HABERLER
Dini Haber

CEHENNEM VE EBEDİ CEHENNEMLİKLER

Yazan: Serdar Kaangil


NEDİR O CENNET CEHENNEM?


Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
Demekki sensin bana günah işleten
Öyleyse nedir o cennet cehennem?

İslam Cehennemi şöyle tanımlar:

Cehennem; Allah’ın azap diyarı ve kahır ülkesidir. Elem ve ıstırap yurdu, hıçkırık ve pişmanlık beldesidir.

Cennette rıza ile lezzet birlikte zevk edildiği gibi, cehennemde de azapla gazap beraber tadılacaktır; hem de zifiri karanlık içinde. Şeytanla birlikte yanmanın elemine, bir de peygamberlerden, velilerden, sevdiklerinden ayrı kalmanın elemi katılacak ve ruh bu manevi ıstırapla kıvranıp duracaktır. Dünyada Allah ın emirlerine karşı büyüklük taslayanlar, orada ebediyen zilleti tadacaklar, bu dünyada nefislerinin emrine girenler, orada aralıksız pişmanlık çekeceklerdir. Burada şeytanın peşini bırakmayanlar, orada ona en büyük düşman kesilecekler ve azap arkadaşları olan şeytanın “ben size bir şey yapmış değilim, aklınızı kullansaydınız.” diye çıkışması ise onları büsbütün çıldırtacaktır.

Yani Cehennem, cennetin tersi. İslam’daki ve Kur’an’daki tasvirlere göre cennette olan huzur, mutluluk, keyif ve safa orada yok. Tersine korku, acı, elem, zulüm, işkence var. Cennetteki güzellikler, ağaçlar, çiçekler, ırmaklar, birbirinden lezzetli yiyecekler, birbirinden güzel kadınlar orada yok.  Dinlere göre cehennem, kendi tanrılarına inanmayan ve kötülük yapanların cezalandırılacağı ölüm sonrası mekan. Kimi inançlarda geçici, kimilerinde ebedi. İslam’da günahlarının cezası bitene kadar geçici ama Kur’an’da geçiciliğini belirten tek bir ayet bile yok. Ama ebedi olduğuna dair onlarca ayet mevcut. Sadece Zerdüşt dini ve muhtemelen Hinduizmde cehennem ebedi değil, diğer dinlerin tümünde ebedi. Zerdüşt dininde suçluların cezalarını tamamlamalarından sonra Ahura Mazda’nın yanına kabul edileceği ve cehennemin ortadan kaldırılacağı belirtilir.

EBEDİ CEHENNEMLİKLER
1- Allah’a inanmayanlar:

Bakara-39. İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

2- Dinden dönenler:

Bakara-217. Sizden kim dininden döner de kafir olarak ölürse öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.

3- Faiz Yiyenler:

Bakara-275. Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alış veriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. (Allah onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedi kalacaklardır.

4- Müslüman katilleri:

Nisa-93. Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

5- Kibirli Kur’an inkarcıları:

Araf-36. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara uymayı kibirlerine yediremeyenlere gelince işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.

6- Kötüler:

Bakara-81. Kim kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, artık onlar ateşin halkıdırlar, orada ebedi kalırlar.

7-Asiler:

Nisa-14. Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve onun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.

8- Kafirleri dost edinenler:

Maide-80. Onlardan birçoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendilerine sunduğu şey ne kadar kötüdür! Allah onlara gazabetmiştir. Onlar ebedî olarak azap içinde kalacaklardır.

9- Günahları sevaplarından çok olanlar:

Müminun-103. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır.

10- Doğru yola iletilmeyen unutkanlar:

Secde/13-14. Dileseydik, herkesi doğru yola iletirdik. Fakat; “Cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağım” diye söz verdim. Siz madem bu güne ulaşacağınızı unuttunuz. Biz de sizi unuttuk. Tadın ebedi azabı.

Cehennemliklerin Yiyecekleri

Hud 16: Fakat onlar öyle kimselerdir ki, ahirette kendilerine ateşten başka bir şey yoktur.

Gasiye 6: Darı dikeninden başka yiyecekleri yoktur.

Duhan/ 43-46. Doğrusu günahkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir.

Hakka-36.  Kanlı irinden başka bir yiyeceği de yoktur.

Yaşanacak İşkenceler:

1- Zincir vurulmak
2- Demir topuzla dövülmek
3- Kavurucu rüzgarlar
4- Duman
5- Ateş
6- Kaynar su
7- İrin

Cehennemliklere bu işkenceler Zebani adı verilen melekler tarafından yapılır.

İşte Cehennem:

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taâlâ, kudretiyle yerleri birbirinin altında yedi tabaka yaratmıştır. Her yerin genişliği ve her iki yerin ara mesafesini beş yüz yıllık yol edip, hava ile dolu eylemiştir. İlk tabakanın nâmı: Dimka’dır. Kısır rüzgâr gibi havası nâhoştur. Onda bi çeşit yaratık vardır ki, Berşem nâmıyle meşhurdur. onlara hem hesap, hem azap vardır.

İkinci tabakanın adı: Celde’dir. Onda Onda cehennemlikler için azabın he türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas’ıdr. Birbirlerini yerler. Üçüncü tabakanın adı: Celde’dir. Onda cehennemlikler için azabın her türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas’dır. Birbirlerini yerler.

Üçüncü tabakanın ismi: Arka’dır. Onda katır gibi akrepler vardır ki, kuyrukları mızraklar benzeridir. Her birinin kuyruğunda üçyüz boğum vardır ki, öldürücü zehir ile dolmuştur. Onun sakinleri bir hasis taifedir ki onlara: Kabes derler. Onların yiyeceği toprak, içeceği rutubettir.

Dördüncü tabakanın adı: Harba’dır. Onda dağlar gibi ejderhalar vardır ki, kuyrukları uzun hurma ağacı gibidir. eğer birinin zehiri bahr-i muhite karışsa, denizdeki yaratıkların cümlesi helak olurlardı. Onun sâkinlerine: Cülhan deler. Onların ne gözleri, ne ayakları vardır, ancak iki kanatları vardır ki, uçarlar.

Beşinci tabakanın adı: Melsa’dır. Kavminin adı: Muhtat’dır. Sayıları hesaba gelmez. Biribirlerini yerler. Orada kükürtten dağlar gibi taşlar vardır ki, kâfirlerin boyunlarına bağlayıp, cehenneme bırakırlar.

Altıncı tabakanın adı: Siccin’dir. Cehennemliklerin amel defterleri oradadır. Sakinlerine: Kutata derler. Cümlesi kuş şeklindedir. Lâkin elleri adam eli gibi, kulakları öküz kulağı gibi, ayakları koyun ayağı gibidir. Onlar, melekle gibidir; yemezler, içmezler, uyumazlar ve cinsî ilişkide bulunmazlar. Daima Hak Taâlâ’ya ibadet ederler. Bir rivayette, ateşliklerin ruhları, kıyamete kadar orada hapsolmuşlardır.

Yedinci tabakanın adı: Ucba’dır. Kavminin adı: Cüsum’dur. Cümlesi kısa boylu, siyah habeşli gibidir. Elleri ve ayakları, yırtıcı hayvan pençesi gibidir. Ye’cüc ve Me’cüc’ü onlar helak etseler gerektir. Halen, lânetlenmiş İblis, taraftarlarıyla onda sâkindir. Kendisi bir taht üzerinde oturur. Yandaşları etrafında saf saf durup, her biri yeryüzünde insanoğlunu sapıtmakla ettikleri fesat ve fitneleri, İblis’e arz ederler. Onlardan her kimin şer ve fesadı çok ve büyük ise; İblis onu yanına alıp, sahte övgüler düzüp, iltifat ederek yakınlarından sayar. Hak Taâlâ, Ümmet-i Muhammed’i onların şerlerinden korusun.

Anlatılan bu yerin ortasında karanlıktan bir perde vardır.Bu yedi tabaka yer, büyük bir meleğin omuzunda karar kılmıştır. Hak Taâlâ, yedi yer altında bulunan yeşil kaya, kırmızı öküz, büyük balık ve büyük denizden aşağıda kendi haşmetinden yedi tabaka cehennem yaratmıştır ki, birbirinden aşağıdadır. Her tabakanın arası beşyüz yıllık mesafedir.

