HABERLER
Dini Haber
yahudilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yahudilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BÖĞÜREN ALTIN BUZAĞI

Yazan: Serdar Kaangil
SK, din, islamiyet, Samiri ve Buzağı, Samiri'nin Buzağı, Altın buzağı, Harun'un yaptığı buzağı, Altın buzağıya tapan İsrailliler, Musevi tanrısı, Muhammed'in buzağıları karıştırması, yahudilik,

BÖĞÜREN ALTIN BUZAĞI


Araf 148: Mûsa’nın kavmi, onun ardından, ziynet takılarından yapılmış, böğürebilen bir buzağı heykelini ilah edinmişti. Görmediler mi ki, o onlarla ne konuşabiliyor ne de kendilerine yol gösterebiliyor? Onu benimsediler ve zalimler haline geldiler.

Olayı bir de kaynağından, yani Tevrat’tan aktaralım:
Mısır’dan Çıkış 32
1. Halk Musa`nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Harun`un çevresine toplandı. Ona, “Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap” dediler, “Bizi Mısır`dan çıkaran adama, Musa`ya ne oldu bilmiyoruz!”
2. Harun, “Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin” dedi.
3. Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Harun`a getirdi.
4. Harun altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı biçiminde dökme bir put yaptı. Halk, “Ey İsrailliler, sizi Mısır`dan çıkaran Tanrınız budur!” dedi.
5. Harun bunu görünce, buzağının önünde bir sunak yaptı ve, “Yarın RAB`bin onuruna bayram olacak” diye ilan etti.
6. Ertesi gün halk erkenden kalkıp yakmalık sunular sundu, esenlik sunuları getirdi. Yiyip içmeye oturdu, sonra kalkıp çılgınca eğlendi.

Ayetlerden anlaşıldığı gibi Musa, tanrısının çağırması üzerine Yeşu’yla birlikte Sina dağına çıkar.
Üç ay kavminden uzak kalır. Kavminin eski putperest adetleri nükseder ve Harun’dan kendilerine put yapmasını isterler. Harun, altın takıları toplar ve bir buzağı heykeli yapar. Kur’an’a göre buzağı aynı zamanda dana gibi böğürmektedir. Yahudiler, buzağı heykeline tapınmaya başlar.

Buzağı şeklinde yaptıkları put, Mısırlıların APİS tanrısını temsil ediyordu. Apis, güneşi iki boynuzun ortasında taşıyan kuvvetli bir bereket ve gençlik tanrısı idi.Kur’an’da buzağının süs eşyalarından, Tevrat’ta ise altından yapıldığını yazar.
Buzağının böğürdüğü ise Tevrat’ta yazmaz.
Bu arada Musa’nın tanrısıyla görüşmesinin üç ay sürmesi ilginçtir. Topu topu Tanrı Musa’ya isteklerini iletmiş ve On Emir’i iki levhaya yazıp vermiştir. Bir günde tamamlanabilecek bir görüşmenin üç ay sürmesinin izahı yoktur. Kavmine put yaptırtmak için böyle bir süreye ihtiyaç duyuldu herhalde.
Musa’nın kavmi, tanrının dağa gelişini de görmüş ve korkmuştu. Buna rağmen put edinmesi de çok gariptir.

Mısırdan Çıkış Bab 19, 18. ayet: Sina Dağı`nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü RAB dağın üstüne ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu.

Bab 20 18. ayet: Halk gök gürlemelerini, boru sesini duyup şimşekleri ve dağın başındaki dumanı görünce korkudan titremeye başladı.

İlginçlik ve gariplikler devam ediyor. Kur’an’a dönelim ve Ta’ha suresinden devam edelim:

Taha 85. ayet: Allah, "Şüphesiz, biz senden sonra halkını sınadık; Sâmirî onları saptırdı" dedi.

Musa dağdayken Allah, Samiri’nin kavmini aldattığını haber veriyor. Samiri, Kur’an’a göre Yahudilerin Mısır’dan çıkıp çölde karşılaştıkları Samiriyelilerin lideri.

Araf suresi 138. ayet: Ve İsrailoğullarının denizden geçmelerini sağladık. Derken bir kavme vardılar ki, onlar, kendilerine mahsus bir takım putlara tapıyorlardı. Dediler ki; Ey Musa! Onların tanrıları gibi, sen de bize bir tanrı yap! Musa da onlara dedi ki: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz.

Tevrat’ta Musa döneminde Samiriyelilerden bahis yok.
Samiriyeliler çok daha sonra krallar döneminde ortaya çıkıyor.İslamcıların bir kesimi ise Samiri hakkında kaynağı bilinmeyen bilgiler aktarıyor:
Samiri’nin, İsrailoğullarının Samiriler kolundan bir kuyumcu olduğunu ileri sürenler Kur’an-ı Kerim’de geçen Samiri’nin “Ben onların görmediklerini gördüm; elçinin ayak bastığı yerden bir avuç aldım, onu (eritilmiş mücevherlerin içine) attım” (Taha 96) âyetini şöyle yorumlarlar:

“Samiri, Hz. Musa ile aynı yıl doğmuştur; onun annesi Firavun’un katliamından kurtarmak için Samiri’yi bir mağaraya bırakır ve Allah’a emanet eder.
Altın buzağı yapmakla görevli olan Samiri ise o güne kadar yaşaması gerektiğinden dolayı, Allah onun bakımı için Cebrail’i görevlendirir.
Mağarada kaldığı süre içinde insan suretinde gelen Cebrail’i tanıyan Samiri, Cebrail, Hz. Musa’ya vahiy getirdiği zaman da onu görmüş ve tanımıştı.
Zira Cebrail at sırtında bir adam kılığında gelmekteydi.
Samiri onun atının bastığı yerdeki otların yeşillendiğini ve onun bastığı toprakta hayat cevherinin oluştuğunu görür ve diğerlerine fark ettirmeden o topraktan bir avuç alır ve ileride kullanmak üzere saklar.”

Bu görüşü kabul edenler Samiri’nin yaptığı altın buzağının, içine atılan bu toprak sayesinde canlandığını, et ve kemiğe dönüştüğünü ve hatta yürüyüp böğürdüğünü ileri sürerler. Bir kısmı ise heykelin böğürmesini teknik bilgilerle açıklar ve heykeldeki bazı deliklerden geçen rüzgarın böğürme şeklinde ses çıkardığını söylerler.

Bu yorumcular tarafından bilinmezlikten kurtarılan (!) diğer bir olay da altın buzağının nasıl yakılabildiğidir. Normal şartlarda altın madeninin yanıcı olmadığından yola çıkan bu yorumcular onun yakılabilmesi için kimyâ otu bulurlar.
“Cebrail (a.s), kurutulduktan sonra kalaya katıldığında gümüş, gümüş veya bakıra katıldığında altın üretilmesini sağlayan kimya otunu Hz. Musa’ya öğretir. Bu ot, altına atıldığında onu yakıp küle çevirmektedir. Hz. Musa Cebrail’in öğrettiği şekilde otu kurutur, döver ve buzağının üzerine saçar, buzağı anında kül olur…” (Zübeyr Yetik, Samiri, 66, 67).

Kalayı gümüş yapan, gümüşü-bakırı altın yapan kimya otu, altını da yakıp toz etmez mi? Ediyormuş demek ki :D

Gelelim asıl çelişkilere, 1 Tevrat’tan, 1 Kur’an’dan

Yasa’nın Tekrarı 9. Bölüm
21. Yaptığınız günahlı nesneyi, o buzağıya benzer dökme putu alıp yaktım. Parçalayıp ince toz haline getirinceye dek ezdim. Sonra tozu dağdan akan dereye attım.

Oysa, Mısır’dan çıkış 32. Bölüm’de şöyle yazıyordu:
20. Yaptıkları buzağıyı alıp yaktı, toz haline gelinceye dek ezdi, sonra suya serperek İsrailliler`e içirdi.

Bu arada ilave edelim;
Musa, altın buzağı putunu yakmış yok etmiş olsa da, Yahudilerin bir kısmı Musa’dan sonra zaman zaman altın buzağı yapmaya ve tapmaya devam ettiler. Zaten, Tevrat’ta İsrail’in tanrısının Yahudilere öfkesinin ve vaad edilmiş topraklara Yahudileri ulaştırmamasının sebeplerinden biri altın buzağı putlarına tapınmaları olarak gösterilir.

1. Krallar Bab 12, 28. ayet: Kral, danışmanlarına danıştıktan sonra, iki altın buzağı yaptırıp halkına, “Tapınmak için artık Yeruşalim`e gitmenize gerek yok” dedi, “Ey İsrail halkı, işte sizi Mısır`dan çıkaran ilahlarınız!”

Şimdi de gelelim Muhammed’in muhtemelen kendisine Tevrat okunduğunda aklında kalan altın buzağı ve Samiriye konusuna:

Hoşea Bab 8, 5 ve 6. ayetler:
5. Ey Samiriye, atın buzağı putunuzu, Öfkem alevleniyor size karşı! Hiç mi temiz olamayacaksınız?
6. Çünkü bu İsrail’in işidir. O buzağıyı bir usta yaptı, Tanrı değildir o. Samiriye’nin buzağı putu parçalanacak.

Samiriye, Krallar döneminde kurulmuş bir kenttir. Adı da kent kurulduğunda konulmuştur. Yani, o tarihten önce Samiri ya da Samiriye adından bahsetmek mümkün değildir. Çünkü, İsrail krallarından Omri, Şemer adında birinden sahip olduğu toprakları satın alır. Bu topraklara da Şemer adından dolayı Samiriye adını verir.

1. Krallar, Bölüm 16
24. Omri, Şemer adlı birinden Samiriye Tepesi`ni iki talant gümüşe satın alıp üstüne bir kent yaptırdı. Tepenin eski sahibi Şemer`in adından dolayı kente Samiriye adını verdi.

Muhammed’in öğretmenleri ona Tevrat’tan okurken Hoşea bölümündeki buzağıyı da okumuşlar herhalde. Musa’nın kavminin buzağısıyla, Samiriyelilerin buzağısını karıştırmış olmalı. :)
Ya da “Bir peygamber put yapıp, kavmini o puta taptırmaz” diyerek bilinçli olarak Harun’un yerine Samiri’yi koymuş olabilir.

Muhammed, “Samiri” yi ve altın buzağının böğürmesini nereden çıkardı?Altın buzağı hikayesinde Tevrat’la Kur’an arasında iki büyük tutarsızlık var.
Birincisi, altın buzağıyı yapanın Tevrat’ta Harun, Kur’an’da ise Samiri olduğu.
İkincisi, altın buzağının böğürmesi Tevrat’ta yok ama Kur’an’da var.
Şimdi Samiri ile böğürme arasındaki ilişkiye değinelim.

Önce Muhammed dönemine gidelim. Bu dönemde Yahudilerin Tevrat dışında bir de Talmud’ları var. talmud’un içinde de hikayelerin, efsanelerin anlatıldığı Agada kitabı. Yahudiler, dini efsane ve masallarını Tevrat ve Talmud’dan okuduklarıyla harmanlayıp anlatıyorlar. Herkesin elinde kitap olmadığından daha ziyade sözlü aktarımlar yapılıyor. Dolayısıyla anlatılanların bir kısmı Tevrat’ta yazılanlardan farklı olabiliyor.

Tevrat’ta altın buzağı konusu iki yerde geçiyor.
Biri Musa zamanında, diğeri ise son Yahudi kralı Yerovam zamanında ve Samiriye’de.

Samiriyeliler halkının ortaya çıkması, İ.Ö. 722 senesinden sonra oldu. Yani, yaklaşık olarak Musa’dan 700 yıl sonra. O dönem Asur kralı Sargon İsrail’in kuzey tarafını ele geçirip, Yahudilerin çoğunu başka bölgelere dağıttı ve başka yerlerdekini oraya yerleştirdi. Bu yolla zamanla melez bir halk meydana geldi.
Onlar da zamanla asıl Yahudilerin çok koyu düşmanları olmaya başladılar.
Asıl Yahudiler, melez ve putperest olan Samiriyelileri ‘iğrenç ve dokunulmaz’ saydılar.

Muhammed, karısı Hatice’nın kervanelerinde çalışırken Filistin’i ve Suriye’yi de gezdi.
Yaptığı o yolculuklarda birçok Yahudi ile karşılaştı ve onların Samiriyelilere karşı ne kadar büyük nefretleri olduğunu fark etti.
Samiriyelilerin eskiden bir altın buzağına taptıklarını işitti. Musa dönemindeki altın buzağı hikayesini de dinlemişti. Ve Samiriyelileri de Musa’nın zamanında sandı. Tevrat’ı hiç kendi gözleriyle okumadığı için, Yarovam’ın yaptığı altın buzağılarından habersiz idi ve böylelikle o iki olayı karıştırdı.
Musa’nın kızkardeşi Meryem’le, İsa’nın annesi Meryem’i birbirine karıştıran ve aynı Meryem zanneden Muhammed, Samiriyelileri de Musa zamanında diye karıştırmaz mı?
Meryem’leri karıştıran, diğerlerini haydi haydi karıştırır. ;)

Gelelim Muhammed’in böğürme ilavesine:

Altın buzağının böğüren hali, Tevrat dışındaki Yahudi kitaplarında geçiyor.
Ve şöyle diyor:
“O dana çıkıp böğürmeye başladı, İsrailliler de onu gördü. Rabbi Yehuda bu konuda dedi ki: Sammael o buzağının içinde saklanıp İsrail’i saptırmak için böğürdü.”

