HABERLER
Dini Haber
sizden gelenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sizden gelenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DİN VE KIRMIZI ASA ARGÜMANLARI ELEŞTİRİSİ



DİN VE KIRMIZI ASA (GAZALİ'NİN NEDENSELLİĞİ) ARGÜMANLARI ELEŞTİRİSİ

Öncelikle yazımı okumaya gelen ve sorgulayan arkadaşlara şunu söylemek isterim. Bir kere yazı uzun ancak bilimi, ateistleri ve evrimi anlamak istiyorsanız üşenmeyeceksiniz, üşeniyorsanız da etrafta ‘ateistler cahil, aptal, onlar hak yolda değil, cehenneme gidecektir’ diye gezmeyin. Bilmemek değik öğrenmemek ayıp ancak öğrenmeye de istekli olmak gerekir. Benim gördüğüm şudur: Dindar camiada insanlar ‘gerçek manada’ bir sorgulama yapmıyorlar. Dini açıdan sorgulama, kafadaki soru işaretlerinden kurtulmak, imanı güçlendirmek adına yapılır. Doğruyu bulmak için değil. Denir ki ‘ben sorguluyorum ancak vesveselerimden kurtulacağım, kafamdaki soru işaretlerimi gidereceğim ve imanımı pekiştireceğim.’ ‘sorguluyorum ama bu sorgulamanın sonucunda din tekrardan galip gelecek, Allah’ın varlığını, Kuran’ın hak kitap olduğunu daha iyi anlayacağım, göreceğim, imanı güçlenmiş olarak çıkacağım’ yani sorgulamanın başında, sorgulamadan dinin galip çıkacağına baştan ön kabul ile sorgulanır.

Ancak bu gerçek manada bir sorgulama değildir, gerçek sorgulama:

‘bu din veya dinler doğru mu değil mi? Tanrısal bir varlk var mı yok mu? Allah yoksa eğer, gerekirse ben onu da bulacağım, önemli olan gerçeğin ne olduğu’ . Bu yaklaşımla sorgulanır ancak dini camiada sorgulama yapılırken hep dine meğlederek, dini kafada, orayı görecek şekilde cevaplar aranır, taraflı bir (tırnak içerisinde) ‘sorgulama’ vardır, objektif olunmaz; kendi dinleri için uyguladıkları standartları diğer dinler veya farklı görüşler için uygulamazlar veya diğer görüşlere yaklaşım biçimleri ile kendi dinlerine olan yaklaşım biçimleri aynı değildir çünkü amaç inanmak istedikleri şeyi sözüm ona ‘kanıtlamak’tır. Başlayalım..

Girizgah ve özet

Kısa bir Hadise

[Osman bulut ile Twitter'dan yazıştım, kendisine ‘bilimde naturalizm "inancı" yoktur, bilim materyalist değildir yani maddeyi tanrılaştırmaz’ dedim. Bilim, delil, kanıt, gözlem, ölçülebilirlik ve test edilebilirlik üzerinden gider dedim, bana "sen bilimi anlamamışsın" dedi, Kırmızı Hap 3'ü izledin ancak evrim konusunda hiç bir fikrin yok öyle mi? dedim, daha önce 2 yerde evrimi bilmediğini söyledin dedim (ki evrim konusuna giremez, evrim bir gerçektir ve din ile çelişir, hatta kırmızı asa'da ''milyonlarca, milyarlarca yıl öncesine, göremeyeceğimiz zamanlara gitmeyelim, ben şu an fail olan Allah'tan bahsediyorum, şu anda anne karnında inşaası devam eden 10 binlerce bebekten bahsediyorum'' diyerek bir manevra yapmış ve evrim konusuna girmemiştir, bir de çıkıp evrim ağacı bize niye cevap vermiyor diyor, sen bir kere, ‘evrimi bilmiyorum’ dedin ve evrimden kaçtın zaten, kırmızı asa evrim ilgili değildi + adamlar sizinle uğraşmak yerine bilim anlatıyorlar. Bir kere, sözler köşküne, gelen yoğun istek üzerine, bir cevap verdi, o video da kırmızı asanın aksine, direk evrim ile ilgiliydi), deizm argümanı kullanıyorsunuz, deist argümanlarıyla teizmi kanıtlamaya çalışıyorsunuz dedim ve bana "ezbere konuşuyorsun" dedi ve beni Twitter'dan blokladı. Deizm argümanı kullanıyorsunuz iddiasına verdiği cevap bir yazıktır. Deizmin ne olduğunu anlamamış, diyor ki, deist tanrısı pasiftir bu evreni yaratan ve sonra hiç karışmayan tanrıdır, ben şu anda fail olan, her an fail olan, bu yaprağı düşüren Allah'tan bahsediyorum diyor, sonra kurandan ayet gösteriyor, bak bu yaprağı düşüren Allah'tır, gibi sonra bunu da Allah'ın varlığına kanıt sayıyor.

1. si bunun kuranda yazması bir kanıt değildir, çünkü bir insanın rahatlıkla düşünebileceği bir şeydir bir tanrının bu yaprağı düşürmesi, çiçekleri topraktan çıkarması vs.
2. si bir deist de her an fail olan ve bu evreni işleten, o yaprağı düşüren tanrıya inanabilir ki, yani sen deizmi de yanlış göstermiş oluyorsun.
Velhasılkerem ister kabul etsin ister etmesin, kırmızı asa tamamen deist argümanları üzerine kuruludur]

Normalde tartışmalar hep Tanrı’nın varlığı üzerinden gidiyor ve Tartışma ‘kesinlik bir yaratıcı var’ diyen MUTLAK TESİTLER ile ‘bir yaratıcı yok’ diyen POZİTİF ATEİST argümanlar arasında gittiğinden bir sonuca varılamıyor.

Dinciler, bir ateist ile dini tartışırken şunu derler: ‘yani bir tanrı var ki biz bunları konuşuyoruz, bir yaratıcı olmadıktan sonra dini ve peygamberi konuşmanın bir anlamı var mıdır?’ diyorlar. Ancak bu evrenin bir yaratıcısının olması, senin inandığın dine ve peygambere bir kanıt teşkil etmez ki. Aslında önce yaratıcıyı değil de dini konuşmak lazım, çünkü Din doğru ise, yaratıcı da otomatik olarak var demektir ancak din doğru değilse o zaman Deistik-Panteistik tanrıları tartışmaya geçeriz.

İşin din kısmının tartışması genelde yarım yamalak bırakılır, tartışmaları dinleyenler de bir şey anlamazlar. Bu yüzdendir ki Kafile’den Osman bulut ile Ateizm Derneği’nin tartışması izleyenlere bir şey katmamıştır ama aynı zamanda Efe Aydal ile Serkan Aktaş'ın Younow üzerinden yaptığı tartışmalarda da Serkan Aktaş, Efe Aydal’ı, sokaktan çevirdikleri ‘ateistler’ gibi imana getirememişlerdir çünkü Tanrı’nın varlığı kısmı geçildikten sonra işin din kısmında düzgün bir savunma yapılamamıştır ki istenilse de yapılamaz.

Aslında işe önce Din kısmından başlamak gerekse de geleneği bozmayıp önce Tanrı’nın varlığı neden kesin olarak bilinemez, ortaya sürülen kanıtlar neden kişiseldir ve bir delil niteliği taşımaz, bunu açıklayıp daha sonradan Dini, İslam özelinde eleştireceğim.

1. Kısım, Gerçeğe Ulaşmak ve Bilim 

Bölüm 1: Bir yaratıcı veya üstün bir güç var mı?

Çoğumuz dindar bir çevrede ve dini söylemlerin etkisinde büyüdüğümüzden bir yaratıcının kesinlikle var olması gerektiğini düşünürüz. Ben ise bu konudaki Agnostik tutumumu anlatmak istiyorum. Bunu şu anki bilgimizle bilmemiz mümkün değildir.

Biz insanlar bir şekilde kendimizi bu dünya üzerinde bulduk, nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi hep merak ettik ve varlığı sorguladık.  Bunu sorgularken ve gerçeğe ulaşmaya çalışırken bilmemiz gereken en önemli şey gerçeğe sadece akıl yoluyla ulaşılamayacağıdır, Açıklayayım:

Biz bu gerçekliği merak ediyoruz, kendimizi bir şeyin içerisinde bulduk ancak bu gerçeği anlamakta kullandığımız şeyler hep bu evren içerisinde gördüğümüz şeylerden yola çıkılarak üretiliyor ve/ veya insan aklının ürünü. Gerçeği anlamaya çalışırken ve sorgularken herhangi bir ön yargıda bulunmamamız gerekiyor. İçinde bulunduğumuz gerçeklik her türlü şekilde oluşmuş olabilir, bize mantıklı gelsin gelmesin, hoşumuza gitsin gitmesin, sıradan olsun uçuk kaçık bir şey olsun, garip olsun sıradan olsun, sonsuz farklı ihtimal var ve mutlak gerçeklik dediğimiz şey her türlü forma ve özelliğe sahip olabilir veya her türlü şekilde oluşmuş olabilir dolayısıyla bizim bu evren içerisinden kendi sınırlı aklımız ve bilgimizle yaptığımız çıkarımlar ve akıl yürütmeler bizi gerçekliğe ulaştırmaz çünkü evren bizim mantığımıza göre oluşmadı, bu evreni biz yaratmadık, dolayısıyla kendi aklımızdan, kendi aklımıza göre, hoşumuza giden veya dinlerde olduğu gibi insani özellikle sahip tanrılar uydurmamız, kendimizce bir felsefe inşa etmemiz, kendi kafamızda kurguladığımız taslaklar, kişiseldir ve bilimsel olarak kanıtlanmadığı müddetçe bunlar ‘var/gerçek’ kabul edilemez.

Burada bir örnekle şunu açıklayayım:

Teistler (veya Deistler), ‘bu evren muhteşem, bir ahenk var, düzen var; insan vücudu çok kompleks, damarlar, kemikler, sinirler, kaslar iç içe geçmiş, karmaşık bir sistem, karşıdaki dağlar, tepemizdeki yıldızlar, koskoca evren, çiçekler, böcekler, canlılık vs’ diyerek buradan bir Tanrı’nın varlığına ulaşıyorlar.

Tanrının olmadığını ileri sürenlerden ise şu argümanı duyabilirsiniz: ‘Bu evren kaotik, kainat bir keşmekeş, canlılar birbirini yiyor, atomlar, hava akımları, gaz bulutları her şey kaotik hareket ediyor, çok fazla atom birbiriyle etkileşim haline bir hareket gerçekleştiriyorlar, gök taşları birbirine ve gezegenlere çarpıyor, doğal afetler, hastalıklar, kıtlık, virüsler sürekli evrimleşiyor, (yeni) hastalıklarla mücadeleler, doğuştan gelen ve canlıların yapısındaki kusurlar, doğal yaşamın +18 görüntüsü (kirlilik, zor hayatta kalma, rahatsız edici olgular, dışkılama, doğum, kan, acı vs), yıldız patlamaları, bizi umursayan bir varlığın olmaması, kainatın tehlikeli bir yer olması vs. örnek vererek tanrının olmadığına ulaşıyorlar ancak gerçek şu ki Düzen-Kaos, İyilik-Kötülük, Muhteşemlik-Çirkinlik, Kusur-Kusursuzluk vb tanımlamalar bize göre olan tanımlamalardır, kainatta objektif bir anlam veya objektif bir mana yoktur, anlam veya mana, ona bakan bilinç tarafından verilir, o olguyu sen anlamlandırırsın; bu evren de bizim gibi bir akla, mantığa sahip ve bu evrendeki şeyler vasıtasıyla, evrimsel süreçlerle oluşmuş biz bilinçlere, mesaj verme, bizleri etkileme amacı güden bir tanrı tarafından yaratılmış olmak zorunda olmadığından bu argümanlar hiçbir şeyi kanıtlamaz. Peki bu evreni kim yarattı o zaman? Bunu bilmiyoruz, peki neden bilemeyiz?

Esasında dinci arkadaşlardan duyacağınız argümanlar özetle şudur, bunu böyle saatlere yayıyorlar, upuzun anlatıyorlar, insanın damarından girip göbeğinden çıkıyorlar, atomlara, kainata, çiçeklere oradan okyanusa dalıp kara delikten çıkıyorlar ancak uzatmaya gerek yok.
Argüman iki kelime bir şey, o da şudur: Bir saatin saatçisi vardır ve o saatçi bu saati yapabilmek için şu şu şu ilimlere sahip olmalıdır (saat bir ilim üzere yapılmıştır) + Kırmızı asanın bunun üzerine söylediği şey ise bu saatin çarklarını döndüren yani o sistemi fiziksel olarak icra ettiren, akıl sahibi birinin olduğudur.

Argüman aslında bu. Burada Saat=Evren, Saatçi=Tanrı olarak alınır. Argüman kadar basit aslında.

Şimdi bunun neden bir kanıt olmadığını açıklayayım. Öncelikle bu nedensellik (yani ‘saati yapan bir saatçi vardır, ormanda yerde bir Laptop görseniz onu bir insanın yaptığını bilirsiniz’ argümanı) bizim bu evren içerisindeki gözlemlerimizden yaptığımız bir çıkarımdır. Bu evrenin içinde olan varlıklar için geçerli olan bir fenomendir ‘nedensellik’ ancak bu nedensellik olduğu gibi, aynen, bire bir, bu evren için de geçerli olmak zorunda olmadığından bu mantıkla bu evrenin bir yaratıcı vardır diyemeyiz (başta söylediğim olay, gerçeklik her türlü şekilde oluşmuş olabilir, biz mantıklı gelsin veya gelmesin, biz onu keşfetmiş olalım veya olmayalım, hoşumuza gitsin veya gitmesin... gerçekler bunlardan bağımsız olarak gerçektir). Burada şunu sormak istiyorum, madem ki bu evren sanatlı, manalı, ilimli, muhteşem olduğundan bir yaratıcıya ihtiyaç duyuyor o zaman Allah nasıl bir yaratıcıya ihtiyaç duymuyor? Eğer Allah gibi bir varlık bir yaratıcıya ihtiyaç duymuyorsa bu evren neden bir yaratıcı tarafından yaratılmış olmak zorunda olsun? Eğer bu evren (tırnak içerisinde) ‘tesadüfen’ oluşamayacak kadar hassas ayarlı veya muhteşem ise, çok daha muhteşem ve ilimli, her şeyi yaratabilecek yapıya, sisteme vs sahip bir varlık nasıl kendi kendine veya yaratıcısız oluştu? Esasında bu argüman kendini çürütüyor çünkü bu şuna benziyor: ilkokul çocuğunun yapabileceği sıradan bir pastel boyalı resim (Evren) kendi kendine oluşmuş olamaz, bu resmin bir ressamı vardır ancak Mona Lisa tablosu’nun (Allah’ın/Tanrının) bir ressamı yok öyle mi? Veya şöyle söyleyeyim, boyaları rastgele saçtığımda bu pastel boyalı resim ortaya çıkamaz ancak Mona-Lisa tablosu ortaya çıkar öyle mi? Esasında burada Resmin ressamı vardır argümanı bir sıkıntıya giriyor çünkü o resmi yapan ressamın da bir yaratıcısı (Tanrı/Allah) olduğunu söylüyoruz, peki o Allah’ın bir Allah’ı olamaz mı? Bilmem fark ettiniz mi örnekler hep bu evren içerisinde gördüğümüz olaylardan esinlenme, evrenin içerisindeki nedenselliğin aynen, olduğu gibi, bu evrenin kendisi için de geçerli olup olmadığını bilmediğimizden buradan bir sonuç çıkmaz. Burada bir varlığın (yani Allah’ın) yaratıcısız oluşabildiği söyleniyor o zaman evren neden yaratıcısız oluşamasın ki? Evet, Allah ile evren farklı varlıklar, kıyaslanamaz diyebilirsiniz ancak evrenin kendisi de bir olgudur ve bu olgu, bir yaratıcı tarafından yaratılmış olmak zorunda değildir.

Burada olay tamamen kişisel tahminlere dayanıyor, herhangi bir kanıt teşkil etmeyen şahsi inançlar, size göre olan şeylerdir ve gerçeklik bu düşüncelerden bağımsız olarak gerçektir. O yüzden sadece akıl yürütmeyle gerçeğe ulaşamayız çünkü gerçeklik bizim mantığımıza göre oluşmuş olmak zorunda değil, her türlü oluşmuş olabilir ve bu evrenin içindeki nedensellik bu evrenin kendisi için geçerli olmayabilir. Bu evrenin içindeki koşullar ile bu evrenin bulunduğu ortamın koşulları veya bu evrenin kendisine geçerli olan şartlar aynı olmayabilir, o yüzden bu evren içerisinden yaptığımız çıkarımlar bizi gerçeğe ulaştırmaz.

Şimdi gelelim Kırmızı Asa’nın ‘evren bir yaratıcı tarafından fiziksel olarak işletiliyor’ iddiasında:

Bu da doğru olabilir ancak elimizde tek alternatif değildir. Dinciler hep bir analoji üzerinden gidiyor, ben de bir tane analojiyle açıklayayım o zaman: Nasıl ki bir simülasyonun, işlemci fiziklerini; ekran kartı ise grafiklerini, görsellerini fiili olarak işliyor, render ediyor/işliyor belki evrenimiz böyle bir şeydir ve denildiği gibi biri tarafından çalıştırılıyordur, yani o yaprağı biri düşürüyor bu evreni fiziki olarak icra ediyor, havada savrulan atomları o güç hareket ettiriyor olabilir.

