HABERLER
Dini Haber
MWG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MWG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KİBELE | KIBLE VE HACERÜ'L ESVED TAŞI

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet,Kybele, Kibele, Hacerü'l Esved, Hacerül Esved taşı,Hacerül Esved hadisleri , İbn Mace, İbn Tirmizi, Heysemi, İslamda Paganizm, Kabe, İslamda pagan gelenekleri,

KONYA’DAN KÂBE’YE GÖTÜRÜLEN TANRIÇA KİBELE
VE HACERÜ'L ESVED TAŞI


Hacerü'l Esved taşı; Kâbe’nin güneydoğu köşesine İsmail ve İbrahim peygamber tarafından yerleştirildiği söylenilen siyah, parlak ve içi oyuk taştır. İslam kaynaklarında cennetten çıkma bir taş olduğu kabul edilir. Tavaf yapılırken yani Kâbe çevresinde dönülürken başlangıç noktası bu taşın olduğu yerdir. Aslında gökten düşen bir taştır ve Kâbeye Hicaz dışından getirilerek İslam öncesi Kureyşliler tarafından putlaştırılmıştır. İlk görünümü insan şeklinde ve daha parlaktır. Zaman içinde bu taş zarar görmüş, bir saldırıda Kâbe yıkılırken temellerinin içinde kalmış, bir yangında parçalanmış ve Kâbe’nin yeniden yapımı sırasında bulunup Kâbe’deki eski yerine konulmuştur.

İslam yazılı kaynaklarına göre; Allah ruhları yarattığında “Ben sizin rabbiniz değilmiyim?” diye sorup, bütün ruhlar “Evet sen bizim rabbimizsin” dediklerinde; Allah’la ruhların bu anlaşmasının Hacerül Esved taşının içinde olduğu kabul edilir. Bu yüzden Kâbe’yi tavaf yapanlar ellerini kaldırıp “Allhuekber” diyerek saygı gösterirler ve sonra da ellerini bu taşa sürer, taşın oyuğu içine kafalarını sokarak öperler. Böylece insanlar ruhlar âleminde ruhlarının Allah’a verdiği sözü yeniden onaylamış olurlar. Hadislere göre hem Muhammed hem Ömer bu taşı öpmüşlerdir. Yine hadislere göre; bu taş, bu işlemleri yapanlara ahret gününde tanıklık yapacak ve günahların silinmesini sağlayacakmış.(Ezrakī, I, 324; Süheylî, II, 273. İbn Mâce, “Menâsik”, 27; Tirmizî, “Ḥac”, 113).

Örnek bir hadis:
İbn Abbâs (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) Hacer-ül Esved hakkında şöyle buyurmuştur:
"Allah kıyamet günü Hacer-ül Esved’i mahşer yerine getirecektir, ve onun iki gözü olacak onlarla görecek
bir dili olacak onunla konuşacak ve kendisine istilam edenlere şâhidlik yapacaktır."
[Tirmizi, Hac, 113]

Hacerü'l Esved taşı ile ilgili bazı sorulara yanıtlar vererek konuya açıklık getirmeye çalışalım.

Bu taşın aslı nedir? Kâbe’ye getirilmeden önce hangi dinin sembolü ve putuydu? Nereden getirilip Kâbe duvarına konularak putlaştırılmıştır. Kâbe’de bulunan öteki putlardan bir ayrıcalığı var mıydı? Muhammed Kâbe’deki bütün putları kırdırdığı halde Hacerül Esved taşını neden kırdırmadı?

Bazı mitolojik kaynaklara göre; ilk Sibel dini Frigya’da doğmuştur. Herodot ve Strabon’a göre Frigya bölgesi; Ankara, Afyon, Eskişehir, kısmen Konya, Isparta, Burdur’un kuzey kesimleri, Kütahya’nın batısı ile sınırlıdır. Sibel dininin ilk ana tanrıçası Kibele’dir. Kibele ay tanrıçasıdır ve güneş tanrısı ile cinsel ilişkiyi, dolayısıyla üreme ve bereketi temsil eder. Eski toplumlarda kadınlar aybaşı kanlarını, erkekler spermlerini bu taşa sürerek üreme ve bereket için ayin yaparlardı. Kibele (Cybele) olarak yazılan ana tanrıçanın adı çeşitli dil ve lehçelerde değişiklik gösterir. Sibel, Sibele, Kübel, Kübele, Kivele, kebele, Kevele, Hübel, Uzza… ( Kitabı Esnam- sa.28) Bu yeryüzü tanrıçasının ismi daha pek çok isimlerle değişik kültürlere, değişik yerlere ve Sibel ardılı dinlere girerek kutsallaştırılmıştır. Hacerül Esved taşı da bu Sibel inancının ana tanrıçası olarak dini motiflerde yer alır. M.Edom bu tanrıçanın ilk adını bulunduğu dağdan yani Kibele-Kevele (Cybele) dağından aldığına vurgu yapmıştır. Mitolojik adı Cybele olan dağ Konya’dadır. Şimdilik 10 bin yıl öncesinin kalıntılarının bulunduğu Konya- Çatalhöyük kazılarında çok sayıda Kibele yontuları bulunmuştur. Sarkık memeli, çoğu zaman kucağında bebek olan, iki yabani hayvanın koruduğu doğum koltuğunda oturan Kibele ana yontularının çoğu Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir.


Ünlü tarih uzmanı merhum İbrahim Hakkı Konyalı, Sibel dininin ilk tapınağının Palatino dağının tepesinde değil, Konya’daki Kevele- Cybele- Kibele dağı üzerinde olduğunu yazarak; Hacerül Esvet taşının bu dağa düşmüş bir göktaşı olduğunu, Romalılar’ın bu taşı Şam’a götürdüklerini, Şamdan Hicaza götürüldüğünü kaynaklarıyla anlatır. Yazar, yıllar önce uluslar arası bir toplantıda bunları açıklamıştı, ama unutulup gitti, yeniden gündeme getiren de olmadı. İbrahim Hakkı Konyalı, Dr.Dozi ve M.Edom’u kaynak gösterir. Dr.Dozi, miladi üçüncü yüzyılın ilk yarısından beri Hacerül Esved’in Kâbe’de Kureyşlilerin bir tanrısı olduğunu yazar. (Tarihi İslamiyet- cilt:1- Sa.10) Oysa İbni Kelbi Hacerül Esved’in yani Hübel’in Kâbe’ye getirilişinin daha öncelere dayandığını yazarak konuya açıklık getirir. “Bu put insan şeklinde ve kırmızı akikten yapılmıştı. Amr İbni Luhay isminde bir Arap reisi hastalandığı için Şam’daki Belka kaplıcalarına gitmişti. Burada Şamlıların Sibel’e taptıklarını görmüş, put ve tapınış şekli hoşuna gittiği için bir Hübel heykeli satın alarak Hicaz’a götürmüştür.” (Kitabül Esnam- sa:28)

Hübel’e tapınıp ve Kâbe çevresinde dönmenin İslamdan çok önceleri var olduğu biliniyor. Tarihçilerin yazdıklarına göre; “Hübel’in ismi Kuran’da hiç geçmez. Kybelenin Arap kültüründeki yansıması olarak Kybele’den dönüşüp Hübel halini almıştır. Bu yüzden de Anadolu’nun baş tanrıçası olan ay, Hübel’in simgesi olmuştur. Yalnız Kybele’nin simgesi, ana tanrıçaya tapan toplumlarda gebe halindeki dolunayken, baba tanrıya tapan topluma ait Hübel’de bu simge tıpkı Grek Artemis’indeki gibi gebe olmayan, bakire olan hilaldir. Mekke’ye getirildikten sonra, Anadolu ve Arap halkları tarafından Kâbe’nin yönünü göstermesi için söylenen “kıble” kelimesi de Kybele’den türemiştir ve Arap topraklarında Kybele’ye tapanlarınen önemli ibadet biçimi, heykelin bulunduğu Kâbe’nin etrafında dönmektir.”

Yeri gelmişken bir ek bilgi verelim. Romalılar ile Kartacalılar arasında yapılan Pön savaşlarında Roma senatosunun kararıyla bu parlak taş Roma’nın ilk kurulduğu yer olan Palatino tepesine götürülerek, Kibele adına yapılan tapınağa konulur. Ayrıca bugünki Vatikan’da Aziz Petrus Bazilikası’nın olduğu yer daha önce Kibele tapınağıydı.

Kibele’nin en az 8 bin yıllık bir geçmişi olduğu biliniyor. İÖ. 6000 yılları Konya-Çatalhöyük’ün ana tanrıçası Kibele, 4000’li yılları ise İnanna adıyla Sümerler sahiplenir. Sonra antik Mısır’a İsis olarak gider, Akadlar’da İştar, Fenikeliler’de Astarte olur. Hititler’de Kibele aynı zamanda Kubaba ismiyle anıt yazılara geçer. Hurriler, Hattiler’de (Ön Hititler) Kibele’ye tapınmışlardır. Hellenler, Romalılar da Kibele’yi kendilerine uydurarak Venüs- Afrodit, Artemis, Magna Mater gibi isimler verdiler. Hatta Hindistan ve başka yerlerde Kâbe benzeri kutsal binalar ve Karataşlar bulunmaktadır. Hinduların ibadet ve tapınmaları, kutsal hac ziyaretleri birebir İslamlıkla aynıdır denilebilir. Halikarnas Balıkçısı C. Şakir Kabaağaçlı Anadolu Efsaneleri ve Anadolu Tanrıları isimli yapıtlarında inanç, din, tanrı ve tanrıçaların Anadolu kökenli olduklarını anlatır. Daha pek çok tarihçi ve yazarlar hemen hemen bütün inanç ve kültürlerin Anadolu’dan beslendiğini çok iddialı bir şekilde ortaya koyarlar.

Bakınız şimdi; İslam adına kutsallaştırılmış, cennetten gelmiş, içinde Allah’la ruhların sözleşmesini barındıran, her el sürüp öpene tanıklık edip, ahrette kişinin günahlarının silinmesini sağlayacağına inanılan Karataş- Hacerül Esved’in başına gelenleri görüyor musunuz? İslamla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir gök taşının nasıl tanrıça yapılıp, putlaştırıldığı ortadayken; Kâbe tavaflarında Müslümanların bir puta taptırıldığını görmek gerçekten acıdır. Okunsun anlaşılsın diye insanlara gönderilen Kuran’ı anlayıp-sorgulayan olmadığı için Müslümanlar puta taptırılmaktadır. Anlayarak- sorgulayarak Kuran okuyanlarsa deist ve ateist oluyorlar. Çünkü Kuran ve öteki kitaplar ve dinler insan aklıyla alay edercesine çelişkilerle doludur.

Muhammed peygamber olmadan önce de Hacerü'l Esved taşının büyük kutsallığı vardı. Kâbe tavafı sırasında bu taşa tanrı gibi tapınılmaktaydı. Mekke’de her kabilenin tanrılaştırılmış bir putu bulunuyordu. Hacerü'l Esved taşı da Muhammed’in soyu olan Haşimoğullar’ının tanrılaştırılmış putuydu. Muhammed peygamberliğini açıkladıktan sonra, Mekke’nin işgali sırasında Kâbe’deki bütün putları kırdırdı ama Hacerül Esvet taşına dokunmadı. Çünkü ataları bu taşa tapmışlardı, kendisi de tapıyordu ve İslamlıktan sonra da bu taşa tapınmayı sürdürdü. Halen günümüzde bile bu tapınma sürmektedir. TDV İslam Ansiklopedisi’nde ve başka İslam kaynaklarında öteki putlar gibi Hübel ve Uzza putunun kırıldığı yazılıyorsa da konuya ilişkin bir açıklık yok. Çünkü Kibele önceleri insan şeklindeydi, Kâbe’ye getirildiğinde bir kolu kırılmıştı. Kol yerine takıldı, ama daha sonra Hacerül Esvet yukarıda kısaca anlatılan olaylardan sonra paramparça oldu. Bu parçalardan kalanlar gümüş koruma içinde saklanarak kadın cinsel organına benzeyen küçücük bir parça kaldı. İslam Ansiklopedisi yazarı ve başka yazarlar Hübel ve Uzza putunu ayrı birer put olarak görmüş olmalılar ki kırdırıldığından söz ediliyor. Oysa Hacerül Esvet ve Hübel ile Uzza aynı taş, aynı puttur. İslam öncesi Arap Paganlar(Müşrik) Hacer'i Esved'in Güneş Tanrıçası Uzza'nın vajinası olduğuna inanıyorlardı.