Cehennemin yedi kapısı vardır ki, her birinin içinde ateşten yetmiş bin dağ vardır. Her dağda ateşten yetmiş bin vâdi vardır. Her bir vâdide ateşten yetmiş bin kale vardır. Her kalede ateşten yetmiş bin ev vardır. Her ev içinde ipler, sandıklar, tokmaklar, topuzlar, zincirler, bukağılar, köpekler, yılanlar, zehirli akrepler, kaynar ve irinli sular, zehir ve zakkum emsali bin türlü azap vardır. Onda kara yüzlü, gök gözlü zebani melekleri vardır ki, cümlesi sağırdır ve onlarda merhamet duygusu yaratılmamıştır. Öyle çoktur ki hesabı yoktur.

Hak Taâlâ, zebanilere bir büyük ve heybetli melek vekil etmiştir ki, ona Mâlik derler. Yedi cehennemin hâkimi ve kapıcısı odur. İlk cehennemin adına: Cehennem derler ve azabı, ötekilerinden hafif, daha zariftir. Bu, Muhammed Ümmetinin âsileri için yapılmıştır. İkinci tabakanın adı: Sair’dir. Hristiyanlar onda eserdir. Üçüncü tabakanın adı: Sakar’dır. Yahudiler için kararlaştırılmış ebedî duraktır. Dördüncü tabakanın adı: Cahim’dir. Mürtedler ve şeytanlar için azabı elimdir. Beşinci tabakanın adı: Hutame’dir. Gayya kuyusu ondadır. Ye’cüc, Me’cüc ve kâfirlerin yeridir. Altıncı tabakanın adı: Leza’dır. Puta tapanlar, ateşe tapanlar ve sihirbazlar için hazırdır. Yedinci tabaka ki, ta diptedir ve adı: Haviye’dir. O, mülhitleri, zındıkları, yalancıları ve münafıkları kucaklayıcıdır. Onun ateşi, harareti, azap ve şiddeti hepsinden üstündür. Cehennemin tabakalarının tümü, yedi bin tabakadan ziyadedir.
(Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sinden)

Musevilik’te Cehennem

Jewish Encyclopedia Musevi inancını şu şekilde açıklar: Dünyanın sonu geldiğinde insanların ruhunun üç çeşidi olacak:

“Bunlardan, doğrular hemen sonsuz yaşama yazılacaklar,
Kötüler cehennem için yazılacaklar; fakat,
İyi ve kötü tarafı terazide dengede olanlar önce cehenneme gidecekler. Bunlar cehennemde temizlendikten sonra oradan çıkarılacaklardır.”
İsa’nın yaşadığı dönemde Museviler, birisi öldüğünde ruhunun Gehenna’da işkence çektiğine inanıyorlardı. Buna karşın Encyclopedia Judaica ise şunları söylemektedir: “Kutsal Yazılarda ölüm sonrasında Gehenna’yla ilgili düşüncelerin hiç bir dayanağı yoktur.

Hristiyanlıkta Cehennem

Markos 9: 43-47: “Eğer elin seni günaha sokuyorsa, onu kes at; çolak olarak hayata erişmen iki elli olarak Hinnom Vadisine, sönmez ateşe gitmenden iyidir. – Eğer ayağın seni günaha sokuyorsa, onu kes at; topal olarak hayata erişmen iki ayağınla Hinnom Vadisine atılmandan iyidir. – Eğer gözün seni günaha sokuyorsa, onu çıkarıp at; tek gözlü olarak Tanrı’nın krallığına erişmen iki gözünle Hinnom Vadisine atılmandan iyidir. Orada onların kurdu ölmez ve ateşi sönmez.”

Her ne kadar semavi dinlerdeki cehennem inancının kökeni olan Hinnom vadisini daha sonra özel olarak ele alacak olsam da hakkında vereceğim kısa bilgi ile konuyu sonlandırayım:

DÜNYADAKİ CEHENNEM | HİNNOM VADİSİ

Matta 10: 28: Sizi öldürmeye gücü yeten fakat hayattan yoksun bırakmaya gücü olmayanlardan korkmayın, asıl sizi Hinnom Vadisinde tamamen yok edebilecek olandan korkun.

Cehennem İbranice’den gelir, aslı Gehinnom’dur ve bu da Kudüs dışında “Hinnom” köyünde boş bir arazidir. “Ge” vadi demektir. ” Gehinnom” ise Hinnom vadisi. Tarihte burası ölen kimsesiz kişilerin cesetlerinin atıldığı bir yerdir, akşam vakitlerinde kurtlar, çakallar, gündüzleri kartallar gelip bu cesetleri yerlerdi. Baktılar olacak gibi değil cesetleri yakmaya başladılar. Ayrıca İlah Molek’e yakı sunulan yer olarak da bilinir. “Seni cehenneme yollarım”, “cehennemin dibine” lafları da bu yüzden söylenmiştir. Cehennem denilen bu yer, daha sonradan da çöp yakım yeri olarak kullanıldı.

MUHAMMED SAVUNMA SAVAŞI MI YAPIYORDU?

Yazan: FileOzof


MUHAMMED SAVUNMA SAVAŞI MI YAPIYORDU?


Kur'an'da çeşitli kavimlerin peygamberleri yalanladığı ve hatta öldürdüğü bu sebeple Allah'ın onları helak ettiği söylenilir.

Bu konuyla ilgili ayetlere bakalım.
Enam Suresi 6. ayet
﴾6﴿ Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz onca imkânı kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmur indirip (evlerinin) altlarından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller meydana getirdik.

Nisa Suresi 155. ayet
﴾155﴿ Sözlerinden dönmeleri, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve "Kalplerimiz kılıflanmıştır" demeleri sebebiyle... Dahası inkârları sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur. Pek azı müstesna artık iman etmezler.

Görüldüğü gibi Kur'an bazı kavimlerin peygamberleri öldürdüğünü, onları yalanladıklarını bu sebeple helak olduklarını söyler. Her şeyi bilen Allah kavimlerin yalancı diye ithamlarda bulunacağını bildiği halde Peygamberlerin "öldürüleceğini" bildiği halde yine de Peygamber göndermiş. "Hikmetinden sual olunmaz ya Rab" diyerek bu konuyu geçelim.

Sorulması gereken soru şu:
"Niçin bunca kavmi helak eden Allah kâfirleri helak etmiyor da Müslümanlardan savaşmalarını istiyor?". Ben sizin yerinize hemen cevabı vereyim sayın Müslümanlar. "İmtihan için" savaşmaları emrediliyor. Fakat burada da kalbe... pardon akla takılan bir soru var. Bazı kavimlere de ,örneğin Musa'nın kavmi, savaş emredilse dâhi (bkz. Bakara 246) bazı Müslümanlara sahip olup Müslüman olmayan kavimlerdeki Müslümanlara neden savaş emredilmemiş? (bkz. Ankebut 14-15).
Ben yine cevap vereyim. Hikmetinden sual olunmaz ya Rab!..

Şimdi geçelim savaşla ilgili ayetlere
Tevbe Suresi 1-6. ayetler
﴾1﴿ Allah ve resulünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı fesih bildirimidir!
﴾2﴿ Yeryüzünde dört ay daha serbestçe dolaşın; fakat bilin ki asla Allah’ı âciz bırakamazsınız ve Allah inkârcıları er-geç rezil rüsvâ edecektir.
﴾3﴿ Yine Allah ve resulünden bu büyük hac günü insanlara duyurudur: Allah ve resulünün müşriklerle hiçbir bağı yoktur. Şayet tövbe ederseniz, bu kendi iyiliğinize olur; eğer sırt çevirirseniz bilin ki siz Allah’ı âcizliğe düşüremezsiniz. (Resulüm!) İnkârcıları elem veren bir azapla müjdele!
﴾4﴿ Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilâhare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna; onlara verdiğiniz söze süresi doluncaya kadar riayet ediniz. Allah haksızlıktan sakınanları sever.
﴾5﴿ Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yargılayıcıdır, bağışlayıcıdır.
﴾6﴿ Ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah’ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al; sonra onu kendi güvenlik bölgesine ulaştır. Bu uygulama, onların bilmeyen bir topluluk olmalarından dolayıdır.

