HABERLER
Dini Haber
MWG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MWG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KUR'AN'IN İKİNCİ KEZ DERLENMESİ VE KEÇİNİN AYET YEMESİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Kur'an'ın ikinci kez derlenmesi, Osman döneminde Kuran'ın derlenmesi, Keçinin ayet yemesi, Kuran'ın Hafsa'daki kopyası, Kuran'ın derlenmesi, Keçinin yediği sayfalar, KUR'AN'IN İKİNCİ KEZ DERLENMESİ VE KEÇİNİN AYET YEMESİ

Osman döneminde Kuran’ın ikinci derlemesi yapılıp, kitap haline getirildiğini bazı hadislerden öğreniyoruz. (Buhari, e's- Sahih, Kitabu Fedaili'l-Kuran/3- Suyuti, el itkan, 2/32.)

İslam kaynaklarına göre Medine dışındaki farklı yerlerde, Kuran’ın farklı olması dolayısıyla yeni bir derlemeyle, standart bir kitabın oluşturulması gündeme gelmiş. Kendisine başvurulan Osman, yine Zeyt başkanlığında bir kurul oluşturup bu görevi onlara veriyor. Daha önce olduğu gibi Hafsa’nın elinde bulunan ayetler istenir. Yeni bir derleme yapılırken çıkartmalar ve ekler yapılır. Hatta bir de keçinin ayet yemesi öyküsü vardır. Ayşe’nin anlattığına göre; bir keçi gelip Ayşe’nin yatağı altında saklı bulunan bazı ayetleri yemiş. Ayşe, bu ayetlerin “eve gelen yabancı bir erkeğin orada sürekli kalabilmesi için, kadın tarafından on kez emdirilmesi” hakkında olduğunu söylüyor. Keçi işte bu ayetleri yemiş. (El-İtkan (Suyûtî), c.2, s.25.  Dar-e Kutni, c.4, s.105, İbn-i Mâce, c.1, s.625.  Muslim c. 4. s. 167.  Tirmizî, c.2, s.309.  Buhari 53/5- 54/9- 83/3- 93/21.  Muslim, Hudud 8/1431-Ebu Davut 41/1-Itkan 2/34).

İyiki keçi böyle alingirli ayetleri yemiş! Kim bilir, ayetleri keçi yemeseydi neler olacaktı? Zaten ayetlerin kendileri bir hoş iken, ortaya bir de keçi öyküsünün çıkarılmasına ne demeli?

Kuran’ı ezbere bilenler nerede? Vahiy kâtipleri nerede? Hiç kimsenin elinde Kuran ayetlerinin tam metni yok. Ayşe ve Hafsa’nın elindeki Kuran’ın doğruluğu, yanlışlığı nasıl ortaya çıkacak? Bu konuda herkes bir şeyler ortaya koymuş; ama mantık ve akıl, Kuran diye yazılı bir metnin ortada olmadığını görüyor. 23 yıl boyunca vahiy kâtiplerine yazdırıldığı söylenilen Kuran, Kuran’ın tamamını 3-5 kişinin ezbere bildiğini söyleyen hadisler, Kuran’ın tamamı bu değildir diyenler… Çok şeyler söyleniyor ama bütün bunlara karşın Kuran’ın hiç değişmeden Allah tarafından korunarak günümüze kadar gelebildiğini de söyleyebiliyorlar. Gerçek olan şu ki; ondan bundan toplanmış, konuları tartışılır ayetlerle, eksiltme ve çıkartmalardan Kuran diye bilinen bir kutsal kitabın ortaya çıkmayacağını dağdaki çoban da bilir, aklı sınırlı deli de bilir. Zaten bu ikinci derlemenin ilk derlemede esas alınan birebir kopyası olmadığı da uzmanlar tarafından açıklanmaktadır. Hicr suresi 9. Ayet “o Kuran’ı biz indirdik. Onun koruyucusu da elbette biziz”  diyedursun…  Madem öyle, tek kalıptan çıkmış bir Kuran’ın olduğunu, bir harfinin bile değişmediğini iddia edin. İddia edebilirseniz, Kuran derlenirken çıkan sorunlara ne diyecekiniz? Durum böyleyken kutsal kitap Kuran’ın; Ezra’nın (Üzeyir) yazdığı Tevrat’tan, sayısı beş binden dört kişinin yazıp dörde indirilen İncil’den bir farkı kalıyor mu? Kısacası; Kuran’ın, öteki kitaplarla farkı yok ve bu kitapların hepsinde kutsallık aramak boşuna.


Ebubekir dönemi Kuran ayetleri başka yerlere kitap olarak gönderilmemiştir ki farklı okumalar ortaya çıksın! Dahası; ilk derlenen Kuran’ın aslı Ayşe ve Hafsa’daysa ve bu kaynaklardan kitap oluşturulmuşsa, Ebubekir’in derlettiği Kuran’ın aslı ne oldu? Demekki Bu derleme de ellerinde yok ve ikinci derleme için Hafsa’ya başvurulmuş. Osman’ın derlettiği Kuran da ortada yok. Kısaca ortaya şu gerçek çıkıyor: Kuran diye bir kitabın aslı olmadığı gibi, Muhammed ve akıl hocalarının uydurdukları ayetleri hasbelkader bir araya getirip kitap yapmak da insanları uyutmaktan başka bir şey değildir. Bir ayetin ak dediğine, öteki ayette kara denilebiliyorsa, anlatılanlar çelişkiliyse; Kuran’ın yazdıklarına inanabilmek olanaksızdır. Okuyup düşünen bir Müslüman, bu gerçeği görüp, bu kargaşa içinde neye, neden inanacağını bile şaşırır.

Kuran’ın kutsal kitap olarak Allah tarafından geldiğini kabul ettik diyelim. Öyleyese bu kitabın aslı nerede, astarı ne oldu? Ebubekir, Osman ve Mervan birçok ayeti yakıp yok etmişler. Kuran tekse, hak dinini anlatıyorsa, aslı bozulmamışsa neden farklı Kuranlar ortaya çıkmıştır? Bunları diyen biz değiliz. Bakın hadislerde de var. “Nafî İbn-i Ömer’den nakleder ki: Hiç biriniz ben Kur’an’ın tümünü öğrendim demesin. Çünkü ne biliyor Kur’an’ın birçoğu kaybolup gitmiştir. Sadece desin ki ben Kur’an’dan ortada olan kısmını öğrendim.”  İşte bir başkası: “Kenz-ül Ummal’da Ömer b. Hattab’ın Müsned’inden naklen, Ömer’in Hüzeyfe’ye şöyle dediği nakledilmiştir. Ömer b. Hattab bana dedi ki: Ahzap suresinin (ayetlerini) kaç olarak sayıyorsunuz? Ben de 72 veya 73 olarak dedim. O da şöyle dedi: Oysa (büyüklükte) Bakara suresine yakındı! Recm ayeti de onun içindeydi.”

“Übeyy b. Kab bana şöyle dedi: Ey Zerr, Ahzap suresini kaç (ayet) olarak okuyorsun? Ben de yetmiş üç dedim. O zaman şöyle dedi: Oysa Bakara suresine benziyordu; ya da ondan da uzundu! Biz onda recm ayetini de okuyorduk.”  Bir nakilde ise şöyle geçer, “O (Ahzap suresinin) sonunda şöyle diyordu: Evli erkek ve evli kadın zina ettiklerinde, onları elbette recm edin! Allah’tan bir ceza olarak ve Allah aziz ve hâkimdir! Bu hesaba göre Ahzap suresinden 200′ü aşkın ayet eksilmiştir.”

Söz sırası Turan Dursun’a geldi.  Sağlam kaynaklara dayanarak Turan Dursun neler yazmış görelim.

“Kuran nüshaların ortaya çıkarırken, Hafsa'daki Mushaf'tan aynen kopya etmek söz konusu değildi. İleri sürüle gelen aynen kopya edildiği ileri sürülürken, neden kopya edildiğine de "ağız (şive) farklarından dolayi" diye gerekçe gösterilir. Ancak, Dr. Suphi e's-Salih, Mebahis Fi Ulumi'l-Kuran (Beyrut 1979) adlı eserinin 8O, 84, 85 sayfalarında bu gerekçenin inandırıcı olmadığını belirtiyor. Dr. Suphi'ye göre, o zaman aynı metni, aynı sözcükleri değişik okunacak nitelikte yazıp yansıtabilmek için gerekli işaret ve noktalama yoktu. O zamanki yazı harflerinin dışında işaretsiz harfler de noktasızdı. Kısacası, halife Ebubekir döneminde oluşturulan "mushaf", istenseydi bile, çeşitli kabile ağızlarını (şiveleri) içerir nitelikte yazılır olamazdı. Durum böyle olunca, şu sorular karşılıksız kalıyor: Ebubekir döneminde hazırlanan ve Hafsa'dan alıp getirilen "Mushaf" ile Osman döneminde meydana getirilen "nüshalar, mushaflar" arasındaki fark neydi? Yeni çalışma ile gerçekleştirilen nedir?... Birinci derlemenin yakılmasındaki amaç: Ölümüne değin sandığında saklayan ve alınıp yakılmasını önleyen Hafsa idi. Bu koruyucu ölünce, Kuran'ın Tanrısı "Kuşkusuz Zikr'i (Kuran'ı) biz indirdik; kuşkusuz koruyuculari da yine biziz" (Hicr, ayet:9) dese de koruyucusu kalmamıştı. Mervan Ibn Hakem, "sandıktan" aldırtıp getirmiş ve yaktırmıştı… Dayandığı kaynak: Ibn Ebi Davud, Kitabu'l- Mesahif, s.24.)… ilk derleme ile sonraki (Osman döneminde oluşturulan ve imam adı verilen) "Mushaf" arasında fark olmasa idi, ilkini yakma yoluna gidilir miydi? İlk derlemede bulunmayan eklemeler ya da Kuran'dan çıkarmalar yapılmamış olsaydı, neden korkulmuştu?” ( Turan Dursun’dan Seçmeler)

Bu işin aslı, faslı böyledir. Okuduğunuz gibi anlatılanların hepsi kaynaklara, İslam’ın kendi kaynaklarına dayanmaktadır ve sevgili okuyucularımız karar vermek yine size kalıyor.

MEKKE'DEN MEDİNE'YE TAŞINAN İSLAM

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, İslamiyetin göçü, Eski Mekke'de Allah inancı, Putperest Araplar, İslamiyetin doğuşu, Yağmalamaya izin veren ayetler, Kervan baskınları, Enfal suresi, Enfal 39, Hz.Muhammed'in yükselişi Muhammed doğmadan çok öncelerinde bile Mekke halkının çoğunluğu puta tapar olsa da; tek tanrı- Allah inancına sahip, kendilerine göre namaz kılan, oruç tutan, sadaka verip yardımlaşan, hac yapan, hatta gusül aptesini bile bilen bir topluluktu. Muhammed’in dedesi Abdulmuttalib, amcaları Ebu Talip, Ebu Leheb, Ebu Cehil, rüşvetle sonradan Müslüman olan Ebu Sufyan, Muaviye gibi tanınmış pek çok kişinin durumu da böyleydi.  Yardımlaşma, hatta bir tür ilkel komün sistemi bile vardı. Herkes barış içine işine gücüne bakıyordu. Kabileler arası soy üstünlüğü ve kan davalarının dışında adam öldürmek son derece azdı. Kızlar diri olarak toprağa gömülmüyorlardı ki böyle olsaydı tanınmış pek çok ailenin kızları da gömülürdü. Oysa tanınmış ailelerden doğmuş, tanınmış bir sürü kadının varlığı biliniyor. Evlilik ve boşanma belli kurallara bağlıydı ama ne kadar uyuluyordu bu tartışılır. Evet, eğlence düşkünlüğü, zina, hırsızlık gibi olumsuzluklar da eksik değildi. Ama en azından, kimse kimsenin inancına karışmıyordu.

Şimdi bir an düşünmelisiniz!

Şimdi düşününüz! Böyle bir toplumda, Muhammed peygamberliğini duyurup her şeyi alt üst ediyor. Muhammed yüzünden insanlar ikiye bölünüp, birbirleriyle kinleşiyorlar. O güne dek işleyip gelen düzen bozuluyor. O güne dek ufak tefek kabile baskınlarından başka savaş olmayan topraklara savaş tohumları atılıyor. Kervan yağmalanmasını meşrulaştırılıyor, ganimet için canlara kıyma kutsal savaş ve farz yapılıyor.

Böyle bir toplumda Muhammed’in derdi neydi ki, yeni bir din icat etmeyi ve ulaşabildiği her yere yaymayı düşünmüştü. Muhammed, başarmak için her yolu mubah gören doyumsuz birisiydi. Tek derdi; din üzerinden her şeyi ele geçirmek ve her şeye hükmetmek, yeryüzü nimetlerinden yararlanabildiği kadar yararlanmaktı.

Mekke’deki Gelişmeler ve Medine’ye Göç

Muhammed peygamberliğini duyurduktan sonra, on yıl Mekke’de kaldı ve ancak kendisine inananların sayısı 40- 50’yi geçmemişti. Bunlar da; ya akrabalık bağıyla ya da bazı çıkar hesaplarıyla Müslüman olmuşlardı.

 İbni Şehraşub’un verdiği bilgiye dayanan bir örnek: Muhammed’in kızı Rukiye çok güzeldir. Daha önce Ebu Leheb’in oğluyla evlendirilen Rukiye, baskı sonucu kocasından zorla ayrılmıştır. Osman Rukiye’ye göz koyarak, Ebubekir’i Muhammed’e gönderip; Rukiye’yi Osman’a verirse Müslüman olacaklarını söyler ve Muhammed de bunu kabul eder. Böylece ikisi de Müslüman olurlar. Osman’ın niyeti apaçık belli! Ebubekir’in gizli niyeti ise Muhammed’le bir şekilde daha yakın olmak, hatta daha sonra çocuk yaştaki kızını Muhammed’e rüşvet olarak sunarak; Muhammed’in peygamberlik ayrıcalığından yararlanmasının önünü açmaktır. Muhammed’in emeli; bu ileri gelenlerle çok yakın bağlar kurmak, hatta kız alıp vererek onları kendisine çekip, onların koruma ve arkalamalarıyla kendini güvence altında bulundurmak. İleride bu gizli emellerin hepsi gerçekleşecektir.

