HABERLER
Dini Haber

TENGRİCİLİK VE ORHUN YAZITLARI

Düzenleyen & Çeviren: A.Kara
A, din, Orhun Yazıtları, İslamiyet öncesi Türkler, Orta Asya dinleri, Tengri, Tengri inancı, Tengricilik, Tengriizm, Göçebe Türkler, Türklerin eski dini, Göçebe yaşam, İslamiyet öncesi Türkler, TÜRKLERİN ESKİ DİNİ "TENGRİCİLİK"
Türk halkları, kuzey, doğu, orta ve batı Asya, kuzeybatı Çin ve doğu Avrupa'nın bazı bölgelerinde yaşayan çeşitli etnik grupları içerir. İlk dönem Türk halkı, çevrelerine ve göç araçlarına (kağnı, at-öküz arabası vb.) bağımlı olan göçebe kabilelerdi bunlar da benzersiz mitolojilerini ve dini inançlarını süslüyordu. İçlerinde yaşadıkları, kurtların, ağaçların, atlar, mavi gökyüzü ve yalnız ağaçların bulunduğu manzara manevi dünyalarını da besliyordu.

Doğa ile iç içe olmak ve sürekli hareket etmek yalnızca hayatta kalma ve gelişebilme yeteneklerini değil aynı zamanda zengin bir kültürel inanç dokusunu ve eşsiz bir dünya görüşü yaratmalarını da sağladı. Eski Türk kabileleri arasında dini bir fikir birliği olmadığı görülüyor ancak bu gruplarla ilgili inanç sistemlerinin en popüler olanı Tengricilik'ti. Bazı bilginler, göçebe yaşam tarzlarının bir etkisi olarak yaşadıkları kültürel temaslar nedeniyle eski Türk inançlarının ayrıca Zerdüştlük, Maniheizm ve Budizm'den de parçacıklar bulundurduğunu iddia ediyorlar. Bunlar dünyanın ve insanlığın içindeki yerinin bir tür perspektifini oluşturmak için bir araya gelen çeşitli ideolojilerdi.

TENGRİCİLİK VE ORHUN YAZITLARI
Tengriciliğin kökenlerine eski Türk ve Moğol kabileleri arasında popüler olduğu Orta Asya bozkırlarına kadar rastlanmaktadır. Bu, şamanizm, totemizm, animizm ve atalara ibadet-saygı unsurlarını içeren ve dogmatik olmayan bir inanç sistemidir. Kök Tengri ('kök' hem “gökyüzü” hem de “zafer” anlamına gelir) eski Türk halkının yaratıcısı, sonsuz ve bilinmeyen tanrıları olan gök tanrısıydı (Gökyüzü tanrısı). Tengricilik inancında yerin, suyun, toprağın ve yeraltı dünyasının yarı tanrıları veya ruhları olduğu gibi ayrıca onlara rehber olarak hizmet eden atalarının ruhları vardır. Ruhların gökyüzüne (cennet), yeryüzünde, nehirlerde ve yeraltında yaşadığı düşünülmektedir. Tengricilik, ahlaklı ve çevreye duyarlı hayat süren insanların Tengri ve bazı iyi ruhlar tarafından korunacağı inancını içerir ve bu yönüyle doğaya uyumun önemini vurgular. Gökyüzü, toprak, su, ağaçlar ve dağlar gizemli bir öneme sahipti ve aynı zamanda onlara saygı duyulurdu.


Zengin bir tarımsal hasata sahip olma yönündeki yerleşik odaklamanın aksine göçebe Türk kabileleri, avcılıkta ve hayvancılıkta başarı sağlama girişimleri olarak dini uygulamaları sıklıkla kullandılar. Şamanlar toplumun özel üyeleriydi; bunlar hem insan hem de ruh dünyası ile etkileşime girebildiğine inanılan insanlardı. Bir şamandan şifa, kehanet, ata ruhlarıyla konuşma, çevreyi şartlarını değiştirme ve kayıp ruhları varış yerlerine götürmesi istenirdi. Bu güçlere rağmen bazı alimler şamanların eski Türk dini yaşamının veya toplumun liderleri olmadığını iddia ediyorlar. Dua da bireysel bir uygulama olduğuna inanılıyordu yani bir şamana ya da başkalarına bağlı bir şey değildi.

Şaman ayinleri, şamanın güç gösterilerini, davullarını, danslarını, ilahilerini ve detaylı kostümlerini içerir. Şamanlık yeteneğinin kalıtsal olduğu kabul edilirdi ve erkek yada kadınlar şaman olabilirlerdi.

Tengriciliğin en eski örneği Eski Türkçe bir yazı olan Orhun Yazıtları'nda görülür. Bu yazıtlardan birkaç örnek geçen zamana rağmen hayatta kalırken çoğu okunamaz hale geldi ancak sözlü gelenek eski dini inançların birçok yönünü canlı tuttu.

Orhun Abideleri'nden bir bölüm (Bilge Kağan Yazıtı'nın doğu yüzü):
Türk Tanrısı ve kutsal yer, su şöyle yapmışlar şüphesiz ki: Türk halkı yok olmasın diye, halk olsun diye, babam İlteriş Hakanı, annem İlbilge Hatun'u göğün tepesinde tutup yukarı kaldırdılar şüphesiz. Babam 17 erle baş kaldırmış. 'baş kaldırıyor' diye haber alıp şehirdekiler dağa çıkmış, dağdakiler şehre inmiş, derlenip toplanıp 70 kişi olmuşlar. Tanrı güç verdiği için babamın askerleri kurt gibi imiş, düşmanları koyun gibi imiş. Doğuya ve batıya sefer edip derlemiş toplanmış. Hepsi 700 kişi olmuşlar.
Türk dininin ve mitolojisinin ilk yazılı örnekleri söz konusu olduğunda Irk Bitig adlı 10. yüzyıl el yazması gözden kaçırılamaz. Uygurlara ait bu metin 1907 yılında Çin'in Dunhuang şehrinde bulundu. İngilizceye "Book of Omens" olarak çevrilen Irk Bitig, Orhun alfabesiyle yazıldığı gibi nesir ve şiir karışımı bir kitaptır.

TENGRİCİLİK VE TEMEL İLKELERİ

Düzenleyen & Çeviren: A.Kara
A, Tengricilik, Tengriizm, Orta Asya dinleri, Türklerin eski dini, Tengri inancı, İslamiyet öncesi Türkler, Tengri, Gök tanrı, Toprak ana, Eje, Türk mitolojisinde ilk kadın, Doğa ile uyum, din, TENGRİCİLİK

Eski zamanlarda Orta Asya'daki Türkler evren ve doğa ile uyum içinde yaşamaya odaklanan Tengricilik olarak bilinen bir dine sahipler. Eski zamanlarda oluşmuş olan bu din en yaygın şekilde uygulanıyordu ve bugün hala Tengricilik inancını benimseyen gruplar var.

Tengricilik (bazen Tengriizm, Tengerizm, Tengrianism veya Tengrianizm olarak da adlandırılır) güneş tanrısı Tengri'nin etrafında dönen ve doğa ile dengeli olmaya odaklanan bir dindir. Tengriciliğin gerçek kuruluş tarihi bilinmemektedir ancak MÖ 3.300-1.200 aralığından geçen Bronz Çağı'nda başlamış olduğuna inanılıyor. Bu yüzden en eski dinlerden biri olarak kabul edilir ve bünyesinde şamanizm, animizm, totemizm, çok tanrıcılık, tek tanrıcılık ve atalara ibadetin özelliklerini içerir. Tengriciliğe inananlar varoluşlarının ebedi mavi Gökyüzü (Tengri), bereketli Toprak Ana (Eje (Türk ve Altay mitolojisinde yeryüzündeki ilk kadın)) ve gökyüzünün kutsal ruhu tarafından sürdürüldüğü inancına sahiptir.