Diyanetin konuyla ilgili tefsiri uzun olduğundan size on maddelik özet geçeceğim. İsteyen okuyup yanlışım varsa düzeltebilir.
1- Müslümanlar için sözünde durmak çok önemlidir.
2- Müşriklerle yapılan bu antlaşma feshedilmiştir.
3- Bu antlaşma yapılırken İslam Peygamberi Muhammed Allah yerine Müslümanları temsil etmiştir. ( Özellikle bkz. Müslim "Cihad" 3)
4-Antlaşmanın feshinden sonra "antlaşmaya uymayan" müşrikler için 4 ay verilmiştir.
5- Kendileriyle antlaşma bulunmayanlar sürekli savaş halindedir.
6- Müşrikler tövbeye yanaşmadıkları yani Müslüman olmadıkları takdirde Müslümanlara savaş açmış "sayılırlar".
7- Eğer kişi Müslüman kimliği gösterirse onlara savaş açılmaz.
8- İslam'ı tanımak isteyen müşriklere fırsat verilir.
9- İslam'ı tanıdıktan sonra güvenli bir yere ulaştırılırlar.
10- Eğer İslam'ı tanıdıktan sonra "kabul etmezlerse" üstüne üstlük kutsal bölgelere -Kâbe- yaklaşırlarsa bulundukları yerde yani kutsal yerlerde "öldürülürler".
Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı Kur'an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Cilt 2, s. 720-731.

Kendi yorumumu katarsam müşriklere 8 ve 9. maddelerde fırsat verilmesinin sebebi 10. maddede yaptığım açıklamanın da desteğiyle bir barış göstergesi değil taraf toplama isteğinin bir neticesidir. Zira direk öldürme olsaydı Müslümanlar için taraf toplanamazdı.

Öte yandan savunma savaşı yapılırken bu kadar çok cariye elde etmek ne kadar olası, tartışılır bir konu. Çünkü benim bildiğim savaşa genellikle erkekler katılır.

Şimdi de farklı bir açıdan ele alalım konuyu.
İlk sorumuz şu olsun: Allah neden yemin ediyor?
Buna verilecek cevap Arapçada yemin etmenin bir şeye dikkat çekme özelliği vardır.
Şimdi Adiyat Suresi 1 ve 5. ayetleri buna göre düzenleyelim.
﴾1﴿ Dikkat çekerim; nefes nefese koşanlara;
﴾2﴿ Sonra çakarak kıvılcım saçanlara;
﴾3﴿ Sabahleyin ansızın baskın yapanlara;
﴾4﴿ Derken o sırada tozu dumana katanlara;
﴾5﴿ Peşinden orada bir topluluğun ta ortasına dalanlara!

Şimdi diyeceksiniz orada atın öneminden bahsediyor. Evet, fakat sabahleyin baskın yapan, nefes nefese koşan, tozu dumana katan yani savaştaki atlara dikkat çekiliyor.

Daha bugün yakın bir akrabama cariyeyi anlattığımda bana tövbe et, öyle şey yoktur dedi.
Üstüne üstlük öyle bir şey olsa bile bana Muhammed'in cariyesinin olmadığını söyledi
Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Fakat inandığı dini Müslümanların sorgulamadığı büyük bir gerçek. İslam'ın vicdanını kendi vicdanınıza göre şekillendirmeye çalışmayın yoksa İslam'a göre kafir olursunuz...

Her şey gözle görülecek kadar açık. Ben ne kalbinizi mühürledim ne de kulaklarınıza ağırlık verdim...

MÜSLÜMANLARA SORULAR

Yazan: Kirpi


MÜSLÜMANLARA SORULAR

Genelde sakin biri olsam da Müslümanlarla tartışmalarım nadiren küfürsüz bitmiştir. Bunun sorumlusu ben değilim zira sorularıma verecek cevapları bittiğinde ya çekip gittiler yada sadece küfür ve tehdit ettiler. Şimdi bazı sorularımı bir kez daha buradan soracağım ve cevap vermek isteyenle severek tartışa bilirim.

Soru #1
Bildiğiniz kadarıyla Müslümanların kutsal kitabı Kur'andır. Farklı mezheplerin kendilerine göre kaynakları olmasına rağmen Kuran sonuç olarak ortak bir kaynak olarak kabul ediliyor. Fakat ne yazık ki Müslümanlar kutsal sandıkları kitabın emirlerine karşı geliyorlar. Örnek olarak HAC. Bildiğiniz üzere Hac İslamın 5 şartından biridir ve durumu iyi olan her insan hacca gitmek zorundadır.

Bakara Suresi, 196. ayet: Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın…

Kuranda hacla ilgili onlarca ayet var ama benim asıl sorum hacca nasıl gidecekleriyle alakalı. İlgili ayete bakalım.

Hac Süresi, 27. ayet: "İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler."

Ayette açık bir şekilde Haca yaya olarak (رِجَالًا) ve yorgun develerle (ضَامِرٍ) gelsinler deniyor. Peki ama neden siz yaya olarak veya develerle değilde lüks otobüslerle veya uçaklarla gidiyorsunuz? Kutsal kitabınızın emirlerine neden uymuyorsunuz?

Soru #2
Câsiye Süresi 13 ayet Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından (bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir. Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.

Allah göklerde ve yerde olan her şeyi insanların hizmetine verdiğini söylüyor. Sorum şu:


Fotoğrafta gördüğünüz z8GND5296a  (Texas üniversitesi astronomları tarafından 2013 yılında keşif edildi) isimli galaksi bizden tam 30 milyar ışık yılı uzaklıkta. Bu galaksi bizlere nasıl hizmet ediyor?

Soru #3
Kur'an açık ve net bir şekilde Allah için tek geçerli dinin İslam olduğunu söylüyor. İlgili ayetlere göz atalım:

Âli İmrân Süresi 85: Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.

Âli İmrân Süresi 19: Şüphesiz Allah katında din İslam'dır.

Hal böyle iken soruyorum sizlere. Muhammed yaşadığı zaman ve Kur'an nazil edildiği zaman dünyada bilinen yerler hangileriydi? Muhammed ortaya çıktığında Amerika'da Avusturalya'da yaşayan insanların Arabistan diye bir yerin varlığından haberleri bile yoktu.


Amerika 1492 yılında Avusturalya 1605 yılında keşif edildi. Farz edelim ki Kristof Kolomb cebinde bir küçük Kur'an mushafıyla Amerika'ya gitmişti. Peki 1492 yılından önce Amerika'da yaşayan ve Şamanist dinlere mensup olarak hayatlarını süren insanların ahiretteki durumu ne olacak? Burada üç teori söz konusu fakat üçü de Kur'an'a zıttır.

Teori 1-  Kurandan ve İslamdan habersiz olarak başka dinlerde yaşayıp ölenler ahirette affedilicek. O zaman İslam evrensel olmaktan çıkıyor yöresel oluyor ve benim Allah'ın imtihanına tabi tutulmam tamamen tesadüf.  Zira 1492 yılından önce Amerika kıt'asında yaşasaydım ne Muhammedi tanırdım ne İslami.

Teori 2- Kurandan ve İslamdan başka din arayanlar cehenneme atılacak. Buda Kurana zıttır zira eğer yer yüzünde yaşayan tüm insanları Allah yarattıysa o zaman hangi dine uymalarını da tüm insanlara söylemesi gerek. Yani Muhammed bir tek Arabistan'a ve çevresine değil tüm dünyaya hitap etmeliydi.

Teori 3- Tüm toplumlara kendi dillerindeki elçiler onları ikaz etmeleri için gönderilmiş. Fakat Amerikanın yerlilerine gelen elçinin ismi ne? Avustralya'nın yerli aborjinlerine gelen elçinin ismi ne?

Sonuç olarak İslam evrensel değil bölgeseldir, bunu Kur'an kendisi bile söylüyor:

Zuhruf 43 ayet: Doğrusu bu Kuran sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorumlu tutulacaksınız.

Soru #4
Tevbe süresi 51:  De ki: "Allah'ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim Mevlamızdır, inananlar Allah'a güvensin."
Ayette insanların başlarına gelecek her şeyin Allah tarafından yazıldığı söyleniyor. Madem her şeyi yazan Allah o zaman dua etmenin manası ne? Yani Allah senin çocuğuna trafik kazasında ölme kaderi yazmışsa senin “Rabbim, evladımı kazadan beladan koru” demenin manası kalmıyor.  10 YTL aldığın dua kitabından okuduğun duayla Allah kendi fikrini değiştiriyorsa o ciddiye alınacak bir yaratıcı değil demektir.

Yazının sonraki serisinde görüşmek üzere..

KAYNAKLAR
a-https://ru.wikipedia.org/wiki/Z8_GND_5296
1-Bakara Suresi, 196. Ayet
2-Hac Suresi, 27. ayet
3-Câsiye Suresi 13 ayet
4-Âli İmrân Suresi 85 ayet
5- Âli İmrân Suresi  19 ayet
6-Zuhruf 43 ayet
7- Tevbe suresi 51 ayet

KUR'AN'DA DAĞLARIN HAREKETİ MUCİZESİ (!)

