HABERLER
Dini Haber
yahudilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yahudilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HABİL İLE KABİL ve DUMUZİ İLE ENKİMDU

Hazırlayan: A.Kara

SÜMER MİTOLOJİSİ VE İBRAHİMİ DİNLER :
ÇİFTÇİ VE ÇOBANIN MÜCADELESİ


Antik Sümer ve Babil toplumlarının birçok dini etkilediğini, birçoğu için kaynak olduğunu Sümer Mitolojisi ve İslam, Babil Mitolojisi ve İslam gibi araştırma makaleleri ile anlatmaya çalışmıştım.

İbrahimi dinlerin kitaplarında kendine yer edinmiş olan ve kökeni antik Sümer olan bir başka efsane ise Dumuzi ile Enkimdu yani Habil ile Kabil (Kayin) mitosudur. Çoban ile çiftçinin yaşam tarzlarına ve tanrıça İnanna'nın aşkını elde edebilmek için aralarında oluşan rekabete değinen bu efsane özellikle Tevrat'ta kendine geniş yer bulmuşken, Kur'an ve İncil'de daha kısa şekilde geçmektedir.

İsrailliler Dumuzi'yi Babilli adıyla Tammuz (Temmuz) olarak biliyorlardı.
Tanah'ta, Hezekiel 8:14-15'te şöyle yazar:
14) Bundan sonra beni Rab'bin Tapınağı'nın kuzeye bakan kapısının giriş bölümüne götürdü. Orada oturup Tammuz için ağlayan kadınları gördüm.
15) Bana, “İnsanoğlu, bunu gördün mü? Bundan daha iğrenç şeyler de göreceksin” dedi.

Dumuzi ve Enkimdu olarak bilinen Sümer efsanesine göre tanrıça İnanna kendine bir eş seçecektir ve önünde 2 seçenek vardır: Çoban tanrı Dumuzi ve çiftçi tanrı Enkimdu.
İnanna'nın erkek kardeşi ve güneş tanrısı olan Utu, ona çobanı yani Dumuzi'yi tercih etmesini söylemektedir fakat İnanna'nın gönlünden geçen isim çiftçi olan Enkimdu'dur.

Çoban ve çiftçi, İnanna'yı ikna etmeye çalışmaktadır. Dumuzi İnanna'ya Enkimdu'nun sahip olduğu her şeye, hatta fazlasına sahip olduğunu söyler. Enkimdu'da İnanna'yı istediği için Dumuzi'yi bu sevdadan vazgeçirmeye çalışarak ona türlü tekliflerde bulunur fakat Dumuzi İnanna ile evlenme arzusundan vazgeçmemektedir.

Tablette yazan şiirde Enkimdu'nun çoban tanrıya şunları dediği görülür:

"Sen ey çoban , niye bir kavga çıkarıyorsun ?
Ey Çoban Dumuzi niye kavga çıkarıyorsun ?
Benle seni, ey çoban , benle seni niçin karşılaştırıyorsun ?
Koyunların yerin otlarını yesin,
Benim otlaklarımda senin koyunların otlasın,
Zabalam tarlalarında ot yesinler,
Tüm koyun sürülerin ırmağım Unun'un suyunu içsin "

Dumuzi şöyle cevap verir:

"Ben , çoban [diyorum ki] evliliğim ey çiftçi 
dostum olarak girme [burnunu sokma]
Ey çiftçi Enkimdu , dostum olarak, ey çiftçi [evliliğimi] çiğneme"

Enkimdu'nun ise vereceklerini sıralamaya devam ederek ikisini de ikna etmeye çalıştığı görülür:

"Sana buğday getireceğim, fasulye getireceğim sana,
... fasulyesi getireceğim sana,
Genç kız İnanna (ve) sen neden hoşlanırsan o şeyi
Genç kız İnanna ...getireceğim sana ."

Enkimdu'nun bu uğraşlarına rağmen Sümer efsanelerinde kendisinden İnanna'nın kocası olarak bahsedildiğinden ve tablette yer alan şiirlerden bu çekişmenin kazananının çoban tanrı Dumuzi olduğu açıktır. İnanna başta çoban olduğu için Dumuzi'yi küçük görür ve şöyle der:

Çobanla evlenmeyeceğim, asla!
Yünü kaba giysileri kabadır onun.

Fakat çoban Dumuzi hitabeti ve sundukları ile bereket tanrıçası İnanna'yı kendine aşık eder ve çiftçi Enkimdu geri planda kalır.

Bu efsanede çoban tanrı Dumuzi'nin çiftçi tanrı Enkimdu'nun armağanlarından hiçbirini kabul etmemesinin Tevrat'ta Yehova, Kur'an'da ise Allah'ın çiftçi Kayin'in tarım ürünlerini kabul etmemesinin temelini oluşturduğu açıktır. Kökeni antik Sümer olan birçok efsanenin semavi dinlerde yer aldığı gerçeği göz önündeyken bu efsanenin de Sümer'den ve onları işgal eden Samilerden çevre topluluklara yayılmış olması oldukça büyük bir olasılıktır.

Tevrata göre yeryüzünde ilk başta sadece Adem ile Havva ve Kayin ile Habil yaşamaktadır ve tıpkı Sümer efsanesinde olduğu gibi tanrı Yehova'nın kendine adaklar sunan Kayin ile Habil'den çiftçi olan Kayin'in mahsullerini kabul etmediği görülür. Bunun üzerine Kayin kıskançlık hissine kapılarak kardeşi Habil'i öldürür.

Tevrat ve Kur'an'dan ilgili ayetlere bakalım:

Yaratılış 4:1-9:
Adem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin’i doğurdu. “RAB’bin yardımıyla bir oğul dünyaya getirdim” dedi.
2) Daha sonra Kayin’in kardeşi Habil’i doğurdu. Habil çoban oldu, Kayin ise çiftçi.
3) Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB’be sunu getirdi.
4) Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. RAB Habil’i ve sunusunu kabul etti.
5) Kayin’le sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi, suratını astı.
6) RAB Kayin’e, “Niçin öfkelendin?” diye sordu, “Niçin surat astın?
7) Doğru olanı yapsan, seni kabul etmez miyim? Ancak doğru olanı yapmazsan, günah kapıda pusuya yatmış, seni bekliyor. Ona egemen olmalısın.”
8) Kayin kardeşi Habil’e, “Haydi, tarlaya gidelim” dedi. Tarlada birlikteyken kardeşine saldırıp onu öldürdü.
9) RAB Kayin’e, “Kardeşin Habil nerede?” diye sordu.
Kayin, “Bilmiyorum, kardeşimin bekçisi miyim ben?” diye karşılık verdi.

Maide Suresi 27-30. Ayetler:
27) Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, "Andolsun seni öldüreceğim!" dedi. O da dedi ki: "Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.
28) Andolsun ki sen öldürmek için bana el uzatsan bile, ben öldürmek için sana elimi kaldıracak değilim! Zira ben âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım.
29-30) Ben diliyorum ki sen hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenesin, cehennemliklerden olasın! Zalimlerin cezası işte budur."
Sonunda içindeki duygular onu kardeşini öldürmeye itti; onu öldürdü ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldu.

Habil ile Kabil mitosu Tevratın yazanlar tarafından büyük ölçüde değiştirilmiştir ve efsanenin Tevrat varyantında yer alan Kayin ile Habil her biri kendi kurban törenlerini uygulayan iki farklı toplumu temsil etmekte kullanılmıştır. Antik dönemdeki birçok topluluk doğa olaylarını olağan dışı şekilde yorumlar, mahsül bakımından verimsiz geçen yılları tanrının onlara duyduğu öfke ve kızgınlık, hatta lanetlemesi olarak düşünürlerdi. İşte çiftçinin adaklarının kabul edilmemesi de o yılın mahsul bakımından verimsiz geçtiğinin bir işaretiydi ve bu gibi verimsiz dönemlerde insanlar bu durumu düzeltmesi için tanrıya bir nevi bir kefaret olarak kurban verirlerdi.

Yaratılış 4:6-7 bu bağlamda okunduğunda üzerindeki bulanıklık ortadan kalkacaktır. Zira bu bölümde İbrani tanrısı Yehova, Kayin'e böyle bir törenin gerekliliğini vurgulamaktadır:
6) RAB Kayin’e, “Niçin öfkelendin?” diye sordu, “Niçin surat astın?
7) Doğru olanı yapsan, seni kabul etmez miyim? Ancak doğru olanı yapmazsan, günah kapıda pusuya yatmış, seni bekliyor. Ona egemen olmalısın.”

Tevrat'ın İ.Ö. 3.yy'da yapılan Yunanca çevirisinde (septuagint) yazan fakat İbranice metinde yer almayan önemli bir cümle vardır:
"Ve Kayin kardeşi Habil'e tarlaya gidelim" dedi. Bu ayrıntıdan sonra Sümer efsanesi ile arasındaki bir diğer bağlantıyı fark ettiniz mi?
Sümer mitosunda da çiftçi tanrı çoban tanrıyı koyunlarını getirip tarlalarında otlatması için çağırıyordu.

Dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki bu efsanenin Yahudi uyarlamasında çoban verimsiz olan, çiftçinin iyi mahsul alamadığı sürülmüş topraklar üzerinde öldürülür ve bu durum bahsi geçen öldürmenin ritüel yönden önemli bir niteliğe sahip olduğunu gösterir.
Çünkü anlatıda şöyle yazar: "Yer senin kardeşinin kanını alabilmek için ağzını açtı"
Tüm bunlara bakıldığında öldürmenin düşüncesizce, sadece kıskançlık hissi ile yapılmadığı ortadadır. Asıl vurgulanan şey verimsizliği ortadan kaldırmak adına tanrıya kurban sunmak ve kurbanın kanıyla verimsiz toprağı ıslatarak döllemek, bu yolla onu verimli hale getirmektir; ki bu da komünal bir ayindir.

Tevrattaki hikayede tanrının Kayin'i hem lanetlemesi hem de onu kimse öldürmesin diye üzerine koyduğu bir işaretleme koruması tuhaf değil mi? Çünkü Tevrata göre bu durum yaşandığında yeryüzünde kardeşini öldüren Kabil ve onun akrabaları dışında kimse yaşamamaktadır. O halde Yahudilerin tanrısı Yehova o dönemde başka insan topluluklarının yaşamadığını unutmuş mudur? Hayır, bu aslında Babil geleneklerine dayanan bir uygulamanın izlerinin bulunduğu anlatıdır.

Babilonya Yeni Yıl Şenliği olan Akitu ve Atina Bouphonia ayini gibi mevsimsel ayinlerin uygulanışına baktığımızda duruma açıklık getirebiliriz.
Babil toplumunun özellikle daha verimli hasat elde etme amacıyla kutladığı Akitu şenliğinde kurbanı kesecek olan bir rahip ve bir cin kovucu öldürülmüş koyunun kanını tanrı Marduk'un oğlu Nabu'nun sunağının duvarlarına sürerek dinsel anlamda arındırırdı.
Fakat bu ritüeli yapanların kirlendiğine inanıldığından ayinin hemen akabinde toplum tarafından zorla sürgüne gönderilir ve Akitu şenliği bitene kadar çölde kalırlardı.

Çıktığı dönemde sonbaharda kutlanan Yeni Yıl Şenliğinin bir bölümünü de İbrani Kefaret Günü ritüeli oluştururdu ve bu ritüelde tamamen dinsel-ritüel amaçlı bir öldürme ve kaçışın var olduğu görülmektedir. İbrani örneğinde baş rolde insanın değil de biri öldürülen diğeri çöle sürülen iki keçinin olduğu görülür. Öyle ki "günah keçisi" deyişi bile bu gelenekten türetilmiştir.
Benzer şekilde, Atina Bouphonia ayininde bir öküz öldürülüp kanı sunulurdu ve ayinin kurban verme sürecini yürüten iki kişi yine sürgüne gönderilir, bir süre uzaklaştırılırdı.

Tüm bunlar dikkate alındığında Tevrattaki Kayin ve Habil efsanesinde Kayin'in kaçışı onun ritüel nitelikli bir eylem gerçekleştirdiğini gösterir. Tevrattaki bu anlatının kökeni olan Babil mevsimsel ayinlerinde töreni uygulayan, kurban veren kişi kutsal bir iş yaptığından arınıp temizlenene dek sürgün edilirdi. Bu yüzden öldüren kişi aynı zamanda kutsal bir koruma altına girerdi çünkü inanışa göre o tanrının onları görmesini, topraklarını ve hasatlarını bereketlendirmesini sağlayan yani topluluk yararına çalışan biriydi. Fakat kurban ayini sonrası dokunulmazlığa sahip olsa da törensel anlamda kirlenip murdar sayıldığından topluluktan uzaklaşması gerekirdi.
Tevratta Yehova'nın katilin üzerine öldürülmemesi için işaret koymasının temeli de Babildeki bu ayinlerde yatar. Ayin sonrası sürgüne giden rahiplerin kutsal kişiler olduğunun, tanrının mülkü olduklarının bilinmesi ve öldürülmelerini engellemek adına yüzlerinde bir dövme yada vücutlarında çeşitli işaretler taşırlardı.