Bu konuda yüzlerce kaynaktan yalnızca birkaçını kaynak olarak gösterdik. Şimdi, Müslüman kardeşlerimiz lütfen bir kez daha düşünsünler. Her şeye karşın kutsallıklarına inanmayı sürdürürlerse diyeceğimiz bir şey yok. Herkesin neye inandığı bizi hiç ilgilendirmez. Ancak inanılacak kutsal bir şey arıyorsanız; bilerek, tanıyarak, sorgulayarak ve isteyerek inanınınız.

Hacerül Esved Hadisleri

Abdullah b. Ömer’in naklettiğine göre Hz. Peygamber bir defasında dudaklarını Hacerü'l Esved’in üzerine koyarak uzun süre ağlamış, daha sonra dönüp Ömer’in de ağladığını görünce şöyle demiştir: “Ey Ömer! Göz yaşları burada dökülür” (İbn Mâce, “Menâsik”, 27).

Hz. Ömer’in de Hacerü'l Esved’le ilgili olarak, “Allah’a andolsun ki senin zarar veya fayda vermeyen bir taş olduğunu biliyorum; eğer Resûlullah’ı seni istilâm ediyor görmeseydim ben de seni istilâm etmezdim” dediği bilinmektedir. (Buhârî, “Ḥac”, 57; Müslim, “Ḥac”, 249-250).

Diğer bir rivayette ise Hz. Ömer’in Hacerü'l Esved’i öptüğü ve “Resûlullah’ı seni öperken görmeseydim seni öpmezdim” dediği kaydedilmektedir. (Buhârî, “Ḥac”, 60)

Tavafta başlama noktasını gösterme şeklindeki pratik faydası yanında Hacerü'l Esved’in bir de sembolik anlamı olup kaynaklarda bununla ilgili birçok rivayete yer verilir. Hz. Ali’den nakledildiğine göre Hacerü'l Esved, bezm-i elestte Allah’ın bütün insanlardan kendisini rab olarak tanımaları yönünde aldığı sözü (bk. el-A‘râf 7/172) içinde taşımakta olup ondan, bu ahde vefa gösterenler lehinde kıyamet günü şahitlikte bulunması istenecektir (Ezrakī, I, 324; Süheylî, II, 273).

İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste, Allah’ın kıyamet günü Hacerü'l Esved’i getireceği ve onun da hak üzere kendisini istilâm edenlere şahitlikte bulunacağı belirtilmiştir (İbn Mâce, “Menâsik”, 27; Tirmizî, “Ḥac”, 113).

Diğer bir hadiste de, “Hacerü'l Esved’e dokunan kimse rahmanın eline dokunmuş gibidir” denilmiştir (İbn Mâce, “Menâsik”, 32; Müttakī el-Hindî, XII, 219).

Kütüb-i Sitte dışındaki bazı hadis kitaplarında Hacerü'l Esved’in yeryüzünde Allah’ın sağ eli olduğu, onun vasıtasıyla kulları ile musâfaha ettiği, Hacerülesved’e dokunanın Allah’la biat etmiş olacağı (Heysemî, III, 242; Müttakī el-Hindî, XII, 215, 217),
Hacerülesved ve Rüknülyemânî’nin ahde vefa üzere kendilerini istilâm edenlere kıyamet günü şahitlik edeceği (Heysemî, III, 242; Müttakī el-Hindî, XII, 219) şeklinde birtakım rivayetler yer almaktadır.

Süheylî, aslında beyaz olan Hacerü'l Esved’in işlenen günahlar yüzünden karardığına dair hadisi (Müsned, I, 307, 329, 373; Tirmizî, “Ḥac”, 49) yorumlarken Hacerü'l Esved’de saklı ahdin insanın tevhide dayanan aslî fıtratı olduğunu, her insanın bu ahd ve fıtrat üzere doğduğunu belirtir ve Hacerülesved’in kararması ile, ahde ve fıtrata aykırı davrananların bu ahdin mahalli olan kalplerinin kararması arasındaki benzerliğe dikkat çeker (er-Ravżü’l-ünüf, II, 275). Hacerülesved’in Kâbe’de meydana gelen yangınlar (Ezrakī, I, 65) veya Câhiliye devrinde müşriklerin sürdükleri kan sebebiyle (Fâkihî, I, 92; Fâsî, I, 315) karardığına dair görüşler de bulunmaktadır.

“Allah’a yemin ederim ki, Cenab-ı Hak kıyamet gününde O’nu gören gözleri ve konuşan dili olduğu halde kendisine ihlas ile el sürüp öpen kimsenin cennetlik olduğuna şahit olarak diriltecektir”: “Hacer-ül esvedi hayırlı işlerinize şahit yapın. Çünkü o, kıyamette şefaati reddedilmeyen bir şefaatçidir. Dili ve iki dudağı olacak ve ona elini sürene şahitlik yapacaktır.” [Taberani]

“Kıyamet gününde Hacer’ül Esved getirilecek konuşan bir dili bulunacak ve kendisini selamlayan herkesin mü’min ve muvahhid olduğuna şehadet edecek. Vallahi Allah, onu Kıyamet gününde gören iki gözü ve konuşan bir dili olduğu halde diriltecektir de kendisini hakkıyla istilâm edenler hakkında tanıklık edecektir” (Tirmizî)

Bu hadisler kara taşın şefaat edebileceğini söylüyor, yani cennete girmelerini kolaylaştıracakmış insanların. Müşriklerin inançları da aynıdır.

"Kendisini hak ile istilâm eden için tanıklık edecektir O, mahlûkatıyla musâfaha eden Allah'ın sağı (sağ kolu) dır" [Taberânî]

"Allah ile müsafaha etmek (tokalaşmak) isteyen, Hacer’ül Esved’i istilam eylesin"
"Hacer’ül Esved yeryüzünde Allah’ın yeminidir, yani sağ koludur. Kişi kardeşiyle müsafaha ettiği gibi Allahu Teala da onunla, insanlar ile musafaha eder"
[Müslümanlıkta ibadet Tarihi, Tahir-ül Mevlevî, 2. baskı sh: 165]

“Hacer-ül Esved, Cennet taşlarından bir taştı. Yeryüzünden Cennet taşlarından ondan başka hiçbir taş yoktur. Billur taşları gibi beyazdı. Eğer ona Cahiliyet kirinden bir şey bulaşmasaydı, elini süren her hasta mutlaka iyileşirdi.” (Taberânî)

MUHAMMED’İN HAS ADAMI ALİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
Hz Ali, din, Alevilik, Muhammed'in celladı Ali, Cellat Ali, Allah'ın aslanı, Ali'nin katliamları, islamiyet, Uhud savaşı, Hendek savaşı, Kureyza kuşatması, Bedir savaşı, Ali, MWG,

MUHAMMED’İN HAS ADAMI ALİ


Allah’ın aslanı olarak tanıtılan, Muhammed’in amca oğlu ve damadı Ali; Muhammed’in kolaylıkla kullanabildiği tek yakınıdır. Muhammed’in cellatlığını yaptığı için kendisine Allah’ın aslanı lakabı verilmiştir. İslam kaynaklarında anlatılan olaylara bakıldığında Ali’nin siyasetten anlamadığı, tek hünerinin kılıç kullanmak olduğu görülür. Muhammed’in ölümünden sonra güçlülerin karşısında tırsmış, daha sonra çevresinin gaza getirmesiyle iktidar mücadelesi yapabilmiştir. Dostunu düşmanını bile yeterince ayırt edemeyen Ali, bunu bile başaramamış Hariciler ve Muaviye ile baş edememiştir. Bildiğimiz kadarıyla kişisel bir cinayeti olmamıştır ama Muhammed için toplu kıyımlar yapmaktan da çekinmemiştir. Toplu kıyımlar kutsal savaş kılıfına sokularak ya da savunma bahanesiyle hadis ve din kitaplarında ayrıntılı olarak anlatılır. Tebük kuşatması dışında bütün savaşlara katılarak çok can almıştır. Bazı kaynaklarda şöyle bir yazıyla karşılaştım: “Ali'nin öldürdüğü Arapların yakınları, yakınlarının Ali tarafından öldürülmesinden gurur duyarlardı.”

Bedir Savaşı olarak bilinen savaş aslında bir kervan baskınıdır. Bedir’deki bu kervan baskınında öldürülenlerin yarıdan fazlasını Ali öldürmüştür. Yazılı kaynaklar böyle yazar. Şeyh Müflid’in El- İrşat isimli kitabında Ali’nin öldürdüğü 36 kişinin adları yazılıdır ve öteki kaynaklar da bu 36 kişiyi Ali’nin öldürdüğü kayıtları vardır. Sonuç olarak Mekkelilerden 70’i tutsak edildi ötekiler öldürüldü deniliyor.  Bir başka kaynak olan İbni Ebi’l Hadid “Bu savaşta müşriklerden 70 kişi öldürülmüştür. Bunların yarısı Hz.Ali tarafından öldürülmüş, diğer yarısı da meleklerin yardımıyla diğer Müslümanlar tarafından öldürülmüştür” diyor. Şimdi diyeceksiniz ki “bu bir savaştır ve savaşın ana kuralı öldürmektir, bunda Ali’nin ne suçu var?” Savaşta düşman öldürülür bu doğru. Birbirlerine düşman olanların hepsi birbirleriyle yakından uzaktan akrabalar. Bu düşmanlığın nedeni ne? Muhammed’in kervan soyup ganimet elde etmesi ve güya dine davet zorlamasının savaşa dönüşmesi. (Bkz. Mücadele suresi- 22, Enfal suresi- 41, Tevbe suresi başlangıç ayetleri) Savaşanların alıp veremedikleri nedir? Mekkeliler kervanlarını kurtarmak istiyorlar. Muhammed ayetler getirip “Mekkeliler mallarınızı yağmaladı” diyerek yandaşlarını çatışmaya zorluyor. İşte böyle bir çatışma sonucu diyet ödeyebilecekler tutsak ediliyor. Teslim olan ötekiler öldürülüp cesetleri kuyuya atılıyor. Muhammed ve ganimet için en çok kılıç sallayıp kelle uçuran da Ali… Daha sonraları Ali, Muaviye’ye yazdığı mektuba “deden Utbe’ye, dayın Velid’e, kardeşin Hanzele’ye indirdiğim kılıç yanımdadır” yazarak gözdağı vermek istemiştir. Daha ayrıntılı bilgi isteyenler Bedir Savaşı ve Ganimetleri başlıklı yazımıza bakabilirler.

Uhud Savaşı’nda da Ali’nin kılıç hünerleri sayılmayacak kadar çoktur. Efsanevimsi anlatılanlara bakılırsa Ali’nin kılıç hünerleri saymakla bitmez. Uhud Savaşı’nın nedeni Mekkeli müşriklerin intikam almak için Müslümanlara saldırması. Asıl neden; çoğu zaman olduğu gibi her iki kesimin de ganimet peşinde olmasıdır. Mekkeliler Bedir Savaşı’nda kaybettikleri kervan mallarının peşindedir. Medineliler yeni bir ganimet beklemektedirler. Muhammed bin kişilik bir ordu hazırlarsa da üç yüzü yoldan geri döner. Muhammed yedi yüz kişilik ordusuyla Uhud dağının uygun bir çevresinde Mekkelileri karşılar. İki taraf savaşa tutuşurlar. İmam Cafer Sadık, İbni Esir, Şeyh Sadık’ın dediklerine göre; Ali, Mekkelilerin dokuz bayraktarını peş peşe öldürmüştür. Müslümanlar savaş üstünlüğünü kazanmak üzereyken ganimet peşine düştüler. Halid Bin Velid arkadan saldırıya geçince Muhammed’in ordusu kaçarak dağılmaya başladı. Bu arada Muhammed’i öldürmek için gelenleri öldüren Ali, Muhammed’in “saldır” dediği topluluklara saldırıp onları da öldürdü. “Bu arada vahiy meleği peygambere Bu Ali’nin gösterdiği fedakarlıkların en üstünüdür deyince, resulullah ben ondanım, o da benden buyurdu. O anda gökten Ali gibi kahraman Zülfikar gibi kılıç yoktur nidası duyuluyordu. (İbni Esir Tarihi) “… Ama bunu söyleyen görünmüyordu. Bunu kimin söylediği peygamberden sorulduğunda o Cebrail’dir buyurdu.” (İbn-i Ebi’l-Hadid) Yine savaş meydanı, yine öldürmek meşru, yine Muhammed’in buyrukları ve çoğu zaman olduğu gibi cellât yine Ali.