Kitapta geçen “Sammael” adı ‘ölüm meleği’ demektir. Büyük olasılıkla Muhammed, Yahudilerin dilini bilmediği için, ‘Sammael’ adını Arapçaya en yakın olan ‘Samiri’ sözü ile değiştirdi, çünkü Samiriyelilerin Yahudilerin düşmanları olduklarını biliyordu.

Altın buzağının büyüklüğünü, ağırlığını bilemiyoruz. Tevrat’ta bu konuda bir bilgi yok. Ama Mısır’dan çıkan Yahudilerin ellerinde bol miktarda mücevher ve altın var. Çünkü Çıkış’tan önce Mısır’lıları aldatıp soymuşlar.

Mısırdan Çıkış, Bab 12, 35-37. ayetler:
35. İsrailliler Musa`nın dediğini yapmış, Mısırlılar`dan altın, gümüş eşya ve giysi istemişlerdi.
36. RAB İsrailliler`in Mısırlılar`ın gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mısırlılar onlara istediklerini verdiler. Böylece İsrailliler onları soydular.
37. İsrailliler kadın ve çocukların dışında altı yüz bin kadar erkekle yaya olarak Ramses`ten Sukkot`a doğru yola çıktılar.

Mısırdan Çıkış, Bab 38, 26. ayet: Sayımı yapılan yirmi ve daha yukarı yaştaki 603.550 kişiden adam başına bir beka, yani yarım kutsal yerin şekeli düşüyordu.

Yirmi yaş yukarısı erkek sayısı 600.000’den fazla. Bu durumda toplam nüfusun 2 milyona yakın olduğunu tahmin edebiliriz. 1 milyon insanın 5’er gr. altına sahip olduğunu varsayarsak; 5 milyon gr. = 5.000 kg. = 5 ton altın yapar. 5 gr. değil, 1 gr. altın üzerinden hesaplasak 1 ton altın az değil doğrusu. Altından yaptıkları sadece buzağı değil. Altın, gümüş ve tunçdan kutsal eşyalar yapmışlar. Örneğin Ahid Sandığı, Ekmek masası, kandillik, buhur sunağı, yakmalık sunak, yıkanma kazanı ve konut avlusu malzemeleri.

Tüm bu malzemeler için yaklaşık olarak 30 talant altın harcanmış. Bu da yaklaşık olarak 900 kg. altın yapıyor. 1 talant = yaklaşık 30 kg. Harcanan gümüş miktarı 3,2 ton, tunç miktarı ise 2,1 ton. Anlaşılan İsrail oğullarının elinde değerli gördükleri ne varsa almışlar, hem de Musa’nın tanrısının emriyle. Bakın neler istemiş Musa’nın tanrısı:

Mısırdan Çıkış 25
1. RAB Musa`ya şöyle dedi:
2. İsrailliler`e söyle, bana armağan getirsinler. Gönülden veren herkesin armağanını alın.
3. Onlardan alacağınız armağanlar şunlardır: Altın, gümüş, tunç.
4. Lacivert, mor, kırmızı iplik; ince keten, keçi kılı,
5. Deri, kırmızı boyalı koç derisi, akasya ağacı,
6. Kandil için zeytinyağı, mesh yağıyla güzel kokulu buhur için baharat,
7. Başkâhinin efoduyla göğüslüğü için oniks ve öbür kakma taşlar.
8. Aralarında yaşamam için bana kutsal bir yer yapsınlar.
9. Konutu ve eşyalarını sana göstereceğim örneğe tıpatıp uygun yapın...
Liste böyle devam ediyor.

Eski Mısır’ın tanrılarından Apis Öküzü

Arapça Bakara sözcüğü, Apis Öküzü’nü tanımlar. Kur’andaki sure olan Bakara, ad’ını Altın Buzağı’dan alır. Bakara suresine adını veren Bakar, sözlükte inek, öküz, sığır anlamlarına gelir. Kelime cins isimdir. Bakara hem inek, hem de öküz için kullanılır. Kelimenin sonundaki ”tâ”, te’nîs-dişillik için değil, birlik içindir. (Ekrabu’l-Mevârid, Kâmûs ve Sıhâh).

Fakat Mecmeu’l-Beyân, Râğıb ve Merâğî tefsiri ”tâ”yı te’nîs-dişillik olarak kabul etmişler ve şöyle demişler: Bakara-İnek, Sevr ise Öküzdür. Râğıb, ”sevr” mânâsını, “deniliyor” diyerek aktarmıştır. Mecmeu’l-Beyân’da ise “bakara” cinsinde müennes (dişil) değil, müzekker (eril) ismin sözkonusu olduğu ilave edilmektedir. Tıpkı cemel (erkek deve) ve nâka (dişi deve), racül (erkek) ve mer’e (kadın), ceddi (erkek keçi) ve inâk (dişi keçi) kelimelerinde olduğu gibi.

Eski Mısır tanrıçalarından Hathor Boğası

Mısır’ın boğa ve inek tanrıları Hathor ile Apis, güneş kültünün sembolleriydiler. Sina Dağı’ndaki altın buzağı ve kutlanan bayram da güneşe tapınmayla ilgilidir. Hathor, Mısır mitolojisindeki en önemli tanrıçadır. Güneş tanrısı Ra’nın kızıdır. Aşk ve müzik tanrıçası olarak da bilinir. Bazı figürlerinde memelerinden süt akan ilahi bir inek olarak çizilir.

Apis, beyaz lekeleri olan siyah tüylü, başında üçgen şeklinde beyaz bir alamet olan bir öküz olup Memfis’te takdis edilip beslenerek korunmuştur. Bu hayvan Memfis’in ilahı Ptah’in bir canli numunesi sayılır ve onun bu hayvanda yaşadığına inanılırdı. Alnındaki siyah üçgenden başka sırtında akbabaya benzeyen bir şekil, sağ yanında bir hilal, dili üzerinde ise hamam böceğine benzeyen bir işaret bulunması şarttı. Aynı zamanda da kuyruk tüylerinin çift olması gerekiyordu. Bu şartlara uyan Apis Öküzü Ptah mabedinin karşısına yapılmış bir mabette, itina ile rahipler tarafından bakılır ve beslenirdi.

Gündüzleri belirli zamanlarda avluya çıkarılan mukaddes öküzün her hareketinden rahipler bir anlam çıkarırdı. Bu hayvan ölünce Mısırlılar tarafından büyük bir matem olurdu. Ama yenisinin meydana çıkışı büyük sevinçle karşılanırdı. Ölen öküzler mumyalanarak büyük cenaze törenleri yapılır ve Saqqara’da bulunan yeraltı galerilerindeki lahitlere konulurdu. İsis-Apis olan bu hayvan için, Serapeum denilen mabette ayinler yapılırdı. Ölen öküzün yerine yenisi geçirilerek totem hayvan yaşatılmış olurdu.

YAHUDİLİKTEN AYRILIŞ HİKAYESİ

Yazan: David Dvorkin
yahudilik, musevilik, Yahudilikten ayrılış, Eski Musevi, Eski Yahudi, din, A, Eski bir Yahudi, Koşer, Şabat yasaları, Şabat, Yahudilikte Sünnet, Yahudi dünyası, Yahudi inanışları, Yahudi kültürü,

NEDEN ARTIK YAHUDİ DEĞİLİM?
Eski Bir Yahudi'nin Yahudilik Eleştirisi
(Tercüme Eden & Düzenleyen: A.Kara)

Yahudi olan birinin artık Yahudi olmadığı süreçle ilgili birkaç sözle başlayacağım. Doğal olarak, gerçekten kendi yaşadığım süreç hakkında konuşacağım. Sonuçta en yakından tanıdığım eski Yahudi kendimim :)

Dinimi ilk önce duygusal olarak reddettiğimi hatırlıyorum, daha sonra yetişme sürecimdeki kırılmalar arttı çünkü entelektüel bir sürece girmiştim. Benim için inanmama ihtiyacı ve arzusu, rasyonel bir inanç analizinden önce geldi. O sırada hissettiğim şey kurtuluş değil suçluluk duygusuydu.

Eminim ki Hristiyanlar da kendilerini suçlu hissederler fakat sadece bir kaçının gerçekten Yahudilerin hissettiği yoğunluk ve derinlikte suçluluk duygusu hissedebildiğinden eminim. Sonuçta Hristiyanlar'ın suçluluk duygusu temelleri sadece iki bin yıldır var. Yahudilerin bu konuda çok daha fazla pratiği var.

Özellikle Yahudiler ebeveynlerinin beklentilerini karşılayamadıkları için tüm hayatlarını suçluluk duygusuyla geçirdiler. Bu suçluluk duygusu yalnızca fiziksel ebeveynlerle alakalı değildir, bu duygu aynı zamanda ruhsal ebeveynleri, ataları, İbrahim, İshak, Yakup ve adları her ne ise bu eski ataların-babaların eşlerini de kapsar. Ve elbette Yakup'un merdivenin tepesindeki Büyük Baba'yı.

Bu nedenle dinden ayrılma süreci Yahudiler için uzun ve zor bir süreçtir. İnançtan hoşlanmayan bir genç adamın düşündüğü şeylerden dolayı hissettiği suçluluk duygusu arasındaki bir savaş. Sonunda, gerginlik çok büyüdüğünde ve duygusal bağ koptuğunda (sadece bağın koptuğu kişilerden bahsediyorum, bağı koparmamak için sessizce tekrar dine ayak uyduranlardan değil) inanç konusunun entelektüel incelemesi başlar. Bu akıl yürütme süreci bir ömür veya on yıl kadar sürebilir ancak asıl amaç bir Yahudinin artık eski bir Yahudi olması için sağlam, entelektüel ve duygusal olmayan bir temel bulmaktır. Eski bir Yahudi için Yahudiliğin sıkıntı veya hoşnutsuzluk nedeniyle reddedilmesinin gerçekten suçlu hissetme sebebi olduğunu anlamalısınız, bu dini reddetme durumu için sunulan akılcı gerekçeler suçluluk duygusuyla savunuluyor ve kendilerini Yahudi olarak adlandıranlar eski Yahudi’yi ihanet etmekle suçluyorlar. Fakat akla-mantığa kim karşı çıkabilir ki?

Etkili bir savunma olması için akılcı sürecin sonucunun Yahudilerin eski Yahudi yoktur (Yahudi dinden çıkamaz demek istiyorlar) iddiasına da karşı durması gerekir. "Bir kez Yahudi isen her zaman Yahudisin" diye iddia edeceklerdir. Bu iddia dinden çıkmış bir Yahudi aleyhinde o kadar güçlü bir duygusal silah ki oldukça ayrıntılı bir incelemeye tabi tutulmasının uygun olduğunu düşünüyorum.

BİRKEZ YAHUDİYSEN HEP YAHUDİSİN
"Ben Yahudiydim ama şimdi değilim" demek ne demektir?

Kaçınılmaz olarak maalesef bu soru bizi bir başka soru olan "Yahudi nedir?" sorusuna götürür. "Maalesef" diyorum çünkü bu çok eski bir soru, aslında Yahudilerin, Yahudi olmayanların, eski Yahudilerin ve evet, Yahudi aleyhtarlarının hepsinin kendi kendine hizmet eden kendi cevaplarını ürettiği bir soru.

Bir Yahudi'nin her zaman bir Yahudi olduğu iddiası iki temele dayanır:
  • Birincisi Yahudiliğin ırksal bir kimlik olduğu, sadece bir din olmadığı ve bu nedenle onu entelektüel düzeyde de reddedemeyeceğindir.
  • İkincisinde ise eski Yahudi’nin kendisini, dünyayı, diğerlerini, goyimi (Yahudi olmayan) tanımlamayı nasıl seçtiği önemli değildir. O her halükarda bir Yahudi olarak tanımlanmaya devam edecektir ve bu yüzden mücadeleyi bırakıp Yahudiliği kabul etmelidir.

Önce ikinci fikri ele alalım.

Geçtiğimiz yarım asır boyunca Yahudilere gözyaşı döktüren en favori örnek Naziler olmuştur. Veya belli bir kişiyi kullanmanın retorik aracını tercih edilirse en sevilen örnek kötülüğün kişileşmesi olan Adolf Hitler olur. Onlar altı milyon Yahudiyi öldürmekten fazlasını yaptılar; Bir Yahudi'nin onu çevreleyen ve Yahudilerden oluşmayan topluma uyabileceği hayalini öldürdüler. Asimilasyon sonrası Almanlara bakarak hareket eden, onlara resmen puta tapar gibi tapan Yahudiler de farklı bir sonla karşılaştılar. Çünkü zaman geldiğinde Nazilerin kim olduğunu, kimin gerçek bir Alman ve gerçekte kimin bir Yahudi olduğunu hatırlamak zorunda kaldılar...

Güçlü tarihsel ilişki ve anlatımlarından dolayı değil de Alman Yahudilerinin trajik masalını anlatan kendini beğenmiş şık sesten çok etkilenmiştim. Açıklanamayan mesaj şuydu: Yahudi Soykırımı'nın nedeni Alman Yahudilerinin gerçekte Yahudi olduklarını unutmalarının sonucunda cezalandırılmalarıydı. Verilen mesaj ölen kişinin mutlaka geri döneceği ve ardından gerçekte kim olduklarını unutmaya çalışan modern Yahudilerin hepsinin uygun cezaya çarptırılarak cezalandırılacağı şeklindeydi. Öyleyse kasvetli kaderinizi kabul edip cuma akşamından cumartesi sabahına kadar susmaya devam edebilirsiniz (Bkz: Shul) çünkü her halükarda kapana yakalanmışsınız, ne kadar bükülüp dönseniz, kaçmaya çalışsanız da önemli değil.