Eski Ahit'teki bir anlatı da peygamber olduğuna inanılan kişilerin bu tür işaretler taşıdığından bahseder, böylece ilahi kişiler olduğu, tanrının mülkü oldukları anlaşılacaktır:

Zekeriya Kitabı 13:4-6:
"Ve o gün vaki olacak ki, peygamberler utanacaklar, peygamberlik ettiği zaman herkes kendi niyetinden utanacak ve aldatmak için kıl kaftan giymeyecek ve diyecek: Ben peygamber değilim, ben toprak işçisi bir adamım; çünkü gençli­ğimde bir adam beni köle edindi. Ve biri ona diyecek: kollarının arasındaki bu yaralar ne? (Kitabı Mukaddes (1981 Türkçe baskısı)

Tüm bunların ışığında Tevrat'ta Kayin'in Habil'i öldürmesi hikayesinin temelinin Sümer ve Babil'e dayandığı, bu ayetlerin özgün biçiminin aslında ürün bolluğu için ayinsel bir kan akıtmayı-öldürmeyi anlattığı, öldüren ve sürgüne giden din adamının kutsal işaretlerle koruma altına alındığı mevsimsel kutlamalardan bahsettiği açıktır.

Tevratı yazanlar Sümer ve Babilden devşirdikleri bu efsaneyi kısmen değiştirmişti. Kur'an'ın yazarları da bu anlatıyı Tevrat'tan alırken kendilerine göre uyarladığından Kur'an'da yüzeysel olarak anlatılan Habil ile Kabil hikayesi Babildeki asıl halinden tanınamayacak derecede uzaklaşmış ve Kabil, kardeşini öldürerek günah işleyen, yeryüzünde ilk kanı döken insana dönüşmüştür.

MARQUİS DE SADE VE DİN ANLAYIŞI

Yazan: HERMES Trismegistos


MARQUİS DE SADE VE DİN ANLAYIŞI

Marquis de Sade her zaman tartışılan bir kişilik olmuştur. Bunun nedeni ise apaçık ortadadır çünkü Sade’ın kitaplarında her zaman şiddet yoluyla cinsel haz alma hareketi vardır. Zaten sadizm yani şiddet ile cinsel zevk almak Sade isminden türetilmiştir. Fakat Sade’i sadece müstehcen yazılar yazan biri olarak düşünemeyiz, o aynı zamanda aydın bir filozoftur. Tanrı ve din hakkında çok çarpıcı görüşlere sahiptir. Sosyolog Ulus Baker, Sade için şöyle der;
“Sade’ın Tüm kitaplarında felsefenin altında yatan ekonomik sosyal ve dini derin anlamlar vardır”

Sade’ın Yatak Odasında Felsefe kitabında üç karakter farklı konularda görüşlerini paylaşmaktadır ama bunların hepsi aslında Sade’in görüşleridir. Şimdi kitaptan çok çarpıcı bir kesiti inceleyeceğiz.

EUGENIE: Ama değişik türde erdem var; örneğin, dindarlık konusunda ne düşünüyorsunuz?

DOLMANCE: Dine inanmayan biri için bu erdem ne ifade edebilir? Peki ya dine kim inanabilir? Haydi, sırasıyla akıl yürütelim Eugenie: İnsanı Yaratıcısına bağlayan ve var olduğu için bu yüce Yaratıcıya duyduğu minnetini ibadet yoluyla ona kanıtlamaya zorlayan anlaşmaya din diyorsunuz değil mi?

EUGENIE: Daha iyi tarif edilemezdi.

DOLMANCE: Pekâlâ! İnsanın, varlığını doğanın karşı konulmaz planlarına borçlu olduğu kanıtlanmışsa eğer; bu yerküre üzerindeki varlığının yerküre kadar eski olduğu kanıtlanmışsa eğer, demek ki insan da, meşe gibi, aslan gibi, bu yerkürenin böğründe bulunan mineraller gibi, yerkürenin varlığının gerekli kıldığı ve kendi varlığını kimseye borçlu olmayan bir üründür; aptallara göre, gördüğümüz her şeyin biricik yaratıcısı ve imalatçısı olan bu Tanrının, insan aklının necplus ultrasından başka bir şey olmadığı, bu aklın kendi işlemlerine yardımcı olacak hiçbir şey bulamadığı anda yarattığı hortlak olduğu kanıtlanmışsa eğer; bu Tanrı’nın varlığının imkânsız olduğu ve her zaman eylem halindeki, her zaman hareket halindeki doğanın, salakların karşılıksız olarak vermekten hoşlandıkları şeye kendiliğinden bağlı olduğu kanıtlanmışsa eğer; bu hareketsiz varlığın var olduğunu varsaysak bile, tek bir gün bile işe yaramadığından ve milyonlarca yüzyıldan beri aşağılık bir atalet içinde bulunduğundan onun tüm varlıkların kesinlikle en gülüncü olacağı kesinse eğer; onun, dinlerin bize tarif ettiği gibi var olduğunu varsaysak bile varlıkların kesinlikle en iğrenci olurdu, çünkü yeryüzünde kötülüğü mümkün kılmıştır, oysaki o her şeye kadirliğiyle bu kötülüğü engelleyebilirdi… Demek istediğim, eğer tüm bunlar kanıtlansaydı, hem de tartışmasız gerçek olarak kanıtlansaydı Eugenie, bu durumda insanı bu aptal, yetersiz, acımasız ve acınası Yaratıcıya bağlayan dindarlığın pek gerekli bir erdem olduğuna inanabilir miydik?

Burada Sade tanrının varlığının kanıtlanamayacağını, kanıtlansa bile tanrının iyi niyetli olmadığını, bunun sonucunda da kötülüğü yaratıp sözde çok sevdiği insanlığın karşısına çıkardığını, bu yüzden kötü bir tanrıya yürekten tapmanın da saçmalığını dile getiriyor.

Kitaptan kesitlere devam edelim.

EUGENIE, Madam de Saint-Ange’a: "Gerçekten de, sevgili dostum, Tanrı’nın varlığı bir kuruntudan ibaret kalmaz mı?" der.

MADAM DE SAINT-ANGE: "Hem de en sefil kuruntulardan biri, kuşkusuz." diye yanıtlar.

DOLMANCE: Tanrı’ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir. Kimilerinin korkularının, kimilerinin zayıflığının meyvesi olan bu iğrenç hortlak, Eugenie, yeryüzünün sisteminde bir işe yaramaz: bu sisteme zarar verir, çünkü onun adil olması gereken istençleri doğa yasalarındaki temel adaletsizliklerle asla bir arada olamaz; onun sürekli olarak iyiliği istemesi gerekir, doğa ise kendi yasalarına hizmet eden kötülüğün karşılığı olarak iyiliği arzulamaktadır; onun sürekli hareket halinde olması gerekir, oysa bu daimi eylemi yasalarından biri kılan doğa onunla ancak daimi karşıtlık ve rekabet halinde olabilir. Ama, buna karşılık, Tanrı ile doğa aynı şeydir denebilir. Bu bir saçmalık değil midir? Yaratılmış olan şey yaratan varlığa eşit olamaz: Saat, saatçi olabilir mi? O halde, diye devam edilir söze, doğa hiçtir. Tanrı her şeydir. Bu da bir başka aptallık! Evrende zorunlu olarak iki şey vardır: yaratıcı fail ve yaratılan birey. İmdi, yaratıcı fail kimdir? İşte çözülmesi gereken tek güçlük budur, cevaplandırılması gereken tek soru budur.

Kısaca açıklamak gerekirse bunu tanrının çok bahsettiği merhameti doğa yasalarıyla çakışır. Örneğin sıradan ve inançlı bir insanın ormanda usulca uyurken bir ayı saldırısına uğrayıp yaşamını yitirmesi gibi. Bu durumda doğa tanrının merhametine ters düşmüş oluyor. Yani tabiat ve Tanrı birbirinin karşıtı iki güç olmuş oluyor ama hiçbir tanrı kendi yarattığı şeye denk olamaz. ikisinden birini inkar etmek gerekirse de kendine rakip olgular yaratan tanrı saçmalığının reddedilmesi daha olası olandır.

Devam edelim.

Eğer madde bizim bilemediğimiz bileşimlerle davranıyor ve hareket ediyorsa, eğer hareket maddeye içkinse, sonuçta, uzayın engin düzlüklerinde göz alabildiğine uzanan ve tek biçimli, değişmez işleyişi bizde hayranlık ve saygı uyandıran tüm gök kürelerini enerjisi nedeniyle yalnızca o yaratabiliyor, üretebiliyor, koruyabiliyor, sürdürebiliyor ve dengeleyebiliyorsa, bu aktif yeti esas olarak eylem halindeki maddeden başka bir şey olmayan doğanın kendisinde bulunduğuna göre, bu durumda, tüm bunlara yabancı bir fail arama ihtiyacı nereden doğmaktadır? Sizin Tanrı’ya ilişkin kuruntunuz herhangi bir şeyi aydınlatabiliyor mu? Bunu bana kanıtlayamayacağınıza bahse girerim. Maddenin iç yetileri hakkında yanıldığımı varsayalım, önümde en azından bir güçlük vardır. Siz Tanrı’nızı bana sunarak ne yapıyorsunuz? Önüme bir güçlük daha çıkarmış oluyorsunuz. Anlamadığım bir şey yüzünden, daha az anlayacağım bir şeyi kabul etmemi benden nasıl isteyebilirsiniz? Sizin korkutucu Tanrı’nızı Hristiyan dininin dogmaları aracılığıyla mı inceleyeceğim… Kendime böyle mi tarif edeceğim? Bu dogmalar Tanrıyı bana tarif ediyor, bir bakalım…

Doğanın yaratma, üretme, koruma ve sürdürme özelliklerine değiniyor ve bunun dışında evrenin bir failinin, bir yaratıcısının aranmasını gereksiz buluyor. Şimdi ise Hristiyan dininin kendisine göre yanlışlarına bakalım.

Marquis de Sade şu sözlerle devam ediyor:

Bu aşağılık ibadetin Tanrı’sına baktığımda, bir gün bir dünya yaratan, ertesi gün inşa ettiği şeyden pişman olan, tutarsız ve barbar bir varlıktan başka ne görmekteyim ki?

Marquis, Tevrat’ın tanrısının kıskanma, sinirlenme, sevinme gibi insani duyguları olmasına değiniyor. Musa Sina dağındayken kavmi bir altın buzağı yapıp ona tapınmaya başlamıştı. Tanrı bunu görünce onlara nefret kusmuş ve lanetlemişti.

Marquis'un yazdıklarından devam edelim:

İnsanın dilediği alışkanlığa sahip olmasına asla izin vermeyen zayıf bir varlıktan başka nedir ki o? Bu yaratık, kaynağını insandan alsa da ona hâkim olur; ona saldırabilir ve böylelikle ezeli işkenceleri hak edebilir! Ne zayıf bir varlıktır bu Tanrı! Nasıl oluyor da gördüğümüz her şeyi o yaratabilmişken keyfince bir insan yaratamamıştır? Ama diyeceksiniz bana, böyle yaratılmış olsaydı insanın hiç değeri olur muydu? Bu ne bayağılık, bu ne yaltakçılık! Ve insanın kendi Tanrı’sını hak etme gerekliliği nereden gelir? İnsanı tamamen iyi yaratsaydı asla kötülük yapamazdı ve yalnızca bu durumda eser bir Tanrı’ya layık olurdu. Bu, insana bir tercih bırakmak yerine onu kışkırtmaktır. Oysa Tanrı, sonsuz önsezisiyle, ortaya çıkacak sonucu gayet iyi biliyordu. Böyle olunca da, bizzat kendisinin oluşturduğu yaratığı zevk için kaybediyor. Ne korkunç bir Tanrı bu! Ne canavar! Bizim kinimize ve dinmek bilmez intikamımıza ondan daha layık bir vicdansız, bir hergele olamaz! Bununla birlikte, bu kadar yüce bir uğraştan pek az memnun kalarak, inancını değiştirsin diye insanı boğar; onu ateşe atar, lanetler. Bu yaptıkları insanı asla değiştirmez.

Tanrının insana kötülük yapma yetisini verip üstüne cezalandırması ve bunları zevki uğruna yaptığını, zira iyi insanlar yaratmak isteseydi kusursuz insan yaratma yetisine de sahip olduğunu belirterek tanrının kötülüğünü vurguluyor.