Mekke’de okur- yazar sayısı da, sözü geçen akıllı kişiler de çok. Hem maddi hem manevi olarak Muhammed’e karşı çıkabilecek güçleri de var. Yani Muhammed’in kalıcı olarak Mekke’de, peygamberlik yapması zordur; hatta olanak dışıdır.


Ömer, Ebubekir, Osman, Ali gibi ileri gelenlerin Müslüman olmalarıyla halk içinde açıktan din yayma girişimleri başlamış oldu. Ancak karşı taraftaki ileri gelen ve arkası güçlü olanlar bu girişimden rahatsız olmaya başlayınca; Muhammed’i birkaç kez uyarmak zorunda kaldılar. Halkın ikiye bölündüğünü, insanların kışkırttıldığını, sonunda mutlaka kan döküleceğini anlattılarsa da; Muhammed hiç oralı olmadı. Birkaç kez kurulan tuzaktan kurtulan Muhammed’i öldüremediler. Bu kez de Muhammed’in ve kendisine inanmış olanların Mekke’den çekip gitmeleri istendi. Hatta Muhammed ölümle korkutuldu. Hemen Mekke’den gitmeleri, gitmezlerse çok kan döküleceği Muhammed’e anlatıldı.

Amcalarından yeterli desteği bulamayan Muhammed, Medine ileri gelenleriyle gizli görüşmeler yapıp, bazı dinsel ve parasal vaatlerde bulunarak kendisini Medine’ye davet ettirdi. Medine ileri gelenlerinin de kendilerine göre bazı gizli emel ve beklentileri vardı. Aksi halde Muhammed’i de, ona inananları da Medine’ye sokmazlardı. Çünkü Medine, Mekke’den daha karışık, ama nüfusu az bir yerdi. Medine’de Museviler, İseviler, ateşe taparlar, eski Helen tanrılarına inananlardan başka; dışarıdan gelip yerleşenler de yaşamaktaydı. Medine dinler mozaiği gibiydi, üstelik halk cahildi, kimsenin Muhammed’e karşı koyacak gücü ve bilgisi yoktu. Muhammed gelinceye kadar, her dinden herkes barış içinde yaşıyordu. Medineliler yoksul, bilgisiz, ırgatlık yapıp alın teri dökerek yaşamaya çalışan kişilerdi. Muhammed, hem Mekkeli inananları için ayetler getirip, göçün farz ve zorunlu olmasının Allah emri olduğunu duyurdu; hem de Medineliler için getirdiği ayetlerle ebedi cennet, ebedi varsıllık vaadiyle beyinleri yıkadı. Muhammed’in Mekke ve Medinelilere duyurduğu bazı icat ayetlerinden örnekler: Enfal suresi 30-72, Nisa suresi 89-97, Nahl suresi 41, Cin suresi 23, Bakara suresi 216-217

 Konu uzayacağından bu ayetleri buraya almıyorum. Meraklı okurlarımız bu ayetleri mutlaka okuyup, üç elif miktarı düşünsünler.

Hadis ve dinsel kitapların yazdıklarına çok fazla inanmayın! Mekke’de İslam’ı yaymaya çalışan Muhammed ve arkadaşlarının, inanmayanlara hakaret ve sövmelerine bile fazla ses çıkaran olmadı. Kitaplarda yazıldığı gibi zulüm, baskı işkence olayları da görülmedi. Ancak; Mekkeliler ortamın daha fazla karıştırılıp, bu işin sonunda kan döküleceğinden korkuyorlardı. Evini barkını bırakıp göç edenlerin hemen hepsi yoksul kişilerdi. Bunlar isteyerek değil, Muhammed’in zorlamasıyla ve ayetlerin getirdiği korkuyla göç etmek zorunda kaldılar. Muhammed Medine’ye ayak basınca; huzur bozuldu, farklı inançlardaki insanlar birbirlerine karşı kinleşir oldular. Eski köye yeni âdet, Medine’ye de Muhammed gelince; kargaşa baş göstermeye başladı.

Medine Yoksulluğuna Çözüm: Kervan Baskınları

Bir süre Muhammed’in kuru vaatleriyle varsıllık ve cennet bekleyen Medineliler; içten içe homurdanmaya, rahatsızlık duymaya başladılar. Birinci neden; mozaik halkın arasında inanç üstüne kargaşaların çıkmaya başlamasıdır. İkinci neden; Muhammed’in vaat ettiklerinin gerçekleşmemesidir. Halk parasız pulsuz olduğundan Muhammed’in vaat ettiği ebedi varsıllıktan eser yoktu, ortada böyle bir işaret de görülmüyordu. Muhammed bu sorunu çözüverdi! Kervanların yolunu keserek baskın yapmaya başladılar. Baskın ganimetlerinin çoğu Muhammed’e, kalanı baskına katılanlara paylaştırılıyordu. Bunun adı, din için kutsal cihat olmuştu. Hatta Ebu Cehil’in koruduğu büyük kervana bile baskın yapılmış ama kaçmak zorunda kalmışlardı.

Kervan soygunlarından gelen ganimetler doyurucu gelmemeye başladığından, bu işi büyütmek gerekiyordu. Bir yandan da arkadaşları ve Müslümanlar vaat ettiği ganimet nimetleri için Muhammed’e baskı yapmaya başladılar. Çünkü tek geçim kaynağı ganimetlerden oluşmaktaydı. İşte bu yüzden Muhammed ayet üstüne ayetler duyurmaya başladı. Enfal suresi 39: “Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer küfürlerinden vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.” gibi Muhammed tarafından icat edilip, Medinelilere duyurulan ayetler savaşın ve daha büyük yağmaların kapısını açtı. Başlangıçla kervan soymayla başlayan kan dökmeler böylece savaş ve işgallere dönüşecekti. Bu soygun ve işgallerin kılıfı da hazırdı; Allah yolunda savaşmak ve kutsal cihat! Bazı kaynaklara göre yalnızca bu savaşların sayısı yüzden fazladır.

PEYGAMBERLERİN GÖBEK ATTIĞI YER : ORTA DOĞU

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Neden tüm peygamberler Orta doğu'dan, Tüm peygamberler Arap topraklarından, Hep aynı yerden peygamber çıkması, Peygamberler ve orta doğu, yahudilik, Peygamberler, PEYGAMBER MEKANI ORTA DOĞU
Neden hep peygamberler Orta doğu’dan çıkmıştır? Bu sorunun yanıtını ileride vereceğiz. Din kitaplarının yazdıklarına göre, korkunç felâketler de hep bu topraklarda olmuştur. Bu felâketlerin yaşandığı çağlarda yeryüzünün en sapkın ve ahlakı düşüklerin hepsi Orta doğu’da mıydı ki, bu cezaları hak ettiler? Bugün bu topraklarda yaşananlar; Nuh zamanında, Hut zamanında, Lut zamanında yaşananlardan daha kötü, daha pis olmasına karşın; tanrı neden böyle cezalar vermiyor? Diyeceksiniz ki; “Bu toprakların her yeri kan gölü oldu, akla gelebilecek en pis ahlaksızlıklar bu topraklarda yaşanmaktadır. Bundan ağır ceza olur mu?” Bu sorunun yanıtı bu değil. Bu olanlar ceza değil; dinlerin, mezheplerin, inançların altına gizlenmiş inanç sömürme savaşıdır. Kutsal kitaplara göre bu savaşın adı cihattır.

Kullarına cennet vaat eden tanrıya inananlar, cennete kolayca girebilmek için dünyayı cehenneme çeviriyorlar. Hem de Müslüman’ı Müslüman’a kırdırarak yapılan bu savaşın arkasında yeryüzünün egemenleri, bu egemenlerin yanında da en şeriatçı ve Müslüman olarak bilinen Suudi Arabistan’ın petrol paraları var. Bu paralara katkıda bulunan Dubai, Kuveyt ve Katar’da bu savaşı ha bire körüklemektedir. Bunların bankaları, para akışını ellerinde tutan kurumları Türkiye’de boşuna çalışmıyorlar. Dinsel ve ekonomik sömürünün en sağlam ayakları da işte bu kurumlardır. Ayrıca “Dinde zorlama yoktur” (Bakara-256) diyen de aynı Kuran’dır. “Bulduğunuz yerde öldürün” (Tevbe- 5) diyen de aynı Kuran’dır. Üstelik dinlerin kendi kitapları savaşı ibadet olarak görüp, insanları savaşa kışkırtmaktadır. (Kuran’dan birkaç örnek ayet: Bakara,144-216. Nisa,71-76- 84- 89. Enfal: 39- 65. Tevbe: 5- 29- 123)

Kuran’dan Maide suresi ayetleri: “33 - Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yer yüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahrette ise onlar için büyük bir azap vardır. 34 - Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tövbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”

Bu ayetler düşünebilen bir insanın kanını dondurur.

Tevrat’ın Tesniye (Yasanın Tekrarı) kitabındaki 20. Bölümündeki 10 ile 15 arası anlatılanlar:
“Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız Rab kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız Rabbin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak kentlerin tümüne böyle davranacaksınız. Ancak Tanrınız Rabbin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız. Tanrınız Rabbin size buyurduğu gibi, onları -Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını- tümüyle yok edeceksiniz. Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uymayı size öğretemesinler, siz de Tanrınız Rabbe karşı günah işlemeyesiniz…”


Bu “kutsal yazıların” hangi vicdana sığdığını merak eden yok mudur?

Üzülerek bildiriyorum; Arap topraklarında yaşayanları dini bütün, ahlakına düşkün, inancı sağlam Müslümanlar sanıyorsanız yanılırsınız. İşin önemlisi; her yerde, her türlü pislikler din kılıfıyla yapılmaktadır. Kutsal kabul edilen din kitapları bile bu rezilliklere yer vermişse, gerisini siz düşününüz.

Evet, onca pislikler yaşanırken, onca doğal felaketler de oluyor ama başımıza taş falan yağdığı da yok. Şimdi sormalı: İlahi adalet yalnızca o zamanların toplumları için mi geçerliydi?

Bütün peygamberler Mezopotamya ve Arap topraklarında ortaya çıkmıştır.

Oysa Yunan kültürünün yapı taşlarından olan, felsefeciler neden peygamber olarak kabul görmemişlerdir? Hatta içlerinde tam ya da yarı tanrı olarak benimsenenler de çıkmıştır. Ama batıda hiçbir felsefeci ya da din adamı “ben peygamberim” diye ortaya çıkmamıştır. Eski Mısır’da bile insanlar tanrı olabiliyorlardı, ama peygamber olan yoktu.

Buna karşın, sözünü ettiğimiz Orta doğu topraklarında her yaygın dinden yüzlerce peygamber çıkmıştır. Bunların kimisi kabul görmüş, kimisi yalancı olarak nitelendirilmiştir. Çünkü bu topraklarda peygamberlik gibi bir gelenek vardır. Ağzı biraz laf yapan “ben peygamberim” diye ortaya çıkmıştır. Peygamber olarak ortaya çıkıp dinlerin kutsal kitaplarında adı geçen ve ne yapıp ettikleri ballandırılarak anlatılan peygamberler de bizlere anlatıldığı gibi saf, masum, adalette kılı kırk yaran ya da hoşgörüleri sınırsız olan Allah elçileri değillerdi. Üstelik kişisel düşkünlüklerini tanrı ve din kılıfıyla kapatarak, toplumları uyutmuşlardır. Hemen her peygamberin hak ve adaletli işi olmamıştır.

Madalyonun bir başka yüzü daha var. Orta doğu’da bilim ve felsefe yeterince gelişmediğinden; efsaneler, insanüstü olaylar için çok fazla malzeme vardır. Bu topraklarda yaşayanlar yeterince bilgiye sahip olamadıklarından dolayı peygamberleri benimsemek için zorluk çekmemişlerdir. Peygamber olarak ortaya çıkanları uçurup kaçıran, onlara insanüstü sıfatlar ve olaylar yükleyenler de bu toprakların insanlarıdır. Ortam böyle işlere uygun bir ortamdır. Peygamberlerin sözde inanç yayma girişimleri için verdikleri mücadelenin onda dokuzu siyasidir, çıkar kavgasıdır, soy üstünlüğünü ön plana çıkarmadır. Peygamberliğini ilan edenlerin hiç birisi de gariban, arkasız, parasız pulsuz değildi. Yalnızca İsa; parasız pulsuz, arkasız, üstelik babasız doğmuş bir garibandır ki zaten sağlığında 12 kişiyi zor inandırabilmişti.

İSEVİLİĞİN RESMEN KABULÜ VE İNCİLLER

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, hristiyanlık, İsa ve Horus, İsevilik, Horusun hikayesi ve İsa, Petrus, Çalıntı Hz İsa hikayesi, Hz İsa, Dört İncil, Havariler, Eski Konya'da tapınma, Kendisine ve öğütlerine karşı çıkanlar çoğalıp, baskı görmeye başlayan İsa, başına gelecek tehlikeleri sezinlemiştir. Kendisine yakın bulduğu 12 kişiyi yanına alarak onlara dersler verir. İnsanlara öğüt verme görevini havari- yol arkadaşları denilen bu 12 kişiye yükler.

Musevilerin kutsal bayramı için Kudüs’e gittiler, orada iyi karşılanmalarına karşın bazı kışkırtmalar sonucu; yanlarında bulunan 12 kişiden birisi olan İskaryot’un ihanetine uğradılar. Kudüs dönüşü yol arkadaşlarıyla son akşam yemeğini yiyen İsa; ölmesi gerektiğini, bunun kaçınılmaz olduğunu, kendisinin ölümünden sonra öğütlerinin her yere duyurulmasını istedi ve bu görevi de yanında bulunan yol arkadaşlarına verdi. Sonra oradan uzaklaşıp önce Zeytin dağına sonra da bahçelik bir yere gittiler. Yol arkadaşlarından İskaryot’un hainliği sonucunda, İsa yakalanıp mahkemeye çıkarıldı. Dine karşı gelmek suçlamasıyla ölüm cezasına çarptırıldı. İsa, tanrı tarafından göğe çekilince; hain İskaryot, İsa’nın kılığında göründü ve başına dikenlerle dolu bir taç geçirilerek çarmıha gerildi.