Tengricilik'te evrenin kökenleri Tengri ve onun kendisi yarattığı arkadaşı Kishi ile başladı. İkili, bir gün boyunca birlikte ilkel derinliğin üzerinde uçtular ve Kishi, Tengri'den daha yükseğe uçmak istediğine karar verdi. Bu kibri yüzünden Kishi uçma yeteneğini kaybederek denize düştü ve onu kurtarması için Tengri'ye çağrıda bulundu. Tengri denizden kayaları ve yeryüzünü ortaya çıkardı ve üzerinde durulması için ilkel bir höyük yarattı. Bu höyükte bir Kozmik Ağaç büyüdü (hayat ağacı) ve bu ağacın dallarından insanlar ve daha küçük tanrılar (yani ana tanrılardan güç olarak daha düşük) ortaya çıktı. Köpek ve yılanlarla kötülüklere karşı korundu. Tengri yeryüzü ruhuyla (Yer) uyum içinde yaşadı. Bazı araştırmacılar Tengri ile Yer'in evli olduklarını ve bunun da insanın yaratılmasında rol oynadığını söylüyor. Yer insana fiziksel bedenini verdi. Tengri, insana doğumda ruhunu verdi ve ölümünde onu geri aldı.

Zaman içinde Tengricilik dinine inanan birçok kişi arasında bazı farklılıklar oluştuğu görülmektedir. Mesela Tengrici Moğollar 99 tanrıya inanıyorken Türk Tengriciler sadece 17 tanrıya inanıyordu. En sık görülen tanrıların Tengri ve diğer alt tanrılardı. Bunlar; Yer, Umay, Erlik, Su, Ateş, Güneş, Ay, Yıldız, Hava, Bulutlar, Rüzgar, Fırtına, Gök Gürültüsü ve Yıldırım, Yağmur ve Gökkuşağı. Tanrılara duyulan saygının refah ve iyiliğe yol açacağına inanılıyordu.


TENGRİCİLİĞİN TEMEL İLKELERİ
  • Tengri en yüce tanrıdır. O her şeyi bilir, insanların iyi ve kötü eylemlerinin yargıcıdır ve onun ne yapacağı önceden tahmin edilemez.
  • Tengri, tüm doğanın arkasındaki güçtür ve tüm doğa onun tarafından kontrol edilir.
  • İyi ve kötü tabiata sahip çok çeşitli ruhlar vardır. Göklerde, yeraltı dünyasında veya toprağın ruhları olarak toprakta bulunabilir ve insanlara zarar verebilirler.
  • Dünyanın tek gerçek dini yoktur. Bir insan herhangi bir dine sahip olabilir ve Tengri hala onu adilce yargılayabilir.
  • Tüm insanlar zayıftır, bu yüzden eksikliklere tolerans gösterilmelidir. Farklı din ve inançlara da tolerans gösterilmelidir.
  • Kimse mükemmel değildir.

Tengricilik (Tengriizm) Gök-Türk İmparatorluğu ve Büyük Moğol İmparatorluğu'nda büyük rol oynadı. Cengiz Kağan ve takipçilerinin çoğu Tengri'ye inanıyordu. Aynı zamanda diğer dinlere karşı hoşgörüye teşvik ettiği biliniyordu ve birçok dinin aksine Tengriciliğin dünyadaki dini manzaraya hakim olma yönünde hiçbir zaman bir baskısı olmadı. Büyük Moğol İmparatorluğu'ndan Mengü Han (Möngke Han) şöyle diyor:

“Onun tarafından yaşatıldığımız ve onun tarafından öldürülğümüz ve onun için dik bir kalbe sahip olduğumuz tek bir Tanrı olduğuna inanıyoruz. Ancak Tanrı bize elin farklı parmaklarını verdiğinden, insanlara O'na yaklaşmaları konusunda çeşitli yollar sunar.”
[W. Rubruck tarafından 31 Mayıs 1254 tarihinde belgelenmiştir.]

Günümüzde Tengricilik, Kırgızistan, Kazakistan, Sakha, Buryatia, Tuva, Moğolistan ve Türkiye'de Tibet Budizmi ve Burkhanizme paralel olarak uygulanmaktadır. 1990'larda Orta Asya'da bir Tengriizm hareketi başladı ve bugün yayılmaya devam ediyor. Bu durum, bu eski dinin dayanıklılığını, zamana karşı direnişini ve günümüz insanlarının binlerce yıl önce atalarının yaptığı gibi onların inandığı şeye inanma isteklerinin varlığını göstermektedir.

İNANMADIĞIN ALLAH'I KANDIRMAK

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Bakara suresi çelişki, Allah'ı kandırmak, İnanmadığın Allah'ı kandırmak, Kurandaki çelişkiler, İNANMADIĞIN ALLAH'I KANDIRMAK

Bakara 8: "İnsanlardan bazıları da vardır ki inanmadıkları halde "Allah’a ve âhiret gününe inandık" derler."
Bakara 9: "Akıllarınca Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya kalkışıyorlar; halbuki onlar farkında olmadan yalnızca kendilerini aldatmış oluyorlar."
Bu iki ayetin kısa özeti şudur:
İnsanlardan bazıları Allah’a ve ahıret gününe inanmıyorlar fakat bu inançsızlıklarını örterek etraflarındaki kimselere inanıyormuş gibi rol yapıyorlar. Yani ne yapıyorlar? Müslüman olduklarını söylüyorlar, oruç tutuyormuş gibi yapıyorlar, Müslümanların yanında namaz kılıyormuş gibi yapıyorlar vs.

Akıllarınca bu insanlar Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışıyorlar. Bu iki ayette tarif edilen kişiler “münafık” denilen kişilerdir. Yani kendisini, çevresindeki kimselere Müslüman’mış gibi yutturmaya çalışan kimseler. Bu açıdan bakıldığında Müslüman olmayanların, çevrelerindeki kimselere Müslüman rolü yapmaları bu ayetle tabi ki de uyuşur fakat “Akıllarınca Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya kalkışıyorlar” dendiği zaman akla şöyle bir mantıksızlık takılıyor:

Kişi, inanmadığı Allah’ı nasıl kandırmaya çalışır?
Kur’an’ın tercümesini her okumaya başladığımda Bakara suresi, ilk sayfalarda olduğu için bu ayetlerde takılır kalır ve mantıklı cevabını hiçbir yerde bulamazdım. Hadi bir örnek verelim:

Suat ismindeki delikanlı, inanç olarak bir Tanrının var olabileceğine hiç inanmamıştır. Yani Suat, Allah’a ve ahiret gününe inanmıyor fakat dindar bir çevrede yaşadığı için dinsizliğini dile getirmenin tehlikeli olabileceğini ve hatta çevresindekiler tarafından dışlanacağını bildiği için Müslüman’mış gibi davranıyor. Cuma günleri camiye gidip Cuma namazı kılıyor. İçtenlikle kılmıyor fakat kılıyormuş gibi yapıyor. Ramazan ayı geldiğinde evde yiyip içiyor fakat toplum içine çıktığında sanki oruç tutuyormuş gibi yapıp akşam ezanına kadar dışarıda hiçbir şey yiyip içmiyor. Yani Bakara suresi 9’uncu ayete göre bu kişi çevresindeki kişileri Müslüman olduğuna inandırıyor, inanıyormuş  ve ibadet ediyormuş gibi yapıyor.

Gelelim Allah’ı aldatma kısmına. Bu genç yani Suat, evine çekilip perdesini çektiği zaman ne diyor kendi kendine? “Ben Allah’a inanmıyorum ama belki beni görüyordur, o yüzden evimde de namazımı kılayım” mı diyor? Eğer Allah’ın kendisini az da olsa minik bir ihtimal bile olsa gördüğünü düşünüyorsa ki bu durumda Allah’ın var olduğuna inanıyor demektir. Bu durumda  Bakara Suresi 8’inci ayette bu kimseler için “…inanmadıkları halde…” deyiminin kullanılmaması gerekir. İnanmanın azı çoğu olmaz ya inanırsın ya da inanmazsın. Eğer Suat, Allah’a ve ahiret gününe inanıyor fakat  ibadetlerini yapmıyor veya yapıyormuş gibi çevresindekilere görünüyor ise Suat bu durumda inançsız değil, günahkârdır.