Yazan: Filozof
din, islamiyet, Dağların hareket etmesi mucizesi, Kur'an mucizeleri, Kuran mucizesi yalanları, Mucize çelişkileri, Kurandaki bilimsel hatalar, Dağların hareket etmesi, Mucize yalanları,

DAĞLARIN HAREKETİ MUCİZESİ İDDİASI ÜZERİNE

Günümüz İslamcıları birden fazla parçaya ayrılsa da davranış olarak iki kısma ayrılır. Birincisi işi olduğu gibi kabul edenler, diğeri ise savaş olmaması gerekir böyle olayların yaşanmaması gerekir diyen taklacı kesim.
İnanın bana küçükken takla atma yeteneğim bu kadar gelişmemişti. Bu kesim genellikle "ilgili kısmın önünü veya sonunu okumayıp, en iyi cımbızlamayı yaptıktan sonra, siz ayeti cımbızlıyorsunuz" diyen kişilerden oluşuyor.
Bu yazımda gerçekleri kanıtlarıyla göz önüne sereceğim. Ne gözlerinize perde çekecek ne de kulaklarınıza ağırlık vereceğim.

Şimdi Kur'an'da geçen ayetleri tek tek dile getirecek ardından bilimsel verileri sunacak en son olarak ta Müslüman argümanlarına değineceğim.

Fussilet 10
﴾10﴿ Arz üzerinde sarsılmaz dağlar oturttu, orayı bereketli hale getirdi; gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere- uygun ölçülerle yarattı. (Bütün bunlar) dört devirde oldu.

Neml 61
﴾61﴿ Peki yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, vadilerinden nehirler akıtan, yerde sarsılmaz dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan kim? Allah’tan başka bir tanrı mı? Doğrusu onların çoğu gerçeği bilmiyorlar.

Nahl 15
﴾15﴿ O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi, ırmaklar ve yollar açtı ki gideceğiniz yere ulaşabilesiniz.

Görüldüğü gibi ayetlerden çıkan ortak yorum şu:
Dağlar sabittir, sağlamdır. Dünya yaratılırken dağlar *yerleştirilmiştir* . Yani Kur'an'ın anlatımına göre dağlar duvara çakılmış sağlam birer çivi özelliği taşırlar.

Şimdi konuyla ilgili bilimsel metinlere geçelim.
Fakat bundan önce bazı bilinmesi gereken terimle ilgili bir bilgi vereyim.

Plaka (Levha): Dünyanın en dış yüzeyini kaplarlar. Geoit şeklindeki bir yapbozun parçaları diyebiliriz.
12 adettir.

"Dağlar, plakaların hareketi (bkz. Plaka tektoniği) nedeniyle Dünya yüzeyinin katlanması, faylanması veya yukarı doğru bükülmesi veya volkanik kayanın yüzeye yerleştirilmesi ile oluşur. Örneğin, Hindistan'ın Avrasya Plakası ile buluştuğu Himalaya Dağları, aşırı sıkıştırma katlanmasına ve geniş alanların yükselmesine neden olan plakalar arasındaki bir çarpışma ile oluşturuldu. Pasifik havzasının etrafındaki dağ sıraları, bir plakanın diğerinin altına batmasıyla ilişkilendirilir."
http://web.archive.org/web/20080226053110/http://www.britannica.com:80/ebc/article-9372713

Kur'an'daki anlatımın aksine dağlar yerleştirilen sabit parçalar değildir. Çünkü dağlar iki levhanın çarpışmasıyla oluşur ve bu iki levhadan biri diğerinin altına girer. Üstte kalan plaka dağı oluştururken altta kalan plaka magma içerisinde kalarak erir.
Dağların yerinde durduğu konusu ise bambaşka çelişkidir. Çünkü dağlarda plakanın bir parçası olduğu için bazen yükselmek bazen alçalmak ya da ileri geri gitmek zorundadır. Çünkü plakalar yavaş ve küresel şiddetli olsa da  hareket halindedir. Bu hareketin en belirgin kanıtı yaşanan depremlerdir.

Bazı Müslüman Argümanlar

Bazı modernist kesim Neml 88 ayetini göstererek bu bilgilerin 1400 yıl önce haber verildiğini söylüyor. Bize ayetin öncesini sonrasını okuyun dedikleri halde bunu yapmıyorlar.
Neml 88
﴾88﴿ Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.

Fakat ayetin bir önceki kısmını okursak her şey daha da berrak bir hal alıyor.
Neml 87
Sûrun üflendiği gün, Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılır, hepsi boyunları bükük olarak O’na gelirler.

Bu ve buna benzer kıyamet anını anlatan bir çok ayet mevcut.
Müzemmil 14
﴾14﴿ O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar savrulan kum yığınları halini alır.

Hakka 13,14,15
Sûra bir defa üflendiğinde; Yeryüzü ve dağlar yerlerinden sökülüp birbirine bir çarpışta darmadağın edildiğinde; İşte o gün olacak olur.

Nebe 18,19,20
Bu, sûra üfürüleceği gün gerçekleşir ve siz bölük bölük gelirsiniz.
Gök açılır ve kapı kapı olur.
Dağlar yürütülür, serap hâline gelir.

Görüldüğü üzere kıyamet anını destekleyen bu tarz ifadeler Kur'an'da mevcuttur. Diyelim ki Neml suresi 88. ayette yerin hareket edişinden bahsediyor olsun. Yine de yeryüzü ile dağların ayrı bir şekilde olmadığı gerçeğiyle karşı karşıyasınız.

Rad 31
﴾31﴿ "Eğer gelmesi sebebiyle dağların yürütüldüğü veya yerin parçalandığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı (yine inanmazlardı). Fakat bütün işler Allah’a aittir. Müminler hâlâ anlamadılar mı ki Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Allah’ın vaadi gelinceye kadar yaptıklarından dolayı inkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir. Allah, vaadinden asla dönmez."

Bütün gerçekler gözle görülecek kadar açık.
Ben ne gözlerinize perde çektim ne de kalbinizi mühürledim...