İskaryot’un çarmıha gerilmesiyle 11 kişi kalan ekibe bir kişi daha eklenerek havari sayısı on ikiye tamamlanır. Bu gelişmelerden sonra, İsa’nın görevini Petrus üstlendi. Petrus; Simon, Simun, Peter, Kifas gibi isimlerle de bilinen, Filistinli bir balıkçıdır.

Petrus’un görev vermesiyle, İsa’nın öğrencileri din yaymak için Şam dolaylarına doğru yola çıktılar. Musevi bir din adamı olan Saul (Paul- Pavlus) onları yolda yakalayıp öldürmek isteğiyle yanıp tutuşmaktadır. Bu olay İncil’de şöyle anlatılır.

“Saul ise Rab’bin öğrencilerine karşı hâlâ tehdit ve ölüm soluyordu. Baş kâhine gitti, Şam’daki havralara verilmek üzere mektuplar yazmasını istedi. Orada İsa’nın yolunda yürüyen kadın erkek, kimi bulsa tutuklayıp Yeruşalim’e getirmek niyetindeydi.  Yol alıp Şam’a yaklaştığı sırada, birdenbire gökten gelen bir ışık çevresini aydınlattı.  Yere yıkılan Saul, bir sesin kendisine, “Saul, Saul, neden bana zulmediyorsun?” dediğini işitti. Saul, “Ey Efendim, sen kimsin?” dedi. “Ben senin zulmettiğin İsa’yım” diye yanıt geldi.  “Haydi, kalk ve kente gir, ne yapman gerektiği sana bildirilecek.”  Saul’la birlikte yolculuk eden adamların dilleri tutuldu, oldukları yerde kalakaldılar. Sesi duydularsa da, kimseyi göremediler. Saul yerden kalktı, ama gözlerini açtığında hiçbir şey göremiyordu. Sonra kendisini elinden tutup Şam’a götürdüler.  Üç gün boyunca gözleri görmeyen Saul hiçbir şey yiyip içmedi. Şam’da Hananya adında bir İsa öğrencisi vardı. Bir görümde Rab ona, “Hananya!” diye seslendi. “Buradayım, ya Rab” dedi Hananya. Rab ona, “Kalk” dedi, “Doğru Sokak denilen sokağa git ve Yahuda’nın evinde Saul adında Tarsuslu birini sor. Şu anda orada dua ediyor.  Görümünde yanına Hananya adlı birinin geldiğini ve gözlerini açmak için ellerini kendisinin üzerine koyduğunu görmüştür.” Hananya şöyle karşılık verdi: “Ya Rab, birçoklarının bu adam hakkında neler anlattıklarını duydum. Yeruşalim’de senin kutsallarına nice kötülük yapmış!  Burada da senin adını anan herkesi tutuklamak için baş kâhinlerden yetki almıştır.”  Rab ona, “Git!” dedi. “Bu adam, benim adımı öteki uluslara, krallara ve İsrail Oğulları’na duyurmak üzere seçilmiş bir aracımdır.  Benim adım uğruna ne kadar sıkıntı çekmesi gerekeceğini ona göstereceğim.” Bunun üzerine Hananya gitti, eve girdi ve ellerini Saul’un üzerine koydu. “Saul kardeş” dedi, “Sen buraya gelirken yolda sana görünen Rab, yani İsa, gözlerin açılsın ve kutsal ruhla dolasın diye beni yolladı.” O anda Saul’un gözlerinden balık pulunu andıran şeyler düştü. Saul yeniden görmeye başladı. Kalkıp vaftiz oldu. Saul, Şam’da ve Yeruşalim’de yemek yiyip kuvvet buldu.  Sonra Saul birkaç gün Şam’daki öğrencilerin yanında kaldı. Havralarda İsa’nın tanrının Oğlu olduğunu hemen duyurmaya başladı. Onu duyanların hepsi şaşkına döndü. “Yeruşalim’de bu adı ananları kırıp geçiren adam bu değil mi? Buraya da, öylelerini tutuklayıp baş kâhinlere götürmek amacıyla gelmedi mi?” diyorlardı. Saul ise günden güne güçleniyordu. İsa’nın Mesih olduğuna dair kanıtlar göstererek Şam’da yaşayan Yahudiler’i şaşkına çeviriyordu. Aradan günler geçti. Yahudiler Saul’u öldürmek için bir düzen kurdular. Ne var ki, kurdukları düzenle ilgili haber Saul’a ulaştı. Yahudiler onu öldürmek için gece gündüz kentin kapılarını gözlüyorlardı.  Ama Saul’un öğrencileri geceleyin kendisini aldılar, kentin surlarından sarkıttıkları bir küfe içinde aşağı indirdiler.  Saul Yeruşalim’e varınca oradaki öğrencilere katılmaya çalıştı. Ama hepsi ondan korkuyor, İsa’nın öğrencisi olduğuna inanamıyorlardı. O zaman Barnaba (Barnabas) onu alıp elçilere götürdü. Onlara, Saul’un Şam yolunda Rab’bi nasıl gördüğünü, Rab’bin de onunla konuştuğunu, Şam’da ise onun İsa adını nasıl korkusuzca duyurduğunu anlattı.  Böylelikle Saul, Yeruşalim’de girip çıktıkları her yerde öğrencilerle birlikte bulunarak Rabbin adını korkusuzca duyurmaya başladı. Dili Grekçe olan Yahudiler’le konuşup tartışıyordu. Ama onlar onu öldürmeyi tasarlıyorlardı. Kardeşler bunu öğrenince onu Sezariye’ye götürüp oradan Tarsus’a yolladılar.  Bütün Yahudiye, Celile ve Samiriye’deki inanlılar topluluğu esenliğe kavuştu. Gelişen ve Rab korkusu içinde yaşayan topluluk kutsal ruhun yardımıyla sayıca büyüyordu.”


İsa tarafından havarilerin başı olarak seçilen Petrus dolaştığı yerlerde birtakım olağanüstü haller gösterdi; hastaları iyileştirdi, ölü bir kadını diriltti. Bütün bunlar olurken; Saul (Pavlus), Barnabas ve Yuhanna uzun bir din yolculuğuna çıktılar.

Silifke ve Kıbrıs’ı baştanbaşa dolaşarak öğütler verdiler. Kıbrıs’ta yalancı bir peygambere tanrı tarafından ilahi bir ceza verilince, oranın valisi iman etti ve halkın çoğunluğu da ona uydu. Saul’un adı Pavlus olarak değiştirildi. Psidya sınırındaki Perge’ye gittiler. Yuhanna Yeruşalim’e geri döndü, öteki ikisi yola devam ederek Antakya’ya geldiler. Antakya havralarında öğütler vererek, din yayıcılığı yaparlarken halkın çoğunluğunu inandırdılar. Ancak içlerinde ikircikli olanlar da çoktu. Çok geçmeden şehir meydanına toplanan inanmışların kalabalığını gören ikircikliler ve öğütlere inanmamış olanlar, Pavlus ile Barnabas’ı taşa tutup kovaladılar. Bu iki din yayıcı Konya’ya yöneldiler.

Konya halkının yarısı Yahudi-Musevi- yarısı Hellen- Grek’ti. Grekler Hellenistik tanrılara tapınmaktaydılar.  Konya’daki havrada konuşan Pavlus ve Barnabas epeyce ilgi görmelerine karşın halkın çoğunluğunu inandıramamışlardı. Bir süre Konya’da kalıp din yayıcılığını sürdürürlerken; Pavlus ile Yahudi bir kızın birbirlerine yakınlaşmaları, dedikodu olarak halk arasında yayılmaya başladı. Bunu fırsat bilenler, şehirde ahlakın bozulacağını öne sürüp pavlus ile Barnabas’ı taşlayarak kovaladılar. Güneye doğru yola çıkıp, Konya’ya çok yakın olan Lystra- Listra (Hatunsaray- Güneydere köyü arasındadır) kentine gelip öğüt ve vaazlarını sürdürdüler. Şimdi burası İsevilerin hac yerlerinden biridir, İncil’de adı geçmesine karşın pek tanınmıyor. Burada doğuştan inmeli bir adamı iyi edip ayağa kaldırdıklarında, halk “biz tanrımızı bulduk” diyerek sevindi, kurbanlar getirildi. Ancak Pavlus ile Barnabas; tanrı değil, elçi olduklarını ve din yaymak için geldiklerini, tek tanrıya inanmalarını söylediler. Halktan büyük ilgi gördükleri için bir süre orada kaldılar ve kendilerine inanmış olanlara özel öğütler, din hakkında bilgiler verdiler. Bu olaylar duyulup yayılmaya başlayınca Konya ve Antakya Yahudileri tarafından bir baskın düzenlendi. Pavlus ile Barnabas dövülüp, taşlanıp öldü sanılarak şehir dışına çıkarıldı. Bu kez şimdiki Karaman yakınlarındaki Derbe şehrine gittiler. Orada pek ilgi göremeyince, geldikleri yoldan Antakya’ya döndüler. Ondan sonra Pavlus ile Barnabas arasında sünnet yüzünden bir tartışma çıkınca yolları ayrıldı.

Barnabas Markos ile Kıbrıs’a, Pavlus ile Timoteyüs Anadolu’ya gittiler. Lysralı Themoti ve Kıbrıslı Barnabas ilk İncilleri yazdılar.

Pavlus Roma’ya gitti bir süre hapsedildikten sonra serbest bırakıldı. Ancak İmparator Deli Neron Roma’yı yakınca suçu Pavlus ve ona inanmışların üstüne attılar. Pavlus yargılandıktan sonra Roma’da idam edildi. Pavlus’un nasıl ve nerede öldüğü hakkında kuşkular bulunsa da genel olarak böyle kabul edilmektedir. Barnabas’ın da Kıbrıs’ta idam edildiği genel kabuldür.

İnciller çoğalmaya başladı, sayısı beş bini bulan İncillerin hiç biri birbirini tutmuyordu. 325 yılında İznik toplantısında İsa’nın tanrı olup olmadığı tartışıldı. 381’de İstanbul toplantısında yalnızca dört İncil’in doğruluğu kabul edilerek, Zebur’la Tevrat da da İncil’lerin içine katılıp dört İncil resmiyet kazanmış oldu. Öteki İnciller yasaklanıp yok edildi. İlk İncilerden olan Barnabas ve Themoti İncilleri hiçbir zaman kabul görmediler. Bu gün inanılan İsevilik; Roma yönetiminin dayatmasıyla oluşturulup, inanılan “icat bir dindir”. Roma yönetimi bu yeni- icat dinin ilke ve sınırlarını işine geldiği gibi uyarlamış, paganlığın bir mezhebi kabul ederek yeni bir din icat etmiştir.

Bu günkü dört İncil’i yazanlar arasında İsa’yı hiç görmemiş olanlar, havarilerden olmayanlar var. İncil’de çok yer verilen Pavlus da havari değildi ve İsa’nın yüzünü hiç görmemişti. Pavlus kendisini ön plana çıkarabilmiş eski bir Musevi olduğu için İncil’de anlatılanlar da hem abartma, hem yanıltma, hem şaşırtmalar bulunmaktadır. Üstelik Pavlus, yalnızca inanç yüzünden çok Yahudi’yi öldürmüş; eli kanlı birisidir. Dahası; resmi olan dört İncil bile birbiriyle çelişkilidir. Daha öncede vurguladığımız gibi; Barnabas ve Themoti İncilleri dışındaki İncillerin en eskisi; İsa’nın ölümünden çok sonraları insanlar tarafından yazılmıştır. İsa yaşadığı süre içinde tanrısal esin almamış, kendisine İncil indirilmemiştir. Sağken hiçbir şeyi yazıya da geçirmemiş, inanırlarından böyle bir istekte de bulunmamıştır. İsevilerin çoğunluğu da bunu kabul edip; İsa’nın kendisinin tanrı ruhu olduğuna göre, kitaba gerek olmadığına inanırlar. İsa yeni bir din yaymak için çalışmamış, eski din Museviliği sağlamlaştırmak için yeni yorumlar getirmiştir.

Bir süre Roma’da yasaklanan İsa’nın inançları, paganlığın bir mezhebi olarak resmen kabul edilmişti. Sözün kısası; İsa yeni bir din ve kutsal kitap getirmemiştir.

Dört İncil ve Yazarları
Markos: İncil’in en kısa bölümüdür. Petrus’un vaaz- öğütleriyle, İsa’nın öğretilerini içerir. Markos İsa’yı hiç görmedi, Petrus’un öğrencisiydi.

Matta: Bu İncil’in yazarı 12 Havariden birisi, Levi olarak da bilinen bir vergi memurudur. Musevi olmasından dolayı, yazdığı İncil’in içine eski ahit Tevrat’tan aldığı esinlemeleri katmıştır.

Luka: Yabancı uyruklu doktor ve tarihçi olduğu söylenen, Musevi olmayan ilk ve tek kişi Luka’dır. Pavlus’n öğrencisi olup İsa’yı hiç görmemiştir. İncilin devamı sayılan elçilerin işleri bölümünü yazmıştır.

Yuhanna: Yazı dili Grekçe olan bu İncil’in yazarı Filistinli bir Musevidir. 12 havariden birisi olup, eceliyle ölen tek havaridir. Yazdığı İncil’de olağanüstü olaylardan söz eder.

Horus- İsa
Pagan inancı ile dinler ve mitoloji ilişkilerini anlatan bilgi sunar yazılarından küçük bir bölüm:

“Öncelikle sizlere bir soru sormak istiyorum. Aşağıda tarifini vereceğim kişiyi tahmin edebilir misiniz? -Bakireden doğdu.-Doğum günü 25 Aralıkta kutlanıyor. -Doğumu yıldız ile müjdelendi. -Mısıra kaçtı. -30 yaşında vaftiz edildi. -12 havarisi var. -Suda yürüdü. -Bir ölüyü diriltti. -Tanrının oğlu olarak anıldı. -Çarmıha gerildi ve tekrar dirildi.

Evet, Horus'tan bahsediyorum! Siz ne sanmıştınız ki? Ah, tabii ya! Bir de İsa var öyle değil mi? Aynı özelliklere sahip olan, yaşadığına dair hiç bir kanıt bulunamayan İsa... Aslında bundan başka kanıt göstermeye gerek olduğunu bile düşünmüyorum. Hıristiyanlık ortaya çıkmadan 3000 yıl önce bahsedilen Horus'un hikâyesinin çalınıp, muhtemelen hiç yaşamamış birisine uyarlandığı açıkça görülüyor.”