Ancak nasıl ki bir bilgisayarı mühendis tasarlıyor, yapıyor ancak bilgisayar yapıldıktan sonra çalışırken işlemcinin fanlarını o mühendis döndürmüyor, kablolardan elektriği o mühendis bizzat geçirmiyor yani fiziksel olarak o sistemi mühendis icra etmiyorsa evrenimiz de belki tasarlanmış ve yaratılmıştır ancak kendiliğinden işleyebilecek şekilde donatılmıştır/yapılmıştır, bunun da doğru olmadığını bilemeyiz.

Belki bu evrenin dışı veya mutlak gerçeklik dep-değişik, hayal bile edemeyeceğimiz, başka bir olgu türüne, başka bir sınıflandırmaya giren, bambaşka bir şeydir illa yaratıcılık veya yaratıcısızlık arasına sıkışmış da değiliz; veya aklımıza gelen her şey olabilir, ama uçuk kaçık ama sıradan, ama mantıklı ama mantıksız, her şey olabilir, sonsuz farklı ihtimal var, hepsi de doğru olabilir ve düşünce bizi tek başına gerçeğe ulaştırmaz.


Burada, Kırmızı Asa argümanlarına ithafen, Panteist/Pandeist görüşün (Evren=Tanrı) doğru olmadığını nereden bileceğiz ? İlla bu tanrı Allah olmak zorunda mıdır? Bununla İslam kanıtlanabilir mi? Elbette hayır. Ancak Ateistlere ‘Tokat’ gibi sunulan cevapların tamamına yakını bu.

Kendileri ‘bilimin ön kabulleri var, inançları var’ derken kendi iddialarının da ispatsız bir varsayıma dayandığını görmezden geliyorlar. ‘bilimin varsayımlarının yanlış olabileceği hiç düşünülmüyor’ diyorlar ancak kendi varsayımlarının da doğru olmayabileceğini hiç hesaba katmıyorlar. (Çifte standartla yaklaşmak demiş miydim?)

Bölüm 2: Bilimsel olarak yaratıcıya ulaşmak ve Kafile’nin Kırmızı Asa ithamları

İlk bölümde neden tanrının varlığının veya yokluğunun bilinemeyeceğini açıkladım, şimdi bilimsel olarak gerçeğe nasıl ulaşırız, bilim neden güvenilirdir, esasında BİLİM NEDİR bunlara bakacağım ve kırmızı asa’nın bilim ve ateizm yanlışlarını açıklayacağım.

Öncelikle Kırmızı Asa’da ve pek çok dinci kanalda belirtilen, ‘Ateistlerin ‘Tesadüf’ inancı’ iddiasının yalan olduğunu belirtmekle başlamak istiyorum.

Osman Bulut, Kırmızı Asa’da şunu söyledi ‘Yeni ateistler tesadüf kelimesinden korkuyorlar, eski ateistler bunu sıkça dile getirmiş olsalar da...’ bunu açıklamadan önce arada şunu söylemek istiyorum, sizler de ‘Deizm’ kelimesinden korkuyorsunuz çünkü argümanlarınız tamamen deizm/panteizm üzerine kurulu, Osman bulut bunu ‘biz deist argümanları kullanmıyoruz, ben her an fail olan Tanrı’yı kastederek Allah’ı kanıtlamış oluyorum’ diyor ancak bunun Allah’ı kanıtlamadığının farkında değil veya şarlatanlık yapıyor, ayrıca deizmin ve türevlerinin ne olduğunun da farkında değil.

Peki Ateistler kör bir tesadüfe mi inanırlar? Esasında ateistlerin bir ‘Ateizm Din Kitabı’ yoktur, ateistler tek bir kalıba sokulamaz, bu arkadaş (ve diğer dinci kanallar) kendi yaptıkları videolarda karşı tarafı kendi istediği gibi gösterip onu çürütüyorlar (saman adam safsatası) ve insanları bir sahte ikilem içine sokuyorlar yani ‘ya onların tasvir ettiği tarzda bir Müslümansın ya da onların anlattığı gibi bir ateistsin’. Bu yüzden ‘Deizm’ kelimesinden korkuyorlar, çünkü Tanrı’nın varlığı hakkında argümanlar getirilebilse de Din ve vahiy (Kuran, Muhammed’in peygamberliği) kanıtlanamaz. Zaten kendi aralarından, dini sorgulayan bir arkadaşı, sorularına düzgün cevap veremeyince aralarından atmışlar, ‘hile-i şerriye’ ile ilgili bir soruydu (işine geldiği gibi sorguluyorlar, işlerine geldiği kısmı görüyorlar demiş miydim?).

Konumuza dönecek olursak, Ateist kelime anlamıyla A-Tesit (Tesit olmayan) yani dini inancı olmayan demektir ve bahsedilen ‘materyalist veya Tanrının kesinlikle olmadığını iddia eden veya ‘tesadüfçü’ ateistler, Ateizm spektrumunun en uç kısmında yer alır ve bunlara Pozitif Ateist, Mutlak Ateist veya Gnostik Ateist denir. Normalde bir ateist bir yaratıcının kesinlikle olmadığını anlamış bir kişi değil, bir tanrının olmak zorunda olmadığını anlamış kişidir. Ateistler aslında zayıf agnostiklerdir, bir Ateist ‘yaratıcı kesinlikle yoktur’ demez, ben yaratıcıya gerek görmüyorum, varlığını kanıtlayana kadar ona vardır diyemem/onu yok kabul ederim’ der, bize göre yaratıcının var olma ihtimali %50’dir, ki nasıl bir yaratıcı veya yaratıcı sebep? O kişiden kişiye değişir, bir bilgimiz yok o konuda. Zaten Bilimsel düşündüğünü söyleyen, ‘inanmak değil bilmek istiyorum’ diyen, inançların bir şeye kanıt olmadığını anlamış bir kişinin Tanrı’nın olmadığını iddia etmesi bir çelişkidir, biz Ateistler veya Bilimsel düşünen insanlar da zaten her şeyi kör bir tesadüfe bağlamıyoruz. Efe Aydal ile Serkan Aktaş tartışırken Efe Aydal tanrının varlığını şu an bilmediğimizi ve evrenin varoluşu-bigbang en son bilimsel görüşü aktardıktan sonra Serkan Aktaş ‘bakın, en iyi bilim adamlarınız bile çözemedi, cevaplayamadı’ demişti. Bir şeyin bilinmiyor olması, dinci olarak senin iddianı doğru çıkarmaz ki? God of the Gaps (Boşlukların tanrısı) denilen şey de budur zaten, bilmediğin yerde direk (kendi inandığı) tanrının yaptığını söylemek. Kerem Cankoçak profesörümüz gibi, Tanrı’nın olmadığını, evrenin tasarlanmamış olduğunu kendince anlatan, Hardcore Materyalistçi kişilere ben de katılmıyorum ancak bu kişileri ve bunların düşüncelerini eleştirerek kendi düşüncenizi kanıtlayamaz ve bunu bilime ve ateizme komple mal edemezsiniz. Ayrıca Sadece Mutlak Ateizm ve bu arkadaşların anlattığı tarzda bir İslam arasına sıkışmış değiliz, hayat böyle bir siyah beyazdan ibaret değildir, kendinizce neye inanmak istiyorsanız onda özgürsünüz.

Gelelim Kırmızı Asa’nın, Bilim konusunda nerede yanıldığına;

Öncelikle bilim nasıl işler onu bir anlatalım, bu arkadaşlar bilimin naturalizm ‘inancını’ eleştirmişler ancak bilimdeki naturalizm nasıl bir naturalizm ve bilimde inançlar var mı? Bunları açıklayayım. 

Öncelikle ‘felsefi’ natüralizm ile ‘metodolojik’ natüralizm’i birbirinden ayırmalıyız, felsefi natüralizm’e göre şu gördüğümüz doğadan başka hiçbir şey yoktur, bilimde kullanılan metodolojik natüralizm ise felsefi olanından farklıdır, metodolojik natüralizm’e göre, üzerine objektifçe mutabık olabileceğimiz şey, şu gördüğümüz doğa’dır yani olayları herkes kendi şahsi inançlarıyla açıklayabilir kimisi der Zeus yaptı, kimisi der X tanrısı kimsi de Y tanrısı kimsi der Z tanrısı... Bilimsel olarak gerçeğe ulaşmaya çalışıyorsak, olaya şahsi inançlarımızı katamayız, bilimin dini kanıtlamak veya çökertmek gibi bir amacı yoktur, bilimin amacı gerçeğe ulaşmaya çalışmaktır. Burada ‘şahsi inançlarımızla olaya yaklaşamayız’ derken kastedilen Tanrısızlık veya Felsefi bir natüralizm değildir, burada Natürel (yani doğa)= mutlak gerçekliktir, eğer bir tanrı varsa o da ‘mutlak gerçeklik’ kapsamına girer ancak insan kolay yoldan cevaba ulaşma, bilmediği yerde cevap uydurma meyilinde olduğu için ‘bunu tanrı yaptı’, ‘bir tanrı var’ düşüncelerine girmeye meyillidir. Ancak olağanüstü iddialar olağanüstü kanıtlar gerektirdiğinden ve başta anlattığım (akıl yürütmeyle tanrıya ulaşılamayacağı) olaydan ötürü şu an ‘bir tanrı yaptı’ veya ‘bir tanrı vardır’ diyemiyoruz. ‘Bu evrenin kendisi olağan üstü bir kanıt değil midir zaten’ denecek olursa da bu da geçersizdir, çünkü bu evrenin muhteşemliği ve olağanüstülüğü bize göre bir olağanüstülük olduğu için kendi düşüncelerimizle vardığımız bu sonuç bizi gerçeğe götürmez. ‘Evrenin bu yapısı ve olağanüstülüğü bir tanrıyı gerektirmez mi?’ denilirse de gene ‘evrenin böyle olmasının, yaratıcıyı gerektirip gerektirmediğini bilmiyoruz, gerçeklik bizim mantığımıza göre oluşmuş olmak zorunda değil, nedensellik ilkesi aynen bu evren için de geçerli midir ya da evrenin dışında veya evrenin kendisi için nasıl bir nedensellik geçerlidir veya hangi koşullar vardır bunu bilmediğimizden bu bizi bir yere götürmez’ demek durumundayız.

Buradan şuna geliyorum, bilim felsefi değil metodolojik olarak natüralisttir ve bilim natüralist olmaktan daha çok empiriktir (bilgi temellidir) Celal Şengör’ün de vurguladığı hep buydu zaten, deney, gözlem, ölçülebilirlik, test edilebilirlik. Eğer bir tanrı varsa benim onu tespit edebiliyor olmam, onu ölçebiliyor olmam lazım. Doğaüstü veya Metafizik denilen şey bilimsel olarak kanıtlanacaksa benim ona dokunabiliyor onu gözlemleyebiliyor olmam lazım.

Bu konuda Evrim Ağacı’nın ve Celal Şengör’ün şu 2 videosunu izlemenizi tavsiye ederim :

1) [Evrim Ağacı] Evrim Tesadüfler Üzerine Mi Kurulu? - Bilmiyorum Demenin Gücü
2) [Celal Şengör] Tesadüf-Bilim

Kırmızı Asa’da yasalar iş yapmaz argümanın saçmalığını yukarıda anlatmıştım, evrenin illa ki bir işleticisi olmak zorunda değil, tabii ki kesin ‘olamaz’ diyemeyiz ancak onu göremediğimiz, ölçemediğimiz ve etkisiz eleman olduğu için yok kabul ediyoruz (aksi ispatlanıncaya kadar). Allah o yaprağı her seferinde düşürmeyi seçiyor ancak mucize denilebilecek şekilde o yaprağı düşürmemeyi seçmiyorsa bu gerçekten bir seçim midir? Eğer sürekli aynı şeyi seçiyorsa o etkisiz elemandır. Bu yasaları işleten icra ettiren sonsuz varlı varlık veya farklı olgu türü uydurulabilir ancak bunlar kanıtlanana kadar bunar vardır diyemeyiz yani yok kabul ederiz.

Bilimde kaos ne demek ondan da bahsetmek istiyorum. 

Celal Şengör, ‘kainat bir keşmekeş’ derken veya bizler kaos’tan bahsederken aslında kastedilen ile şunun arasında bir fark yoktur, kırmızı asa’da atomların ‘belli kurallara uyarak hareket etmesi düzendir’ iddiası şu yüzden yanlış, 2 oda var, biri derli-toplu diğeri dağınık, şimdi desek ki ‘dağınık odadaki etrafa savrulmuş kıyafetleri oluşturan atomlar belli kurallara uyuyorlar demek ki oda da düzenli’ bu saçma olurdu öyle değil mi? Bizim kastettiğimiz kaos veya ‘kainat bir keşmekeş’ derken kastedilen, dinlerde bahsedildiği gibi bizi umursayan bir tanrının emaresi olmaması, doğada canlıların birbirini yemesi, her türün bir şekilde hayatta kalmaya çalışması, hastalıklarla, virüslerle boğuşmamız, evrimleşen virüslerle yeni hastalıklarla uğraşmamız, canlı vücudundaki kusurlar, doğal felaketler, gök taşı düşmeleri, asteroidlerin çarpışmaları, yıldız patlamaları, hava akımlarının-hava moleküllerinin ‘kaotik’ hareket etmesi gibi şeylerdir.

Kaos’tan veya Kaotiklikten kastedilen, aynı zamanda ‘öngörülemezlik’tir, örneğin yarinki hava durumunu yüksek doğrulukta tahmin edebilirken 1 ay sonrasını tahmin edemememiz, çünkü çok fazla etmen, çok fazla ölçülemeyen eleman, çok fazla atom var ve bunların her birinin yerini ve bütün özelliklerini %100 doğrulukla bilemediğimiz, bilebilsek bile hesaplayabilecek güçte olmadığımızdan ‘tesadüf’ veya ‘kaos’ denilip geçilir. Yani zar atmak gibi ya da 1/560 ihtimal gibi bir rastgeleliğe bağlanmıyor her şey. Ki bir ihtimalin çok düşük olması, onun imkansız olduğu anlamına gelmez.

Evrimsel süreçte ilk canlılığın okyanuslarda başladığı düşünülüyor, Dünya’nin bilinen en eski durağanlaşmış devri ile ilk bakteri kalıntıları arasında 735 milyon yıl gibi bir süre var, okyanustaki koşuular altında çok ilkel hücresel yapıların oluşma ihtimali elbette yüksek değil ancak 735 milyon yıl boyunca sürekli denendiğinde elbet bir noktada oluşabilmiş olması mantık dışı değildir, evrim konusunu daha detaylı araştırırsınız, burada detayına inmeyeceğim. Kaos derken ne kastedildiğini daha iyi anlamak istiyorsanız Evrim Ağacı’nın şu yazı dizisini okuyunuz:
https://evrimagaci.org/yazi-dizisi/kaos-teorisi-39

Bilim nasıl işler?

Bilimin temelinde gözlem, test edilebilirlik ve yanlışlanabilirlik vardır.

İnsanın bilim macerası da önce yalan söyleyerek başlamıştır çünkü hiçbir şey bilmiyorduk, akıl yürüterek bazı varsayımlarda bulunduk ve bu varsayımları test ettik, bu varsayımlar test edilip yanlışlandıktan sonra eski hipotezi terk edip eldeki yeni veriler ışığında alternatif açıklamalar geliştirir ve veri gelmeye başladığında yanlış olanları eleriz, esasında bilim mutlak gerçekliği vereceğim, her şeyi cevaplandıracağım diye bir iddiada bulunmaz, neyin tam (%100) doğru olduğundan ziyade, neyin doğru olmadığını vermede daha başarılıdır. Tanrı konusunda da bu böyledir, Bilimsel olarak henüz tanrının ispatlanamamasının sebebi natüralizm ‘inancı’ değil, veri eksikliğidir, zira en başta felsefenin ve akıl yürütmenin bizi gerçeğe ulaştırmayacağından bahsetmiştim. Bu alternatif açıklamaları, tanrı ile ilgili farklı görüşleri aklımızın bir köşesinde tutarız ve veri gelmeye başladıkça bunlar içinden yanlış olanlarını eler, yeni bilgilere göre de farklı fikirler inşa ederiz ve bunları sürekli test ederiz, sınarız. Bilimin (metodolojik) natüralist olmaktan ziyade empirik (bilgi temelli) olması yani. Asla ‘mutlak gerçek, en doğru gerçek budur’ iddiası yoktur bilim ile dinin ayrıştığı nokta da burasıdır, Din, iman gereği vahiy ile geldiği iddia edilen cümlelerin tanrıdan ve kesin doğru olduğu dolayısıyla asla sorgulanamaz olduğunu söyler (sorgulansa bile bunun hikmetini anlamak veya neden doğru olduğunu anlamak üzere bir ‘sorgulama’ vardır, gerçek anlamda bir sorgulama yoktur). Bu yüzdendir ki 1400 senedir din kanıtlanmaya çalışılıyor, yok o tefsir yanlış o çeviri yanlış, yok illa Arapçasından okuman lazım yok o kelimeyle şu kastediliyor denerek kıvrılıyor çünkü söylenenler doğru değil.