ARİANY'İN DİNİ TERK ETME SÜRECİ



ARİANY DİNİ TERK ETME SÜRECİNİ ANLATIYOR


Merhaba. Takma ismim Ariany. 22 Yaşındayım ve okumayı, hayatı sorgulamayı, insanların hayatlarını dinlemeye ve onlara bilgim kadarıyla fikir vermeyi seven biriyim. Takma ismim ise hayalimde olan karakter. Bu karakter ne tanımlayan ve benliğimi oluşturan bir karakterdir. Onun hayali olduğunu bilsem de ona sımsıkı bağlıyım çünkü onu ben yarattım ve o benim hayatımın bir parçası. Dinden kurtuluşum da bana yardım eden, sevgi dolu bir dost. İlk önce kurtuluş sürecini anlatırsam bu hayalin neden canlandığını da anlamış olacaksınız. Müslüman bir aile ve çevrede doğup büyüdüm. Hayatım bunun üstüne inşa edildi, bunun üstünde emekledim. Gerçeğim her zaman din oldu. 8 Yaşından beri camiler de din dersi alıyor, din dersi alan insanlara bir arada oluyordum. Camiye gitmekte ilk başta oldukça hevesliydim. Hem arkadaşlarım oradaydı, hem de bir şeyler öğrenecektim. Çocukluğumdan bu yana yazmayı, öğrenmeyi seven biriydim. Hayatım felsefe üzerine kuruludur. Neyse efendim, camiye gittiğim her gün Kur'an derslerini Arapça olmak şartıyla alıyordum. Molalarda da oyunlar oynuyor, kahkalar ile muhabbet ediyorduk. İlk başta oldukça güzel geçen bu yaşantı sonradan yerini şiddete bıraktı. Kur'an ve cüz dersi alırken okuyamazsanız, unutursanız, harf şaşırırsanız vay halinize. Kızılcık veya kocaman bir sopa omzunuzda hissediliyordu. Zamanla gitmekten soğusam da ailem "döver de sever de" diyordu. Çocuktum, gittim. Dayak yiyordum. Okumaya çalışıyor ama beceremiyordum. 15 Yaşına kadar her yaz gitmeye devam ettim. Kur'an'ı öğrenmiş, cüzü okuyordum. Tabi Arapça bir dilde. 16 Yaşımda gitmeyi bıraktım. Çünkü bu yaşta dayak yemek sinirlerimi geriyordu. Sesimi çıkarırsam hem hocadan hemde ailemden dayak yiyecek, çevrede "hocaya karşı geldi, bak kâfire!" Diye dedikodum çıkacaktı. En iyisi bir bahane ile kurtulmaktı. Bu yüzden kendi eğitimimi kendim aldım. Kur'an'ı okumayı kendim öğreniyor, kendim okuyordum ki seneye dayak yemek istemiyordum. İnternetten hem Arapça hemde Türkçe okumaya başladım. Mealleri öylesine öfke doluydu ki, öylesine şiddet içindeydi ki korktum. Okurken aklımdan hep "Tanrı bile ne yapıyor ki hoca nasıl dayak atmasın" diyordum. Sene gelip çattığı zaman ailemi oldukça zor olsa da ikna ettim ama bir fener yandı bende. Bunu 1. Olay olarak ayırmak istiyorum.Tabi Camide olan eğitim haricinde lise de din dersi alıyordum. Hocamız öylesine sinirliydi ki bırakın soru sormayı yanlışlıkla hareket bile yapamazdınız. Öğretmenimiz, sürekli İslam'ın yüceliğini anlatırdı. Ama ben pek dersine odaklanmayan biriydim. Çünkü bu anlatılanları zaten biliyor, defalarca okuyordum. Hayatımın bir parçası olan bir şeyi defalarca okumak beni yavaş yavaş bıktırmaya başladı. Arkadaş çevrem de oldukça Müslüman bir hayat sürüyor, kimi kurslara gidiyordu. Orada gördükleri olayları anlatırken "hay hocamı seveyim" diyordum. Benim hocam bir melekmiş yahu... Dayak atmalar, tehdit etmeler, çocuklara işkence uygulamalar ve daha niceleri vardı. Bu bir kurs için değil, birçok kurs için geçerliydi. Arkadaşlarım artık kurslardan kaçmaya çalışıyorlar, yapamadıkları zaman mecbur ya dayak yiyorlar ya da yine aynı şeyleri dinlemek zorunda kalıyorlardı. Ben ilk başta dediğim gibi insanları dinlemeyi seven biri olduğum için, birçok sırrı biliyordum. Bazı kız arkadaşlarımın yaşadıkları kulağıma geliyordu. Kız arkadaşlarım, bunalmış, korkmuş bir vaziyette olsalar da, ailelerine anlatacak güçleri olmuyordu. Şiddet bir yana efendim, gözlerle taciz, fiziksel taciz, tecavüz girişimleri, yoklamalar ve bazı şeyler yaşıyorlardı. Aileleri onları evden çıkarmıyor, onlara "sen kızsın, edebini bil" diyorlardı. Bazılarının telefonlarına el konuluyor, 17 yaşında ki kız aileden dayak yiyor, kemerle vuruluyordu. Çoğu kurtulmak için evlenmek zorunda kalsa da ailesinin seçtiği eşler yüzünden kurtulamıyorlardı. Aile bitiyor eş dayağına geliyordu sıra. Bazıları 16 yaşında evleniyordu. Tabi, bunlar anlatılırken ben artık hayatı sorgulamaya başlamış, dinlerin ne olduğunu, bu insanların ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordum. İlk başta klasik bir söz geliyordu "bu Müslümanlık değil" nerede değil tam olarak da o. Ama bu sorgulama aileme dert olmuş, baskı altına girmiştim. Ailem bana "detaya ne gerek var? Allah var etti ve o alacak. Kafanı nasıl karıştırıyorlar senin. Okul işte böyle bir yer" diyorlardı. Çevrem, saçlarıma, sakalıma, giysime, arkadaş hayatıma karışıyorlardı. Saçım uzun olduğu için bana "kız mısın sen?" Diyorlardı. Ne alakası var? Kız arkadaşlarımın durumunu az da olsa anlamaya başlamıştım. Sokağa çıkma yasağı uygulanıyor, okul zamanlarım düzenleniyor, telefonum kontrol ediliyordu. Amaç bu saçmalıkları "sorgulamayı" kesmekti. Bu karakter işte tam bu zaman da ortaya çıktı. Çünkü etrafımda ki insanlar, sorgulamayı bırakın bir kenara konuşamıyorlardı bile. Düşünceleri, bilgileri anlatacak kimsem yoktu. Sorgulamayı kendimle yapıyordum ama cevap alamıyordum. Zarar gören kız arkadaşlarım bile durumdan şikayetçi ama sorgulamaktan da mutsuz gibilerdi. Beni dinlemeyi bir kenara atın, bana bakmamaya başladılar. İnsanlar bana "delirmiş bu." Diyordu. Ailem "Müslümansın sen kendine gel" diye nasihat veriyordu. Ne iş yaptığım, kimle gezdiğim gözetleniyor, söylediklerim yayılıyordu. Bu sayede ailem rahatça beni takip ediyordu. 17 yaşında iken sadece "Dinimiz barışsa bunca savaş neden baba" diye sormuştum. Babam, "Kâfirler çok evladım, onları arındırmak için" demişti. "İyi de baba, bu kanla olmaktansa, bilgiyle ve kanıtla neden olmuyor" dediğimde bana "senin gibiler yüzünden. Müslüman mısın belli değil, burnun havada, tutturmuşsun bir şeyler " demişti. "Ama, onlar sorguladıkları için bu halde olamazlar mı?" Babam sinirlenmişti. "Ne diyorsun sen evlat, Allah'ı sorgulamak kimin haddine. O hepimizi seviyor" demişti. Devam edersem dayak yiyeceğimi bildiğimden içimden "Hadi oradan, bu yüzden kız arkadaşlarım evden çıkamıyor. Sırf kız oldukları için mi koruyor onları yoksa düşkün olduğu için mi" diyordum. Hayali karakterim bu zamanlarda yetişmişti bana. Onu kendim yarattım, kendim büyüttüm. Duyduğum sırlar, dertler alevlendirdi onu. Ona, öğrendiklerimi anlatıyordum o da bana cevap veriyordu. Düşünüyor, doğruyu bulmak istiyordum. Bana sürekli "Hey, deney faresi, nasılsın?" Diyordu. Haklıydı da. Deney faresinden farkım yoktu. Dünya labirentim, Allah beni deneyen, bu İslamcılar da enjekte edilen ilaçlardı. Hangi yöne gideceksin? Aria ile olan yani hayalimle olan bir konuşmam daha açıklayıcı olur sanırım.
"Allah, seni deniyor mu?"
"Öyle diyorlar."
"Peki buna emin misin?"
"Aslında pek değilim"
"Yahu, senin geleceğini bilen, seni çizdiği çembere rağmen yakacak olan biri seni neden denesin. Bunca şeyi yarattıklarını denemek için neden yapsın? Küçük çocukların haberlerini görüyorsun. Sırf birileri iyi olacak mı diye gelecekleri yok olan çocukların suçu ne? Hani, savaşa gitmemişsindir ama yolda giderken bir kurşun omzuna isabet eder ya, buna 'lanet olası kurşun' dersin, bundan ne farkı var bu durumun?" Kafam oldukça karışmıştı. Çünkü sadece Türkiye veya İslam için değil, dünya ve dünya dinleri için aynı şeyi düşünüyordum. Belgeseller de kendini İsa olarak görenler, din için savaş açanlar, küçük çocukları bile kutsayanlar, Tanrı adına köle olmasını isteyenleri görüyordum. Çevrem de olanlar beni öylesine zorluyordu ki. Tüm bunlar tanrı için mi? Her şeyin basit bir Domino taşı olduğunu çözmüştüm. Şeytan taşlamak için taş alırsın ve atarsın. Bu taşa para verirsin ama taş tekrar satılır. Sen gibiler taş attıkça o taşlar yeniden ve yeniden satılır. Eğer şeytan taşlama olmasa satış olmaz. Ekonomik kazanç işte bu. Eğer Amerika'da veya başka bir ülkede bir dinde değilseniz, bir inancınız yoksa takip edilemezsiniz. Çünkü, sizi eğiten kişiler bellidir. Eğer onların eğitimi dışına çıkarsanız sonuçlar ve olasılıklar artar. Bu durumda, size sürülen eşyalar ve satılan diğer şeyler değişir. Eğer bir toplum Müslüman ise Kur'an eğer değilse İncil eğer inançsız bir kesimse ona göre ürünler getirilir ve pazarlanır. Camiler, kiliseler için verilen paralar, dönen ekonomik oyunları göstermektedir. Yani, siz eğer inançsız biriyseniz, hem köle olamaz hemde alacağınız ürünler azalır. Stratejik bir plan.Bunu çözmeyi başardığım zaman dinin ekonomik kazanç olduğunu, tamamen görünmez kameralar ile izlendiğimizi ve korkutularak bazı şeylere engel olunmasını anlamıştım. Kur'an'ı Türkçe okuyunca zaten değişmeye başlayan fikir oldukça güçlenmiş, oldukça büyümüştü. IŞİD gibi, bir ülkenin stratejisi olmak istiyorsanız veya bir kişiyi ortadan kaldırmak istiyorsanız ona sadece kâfir deyin yeter. Çünkü Tanrılar, bir kâfire verdiği o önemsemeyi, bir çocuğa gösterse idi, bir kez ona bakılmasını söylese idi, koskoca Allah veya diğer tanrılar "Çocukları koruyun" deseydi, bugün savaşlarda, kaoslarda ve türlü iğrenç vak'alarda çocuklarımız ölmeyecekti. Asgard, Valhalla, Diğer cennetler umurumda bile değildi artık. Bizim zaten bir cennetimiz vardı ve biz ona sahip çıkamıyorduk. Hayali karakterim Aria, çevremin cesaret edemediği sorgulamayı yapıyor, benim korkularımı yok ediyor ve tüm o anlatım isteğim tamamlanıyordu. Hayali karakterim ve dinden kurtuluş sürecinin oluşumu tamamen bundan ibarettir.