MUHAMMED'İN İBRETLİK ÖLÜMÜ VE CENAZESİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
din, Hz Muhammed'in kabri, Hz Muhammed'in ölümü, islamiyet, Muhammed'in ibretlik ölümü, MWG, Muhammed ölünce, Muhammedin cenazesi 3 gün yerde kaldı, Ebubekir, Hz Ömer, Hz Muhammed, Muhammed öldükten daha doğrusu zehirlenip öldürüldükten hemen sonra gelişen olayları kısaca anlayabilmek için Yakup Deniz’den bir alıntı yapıyoruz. Yakup Deniz’in bir bilgi sunar sitesindeki “Hz. Muhammed’in Mezarında Gerçekten Kim Var?” başlıklı video konuşmasından bir bölümünü yazıya geçirerek araya katıyoruz. Yakup Deniz bu konuşmasında şimdiye kadar bilinmeyen ya da üzerinde durulmayan bazı olaylar dikkat çekiyor.

“Peygamber öldüğünde ordular İran’a sefere, İran’ı fethetmeye gidiyor. Ebubekir baskın yapıp geri dönüldüğünde bütün Arabistan’a savaş ilan ediyor. Çünkü Arabistan halkı peygamber öldükten sonra bayram ediyor. Peygamber öldüğü için bayram yapıyorlar resmen. Hiç kimse cenazesine gitmiyor. En çok sevdiği kadın diyor ki; Çarşamba gecesi ben kürek seslerinden duydum Muhammed’in gömüldüğünü. Düşünebiliyor musunuz? Çarşamba gecesi diyor, nereye gömüldüğünü de bilmiyor. Hâlbuki kendi evlerine gömülmüş diyorlar ya. O da yalan. İddia ediyorum Müslümanlara. Peygamberiniz orada yatmıyor kardeşim. Yani Ayşe’nin evinde yatan peygamber değil. Peygamberinizin cesedi koktu, bir çukura attılar… İsterlerse açsınlar baksınlar…

Toprağa emir verildi, peygamberin cesedinin çürütmemesi için (Peygamber ölüyken de) deniyor. Aha çık kardeşim, açın kardeşim, açın. Açın da kendiniz görün öyle mi değil mi?  O zaman da diyecekler ki "mezar açılmaz."

Bu sözler, her ne kadar hoşa gitmese de anlatılanların kaynağı var.

Bir de Arif Tekin’in anlattıklarına bakalım:

“Muhammed vefat edince, Hz. Ali hem onun damadı, hem de amcaoğlu olduğu için, onun cenazesiyle ilgilendi. Yaygın olan görüşe göre de cenaze üç gün yerde kaldı. Peki niye? Çünkü iktidarı ele geçirmek için, halk tabiriyle halife olmak için çok ciddi çekişmeler vardı da ondan. Hele Ebubekir ile Ömer bu iktidar kavgasının merkezindeydi. Zaten Ebubekir ve Ömer'in, kızları Hafsa ve Ayşe eliyle, iktidar için Hz. Muhammed'i katlettiklerini daha önce yazdım. Ölümünden sonra artık sıra uygulamadaydı. Bu yüzden onlar iktidar derdindeydi; cenaze önemli değildi… Kaynaklarda Muhammed'in vefatı sonrasında Ömer'in ortaya çıkıp "Kim Muhammed ölmüştür diyorsa onu öldürürüm. Aslında o Allah'ın yanına çıkmış, yakında dönecektir" gibi sözler sarf ettiği anlatılıyor. Daha sonra Ebubekir Sünhdenilen Medine dışındaki ailesinin yanında iken ölüm haberini duyup gelince, hemen minber tarafına geçip konuşmaya başlar. Bu arada Ömer'e de kızıp, otur oturduğun yerde diye talimat verir ve o sırada halk huzurunda güya Ömer'i sakinleştirmek için Kur'an'dan şu ayeti okur: "Ey Muhammed, şüphesiz sen de öleceksin, onlar da." (Zümer Suresi, 30. ayet. Canız, Osmaniyye, s. 80.) Buna karşı Ömer, Ebubekir'e, "Sen hatırlatmasaydın böyle bir ayetten haberim yoktu" diyerek adeta teşekkür eder. Besbelli ki ikisi birlikte bu senaryoyu hazırlamışlar. Yoksa niye Ebubekir kalkıp toplum içinde Ömer'e kızsın, onu sustursun; başka adam mı yoktu: Biri nalına vuruyor, diğeri mıhına. Aslında zekice düzenlenmiş bir plandır. Benzer örnekler günümüzde de var: İnsanlar faili meçhule kurban gider (ki aslında failler belli) ve aynı katiller tarafından ah-vah denilerek onların cenazeleri kaldırılır. Bu gibi taktikler Ömer ile yandaşları için daha fazla geçerli. Bir taraftan vurmak, katletmek, diğer taraftan timsah gözyaşları dökmek! Niye timsah gözyaşları? Çünkü Ömer okur-yazar ve Muhammed'in vahiy kâtiplerinden. Dolayısıyla Kuran'da olup bitenleri iyi bilmesi lazımdır. Kendisi, bilerek işi acemiliğe vurmuş; yoksa Ömer Muhammed'in ölmeyeceğini iddia edecek kadar cahil biri değildi. Bir de, Ebubekir'in ona hatırlattığı ve onun da "bunu bilmiyordum" dediği ayet dışında, -Tanrı hariç- herkesin öleceğini açıklayan ayetler Kuran'da çok. Peki, hiç mi bir tane aklına gelmedi veya hiç mi onların içerdiği anlam Ömer'in aklında kalmadı?... İktidar için Muhammed'i ortadan kaldıran bir Ömer, Muhammed için üzülür mü hiç! Herhalde kalkıp da "Ey ahali, Muhammed'i ben öldürdüm" diyecek hali yoktu! Bir de orada kılıç çekmekle farklı bir mesaj da vermek istemiş aslında. Halk Ömer'in aşırı derecede dindar olduğuna inansın diye. Çünkü onun halkla işi vardı, ileride onların başına geçecekti; kendini daha iyi takdim etmek için tabii ki böyle bir reklam onun lehine olurdu. Bir diğer önemli taktik de, böyle yapmakla aslında zaman kazanmak istiyordu. Çünkü Ebubekir'le birlikte yola çıkmıştı, beraber bir plan gerçekleştirmişlerdi ve o an için de Ebubekir hazır değildi. Medine'nin dışına, başka bir hanımının yanına gitmişti. İşte Ebubekir'in yetişmesi için aslında oyalamak istiyordu. Hele Ebubekir de gelince ona, 'geç yerine, bilmiyor musun ki Kuran'da her canlı ölümü tadacaktır diye ayet var' demesi tiyatronun başka bir parçasıydı. Gerçekten Ebubekir'le Ömer adeta tiyatro oynuyorlardı. Defalarca Muhammed'i öldürmek isteyen ve sonunda başaran Ömer'in yukarıda yazdığım sözünün hiçbir değeri yoktur. Ebubekir sabahleyin Muhammed'in ölüm haberini alınca merkebine binip geldi ve Ömer'in az önceki (sözüm ona sinirli) halini gördü ve onu yatıştırıcı bir konuşma da yaptı. Hani kurt hep sisli havayı sever, diye bir söz var; Ömer de önemli kişilerin cenazeyle uğraşmalarını fırsat bilip bir an önce işi sonuca götürmek istedi ve nitekim de başardı. Halifelik işi sağlama alındıktan sonra Ebubekir'le kendisi kabir başına döndüler; ancak o zaman da artık cenaze kaldırılmıştı ve ona yetişemezlerdi. Ali kabirle meşgul iken onlar o 2-3 günde işi bitirmişlerdi. Cenaze kefenlenirken, yıkanırken, defnedilirken ne Ömer ne de Ebubekir ortalıkta vardı. Hele ünlü Kuran yorumcusu ve tarihçi Taberi (hicri 310'da vefat etmiş) kendi tarih kitabında Ebubekir'in üç gün sonra ancak cenaze başına geldiğini yazıyor...” (Arif Tekin-Bilinmeyen Yönleriyle Hz Muhammed’in Ölümü-Yurt Kitap Yayın)

Bu konuda verilen kaynaklar çoktur:
İbni Şeybe, Musannaf, 20/579- hadis no: 38201. Hindi, Kenz'ül ummal 5/652- no: 14139. Taberi Tarihi, 11. yılı olayları Ebubekir'in halife seçilmesi kısmında, cilt3/201- Ömer Rıda Kehhale, A'lam-i Nisa, 4/114. - ibni Küteybe, İmame-Siyase, 1/21 ve Şehristani, Milel-Nihal. C. 1/32


Bazı Sorular Mutlaka Sorulmalıdır!

Muhammed’in çok yaşamayacağını bilen Ebubekir’in, Şehir dışındaki eşinin yanına gitmesi dikkat çekicidir. Bazı hadislerde Muhammed’in izniyle gittiği yazılıysa da, Muhammed ölüm döşeğindeyken; eşinin yanına giden, Ebubekir’in üç gün sonra dönmesi inandırıcı mı? Diyelim ki eşinin yanına gitti, bu arada Muhammed’in öldüğünü duymadı mı ki üç gün sonra gelebiliyor? Demek ki bilinçli bir plan uygulamaya konulmuş. Her ne kadar Ömer’le halifelikte anlaşmışlarsa da; kendisinin halife seçilmesi zor görünüyor. Çünkü ileri gelenlerin, kendisini halife seçtirmeyeceklerini bilerek; Ömer’in buna ortam hazırlamasını beklemiş. Ömer’de Ebubekir’in dönüşünü bekleyerek danışıklı dövüş yapmışlar. Başkaları ne derler bilmem, ama bu olayı ben böyle yorumluyorum.

Ali, Muhammed’in cenazesini neden üç günde hazırlayabiliyor? Cenazenin define hazırlanması bir iki saatlik bir iştir. Mezar kazılacak, cenaze yıkanıp kefenlenecek ve defnedilecek, işte hepsi bu kadar. Ayrıca O sıcak ortamda üç gün bekletilen bir cenazenin şişmesi, morarması, kokması da kaçınılmaz. Ve neden, Ali üç gün boyunca dışarıya çıkamamıştır? Neden üç gün sonra Muhammed’in cesedi kokmuş, kurtlanmaya başlamışken gece karanlığında gömülüyor? Demek ki Ali de, bir şeylerden ya da birilerinden korkmuş. Bana göre; Ali’nin korkuları çok. Birinci korkusu, Ömer’in kendisini halk içinde saf dışı etme olasılığı. İkincisi; Ömer’in kışkırtmasıyla linç edilebileceğini düşünmesidir. Üçüncüsü; Muhammed’in ölümüyle ortamın karışıklığı içine ve Ömer’in korkusuyla halifelik seçimine katılmanın son derece riskli olacağını biliyor. En önemlisi de, Muhammed’in cesedinin gündüz ve herkesin gözü önünde gömülmesinin ortalığı karıştırabileceği olasılığıdır. Bu yüzden, Ali üç gün boyunca kendisi dışarıya çıkamadığı gibi Muhammed’in cesedini de çıkaramamıştır. Ali’nin mücadele etme gücü yok. Ortaya çıkmaya korkuyor. Kendi açısından da haklıdır, karşısında Ömer gibi acımasız, çok kurnaz birisi var. Muhammed kızı, Ali’nin eşi Fatma daha cesur; daha sonra halkın önünde Ebubekir ve Ömer’e karşı sert çıkışlar yapabiliyor.

Muhammed’in eşi Ayşe, Muhammed’in ölümünü nasıl üç gün sonra duyabiliyor? Oysa Muhammed Ayşe’nin evinde ölmüştür. Genel kabule göre; öldüğü yere gömülmüştür. Neden Ayşe’nin hiçbir şeyden haberi yok?  Birçok kitap; Muhammed’in Ayşe’nin kucağında öldüğünü yazarken, Ayşe’nin her şeyden habersiz oluşu inandırıcı geliyor mu? Neden defin işine katılmıyor? Bu sorular çok önemlidir. Bu soruların açık ve net yanıtı verilebilmiş midir?

Bu sorular ister yanıtlansın, ister yanıtlanamasın ortada bir gerçek var. Muhammed’in cesedi üç gün bekletilmiş, ceset kokmuş haldeyken, bir akşam karanlığında; on üç- on beş kişinin katılımıyla toprağa verilmiştir. Üstellik toplu olarak imam eşliğinde cenaze namazı da kılınmamıştır. Bu gerçeğe göre; Sayın Yakup Deniz’in söyledikleri, Muhammed’in kokmuş cesedinin bilinmeyen bir yerdeki bir çukura atıldığı olayı mantığa uyuyor. Yakup Deniz, kaynak ve kanıtlar göstererek; olayın doğruluğunu da inadına savunuyor.

Muhammed’in cenazesinin üç gün beklemesinin nedenleri ve cenaze namazı hakkında hadislere bakalım ki neler yazılmış, neler söylenilmiş? Bazı hadisler Muhammed’in cenaze namazını Allah’ın ve meleklerin kıldığını yazıyorlar. Yorumculara göre; Allah’ın peygamber için namaz kılamayacağını ve ancak onu anarak yücelttiğinden, meleklerin hepsinin cenaze namazı kıldıklarından söz etmekteler. Bazı yorumculara göre; peygamberin aynı zamanda imam olduğunu, imamın önünde namaz kılınamayacağı için imam eşliğinde cenaze namazının kılınmadığını anlatıyorlar. Yine bazı hadisler cenazenin üç gün bekletilmesinin nedenini Müslümanların küçük topluluklar halinde cenaze namazı kılmalarına bağlıyorlar. Yine hadislerde peygamberlerin öldükleri yere gömülmesinin gelenek olduğundan, cenazenin dışarıya çıkarılmadan Muhammed’in yatağının altına gömüldüğü ve zaten küçük odaya Müslümanların guruplar halinde gelerek cenaze namazı kıldıkları yer alıyor. Ne diyelim? Arap aklı bu kadar mı olur? Cenazeyi dışarıya çıkarıp, cenaze namazı kılmayı akıl edecek birisi yok muydu? Üç gün bekletilen cesedin kokması, kurtlanmaya başlaması doğal bir olay, bunu herkes biliyorken; şu ya da bu nedenle bekleyip gece yarısına yakın bir zamanda defin yapmak ne kadar akla uygun olur? Kararı sizler veriniz.