Bu görüşe göre Yahudi olmayan eski Yahudiler kibirleri ve gerçekte kim olduklarını unutukları için RAB tarafından cezalandırılan araçlardan ibaretti ve bu yaşanan soykırım vb. olaylar tanrının elinden çıkmaydı. Bana tuhaf gelen yanı şu ki bütün bu tutum kenar mahallelerdeki Yahudilerin gerçekten yığının dibine ait olduğu ve bu gerçeği unutup üst seviyeye çıkmaya çalışan Yahudilerin acı çekeceği inancına dayanıyor. Kısacası buna gözdağı argümanı denilebilir.

Tüm bunlara göre özgür bir adam olmayı tercih ediyorum ve kaderlerinin böyle olduğuna inanan kölelerin itaatkar, sapkın suratlı duruşunu kabul etmiyorum.. Eğer bir Goyimin (Yahudi olmayan) beni bir sokak köpeği gibi gördüğü doğruysa neden beklentilerini yerine getirmeli ve fiziksel bir mahrumiyet ve zihinsel hapis cezası yaşamalıyım? Daha da gerçekçi olursam neden bir gün biri beni sokak iti statüsüne indirgeyebilir diye kendimi özgürlük, açıklık ve tarafsızlık dolu yaşamımdan mahrum bırakmalıyım?

Kendini eski Yahudi ilan edenlere karşı kullanılan ilk argüman Yahudiliğin tek taraflı olarak kurtulunamayacağı ırksal bir kimlik olduğudur. Gerçekten mi?

Sanırım bu argümana cevap vermek için öncelikle şu soru düşünülmeli: Irk nedir? “Irk” kelimesi, anın sıcağında ne istediğimizi ifade ettiğinden bunun verimsiz bir yaklaşım olacağını düşünüyorum. Fakat Yahudiler bu bulanık kavramı argümanlarında kullandıklarında ne anlama geliyor, ona nasıl bir anlam yüklüyorlar? İnsanlar ortak atalarından evrimleşerek günümüzdeki halini alırken Yahudiler onlardan ayrılıp başka bir yerden gelmediler herhalde.

Yani Yahudiler diğer insanlardan ayrı bir tür değildir. Sonuçta bizler çapraz-üreyen canlılarız.

Daha da önemlisi tarih herhangi bir Avrupalı'nın ırksal kan çizgilerini izlemeye çalışmanın abes olduğunu göstermektedir. Çünkü Avrupa tarihi büyük ölçüde istila, fetih ve bunun sonucunda ortaya çıkan etnik ve cinsel karışmalara ev sahipliği yapmıştır. Bazı Yahudiler atalarının kendilerini bu homojenizasyondan uzak tutmayı başardıkları efsanesine tutunmaya devam edebilirler ancak bu tarih yerine mitolojiyi seçmek demektir. Ne de olsa ırksal saflık efsanesi doğru olsaydı modern Avrupalı ​​(Amerikan, Avustralyalı, Güney Afrikalı vb.) Yahudiler ataları Orta Doğu'da kalan ve hiçbir zaman diasporaya katılmayan Yahudiler gibi görünürdü. Fakat bunun yerine Orta Doğu Yahudileri Araplara daha çok benziyor (sürpriz!). Bana Doğu'da üyeleri oldukça oryantal görünen çok eski Yahudi toplulukları olduğu söylendi (ancak hiçbir zaman onaylanmadı). Öyleyse atalarını doğrudan takip ettiklerini iddia eden Yahudiler İncil'deki İsraillilerin Yahudilerine doğrudan geri dönüyor olmalılar çünkü onlar oldukça siyahlar. Levanten (Avrupa asıllı Yakındoğulu) burnu bile Avrupa Yahudileri arasında evrensel değildir. Öte yandan Levant'ta da yaygın olmasına rağmen sadece Levant Yahudilerinde görülmez. Kuşkusuz birçok Yahudi bir Yahudi’nin nasıl göründüğü hakkında basmakalıp fikre sahiptir. Cain'in herhangi bir Yahudi damgası (işareti) yoktu değil mi?

Bu nedenle Yahudi ırk kimliği tam olarak şudur: Bir efsane!

Öyleyse Yahudilerin etnik bir topluluk olduğu kadar dini bir topluluk olduğu sonucuna da varıyoruz. Bu inkar edilemez durumdadır. Genelde kendisini komşularından uzak tutan, bir zamanlar kendi dili, müziği, edebiyatı ve kendine has kültürel yapısı olan herhangi bir gruba etnik grup denebilir. Ancak bunu kabul edince kayda değer bir şeye ulaşıldığını göremiyorum. Yani Yahudiler belirli bir etnik topluluktan ortaya çıktıysa ne olmuş yani? Bu neden her zaman kendilerini bu grubun bir parçası olarak görmeleri gerektiği anlamına geliyor? Bir birey hayatının geri kalanını tesadüfen bir bölgede doğdu diye gözardı edebilir mi? Eğer Batı medeniyeti dünyaya tek bir önemli katkı yaptıysa bu da bireysellik kavramıdır. Yani bir insanın toplumun kendisi için seçtiği şey değil kendinin bizzat seçtiği kişi olduğu, yalnızca kendini temsil ettiği ve bazı aile veya etnik gruplara ait hücreler olmadığı kavramıdır. Benim mantığıma göre bu Hümanizm'in gerçek özüdür.

Amerikan Yahudileri arasında popüler hale gelen aptalca bir rasyonalizasyon hakkında yorum yapmadan duramayacağım. Bunların bazıları dinlerinin dogmalarından rahatsızlar ancak kendilerini eski Yahudi olarak ilan ederlerse suçluluk hissedecekler. Bu yüzden de kendilerini "etnik Yahudiler" olarak isimlendirmeyi tercih ettiler. Bu onların sırtlarını etnik gurur ve etnik özdeşleşmeye dayayabilecekleri ve boyunlarının etrafına yeni icat edilmiş çeşitli etnik madalyonlar takabilecekleri anlamına geliyor ancak aynı zamanda Yahudiliğin sert yasalarına uymak yerine mazeret üretmiş oluyorlar. Bir düşünün: Gururla Yahudi olduklarını söyleyebilirken diğer yandan domuz etini de yiyebilirler! Bazı "etnik Yahudiler" domuz eti yemiyorlar ancak onun Noel'den ayırt edilemeyen Hanuka (Yahudi bayramı) versiyonunu kutluyorlar (Sanırım o arada tatil sezonu başlıyor).

Hayret ediyorum bu kişiler manevi veya entelektüel bütünlük hissi duyuyorlar mı?
Bence bir gruba ait olmanın rahatlığını ararıyorlar.

ETNİK GURUR
Etnik gurur fikrine zaten değindiğimizden bunu biraz daha ilerletelim.

Etnik gruplara düşmeleri için çok fazla tuzak verilmiş. Sanırım birçok etnik grup komşuları tarafından hor görüldüğünü biliyor, bu yüzden de kendini savunma ve haklı çıkarma konusunda çare olarak etnik gurura başvuruyor. Kuşkusuz, Yahudiler de bu kendini özel görme oyununa eğilimlidirler. Bu yüzden her Yahudiye, özellikle de çocuklara, seçkin bilim adamlarına (genellikle fizikçiler), ünlü müzisyenlere (genellikle kemancılar, bazen piyanistler) Yahudilikleri ile gurur duymaları söylenir.

Peki neden? Sırf aynı etnik gruptan geliyor diye bir başkasının başarısıyla neden gurur duymalıyım?

Diyelim ki Bay A ünlü bir kemancı ve aynı zamanda bir Yahudi (ya da Bay A'nın halka açıklayamamış eski bir Yahudidir). Onun Yahudiliği hakkında övünürsem, ya Sayın A’nın Yahudiliği nedeniyle erdemini tamamladığını söylüyorum (soyadı ve yüz özellikleriyle birlikte keman çalmak için miras aldığı bir yetenek, yani "kanındaki" özel bir şey) ve onun başarısı tüm Yahudilerin doğuştan gelen müzikal üstünlüğünün bir başka kanıtı sayılıyor. Ya da başka bir deyişle Bay A'nın kendi çabalarından dolayı başarılı olduğunu söylüyorum ancak bu arada ikimiz de Yahudi olduğumuz için onun başarısı ile kendimi üstünleştirip parlatıyorum.

Yani ya kanı onun güzel sanatlardaki ustalığı için itibarı hak ederek Yahudi kanının üstünlüğünü ispatlıyor ya da bunu kendisi hak ederek tüm "ırkı" nın kozmik itibarına ekliyor. Bu da yine bir şekilde Yahudi kanının üstünlüğünü vurgulama çabasına giriyor.

Ancak sadece tartışma uğruna Yahudi kanının gerçekten keman ve fizik için üstün yetenekler verdiğini varsayalım. (Kendi teneke kulağım ilk iddianın güçlü bir karşıtlığıdır ve kolejideki fizik notlarımdan bahsetmeyeceğim bile.) Diyelim ki sözde grupta kendileri dışındaki topluluklardan olan kişilerle evlenmedikleri için genetik olarak belirlenmiş bir üstünlük var. O halde bu saf bir kalıtım kazasıdır ve Levanten Yahudilerinin burnundan daha anlamlı falan değildir. Neden birileri bununla gurur duyarken miras kalan hastalıklar için utanç duymuyor? Yahudiler için bir enzim hastalığı olan Tay-Sachs hastalığı, siyahlar için orak hücre anemisi (SCA) vb.

Belki de Yahudilerin başarıları etnik özelliklerden veya genetikten kaynaklı değildir. Örneğin Yahudi kültürü öğrenmeye her zaman büyük saygı göstermiştir ve bu nedenle Yahudi çocuklar küçük yaşlardan itibaren okumaya, bilgi biriktirmeye ve üniversitelerin verdiği üstün bilginin dışa dönük onaylarını biriktirmeye teşvik edilir. Sonuç olarak Yahudi çocuklar genellikle tüm okul seviyelerinde kalite merdiveninin üstünde veya yanındadırlar.

Eğer bundan dolayı gurur duyuyorsak ve diğer insanlardan üstün oluşumuzun kanıtı olarak görürsek o zaman etnik grupları alttan üste doğru bir spektrumda sıralayabileceğimizi söylemiş oluruz. Bu en azından kendi kendine hizmet etmek demektir. Başka bir etnik grup belirli sporlardaki mükemmelliğin etnik grupları bu spektrumda sıralamak için daha uygun bir temel olduğunu düşünebilir. Böyle bir yönteme göre Yahudiler sıralamada hiç iyi bir konumda olmayacaktı. Entelektüel gelişmeyi teşvik eden aynı Yahudi kültürü toplumunu bedensel gelişim ve çeşitlilik için cesaretlendirmez. Böyle bir etnik kültür sıralaması fikri Yahudilerin çok iyi bilmesi gereken sosyal olarak tehlikeli bir düşüncedir (Hitler'in Yahudi katliamı öncesi Almanlara aşıladığı görüşler).

Şimdi ikinci olasılığı göz önünde bulunduralım: Bay A'nın Yahudiliğini herkese hatırlattığımda, beni dinleyenlere bir Yahudi olarak üstü kapalı bir şekilde onun başarısını paylaştığımı hatırlatıyorum. Bu elbette saçmadır. Bütün saatler ve yıllar boyunca onunla birlikte çalışma odasında mıydım? Okulda ders çalışırken, hayal kırıklıklarını, derslerden geçmek için verdiği çabalarını benimle paylaştı mı? Bu akrabalık iddiası başkasının yaptıklarından dolayı itibar kazanmaya çalışan ucuz bir teşebbüsten başka bir şey değildir ve daha fazla tartışmayı hak etmemektedir.

Etnik kökenden gurur duyma saçmalığı dikkat çekici bitr şekilde ailesinden ve yakın kültüründen uzak kalmış olan Gauss gibi yalnız bir dehayı bile hesaba katmıyor. Böyle bir adamın büyüklüğü açık bir şekilde tamamen bireysel bir şeydir bu başarılar kazara sahip olduğu genlerinin ve kişisel eğilimlerin bir birleşimidir. Onun başarılı bir deha olmasını etnik kökeniyle ilişkilendirmek kişisel eğilim ve uğraşlarla başarılı olduğu fikriyle alay eder. Gerçekten de Gauss gibi adamları başarılarından dolayı onurlandırmalıyız ama kuzenlerini veya atalarını onurlandırmamalıyız, mantıklı değil.

ETNİK GURURUN DİĞER YÖNÜ
Bu makalenin başlangıcında kişinin çocukluk çağı inancının içsel entelektüel eleştirisinin inancından duygusal yönden uzaklaşmadan önce geldiğini söylemiştim. Bu duygusal tiksinme çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir ancak benim onlara, Yahudi arkadaşlarıma karşı duyduğum antipatik hisler çok erken geldi.

Bugün göründüğünden çok daha fazla Yahudi karşıtı topluluk Yahudileri onların Tanrı tarafından seçilen insanlar oldukları ve bu nedenle diğer tüm halkları yönetecekleri inancına sahip olmakla suçlarlar. Bu Zion (İsrail kavmi) büyükleri nerede ve onlarla nasıl temasa geçebilirim? Eğer kendi ülkemi yönetmekle ödüllendirirlerse inancımı çok hızlı bir şekilde yeniden keşfedebilirim :) Dünyaya hükmetmek istediğini dile getiren hiçbir Yahudi ile hiç karşılaşmadım. Bildiğim Yahudilerin çoğu Yahudiler hakkındaki en kalıplaşmış klişelerden birine aykırı olarak gelecek ayın faturalarını nasıl ödeyecekleri konusunda çok endişeliler.