Ey Toprak ana, ey güzel gökyüzü ve narin bulutu.
Nice dert açtık başınıza, nice gürültü ve uğultu.
Bir kere susmadık, bir kere durmadık ve bir kere sizi duymadık.
Toprak ananın evini görmedik. Ne bir aslanı ne suda yüzen kuğuyu.
Güzel gökyüzünü resmetmek yerine onu kirlettik ve kazanç uğruna öldürdük.
Suyumuzu zehir yaptık, gönlümüzü çamur.
Din getirdik, toprak anaya kan döktük.
Kural getirdik, büyükleri köle yaptık, çocukları boğduk.
Bilirim, kötüyüz biz. Ama ne Roma'yız, Ne İsa ne de Hitler.
Biz, bazıları seni seveniz, seni öğreten, seni kollayan çocuk.
Bebekleri öpeniz, kuğuyu neşeyle izleyen.

Teşekkür ederim, iyi ki varsınız.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Ariany

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

İFK OLAYI

Yazan: Serdar Kaangil
SK, din, islamiyet, İfk olayı, İfk hadisesi, Ayşe'ye zina iftirası, Ayşe'ye zina suçlaması, Gerdanlık Olayı, Hz.Aişe'ye zina iftirası, Nur suresi 11-26,

AYŞE’YE ZİNA SUÇLAMASI


İslam peygamberinin eşlerinden Ayşe’nin Muhammed’i başka bir erkekle aldattığı iddia edilen olaydır. Zina ile suçlanan Ayşe’nin başından geçen olay ve sonrasındaki gelişmelerin tümü İfk olayı olarak geçer. Bazı tarihçiler ifk olayını kısa, bazıları da geniş bir şekilde ele almışlardır. Vakidi, Hişam, Yakubi, Taberi ve İbni Esir kendi tarihlerinde; ifk olayını nakletmişlerdir.

Kur’an’da Nur suresinin 11. ayetinden başlayıp 26. ayetine kadar anlatılan olay pek anlaşılmaz. Çünkü Muhammed hazretleri olayı bütün ahali bildiği için ne olduğunu, nasıl olduğunu anlatmaya gerek duymamış, gelecekteki insanların yazılanları nasıl anlayacağını düşünememiştir. Sadece iftira konusu üzerinde durmuş ve iftira atanları suçlamıştır. Zorunlu olarak olay hadisçi ve tarihçilerin yazdıklarına başvurarak detaylı olarak anlaşılır şekilde ortaya konabilmiştir.

Tarihçilere göre Muhammed, çıktığı savaş seferlerine eşlerinden birini de yanında götürürdü. 626 yılında Yahudi Beni Müstalik kabilesine karşı çıktığı seferde yanına Ayşe’yi de almıştı. Beni Müstalik kabilesi mensuplarıyla kısa süren bir çatışmanın ardından Yahudiler mallarını ve hanımlarını bırakıp kaçmışlardı.

Kütüb-i Sitte, Gazveler Bölümü, Hadis no: 4264
Nafi 'rahimehullah'a kıtalden önce (yapılan İslam'a) davet hakkında sormak üzere yazmıştım. Bana şöyle yazdı: "Bu İslam'ın evvelinde idi. Resulullah (sav) Beni Müstalik`e (önceden haber vermeden ani) baskın yaptı. Onlar (bu sırada) gafil haldeydi, hayvanları su kenarında sulanıyorlardı. Mukatillerini öldürdü, çocuklarını ve kadınlarını esir aldı. O gün Cüveyriye'yi de ele geçirmişti."

-5582
Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Beni’l-Mustalik’ten Cüveyriye Bintu’l-Hâris, Sâbit İbnu Kays İbni Şemmâs radıyallahu anh’ın hissesine düşmüştü (esaretten kurtulmak için mukâtebe anlaşması yaptı). O, çok güzel bir kadındı, gözde onun için bir hisse vardı (gören göz haz duyardı). Mukâtebe bedelini ödemede yardım talep etmek üzere Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a geldi.

Hz. Aişe devamla der ki: “Cüveyriye kapıda durduğu vakit onu görünce durumu hoşuma gitmedi (Resûlullah’ın onu beğenip evlenmeye kalkacağından korktum). Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın da benim onda gördüğüm (güzelliği) göreceğini derhal anladım.”Ey Allah’ın Resûlü dedi. Ben Hâris’in kızı Cüveyriye’yim. Durumum size meçhul değil. Ben Sâbit İbnu Kays’ın hissesine düştüm. Fakat hürriyetime kavuşmak için onunla mukâtebe yaptım. Size, mukâtebe (bedelini ödemem)de yardım istemek üzere geldim.
Resûlullah: “Sana ondan daha hayırlısını söylesem ne dersin?” buyurdular. Cüveyriye: “O nedir?” dedi.”Senin yerine mukâtebe ücretini ödeyeyim ve seni zevce olarak alayım?” buyurdular. Cüveyriye de: “Kabul ediyorum!” dedi. (Bunun üzerine, Sabit İbnu Kays’a adam göndererek Cüveyriye’yi ondan talep etti. Sabit: “O senindir, Ey Allah’ın Resûlü! Annem babam sana feda olsun!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm mukâtebe ücretini hemen ödedi. Cüveyriye ile evlendiğini işitince ellerindeki esirleri salıp azad ettiler ve: “Bunlar Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın artık akrabalarıdır (esir olarak tutulamazlar)!” dediler. Hz. Aişe devamla der ki: “Kavmine ondan daha hayırlı bir kadın görmedik; onun sebebiyle Benî Mustalik’ten yüz aile halkı azad olundu.”
[Ebu Davud, Itk 2, (3931); Buhari, Itkr, 13; Sahih-i Müslim, 1576]

Cüveyriye’nin amcası ve kocası bu baskında ölmüştü. En yakınlarını kaybettiği gün yaşadığı bu pazarlık trajedinin son perdesi.

Cüveyriye’nin asıl adı Berre idi. Yaşının küçüklüğünden dolayı Muhammed ona kızcağız, küçük kadın anlamına gelen Cüveyriye adını verdi. Muhammed o gün onunla evlendi. Evlendikleri sıra Cüveyriye 20, Muhammed 58 yaşındadır. İfk hadisesi işte bu evlilikten sonra ve seferden dönüşte meydana geldi.

İfk hadisesini doğru değerlendirebilmek için; Ayşe’nin Cüveyriye meselesinde duygularını ve psikolojisini dikkate almak gerekirdi. Kendine rakip genç ve güzel bir kadın o gece kocasıyla gerdeğe giriyor. Ayşe’nin ruh halini düşünün. Üstelik Ayşe, lafını sakınmayan, Muhammed’e; “Bakıyorum da senin efendi tanrın senin şeyinin keyfini yerine getirmede hiç gecikmiyor” diyebilmiş bir kadın.

Ve ertesi günü dönüş için kervan yola çıkıyor…

İfk Hadisi:

Aişe (r.a.) buyurmuştur ki:
“Resulullah bir sefere çıkacağı zaman kadınları arasında kur`a çeker, kur`a kime çıkarsa onu beraberinde sefere götürürdü. Bir sefer sırasında da ben çıktım ve yolculuğuna refakat ettim. Bu sefer, örtünme emri geldikten sonra idi.