KUREYZA'DA İSLAM'IN TOPLU KIYIMI

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Kureyza, Kureyza katliamı, Beni Kureyza, Kureyza kabilesi, Hendek savaşı sonrası, Nabbaş, Muhammed'in cinayetleri, Din adına kıyımlar, Din ile kazanılan ganimetler, Kureyza kabilesi, Medine’de yaşayan üç Yahudi kabilesinden biriydi ve öteki iki kabile sürgün edilince; sıra bu kabileye geldi. Ancak Kureyza kabilesinin yalvarmaları sonuç vermedi. Gözlerini kan ve ganimet hırsı bürümüş Müslümanlar tam anlamıyla bir toplu kıyım yaptılar. Ali, ara sıra dinlenip; akşama kadar kelle kesti. Cesetler, çarşı içinde açılmış hendeğe atıldı.

Hendek Savaşı bitince Beni Kureyza kabilesinin, Mekkeliler’e destek verdiğini bahane ederek, Muhammed “Cebrail’den buyruk geldi. Müslümanlar Kureyza önünde ikindi namazı kılacağız” diyerek kaleyi kuşatır. Muhammed, Kureyza kabilesinin öne gelen kişilerinin adlarını sayarak türlü aşağılama ve hakaretlerde bulunur. Kuşatma devam ettikçe, kabile zor günler geçirip, dayanma gücünü yitirmektedir.

Kabile içinden Nabbaş Muhammed’de giderek, yalvarmaya başladı. “Kanımızı dökme. Birer deve yükü olan ihtiyaç eşyalarımızı, karılarımızla çocuklarımızı alıp gidelim. Geride kalan her şeyimiz sizin olsun.” Muhammed bu yalvarışı kabul etmeyince, Nabbaş yeniden yalvardı. “Öyleyse kanımızı bağışla. Her şeyimiz de sizin olsun. Karılarımızı ve çocuklarımızı alıp gidelim.” Muhammed bunu da kabul etmedi. Nabbaş geri dönüp olup bitenleri anlattı. Yahudiler çaresizlik içinde beklemekteyken, Ebu Lubabe ile görüşmek istediklerini bildirdiler. Lubabe sonradan Müslüman olup, Muhammed’in kayırmasıyla aşırı varlığa kavuşmuştu.  Lubabe gidip Yahudilere öğüt verirken bir yandan da “ sakın teslim olmayın, başlarınızı kesecek” işaretini de vermişti. Ancak onların dayanacak güçleri bitip tükenmişti ve teslim olmak zorunda kaldılar.

Teslim olanlar elleri bağlanmış, çaresizlik içinde Muhammed’in vereceği kararı bekliyorlardı. Muhammed, son karar için Sad’ı yetkilendirdi. Oysa Sad, Musevilikten dönerek Muhammed’in nimetleriyle beslenmiş rüşvet Müslüman’ıydı ve son kararını verdi! Bizim yazarken utanıp, vicdanımızı allak bullak eden; Sad’ın verdiği insanlık dışı, vicdan dışı karar: “Ben, onlar hakkında buluğ çağına eren erkeklerin boyunlarının vurulmasına; malların Müslümanlar arasında taksim edilmesine, çocuklarla kadınların ise esir alınmasına hükmettim.” Ve Muhammed bu karardan dolayı Sad’a teşekkür ediyor. Kimi kaynaklara göre 400, kimi kaynaklara göre 900 Yahudi erkeğin kafaları, çocuk ve karılarının gözlerinin önünde kesiliyor.  Bu toplu kıyıma katılanlar beğendikleri kadın ve kızları üçer beşer alıp cariye yapıyorlar. Geri kalanları da köle olarak satılmaları için Şam Necid gibi yerlere gönderiliyor. Esleme şöyle diyor: “Beni Kureyza Savaşı’nda kadınlar bölüşülürken bana üç tane düştü; hepsini de sattım” Muhammed kendisine on altı güzel kadın ve kız ayırıyor. İçlerinden Reyhane’yi kendisi alıp, on beşini yakınlarına veriyor.

Bu korkunç kararın verilmesine iki dayanak gösterilir:
1) Tevrat’ın Tesniye- 20.bölümü- 10- 15 arası yazılanlar.
2) Kuran’ın Maide sûresi 33- 34 ayetleri.

Bu ayetleri okursanız vicdanınız alt üst olur, İslam’ın nasıl barışçı ve hoşgörülü bir din olup olmadığı anlaşılır! Bu ayetler için çarpıtmışlar, kesmişler, cımbızlamışlar diyenler çıkabilir. Lütfen bu ayetleri kendiniz, islam’ın kendi kaynağı Kuran’dan okuyunuz. Ayrıca “dinde zorlama yoktur” diyen de aynı Kuran’dır. (Bakara-256) “Bulduğunuz yerde öldürün” (Tevbe- 5) diyen de aynı Kuran’dır. Lütfen şu ayetleri de mutlaka okuyup, vicdanınıza uygun bir karar veriniz. Nisa-91, Bakara-191-193, Enfal-39,Tevbe- 5-29-123, Ali İmran- 90

Bu canavarlığa dayanak olan “kutsal iki kaynak” (bkz: ironi) Tevrat ve Kuran’dan iki örnek veriyoruz. Sizlerin vicdanlarına seslenebilmek ve bilgilendirmek açısından İlk örnek; Tevrat’ın Tesniye (Yasanın Tekrarı) kitabındaki 20. Bölümündeki 10 ile 15 arası anlatılanlardır.


“Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız RAB kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB'bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak kentlerin tümüne böyle davranacaksınız. Ancak Tanrınız RAB'bin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız. Tanrınız RAB'bin size buyurduğu gibi, onları -Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını- tümüyle yok edeceksiniz. Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uymayı size öğretemesinler, siz de Tanrınız RAB'be karşı günah işlemeyesiniz. Bir kentle savaşırken, kenti ele geçirmek için kuşatma uzun sürerse, ağaçlarına balta vurup yok etmeyeceksiniz. Ağaçların ürünlerini yiyebilirsiniz, ama onları kesmeyeceksiniz. Çünkü kırdaki ağaçlar insan değil ki kuşatma altına alasınız. Yalnız ürün vermediğini bildiğiniz ağaçları kesip yok edebilirsiniz. Sizinle savaşan kenti ele geçirene dek kesilen ağaçları kuşatma işinde kullanabilirsiniz."

İkinci örnek; Kuran’dan Maide sûresi 33 ve 34. Ayetleridir. “33 - Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır. 34 - Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tövbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”

Sonuç; İnanç adına, vahşi toplu kıyımlarla kazanılan ganimetler!  Muhammed uydurması Kuran’ın farz kıldığı kutsal savaş- cihat için akıtılan kan. Aynı Kuran’ın meşrulaştırdığı ganimet mallar, mülkler. Köle olarak alınıp satılan kadın- kız ve çocuklar. Ve kendi dilleriyle Kuran’ı okumayı akıl etmekten üşenip; gerçeklerden haberi olmayan milyonlarca Müslüman. Müslümanlar kendi dilleriyle ve anlayarak okumuş olsalardı bütün bu gerçekleri okuyup inceleselerdi yine Müslüman olup, Müslüman kalabilirler miydi? Bilmiyoruz ve de hiç merak etmiyoruz. Çünkü cahil Müslüman’ın vicdanı, din adamlarının elinde tutsaktır. Kim neye inanırsa inansın bize ne? Karar yine okuyucularımızındır.

Bu anlatılanlardan Kuşkuya düşenler ya da inanmak istemeyenler için verdiğimiz kaynaklara bakıp inceleyebilirler.

Son olarak bir hadisle konuyu kapatıyoruz. “Ebû Hüreyre’den rivayet: “Resulü Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu: ‘Müslümanlarla Yahudiler harp etmedikçe kıyamet kopmayacaktır. O harpte Müslümanlar (galip gelerek) Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; ‘Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yahudi’dir, gel de onu öldür!’ diye haber verecektir. Sadece Garkad ağacı müstesna, çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır.”  Bu hadisten de anlaşılabileceği gibi Müslümanlar arasında Yahudi düşmanlığı hiç bitmeyecek.

Kaynaklar: Sîre, 3: 251; Tabakât, 3: 426; Taberî, 3: 56. Vakıdi, Meğazi, 2/512-517 Vakıdi, Meğazi, 2/250 Sîre, 684-700/II, 233-54. Taberi, Ahzap Tefsiri, ayet 26-27 Müslim, Fiten, 82.

İLK CİNAYET, ÖZEL MÜLKİYET VE DEVLETİN OLUŞUMU

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
Adem'in oğulları, din, Habil, Habil ile Kabil, İbn-i Haldun, İlk cinayet, MWG, Özel mülkiyet, Özel mülkiyetin doğuşu, Yeryüzünde ilk kavga, İLK CİNAYET, ÖZEL MÜLKİYET VE DEVLETİN OLUŞUMU
Yeryüzünde ilk kavga ya da ilk cinayet kabul edilen bu olay üzerine çok şeyler yazıldı, halen de yazılıyor. Bu olay Kur'an ve Tevrat’ta yer aldığı gibi pek çok din kitabına da girmiştir. Pek çok kitap ve çeşitli Kur'an tefsirlerinde bu konu ince ayrıntılarıyla anlatılır.

Anlatılanlara bakıldığında, cinayetin nedeni; Kabil eş olarak kendisine ayrılan kız kardeşiyle evliliğe razı olmayıp, Habil’in hakkı olan kız kardeşiyle evlenmek istemesidir. Âdem, oğulları arasındaki bu anlaşmazlığı çözmek için oğullarının tanrıya birer kurban sunmalarını ister. Hangisinin kurbanı kabul olursa onun dileğinin yerine getirileceğini söyler. Kabil’in kurbanı kabul edilmeyince kardeşini öldürür. Görünen ilk neden budur. Kaynak kabul edilen kitaplarda olayın gelişmesi böyle anlatılıyor. Bunun dışında, asıl neden; Kabil’in kişisel mülkiyet edinme ve erişebileceği topraklara sınır koymak istemesidir. Kimi toplumbilimcilere göre özel mülkiyeti başlatan Kabil’dir. Kabil’in sınırsız toprakları sınırlarla çevirerek sahiplenmesi, özel mülkiyetin başlangıcına daha sonra da kölelik ve ezen- ezilen sınıfların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Kuran’da geçen ilgili ayetlere göre, yeryüzünde ilk ölen insan Habil’dir. Çünkü Kabil, Habil’in cesedini ne yapacağını bilmiyor. Bir karganın toprağa leş gömdüğünü görerek, kardeşinin cesedini toprağa gömüyor. Demek ki o güne kadar hiç ölen, ölüp de toprağa gömülen olmamış.

Kutsal kitaplara göre; cinayetle sonuçlanan bu kavga, insanlığın ilk kavgası, ilk adam öldürülmesidir. Ayrıca Kabil, babası Âdem, annesi Havva’dan sonra yeryüzünde ilk suç işleyen insandır.


ÖZEL MÜLKİYET VE DEVLETİN OLUŞUMU
Kabil- Habil öyküsünde olduğu gibi;  özel mülkiyetin başlamasıyla kölelerle, ezen ezilenler ortaya çıktı. İnsanların yeryüzünde yurt tuttukları ve sahip oldukları topraklar, mülkler her yerde vardır. Her insan topluluğu ulaşabileceği her yere sınır koyarak sahiplenmiştir. Ancak insan her zaman insanlığını koruyamadığı için sınır kavgaları, köleler ve ezen ezilenler ortaya çıkmıştır. Yeryüzünde konuşabilen, düşünebilen, yapabilen ilk insan ortaya çıktığından bu yana, insanlar hiç rahat durmadılar. Hiçbir zaman, hiçbir yerde sürekli erinç bulunamadı, toplumsal barışı da sağlayamadılar. İnsanlar mal mülk kavgaları, çıkar kavgaları, üstünlük kavgaları gibi kavgalarla kendilerinden geçip insanlıklarını unuttular ve hâlâ da böyledir. Her insanın içinde bir sahiplenme isteği yatar. Bu isteği bastırabilirseniz insan olarak kalırsınız. Bu istek bastırılmazsa işte o zaman insanlıktan çıkıp, her kötülüğü yapmaya hazır olursunuz. Toplumlar da böyledir. Kutsal kitapların yazdığı Kabil Habil kavgası işte bu sahiplenme isteğinin neden olduğu bir kavgadır. Bütün kötülüklerin, kavgaların, savaşların ana nedeni de insanın bu sahiplenme isteğidir. Bu her zaman ve her yerde böyledir. İnsanlar gördükleri beğendikleri her şeyi ele geçirmek, sahiplenmek istemişlerdir. Ha özel mülkiyet, ha devlet mülkiyeti, ha vatan toprağı; bunların hepsi aynıdır. Aralarında ufak tefek farklılıklar olsa da, temelde hepsi aynı sahiplenme isteğinin sonuçlarıdır. Yeryüzü ölçemeyeceğimiz kadar büyüklükte topraklara sahip. Ortada sınırlar ya da devletler falan yokken, herkes istediği yerde istediği şekilde barış içinde yaşayabilecek bir durumdayken bile insanoğlu sahiplenme isteğini yenemedi. İnsanlar, birbirleriyle bir şeyleri paylaşmak istemediler. Çünkü herkes, her şey benim olsun isteğiyle hareket etti. O günden bu güne ne kadar zaman geçtiğini bilen yok. Aradan geçen onca zamandan sonra, sahiplenme isteği hâlen devam ediyor.