Bilim sürekli değişiyorsa ona nasıl güvenelim?

Ona güvenme nedeniniz de tam olarak budur zaten. Bilim, insanlığın öğrenme ve anlama çalışmalarının bütünüdür, insanlık olarak boyutumuz küçük, zekamız sınırlı, kudretimiz az dolayısıyla tabii ki her şeyi bilmiyoruz ve zamanla bilgimizin ve düşüncelerimizin değişmesi çok normaldir. Ancak bilim dogmatiklikten uzaklığı, değişime ve her türlü iddiayı değerlendirmeye-tartışmaya açıklığı, uyguladığı yöntem ile elimizdeki, gerçeğe ulaşmakta kullanabileceğimiz en makul yöntemdir eğer eksiklikleri varsa veya yönteminde yanlışlar varsa bunu da düzeltmeye açıktır ki bugüne kadar da düzeltmiştir eğer bilimsel metodoloji yanlışsa, felsefenin tek başına bizi gerçeğe götürmediğinin, en başta anlattıklarımın da farkında olarak, ‘ben akıl yoluyla şuna ulaşıyorum, bu mutlak gerçekliktir, dinim bunu söylüyor, bunu anlayamayanlar, kainatı vahiysiz/ruhsuz anlama gafletine!! düşenler cahildir ve cehenneme gidecektirler’ gibi saçma sapan argümanlar yerine akılcı ve düzgün bir yaklaşım getirin, sizden önce bilim bunu kabullenir zaten.

Konuyla ilgili bir video ‘Sürekli Değişen Bilime Neiçin Güvenelim?’: https://www.youtube.com/watch?v=MOIoAGnSitY

Bilimde ‘yok kabul etmek’ ne demektir?

İnsanlar olarak gerçeği anlamaya çalışıyoruz, bilmediklerimizi öğrenmeye çalışıyoruz bu noktada aklımıza pek çok farklı alternatif açıklama gelebilir ancak bunlar kesin doğru olmak zorunda olmadığından, varlığı kanıtlanana kadar ‘yok’ kabul edilir, yok kabul etmek, onun olmadığını iddia etmek değil, varlığını kanıtlayana kadar ona ‘vardır’ dememektir. Şu an solucan deliklerinin olabileceği düşünülüyor örneğin ancak gözlemlenmediği için ‘yok’ kabul ediliyor, bu onun olmadığını iddia etmek anlamına gelmiyor, ‘’gözlemlemedim o yüzden ‘vardır’ diyemem ancak var olabilir, elimdeki bilgilerle de çelişmiyor’’ demektir. (insan boşluk doldurma ve bilmediği yerde bir şeylere uydurma meyilinde olduğundan bugün açıklanamayan veya gizemli bazı olaylara ‘cin’ gibi failler atfedilmesi veya bir şeyler uydurulması da insanın bu kusurundan kaynaklanır.)

Konuyla ilgili bir Podcast [Efe Aydal] 26 Yıl sonra deist olan adam: https://www.youtube.com/watch?v=G1FLmNjVzw4

Konuyla ilgili olarak açıklamacı olması açısından, Nurcu arkadaşlar gibi ben de bir Analoji yapayım :) Pisagor teoremini biliyorsun, a^2+b^2=c^2, aslında bu, kosinüs teoreminden gelir, Kosnüs teoremi der ki: ‘bir üçgenin iki kenarının uzunluğu ve bu iki kenarın arasındaki açı (veya o açının kosinüsü) bilinoyrsa, üçüncü kenarın da uzunluğu bulunabilir’ der ve bunun formulünü verir, asıl formul şudur, a^2 + b^2 = c^2 - 2ab(cosß), Dik üçgende Cosisnüs 90 derece = 0 olduğundan formul a kare + b kare = c kare olur, ancak düşün ki henüz pisagor teoremi ispatlanmış ancak kosinüs teoremi bilinmiyor, şimdi, bu pisagor teoreminin nereden geldiğiyle iligli bir sürü iddia var, herkes farklı bir formul atıyor ortaya ancak biz bu formulleri, kesin olarak kanıtlayana kadar yok kabul ederiz, bunları kanıtlayana kadar bunlar vardır diyemez ve matematik kitabımızın içine alamayız, ''bak, henüz matematik kitabımın içinde yok" Yok kabul etmek olmadığını iddia etmek değildir, formulü henüz doğrulamadım, doalyısıyla bütün geometriyi bu, doğruluğundan emin olmadığımız/ şaibeli formul üzerine kuramam çünki bu alternatif formulleri test etmedim ve doğruluğunu onaylamadım, bunlardan herhangi birini, sırf birisi öneriyor diye test etmeden matematik kitabımın içine alamam, alırsam ne olur bir düşün? Zaten yanlışsa yanlışlığı ortaya çıkacak ve değiştirmek durumunda kalacağım, dindeki bu kabuller, yanlışlandığı taktirde, sen bu iddiandan vaz geçer misin? geçmezsin çünki din, en doğru olduğunu, tanrı kelamının yanlış olmadığını iddia eder, bu yüzden dogmatiktir, bu yüzden Bilim ile uyuşamaz, Bu Nurcu kanallar da bilimsel düşünceyle dinlerinin uyuşmadığını fark edince, bu sefer bilime saldırdılar. Önceden din ile bilim uyuşur denirdi, şimdi ise iş yavaştan bilimi reddetmeye doğru kayıyor gibi görünüyor. Kosinüs Teoremi ne zaman test edildi, kanıtlandı ondan sonra matematiğe dahil oldu, bilim de böyle işler, tekrar ediyorum, kanıt ve gözlem üzerine gider bilim.

2.Kısım, Din ve Dindeki çıkmazlar

Din dediğimiz olgu, insanların zamanında açıklayamadığı olaylara cevap bulmak adına tanrı veya tanrılar uydurduğu ve doğayı/doğa olaylarını bu tanrılara bağladığı, kendi ahlak kurallarını daha iyi uygulayabilmek veya kendi kafalarınca bir toplum/gelenek inşa etmek ve toplumu bu halde tutmak adına uydurdukları, yazdıkları hikayelerdir. Kuran’ı alıp baştan sona okuyun, insan eliyle yazılamayacak herhangi bir ifade göremezsiniz, veya evreni duygularla/vahiyle anlama denilen şey de tamamen insanidir ve hiçbir tanrısal veya tanrıdan geldiğini kanıtlayabilecek bir taraf bulundurmaz. Nurcuların Said Nursi felsefesi farklı farklı dini görüşler, mezhepler vs bunlara bakın, hepsi insanların kendilerince inşa ettikleri dünya görüşleridir, yeryüzünde ne yazıldıysa insan yazdı, ne söylendiyse insan söyledi, bunu çürütebilecek herhangi bir argümanla gelemezler.

1.Bölüm: Kusursuz tanrının kendisine inanması için insan yaratması, merhametli tanrı ve imtihan çıkmazları

Dinlerin insanlar tarafından uydurulduğunu söylemiştim şimdi bazı dini sıkıntılara bakarak bunu daha iyi anlayalım. Burada soracağımız sorular Deist tanrısı veya bu evrenin herhangi bir yaratıcısı için geçerli olmaz ancak insanlar tarafından hayal edilen ve insansı özelliklerde olan, dinlerde geçen Tanrılara yöneltilebilir sorulardır bunlar. Biz ateistlerin reddettiği Tanrı, Deistik tanrılar değil, Teistik (dinlerde geçen) Tanrılardır, ben de burada İslam özelinde eleştirimi sunacağım.

Her şeye kadir kusursuz bir Tanrı’nın kendisine inanması/onu tanıyıp ibadet etmesi için varlık yaratması

Eğer bu tanrı Sonsuz kusursuz ise kendisine inanılmasına veya tapınılmasına ihtiyacı yoktur, ve kusursuz bir varlık belki de hiçbir şey yaratmaz çünkü sonsuz kusursuzdur. Filmlerde veya animelerde gördüğümüz ‘kusursuz küre’ gibi her şeye nötr bir varlık olması muhtemeldir.

Eğer kendisine tapılmasına ihtiyacı yoksa neden namaz gibi ibadetleri yerine getirmeyenler cehenneme atılacak?

Eğer kendisine inanılması için insanları yaratmadıysa, buna ihtiyacı yoksa neden yarattı ve neden kendisine inanmayanlar sırf inanmadığı için cehenneme gidecek?

Tanrı’nın insanı imtihan etmekteki amacı nedir? Tanrı Bizi yaptıklarımızdan sorumlu tutamaz çünkü bizi yaratan Allah olduğu için (dine göre), A’dan Z’ye bizim yaptığımız her şeyden o sorumludur. İmtihan edip aralarından seçeceğim demesi zaten bir mantıksızlık, neden seçiyorsun? Ne gereği var?

Buna ek olarak seçme dediğimiz olay olabilmesi için bizlerin, Allah’ın varlığından bağımsız olarak var olmamız lazım, yani olanlar arasından seçersin, önce yaratıp sonra seçmezsin. Öğrencileri zekasına göre seçebilirsiniz çünkü onların zeki olup olmaması sizden bağımsızdır veya ÖSYM öğrencileri seçer çünkü öğrencilerin kalitesi o sınavı yapanlardan bağımsızdır, kim daha iyi ona bakacağım diyerek bir sınav geliştirmiş kendince, ancak Allah önce yaratıyor sonra ben hanginiz cennetlik hanginiz cehennemlik onlar arasından seçeceğim diyor. Beni sen yarattın zaten, eğer günah işliyorsam veya sana inanmıyorsam beni sana inanmayacak şekilde yaratan da sensin. Özgür irade var mıdır? Var ise ne kadar özgürdür ve neden herkese aynı özgür irade verilmemiştir? Neden herkese aynı zeka ve algılayış biçimi verilmemiştir? Bizi bu şekilde yaratan Allah yaptıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutamaz çünkü bizi bu şekilde davranacak biçimde yaratan o zaten. Nasıl ki Telefonu üreten firma A’dan Z’ye o telefonun her şeyinden sorumluysa, Allah da bizim her şeyimizden sorumludur. Kuranı okursanız ‘biz sizi şöyle yaratırız böyle yaratırız’ ‘Allah sizi şu konuda zayıf yaratmıştır’ şeklinde ayetler de mevcuttur. Bu dediğime yüzde yüz işaret etmese de dediklerime bir işaret vardır ve benim bu argümanım Allah’ın bizleri ve evreni yaratması dolayısıyla yaratanın, yarattığı üzerinde sorumluluk sahibi olmasındandır.

Eğer Kırmızı Asa’da denildiği gibi, her şeyi Allah işletiyorsa zaten biz de bu simülasyonun bir parçasıyızdır ‘yok, biz özgür iradeliyiz vs deniyorsa da ondan bahsettim zaten’

İmtihan adil değil

Herkese Aynı zeka veya aynı ‘özgür’ irade verilmemesine ek olarak herkesin yaşam ömür uzunluğu farklı, imtihanı farklı, imtihan zorluğu farklı, koşullar farklı vs.

Öyle bir sınav düşünün ki herkes için soru sayıları rastgele, soru uzunlukları rastgele, soru zorlukları rastgele, sınav uzunluğu rastgele ve hatta bazıları sınava girmeden geçiyor (çocukken ölenlerin cennetlik olması)

Bugün insanlar hangi coğrafyada veya ailede doğduysa oranın dinini benimsiyor. ‘Ben başka ülkede doğsaydım gene araştırır bulur Müslüman olurdum’ diyen bir kişi acaba kendi dinine gösterdiği özeni diğer dinlere de göstermiş midir? Kuranın Arapçasını okumak lazım diyen biri diğer dinleri ana dillerinde okumuş, üzerine düşünmüş ve kafa yormuş mudur acaba? Tanrı’nın kendisini

Allah’ın vizyonu

Denir ki ‘iyi ile kötünün mücadelesi kıyamete kadar devam edecek’ veya ‘iyi ile kötü ayrışsın diye imtihan ediliyor’

Tanrı statüsünde, sonsuz mükemmel ve Kur'an’da kendisine ‘yüksek ilim sahibi’ diyen bir varlığın vizyonunun bizi 60-85 sene dünyada imtihan edip, birbirimize kırdırıp cennete veya cehenneme atacak olması sorunsalı. Madem merhametli bir Allah var bizi burada oyalayacağına direk cennetine alabilir, eğer dünyada kalmanın sebebi, bazı şeyleri anlamak, imtihanı ve zorluğu görüp sonradan rahata ermek ise;

1)Allah bizi, dünyada bir şeyler deneyimlemeden de cennetteki nimetlerin kıymetini bileceğimiz bir şekilde yaratamaz mıydı?

2)Herkes bu dünyada alması gereken dersleri, tecrübeleri alıyor mu ki? Herkesin hayatı ve hayatının uzunluğu farklı.

Eğer amaç cenneti hak etmek ise zaten ne kasıyorsun direk koy. Zaten bizi yaratan varlık bizim her şeyimizden sorumlu olduğundan hak etme olayı da bir sorunsal haline geliyor.

‘Andolsun ki biz, cinlerin ve insanların çoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır; düşünmezler onunla; gözleri vardır, görmezler o gözlerle; kulakları vardır, duymazlar o kulaklarla. Onlar dört ayaklı hayvanlara benzerler, hatta daha da sapıktır onlar. Onlardır gaflette kalanların ta kendileri’ 7:179

‘Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür (hatem) vurmuştur, gözlerinde de perde vardır, onlara büyük bir azab vardır." (Bakara 2/7)

‘Onlardan seni Kur’an okurken dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mûcizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde, "Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir" diyerek seninle tartışırlar. 6:25’’

Bu ayetler de imtihan konusunda dediklerimi destekler nitelikte ve düşündürücü. Tabii ki bunlar bir şekilde savunulmaya çalışılır ona da geleceğim.

Bu belirttiğim noktalara cevap verilmeye çalışılsa da ‘dinini kanıtlamak için’ değil de ‘bu din doğru mu değil mi’ diye sorgulayan birisi için her şey açık ve nettir ve verilen cevaplar avutma ve kıvırma olması bir yana bu kitabın insan eliyle yazılmış olduğu, tanrısal olmadığı gerçeğine bir etki edemeyecek, kitabın Tanrı’dan geldiğini kanıtlayamayacak; sadece kendine bir şeyi cevaplamış olup o cevabı da kendilerine mantıklı geldiği için kabul edecekler ancak objektifçe bakan biri bunun ne olduğunu görür.

2.Bölüm: Kötülük problemi nasıl yorumlanmalıdır ve Kusur-İmtihan savunması 

‘Tanrı varsa neden kötülük var, canlılar birbirini yiyor, kötülüklere neden izin veriliyor’
Bu, başlarda bahsettiğim sebeplerden ötürü Deist Tanrısını çürütmese de dinlerdeki tanrılara yöneltilebilecek bir sorudur. Esasında bu konuda dinciler işine gelen cevabı alıyor ve kendince bir mantık-felsefe-hikmet inşa edip oraya oturtuyorlar.

Bence bizi 80 sene yaşatıp öldüreceğine direk cennete alsın bu merhametli tanrı.
Bunu ‘kötü bir şey olacak ki iyinin kıymetini bilesin’ gibisinden açıklayacaklar. Din içerisinde kabul edilebilir bir açıklama ancak her kötülük de bu şekilde açıklanabilir mi? Doğadaki her kötülük bu şekilde açıklanabilir mi? Orasını bir düşünün.

Örneğin; bana göre eğer dindeki gibi bir tanrı bu evreni yaratmış olsaydı canlıların böyle birbirini yediği, kabul edilebilir sınırın ötesinde bir vahşilik olmamalıydı; Tarım ve Hayvancılık, FarmWille oyunundaki gibi daha barışçıl ve tatlı olmalıydı, tabii ki gene ağaçlara bakmak, hayvanlarla ilgilenmek vs olabilir, hastalıklar olabilir ancak düzen bu kadar vahşi olmamalıydı. Ancak biri de çıkıp der ki ‘benim bununla bir sıkıntım yok, bu bence bu sıfatlara sahip bir tanrıyla çelişmez, imtihan için uygun vs’ diyebilir. Ancak bu gene kişiseldir. Eğer objektifçe bakarsanız mevcut gerçeklik acaba dinlerdeki Tanrıların (merhametli, adaletli, kusursuz) yaratmış olmasını bekleyeceğimiz bir düzen midir? Tamam bi seviyeye kadar imtihan denilebilir ancak her şeye de imtihan denilebilir mi? Mevcut gerçeklik, evrendeki tehlikeler, entropi, evrim, doğanın vahşiliği ve tehlikeliliği, komple düşünüldüğünde, makul bir sınırı aşmıyor mu? Orasını siz düşünün.