Ancak Yahudi kültürünün üzücü sırrı bu Yahudi karşıtı suçlamanın ilk kısmının esasen doğru olmasıdır. Gerçekten de Yahudiler kendilerini dünyanın geri kalanından manevi olarak üstün buluyorlar. İster Tanrı'nın seçtiği insanlar olarak adlandırın ister Yahudi kanının doğuştan üstünlüğüne inanın sonuç yine aynı olacaktır: Yahudi olmayanları aşağılama ve hor görme. Bu etnik gururun sadece ahlaki açıdan endişe uyandıran bir yüzüdür.

Başkaları sizinkinden daha üstün fiziksel yetenekler sergiliyorsa o zaman bu yeteneklerin değerini inkar edip bunu kişinin zayıflığının bir kanıtı olduklarak düşünebilir misiniz? Bu kadar saçma bir şey olamaz, sanki ince, saf ve narin bir fiberden yapılmışsınız. Aynı şekilde inhibisyon eksikliğinin veya yüksek libido seviyesinin değerini de düşürmelisiniz. Kültürlü ve saf insanlar ışıklarını bir çalının altına gizlemeyi, bunu yapmayı tercih ederler çünkü bunu yapmak daha mantıklı ve iyidir.

Bu sadece geleneksel Yahudi toplumunun Yahudi olmayanlara yönelik hala inandığı tuhaf kavram yanılgılarına işaret ediyor.

Eski moda ve özellikle Avrupalı kökenli Yahudi ebeveynler Yahudi olmayan her kocanın karısını dövdüğü, ailesine bakmadığı, aşırı içki tükettiği, zamanlarını diğer kadınlar ve fahişelerle geçirdiği ve kadınların sosyal hakları olmadığı yönünde bir inanışa sahiplerdi. Onlara göre bunlar dünya tarihinde hiçbir Yahudi kocanın işlemediği suçlardı.

Bütün bu Hristiyan sosyal kurumların bir sonucu olarak Yahudi çocuklara her zaman (ve belki de hala) Yahudi olmayan kızların (Şiksalar) Yahudi erkeklerin çok çalışacağını bildikleri için uygun genç Yahudi erkekleri evlenmek için gözetledikleri söylenirdi. Buna sahip olmak dövmeyen, içki içmeyen, kadınların peşinde koşturmayan iyi kocaları olacağı anlamına geliyordu. Ancak dikkat çekici bir sorun vardı ki Yahudi olmayan bu büyüleyici kadınlardan biriyle evlenmeyi düşünen tüm "iyi" Yahudi erkekler buna dikkat etmeliydi. Çünkü aslında Yahudi olmayan her kadın (Şiksa) bir s-rtük, sadakatsiz, savurgan ve hepsinden de en kötüsü itaatsiz, vefasız ve haindi. Bir Yahudi onlarla evlenirse "kirli bir Yahudi" olacaktı. Kısacası bir kızgınlık anında tüm gerçek hisleri ortaya çıkacaktı.
Bu beyin yıkama durumu ironik ve kaçınılmaz bir biçimde Yahudi olmayan her kadını Yahudi erkekleri için daha cazip hale getirecektir.

Bana söylenenlere inanacak kadar gençken bütün bu saçmalıkları yuttum. Yahudi olmayanlar hakkındaki her şeyi biliyordum çünkü küçük bir çocuğun soru sormadan inandığı bir grup yetkililer tarafından (aileler) bize anlatılıyordu. Daha sonra tecrübe sayesinde inanılmaz bir şey keşfettim: yaşıtım olan goyimler de aynen benim gibiydi. Sonrası benim söylediklerimin de Yahudi karşıtı söylemlerin eşdeğeri olduğu idrakine vardığım kısa bir adım oldu.

Bu kötü ve yaygın etnik nefret biçimi için bir sözümüz olmamasının önemli bir eksiklik olduğunu düşünüyorum, bu yüzden şu anda hemen bir tane bulup yazıyorum: Anti-Goyisizm. Bu kelime tamamiyle uygundur çünkü orijinal İbranice'de goy bir halktır ve goyim genel olarak dünya milletlerine atıfta bulunmak için kullanılmıştır. Bu nedenle anti-Semitizm hakkında söyleşmek dünyanın geri kalanının nefreti ve korkusudur.

Bana öğretildiği gibi neredeyse her Goy'un bir Yahudi karşıtı olduğu doğru mu? Basmakalıp bu soruyu başka bir soruyla cevaplayarak tatmin edeceğim: Hemen hemen her Yahudi'nin bir Anti-Goy olduğu doğru mu? Cevap: Çok değil ama neredeyse tamamen öyle.

Abartıyor muyum? Anti-Goyizm'i her yerde, hatta alakası olmayan yerlerde bile görmüyor muyum? Bizi Yahudi olarak yetiştiren ailelerimizi, komşularımız Yahudi aleyhtarlığı belirtilerine sahipler mi diye dikizletmeleri konusunda suçlayabiliriz

İşte bu yüzden anti-Semitizm çok kullanışlıdır, bunları dile getirmemin nedeni de bu.

Tıpkı Avrupanın geri kalan kısmındaki Yahudiler gibi Amerikan Yahudileri de her yerde anti-Semitizmi görmekte oldukça yetenekli ve hızlılar. Belki de bu sadece geçmişteki Yahudi zulmünden kaynaklanan kompleksin bir tezahürü ve kendine aşırı acıma yöneliminin kültürel bir eğilimidir. Eğer öyleyse bu durum birçok ergen Yahudi’nin Yahudilikten neden ayrıldığını kesinlikle açıklıyor. Ne de olsa kendine saygısı ve ego gücü olan hiç kimse böyle zihinsel alışkanlıklara düşkün etnik bir grupla özdeşleşmek istemez. Fakat korkarım ki her eleştirmene Yahudi karşıtı denilmesi daha derin ve daha kötü bir konudur. Bu, eleştirmenleri susturmak için kasıtlı olarak yapılan, oldukça basit, hileli bir yöntemdir.

Amerikan Yahudilerinin işgal altındaki bölgelerdeki İsrail politikalarını eleştirmek için cesaretlerini toplamalarının kaç yıl sürdüğünü bir düşünün. Kendi halklarını eleştiren Yahudileri özellikle suçlu hissettirmek için tasarlanmış olan "Yahudi karşıtı Yahudiler" sözüyle etiketlenmekten korkuyorlardı ve bu söz aynı zamanda onları suçlu hissetirmeyi amaçlıyor. Şuan bile İsrail’in politikalarını ya da herhangi bir resmi Yahudi kurumunu eleştirmeye cesaret eden Yahudi olmayan biri "Yahudi karşıtı" etiketiyle saldırıya uğrayabilir ve uğruyorda. Altı Milyonu kim unutabilir? Holokost'u kim unutabilir? (Yapamazsınız, çünkü size izin vermeyeceğiz!) Herhangi bir Yahudiyi eleştirmeye kalktığınızda sizi hemen Nazilerle ilişkilendirirler. Ve sizde bu sözün üzerini kapamak için koşturursunuz. Eğer din karşıtı yazılar yazıyorsanız muhtemelen kendinizi Hristiyanlık karşıtı söylemlerle sınırlandırıyor, Yahudileri ve dinlerini yalnız bırakıyorsunuzdur. Yani Yahudi karşıtı olarak etiketlenme riskinden bile kaçınırsınız. Dolayısıyla kişileri etiketlemenin boğucu eleştirilerdeki etkinliği tam olarak Yahudilerin onu bu kadar aşırı ve hızlı kullanmasının nedenidir.

Ben oldukça erken yaşta bu kadar tatsız tutumla ortaya çıkan bir grubun parçası olmaktan rahatsız olduğumu fark ettim. Entellektüel rasyonelleşme yıllar sonra olduysa da tiksinme erken başlamıştı.

DİNİ TÖRENLER, AYİNLER VE SÜPER GEREKÇELER
Yahudiler de tıpkı diğer dini grupların üyeleri gibi ritüellerinin ve dogmalarının sahte gerekçelerine dayanıyorlar. Umutsuz bir şekilde akıllarını ve Batı eğitimini kendilerini hala Yahudi olarak adlandırmaya duydukları ihtiyaç ile bağdaştırmaya, suçluluk hisseden vicdanlarını yatıştırmak için çeşitli jestler yapmaya çalışmaya ve inandıkları saçmalıkların bazı objektif gerekçelere sahip olduğu konusunda ısrar ediyorlar.

Örneğin Yahudilerce diyet yasalarının İncil dönemlerindeki yaygın hastalıklara karşı koruma sağladığı söyleniyor. Sonuçta bunlar gerçek sağlık kurallarıydı dini dogmalar değil! O halde onlarla nasıl tartışabilirsiniz? Cevabı kendi kitaplarında gizli. Kaşrut  yasaları (Yahudi perhiz yasaları) o kadar esrarlı ve karmaşıktır ki mantıksal saldırılar için size sonsuz fırsatlar sağlar.

Ancak bu argümanın daha genel olan maddesine bağlı kalalım.

Birincisi, diyet yasalarının büyük kısmı hiçte İncil kökenli değildir, Eski Ahit'in yorumlarına dayanarak ortaçağ hahamları tarafından karara bağlanmıştır. Peki biz kılı kırk yaran, çarpık saçlı bu adamların bölüşen akıl yürütmesinin yirminci yüzyılda geçerli bir sağlık rehberi olduğuna inanmalı mıyız? Diyet yasalarının Orta Çağ Yahudilerine fayda sağladığına, sağlıklarının yaşadıkları topraklarınkinden daha iyi olduğuna dair herhangi bir nesnel kanıtın farkında değilim. İkincisi, örneğin et ve sütün aynı öğünde karıştırılmamasının veya daha da tuhaf bir şekilde et ve süt yemeklerinde kullanılan kapların neden birbirleriyle karıştırılmaması gerektiğine dair sağlam bir neden sunması için herkese meydan okuyorum! Diğer sayısız ve aynı derecede tuhaf diyet yasaları için de bu söylenebilir. Son olarak pragmatik bir gerekçe olduğu savı uğruna bu yasaların bir zamanlar yararı olduğunu kabul etsek bile bugün bizimle olan ilgileri nelerdir? Faydası nedir?

Bütün bunlara kişisel bir nokta eklemeliyim. Güney Afrika'da bir çocukken babamın görevlerinden biri sığır eti ve tavukları Yahudi inançlarına uygun olarak öldürüp kesmekti. Onu arka bahçemizde sık sık bu işi yaparken izledim ve bir keresinde (sadece bir kez) mezbahaya onun nasıl yaptığını izlemek için gittim. Otuz yıldan fazla bir süre geçti, manzaraları, kokusu ve dehşeti hala hafızamda duruyor. Günümüzün en ciddi genç Yahudilerini bir koşer kesimhanesini ziyaret etmeye ve kesilmiş boğazlarıyla kendi kanlarında boğulmak üzere olan hayvanların ölümcül acılarını izlemeye davet edebilirim. Kim bu suistimali emreden bir Tanrı'ya ibadet etmek ister ki?

Şabat yasaları altı günlük çalışmadan sonra insanlara ihtiyaç duyulan bir günlük dinlenmeyi sağladığı için akıllıca ve haklı görülüyor. Her yedi günde bir gün! Bu ne kadar insancıl bir Tanrı! Yedi gün içinde bir günün dinlenme için yeterli olduğunu düşünebilir; Ben düşünmüyorum.

Gençliğimde Indiana’dayken Hıristiyan köktencilerin aynı gerekçeyi kullanarak mavi yasaları yani pazar günleri kapanış yasalarını duyurduğunu hatırlıyorum. Açıkçası gerçek motivasyon oldukça farklı. Hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar Kutsal Kitabı siyasi düzeyde insan hukukuna dahil etmenin haklı yollarını bulmaya çalışıyorlar. Duygusal olarak hümanizmin kalbi olan insancıl özerkliği reddediyorlar ve kendilerini gökyüzündeki hayali bir babanın yönetimine tabi kılmanın nedenlerini arıyorlar. Duygusal olan sonuncu motivasyon ise kendine saygı duyan bir yetişkinin küçümsemelerinin altında gizlidir.

Sünnet, sünnetli erkeğin karısına rahim ağzı kanserine karşı koruma sağlamasıyla lanse edilir. İstatistikler bunu yansıtmıyor gibi gözüküyor. Bunun doğru olduğunu varsayarak eski Yahudilerin bunu bildiğine gerçekten inanan var mı?

Eski zamanlarda sünnet çeşitli dinlerde ortak bir törendi (ve yine de çeşitli ilkel insanlar arasında uygulanıyordu). Tıpkı diğer eski halklar gibi eski Yahudiler de dini fantezileri nedeniyle bu kendine özgü sakatlanma biçimini uyguladılar. Sağlık yönünden herhangi bir yararı olduğu onlar tarafından bilinmiyordu ve sünnet şanslı bir yan ürün gibiydi. Gerçekten de o antik çağda kaç Yahudi erkek bebeğin sünnet yapmak için kullanılan aletlerin sterilizasyon eksikliğinden dolayı virüslü penise bağlı acı verici ölümlere maruz kaldığını merak ediyorum. Ölen bebeklerin sayısının rahim ağzı kanserinden kurtulmuş olan Yahudi kadınlardan daha fazla olduğundan şüpheleniyorum çünkü onların eşleri bebeklik dönemindeki ameliyat sonrası hayatta kalmışlardı...