Hendek Savaşı sırasında Mekkelilerin en savaşçı ve bedenen güçlü adamlarını da teke tek çatışmalarda öldüren Ali’dir. Yine Muhammed için kan dökmüştür. “Savaş sırasında böyle şeyler olabilir” denilebilirse de; Mekke halkına çomak sokan, ikilik çıkaran, huzuru bozan ve kervan baskınları yapan Muhammed’dir. Üstelik Mekke’nin işgal edilmesi tehlikesi de vardır. Bu savaşlarda Mekkelilerin kendilerine göre haklı nedenlerini de görmeli. Onların din adına değil, Muhammed’den kurtulmak için savaştıkları ortada. Muhammed’in savaşları ise din yayma bahanesiyle yağmacılık yapmak. Mekkeliler ya da diğer müşrikler yüzde yüz haklıdırlar diye bir şey demek istemiyorum. Ama Ortamı bu hallere getiren de Muhammed ve yandaşlarıdır.

Kureyza kuşatması ise başlı başına bir vahşettir, toplu kıyımdır ve Muhammed’in has cellâdı yine Ali’dir. Medine’nin dışında yaşayan Yahudilerin İki büyük kabilesi zor kullanılarak sürgün edilir. Canlarını kurtardığına sevinen kabilelerin malları mülkleri Medinelilere kalır. Üçüncü kabile olan Kureyza kabilesine canlarını kurtarmak hakkı bile tanınmaz ve eli kılıç tutan herkes kılıçtan geçirilir. Cellât yine Ali’dir. Eşlerinin, yakınlarının ve çocuklarının gözleri önünde 450 ile 900 arası Kurayzalı elleri kolları bağlıyken Ali tarafından öldürülür. Oysa öteki iki kabile gibi Kureyzalılar da malk mülk bırakarak sürgün edilebilirdi. Bütün yalvarmalara karşın Muhammed eli silah tutan herkesi öldürttü, kadın ve çocuklar cariye ve köle yapıldı. Rüşvetle Müslüman olan Yahudi Sad’ın Kureyzalılar için verdiği hükmün Muhammed tarafından onaylanmasıyla bu vahşet ortaya çıktı. Eski Yahudi Sad, Kuran’ın Maide suresi 33 ve 34. Ayetleriyle Tevrat’ın Tesniye 20. Bölümündeki metinlere dayanarak bu vahşi hükmü verdi.

Lütfen bu iki kaynağa bakarak kimin haklı kimin haksız olduğuna kendiniz karar veriniz. Bu konuyu kısa anlattığımız için olayların nedenlerini çözemeyenler Kureyza’da İslamın Toplu Kıyımı başlıklı yazımızı okuyabilirler.

Maide 33-34:
(33) Allah’a ve peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri veya asılmaları yahut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları aşağılayıcı cezadır. Âhirette ise onlar için büyük bir azap vardır.
(34) Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna! Biliniz ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.

Tesniye 20: 14-18:
14) Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB'bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz.
15) Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak kentlerin tümüne böyle davranacaksınız.
16) “Ancak Tanrınız RAB'bin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız.
17) Tanrınız RAB'bin size buyurduğu gibi, onları –Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını– tümüyle yok edeceksiniz.
18) Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uymayı size öğretemesinler, siz de Tanrınız RAB'be karşı günah işlemeyesiniz.

Bir örnek de Hayber’in yağmalanmasından verelim. Hayber’in bütün arazilerini ele geçiren Müslümanlar çok kan döktüler. Cellât yine Ali’dir. Hayber Savaşı için tek gerçek neden; yağmalama, ganimet, cariye ve köle edinmek. Öteki nedenlerin hepsi bahane, yağmaya kılıf uydurmadan başka bir şey değil. Bu çatışmada 90- 100 kadar Yahudi öldürüldü kalanların hepsi kadın ve çocuklarla birlikte tutsak edildi. Bu çatışmada da Ali başrol oynamaktaydı.

Ayşe ve yandaşlarıyla yapılan deve olayı denilen çatışmada her iki tarafın iktidar hırsı çok Müslümanın kanını döktü. Araya makam ve çıkar bekleyen fırıldak bozguncular girmeseydi Müslüman Müslümanın kanını dökmeyecekti. İktidar yüzünden birbirlerine düşürülen Ali ve Ayşe bu oyunu anlayabilselerdi boş yere savaşılmayacaktı.

Her zaman olduğu gibi İslam yazarları işi yine uçtu kaçtıya bağlıyorlar. “Allame İbn-i Ebi Cumhur el- İhsai şöyle naklediyor:  Basra’da (Cemel Savaşında) Hz. Ali’yle (a.s) birlikte idim. Yetmiş bin kişi bir kadınla (Aişe ile) toplanmışlardı, savaştan kaçan her insanın; “Ali beni hezimete uğrattı”, yaralanan her şahsın; “Ali beni yaraladı”, can veren herkesin; “Ali beni öldürdü” dediklerini gördüm. Ordunun sağ kolunda olduğumda Hz. Ali’nin sesini duyuyordum; sol kolunda olduğumda yine onun sesini duyuyordum. Talha’nın can verdiği an onun yanından geçerken; “rivayet etmiştir Kim bu oku sana attı” dediğimde; “Ali bin Ebi Talib attı” dedi. Bunu duyunca; “Ey Bilkıys ve İblis hizbi! Ali ok atmamıştır, onun elinde sadece kılıç vardır” dedim. Talha dedi ki: “Ey Cabir! Ali’nin göğe çıktığını, yere indiğini, doğudan ve batıdan geldiğini görmüyor musun? Doğu ile batıyı bir şey yapmıştır, süvariye yetiştiğinde onu mızrak vs. şeyle dürtüyor; biriyle karşılaştığında onu öldürüyor, yaralıyor ve yüzüstü yere seriyor veya “Ey Allah’ın düşmanı öl” dediğin de o adam ölüyor, ondan hiç kimse kurtulamıyor.” (El- Mecla, s.410.) Uçtu kaçtı masalında bile Ali’nin eli kanlı. Birbirleriyle savaşanlar kim ki melekler Ali’ye yardım ediyor? Her iki taraf da Müslüman, her iki taraf da iktidar peşinde.

Daha sonra Hariciler ayrı bir baş çekip başkaldırmaya kalkınca ve Ali yalnız başına kalmaya başlamışken, çıkan çatışmalarda; Hariciler kadar Ali’nin sorumluluğu da var. Ali ne yapabilirdi? Örneğin ayaklananlarla anlaşmış görünüp, ele başlarını birer ikişer yok edebilirdi. Onlara bir şeyler vaat edip, ilk fırsatta tepelerine binebilirdi. Örneğin; Muaviye ve Yezit kurnazlık yaparak bu formülü çok iyi kullanabilmişlerdir. En azından onca kişinin öldürülmesi yerine birkaç kişi öldürülüp bu işler kökten çözülebilirdi. Muhammed, kurnazlığı ve Ebu Sufyan’a verdiği rüşvet ile Mekke’yi savaşsız işgal ettikten sonra kılıcı gösterip herkesi Müslüman yapmıştı. Ali’nin tek hüneri Muhammed’in cellatlığını yapmak olduğu için, bu ince siyasetlerden hiç ders almamıştır.

Özetle Ali, Muhammed için kullanışlı, onun dilediklerini yapan, onun için kılıç sallayan bir müttefiktir. Öyle ki Muhammed, Ali'den zina ettiği söylenen cariyeyi cezalandırmasını bile isteyebilmektedir:
Ali ibn Ebu Talib naklediyor: Allah'ın elçisinin evine ait bir köle kız zina etti. O (Peygamber) şöyle dedi: Kalk Ali ve ona öngörülen cezayı ver. Sonra acele ile gittim ve ondan kan aktığını, akan kanın durmadığını gördüm. Ben de peygamberin yanına geldim ve bana şöyle dedi: Cezasını vermeyi bitirdin mi? "Hala ondan kan akarken ona gittim" dedim. Dedi ki: Kanaması durana kadar onu rahat bırak, sonra da ona öngörülen cezayı ver. Ve sağ elinizin sahip olduklarına (yani köleler, savaşta ele geçirilen cariyeler) öngörülen cezaları verin. [Sünen-i Ebu Davud, Kitap 38, Hadis 4458]

HASAN, HÜSEYİN VE KERBELA

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Alevilik, Kerbela, Hz Hasan, Hz Hüseyin, Hasan Hüseyin ve Kerbela, Muaviye'nin halifeliği, Yezit'in halifeliği, Muaviye, Hasan ve Hüseyin'in öldürülmesi,

HASAN, HÜSEYİN VE KERBELA


Hasan’ın Kufe’de Halife Seçilmesi
Ali öldürüldükten sonra, oğlu Hasan minbere çıkıp halka seslendi. Hasan sözlerini bitirmeden Sad oğlu Kays, elini uzatarak Hasan’a biat ettiğini duyurdu. Hasan konuşmasını sürdürdü. “Birkaç sözüm daha var, duyup dinleyin. Dedemin ve babamın inançlarını sürdürmekten başka bir niyetim yoktur. Beni babamın yerine seçmezseniz zerre kadar alınıp gücenmem, Medine’ye döner kendi halimde yaşarım. Zorlamayla, korkuyla ya da hatır için bir seçim yapmayın. Yüzyüze baktığınızda kuldan utanırsanız, içinizdeki vicdanın ve Allah’ın aynasına dönüp bakın. Kesin kararınızı o zaman verip açıklayın. Kardeşlerim, vereceğiniz karar nasıl olursa olsun saygı duyarak kabul ediyorum. Eğer beni seçmezseniz, hiç ardıma bakmadan Medine’ye çeker giderim.” Hasan sözlerini tamamlayınca, Kays yeniden biatta bulundu, orada bulunanlar da biat ettiler.

Muaviye’nin Şam’da Halife Olması
Ali’nin ölüm haberini ve Hasan’ın Kufe’de halife seçilmesini duyan Muaviye; bir oldubittiyle, halkın kılıç korkusundan yararlanıp Şam’da kendisini halife ilan etti.

Muaviye bir allem kalemle kendisini halife seçtirtmişti, ama öte yanda meşru yolla halifeliğe seçilmiş Hasan vardı. Hasan’dan sonra da sıra kardeşi Hüseyin’e gelecekti. Oysa Muaviye kendisinden başka güç tanımamaya kararlıydı. Muaviye, Ali’nin oğullarından ya biat alacak ya da kurnazlığıyla onları saf dışı edecekti. Aksi halde gücünün zevkini tadamayacağını düşünen Muaviye 40 bin kişilik bir ordunun başına geçerek Kufe’nin yolunu tuttu. Muaviye ordusunun Kufe yakınlarına kadar geldiğini Hasan’a duyurdular. Savaşalım diyenler olduysa da Hasan kabul etmedi. “Ben halifelikten çekilmeye razıyım. Yeterki kan akmasın, Muaviye varsın halifeliğin zevkini tadsın, o ölünce sıra bana gelir. İslam’ı yüceltir, adaletten ayrılmazsa halifelik ona helal olsun.”

Şehir bayraklarla donatılmış, Kufeliler meydanlarda toplanıp; Muaviye’nin gelmesini bekliyolardı. Dün Hasan’a biat etmiş olanlar, bu gün Muaviye’ye biat etmek için çoktan sıraya geçmişlerdi bile. Kim doğru, kim eğri bilen mi vardı?  Kufeliler’in algılayabildiği tek gerçek; Muaviye’nin zulmü ve kılıcının korkusuydu.

Muaviye arkasındaki ordusuyla birlikte Kufe’ye girdi. Meydanda toplananlar, sıraya girip Muaviye’ye biat etmeye başladılar. Bu biat töreni sırasında Muaviye kendisine biat etmeleri için, Hasan’la Hüseyin’i çağırttı. Hasan biat etti, Hüseyin etmedi ve etmemekte direndi. Böylece, halifelik Muaviye ve Emeviler eline geçti. Bundan sonra Muaviye sülalesi 90 yıl iktidarda kalacaktı.

Başka çıkar yolları kalmayan Hasan ve Hüseyin, Medine’neye doğru yola çıktılar. Muaviye’nin huzursuzluğu geçmemişti. Deve kinli bu adam, Hasan ve Hüseyin’i ortadan kaldırmadıkça rahat yüzü göremeyeceğini, iktidar olmanın keyfini süremeyeceğini düşünmekteydi. Hasan biat etmişti bir tehlike gözükmüyordu ama ya Hüseyin? Hüseyin canlanıp ayağa kalkamadan onu ortadan kaldırmak gerekliydi.

