HABERLER
Dini Haber
Kurandaki çelişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurandaki çelişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ALLAH'TAN BAŞKA HÜKÜM VERENLER: AVLİYE VE REDDİYE

Yazan: FileOzof


ALLAH'TAN BAŞKA HÜKÜM VERENLER: AVLİYE VE REDDİYE

Miras ayetleri modernist kesimden bağnaz kesime kadar herkesi uğraştıran ama bir türlü tatmin edici cevaplar alamadığımız bir konudur.
Bazıları avliye ve reddiye ile bazıları da kendince yorumlarıyla bu işten sıyrılmaya çalışıyor. Bir kere dahi "Tanrı yanılabilir mi?" diye sormuyorlar.
Bu yazımda bu iddialara değinecek ve bu iddiaların ne kadar tutarsız ve boş bir çaba olduğunu göstereceğim.

Biliyorsunuz, daha önce miras ayetlerine değinmiştik. Şimdi gelin miras ayetlerine bir kez daha göz atalım. Sizden ricam elinize bir kağıt bir de kalem alın. Hep birlikte bir hesap yapalım. Zira Tanrı yanılır fakat matematik asla.

Unutmadan ilgili ayetleri şuraya bırakalım.

Kur'an/4:11-12
﴾11﴿ Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder. *İkiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır.* (1)Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. *Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır.* (2)  Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuşlarsa anasının hakkı üçte birdir. Ölenin kardeşleri varsa anasının payı, vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.

﴾12﴿ *Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra,* (3) eşlerinizin, çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. *Çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri onlarındır.* (4) Eğer bir erkek veya kadının, anası, babası ve çocukları bulunmadığı halde malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa, vasiyetten ve borçtan sonra her birinin payı altıda birdir. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. Kimse zarar görmesin; Allah’ın hükmü budur. Allah her şeyi bilendir, hilim sahibidir. [1]

Bugün bir adam ölmüş ve geriye 3 kız evladını annesini ve babasını mirasçı bırakmış olsun.
Adamın geriye 250.000 TL parası ve 10.000 TL borcu kalsın.
Şimdi adım adım işlemlerimizi yapalım.
1-) 3. maddeye göre öncelikli olarak borcunu ödememiz gerekiyor.

250.000-10.000=240.000

2-) 1'inci, 2'nci ve 4'üncü maddelere göre kız çocuklara 2/3, anneye 1/6, babaya 1/6 ve eşe 1/8 verilmesi gerekir.

Mirasın 3'te ikisi 240.000*2/3 işleminden 160.000  TL'dir ve bunun 3 kıza paylaştırılması gerekir.
Mirası anne ve babaya her biri 1/6 alacak şekilde dağıtırsak 240.000*1/6= 40.000 anneye, 240.000*1/6=40.000 babaya vermemiz gerekir.
Son olarak mirasın 1/8'ini ölen erkeğin karısına verirsek 240.000*1/8=30.000 yapar.

3-) Şimdi bölüştürdüğümüz para miktarlarını toplarsak 160.000 + 40.000 + 40.000 + 30.000 = 270.000 yapar. Elimizdeki para her ne olursa olsun eldeki oranlarla dağıtmaya yetmez. Hangi para miktarı ile denerseniz deneyin paylaştırmak istediğimiz miktar elimizdeki paradan fazla çıkar.

Kısacası yerin ve göklerin ve ikisi arasındakilerin sahibinin verdiği oranların dağıtılması, "bir elmanın yarısını Ali'ye yarısından fazlasını ise Ayşe'ye vermek gibi" imkansız ve karmaşık bir durumdur.

Şimdi geçelim Müslümanların argümanlarına.

*...Bu Amerika'yı yeniden keşfettiğini zanneden bilgisiz inkârcıya hemen bildireyim ki, ortaya koyduğu mesele İslâm'ın ilk devrinden beri bilinmektedir; maksat anlaşılmış, çözüm oluşturulmuş, buna göre uygulama yapılmış ve hiçbir mirasçı mahrûm bırakılmamıştır. "Payların mirastan fazla geldiği" ifade ve düşüncesi bilgisiz inkârcıya aittir, doğrusu ise payların, mirastan değil, hesap gereği olarak paydalar eşitlenince paydadan fazla olabildiğidir. Böyle bir "mirasçılar tablosu" karşımıza çıktığında çözüm, paylar toplamının payda olarak alınmasından ibarettir, çok eski zamanlardan beri bilinen bu hesaplama usûlüne "avl" denmektedir...

...Paylar toplamı 27 olduğuna göre payda da 27'ye çıkarılacak, miras 24'e değil, 27'ye bölünecek ve her bir mirasçı, Kur'ân'da belirtilen payını, 27'de 16, 4, 4, 3 olarak (bu oranlarda) alacaktır.* [2]

Bu iddia mal sahibinin yaptığı paylaşımın sanki elinde 213.333 TL varmış gibi davranmasıdır. Şimdi bu olayı detaylıca matematiğe dökelim.

Daha önceki videoda da ifade  ettiğimiz gibi mirasın 1 çıkması gerekirken oranları topladığımızda 1.125 yani 27/24 çıkmıştı.

Avliye yöntemi oran orantı yöntemiyle ifade edilebilir.
Elimizdeki paranın 240.000 TL olduğunu belirterek hesaba başlayalım.
Örneğin ölen kimsenin eşi için 1/8 yani 30.000 TL verilmesi gerekirdi. Avliye uygularsak bu durum
240.000*3/27 den 26.666 TL çıkar. Fakat sorun şu ki 1/8'in genişletilmiş hali olan 3/24, avliye ile 3/27 olmuştur. Bu durum Allah'ın belirttiği kanunlara aykırıdır. Çünkü Allah 1/8' ini vermesini emrederken Sünni İslamcılar, mirasın 3/27'sini yani 1/9'unu vermiştir.
Normal durumlarda yani Avliye'yi gerektirmeyen miras paylaştırmasında Mirası 24/24 olarak alan bu kesim her ne hikmetse şimdide mirası 24/27 olarak almıştır. Hata iddiasına yönelik argümanlarının devamında hala daha yapılan  cehennem tehditleri bu iddiaların içinin ne kadar boş ve Kur'an'a aykırı olduğunun bir göstergesidir.
Eğer hala daha ne demek istediğimi anlamadıysanız şöyle bir benzetme yapayım. Faraza bir senet imzaladık ve ben size elimdeki paranın 1/8 ini vereceğime söz verdim.Daha sonra benim menajerim hemen bir Avliye yöntemi ile 1/8 yerine elimdeki paranın 1/9'unu size verdi. Şimdi soruyorum. Bu benim adıma yapılmış en büyük ortaklık ve iftira değil midir?
Bununla birlikte İslam dünyasında önemli bir yer edinmiş, birçok hadis rivayet etmiş, tefsir ve "İslam hukuku" konusunda otoriter biri kabul edilen[3], Muhammed'in amcasının oğlu İbn Abbas avliye konusunda fikir birliğine varmamıştır.[4]

Kur'an/5:44
﴾44﴿ Kendilerini Allah’a vermiş olan peygamberlerin ve -Allah’ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için- rablerine teslim olmuş zâhidlerin, bilginlerin yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidayet ve aydınlık bulunan Tevrat’ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun da âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. [5]

Bu ayet açıkça gösterir ki Allah'ın indirdiği kuralları değiştirenler, onun söylediklerine uymayanlar kâfir olmuştur. Cehennem tehditleri ile bağıranlar yaptıkları işin inkardan da öte bir şirk olduğunun farkına varmalıdır.

Verilen oranların nispi oranlar olduğunu söylemekse trajikomik bir durumdur.
"Nispi oran" savunucuları şu soruları cevaplamak zorundalar.

1-) Bu oranlar birbirine kıyasla verilen oranlarsa Ömer b. Hattab neden sahabeyi bir araya topladı?

2-) İbn Abbas neden Avliye konusunda icma etmedi ve başka bir çözüm yolu aradı?

3-) Nispi oranlar kesirli şekilde verilmez. Nispi oranlarda payların her biri 1 veya 1'in katı olmak zorundadır. Oranlar neden kesirli bir şekilde verildi?

4-) Nispi oranlar için değişen durumlarda değişen oranlar vermeye gerek yoktur. Nispi oranlar verildiğinde her farklı durumda zaten farklı oranlar çıkar. O halde Kur'an neden farklı durumlarda farklı oranlar verme gereği duymuştur?

Bu soruların cevaplanması yeterli olacaktır...
               
Bir diğer iddia ise bunun matematiksel bir zorunluluk olmasıymış. "Değişen durumlar karşısında sabit oranların payı paydasından zaten büyük ya da küçük çıkabilir." [6] şeklinde de ifade ediliyor. İyi de zaten değişen durumlarda oranlar sabit değil ki. Bunun en büyük kanıtı ekranda görmüş olduğunuz koyu renkle yazılı kısımdır. Bu iddiamı yazının son kısmında kendi uydurduğum bir ayetle destekleyeceğim.

(11) Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder. İkiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. *Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuşlarsa anasının hakkı üçte birdir.* Ölenin kardeşleri varsa anasının payı, vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.

Başka bir videoda Reşad Halife'yi Rasul olarak gören Edip Yüksel ise konuyu ilginç olarak bulmuş ve video sahibi önce mirası 1 üzerinden normal bir şekilde hesaplayıp daha sonra kalan para üzerinden hesap yapmış.[7]

Bu paylaşıma yönelik Kur'an'dan getirilen delil ise Nisa suresinin 33. ayetidir.

Nisa Suresi 33. ayet
﴾33﴿ Ana, baba ve akrabanın geride bıraktıklarından her biri için yakın vârisler belirledik. Antlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah her şeyi görmektedir.

Bu yaklaşım kadını sözleşmeli işçi gibi göstermektir. Halbuki ayetin yorumuna baktığımızda böyle bir şeyi görmemekteyiz. Dahası ayetin kendisinden böyle bir şeyi, tefsir konusunda hiçbir bilgisi olmayan, okuduğunu anlayan biri bile çıkaramaz.
Ayetle ilgili İbn'i Kesir'in tefsirinden ilgili kısma bakalım.

*Allah Teâlâ : «Yeminlerinizin bağladığı kimselere hisselerini verin.» buyuruyor. Sağlam yeminlerle anlaştığınız (karşılıklı yeminleştiğiniz) kimselere; sağlam, kuvvetli yeminlerinizde va'dettiğiniz gibi mirastan hisselerini verin. Bu söz ve anlaşmalarınızda aranızda şahid Allah'tır. Bu; İslâm'ın başlangıcında vardı (mevcûddu). Sonra neshedildi ve (daha önce) ahitleştikleri kimselere karşı sözlerinde durmaları emredildi. Ancak bu âyetin inmesinden sonra benzer bir anlaşma yapmamaları da emrolundu.* [8]

Görüldüğü gibi bu ayetlerden sadece "Söz verdiğiniz gibi mirası dağıtın anlamı çıkar." ve bu ayet, miras ayetleri ile neshedilmiştir.

Diyelim ki bu ayetten bu tarz bir anlam çıkarmak mümkün olsun. Kız sayısının bir olduğu durumda ise kalan miras üzerinden kıza 1/2, anneye 1/6 ve babaya 1/6 oranında miras dağıtılır. Bu durumda ise oranlar toplamı 5/6 eder. Peki her ikisini birleştirirsek ne olur. 1/8 + 1/2 + 1/6 + 1/6  =23/24
Gördüğünüz gibi bu durumda da mirası tam olarak dağıtmak her iki yöntem içinde imkansızdır. Kalan paraya ne olacağı meçhuldür.

Az önce bahsettiğim "matematiksel zorunluluk" iddiasını çürüten ayet ise şöyledir.
Ayete başlamadan önce belirtmeliyim ki değişen durumlar karşısında sabit oranların hep 1 vermesi imkansızdır. Fakat değişen durumlar karşısında "değişen" oranların hep 1 vermesi imkansız değildir. Nitekim Kur'an'da da değişen oranlar karşısında değişen oranlar verilmiş fakat bu oranlar 1'e ulaşamadığı için hatalı olmuştur. İzah etmeye çalıştığımız şey de budur.

Miras Suresi 1. ayet
Ey akıl sahipleri! Eşiniz varsa çocuklara yarısı düşer. Eşi yoksa çocuklara mirasın 2/3'ü düşer. Eşe ise 1/6 düşer. Ölenin çocuğu varsa geriye bıraktığı maldan ana babasının her birine 6' da 1 pay vardır. Çocuğu yok ana babası varsa anasına 1/3 babasına yarısı düşer. Yalnız ana babası varsa her birine yarısı düşer.  Eğer mirasa varis yoksa sadaka olarak dağıtılır. Yoksullar arasında adaletsizlik yapmaktan sakının. Allah sapmayasınız diye ayetlerini böyle açıklıyor. Şüphesiz ki Allah işitendir, bilendir.

SONUÇ
Miras paylaşımın hatalı olduğu apaçıktır.
Yapılan avliye ve reddiye yöntemi bir şirktir ve Kur'an'a aykırıdır. Nitekim İbn Abbas avliye konusunda icma etmemiştir. Matematiksel bir zorunluluk iddiası da yanlıştır çünkü oranlar sabit değildir. %10'luk kısmı oluşturan Şiirler ise ayeti yanlış yorumlamıştır. Ayeti doğru yorumlasalar dahi kızın 1 olduğu durumlarda miras paylaştırılamaz. Sonuç olarak bütün bunlar bir Tanrı'nın sözleri olamaz. Çünkü bir çelişki 1000 mucizeyi aciz bırakır. Gerçeği görmeniz dileğiyle...