Sade, şöyle devam ediyor:

Bu aşağılık Tanrı’dan daha güçlü bir varlık olan Şeytan, kendi hükümranlığını daima koruyarak yaratıcısına her zaman meydan okuyabilir. Ezeli Varlık’ın kendine ayırdığı sürüyü baştan çıkararak sefahate sürüklemeyi daima başarır. Bu iblisin bizim üzerimizdeki gücünü kimse alt edemez. Bu durumda, öğretisini yaydığınız korkunç Tanrı sizce ne düşünmektedir? Onun bir oğlu vardır, tek oğul, hangi ilişki sonucu edindiğini bilmiyorum; çünkü insanın düzüşmesi gibi. Tanrı’sının da düzüşmüs olmasını istemiştir o; kendisinin bu önemli parçasını gökyüzünden koparıp almıştır. Bu yüce yaratığın, göksel ışınların üzerinde, melekler kortejinin ortasında, tüm evrenin gözü önünde belireceği belki hayal edilmektedir… Tek sözcük yok; Yeryüzünü kurtarmaya gelmiş Tanrı’nın, Yahudi bir fahişenin bağrında, bir domuz ahırının ortasında dünyaya geldiği duyurulur! İşte ona atfedilen saygın soy sop! Ama onun bu şerefli görevi bizim zararımızı telafi edecek midir? Bir an için peşinden gidelim onun. Ne demektedir? Ne yapmaktadır? Bize hangi yüce görevi iletmektedir? Hangi esrarı açığa çıkaracaktır? Bize hangi dogmayı buyuracaktır? Onun büyüklüğü hangi edimler içinde kendini gösterecektir?

Sade, şeytanın yaptıkları yada etkisi sebebiyle tanrıdan üstün olduğuna parmak basıyor. Diğer dediği, İsa'nın bir ahırda doğduğu gerçektir. Fakat 'Yahudi fahişe' tabiri ile Meryem'i fahişelikle suçluyor. Öyle miydi bilemeyiz fakat Kur'an'da geçen bir olayda Zekeriya Meryem'i tapınağın önünde bulur, burada ne yaparsın ey Meryem? diye sorar. Bu tartışılır olsa da Marquis'in görüşünü destekleyen bir argüman olabilir.

Marquis, İseviliğin ve teslis inancının İsa'nın uydurması olduğunu, aynı zamanda dinini zorla benimsetmeye çalıştığını anlatarak devam eder:

Gördüğüm ilk şey meçhul bir çocukluktur, bu sokak çocuğunun Kudüs tapınağındaki çapkın rahiplere verdiği hizmetler; sonra, on beş yıllık bir yok oluş, bu sırada bu hinoğluhin, Mısır okulunun tüm hayalleriyle zehirlenecek ve bunları Juda’ya taşıyacaktır. Orada yeniden ortaya çıktığında deliliği baş gösterir ve Tanrı’nın oğlu olduğunu, onun eşiti olduğunu ona söyler; Kutsal Ruh adını verdiği bir diğer hortlağı da bu ittifaka katar ve bu üç kişinin bir olduğunu ileri sürer! Bu gülünç esrarla akılları karıştıran, ciğeri beş para etmez bu herif, bu görüşleri benimsemenin pek matah bir şey olduğunu… Yok saymanın ise tehlikeye yol açacağını ileri sürer.

Bu salak, Tanrı olmasına rağmen, bizleri kurtarmak için bir insan evladının bağrında vücut bulduğunu söyler; gerçekleştireceği parlak mucizelerle bir süre sonra evreni ikna edecektir! Gerçekten de, sarhoşlar arasındaki bir yemekte söylenenlere bakılırsa, bu dalavereci suyu şaraba döndürür; bir çölde, çömezlerinin gizlice hazırladıkları nafakalarla anasının gözü birkaç kişiyi besler; arkadaşlarından biri ölü numarası yapar, bizim sahtekâr da onu diriltir; kendini bir dağa taşıtır ve orada, yalnızca iki ya da üç arkadaşının önünde öyle bir hokkabazlık gösterisi düzenler ki günümüzün en kötü hokkabazının bile yüzü kızarırdı. Kendisine inanmayan herkesi coşkuyla lanetleyen bu kerata, sözünü dinleyecek olan herkese de cenneti vaat eder. Cahil olduğundan hiçbir şey yazmaz; aptal olduğundan pek az konuşur; zayıflığı nedeniyle de pek az şey yapar; ve sonunda, pek ender olsa da kışkırtıcı söylevleri karşısında sabrı tükenen yüksek görevlilerin canını sıkan şarlatan kendini çarmıha gerdirtir, ama kendisini izleyecek it kopuğu garantilemiştir, onu ne zaman çağırsalar kendini yedirmek için onlara doğru inecektir. İşkence yapılır, sesini çıkarmaz. Babası olan mösyö, bu yüce Tanrı, ki onun oğlu olduğunu söylemeye cesaret etmektedir, ona en ufak yardım eli uzatmaz ve bu namussuz, haytaların başı olmaya bu kadar layıkken zavallı muamelesi görür. Yardakçılar bir araya gelip, “Mahvolduk, tüm umutlarımız çöktü. Ani bir şimşek kurtarabilir bizi ancak. İsa’nın etrafındaki muhafızları sarhoş edelim; cesedini aşıralım, dirildiğini yayalım ortalığa; emin bir yol; bu düzenbazlığa inandırabilirsek milleti yeni dinimiz yayılır, genişler; tüm dünyayı ayartır… Uğraşalım!” derler. İşe girişilir, başarılır. Utanmazca gözü pekliği kendine övünç kaynağı yapmamış kaç düzenbaz vardır! Ceset kaldırılır; salaklar, kadınlar, çocuklar, ellerinden geldiğince. Mucize! Diye ağlaşırlar ve bu arada, bunca büyük mucizenin gerçekleşmiş olduğu bu şehirde, bir Tanrı’nın kanına bulanmış bu şehirde kimse bu Tanrı’ya inanmak istemez; tek bir kişi bile inancını değiştirmez. Dahası var; Olay aktarılmayı o kadar az hak eder ki hiçbir tarihçi bundan söz etmez. Bu düzenbazın müritleri çevirdikleri dolaptan yararlanmayı ummaktadırlar ama o an için değil. Bu düşünce hâlâ çok önemlidir, düzenbazlıklarının aşikâr örneklerinden yararlanmadan önce yılların geçmesi gerekti; nihayet, tiksindirici doktrinlerinin eğreti yapısını da bunun üzerinde kurdular. Her değişim insanların hoşuna gider. İmparatorların zorbalığından sıkıldıklarında devrim gerekli oluyordu. Bu dalaverecilerin peşinden gidenler de hızla yayılırlar: Tüm hataların tarihi böyledir. Bir süre sonra Venüs ile Mars’ın sunaklarının yerine İsa’nın ve Meryem’inkiler geçmiştir; o düzenbazın yaşamını yayımlarlar; bu yavan, bayağı romana inanacak bir yığın bön bulunur; asla düşünmemiş olduğu yüzlerce şeyi söyletirler ona; gülünç sözlerinden bazıları bir süre sonra onun ahlâkının temeli haline gelir ve bu yeni din yoksullara vaaz edildiğinden, merhamet ilk erdem haline gelir. Tuhaf ibadetler kutsama işlemleri adı altında kurumlaşır, bunların en aşağılık ve en iğrenci, suça bulanmış bir rahibin, büyülü birkaç sözcük yardımıyla Tanrı’yı bir ekmeğin içinde geri getirtme gücüne sahip olmasıdır. Kuşkunuz olmasın; hak ettiği aşağılayıcı silahlar kullanılsaydı bu iğrenç ibadet daha doğar doğmaz yok edilirdi; ama ona işkence etmek düşünüldüğünden durmadan çoğaldı; oysa kaçınılmaz biçimde yok edilebilirdi. Bugün bile onu gülünç hale sokarsanız yok olur. Becerikli Voltaire asla başka silah kullanmadı ve o tüm yazarlar içinde kendi inancına en fazla taraftar toplamış olmakla övünebilir. İşte Eugenie, Tanrı’nın ve dinin tarihi budur; bu masalların hak ettikleri değere bakın ve kendiniz karar verin.

Bu uzun paragrafı açıklamak gerekirse Sade İsa’nın tüm mucizelerine mantıklı bir sebep buluyor, suyu şaraba dönüştürmesini sarhoşları kandırmak, bitmeyen ekmek hikayesini gizli bir yere zulalanmış bir yığın, Lazarus'u diriltmesinde ise ölü numarası yaptığını ileri sürer.

Çarmıha gerilip tanrı babasının onu kurtarmamasını ise kendisini insanlık için bir kurban olarak göstermesine bağlar.

Sade’ın inancına göre başkalaşım yani göğe yükselme ise İsa’nın havarilerinin bir oyunudur. Havariler insanlara bunu yayar ve tam da İsa’nın istediği gibi geniş kitleleri peşinden sürükler. 2 asır kadar sessiz kalıp işkence görmesine rağmen inancı Milano fermanı ve Konstantin’in kabulü ile nüfuz kazanır.

Rahipler yüzyıllar boyunca saçma ayinler düzenlemiş ve İsa'nın ruhunu geri getirmeye çalışmışlardır. Araftan insan kurtarma, komünyon gibi ayinleri ve Tanrıyı reddetmekte sınır tanımayan yazar, kilise karşıtı Voltaire’e de saygısını dile getirmeyi esirgemez.

Marquis de Sade iyi veya kötü olarak yorumlanabilen felsefesi ve bir o kadarda marjinal görüşleriyle adını duyurmuştur. Dile getirdiklerinin bir çoğunda da keskin kalemini çalıştırmıştır. Bize düşen ise onu ön yargısız bir şekilde okuyup değerlendirmektir.

KRAL SÜLEYMAN YADA YAHUDİ LANETİ

Yazan: HERMES Trismegistos

KRAL SÜLEYMAN YADA YAHUDİ LANETİ

Süleyman Davut’un gayri meşru bir şekilde kocasını öldürerek sahip olduğu Batşeva’nın oğludur Tevrat öğretisine göre Davut'un Batşeva'dan bir oğlu olacaktır fakat çocuk ölü doğacaktır. Batşeva buna çok üzülür ve ağlar Davut onu teselli için yanında gider, ona ağlamamasını, eğer dua ederse tanrının ölü oğlunu onlara bağışlayabileceğini söyler. Batşeva artık olanın olduğunu, hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyler. O gün Davut ve Batşeva yatarlar. Batşeva Süleyman'a hamile kalır. Çocuk doğduğunda çocuğun adını Süleyman koydular ama Rab peygamber Natan'ı oraya yollayıp çocuğun adını Yedidyah koydur. Yedidyah "tanrı tarafından sevilen" anlamına gelir.

Süleyman’ın Tahta Çıkışı

Davut’un ömrünün son zamanlarında Hagit oğlu yakışıklı Adoniya kendini kral ilan eder ve bundan Batşeva'nın haberi yoktur. Peygamber Natan, Batşeva'ya bunu iletir ve oğlunu tahta çıkması için yapması gerekenleri söyler. Batşeva Davut'a gidip Adoniya'nın ona söylemeden tahta çıktığını söyler. Davut'un Batşeva'nın oğlunun tahta çıkacağına dair sözünü de hatırlatır.O anda Natan da gelip Batşeva’nın sözlerini doğrular. Davut ta sözünü yerine getirip tanrı adına kendisinden sonra kral olacak olanın oğlu Süleyman olduğu adına ant içer. Ardından Süleyman'ın katıra binip Gihon'a gitmesini ve orada kahin Sadok’un onu yeni İsrail kralı olarak mesh etmesini söyler.

1.Krallar 1:39-40:
39) Kâhin Sadok, Kutsal Çadır'dan yağ dolu boynuz kabı alıp Süleyman'ı meshetti. Boru çalınca bütün halk "Yaşasın Kral Süleyman!" diye bağırdı.
40) Herkes kaval çalarak Süleyman'ın ardından yürüdü. Öyle sevinçliydiler ki, seslerinden adeta yer sarsılıyordu.

Davut’un kendi iradesiyle Süleyman'ı kral ilan ettiğini duyan Adoniya'nın arkadaşları onu bırakıp gitti. Adoniya ise sunağa sarıldı çünkü sunağa sarılan öldürülmezdi. Süleyman haber yollayarak "eğer bana biat ederse saçının teline bile zarar gelmez" dedi. Adoniya karşısına çıkıp onun önüne kapanınca Süleyman ona "evine dönebilirsin" dedi.

1.Krallar 2:1-4:
1) Davut'un ölümü yaklaşınca, oğlu Süleyman'a şunları söyledi:
2) "Herkes gibi ben de yakında bu dünyadan ayrılacağım. Güçlü ve kararlı ol.
3) Tanrın RAB'bin verdiği görevleri yerine getir. Onun yollarında yürü ve Musa'nın yasasında yazıldığı gibi Tanrı'nın kurallarına, buyruklarına, ilkelerine ve öğütlerine uy ki, yaptığın her şeyde ve gittiğin her yerde başarılı olasın.
4) O zaman RAB bana verdiği şu sözü yerine getirecektir: 'Eğer soyun nasıl yaşadığına dikkat eder, candan ve yürekten bana bağlı kalarak yollarımda yürürse, İsrail tahtından senin soyunun ardı arkası kesilmeyecektir.

Davut ölmeden önce Süleyman'a bu öğütleri verir. Dikkat edilmesi gereken nokta Davut'un soyunun nasıl yaşadığına dikkat ettiği sürece Rab tarafından kutsanacağıdır.