İki kardeş Hasan ve Hüseyin, Medine’ye yerleştiler ama onlar da huzursuzdu. Çünkü Muaviye’nin şeytana diz çöktürecek kadar kurnaz ve deve kinli olduğunu biliyorlardı.

Muaviye hemen Mervan’ı yanına çağırttı. Önce ona Medine valiliği görevi vereceğini söyleyip, Hasan’ın öldürülmesini istedi. Muaviye kurduğu planı Mervan’a anlattı. Muaviye’nin planına göre; Mervan, Hasan’ın karısı Cude’yi kandırıp, kocasını zehirleyip öldürürse Muaviye’nin gelini, Yezit’in karısı olacağını söyleyecekti. Mervan Medine’ye giderek, Hasan’ın karısı Cude’yi kandırdı. Cude birkaç kez zehirleme denemesine karşın, kocasını öldürememişti. Cude kocasının su içtiği testiye zehir katıyordu ama Hasan ölmüyordu. Bunu bilen Hasan testinin ağzını tülbentle kapayıp, üstünü de mühürlemeye başladı. Muaviye hekimbaşısına çok etkili bir zehir hazırlattı. Cude, testinin ağzındaki mührü bozmadan tülbentten zehiri süzüp testinin içine boşalttı. Testinin mührü bozulmadığını gören Hasan sudan içince birdenbire ölüverdi. Cude’yle Mervan birlikte Şam’a doğru yola çıktılar.

Şam’a vardıklarında, Muaviye; Cude’yi iyi karşıladı, İslam adına övücü sözler söyledi, kendisine gelin yapacağını yineledi. Hemen ertesi gün de Cude bir dalavere ile ile suda boğularak öldürüldü.

Muaviye adamlarını çağırttı. “Bu gün İslam’ın en acı günüdür. İslam’ın yüce ışıklarından biri sönmüştür. Sevgili peygamberimizin torunu Hasan’ın öldüğü haberini duydum. Tez elden Şam yasa bürünsün. Duvarlar siyaha boyansın, bayraklar yarıya insin, her yerde genel yas ilan edilsin. Bunu herkese söyleyip duyurun…” Muaviye işte böylesine kurnaz birisiydi.

Muaviye’nin Ölümü, Yezit’in Halifeliği ve Kerbelâ
“Dünya kimseye kalmaz” derler ya, Muaviye’ye de kalmadı, oğlu Yezit’e de…

Muaviye kimine göre yaşlılığından dolayı, kimine göre oğlu Yezit’in zehirlemesiyle yaşama gözlerini kapadı. Muaviye ölüm döşeğindeyken oğlu Yezit gelip; babasının parmağından halifelik yüzüğünü çıkardı, asasını da alıp saraydakileri kendisine biat ettirdi. Böylece, hilafet oğuldan oğula geçen saltanata dönüştürülmüş oldu.

Yezit, halife olmuştu, ama babası gibi güçlü ve tek olmak istiyordu. Oysa karşısında kendisine biat etmemiş Hüseyin vardı. Hüseyin’in bir çıbanbaşı olabileceğini ve güçlendiğinde elinden halifeliği alabileceğini düşünmekteydi. Yezit Medine’ye adam göndererek, Hüseyin’in biatını istedi. Hüseyin Yezit’in kendisini yaşatmayacağını biliyordu, buna karşın yine de biat etmedi. Babası Ali’nin, kardeşi Hasan’ın başına gelenlerin bir gün kendi başına geleceğini çoktan anlamıştı. Çokca düşündükten sonra; Mekke’ye gitmekten başka yolu olmadığını düşünerek, kararını verdi. Ailesi ve yakınlarını yanına alarak Mekke’ye doğru yola çıktı.

Bu arada Kufe ileri gelenleri Yezit’e biat etmekle yanlış iş yaptıklarını anlamışlar ve Hasan’ı arkasız bırakmakla zulüme ortak olduklarını düşünmeye başlamışlardı. Yezit’in zulmünden kurtulabilmek için tek umar yolu Hüseyin’di. Böyle düşünenlerin önderi Süleyman Huzal, kalabalık bir kitleyi başına toplayıp, Yezit’e karşı Hüseyin’i çağırmayı önerdi. Öneri kabul edilince, Hüseyin’e mektuplar yazmaya başladılar. Hüseyin bu mektuplara kayıtsız kalmak zorunda kalıyordu. Kufe halkı kardeşi Hasan’a sahip çıkamamıştı, kendi gücü yoktu, olsa bile onlar da dağılıp gideceklerdi. Üstelik karşısında acımasız ve kurnaz düşmanlar, kılıç zoruyla biat edip, ne zaman ne yapacağı belli olmayan zavallı bir topluluk vardı.

Hüseyin’in kafilesi Mekke içine geldiğinde Abdullah İbni Zübeyir tarafından karşılandı. Abdullah ibni Zübeyir, Hüseyin’den yardım isteyen Kufeliler’in mektuplarından söz edince; Hüseyin Allah’a şükrederek, Kufeliler’in bu çağrısına sevindi. Birileri Hüseyin’i körüklemekteydiler. Ancak önüne gelen herkes, Hüseyin’e  “Kufe’ye gitme” diyordu. Hüseyin yine de Kufe’ye gitti.

Hüseyin, Kufeliler’e dokunaklı bir mektup yazdı; amcasının oğlu Müslim mektubu alıp Küfe’ye doğru yola çıktı. Hüseyin, Mektuba “Müslim’i önden yolladığını, arkasından kendisinin de gidip mazlumların yardımına koşacağını, Kufeliler’in Müslim’e biat etmelerini” yazmıştı. Müslim yola çıkınca bu haber Yezit’e ulaştırıldı. Müslim Kufe’ye varınca, mektubu gösterip, Hüseyin’in de geleceğini söyleyerek otuz bin Kufe’liden biat aldı.

Yezit bu haberi duyunca kudurma derecesine geldi; Müslim’i öldürttü. Hüseyin’e mektup yazanlardan birkaçının de kellelerini yere düşürdü. Kim Hüseyin’e biat ederse sonunun böyle olacağını halka duyurdu. Hüseyin’e mektup yazanlar, kılıç korkusundan dolayı sessiz kalıp, tırstılar. Yezit, komutanlarından birisini Hüseyin’e gönderip; biat ederlerse kurtulacaklarını, etmezlerlerse öldürüleceklerini söylettirdi. Kufe’den yardım alacağını uman Hüseyin biata yanaşmadı. Kufe’den yardım gelmeyeceği, kendisine biat edenlerin kılıç korkusundan tırstıkları anlatıldıysa da Hüseyin biat etmemekte kararlıydı. Sonunda kalabalık bir ordu ile Hüseyin’in önüne çıkan Yezit’in askerleri; kafileyi ıssız, susuz Kerbela’ya getirip beklemeye başladılar. Açlıktan, sususzluktan günlerce perişan olan çoluk çocuğa karşın; Yezit’in askerleri son darbeyi vurarak işi bitirdi. Hüseyin ve yakınlarından 72 kişi acımasızca öldürüldü. 70-80 kişi kocaman bir orduya karşı koyamadıysa da, yine de savaşarak öldüler. Kufeliler kılıç korkusuyla yine sırt dönerek Hasan gibi Hüseyin’in de arkasında duramadılar. İşte, kılıç korkusu böyle bir şeydir.

Bu olaylar, İslam tarihinin kanlı ve ibretlik sayfalarının yalnızca bazı kısımlarıdır. Lütfen herkes tarihi ve benimsetildiği dini bir kez daha sorgulasın.

SONUÇ
Sevgili okur ve izleyicilerimiz, bunları neden anlatıyoruz? Bunlar bilinsin ki tarihten ibret alanlar çoğalsın. Bunları okuyup, izleyenler akıl süzgecinden geçirerek; inançların nelere yol açabileceğini iyi düşünsünler ve günümüz İslam dünyasının içinde bulunduğu durumlarla karşılaştırılsın. Ayrıca bütün dinleri akıl, vicdan ve mantık süzgecinden geçirerek incelemenizi, içten bağlılıkla inanılanların nasıl kötülükler için kullanıldığını bilmenizi istedik; yine de inançlarınızı sürdürüp sürdürmemekte özgürsünüz.

Yalan-iftira demeden önce lütfen kaynaklara bakınız. Ayrıca mutlaka okunması gerekli bir kaynak kitap daha var: Everest Yayınları’nın yayımladığı Bekir Yıldız’ın Ve Zalim Ve İnanmış Ve Kerbela isimli belgesel romanı.

EBUBEKİR’E BİAT ETMEYEN FATMA’NIN ÖLDÜRÜLMESİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
Hz Fatma'nın öldürülmesi, MWG, din, islamiyet, Fatima'nın ölümü, Hz Ebubekir, Hz Ebubekir'in Fatima'yı öldürmesi, İslam cinayetleri, Muhammed'in kızı Fatma

EBUBEKİR’E BİAT ETMEYEN FATMA’NIN ÖLDÜRÜLMESİ

Sitemizin okuyucu ve izleyicilerinden gelen istek üzerine Ali’nin eşi Fatma ile ilgili bilgiler vereceğiz. Ayrıca, Fatma’nın Ömer ve yandaşları tarafından nasıl öldürüldüğünü de kaynaklara dayalı olarak anlatmaya çalışacağız.

İslam’ın kendi kaynaklarına dayanarak ve kaynak gösterdiğimiz halde; Ebubekir ve Ömer konulu yazılarımızda geçen olaylara, Fatma’nın Ömer tarafından öldürülmesi konusuna takılanlar ya da inanmayanlar, hatta hakaret derecesinde yorum yapanlar olduğunu gördük. Öncelikle, okumanın üşengeçliği içinde yazımızı okuyup videolarımızı izleyen herkese teşekkür ederiz. Kötü söz sahibine yaraşır demek istemiyorum. Çünkü çoğu kişiler okumuyor, araştırmıyor ve bilmiyor. Üstelik ortada sorgusuz inanılmış bir din ve cehennemle korkutulmuş bir kitle var. Kimin ne bilgisi varsa yorum yapar ve yalanımız varsa yüzümüze vurur. Bizde yalan, iftira, hiç kimseye hakaret yok. Böyle şeyler insanları küçültür. Bizim yaptığımız; dinlerin kendi kaynaklarından yola çıkıp gerçekleri anlatabilmek. Kimsenin inancını sorgulama gibi bir niyetimiz yok. Toplumlara zararı olmadıkça, herkes neye inanırsa inansın ya da inanmasın hiç kimseyi ilgilendirmez. Ancak bizim ortaya koymak istediğimiz şey; gözü kapalı olarak bilmeden, anlamadan, sorgulamadan bir dine inananları aydınlatmak. Biz vicdanımızın sesine uyarak gerçekleri olduğu gibi yazıyoruz. İnanan inansın, inanmayan kendi bilir.

Şimdi kaynaklara dayanarak Fatma’yı anlatmaya başlıyoruz.
Fatma, kimi kaynaklara göre Hatice’nin Muhammed’den önceki kocasından doğmuştur. Muhammed’in hiç öz çocuğu olmadığından ve Kevser suresinde Muhammed’in soyunun kesik olduğundan bahsedildiğinden, cariye Marya’dan doğan İbrahim’inde babasının belli olmadığını yazıp söyleyenler vardır. Bazı kaynaklarda 40 yaşında Muhammed’le evlenen Hatice’nin 6 çocuk doğurduğu ve 58 yaşındayken Fatma’yı doğurduğu yazılıdır. Ancak bazı kaynaklarda bir kadının 40 yaşından sonra 6 çocuk doğurmasının tıp ve mantığa aykırı olduğu savunulmaktadır. Kimi kaynaklara göre Hatice ile Muhammed’in öz kızıdır. Bazı kaynaklarda Hatice ile Muhammed’den olan tek çocuğun Fatma olduğu da yazılıdır.