KUR’AN ALLAH KELAMI MI?

Yazan: Serdar Kaangil


KUR’AN ALLAH KELAMI MI?


Bildiğiniz gibi İslam’a göre Kur’an, İncil, Tevrat ve Zebur Allah tarafından gönderilmiştir. Bunlardan Kur’an dışındaki kitapların yazımı, geçmiş zaman anlatımı şeklindedir. Kur’an ise Allah’ın hitabı biçiminde yazılmıştır. Allah’ın sözlerinin, emir ve öğütlerinin Cebrail adlı melek vasıtasıyla ve vahiy yoluyla peygambere iletildiğine inanılır. O yüzden “Kur’an Allah kelamıdır” denir. Allah’a ait olmayan sözler ise “kul” veya “kâle” yani “de ki” veya “dedi ki” sözcükleriyle belirtilmiştir. Bundan dolayı birçok ayet “de ki” anlamına gelen “kul” kelimesiyle başlar. Örneğin: “De ki; ‘Ben içinizden hiçbir erkeğin babası değilim” cümlesinden anlarız ki “de ki” diyen Allah, “Ben içinizden hiçbir erkeğin babası değilim” dedirtilen peygamberdir. Ne var ki bunun gibi bazı ayetlerin Allah’a ait olmadığı açıkça belli iken “de ki” sözcüğünün kullanılmadığını görürüz. Bu tür ayetlerin bazı meallerinde “de ki”sözcüğü parantez içinde verilmiştir. Bazı mealciler ise sanki Arapçasında gerçekten yazılıymış gibi paranteze dahi gerek duymadan “de ki” sözcüğünü eklemişlerdir. Bu müdahaleler, ayetlerdeki eksikliği kamufle etme amaçlıdır. Şimdi bu hataları görelim:

Fatiha suresi Allah’a yapılan bir duadır. Dolayısıyla “deyin ki” kelimesiyle başlamalıydı. Kur’an’ın son iki suresi olan Nas ve Felak sureleri de duadır ve “de ki” ile başlar. Fatiha suresinin başında olmasa bile 5. ayetinde “kûlû” yani “Deyin ki” sözcüğü muhakkak kullanılmalıydı.

Fatiha/ 5-7. (Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.

Görüldüğü gibi ayette Allah’a sesleniş, Allah’a yakarış vardır. Dolayısıyla ayette seslenen Allah değil, insandır. Ama “Deyin ki” sözcüğü olmadığından Allah kendisine dua etmiş gibidir. Hadi diyelim ki Fatiha Kur’an’ın açılış suresidir, bir önsöz gibidir, o nedenle “deyin ki” denmesine gerek duyulmamıştır. Peki ya diğer ayetlerdeki eksikler? Şimdi de aşağıdaki ayetlerde hitap edenin kim olduğunu görelim:

Hud-2. Allah’dan başkasına kulluk etmeyin. Ben size O’nun tarafından müjde vermek ve uyarmak için gönderilmiş gerçek bir peygamberim.

Zariyat-51. Allah ile beraber başka bir tanrı edinmeyin. Zira ben size O’nun tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.

Bu ayetlerde anlaşılacağa üzere konuşan Muhammed hazretleridir. İnsanlara kendisinin peygamber olduğunu iddia etmektedir.

Şura-10. Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. (De ki) İşte bu, Rabbim Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum.

En’am-104. Rabbinizden size muhakkak ki deliller gelmiştir. Artık kim gözünü açar görürse kendi lehine, kim de hakkı görmeyip batılı seçerse kendi aleyhinedir. (De ki) “Ben sizin üzerinizde bekçi değilim.”

Bu iki ayette de konuşan Muhammed hazretleridir. Görüldüğü gibi “de ki” sözcükleri kullanılmadığından mealciler parantez içerisinde göstermek zorunda kalmışlardır.

Tevbe-30. Yahudiler, “Uzeyir Allah’ın oğlu” dediler, Hıristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğlu”, dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Daha önce inkara sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırıyorlar!

Bu ayette geçen “kâtelehumullâh” ın asıl anlamı “Allah onları öldürsün, katletsin” dir. Bunu Allah’tan isteyenin Allah olamayacağı açıktır.

Bir başka örnek:

Nahl-63. Allah’a yemin olsun ki, biz senden önce bir çok ümmetlere peygamberler gönderdik. Ne var ki şeytan, onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. Bugün de o şeytan, kâfirlerin dostudur. Onlar için acı bir azab vardır.

Bu örneklerden şu sonuçlar çıkarılabilir:

1- Kur’an, Tanrı sözü değildir. Hz. Muhammed kurgulayıp yazmış, fakat birkaç ayette gaf yapmış ‘de ki’ ekini kullanmayı unutmuştur.

2- Kur’an, derlenip toplanırken hata yapılmış, bazı ayetler eksik yazılmıştır.

3- Kur’an’a Hz. Muhammed’den sonra Halife Osman ve Emeviler döneminde müdahale edilmiş, ayetler tahrif edilmiştir.

Tabi bunlara “Allah, anlaşılacağını düşünerek ‘de ki’ demeye gerek duymamış olabilir” veya “Allah bu tür eksiklerle insanları sınamış olabilir” türünden yanıtlar da verilebilir. Bu tür yanıtlar, eksikliği, hatayı tanrıya havale etmek olur ki buna katılmak mümkün değildir. 2 ve 3 şıkları ise Hicr-9 ayetinde belirtilen “Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.” ayetine ters düşer. Bu durumda 1 şıkkının doğru olduğu, Kur’an’ın Allah sözü değil, Hz. Muhammed’in kurgusu olduğu ortaya çıkar.

Şimdi de Kur’an’ın Allah hitabı olmadığına dair farklı bir örnek verelim:
Bu örnekle göreceğiz ki Muhammed hazretleri, kimi zaman Allah’ı, kimi zaman melekler adına Cebrail’i, kimi zaman da peygamberleri konuşturan bir kurguyla Kur’an’ı yazmıştır. Onları konuştururken Kur’an’da 300’e yakın “de ki” öneki kullanmıştır ki kendisinin yazdığı anlaşılmasın, Allah sözü olduğuna inanılsın. Ama bazı ayetlerin kurgusunda hata yapmış, “de ki” kullanmayı unutmuş ya da hatalı kullanmıştır veya kullanmayı becerememiştir.

En’am-114. Allah’tan başka bir hakem mi arayayım ki size, her muhtaç olduğunuz şeyi bildirip açıklayan kitabı, o indirmiştir? Kendilerine kitap verilenler de bilirler ki o, senin Rabbin tarafından gerçek olarak indirilmiş bir kitaptır; artık şüphe edenlerden olma.

Meryem-64. Biz, ancak Rabbının emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bu ikisi arasındaki her şey, O’nundur. Ve Rabbın unutkan değildir.

Enam-114 ve Meryem-64. ayetten önceki ve sonraki ayetlere bakıldığında bu cümlelerin kime ait olduğuna dair bir belirteç yoktur.

Enam-114’te ”Size Allah’tan başka bir hakem mi arayayım” sözünden sonra “Senin Rabbin tarafından indirilmiş” sözü ile konuşturulanın melek Cebrail olduğu ve Muhammed hazretlerine hitap ettiği açıkça bellidir.

Meryem-64’te ise “Biz ancak rabbinin emriyle ineriz” sözü melekler ya da melekler adına konuşan Cebrail’e söyletiliyormuş gibi yazılmıştır. Ama Allah’ın kelamı dediği kitapta Muhammed hazretleri bunu belirtmeyi becerememiş ya da hata dikkatinden kaçmıştır.

Zümer-10. De ki: ‘Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah’ın arz’ı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir.’ (de ki fazla)

Bakara-97. De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.” (de ki fazla)

Zümer-10 ve Bakara-97 ayetlerinde dikkat edilirse “de ki” sözcüğüne gerek yoktur ama kullanılmıştır. Zümer-10’da “de ki” sözcüğü olduğunda Muhammed hazretlerinin Müslümanlara “kullarım” diye seslendiği anlaşılmaktadır. Halbuki “de ki” olmasaydı hitap eden Allah olacak ve bir anormallik görünmeyecekti.

Bu gaflara karşı, verilen yanıtlardan biri “Kur’an’da kimi ayetlerin Cebrail’in sözü olduğu” hatta “Kur’an’ın Allah’ın, Cebrail’in ve peygamberin ortak ürünü” olduğudur. Bakara-97 ayeti bu iddiaları çürütür. Ayetten Cebrail’in, Kur’an’ı peygamberin kalbine indirdiğini, dolayısıyla 23 sene boyunca zırt pırt 50.000 yıllık yolu katetmediğini, olaylara-durumlara göre sırası geldiğinde peygamberin ayetleri kalbinden (beyninden) ortaya döktüğünü anlıyoruz.

Bakara-97 ayetinde “de ki” ön eki kullanıldığında ayet şöyle olmalıydı:

De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak benim kalbime indirmiştir.

Ama Kur’an’da “senin kalbine indirmiştir” yazılarak hata yapılmıştır.

Muhammed hazretleri, Tevrat ve İncil’in 3. şahıs ağzıyla yazılmasına nispeten çok daha inandırıcı bir kurgu ile Kur’an’ı yazmış ama yaptığı bu gaflarla açık vermiştir.

Örneğin Zuhruf-11‘te;
“O, suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz” ayetini ele alalım:
Burada “O” Allah ise, “Biz” kimdir?
”Biz”, melekler adına konuşan Cebrail’den başkası olamaz. Ama görüldüğü gibi meleğin konuştuğuna dair bir belirteç yoktur.

Muhammed hazretleri, Kur’an’ı “Allah kelamıdır” diye yazmıştır. Allah’ı konuşturma sanatı ile düzenlemeye çalışmıştır. Fakat özellikle “Biz” diyen ayetlerde ya “Allah ve ekibi” olarak konuşulmaktadır ya da melekler olarak.
Süleyman Ateş’in bu konuda görüşü “Kur’an Allah vahyi, melek sözüdür” şeklindedir.
Ama görüyoruz ki Allah da konuşuyor, Cebrail de, Muhammed de..
Kur’an’da sıkça kullanılan “kale” sözcüğü “dedi ki” anlamındadır. Şimdi “dedi ki” sözcüğünün kullanıldığı bir ayetteki hatayı görelim.

Enbiya-112. Kâle rabbıhkum bil hakk, ve rabbuner rahmânul musteânu alâ mâ tasıfûn.
Dedi ki; “Rabbim hak ile hükmet. Sizin nitelendirmelerinize karşı sığınılacak olan rabbimiz rahmandır.

Cümle kurumunun yanlış olduğu açıkça görülmektedir. Edip Yüksel, bu ayetin yanlış yazıldığını, “kale” değil, “kul” olması gerektiğini söyler ve o şekilde çevirir. Muhammed Esed ise hem “kale” değil “kul” muş gibi çevirir, hem de 2. cümlede tekrar parantez içinde “de ki” kullanır. Sebebi, ayette Hz. Muhammed’in hem Allah’a hem de inanmayanlara seslenmiş olmasıdır. Böyle bir cümle yapısında “kale” yerine “kul” da kullanılsa cümle bozuk kalır. Bu ayette de cümle kurumunun çok zor olması nedeniyle becerilemediğini görüyoruz.

Sonuç:
Birisi çıkıp “Allah’tan bana mektup geldi” demiş olsa önce ona deli gözüyle bakmak ve kesinlikle inanmamak en doğru davranıştır. Fakat ısrarlı davranıyorsa ve insanların bir kısmı ona inanıyorsa “Acaba” diyerek doğru söyleyip söylemediği incelenebilir. Bilhassa tanrıya inanan insanlarda böyle bir eğilim doğaldır. Doğal olmayan, içinde yazılanların bir kısmı doğru diye inanılmasıdır. Ya da mektubu irdeleyip sorgulamadan mektup sahibinin kişiliğine güvenerek veya çevresinde duyduklarından etkilenerek inanmaktır. Mektup incelendiğinde içeriğindeki tek bir ‘insana mahsus’ hata dahi, mektubun tanrıdan gelmediğinin kanıtıdır. Çünkü madem ki inanılan tanrı mükemmel ve her şeyi bilen bir varlıktır, öyleyse tanrı hata yapmaz. Hele çok sayıda cümle hatası, gramer hatası varsa mektubun tanrıdan olduğunu iddia etmek normal karşılanamaz. Bu tavır zayıflıktır. Zaaflarına, çevresine, çıkarlarına mahkum kalmaktır. Kutsal olduğu, tanrıdan geldiği iddia edilen kitaplar için de bu geçerlidir. Farklı dinlerin, farklı kitapların, farklı kutsalların dünya halklarına olumsuz etkisi ortadadır. Kutsal savaşlar, dünya barışını engellemekte, insanlığı yaralamaktadır. Bu büyük, aşılmaz engelin temelinde ise mektup örneğindeki o küçük zaaf vardır. Barışın tesisi ise tüm bireylerde bu küçük zaafların tedavisiyle mümkündür. Kadim dinlerin haricinde zamanımızda da çeşitli ülkelerde ortaya çıkan meczuplar, bu tür zaafları olan kişileri aldatabilmekte, peşlerinden sürükleyebilmektedir. Sonuç ise ya toplu intihar, ya canlı bomba katliamları ya da soyulmak, sömürülmek olmaktadır.