TEVRAT VE KUR'AN'DA ANLATILAN YARATILIŞ ÖYKÜSÜ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, musevilik, yahudilik, Tevrat'ta yaratılış, Kur'an'da yaratılış, Kur'andaki çelişkiler, Tanrı'nın insan ve dünyayı yaratışı, Yaratılış öyküsü, Tevrat ve Kur'an Tevrat, Yaratılış 1. bölümden aynen aktarılmıştır:
“Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrının Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. Tanrı, "Işık olsun" diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı. Işığa "Gündüz", karanlığa "Gece" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu. Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı gök kubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı. Kubbeye "Gök" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu. Tanrı, "Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün" diye buyurdu ve öyle oldu. Kuru alana "Kara", toplanan sulara "Deniz" adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, "Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin" diye buyurdu ve öyle oldu. Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu. Tanrı şöyle buyurdu: "Gök kubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin." Ve öyle oldu. Tanrı büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışığı ve yıldızları yarattı. Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gök kubbeye yerleştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu. Tanrı, "Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun" diye buyurdu. Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan canlıları ve uçan çeşitli varlıkları yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, "Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın" diyerek onları kutsadı. Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu. Tanrı, "Yeryüzünde çeşitli canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen türetsin" diye buyurdu. Ve öyle oldu. ("Sürüngen": İbranice sözcük fare, böcek gibi öteki kara hayvanlarını da kapsıyor.) Tanrı çeşitli yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım" dedi, "Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun." Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, "Verimli olun, çoğalın" dedi, "Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun. İşte yeryüzünde tohum veren her otu, tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak. Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere -soluk alıp veren bütün hayvanlara- yiyecek olarak yeşil otları veriyorum." Ve öyle oldu. Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu. Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak belirledi. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, Yarattığı bütün işi bitirip dinlendi.”

Tanrı tarafından Musa peygambere geldiğine inanılan, Musevilerin kutsal kitabı eski ahit- Tevrat; evren ve yeryüzünün, canlı cansız her şeyin altı günde yaratılıp tamamlandığını, yedinci günün Rab tarafından kutsandığını –bazı çevirilere göre tanrının dinlendiğini- anlatıyor.
Kur'an bir ayette “Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır…(Araf Suresi- 54) diyerek Tevrat’ta yazılanları birebir onaylıyor. Aynı Kur'an bir başka ayette “Ve bizim buyruğumuz tektir, göz açıp kapayıncaya kadar olup biter.” (Kamer suresi- 50) diyerek kendi kendini yalanlamaktadır. Her şeyi ol demekle oldurabilen tanrı, evreni neden altı günde yaratmıştır? Kur'an ayetlerinden birkaç örnek daha verelim: “Birşeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir.” (Yasin suresi, 82); “Gökleri ve yeri -bir örnek edinmeksizin- yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "Ol" der, o da hemen oluverir.” (Bakara suresi, 117)

Tevrat’ta ve ardından Kuran’daki yaratılış anlatımlarının; en büyük yaratıcı Allah inancıyla nasıl da ters düştüğü görülüyor. Kutsal kitaplar getirdikleri inanç sistemiyle çelişebilir mi? Ne yazık ki çelişiyorlar. Sonsuz yaratma gücü yalnızca Allah’a aitse, Allah canlı cansız her şeyi “ol” dediğinde oldurabiliyorsa; her şeyi yaratması neden altı gün sürmüştür? Oysa Allah’ın saniyenin kırk milyonda biri kadar bir süre içinde, bildiğimiz bilmediğimiz her şeyin milyonlarcasını yaratabilecek bir güce sahip olması gerekir. Tek tanrılı dinlerin temel inancı böyledir. Üç dinin üç kutsal kitabı da hem bu vurguyu yaparken, hem de altı günde evren yaratılıyor. Üstelik en bozulmamış tek kaynak olarak bilinen İslam’ın Kuran’ı da yaratılışın altı gün sürdüğünü anlatarak kendisiyle çelişmektedir.

Tevrat’tan anladığımıza göre; Allah bir şeyi yarattıktan sonra durup bakıyor ve yarattıklarını beğeniyor. Yani önce bir yaratma denemesi yapıyor, sonra yaptığını beğeniyor. Demek ki yarattığı bir şeyi beğenmezse onu yok edecek. Allah ne yaptığını, ne yapacağını sonsuz gücüyle bilip yapabiliyorsa; böyle bir denemeyi neden yapsın? Geçmişi ve sonsuz geleceği bilmeden, deneme- yanılma yoluyla yaratan bir tanrı olabilir mi? “İnsanı kendi biçimimize göre yaratalım” diyen bir tanrı düşünebiliyor musunuz? Allah şekilden, mekândan ve bildiğimiz her varlıktan münezzehse, dört kutsal kitap da böyle yazıyorsa; Tevrat’ta anlatılan, Allah’ın münezzeh olan kendi biçimiyle insanı yaratması büyük bir çelişki oluşturmuyor mu? Kuran’a girmese de İslam inancı içinde de “Allah”ın insanı yaratırken kendi biçiminden yarattığı” inancı yaygındır. Bu inanç, hadis kitaplarının hemen hepsinde vardır.

Tevrat ve İncil’i aslı bozulmuş kitaplar olarak kabul edip, inanmasanız bile Kuran’da geçen altı günde yaratış ayeti nasıl açıklanabilir?

Zebur, Tevrat, İncil’, Kuran kitapları hep tek yaratıcı Allah inancını savunmasına karşın; kendi içlerinde çelişkiler vardır. Bu kitaplarda anlatılan olaylardan pek çoğu isim ve yer değiştirerek bir başka dinin içine girebilmiştir. Sumer ve eski Mısır inancını, tapınma biçimlerini, efsanelerini her üç dinin içinde olduklarını görmemek ya da görmek istememek insanların düşünce ve sorgulama yetilerini zincire vurmaktır.

Zebur ve İncil yaratılıştan hiç söz etmez. Zebur şiir ve dua kitabıdır. İncil’in bir bölümünü de eski ahit adıyla Zebur ve Tevrat oluşturmuştur. Tevrat’ta anlatılanları yinelememek için İsevilerce geçerli olan dört İncil’e yaratılış konusu katılmamıştır. Kuran’daki yaratılış ayetleriyse Tevrat’tan alınmış bire bir kopyalamadır. Tevrat’ın ana kaynağı da Sumerlerin inançlarıdır.

MİTOLOJİK PEYGAMBER "İDRİS"

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, İdris, Hz İdris, Enoş, Enoch, yahudilik, islamiyet, İdris'in mitolojik kökeni,Mitoloji ve İdris, Hanok, din ve mitoloji, Mitoloji ve din, İdris'in miracı, Osiris ve İdris, Mitolojide İdris,

MİTOLOJİK PEYGAMBER: İDRİS


Din kaynaklarına göre; İdris’in, Âdem’den sonraki 7. Kuşaktan olduğu söylenilir. Şit peygamberin torunlarından Yeret’in oğlu İdris, Kuran ve Tevrat’tan başka öteki din kitaplarında da adı geçen peygamberlerdendir. Bazı kaynaklara göre peygamber değil ermiş bir kişidir. Babil ya da Mısır’da doğduğu söylenir. Kendisine otuz sayfalık kitap indirilmiş. Çeşitli hadislere göre; ölmeden tanrı katına çıkan kimine göre dört, kimine göre dokuz kişiden birisidir. Yetmiş iki dil ile konuşarak, her kavme kendi diliyle seslenip, dine davet etmiş.

İslam yazılı kaynaklarında İdris peygamberin adı Ahnut-Uhnut ya da Unnuh, batı dillerinde aslı İbranice olan Hanok’tur. Tevrat’ta da Hanok olarak anılır. Kuran’da iki yerde; Meryem ve Enbiya surelerinde adı İdris olarak geçer.

Eski Mısır tanrısı Osiris’in İdris olduğu ileri sürülür. Bununla birlikte Tevrat’ta İdris’e karşılık gelen Osiris’le ilişkilendirilir. Değişik inanç kitaplarında ve yazılı söylencelerde antik Mısır tanrısı Thot, Sumer ve Babil tanrısı Enlik ve antik Yunan tanrısı Hermes’in aslında İdris olduğu iddia edilir. Bu yazılı söylencelerde anlatılanlarla İdris’in yaşadığı olaylar birbirine çok benzer. Bu söylencelerin hepsinde ortak olay ve özellikleri görmemek için kör olmak gerek. Yani, İslam’ın içine; antik Yunan, antik Mısır ve Sümer’den alınmış olayların benzerliğine rastlantı denilebilir mi?

Tevrat’ın 5. Bölümünde Hanok şöyle anlatılır: “Yeret 162 yaşındayken oğlu Hanok doğdu. Hanok'un doğumundan sonra Yeret 800 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Yeret toplam 962 yıl yaşadıktan sonra öldü. Hanok 65 yaşındayken oğlu Metuşelah doğdu. Metuşelah'ın doğumundan sonra Hanok 300 yıl Tanrı yolunda yürüdü. Başka oğulları, kızları oldu. Hanok toplam 365 yıl yaşadı. Tanrı yolunda yürüdü, sonra ortadan kayboldu; çünkü Tanrı onu yanına almıştı.”

TDV İslam Ansiklopedisi, 21.cilt 478- 480 sayfaları arasında İdris hakkında verilen ayrıntılar hadis ve Kuran yorumcularına dayanmaktadır. Kısaltarak aldığımız bu bölümdeki bilgiler şöyle:

“Müslüman müellifler, Kuran’daki bilgilerden hareketle ve Kuran dışı kaynaklardan, özellikle de Kitâb-ı Mukaddes, apokrif eserler ve rabbânî literatürden faydalanarak İdris’i, Kitâb-ı Mukaddes’te yer alan ve semaya kaldırılmış olan şahsiyetlerden (Hanok [Hanokh, Enoch, Uhnûh], İlyâ [İlyâs] veya Hızır) biri olarak kabul etmişlerdir. Diğer taraftan İdris, Hermes’le de bir sayılmıştır. İbnü’l-Kıftî, İdris’le ilgili şu görüşleri nakleder: Bazıları onun Mısır’da doğduğunu ve adının Hermesü’l-Herâmise olduğunu söylemektedir. Yunancada adı Ermis olup Arapça’ya Hermes olarak geçtiğini söyleyenler de vardır. İbraniler ona Hanûh demektedir, bu isim Uhnûh olarak Arapçalaştırılmıştır. Allah kitabında onu İdris olarak adlandırmaktadır (Mustafavî, et-Taḥḳīḳ, “drs” md.; İbnü’l-Kıftî, s. 1-2). Bîrûnî, Hermes’e İdris de denildiğini, bazılarının Buda’yı Hermes olarak kabul ettiklerini nakleder (el-Âs̱ârü’l-bâḳıye, s. 206). Müslüman müelliflerin hepsi İdris’in, Kitâb-ı Mukaddes’teki rivayete göre ebedî hayata ermiş olan veya Kitâb-ı Mukaddes dışı Yahudi dinî literatürüne göre ölmeden cennete giren Hanok (Honoch) olduğunu kabul eder. Bu görüşü benimseyen ilk müellif Taberî’dir (Târîḫ, I, 170). Fahreddin er-Râzî (XXI, 233), Nesefî (III, 265), İbnü’l-Esîr (I, 62) ve diğer müfessirler de İbrânîler’in Uhnûh’u ile Müslümanların İdris’inin aynı kişi olduğunu söylemektedir… toplam 365 yıl yaşar. Nihayet gözden kaybolur, çünkü onu Allah almıştır (Tekvîn, 5/21-24); şu halde o ölmemiştir (İbraniler’e Mektup, 11/5). …Hakkında Kitâb-ı Mukaddes dışında Talmud ve Midraş ile apokrif literatürde de bilgiler bulunan Hanok’un bir peygamber mi yoksa kutsî bir şahsiyet mi olduğu konusu Yahudi âlimleri arasında tartışmalıdır. Aggadah’ta (Yahudilerin Talmud ve Midraş’ın kıssalar, efsaneler, alıntılar, darbımeseller, folklorik temalar içeren bölümlerine verdikleri isim) Hanok, ölüm acısını duymadan cennete giren dokuz sadık insandan biri olarak gösterilir.


Yahudi kaynaklarındaki bilgilere göre Hanok, gizli bir yerde sadık bir insan olarak yaşarken bir melek kendisine gelir ve bu inzivadan çıkıp Tanrı’nın yolunda gitmeleri için insanlara öğretmenlik yapmasını ister. Bunun üzerine Hanok 243 yıl öğretmenlik (peygamberlik) yapar ve bu dönemde dünya huzur ve barışla dolar; hatta bütün krallar ve prensler ona boyun eğer. İnsanoğluna yaptığı hizmetlere karşılık Tanrı onu gökte de meleklerin kralı yapmaya karar verir ve şimşek gibi savaş atlarının çektiği alev saçan bir arabayla kendisini semaya alır. Tanrı Hanok’a muhteşem bir elbise ve gözleri kamaştıran bir taç giydirir. Ona hikmetin bütün kapılarını açar ve kendisine “Metatron” (bütün semavat sakinlerinin prensi ve başı) adını verir, bedenini bir şuleye dönüştürür, onu fırtına, kasırga ve gök gürlemesiyle kuşatır (EJd., VI, 794).

Hanok, mistik Yahudi grupları içerisinde kendisine büyük önem verilen bir şahsiyettir. Bu gruplara göre bazı melekler özel bir mazhariyete erişmiş olup bunların en başında Metatron yer alır. Böylece o baş melektir ve diğerlerinin prensidir. Merkabah literatürüne göre Metatron, Hanok’un beşerilikten kurtulmuş ve melekleşmiş hali olup göğe alındıktan sonra orada insanların amellerinin kaydını tutmaktadır (ER, V, 118).