Süleyman Yönetiminde İsrail

1.Krallar 3:1-14:
1) Süleyman, Mısır Firavunu’nun kızıyla evlendi. Böylece firavunla müttefik oldu. Eşini Davut Kenti’ne götürdü. Kendi sarayı, RAB’bin Tapınağı ve Yeruşalim’in çevre surları tamamlanıncaya kadar orada yaşadılar.
2) Halk, hâlâ çeşitli tapınma yerlerinde RAB’be kurban sunuyordu. Çünkü o güne dek RAB’bin adına yapılmış bir tapınak yoktu.
3) Süleyman babası Davut’un kurallarına uyarak RAB’be olan sevgisini gösterdi. Ancak hâlâ çeşitli tapınma yerlerinde kurban sunuyor, buhur yakıyordu.
4) Tapınma yerlerinin en ünlüsü Givon’daydı. Kral Süleyman oraya giderek sunakta bin yakmalık sunu sundu.
5) RAB Tanrı, Givon’da o gece rüyada Süleyman’a görünüp, “Sana ne vermemi istersin?” diye sordu.
6) Süleyman, “Kulun babam Davut’a büyük iyilikler yaptın” diye karşılık verdi, “O sana bağlı, doğru, bütün yüreğiyle dürüst biri olarak yolunda yürüdü. Bugün tahtına oturacak bir oğul vermekle ona büyük bir iyilik daha yapmış oldun.
7) “Ya RAB Tanrım! Ben henüz çocuk denecek bir yaşta, yöneticilik nedir bilmezken bu kulunu babam Davut’un yerine kral atadın.
8) İşte kulun kendi seçtiğin kalabalık halkın, sayılamayacak kadar büyük bir kalabalığın ortasındadır.
9) Bu yüzden bana öyle sezgi dolu bir yürek ver ki, iyi ile kötüyü ayırt edip halkını yönetebileyim. Başka türlü senin bu büyük halkını kim yönetebilir!”
10) Süleyman’ın bu isteği Rab’bi hoşnut etti.
11-12) Tanrı ona şöyle dedi: “Madem kendin için uzun ömür, zenginlik ve düşmanlarının ölümünü istemedin, bunların yerine adil bir yönetim için bilgelik istedin; isteğini yerine getireceğim. Sana öyle bir bilgelik ve sezgi dolu bir yürek vereceğim ki, benzeri ne senden öncekilerde görülmüştür, ne de senden sonrakilerde görülecektir.
13) Sana istemediklerini de vereceğim: Yaşadığın sürece öbür kralların erişemeyeceği bir zenginlik ve onura ulaşacaksın.
14) Eğer sen de baban Davut gibi kurallarıma ve buyruklarıma uyup yollarımda yürürsen, sana uzun ömür de vereceğim.”

Tanrı, Davut gibi Süleyman'ın isteğini hoşnutlukla karşıladı. Tabi buyruklarına uyup yollarına düşmesi şartı vardı ki; bu durum Yahudi lanetinin başlangıcıdır.

Süleyman’ın bilgeliği ülke sınırlarını aşmıştı zenginliği de her geçen gün artmaktaydı.

Süleyman Fırat tan Filist topraklarına kadar tüm topraklara egemendi. Bu ülkeler ona her ay haraç ödüyorlardı. Süleyman babası Davut’un yaşamında yapamadığı Rabb'e adanmış bir tapınak yapmak için Lübnan'dan sedir sipariş etti ve tapınağı yaptırmak için İsrail'den 30 bin adam topladı.

1.Krallar 5:15-17:
15) Süleyman'ın yük taşıyan 70 000, dağlarda taş kesen 80 000 adamı vardı.
16) Ayrıca, işin yürümesini sağlayan ve işçileri yöneten 3 300 görevlisi vardı.
17) İşçiler, kralın buyruğu uyarınca, tapınağın temelini yontma taşlarla atmak üzere ocaktan büyük ve kaliteli taşlar kesip çıkardılar.

1.Krallar 6:11-15:
11) RAB, Süleyman'a şöyle seslendi:
12) "Bu tapınağı yapmaktasın. Kurallarıma, ilkelerime ve bütün buyruklarıma uyup onlara bağlı kalırsan, baban Davut'a verdiğim sözü senin aracılığınla yerine getireceğim.
13) Halkım İsrail'in arasında yaşayıp onları hiç terk etmeyeceğim."
14) Süleyman tapınağı yapıp bitirdi.
15) Tapınağın iç duvarlarının yüzeyini sedir ağaçlarıyla döşeyip üstlerini tabandan tavana kadar tahtalarla kapladı. Tapınağın zeminini ise çam tahtalarla döşetti.

Süleyman tapınağın en kutsal odasının olan ahit sandığının bulunduğu odanın tamamını altınla kaplattı ve antlaşma sandığını Davut kenti Siyon'dan getirip tam merkeze yerleştirdi.

1.Krallar 8:22-26:
22) Süleyman RAB'bin sunağının önünde, İsrail topluluğunun karşısında durup ellerini göklere açtı.
23) "Ya RAB, İsrail'in Tanrısı, yerde ve gökte sana benzer başka tanrı yoktur" dedi, "Bütün yürekleriyle yolunu izleyen kullarınla yaptığın antlaşmaya bağlı kalırsın.
24) Ağzınla kulun babam Davut'a verdiğin sözü bugün ellerinle yerine getirdin.
25) "Şimdi, ya RAB, İsrail'in Tanrısı, kulun babam Davut'a verdiğin öbür sözü de tutmanı istiyorum. Ona, 'Senin soyundan İsrail tahtına oturacakların ardı arkası kesilmeyecektir; yeter ki, çocukların önümde senin gibi dikkatle yürüsünler demiştin.
26) Ey İsrail'in Tanrısı, şimdi kulun babam Davut'a verdiğin sözleri yerine getirmeni istiyorum.

Süleyman sunağın önünde durup tanrıya böyle seslenir. Tanrı sonraki zamanlarda Süleyman'a tekrar görünür.

1.Krallar 9:2-7:
2) RAB daha önce Givon’da olduğu gibi ona yine görünerek 3) şöyle dedi: “Duanı ve yakarışını duydum. Adım sürekli orada bulunsun diye yaptığın bu tapınağı kutsal kıldım. Gözlerim onun üstünde, yüreğim her zaman orada olacaktır. 4) Sana gelince, baban Davut’un yaptığı gibi, bütün yüreğinle ve doğrulukla yollarımı izler, buyurduğum her şeyi yapar, kurallarıma ve ilkelerime uyarsan, 5) baban Davut’a, ‘İsrail tahtından senin soyunun ardı arkası kesilmeyecektir’ diye verdiğim sözü tutup krallığını sonsuza dek pekiştireceğim.
 6) “Ama siz ya da çocuklarınız yollarımdan sapar, buyruklarıma ve kurallarıma uymaz, gidip başka ilahlara kulluk eder, taparsanız, 7) size verdiğim bu ülkeden sizi söküp atacağım, adıma kutsal kıldığım bu tapınağı terk edeceğim; İsrail bütün uluslar arasında aşağılanıp alay konusu olacak.

Bununla birlikte Tanrı Süleyman'a gözdağı verir.

Kral Süleyman tüm dünya krallarından zengin ve bilgedir öyle ki ondan öğüt almak için bile çok uzak yollardan gelmektedirler Süleyman'ın zenginliği ise o kadar fazladır ki depolara ambarlara sığmayacak kadar altını ve mücevheri vardır.

Süleyman’ın Tanrıdan Uzaklaşması

Süleyman firavun kızı Moavlı, Ammonlu, Hititli bir çok kadın sevdi. Bunlar tanrının "onların arasına karışmayın, aranıza da almayın zira onlar sizi kendi tanrılarına doğru saptırır" dediği ırklardı. Buna rağmen Süleyman aldırış etmedi. Süleyman’ın bu halklardan 700 karısı ve 300 cariyesi vardı.

Süleyman yaşlandıkça karıları onu kendi tanrılarına tapınmaya doğru itti ve onu yolundan saptırdılar. Yaşamının son dönemlerinde Saydalıların tanrısı Astoret'e ve Ammonlu'ların ilahı Molek'e tapındı. Babası Davut gibi yaşamı boyunca Rabb'e sadık kalmadı.

Yeruşalim'in doğusundaki tepede Moavlılar'ın i ilahı Kemoş'a ve Ammonlular'ın iğrenç ilahı Molek'e tapmak için bir yer yaptırdı.

İlahlarına kurban kesip adak adamak isteyen tüm eşleri içinde aynı şeyi yaptı. Tanrı onu 2 kez görüp uyarmasına rağmen Süleyman tanrının dediklerine uymamış ve ona aldırmamıştı. Rab buna öfkelendi ve Süleyman'a tekrar göründü.

1.Krallar 11:11-13:
11) “Seninle yaptığım antlaşmaya ve kurallarıma bilerek uymadığın için krallığı elinden alacağım ve görevlilerinden birine vereceğim” dedi,
12) “Ancak baban Davut’un hatırı için, bunu senin yaşadığın sürede değil, oğlun kral olduktan sonra yapacağım.
13) Ama oğlunun elinden bütün krallığı almayacağım. Kulum Davut’un ve kendi seçtiğim Yeruşalim’in hatırı için oğluna bir oymak bırakacağım.”

Böyle diyerek Süleyman'dan umudu kesmiş ve halkını yok edeceğine ant içmiştir.

Tanrı kendi halkını lanetlemiş sizi dünyaya dağıtacağım ve alay edilen bir ırk yapacağım demişti. 1948 öncesi Yahudilerin durumunu buna bağlayanlar olmuştur ama ama bu yüksek oranda saçmalık içerir zira doğruluğunu bile bilmediğimiz bir kitapta yazanlara bakarak bunları iddia edemeyiz.
Özetlemek gerekirse Süleyman büyük bir kraldı, zenginliği tüm medeniyetleri aşardı. Fakat bu durum ülkesini tanrının gazabından korumadığı gibi tanrı tarafından halkının lanetlenmesine de sebep oldu.

TANRININ SU YARATIĞI LİVYATAN (LEVİATHAN)

Hazırlayan: A.Kara


YAHUDİ MİTOLOJİSİNDE BİR YARATIK: LİVYATAN


Leviathan (İbranice: לִוְיָתָן, Livyatan) Yahudi inancında deniz yılanı şeklinde bir yaratıktır ve bu yaratıktan Tevrat, Eyüp Kitabı, Mezmurlar, Yeşaya Kitabı, Amos Kitabı ve doğruluğuna şüpheli bakılan Hanok'un ilk kitabında bahsedilmektedir.

Hem adı hem de mitolojik figürün kendisi Baal Döngüsü'nde Hadad tarafından mağlup edilen deniz tanrısı Yammu'nun hizmetkarlarından biri olan Ugarit deniz canavarı Lôtān'un doğrudan devamıdır ve Eyüp Kitabı'ndaki Livyatan eski Kenanlı deniz tanrısı Yam'ın hizmetkarı olan Lotan adlı ilkel su yaratığının tanrı Baal Hadad tarafından öldürüldüğü inancının bir yansımasıdır.

Marduk tarafından mağlup edilen Mezopotamya tanrıçası Tiamat ile özellikle üstlendiği rol bakımından paralellikler gösterirler. Benzer ejderda ve dünya sürüngeni mitleri konusunda daha geniş bir karşılaştırma yapmak gerekirse Hinduizm hava ve savaş tanrısı İndra Vritra adlı sürüngeni, İskandinav tanrısı Thor ise  Jörmungand adlı sürüngeni öldürür. [1]

Zaten Leviathan Tevratta'da yer almaktadır ve güçlü bir düşman olan Babil için bir mecaz olarak kullanılmıştır. Bunu Yeşaya 27: 1'de de görmek mümkündür.
Bazı 19. yüzyıl alimleri ise bunu pragmatik bir şekilde değerlendirmiş ve suda yaşan timsah gibi büyük canlılara atıfta bulunulmuştur şeklinde yorumlamışlardır. [2] Kelime daha sonraları zamanla "büyük balina" ve genel anlamda deniz canavarları için bir terim olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Livyatan'dan Tanah'ta Eyüp 3:8, Eyüp 40:15 - 41:26, Mezmurlar 74:14, Mezmurlar 104:26 ve İşaya 27:1'de bahsedildiği görülür.