ALLAH MUHAMMED'E HARAM İŞLEYEBİLİRSİN DİYEBİLİR Mİ?

Yazan: FileOzof


ALLAH MUHAMMED'E HARAM İŞLEYEBİLİRSİN DİYEBİLİR Mİ?


"Seni öyle sevdim ölürcesine
Tanrının yazdığı şiircesine" (Emel Sayın). Bir Tanrı düşünün.
Kitabında sadece "bir kulunu" ilgilendiren şeyler yazmış olabilir mi? Diyeceksiniz ki o bizim için hayat modeli. Fakat istediğiniz kadar kafa patlatın  bir kişiye has olmak üzere verilen imtiyazı kendi hayatınıza uyarlayamazsınız.

Ahzab Suresi 50. ayet
﴾50﴿ Ey peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verip de elinin sahip olduğu kadınları, seninle birlikte hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını, teyze kızlarını, kendini peygambere mehirsiz olarak bağışlar da peygamber de onunla evlenmek isterse böyle bir mümin kadını -ki sonuncusu diğer müminlere değil, *zatına mahsustur* - sana helâl kıldık. Müminlere eşleri ve sahip oldukları kadınları hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz. *Sana mahsus* olanı güçlük çekmeyesin diye meşrû kıldık. Allah çok bağışlayıcı, pek esirgeyicidir.

Bizim sorunumuz Tanrının birilerine cinsel imtiyazlar vermesi değil. Bizim sorunumuz bu imtiyazların evrensel olduğuna inanılan kitaba yazılması.

Biz dahi bunu öyle bir dehşetle okuduk ki çarpıcı bir detayı fark edemedik. Şimdi gelin birbiriyle çelişen ifadelere bakalım ve bunun ancak bir insan ürünü olduğunu gösterelim.

Biliyorsunuz daha önce Muhammed'in Kıpti Mariye ile olan ilişkisinden bahsetmiştik. Muhammed bu ilişkiden sonra bir ay bekliyor ve daha sonra Tanrı'dan ayet geldi diyerek hanımlarını boşamakla tehdit ediyor.
Şimdi gelin, o ayetlere tekrar göz atalım.

Tahrim Suresi 1-5
1﴿ Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.
﴾2﴿ Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşrû kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır; O bilendir, hikmet sahibidir.
﴾3﴿ Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu peygambere açıklayınca peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine konuyu anlatınca o, "Bunu sana kim haber verdi?" diye sordu. "Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi" diye cevap verdi.
﴾4﴿ İkiniz de Allah’a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü kalpleriniz eğrilmişti. Ama peygambere karşı bir dayanışma içine girecek olursanız bilin ki herkesten önce Allah onun dostu ve koruyucusudur, sonra da Cebrâil ve iyi müminler. Melekler de bunların ardından onun yardımcısıdır.
﴾5﴿ Eğer sizi boşayacak olursa rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah’a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bâkire eşler verebilir.

1. ayete dikkatle bakın. Eşlerini bir arada tutmak arzusuyla, Allah'ın "sadece" Muhammed'e helal kıldığı, Muhammed'in kendisine yasakladığı   şey ne olabilir?  Konuyla ilgili iki rivayet olsa da sadece Muhammed için helal kılınan şey Mariye ile ilişkiye girmektir.

Ahzab 50 Arapçasını ve Tahrim 1 Arapçasını karşılaştıralım.
Tahrim 1
  يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ *لَكَۚ* تَبْتَغ۪ي مَرْضَاتَ اَزْوَاجِكَۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Yıldız içine aldığımız kelime (leke) sadece bir kişiye söylenilen sözler için kullanılır.
Örneğin Ahzab 50'de geçen kadının peygambere kendini hibe etmesi  ifadesi içinde (leke) kullanılır.
Ahzab 50
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَحْلَلْنَا *لَكَ* اَزْوَاجَكَ الّٰـت۪ٓي اٰتَيْتَ اُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ مِمَّٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلَيْكَ وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ الّٰت۪ي هَاجَرْنَ مَعَكَۘ وَامْرَاَةً مُؤْمِنَةً اِنْ وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ اِنْ اَرَادَ النَّبِيُّ اَنْ يَسْتَنْكِحَهَا*خَالِصَةً *لَكَ* مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ ف۪ٓي اَزْوَاجِهِمْ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

Görüldüğü gibi yıldız içindeki kelimeden önce gelen (hâlisaten) "mahsus olarak" demektir.
Ve yıldızlı kelimenin sadece bir kişiye mahsus olduğunu destekler niteliktedir. Yani Tahrim suresinin bal şerbetiyle alakası yoktur. Zira bal şerbeti Müminlere de helal kılınmıştır.

Şimdi Ahzab Suresinin devamına bakalım ve daha başka hangi hükümler gelmiş inceleyelim.

Ahzab Suresi 51-52. ayetler
(51) Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın. Uzaklaştırdıklarından birini tekrar istemende senin için bir sakınca yoktur. Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır. Allah gönüllerinizdekini bilir, Allah ilim ve hilim sahibidir.
(52) Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz; mülkiyetin altında bulunanlar dışında kadınlarını, "güzellikleri hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmen de" helâl olmaz. Allah her şeyi görüp gözetmektedir.

Ahzab Suresinin 52. ayetinde Muhammed'e "eşlerini boşamak" haram kılınıyor.
Öte yandan Ahzab Suresi 90. sırada nazil olmuş ve Tahrim Suresi ise 107. sırada nazil olmuştur.(1) Yani başka eşler alınmasını yasaklama emri daha erken gelmiştir. Ve bir daha bakın Tahrim Suresi 5. ayete. Peygamber eşlerini boşayabilir diyor... Herhalde Allah öyle bir öfkeye kapılmış ki daha dün ne dediğini unutmuş.
Ah pardon... Bir insandan böyle hatalar beklenir değil mi? Yani Muhammed öyle bir öfkeye kapılmış ki daha dün ne yazdığını unutmuş.
Şimdi diyeceksiniz ki madem böyle bir çelişki var bu neden söylenmemiş? Söylenmiş tabi... Eskilerin masalları diyen olmuş. O bir şairdir, delidir diyen olmuş. Demiş demesine de kelle koltukta ya hani o zamanlar. Ya öldürülmüş ya da sürgün edilmiş. Lütfen hakaret etmeden bir cevabınız varsa verin sayın Müslümanlar.
Gerçeği görmeniz dileğiyle...

KAYNAKLAR
• http://www.kuranmeali.com/Siralama.php?sira=nuzulsirasi
• Ahzab suresi 50-52.ayetler
• Tahrim suresi 1-5.ayetler

KUR'AN'DA EMBRİYO

Hazırlayan: A.Kara
A, din, islamiyet, Kurandaki çelişkiler, Embriyo mucizesi, Kuranda embriyo, Kur'an'ın embriyo hatası, Nutfe, Alaka, Et giydirdik, Kuran ve bilim, Bilim ve Kur'an, Kur'an mucizeleri,

KUR'AN EMBRİYO OLUŞUMUNU BİLİME UYGUN OLARAK AÇIKLIYOR İDDİASI


Müslümanlar Kuran'da bilimsel olarak doğru bir embriyolojik gelişme anlatımının mevcut olduğunu iddia eder. Müslüman topluluklar, şeyhler ve bazı modernist İslamcılar Kuran'daki embriyolojik evrelerin İslam'ın bilimsel bir mucizesi olduğunu ve Kur'an'ın ilahi bir kökene dayandığını iddia ediyor. Ancak eleştirmenler ayetlerin bilimsel olarak yanlış olduğunu ve o sırada mevcut olan Yunan teorilerinden etkilendiğini iddia ediyorlar.

Bu ayete dair savunucuların yorumları Müslüman olmayan tıp uzmanları Dr. Maurice Bucaille ve daha sonra Dr. Keith Moore'un vahabi din adamı Abdul Mecid el-Zindani ile birlikte yazdığı "İslami İlaveler" başlıklı kitabının özel bir baskısında yayımlandığında ciddi anlamda ortaya çıktı. Bununla birlikte bazı eleştirmenler Moore'un, Cidde'deki Kral Abdülaziz Üniversitesi Embriyoloji Komitesi ile birlikte çalıştığı için ev sahiplerine ve yatırımcılarına sadece dudak hizmeti verdiğine inanıyor, yani onlar adına savunuculuk yaparak çıkarlarını koruyor. Moore’un İslami iddialarla ilgili bu övgülerine Dr. Zakir Naik ve şuan ceza evinde olan kedicik sahibi Adnan Oktar'dan destek gelmişti. Dr. Myers gibi eleştirmenler ise embriyolojiden söz eden Kur'an ayetlerinin bilimsel gerçeklerle uyuşmadığını ve kabul edilemez olduğunu söylüyor.

Birçok bilim insanı ve araştırmacı Kur'an embriyolojisi ile Pergamonlu Galen tarafından öğretilenler arasındaki olağanüstü benzerlikler hakkında yazmıştır. Galen, Muhammed'den önce Suriye ve Mısır'da çalışmalarına devam eden oldukça etkili ve sözü geçen bir Yunan doktoruydu (d. 130 CE). Kur'an'daki embriyo evreleri ve Galen ile Yahudi Talmud'u arasında çarpıcı benzerlikler bulunmaktadır. Ancak, ilginç ve çok muhtemel olsa da bu etkileri incelemek şimdilik gereksizdir. O konuyu daha sonra ele alacağım çünkü bu makale yalnızca İslami web siteleri ve kamuoyu tarafından yapılan iddialara ve bu iddiaların geçerliliği ile ilgili eleştirilere odaklanacaktır.

Kuran, Klasik Kuran Arapça ile yazılmıştır. Bu nedenle Kur'an'daki tüm terimler Modern-Standart Arapça'dan kolayca çevrilemez. Embriyo mucizesine ilişkin Kur'an'da geçen ilgili kelimeleri inceleyelim:

Nutfe (نُطْفَةً) : Meni damlası
Alaka (عَلَقَةً) : Sülük ve sülük gibi yapışarak kan emen canlılar veya pıhtılaşmış kan
Mudga (مُضْغَةً) : Bir ısırımlık et parçası
İzâmen (عِظَٰمًا) : Kemik, özellikle uzuv kemikleri
Kesevnâ (كَسَوَ) : Giydirdik
Lahmen (لَحْمًا) : Et

KONU İLE İLGİLİ  BAZI AYETLER

(İlgili ayetlerde Diyanetin Kur'an'ı bilime uydurma çabası ile eklediği parantez içlerine dikkat, güya apaçık olduğu söylenen kitapta Allah'ın açıkça izah edemediğini Diyanet izah ediyor)

Mü'minun suresi 12-14.ayetler:
Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz;
[Ve lekad halaknâl insâne min sulâletin min tîn(tînin)]
Sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz.
[Summe cealnâhu nutfeten fî karârin mekîn(mekînin)]
Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir.
[Summe halaknân nutfete alakaten fe halaknâl alakate mudgaten fe halaknâl mudgate izâmen fe kesevnal izâme lahmen summe enşe´nâhu halkan âhar(âhara), fe tebârekallâhu ahsenul hâlikîn(hâlikîne)]

Hac suresi 5.ayet:
Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim; ve biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız, sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir. Öte yandan yeryüzünü kupkuru ve cansız görürsün; üzerine yağmur indirdiğimizde ise (bir de bakarsın) canlanıp kabarır ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır.
[Yâ eyyuhen nâsu in kuntum fî raybin minel ba’si fe innâ halaknâkum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe min mudgatin muhallekatin ve gayri muhallekatin li nubeyyine lekum, ve nukırru fîl erhâmi mâ neşâu ilâ ecelin musemmen summe nuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum ve minkum men yuteveffâ ve minkum men yuraddu ilâ erzelil umuri li keylâ ya’leme min ba’di ilmin şey’â(şey’an), ve terel arda hâmideten fe izâ enzelnâ aleyhel mâehtezzet ve rabet ve enbetet min kulli zevcin behîc(behîcin)]

Mü'min suresi 67.ayet:
Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O’dur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağınıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız.
[Huvellezî halakakum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe yuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum summe li tekûnû şuyûhâ(şuyûhan), ve minkum men yuteveffâ min kablu ve li teblugû ecelen musemmen ve leallekum ta’kılûn(ta’kılûne)]

BİLİMSEL DOĞRULUK

Kuran'daki embriyoloji genellikle modern, bilimsel bir bakış açısıyla eleştirilir. Bu makale boyunca referanslar dahil daha ayrıntılı bilgi verilmektedir, ancak ana eleştiriler şöyledir:

1) İlgili ayetlere bakıldığında tıpkı Galen ve Yahudi Talmudu'nda da olduğu gibi embriyonun ilk oluşum aşamasının kadın rahminde bulunan bir sıvı ile karışan spermden oluştuğu inancı görülmektedir. Dahası, Kuran'ın yazarının kadınların sahip olduğu yumurtalıkların varlığının farkında olduğuna dair hiçbir işaret yoktur.