Kabbalistler’e göre de altı harfle yazılmış olan Metatron Hanok’tur, fakat o yeryüzündedir. Zohar kitabına göre Hanok, Âdem’in nesillerinden her birinin kitapları gibi bir kitap sahibidir. Onun kitabı “hikmetin sırrı”dır (EJd., XI, 1443-1446). Dünyanın sonuna doğru Hanok, Eliya (İlyâ, İlyâs) ile beraber “yol açıcı” ve “hazırlayıcı”, dolayısıyla mehdî rolünü oynayacaktır. Bunlara göre Hanok melekleşince Metatron adını almış ve nuranileşmiştir. Eliya da ölmemiş, göğe çekilmiştir, fakat hâlâ beşerî formunu korumaktadır. Ancak Hanok ile Eliya’nın aynı şahıslar olup değişik isimlerle ifade edildiğini ileri sürenler de vardır (a.g.e., VI, 793). Hanok’la ilgili kaynaklardan biri de apokrif kabul edilen “Hanok’un Kitabı”dır. Üç farklı nüshası bulunan eserin Etiyopya dilinde yazılmış olanında Hanok iyi insanlarla Tanrı arasında bir aracıdır. Semavî bir yolculuğa çıkar ve bu yolculukta bütün yaratılışın sırlarına, unsurlarına muttali olur (a.g.e., VI, 795-796). Slav dilinde kaleme alınmış olanda ise Hanok’un meleğin kanadında yedi feleği ziyareti anlatılır. O, yedinci kat semada Tanrı’yı arşa istivâ etmiş olarak müşahede eder, ayrıca mühürlü kitapları da görür. Tanrı melek Vreveil’e, Hanok’a semanın ve arzın işleyiş düzenini ve diğer konuları anlatmasını, Hanok’a da bu anlatılanları 360 kitap içerisinde kaydetmesini emreder (a.g.e., VI, 797-798)…

Hz. İdrîs’in terzi olduğu, her iğne saplayışında “sübhânellah” dediği, akşam olduğunda yeryüzünde ameli ondan daha üstün hiç kimsenin bulunmadığı da İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir (İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, V, 236). “Biz onu yüce bir mekâna yükselttik” meâlindeki âyet açıklanırken kendisine hem peygamberlik hem de otuz sahîfe verilmesi yanında kalemle yazı yazan, elbise diken, hesap ve yıldız ilmiyle meşgul olan ilk insanın İdrîs olduğu belirtilir (Fahreddin er-Râzî, XXI, 233). İdrîs bazan İlyâ (İlyâs) ile aynı kişi sayılmıştır. Nitekim Abdullah b. Mes‘ûd’dan nakledildiğine göre, “İlyâs da şüphe yok ki gönderilmiş peygamberlerdendi” (es-Sâffât 37/123) mealindeki ayetin tefsirinde İbn Mesud ile İbn Abbas, İlyâs ile İdris’in aynı kişi olduğunu söylemişlerdir)…  Hz. İdris’e ilâhi bilgileri ihtiva eden otuz sayfa indirilmiştir. O, Âdem’in ve Şît’in sahîfelerini de kalbinin üzerinde taşırdı. Remil ilmi, heyet, nucüm, hesap, tıp, nebatların sırları, garip sanatlar, yazı yazmak, dikiş dikmek, terazi kullanmak gibi meslek ve sanatları İdris icat etmiştir. Sahifelerinde semavî sırlar, ruhanilere hükmetmenin yöntemleri, varlıkların özellikleri gibi konulara dair bilgiler vardı. Çok sayıda talebesi olan İdrîs, yeryüzünde ilk defa demiri keşfedip ondan aletler yapmış, ziraatı geliştirmiş, deri ve kumaşlardan elbise dikmiştir (İbnü’l-Esîr, I, 54; Nişancızâde, I, 124-128). Yıldızlar ve hesap ilmiyle ilk meşgul olan kişi olduğu için Yunanlı hakîmler ona “Hermesü’l-hakîm” (Hermesü’l-Herâmise) demişlerdir (İbnü’l-Esîr, I, 54-55, 59-60; İbn Kesîr, el-Bidâye, I, 99-100).

İdris’in kimliği konusunda en çok ilgi çeken hususlardan biri de onun yarı efsanevî bir şahsiyet olan Hermes’le ilgisidir. İslâmî kaynaklarda üç Hermes’ten söz edilmekte olup her biri değişik özelliklere sahiptir. Bunlar Hermes (Hermesü’l-Herâmise), Bâbilli Hermes ve Mısırlı Hermes’tir. Birinci Hermes hakkındaki rivayetler İdris’e dair anlatılanlara benzemekte, bazılarınca bunun Uhnûh ve İdris’le aynı kişi olduğu kabul edilmektedir. Bu Hermes, gökler hakkında bilgiye sahip olan ve insanlara tıp konusunda bilgiler veren ilk insandır. Onun harflerin ve yazının mucidi olduğuna, insanlara giyinmeyi öğrettiğine de inanılır; ilk defa Allah’a ibadet etmek için evler bina etmiş, Nuh tufanını haber vermiştir (Seyyid Hüseyin Nasr, s. 151-152; Kılıç, s. 49)….” (Ömer Faruk Harman- TDV İslâm Ansiklopedisi 21. Cilt, sayfa:  478-480 arası- 2000)

İdris’in Miracı( Göğe Çekilmesi)
Hadis ve Kuran yorumcularının ışığında anlatılan İdris’in göğe çıkması olayı ilk miraç kabul edilmektedir.

İdris yeryüzünde insan bulunan toplulukları dine davet ettiyse de pek karşılık bulamayınca, kendisine vekiller atadıktan sonra Aşure gününde göğe çıkarıldı.

Deylemi, Firdevs, İbni İshak, İbni Hişam, Buhari, Ümmü Selem gibi pek çok hadisçiler bu konuyu şöyle anlatırlar:

“Dünyada yaşadığı ömrünün sonuna doğru ölüm meleği Azrail, İdris’i ziyarete geldi. İdris, Azrail’e: “Bir anlık benim ruhumu al.” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Azrail’e; “Onun ruhunu al!” diye vahiy etti. Azrail İdris’in ruhunu aldı. Allah Teâlâ, İdris’in ruhunu tekrar iade etti. İdris, Azrail’e; “Beni semalara götür. Cennet’i ve cehennem’i göreyim.” dedi. Allah Teâlâ, Azrail’e onu semaya götürmesini, cehennem’i ve cennet’i göstermesini vahiy etti. İdris’e cehennem gösterildi. Cennet’e götürüldü. Cennet’e girince, çıkmak istemedi. Kendisine; “Niçin çıkmıyorsun?” diye sorulunca; “Allah Teâlâ, «Her nefis ölümü tadacaktır.» buyurdu. Ben ise ölümü tattım. Yine Allah Teâlâ, «Herkes cehennem’e uğrayacaktır.» buyurdu. Ben oraya uğradım. Allah Teâlâ, «Onlar oradan (cennet’ten) çıkmayacaklardır.» buyurdu. İşte ben bunun için cennet’ten çıkmak istemem.” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Azrail’e vahiy edip, İdris’in cennet’te kalmasını bildirdi. İdris böylece Cennet’te kaldı.

Nitekim Buhârî ve Müslim’de bildirilen hadisi şerifte, peygamberimiz Miraca çıktığı zaman, hazret-i İdris’i dördüncü kat semada gördüğünü bildirmiştir. İdris aleyhi selam diri olarak göğe çıkarılınca, onu çok sevenler, ayrılık acısına dayanamadılar. Hatırlamak için resmini yaptılar. Daha sonra gelenler bu resmi tanrı sandılar, çeşitli heykeller yapıp tapıldı. Böylece putperestlik meydana çıktı.”

Yine bazı hadislere göre; İdris’in göğe çekilmesinden sonra şeytan gelip, İdris’e inanmış olanlara; İdris’in resmini, sonra da halkın sevdiği saydığı başkalarının resimlerini de yapmış. Daha sonra bu resimler yontulara dönüşerek, toplantı yerlerine dikilmiş. Önce bu yontulara tapınılmadıysa da, sonradan puta tapma inancı ortaya çıkmış.

Bazı Sorular:
Burada sorulması gereken aykırı birkaç sorudan sonra bu konuyu kapatmak istiyoruz.
  • Ölüm meleği Azrail’in görevi can almaksa, İdris’i ziyarete gelebilir mi?
  • İdris’in cehennem ve cenneti görüp; Allah’ın verdiği sözlere dayanarak, Allah’ı “tongaya düşürmesi” olasılığı olabilir mi?
  • Hadislere göre; bütün her şeyi Muhammed peygamber için yarattığını söyleyen tanrı, Muhammed peygamberi değil de; neden İdris’i, İsa’yı ve başkalarını yanına alıp ölümsüzleştirdi?
Kuran’a göre peygamber Muhammed’i miraca çıkaran Cebrail. Oysa hadislere göre; İdris’i semaya çıkaran Azrail. Her iki kitaba göre; Cebrail ve Azrail’in böyle bir görevleri yok.

Soruları çoğaltabiliriz. Ne kadar soru sorulsa da, birileri çıkıp; “hikmetinden sual olunmaz” deyip geçiştireceklerdir.

PEYGAMBERLERİN GÖBEK ATTIĞI YER : ORTA DOĞU

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Neden tüm peygamberler Orta doğu'dan, Tüm peygamberler Arap topraklarından, Hep aynı yerden peygamber çıkması, Peygamberler ve orta doğu, yahudilik, Peygamberler, PEYGAMBER MEKANI ORTA DOĞU
Neden hep peygamberler Orta doğu’dan çıkmıştır? Bu sorunun yanıtını ileride vereceğiz. Din kitaplarının yazdıklarına göre, korkunç felâketler de hep bu topraklarda olmuştur. Bu felâketlerin yaşandığı çağlarda yeryüzünün en sapkın ve ahlakı düşüklerin hepsi Orta doğu’da mıydı ki, bu cezaları hak ettiler? Bugün bu topraklarda yaşananlar; Nuh zamanında, Hut zamanında, Lut zamanında yaşananlardan daha kötü, daha pis olmasına karşın; tanrı neden böyle cezalar vermiyor? Diyeceksiniz ki; “Bu toprakların her yeri kan gölü oldu, akla gelebilecek en pis ahlaksızlıklar bu topraklarda yaşanmaktadır. Bundan ağır ceza olur mu?” Bu sorunun yanıtı bu değil. Bu olanlar ceza değil; dinlerin, mezheplerin, inançların altına gizlenmiş inanç sömürme savaşıdır. Kutsal kitaplara göre bu savaşın adı cihattır.

Kullarına cennet vaat eden tanrıya inananlar, cennete kolayca girebilmek için dünyayı cehenneme çeviriyorlar. Hem de Müslüman’ı Müslüman’a kırdırarak yapılan bu savaşın arkasında yeryüzünün egemenleri, bu egemenlerin yanında da en şeriatçı ve Müslüman olarak bilinen Suudi Arabistan’ın petrol paraları var. Bu paralara katkıda bulunan Dubai, Kuveyt ve Katar’da bu savaşı ha bire körüklemektedir. Bunların bankaları, para akışını ellerinde tutan kurumları Türkiye’de boşuna çalışmıyorlar. Dinsel ve ekonomik sömürünün en sağlam ayakları da işte bu kurumlardır. Ayrıca “Dinde zorlama yoktur” (Bakara-256) diyen de aynı Kuran’dır. “Bulduğunuz yerde öldürün” (Tevbe- 5) diyen de aynı Kuran’dır. Üstelik dinlerin kendi kitapları savaşı ibadet olarak görüp, insanları savaşa kışkırtmaktadır. (Kuran’dan birkaç örnek ayet: Bakara,144-216. Nisa,71-76- 84- 89. Enfal: 39- 65. Tevbe: 5- 29- 123)

Kuran’dan Maide suresi ayetleri: “33 - Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yer yüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahrette ise onlar için büyük bir azap vardır. 34 - Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tövbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”

Bu ayetler düşünebilen bir insanın kanını dondurur.

Tevrat’ın Tesniye (Yasanın Tekrarı) kitabındaki 20. Bölümündeki 10 ile 15 arası anlatılanlar:
“Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız Rab kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız Rabbin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak kentlerin tümüne böyle davranacaksınız. Ancak Tanrınız Rabbin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız. Tanrınız Rabbin size buyurduğu gibi, onları -Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını- tümüyle yok edeceksiniz. Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uymayı size öğretemesinler, siz de Tanrınız Rabbe karşı günah işlemeyesiniz…”


Bu “kutsal yazıların” hangi vicdana sığdığını merak eden yok mudur?

Üzülerek bildiriyorum; Arap topraklarında yaşayanları dini bütün, ahlakına düşkün, inancı sağlam Müslümanlar sanıyorsanız yanılırsınız. İşin önemlisi; her yerde, her türlü pislikler din kılıfıyla yapılmaktadır. Kutsal kabul edilen din kitapları bile bu rezilliklere yer vermişse, gerisini siz düşününüz.

Evet, onca pislikler yaşanırken, onca doğal felaketler de oluyor ama başımıza taş falan yağdığı da yok. Şimdi sormalı: İlahi adalet yalnızca o zamanların toplumları için mi geçerliydi?

Bütün peygamberler Mezopotamya ve Arap topraklarında ortaya çıkmıştır.

Oysa Yunan kültürünün yapı taşlarından olan, felsefeciler neden peygamber olarak kabul görmemişlerdir? Hatta içlerinde tam ya da yarı tanrı olarak benimsenenler de çıkmıştır. Ama batıda hiçbir felsefeci ya da din adamı “ben peygamberim” diye ortaya çıkmamıştır. Eski Mısır’da bile insanlar tanrı olabiliyorlardı, ama peygamber olan yoktu.