Yaşlı bir komşu kadın, bazı hastalıklar sonucu akıl sağlığını bozmuş ve ölmüş olan bazı tanıdıklarının halen yaşamakta olduğunu düşünüyor ve sana gelip diyor ki: “Hanife’yi çağır da gelsin, benim evde oturur sohbet ederiz.” Fakat sen Hanife’nin dört sene önce öldüğünü söylemeye çalışıyorsun ama yaşlı kadın, dediğinde ısrar edip sıkı sıkı tembih edip “Ben gidiyorum, sen Hanife’yi çağır” deyip evine gidiyor. Sen evde tek başına kala kalıyorsun. Karşı komşun Hanife, dört sene önce hayatını kaybetmiş. Ne yapacaksın? Öldüğünü bile bile Hanife hanımın penceresine doğru eğilip “Hanife ablaaaaa…” diye bağıracak mısın? Bağıramazsın, çağıramazsın çünkü Hanife hanım diye birisi yok artık, ölmüş. HANİFE YOK! Sen de bunu biliyorsun.

Allah’a inanmadığın halde  inanmadığın Allah’ı nasıl kandırmaya çalışırsın? Bu nasıl bir mantık hatası? Allah’ı kandırman mümkün değil çünkü sana göre bir Allah zaten yok. Olmadığını, yaşamadığını düşündüğün bir varlığı hangi mantıkla kandırmaya çalışırsın. Eğer gösteriş olsun diye namaz kılıyormuş ya da oruç tutuyormuş gibi yapıyorsan senin bu durumunu sadece Müslümanlar görüyor ve senin içsel dünyanda neler olduğunu bilmiyorlar fakat Allah, insanın içinde ve dışında olanı bilen değil midir? Sen Allah’ın var olmadığını bildiğin için dolayısıyla var olmayan bir varlık seni göremeyeceği gibi içinde olanı da bilemeyecektir otomatikman. Bu yüzden inanmadıkları halde “inandık” diyenlerin çevredeki Müslümanları kandırması mantıklı iken inanmadığı Allah’ı kandırmaya çalışması zekâ  ve dikkat eksikliğinden başka bir şey değildir. Ayette belirtilen İnanmadıkları halde Allah’ı ve Müminleri kandırmaya çalışanlar akıl fukaraları mı?

Bakara 8: "İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde «Allah’a ve ahiret gününe inandık» derler."
Bakara 9: "Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir."
Bakara 8: "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki kendileri îman etmiş olmadıkları halde, «Allaha ve âhiret gününe inandık» derler. Halbuki onlar inanıcı (insan) lar değildir."
Bakara 9: "Allâhı da, îmân edenleri de (gûyâ) aldatırlar. Halbuki onlar kendilerinden başkasını aldatmazlar da yine farkına varmazlar."

Bazı çevirilerde “inanmak” kelimesi “iman etmek” olarak tercüme edilmiş olsa dahi inanmak ile iman etmek aslında aynı anlama gelir.

Ben Arapça bilmiyorum. Seneler boyunca bu ayetlerin bulabildiğim bütün tercümelerini okudum. Şaibeli olabilecek bir çok ayet farklı tercüme edilebilirken bu ayetin tercümesinde hiçbir değişiklik yok. Geçmişten günümüze kadar aynen gelmiş. Eğer tercümede hata olduğunu düşünüyorsanız ve Arapçanıza güveniyor iseniz lütfen yorum kısmına yazınız.

AKADLI SARGON

Derleyen & Çeviren: A.Kara
A, tarih, Sargon, Akadlı Sargon, Sarru-kinnu, Büyük Sargon, Antik tarih, Akadlar, Ebla kasabası, Sargon tabletleri, Agade, Babil, Mezopotamya, Eski hükümdarlar, Kral Sargon, SARGON; BİLİNMEZLİKTEN ÇIKAN BÜYÜK LİDER
Gerçek adı Sarru-kinnu, 'gerçek kral' anlamına gelse de tahta yükselirken Sargon adını aldı. Bunu neden yaptığı bilinmiyor fakat bazı araştırmacılar bunun tam olarak bir tercih olmadığını İncil'e ait bir çeviri olduğunu söylüyor.

Bu isim araştırmacılara Büyük Sargon'un bir kendi dilini konuşan bir Sami olduğu fikrini verdi.

Asıl sorun Sargon adının orjjinal Sargon'a uygulanan gerçek tarihsel kayıtların uygulandığı tarihte sıkça kullanılmasıydı.

NEHİRDE YÜZERKEN BULUNUŞ
Efsaneye göre bir bahçıvan Sargon'u küçük bir sepet içinde nehirde yüzen bulmuş. Bu efsane İncil'deki Musa'nın hikâyesini yansıtır ve bazı bilginlere İncilli yazarların Sargon’un doğumunu kopyalanıp Musa’ya daha insani ve mütevazi bir başlangıç verdiğini iddia etmelerini sağlamıştır.

Sargon’un ailesi hakkında çok az şey bilinmektedir. Annesinin Fırat'ın ortasındaki bilinmeyen bir kasabada rahibe olduğu düşünülüyor. Babası tam olarak bilinmiyor. Akrabalarının kim oldukları net olmasada Sargon, Kish'in hakimi olarak yükseldi ve bu durum onu bir orduya liderlik etmeye kadar götürdü.

Sargon, adını Büyük Sargon olarak belirleyerek güçlü imparatorluğunu büyütmeye, fethetmeye ve geliştirmeye devam etti.

SARGON DÖNEMİNE DAİR TABLET VE TARİHİ KAYITLAR
Sargon hakkında bilgi bulmak oldukça zor. Aynı adı kullanan ve peşinden gelen birçok erkek var. Ancak Akad metinlerinin çoğunluğu Asur ve Babil metinlerinden gelmesine rağmen kraliyet yazıtları ona (Asıl Sargon'a) işaret etmektedir.

Ancak bunlar Sargon'a atıfta bulunan yazıtların bulunduğu tek yer değildi. Ebla kasabası gün ışığına çıkarıldığında önemi tam olarak anlaşılmadı. Ancak İtalyan arkeologlar biraz daha derine inmeye karar verdiler ve sonunda Ebla'nın altındaki çok eski bir şehre ulaştılar.

Bu eski kentin kalıntılarında Sargon dönemine ait 42 tablet bulundu. Kısa bir süre sonra 15.000 adet daha bulundu ve bu sayede farklı ülkelerle Sargon arasındaki iş ilişkilerini ve ticareti ayrıntılandırdılar. Bununla birlikte bu belgeler net olarak onun hükmetme tarihini belirlemez ve yaşamını çevreleyen olaylara tam açıklık getirmez.

Bu tabletler Sargon'un halkına dayattığı yasaları da açıkladı. Eğer bir erkek evlenmemiş, bakire bir kadınla cinsel ilişkide bulunursa para cezasına çarptırılıyordu ve kadının tecavüze uğrayıp uğramadığını anlamak için duruşmalar yapılıyordu. Ek olarak zamanın dini uygulamalarını gösteren dini tabletler de bulunmuştur.


İMPARATORLUĞUNU GENİŞLETİŞİ
Sargon askeri ve kişisel dehasını büyük bir imparatorluğunu büyütmek için kullanabildi. Sümer'i fethettikten sonra gözünü Suriye'ye, Elamitlerin Susa'sına, Güney Anadolu ve İran'ın batısına dikti.

Sargon için böylesine geniş bir imparatorluğun kontrolünü elinde tutmak zor değildi. İnsanların dini ve siyasi yollarla kontrol edilmesini sağlamak, tutsak şehirleri ve bölgeleri denetlemek için güvenilen adamlarını kullandı ve dini-politik işler için kızına yetki verdi.

Hiçbir imparatorun diğer ulusları yönetmesi kolay olmamıştır. Ulus halkı dış yönetimden hoşnutsuz kalmanın bir yolunu buluyor ve buna son vermek için yollar arıyorlardı. 56 yıl hüküm sürdükten sonra bile Sargon hâlâ isyancılara ve başka muhalefetlere sahipti.

Sargon'un, II.Sargon adında bir toruna sahip olduğu gerçeği, imparatorun ölümünden sonraki uzun süren saltanatlık döneminde yetenekli bir yönetim olduğunu gösteriyor. Onun etkisi de ölümünden sonra uzun yıllar sürdü.