Esasında dinlerdeki Tanrılar bu evreni yaratmadığı, biz mevcut gerçekliğe göre kendimizce bir Tanrı uydurduğumuz için bu konuşmalar ve cevaplar hep. Mevcut gerçekliğe göre bir din yazmışız ve gerçeklikteki kötülük-iyilik kavramlarını bu şekilde bir mantığa oturtuyoruz, verilecek hiçbir cevap, bu dinin tanrı tarafından yazıldığını (insanın ürünü olmadığını) kanıtlayamayacaktır, sadece bir avutma olacaktır, kişisel olacaktır, üzerine düşünmek size kalmış.

'Onlar kusur değil imtihan'

Bizler, insan vücudundaki ve kainattaki kusurlardan bahsederken hep ‘imtihan, bir hikmeti var, şöyle olsaydı iyi olur muydu, düzgün bir sınav veya imtihan olur muydu?’ gibi cevaplar verilmekte.

Esasında bazı şeylere ‘imtihan’ diyebilirsiniz ama her şeye diyemezsiniz:
Örneğin insan uçamayan bir varlıktır, bir kara hayvanı olmamamız, uçamıyor olmamız, bu şekilde sınırlandırılmış olmamız belki imtihan olarak görülebilir ancak insanlardaki 20 yaş dişlerine imtihan diyemezsiniz, bu bir tasarım hatasıdır, eğer biz tasarlanmış bir canlı olsaydık, bu kusurun olmaması gerekirdi. Kas gücümüzün sınırlı olmasına imtihan denebilir ancak iskeletimizin en önemli kısmı, 2 ayak üzerinde durmamızı sağlayan omurgadaki kusurlara imtihan denilemez. Evrimsel kalıntılar ‘son halimizle ortaya çıktığımız, Allah tarafından tasarlandığımız’ iddiasının suya düşmesine sebep olur.

Her şeyi bilemememiz, gözlerimizin çok iyi olmaması gibi şeyler imtihan olarak gösterilebilir ancak üreme sistemindeki kusurlar, zor doğum yapma, dirseğimizdeki zayıf ve ara sıra bir yere çarptığımız, açıktaki o zayıf sinir imtihan değil bir tasarım hatasıdır. Eğer gördüğümüz her güzel şeye ‘Allah’ın hikmeti’ ve ‘Allah’ın yarattığına kanıttır’ diyeceksek ve her sıkıntılı yerde, her kötü şeye ‘ama o imtihan, bir hikmeti var, vardır Allah’ın bir bildiği’ vs diye geçiştireceksek bu bizi gerçeğe ulaştırır mı? Bu samimi bir sorgulama mıdır? Ve çifte standart değil midir? Objektiflikten uzaklaşmak değil midir?

Evrim ile din %100 çelişir

Bu konuda kıvırmaya gerek yok, evrim ile din çelişir eğer evrim doğruysa biz Adem ve Havva’dan gelmedik ve canlılar bugün olduğu şekliyle bir anda dünyada var edilmediler. Evrim doğru olduğuna göre din doğru olamaz.

Evrim, bilimdeki en sağlam teorilerden biridir, evrimin bilimsel olarak doğru olmadığı iddiası tamamen zırvadır. Evrimin ne olduğunu anlamak, Teori-Kanun farkı nedir? Evrim Teorisi ispatlanmamış mıdır? Gibi soruların cevabını almak ve evrimi öğrenmek isterseniz konuyla ilgili başlangıç videolarını aşağıya bırakıyorum, oynatma listemde de var zaten bu videolar:

[Efe Aydal] Kırmızı Hap 3 - Evrim neden bilimdir yaradılışçılık neden dindir? 

Bu iki video başlangıç olarak işinizi görür, daha da öğrenmek isterseniz oynatma listesindeki evrim ile ilgili diğer videolara bakabilir, Türkçe kaynak olarak ‘Evrim Ağacı’ ve ‘Bilim Fili’ makaleleri (ki bilimsel makalelere referanslıdır), ‘Understanding evolution’ Evolution 101 İngilizce (https://evolution.berkeley.edu/evolibrary/article/evo_01) ve Türkçe (http://www.evrimianlamak.org/e/Ana_Sayfa) internet siteleri, yayınlanmış bir sürü makale, yabancı siteler, belgeseller... elinizde pek çok kaynak mevcuttur. Evrim Ağacı’nın da bu konuda Türkçe yayınlanmış kitapları mevcuttur onlara da bakabilirsiniz.

Efe Aydal ve Serkan Aktaş’ın (şu tartışmalarında: https://www.youtube.com/watch?v=UwXwn68hFzo) ‘Kainatta israf var mı?’ konusu üzerine olan tartışmalarına ithafen yazdığım bir Youtube yorumunu da buraya bırakıyorum:

'Kırmızı asa argümanlarına cevap Bölüm 2' isimli videonun altına sperm konusuyla ilgili attığım yorum: Erkeklerde Testislerin vücut dışında olması, dişilerdeki adet ve zor doğum yapma, iki cinsin üreme sistemindeki kanser ve sıkıntılar, iç adet kanaması, üreme sisteminin komple kusurları vs örnek olarak verilebilir. Efe Aydal ile Serkan Aktaş, bir yayında tartışırken 'kainatta israf var mı' diye tartışılıyordu, Efe, 'hayvan gibi var' demişti, Serkan ise 'sana öyle geliyor ancak bunun bir hikmeti var demişti', işte mevzu sperm sayısına geldi, neden çok sperm üretiliyor diye, Serkan: 'Allah o 1 spermi, diğerlerinin arasında koruyarak iletiyor' dedi Efe: 'Peki neden 'ben Allahsal gücümü kullanıyorum deyip' onu korumuyor' dedi Serkan: 'Ancak her şey bir hikmet üzerine, o vesileyle onu koruyor' dedi. Şimdi üreme sistemini araştırırken öğrendiklerimin bir kısmını yazayım. Dişilerde Serviks denen, rahim boşluğuna açılan kısım, meninin bir kısmını içine almaz, servikten geçen spermlerin bir kısmı da, dişi bağışıklık sistemi hücreleri tarafından ''Yabancı Hücre'' olarak algılanıp yok edilir, bu, kalitesiz spermleri eleme yöntemi de değildir, rastgele, tuttuğunu koparır, hangisini alabilirse yakalar ve bağışıklık sistemi hücreleri, yakalayabildiği spermleri hücre içinde sindirerek yok eder, şimdi burada bir ara not, nasıl bir 'akıllı tasarım' ki, karşı cinsinin üreme hücresini 'yabancı madde' olarak algılayıp yok etmeye çalışıyor?, Bu mükemmel tasarım mıdır?, Daha bitmedi, rahme giren spermlerin bir kısmı rahim duvarındaki boşluklara takılabiliyor, veya oraya girip oradan ayrılmak ve yumurtaya yönelmek istemeyebiliyorlar, yumurtaya yönelenlerin bazıları da yanlış kanala (yumurtanın olmadığı kanala) girebiliyor, günün sonunda yumurtayla yüz yüze 20 tane kadar sperm gelebiliyor ve 1 tanesi döllüyor (aslında en hızlı sperm otomatikman kazanır diye bir şey yok çünkü rastgele eleme de söz konusu, ancak hızın veya başka etmenlerin yarışta etkisi yok denemez,). Bu yüzden, yumurtayı dölleyebilmek için bir erkek bir çok sperm üretmek ve ona kaynak harcamak zorunda. Bu yüzden, çok fazla sperm üretebilmek ve sperm üretimini sağlayabilmek için erkeklerde Testisler vücut dışına atılmıştır. Bunlar erkek için fiziksel bir sıkıntı oluşturmuş durumda, çünkü hem fazla ve sürekli sperm üretmeli kaynak harcamalı, hormon üretmeli ama vücut sıcaklığında üretim yapamadığından fiziksel sıkıntı oluşturuyor. Fazla ve sürekli sperm ürettirip kaynak israfı yaptıran Allah, aynı zamanda spermleri vücut sıcaklığında üretilebilecek şekilde de tasarlamadığı için testisleri, dışarıda bacak arasında sallanan t-şaklar erkeğe büyük sıkıntı çıkartıyor, sünnet törenlerinde rezil edilen erkek (ki madem sünnet gerekliydi, Allah bizi tasarlarken hata mı yaptı da sünnet gerekiyor? Kendisine Kuran’da ‘yüksel ilim sahibi’ diyen, Tanrı statüsündeki bir varlığın erkeklerin p-pisine kafayı takmasını benim aklım almıyor), bu yetmezmiş gibi bu organıyla dalga geçiliyor, hayatı boyunca sıkıntı yaşıyor bu organ yüzünden, ayrıca skrotum içinde bulunan bu iki top, fiziksel olarak sadece çok zarar görebilir durumda değil, aynı zamanda damar bağlantıları ve sperm iletim kanalları da, kıvrılarak kangrene yol açabilir, kanser riski var vs.. (istenmeyen ereksiyonları ve o bacak arasındaki çıkıntının kötü tasarımını saymıyorum bile.) O bacak arasındaki 'mal', bir erkeğe ciddi sıkıntılar çıkartır (maalesef). Kadınlarda ise her ay, günler süren kanamalar, kaynak israfı ve sıkıntı oluşturduğu gibi, rahim dışı döllenme, dar doğum kanalları gibi kusurlar da 'akıllı tasarım' iddiasını suya bırakıyor. Araştırarak siz de başka şeyler de görebilir ve üzerine düşünebilirsiniz. Bu olay, kesinlikle bilinçli bir tasarımı değil, 'ne zaman döllenme olacağını tam bilemeyen ve güzel tasarım ortaya çıkaramayan' evrimin bir sonucudur ancak, neyse ki genetik mühendisliğindeki gelişmelerle bu sorunları çözebileceğiz, 'bilim çalışır çünkü işe yarar', Kırmızı Asa'da verilen ''iPhone'u, çivi çakmak için kullanan adam'' örneği tamamen zırva...

3.Bölüm: İmansız Ahlak, Kainatı vahiysiz anlamanın düşürdüğü gaflet!

Ahlak konusundan önce gene Osman Bulut’un saman adam safsatasına değinmek isterim.
Kainatı Vahiysiz anlamak insanı gaflete mi düşürürmüş? İnsan Bilimsel Bakınca ve Ateist oluna kainata hayret ve ilgi duyamaz, büyülenemez, hayranlık duyamaz mıymışız? Gene kendi programında ‘boş kaleye gol atmak’ olarak tanımlanabilecek bir durum. Ateist olmak veya bilim insanı olmak, evrene bakıp duygulanmamak, ihtişamından zevk almamak, hayrete düşmemek vs ruhsuzlukları gerektirmez. Dine inanmıyor olmak demek, Ahlaksız, ruhsuz, zevkine düşkün, şerefsiz, insanlıktan uzaklaşmış birisi olmayı gerektirmez. Ayrıca burada başka bir mantık safsatası olarak ‘vahiysiz evreni anlamak’ derken ‘Müslüman olmadan evreni anlamak’ kastedilmekte ve ‘Deistik veya başka bir inançta evren bu şekilde yorumlanamaz, başka tarz bakış açıları veya farklı motivasyonla benzer bir evren algısına/görüşüne erişilemez’ kastedilerek insanlar bir tür sahte ikilem içerisine sokulmuştur. İlla Müslüman olmaya veya ‘vahye’ gerek yok arkadaşlar, evreni anlamlandırmak için. Bir De-Facto Ateist olan Çağrı Mert Bakırcı’nın ‘Naturalizm bizi gerçeğe ulaştırır mı’ Sorusuna verdiği yanıtta kendisinden de bunu görüyoruz: https://evrimagaci.org/soru/gercegin-ne-oldugunu-biliyor-muyuz-bilmiyorsak-nasil-naturalizm-bizi-gercege-en-cok-yaklastiran-seydir-diyoruz-4034

Ahlak

Ahlak kuralları tanrısal değildir, insanlar tarafından belirlenmiştir. İnsanlar önce ahlak kuralları yazmış sonra bunları daha etkili uygulayabilmek veya kilitlemek adına dinlere başvurmuşlardır. Zaten İslam dinindeki Arap kültürü ve ahlakı, o coğrafyanın toplum algısı ritüelleri vs de Kur'an’ın evrensel ve her devre hitap edemeyeceğinin göstergesidir. Bize ‘Maden ateistsin o zaman neden hırsızlık yapmıyorsun’ diyenler eğer Müslüman iseler bugün eşcinselliği lanetlemeliler. Ahlak kuralları da topluma, coğrafyaya, zamana göre değişirler, bugün kutuplarda ve kutba yakın bölgelerde namaz ve oruç ibadetlerinin gerçekleştirilemeyeceğinden haberi olmayan, dünyayı düz zanneden Allah, Toplumun yeni dinamikleri, ileride Genetiği değiştirilmiş insanlar gibi konularda etik nasıl belirlenir, bu konuda söz söyleyemez. ‘ben ateist olsam tecavüz ederdim’ veya ‘madem ateistsin ahlakını nereden alıyorsun?’ ‘inanç olmadan ahlak olmaz’ argümanları, Ateizm Çürütücü argümanlar arasında en komik olanlarıdır, çünkü asıl ahlaksızların, asıl kaypakların, asıl güvenilmezlerin kendileri olduklarını açığa vuruyorlar.

Bazı Nurcu kanalların ahlak üzerine, saman adam safsatasıyla yaptıkları (dinsizleri kendi istedikleri gibi gösterdikleri ve insanları bir sahte ikilem içine soktukları (ya o tarz bir dinsizsin ya böyle bir inanansın) videoları:

Kafile (silinen videosu): https://www.youtube.com/watch?v=0iAWRwzCwMU
Son Liman (Burak Tokur ve Osman Bulut): https://www.youtube.com/watch?v=HJ_BLONdoj4
Lem’alem-Ateistler ahlaksız mıdır?: https://www.youtube.com/watch?v=0AHq8nSbIyg
Sorgulayan Müslüman-Tanrısız ahlak neden olmaz: https://www.youtube.com/watch?v=g5ght-siz_s

Ahlak, akla ve mantığa dayalıdır ve hep öyle olmuştur. Dindeki sorgulanamaz bir ahlak ise ahlak değildir. Aslında inançlı ile inançsızın ahlakı arasında şöyle bir fark vardır. Bir Müslümana sorduğunuzda size ‘Allah bu ahlak yasalarını koymuştur çünkü topluma şöyle böyle yararı var, Allah bunu şu şu şu yüzden emretmiştir, şöyle yararlıdır, yardımlaşmak vs şu yüzden güzeldir...’ size bunun mantığını da açıklar. Bizler de bu yüzden ahlaklıyız, aradaki tek fark ‘bunu yaparsan cennete gidersin yapmazsan cehenneme gidersin’ olayı yok. ‘Zaten inanç olmasa ahlak olmaz’ veya ‘ben inançsız olsam ahlaksız olurum’ diyen tipler, ahlak ve etikten anlamayan insanlardır, güvenilmeyen, ileride düşünceleri değişirse veya birlikte iş yaptığın bir sana zarar verebilecek veya ihanet edebilecek kişilerdir.

Bugün uzaya roket fırlatan ve sefalet içinde sürünün toplumların arasındaki farktır bu. Bugün Kanada’ya gidin, onları ülkelerine bağlayan şey ne din, ne dil ne ırktır; Onları bir arada tutan şey Anayasa’dır, Toplumsal Sözleşmeleridir yani belirlediği etik değerleridir. ‘Ateistler İslama daha uygun yaşıyor’ sözünü ilahiyatçılar, Müslümanlar söylüyorsa, Hollanda gibi Ateist nüfusun fazla olduğu ülkelerdeki refah, Müslüman olmayan Japonya, Güney Kore gibi yerlerdeki toplumsal etik değerlerin getirdi güven, huzur ve refah ortamı, konuyu daha fazla uzatmaya gerek bırakmamaktadır.

Sıkıyorsa ahlaksız olun, ahlak kuralları olmayan, belli etik değerleri olmayan toplumlar çökmeye mahkumdur. Genel mantık gereği ahlaklı olunur, dünyada bir cenneti yaşatması, güven ve huzuru sağlaması, gelişmeye ve gelişmiş toplumun nimetlerinden faydalandırması, mutluluğu, dostane arkadaşlık ortamlarına olanak tanıması, düzgün bir hayat sürebilmemizi sağlaması, insanın mutlu bir hayat sürmesini sağlamasından dolayı yani MANTIKLI olduğundan dolayı ahlaklı olunur. Dinin dogmatikliğinin ve değişmezliğinin, sorgulanamazlığının bir sıkıntısı da burada yatmaktadır, zamanla ahlak kuralları da değişir, değişen topluma, yeni olgulara göre ahlak, etik, racon vs düzenlenir. Bugün hocalara sorulan ‘şu günah mı, bu günah mı, şu caiz mi’, ‘taşıyıcı annelik?’ gibi sorularının kıvrandırmasının sebebi de buradan kaynaklanmaktadır. Dünyayı düz zanneden, 7 günde evreni yaratan, kutuplarda ve kutba yakın yerlerde nasıl ibadet edilebileceğinden haberi olmayan (oralarda gün ve saatin şaştığını bilmeyen), ‘gelişmeye karşı değiliz, din bilime ve gelişmeye açıktır’ deyip de uzayda, başka gezegenlerde, ISS’te nasıl ibadet edilir’in cevabını veremeyen, bizi bu dünyaya hapseden, başka gezegenlere, diyarlara gidilemez diyen din, ve kendisi gibi düşünmeyenlere ‘Cahil’ ve ‘Cehennemlik’ diyen Osman Bulut gibileri bize ahlak öğretecek hadde değildirler.