Başlangıçta; sınır, sınıf, sömürü, savaş, sindirme, saldırma ve haklara tecavüz yoktu. Çünkü özel mülkiyet yoktu. Milyarlarca dönüm toprağa sahip yeryüzünde, insanların yararlanabileceği her şeyi; toprağı, suyu herkes kullanıyordu. Her şeyden herkes yararlanıyordu. Kabil nefsine uyarak, görebildiği bütün her şeye sahiplenmek istedi. Herkesin yararlandığı topraklar üzerine sınır koydu, çit çekti. Her yere sahiplendi. Bundan böyle sınır çekilen yerlerden başkalarının yararlanması yasaklandı. Buna karşı çıkanlar; zulüm gördü, dayak yedi, korkutuldu ve sindirildi. Kendisine karşı çıkanların lideri olan kardeşi Habil'i öldürerek son noktayı koydu. Sahiplendiği yerleri korutmak için bekçiler tuttu. Bu bekçiler sonradan orduya dönüştüler. Kabil'in sahiplendiği yerlerin gelirini giderini ve bu sahiplenmeyi meşrulaştırmak için, Kabil birilerine yetki verdi, güçlü birilerini kendine vekil yaptı. Böylece devlet dediğimiz; özel mülkiyeti ve Kabil gibileri koruma ve baskı örgütü ortaya çıkmış oldu.

Özel mülkiyet; önce para ve mülk birikimini, arkasından da Ortaçağ derebeyliğini getirdi. Derebeyleri her türlü güce sahip olduklarından, kendilerinden çok güçsüz insanları köleleştirdiler. Böylece, özel mülkiyet ile ortaya ezen ve ezilenler sınıfı çıktı. Zaman içerisinde bu derebeylerine başkaldırmaya kalkan köleler ya da ezilenler sınıfı, derebeyleri rahatsız etmeye başladılar. Çözüm olarak; derebeyleri kendi çıkarları için birleşip ezilen sınıfa karşı örgütlendiler. Bu örgüt, daha sonraları ezilenlere göstermelik bazı haklar vererek; ezilenlerin ayaklanmalarını önlemiştir. Binlerce dönüm araziye sahiplenen derebeyleri, ezilen sınıfa birer ikişer dönüm toprak ya da üçer beşer hayvan vererek onları aldattılar. Oysa derebeylerin eline geçen mülkiyetin gerçek sahipleri zaten o toplumundu. Özel mülkiyet edindiğini sanan ezilenler, edindikleri bu mülkiyeti canlarından daha çok korumaya çalışmışlarsa da bunu beceremediler. Çünkü güçleri yoktu, bilgileri sınırlıydı. Öyleyse özel mülkiyetlerini nasıl koruyacaklar? Kendi güçleri yok. O zaman derebeylerine gidip sizin özel mülkiyetlerinizin yanında bizimkileri de koruyun dediler. Hatta bizi koruyun ürünümüzün belli bir payını, kazandığımızın bir kısmını size verelim dediler ve bu konuda anlaştılar. Kendilerini koruma karşılığı derebeylerin örgütüne verilen bu paylar, sonraki zamanlarda devletin vatandaştan aldığı vergilere dönüştü. Bu durum tavukla ineğin sucuklu omlet yapma öyküsüne benzer.


Tavukla inek başıboş dolaşırlarken canları sıkılmış. Tavuk, ineğe bir ortaklık teklif etmiş. “İnek arkadaş, ikimiz bir iş birliği yaparsak çok kazançlı oluruz.” İnek sormuş; ne yapacağız? Tavuk yanıtlamış sucuklu omlet yapacağız, yumurta benden sucuk senden. İneğin bu işe aklı yatmış; Adı üstünde inek ya! Ertesi gün tavuk kanadının altına bir yumurta sıkıştırıp kasapla birlikte ineğin yanına gelmiş. İnek arkadaş, ben yumurtamı getirdim sen de sucukluk eti ver de işe başlayalım demiş. Ne yapsın inek? Başını kasabın bıçağına uzatmaktan başka ne yapabilir? Öyle de yapmış. Öykü budur. Bu öykü ezilenlerle ezenlerin, yani kendisilerini vatandaş olduk sananlarla; kendilerini devlet olduk sanan derebeylerin ilişkilerine benzemiyor mu? Yani ezilen kendi eliyle kendisini ezene sığınarak, kendi alınyazısını kendisi yazmış oldu. İşte liberal- kapitalist devlet dediğimiz kurum, bu örgütlenmeden başka bir şey değildir…

İbni Haldun, günümüzden beş yüz yıl kadar önce yaşamış Tunuslu bir aydındır. Yeryüzündeki çoğu ülkeleri dolaşıp, her ülkenin ekonomik ve siyasi yapısını falan incelemiştir. Uzun yıllar süren bu inceleme gezilerinden sonra, oturup ünlü kitabını yazmıştır. Bu kitapta yazılanlar ezen ezilen ikilisiyle yaşamaya alışmış olan Arapların ve daha pek çok ülkenin işine gelmediğinden bunlar İbni Haldun’u sevmezler.

İbni Haldun halk tabakalarını üçe ayırır. Dördüncü tabaka yöneticiler tabakasıdır. Bu dördüncü tabaka, devlet dediğimiz örgüttür. İlk tabaka üreticidir. Tarım ve hayvancılıkla uğraşır. Emek harcar. Ürün fazlasını tüccarlara satarak, tüccarlar tarafından sömürülür. En zor yaşayan ve en altta olan halk tabakası bunlardır. İkinci tabaka, imalatçı ve zanaatkârlardır. Bunlar da bir tür üreticidirler. Emek harcarlar. İmal ettikleri ticaret mallarını tüccarlara satarlar. Bu tabakadakiler de, tüccarlar tarafından sömürülür. Üçüncü tabaka tüccarlardır. Bunlar üretim yapmazlar, emek çekmeden kazanç sağlarlar. Üretici ve imalatçı zanaatkârların emeklerini kazanca dönüştürürler. Devletle iyi geçinirler. Bazı durumlarda devletin koruma ve desteğini de alırlar. Yöneticiler, yani devlet ise; hiçbir üretim yapmaz ama her üç tabakadan vergi alır. Bu tabakaların içinde en asalağı devlettir ve her üç sınıftan da vergi alır. Bu devlet; kendi örgütüne yakın olan tüccarları, iş adamlarını, bankerleri, tefecileri falan korur. Yani devlet, özel mülkiyeti olanın ve sayıları azınlıkta olan birilerinin servet ve mülklerini koruma görevini üstlenmiş olur. Devletin işine gelmezse bu azınlık kesimi de ortadan silebilir. Ya da azınlık kesim devletin başındakileri beğenmediklerinde- işlerine gelmediğinde- yeni birilerini bulup yönetici yapabilir. Devlet, belirli sayıdaki kişilerin korumalığını yapıyorsa ve de asalaksa; böyle bir örgütün hiç gereği yoktur. Herkes, kendi kendini yönetebilir. Böylece hiç kimse bir başkasının sırtından kazanç sağlayamaz. Üç aşağı beş yukarı bütün devletler böyledir…

İbni Haldun böyle düşünerek hem çağını hem çağlar sonrasını etkilemiştir. Ama ne yazık ki; kalburüstü sınıfı kendi çıkarları için koruyan devlet dediğimiz yöneticilerle, siyasi dinci ruhaniler bütün güçleriyle bu tür düşüncelere karşı çıkmışlardır. Bu çatışma yüz yıllardan beri sürüp geliyor, belki bir yüzyıl daha sürecek.

BEDİR'DE KERVAN BASKINI VE GANİMETLERİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
Ali İmran 161, Bedir ganimetleri, Bedir kervan baskını, Bir kese altın, din, Ebu Sufyan kervanına baskın, islamiyet, Muhammed'in alışveriş yasakları, Müslümanların kervan baskınları, MWG, Bedir Savaşı Müslümanların ilk zaferi diye anlatılsa da, savaşan Müslümanlar “Bedrin aslanları” diyerek övülseler de, sonuç olarak bir kervan baskının büyümesidir.

Bu savaşın nedenleri değişik kaynaklarda farklı şekillerde anlatılır. Bu kaynakların hemen hepsi, Müslümanların yaptığı yolsuzluğu kutsal savaş kılıfına uydurarak durum kurtarmaya çalışırlar. Oysa asıl neden kazanç kaygıları ve ganimettir.

Muhammed’in Mekkelilerle alış verişe yasak getirmesi, Müslümanların sıkça yol kesip yağma yapmaları Mekkeli tüccarların, kendisi de tüccar olan Ebu Sufyan’ın işlerini bozmuştu. Ebu Sufyan halkı toplayarak; Medineli Müslümanların güçlendiğini, kervan yollarının emniyetsiz olduğunu, daha da güçlenirlerse Mekke halkını kılıçtan geçirip her şeylerini ellerinden alacaklarını anlattı. Çözüm olarak; halkın elindeki para ve satılabilecek malları bir araya getirilerek bir kervan hazırlayıp alış verişe gidilirse ve kazancıyla yeni, silahlar zırhlar alınırsa Müslümanların önünü kesebileceklerini önerdi. Bu öneri kabul edildi ve kervan hazırlığı başladı. Bu hazırlığı duyan Muhammed, “Bu kervanın malları, sizlerin Mekke’de bıraktığınız mallardır. Mekkeliler mallarınızı yağmaladı şimdi de satacaklar” diyerek göç etmiş olan Müslümanları kışkırttı. Zaten yoksul olan Müslümanlar bu kışkırtmaya fazla önem vermedilerse de; Muhammed’in getirdiği ayetler ve zorlamalar karşısında savaşmayı kabul ettiler. Çünkü Müslümanlar yokluk içindeydiler, Mekke’den göç edenlerin çoğu garibanlardı, Geçim sıkıntısı çekiyorlardı ve umutları böyle kervan soymalara bağlıydı. Üstelik Muhammed’in zorlaması ve ayetler de vardı. Dahası; ayetler bu işi helal ve meşru yaparak savaşı farz kılıyordu.

Müslümanlar 300 kişilik bir savaşçıyla yola çıktılar. Ebu Sufyan bunu duyarak kervanın yolunu değiştirdi, Mekkelilere de haber ulaştırdı. Mekkelilerde bir ordu hazırlayarak yola çıktılar. İki tarafın savaşçıları Bedir’de karşılaşıp kıran kırana savaşa girdiler. 70 Mekkeli öldürülüp cesetleri kuyuya atıldı. Kervanın da peşine düşülüp yağma yapıldı. Böylece Muhammed ve Müslümanlar yüklü bir ganimete kavuşmuş oldular.

Bu kanlı savaşın daha doğru kervan baskının ilginç bir yönü daha vardır. Muhammed icadı ayetlerin kışkırtması ve ganimet hırsı Medine Müslümanlarının gözünü öyle bürümüştü ki; bu çatışmada hısım akraba, baba oğul, emmi dayı gözetilmeksizin birbirlerinin canına kıydılar. Ömer, öz dayısını öldürdükten sonra; dayısının oğluna dönerek “babanı öldürdüğüm için senden özür dilemem” deyince, babası öldürülen genç yani Ömer’in dayıoğlu şöyle dedi:”Hak yolunda olmadığı için öldürmüşsün, buna ne diyebilirim?”  Bu ne gözü dönmüşlük, bu ne vahşet? Bu nasıl ayet ki baba dayı tanımadan öldürün diyor? Muhammed’in amcası Hamza, en yakını olan iki kardeş tarafından vuruldu. Ebubekir ile oğlu Abdurrahman hem Bedir’de, hem Uhut da karşı saflarda savaştılar. İcat ayetlerle can ciğer hısım- akraba, baba oğul birbirlerine nasıl düşman edilir? Bu ayetleri yazanda -din iman şöyle dursun- hiç mi vicdan yok? Adına kutsal savaş denilen bu kan dökmelerin ganimet için olduğu nasıl gizlenebilir? Muhammed tarafından cennetle müjdelenmiş olanlardan Ebu Ubeyde Amir b. Cerrah, Allah’ın rızasını kazanmak için babası Abdullah b. Cerrah'ı öldürdü. Mus’sab b. Zübeyir, kendi öz kardeşi olan Ubeyd’i bile öldürmekten çekinmedi. 7. Yüzyıldan 21. Yüzyıla kadar o kadar zaman geçti ve hâlâ en yakınlarını gözünü kırpmadan öldürebilecek çok kişi var. Kuran ayetleri bir yandan “bir kişi öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir” derken, bir yandan da “öldürün” diyor. Siyasi dincilerin, en iyi malzemesi adam öldürmektir. Halen Müslümanları adam öldürmeye kışkırtanların sayısı az değil.


"Allah’a ve ahret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soyundan olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." ( Mücadele Suresi- 22) Böylesine şiddete yönelik ve cennet vaat eden ayet olursa; elbette ki hısım akraba tanımadan adam öldürebilenler eksik olmaz!

BEDİR GANİMETLERİ
Savaşa katılanlar ganimetin hemen paylaşılmasını istiyorlardı. Paylaşım yapılırken, bazıları ganimetin eşit paylaşılmasını isteyerek itiraz ettiler. Hemen ayetler imdada yetişti. “Sana ganimetlerden soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah’a ve resulüne aittir. Onun için siz gerçekten müminlerseniz Allah’tan korkun da birbirinizle aranızı düzeltin, Allah’a ve resulüne itaat edin!” ( Enfâl- 1) Yine itiraz edilince, surenin devamı da gelerek adalet sağlandı! “Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da Peygamber’e ve O’na yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir. Eğer siz Allah’a inanmışsanız ve hak ile bâtılı ayıran o gün, iki ordunun karşılaştığı o (Bedir) günü kulumuza indirdiğimiz ayetlere iman etmişseniz, bunu böyle biliniz. Ve biliniz ki Allah, her şeye kadirdir.” ( Enfâl, 41)

İşte Müslümanların kazandıkları kutsal savaşın, ilk kutsal zaferi diye anlatılan Bedir savaşının aslı –astarı budur.

BİR KESE ALTIN VE BİR TOP KIRMIZI KADİFE
Ganimetler paylaşılırken bir kese altınla bir top kırmızı kadifenin kaybolduğu görüldü. Orada bulunanlar Muhammed’i suçladılar ve yardımına yine ayetler yetişti:
Ali İmran 161. "Bir peygamber için emanete hıyanet olur şey değildir. Kim böyle bir aşırma ve ihanette bulunursa, aşırdığını kıyamet günü boynuna yüklenerek getirir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir, onlar da haksızlığa uğramamış olurlar."

Muhammed’in üstüne biraz daha gidilince; "Bende bir kese altın vardı, unuttum. Gidip getireyim" diyerek eve gider ve eşine altınları sorar. Eşi de altınları yoksullara dağıttığını söyler. Hadi altınlar yoksullara gitti diyelim ya bir top kırmızı kadife kumaş nerede?