Eyüp 41:1–34'ün özellikle yaratığı tarif etmeye adandığı görülür:
  1. “Livyatan’ı çengelle çekebilir misin, dilini halatla bağlayabilir misin?
  2. Burnuna sazdan ip takabilir misin, kancayla çenesini delebilir misin?
  3. Yalvarıp yakarır mı sana, Tatlı tatlı konuşur mu?
  4. Seninle antlaşma yapar mı, onu ömür boyu köle edesin diye?
  5. Kuşla oynar gibi onunla oynayabilir misin,hizmetçilerin eğlensin diye ona tasma takabilir misin?
  6. Balıkçılar onun üzerine pazarlık eder mi? Tüccarlar aralarında onu böler mi?
  7. Derisini zıpkınlarla, başını mızraklarla doldurabilir misin?
  8. Elini üzerine koy da, çıkacak çıngarı gör, bir daha yapmayacaksın bunu.
  9. Onu yakalamak için umutlanma, görünüşü bile insanın ödünü patlatır.
  10. Onu uyandıracak kadar yürekli adam yoktur. Öyleyse benim karşımda kim durabilir?
  11. Kim benden hesap vermemi isteyebilir? Göklerin altında ne varsa bana aittir.
  12. “Onun kolları, bacakları, zorlu gücü, güzel yapısı hakkında konuşmadan edemeyeceğim.
  13. Onun giysisinin önünü kim açabilir? Kim onun iki katlı zırhını delebilir?
  14. Ağzının kapılarını açmaya kim yeltenebilir, dehşet verici dişleri karşısında?
  15. Sımsıkı kenetlenmiştir sırtındaki sıra sıra pullar,
  16. Öyle yakındır ki birbirine aralarından hava bile geçmez.
  17. Birbirlerine geçmişler, yapışmış, ayrılmazlar.
  18. Aksırması ışık saçar, gözleri şafak gibi parıldar.
  19. Ağzından alevler fışkırır, kıvılcımlar saçılır.
  20. Kaynayan kazandan, yanan sazdan çıkan duman gibi Burnundan duman tüter.
  21. Soluğu kömürleri tutuşturur, alev çıkar ağzından.
  22. Boynu güçlüdür, dehşet önü sıra gider.
  23. Etinin katmerleri birbirine yapışmış, sertleşmiş üzerinde, kımıldamazlar.
  24. Göğsü taş gibi serttir, değirmenin alt taşı gibi sert.
  25. Ayağa kalktı mı güçlüler dehşete düşer, çıkardığı gürültüden ödleri patlar.
  26. Üzerine gidildi mi ne kılıç işler, ne mızrak, ne cirit, ne de kargı.
  27. Demir saman gibi gelir ona, tunç çürük odun gibi.
  28. Oklar onu kaçırmaz, anız gibi gelir ona sapan taşları.
  29. Anız sayılır onun için topuzlar, vınlayan palaya güler.
  30. Keskin çömlek parçaları gibidir karnının altı, düven gibi uzanır çamura.
  31. Derin suları kaynayan kazan gibi fokurdatır, denizi merhem çömleği gibi karıştırır.
  32. Ardında parlak bir iz bırakır, insan enginin saçları ağarmış sanır.
  33. Yeryüzünde bir eşi daha yoktur, korkusuz bir yaratıktır.
  34. Kendini büyük gören her varlığı aşağılar, gururlu her varlığın kralı odur.”

Mezmurlar 104'te Tanrı Leviathan da dahil olmak üzere her şeyi yarattığı için övülür ve İşaya 27: 1'de Livyatan için "zamanın sonunda öldürülecek olan "kıvrımlı yılan" denir. [7]

Yaratılış bölümünde 1:21'de şöyle yazar: "Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan canlıları ve uçan çeşitli varlıkları yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü."
Kral James Versiyonunda ise ifadenin deniz canavarı olarak değil de "büyük balinalar" şeklinde çevrildiği görülür [11][12] 
Mezmurlar 104'te ise Livyatan zararlı bir varlık olarak değil de tanrının yaratma eyleminin bir parçası olan okyanus canlıları olarak tanımlanır [13]
Tanrı ve deniz canavarı arasındaki rekabet ve Leviathan'ın İsrail'in [14] güçlü düşmanlarını tanımlamak için kullanılması Mezopotamya ve Kenan efsanelerinin etkisinin bir sonucu olabileceği gibi Mısır mitolojisindeki Apep yılanı ile güneş tanrısı Ra arasındaki yarışmayı da yansıtıyor olabilir. Alternatif olarak Tanrı ile Livyatan arasındaki rekabetin ortadan kaldırılması Livyatan'ı tanrısallıktan iblisliğe oradan da canavara indirgeyen bir girişimi yansıtmış da olabilir.

MUSEVİLİKTE LİVYATAN

Daha sonraki Yahudi kaynakları Livyatan'ı derinlerdeki kaynakları üzerinde yaşayan ve erkek kara canavarı Behemoth ile birlikte zamanın sonunda adilce hizmet edecek bir ejderha olarak tanımlamaktadır. Hanok Kitabı (60: 7-9) Leviathan'ı tıpkı Babil mitosunda yaratılışı başlatan güçlerden biri olan tanrıça Tiamat gibi su boşluğunda yaşayan dişi bir canavar olarak, Behemot'u ise Günaydın çölünde ("Cennet'in doğusunda") yaşayan bir erkek canavar şeklinde tanımlar. [7]

Tanah'ın açıklama ve izahlarının bulunduğu Yahudi Midraş'ında Tanrı'nın başlangıçta bir erkek ve bir dişi Livyatan yarattığı ancak çoğalarak dünyayı yok etmesinler diye dişiyi parçalayıp öldürdüğü ve etlerini de Mesih'in gelişinde doğru kişilere verilerek ziyafet çekilmesi için sakladığı yazmaktadır [17] [18]

Talmud ve Tanah'ın ilk kapsamlı tefsirlerinin yazarı Rashi'nin Tekvin 1:21 hakkındaki yorumu da aynı doğrultudadır:
Masallardaki (Agadah BB 74b) denizdeki büyük balık sözleriyle Leviathan ve onun eşine atıfta bulunur, çünkü onları erkek ve dişi yarattı ve gelecekteki doğrular için dişiyi öldürdü ve onu tuzladı. Çünkü eğer ürerlerse dünya var olamazdı.

Metinde הַתַּנִינִם yazılıdır. Yani çoğul olanı ifade eden ve sona gelen "yud" eki eksiktir. Bu da Livyatan sayısının iki olarak kalmadığı ve sayılarının bire indirildiği anlamına gelir.
[from Gen. Rabbah 7:4, Midrash Chaseroth V’Yetheroth, Batei Midrashoth, vol 2, p. 225].

Talmud'da Baba Batra 75a'da Leviathan'ın katledileceği ve etinin Mesih geldiğinde salih kişilere ziyafet olarak hizmet edeceği, derisinin ise ziyafetin yapılacağı çadırı örteceği anlatılır. Bu nedenle Sukot, diğer adı ile Çardak Festivali'nden ayrılırken son bir dua okunur.
Dua şöyledir: "Tanrımız Tanrımız ve atalarımızın Tanrısı Senin isteğin olsun. Bu çardağı yerine getirdiğim ve yaşadığım gibi gelecek yıl Kudüs'te Livyatan derisinin çardağında yaşamayı hak edebilir miyim? "[20]

Leviathan'ın muazzam boyutu, bu canavarla ilgili neredeyse tüm masalları (Agadahları) ele alan Yohanan bar Nafha tarafından şöyle anlatılır: "Bir kez bir gemiye bindiğimizde kafasını sudan çıkaran bir balık gördük. Üzerinde "Ben denizde yaşayan en acımasız yaratıklardan biriyim. Üç yüz mil uzunluğundayım ve bu gün Livyatan'ın ağzına giriyorum" yazılı boynuzları vardı". [21][18]

Haham Dimi, Haham Yohanan adına şöyle bildirir: Livyatan acıktığında ağzından derinlerin tüm sularını kaynatacak kadar büyük bir ısı gönderir ve eğer kafasını cennete (Aden'e) koyarsa hiçbir canlı onun kokusuna katlanamaz. [21]
Yaşadığı yer Akdeniz'dir ve Ürdün nehrinin suları onun ağzına dökülür. [22] [18]

Bir başka Midraş'ta (Pirke de-Rabbi Eliezer) kaydedilen bir efsaneye göre Yunus'u yutan balıkların her gün bir balina yiyen Livyatan adlı yaratıktan tarafından yenmekten kıl payı kurtuldukları belirtilir.

Leviathan'ın vücudu, özellikle gözleri, büyük bir aydınlatıcı güce sahiptir. Bu, muhtemelen Haham Yuşa ile birlikte çıktığı yolculuk sırasında aniden ortaya çıkan parlak ışıktan korkan ve bu ışığın Livyatan'ın gözlerinden geldiğine inanan Haham Eliezer'in görüşüydü.
Eyüp 41:18'de Livyatan hakkında "Aksırması ışık saçar, gözleri şafak gibi parıldar." [23] yazsa da doğaüstü gücüne rağmen Livyatan büyük balıkların solungaçlarına yapışan ve onları öldüren "kilbit" adlı küçük solucandan korkmaktadır. [24] [18]

11.yy'da Şavuot'ta okunan Akdamut şiirinde (piyut) Tanrı'nın nihayetinde "güçlü yüzgeçlere" sahip olduğu anlatılan Leviathan'ı katledeceği ve cennetteki tüm insanlara görkemli bir ziyafet ile sunulacağı öngörülür.

Yahudi Kabala'sının en önemli eserlerinden olan Zohar'da Livyatan aydınlanma için bir metafordur. Zohar günlerin sonunda Leviathan'ın derisini yiyen doğru insanlar efsanesinin gerçek olmadığını bunun sadece aydınlanma için bir metafor olduğunu söyler. [25]
Zohar ayrıca Leviathan'ın bir eşi olduğunu da ayrıntılı olarak belirtir [26] ve Leviathan metaforunu Zohar 2:11b ve 3:58a'daki "tzaddik" veya " doğru olan" ile ilişkilendirir.

Abraham Isaac Kook'a göre "Kuyruğu ağzına yerleştirilmiş" (Zohar) ve "tüm dünyayı çevreleyen, etrafında dönen" (Baba Batra 74b'de Rashi) Leviathan eşi olmayan tekil bir yaratıktır ve evrenin temeldeki birliğini yansıtan bir metafordur. Bu birlik ise ancak hak tanıyanlar gelecekte Leviathan ile ziyafet çekeceği zaman açığa çıkacaktır. [28]

HRİSTİYANLIK'TA LİVYATAN

Leviathan'ın Şeytan'ın bir imgesi olarak da kullanıldığı ve onları yemeye teşebbüs ederek hem Tanrı'nın yaratıklarını hem de Tanrı'nın yaratmasını kaos sularında yarattığı kargaşayla tehdit ederek tehlikeye atar. [29]
St. Thomas Aquinas, Leviathan'ı ilk olarak ona uyan günahkarları cezalandıran kıskançlık şeytanı olarak nitelendirdi (Secunda Secundae Soru 36).
Peter Binsfeld da Leviathan'ı kıskançlığın iblisi olarak sınıflandırdı ve yedi ölümcül günaha karşılık gelen yedi Cehennem Prensinden biri olduğunu belirtti.

Leviathan yaklaşık olarak 800'den itibaren Anglo-Sakson sanatında ve Avrupa'nın her yerinde görülen, Lanetlilerin mahşer gününde ağzında kaybolduğu bir yaratık olan Cehennem Ağzı'nın görsel motifiyle ilişkilendirildi. [30] [31]

Tüm bunlara ek olarak İncil'in Gözden Geçirilmiş Standart Versiyonu, Eyüp 41:1'deki bir dipnotta Livyatan'ın timsah için kullanılmış bir isim olabileceğini, 40:15'in bir dipnotunda da Behemot'un su aygırı için kullanılmış bir isim olabileceğini öne sürer. [32]

SİYONİZM'İN DOĞUŞU VE YAYILIŞI



SİYONİZM'İN DOĞUŞU VE YAYILIŞI

Filistin'de Yahudiler için yeniden bir vatan kurulmasına destek veren uluslararası Yahudi siyasi hareketidir. Söz konusu alan, Tevrat'ta bahsi geçen ve İsrail Diyarı adı verilen topraklardır. İsrail'in kurulmasından bu yana, Siyonist hareket de şekil değiştirerek öncelikle Modern İsrail devletinin desteklenmesi amacı ile varlığını sürdürmektedir.

Siyonizm esas olarak Yahudi ulusu kavramının MÖ 1200 ile İkinci Tapınak döneminin sonları (MS 70 yılına kadar) arasında ilk olarak geliştiği İsrail Diyarı ile Yahudileri ilişkilendiren tarihi bağlar ve dini gelenekler kavramına dayanmaktadır. Büyük ölçüde Avrupa Yahudilerinin kıtanın dört bir yanında yükselen antisemitizme verdiği bir tepki şeklinde başlayan çağımızdaki hareketin kurucuları çoğunlukla laik Yahudilerden oluşmaktadır. Siyonizm, modern milliyetçilik görüngüsünün bir koludur.Başlangıçta, asimilasyona ve Yahudilerin Avrupa'daki durumuna karşı alternatif tepkiler sunan çok sayıdaki Yahudi siyasi hareketinden biri olan Siyonizm, hızla büyümüş, Holokost'un (Yahudi Soykırımı) ardından da Yahudi siyasi hareketleri arasında hakim güç halini almıştır.

DOĞUŞU

Siyonizm fikrini ortaya atan Theodor Herzl'dir. Peki Siyonizm Theodor Herzl tarafından ortaya atılmadan önce bu düşüncenin bir geçmişi yok muydu?

Yahudiler MS. 71 yy.da Romalılar tarafından yurtlarından çıkarıldılar.Ve bu yüzden Kudüs'e dönme hayaliyle yaşadılar. 19.yy'daki "ulusların uyanışı" yahudi ulusçuluğunun canlanması için elverişli koşullardan biriydi; 1881'den sonra Rusya'daki yahudi kırımının artması bunu hızlandırdı. Ama Siyonizm'in asıl amacı bunla sınırlı kalmayacak.