Fatma 15 yaşındayken Ebubekir ve Ömer Fatma’yla evlenmek isterler. “Fatma için hak teladan emir bekliyorum” diyen Muhammed, Ebubekir’i de Ömer’i de damatlığa kabul etmez. Daha sonra da Cebrail aracılığıyla Allah’tan buyruk geldiğini söyleyen Muhammed, Fatma’yı Ali’yle evlendirir. Kaynak kitaplar bu olayı çok ayrıntılı olarak anlatırlar. Bu evliliğin “uçtu- kaçtılı” öyküsü özetle şöyle anlatılır. Ali, yakınlarının önerisiyle Muhammed’e gidip utana sıkıla Fatma’yı ister. Muhammed, Ali’nin mal varlığını sorunca, Ali “bir kılıcım bir devemden başka bir şeyim yok” der. Muhammed; “kılıç savaş için, deve binit için sana gerekli, gel cübbede anlaşalım” dedikten sonra konuşmasını “uçtu- kaçtıyla” bitirir. Muhammed, Ali’ye “sevamavatta senin ile Fatma’nın nikâhı kıyılmıştır. Senden önce melek gelip bunu bana duyurdu.” Der. Az sonra Cebrail Muhammed’de gelip; Hak Teâlâ’nın “Habibime selam söyle, hiç üzülmesin. Kızının bütün ihtiyaçlarını cennetten karşılayıp, sadık kuluma vereceğim” haberini bildirir. Muhammed şükür secdesi yaptıktan sonra Cebrail Allah’a gidip yine geri gelir. Cebrail’in yanında Mikail, İsrafil, Azrail ve 1000 Kerübiyun meleği bulunmaktadır. Ellerindeki üstleri bohçalarla örtülü altın tepsileri Muhammed’in önüne koyarlar. Cebrail, Muhammed’e açıklama yapar. ”Ya resullah, Hak Teâlâ sana selam etti. Ben habibimin kızı Fatma’yı Ali’ye verip arşı âlâda onları nikâhladım, habibim de kendi ashabı arasında nikâh etsin. Tepsilerde Fatma için cennet giysileri ve yiyecekleri vardır. Giysileri Fatma giysin, yiyecekleriyle de ziyafet etsin buyurdu.” Deyince Muhammed yine şükür secdesi yapar. Muhammed, Cebrail’e bu işin nasıl olduğunu sorar. Cebrail de anlatır: “Hak teâlânin buyruğuyla bütün cennet kapıları açılıp cehennem kapıları kilitlendi, bütün melekler tuba ağacının altında toplandılar. Hak Teâlâ beni Ali’nin vekili yaptı. Ben de Fatma’nın vekiliyim buyurarak bütün melekleri de tanık yaptı. Böylece arşı âlâda nikâh yapılmış oldu.”

Bazı kaynaklara göre Ali cübbesini Osman’a satmış ve parasını Muhammed’e vermiştir. Bazı hadis kitaplarında da Ali’nin zırhını rehin bırakıp, düğün yemeği verdiği yazlıdır.

FATMA’NIN ÖLÜMÜ-ÖLDÜRÜLMESİ
Fatma en azından Ali kadar cesurdu. Muhammed’in ölümünden sonra kendisine düşen mirası korkmadan, çekinmeden Ebubekir ile Ömer’den istemiştir. Hem de topluluğun önünde ve çok sert bir şekilde hakkını aramış ama karşı tarafın kurnazlığıyla baş edememiştir.  Üstelik bütün baskı ve eziyetlere karşın karı koca Ebubekir’e biat etmemişlerdir. Fatma ve Ali’nin Ebubekir ve Ömer’le barıştıkları bazı kitaplarda yazılıysa da bu barış hiçbir zaman olmamıştır. Üstelik Fatma’yı alamayan Ömer, Ali ile Fatma’nın kızı 9-10 yaşındaki Ümmü Gülsüm’le zor kullanarak evlenmiş, büyüyünceye kadar gerdeğe girmeyeceğine söz vermiştir. Oysa her şeyden habersiz Ümmü Gülsüm Ömer’in yanına vardığında kızın eteğini sıyırıp ayıp yerine bakmış, sözünde de durmamıştır. 56-57 yaşında üstelik sahabeden biri olan Ömer'in bu evliliği yorumlar değişik olsa da birçok kitapta yazılıdır.

Karı koca Ebubekir’e biat etmedikleri için Ebubekir’in isteği üzerine Ömer ve adamları Ali ve Fatmaya etmedikleri eziyet kalmamış ve sonunda Ali’nin evini yakmaya kalkışmışlardır. Ali ile Fatma dövülmüş, bazı kaynaklara göre Hamile olan Fatma çocuğunu kaybetmiştir. Bazı izleyicilerimiz bu olayda Ali’nin neden pasif davrandığını ya da sessiz kaldığını soruyorlar. Ali ne yapabilirdiki? İktidardakilere karşı kendini savunmak kolay iş değildir. Hepsi silahlı kırbaçlı üstelik iktidardan yana olan acımasızlar karşısında ne yapılabilirdi? O anda ortam hiçbir gerekçeye gerek kalmadan bile karı kocanının kellelerinin alınabileceği bir ortamdı.

Fatma kısa bir süre sonra ölmüştür. Eceliyle öldü denilebilir ama öldüğünde vücudundaki yara bereler hâlâ geçmemiş, bu dövme olayından sonra iflah olmamıştır. Kaynak kitaplara göre kefen içinde de olsa vücudunun belli olabileceğinden ve yabancı erkeklerin bunu görmesini istemediğinden cesedinin gece karanlığında, yalnızca aile içindekilerce defnedilmesini vasiyet etmiştir. Ölümü kuşkulu olanların hepsi, örneğin: peygamber Muhammet, Ebubekir, Fatma hep gece defnedildiler. Fatma’nın mezarı kesin olarak belli değildir. Kimilerine göre evinin içine, kimine göre ravzaya, kimine göre de cenneti bâki mezarlığına defnedilmiştir. Ali’nin de mezar yeri de kesin ve belli değildir. Sukiastlar, cinayetler, kabilecilik çekişmeleri birçok kişinin mezarını saklatmıştır.

Sitelerden Derleyebildiğimiz Bazı Kaynaklar:
Mehmet Özgür Ersan - http://blog.milliyet.com.tr/mehmetozgurersan1 - Haz. Peygamber Hakka Yürüyünce Fatma’nın Başına Gelenler. Ahmed b. Ebi Yakub b. Cafer b. Veheb, Tarih-i Yakubi, tercüme, c. 1, s. 375, Beyrut, Dar-ı Sadır. Ebu’l-Hasan Ali b. Ali el-Mesudi, Murucu’z-Zeheb Ve Meadinu’l-Cevher, Tahkik Esed Dağır, tercüme, c. 1, s. 644, Kum, Daru’l-Hicre, çap-ı dovvom, 1409. Tarih-i Kum, s. .194  Sahih-i Buhari, c. 20, s. 447 ve c. 13, s. 135. Allame Meclisi, Biharu’l-Envar, c. 43, s. 178, 191 ve 214, Müessese-i el-Vefa, Beyrut, Lübnan, 1404 h.k; Menakıb-i İbn. Şehraşub, c. 3, s. 326; Delailu’l-İmame, s. 42. “Ehlisünnet kaynaklarında hz. Fatmanın şehadeti”, سؤال 5256 (سایت: 5512)”.
MECLİSİ, Muhammed Bakır, “Biharu’l-Envar”, Lübnan: Müesese سؤال 5256 (سایت: 5512).tul-Vefa, 1404, kameri, c. 43, s. 195.
TABERİSİ, Ahmet b. Ali, “el-İhticac ala Ehlil-Lücac”, baskı, 1, Meşhet: Neşri Murtaza, 1403, kameri, c. 1, s. 83.“El-Vafi bil-Vefeyat”, 6/17 no: 1444: Şehristani: “el-Milen ven-Nihal”, Beyrut: 57/1, Çapı darul-Marife, 1/57; ve bkz: Subahni, Cafer, “Buhusun fi el-Milen ven-Nihal”, s. 3, s. 248-255. “Biat Gününde Ömer Fatma’nın Karnına vurdu ta ki, karnındaki Muhsin'i düşük yapana kadar”. Aşağıdaki adresten iktibas yapılmış:
“Mizanul-İtidal”, c. 3, s. 459. “Ömer Fatma'yı Mühsin'i düşük yapıncaya kadar sıkıştırdı”

Şia Kaynakları:
Aşağıda zikredilecek rivayetlerin bütünlüğünden istifade ediliyor ki Hz. Muhsin (a.s.) hazreti Zehra’nın (a.s.) çocuklarından idi ve şahadete ulaşmıştır. Hazreti Ali (a.s.) şöyle buyurdu: “Eğer düşük yapmış çocuklarınıza daha isim takmadıysanız kıyamet gününde sizi görürler ve babalarına şöyle derler: Neden bana isim takmadın, oysaki peygamber (s.a.v.) Muhsin’e daha dünyaya gelmeden isim takmıştır”. ( al-Kafi, cilt. 6, sayfa. 18, h. 2, al-Khisal, p. 634.)

Peygamberi Ekrem şöyle buyurdu: “…hazreti Zehra (s.a.) hamile iken dövülecektir. Bu dövme neticesinde hamile olduğu çocuk düşük yapacaktır. Kendisi de ayni dövme neticesinde dünyadan gidecektir…” ( Tarikh al-Tabari, 3:198; Tarikh Abul Fida, 1:156)

Merhum Taberisi şöyle diyor: “…Ebu Bekir Kunfuz’a Fatma’yı dövünüz şeklinde emir gönderdi. Bu emirle iş daha büyüdü ve onu Ali’den uzaklaştırdı. Kunfuz çok şiddetli davranışla sahneye girdi ve kasavet bakımından nihai derecedeki bir kalple peygamberin değerli kızını kapı ile duvar arasında sıkıştırdı bu sıkıştırma o denli şiddetli idi ki o değerli hanımın kaburgası kırıldı ve karnındaki çocuk düşük yaptı!. (Al-Tibrisi, Al-Ihtijaj, cilt. 1, sayfa. 212. Mir’at al-`Uqul, Vol. 5, p. 320.)

Ehlisünnet Kaynakları:
İbrahim b. Seyyar Nazzam-i Mutezile (160-231) ki nazm ve nesr bakımından kelamı güzel olduğu için Nazzam adıyla meşhur olmuştu. Nazzam birkaç kitabında hazreti Fatma’nın evinde gerçekleşen kısayı nakletmiştir. O şöyle diyor: Ömer Ebu Bekir için bay’at toplamak istediği günde Fatma’nın karnına vurdu onun karnındaki çocuk ki ismini Muhsin koymuştu, düşük yaptı! (al-Safadi, Salahuddin Khalil. Waafi al-Wafiyyaat.)

İbn. Ebi Darem olarak meşhur ve kufeli muhaddis olan Ahmet b. Muhammed (vefat 357) öyle birisidir ki Muhammed b. Ahmet b. Hammad-i Kufi onun hakkında şöyle diyor: “O ömrünün tümünde doğru yolda idi”. Bu şahıs (Ebi Darem) naklediyor ki kendisinin huzurunda bu haber nakledildi: Ömer Fatma'ya tekme vurdu ve Fatma'nın karnındaki çocuk ki ismini Muhsin takmışlardı düşük oldu. Ömer Fatma'yı Mühsin'i düşük yapıncaya kadar sıkıştırdı”. (“Mizanul-İtidal”, cilt. 3, sayfa. 459.)

İbn. Sad “Tabakat” ve Belazeri “Ensabu’l-Eşraf”  kitabında şöyle nakletmiştir: Annesi Peygamberin kızı Fatma olan çocuklar şunlardan ibarettir: İmam Hasan (a.s.), İmam Hüseyin (a.s.), Muhsin, Zeynb-i Kübra, Ummu Külsüm-i Kübra. Muhsin hazreti Zehra’nın (a.s.) evine saldırıldığı olayda düşük yaptı. ( Al-Bahr al-Zakhkhar, cilt. 1, sayfa. 221.)

İbn. Esir şöyle diyor: Muhsin küçükken vefat etti. (Al-Imama (el yazması), sayfa. 81)

ÖMER’İN HALİFELİĞİ VE ÖLDÜRÜLMESİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu


ÖMER’İN HALİFELİĞİ VE ÖLDÜRÜLMESİ

İlk dört halifeden en acımasız, en kaba ve en kurnaz olanı Ömer’dir. Muhammed en çok ondan korkar, çekinirdi. Muhammed’in kayınbabası ve küçük yaştaki Ümmü Gülsüm’le evlenmesinden dolayı Ali ile Fatma’nın da damadıdır. Kısacası; Muhammed’in hem kayınbabasıdır, hem de torunuyla evlendiği için damadı sayılır.