SARGON'UN BÜYÜK MİRASI
Sargon büyük bir lider olmasına rağmen imparatorluğu çok uzun ömürlü olmadı. Güzel bir başkent inşa etti ve Agade adını verdi. Maalesef Guti dağı, Sargon’un başkentinin üzerine çökerek onu tahrip etti.

Ancak başkenti Sargon’un mirasının tek parçası değildi. Arkasında adı verilen iki Asur kralı vardı. Sargon ayrıca imparatorluğunu yönetmeye yardımcı olan yasa ve dini kuralları da geride bıraktı. Sonunda Agade kentinin adı 2000'lerde Mezopotamya tarihinin merkez noktası haline gelen Babil'e dönüştü.

Büyük Sargon karanlıktan çıktıktan sonra büyük bir lider haline geldi. Akkaran halkının mutlak liderliğini edinerek, aile ya da yaşamdaki statü eksikliğinden alıkonulmasına izin vermedi.

Bu muhtemelen başkalarına iktidardaki yükselişi ve genel başarıları incelediğinde “Büyük” unvanının verilmesinin sebeplerinden biriydi. Sargon, engellerin hedeflerine engel olmasına izin vermedi.

Sargon, Üma Lugalzagesi tarafından yürütülen genişleme çabalarına karşı direniş gösterdi. Genişlemeye kim başlamış olursa olsun bitiren Sargon'du. Onun etkisi Büyük İskender de dahil olmak üzere gelecekteki askeri liderlerin yön bulmasına yardımcı oldu.

ANTİK MEDENİYETLER METEORLARI NASIL YORUMLUYORDU?

Derleyen & Çeviren: A.Kara
ANTİK MEDENİYETLERDE METEOR

Kuyruklu yıldızlar ve göktaşları ilk kez gece gökyüzünde görüldüğünden beri insan ırkını büyüledi. Ancak bu kaya ve buz parçalarının ne olduğunu anlamak için eski kültürler çoğu zaman bunları açıklamak için efsaneler ürettiler (Hz.Muhammed'in kayan yıldızları Allah'ın şeytan taşlaması zannedip bunu ayet olarak Kur'an'a sokması gibi).

Yunanlılar ve Romalılar, kuyruklu yıldızların, meteorların ve meteor yağmurlarının önemli olduğuna inanıyordu. Onlara göre iyi ya da kötü bir şeyin olduğu ya da gerçekleşmek üzere olduğuna dair işaretlerdi. Bir kuyruklu yıldızın gelişi İsa gibi büyük bir figürün doğuşunu da müjdeleyebilirdi.

MÖ 44 ilkbaharında ortaya çıkan bir kuyruklu yıldız Jül Sezar'ın öldürülmesinin bir işareti olarak yorumlandı. Sezar’ın evlatlık oğlu Octavianus (İmparator Augustus), Sezar’ın düzenlediği oyunlar sırasında gökyüzünde yanan kuyruklu yıldızlara neden oluyordu. Bu büyük olay çoğu zaman eski kaynaklarda kutlandı. Destan şiiri Aeneid Virgil, “gündüz bir yıldızın nasıl ortaya çıktığını ve Augustus'un insanları kendinin Sezar olduğuna inanmaya nasıl ikna ettiğini” anlatır.

Augustus kuyrukluyıldızın gelişini ve babasını onurlandırıp kutlamak için madeni para üzerine bunu bastırdı (Bu olay ona Roma İmparatorluğu'nu yönetmeye çalışırken tanrının oğlu olma konusunda yardım etti) ve buna benzer birçok örnek varlığını sürdürmekte.

METEOR YAĞMURU
Roma tarihçisi Cassius Dio, 30 Ağustos'ta meydana gelen “kuyruklu yıldızlara” atıfta bulundu. Bunların Mısır kraliçesi Kleopatra'nın ölümünden sonraki kehanetlerle ilişkili olduğu belirtiliyor. Uzmanlar, Dio'nun “kuyruklu yıldız” terimini kullanmasının ne anlama geldiğinden tam olarak emin değiller ancak bazıları bu kaydedilen olayın meteor yağmuru (Perseid) ile ilişkili olduğunu belirttiler.

Her ne kadar eski bir Yunan adına sahip olsa da günümüz teknolojisi sayesinde her Ağustos ayında gördüğümüz Perseid meteor yağmurunun aslında Dünya’nın yörüngesi Swift-Tuttle kuyruklu yıldızındaki enkazdan geçtiğini biliyoruz.


Meteor yağmuru, antik Yunan kahramanı Perseus'un oğulları olan Perseidai (Περσείδαι) ile bağdaştırılıp adlandırılmıştır. Perseus iyi bir soyağacına sahip efsanevi bir figürdü. Zeus ve Argive prensesi Danae'nin efsanevi oğluydu (altın yağmurun çocuğu). Perseus'un Gorgon kız kardeşi Medusa'yı öldürüşünün resmedildiği kalıntılarda da görüldüğü üzere Akdeniz ve Yakın Doğu'daki efsanevi maceralarının ardından takımyıldızını kazandı.

Perseus’un ünlü eylemlerinden bir diğeri de Andromeda prensesinin kurtarılmasıydı. Ailesi tarafından bir deniz canavarını yatıştırmak için terk edilmiş olan prenses, Perseus tarafından okyanusdaki bir kaya üzerinde bulundu. Onunla evlendi, yedi oğlu ve iki kızı oldu. Gökyüzü gözlemcileri, gece gökyüzünde Andromeda'nın hemen yanında bulunan Perseus takımyıldızının her yaz görebilecekleri göktaşlarının kökeni olduğuna inanıyordu ve bu yüzden Perseid adı sıkışıp kaldı.

GÖZYAŞLARI VE DİĞER GELENEKLER
Hristiyan geleneğinde Perseid meteor yağmuru, uzun süredir Diyakoz Saint Lawrence'ın şehitliğine bağlandı. Laurentius, Roma’nın ilk kilisesinde, İmparator Valerian’ın zulmünde, MS 258 yılında şehit olan bir diyakozdu (diyakoz: yardımcı papaz). İnanışa göre şehitlik, meteor yağmurunun yüksek olduğu zaman olan 10 Ağustos'ta gerçekleşmişti ve bu yüzden göktaşları azizlerin gözyaşlarına eşitti.

Astronomik olayların ve gökyüzü izlemenin ayrıntılı kayıtları Uzak Doğu'daki tarihî metinlerde de bulunabilir. Çin'den, Kore'den ve Japonya'dan gelen eski ve ortaçağ kayıtlarının hepsinin meteor yağmurunun ayrıntılı hesaplarını içerdiği görülmüştür. Bazen bu farklı kaynaklar gökbilimciler tarafından birbirleri ile bağdaştırılır, örneğin Halley kuyruklu yıldızının hem doğu hem de batıdaki eski toplumlar üzerindeki etkisini izlemelerine olanak tanıyan bağıntılarla ilişkilendirilebilir. Bu kaynaklar ayrıca Perseid meteor yağmuru ile ilgili ilk kaydedilen gözlemi, spesifik bir olay olarak MS 36 da Çin'in Han hükümdarlığı kayıtlarında bulmak için kullanılmıştır.

Efsaneler ve hikayeler eski uygarlıkların meteorların, kuyruklu yıldızların ve asteroitlerin ne olabileceği konusunda çok az bilimsel anlayışa sahip olduğunu düşünmesine rağmen, bu gerçeklerden daha fazla olamaz. Yakın Doğu'nun ilk astronomları, Babil ve Mısır takvimlerini yaratanlar ve sahip oldukları astronomik veriler bugünkinden çok farklı değildi, oldukça ileri düzeydeydi. Eski çiviyazılı metinler üzerine yapılan son bir araştırma, Babil'in kuyruklu yıldızları, gezegensel hareketleri ve gökyüzü olaylarını izleyebildiğini, binyıl kadar öncesinde inanıldığından çok daha karmaşık bir geometri içerdiğini kanıtlamıştır.