Ben yol sırasında deve sırtında giden bir mahmil içinde taşınıyordum. Konak yerlerinde de onun içinden iniyordum. Resulullah , o gazvesi sona erinceye kadar hep böyle yol aldık. Nihayet geri döndü ve Medine`ye yakın bir yerde konakladık.

Geceleyin bir müddet kaldıktan sonra dönüş emri verildi. Dönüş emri çıktığı sırada ben kalkıp (kazayı hacet için tek başıma) ordudan ayrılıp gittim, ihtiyacımı gördükten sonra bineğime geri geldim. O sırada göğsümü yokladım.

Yemen’in göz boncuğundan yapılmış gerdanlığım kopmuştu. Aramak üzere geri döndüm. Onu aramak beni epeyce oyaladı. Benim bineğimle meşgul olan askerler gelip mahmilimi deveme yüklemişler. Zannetmişler ki ben mahmilin içindeyim.

O zamanlar kadınlar çok hafifti. Az yedikleri için şişman değillerdi. Askerler mahmilimi kaldırırken hafifliğine şaşırmayıp yüklemişler. Ben zaten küçük yaşta bir kadındım:
Hülasa devemi sürüp gitmişler. Ordu gittikten sonra gerdanlığımı buldum. Ordugaha geri döndüğüm zaman kimseyi bulamadım. Herkes gitmişti. Önce bulunduğum yere geldim. Beni bir müddet sonra kaybetmiş olduklarını farkederek aramaya geleceklerini düşündüm.

Bu halde iken uyku bastırmış ve uyuyup kalmışım. Safvan İbnu Muattal (geri gözcülüğü vazifesiyle) ordugahın gerilerinde geceyi geçirmişti. Sabah olunca benim menzilden geçerken uyuyan bir insan karaltısı görerek yanıma geldi. Görür görmez beni tanıdı.
Zira örtünme emri gelmezden önce beni görmüştü. Ben onun istirca sesiyle “İnna lillah ve inna ileyhi raci`un = Biz Allah`ın kullarıyız ve Allah`a dönüp varacağız” uyandım.

Derhal başörtümle yüzümü örttüm. Allah’ıma kasem olsun bana tek kelime konuşmadı, istircaından başka bir tek sözünü de işitmedim, indi ve devesini ıhtırdı. Binmem için devenin ön ayaklarına ayağıyla bastı. Ben de bindim. Devemi önden çekti, böylece yol aldık. Ordu bir yerde konakladığı sırada onlara yetiştik. (Gecikme hadisesini iftira vesilesi yaparak) benim yüzümden helak olanlar oldu. Bu işte en büyük vebal de Abdullah İbnu Ubey İbni Selül`e düşmüştü.

Ayşe anlatmaya devam ediyor:“Medine`ye geldiğimiz zaman bir ay kadar hasta yattım. Meğer bu esnada iftira edenlerin dedikoduları herkesi meşgul ediyormuş. Benim ise hiçbir şeyden haberim olmadı. Ancak bir husus bende kuşku uyandırmıştı. Resulullah’dan başka zaman hastalanınca gördüğüm iltifat ve alakayı göremiyordum.”Yanıma girip selam veriyor, sonra da: “Şu sizinki nasıl?” deyip çıkıyordu.

Bu davranışından biraz işkilleniyordum ama yine de (ortalığı saran) fitneden bihaberdim.
Bu halde nekahet devresine girdim.Bir gece, ben ve Ümmü Mistah o zaman için hela olarak kullandığımız menası denen çukurların bulunduğu semte doğru gitmiştik. Biz buraya, geceden geceye çıkardık. Hicab ayetinden sonra evlerde helalar inşa edilince çıkmaz olduk. Bundan önce biz de, eski Arapların def-i hacetteki usulüne uyuyorduk.Dönüş yolunda yürürken Ümmü Mistah, ayağı örtüsüne takılarak düştü. Kadın (böyle can yakıcı durumlarda söylenmesi adet olan “düşmanın helak olsun” demedi): “Mistah helak olsun!” diye (oğluna) beddua etti. Ben kadına: “Nasıl böyle dersin!” Bedir gazvesine katılan bir kimseye beddua ediyorsun ha!” dedim. “Sen onun ne söylediğini işitmedin mi?” dedi. “Ne söylemiş ki?” dedim.Bunun üzerine iftiracıların söylediklerini bir bir anlattı. Hastalığıma yeni hastalık katıldı. Eve dönünce, Resulullah yanıma girdi ve: (İsmimi söylemeden) “Adamınız nasıl.” dedi. Ben: “Ebeveyninim yanına gitmeye izin ver” dedim. Ben, haberin aslını annemle babamdan işitmek istiyordum.Resulullah izin verdi, ben de ebeveyninim yanma geldim. Anneme: “Ey anneciğim, halk arasında söylenen bu sözler nedir?” dedim. “Ey kızım! Sen bu meseleyi büyütme. Allah`a kasem olsun güzel ve kocasının yanında sevgili olan, birçok kumaları (ortak) bulunan bir kadın hakkında her zaman çok dedikodu ederler” dedi. Ben: “Sübhanallah, demek halk böyle söylüyor ha!” dedim. O gece sabaha kadar hiç durmadan ağladım. Ne gözümün yaşı dindi, ne de gözüme uyku girdi. Sabah oldu, ben hala ağlıyordum. Resulullah o gün Ali bin Ebu Talib`i ve Üsame bin Zeyd'i çağırmıştı. Benimle ilgili vahyin gecikmesi üzerine ailesiyle ayrılma hususunda onlarla istişare ediyordu. Üsame, ehlinin suçsuzluğu hususunda onlara karşı içinde beslediği sevgiye dayanarak, bildiği hususu şöyle dile getirmişti: “Ey Allah`ın Resulü! Onlar zevcelerinizdir. Allah`a kasem olsun, onlar hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz.
”Ali İbnu Ebi Talib de şöyle demişti: “Ey Allah`ın Resulü, Allah sana darlık vermez. Sana kadın çoktur. Sen cariyene sor, (onun halini o daha iyi bilir), sana gerçeği haber verir.”Resulullah bu tavsiye üzerine cariyemiz Berire`yi çağırdı ve: “Ey Berire, söyle! Aişe`de sana şüphe verici bir husus gördün mü?” diye sordu. Berire: “Hayır! Seni hak üzerine peygamber olarak gönderen Zat-ı Zülcelal`e yemin olsun, ben onda fena bulduğum bir şey görmedim.
Ayıplanabilecek tek gördüğüm şey şudur: “Yaşı genç olduğu için, ailesi için yoğurduğu hamurun üzerine uyur, bu sırada gelen keçi, hamurdan yerdi.”

(Bu soruşturma sonunda) Resulullah kalkıp mescidde bir hutbe okur. Bu iftirayı ilk defa çıkaran Abdullah İbni Ubey İbni Selül hakında, minberde şunları söyler: “Ehlim hakkında bana sıkıntı veren adamı cezalandırmada, intikamımı almada bana kim yardım edecek? Allah`a yemin olsun ehlim hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Adı iftiraya karıştırılan bir adamdan söz ettiler. Onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum. O ailemin yanına ben olmayınca hiç girmemiştir.” Resulullah bu sözleri üzerine (Evs kabilesinin reisi) Sa`d İbnu Muaz kalktı ve: “Ey Allah`ın Resulü! Allah`a yemin olsun biz ondan senin intikamını alırız! Eğer Evs kabilesindense boynunu vururuz.
Hazreçli kardeşlerimizden ise, bize sen emredersin, biz emrini aynen yerine getiririz!” dedi. Hazreç kabilesinin reisi olan Sa`d bin Ubade ayağa kalktı. Sa`d aslında salih bir kimseydi. Ancak (Sa`d İbnu Muaz`ın konuşmasından alınarak) kabile hamiyet ve gayretine kapılmıştı. Sa`d bin Muaz`a dönerek şu sert cevabı verdi: “Vallahi sen yalan söylüyorsun! Sen onu (Abdullah bin Ubey bin Selül`ü) öldüremezsin. Öldürtmeye gücün de yetmez.” (Ensar`ın ileri gelenlerinden) Üseyd bin Hudayr -ki bu zat da Sa`d İbnu Muaz`ın amcaoğludur- kalkarak Sa`d İbnu Ubade`ye çıkıştı: “Allah`a yemin olsun yalan söyleyen sensin. Onu mutlaka öldürürüz. (Abdullah İbnu Ubey`e arka çıkıyorsan) sen de münafıksın, münafıklar hesabına kavga ediyorsun!” Derken (Ensar`ın iki kabilesi) Evs ve Hazreç ayağa kalkmışlar ve Resulullah daha minberde iken, birbirlerine girmeye ramak kalmıştı.Resulullah sükuneti sağlayıncaya kadar gayret sarfetmiş ve minberden inmişti. Ben o gün de ağladım. Ne gözümün yaşı dindi, ne de gözüme uyku girdi. Müteakip gece de hep ağladım: Ne gözümün yaşı dindi ne de bir parça olsun uykum geldi. Sabahleyin annem ve babam yanıma geldiler. Böylece ben, iki gece bir gündüz aralıksız ağlamıştım. Öyle ki artık ağlamaktan ciğerlerim parçalanacak diye düşünüyordum. Onlar yanımda oturuyorlar, ben de ağlamaya devam ediyordum. Derken Ensar`dan bir kadın izin istedi. Ona, gir dedim. Yanıma oturup o da benimle ağlamaya başladı. Biz bu halde iken Resulullah girdi. Sonra oturdu.Hakkımda söylenen şeyler söyleneliden beri yanımda hiç oturmamıştı. Bu arada bir ay geçmiş ve meselemle ilgili herhangi bir vahy gelmemişti. Resulullah otururken şehadet kelimesini de getirmişti. Sonra bana şunları söyledi: “Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Eğer bu dedikodulardan beri isen Allah seni vahiyle tebrie edecektir. Şayet bir günah işledi isen Allah Teala`ya tevbe et. Zira kul bir günah işler, sonra da günahını itirafla tevbe ederse, Allah Teala tevbesini kabul ve affeder.”