Gençliğinde babasının develerini güderdi. Boş kaldıkça da Mekke sokaklarını arşınlar, kabadayıca yaşar, başıboş dolaşırdı. İçkiye, kadına aşırı düşkündü. Başı kel olup, iri yarı görünüşü bile karşısındakini korkutmaya yeterliydi. Okuma yazma bildiğinden Muhammed’in yazıcılığını yapmış, işine gelen birçok ayetin Kuran’a geçmesinde büyük rolü olmuştur. Ticaret yaptığı, şiirle ilgilendiği, güzel konuştuğu söylenilse de büyük ölçüde yalandır. Ömer, Mekke’deyken asalak gezen, eğlenceye düşkün, çoğu zaman esrik kafalı birisi olup; halk içinde pek sevilmez ama kendisinden korkulurdu. Ayrıca eli kanlıydı. Muhammed, Ebubekir ve daha pek çok kimsenin öldürülmesinde Ömer’in eli ve işbirliği vardır. Ömer döneminde din yayma, fetih bahanesiyle yapılan baskın ve savaşlarda 400.000 kişi öldürülmüş, tutsak alınan ve satıların hesabı belli değildir. Üstelik birkaç kez de bireysel cinayetler işlemiştir.

Ömer’in Müslüman Oluşu
İslam’ın kendi kaynaklarına göre Ömer’in Müslüman oluş nedeni de düşündürücüdür. Hadis ve söylentilere göre; Ömer Muhammed’i öldürmek için yola çıkmıştır. Yolda karşılaştığı birisi Ömer’in kız kardeşi ve eniştesinin Müslüman olduklarını söyleyince, Ömer kız kardeşinin evine gider ve onların Kuran okuduklarını duyar. Ömer Kız kardeşini ve eniştesini tokatladıktan sonra kılıcını sıyırır. Bu arada okuduklarının ne olduğunu, bir kez daha okumalarını söyler. Ayetleri dinleyip etkilenen Ömer, hemen Müslüman olur. Bazı hadislerde Muhammed’in, Ömer için dua ettiğinden ve Ömer’in bu duayla Müslüman olduğundan söz ederler. Oysa Ömer’in dinlediği ayetler öyle çarpıcı ve hemen etkileyebilecek ayetler değil. Ayrıca Ömer bu ayetleri zaten biliyor. Muhammed, orada burada bu ayetleri ve benzerlerini söyleyip durduğundan;  Ömer bu ayetleri daha önce duymuş ama inanmamıştır. Öyleyse Ömer’in birdenbire Müslüman olması nasıl açıklanabilir?

Bir başka anlatıma göre; Ömer bir akşam şarap arkadaşlarını bulamayınca Kâbe’ye şarap içmeye gitmiş. Muhammed’i namaz kılarken görüp gizlenmiş. Muhammed’in ağzından Hakka suresinin 41-46. Ayetlerini duyunca Müslüman olmuş.

Muhammed’in “ben peygamberim” demesi o bölgede yadırganacak bir durum değil. Orada ağzı laf yapan pek çok kişi peygamber olduğunu söyleyebildiğinde yadırganmıyor. Çünkü ortada birleştirici bir alt yapı yok, ama geleneksellik var. Ömer madalyonun bu yüzünü iyi bildiğinden Müslüman oluyor. Ömer, Müslümanlığa değil; Muhammed’in halk arasında kabul göreceğine ve yeni bir şeyler ortaya getirebileceğine inanmıştır. Ömer, Muhammed’in yanında yer alarak toplumsal bir sıfata kavuşarak, ortaya çıkabilecek olayları değerlendirip kendisine kazanç payı çıkarma peşindedir. Üstelik Muhammed kabul görmese bile, Ömer’in kaybedeceği bir şey yoktur. Muhammed’in “şeytan bile görse ondan kaçar” demek zorunda kaldığı Ömer, iki üç ayetten etkilenmeyle Müslüman oluverecek yapıda birisi değil. Zaten acıması ve duygusallığı olmayan Ömer’i birkaç ayet nasıl etkileyebilir?

Dillere destan olmuş adaletiyle övünülen Ömer, halifelik döneminde neler yapmış?

Ömer’in İlk İşi
Ömer halife olunca, ilk işi; Emevi soyundan olanlara aşırı ayrıcalıklar tanır, yetkiler verir, parasal kaynaklar aktarır. Çünkü Ömer, Ebu Sufyan’la gizli anlaşma yapmış ve birlikte Ebubekir’i öldürtmüşlerdir. Dahası Osman’ın annesi Emevi’dir. Osman Ömer’in halife olmasını sağlamıştır. Osman, Ömer ve Ebu Sufyan üçlüsü işbirliği içindedir. Muhammed’in eşlerinden, Ebu Sufyan’nın kızı Ümmü Habibe’ye devlet hazinesinden aylık bağlanıyor. Muhammed’in öteki eşleri de bu ayrıcalıktan yararlandırılıp aylık alıyorlar. Ebu Sufyan ve oğlu Muaviye’de bu ayrıcalıklardan fazlasıyla yararlandırılmışlardı.

Ömer Dönemindeki Fetihler ve Getirilen Yenilikler
İran, Suriye, Kıbrıs, Antakya, Kudüs, Mısır, Libya, Filistin, Irak, Azerbaycan ve daha birçok yerlere seferler düzenlenip fetihler yapıldı. Böylece Müslümanlar farklı kültürlerle karşılaşınca, kültürel etkileşimler ortaya çıktı. Bizans tehlike kaynağı olmaktan uzaklaştırıldı.

Bu arada Ömer, bazı yenilikler getirerek küçük bir kabile devletini yeni bir düzene soktu. Paralı askerlerden oluşan düzenli ordu kuruldu ve tehlikeli bölgeler olan Şam, Küfe, Basra, Bağdat gibi yerler askeri şehir yapıldı. Beytül mal yani devlet hazinesi yeniden düzenlenip, vergi ve haraç toplanması yeniden yapılandırıldı. Mali ve askeri danışma kurulları kuruldu. Ordunu beslenmesi ve savaşa hazırlanması için tımar (ikta) sistemi getirildi. Fetihle alınan yerler bölgelere göre ayrılarak buralara vali ve kadılar atandı. Hicri takvim kabul edildi.

Tarıma önem verilmesinin yanı sıra fetihlerden gelen ganimetlerle halkın çoğunluğu yoksulluktan kurtuldu. Fetih ganimetleriyle yoksulluktan kurtulanlar devlet işlerine asla karıştırılmadı. Bir elinde kılıç, bir elinde kamçı olan Ömer, halka karşı çok zalim davrandı. Devlet işlerine ve siyasete karışabilecek herkesi para ya da başka şeylerle susturdu. Yoksullara az buçuk nimetler vererek onları da kendisine bağlama becerisini gösterdi.

Ömer’in Öldürülmesi
Ömer, İran’ın Nihavend şehrinde Ebu Lülü diye bilinen Firuz tarafından Medine’de hançerlenerek öldürülmüştür.

Ömer, İran işgali sırasında yüz binden fazla insanı kılıçtan geçiriyor, kadın ve kızlar köle ya da cariye olarak Medine’ye götürülüyor, ileri gelen kişiler öldürülüyor. Ganimet derseniz bol; suvari askerlere altı bin, piyadelere iki bin dirhem dağıtılır, altın ve gümüş de fazladan ganimet. Soylu bir aileden gelen Ebu Lülü Firuz, bu işgal sırasında tutsak edilerek Mugire’nin kölesi yapılıyor. Her şeyini bir anda kaybeden Firuz, her işi yapabilen akıllı birisi. Demircilik, marangozluk, ressamlık yapıyor, bazı icatlar üstünde kafa yorabilecek kadar bilgiye sahip. Böyle birisi bir anda Müslümanların kölesi oluveriyor.

Mugire, Ömer’e yazdığı bir mektupta kölesi Firuz’u övdükten sonra; Firuz’un Medine’de kalması için izin ister. Mugire iyi niyetlidir, kölesinin kalabalık bir yerde işini sürdürmesini ve para kazanmasını istemektedir. Ömer izin verir, Firuz Medine’ye yerleşir, işe girer. Firuz kazansa da kazanmasa da her gün işverenine iki dirhem para vermek zorundadır. Bu para köle Firuz’a ağır gelir. Bu sıkıntı içindeyken Ömer’e giderek bu durumdan doğan sıkıntısını anlatıp yardım ister. Ömer bu isteği kabul etmez. Firuz uzun bir hançer yaparak, zehire batırır. Ömer camideyken, saldırır. Ömer’i zehirli hançerle üç yerinden yaralayarak kaçar. Kaçarken de peşine düşenleri ve önüne gelenleri öldürür. Köleliği ve Müslüman zulmünü içine sindiremeyen Firuz kendi canına da kıyar. Ömer de üç gün sonra ölür.

O günden sonra Firuz, Şiiler arasında kutsallaşır. Halk kahramanı olarak Firuz’e saygı duyulur, hakkında kitaplar yazılır, İran’ın Keyşan kentinde türbesi yapılır.

Şiiler ibadete başlamadan önce, başta Ömer olmak üzere ilk üç halife ve Muaviye’ye lanet okurlar. Şia namazı içinde bu lanetleri okumak farzdır. Ayrıca her yılın belli günlerinde Şia ibadethanelerinde Ömer’e lanet bayramı düzenlenmektedir.

HAYBER KUŞATMASI VE GANİMETLERİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
din, islamiyet, Hz.Muhammed, Hayber kuşatması, Safiyye, Safiyye ile Muhammed'in evlenmesi, Hz.Muhammed'in eşleri, Babası öldürülen Safiyye, MWG, Cariye yapılan insanlar, İslamda kadın,

HAYBER KUŞATMASI VE GANİMETLERİ

Yağma ve ganimet bollaşınca, Muhammed’in hızı kesilmemişti. Hayber’de bulunan Yahudiler’in ötekilerle birleşerek savaş açabileceklerini bahane edip, seçme savaşçılardan bir orduyla Hayber’i kuşatma altına aldı. Muhammed ve ordusunun asıl derdi; varlıklı Hayberliler’in mallarına, hurmalıklarına, kadın ve kızlarına el koymaktı. Çünkü bunlardan başka ortada somut bir neden yok. Üstelik Müslümanlar için bir tehlike de söz konusu değildi, ama Yahudilerin kökü de kazınarak ganimet gelmeliydi. Çünkü Müslümanların tek gelirleri kutsal savaş ganimeti olarak meşrulaştırılan yağmacılıktı. 

Çetin çatışmalardan sonra Hayber kaleleri ele geçirilip, 90- 100 kadar Yahudi öldürüldü. Kalan erkekler kadın ve kızlarıyla birlikte tutsak edildiler. Kuşatma sona erdiğinde sıra ganimet paylaşımına geldi.

Hayberliler’in bütün arazilerine el konuldu. Hayber halkı kayıtsız koşulsuz her şeylerini bırakarak çekip gitmeye zorlandı. Hayber’in ileri gelenleri araya girerek af dilediler. Hemen arkasından kendilerinin ekip dikmeden başka iş bilmediklerini, gidecekleri yerlerde aç kalacaklarını söyleyerek Muhammed’i biraz yumuşattılar. Muhammed, Arazileri yarıcı olarak ekip dikebileceklerini; ürünün yarısına el koyacaklarını, ayrıca bazı hurmalıkları ganimet olarak beytül mala -daha doğrusu kendine- kattığını söyledi. Tutsakların bir kısmı altın- gümüş karşılığı af edildi. Köle ve cariye yapılmak istenenler ayrıldı. Müslüman savaşçılar, ganimet malların yanında güzel kadın ve kızları paylaşmaya başladılar.

Bu arada Muhammed, Yahudi bir kadının getirdiği yiyeceği yalnızca ağzına alıp tükürdüyse de zehirlendi. Yanındaki adam bu yiyeceği yediği için öldü. Muhammed de bu kadını öldürttü. Muhammed’in ağzından tükürüp yemediği bu zehrin etkisiyle, ağzında yara çıktı, çenesi çarpıldı. Bu zehrin etkisinin Muhammed ölünceye kadar sürdüğünü yazanlar var. Hatta bazı kaynaklarda Muhammed’in bu çirkinliğinden dolayı hiç resminin yapılmadığı yazılıdır. Ya işte böyle! Hani ne derler? “Alma mazlumun ahını- çıkar aheste, aheste.”

TUTSAK SAFİYYE İLE MUHAMMED'İN EVLENMESİ!