Bazı Kur'an yorumcuları bu olayın Uhut savaşı sırasında olduğunu yazarlar. Bazı kaynaklarda bir kese altın, bir kâse altın olarak da geçer. Birçok tefsir ve hadis kitabında da bu olay ayrıntılı olarak anlatılır.

Bu olaylar için kaynak isterseniz, hay-hay hemen sunuyoruz: Ebu Davut-Cihat. Tirmizi ve İbni Kesir tefsirleri. İbni Hişam-Sîre. Vahidi-Esbabı Nuzul-sayfa: 96, İbni Abbas ve Buhari vd.)

İKİNCİ VE YEDEK İLAH: MUHAMMED

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Muhammed, Hz Muhammed, İkinci ilah Muhammed, İkinci ilah, Peygamberin şefaati, Şefaat, Salavat, Allah ve Muhammed, Allah'tan çok Muhammed, Peygamberin adını anmak,
İmamı Abdulrezzak rivayetinde şöyle der: "Cabir bin Abdullah El Ensari buyurmuştur ki; ya Allah’ın Resulü! Anam babam sana feda olsun! Allah Teâlâ hazretlerinin her şeyden önce yarattığı ne nesnedir, bana haber ver dedim. Buyurdu ki; Ya Cabir! Allah Teâlâ hazretleri, cümle eşyadan önce senin peygamberinin (Hz. Muhammed’in) nurunu kendi nurundan yarattı. Yine şöyle söyledi ki, o nur Allah Teâlâ’nın kudretiyle, Allah Teâlâ’nın dilediği yerlerde devredip gezerdi. O zamanda ne levh, ne kalem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ne de insan vardı. Hâsılı yaratıklardan hiçbir nesne yaratılmamıştı…"

Barnabas İncili 43. Ayette de; her şeyden önce Muhammed peygamberin ruhunun yaratıldığı yazmaktadır.

Durunuz daha bitmedi. İşte, Arbaz bin Sâriye’den nakil bir uydurma hadis daha. Hz. Muhammed şöyle demiş: “Gerçekten ben Allah’ın katında nebilerin hatemi idim. Şu halde ki, daha Âdem’in çamuru yeryüzünde bırakılmış yatıyordu, cismine ruh üflenmemişti.” Bir başka hadis: “Âdem canla ten arasındayken ben peygamberdim.” Daha bitmedi. “Ben insan ve cin cinsinin bütün fertlerine ezeli ve ebedi olarak peygamber gönderildim.” (Mevâhib-i Ledünniye, 1.cilt- İmamı Kastalani.)

Bu hadisler ve anlatılanlar hakkında söylenecek çok söz varsa da, şimdilik susuyoruz. Çünkü Allah’ın yanına yedek ya da yardımcı bir ilah katma düşüncesinin beyinlere katılmak istenildiğini görüyorsunuz. Uydurma hadislerle beyinlere ikinci bir ilah katılmıştır. Nasıl katıldığını az ileride göreceksiniz. Ne olur ne olmaz, iş sağlama almalı değil mi ya! Müslümanları Allah kurtaramazsa peygamberi kurtarıverecek! Çünkü ahirette, Müslümanların Muhammed Peygamber yardımıyla kurtulacaklarına ait yüzlerce hadis vardır. Ve Müslümanların yüzde doksan dokuzu bunlara inanır. Halen namazların içinde ve namaz aralarına, dualardan önce, hutbe okunmadan önce, Perşembe akşamından başlayarak Cuma namazı öncesi ve kandil gecelerinde peygambere salâvat okunmaktadır. Ettehiyyat’ın sonu, Allahümme salli ve barik duaları namazın içine de katılmıştır. Bu dua ve salâvatlar; İbrahim peygamber ve soyundan gelenlerden başka peygamber Muhammed’in kendisine, ailesine, eşlerine yapılan dualardır. Bu duaların namazın içinde ne işi var? Bu uygulamaların dinle ve Kuran’daki İslam’la hiç ilgisi olmadığı gibi, yedek Allah icat etmekten başka bir şey değildir. Kuran’da bu; Allaha ortak koşmaktır, şirktir ve cezası da büyüktür. Bir peygamberin salâvat ve duaya da ihtiyacı yoktur, olmamalı değil mi? Her namazda, adı her anıldığında kendisine salâvat getirilmesini isteyen ve bunu zorunlu kılan bir peygamber düşünebiliyor musunuz?


İmam Teberani ve Bey haki söylentisi bir hadis, buna en güzel örnektir. “Hiç şüphesiz rabbim bana ümmetimden yetmiş bin kişiyi hesabı sorulmaksızın cennete sokacağını vaat buyurdu. Gerçekten ben daha fazlasını istedim. Bunun üzerine, o yetmiş bin kişinin her birinin yanında yetmiş bin daha verdi.”

Oysa Kur'an ayetleri bunu yalanlar ve herkesin cezasını kendisinin çekeceğini, hiç kimseden hiç kimseye - peygamberden bile olsa da - bir yardım gelmeyeceğini defalarca vurgular. Hesap gününde kimsenin kimseye şefaat ve yardım edemeyeceğini anlatan Kuran ayetleri şunlardır: Bakara Suresi; 48- 123- 134- 254- 255. ayetleri. Âli İmran Suresi 255. Ayet.

Konunun uzayacağını biliyoruz, ama hadis diye yutturulan ve Kuran’a göre şirke bulanmış bazı söylentilere kısaca bakmadan geçemeyiz.

Bey hakî hadisi; “Kim bana salâvat okumayı unutursa, ona cennetin yolu unutturulur.”

Amr İbnu Rabia anlatıyor: "Resulullah buyurdular ki - Bana salâvat okuyan bir mümin yoktur ki, ona melekler rahmet duası etmemiş olsun. Bu, bana salâvat okunduğu müddetçe devam eder. Öyleyse kul bunu, ister az ister çok yapsın!"

Ebû Derda anlatıyor: "Resulullah buyurdular ki: "Cuma günü bana salâvatı çok okuyun. Çünkü o gün okunan salâvatlar meşhududur, melekler ona şahitlik ederler. Bana salâvat okuyan hiç kimse yoktur ki, o daha okumasını bitirmeden salâvatı bana ulaştırılmamış olsun." Bunun üzerine dedim ki: "Siz öldükten sonra da mı?" "Evet, öldükten sonra da. Zira Cenab-ı Hak Hazretleri toprağa, peygamberlerin cesedini çürütmeyi haram etmiştir. Allah'ın Peygamber’i her zaman diridir, rızka mazhardır." Buyurdular. “Bana salâtınız sizin için zekâttır.”

Tirmizi: Es-siracü’l-Münir, Bey hakî “Yanında ben zikrolunduğum zaman üzerime salât etmeyen kişinin burnu yere sürtülsün.”

Tirmizî: “Kim bana bir kere salât ederse; Allah ona on salât eder, on günahını siler, on kat derecesini artırır.”

Yine Nesâî'de Ebû Talha’dan gelen bir rivayet şöyle: "Bir gün Resulullah, yüzünde bir sevinç olduğu halde geldi. Kendisine: "Yüzünüzde bir sevinç görüyoruz!" dedik. -Bana melek geldi ve şu müjdeyi verdi: Ey Muhammed! Rabbin diyor ki: Sana salâvat okuyan herkese benim on rahmette bulunmam, selâm okuyan herkese de benim on selâm okumam sana (ikram olarak) yetmez mi?”

Ahmet Davudoğlu, Tibyan Tefsiri’nden: “Yanında ben zikrolunduğum zaman bana salât etmeyen ateşe girer.”

Elmalılı Hamdi Yazır’dan: “Allah Teâlâ benim için iki melek görevlendirmiştir. Ben bir Müslüman yanında anıldım da bana salâvat getirildi mi, mutlaka o iki melek ona - Allah seni bağışlasın derler. Allah Teâlâ ve diğer melekleri de o iki meleğe cevap olarak - Âmin derler. Bir Müslüman yanında adım zikrolunduğunda da bana salâvat getirmedi mi, mutlaka o iki melek: -Allah seni bağışlamasın, derler. Yüce Allah ve öteki melekleri de o iki meleğe cevaben -Âmin derler.”

Tirmizî’den: “Kıyamet gününde bana halkın en yakın olanları ve şefaatime hak kazananları, bana en çok salâvat getirenleridir.”

Ebû Davud: “Şüphesiz ki, benim üzerime salâvat getiren kimsenin selâmını almak için Allah bana ruhumu iade eder.”

Taberânî: “Dua eden kimse peygambere salât etmedikçe duası perdelenir, dergâh-ı icabete vasıl olmaz.”

Taberânî, İbni Mesud: “Sizden biriniz Allah’tan bir dilekte bulunduğu zaman evvela O’na, şanına lâyık tarzda şükredip selamlasın. Sonra peygambere salâvat getirsin. Çünkü bu suretle arzusuna daha kolay kavuşur.”

Hâkim, Beyhâki: “Cebrail ile karşılaştığımda bana şöyle dedi: Sana müjde ederim, Allah diyor ki: Kim sana selâm verirse ben ona selâm veririm. Kim sana salât getirirse ben ona salât getiririm."

Ebû Davud: "Hangi bir zümre bir mecliste oturup da Allah’ı anmadan, bana da salât getirmeden dağılırsa üstlerine Allah’tan bir hasret çöker. Dilerse onları korur.”


YEDEK İLAH MUHAMMED’İN ÖZEL OLARAK YARATILMASI

Şimdi de yedek ilah yapılmak istenen ve yapılmış olan peygamber Muhammed’in özel olarak nasıl yaratıldığına bir göz atalım. (Kaynak kitap: Mevâhib- i Ledünniye, 1.cilt, 25. Sayfa. Yazan: İmamı Kastalani.) Bu kitap da bir başka kitaptan alıntı yapmış ve söylentilere yer vermiş. Bu anlatılanlar Kuran’da geçmez ve tam aksine, ayetlerle çelişir.

“Abdullah bin Ebi cemre Behcetün- Nüfûs kitabında Kâbül Ahbar hazretlerinden rivayet edilmiştir: Hak Teâlâ’nın iradesi peygamber efendimizi halk etmeye iliştiği vakit, Cebrail aleyhi selama - arzın kalbi ve nuru olan topraktan getir, diye emretti. Cebrail aleyhi selam da Firdevsi Âlâ ve İlliyin makamı melekten bir avuç beyaz ve nurani toprak alıp geldi. Cennet ırmaklarının suyu ile onu yoğurdular. Ak inci gibi ağarıp öyle oldu ki, etrafına ışık verdi. Ondan sonra melekler onu aldılar; Arş ve Kürsi tarafında, göklerde, yerlerde, dağlarda ve deryalarda dolaştırdılar. Ondan sonra bütün melekler ve diğerleri, resulullah efendimiz hazretleri ve onun üstünlüğü hakkında bilgi edindiler. O zamanda henüz Hz. Âdem’den hiç kimse nam ve nişan bilmezdi, diye buyurdular.

Yine rivayet olunduğuna göre Allah Teâlâ hazretleri Âdem aleyhi selamı yarattığı zaman kalbine ilham etti ve Âdem; - Bana niçin Ebu Muhammed’in babası diye künye verdin diye sordu. O zaman Allah Teâlâ emredip; -Ey Âdem başını kaldır, dedi. Hz. Âdem başını kaldırıp bakınca, Arşı Âlâ’da resulullah efendimizin pak nurunu gördü. – Ya rabbi, bu nur hangi nurun aslıdır, dedi. Hak Teâlâ: - Bu nur, senin zürriyetinden bir peygamberin nurudur ki, Onun ismi göklerde Ahmet, yerlerde Muhammed’dir. Eğer o olmasaydı seni yaratmazdım. Yerleri ve gökleri de halk etmezdim, buyurmuştur.

Hadis imamlarından Hâkim’in Sahih’inde rivayet edildiği de buna şahittir ki, şöyle buyurmuştur: - Hiç şüphesiz Âdem aleyhi selam resulullah efendimizin şerefli ismini Arz üzerinde yazılmış gördü. Allah Teâlâ hazretleri; - Ey Âdem! Eğer Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım, buyurdu.”

İşte böyle! Peygamberlere bile sınırlı yetki veren Kuran’a (bakınız Rad Suresi, ayet 38 vd.) zor inanılır da –hatta bazen inanılmazda- “büyük âlimlerin” yazdıklarına, “hadisçi” geçinenlere kayıtsız koşulsuz inanılır. Böyle saçmalıklara inanan saf ve cahil milyonlarca Müslüman vardır.

Peygamber Muhammed’in manevi ameliyat edilip, bütün organlarının günahlarından arındırılması da böyle söylentilere dayalı ayrı bir konudur. Ya peygamber Muhammed’in ölmüş olan babasını diriltip, Müslüman yapması olayına ne dersiniz? Ne yazık ki böyle konular kitaplara girmiş, hadis olarak yutturulmuş, milyonlarca okuyan ve inanan olmuştur.

KURAN’DA FELAKETLER : İNSAN İRADESİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Kur'an'da felaketler, İnsan iradesi, Kur'an'da kader, İslamda kader, Kuranda irade, Alın yazısı nedir?, Kur'an çelişkileri, Kader çelişkisi, Allah'ın adaleti,
KUR'AN'DA FELAKETLER : İNSAN İRADESİ
Kutsal kitaplarda anlatılan ve arka arkaya oluşan can alıcı seller, yakıcı rüzgârlar, depremler; tanrının insanlara birer cezası mıdır? Kutsal kitaplara göre; evet, cezadır. Cezaya uğramış bu toplulukların içinde bulunanların hepsi mi suçluydu? En azından beşikteki yavruların suçları neydi ki toptan cezaya çarptırıldılar? İslam’a göre doğan her çocuk günahsız ve İslam akidesiyle doğuyorsa, yağmur duası gibi törenlerde günahsız oldukları için çocuklara dua ettiriliyorsa; çocukların bu cezalardan ayrı tutulması gerekmez miydi?