Kur'an Mucizeleri 

Eğer Kur'an’ı baştan sona Türkçe mealinden okuyacak olursanız ortada mucize namına bir şey olmadığını, o dönem ki insanların bilemeyeceği herhangi bir şey yazmadığını görürsünüz. Mucize iddialarını irdeleyecek olursanız, Elmalılı Hamdi Yazır’ın çevirisi veya eski çeviriler gibi görece ‘güvenilir’ çevirilerin aksine kasıtlı olarak farklı çevirme, sanki tefsir yazarmış gibi uzun çevirme, kelimelerin anlamlarını keyfi olarak bir yerlere çekme vardır. Eğer bu mantıkla yaklaşacaksak yani gördüğümüz sıkıntılı ayetlere ‘yanlış çeviri’ veya ‘orada aslında başka bir şey kastediyor’ diyeceksek o zaman bu kitabın ‘biz insanlar onu (kuranı) anlasın diye apaçık indirdik’ dediği açık olma özelliği ortadan kalkıyor. Buna da diyorlar ki ‘Kitap açıktır, kitabı okuyan değil’ Efe Aydal’ın Kırmızı Hap’ından çakma ‘Beyaz Hap’ serisi yapan bu arkadaşlar da bu argümanı kullanıyorlar. Ayetleri açın okuyun, farklı çevirileri ve tefsirleri kıyaslayın kararınızı siz verin, siz mi kapalısınız, kuran mı açık değil yoksak her okuyan farklı bir şey mi anlamış? Eğer bu şekilde her sıkıntılı ayete bu tarz bahaneler uyduracaksak ve kelimelerde gizli anlamlara arayacaksak diğer kitaplarda ve dinlerde de mucize bulur ve sıkıntılı noktaları kapatırız. Kuran bu şekilde savunulmak durumunda kalıyor, bir sürü tefsir, hangisinin doğru olduğu belli olmayan mealler okutturuyor bunlar arasında debelendiriyorsa bu kitaba Tanrısal demek, Tanrı’ya hakarettir.

Bir Örnek üzerinden gidelim ve Mucize iddialarındaki yanlışlığı gösterelim.
Mucize olarak ileri sürülen bir ayet.:

Hayır, yıldızların çöktüğü yere (kara deliğe) yemin ederim.
Şayet bilirseniz, bu azim(büyük) bir yemindir.

[VAKIA(56)/75-76]

Orjinali | Vakıa (56): 75 Farklı çeviriler:

Abdullah Parlıyan Meali
Yıldızların düştükleri ve döndükleri yerlere yemin ederim ki veya parça parça inen Kur'ân'a yemin ederim ki

Elmalılı Hamdi Yazır Meali
Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim.

İlyas Yorulmaz Meali
Gökteki yıldızların doğduğu yerlerine yemin olsun ki.

Kadri Çelik Meali
Hayır, yıldızların yörüngelerine yemin ederim ki.

Gördüğünüz gibi kara delik yok. Bunun gibi kasıtlı çarpıtma çeviriler de var (örneğin Kadri Çelik’in ‘yörüngeler’ ifadesi gibi), anlamı bir yerlere çekilerek veya birden fazla anlama gelen bir kelimenin bir anlamı seçilip buradan bir şey çıkarılmaya çalışılarak da yapılabiliyor veya çeviriler arasında detay farkları olabiliyor. Bu kelimeyle aslında bu denmek isteniyor denerek mucize çıkarılmaya çalışılır.

Kuran’da gök ve yaratılış ile ilgili ayetler:

Naziat (79): 28, Elmalılı Hamdi Yazır Meali: Tavanını yükseltti, onu bir düzene koydu.

Araf Suresi, 54. ayet: Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş'e, Ay'a ve yıldızlara Kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne Yücedir.

Yunus Suresi, 3. ayet: Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren Allah'tır. O'nun izni olmadıktan sonra, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O'na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?

Bu altı gün olayı Tevrat’tan gelir, yaratılış kısmında bahseder, kuran’da ‘kendinden önce gelen kitapları tasdik edici’ olduğu yazar. Kur'an Tevratı esas aldığı için bu altı gün muhabbeti Tevrattan gelir: http://www.yolgosterici.com/tevrat/tevrat01.htm

Secde (32):4, Elmalılı Hamdi Yazır Meali: Allah O'dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istivâ buyurmuştur (hakim olmuştur). Sizin için O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi! Artık düşünmeyecek misiniz?

Fussilet Suresi, 12. ayet: Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)'ın takdiridir.

Evreni 6 günde yaratan Allah, 2 günde gökleri tamamlıyor.

Nebe, 12: Üstünüzde yedi kat sapasağlam gök bina ettik.

Zuhruf , 12: Bütün varlık türlerini çift çift yaratan, sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyler var eden de O’dur.

Zariyat, 49: Her şeyi çift yarattık; umulur ki düşünüp öğüt alırsınız.

Burada her şeyi çiftler halinde yarattık deniyor. Günümüzde cinsiyetsiz bakteriler, tek cinsiyetli diploit partenogenez yoluyla üreten, ikiden fazla cinsiyete sahip canlılar mevcuttur (https://evrimagaci.org/canlilarda-neden-sadece-iki-cinsiyet-bulunur-73) hatta 3 ebeveynli çocuk dünyaya getirilmiştir (https://www.newscientist.com/article/2107219-exclusive-worlds-first-baby-born-with-new-3-parent-technique/)

Göğün tavan gibi olması

Tur Suresi, 5. ayet: Yükseltilmiş tavana,

Enbiya Suresi, 32. ayet: Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.

Tekvir Suresi :
1. O güneş dürüldüğünde,
2. yıldızlar bulandığında,
3. dağlar yürütüldüğünde,
4. kıyılmaz mallar bırakıldığında,
5. vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,
6. denizler ateşlendiğinde,
7. ruhlar eşleştirildiğinde.
8. Diri diri gömülen kıza sorulduğunda;
9. hangi suçtan öldürüldü diye,
10. defterler açıldığında,
11. gök yüzü sıyrılıp açıldığında,
12. cehennem kızıştırıldığında,
13.cennet yaklaştırıldığında,
14. bir nefis (herkes) ne hazırladığını anlar.
15. Şimdi yemin ederim o sinenlere,
16. o akıp akıp yuvasına girenlere,
17. yöneldiği zaman o geceye,
18. nefeslendiği zaman o sabaha ki,
19. muhakkak o (Kur'an), şerefli bir elçinin getirdiği bir sözdür.
20. O elçi, pek güçlü, Arş'ın sahibinin katında itibarlıdır.
21. Orada kendisine itaat edilendir, güvenilendir.
22. Yoksa sizin arkadaşınız (Muhammed), delirmiş değildir.
23. Vallahi onu (Cebrail) açık ufukta gördü.


İntifar Suresi: 
1. Gökyüzü çatladığında,
2. yıldızlar döküldüğünde,
3. denizler (yarılıp) akıtıldığında,
4. kabirler deşildiğinde,
5. bir nefis (herkes) önden neyi gönderdiğini ve neyi bıraktığını bilir.
6. Ey insan, o lütfu bol olan Rabbine karşı ne aldattı seni?


Saffat (37): 6: Diyanet İşleri Meali (Eski)
Şüphesiz Biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali
Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik

Edip Yüksel Meali
Biz en aşağıdaki göğü gezegenler ile süsleyip,

Ahmet Varol Meali
Şüphesiz biz en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik.

Birileri ‘7 kat gök derken aslında atmosferin katmanlarından bahsediliyor’ mu demişti?
Atmosferin 1. Katmanında yıldızlar mı var o zaman?


Rahman (55): 33, Diyanet İşleri Meali (Eski)
Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah'ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsiniz ki!

Elmalılı Hamdi Yazır Meali
Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Allah'ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz.

Düz dünya, Gök bir kubbe, Göklerin ve yerin sınırına gidin, Allah’tan bir güç oladıkça orayı aşamazsınız denir.

Rad (13): 2, Diyanet İşleri Meali (Eski)
Gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yükselten, sonra arşa hükmeden, her biri belli bir süreye kadar hareket edecek olan Güneş ve Ay'ı buyruğu altına alan, işleri yürüten, ayetleri uzun uzun açıklayan Allah'tır; ola ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali
Allah O'dur ki, gökleri direksiz yükseltti, onu görüyorsunuz, sonra arş üzerine istiva etti, güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi. Her biri belli bir vakte kadar akar gider. Bütün işleri O yönetiyor. Âyetleri O açıklıyor ki, Rabbinizin huzuruna çıkacağınızı iyi bilesiniz.

Hac (22):65: Görünmez direklerle yükseltilen bir ‘Tavan’ olan gök, yere düşmesin diye Allah tarafından tutuluyor:

Diyanet İşleri Meali (Eski)
Allah'ın yerde olanları ve emriyle denizlerde yürüyen gemileri buyruğunuz altına vermiş olduğunu; buyruğu olmaksızın yere düşmemesi için göğü O'nun tuttuğunu görmez misin? Doğrusu Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametli olandır.

Elmalılı Meali (Orjinal)
Görmedin mi Allah, hakıkaten bütün Yerdekileri sizin için müsahhar kıldı, Semayı da izni olmaksızın Yere düşmekten tutuyor, hakıkaten Allah, insanlara çok ra'fetli bir rahîmdir

Mülk(67): 5, Diyanet İşleri Meali (Eski)
And olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onları şeytanlar için taşlamalar yaptık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali
Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık ve onları, şeytanlar için taşlamalar yaptık. Ve onlar için alevli ateş azabını hazırladık.

Gaşiye (88):20, Diyanet İşleri Meali (Yeni)
Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!

Elmalılı Hamdi Yazır Meali
Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış?

Erhan Aktaş Meali
Ve yeryüzüne, nasıl yayılıp döşenmiş?

Kehf Suresi Zülkarneyn:
83. Bir de sana Zulkarneyn'den soruyorlar. Dedi: "Size ondan bir hatıra okuyacağım."
84. Biz onun için yeryüzünde bir iktidar hazırladık ve ona ulaşmak istediği şeyden bir sebep verdik.
85. Derken o bir sebebi izledi.
86. Güneşin battığı yere vardığında onu, balçıklı bir kaynakta batıyor buldu. Ayrıca onun yanında bir kavim gördü. Dedik ki: "Ey Zulkarneyn, ya onları cezalandırırsın veya haklarında bir güzel muamelede bulunursun."
89. Sonra yine bir sebebi takip etti.
90. Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü.
91. İşte böyle. Halbuki Biz, onun yanında nelerin bulunduğunu tamamen biliyorduk.
92. Sonra da başka bir sebebi takip etti.
93. Nihayet iki set arasına vardığı zaman, önlerinde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu.
94. Onlar: "Ey Zulkarneyn, haberin olsun, Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar; bu yüzden onlarla bizim aramızda bir set yapman şartıyla sana bir vergi ödesek olur mu dediler.
95. Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar daha hayırlıdır; haydi siz bana bedenen yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım.
96. Bana demir kütleleri getirin. İki ucu denkleştirdiği vakit: "Körükleyin!" dedi. Demiri bir ateş haline getirince: "Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim!" dedi.


Görüldüğü üzere gök, yükseltilmiş bir Tavan, yere düşmesin diye Allah tarafından tutuluyor, 2 günde gökler yaratılıyor yer ve gök 6 günde yaratılıyor, en yakın gök yıldızlarla donatılmış, yıldızlar bir süs ve kayan yıldızlar şeytanlara atış taneleri olarak görülmüş. Dünya yayılmış, güneşin doğduğu ve battığı yer var, güneşin battığı yere gidilince onu batıyor buldu güneşin doğduğu yere gidince de güneşten korunamayan bir kavmin üzerine onu doğuyor buldu (güneşe yakın oldukları için, dün dünya düşünecek olursanız dünyanın sınırında güneş yeryüzüne daha yakın olur,), Gök ve Yerin sınırı var ve o sınır Allah’tan bir güç olmadıkça aşılamaz… Bunlar alt alta üst üste toplandığında kuranda bahsedilenin ‘Dün Dünya’ modeli olduğunu görüyoruz. Zaten ‘Gökyüzü’ ve ‘uzay’ ayrı ayrı belirtilmez, gezegenler görünürde yıldıza benzediğinden onlardan ayrıca belirtilmez. O dönemin bilgisi ve o dönemin kelime hazinesiyle yazılmış bir kitap.

Arapça Kur'an başka lisanlara çevrilirken olanlar, kuranı Arapça okumalısınız diyenler, Kur'an'ın evrensel olamaması, Lisanların birbirine tam çevrilebilecek olmaması vs. İnsani şartlar altında yazılmış bir kitap, insan lisanıyla yazılmış ve bu şekilde aktarılmaya çalışılan bir kitap, peygamber döneminde kitaplaştırılamamış bir kitap… bunlar ve benzerlerini siz de düşünebilirsiniz ve sorgulayabilirsiniz...

İtiraz edilemeyecek 2 örnek üzerinden Kur'an'ın her şeyi bilen bir Tanrının eseri olamayacağının gösterdim. Diğer Mucize iddiaları ile ilgili videolar:

Din ve Mitoloji-Evrenin Genişlemesi Mucizesi (!)
Din ve Mitoloji-Genişleyen Evren ve Büyük Patlama Mucizesi (!)
Diamond Tema-Kuran Mucizeleri
Efe Aydal-Kırmızı Hap’a Tokat Gibi Cevaplar 

Düşünsenize, değiştirilmiş, tahrif edilmiş denilen Tevrat ve İncil’in birer tane düzgün çevirisini bulabiliyorum ancak kuran için bir sürü çeviri var. Eğer benim attığım bu mealler yanlış ise Elmalılı Hamdi Yazır yanlış mı çevirmiştir? Veya Eski mealler yanlış ise bunca yıl insanlar yanlış bir kurana mı inandır? Eğer kuran bu kadar apaçık ise neden bu kadar çok farklı çeviri, mezhep farklı farklı tefsirler ortaya çıkmış? Allah kelamı yetmiyor mu da biz bu kadar şey arasında ‘gerçek kuran hangisi?’ diye debeleniyoruz? Kuran eğer gerçekten Tanrı kelamı ise bir sürü farklı çeviriler ve tefsir olmamalı, ne anlattığı bellidir ve okuyan anlar. Tefsir denilen şey de insanların kendince yorumlamalarıdır. Eğer tefsir madem bu kadar gerekli neden kuranın kendisine dahil edilmemiş. Hadisler de şaibelidir, bugün hadisleri kabul etmeyen Müslümanlar da mevcuttur ancak kuranı okursanız göreceksiniz ki kuran eksik bir kitap, bunu net olarak hissettiriyor. Eğer hadisler dini yaşamak için gerekliyse neden kurana dahil edilmemiş? Hadislerin korunmasına, Kur'an’ın korunmasına verilen önem kadar önem verilmediğinden hadisler bugün şaibelidir. Hatta hadis nakledicileri arasında bile tartışmalar yaşanmıştır. Kur'an’ın bile günümüze kadar ulaşan en orijinal, 1400 Yıllık tam nüshası/mushafı yoktur. Kimisi de Kuranı illa Arapça okumak lazımdır diyor, e o zaman bu kitabın evrenselliği nerede kaldı? Eğer bu kitap Tanrı tarafından yazdırıldıysa ve konuştuğumuz Lisanlar Allah tarafından yaratıldıysa, Allah bu Arapça kitabı ve Lisanları, diğer Lisanlara sıkıntısız çevrilebilecek şekilde yaratmalıydı. Kur'an'ı Arapça okumak lazım diyenler, Hak olmadığını iddia ettikleri diğer dinleri ana dillerinde okumuş mudur? Böyle bir saçmalık var mıdır? Kur'an'ın hangi çevirisi tam doğru? Hangi Tefsir Tam doğru? Gerçek Kuran-İslam hangisidir? Açıyorum Elmalılı’yı okuyorum ama yukarıda verdiğim ayetlere de birileri itiraz edecek, itirazları değerlendirip, okuyup karara varmak size kalmış. Bu kitap tek ve anlaşılabilir bir biçimde indirilmeliydi. Her okuyan farklı bir şey anlamış ki, kuranda ‘fırkalara bölünmeyin’ demesine rağmen mezhepler var, farklı görüşler var çünkü bu kitap apaçık değil, daha doğrusu Tanrısal değil, söylenenler yanlış ki insanlar farklı farklı formlara çevirmişler dini.

Kafile (kırmızı asa) kanalının kabul ettiği risaleler de Kuran’ın sözüm ona günümüz devrine olan tefsirleridir. Said Nursi ‘bunlar bana yazdırılmıştır’ demiştir. Bir nevi sahte peygamberlik gibi, Allah’tan bir şeyler geliyor yani. Veya Allah mı tefsir etmiş kuranı tekrardan? Bunun saçmalığını siz de anlamışsınızdır. Kuranın tek bir metni olmalıydı ve o metin zibilyon tane çeviriye, tefsire, görüşlere ayrışmamalıydı. Bugün kim en gerçek Müslüman, gerçek İslam veya gerçek kuran nedir diye sorduğunuzda net bir cevap alamıyorsunuz. Bu yüzden inanmıyoruz işte, böyle bir şey Tanrısal olamaz. Gidin kuranı kendiniz okuyun, mucize iddialarını kontrol edin, farklı çevirilere, tefsirlere vs bakın kendi kararınızı verin.