Asıl adı Zeynep olan, Beni Nadir kabilesi reisi Huves bin Ahtab’ın kızı Safiyye’de cariye olarak seçilenlerin arasındaydı. Safiyye’nin babası beni Nadir çatışması sırasında Müslümanlarca öldürülmüştü. Safiyye, Hayber Yahudisi Kinane’yle yeni evlenmişti ve o da Hayber kuşatması sırasında öldürüldü. Yeni dul bir kadın olan Safiyye’yi Müslüman savaşçılardan birisinin beğendiği ve cariye olarak almak istediği duyuldu. Muhammed’e haber verildi. Yağcıları da Safiyye’nin ancak Muhammed’e uygun olduğunu söylediler. Muhammed Bilal’ı çağırtıp Safiyye’yi getirmesini söyledi…

Bundan sonrasını İslam kaynaklarından öğrenelim. Okuyacağınız bu bölüm “Sorularla İslamiyet” bilgisunar sitesinden alınmıştır. Bu yazıyı yazanların da kaynak göstermiş oldukları dikkate alınarak okunmalıdır.

“Hz. Bilâl, Hz. Safiyye’yi, yine esir düşen amcası kızıyla alıp getirirken, on­ları Yahudi erkeklerinden iki kişinin cese­dinin yanından geçirdi. Amcası kızı bu manzarayı görür görmez feryat ve figana başladı; yüzünü parçalayıp, ba­şı­na topraklar saçtı. Uzaktan durumu fark eden Resûl-i Ekrem Efendimiz, yanına gelen Hz. Bi­lâl’e, “Ey Bilâl! Senden merhamet ve şefkat duy­gusu sökülüp atıldı mı ki bu ka­­dıncağızları ölülerinin yanından geçirdin?” buyurdu.(Sîre- 3: 351) Hz. Bilâl, mahcup mahcup huzurda boynunu büktü ve “Yâ Re­sû­lal­lah! Zâ­tı­nı­zın bundan rahatsız olacağını tahmin etmemiştim” diyerek özür diledi. Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), Hz. Safiyye'yi arka tarafına almalarını emrederek üzerine de omuz atkısı örttü. Bunun üzerine sahabîler, Peygamber Efendimizin (a.s.m.), onu kendisine başkomutanlık hakkı (Safiy) olarak aldığını anladılar. (Sîre-3: 351)

Peygamber Efendimizin harp sonrası bir prensibi de mağlup ettiği veya teslime mecbur bıraktığı düşmanla uzlaşma yoluna gitmesi idi. Hz. Safiyye âilesi, Yahudiler arasında itibarlı ve şerefli bir âile idi. Elbette, onun mevkiinin muhafazası İslâmiyet ve Müslümanlar için iyi neticeler ve faydalar doğurabilecekti. Bir diğer husus da Resûl-i Ekremin bazı evliliklerinde siyasi durumu göz önünde bulundurması idi. Bir kabilenin veya bir kavmin ileri gelenlerinden birinin kızını almakla, o kavmi, o kabileyi düşman ise İslâmiyet ve Müslümanlara karşı düşmanlıklarını en azından hafifletip yumuşatıyor, dost ise bu dostluğun daha da kuvvet bulmasını sağlıyordu. Hz. Cüveyriye ve Hz. Ümme Habîbe ile evlenmelerinde bu hususlar gayet açık bir şekilde görülür…

(Not: Minareye bakın, kılıfı görün. Bu kadarına da pes denmez mi?)

Gerisini aynı kaynaktan okuyalım.

SAFİYYE'NİN TERCİHİ!

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), Hz. Safiyye'ye İslâmı anlattı ve şöyle buyurdu:

"Eğer Müslüman olursan, ben seni kendime zevce edineceğim. Şayet Yahudiliği tercih edecek olursan seni âzad ederim. Sen de gider kavmine kavuşursun!" (Tabakât, 8: 123)

Resûl-i Kibriyâ Efendimizle bir kerecik olsun görüşüp kendisinden birkaç kudsî kelam duyan Hz. Safiyye, tercihini doğru yaparak, aynı zamanda safıyetini ve derin anlayışını açıkça ortaya koydu: "Yâ Resûlallah! Siz beni İslâmiyete dâvet etmeden önce, konak yerine geldiğimde, Müslümanlığı arzulamış ve seni tasdik etmiş bulunuyordum. Yahudilikle benim hiçbir ilgim kalmamış ve ona artık ihtiyacım da yoktur. Hayber'de de artık ne babam ne de kardeşim vardır. Sen, beni küfürle, İslâmiyet'ten birini seçmekte serbest bırakıyorsun. Allah ve Resûlü, bana âzad edilmemden ve kavmimin yanına dönmemden daha sevgilidir. Ben onları tercih ediyorum! (Tabakât, 8: 123) Resûl-i Ekrem, Hz. Safiyye ile Hayber'de gerdeğe girmedi. Sibar mevkiine geldiği zaman ise Hz. Safiyye bu işe muvafakat etmedi. Ancak Hayber'den on iki mil kadar uzaklaştıktan sonra Sahba'da muvafakat etti. Peygamberimiz (s.a.v.), "Sibar'da konmak istediğim zaman, razı olmamanın sebebi ne idi?" diye sorunca, Hz. Safiyye, "Yâ Resûlallah" dedi, "Yahudilerin yakınında sana bir zararın gelebileceğinden korkmuştum. Onlardan uzaklaşınca emniyete kavuştum." (Tabakât, 8: 122-123.

Peygamberimiz (s.a.v.), onun bu bağlılığından son derece memnun oldu. Resûl-i Ekrem, Sahba' mevkiinde Hz. Safiyye ile kendisine ait çadırda gerdeğe girdi.

Peygamber Efendimiz, Hz. Safiyye'nin yüzünde bir darbe çürüğü gördü. Sebebini sordu. Hz. Safiyye şöyle izah etti: "Kinâne bin Rebi' ile evlendiğim ilk gece bir rüyâ görmüştüm. Rüyâmda Medine tarafından bir ayın gelip kucağıma düştüğüne şâhid oluyordum. Bunu Kinâne'ye anlatınca kızdı ve 'Sen ancak Hicaz hükümdarı Muhammed'e varmak istiyorsun, diyerek yüzüme bir tokat vurdu. Onun izi kaldı.” (Sîre, 3: 351- Tabakât, 8: 121)

Yine Sormak zorundayız! Elinizi vicdanınıza koyunuz! El insaf! Babası, yeni evlendiği kocası, bütün yakınları kılıçtan geçirilmiş; yeni dul bir kadının Muhammed’le gönüllü olarak evlenmesini mantıklı buluyor musunuz? Hem de Kuran ayetlerine uyarak “cariyelerin gebe olup olmadığını anlamak için süre beklenmemesi” ayrıcalığından yararlanan Muhammed’in yolculuk sırasında gerdeğe girivermesinin hem mantıkla hem insancıllıkla bir ilgisi olabilir mi? İnsaf ediniz! Bir an yazılanların doğru olduğunu kabul ederek Safiyye’nin Muhammed’e kendi isteğiyle gittiğini düşününüz. Bu Safiyye bu kadar vicdansız ve duygusuz mudur ki bu evliliğe gönüllü olsun? Yine insaf ediniz! Babası, kocası ve bütün yakınlarını kılıçtan geçirmiş bir peygamberin Safiyye’yi bu evliliğe zorlaması ne kadar etik bir davranıştır? İnsanda vicdan denilen bir şey olur ve düşene bir tokat daha atmayı hangi vicdan kabul edebilir? Bu olaylar karşısında vicdanı sızlamayanlara bir diyeceğimiz yok! Birilerinin vicdanları sızlamaya başlamışsa; böyle bir dine inananların da vicdanlarının sızlaması gerekmez mi?

OLAYIN GERÇEK YÖNÜ!

Şimdi de gelelim işin gerçek nedenine. Gerçek neden belli; ayetlere ve hadislere kadar girmiş olan Muhammed’in cinsel arzuları. Ama bu evliliklerin bir bahane ve kılıfı da olmalı. Bu sorun değil; başta ayet ve hadisler olmak üzere, dincilerin fetvalarıyla da bir kılıfa uydurulur. Uydurulur, ama her kuşun eti de yenmez! Sormayan, sorgulamayan saf Müslüman’ı kandırıyorsunuz. Ya bizleri nasıl kandıracaksınız? Kuran Maide suresi 101-102 ayetinde ne diyor? ”Ey iman edenler size açıklandığında canınızı sıkacak şeylerle ilgili soru sormayın. Hâlbuki Kuran indirilmekte iken sorarsanız onlar size açıklanır. Allah, şimdilik onları af buyurdu… Sizden önceki topluluk da onları sordu da Sonra o yüzden kâfir oldular.” Sormak, sorgulamak dinen yasak olsa da, soru sormakla kâfir sıfatını hak etsek de; bizler hem sormak, hem sorgulamak zorundayız. Bu bizim insanlık görevimizdir, toplumsal sorumluluğumuzdur, vicdanımızın en duru sesidir. Üstelik din satıcılarının bilerek bilmeyerek gizlediği, çarpıttığı konuları kendi kaynaklarından bulup çıkarmayı da çok iyi biliriz.

EBUBEKİR’İN HALİFELİĞİ VE ÖLDÜRÜLMESİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Ebubekir'in öldürülmesi, Ebubekir'in zehirlenmesi,Ömer'in dayakla öldürdüğü Fatma , Hz Ömer, Hz Ebubekir, İslamda bilinmeyenler,

EBUBEKİR’İN HALİFELİĞİ VE ÖLDÜRÜLMESİ

Ebubekir halife olunca ilk işi; Muhammed’in, kızı Fatma’ya verdiği arazi ve hurmalıklara el koymak oldu. Ebubekir, “şeriatta yerini bularak” Muhammed’in kızına ve eşlerine kalan mirasın üstüne yattı.

Ebubekir, Muhammed’in ölümüyle yarım kalan seferi yeniden başlatıp Suriye’ye doğru bir ordu yolladı. Muhammed ölünce bazı Müslümanlar dinden çıktılar. Dinden dönenler ortaya yeni çıkan sahte peygamberlere sığındılar. Bu arada uzak yerlere kaçanlar da oldu. Bazı kabileler ayaklanmaya hazırlanıp, zekât vermek istemediler. Ayaklanmalar, ufak tefek çatışmalar ve kılıç zoruyla önlendi. Bazı kabilelerin verdiği zekâta el koymak isteyenlerle bazı sahte peygamberler kılıç zoruyla dağıtıldı. Yemen gibi uzak yerlerde başlayan ayaklanmalar bastırılıp Ebubekir halifeliğini sağlam zemine oturttu. Fırat’ın aşağı bölgelerine ordu gönderilip, Basra körfezi kıyılarındaki önemli yerler işgal edildi. Bizans ordusuyla savaşmak için Suriye taraflarına da ordu gönderip Merciâhit karargâhındaki Bizans askerlerini yendi. Yine bölge askerleriyle yapılan savaşlarda önemli yerler alınarak Filistin’e yöneldiler. Kısacası; Ebubekir döneminde kanlı savaşlar yapıldı. Önemli Pek çok yer işgal edildi.

Bu arada halk Ebubekir’in yaptığı baskılardan bıkıp usandı. Ancak suskunluk her kötülüğün örtüsü olmayı sürdürmekteydi. Ali ve eşi Fatma’ya yapılan baskılar, hatta daha sonra Ömer’in Ali ve Fatma’yı dövmesi, Fatma’nın dayakla öldürülmesi gibi olaylar bu baskıların en çarpıcı örnekleridir. Ebubekir’in kendisine biat etmeyenlere işkence yaptırması, bunların faili meçhul cinayetlere kurban gitmesi bilinçli yapılmış işlerdir. Evet, acımasızlık ve doyumsuzluğun neler yaptırabileceğini düşünmek bile insanlara çok acı veriyor. Bu güne kadar uyutulan insanlar bu olayları öğrendiklerinde erinç duyabilecekler midir? Yoksa yalan mı diyeceklerdir? Ya da kıvırtarak, öküz altında buzağı aramaya mı kalkacaklardır?