2) Kur'an'da embriyonun daha sonra kan pıhtısı olduğu söylenir. Bütün klasik tefsirler 'alaka'nın kan, donmuş kan yada pıhtılaşmış kan olduğunu yazar ve klasik Arapça sözlüklerde kelimenin tanımı budur.
Biyolojik anlamı açıkça ortada olan bu Arapça kelime için alternatif anlamlar aramak ve anlamı kabak gibi ortadan olan bu kelimeyi embriyolojiden bahsederken kullanmak çok saçmadır. Hatalı seçilen bu sözcük insanlar arasında haklı bir yanlışlığa neden olduğu için yüzyıllardır birtakım insanlar embriyonun pıhtılaşmış kan olduğunu düşünerek kandırıldılar (gerçek bir embriyo hiçbir yönden kan damlası veya kan pıhtısı değildir).

3) Mü'minun suresi 14.ayette kemiklerin etle kaplanmadan önce oluştuğu söylenir. Halbuki kemiklerin kıkırdak modelleri çevredeki kaslarla yani etlerle aynı anda ve paralel olarak oluşmaya başlar ve bu kıkırdak tam anlamıyla kemik ile yer değiştirir. Yani önce kemiğin oluşup sonra etin onu sarması gibi bir durum söz konusu değildir.

Kur'an'da yazanlar yanlış tanımlamalar ve savunucuların yaptığı keyfi varsayımlar olmadan incelendiğinde bir çocuğun rahimdeki fiili gelişim süreci ile hiçbir benzerliği bulunmayan bir dizi sıralamanın olduğu görülmektedir.

MÜSLÜMAN ARGÜMANLARI

KOZ / KİL / ÇAMURDAN YARATILIŞ

Daha önce bahsettiğim Kur'an'ın embriyoloji ile ilgili ayetlerindeki, toz (tubarin تُرَابٍ), çamur (hamain حَإٍمَإٍ), kil (teenin طِينٍ) veya şekillenmiş balçık (salsalin صَلْصَٰلٍ) gibi ifadeleri kargaşaya neden olur. Secde 7-8, Ali İmran 59 ve Hicr 26 gibi ayetlere bakıldığında bunların yalnızca Adem'in yaratılmasıyla ile ilgili olduğu, embriyoloji iddiası olan diğer ayetlerin ise insanın yaratılışından bahsettiği açıktır. İslam alimlerinden İbn-i Kesir gibi alimlerin düşüncesi de bu yöndedir.

Özellikle Adem'in kilden yapıldığını söyleyen ayetlere bakıldığında, kilin kalıplanmış ve şekillendirilmiş bir yapı malzemesi olduğu ve katalitik bir  bileşik olmadığı göz önünde bulundurulduğunda bazı Müslümanların Kuran ile Dünyadaki tüm yaşamın kökenine dair attığı iddianın mantıklı bir tarafı bulunmamaktadır.

Yine kesinlikle embriyoloji ile ilgili olmasa da bazı İslami web sitelerindeki bir başka iddia kil ve insanın benzer bileşimlere sahip olduğudur. Bilim ve Teknoloji Odaları Sözlüğü, kili "ince dokulu, tortul veya artık bir tortu olarak tanımlamaktadır. Kildeki temel elementler silisyum, alüminyum, hidrojen ve oksijendir. Eğer Silisyum ve Alüminyum varsa, yaşamın korunmasında oynayacak rolleri son derece sınırlandırmıştır. İnsan tarafından ihtiyaç duyulan azot, sodyum gibi diğer elementler  kilde az miktarda bulunur ve kirletici-atık maddeler olarak kabul edilir. Yani kil ve insan bileşimleri arasında benzerlik yoktur.

Nutfe (نُطْفَةً) Bölümü

Kur'an'da embriyonun ilk aşaması nutfe aşamasıdır. Tercüme edilirken tipik olarak "sperm-damlası" gibi kelimeler kullanırken bazı Müslümanlar ise bu kelimeyi hücre bölünmesinin erken aşamalarındaki döllenmiş yumurta olarak yorumlama eğilimindedir. Nutfe, kelimesi kelimenin tam anlamıyla küçük bir miktar sıvı anlamına geliyordu ve meni için bir örtmece idi. Klasik Arapça dilindeki Arap Lisanı Sözlüğü (Lisan el Arab) nutfe kelimesi için şu tanımları verir:

Biraz su, bir su kabında kalan az miktarda su, bir kovada kalan az miktarda su, saf su, insanın suyu. Meniye az miktarda olduğu için nutfe denir.

Nutfe'nin İslam öncesi bir şiirde “şarap tulumunun dibinde kalan az miktarda şarap” anlamında kullanıldığı görülebilir.

Abese 18-19 ve Mürselat 20-22'ye Mü'minun 13 ile birlikte bakıldığında tıpkı daha önce Yahudiler ve Yunanlılar tarafından da inanıldığı ve hadislerde de teyit edildiği gibi nutfenin rahimde depolanarak embriyoya dönüşen sperm olduğunu net bir şekilde görülmektedir.

Abese suresi 18-19. ayetler:
18. Allah, onu hangi şeyden (شَىْءٍ) yarattı?
Min eyyi şey-in (شَىْءٍ) ḣalekah(u)
19. Az bir sudan (نُّطْفَةٍ). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi.
Min nutfetin (نُّطْفَةٍ) ḣalekahu fekadderah(u)

Mürselat suresi 20-22. ayetler:
20. Sizi önemsenmeyen bir sudan (مَّآءٍ مَّهِينٍ) yaratmadık mı?
Elem naḣlukkum min mâ-in mehîn(in) (مَّآءٍ مَّهِينٍ)
21-22. Onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere (قَرَارٍ مَّكِينٍ) yerleştirdik (جَعَلْنَٰهُ).
Fe cealnâhu (جَعَلْنَٰهُ) fî karârin mekîn (قَرَارٍ مَّكِينٍ) ilâ kaderin ma’lûm.

Mü'minun suresi 13.ayet:
Sonra onu güvenli ve sağlam bir mekanda (قَرَارٍ مَّكِينٍ) bir nutfe (نُطْفَةً) kıldık (جَعَلْنَٰهُ).
Summe cealnahu (جَعَلْنَٰهُ) nutfeten (نُطْفَةً) fi kararin mekin (قَرَارٍ مَّكِينٍ).

Mürselat suresi ve Mü'minun suresindeki ilgili ayetlerin arasındaki paralelliğe bakın, ikisi de "Biz onu güvenli bir yere (karârin mekîn) yerleştirdik (cealnâhu)" diyor.  Dikkat edilmesi gereken diğer nokta ise şudur ki bu ayetlerden birinde nutfe kelimesi kullanılırken diğerinde 'suyla tutulan' anlamına gelen mâ-in mehîn(in) ifadesi kullanır. 'Mâ' meni için başka bir ortak örtmece idi.

Her iki ayette de gördüğümüz 'cealnâhu' daki 'hu' onu veya o anlamlarına gelebilir ve Mü'minun 13'te de 'Onu yerleştirdik' tabirinde karşımıza çıkar. Bununla birlikte Mürselat suresi 21.ayette sıvıya atıfta bulunmaktadır çünkü önceki ayette "siz" ifadesini kullanır ve sonra sudan bahseder.

Bunun yanında tekrar belirtmekte yarar var ki Kur'an hiçbir zaman dişi yumurtalarından bahsetmez.

İnsan suresi 2.ayette şöyle yazar:
"Şüphesiz biz insanı, karışım hâlindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık."
İnnâ ḣalaknâ-l-insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fece’alnâhu semî’an basîrâ(n)

Bazı Müslümanlar bu ayetteki 'nutfetin emşâcin' ibaresinin kadın yumurtalığına atıfta bulunduğunu söylerler fakat bunun elle tutulur yanı yoktur. Buradaki 'emşâcin' karıştırılmış demektir. Yani Kur'an'da anlatılan ve bilimle zerre uyuşmayan bu hatalı durum, meni ile aybaşı kanının bir araya gelmesiyle embriyoyu oluşturduğunu zanneden antik Hint embriyologları ve Aristo'nun görüşleri ile, erkek ve kadın sıvısının bir araya gelerek embriyoyu oluşturduğunu zanneden Hipokrat ve Galen'in yanlış teorileri ile oldukça benzer ve aynı derecede bilim dışıdır.

İlgili ayetin birbirine karışmış iki sudan bahsettiği oldukça açıktır ama birde İbn-i Kesir'in ilgili ayet tefsirine bakalım:
«Doğrusu Biz, insanı katışık bir damla sudan yaratmışızdır.» Karışık, katışık ve iç içe girmiş, bir kısmı bir kısmına karışmış sudan. İbn Abbâs: «Katışık bir damla sudan» kavli ile erkeğin ve kadının suyunun birleşip karışması kastedilmiştir, der. Bilâhare bu su tavırdan tavıra, hâlden hâle, renkten renge geçer. İkrime, Mücâhid, Hasan ve Rebî' İbn Enes te ilgili kelimenin, erkeğin suyunun kadının suyu ile karışması anlamına geldiğini bildirirler.

Alaka (عَلَقَةً) Bölümü

Embriyo ayetleri için tefsilerdeki ortak karar 'Alaka'nın kan anlamına geldiği idi. Çok sayıda tefsirde kan (al dam الدم), pıhtılaşmış kan (al dam al jamid الدم الجامد), konjekte edilmiş kan (al barajı jamid, الدم الجامد) veya sadece kırmızı ('alaqah hamra علقة حمراء) olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte, modern zamanlarda bazı savunucular, özellikle de bunun biyolojik gerçekliğe aykırı olduğunu bilenler 'alaka' ve 'alak' için bazı diğer sözlük tanımlarını kullanarak kelimeyi yeniden yorumlamaya çalıştılar. Bu alternatiflerin her biri problemlidir çünkü 'alaka'nın ana yani temel anlamlarından biri pıhtılaşmış kandır.

Kusurlu bir iddia da 'alaka'nın askıya alınmış veya asılı bir şey anlamında kullanıldığıdır çünkü ilk dönemlerde embriyonun amniyotik sıvı içinde yüzdüğü ve gömülü olduğunu uterus duvarına bir sap ile bağlanıyor denir. Sorun şu ki tüm embriyolar bağlantı saplarının altından aşağı doğru sarkmaz. Aksine yerleşmenin nerede gerçekleştiğine bağlıdır. Uterus oldukça yatay bir şekilde de uzanabilir ve bu nedenle yerleşmenin meydana geldiği tarafa bağlı olarak embriyo, sapının üstünde de olabilir.

Birçok plasenta ve ultrason taraması yerleşmenin %26 ila 53 oranında uterusun ön duvarında gerçekleştiğini ispatlamıştır. Bu yüzden bu teorisyenler genel bir oluşum kuralı olmayan bu durum için öne sürdükleri "asılı bir şey" teorisinden daha iyisini bulmalılar.

Arka duvarda ve bağlantı saplarının altında yer alan embriyoları tanımlamak için "alaka" kelimesinin uygunluğuna ilişkin yukarıda bahsettiğim Kur'an'ı bilime uydurmak için kelimeye asıl anlamı dışında yan anlamlar yüklenerek yapılan modernist yorumlara aldanmadan önce bazı şeylere daha derinlemesine bakmak gerekir. Çünkü 'asılı' anlamına geliyor dedikleri alak'ın embriyoyu bağlantı sapıyla ilişkili olarak tanımlamanın iyi bir yolu olacağını düşünmek mantıksızdır. Asıl anlamını yok sayarak "Asılı bir şey" anlamına gelir dedikleri alak'ın (علق 'alak) yalnızca asılı bir şey olmadığını, bunun yerine tüm bir tertibatın veya bir ipin dikey şekilde asıldığını söylerken kullanılabileceği unutulmamalıdır. Basit bir örnek olarak kuyudaki ipin ucunda asılı olan kova verilebilir. Halbuki sap belirgin bir sertliğe sahiptir, yani kuyudaki bir kova gibi yer çekimi altında dikey olarak asılı değildir.

Sülük İddiası

Pek çok Modernist 'Kuran'daki alaka'nın metaforik olarak sülük anlamına geldiğini ve bunun bir embriyoya benzer olduğunu iddia ediyor. Halbuki sahibinden kan emen bir sülükten farklı olarak embriyo kanı ve atık ürünlerini annesiyle birlikte dolaştırır ve değiştirir. Ayrıca bir sülük kendisini doğrudan dış yüzeye bağlar. Buna karşılık blastokist aşamasındaki embriyo, sinsityotrofoblast adı verilen, etrafını saran bir dış hücre tabakası vasıtasıyla uterus duvarına (endometriyum) implante edilir. Tüm embriyoyu duvarın içine gömüp endometriyumu ele geçiren, dolaşımsal bir bağlantı kuran ve daha sonra plasentanın dış katmanını oluşturacak olan sinsityotrofoblast'tır. Yani sülükle oldukça zıttır.

Bir sülük, boyut, davranış, şekil, renk, görünüm gibi birçok özelliğe sahiptir. Kur'an'ı okuyanlar eğer anlamak için bu kadar uğraşmak zorunda kalacaksa ve dinleyici kitle de bu kadar bilimsel bilgiye sahip olmayacaksa "alaka"nın mecazi anlam taşıdığını öne sürmek bir anlam ifade etmiyor.