Buna karşın, sözünü ettiğimiz Orta doğu topraklarında her yaygın dinden yüzlerce peygamber çıkmıştır. Bunların kimisi kabul görmüş, kimisi yalancı olarak nitelendirilmiştir. Çünkü bu topraklarda peygamberlik gibi bir gelenek vardır. Ağzı biraz laf yapan “ben peygamberim” diye ortaya çıkmıştır. Peygamber olarak ortaya çıkıp dinlerin kutsal kitaplarında adı geçen ve ne yapıp ettikleri ballandırılarak anlatılan peygamberler de bizlere anlatıldığı gibi saf, masum, adalette kılı kırk yaran ya da hoşgörüleri sınırsız olan Allah elçileri değillerdi. Üstelik kişisel düşkünlüklerini tanrı ve din kılıfıyla kapatarak, toplumları uyutmuşlardır. Hemen her peygamberin hak ve adaletli işi olmamıştır.

Madalyonun bir başka yüzü daha var. Orta doğu’da bilim ve felsefe yeterince gelişmediğinden; efsaneler, insanüstü olaylar için çok fazla malzeme vardır. Bu topraklarda yaşayanlar yeterince bilgiye sahip olamadıklarından dolayı peygamberleri benimsemek için zorluk çekmemişlerdir. Peygamber olarak ortaya çıkanları uçurup kaçıran, onlara insanüstü sıfatlar ve olaylar yükleyenler de bu toprakların insanlarıdır. Ortam böyle işlere uygun bir ortamdır. Peygamberlerin sözde inanç yayma girişimleri için verdikleri mücadelenin onda dokuzu siyasidir, çıkar kavgasıdır, soy üstünlüğünü ön plana çıkarmadır. Peygamberliğini ilan edenlerin hiç birisi de gariban, arkasız, parasız pulsuz değildi. Yalnızca İsa; parasız pulsuz, arkasız, üstelik babasız doğmuş bir garibandır ki zaten sağlığında 12 kişiyi zor inandırabilmişti.

FİRAVUN 1.ŞEŞONK (ŞİŞAK)

A,tarih, Antik tarih, yahudilik, Firavun Şeşonk,Şişak,1.Şeşonk, Mısır firavunları, Kudüs'e düzenlenen sefer,Yehuda krallığına saldırı,Yahudi tarihi,Rehavam,Rehoboam,Yarovam
1. ŞEŞONK (SHİSHAK)
YEHUDA KRALLIĞINI VE BİRLEŞİK MISIR'I İSTİLA EDEN MISIR KRALI


İbranice İncil'e göre daha sonraları 1.Şeşonk olarak tanınan Shishak (Shishaq) M.Ö. 10. yüzyılda Kudüs'ü yağmalayan Mısırlı bir firavundu.

1.ŞEŞONK KİMDİR?
Şeşonk, İncil'deki adıyla Şişak semitik bir ailenin üyesi ve Libya şefinin görevlisiydi. Ailesi uzun zamandır Mısır'a yerleşmişti ve ikametgahı haline gelen Bubastis kasabası onların evi olmuştu. Shishak’ın dedesi (aynı isme sahipti) doğrudan kraliyet evine giden evlenme düzeni ile üst sıralarda yer aldı.

Eski Mısır adlı kitabında George Rawlinson şöyle diyor:
"Babası Nemrut (Namrut) o sırada ayakta kalan ordunun en önemli bölümünü oluşturan Libyalı paralı askerlerin komutanı olarak yüksek bir askeri bakanlık kurdu. Bu yüzden de Şeşonk'un itibarı Mısırlı mahkeme yetkililerinin önünde aşağı düşmüştü.

Onun adını kaynaklarda ilk gördüğümüzde "Majesteleri" olarak adlandırıldığı ve tüm paralı askerler arasında ilk sırayı aldığını düşündüren "prenslerin prensi" ünvanı göze çarpar.."

1.Şeşonk yönetimindeki Mısır birleşti ve Şeşonk meşru bir firavun olmak için etkili ve hızlı hareket etmesi gerektiğini anladı. 21 hanedanındaki son firavun olan 2.Psusennes'in kızı Mısırlı bir prenses olan Maatkare ile evlenerek önemli bir evlilik düğümü yaptı. Açıkça bu sayede oğlunun Amun rahibi ünvanını taşımasına da yardımcı oldu.

Güçlü bir yönetici olan Şeşonk bölünmüş olan Tanis ve Teb'i bir kez daha birleşmiş olan Mısır'ın bünyesine kattı.

Libya şeflerinin oğullarının öne çıkan yüksek yerlerde yetkili olmalarını mümkün kıldı ve böylece Mısır’ın politik durumunu da istikrara kavuşturdu.


ŞEŞONK'UN YEHUDA KRALLIĞINA VE KUDÜS'E SEFERLERİ
İbranice İncil'e göre (TaNah) 1.Şeşonk, Süleyman'ın saltanatının ilk yıllarında hüküm süren (M.Ö 943-922) İsrail'in kuzey krallığının ilk kralı Jeroboam'a sığınmıştı.

MÖ. 930'da Süleyman'ın ölümünün ardından Yehuda ve Süleyman'ın oğlu Rehav'am ile 1.Jeraboam'ın yönetimindeki İsrail krallıkları Şeşonk'un yaklaşmakta olan ordusuna karşı fazla direnç gösteremedi.

Mısır kralı Şeşonk İsrail kralı müttefiki 1.Yarovam'ı (Jeroboam) desteklemek için 60 bin süvari ve 1.200 savaş ordusundan oluşan devasa ve güçlü bir orduyla Yehuda Krallığına saldırdı. 2. Tarihler 12: 3'e göre, eski bir Afrika ülkesi olan Luvlu'lar (Lubim-Libyalılar), Kûş Krallığı ve Suklu'lar tarafından desteklenmişti:

[2.Tarihler 12:3]
3) Şişak’ın bin iki yüz savaş arabası, altmış bin atlısı ve Mısır’dan onunla birlikte gelen Luvlu, Suklu, Kûşlu sayısız askeri vardı.

Bu önemli olaylar Süleyman'ın oğlu ve Davut'un torunu olan Rehavam'ın yönetiminin 5.yılında gerçekleşmiştir. Rehavam onbeş müstahkem şehir kurmayı başarmıştı ve bu eylemleri Mısır yöneticisinin yapacağı saldırıların tamamen beklenmedik olmadığı anlamına geliyordu.

Şeşonk'un Yehuda Krallığı'na (Tel Megiddo'da keşfedilen bir dikilitaş ile belgelenmiştir) karşı seferleri ve Kudüs'ü yağmalaması TaNah'da şöyle geçer:

[2.Tarihler 12:1-12]
  1. İsrail Kralı Yehu’nun krallığının yedinci yılında Yoaş Yahuda Kralı oldu. Yedi yaşında kral oldu ve Yeruşalim’de kırk yıl krallık yaptı. Annesi Beer-Şevalı Sivya’ydı.
  2. Yoaş Kâhin Yehoyada yaşadığı sürece RAB’bin gözünde doğru olanı yaptı. Çünkü Kâhin Yehoyada ona yol gösteriyordu.
  3. Ancak alışılagelen tapınma yerleri henüz kaldırılmamıştı ve halk oralarda hâlâ kurban kesip buhur yakıyordu.
  4. Yoaş kâhinlere şöyle dedi: “RAB’bin Tapınağı için yapılan bağışları: Nüfus sayımından elde edilen geliri, kişi başına düşen vergiyi ve halkın gönüllü olarak RAB’bin Tapınağı’na sunduğu paraları toplayın.
  5. Her kâhin bunları hazine görevlilerinden alsın. Tapınağın neresinde yıkık bir yer varsa, onarılsın.”
  6. Yoaş’ın krallığının yirmi üçüncü yılında kâhinler tapınağı hâlâ onarmamışlardı.
  7. Bunun üzerine Kral Yoaş, Kâhin Yehoyada ile öbür kâhinleri çağırıp, “Neden RAB’bin Tapınağı’nı onarmıyorsunuz?” diye sordu, “Hazine görevlilerinden artık para almayın. Aldığınız paraları da RAB’bin Tapınağı’nın onarımına devredin.”
  8. Böylece kâhinler halktan para toplamamayı ve tapınağın onarım işlerine karışmamayı kabul ettiler.
  9. Kâhin Yehoyada bir sandık aldı. Kapağına bir delik açıp sunağın yanına, RAB’bin Tapınağı’na girenlerin sağına yerleştirdi. Kapıda görevli kâhinler RAB’bin Tapınağı’na getirilen bütün paraları sandığa atıyorlardı.
  10. Sandıkta çok para biriktiğini görünce kralın yazmanıyla başkâhin RAB’bin Tapınağı’na getirilen paraları sayıp torbalara koyarlardı.
  11. Sayılan paralar RAB’bin Tapınağı’ndaki işlerin başında bulunan adamlara verilirdi. Onlar da paraları RAB’bin Tapınağı’nda çalışan marangozlara, yapıcılara,
  12. duvarcılara, taşçılara öder, tapınağı onarmak için kereste ve yontma taş alımında kullanır ve onarım için gereken öbür malzemelere harcarlardı.
[1.Krallar 14:21-25]
21) Süleyman oğlu Rehavam Yahuda Kralı olduğunda kırk bir yaşındaydı. RAB’bin adını yerleştirmek için bütün İsrail oymaklarının yaşadığı kentler arasından seçtiği Yeruşalim Kenti’nde on yedi yıl krallık yaptı. Annesi Ammonlu Naama’ydı.
 22) Yahudalılar RAB’bin gözünde kötü olanı yaparak, işledikleri günahlarla Tanrı’yı atalarından daha çok öfkelendirdiler.
23) Ayrıca kendilerine her yüksek tepenin üstüne ve bol yapraklı her ağacın altına tapınma yerleri, dikili taşlar ve Aşera putları yaptılar.
24) Ülkedeki putperest törenlerinde fuhuş yapan kadın ve erkekler bile vardı. Yahudalılar RAB’bin İsrail halkının önünden kovduğu ulusların yaptığı bütün iğrençlikleri yaptılar.
25) Rehavam’ın krallığının beşinci yılında Mısır Kralı Şişak Yeruşalim’e saldırdı.

Musevi araştırmacı Flavius Josephus'un yazdığı "Yahudi Gelenekleri" adlı kitaba göre Rehavam'ın en müstahkem şehirleri “savaşmadan” alınmış ve seferlerde Şeşonk'a direniş gösterilmemişti.

Pek çok kişi Şişak'ın Kudüs’ü tahrip etmediğine, eldeki tüm hazinelerin ona verilerek girmeden satın alındığına inanıyor. Böylece Yeruşalim yıkımdan kurtulmuştu çünkü Rehoboam Şişak'a haraç vermişti.

İncil'de yazılanlar dışında Şişak’ın zaferini ilan eden ve ele geçirdiği 50 şehri adlandıran bir anıt da bulunmaktadır. Bu anıt Karnak'taki Amun tapınağındadır. Şişak tarafından ele geçirilen şehirlerin sayısı ve Yukarı Mısır'da, Karnak'taki Amun tapınağında bulunan bir kabartma olan Bubastite Kapısı hala tartışılıyor.

Her zaman dediğim gibi, eğer mistik-mitolojik bölümlerini çıkarırsak kutsal olduğuna inanılan Kur'an, Tevrat, İncil gibi kitaplardaki bazı tarihi anlatımlar, bulunan arkeolojik metinler ve bulgular ile eşleştirilirse antik tarih hakkında bize bilgi verebilirler.



Yazan: A.Kara

İBRAHİMİ DİNLERDE KOYUN, KUZU VE KEÇİ

A, Agnus Dei, din, Dini semboller, Dinlerde kuzu, hristiyanlık, İbrahimi dinlerde koyun ve kuzu, islamiyet, Kurban ayini, Kurban vermek, mitoloji, Mitolojide kuzu, Tanrının Kuzusu, yahudilik,
DİN VE MİTOLOJİLERDE ORTAK BİR SEMBOL :
KOYUN | KUZU | KEÇİ

Elbette mitoloji ve din arasındaki fark kişinin kendi bakış açısına ve inançlarına bağlıdır. Bu özel makale sadece geçmiş ile ilgilidir dinler veya onların pratikeri ile ilgili herhangi bir kişisel yorum içermez.

Koyunların mitolojideki önemine ve hem modern hem de eski dinlerdeki durumuna göz atacağız. Din ve mitoloji örneklerini temel bir kronolojik sıraya dahil etmeye çalıştım ancak birçok mitin kökenleri ve başlangıçları bilinmediğinden kesin bir liste hazırlamak mümkün değildi.

Koyunların din ve mitolojideki rolüne ilişkin birkaç iyi bilinen ve bir iki az bilinen örnek seçtim.

Eski uygarlıklar çok tanrılıydı (birçok tanrıya inanıyordu). Bu eski insanların birçoğu tanrı olarak hayvanlara da tapıyorlardı ve hayvanları tanrılarını sembolik olarak temsil etmekte kullanıyorlardı. Ayrıca bu tanrıların bir hayvan biçimini alabilmek için şekil değiştirebildiğine inanıyorlardı.

M.Ö. 4000-2000 aralığında antik dünyadaki ilk yazma biçimini (çiviyazısı) geliştirdiği düşünülen  Sümerlerin tanrı ve tanrıçaları sürüleri temsil ederek koyunu ölümsüzleştiriyor ve yaşam alanlarını koruyordu. En belirgin ve güçlü olanı Dumuzi'nin annesi, koyunların ve çobanların efendisi olan koyun tanrıçası "Duttur" du. Ayrıca Gestinanna da rüyaların yorumlanmasıyla ilişkili oraküler bir tanrıça olmasına rağmen o da koyunlar ve çobanlarla ilişkiliydi. Sümerlerin çok sayıda koyun sürüsü vardı ve koyunlar tüm nüfus için önemliydi çünkü et ve giyim kaynağıydılar. Bu da birçok antik kültürde olduğu gibi koyunu ekonominin de en önemli parçasından biri yapıyordu.