MUĞLA'DA 2.300 YILLIK ANTİK TABLET BULUNDU

Derleyen & Çeviren: A.Kara
A, Arkeoloji, Antik tarih, tarih, Muğla'da tablet bulundu, Arkeoloji Türkiye, Arkeolojik keşif, Türkiye'de taş tablet bulundu MUĞLA'DA ANTİK ÇAĞA DAİR ÖNEMLİ BİR BELGE NİTELİĞİNDEKİ TABLET BULUNDU

Muğla ilindeki bir okulun bahçe duvarı içerisinde antik Yunan alfabesine sahip 2.300 yıllık bir tablet şans eseri keşfedildi.

Duvardan güvenli bir şekilde çıkarılan tabletin 3. yüzyıldan kalma olduğu ortaya çıktı. Arkeologlar bu tabletin başlangıçta bir heykele bağlı olduğuna inanıyorlar ve tabletin bir kısmının kırıldığını ve okunamadığını belirttiler.

Şimdilik eser hakkında çok fazla şey bilinmemekle birlikte, antik çağlarda tarihi öneme sahip olan bir bölgede bulundu.

Anadolu'da eski zamanlarda, güneydeki Menderes ve Dalaman (İndus) nehirleri arasındaki bölgeye Karya denirdi. Sakinleri Karyalılar ve Leleglerdi. Homer tarafından yazılan "İlyada" da Karyalılar, Truvalılar ile işbirliği içinde ortak seferlerle ülkelerini Rumlara karşı savunan, Anadolu’nun yerlileri olarak tanımlanırlar.

Antik bir Karya kenti olan Muğla'nın, bölgedeki Antik Yunan sömürgecileri tarafından yerleşilene kadar Mısırlılar, Asurlar ve İskitlilerden oluşan topluluklar tarafından baskınlara maruz kaldığı bilinmektedir.


Yunanlılar bu kıyılarda uzun süre yaşadılar ve Knidos (Datça Yarımadası'nın sonunda), Bodrum (Halikarnassos) gibi önde gelen şehirlerin yanı sıra Bodrum yarımadasının sahili boyunca ve iç kesimlerinde Fethiye'nin Telmessos, Xanthos, Patara ve Tlos kentlerini de kapsayan şehirler kurdular.

Sonunda sahil Büyük İskender'i yenen Persler tarafından fethedildi ve Karia'nın satraplığına son verdi(Satraplık: Bir satrapın yönetimi altındaki bölge).

Daha sonra il, Ege Adaları, Girit ve Venedik ve Mısır'a kadar ticaret yaparak önemli bir deniz gücü haline geldi. Menteşe döneminde Türk yerleşim yeri genellikle Kütahya-Tavas ekseni boyunca yer alan göçlerle gerçekleşmiştir.

Muğla 1390'da Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilmişti ancak sadece on iki yıl sonra, Tamerlane ve güçleri Ankara Savaşı’nda Osmanlı'yı yendi ve diğer Anadolu beylikleri için yaptığı gibi, bölgenin kontrolünü eski yöneticileri olan Menteşe Bey’lere geri verdi. Muğla 1451'de Sultan II. Mehmed tarafından tekrar Osmanlı kontrolü altına alındı. Osmanlı döneminde bölgedeki en önemli olaylardan biri Marmaris'ten başlatılan Rodos'a karşı Kanuni Sultan Süleyman tarafından başlatılan seferlerdi.

Özalp, "Tabletin, şehre hizmet eden birini onurlandırmak için yazılmış olması ve kişiye teşekkür etmek için bir heykelin yanına yerleştirilmiş olması mümkün olabilir" dedi ve tabletin kesin tarihinin müze uzmanları tarafından yapılacak analizlerle belirlenebileceğini söyledi.

TANRILARIN BİNEĞİ GARUDA

Derleyen & Çeviren: A.Kara
A, mitoloji, Hint mitolojisi, Budizm, Hinduizm, Amrita, Garuda, Tanrı Garuda, Tanrıların bineği, Vişnu'nun bineği, Hint efsaneleri, Vinata, Kashyapa, Nagalar, Anzu, Zu, Mahabharata, TANRILARDAN ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ AMRİTA'YI ÇALAN KUTSAL KUŞ GARUDA

Kutsal kuş Garuda, Hindu panteonundaki en ilginç figürlerden biridir. Yarı insan ve yarı kuş olan Garuda (tanrının kendisi değil) yılanların düşmanıdır (Nagalar).

Garuda cesareti sembolize ederken Vedaların kutsal öğretilerini ve onları okuyanların yıldırım gücü eşliğinde bilgelik kanatları üzerinde taşınmasını temsil eder.

Garuda gökyüzünde uçarken kanatlarının Vedaların ilahilerinin seslerini çıkardığına inanılıyor.

Benzer mitolojik yaratıklar diğer ulusların inançlarında da bulunabilir. Bir Babil / Sümer efsanesi insan gibi iki bacağı ile yürüyebilen dev bir aslan başı olan yarı insan ve yarı kuş bir yaratıktan bahseder. Anzu / Zu adlı bu yaratık tanrıların elçisidir ve bilgedir.

Slav folkloruna göre Ateşkuş güneş gibi parıldayan tüylere ve kristal gibi parlayan gözlere sahip bir yaratıktı. Roma, Yunan veya Mısır mitolojileri, Güneş, ölümsüzlük, yeniden doğuş, diriliş ve ebedi yaşamın sembolü olan efsanevi bir ateş kuşu olan Phoenix hakkında konuşur. Bu efsanevi yaratığın Çin ve Japonya'da da benzerleri vardır.

GARUDA'NIN DOĞUŞU, HİNDUİZM VE BUDİZM'DEKİ ÖNEMİ
Hindistan'ın büyük destanı Mahabharata'ya göre Garuda bir yumurtadan doğdu ve her çağın sonunda tüm dünyayı yok eden devasa kozmik felaketi başlatmak için güçlü ve son derece parlak bir ışık olarak göründü.

Garuda'nın sınırsız gücünden korkan Devalar, kendisini beden ve enerji bakımından küçültmesi için ona yalvarınca Garuda da onların dualarına kulak verdi.

Efsaneye göre Garuda öylesine büyüktü ki herkes onu ateş tanrısı Agni ile karıştırıyordu.

Garuda en sık şekilde, altın kanatları, keskin pençeleri ve gagasında bir yılan tutan insansı bir yaratık olarak tasvir edilir. Hindu ve Budist mitolojisine göre kanatlarının hareketi bir fırtınaya yol açtı; tüylerinin parlaklığı o kadar güçlüydü ki güneşin parlamasını bile gölgede bıraktı. Garuda'nın kanatları o kadar büyüktü ki birkaç mil boyunca uzanabiliyordu ve kanatlarının çırpılması, gökleri karartan ve evleri tahrip eden kasırga benzeri rüzgarlar yaratmaya yetiyordu.

Gücünü ihtiyaç duyduğu kadar arttırma yeteneğine de sahipti.


GARUDA'NIN ANNESİNİN ESARETİ
Garuda bilge Kashyapa ve kuşların annesi Vinata'dan doğdu. Kashyapa ayrıca bin yılanı (bugün dünyada yaşayan tüm yılanların ataları) doğuran Vinata'nın kız kardeşi Kadru ile evlendi. Bir gün, Vinata ve Kadru, Süt Okyanusu'nun çalkalanması sırasında ortaya çıkan yedi başlı uçan at olan Uchchaihshravas'ın kuyruğunun rengiyle ilgili önemsiz bir iddiaya girdiler. Kadru atın kuyruğunun siyah olduğunu iddia ederken Vinata beyaz olduğuna ikna olmuş.

Kadru'nun aldatması sonucunda Vinata bahsi kaybedince Kadru'nun kölesi olurken o ve yılan oğulları tarafından çok kötü muamele gördü.

ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ AMRİTA'NIN ÇALINIŞI
Annesinin bu küçük düşürücü tutsaklıkta acı çekmesini durdurmaya çalışan Garuda, yılanlara gitti ve annesinin özgürlüğünü satın almak için onlara ne vermesi gerektiğini sordu.