Siyonizm'in gerçek amacı,dünyayı ele geçirmektir. Bu onlar için Tevrat'ın bir emridir.

"Siz Allah'ın, Rabbin oğullarısınız. Çünkü sen, Allah'ın, Rabbe mukaddes bir kavimsin ve Rab üzerinde olan bütün kavimlerden üstün olarak, kendine has bir kavim olmak üzere, seni seçti."
(Tevrat,Tesniye Bölümü,14/2)

"Ve Allah'ın Rabbin sana teslim edeceği bütün kavimleri bitireceksin, gözün onlara acımayacak.
(Tevrat,Tesniye Bölümü,7/16)

Ayetlerde görüldüğü gibi Yahudiler kendilerini Allah'ın oğlu ve diğer insanlardan üstün görüyor. Hahamlar kendi görüşleri doğrultusunda tahrif ettikleri Tevrata ari ırk inancını da eklemiştir ama üstün ırk inancına önceden de sahiptiler. Kabala üstün ırk inancı üstüne kurulmuştu.

Fakat Tevrat insanların eşitliğini söylüyordu. Hahamlar ise Tevrat'ı değiştirip içine üstün ırk inancını yerleştirmişlerdir.Yahudiler Allah'ın seçtiği ve üstün kıldığı bir kavimdir ve yeryüzü onlara aittir. Oysaki diğer insanlar ise onlara göre hayvandır.

Bu sapkın inanış Tevrat, Talmud ve Kabalada vardır.

"1890'lı yıllarda, Theodor Herzl Siyonizme yeni bir ideoloji ve fiili aciliyet katarak Dünya Siyonist Örgütü'nün (WZO) oluşturulduğu 1897 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde düzenlenen ilk kongrenin toplanmasını sağladı. [15] Herzl'in amacı, Yahudi devleti hedefinin elde edilmesi için gerekli hazırlık niteliğindeki adımları başlatmaktı. Herzl'in Filistin'i hakimiyeti altında tutan Osmanlı yöneticileri ile bir siyasi anlaşma yapma teşebbüslerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine başka hükumetlerin desteği arandı. Theodor Herzl, dönemin sultanı II. Abdülhamid'e Kont Nevlinski (bir Leh soylusu, II. Abdülhamit'in şahsi dostu) aracılığla Filistin'e özerklik ve Musevi ikametliği ister. Buna karşılık şu taahhütlerde bulunur:
1.Osmanlı Devleti’nin 33 milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödeyelim.
2.İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın Frank’a mal olacak deniz filosu yaptıralım.
3.Devletin mali durumunu canlandırmak için 35 milyon altın lira faizsiz borç verelim.

Ancak, II. Abdülhamit teklifi kabul etmez ve şu yanıtı verir:
"...Bu meselede (Theodor Herzl) ikinci bir adım daha atmasın. Ben bir karış toprağı dahi satmam. Zira bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsûldar kılmıştır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz…"

Bu amacın başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra ise 1905 yılında Rusya’da baş gösteren büyük ayaklamalarla birlikte başlatılan Yahudi kıyımı, bu ülkede bulunan birçok kişinin Filistin topraklarına gitmelerine neden oldu.

II. Dünya Savaşı’nda Naziler’in Yahudiler’e uyguladığı soykırım ile birlikte Filistin’e göçler hızlandı. Bu dönemde Yahudiler ve Araplar arası gerginlikler giderek kızışmaya başlandı. İngiltere bu sorunu Birleşmiş Milletler’e götürdü. 1947’de bu topraklar üzerinde bir Arap diğeri Yahudi Devleti kurulmasına karar verilerek, Kudüs’ün uluslararası bir statüde olunmasına karar verildi. Araplar her ne kadar buna karşı çıkmış olsalar da bir yıl sonra İngiliz mandası sona erdi ve 14 Mayıs 1948 yılında Yahudiler devlet kurduklarını ilan ettiler.

Böylece Siyonistler amacına ulaştı. 2.000 yıldan sonra ilk defa bir Yahudi devleti kurulmuş oldu. Ama bölgedeki sorunlar bitmedi. İsrail Devleti’nin kurulmasının ardında 1948-49 Arap- İsrail savaşının sonunda Birleşmiş Milletlerin belirlemiş olduğu sınırların daha geniş bir alanını işgal eden İsrail, burada yaşayan 500 binden fazla Filistinli Arap’ı yaşadıkları topraklarından, evlerinden zorla göç ettirilmiştir. Boşaltılan bu bölgelere göçle gelen Yahudiler yerleştirilmiştir. Günümüzde de İsrail ve Filistin arasında savaşlar halen sürmektedir. Filistin topraklarının çoğu artık İsrail Devleti topraklarına katılmıştır.

SİYONİZM KARŞITI YAHUDİLER

Siyonizm karşıtı hareket, adından da anlaşılacağı üzere, Siyonist anlayışa karşıdır. Bu terim, geniş bir biçimde, Yahudilerin, tarihi İsrail’in toprakları (Filistin, Kenan ülkesi ya da Kutsal Topraklar olarak da adlandırılır) üzerinde kendi kaderini tayin etmesi görüşünü savunan siyasi harekete karşı olan itirazları belirtmek için kullanılır.

Terim, çeşitli dini, ahlaki ve politik bakış açılarını tanımlamak için de kullanılır; ancak bu alandaki amaç ve görüşler, siyonizm karşıtlığı tek bir ideoloji veya kaynağa dayandırılamayacağı için ziyadesiyle çeşitlidir. Felsefi yaklaşımları ve politik ya da sosyal görüşleri arasında da farklar bulunur. Dikkat çeken birçok Yahudi ve Yahudilik dışı kaynak, bu hareketin İsrail politikalarının eleştirilmesini engellemek için bir taktik olduğunu söyleyen bazı görüşler olduğunu belirtiyor. Buna karşın, birçok başka Yahudi ve siyonizm karşıtı düşünür, bu görüşleri paylaşmıyor.

Siyonizm karşıtı Yahudiler, siyonizmin kendisi kadar eskidir ve Yahudi cemaatleri arasında II. Dünya Savaşı’na kadar yaygın biçimde destek gördüler. Yahudi cemaati tek ve birleşik bir grup değil ve siyonizme ilişkin yaklaşımlar hem Yahudi grupları arasında hem de grupların kendi içlerinde farklılıklar gösteriyor. Başlıca görüş ayrılıklarından biri, laik Yahudiler ile dini Yahudiler arasındakidir. Siyonist harekete ilişkin laik muhalefetin sebepleri dindar Yahudilerinkinden epey farklı. Yahudi devletine karşı muhalefet zaman içinde değişti ve çok çeşitli dini, etik ve politik tutumlar doğdu.

KARŞITLIĞIN SEBEPLERİ

İsrail topraklarına geri dönüş umudu, Yahudi dininin içeriğinde yer alan bir beklentiydi. “Yükselen” ya da “göğe giden” anlamına gelen İbranice bir kelime olan Aliyah, inançlı Yahudilerin İsrail’e dönüşünü tanımlamak için eski zamanlardan beri kullanılan bir terim. Orta çağ ve sonrasında pek çok ünlü haham ve takipçileri İsrail topraklarına geri dönmeyi seçti. Farklı ülkelerde yaşayan diaspora Yahudileri için ‘Eretz İsrail’ (İsrail Diyarı), dini bağlamda büyük saygı görüyordu. Yıllarca dua ettiler ve Mesih’in çağıyla birlikte geri dönüşün gerçekleşmesini beklediler.

Ancak Yahudi Aydınlanması’nın ardından Reform Yahudiliği, Aliyah da dahil olmak üzere, diasporadaki modern yaşamla uyumlu olmayan birçok geleneksel inançtan ayrıldı. Daha sonrasında siyonizm, Aliyah kavramını ideolojik ve politik anlamda, geleneksel dini inanca paralel biçimde yeniden diriltti. Bu terimi Kutsal Topraklar’daki Yahudi nüfusunu göç yoluyla arttırmak için kullandı ve siyonist ideolojinin temel prensibi olarak korumaya devam etti. Ancak, yaşayan Yahudi nüfusunun çoğunluğu diaspora içinde kaldığı için, Aliyah’a verilen destek her zaman göçle eşit olmadı. Modern siyonist harekete verilen destek evrensel bir olgu değil ve sonuç olarak bazı dindar ve bazı laik Yahudiler siyonizmi desteklemeyi reddediyor.

SİYONİZM HAKKINDA SÖYLENMİŞ SÖZLER

Yahudi’nin zengini hükûmetlere, fakiri halka musallat olur.”
Ziya Uygur

Derler ki bir zamanlar bütün hayatını vakfedercesine Yahudi aleyhine, siyonizm aleyhine kitaplar yazan biri Yahudinin adamıydı. Öyle bir hale getiriyordu ki Yahudiyi, senin kafanda şöyle bir imaj doğuyordu: Yahudiyle asla baş edilmez.
Cahit Zarifoğlu

Siyonizm ırkçılık ve ırk ayrımının bir başka şeklidir.
Roger Garaudy

Siyonizm bir timsaha benzer. Bu timsahın üst çenesi Amerika ise alt çenesi Avrupa Birliğidir. Beyni Siyonizm, gövdesi ise işbirlikçilerdir.
Necmettin Erbakan

Siyasi Siyonizm'in babası olan Theodor Herzl'in kendisi dinsizdi. Tanrı'ya inanmazdı.. Dini kitaplara sadece kendi güç politikasını destekledikleri ölçüde yakınlık gösteriyordu.
Roger Garaudy

MUSEVİLİK VE YAHUDİ ŞERİATI "TALMUD"

Yazan: Mehmet W.Gündoğdu


MUSEVİLİK VE YAHUDİ ŞERİATI "TALMUD"


Yahudi, İbranice Yehuda’dan gelen bir tanım sözcüğüdür. Dolayısıyla aynı zamanda İsrailoğullarının soyudur. Bu soydan gelenlere de Yahudi denilir. Musevilik ise; her ne kadar içine başka inançlar da karışsa Musa’nın getirdiği bir inanç sistemidir.

Musevilik eski Mısır, Mezopotamya, Babil, Sümer kültür ve dinlerinden büyük ölçüde beslenmiş; çok tanrılı dinlerin karmaşasından ortaya çıkarak, tek tanrılı olarak benimsenmiş bir din sistemidir. Zaman içinde peygamber Musa’nın on emrinden uzaklaştırılarak söylencelerle süslenip ilahi ve kitaplı din yapılmış. İslam’da hadisler ve söylence kitapları inancın içine katıldığı gibi; Musevilik de Eski Ahit- Tevrat’ın yanına Talmut, Kabala gibi yan kitaplar da Museviliğin içine katılmıştır. Dahası; Davut peygamberin Zebur kitabı da Eski Ahit içine katılarak şiirsel süslemeler yapılmıştır.

Musevilik inancının derinlerine indiğimiz de karşımıza ilk çıkan kök inanç, Mısır inançlarıdır. Freud, Musa ve Tek Tanrıcılık isimli kitabında Musevilik inancının kökünü ayrıntılarıyla anlatırken öncelikle Akhenaton ve onun getirdiği Atencilik inancı üstünde yoğunlaşır. Akhenaton İÖ 1300’lü yıllarda Mısır firavunuydu. Firavun olduktan kısa bir süre sonra çok tanrılı Mısır dinini yasaklayarak tek tanrılı Aten dinini kurup resmi din yaptı. Akhenaton, Amon din adamlarının tepkileriyle karşılaşınca; Teb şehrinden çıktı. Boş arazileri olan bir yere taşınıp kendisine inananlarla orada yeni bir şehir kurarak dinini yaydı. 15 yıl firavunluk yapan Akhenaton’un veba salgınında öldüğü söylenir. Ölümünden sonra Amon din adamlarının saldırıları yeniden yoğunlaşır. İsmi unutturulur.

Mısırlı tarihçi Ahmed Osman, Akhenaton’un annesinin babası Yuya’nın Yusuf peygamber olduğunu iddia eder. Freud’e göre; Musa Aten inancına sahip bir rahiptir. Akhenaton öldükten sonra, Atenciler büyük baskı gördükleri için çoğu Mısır’dan kaçmak zorunda kalır. Musa’da Medyen’e kaçar. Eski Ahit Tevrat’a göre Musa’nın kaçış nedeni bir Kıpti’yi öldürmesidir.

Museviliğin kökenlerini araştırırken, Museviliğin Sümerlerle olan etkileşimine de bakmak gereklidir. Sümeroloji uzmanı Muazzez İlmiye Çığ’dan kısaltarak aldığımız bir yazısı bu konuya açıklık getiriyor.

“Sümerliler Tanrılar dünyası üzerine pek çok efsaneler geliştirmişler, şiirler ilahiler, törenler yaratmışlar ve bunları ilk defa yazıya geçirmişlerdir. Onların kurdukları dinler, zamanla tek tanrılı dinlerin temelini oluşturmuştur. Tek Tanrılı dinler dikkatle incelendiğinde, diğer tanrıların tamamen yok olmadığını açıkça görebiliriz. Bu dinlerde melekler, şeytanlar, cinler olarak varlıklarını korumaktadırlar.