Aynı şekilde Mısırlılar da koyunlara değer verdiler. Süt, et ve giyim ihtiyaçları ve toprağı gübreleyecek gübre sağlamak konusunda koyunlara bağımlıydılar. En eski zamanlardan itibaren Mısırlılar hayvanlara tapıyorlardı ve çeşitli dönemlerde bazı hayvanları kutsal ilan ettiler, bu hayvanlar ile de tanrılarını ve tanrıçalarını temsil ettiler. Koyunlar da dahil olmak üzere bezle sarılmış hayvan kalıntılarını içeren birçok eski Mısır mezarı bulunmuştur.


Mısır'ın dini bağlamda koyunlarla olan ilişkisine ek olarak Tanrı Khnum bir koçun kafasına sahipti. Mısır medeniyetinin başlangıcından itibaren aslında Nil'in kaynağının tanrısı olan ve diğer tüm yüzlerce tanrı ve tanrıçayı yarattığına inanılan Khnum'a ibadet ediliyordu. Kendisine yaratıldığına inanılan tanrıların en önemlisi olarak saygı gösteriliyordu çünkü inanışa göre yaratılışı bütünüyle ortaya çıkaran ilk yumurtayı yapan oydu.

Eski Mısır'da ilkel sularda doğduğu söylenen bir yaratıcı ve doğurganlık tanrısı olan Heryshaf da koç ya da koç başı olan bir adam figürü ile temsil edilmiştir. Mısır mitolojisinde Ra ve Osiris, Yunan mitolojisinde ise Herakles olarak tanımlanmıştır.

Ayrıca ülkemizdeki Çatal Höyük’te yer alan antik Neolitik tapınaklarda bulunan koç kafaları onların bir miktar dini öneme sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Yunanlılar, Romalılar ve diğer kültürler tanrıları yatıştırmak, onların gönüllerini yapmak için hayvanların kurban edilmesinde bir sakınca görmemiş ve birçok hayvanı kurban etmişlerdir. Koyun içeren hayvan kurbanları şükretme, iyi şeyler isteme gibi durumları içeriyordu ve kehanetler için hayvan iç organlarının kullanılması yaygın bir eylemdi. Bu gelecekten haber almanın bir yolu olarak görülüyordu. Bu nedenle koyun karaciğerinin en sık kullanılan organ olduğu görülmektedir. Eski kültürlerde hayvan kurban etmek dini pratiğin ayrılmaz bir parçasıydı ve bazı durumlarda insan kurban etmenin yerine geçiyordu. Mitolojiye göre Yunan kültüründe tanrılar insan kurban edilmesinden zevk alıyorlardı ancak görünüşe göre sembolik olarak birkaç damla kan damlatılması da kurban yerine geçebiliyordu.

Bu sembolizm İbrahim'e Tanrı'nın sadık ve itaatkar bir hizmetkar olduğunu kanıtlaması için Tanrının ondan tek oğlu İshak'ı öldürmesini istemesi ile İncil'de kendini gösterir. İslam geleneğinde İshak yerine İsmail kurban edilmek üzere seçilen oğuldur ancak bu Kur'an'da açıkça belirtilmez. Bu olay sonrası İbrahim'in inancı kanıtlandı ve olay gerçekleşmeden önce bir koç belirerek İshak'ın (İsmail) yerini aldı.

Koyunlarını korumaları için antik Yunan halkı da tanrılar üretti. Libya'daki Yunan Kirene kolonisinde tanrı Aristaios çoban ve arıcıların tanrısı olarak kabul edildi. Ona çobanlar tarafından ibadet edildi çünkü hem erkeklerin hem de sürülerinin koruyucusu olduğuna, onları kurtlar, hava durumu ve avcılar gibi kötü niyetli kuvvetlerden korumak için gözettiğine inanılıyordu.

Herakles ve Odysseus ile kıyaslanabilecek birçok Yunan mitolojisi kahramanlarından biri de altın koyun postunu arayan Yason'dur.

Hikaye Yason'un Selanik'teki Iolcus tahtının başına geçmek için ihtiyacı olan kanatlı koç Chrysomallos'un kanatları için gerekli olan efsanevi altın postu arayışını anlatıyor. Farklı varyasyonları da bulunan çok eski bir hikayedir bu.

Koyun tek tanrılı İbrani dinlerinde önemli bir rol oynar. İbrahimi dinler tek bir tanrıyı yani İbrahim'in Tanrısı olduğuna inanan ve aşağıdakileri içeren tüm dinleri içerir: Yahudilik, İslamiyet ve Hristiyanlık.
Koyunlar, kuzular ve çobanlar bu dinlerde belki de diğer dinlerden çok daha sembolik şekillerde yer alırlar. İbrahim, İshak, Yakup, Musa ve Kral Davut gibi bir çoğu çobandı. Koyun ve çoban kavramı İncil'de 247 kez dile getirilir. Eski zamanlardaki İbrahimi geleneklerinde kuzu bir varlığın değerinin yüksek olduğunu gösterirken koyun ise serveti temsil ediyordu. Bu nedenle kuzu kurban etmek yerleşmek, inanç ve itaat göstermek ya da Tanrı'nın daha değerli bir iyiliğini elde etmek için uygulanıyordu.

Daha önce de belirtildiği gibi İbrahim'in oğlu İshak yerine bir koç öldürüldü. Bu geleneğe göre inancının bir testi olarak Tanrı, İbrahim'in oğlunu feda etmesini istemişti ancak bunu yapmadan önce bir melek araya girerek bir koç getirmişti ve İshak yerine koç feda edilmişti.

Hz. Muhammed'in 570-632 yıllarında kurduğu İslam geleneğinde kurban bayramı sırasında bir koyun kurban edilir. Böylece İbrahim'in Allah için oğlu İsmail'i feda etmekten geri kalmadığı ve İblis'in İbrahimi oğlunu feda etmeye daha istekli hale getirdiği anılır. Allah'a olan bağlılığı anmak için bir kurban bayramında bir koyun öldürülürdü.
İnanışa göre İbrahim fedakarlık yaparak oğlunu kurban etmek üzereyken Allah müdahale etti ve bunun yerine Allah ona kurban etmesi için bir kuzu gönderdi. Bu olay daha sonra Kurban Bayramı olarak Müslümanlar tarafından kutlanmaya başlandı.

Yahudilikte ise Tevratın emirlerine uygun olarak Fısıh'da paskalya kuzusu olarak da bilinen kuzu kurban edilir. Fısıh'da verilen kurban ile tanrının Mısırlıların ilk doğan oğullarının hayatlarını alıp İsrailli kölelerin ilk doğan oğullarını bağışlaması anılır. Fısıh Bayramı sırasında her bir hanenin kapı eşiği İsraillilerin evlerini tanımlamak için kuzu kanıyla işaretleniyordu. Fısıh'da uygulanan bu kuzu kurban edilmesi olayı Kudüs tapınağında gerçekleşir.


Eski ahit aynı zamanda günahların bir kefareti olarak kuzuların kurban edilmesi gerektiğini ifade eder:
[Levililer 4:32-34]
32) Eğer biri günah sunusu olarak bir kuzu getirirse, kuzu dişi ve kusursuz olmalı. 33 Elini günah sunusunun başına koyacak ve yakmalık sunuların kesildiği yerde onu günah sunusu olarak kesecek. 34) Kâhin sununun kanına parmağını batırıp yakmalık sunu sunağının boynuzlarına sürecek. Artakalan kanı sunağın dibine dökecek.

Başka bir deyişle Yahudi geleneğinde günah kusursuz, masum bir kuzunun kanının dökülmesiyle affedilebilir. Benzer şekilde Hristiyanlar Tanrı'nın kusursuz kuzusu olan İsa'nın kanı ile günahlarından kurtulduklarına inanmaya başlayacaklardı ve bu yüzden İsa "Tanrı'nın Kuzusu" olarak adlandırılacaktı. Eski Ahit'te hayvan kurban etmenin tek kefaret yolu olduğuna ve bunun yerine günahın yalnızca dua ve tövbe ile kefaretinin mümkün olabileceğine dair bir referans bulunmamaktadır. Aslında Musevi inancına göre kefaret modern zamanlarda genel olarak uygulanmayan hayvan kurban etmeye başvurulmaksızın da başarılabilir. Kudüs'teki tapınakta gerçekleştirilen kefaret için yapılan ayinler İsraillilerin rahip sınıfı olan Kohanimler tarafından yapılırdı. Ayin sadece hayvan kurban edilmesini değil aynı zamanda dua ve şarkı söylemeyi de içeriyordu.

Popüler ve iyi bilinen Mezmur 23'de Tanrı'nın bir çoban ve onun takipçileri de koyunlara benzetilir:
[Mezmur 23]
RAB çobanımdır, 
Eksiğim olmaz. 
2) Beni yemyeşil çayırlarda yatırır, 
Sakin suların kıyısına götürür. 
3) İçimi tazeler, 
Adı uğruna bana doğru yollarda öncülük eder. 
4) Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile, 
Kötülükten korkmam. 
Çünkü sen benimlesin. 
Çomağın, değneğin güven verir bana. 
5) Düşmanlarımın önünde bana sofra kurarsın, 
Başıma yağ sürersin, 
Kâsem taşıyor. 
6) Ömrüm boyunca yalnız iyilik ve sevgi izleyecek beni, 
Hep RAB’bin evinde oturacağım. 

Koyun veya kuzu sembolizmi Hristiyan geleneğinin de önemli bir parçasıdır. İsa genellikle bir çoban, takipçileri ise bir sürü olarak anılır. İncil'den bir örnek:
[Yuhanna 10:1-6]
1) Size doğrusunu söyleyeyim, koyun ağılına kapıdan girmeyip başka yoldan giren kişi hırsız ve hayduttur.
2) Kapıdan giren ise koyunların çobanıdır.
3) Kapıyı bekleyen ona kapıyı açar. Koyunlar çobanın sesini işitirler, o da kendi koyunlarını adlarıyla çağırır ve onları dışarı götürür.
4) Kendi koyunlarının hepsini dışarı çıkarınca önlerinden gider, koyunlar da onu izler. Çünkü onun sesini tanırlar.
5) Bir yabancının peşinden gitmezler, ondan kaçarlar. Çünkü yabancıların sesini tanımazlar.
6) İsa onlara bu örneği anlattıysa da, ne demek istediğini anlamadılar.

[Yuhanna 10:11-12]
11) Ben iyi çobanım. İyi çoban koyunları uğruna canını verir.
12) Koyunların çobanı ve sahibi olmayan ücretli adam, kurdun geldiğini görünce koyunları bırakıp kaçar. Kurt da onları kapar ve dağıtır.

İsa'ya ayrıca Tanrı'nın Kuzusu adı verilir. Daha önce de belirtildiği gibi Hristiyan geleneğinde İsa'nın, insanın günahını telafi etmek için çarmıhta ölme konusundaki nihai misyonu fedakar bir kuzuya benzer.

Birçok Hristiyan aziz koyun ve çobanların koruyucusu olarak kabul edilir. Örneğin Bernadette Soubirous, Cuthbert, Silos Dominic ve Regina.

A, Agnus Dei, din, Dini semboller, Dinlerde kuzu, hristiyanlık, İbrahimi dinlerde koyun ve kuzu, islamiyet, Kurban ayini, Kurban vermek, mitoloji, Mitolojide kuzu, Tanrının Kuzusu, yahudilik,

Hristiyan kiliselerinde sık sık "Agnus Dei" yani Tanrının Kuzusu olarak tasvir edilen İsa sembolü göreceksiniz.

Dini sanatta Agnus Dei haç ve Hristiyan pankartı tutan bir kuzu olarak İsa'nın görsel bir sunumudur. Bunu eski Hristiyan toplumların flama ve bayraklarında görmek mümkündür. Haç genellikle kuzunun sol omzuna dayanır ve sol el ile tutulur. Haç George haçıyla benzer şekilde en çok kırmızı üzerinde resmedilir ancak farklı renklerin de işlendiği görülür. Mesela kiliselerde kuzunun kalbinden kan geldiği resmedilir. Bu çizimler dünyadaki günahları ortadan kaldırmak için İsa'nın kanının akmasını sembolize etmektedir.

Agnus Dei'yi antik pencerelerde, yastıklarda ve hanedanlık armaları üzerinde birçok değişik formda görebilirsiniz.

Agnus Dei Aşai Rabbani ayininde kullanılan "Tanrı'nın Kuzusu" ilahisidir.

Hem Katolik hem de Protestan Hristiyan kiliselerinde Mesih'in kanını ve vücudunu temsil etmek için kullanılan Konak, Ekmek ve şarabın dağıtımı sırasında söylenen Agnus Dei Tanrı'nın Kuzusu'na dair bir yakarma, duadır.
"Dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı'nın kuzusuna bakın"

Hristiyan geleneğine ek olarak kuzu masumiyet, nezaket, huzur ve acı çekerken sabırlı olmanın simgesidir. Hristiyanlıkta da İsa'nın nazik nitelikleri ifade eder.

Hristiyan geleneğine göre İsa'nın çarmıhtaki ölümü günahlar için yapılan bir fedakarlıktı ve burada İsa'nın kurban edilen bir kuzu ile benzetilmesinden dolayı hayvan kurban etme kültürünün devam ettiği görülüyor. Yunanistan ve Romanya'daki Paskalya kutlamaları bir kuzu öğünü içerir.

Koyun ve kuzu özellikle kilise pencereleri gibi birçok Hristiyan ikonografisinde yer almaktadır.