Verilen hiç bir cevap bu kitabın insanın ürünü olmadığını kanıtlayamayacaktır. Tüm Dünyaya kendini bir kitap ile anlatmaya çalışmış, varlığını bir kitap ile bildirmiş, peygamber döneminde bu kitabın ayetleri toplanıp tek kitap haline getirilip çoğaltılamamış ve gene insani ama bir tanrı için aciz denebilecek yöntemlerle din yayılmaya çalışılıyor. Bir Tanrı var ve insanlara kendini bir kitap yoluyla tanıtıyor öyle mi? Gerçek şu ki, bu din tanrı tarafından gönderilmedi, biz mevcut gerçekliğe göre bir tanrı uydurduk, din yazdık.

Sonsöz

Bu yazıyı insanları ve çocukları etkisi altına alan dini dogmalardan insanları kurtarmak amacıyla yazdım. Çevremize bakacak ve inceleyecek olursanız, dini dogmaların, cemaatlerin (modernist geçinenler, nurcular vs de dahil olmak üzere) nasıl negatif bir etki yaptığını, insanları sınırladığını, etkisi altına aldığını, yanlışa yönelttiğini, yanlış bilgilendirdiğini, bilim ve felsefe konusunda yanılttığını ve gelişmeye ket vurduğunu görürsünüz. İnsanlar özgür bir beyni hakkediyor o yüzden sorgulayan dostlarımıza umarım yardımcı olmuşumdur.

Kırmızı Asa serisinin zararları şunlar olmuştur:

Zaten cehalete kapılmış, bilime ve evrime düşman olmaya meyilli bu cahil toplumda ve diğer geri kalmış coğrafyada, din baskıcı rejimin pompalamaya çalıştığı zihniyetin ekmeğine yağ sürmüştür.

Bilimi ve Ateizm’i anlamadan insanlara yanlış aktarmış, Bilim insanlarını (Richard Dawkins, Çağrı Mert Bakırcı, Celal Şengör ve diğerleri) ve Efe Aydal’ı karikatürize etmiş, dalga konusu yapmış, bilimi anlamamasına ek olarak bu tavrı, tartışmadaki seviyeyi düşürmüştür.

İnsanların akıllarını bulandırmış ve zaten sürekli din telkiniyle yetişmiş, Kafile’nin ‘çok kötü bir video yaparak Evrim Ağacı’nın imdadına yetişti’ diyerek eleştirdiği Sözler Köşkünün argümanlarını bile doğru kabul eden bir kitle sizin cümlelerinizle gene doğru bir noktaya çekilmemişlerdir zaten siz bile doğru noktada değilsiniz.

Kafile kanalının videolarının yorumlarına bakılırsa bilime küfürler, hakaretler; olmadık yobazlıklar ve yanlış yere yönelmeler görünüyor. Acaba Kafile isimli kanal ve Osman Bulut, bu yanlış algıyı düzeltmek için ne yaptı? ‘biz bilimin şu kısmına karşı değiliz, sadece bilimle Allah’a ulaşılmaz, Ateistler şurada yanılıyor, arkadaşlar yapmayın, böyle Müslüman/ insan olunmaz’ diyor mu? Veya benzeri kuruluşlar (sözler köşkü vs) ve diğer cemaatler, Müslümanların yaptığı yanlışlar eleştirilip onlar düzeltilmeye çalışılıyor mu? Hayır maalesef.

Önceden ‘Bilim ile din çelişmez’ denerek bilim ile din kanıtlanmaya çalışılırdı. Şimdi iş yavaştan bilim karşıtlığına gidiyor gibi. Bu yazıyı sorgulayan ve gerçeği arayan özgür beyinlere yazıyorum, gerçekler er ya da geç kazanır, bu değişimi hızlandırmak he insanlara makul bir cevap sunmak adına yazdım, umarım sorgulama sürecinizde yardımcı olabilmişimdir.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Hans Bilal

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

AKABE'DEKİ MESCİDLERİN YÖNÜ



AKABE

Akabe (Aqaba), Ürdün’ün güneyinde Akabe Körfezi kıyısında yer alan önemli bir liman şehridir. 7.yy’da Arapların idaresine geçen şehir , 1115 yılında Haçlıların hakimiyetine girmiştir. Selahaddin Eyyubi Akabe’yi 1170 yılında Haçlılardan geri almıştır.

İslam (?) öncesi ve sonrası ile alakalı önemli bilgiler bulabileceğimiz ender yerlerden birisidir liman şehri Akabe.

Roma İmparatorluğu döneminde bu şehirin ismi ‘Aila’’ olarak bilinmekteydi. (Grinzweig,Michael ‘’From the Items of the Name Eilat , 1993) Ayrıca Nebatiler’de kendi dönemlerinde bu şehri liman ve ticaret noktası olarak kullanmışlardı.

Milatten önce 116’da , Bosra bölgesine giden Via Nova yolunun başlangıcıydı ve Legio X Fretensis’te bu önemli stratejik limanda konuşlanmıştı. (Corpus Inscriptionum Iudaæse/Palaestianæ)

630 yıllarında , Piskopos Yuhanna ibn Ruba , bölgenin hegemonik kontrolünü fetihler ile ele geçiren Araplar ile bir antlaşma yaparak , bölgenin siyasi kontrolünü Arap liderlerine (Muhammed ?) verdi. Arapların kontrolüne geçen bu stratejik ve ticari öneme sahip olan Akabe’de , Araplar Bizans şehrinin yanına yeni bir şehir inşa etmeye başladılar.

Akabe (Aila / Ayla) sırasıyla Mısır, Suriye (Şam), Kudüs ve Yesrib (Medine) yollarının kesişiminde yer alan bir şehirdi. Ticaret yollarının ortasında kalan bu yer , bir çok yere erişim imkânı sağlıyordu.

Aşağıdaki harita , Emevi Döneminde , 650-670 yılları arasında Aqaba (Aila) şehrinin bir krokisini göstermektedir.

Arap (İslam ?) medeniyetinde , şehrin kapılarına , o yönde bulunan büyük şehirlerin isimleri verilirdi.
Bizi ilgilendiren asıl konu Arapların burayı ele geçirdikten sonra (628-630) yaptıkları Mescidlerin kıblesidir. Klasik İslâm Anlatısına göre Muhammed Tebük’te ikâmet ederken , çevre illere komutanları yollayarak ona biat etmesini emrediyordu.
Richard A. Gabriel’in yazmış olduğu ‘’Muhammad : Islam’s First Great General’’ adlı kitabında , Muhammed bölgenin kontrolünü ele geçirmeye çalışıyor. Muhammed Tebük’te kaldığı süre zarfında , ordusu Akabe’de Yohanna ibn Ruba’dan bölgenin kontrolünü ele alıyor ve bölgeyi kontrol altına alan Muhammed’in Arapları ilk iş olarak bir mescid inşa ediyor.

Buraya kadar bizi şüpheye düşürecek bir şey bulamadık ama bizi asıl ilgilendiren yaptıkları mescid’in kıblesidir.

Richard A. Gabriel'in "İslam'ın İlk Generali Muhammed" adlı kitabında yazan bazı bilgilere bakalım:
Muhammed on gün Tebük'te kaldı, bu sırada ordusunu dinlendirdi ve yerel şeflerle müzakerelere girerek birkaç yeni ittifak oluşturdu. "Muhammed Tebük'te sadece on gece kaldı, daha fazla değil. Sonra Medine'ye döndü." (1)
Bu kadar büyük bir Müslüman ordusunun varlığı, ne kadar rahatsız edici olursa olsun, hala Muhammed'in yerel şefleri etkileyen gücünün açık bir göstergesiydi ve bazıları Muhammed'le görüşmek için Tebük'e gitti. Bu şeflerden biri Yohanna ibn Ruba, Alia'nın (modern Akabe) "valisi" idi ve Muhammed ile Müslümanların limanı korunması karşılığında vergi ödemeyi kabul ettiği bir anlaşma imzaladı. Bu koruma daha sonra gemileri de kapsadı. (2)
Üç Yahudi kasabası - Transürdün'deki Alia'nın 80 mil kuzeyinde bulunan Jerba ve Udhruh ve Kızıldeniz'de bir balıkçı köyü olan Maqna'da benzer anlaşmalar yaptı. (3)
Muhammed, Halid bin Velid ve birkaç yüz adamı kralın erkek kardeşini öldürdükleri ve Hristiyan kralı koruma altına aldıkları Dumet-ül Cendel vahasına gönderdi. Kral, Muhammed'e haraç ödemeyi kabul etti ve serbest bırakıldı.

Konuya çok ilginç (!) bir durumla devam edelim. Bir şekilde Muhammed’in emriyle bu bölgeye gelen Araplar, Akabe Şehri’nde , 215°’lik bir açı ile mescid inşa etmiştir.


Sanılanın aksine bu mescid ne Mekke’ye ne de Petra’ya bakmaktadır.


628-630 yıllarında İslâm (!) Peygamberi Muhammed’in emriyle Akabe’ye gelen Araplar neden Mescidlerinin yönünü 215°’lik bir açı ile inşa etmişlerdir. Bu Dan Gibson ‘ın Petra tezi ile de örtüşmemektedir. Burada küçük bir parantez açmak isterim , Walter R. Schumm’un son makalesinde , Dan Gibson ve David A. King’in tartışmaları objektif olarak incelenmiş , Dan Gibson’ın belgeselinde ve makalelerinde kullandığı bütün mescidlerin kıblesi istatistiksel ve matematiksel olarak incelenmiştir. Makalede Dan Gibson’ın haklı olabileceği sonucu çıkmıştır. (How Accurately Could Early – 622/900 C.E- Muslims Determine the Direction of Prayers Qibla by Walter R. Schumm) (4)

Konumuza dönecek olursak , 630 yıllarında bölgenin valisi Yuhanna ibn Ruba , Aqaba’nın (Aila) kontrolünü para karşılığı koruma tahsis edecek şekilde Araplara veriyor. Bölgeyi kontrol altına alan Muhammed’in Arapları , bölgeye bir mescid yapıyor.

Yapılan Mescid’in Kıblesi ve Mihrabı – arkeolojik olarak- , Sina Dağı’nda bulunan Aziz Katherine Manastırına bakıyor.
Aziz Katherine Manastırı , Geç Antik Yahudi-Hristiyan (Judeo-Christian) geleneklerinde önemli bir kutsal alan olan Sina Dağı’nda bulunan bir kilisedir.

Sina Dağı’nda Aziz Katherine Manastırı’nın bulunduğu bölge – aynı zamanda Muhammed’in Araplarının yaptırdığı mescid’in kıblesi – Musa’nın İsrail’in Tanrı’sı Rabb’den 10 Emiri aldığı yerdir.
Daha da ilginci bu kilisede bulunan , dünyanın en eski Pantokrator İsa ikonasıdır. (Christ Pantocrator at Sina , 6th century) . Bu ikona 6.yy başlarına tarihlenir.. Sorulması gereken sorulardan biri , Muhammed’in Araplarının yaptığı mescid ve mezarlıkları neden Sina’da bulunan bu kiliseye bakmaktadır..

Aziz Katherine Manastırında bir önemli detay daha vardır. Codex Sinaiticus. Kütüphanesinde Yunanca en eski ikinci Kitab-ı Mukaddes bulunmaktadır. Eusebus’un emirlerinin de yer aldığına göre 325’ten sonra 330-350 arasında yazılmıştır.
Şimdi de Witcomb’un Aqaba’da bulduğu şeylere bakalım.
Şehrin sonraki katmanlarında (MS 9-10. Yy) yeniden kullanılan Hristiyan sütunları/unsurları bulunmuştu. Arapların bölgeyi ele geçirmesinden sonraki ilk yüzyıllar boyunca kiliselerin normal bir şekilde işlev gördükleri arkeolojik olarak kanıtlanmıştır.

Bahsi geçen bir çok Hristolojik öge , 8.yy ortalarına kadar Arapların kullandığı ögelerdir. Önemli iki obje , Akabe (Aila)’de Emevilerin kullandıkları ögeler olarak , Donald Witcomb’un arkeolojik bulguları sonucu kanıtlanmıştır.

Sadece sözde İslam peygamberi Muhammed’in (Mhmd) Araplarının Akabe’ye yaptığı mescid’in neden İsa’nın en eski ikonasının bulunduğu bir kiliseye baktığı bile sorulması gereken bir sorudur..


SİZDEN GELENLER | Yazan: Michael

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

DİNDEN ÇIKIŞ SÜRECİ (Niçe)



DİNDEN ÇIKIŞ SÜRECİ
(Takipçilerimden Niçe'nin Hikayesi)

İnsan sosyal bir varlıktır. Bu nedenle duygu, fikir ve deneyimlerini başkalarıyla paylaşmaktan mutlu olur. Bunları sadece paylaşmak değil, anlaşılmak da ister. Hatta belki de en önemlisi anlaşılmaktır. Çünkü böylelikle yalnız olunmadığının bilincine varılır. İşte ben de dinden çıkış sürecimi Din ve Mitoloji kanalı aracılığıyla anlaşılacağımı düşündüğüm insanlarla paylaşmak istedim.

Ailem Sünni geleneğe mensuptur lakin Sünni inancı detaylıca bilen bir özelliğe sahip değildir. Atatürk'ün laik cumhuriyetinde dinin zararlı etkilerinden olabildiğince uzak bir Sünniliktir. Bunu biraz açarsak; babam veya annem bizi hiçbir zaman Kuran kursuna gitmemiz, namaz kılmamız, oruç tutmamız yönünde hiç zorlamamışlardır. Birçok ailede yaşanılan bir olay olan, kız çocuğunun kapanmaya zorlanması da bizim ailemizde yaşanmadı ve yaşanmıyor. Çünkü din ve inancın en başta kişinin vicdanına kalmış olduğu yönündeki laik kültürün temel doktrini ailemizde yerleşmiş durumdadır. Bu durum bence ülkemizin en az yarısında yerleşmiştir. Bunun için de Atatürk'e teşekkürü borç biliyorum.

Bunlara ek olarak evde sanırım Kuran mealini açıp okuyan ben ve benden bir büyük abim sadece. Hadislerle ilgili detaylı bir bilgi sahibi olan yok, Ramazan ayı gelince oruç tutulur, Kurban Bayramı gelince maddi imkanlar el veriyorsa kurban kesilir, özellikle Ramazan ayında televizyona çıkan hocalar dinlenir şeklinde özetlenebilecek Türkiye'nin çoğunda hakim olan özelliklere sahip bir ailenin bir ferdi olarak, küçüklüğümden beri din ve varoluşsal konularak karşı ilgi ve merak duyuyorum. İlköğretime devam ederken din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenime sık sık gider ve dini konularda aklıma takılan noktaları sorardım. Yine böyle bir gün yanına aklıma takılan bir noktayı sormak üzere gittiğimde beni her zamanki gibi tebessümle karşılamıştı. Bu sefer aklına takılan nedir diye sorduktan sonra anlatmaya başlamıştım "Adem ilk insan ve eşi de Havva'dır. İkisinin çocukları oluyor. Ondan sonra ise bu çocuklar birbirleriyle ilişkiye girerek mi çoğalıyorlar," diye sorduğumda, Hocamın yüzündeki tebessüm kaybolup yerine bir donuk ifade gelmişti. Evet yanıtını aldıktan sonra "O zaman Allah bunu yasaklamamış mıydı, üstelik bu kardeş kardeşle ilişkidir," diye tepki verdim, hocam ise o zamanlar özel bir durumun var olduğunu ve günümüzle o zamanın kıyas edilemeyeceğini söyledi. Ardından da ders zili çaldı ve ben dersime hocamın verdiği bu cevabı düşünerek gitmiştim.

Bu cevap bana o zaman da ve ondan sonra da hiç mantıklı gelmemiştir. Lakin çocukluğumdan beri bana zerk edilen korku nedeniyle yeterince cesur bir şekilde bu konular üzerine gidemedim. Babam ara ara eve dini kitaplar alırdı. Bunlardan birisi cehennem azabı ile alakalı bir kitaptı. Ben de bunu alıp okudum ve hayretler içinde kaldım. Tabi ki korku içinde de... Henüz bir çocuğum ve okuduğum kitapta, sonsuz merhametli her şeye gücü yeten, ezeli ebedi Allah'ın cehennem ahalisini türlü işkencelerden geçireceği ve bunu sanki büyük bir zevk alarak yapacağı yazıyordu. Bu kitabın bana verdiği korku beni dinde tutan geri plandaki temel etken oldu uzun bir süre. Sadece bu kitap özelinde değil verilen korku; toplumsal olarak ve ailesel olarak bu korkuyu hep hissederiz. En basitinden evdeki bir kitaba uzanıp okuyacaksındır ve annen veya baban bırak onu abdestsiz dokunma çarpılırsın demektedir. Biraz büyüyorsun, eğer cinsel birleşme, mastürbasyon veya rüyalanma olduktan sonra vücudunun tek bir noktasını dahi kuru bırakarak bitirirsen aldığın güsul abdestini aldığın nefese kadar her şey sana haram olmakta ve kıldığın namaz veya yaptığın iyilikler de kabul olmamaktadır. Ama en önemlisi, din konularında sorgulamalar yaparken sorduğun sorularda alınan "Fazla düşünmek veya sorgulamak iyi değildir, kafanı karıştırır cehennemde yanarsın. Bu konular çok hassas konulardır," ve "Hz. Muhammed ve Allah'ın her sözü doğru ve gerçektir, biz Müslümanlar onlar üzerine en ufak bir eleştirel sorgulama yapamayız, onlar ne demiş ise kabulümüzdür," cevaplarının insana enjekte ettiği zihniyet ve düşünüş şeklidir.