Ebubekir’in halifeliği döneminde çok daha korkunç olaylar yaşanmıştır. Muhammed öldükten sonra dinden dönenler çoğalıp kaçmaya başlayınca, arkalarından adamlar gönderip; “daha da direnirlerse kızgın demirle dağlayın, ateşte yakın” diyebilen ve dediğini yaptıran Ebubekir, böylesine acımasız ve doyumsuz bir halifeydi. Halid Bin Velid de ateş çukurları kazdırıp, insanları öldürmeden diriyken yakabilmiştir. (Turan Dursun’un gösterdiği kaynak: Cetani, Yaprak. 8/306)

EBUBEKİR’İN ZEHİRLENİP ÖLDÜRÜLMESİ

Ebubekir, Ömer’le daha önce yaptığı halifelik anlaşmasına uymadığından; Ömer’le araları açıldı. Muhammed’i zehirleyip öldürtmeden evvel yaptıkları gizli anlaşmaya göre; Ebubekir bir yıl halifelik yaptıktan sonra yerini Ömer’e bırakacaktı. Oysa Ebubekir iki yılı geçkin süredir halifelik yapmasına karşın, halifelikten çekilmek istemedi. Üstelik Ömer hac işleri emirliğinden alınır. Ebubekir Ömer’e karşı sert tavırlar almaya başlar. Ömer, Ebubekir’i kukla yönetici haline getirse de gizli anlaşmanın duyulmaması için Ebubekir ses çıkaramaz. Ebubekir’in ölümünü beklemekle zaman kaybettiğini düşünen Ömer, onu ortadan kaldırmadıkça halife olamayacağını biliyordu. Bu yüzden hemen harekete geçip Ebubekir’i öldürtmenin yollarını aramaya başladı.

Şimdi yine Arif Tekin’in yazdıklarına dönüyoruz:
“Bunun üzerine Ömer, Osman'ın bağlı olduğu Emevilerin etkili isimleriyle görüşüyor. Mesela Ebu Süfyan ve oğlu Muaviye gibi. Plan şu: Biz birlikte Ebubekir'i ortadan kaldıralım, ondan sonra yönetimi paylaşalım diye. İlkin Ömer halife olacak, ondan sonra da Osman ve bu arada tabii ki Emevi kesimine gitgide tolerans tanınacak. Zaten Ebubekir halife olduğunda Ebu Süfyan hep onun halifeliğiyle alay ediyordu. Adam mı kalmadı da bunu seçtiniz diyordu. Sonuçta Ebubekir'e, doktoru Haris b. Kelde'ye, Mekke valisi Attab'a ve Ebu Kebşe'ye zehir içiriliyor ve hepsi de bir yıl sonra hemen hemen aynı gün veya günlerde vefat ediyorlar. Tabii ki ilacı nasıl verdiklerinin detayı hakkında pek bilgi yok. Ancak Ebubekir, Zeyd b. Sabit ve Abdullah b. Selam'a güvenirdi, onları kötü niyetli olarak tahmin etmezdi. İşte bu iki kişi aracılığıyla planlarını uygulamışlardır diye rivayetler var… Ebubekir'in ölümüyle ilgili Sünni kesimin kaynaklarında var olan bilgiler şöyle: Yanında bulunan Mekke valisi Attab ve doktoru Haris b. Kelde ile birlikte, kendilerine (Yahudiler tarafından) sunulan zehirli yemekten yediler. Yedikten sonra doktoru Haris b. Kelde o sırada Ebubekir'e, "Yediğimiz yemekte zehir vardı, bunun süresi de bir yıllıktır; bir yıl sonra yaşama şansımız yoktur" dedi. Nitekim yiyen iki kişi bir yıl sonra vefat etti. Kimi rivayetlere göre Ebubekir ile Mekke valisi bir yıl sonra aynı günde vefat ettiler. Yani birbirlerinin ölüm haberini bile duyma fırsatları bulamadılar.” (Safedi, El-vafi bil Vefeyat, 19/289-no: 7562.)

Yazarın verdiği öteki kaynaklardan bazıları: Müntehab'ü Kenz'il-Ummal, Ebübekr'in ahlak ve ölümü kısmında. İbni Sad, 3/105. İbni Kuteybe,  El-Maarif, s. 100, b) İmame-Siyase, s. 18. Zehebi, Siyer-i A'lam, cilt 28/20 halifeler bölümü. Suyuti.Tarih'ül Hulefa, 67 vd.. Taberi Tarihi, 3/419-22. İbni Esir, El-Kamil, 2. cilt, Ebubekir'in ölümü bölümünde. Burda ibni Sad ve Hakim'den de alıntı yapıyor, Ibni'l Cevzi, Sıfat-i Safeve, 1/263. Ebubekir konusunda. İbni Asakir, 1) Muhtasar'ü Tarih-i Dımaşk, 13/1 18 Ebubekir kısmında. 2) Tarih-i Dımaşk, 30/409. Ebü'l Feda, Tarih. 1/222…

Arif  Tekin’den okumayı sürdürelim:
“Daha sonra İslam tarihi denilen resmi tarih yazılırken de Yahudilere mal edilerek ve çok kısa bir açıklamayla, "Efendim Ebubekir ve yanındaki heyet, Yahudilerin kendilerine verdikleri zehirli yemekten etkilenirler ve bundan dolayı da zaman içinde vefat ederler" şeklinde, çok kısa bir not düşmek suretiyle kaynaklarına geçirdiler. Ama ne yazık ki bu cinayet işi içinde Osman da vardı, onun bağlı olduğu Emevi kabilesinin önemli şahsiyetleri de vardı. (Şerh'ü NehciT Belaga ve igtiyal'ül Halifer'i Ebubekir.) Uygulama aşamasına gelince... Burada çok akıllıca davrandılar, hiç kimsenin hayal edemeyeceği iki Yahudi asıllı kişiyi ayarladılar: Osman zamanında Kur'an bir araya getirilirken komisyon başkanlığına seçilen Zeyd bin Sabit'e ve yine önemli bir isim olan Abdullah b. Selam'a bu işi havale ettiler. İşte bunlar olursa Ebubekir rahatlıkla öldürülür düşüncesiyle karar verdiler. Ama sonuçta, ne adla, kimin evinde tertipledikleri konusunda detay yok… Anlatılanlara göre Osman, Ebubekir'in tek vasisidir ve onun vasiyeti sırasında ne olmuşsa ikisi arasında olmuştur. (İbni Esir, el-Kamil, ikinci cilt, hicri 13. yılı olayları. İbni Asakir, 30/411.) Osman'dan önce Abdurrahman b. Avf Ebubekir'in yanına gider. Ebubekir ona, Ömer'e görev versem ne dersin, diye görüş bildirmesini ister. Abdurrahman, "Ömer'i benden daha iyi tanırsın" deyince Ebubekir, "Olsun, yine de düşünceni belirt" der. Abdurrahman, "Bildiğinden daha fazla iyidir; ancak serttir" diye karşılık verir. Ebubekir daha sonra Osman'ı çağırıp aynı soruyu ona da sorar, görüş bildirmesini ister. Osman, "Bana göre Ömer'in içi dışından daha temizdir"yanıtını verir. O arada Ebubekir kendisine, "Vasiyetimi yaz" der. Besmele yazdıktan sonra Ebubekir kendini kaybeder/ağır hastadır. Osman o arada vasiyet kâğıdına Ebubekir'den sonra Ömer'in halife olacağını yazar. Daha sonra Ebubekir ayılınca (tabii ki eğer doğruysa, ayılmışsa!) hemen Osman'a: Hele oku ben kendimi kaybedince sen benden sonra ne yazdın, diye sorar. O arada bakıyor ki, Osman vasiyet kâğıdına Ömer'in halife olacağını yazmış. O zaman Osman'a, "Bakıyorum ben bayılınca sen korkmuşsun, ya vasiyet etmeden vefat etse ne yapacağız diye hemen Ömer'i yazmışsın. Ama iyi etmişsin, ben de zaten onu gösterecektim" demiştir. Bazı kaynaklarda, Ebubekir'in Osman'a, "Aslında sen Ömer yerine kendini yazsaydın daha uygundu" dediği de geçiyor. (M. Taberi, Riyad'ü Nadre, 2/116.) Talha bin Ubeydullah (cennetle müjdelenen on kişiden biri) Ömer'le ilgili bir şeyler sezince hemen içeri girip Ebubekir'e, "Sen Ömer'i halife olarak vasiyet ediyorsan, yarın Allah huzurunda cevabın ne olacak?" diyerek itiraz etmiştir. Şu da var ki, bu adam muhalif olduğu için daha sonra Osman'ın yandaşı Muaviye tarafından katledilir. Zaten hep vurgu yapıyorum, Ebubekir'in atadığı kişiler zaman içinde ya görevden uzaklaştırılmış, ya suikastla öldürülmüş veya savaşlara gönderilip bu şekilde ortadan kaldırılmışlardır. Basit bir örnek: Zehebi, "Muaz b. Cebel, Ebu Ubeyde ve Şürahbil b. Hasene, halife Ömer zamanında Şam tarafında bir kıtlıkta ölmüşlerdir" diyor. Sonunda, Ebubekir tarafından Ömer'in halife tayin edildiğini söylemek isteyen Osman dışarı çıkar. Bunu söylemeden önce ilginç bir yaklaşım tavır gösterir: "Açıklayacağım vasiyete inanırsanız okurum, yoksa okumam" şeklinde pazarlık yapar. Ve başlar okumaya. Kısa bir yazıdır zaten. Sadece Ömer'in halifeliğiyle ilgili çok kısa bir metindir. Bu arada Ömer'in önerildiğini ilan edince, millet bu vasiyetin Ebubekir'e ait olmadığını fark eder. Çünkü Osman'ın okuduğu kâğıtta Ebubekir'le ilgili bir işaret yoktur: Ebubekir vahiy kâtibiydi, okuryazardı, kendisi yazabilirdi ama yazı onun değildir. Yanı sıra şahit yok, o günkü âdete göre benzer vasiyetler yapılınca imza gibi bir işaret olurdu; ama böyle bir şey yoktu. Bir de işin içinde panik-acele vardı, kabul ederseniz okurum gibi inandırıcı olmayan şeyler söyleniyordu. Hele bir de Osman'ın yanında Ömer de var, amigo gibi sürekli halka, "Dinleyin, bakalım Osman ne diyecek?" gibi aceleci bir hali vardı. Zaten milletin o ana kadar Ebubekir'den böyle bir teklifin geleceğine ilişkin tahminleri de yoktu. Adeta sürpriz bir açıklamaydı. İşte İbni Ebi'l Hadid, Necah gibileri burada tam isim koyuyorlar: Hileyle, skandalla iş başına gelme. Kısacası, Ebubekir artık hastaydı, Osman ve Ömer'in hazırladıkları düzmece bir vasiyetname millete ilan ediliyordu ve maddi gücün ağırlığı da iki tarafta olunca halifelik bu şekilde gasp edilmiştir… Bunlar uyduruk şeyler. Çünkü Ebubekir'in vasiyeti falan yok. Osman'la Ömer kendi aralarında düzmece bir mektupla işi bitirmişler…”

Bazı kaynaklar Ebubekir’in banyo yaptıktan sonra hastalanıp öldüğünü yazıyorlarsa da Muhammed öldükten sonra hasretine dayanamayıp öldüğünü yazanlar da vardır.

Genel kabule göre; Ebubekir gece ölür. Aynı gece Ömer tarafından acelece toprağa verilir. Ailesinin dışında kimsenin haberi olmadan, Ebubekir’in cenazesinin geceyarısı acelece ve gizlilik içinde defnedilmesi düşündürücü değil mi? Ayrıca cenaze başında ağlayan kadınları kırbaçla susturan Ömer, demek ki; Ebubekir’in ölümünün duyulmasını istememiş. İki yılı aşkın bir süre halifelik- peygamber vekilliği- yapmış birisinin, ölür ölmez gece defnedilmesi nasıl yorumlanabilir? Ebubekir’in cenazesi gündüz gömülseydi, ortalık mutlaka karışacaktı. Halkın ileri gelenleriyle yeniden bir halifelik sorunu yaşanacaktı. Ömer her ne kadar sert ve kurnaz olsa da halife seçilmesi zora girebilir ya da sert çıkışlar yapmak zorunda kalabilirdi. Bu olasılıklar ve daha fazlası Ömer için büyük sorunları ve riskleri ortaya çıkarabilirdi.

Ayrıca bir konuya daha dikkat çekilmeli! Muhammed gizlice gece defnediliyor. Ömer’in dayağı sonunda ölen Fatma ve başka önemli kişilerin cenazeleri da gece ve gizlilik içinde defnedilmiştir. Çünkü bu ölümlerin hepsi kuşkularla, cinayet izleriyle doludur. Cenazelerin halkın önüne çıkarılması ortalığı karıştırıp, ölümlerin altında yatan cinayet kuşkularını açıkça gündeme getirecekti. Oysa Ebubekir, sessiz sedasız gece defnedilince; Ömer, hemen sabah halifeliğini bir kez daha duyurarak kolayca ve hiç sorun çıkmadan makamına oturabildi.