Tek Tanrılı dinlerin temelini oluşturan Yahudi dininin ortaya çıkmasından en az bin yıl önce Sümerliler varlıklarını yitirmişlerdi. Öyleyse Sümer kültürünün etkisi İsraillilere nasıl ulaşmıştır? Sümer Devleri güçlü dönemlerinde Doğuda Hindistan, batıda Akdeniz’e hatta Kıbrıs’a, Kuzeyde Orta Asya’nın batısına, Güneyde Mısır ve Habeşistan’a kadar genişlemişti. İÖ 2400 yıllarında Sami bir ırktan olan Kral Sargon Sümer Devletini ele geçirerek bir Akad Krallığı kurmuştu.  Sonra yine Sami bir ırk olan Amoritler Babil Krallığını kurdular ve eski Sümer Ülkesinin tümüne hâkim oldular.  Bu devirde tüm Sümer mitolojisi birçok kopya halinde yazıldı. Diğer kentlerdeki eğitim kurumlarına ve kütüphanelere gönderildi. Sümer eğitim tarzı, dili, efsaneleri, edebi yapıtları Babil okullarında öğretilmeye devam edildi. Sümerce en önemli dinsel lisan haline geldi ve bu durum İsa’nın doğumuna kadar devam etti. Tek tanrılı dinlerin atası olarak kabul edilen Hz. İbrahim, Tevrata göre, Mezopotamya’da Ur kentinden Filistin’e göçmüştür. Yani o bilgiyi taşımaktadır. Sonra Babil Kıralı Nabukadnezzar İS 604-562 de Filistini ele geçirmiş ve tüm Yahudi bilginleri Babil’e sürgün etmiştir. Bu bilginler Babil kütüphanesini inceleme olanağını bulmuşlardır. Nitekim Tevrat, Babil sürgününden sonra yazılmıştır.”

Museviliğin Öteki Kitaplarından Talmud

Musevilikte Tevrat kadar değer verilen Talmud, geleneksel yasaların yazıldığı bir kitaptır. Bu kitabın içinde söylenceler, tapınma törenleri, evlenme- boşanma konuları, ilahiler gibi bölümler bulunur. Bu kitaba kısaca Museviliğin şeriat kitabı denilebilir. Bazı kaynaklara göre İS. 2. Yüzyılda bir haham tarafından yazılı hale getirilmiştir. Ortodoks Yahudiler, Talmud’u Allah’ın Musa’ya öğrettiği bilgiler topluluğu olarak kabullenirler.

Bu kitabın ana kaynağı Sümer tabletleridir. Ayrıca, Talmud’da yazılı yasa ve kurallara bakıldığında okuyan her insanın kanı donar. Talmud’da yazılanlar Sümer kopyası olmakla birlikte; Sümerlerin daha insancıl ve uygar olduğu görülmektedir. Sümer tabletleri içinde bulunan ve kız kardeşiyle cilveleşen, hatta cinsellik yaşayan bir erkeğin ağzıyla yazılmış şiirler, Tevrat’ın Neşideler Neşidesi bölümünde de yer almaktadır.

Okuyucuların bir yargıya varmaları, Musevi şeriatı hakkında biraz daha fazla bilgi sahibi olabilmeleri için Talmud içinden bazı bölümler sunmak zorundayız. Aksi halde bunları yazıya geçirmek değil, düşünmek bile insanı çileden çıkartır. Musevilik’de kadınların Talmud okuması yasak olduğunu yazanlar var. Bir de hahamların değişmez bir kuralı vardır, şöyle derler: “Talmud Torah’ı inceleyen, Yahudi olmayan birisinin hak ettiği şey ölümdür. Çünkü bu onun için değil, bizim için yazılmıştır. Bu bize bırakılan mirastır.”
Her dinde olduğu gibi Musevilik de incelemeyi, sorgulamayı, düşünüp karar vermeyi yasaklamaktadır. Bu yasaklar; Her dinin, din adamlarının ve siyasetçilerin tekelinde olduğunun somut gerçeğidir. Bu yasakların nedeni aşağıdaki Talmud yazılarından alınmış kısa bölümlerdir. İşte yazıp okurken bile insanlığımızdan utandığımız, ama utanılmadan kutsal kitaplara alınmış birkaç örnek:

  • “Yahudi olmayanların sahip olduğu mal, çölde ayağınızın altındaki sahipsiz araziye benzer, Kim önce alırsa onun olur.” [1]
  • “Bir büyük, küçük bir kız ile cinsi temas yaparsa bu göze girmiş bir parmak gibi kabul edilmeli. Keza bir çocuk bir kadınla temas ederse buda kadının cinsi uzvuna bir çubuk girmiş olarak kabul edilmeli. Bir büyük tarafından bir çocuk baştan çıkartılıp ırzına geçirilirse bu ırza girme hadisesi olarak kabul edilmeli, bir büyük tarafından bir çocuk baştan çıkartılıp ırzına girilirse bu ırza geçme hadisesi olarak değerlendirilmemeli. “Nasıl ki gözyaşı tekrar ve tekrar yeniden insanın gözüne gelirse üç yaşından küçük iken cinsi temasta bir kızında bekareti geri gelebilir.” [2]
  • “Küçük yaşlarda erkeklerle yatmış bir kız çocuğu evlenirken bu vaziyeti kocasına bildirmeli aksi halde kan gelmez ve kocası da bu vaziyetten hoşlanmaz.” [2]
  • “Bir Yahudi kızının bekâreti iki yüz zuz (eski Yahudi parası) değerindedir. Bu pazarlıkla daha evvelinden verilebilir.” [2]
  • “Bir kadın kocasının izni ile parasını vererek kendisi ile cinsi bir şekilde alakadar olacak bir şahıs kiralarsa, bunda hiçbir kabahat yoktur, fakat bu kiraladığı şahıs gayri Yahudi ise bu kabahattir zira kazançlı çıkan gayri Yahudi’dir. Fakat aynı vaziyet, bir Yahudi erkeği ile gayri Yahudi bir kız arasında vuku buluyorsa zararı yoktur fakat Yahudi erkeği bu gayri Yahudi kızla evlenmemeye çok dikkat etmelidir.” [3]
  • “Bütün cinsi işler akşam karanlığında yahut karanlık odada yapılmalıdır. Sebebi açık havada böyle işler yapılsa herkes işini gücünü bırakır seyre dalar ve daha fenası işlerini yapacak yerde cinsi temas yapan adamı taklit etmeye çalışır. Fırıncının ekmeği yanar, üzümcünün üzümlerini gayri Yahudiler çalar, çanakçının çanağı elinden düşer kırılır, nöbetçinin gözü döner şehri düşman basar. Karanlıkta bu işi yapmanın bir başka sebebi de, eğer bu cinsi teması bir gayri Yahudi ile yapıyorsanız bu gayri Yahudi kimseyi şahit olarak gösteremez hatta kendisi bile yüzünüzü iyi göremez.” [4]
  • “Dünyada hâkimiyet sağlayacak en önemli unsurlardan biri, çok üremektir. Bütün yeryüzündeki gayri Yahudiler eşektir. O gün geldiği zaman bunlar yer altında kendileri için kazılmış olan yerlere girip ebediyen yer altında yaşayacaklardır.” [5]
  • “O adam ki; kız kardeşi ile beraber yatıp, kendilerini cinsi zevklere bırakırlar ve kız kardeşi bunu şikâyet etmez, bunda bir kabahat yoktur. Fakat kız kardeş şikâyette bulunursa bu işi tekrarlanmaması bu adama bildirilir.” [6]
  • “O şahıs ki; daha annesi yaşlı değildir. babası ölmüştür ve annesi yabancı erkeklerin koynuna girmek istemez ve kendi oğlu ile yatmak ister ve keza oğulda annesi ile yatmak isterse böyle bir vaziyette eğer bu işler zor kullanılmadan yapılıyorsa, bize düşen bir vazife yoktur ki oğul evlenme yaşına gelip de başka bir kızla evlenmek talebinde bulunur ve annesi buna mani olmak isterse, oğul kendi karısının cinsi arzularını hem de annesinin cinsi arzularını tatmin etmeli ta ki validesi başka bir erkek buluncaya kadar.” [6]
  • "Bir gayri Yahudi, Yahudi kızından istifade ederse, bir Yahudi kadınını baştan çıkartırsa bir Yahudi çocuğunu kirletirse, Yahudi umumi bir Yahudi kadını ile temas edip kadına parasını vermezse cezaya çarptırılır. Eğer bir Yahudi umumi kadını kullanıp parasını vermemiş ise parası alınır ve değnekle dövülür. Bir Yahudi kadınını baştan çıkarttı ise ölünceye kadar taşlanır. Bir Yahudi kızını kirleten gayri Yahudi’nin başı yarım kesilir ve yavaş- yavaş öldürülür. Bütün bunlar bilhassa gayri Yahudilerin önünde yapılmalı ki bunlara müthiş bir ibret olsun ve bizim dehşetimiz karşısında titresinler ve Yahudi’ye dokunmaya bir daha yeltenmesinler.” [7]
  • “Bir dul kendini tatmin için her türlü usullere başvurabilir.” [8]
  • “Bir kadın sebepler göstererek hayvan ile hayvani münasebetleri ilerletirse bunda münasebetsiz bir şey yoktur. Böyle işlere zevklere heveslenmeyen kadın bulunmaz. Bu sebepten bu gibi zevklere kedini verip de sonradan evlenmeyi düşünen kadını bir haham bile alabilir.”
  • “Haham Shimi b. Hiyya ya göre bir hayvanla ya da insan olmayan bir şey ile cinsi temas yapan kadını bir haham bile alabilir… [8]
  • Haham R. Dimi’nin anlattığı bir misal ise şöyledir: harikulade çok güzel bir kadın sıcaktan biraz açık giyinmiş bir şekilde yeri silerken maruf köpeklerden biri kapıda zuhur etmiş… Kısa bir zaman sonra da kadın bir rahiple evlenmek için izin alabilmiş. Para ile kendisini satan bir kadın para karşılığında müşterilere zevk vermek için bir köpekle cinsi münasebet yaparsa bu başka türlüdür. Hahamlıkça hoş görülmez.” [8]
  • “Yahudiliğe döndürülmüş bir kız, üç yaşından bir gün fazla olursa bir haham onunla evlenebilir.” [9]
  • “Elazar şöyle ilave etti: Âdem bütün hayvanlar ile çiftleşmiş fakat Havva’nın verdiği tadı hiç birinde bulamamıştı.” [10]
  • “Yılan Havva’nın içine müthiş bir şehvet sokmuştur.” [11]
  • “O şahıs ki akrabası kız ile cinsi temas edip bekâret zarını yalnızca gevşetir. O adamdan şikâyet edilmemelidir”. [12]
  • “Ölmüş kadın ile temas o kadının hayattaki vaziyetinde iken yapılan temas gibi kabul edilir. Kadın evli ise her ne kadar ölmüş olsa bile gene evli bir kadın olarak kabul edilir hem de ölmüş bir kadınla çiftleşmek meniyi ziyan etmek demektir.” [12]

İçine hiçbir yorum katmadan buraya aldığımız bu tümcelerin nasıl yüz kızartıcı oldukları görülüyor. Sizce böyle bir din ve böyle bir tanrı olabilir mi? Bunlara inananlar nasıl inanmışlar, halen neden inanıyorlar bilmiyorum. Ancak yalnızca merak ettiğim şey; bu utanmaz Talmut kitabının yüz kızartıcı şeraitine halen uyuluyor mu? Uyuluyorsa insanlığın başı belâda demektir. Talmud benzeri başka Musevi kitapları da var. Bunlar da yazılanlar da hoş karşılanacak konular değil. Ayrıca Tevrat’ın Neşideler Neşidesi bölümündeki şiirler de yüz kızartıcıdır.

DİNLERDEKİ DEVLER

Yazan: Kirpi


DİNLERDEKİ DEVLER


UYARI: Yazılarımızda yaptığımız eleştirilere doğru düzgün cevap vermek yerine herkes bizi kendine düşman bellediği guruplarla eşleştirmeye çalışıyor. Ermeni, Alevi, Mason, Siyonist gibi türlü iftiralar atılıyor. Şunu tekrar belirteyim, biz çoğunluğu Müslüman olan bir toplumu aydınlatmaya ve uyandırmaya çalışıyoruz. Bu nedenle sıklıkla İslam'ı eleştirmemiz doğal bir şeydir. Eğer Avrupa'da ve yahut Amerika'da yaşasaydık doğal olarak Hristiyanlığı daha fazla eleştirirdik. Ben kendi adıma söylüyorum, Dinsizim; hiç bir dine inanmıyorum. Benim için insanlar arasında din, dil, ırk gibi bir ayrım yok. Ben insanlara insan oldukları için kıymet veriyorum.

Her dinde mutlaka boyutlarıyla başkalarından aşırı güçlü ve öfkeli yaratıklar hakkında bilgiler verilir ve neredeyse tüm dinlerde bu insan üstü güçlere sahip yaratıkları o dinin Tanrısı tarafından yapılan bir yardımla öldüren kahramanlar mevcuttur.