Pıhtılaşmış Kan

Birçok tefsirde yazdığı gibi "Alaka" nın anlamlarından biri de pıhtılaşmış kandır. MS.670'de ölmüş olan İslam öncesi ünlü Arap şairlerinden Ziyad ibn-i Muaviye'nin (Al-Nābighah) Allah hakkında yazdığı bir şiirinde kan kelimesini aynı bağlamda kullandığı görülür.

الخالق البارئ المصور في الأرحام
ماء حتى يصير دما
Yaratan, yapan, biçimlendiren, rahim suyunda kan olana kadar...

Daha önce bir örneğini gösterdiğim gibi bu şiirde de "Su" yani "ma" bazen Kur'an ve hadislerde de  karşımıza çıktığı gibi "meni" için bir örtmece olarak kullanılmıştır.

Kur'an eğer bir ilahtan geliyor olsaydı ve amacı gerçekten tüm insanlara mesaj vermek olsaydı, yani iddia ettiği gibi apaçık olsaydı onu gönderdiği iddia edilen Allah'ın geniş anlamlara sahip olabilen bir kelime yerine doğrudan ilgili biyolojik olan net kelimeyi kullanması gerekmez miydi? Aynı nedenden dolayı pıhtılaşmış kanı sadece görsel bir mecaz olarak kullanmak bile saçma olacaktır. Mükemmel bir yazar, hatalı sözcük seçimleri ile yanlış anlaşılmalara neden olmaktan kaçınacaktır.

Mudga (مُضْغَةً) Bölümü

"Mudga" çiğnemeye uygun büyüklükteki et parçası anlamına gelir.

Bazı Müslümanlar herhangi bir kanıt göstermeden çiğnenmiş, hatta üzerinde diş izi bulunan bir et parçası anlamına geldiğini iddia ediyor. Maalesef bu insanlar üzerinde ısırık izleri bulunan sakız görüntüsünün hemen yanına yerleştirilen bir embriyo görüntüsü ile kendilerinden geçiyorlar. Halbuki bu sorunlu bir argümandır. Bu argümanla ilgili problemler şunlardır:

1- İlk olarak "Mudga" kelimesinin asıl anlamını geri plana atıyorlar. Çünkü bir çiğnemelik boyuttaki et parçası demektir, çiğnenmiş et parçası demek değildir!
2- Sakız üzerinde muntazam diş izleri bırakmak bir et parçasına göre çok daha kolaydır.
3- Gelişiminin erken dönemindeki embriyo’da, nöral tüpün biri sağında diğeri solunda olmak üzere çift olarak oluşan mezodermal doku kümesi olan somitler çıkıntılı bir yapıya sahip olmasın karşın diş izleri girintilidir.

Hac suresi 5.ayette "mudga"nin biçimsiz bir et parçası olduğundan yani bir forma sahip olmadığından bahseder. Bu aşamanın “izâmen (kemik) (عِظَٰمًا)” yani kemik aşamasından önce göründüğü göz önüne alındığında böyle bir açıklama embriyo hakkında bilgi veremez. Açıklamanın bu belirsizliği yalnızca gerçek bilgiye sahipmiş gibi davranan bir yazar için tipik bir durum olabilir.

KEMİKLER, GİYDİRME VE BEDEN AŞAMALARI

Tıp Bilimine Göre Kemik ve Kas Oluşumu

Bilimle kıyaslamadan önce Kur'an'daki anlatıma göre Allah'ın önce kemikleri (izâmen) yarattığını, daha sonra onları et ile (lahmen) giydirdiğini (kesevnâ) giydirdiği aklınızın bir köşesinde tutmalısınız. Şimdi ilgili konuya dair bilimsel kaynaklara bakacak ve sonunda bunu Kuran'la karşılaştıracağız.

Mezoderm erken embriyonun üç tabakasının ortasıdır. Paraksiyal mezoderm hücreleri nöral tüpün her iki tarafında "somitler" denilen bir dizi blok oluşturur (bu tüp sonunda omuriliği ve beyni oluşturur). Bu somitler kıkırdak şablonlarını oluşturan sklerotom ve miyotom olarak farklılaşacak ve kaslar da dahil olmak üzere gelecekteki eksenel iskeletin bağ dokuları haline gelecektir. Miyotom, farklılaşır ve bir sklerotom olarak kıkırdak üretecek olan mezenkimde yoğunlaşarak kıkırdak üretir. Her bir işlem bir kraniokaudal sekanstaki (baştan kuyruğa) somitlerin altında bölümsel olarak meydana gelir.

Yanal mezoderm plakaları uzuv tomurcuklarını oluşturmak için belirli pozisyonlarda hızlı bir şekilde çoğalır. Orada mezenkim hücreleri uzuv tomurcukları içinde farklı kütlelere yoğunlaşır. Bu mezenkim hücreleri kıkırdak kalıbını salgılayan ve içine gömülen kondrositlere farklılaşır. Böylece gelecekteki uzuv kemiklerinin kıkırdak modelleri yavaş yavaş oluşur. Kıkırdak modelleri oluştuktan sonra hala büyümeye devam ederken, kıkırdak, kıkırdak modellerinin merkezlerinden dışarı doğru işleyen genç kemik hücreleri olan osteoblastlar ile yani tam anlamıyla gerçek kemikler ile değiştirilir.

Bu arada uzuv kaslarının oluşum süreci uzuv tomurcukları ortaya çıkar çıkmaz başlar. Miyoblast hücreleri uzuv tomurcuklarına yerleşmek üzere somitlerden göç eder. Yoğunlaşan mezenkim, kıkırdak özelliği kazanmaya başladığında ve ortaya çıkan kıkırdak modelleri salınmaya başlamadan önce, farklı kütlelere toplanır, farklılaşır ve kas liflerine kaynaşırlar.

Kur'an'ın Anlatımı ile İlgili Sorunlar

İlk olarak, kemik oluşumunun, öncülleri çevresinde kas gelişmeye başladıktan çok sonra başladığı açıktır. Bu nedenle Kur'an'da yazdığı gibi önce kemiğin oluşup sonra ona et giydirilmesi anlatımının bilimsel bir temeli yoktur. "Kesevnâ"dan önce gelen "fe" ön eki kesintisiz bir sırayı gösteren "ve sonra" anlamına gelir.

Ek olarak Kur'an'daki embriyo oluşum ve gelişim sürecini savunanların Kur'an'ın bu hatalı anlatımında kıkırdaktan (غضروف) neden bahsetmediğini, bunun yerine sadece kemikten bahsettiğini açıklamak zorundalar. Çünkü kaslardan sonra en gözle görülür ve iyi gelişen şey kıkırdaktır. Kemik daha sonra kıkırdağın yerini alır ve Kur'an'daki anlatımın aksine kemikleşme son süreçtir.

Her durumda Kur'an'ın yazarının embriyoloji bilgisi yanlıştır. Kasların, kemiklerin veya öncüllerinin eş zamanlı olarak geliştiğini gördük ve bu süreci detaylıca anlattım.

Hadi diyelim ki kelime o anlama sahip olmasa da orada kıkırdaktan bahsettiğini iddia edeceksiniz. Yani Kur'an ilk kemik oluştu diyor ya, hadi onu sizin için kıkırdak yapalım, ki bu yine bilimsel gerçeğe uymuyor ya neyse. Böyle bile olsa kas ve kıkırdak öncüllerinin uzuv tomurcuğunda aynı anda var olduğu gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalırsınız...

AYRIŞTIRMA DİNİ İSLAM

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
din, islamiyet, Ayrıştırma dini İslam, Ayrıştırma dini, Dinler ayrıştırır, KTZ, Ahiret inancı, Kurandaki çelişkiler, Çelişkili ayetler, Kur'an'a göre kafirler,

AYRIŞTIRMA DİNİ İSLAM

Son dönem ülkemiz siyaset dilinde sıkça karşılaştığımız ve “Bizlerden, onlardan, şunlardan…” gibi  sözlerle ifade edilen ve aynı bayrak altında yaşayan insanları, inançları, destek verdikleri partileri hatta tuttukları futbol takımları ile bir birinden ayırmaya çalışan ve insanı insan yapan en önemli değerleri ve insanî  birleştirici etkiyi, saf taraftarlığın içine hapsetmeye çalışan  zihniyetle milletçe mücadele etmeye çalışıyoruz. Cumhuriyetin ne denli önemli olduğunu, dil, din, ırk gözetmeksizin aynı bayrak altında ve demokrasi ile yönetilen bir ülkenin vatandaşlığı içinde kendinden farklı olana, senden farklı inanca sahip olana tahammül edebilmek, farklı olanların farklarına saygı duyup insanî yanlarını baz alarak iyilik, güzellik, bir arada ve barış içinde yaşamak, kanunlara riayet etmek, başkalarının hakkını çiğnememek gibi insanlarda tezahür etmesi beklenilen  ve çoğu kez de olgunluk gerektiren evrensel bakış açısını ve yaşam felsefesini  kendinde görüp geliştirebilmek ve çevrene de bunu yansıtabilmek hakikaten büyük bir erdemdir. Bir okulda, okul başarısının artırılması ve ülkenin geleceğini oluşturacak olan gençlerin, aynı bayrak altında farklılıklarıyla bir arada yaşama becerisini göstertecek şekilde yetiştirilmeleri için okul yönetimleri mümkün olduğu kadar okul bünyesindeki birliği, dirliği sağlamak ve öğrenciler arasında bu durumu alışkanlık haline getirmek için çaba sarf ederler. Herhangi bir şirket ya da iş yeri bünyesinde çalışan insanların iyi bir performans sergileyebilmeleri ve bunun sonucu olarak da bu performansın, hizmet ettikleri işletmeye fayda sağlayabilmesi için bu yetişkin insanların bir birlerini farklı özellikleri ile kabul etmeleri ve kabul edişin ardından iyi bir işbirliğinde bulunmaları şarttır. Bir futbol takımında, aynı sahada aynı takım için top koşturan futbolcular arasında bile farklı dil, farklı din ve farklı geleneği yaşayan kişiler bulunur. Bu oyuncular, bir birleri ile gerektiğinde dost olurlar, birlikte yer, birlikte içerler. Maç zamanı geldiğinde ve sahaya çıktıklarında, aralarındaki  birlik, yardımlaşma, dayanışma ve destek öyle bir noktaya ulaşır ki ve ulaşmalı ki, takım ruhu denilen o havayı teneffüs edip  başarıyı yakalayabilsinler.

Bir çok dindara garip ve gereksiz denilecek bazı soruları geçmişte kendi kendime sorar ve işin içinden çıkamazdım. Bir Tanrı neden din gönderir? Bir Tanrı neden yarattığı varlıkların  kendisini tanıyıp kendisine tapınmasını ister? Allah’ın gönderdiği düşünülen dine rağmen yaşam, insanların, ülkelerin çıkarları doğrultusunda zaten şekilleniyor. Dini kuralları, medeni kanunlara tercih eden ülkeler ise şu an, gelişmiş ülkelerin adeta kuklası olmuş durumdalar. İşin en ilginç yanı ise bu dindar ülkelerin aklı başında ve imkânı olan bireyleri, memleketlerini terk edip harıl harıl Avrupa ülkelerine kaçarken, geride kalanlar “Allah Allah”  naraları atarak, kendilerini ayrıcalıklı ve üstün bireyler olarak görüyorlar ve sadece dinlerine yönelik bazı ibadetlerini gerçekleştirdikleri için her şeyin yolunda olduğunu düşünüp ölünce nereye gideceklerinin belli olmadığı bir alem için cennet hayali kuruyorlar. Emin olduğum bir şey var ki o da: Eğer İslâm dini ortaya çıkmasa idi, Arap ülkeleri bu gün dünyanın gelişmekte olan veya gelişmiş milletleri arasına girerdi. Fakat İslâm dini, bu insanları, dinin gerektirdiği doğal bir sonuç olarak dünyadaki diğer insanlardan, medeniyetten ve gelişmişlikten alı koyarak ayrıştırdı. Hadi deyin şimdi:  “İslâm böyle bir din değiiiil, İslâm’ı yanlış yaşıyorlar, o milletler yobazdır, cahildir, dinlerini bilmiyorlar yobazlar…” diye karşı çıkın. Ne yaparsanız yapın, hangi bahaneleri öne sürerseniz sürün ama şu gerçeği değiştiremezsiniz: Medeni yasalarda “yanlış anlamak, kanunda yazanları yanlış yorumlamak” diye bir durum yoktur. Kanunlar açık ve anlaşılır bir şekilde yazar. Hayatın, medeniyetin ve şartların sürekli olarak ilerleyip değişmesine paralel olarak bu kanunlar da değişerek kendini yeniler ve yeni koşullara uyum sağlar. Meselâ eski yıllarda hayvanlara çok fazla değer verilmezken artık hayvanların da yaşadığımız gezegenin sahiplerinden birisi olduğu ve canlı oldukları için yaşamayı ve iyi davranılmayı hak ettikleri düşüncesi yaygınlaştığı için hayvanları korumak ve onlara eziyet etmemek ile ilgili yeni kanunlar eklenir. Dini kurallarda ise böyle bir uyumluluk, böyle bir değişim ve gelişim süreci  yoktur. Dini kurallar ve ayetler, eski dönem insanlarının kafa yapılarının birebir aynası durumundadır. Dahası, atasından, ailesinden aldığı dini inancın etkisinde olan ve dinini sorgulamak istemeyen belki de bırakmak istemeyen modernist yorumcular, eski insanların yaşamlarının bir parçası olan kutsal kitap ayetlerini, değişen ve  gelişen  günümüz dünyasına ve evrensel insan bakış açısına uydurabilmek adına adeta ayetlere takla attırırlar hatta bazı ayetleri kendi kendilerine fesih edip hükmünü kaldırmaya kalkarlar. Aslına onlar da değişen ve gelişen dünyanın, insanın manevi yönünü, bakış açısını  olması gerektiği gibi değiştirip dönüştürüyor olduğunun farkındalar. Bu yüzden istedikleri tek şey, inandıkları Kutsal kitap, bu değişimin gerisinde kalmasın.