Kuran, suçların ve verilecek cezaların kişisel olduğundan; herkesin kendisinden sorumlu olduğundan söz eder. (Örnek ayetler: Bakara- 286, Zilzal- 7 ve 8, Zumer- 8) Aynı Kuran, tufanlardan insanlarla birlikte her şeyin toplu yok edilişlerini, Allah’ın gazabını birçok ayette anlatır. (Örnek ayetler: Hakka- 11-12, Enam- 9, Araf- 4- 5-34- 84- 91- 96-97, Ali İmran- 133) Hem Kuran hem Tevrat Allah’ın intikam almasından, günah işleyenlerin peşini bırakmayıp günah işleyenlerin sonraki nesillerini bile cezalandıracağı korkutmasında bulunur. Düşündükçe ortaya bir yığın soru çıkmaktadır.
Son kararı yine size bırakıyoruz.

KUR'AN'DA İNSANIN İRADESİ
Allah yarattığı insanlara gerçekten özgür bir irade vermiş midir ki; insanları yargılayıp ceza ya da ödül verecek?

Kuran’dan aldığımız yalnızca birkaç ayete bakmak yeterli. İnsanın iradesi gerçekten var mı? Bakın bakalım, Allah insana irade vermiş midir?

“Allah kimi dilerse onu saptırır ve kimi dilerse onu doğru yola koyar.”(Enam suresi, ayet:39) “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde insanların hepsi inanırdı.” (Yunus suresi, ayet:99) “Allah kimi doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslamiyet’e açar. Kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah inanmayanları küfür karanlığında bırakır” (Enam suresi, ayet:125) “De ki:’Allah size bir kötülük dilese veya bir rahmet istese, sizi O’na karşı kim savunabilir?’” (Ahzab suresi, ayet:17) “Allah size bir zarar gelmesini dilerse, O’na karşı kimin gücü bir şeye yeter?” (Fetih suresi, ayet:11) “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz…” (bkz. İnsan Suresi, ayet:30, Tekvir, ayet: 29) “Biz dilesek herkese hidayet verirdik. Fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair, benden söz çıkmıştır.” (Secde suresi, ayet: 13) “Üstün delil, Allah’ın delilidir. O dileseydi, hepinizi doğru yola eriştirirdi de!” (Enam suresi, ayet:149) “Tanrı dilediğini yapar.” (Hud, ayet:107)


İşte en mantıklı, en akla uygun denilerek zorlamalarla bilimselliğe dayandırılmak istenen İslam ve onun kitabı Kuran! Yorum yapmadan sunduğumuz bu ayetleri açıklamaya ve yorumlanmaya gerek var mı? Kuran ayetlerinde insan iradesi diye bir şeyin olup- olmadığını açık seçik olarak görmekteyiz. İnsanın elinde irade olmayınca, ceza ve ödül de; dilediğine verilir, dilediğine verilmez. Yoksa bu ödül ve cezalandırmalar, tombala oynamak gibi bir oyun mu? Torbadan ne çıkarsa bahtınıza! Sevgili okuyucular karar yine sizin.

İnsanın elinde irade olmayınca, insanın başına gelen ve gelecek olayların tanrı tarafından önceden belirlenerek; adına kader ya da alınyazısı demek ve buna inanmayı imanın altı koşulundan biri yapmak mantıklı mıdır? Bu imanın mantığı; sınav yapmadan not vermekten başka nedir? Bu mantıkla insan yaptığı iyi ya da kötü işlerden nasıl sorumlu tutulabilir? Ayrıca imanın altı koşulundan biri de; “kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine” inanmaktır. Buna inanmayan imansızdır. İman olmayınca Müslüman da olunamaz! Ancak, Kuran anlatımına göre; hiç kimse kendi irade ve isteğiyle Müslüman da olmuyor, kâfir de. Allah, inancı ve dini kendi istediği şekilde insanlara veriyor. Yoruma gerek kalmadan Kuran ayetlerinde anlatılanlardan bu sonuç çıkmaktadır.

Dinleri kendi kaynakları içinden sorgulayan öncülerden İlhan Arsel, Kuran ayetlerine dayanarak çelişkilerin ortaya dökülmesini sağlıyor.

"Size deseler: Tanrı dilediğine hidayet verir, onu doğru yola sokar, ya da dilediğinin gönlünü açar, onu Müslüman kılar, dilediğini de hidayetinden yoksun kılar saptırır, ya da gönlünü kapatıp kâfir kılar. Dilediğini putlara taptırtır, dilediğini puta tapmaktan uzak kılar. Doğru yola soktuklarını, yani Müslüman yaptıklarını cennete atar, kâfir yaptıklarını ya da puta taptırdıklarını cehennem ateşinde yakar! Bu şekilde konuşanlara karşı ne dersiniz?

Eğer bu söylenenleri akılcı düşünce kıstasına vurup: "Hayır olmaz böyle şey. Yüce olduğu kabul edilen bir tanrı, insanları hem kâfir ya da puta tapar yapıp hem de cehenneme atmış olamaz. Böyle yapacak olursa hem adalet ilkelerini çiğnemiş ve hem de çelişkili şekilde konuşmuş olur" derseniz Müslümanlık sınavından sıfır alırsınız. Ama aklı bir kenara atıp, yukarıdaki sözlerin doğru olduğunu söyleyecek olursanız cennetin en güzel köşelerine layık bir Müslüman olduğunuzu ortaya vurmuş olursunuz. Çünkü İslâm şeriatı, Muhammed'in Tanrısının keyfiliğini, çelişkiliğini, adalet ilkelerini çiğnemişliğini kanıtlayan buyruklarla doludur. Nice örneklerden biri olarak En'âm Suresi'nin şu ayetini okuyalım: "Allah, kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse... Kalbini iyice daraltır (onu inanmayanlardan yapar). Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir (onu cezalandırır)" (En'âm Suresi, ayet 125).

Görülüyor ki Muhammed'in Tanrısı, dilediğini kâfir yapıyor ve kâfir yaptığını da cezalandırıyor! Daha başka bir deyimle insanlar, kendi istek ve iradeleriyle doğru yolu bulmuş olmuyorlar. Onları Müslüman ya da kâfir yapan Tanrı'dır. Hatta Muhammed bile kendi istek ve iradesiyle doğru yola girmiş değildir. Onu doğru yola ileten Tanrı'dır. Kuran'da şöyle yazılı: "(Ey Muhammed!) Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara (müşriklere- puta tapanlara) birazcık meyledecektin. O zaman, hiç şüphesiz, sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat- kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın..." (Bkz. İsra Suresi, ayet 74-75).

Bir başka örnek şöyle: "Allah kime hidayet verirse (doğru yola sokarsa), işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara Allah'tan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun hasrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki ateşi yavaşladıkça onun ateşini arttırırız! Cezaları işte budur! Çünkü onlar ayetlerimizi inkâr etmişlerdir..."(Bkz., İsra Suresi, ayet 97).

Yine görülüyor ki Tanrı, dilediğini hidayete erdiriyor, doğru yola sokuyor ve cennetlik kılıyor; dilediğini de hidayetten uzak tutuyor, yani saptırıyor ve saptılar diye onları kıyamet gününde kör, dilsiz, sağır bir halde cehennem ateşine atıyor! Yine bunun gibi kişileri müşrik (putperest) yapan da Tanrı.

Nitekim Kuran'da şöyle yazılı: "(Ey Muhammed!) Puta tapanlardan (müşriklerden) yüz çevir. Allah isteseydi puta tapmazlardı..." (Bkz. Enam Suresi, ayet 106-107).

Yani Tanrı, dilediğini puta tapan'lardan yapıyor ve sona da Muhammed'e "onlardan yüz çevir" diye buyuruyor. Bununla da kalmıyor fakat müşriklerin öldürülmeleri için şöyle diyor: "...Müşrikleri (puta tapanları) bulduğunuz yerde öldürün..." (Bkz. Tövbe Suresi, ayet 5).


Yani Muhammed'in Tanrısı, hem insanları günahkâr kılmakta, hem de günahkâr kıldıklarını cezalandırmakta, hani sanki suçluluk onlara ait imiş gibi! Olacak şey midir bu? Şimdi soracaksınızdır: "Neden Tanrı çelişkili bir dil ile ve adalet duygularını çiğner şekilde konuşur!"  Bunun çeşitli nedenleri var ve bu nedenlerin hepsi de Muhammed'in günlük çıkarlarıyla ilgilidir. Örneğin kişileri Müslüman yapmak isteyip de yapamadığı zamanlar, sorumluluğu Tanrı'ya atmak suretiyle kendisini temize çıkarma yolunu bulmuştur. Konuyu diğer birçok yayınlarımızda (örneğin "Kuran'ın Eleştirisi" adli kitabımızda) ele aldığımız için burada fazla durmayacağız.

Dilediğini imanlı ve dilediğini de imansız yapan Tanrı'nın, kâfir yaptığı kişileri şeytan ile dost kıldığını kabul edebilir misiniz?" Eğer bu soruya: "Hayır kabul edemem; çünkü yüce bir Tanrı insanları saptırıp şeytanlarla dost kılmaz" şeklinde yanıt verecek olursanız Müslümanlık sınavından iyi not alamazsınız, çünkü Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, kâfir kıldığı kimseleri bir de şeytanlarla dost yaptığını bildirmekle övünmüştür. Gerçekten de biraz önce gördüğümüz gibi Muhammed'in Tanrısı, dilediğini gönlünü açıp Müslüman yapıyor ve dilediğinin de gönlünü kapayıp saptırıyor, yani kâfirlerden kılıyor; kâfir kıldıklarını da cehenneme atıyor (örneğin bkz. En'am 39, 125; Zümer 22, 23; Şura 8, vb...).

Fakat yine Muhammed'den öğrenmekteyiz ki Tanrı bir de iman sahibi kılmadıklarını şeytanlarla dost kılmaktan hoşlanmaktadır. Nitekim şöyle konuşmuştur: "...Şüphesiz Biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık..." (Bkz. A'raf Suresi, ayet 27).

Yani Tanrı, insanları saptırıp şeytanlarla dost kılmayı kendisine mutluluk vesilesi ediniyor. Fakat bunları söyleyen Tanrı, hani sanki bu söylediklerini unutmuş gibi, bir de şeytanlarla dost olmanın insanlara ait bir şey olduğunu söyler, örneğin şöyle der: "Cemaatin bir kısmını hidayete (doğru yola) erdiren O'dur (Tanrı'dır). Ötekiler ise delâleti (sapıklığı) hak ettiler. Onlar Allah'ı bırakarak şeytanları canciğer dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar" (Bkz. Araf Suresi, ayet 30)
Dikkat ediniz, biraz yukarda dilediğini doğru yola sokup dilediğini saptırarak şeytanlarla dost kıldığını söyleyen Tanrı, şimdi burada tam tersini söylemektedir. Daha doğrusu bir grup insanı doğru yola soktuğunu açıklarken, bir grup insanın da şeytanları kendilerine dost edindiklerini bildirmektedir! (İlhan Arsel- Şeriattan Kıssalar)

ÖYLEYSE ALIN YAZISI (KADER) NEDİR?
"Haberiniz olsun ki, biz her şeyi bir kader üzerine yarattık." (Kamer Suresi: 49)

Kuran ayetlerine bakıldığında alınyazısı ya da insan iradesi konusunu bir senteze ulaştırmanın hiç olanağı yok. Yukarıdaki ayetler olmasaydı, mantıkla bir düşünce yürütebilirdi. Oysa ayetler; insanların da, doğanın da, her bir şeyin de elini kolunu bağlamakla kalmayıp; insanı kayıtsız koşulsuz doğal suçlu durumuna da düşürmektedir.

İsmet Zeki Eyüboğlu  “Türk Şiirinde Tanrıya Kafa Tutanlar” isimli kitabının başında Allah’a anlamlı ve mantıklı bir soru soruyor: “Benimsediğim, sevdiğim, bağlandığım evrenden ayır, çürüt, toprak et, tırtıllara böceklere yem yap, gözümün önünde canım gibi sevdiklerimi al yokluğa sürükle… Sonra dön bana beni suçlu say. Bunlar yetmiyormuş gibi alevlerde yalımlarda yakacağım, tamuya atacağım de. Gücenme, darılma da şu soruma yanıt ver: Suçlu sen misin, ben mi? Ben sana dilekçe mi verdim beni yarat diye?”

Mantıklı bir düşünce üretilecekse; insanın iradesi vardır ama vicdan, toplum ve yasalardan başka hiç kimseye karşı sorumlu değildir. Aslında kutsal kitaplar da çelişkiler ve sorunlar varsa da; asıl sorun insanların konuyu anlamaya çalışmamalarıdır. İnsan bir eylem yapacağı zaman önce ne yapmak istediğini düşünür. Karar vereceğinde; aklı, bilgiyi, mantığı ve iradeyi kullanmak durumundadır. Bunları kullanacağında insanın önüne birçok seçenek çıkar. Bir seçenekte karar verilirse, yeniden bir sürü seçenek çıkar ve karar kesinleşinceye kadar bu böyle sürüp gider. İnsanın başına gelecek iyi ya da kötü olaylar; bu seçeneklerin doğru ya da yanlış seçenekte karar verilmesine bağlıdır. Kutsal kitaplarda yazılanlar gibi, eğer alınyazısı önceden yazılmış ve değişmez olsaydı; çok anlamsızlıklar ortaya çıkardı. Oysa sınava çekilmeyen öğrenciye not verilmez.

Bazı din yorumcuları; Allah ezeli ve ebedi olarak her şeyi bildiği için, insanların ne yapacaklarını da bildiğinden alınyazılarını yazmıştır derler. Öyle bile olsa, insanların başına gelecek olayları ortaya çıkaran ve böyle olmasına karar veren yine Allah değil mi? İnsanın şöyle ya da böyle bir eyleminden dolayı yargılanması bu alınyazısına bağlıysa; insan ne yaparsa yapsın, alınyazısına boyun eğip, kendi hakkına ne düşerse ona razı olmasından başka bir şey kalmaz mı? İşte ilahi adalet denilen bir adalet anlayışı!

Dinlerde mantık aranmaz. Ancak, insanlarda mantık vardır. İşte alın yazısına, yani hayır ve şerrin Allahtan geldiğine inanıp iman etmeyi, imanın altı koşulu içine katılmasının nedeni; mantığı ve insan iradesini yok saymaktır. Yeryüzünde düşünebilen, karar verebilen, kararını uygulayabilen, iyiyle kötüyü ayırt edebilen tek canlının insan olmasına karşın; Allah insanın bu yetilerini yok sayıp çıkıyor. “Elbet hikmetinden sual edilmez!”