Bu zihniyet enjekte edilmişti bana da ama bunun yanı sıra küçükken çok saf ve temiz bir inancım da vardı. Dinden bağımsız bir Tanrı inancıydı bu ve ilk namaz kıldığımda çok huşu duymuştum. Ondan sonra kıldığım hiçbir namaz da aynı duyguyu yaşayamadım. Ve artık çocukluk geride kalmıştı. Liseye geçmiştim ve yatılı bir lisede okuyordum. Yatılı okulda çok zorlandım. Çok içine kapanık ve asosyal bir yapıya sahip olduğum için ve bunu değiştirmek için de oldukça gayret ettiğim için derslerde de çok düşüşler yaşamıştım. Halen de bu yapımı değiştirmeye çalışıyorum. Bu aslında kendimi bulma çabam ve sanırım hayatımın sonuna kadar da devam edecek. Neyse, lisede hem bu nedenden ötürü hem de ergenliğin verdiği reflekslerden ötürü dini sorgulamalarım ve araştırmalarım aksadı. Ancak aklıma geldikçe daha çok felsefi açıdan konu üzerine düşünmeye devam ettim lakin enjekte edilmiş olan zihniyet ve çocukluğumun saf ve temiz Tanrı inancı beni giderek dine daha çok sarılmaya ve dogmatikleşmeye itti. Buna ek olarak babamın siyasetle çok ilgilenir olması, desteklediği düşünceye babamı örnek almam neticesinde körü körüne kapılmam beni dine daha çok itti. Burada belirtmem gereken iki önemli nokta söz konusudur: Birincisi dini savunmakla ilgili siyasi düşünceyi savunmak arasında hiçbir fark yoktur. İkisini savunanlar zaten çoğu zaman aynı insanlar olmakla birlikte, aynı mantıksal düzlemde ve benzer mantıkla yaklaşımlarla savunma yaparlar. İkisinin de ortak götüreceği nokta ise insanı gerçekçi bakış açısı ve düzlemden uzaklaştırma ve koparmadır. İkincisi ise siyasi fikirlerimiz, tuttuğumuz takımlar, mensubu olduğumuz din ve birçok düşünce bize ailemizden istemli veya istemsiz aktarılarak oluşmaktadır. Bunları ileride değiştirme imkanımız vardır; kimisini daha çok kimisini daha az. Ama aralarından değiştirilmesi en zor olan dindir, sonra da siyasi düşüncedir. Bunlardan konumuz olan dinle devam edelim.

Dogmatikleşen lisedeki bana, başka arkadaşların Atatürk'ün dine yaklaşımındaki olumsuzluklar temalı fikirleri gelmişti. Çocukluğumun kahramanı olan Atatürk'e yönelik bu fikirlere şiddetle karşı çıkmıştım. Ancak benim için çok tehlikeli bir durum söz konusuydu: Terazinin bir kolunda çocukluk kahramanım Atatürk, diğer kolunda ise çocukluğum saf ve temiz Allah inancı ve buna bağlı olarak korkuyla örtülü dini inancım. Bunlardan zamanla ikinci kol ağır basmaya başladı. Çünkü Atatürk'le ilgili izlediğim videolar ve onun din hakkındaki sözleri, yaptıkları beni buna götürdü. Atatürk, medeni bilgiler kitabında olsun ve başka yerlerdeki birçok sözünde 'Peygamberim' hakkında garip ifadeler kullanıyordu. Haliyle İslam hakkında da, onun Allah'tan gelmediğini ve sadece Arapları alakadar eden bir olgu olduğunu söylüyordu. Hayatımda o ana kadar dine yönelik kimsenin bu şekilde eleştirisine şahit olmamıştım. Bunlar adeta zihnimdeki saf ve temiz dini inancı yerle bir edebilirdi. Ama o an yerle bir olma imkanını dahi düşünmüyordum. Sadece o zamana kadar çok sevmiş olduğum bir kahramanımın başka bir kahramanım hakkındaki saldırısını görmekteydim. Bunlar aklımdan geçerken rasyonel bir düzlemden çok duygusal bir düzlemdeydim. Ve bir kere dini kefe ağır bastığı için, bu kefeyi tutarlı bir hale getirmek adına giderek Atatürk karşıtı olmaya başladım. Neredeyse her yaptığı bana dine karşı işlenmiş bir suç gibi geliyor ve her yaptığı yanlış gibi geliyordu. Buna ek olarak abimin (küçüklüğümde ailede önce babam, sonra da abim kahramanım olmuşlardı) de aynı fikre ulaşması benim bu düşüncelere daha çok tutunmama neden oldu. Bu sonuca varmam lisenin sonunda gerçekleşti ve lise bitti.

Üniversiteye başlamıştım. Zorlu sınav sürecinden sonra herkes bilir ki üniversitenin ilk zamanları bir nevi bu sürece nispet niteliğinde geçirilir. Ben de aynı şekilde geçirdim bu ilk zamanları. Lisenin bitişi ile üniversiteyi kazanma arasında geleneksel hocaları çokça dinlemiştim bu arada. Ancak üniversiteye geldiğim zaman bir süre sonra çocukluğumdan beri devam eden sorgulamalar bir nevi verdiği moladan sonra geri geldi. Dışarıdan lisenin sonunda vardığım sonuçları dile getirirken içimden geleneksel hocaların söylemlerinin aslında çok mantıksız olduğunu kabul etmeye başladım. Ancak yanlış olan hocalardı, yanlış olan asla İslam ve Allah olamazdı. Bu nedenle doğru hocaları bulmaya çalıştım. Dipnot olarak araya gireyim; lise üniversite arasında bir kere kuran mealini okudum lakin beklentim olan huşuyu alamadım ve beni hiç tatmin eden bir düşünsellik de yoktu ama sorun bendedir diyerek üzerinde durmadım. Doğru hoca arayışımda modernist hocalarla karşılaştım. Bu hocalar sayesinde, dindeki sorunlu konuları 'çözmüş' oluyordum. Gerçek İslam'ı bulmuştum. Uzun süre büyük bir şevkle bu hocaların anlattıkları dine sarıldım. Kadının dövülmesi halbuki İslam'da yokmuş, kölelik dinde yokmuş veya köleliği nihayetinde kaldırma amacı, niyeti varmış, kadına miras konusunda o zamana kadar olmayan haklar verilerek aslında onların konumu yükseltilmiş, dinde çok eşlilik değil tek eşlilik önerilmiş ama amaç, niyet de buymuş, hırsızların elinin kesilmesi ve zina edenlerin sopalanması aslında büyük bir önleyici nimetmiş, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün tarzı âyetlerin önünü ve arkasını vermeden yani cımbızlayarak veriyorlarmış, onlar aslında savaşı değil barışı isteyen ayetlermiş, onları anlamak için Kuran'da beş altı farklı suredeki hele bilmem kaç ayete ama bu ayetlerdeki klasik yorumları değil ancak ve ancak modernist hocaların yorumlarını(onlara göre yorum değil gerçek) izlemeliymişiz, hadisler Peygamberin ölümünden çok sonraları insanlar tarafından toplanılmış ve bunların seçilmesinde hem dönemin muktedir devletlerinin (Başta Emeviler) hem de İsrailiyat'tan alınma pasajların büyük etkisi olduğu için güvenilmezmiş ancak ve ancak Kuran'a aykırı değilse kabul edilebilirmiş ve bundan dolayı da beni oldukça coşturan söylem yapılıyordu sık sık "Kuran bize yeter!". Bunla beraber ve ilişkili olarak Kuran'da birçok bilimsel mucize bulunmaktaymış, bunlardan en meşhuru evrenin genişlemesinin Kuran'da geçiyor olmasıydı hatta Evrime de karşıt bir durum Kuran'da söz konusu değilmiş ama evrim de bilim dünyasında fazla bir kesim tarafından kabul edilmeyen ve kendisine karşıt teoriler  de olan, Batı'da din karşıtı insanların ideolojik yaklaşımları ve gizli oyunları ile ayakta tutularak herkese kabul ettirilen bir teoriymiş, Müslüman ister bunu kabul edebilir ister etmeyebilirmiş; öte yandan Big Bang teorisi Tanrıyı kanıtlıyormuş, keza entropi de buna destek veriyormuş, yetmiyor uzaylılar dahi Kuran'da varmış. Ayrıca Kuran'ın asla ve kat'aa insan ürünü olamayacağının delili olan matematiksel bir sistem/mucize de varmış: 19 Mucizesi! Bunlar işin dinin içerik boyutunu tutarlı hale getiriyordu, peki felsefi boyutu? Çünkü beni çocukluğumdan beri en çok ilgilendiren ve düşündüren işin felsefi boyutuydu. Bu konuda da felsefeci modernist hocaları çokça dinledim. Bana oldukça yeni gelen ve işte bu dedirten Tanrı kanıtlamalari, dini kanıtlamalar, varoluşsal sorulara cevaplar veriyorlardı. Artık her şey tamamdı ve kendi kendime "Bu insanlar nasıl geleneksel dine inanabiliyorlar veya şu insanlar nasıl hiçbir dine ve hele de Tanrıya inanmıyorlar?" diye hayretle sormaya başlamıştım. Yolda bir saat bulduğumuz vakit nasıl onu yapan bir Saatçi varsa, şu koca evreni de yaratan bir mimar vardı, onun dini de İslam ve son peygamberi de Hz. Muhammed'di. Hindulara, Budistlere, Hristiyanlara, Yahudilere ve diğer dinlere mensup insanlara yazıktı. Umarım doğru yolu bulurlar, sonuçta Allah akıl vermişti onlara da.

Üniversitenin üçüncü sınıfına geldiğimde en yakın arkadaşımın siyasi fikirlerinde değişim yaşandı ve bu beni de çok etkiledi. Arkadaşım oldukça mantıklı bir insandı. Benim duygusal yaklaştığım birçok hususta o bir şekilde benden daha mantıklı şekilde konuya yaklaşırdı ama o da başta benle aynı siyasi düşüncedeydi. Onun bu düşünce değişiminde kendi kendime bunun mantıklı bir nedeni olmalı diyerek onunla fikir alışverişinde bulundum. Bir süre sonra ise onun haklı olduğunu fark ettim ve haliyle benim de fikrim değişmişti. Bunun dini inanç sürecime de ciddi yansımaları oldu.

Hem tarikatların zararlarını her gün görmem, hem siyasi düşüncelerimde değişimler nedeniyle artık Atatürk'ün ne kadar doğru işler yaptığını tekrar görmeye başlamıştım. Terazinin kefeyi dengeye gelmişti. Ama Atatürk ile din arasında zıtlıklar halen devam etmekteydi. Bu konuyu bir süre Atatürk aslında benim şu an olduğum gibi gerçek İslam'a inanıyor, ilgili din karşıtı sözlerinde ise "orada onu demek istemiyor"du. Bu pek kafama yatmasa da beni bir süre oyaladı. Bu sırada ise modernist hocaların söyledikleri de yavaş yavaş mantıksız gelmeye başlamıştı: "Her şeyi bilen ezeli edebi bir Tanrı benim de yapacağım her şeyi biliyordu. Önümde mesela üç farklı yol var diyelim. Allah bu yolların tercih edilmesi durumunda oluşacak sonuçları biliyor, tercih konusunda özgürüz fikri hiç de mantıklı değildi. Çünkü bunu savunmak Tanrının her şeyi bilirliliğini yani O'nu sınırlamak anlamına geliyordu. Tanrı her şeyi biliyorsa o zaman özgür irade, o zaman da doğrudan ilahi sınav, cennet cehennem doktrini tehlike giriyordu. Tanrı kimin cennete kimin cehenneme gideceğini bilerek yaratıyor ve buna rağmen bizi sınav yapıyormuş gibi yapıyor, sırf cehennem dolsun diye insan yaratıyordu. Cehennemde de benim cehennem azabı kitabındaki türlü işkencelere tabi tutuyordu. Ayrıca daha konuşmayı bilmeyen kabilelerin durumu, onlar ne kadar durumdan haberdarsa ona göre sınava tabi tutulur, keza başka dinlerin hakim olduğu coğrafyalarda dünyaya gelmiş insanlar için  de geçerli bu durum savı da artık mantıksız geliyordu. Çünkü sınav denilen şey baştan adil şekilde yapılmalıdır. Üstelik tüm insanları yaratan bir güçten bahsediyoruz. Afrikalı kabile bir kere bizim düşünsel yetimize sahip değil, onun sadece bir Tanrı fikrine ulaşması onu cennete götürecekken benim dinin verdiği kurallara kesin bir şekilde itaat etmem ve türlü ritüelleri yerine getirmem gibi pek çok şey yapmam gerekiyor. Aynı durum başka dinden insanlar için de geçerlidir. Dünyada Hz. Muhammed'in adını bilmeden gelmiş gitmiş ve gelip gidecek olan bir sürü insan bulundu ve bulunacak. Ben veya biz Allah'ın sevgili kulu muyuz ki İslam'ın olduğu yerde doğduk veya başka insanlar Allah'ın sevmediği kulu mu ki İslam'ın olmadığı yerde doğdu? Tüm dinler aslında İslam'dır demek de mantıklı değildir. Birazcık dinler tarihi okuyan insan bu mantıksız sava sığınmaz." gibi düşünceler kafamda dönüp duruyordu.

Üniversite bitti ve işsizlik zamanları başlamıştı. Bir karar verdim. Çocukluğumdan beri devam eden sorgulamalarımı nihayete erdirmekti niyetim yani dinin ne olduğu üzerine cesaretle gidecek ve korkuyu kenara iterek olabildiğince objektif şekilde dine yaklaşıp ne olduğunu 'bilecek'tim. Bu sefer Tevrat'tan okumaya başladım. Tevrat beni adeta şok etmişti. İslami inancın verdiği Tevratın tahrif edildiği düşüncesiyle okumaya başlamama karşın yazılanlar beni şok etmeyi başarmıştı. Buna neden olan etmenlerden birkaçı şunlardır: Kuran'da bir peygamber ama Tevratta bir kral olan Davud, bir gün damda gezerken bir komutanının karısını duşta görür ve onunla birlikte olur. Kadının kocasını da bir savaşa yollayarak onun ölmesini sağlar. Davud ile bu kadının ilişkisinden de ileride Süleyman doğacaktır. Sonra, İbrahim peygamber geldiği bir yörede kendini kurtarmak için karısını bölgenin kralına kardeşi olarak tanıtıyor ve karısını ona veriyor. Kızları Lut'la bir gece ilişkiye giriyorlar. Tanrı Yehova veya Yahve, İsrailoğullarına şehirlerde hiçbir canlının dahi hayatta bırakılmaması yönünde gaddarca emirler veriyor. Buna ek olarak adeta Yahve başka tanrılar arasında egemenlik savaşı veriyor. Ayrıca Tevrat benim tahayyülümdeki bir kutsal kitap olmaktan ziyade bir tarih kitabı gibi devam ediyordu. Ne kadar tahrif olmuş diyerek bitirdim kitabı. Sonra İncil'i okudum. İncil Tevrat kadar gaddarca değildi lakin Hristiyanlar da Tevratı kutsal biliyorlar yani den den işareti koymuş gibi oluyorum. Sıra Kuran'a geldi lakin bunlardan önce İlhan Arsel'in kitaplarından okudum ama yazılanları "Gerçek İslam bu değil, yazar benim de eleştirdiğim tahrif edilen dini eleştiriyor," diyerek okuyordum. Yani dinden çıkmamda veya Kuran okumam üzerinde çok etkisi olmadı. Keza aynı şekilde Muazzez İlmiye Çığ'ın Kutsal Kitapların Sümer'deki kökeni kitabı hakkında benzer fikirlerim oldu. Üç kutsalda ki şeylerin Sümer'de de olması bilakis dinin eskiden beri geldiğini kanıtlıyor gibi geliyordu bana. Neyse Kuran'ı aldım okumak için ama bu sefer "Vardır bir hikmeti" veya "benim aklım yetmiyor herhalde" demeye kaçmadan objektif şekilde okuyacaktım. Okurken çokça notlar aldım. Bunlardan kısaca bahsedecek olursak: Kuran'da kadının konumu erkekten oldukça aşağıdadır. Bunu ayetlerde birtakım kelimelere değişik anlamlar vererek açıklamalar, sadece günümüz dünyasının geldiği konum itibariyle yapılma gereği duyulan anlam değişikleri gibiydi. Yani 6-7. yy insanları için normal olan bu ayetlerdeki durumlar artık günümüz insanının düşünce, yaşam şekline uymuyordu. Çünkü her şey değişiyor; insanın hayata bakışı ve toplumsal ilişkiler ve de kadının toplum içindeki konumu da. Ancak din sabittir, dogmatiktir. Özellikle Allah tarafından tamamlanmış, tek bir harfinin bile değişmeyeceği, buna da herkesin itaat etmesi gerektiği söylenilen bir kitaptaki sözlere, yüzlerce sene verilmeyen anlamların 20, 21. yy gibi düşünsel ve toplumsal devrimlerin yapılmış olduğu zamanlarda veriliyor olmasının nedeni artık apaçık önümdeydi. İnsan yaşadığı devre göre dini uyarlamak istiyordu. Ancak kitabı direkt değiştiremiyordu dinin kendi özelliklerinden dolayı ve dinden de sabitlenmiş katı inanç ve korku nedeniyle de çıkamadığı için ayetlere orada onu demek istemiyorculuk yaparak günümüz insanının duymaktan hoşlanacağı anlamlar veriyorlardı.

