. Örtüştürme çabaları ise boşa çıkıyor. Bu sadece İslam dininin sorunu değil. Aynı şekilde Yahudilik ve Hristiyanlık dinleri de bu durum ile başa çıkabilmek için yoğun uğraş veriyor.

Bazı sesleri duyar gibiyim: “Yahudiler din ile yönetiliyor sayın yazar. Niye bunları söylemiyorsun? Amacın sırf İslamiyet’i karalamak. Onları koruyorsun” Kusura bakmayın. Ülkemiz ve toplumsal çoğunluğumuzun anlayış ve dilini kullanmak zorundayım. Yalnız şu noktada vereceğim cevap bu ses sahiplerinin hoşuna gidecek. Yahudilik ve Hristiyanlıkta ki durum daha da vahim. İslamiyet en azından bazı kavramlara açıklama getirip özetliyor. Onlar da bu da yok. Tamamen fantastik hikayeler ile bezenmiş söylevlerden ibaret. Hele Yahudilerin Talmud’u var ki evlere şenlik.

Günümüz İsrail’i her ne kadar din devleti gibi gözükse de yönetim kadrolarının din ile ilişkisi bizdekiler gibi. Sadece halkı daha etkin yönetmek ve idare etmek için. Yoksa asıl yönetim unsurları Millet Irkçılığı ve Ulusçuluğa dayalı. Noam Chomsky bu hususları gayet iyi özetliyor. Neyse konumuza dönelim,

Bilim ve Din… Emre DORMAN, TV8 kanalında Aklımdaki Sorular programı’nda konukları ile bazen bu konuları tartışıp cevapları bulmaya çalışıyorlar; ancak tarafsız ve objektif izleyenler varsa –maalesef- çözüm bulamayıp yorum deryası içerisinde oluşan girdaplarda kaybolup gittiklerini rahatlıkla görebilirler. Aksine, bu ve benzeri programlar size Deizm veya Ateizm’ de Master yaptırır benden söylemesi. İmanınızı sakatlayıp mürtet olmayın.

Bilim ve Din maalesef birbirlerine uzak kavramlar. Yan yana gelmeleri gerçekten çok güç. Bazı okuyucular bana kızıyor hatta bela okuyor olabilirler. Bana saldırmak için ayıracağınız vakti biraz araştırmaya ve okumaya ayırsanız nasıl olur?

İlk yazım Bilim ve Din’ i okuyanlar, benim Deist olduğumu rahatlıkla anlamışlardır. Kusura bakmayın, ancak sizinle yanyana geldiğimizde, Kuran, meal, fıkıh, hadis gibi hususlarda yarışmaya kalksak terleme katsayınız artar. En büyük hadis alimi olan Buhari ve Hanefilik kurucusu İmam Ebu Hanife’ nin hayatını okuyun – ama iyi araştırıp okuyun- . Yaşamlarına bir bakın. Nasıl ve hangi suçlamalar ile karşılaştıklarına bir bakın. Kimlerin nasıl ve neden zulüm ettiklerini öğrenin. Nasıl öldüklerini araştırın. Neden bu iki şahsiyeti araştırmanızı istedim? Çünkü hiç okumadığınıza, bilmediğinize adım gibi eminim. Birisi en büyük hadis alimi öteki senin mezhebinin kurucusu. Bunların üzerine daha hala bir şey anlamadıysanız diyecek bir şey yok. Fazla kasmayın. Kendinize güzel demli bir çay alıp arkanıza yaslanın, bizim için “Allah ıslah etsin” talebinizi yapıp, “yanacağımız” için bize üzülerek “keşke imanlarını sakatlamasalardı” deyin.
Sevgi ve sağlıcakla kalın.

Yazan: Demon Product