Değişimin ve dönüşümün etkileri kendi yaşadığımız coğrafyada da zaman içinde kendini gösterdi. Kendi ülkemiz için örnek vermek istiyorum. 1980 ve 1990’lı yıllarda ülkemizin doğusu ve batısı arasında ciddi oranda bir kabulsüzlük ve tahammülsüzlük vardı. Bu örneği verirken  hassas bir konu olduğu için işin içine asla terör örgütlerini katmayacağım. O yıllarda ülkemiz genelinde, Kürt dendiği zaman bir çok insanımızın aklında hoş olmayan ve içinde öfke barındıran duygular hissedilirdi. Benzer şekilde Kürt vatandaşlarımızın yoğun  olduğu yerlerde ise Türk kökenli olan insanlara karşı hoş olmayan duygular beslenirdi. Bunu söylerken “istisnalar kaideyi bozmaz” sözünü hemen eklemek istiyorum çünkü bir birini insan olarak görüp hoş görü ile karşılayan insanlar ve bölgeler de vardı fakat genel kanı ve genel görüş olarak iki taraf da bir birini kabul etmekte zorlanıyordu. Bu öyle bir zor kabullenmişti ki  Kürt kökenli olup da Kürtçe şarkı söyleyen bazı ses sanatçıları, milliyetçilik duygularını esas alan bir çok gurup ve zihniyet  tarafından yuhalanıyor ve Kürtçe şarkı söylemek, vatana ihanet etmek gibi görülüyordu. Yaşı 35 ve üzeri  olan insanlarımız o dönemleri çok iyi bilirler. Günümüzde ise artık birlik ve beraberlik kelimelerinin anlamları değişmeye ve dönüşmeye başladı. Kendi bayrağımız altındaki Türk-Kürt ayrımı tarihe karışmaya başladı. İnsanlarımız artık bir birine karşı daha anlayışlı, daha yumuşak ve olması gereken bir kabulleniş içinde. Yeni nesil gençlerimizde ise insanî  duyguların ve farklılıklara olan kabullenişlerin daha yoğun olduğunu görüyoruz. İnsanları bir arada tutan ve güçlü yapan da budur zaten. Biraz eski  ve biraz da klişeleşmiş ama dünya insanlarınca bilinen ve genel kabul gören bir düşünce  vardır aslında. Bu düşüncenin yayılmasına zemin hazırlayan sözleri,  90’lı yıllarda, astronotlarla yapılan röportajlarda dinlerdik. Uzaya çıkıp dünyaya geriden bakan astronotlar, dünyada bu zamana kadar yapılan savaşların ne kadar anlamsız ve ne kadar gereksiz olduğunu fark ettiklerini söylerlerdi. O yıllarda dünya dışı varlıkların inanlara saldırıları ile ilgili filmler ve diziler de çok popülerdi. Dünya dışı ve kötü niyetli bazı varlıklar dünyayı ele geçirmek ya da insanları sömürmek için saldırıya geçer ve bu saldırının ardından dili, dini ne olursa olsun bütün insanlık el ele vererek gezegenlerini bu yabancı ırklardan temizlemeye ve korumaya çalışırlardı. Geleceği çok iyi bir şekilde görebilen, tahmin edebilen analistler var. Aslında onların öngörülerini bile dinlemenize gerek yok. Bu gün dünyaya dikkatli bir şekilde baktığınız zaman her ne kadar ülkeler, kendi çıkarları için olmadık şeyler yapsalar bile dünya insanlarının git gide bir birine doğru yaklaştığını, millet ve ırk farklılıklarını kendi içlerinde yok etmeye başladıklarını görürsünüz. Dünya aslında şu an yavaş yavaş bir birine doğru yaklaşıyor ve kenetleniyor. Dini inancı olmayan ya da dini inancı zayıf olan insanlar arasındaki kenetlenişin daha hızlı ve etkili olduğu görülüyor. Kendisini üstün ırk olarak gören dindar bir Yahudi’nin bu kenetlenmeye dahil olması çok zor. Yer yüzündeki tek gerçek dinin İslâm olduğuna inanan ve “Hristiyanları, Yahudileri dost edinmeyin, …(Maide 51)” ayetlerine sıkı sıkıya sarılmış olan  ve  çalışan kadına yönelik hiçbir ayet olmayıp Kur’an ayetlerindeki emirlerin genel sonucu olarak kadınların, medeni haklardan yararlanmalarını istemeyip onları, hizmetkârları olarak görmek isteyen dindar Müslüman erkeklerin  bu kenetlenmeye dahil olmaları ve hatta bunu istemeleri bile çok zor. Yetişkin bir kızınız olsa ve bir erkek onunla evlenmek istese ve sizin de ebeveyn olarak bu konuda söz hakkınız olsa o erkeğin düzgün bir insan olup olmadığı ile yakından ilgilenirsiniz. Fakat çok dindar bir aile iseniz o kişinin çok düzgün birisi olup olmadığı genellikle ikinci ya da üçüncü plandadır. Birinci özellik,  namaz kılıyor mu kılmıyor mu? Dindar mı değil mi? Gibi sorularınızın karşılığı olur. İnsan hayatında din o kadar ön planda ve o kadar önemlidir ki bazen bireylerin kişilik özellikleri görmezden gelinir. Günün birinde öyle bir dünyada yaşayalım ki, insanlar öncelikli olarak bir birlerinin insani özelliklerini ve insani değerlerini önemsesinler.

Üçüncü boyutta yani şu anki yaşadığımız dünya hayatında  insanlar,  içinde bulundukları çeşitli gurupların yanı sıra dini guruplar olarak da bir birinden ayrışırken ve bir birlerini kabul etmekte zorlanırken dinlerin insanlara verdiği mesaj içinde öte alemde yani yaşanılacağı düşünülen cennet cehennem aleminde durum nasıl olacak? Hristiyan ve Yahudi kökenli birisi olmadığım için ve dolayısıyla bu dinler hakkında yeteri kadar bilgim olmadığı için bu durumu İslâm dininin ahiret inancı üzerinden sorgulayacağım.  Konu ile ilgili bazı ayetleri okuyalım:

Bakara 217: ...Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.
İbrahim 18: Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların işleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer. (Dünyada) kazandıkları hiçbir şeyin (ahirette) yararını görmezler. İşte bu, derin sapıklıktır.
Fussilet 46: “Kim makbul ve güzel işler yaparsa kendi lehine, kim kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına asla zulmetmez.”
Zilzal 7-8: “Her kim zerre kadar iyilik yapmışsa, onun mükâfatını görecek. Ve her kim de zerre kadar kötülük yapmışsa, onun cezasını görecektir.”

Yukarıdaki ayetler okunduğunda sanki aralarında çelişki varmış gibi duruyor çünkü ilk iki ayette Allah’ı inkâr edenlerin dünyada yaptıkları hiçbir işin  öte alemde kabul edilmeyeceği ve bu inkârcıların ahrette ebedi cehenneme alınacağı yazarken diğer iki  ayette  ister iyilik olsun isterse kötülük olsun herkesin zerresine kadar karşılığını bulacağı yazıyor. Aslında bu ayetler arasında çelişki yoktur çünkü İslâm dinine göre Allah’a inanmamak ya da onu inkâr etmek zaten başlı başına bir kötülüktür. Kâfirin yaptığı iyi işlerin karşılığını göreceği yer de sadece dünya hayatıdır yoksa ahrette göreceği hiçbir iyi karşılık yoktur. Allah’ı inkâr eden ya da O’na inanmayan kimseyi  Kur’an iyi insan olarak nitelemez ve dolayısıyla iyi insan kategorisinde değil de kötü insan kategorisinde olan inkârcı ve kâfir olan kişinin bu dünyada yaptığı hiçbir iyilik öte alemde kabul edilmez. Yani bu dünyada ne yaparsan yap, istersen dünyanın en yardımsever en iyi insanı ol ama Allah’çı değilsen öte dünyada yandı keten helvan. Allah’a inanıp Allah için yaşamış olan guruplar Cennete ayrılır, Allah’a inanmayıp Allah için yaşamamış ve kâfir olarak ölenler de ebedi cehenneme ayrılır. Bu durumu yani öte alemde insanî  erdem ve insanî iyi niyet dışında sadece Allah’çı olan ya da Allah’çı olmayan insanların durumunu anlatan aşağıdaki ayetleri de okuyalım:

Bakara 161: Şüphesiz, inkâr edip kâfir olarak ölenler, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti bunların üzerinedir.
Al-i İmran 28: Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah'tan hiçbir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınma(nız) başka. Allah, sizi Kendisi'nden sakındırır. Varış Allah'adır.
Al-i İmran  91: Şüphesiz küfredip kâfir olarak ölenler, bunların hiçbirisinden, yeryüzü dolusu altını olsa -bunu fidye olarak verse de- kesin olarak kabul edilmez. Onlar için acı bir azap vardır ve onların yardımcıları yoktur.
Al-i İmran  131: Ve kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.
Âli İmrân 85: Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.

Peki cehennem ile cennet ehlini bir birinden ayırmanın, insan ayrımcılığı ile ya da ayrımcılıkla ne alakası var? İçinde yaşadığımız ülkeyi ve ülkemizdeki kanunları bir düşünün. Suç işleyen insanları kanunlar hapse attığı zaman “hapisteki insanlar özgür gezen insanlardan ayrıştırılıyor, ayrımcılık yapılıyor”  diyebilir misiniz? Suçluların hapse girmesinin nedeni, diğer insanların haklarını çiğneyerek onlara zarar vermektir. Fakat birileri kalkıp da falanca partiden diye veya falanca tarikata üye değil diye bazı kimseleri hapse gönderirseniz bunun adı bal gibi de ayrımcılık olur çünkü o insanların işledikleri bir suç yok. Suç olarak görülen faaliyetleri sadece birilerinin istemediği karşı A partiye kayıt olması ya da o partiye oy vermesi veya birilerinin “şu dînî cemaate katıl ve o cemaatten ol” çağrısını reddetmiş olmasıdır. İnsanları bir birinden ayrıştıran durumlar işlenen suçlar değildir. İnsanları, suç olmayan ve birilerine zarar vermeyen durumlara rağmen farklı guruplara ayırarak bu guruplar arasındaki insani iletişimi kesmeye çalışmaktır. Ne yazık ki İslâm dinindeki inanışta   kâfir olan yani deist ve özellikle ateist olan kimselerin kötü ve fena insanlar oldukları düşünülür ve onlarla dostluk edilmemesi de normal karşılanır. Adının Allah olduğuna inanılan İlâhın isteği de emri de bu yöndedir.

Sonuç olarak kendisine inanılan bir İlâh’ın tıpkı bir okul müdürü gibi ya da bir işletme sahibi gibi veya bir ülke başkanı gibi insanları ayrıştıran değil, birleştiren bir tutumda olması beklenirken ne yazık ki İslâm dininin İlâhının insana has olan egosal yaklaşımı  “Benden misin, değil misin? Bendensen tamam, yok eğer benden  değilsen sonsuzluk cehenneminde çekeceğin var”  tutumu buna müsaade etmez. Dünya insanlarının geleceğe doğru yol aldıkları güzergâha dikkatlice bakıldığında görünen o ki: İster dinli olsun isterse dinsiz olsun, insanlık  erdem, hoşgörü ve manevi medeniyet açısından İslâm’ın ilahı olan Allah’tan çok daha olgun bir seviyeye doğru ilerlemektedir.