Kuran'daki evrene, insana  dair anlatımlar yani "nasıl" sorusuna muhatap anlatımlar apaçık şekilde indiği dönemin evren ve insan bilgisini yansıtıyordu. Günümüz bilimiyle tamamen ters bilgiler bulunmaktaydı. Mesela Kuran'da ilgili ayetlere objektif şekilde bakacak olursanız göreceksiniz ki dünya düzdür. Ve onu çevreleyen bir gök vardır. Burada atış taneleri olarak anlatılan yıldızlar vardır. Yani önünüze bir kağıt alın ve bir düz çizgi çizin, bunun üzerine yarım çember çizerek kapatın. Bu göğün de aslında bir direk vasıtasıyla durabileceği anlaşılıyor ama Allah öyle büyük ve güçlü ki direklere ihtiyaç bile duymuyor. Şu an bile İslam dünyasının Oxford'u olarak görülen El-Ezher üniversitesi dünyanın düz olduğuna dair makaleler yayımlamaktadır. Onun dışında insanların mucize sandığı ama bunun alakasının olmadığı çokça konu bulunmaktadır. Bunları Din ve mitoloji sayfası zaten ele alıyor tek tek. Bunlardan sadece evrenin genişlemesi üzerinden mantık hatasını vermek istiyorum; Bu mucize iddiasının geçtiği ayete dikkat ederseniz tarihte hep başka anlamlar verilmiş ta ki, bilim evrenin genişliyor olduğunu anlayana kadar! Bundan sonra birtakım Kuran çevirilerine hatta çoğunluğuna bu ilgili ayeti evrenin genişlemesine yönelik çevirmeye başladılar. Yani bilim bir şey buluyor ve din adamları da hopp onu Kuran'da buluyor ve bunu Kuran'da bilimsel mucizeler diye insanlara anlatıyor duruyorlar. Adını vermek istemediğim Abd'li bir din adamı meşhur bir kitabında, Kuran'da biyoloji, fizik, kimya gibi bilim dallarının bulduğu her şeyin var olduğunu söylüyor. Evet var hepsi, çünkü sayın ABD'li din adamı, Şeyh uçmaz mürit uçurur demişler; sen de işte bilime bakıyorsun, A'yi bulmuş bilim ve hoop Kuran'da A'yi arıyor, kelimelere yedi takla attırıp onu bulduğunu sanıyorsun. Bakınız, eğer bir masal kitabına iman etmiş olun o kitapta bile Big bang'i, evrenin genişlemesini, evrimi ve hatta uzaylıları bulabilirsiniz. Yeter ki onun Allah'tan gelen mutlak doğru ve gerçek olduğuna iman ediniz. İnanç böyledir ve inanç Nietzsche'nin dediği gibi "doğruyu bilmek istememek demektir,". Tabi, inancın da çeşitleri var da o konuya girmeyelim şimdi. Bu konuyla ilgili meşhur bir sav vardır. Din "neden", bilim ise "nasıl" sorusuna cevap verir ve aslında aynı hedefe yürüyen kardeşlerdir yani aralarında çatışma olamaz. Ancak bu tarihi yok saymak demektir. Tarih boyu din yükseldiyse bilim gerilemiş; bilim yükseldiyse din gerilemiştir. Çünkü biri dogmatiktir ve baskıcı diğeri ise ilerlemeci ve sürekli değişim içindedir. Biri yanlışlanamazlık diğeri ise yanlışlanabilirlik üzerine kuruludur. Ayrıca din, tarih boyu güçlü olduğu vakitlerde, sadece neden sorusuna değil nasıl sorusuna da cevap verme iddiasında olmuştur. Üstelik verdiği yanıtları da mutlak doğru olarak dayattığı için aksi araştırmalar yapan bilim insanlarını diri diri yakmış, türlü işkencelerden geçirmiştir. Bu korku bilim insanlarının dindar gözüküp ve dinin işine gelir mantalitesinde bu çalışmalarını yapmasına neden olmuştur. Denilebilir ki İslam'ın aydınlık çağında böyle değildi. Bu denilenler İslam'ı bağlamaz. Farabi, İbni Sina gibi isimler verilir örnek olarak lakin Gazali gibi bir ismin başı çektiği görüş, İslam dünyasına kabul görmüştür ve insanların şu an ovundugu Farabi, İbni Sina gibi isimler Gazali tarafında tekfir edilmiştir, özellikle felsefe şeytanlastırılmıştır. Halbuki İslam aydınlanmasının kökeninde Kuran değil, Eski Yunan (Aristo,Platon vb) felsefe metinleri vardır. Gazali denilen kişiye verilen unvana bakınız. Onun eserleri Kuran'dan çok okunur. Denilecek ki, onu da kabul etmiyorum Kuran akledin diyor bilime kapı açıyor. Ama aynı Kuran Gazali ve onun düşünüş şekline de kaynaklıyor. Ayrıca bu savlara sahip insanlar başta Nisa-34'teki dayak mevzusundaki kelimeye olmak üzere sorun yaratan âyetleri hep kelimenin kökenine inerek işin içinden çıkarlar. O halde lütfen akl kelimesinin de bir kökenine iner misiniz? Sözün kısası dinin nasil'lari bilimsel gelişmelerle mağlup edildi, yanlışlandı. Bundan dolayı din sadece "neden"e kaldı.

Modernist hocaları uzun zaman dinlemiş biri olarak hiçbirinden Ahzab-37. ayeti duymamıştım. Bana denk gelmemiş de olabilir ancak diğer âyetleri uzun uzun  açıklarken bunu en azından bu kadar açıkladıklarını hiç görmedim. Savaş konusu belki daha önemlidir ama onu bir şekilde ussallaştırıyorlar. Lakin Ahzab-37'nin ussallaştırılması imkanı yoktur arkadaşlar, biraz objektif yaklaşın yeter. Bu ayeti alın Tevrata koyun öyle olduğunu düşünerek okuyunuz; eminim ki şu İsrailogullarına bak hele, nasıl da tahrif etmişler kitabı diyeceksiniz en iyi ihtimal. Keza sonradan modernist bir hocanın ayetle ilgili konuşmasına denk geldim; bu kişi her konuyu evirir çevirir ama bu âyette kaldı sadece ve ne var bunda ki evlenir adam ne olacak diyebildi. Empati yapınız; evlatlığınız sizin neyinizdir? Oğlunuz. Oğlunuzun eşi neyiniz olur? Gelininiz yani kızınız! Ve gelininizi beğeniyorsunuz ve oğlunuz da ayrılıyor. Sonra gidip eski gelininizle evleniyorsunuz. Bunu yapabilir misiniz arkadaşlar? Bunu kendinize yakıştırabilir misiniz? Eminim ki hayır, o halde her şeye gücü yeten, ezeli edebi sonsuz güç sahibi bir Yaratıcının bizzat devreye girerek peygamberine böyle bir evlilik yaptırabiliyor olmasını O'na nasıl yakıştırabiliriz? Keza aynı Yaratıcı'nın peygamberinin eşleriyle gece sırasına karışmasına ve onun kimlerle evleneceğine ve benzeri konularla ilgilenmesini nasıl O'na yakıştırabiliriz? Bu âyet benim kafama dank ettiren bir ayetti. Bu nedenle üzerinde bu kadar durdum. Ama yanlış anlaşılmasın, sanki tek etken buymuş gibi anlaşılmasın; keza Kuran'dan sonra dinler tarihi ve başka dinlere dair de okumalarım oldu. Ve İslam, Musevilik özelinde olayı görmeyelim; din olgusunun kendisi, insanın anlam arayışının, yaşadığı evreni anlamaya çalışmasının, toplum olabilmesinin keza devlet organının oluşabilmesinin ve insanın korkularının ürünüdür. Şu soruya asla cevap mantıklı tutarlı bir cevap verilemez: Türkiye'de yani İslamın olduğu bir ülkede doğduğunuz için Müslüman oluyor insanlar veya Hristiyan bir memlekette doğduğu için Hristiyan... Öyle aklını kullansın da "Gerçek dini" bulsun demek kolay; siz kendi inandığınız dine objektif yani başka bir dine yaklaştığınız gibi yaklaşabiliyor musunuz ki o insanlar da kendi dinlerine bu şekilde yaklaşsınlar da size göre gerçek dini bulabilsinler! Bu noktada şunu da belirtmek gerekiyor, en katı Müslüman bile başka bir dinin kitabına veya doktrinlerine oldukça mantıklı tezlerle karşıt savlar üretir yani objektif ve rasyonel şekilde yaklaşır. Ancak söz konusu din kendi dini olunca "orada onu demek istemiyorculuk" lara veya geleneksel İslamsal söylemlere başlanılır. Zordur dinin korku duvarını ve zihinsel bariyerlerini aşabilmek, özellikle de Sünni ekolden Modernist ekole doğru kaymış bir insanın bu bariyerleri aşabilmesi direkt Sünni ekolden sorgulamaya başlayan bir insana göre kat be kat zordur. Çünkü modernist fikirlerle ussallaştırmalar getirilir dine ve bariyer sayısı fazlaca artırılır.

Dediğim gibi ben çocukluğumdan beri bu konulara daha çok felsefi düzlemde eğiliyordum. Bu nedenle ki modernistlerden de en çok dinlediklerim felsefeci modernistlerdi. Gazali'nin ekolden başlayarak İslam dünyasına yerleşen düşünce felsefenin insanın aklını karıştıran, dinden çıkmasına neden olabilecek tehlikeli bir iş olduğudur. Bu şeytanlaştırma sonucunda ülkemiz ve İslam dünyası felsefeye soğuk ve yabancıdır. Toplum binlerce senelik felsefi birikime yabancı olunca, birtakım insanlar çıkıp tarihte dine yönelik olumlu birtakım felsefi düşünceleri, Tanrı kanıtlamalarını ortaya koyunca, dinine tutarlı bir zemin arayan insanlar için bir cennet ortaya çıkmış oluyor. Haliyle de insanlar kendisi acaba başka neler var felsefeye bile demeden bu savlara sıkı sıkı sarılıyorlar. Bir nevi ABD'yi yeniden keşfediyorlar. Lakin binlerce senelik felsefe tarihinde o sıkı sıkı sarınılan savların hep karşıt savları bulunmaktadır. Yine de bunlara inanabilirsiniz ancak evrensel bir kanıt değil bunlar. Nitekim felsefenin önemi verdiği cevaplarda değil sorduğu sorularda yatar.

Dinin teknik yönünde ciddi sorunlar gören, bilimin de bu sorunlara ciddi sorunlar eklediğini gören insanlar felsefeye sarılabiliyor ve derin derin okumalar yapabiliyorlar. Bunun sonucunda da haklı olarak hiçbir şeyin kesin olduğundan emin olamayız diyerek bilimin altını oyup yani bilimin de kesin güvenilir olmadığını söyleyip; o halde her şey güvenilmezse dine inanmak mantıksız değildir veya dindeki ciddi sorunlar da birer yanılsamadır, o halde inanıyorum tarzı bir sonuca varabiliyorlar. Bunun arkasında yatan temel etken ise insanın Tanrısız ve dinsiz bir halde kalınca düşeceği boşluktan duyduğu şiddetli korkudur.

Yine bu boşluğa düşmemek için insanlar daha sıkı dine sarılabiliyorlar. Bunu yaparken Ahzab-37, Nisa-34, Tevbe suresinin savaş âyetleri, Tahrim ilk beş âyet ve daha nice, günümüz insanın hayatına va bakış açısına, düşünce dünyasına uymayacak âyetleri görmezden gelerek  ve adeta yok sayarak, daha sarılabilir âyetleri dile getirirerek onlar üzerinden kitaptaki dini hayallerindeki dine uyarlamaya çalışıyorlar. Bunu sadece Müslümanlar değil başka dindeki insanlar da yapıyorlar ve bu durumun anlatıldığı bir kitapta "Açık Büfe Hristiyanlığı" ifadesi geçmişti. Oldukça manidar bir ifade...

Bu okumalarıma ek olarak Turan Dursun, Arif Tekin gibi isimlerin kitaplarını da okudum. Başta F. Nietzsche olmak üzere birçok felsefenin kitaplarını ve felsefe tarihi üzerine okumalarım oldu. Bu noktada Ahmet Cevizci'nin Felsefe Tarihi kitabını, Ahmet Arslan'ın Antik Yunan Felsefesi serisini kesinlikle tavsiye ederim. Ahlak konusu yani nesnel ahlak Tanrısız olmaz bu nedenle Tanrı vardır kanıtlaması da meşhurdur lakin konuyu daha derinlemesine düşünürseniz "nesnel ahlak mümkün mü ki?" sorusunda kendinizi bulabilirsiniz. Ahlak-Etik Felsefesi isimli kitabını da bu konuda öneriyorum Ahmet Cevizci'nin. Ama Nietzsche yeri apayrıdır. Din özelinde düşünmeyin sadece, zaten Nietzsche dinin yanı sıra bilim ve pek çok alanı şiddetle eleştirir. Eserlerini kesin okuyun derim, insana en azından farklı bakış açısı katacak, bu bile sizin için çok faydalı olacaktır.

Sonuç olarak dinden çıktım. Hani bu benim için bir tercih de değildi. Bu hep yanlış anlaşılır, sanki bu araştırmalar sonucunda başka bir seçeneğim varmış gibi gelir. Lakin apaçık önümde duran tek bir şey vardi; Dinler insan ürünüydü! Teistik bir Tanrının olduğunu da düşünmüyorum. Deistik bir tanrı varsa da böyle bir tanrının da hayatıma bir etkisi yok, haliyle olsa da olur olmasa da.

Atatürk konusunda da çocukluğumun kahramanına ne kadar yanlış yaklaştığımı kesin şekilde anlamıştım.  Ama bu sürecin önemli bir faydası artık onu daha bilinçli şekilde seviyor ve sayıyor olmamdı. Onun hakkında bilgim ezber şeyler değil üzerine düşünülmüş ve sorgulanmış ve ona karşıt tarafı da bizzat yaşayıp gelmiş bir şekilde var oluyordu artık. Yani sancılı bir süreç sonunda her zamankinden daha çok ve daha bilinçli bir şekilde onu seviyor, sayıyor ve en önemlisi onu anlıyorum.  Lakin kısa bir süre dışında onun bir dine inandığını konuyla ilgili araştırma yaptığımdan beri düşünmedim ve düşünmüyorum. O da her dinden çıkan insan gibi başlarda inanmış olabilir ancak hayatının ilerleyen yıllarında araştırmaları ve çok sayıda okumaları, görevleri nedeniyle İslam dünyasının farklı bölgeleriyle bizzat temasları gibi nedenlerden dolayı İslamın ve de dinin ne olduğunu anlamış ve dinden çıkmıştır diye düşünüyorum. Bir Tanrıya inanıp inanmadığı noktasında net bir fikrim yok. Ancak ne olursa olsun Atatürk'ü herkes anlamaya çalışmalı ve saygı duymalıdır diye düşünüyorum. Hayatimizi ve laik Cumhuriyeti ve daha birçok şeyi ona borçluyuz.

Din insana oldukça zarar veren bir olgudur. İnsanın sağlıklı, rasyonel düşünebilmesine ket vuruyor. Empati ve öz eleştiri yetilerini köreltiyor. Ahlakı veya doğruyu salt Tanrı emrine bağladığı için, toplumları birbirlerine düşman haline getiriyor. Yine toplumları dünyada yalnızlaştırıyor, izole yaşam dikta ediyor. İnsanları çağdan kopuk ve bunlara tepkili hale getiriyor. İnsanın anlayışını ters yüz ediyor. Nasılsa ahiret var anlayışını kişinin bilinçaltına enjekte ediyor ve insanların toplumların adaleti sağlamaları için uğraş vermek için çaba göstermelerine engel olabiliyor. İnsanlara fakirliği tavsiye ediyor ve itaatkar bir zihin yapısına neden oluyor. Daha çokça zarara neden oluyor.

Ben bir nevi "işsizlikten dinden çıkmış" oldum ve sürecimi sizinle paylaşmak istedim. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Niçe

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)