Nagalar, annesini serbest bırakmak için tanrıların okyanusun derinliklerinden cesurca ele geçirdiği Ölümsüzlük Nektarı'nı (Amrita) getirmesi gerektiğini söylediler.

Garuda, devaların iksiri tüm gökyüzünü kaplayan bir ateş, keskin dönen bıçaklar ve iksirin yanındaki koruyucu bir şekilde yerleştirilmiş iki büyük zehirli yılanla fanatik olarak koruduğundan bunun başarılması zor bir görev olacağını biliyordu.

Ancak kuşların güçlü kralı korkmadı. Hepsini yendi ve Amrita'nın depolandığı ve korunduğu bölgeye girdi. Ağzındaki Amrita kabı ile doğrudan annesini kontrolünde tutan Nagalara doğru yöneldi.

Sonra aniden her şeyi koruyan, en yüksek ilahiyatlardan biri olan, genellikle mavi derisi ve dört koluyla tasvir edilen büyük Hindu tanrısı Vişnu (Vishnu) karşısında belirdi. Birbirlerine karşılıklı olarak söz verdiler ve Vişnu, Amrita'nın kabından içmeden Garuda'ya ölümsüzlük sözü verdi. Garuda ise Vişnu'ya özel bineği olarak hizmet vermeyi kabul etti.

Garuda ileride İndra ile karşılaştı ve ona iksiri Nagalara ulaştırdıktan sonra ilahi amrita'nın İndra'nın eline geçmesini sağladığından emin olacağını söyledi. İndra da Garuda'ya yılanları yiyecek olarak vereceğine söz verdi.

Nagaların topraklarına ulaşan Garuda, iksiri içeren kabı çimlerin üzerine koydu ve hemen annesi Vinata'yı serbest bırakmalarını ve amritaları içmeden önce gerekli dini törenleri yapmalarını istedi. Nagalar ayinlerle meşgulken İndra hızlıca geldi ve amrita dolu kabı aldı. Yılanlar geri döndüklerinde iksirin ortadan kaybolduğunu ve yere dökülen amrita damlalarını yalamaya çalıştıkları sırada kabın orada olmadığını görünce şok oldular. Efsane yılanların (nagalar) dillerinin bu şekilde ikiye bölündüğünü söylüyor.

Garuda görevi yerine getirdiğinde ve amrita tanrılara döndüğünde Vişnu’ya verdiği sözü yerine getirmek zorunda kaldı. O andan itibaren Garuda, Vişnu ile yakından ilişkili oldu ve Vişnu'ya ek olarak karısı Lakshmi de Garuda'yı binek kuşu ('vahana') olarak kullandı.

TEBÜK SEFERİNİN GÜLÜNÇ AYETLERİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Tebük seferi, Tebük savaşı, Hz Muhammed Tebük savaşı, Tebuk savaşı, Tevbe suresi, Muhammed'in savaşa katılmaya zorladığı halk, Zorla Tebük savaşına sokulan insanlar,

TEBÜK SEFERİNİN GÜLÜNÇ AYETLERİ



Hicretin 9. Yılı, miladi tarih 631. Medine’de kuraklık var, işler tersine gitmeye başlamış, hurmalar toplanmayı beklemekte, hasat zamanı gelip çatmış, mevsim yaz, sıcaklık aşırı derecede yüksek… Tam böyle bir zamanda; Muhammed Tebük seferi için ayetler getirerek, halkı seferberliğe çağırıyor. Besbelli kafasında yeni ganimetler var. Çünkü Tebük seferi için ortada ciddi bir neden yok. Tebük seferinin ön yüzündeki neden; Bizans ordusunun Medineli Müslümanlara saldıracağından korkulmasıdır. Yazılı kaynaklara göre; Suriyeli İseviler Bizans İmparatoru Heraklius'a mektup yazarlar. Mektupa Muhammed’in öldüğü, halkın yokluk kıtlık içinde olduğu yazıldıktan sonra; bu durumdan yararlanıp Müslümanlarla savaşmanın tam zamanı olduğunu, böyle bir savaşta Arap kabilelerinin her türlü desteği de vereceği bildirilir. (Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VI, 191). Aynı günlerde de Muhammed’e de asılsız bir haber ulaşır. Rumların yani Bizanslıların Şam’da toplanıp Müslümanlara karşı savaş hazırlığı yaptıkları haberini duyan Muhammed, ayetlerin de yardımıyla hemen cihat için seferberlik çağrısında bulunur. Ancak Muhammed’in çağrısı pek işe yaramayınca, Muhammed’in ayetleri yardımcı olur:
  • "Ey iman edenler! Size ne oluyor da: Allah yolunda cihada çıkın, denildiğinde, bazılarınız ağırdan alarak, bulunduğunuz yerden kımıldamak istemiyorsunuz? Yoksa siz ahreti bırakıp, sadece dünya hayatına mı razı oldunuz? Hâlbuki dünya hayatının geçici zevki, ahret saadeti yanında pek az ve değersizdir." (Tevbe, 38)
  • "Ey müminler! Güçlünüz, zayıfınız hep birlikte savaşa koşun. Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihat edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır." (Tevbe, 41)

Oysa Bizans Arap ortak ordusunun Müslümanlara saldırmak gibi bir girişimi yoktur. Onlar, İran’a saldırma hazırlığı yapmaktaydılar.

Halk vardan yoktan yardım edip ordu donatılarak, eli silah tutan herkes bu kutsal savaşa katılacak… Oysa Şam nerede, Medine nerede? Ayrıca Şam’da böyle bir hazırlık da görülmüyor. Her ne kadar ayetlerle duyurulsa da halk bu seferberliği benimsemekte ikircikli kalır. Herkes kendine göre bir bahane bulup savaşa gitmek istemediğinden, Muhammed hemen yeni ayetler icat etmeye başlar. İleride görüleceği gibi Muhammed, savaşa gitmek istemeyenlerden bazılarına izin vermişti. Hemen arkasından da savaşa katılmak istemeyenlerin her birinin durumuna göre icat ayetleri ortaya çıkarır. Öncelikle, tam bu sırada icat edilen Tevbe suresinin ayetlerine bakılırsa konu daha kolay anlaşılacaktır.
  • 42: "Eğer o sefer, yakın bir ganimet ve kolay bir sefer olsaydı mutlaka peşine düşer gelirlerdi. Fakat o zorlu yolculuk kendilerine uzun bir sefer geldi. Bununla beraber, "Bizim de gücümüz yetseydi, sizinle beraber elbette sefere çıkardık." diyerek Allah'a yemin edecekler, nefislerini helâke sürükleyecekler. Allah biliyor ki, onlar iyice yalancıdırlar.” (Tebük seferinin ganimet için yapıldığı bu ayette belli. Sefere katılmak istemeyenler yalancılıkla, hatta başka yorumlarda münafık ve kâfirlikle suçlanıyorlar.)
  • 43: (Allah peygambere söylüyor.) "Allah seni affetsin. Doğru söyleyenler kimler, gerçekten yalancılar kimlerdir, bunların iyice belli olmasını beklemeden niçin onlara izin verdin?
  • 44: Allah'a ve ahret gününe inananlar, mallarıyla ve canlarıyla cihat etmeyi görev bildiklerinden-zaten geri kalmak için-senden izin istemezler. Allah onların kimler olduğunu bilir."
  • 45: "Senden izin isteyenler, Allah'a ve ahret gününe inanmayanlar olabilir. Onların kalpleri hep işkillidir. Bundan dolayı şüphe içinde bocalayıp dururlar."
  • 46: "Eğer sizinle beraber cihada çıkmak isteselerdi, elbette onunla ilgili olarak bir takım hazırlıklar yaparlardı. Fakat Allah davranmalarını istemedi de onları yoldan alıkoydu ve kendilerine "oturun oturanlarla beraber" denildi." (42. Ayette; Yalancılıkla, kâfirlikle suçladığı kişilerin; Tebük seferine katılmalarını Allah istememiş. Oysa 46. Ayette sefere katılmadıkları için suçlananlar için Allah bu sefere katılmalarını önledi deniliyor. Lütfen çelişkiye dikkat ediniz!)
  • 47: "Eğer içinizde sizinle beraber cihada çıkmış olsalardı, bozgunculuk etmekten başka şeye yaramayacaklar ve aranıza fitne sokmak için uğraşacaklardı. İçinizde onların laflarına kanacaklarda vardı. Allah, o zalimleri iyi bilir." ( Bu kez de onların bozgun ve karışıklık çıkarmamaları için sefere katılmalarının Allah tarafından önlendiği söyleniyor. Oysa ayeti falan takan olmamış ki, bu ayet de Allah önledi deniliyor. Bu ne çelişkidir?)
  • 48: "Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve Allah'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı."
  • 49: "İçlerinden "Aman bana izin ver, başımı derde sokma" diyen de var. Dikkat et, başlarını asıl kendileri derde soktular. Hiç şüphesiz cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır."