DEV KELİMESİNİN KÖKENİ

Dev kelimesine ilk rastladığımız yer Sanskritçe'dir (Eski Hintçe). Bu dilde dev kelimesinin anlamı “Tanrı” olarak belirtilmiştir. Örneğin erkek tanrılara DEVA TANRILAR kadın tanrılaraysa DEVİ TANRIÇALAR denmiştir. [1][13] Bu kelime sonraları fars diline geçmiş ve oradan da günümüzdeki manasını kazanmıştır.
Neredeyse tüm toplumlarda devlerle ilgili mitolojik hikayeler mevcuttur. Örneğin Bulgar mitolosinde İspolin ismiyle bilinen devlerin daha insanlar var olmadan dünyada yaşamakta olduklarına dair inanış görülür. Onların dağlarda yaşadığına etle beslendiklerine ve yiyeceklerini savaştıkları ejderhaları yemekle temin ettiklerine inanılıyordu.
Semavi dinlerde de devlere atıflar yapılmış ve onlar hakkında bazı rivayetler aktarılmıştır. Örneğin Yahudi, Hristiyan ve İslam kaynaklarının ortak bir dev kıssasını sizlerle paylaşmak isterim.

Câlût (Golyat)

İslamdaki ismiyle Calut İncilde'ki ismiyle Golyat'ın M.Ö 11 yüzyılda [2] yaşadığı düşünülür. Tanah (Hristiyanlarda ismi Eski Ahit) ve Kur'an'da bahsi geçen bu devin Davut'la düeolloya çıktığı ve kaybettiği aktarılır. Tanah ve Eski Ahit'e göre Golyat'ın yaşadığı bölge Antik Filistin şehri Gat'tan'dır [2] Antik Filistinliler İslam'daki adı Talut olan İsrail kralı Saul ile savaş halindedir ve Golyat her gün İsrail ordusuna meydan okur, savaşmaya çağırır. Fakat İsrail ordusu içinde onunla savaşmaya cesaret eden birisi yoktur.[3]

En sonunda İsrail ordusunda bulunan Davud Golyat'tan fiziksel olarak çok zayıf olmasına rağmen savaşmayı kabul eder.  Golyat Davud'dan fiziksel olarak bir kaç kat büyüktür. Eldeki en eski kaynaklardan olan Ölü Deniz Tomarları'na, 1. yüzyıl tarihçilerinden Josephus'a ve 4. yüzyıl Septuaginta'sına göre 4 dirsek ve 1 karıştır. Bu da günümüz ölçü birimleriyle yaklaşık olarak 2 metreye denk gelir. Fakat daha sonraki kaynaklarda Golyat'ın boyu 6 dirsek 1 karış olarak belirtilir ve bu da yaklaşık olarak 3 metreden fazla yapar.

Bu boyutlarına rağmen Davud Golyat'ı sapanıyla tek atışta öldürür. Liderlerinin ölümünden sonra Filistinlilerin ordusu dağılır ve kaçmaya başlarlar. Devin kolları kesilerek tapınağa götürülür. Bundan sonra Davud'un halk arasındaki namı hızla yayılır ve adına şiirler, maniler yazılır. Bundan endişelenen kral Saul Davud'u öldürme kararı alır ve (1.Samuel kitabı 18. bölüm) Davud kraldan kaçarken Golyat'ın kılıcını kendi yanında götürür. (1. Samuel 21: 1-9). [4][2]

Kur'an'da da Davud'un devle mücadelesi aşağı yukarı aynı şekilde geçer ve bahsi geçen konu Kur'an'ın Bakara suresinde şu şekilde aktarılır:

Bakara 249: Talut, ordu ile hareket edince dedi ki: "Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır)." Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. "Bizim bugün, Calut ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok." dediler. Allah'a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: "Nice az topluluklar, Allah'ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir."
Bakara 250: Calut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!"
Bakara 251: Derken, Allah'ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Calut'u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik) verdi ve ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah'ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.

Bunun dışında Arapların devlerle savaşan kendi kahramanları da mevcuttur. Onun ismi Ali ibn Ebu Talib'dir. Hendek savaşında Amr bin Abdüved ile savaş yapan Ali masalını da bu kabilden saymak mümkündür. Zira anlatılanlara göre Amr 2 metreden fazla boya sahip iri cüsseli biriydi. Ali'yle Amr'ın savaşı hadislerde şu şekilde aktarılır:

İlk saldırı Amr'dan geldi. Vurduğu kılıç darbesi Ali'nin kalkanını parçalayarak başından yaralanmasına neden oldu. Sıra kendisine geldiğinde Ali indirdiği darbe ile Amr'ı cansız yere yuvarladı. Müslümanlar sevinçle tekbir getirirken müşrikler büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.
Hz. Ali, Amr'ın işini bitirince Dirar ile Hübeyre Ali'nin üzerine yürüdüler. Dirar Hz. Ali'nin yüzüne bakar bakmaz dönüp kaçmaya başladı. Sonradan Dirar, bu kaçış hakkında "Ölüm meleği surete bürünmüş bana görünmüştü." dedi. Çarpışmaya yeltenen Hübeyre de Ali'nin bir kılıç vuruşu ile zırhı delinince kurtuluşu kaçmakta buldu. [5][6][7][8][9][10][11]

Elmalılı Hamdi Yazır bu konuya dair şunları anlatır:

...Hz. Ali ona: "Ey Amr! Senin bir adetin vardır. Kureyş’ten birisi sana iki teklifte bulunsa mutlaka birisini tutarsın, değil mi?" dedi.
Amr, "Evet" dedi.
Hz. Ali: "O halde ben seni Allah'a ve İslam'a davet ediyorum."
Amr: "O'na ihtiyacım yok."
Hz. Ali: "Öyleyse seni binitlerimizden inip dövüşmeye davet ediyorum."
Amr: "Vallahi ben seni öldürmek istemem." diye alay etti.
Hz. Ali: "Fakat ben seni öldürmeyi arzu ediyorum." dedi.

Bunun üzerine Amr kızıp atından indi, bir kılıç darbesiyle atının ayağını kesti, Hz. Ali'ye saldırdı. Amr'ın darbesi Hz. Ali'nin kalkanını parçalayıp alnını kanatmıştı. Hz. Ali karşı darbe ile Amr'ı omuzundan biçmiş, Allahu ekber diye bağırmıştı, derhal etraftan yükselen tekbir sesleri ortalığı çınlattı, Amr ile birlikte bir iki kişi daha vurulmuştu; birini Hz. Ali öldürmüş, birine de bir ok isabet etmişti. [12]

Benim şahsi düşüncem Araplar Hristiyanlık ve Musevilikte olan devlerle savaş kıssalarını Kur'an'a kopyalamakla kalmamış aynı zamanda kendi devlerle savaşan kahramanlarına dair efsaneler üreterek onları Ali bin Ebu Talib'e atfetmişlerdir. Hristiyan ve Musevilerin kutsal metinler diye kabul ettiği kitaplarda aktarılan Golyat isimli dev ne kadar mistik ve mitolojik ise Kur'an'ın Çâlût isimli devi ve Ali'nin savaştığı Amr bin Abdüved'de o kadar mistik ve mitolojiktir.
Bunlar kendilerine ait kahramanlar yaratmak ve toplumlarını yüceltmek için uydurulmuş masallardan başka bir şey değildirler.

KUDÜS SENDROMU

Yazan: Set


KUDÜS SENDROMU NEDİR?


Kudüs bilindiği üzere semavi dinler için son derece önemli bir şehirdir. Hatta öyle ki geçmişte bu şehiri yönetmek için çeşitli din mensupları birbirleri ile savaşmıştır. Günümüzde bile bizzat bir savaş olmasa da birçok kişinin ölümüne sebep olmuştur. Hem tarihi ve kültürel bir öneme sahip olması hem de dinler tarafından bir kutsiyet atfedilmesi Kudüs’ü oldukça mistik bir yer yapıyor. Şehre gerek dini gerekse başka amaçlarla giden turistler de bu atmosferden oldukça etkileniyor. Hatta bu etkilenme sonucunda yaşadıkları şeyler öyle etkilere yol açıyor ki sonuç olarak akıl hastası olabiliyorlar. Kudüs sendromu ise bu insanların şehrin etkileyici atmosferinden etkilenmeleri sonucu tetiklenen dini temalı çeşitli düşünceler veya sanrılar gibi psikozların sebep olduğu sendroma denmektedir.

Turistlerin kimi kendini kutsal kitaplardaki bir karakter olarak görüyor kimi ise kendini doğrudan İsa, Musa gibi insanlardan biri olarak görüyor ve genel olarak beyaz kıyafetler giyerek çevreye vaaz vermeye çalışıyor. İsrail kaynaklarına göre her yıl 2 milyona yakın turist alan şehirde bu durum turistlerin sadece %2’sinde görülüyor ,bunlardan  küçük bir kısmı ise klinik müdahalesi görüyor. İlk kez 1930’larda psikiyatrist Heinz Herman şuan kabul edildiği şekilde bir sendrom olarak tanımlandı. Fakat önceden psikolojik problemleri olan insanların yaşayabileceği bir çeşit nöbet olduğu da iddia ediliyor.

Sendrom üç çeşit görülmekte:
Bir grup insan orada aydınlandığını düşünerek diğer insanlara doğru yolu göstermek için vaaz vermeye başlıyorlar.
Bir grup insan ise inandıkları dini sınıfı kurtarmaya ömrünü adamaya karar veriyor.
Diğerleri ise kendini dini liderlerden biri sanıyor. Genel olarak bu gruptaki insanlar kendini Mesih, Musa ya da Vaftizci Yahya sanıyorlar. Fakat insanların bir çoğu herhangi bir tedavi görmeden bunu atlatabiliyor.

Hristiyanlık’ta Mesih olan İsa’nın dünyaya ikinci kez geleceğine dair bir inanç vardır. Bu İncil’de şöyle anlatılır :

İsa tapınaktan çıkıp giderken, öğrencileri, tapınağın binalarını O'na göstermek için yanına geldiler. 2 İsa onlara, “Bütün bunları görüyor musunuz?” dedi. “Size doğrusunu söyleyeyim, burada taş üstünde taş kalmayacak, hepsi yıkılacak!”
3 İsa, Zeytin Dağı'nda otururken öğrencileri yalnız olarak yanına geldiler. “Söyle bize” dediler, “Bu dediklerin ne zaman olacak, senin gelişini ve çağın bitimini gösteren belirti ne olacak?”
4 İsa onlara şu karşılığı verdi: “Sakın kimse sizi saptırmasın! 5 Birçokları, ‘Mesih benim’ diyerek benim adımla gelip birçok kişiyi aldatacaklar. 6 Savaş gürültüleri, savaş haberleri duyacaksınız. Sakın korkmayın! Bunların olması gerek, ama bu daha son demek değildir. 7 Ulus ulusa, devlet devlete savaş açacak; yer yer kıtlıklar, depremler olacak. (Matta 24:1-7)

Musevilik’te ise Hristiyanlığın aksine Mesih’in dünyaya ikinci kez değil ilk ve son defa geleceğine inanılır fakat yine Kudüs’e geleceğine ve barış ile adalet getireceğine inanılır.

İslamiyet’te ise bu iki dinin aksine Mesih’in Kudüs yerine Şam’dan geleceğine inanılır. Bu konuda şöyle bir hadis de vardır:
"İsa Dımaşk (Şam)’ın doğusunda bulunan beyaz minareye iner ve Lud kapısının yanında deccalı öldürür.” (Ebu Davud, Melahim,14; Tirmizi, Fiten, 59, 62, İbn Mace, Fiten, 33)

Peki şimdi birkaç soru sormak istiyorum. Her yıl onlarca insan Kudüs’te yaşadıklarından deli muamelesi ile akıl hastanesine kapatılabiliyor iken kendisine peygamber gibi sıfatlar söylenen, meleklerle ve tanrıyla konuştuğunu iddia eden onlarca insanı bunlardan ayıran nedir? Veya bundan 2000 yıl önce Kudüs’te vaazlar vererek Mesih olduğunu iddia eden İsa’nın Eski Ahit’i okuyarak bu sendroma yakalanmadığı ne malum?

Ya da şuan Mesih Kudüs’e gelse ve vaazlar vererek Mesihliğini ilan etse onu insanlar nasıl ayırt edecek ve her yıl bir sürü insana yaptıkları gibi akıl hastanesine kapatmayacaklar?

Peki neden insanlar sürekli olarak kendilerine bir kurtarıcı arıyorlar? “Aslında cevabı basit. ‘Şuan kötü durumdayız ama ileri de iyi olacağız. Hem de hiç çaba sarf etmeyeceğiz çünkü Mesih bizim için yapacak!’ şeklinde düşünmek insana umut aşılıyor. Her peygamberlik iddia edenin de ‘Benden sonra X kişisi gelecek.’ Şeklindeki söylemler de bu insanlara umut veriyor. Dinin de insanlara öğrettiği bh değil mi zaten? Neyse bu dünyada çok iyi yerde değiliz ama üzülmeye gerek yok. Ne de olsa ölünce cennet var :’)