İSLAM DİNİNDE CEVAPSIZ KALAN SORULAR |3

Yazan: The Guiding
din, islamiyet, Guiding, İslam dininde cevapsız kalan sorular, Kurandaki çelişkiler, İslamda fidye, Fidye ayeti, Kafirlerle savaşa girdiğinizde, Kurandaki hatalar,

İSLAM DİNİNDE CEVAPSIZ KALAN SORULAR |3

12) İbni Abbas’tan rivayet edilen bir hadise göre; Bedir esirleri ile ilgili Muhammed, Ebubekir ve Ömer ile istişare ediyor. Ömer: “Hepsini kılıçtan geçirelim”, Ebubekir ise; “Bu esirlerden fidye alıp serbest bırakalım” diyor. Neticede Ebubekir’in görüşü benimseniyor. Ancak Ömer’in görüşü kabul edilmediği için Muhammed’in kendi içinde rahatsızlık duyduğunu anlıyoruz. Çünkü Ömer söylediğini yaptıran bir kişiliğe sahipti. Sonuçta Enfal Suresinin 67. ve 68. Ayetleri iniyor: (1)
“O yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir. Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah Ahireti istiyor; Allah izzet ve hikmet sahibidir. Allah’ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı elde ettiğiniz menfaat sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu.”
a) Bedir ilk yapılan savaştı ardından Uhud, Hendek, Huneyn savaşları gerçekleşti ve Taif seferi düzenlendi. Bu savaşlarda alınan esirlere ne oldu? Mesela Taif seferinde ele geçirilen 6000 esire (2) ne oldu? Bu savaşlarda ele geçirilen köle ve cariyeler serbest bırakıldılar mı? Yoksa  esir olarak tutulmayıp köleleştirilerek, bir kısmı satılıp bir kısmı da askerler arasında mı paylaşıldı?

b) Madem ki ayet fidye alınmasını yasaklıyor, alınan fidyeler neden geri verilmiyor? O para neden kullanılıyor? Ey peygamber! Elinizdeki esirlere şöyle de: "Eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse sizden alınandan daha iyisini size verir ve sizi bağışlar." Allah engin rahmet ve mağfiret sahibidir.” (Enfal Suresi-70) ayeti ile esirlerin kalplerini düzeltmeleri karşılığında; ‘Sizden aldıklarımızı size Allah verir’ demek durumu kurtarıyor mu? Azarlanan Muhammed, fidyeyi harcayan Muhammed, kalplerini düzeltmek zorunda olanlar  ve bağışlanacak durumda olanlar esirler. Bu nasıl bir adalet?

c) Esirleri fidye karşılığı serbest bırakmak mı daha insani, yoksa onları kılıçtan geçirmek mi? Merhamet sahibi bir yaratıcıya ve rahmet peygamberine yakışan bu mu ki Ömer’in görüşü isabetli kabul ediliyor?

d) “Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun, nihayet onları çökertince esirleri sağlam bağlayın (kaçmamaları için tedbir alın). Sonra ya karşılıksız bırakırsınız yahut bedel alarak; ta ki savaş ağır yüklerini indirsin (sona ersin). İşte böyle; Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı, fakat sizleri birbirinizle denemek istiyor. Allah, yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” (Muhammed Suresi-4)
Gaybı (3) ve insanın gizledikleri ile kalplerinden geçirdiklerini bilen Allah (4) ; yukarıdaki ayete göre, insanları birbirleriyle çarpıştırarak mı denemek istiyor? Geleceği ancak böyle  bilebileceğini itiraf mı ediyor? Ayrıca bu ayet yukarıda esir almayı yasaklayan ayet ile çelişip, esir almayı meşru görüyor ve  esirleri fidye karşılığı ya da bedelsiz serbest bırakabilirsiniz  diyor. Ve böylece kullarına serbestlik tanıyor. Allah bir ayetinde ‘esir almak size yakışmaz’ deyip kınadıktan sonra bundan  vazgeçip izin mi veriyor?
13) Kuran, Muhammed’in son peygamber olduğunu, herhangi birisinin babası olmadığını ancak peygamberin eşlerinin müminlerin anneleri olduğunu  söyler.
“Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir, fakat o Allah’ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilmektedir.” (Ahzab Suresi-40)
“Peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır, eşleri de onların anneleridir. Aralarında kan bağı bulunanlar Allah’ın kitabında (mirasçılık bakımından) birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; dostlarınıza lütufta bulunmanız başkadır. Bu hüküm kitapta kayıt altına alınmıştır.” (Ahzab Suresi-6)

a) Peygamberin eşleri müminlerin anneleri sayılıyorsa;  peygamberin kendisinin de ümmetin babası sayılması gerekmez mi? Yoksa bu ayeti Muhammed, kendisine azatlık kölesinin eşi (Gelini sayılabilecek biri)  helal olsun diye mi getirmiştir? Yani Muhammed Zeyd’e bir anlamda: “Senin eski eşin artık annen sayılır, saygıda kusur etme!” mi demek istemektedir? Ayrıca mümin erkeklerden eşlerini korumaya mı çalışmıştır?

b) Zeyd, Zeynep ile evlenirken Allah Muhammed’e ayetini gönderip : “Bu evliliğe müsaade etme, yakında o senin eşin olacak” diyemez miydi? Ya da  Muhammed, Ahzab Suresi-37.ayetin içeriğinden (5)  anlaşıldığı üzere geleceği biliyorsa, içinde ortaya çıkacak bir gerçeği saklayarak nasıl peygamberlik görevini yapmış oluyor? Peygamberlik görevi ile ilgili: “Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz buna mâni olamazdınız.”  (Hakka Suresi-44-47) ve
 “Allah’ın, kendisi için takdir ve emrettiği bir şeyi yerine getirme hususunda peygamber için bir sıkıntı ve sakınca olamaz. Allah’ın hükmü değişmez kaderdir. Daha önce gelip geçen, Allah’ın vahyini insanlara ulaştıran, O’ndan çekinen, Allah’tan başka hiçbir kimseden çekinmeyen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Hesap sorucu olarak Allah kâfidir” (Ahzab Suresi-39) ayetini ya da;
Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma, Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamaları için onlardan sakın (diye onu indirdik). Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah, (öyle istedikleri, bunu hak ettikleri için) onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir belâ getirmek istiyordur. İnsanların birçoğu gerçekten Allah’ın yolundan çıkmışlardır.” (Maide Suresi-49)  ayetlerini ve bunun gibi pek çok ayeti (6) nereye koyacağız? 
c) “Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir, fakat o Allah’ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilmektedir.” (Ahzab Suresi-40)  Bu sure, Hicretin 5.yılında, yani Muhammed Medine’de iken, ölümünden  5 yıl önce 90. olarak inen! bir suredir. (7) Yani bu ayetin peygamberliğinin 17.yılında indiği anlaşılıyor. Düşünün ki birinin son peygamber olduğunu, onu gönderen Allah 17 yıl sonra kullarına bildiriyor. Allah mı umursamamış bu önemli detayı;  yoksa Muhammed mi söylemeyi unutmuş?
d) Muhammed peygamberlerin sonuncusu olarak Müslüman ise; Kur’anda adı geçen peygamberlerin Müslüman oluşlarını nasıl izah edeceğiz?
“De ki: "Gökleri ve yeri yoktan var eden, yediren ama yedirilmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim?" De ki: "Bana Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma (denildi)." (Enam Suresi-14)  

“O’nun hiçbir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.
(Enam Suresi-163)

"Ve bana Müslümanların ilki olmam emredildi."
(Zümer Suresi-12)

Yukarıdaki ayetler, Muhammed’in  ilk Müslüman olduğunu belirtir ama bunlar hükümsüzdür. Çünkü aşağıdaki ayetler bunun aksini söylemektedir.

“Mûsâ da bayılıp düştü. Kendine gelince dedi ki: "Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim; ben inananların ilkiyim." dedi. (Araf suresi-143)

Yukarıdaki ayet, Musa‘nın ilk Müslüman olduğunu belirten ayettir ve o da hükümsüzdür. Çünkü aşağıdaki ayet de bunun aksini söylemektedir.

“Îsâ onlardaki inkârcılığı sezince, "Allah’a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?" diye sordu. Havâriler, "Allah'ın yardımcıları biziz; Allah’a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız." (Ali İmran Suresi-52)

Yukarıdaki ayet ise, İsa‘nın ilk Müslüman olduğunu belirten ayettir ve o da hükümsüzdür. Çünkü
onları hükümsüz kılan 2 ayet ise şunlardır:

“İbrâhim ne Yahudi ne Hıristiyan idi; bilâkis o hanîf bir Müslümandı; müşriklerden de değildi. (Ali İmran Suresi-67)
Allah yolunda, gerektiği gibi cihad edin. Sizi O seçti ve size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi; ceddiniz İbrâhim’in dininde olduğu gibi. O size hem daha önce hem de bu Kur’an’da "Müslümanlar" adını verdi ki peygamber size şahitlik etsin, siz de insanlara şahitlik edesiniz. Haydi namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı bağlanın. Sizin mevlânız O’dur. O ne güzel mevlâdır ve ne iyi yardımcıdır.” (Hac Suresi-78)
İbrahim, Muhammed’den de, Musa’dan da önce yaşadığına göre Müslümanlığı onlardan öncedir. Adem, İdris, Nuh gibi İbrahim’den önce yaşamış olan peygamberlerin Müslümanlık sırasının ise Kur’an’da hesaba katılmadığını görüyoruz. 
e) Kur’an’da Muhammed’den önce gelen peygamberlerin halklarının, inanmadıkları için helak edildiklerini görüyoruz. Bunlar Kur’an’da özetle şu şekilde geçmektedir.
Yunus-13 (Yalanlayıp zulmettikleri vakit helak ettik)
Hac-45 (Nitekim zulme dalmışken helâk ettiğimiz nice beldeler var...)
Araf-96 (Kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik)
Araf-182 (Biz onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felakete götüreceğiz)
Rad-11 (Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez.)
Enbiya-11 (Biz zulmetmekte olan nice memleket halkını kırıp geçirdik)
Enam-6 (Onlardan (Mekke halkından) önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi?)
Enam-44 (Onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar)
Ankebut-14 (Onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi)
Nuh-25 (Hataları (küfür ve isyanları) yüzünden suda boğuldular..)
Fussilet-16 (..Üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik…)
Ankebut-38 (Ad ve Semûd kavimlerini de helak ettik)
Şems-14 (Bunun üzerine Rableri, suçlarından dolayı onları helak etti) Semud Kavminden bahsediliyor.
Ankebut-33-34 (..Fasıklık ettiklerinden dolayı gökten bir azap indireceğiz..) Lut Kavminden bahsediliyor.
Şuara-65-66 (Mûsâ’yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık. Sonra ötekileri suda boğduk)
Hac-42-44 (Ben ise o inkârcılara biraz süre tanıdım ve sonra onları kıskıvrak yakaladım. Hadlerini bildirişim nasıldı bir bilsen!) Nuh, Ad, Semud, İbrahim, Lut milleti Medyen halkından bahsediliyor.
Fussilet-13 (..Sizi, Âd ve Semûd’un başına düşen yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyarıyorum.)
Furkan-37 (Peygamberleri yalancı saymaları üzerine Nûh kavmini de sulara gömdük)
Furkan-38 (Âd’ı, Semûd’u, Res halkını, bunlar arasında daha birçok nesli de (cezalandırdık).
Muhammed-13 (Seni dışarı çıkaran şehrinden daha güçlü nice şehri helâk ettik)
Ahkaf-24-25 (Sonunda sadece evlerinin kalıntılarının görüldüğü bir hale geldiler. Günaha batıp kalmış bir topluluğu işte böyle cezalandırırız.)
Ahkaf-27 (Çevrenizdeki nice şehirleri helâk ettik, belki dönerler diye uyarıcı işaretler de vermiştik.)
İsra-16 (...Sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.)

Aşağıdaki ayette ise; Levh-i Mahfuzda Allah’ın günah işleyen ne kadar ülke varsa onların hepsini azaba uğratacağının yazılı olduğu, yani Allah’ın önceden belirlemiş olduğu bir kanununun olduğu bildirilmiştir. Ancak çocuklarını toprağa gömen, her türlü caniliği yapmaktan çekinmeyen, puta tapan ve Müslüman olmayan bir toplumun  diğer ümmetler gibi helak olmadığını, inanmayanların cezasını Muhammed’in -Sözde Allah’ın emriyle- kendisinin verdiğini görüyoruz. Muhammed bu ayetin gereği olarak çetin bir azabın geleceği ya da inanmayanların helak olacakları günü neden beklemedi? Bununla insanları neden uyarmadı?

“(Günaha batmış) ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helâk etmiş veya onlara çetin bir şekilde azaba uğratmış olacağız. Bu, kitapta yazılıdır.” (İsra Suresi-58)
f) Arabistan’da mademki bir peygambere ihtiyaç vardı Muhammed bunun için neden 40 yıl bekledi? Bir an önce gömülen kız çocuklarını, puta tapan insanları kurtarması gerekmez miydi?
g) Günümüz dünyası çok mu güllük gülistanlık ki peygamberlik sona eriyor? Allah’ın adetinde bir değişiklik olmuyorsa (8)  bu neden Muhammed ile değişiyor?
h) Aşağıda yer alan  ayetler Muhammed’in mucize göstermediğini ifade etmiyor mu?

Bizi mûcizeler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine, açık bir mûcize olmak üzere dişi deveyi vermiştik, ama ona (inanmayıp) kötülük yaptılar. Oysa biz mûcizeleri yalnızca korkutup uyarmak için göndeririz.” (İsra Suresi-59)

“Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi ise, yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara bir mûcize getiresin! Allah dileseydi elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi. O halde sakın cahillerden olma!”
(Enam Suresi-35)

“Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir.” (İsra Suresi-1)

Bu son ayette “Kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye” ifadesinden ayetlerin (iz, işaret, nişane) (9) Muhammed’e gösterildiği anlaşılıyor. Muhammed madem peygamberse, ona gösterilen neden mucize olsun ki? Mucize, bir peygamberin kendisine inanmayanlara karşı gösterilmiyor muydu?