Burada ünlü Kur'an yorumcusu İmam Suyuti araya girecek. Suyuti; Ed Dürrü'l Mensur, Tevbe Suresi 49. Ayetin açıklamasında (c.7/399)  bakalım, görelim neler söylemiş? Bir bilgi sunar sitesinde yazarı belli olmayan kısa bir yazıda Suyuti’nin 49. Ayetin yorumu anlatılıyor. “Hz. Muhammed Tebük seferi hazırlığı aşamasında Müslümanlara seslenerek, "Biz bugün Rum'la savaşır, Beni Asfer kızlarına kavuşuruz" diyor. İmam Suyuti devamla, Hz. Muhammed onların kızlarının güzelliğini arkadaşlarına anlatmakla onları savaşa teşvik etmek isterdi diyor. Bunları anlatınca Müslümanlardan biri (bunu söylediği için inen ayetlere göre münafıklardan sayılıyor), ey Müslümanlar, Muhammed sizi kız-kadınla helak edecek, diyor. Suyuti buna benzer birçok hadis sunuyor. Tebük harbinde birçok kişi savaşa katılmak istemiyor; ancak Muhammed onları zorluyor. Örneğin Ced b. Kays camide otururken Muhammed geliyor. Ced ona, bırak ben savaşa gelmek istemiyorum diyor. Muhammed, sen varlıklısın, haydi hazırlan. Ola ki Asfer kızlarından (Şimdiki gibi nasıl Avrupa kızlarına sarışın deniliyorsa o zaman Rum kızlarına Beni'i Asfer deniyordu) birkaçına sahip olacaksın diyor. Adam, bırak beni, ben savaşa katılmak istemiyorum, başımı Rum kızlarıyla belaya sokma diyor. Bu gibi muhalifleri susturmak için ayet üzerine ayet iniyor (Tevbe suresinde). İşte İslam'ın en önemli yayılma nedeni bu: Cariye ve ganimetler formülüyle insanları harekete geçirmek.”

Tevbe suresinin 50-57 arası ayetlerinde Müslüman Medineliler, çok ağır şekilde suçlanılıyor ve onların korkak-bozuk bir toplum olduğu anlatılıyor. Çelişkilerle dolu bu 7 ayette Tebük seferine katılmak istemeyenler korkunç azapla korkutuluyor.

Konuya dönelim. Yoksul olduğu her zaman öne sürülen ileri gelenler, yüklü bağışlarda bulundular. Ömer, dört bin dirhem gümüş para getirip, mal varlığının yarısı olduğunu söyledi. Ebubekir de dört bin dirhem; Abdurrahman b. Avf,  sekiz bin dirhemlik sermayesinin yarısını verdi. Osman üç yüz deve, yüz at bağışlayıp, ayrıca bin altın lirayı da Muhammed’in önüne koydu. Ümmü Sinan el-Eslemiyye şöyle anlatır: "Hz. Ayşe'nin evinde resulullahın önüne serilmiş bir örtü gördüm ki üzerinde bilezikler, bazubentler, halhallar, yüzükler, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak bir takım kayışlarla, kadınlar tarafından gönderilen ve savaşta işe yarayabilecek bir takım şeyler bulunuyordu" (Vâkıdî, Meğâzî, III, 991, 992).

“Muhammed kırk bin kişilik Bizans ordusunu oyuncak mı sanıyor? Bu savaşın ganimeti de olmaz, zaferi de…” diyenlerin toplandığı Yahudi Suveylim’in evi yakılıyor, içindekiler damdan atlayarak zor kurtuluyorlar. (İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 160; Diyarbekri, Hâmis, II, 124).

Gülünç Sonuç
Bu konu hakkında söylenilecek ve söylenilmesi gereken pek çok şey varsa da; uzatıp dağıtmadan Tebük seferine dönelim. Muhammed’in ordusu yarı gönüllü, yarı gönülsüz yola çıkar. Güneş bir yandan, susuzluk bir yandan, yolun uzunluğu bir yandan; ordu zor duruma düşer. Üstelik Bizans ve Arapların kırk bin kişilik bir ordusu olduğuna da inanmaktalar. Bir süre sonra kırk bin kişilik ordu karşısında savaşmayı göze alamayan Muhammed, türlü bahanelerle geriye döner. Uydurulan bahanelerin biri duydukları haberin asılsız çıktığı, ötekisi de Şam’da veba salgını olduğudur. Günümüz dinci kesiminin iddiası daha da gülünç: “Tebük seferiyle, Müslümanlar askeri güçlerini büyük bir orduyla, 40000 kişilik Bizans- Arap ordusuna karşı koyabileceklerini gösterdiler.” Oysa Medineliler çölden çıkıp Şam’ın yakınına bile varamadan geriye döndüler ki kimlere ne göstersinler, kimlere gözdağı verebilsinler?

Olayın Gerçek Yüzü ve Düşünceler
Düşünmeyi bilenler bu olaydan çok ders çıkarabilirler. Kuran ayetleri ve hadislere bakarak, şöyle bir yaklaşım getirilebilir: O günün Müslümanları inançlarında samimi değiller. İnançlarını kılıç zoruyla ve Muhammed’in ganimet vaatleri üzerine kurmuşlar. Kendilerine duyurulan savaş ayetleri bile fazla etkili olamamış, çünkü savaşın kazanılıp ganimet toplamanın olanaksız olduğunu biliyorlar. Bu yüzden bazıları birer bahane bulup, mal ve parayla bu “kutsal savaşa” katılmak istemiyorlar. Muhammed’in, tutsak alıp paylaşacakları taze sarı kızlar vaadi bile çok ilgi görmüyor. Muhammed’in Uhut, Bedir, Hayber savaşlarını Allah’ın ve meleklerin yardımlarıyla kazandıklarını,  bu savaşı da Allah’ın yardımıyla kazanacaklarını söyleyip, ayetler göstermesi bile işe yaramıyor. Madem, önceki savaşlarda Allah ve melekler yardım etti; Tebük’te de yardım ederdi. Muhammed’in kendisi buna inanıyor muydu? İnansaydı, geri dönmezdi.

İşte böylece, gülünç bir sonuçla, Muhammed’in sarışın taze kızlar ve iştah kabartan ganimet beklentisi suya düşmüş oldu.

TANRIÇA SERKET (SELKİS)

Derleyen & Çeviren: A.Kara
A, mitoloji, din ve mitoloji, mısır mitolojisi, Serket, Akrep tanrıça, Kötülük yapanları cezalandıran akrep tanrıça, Serqet, Selkis, Yarı akrep tanrıça, Zehirden koruyan tanrıça, Antik Mısır, Mısır Tanrıçaları, Kanopik ZEHİRLİ ISIRIKLARI İYİLEŞTİREN VE KÖTÜLÜK YAPANLARI CEZALANDIRAN AKREP TANRIÇA

Eski Mısır inancında Serket (Serqet, Selkis) hayatın soluğunu (nefes) kontrol ediyor, doğru işleri onaylayıp korurken, ölümcül yılan ve akrep ısırıklarını iyileştiriyor ve kötülük yapanları cezalandırıyordu.

Akrep veya bir kadın başı ve gövdesiyle bir akrep, hatta bazen başında akrep olan bir kadın olarak tasvir edildi. Akrep, M.Ö. 3100 civarındaki Erken Hanedanlar Dönemi'nin başlangıcında en eski insan yerleşim alanlarındaki Mısır eserleri üzerinde ortaya çıkan bir semboldür.

Yavrusunu korumakla ünlü olan akrep ile güçlü bir ilişki içinde olan Serket, anneliğin güçlü korumacı yanını ve çocukların beslenmesini sembolize ediyordu. Bu yönüyle, Horus'u çocukluğu boyunca kaos tanrısı Seth'ten koruyan Mısır tanrıçası İsis'le karıştırılıyordu.

Genel olarak yardımsever ve koruyucu bir tanrı olarak görülen Serket'e “Cennetin Hanımı”, “Kutsal Toprakların Hanımı”, “Güzel Çadırın Hanımı”, “Güzel Evin Hanımı” gibi farklı ve güzel sıfatlar verildi. Fakat inanışa göre bu tanrıça onaylanmadığı veya insanlarca onaylanmayacak kötü eylemler gerçekleştirenleri gerektiğinde cezalandırıyordu.

Eski Mısırlılar, Serket'in yılanlar ve akrepler, hatta onların zehirli, ölümcül ısırıkları üzerinde gücü olduğuna inanıyordu, böylece kötülük yapanlara acı çektirebiliyor, akrep sokmaları ve yılan ısırıklarından muzdarip olanları tedavi edebiliyordu.

Serket yılan ısırıklarını tedavi edebildiği için eski Mısır'da kötü yılan-tanrı olarak bilinen şeytani bir yılan figürü olan Apep (veya Apophis)'e karşı canlıları koruyan tanrıça olarak da biliniyordu. Yani Serket ayrıca yılana karşı mücadelede de rol oynuyordu.


Tabut Metinleri 752 tılsımında ölen kişi şöyle der: "Serket-Hetyt'in sanatında yetenekliyim; bu yüzden Apophis’i uzaklaştıracağım."

Piramit metinlerinde ölen kralın tabutunda yazanlar da Serket'in koruyucu rolünü kanıtlıyor (PT 1375): "Annem Isis, hemşirem Nephthys… arkamda Neith ve önümde Serket…”
Diğer üç tanrıça Nephthys, Isis ve Neith ile birlikte Serket, vefat eden kişinin vücudunu ve hayati organlarını koruyordu.

Organlar geleneksel olarak kanopik (Antik Mısır'da insanlar mumyalanırken iç organların konulduğu kaplardır) kavanozlarda saklanır ve 'Horus'un Dört Evlatı' olarak adlandırılan dört küçük tanrı tarafından korunurlardı.

Bunlardan biri akciğerleri koruyan ve Neftis'in (Nephthys) koruması altında olan maymun başlı Hapi (Hapy) idi. Ayrıca karaciğeri Isis tarafından korunan insan başlı Imsety, mideyi genellikle Neith (Nit) tarafından korunan çakal başlı Duamutef ve bağırsakları genellikle Serket tarafından korunan Qebehsenuef koruyordu.

Kavanozlar dört koruyucu tanrıça olan Isis, Nephtys, Neith ve Serket ile tanımlanıyordu.

Bu ilahın şerefine yükseltilmiş çok tapınağı yoktu ancak birçok toplulukta ona ibadet eden çok sayıda rahip vardı. Ona ilk başta Delta'da ibadet edildi, ancak ünü toprakların ötesine, Djeba (Edfu) ve Per-Serqet'te (Pselkis, el Dakka) bulunan tarikat merkezlerine kadar yayıldı.

Eski Mısırlılar, akrep tanrıçasına saygı göstererek kendilerini tüm zehirli yaratıklardan koruyabileceklerine inandılar.

Görünüşe göre bu tanrıça sihir ile de ilişkiliydi çünkü onun akrep ve yılanların zehirli ısırıklarıyla mücadele eden sihirli tıp pratisyenlerinin lideri olduğunu doğrulayan birçok büyülü tılsımı vardı.

Kaynaklar: Hart, G. A Dictionary of Egyptian Gods and Goddesses

PEYGAMBER İLE ÖZEL GÖRÜŞME SADAKASI

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
din, islamiyet, KTZ, Peygamber ile özel görüşme sadakası, Hz Muhammed ile görüşmeden önce sadaka, Mücadele 12, Mücadele 13, Allah'ın peygambere sadaka verin demesi, Sadaka, Kur'andaki çelişkiler, MUHAMMED İLE ÖZEL GÖRÜŞME ÖNCESİ SADAKA

MÜCADELE Suresi 12. Ayet: "Ey iman edenler! Peygamberle özel görüşme yapmak istediğiniz zaman, bu görüşmenizden önce bir sadaka verin. Sizin için en iyi ve en nezih davranış budur. Şayet bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir."

MÜCADELE Suresi 13. Ayet: "Özel görüşme yapmadan önce sadaka verecek olmanızdan dolayı (vermediğiniz takdirde) korkuya mı kapıldınız? Madem bunu yapmadınız ve Allah da sizi bağışladı, o halde namazı özenle kılın, zekâtı verin, Allah’a ve resulüne itaat edin. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır."

“Ey iman edenler! Peygamberle özel görüşme yapmak istediğiniz zaman, bu görüşmenizden önce bir sadaka verin...”  emrini “Efendim bu sadaka Peygamberin kendisine değil fakirlere verilmek üzere istenmektedir” şeklinde yorumlayanlar… Hadi öyle olsun. Peygamberin özel görüşmeleri, fakirlerin doyurulması açısından fakir  fukaranın  sadakasına  vesile olsun.


Gelelim Mücadele Suresi 13’üncü ayete. Her hangi bir sebepten dolayı Hz Muhammed  ile özel görüşme yapmadan önce sadaka vermeyenleri Allah’ın bağışlayacağı yani affedeceği belirtiliyor. Benim kafam buna basmadı. Zekât vermekle ilgili, yoksullara, yetimlere vb kişilere yardım etmekle ilgili onca ayet varken bir de Peygamberle özel görüşme öncesi ayrıyeten sadaka verilmesi gerektiği emrolunuyor ve bu emri yerine getirmeyen ya da getiremeyenlerin Allah tarafından bağışlanacağı belirtiliyor. Ben gene anlamadım. Benim algılamamda ve mantığımda bir hata mı var acaba? Hz Muhammed ile özel görüşme öncesi sadaka vermemek nasıl bir günahmış ki Allah, bu fiili yerine getirmeyen kulunu affedeceğini özellikle belirtiyor. Allah’ın bu hususla ilgili affetme lütfu özellikle belirtildiğine göre demek ki ayette geçen Hz Muhammed ile özel görüşme öncesi sadaka vermek hadisesi ciddiye alınacak günahlardan birisi olsa gerek. Belki de Peygamberle görüşecek olan kişi aklını, beynini biraz çalıştırdı ve dedi ki: “Sadaka için ayırdığım bir para zaten var ve ben bu parayı kötü durumda olan falanca akrabama vereceğim. Madem amaç fakiri fukarayı doyurmak, başkası nasipleneceğine kendi akrabam nasiplensin” diyemez mi? Üstelik ilk ayette yani  Mücadele suresi 12’inci ayette “Şayet bulamazsanız Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir” yazıyor. Nasıl yani? Peygamberle görüşmek isteyen ve cebinde beş parası olmayan birisi, görüşme sadakasını bir yerlerden bulamadı diye Allah onu affediyor, bağışlıyor. Yani kuluna, taşıyamayacağı kadar yük yüklemeyen Allah, sadaka parasını bulamayan kulunu, kulunun elinde olmayan bir durum sebebi ile affediyor. Hem o yükü kuluna yükle yani fakirlik yükünü kuluna yükle sonra  beş parasız kuluna Peygamberle görüşme öncesi Sadaka emrini ver sonra da “para bulamazsan önemli değil, ben seni affederim” de…

Sanki bu ayeti birileri deneme maksatlı yazmış, ortaya bir yem atmış, bakmış ki yemi yiyen yok, attığı yemleri geri toplamış. Bu ayetler, merhamet sahibi ve bağışlayıcı bir Tanrı tarafından değil de sanki verdiği emrin insanlar tarafından nasıl karşılanacağını hesap edememiş bir insan tarafından yazılmış gibi duruyor.