ı) “Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz bir resul göndermedikçe azap da etmeyiz.(İsra Suresi-15)

Bize bir peygamber gönderilmediğine göre o zaman bize azap da edilmeyecektir. Öyle değil mi? Ayrıca bu ayet, Muhammed’in son peygamber oluşuyla da çelişmiyor mu?

i) Peygamberlerin gönderilme nedenleri, halklarını bilgilendirmeleri, ahiret hayatına hazırlamaları ve dinin yaşanabilirliğini  göstermek değil midir? O halde Muhammed’e ve onun ailesine ve yakınlarına  neden torpil yapılmış, Muhammed’in kendine mahsus bir aile hayatı kurmasına neden izin verilmiştir?

“Ey peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verip de elinin sahip olduğu kadınları, seninle birlikte hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını, teyze kızlarını, kendini peygambere mehirsiz olarak bağışlar da peygamber de onunla evlenmek isterse böyle bir mümin kadını -ki sonuncusu diğer müminlere değil, zatına mahsustur - sana helâl kıldık. Müminlere eşleri ve sahip oldukları kadınları hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz. Sana mahsus olanı güçlük çekmeyesin diye meşrû kıldık. Allah çok bağışlayıcı, pek esirgeyicidir.” (Ahzab Suresi-50)

Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın. Uzaklaştırdıklarından birini tekrar istemende senin için bir sakınca yoktur. Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır. Allah gönüllerinizdekini bilir, Allah ilim ve hilim sahibidir.” (Ahzab Suresi-51)
“Allah’a ve ayırım günü yani iki topluluğun karşılaştığı gün kulumuza indirdiğimize iman etmişseniz biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah’a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Allah her şeye kadirdir.”
(Enfal Suresi-41)

14) Kur’an-ı Kerim’de cinler ile ilgili ayetlerde; onların da insanlar gibi kulluk için yaratılan, imtihana tabi tutulan, insanları görebilen fakat insanların onları göremeyeceği türden ve dumansız ateşten, şiddetli alevden yaratılan varlıklar olduğu, kendilerine peygamber gönderildiği gibi bilgiler yer almaktadır. (10) Ancak; Kur’an’ı dinlediği ve harika bir okuma işittik diyen cinlerden bir grubun (11) varlığından söz edildiği halde, abdesti nasıl aldıkları, namazı nasıl kıldıkları, hac ve oruç ibadetini nasıl yaptıkları, nasıl temizlendikleri, kurbanı nerede nasıl kestikleri vb. konular ile ilgili bilgiler verilmiyor.

a) Bizim gibi cinlerin de kulluk görevi varsa, onlardan Allah’ın emirlerine uyanlar olduğu gibi uymayanlar da varsa  (12)  ve Muhammed cinlere de peygamber olarak gönderilmişse, (13)  onlar ile ilgili Kur’an’da daha ayrıntılı bilgi verilmesi gerekmez miydi?

b) Eğer bilgi verilmeyecekse, onların içinde Allah’a inanan ve inanmayanların olduğu bilgisinin verilmesinin, bize ne gibi faydası olabilir?

15)  “Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Ve Allah, Mûsâ ile gerçekten konuştu.(Nisa Suresi-164)
“Oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafından, (oradaki) ağaç yönünden kendisine şöyle seslenildi: "Ey Mûsâ! Muhakkak ki ben yalnızca âlemlerin rabbi olan Allahım.”
(Kasas Suresi-30)

“İman edenlere sebat kazandırsın, Müslümanlara rehber ve müjde olsun diye rabbin tarafından bir gerçek olmak üzere Kur’an’ı Ruhulkudüs’ün indirdiğini söyle.
(Nahl Suresi-102)

"Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rûhulemîn indirmiştir."(Şuara Suresi-193-195)

Yukarıdaki ayetlerde geçen ‘Ruhul Kudüs’,ve ‘Ruhul Emin’ ifadeleri ile Cebrail kastedilmektedir. (14)  Bunun gibi pek çok ayette Allah’ın , vahyi Muhammed’e Cebrail aracılığıyla indirdiği bildirilmektedir. (15) O zaman şimdi sormak gerekiyor:

a) Musa ile aracısız konuşan Allah, Muhammed’e neden Cebrail’i gönderiyor? Üstelik kendisine Allah’ın bile salat ettiği  (16) bir peygamber iken?! (Allah kendi yarattığı bir kula neden salat eder o da ayrı bir konu)

“Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, ona ruhumuzu gönderdik; ruh ona tam bir insan şeklinde göründü. Meryem, "Ben, senden, çok esirgeyici olan Rahmâna sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)" dedi.
Melek, "Ben ancak sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için rabbin tarafından gönderilmiş bir elçiyim" dedi. (Meryem Suresi 17-19)

“Bunun üzerine rabbi ona hüsnükabul gösterdi ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyyâ onun bulunduğu yere, mâbeddeki odaya her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulur ve "Ey Meryem! Bu sana nereden?" diye sorar, o da "Allah tarafından" cevabını verirdi. Kuşkusuz Allah dilediğine sayısız rızık verir.”  (Ali İmran Suresi- 37)

b) Yukarıdaki ayetlerden, Cebrail’in  insan kılığında Meryem’e göründüğünü anlıyoruz. Meryem bir peygamber olmadığına göre, Cebrail ona nasıl görünebilir, Allah’tan bir bilgiyi nasıl getirebilir? Üstelik Zekeriya  -o zaman bir peygamber iken- bütün bunlardan nasıl habersiz olabilir?

16)  “O sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve öncekileri doğrulayıcı olarak indirmiştir; daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil’i indirmişti; Furkan’ı da indirdi.” (Ali İmran Suresi-3)

“Ardından o peygamberlerin yolu üzere, kendinden önce gelmiş olan Tevrat’ı tasdik edici olarak Meryem oğlu Îsâ’yı gönderdik. Ona da içinde hidayet ve nur bulunan, kendinden önce gelmiş olan Tevrat’ı tasdik edici, takvâ sahipleri için bir yol gösterici ve bir öğüt olarak İncil’i verdik.”  (Maide Suresi-46)
Yukarıdaki ayetlerde, Kur’an’ın kendisinden önce indirilen  Tevrat ve İncil isimli kitapları doğrulayan bir kitap olduğu söylenmektedir. (17)  
a) Tevrat ve İncil, tahrif olan yani aslı değiştirilen kitaplar ise, (18) Kur’an nasıl olur da değişikliğe uğrayan bu kitapları tasdik eder?
b) Yok eğer tahrif olma işi Kur’an’dan sonra gerçekleşmiş ise; Kur’an’ın kendisi neden tahrif olmuş olmasın? Bu durumda, Tevrat’ı ve İncil’i koruyamayan Allah’ın Kur’an’ı koruduğu tezi , ne kadar güçlü ve güvenilir olabilir?

Kıymetli okuyucular, İslam dinine dair onlarca, belki yüzlerce cevapsız kalan sorular arasından seçebildiklerimi sizlerle paylaştım. Benim görebildiklerimden seçilenler bunlar… İnsan sorgulamaya bir iki konu ile başlıyor, zamanla bu soruların sayısı artıyor. Nuh’un o kadar vahşi hayvanı, hem de çifter çifter  bir gemiye alıp onlarla sağlık, güvenlik ve temizlik problemlerini aşarak bir yolculuğu nasıl yaptığını, Yakup’un oğlu Yusuf’u aramak yerine neden ağlayıp durduğunu, Firavun’un ülkedeki bütün erkek çocukları öldürtüp, -sepet içinde suda bulunan- Musa’nın sarayda büyümesine nasıl müsaade edebildiğini, bütün putları yok sayan bir dinin ve onların hepsini Mekke’nin fethinde ortadan kaldıran Muhammed’in, (19)  daha önce bir put olup, şu an o putun parçası olarak kalan Hacer’ül Esved taşına, (20) neden bu kadar değer verdiğini (21) insan sorgulamadan edemiyor. Bunun gibi her peygamber için anlatılan hikayelere dair o kadar çok soru var ki, say say bitmez. Üstelik sorgulamak zorunda kaldığımız, mantığımıza yatmayan ifadeler sadece Kur’an ve hadisler ile sınırlı değil, Tevrat ve İncil’de de fazlasıyla mevcut.

Kaynaklar:
1) Arif Tekin, Kur’an’ın Kökeni, Berfin Yayınları, İstanbul, Aralık 2017, S,60.
2) Arif Tekin, Kur’an’ın Kökeni, Berfin Yayınları, İstanbul, Aralık 2017, S,238.
3) Haşr-22; Sebe-48; Tevbe-78; Yunus-20; Hud-123; Nahl-77; Neml-65; Hucurat-18; Enam-59; Maide-117.
4) Kaf-26; Neml-74;  Ali İmran-119,154,167; Nisa-63; Enfal-43; Zümer-7; Tagabün-4; Hud-5; Mülk-13,14; Maide-116.
5) “Bir zaman, Allah’ın kendisine lütufta bulunduğu, senin de lütufkâr davrandığın kişiye, "Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork" demiştin. Bunu derken Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi içinde saklıyordun, kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd onunla beraber olduktan sonra müminlere, evlâtlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik. Allah’ın emri elbet yerine getirilecektir.” (Ahzab Suresi-37)
6) Hac-49; Gaşiye-21; Enam-48,50,57; Araf-157,188; Kehf-56; Rad-40; Maide-67; Yunus-15.
7) https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/sure/33-ahzab-suresi
8)Konu ile ilgili ayetler için bkz. Fatır-43; Bakara-106; Rad-11: İsra-77; Ali İmran 137; Ahzab-38,62; Mü’min-85; Fetih-23
9) https://islamansiklopedisi.org.tr/ayet; https://www.turkcebilgi.com/ayet
10) 1) Zariat Suresi-56 ; Rahman Suresi-15; Hicr Suresi-27; Araf Suresi-27; Fussilet Suresi-2; Ahkaf Suresi-18; Enam Suresi-130; Cin Suresi-6
11) Cin Suresi-1
12) Cin Suresi-14
13) http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Dini-Terimler-Sozlugu/Detay/RESUL-US-SAKALEYN/1419 ;  https://www.islamiyet.gen.tr/sozluk/resul-us-sakaleyn-nedir.html ; https://www.luggat.com/resul-%C3%BCs-sakaleyn/1/1
14) https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Nahl-suresi/2003/102-ayet-tefsiri; https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C5%9Euar%C3%A2-suresi/3124/192-195-ayet-tefsiri
15) Necm Suresi-5-13; Tekvir Suresi-19; Bakara Suresi-97
16) Ahzab Suresi-56 “Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun.”
17) Diğer ayetler için bkz. Ali İmran-65; Nisa-47; Maide-47,66,68; Araf-157; Fetih Suresi-29  
18) Maide Suresi-13,41; Bakara Suresi-58-59,75,79,104; Ali İmran Suresi-78; Nisa Suresi-46
19) https://sorularlaislamiyet.com/mekkenin-fethinde-efendimiz-asm-putlari-kirma-gorevini-kime-vermistir
20) https://www.sorgulayalim.com/amp/makaleler/kibele-kible-ve-hacerul-esved-tasi.html
21) Tirmizi, Hac, 113; Buhârî, Hacc: 50, 57, 60; Müslim, Hacc: 248, 120; Muvattâ, Hacc: 36, hadis no: 1367; Tirmizî, Hacc: 37, hadis no: 860; Ebû Dâvud, Menâsik: 47, hadis no: 1873; Nesâî, Hacc: 147, hadis no: 5, 227; İbn Mâce, Menâsik: 27, hadis no: 2943;
Nesâî, Hacc 148, hadis no: 5, 227.
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Enf%C3%A2l-suresi/1227/67-69-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Enf%C3%A2l-suresi/1230/70-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Muhammed-suresi/4549/4-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3573/40-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3539/6-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/H%C3%A2kka-suresi/5367/44-47-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3572/39-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/M%C3%A2ide-suresi/718/49-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3570/37-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/En'%C3%A2m-suresi/803/14-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/En'%C3%A2m-suresi/950/161-165-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Z%C3%BCmer-suresi/4069/11-14-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/A'r%C3%A2f-suresi/1097/143-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C3%82l-i%20%C4%B0mr%C3%A2n-suresi/358/65-68-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C3%82l-i%20%C4%B0mr%C3%A2n-suresi/345/52-53-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Hac-suresi/2672/77-78-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C4%B0sr%C3%A2-suresi/2087/58-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C4%B0sr%C3%A2-suresi/2088/59-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/En'%C3%A2m-suresi/824/35-36-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C4%B0sr%C3%A2-suresi/2030/1-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C4%B0sr%C3%A2-suresi/2044/15-ayet-tefsiri
http://www.dinihaberler.com.tr/haber/helak-edilen-kavimler-ve-helak-sebepleri/25943
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3583/50-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3584/51-52-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Enf%C3%A2l-suresi/1201/41-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Cin-suresi/5448/1-3-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Z%C3%A2riy%C3%A2t-suresi/4731/56-58-ayet-tefsiri 
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Meryem-suresi/2266/16-21-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C3%82l-i%20%C4%B0mr%C3%A2n-suresi/330/37-ayet-tefsiri 
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Kasas-suresi/3282/30-32-ayet-tefsiri https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahz%C3%A2b-suresi/3589/56-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C3%82l-i%20%C4%B0mr%C3%A2n-suresi/296/3-4-ayet-tefsiri
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/M%C3%A2ide-suresi/715/46-ayet-tefsiri