Resulullah sözlerini tamamlayınca (izdırabımın şiddetinden) gözlerimin yaşı kurudu, artık tek bir damla bile yaş hissetmiyordum.
Babama: “Resulullah’ın sözlerine sen cevap ver” dedim. Babam: “Vallahi Resulullah’a ne diyeceğimi bilemiyorum” dedi. Anneme yönelerek: “Resulullah’ın söylediklerine sen bari cevap ver” dedim.Annem de: “Vallahi Resulullah ne söyleyeceğimi ben de bilemiyorum” dedi. Aişe devamla der ki: “Ben yaşı henüz küçük bir kadındım. Kur`an`dan da fazla okumuyordum. Dedim ki: “Vallahi ben biliyorum ki halkın söyleştiği şeyleri işittiniz. Onlar içinize yer etti ve hep inandınız. Size: “Günahsızım” dedim, inanmıyorsunuz. Yapmadığım bir şeyi size itiraf etsem, -Allah biliyor ki ben ondan beriyim- beni tasdik edeceksiniz.Allah’a kasem olsun, sizinle benim durumumu anlatacak en iyi örnek Yusuf`un babası ve onun şu sözüdür: “Bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarımıza ancak Allah`tan yardım istenir” (Yusuf, 18). Sonra yüzümü çevirip yatağıma sokuldum. Kasem olsun ben o zaman suçsuz olduğumu biliyordum ve Allah’ın benim suçsuzluğumu te’yid edeceğine inanıyordum. Ancak, kesinlikle, Allah’ın benim hakkımda bir vahiy indireceğini, bunun (kıyamete kadar) okunacağını hiç aklımdan geçirmedim.Ben, kendimi, Allah’ın herhangi bir şekilde tekellüm buyurarak okunacak bir vahiy konusu edilmeye değer bulmuyordum. Ancak, Resulullah göreceği bir rüya yoluyla Allah’ın beni tebrie edeceğini ümid ediyordum. Allah`a kasem olsun, Resulullah daha oturmuş olduğu yerden kalkmamış ve ev halkından kimse dışarı çıkmamıştı ki Allah, Resulüne vahiy indirdi: Resulullah vahiy sırasında her zaman gelen halet istila etti.Sonra da o hal zail oldu. Resulullah tebessüm içindeydiler. Konuştuğu ilk kelime bana şunu söylemek oldu: “Ey Aişe Allah`a hamdet. Zira, seni tebrie buyurduk” Annem de bana: “Kalk Resulullah’a teşekkür et!” dedi. Ben ise: “Vallahi hayır, ona teşekkür etmeyeceğim, sadece Allah’ıma hamdediyorum.Benim suçsuzluğumu Rabbim vahiy buyurdu” dedim. Allah’ın indirdiği vahiy şöyleydi:
(Nur/11-14) “Muhammed’in eşine o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, o sizin için hayırlı olmuştur.O kimselerden her birine kazandığı günah karşılığı ceza vardır. İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır. Onu işittiğiniz zaman, erkek-kadın müminlerin, kendiliklerinden hüsnüzanda bulunup da: “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi? Dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? İşte bunlar şahit getirmedikçe, Allah katında yalancı olanlardır.Allah’ın dünya ve ahirette size lütuf ve merhameti olmasaydı, o kötü sözü yaymanızdan ötürü büyük bir azaba uğrardınız…”
Buhari, Şehâdât, 15, 30, Hibe 15, Cihad 64,
Megâzi 11, 34, Tefsir, Yusuf 3, Nur 6, 11,
Eyman 18, İ’tisan 28, Tevhid 35, 52;
Müslim, Tevbe 56, (2770);
Tirmizi, Tefsir, (3179);
Nesâi, Tahâret 1194, (1, 163-164).
İbn Hişam, es-Sîre, II, s. 298
Nur Suresi 11 – 26. ayetler

İfk Olayına neden olan gerdanlık daha önce de Muhammed ve Ali ile Ayşe arasında tartışmaya neden olmuştur. Muhammed, İfk muharebesinden getirdiği ganimetleri eşleri arasında taksim ederken, iki gümüş gerdanlıktan birini Ayşe’ye diğerini eşi Ümmü Seleme’ye vereceğini söyledi. Ayşe her ikisinin de kendisine verilmesinde ısrar edince Muhammed ile Ayşe arasında tartışma çıktı. Ali, Ayşe’nin Muhammed’e karşı tepkili sözler sarf ettiğini görünce dayanamadı: “Ciddiyetini takın, itiraz edip durma, hakkına razı ol” şeklinde müdahalesi, Ayşe’yi kızdırdı. Ayşe bu defa Ali’ye ileri geri konuşmaya başladı. Muhammed’in, Ayşe’nin yakışıksız sözleri karşısında Ali’ye şöyle söylediği rivayet edilir:

“Ya Ali, dünya kurulalıberi, hiç görülmemiş bir işi sana havale ediyorum. Ayşe’nin emr-i talakını (boşanmasını) senin yetkine bırakıyorum. Senin onu boşamaklığın, benim boşamaklığım olsun.”
[KAYA, Alevî-Bektâşî, 219; Zira Ali, Cemel savaşından sonra Basra’da kalan Aişe’ye,
Medine’ye dönmemesi halinde bu yetkisini kullanacağını söylemiş, Aişe de dönmek zorunda
kalmıştır. ZELYUT, Alevîlik, 148]

Ardından çıkan İfk hadisesinde Ayşe, kendisine karşı yapılan kampanyanın başını Ali’nin çektiği zannına kapılacak ve Ali’ye olan nefreti artacaktır.

Hadislerden bazı noktalar:
(Halife Ömer’den Nakil) Ayşe babasına dedi ki: “Allah’ın Resulü beni evinden dışarı attı.”
(El-Dorrulmensur C:6, S:146 ve El-Tibyan C:7,S.415)
Annem dedi ki: Resulullah’a karşısında (ihtiram ederek) ayağa kalk. Ayşe: Yalnızca Allah’a teşekkür etmek için ayağa kalkarım; (Peygambere dönerek) sana değil.”
El- Meğazî (Vakidî’nin) C:1, S: 434
Taberî Tarihi’nde de şöyle gelmiştir: …Peygamber buyurdu: “Ey Ayşe; sana müjde veriyorum. Allah senin günahsız olduğunu nazil etti.” Ayşe dedi: “Allah’ın hamdı ve sizin kötü zannınızla..”
Taberî Tarihi C: 2, S: 114

CHIRONEX'İN DİNDEN ÇIKIŞ SÜRECİ



DİNDEN KURTULMA SÜRECİM


"Herkese Esenlikler. Her ne kadar otuz yaşında ve iki yıldır ateist olan birisi olsam da, aydınlanma sürecim ortaokul yıllarıma kadara dayanır. Bildiğiniz gibi mitlerden sıyrılmak; akşamdan sabaha oluşabilecek bir "sanrı" değil, tıpkı uzaya fırlatılan bir roketin her bir aşamada gereksiz bir parçasından kurtulması gibi; okudukça, düşündükçe ve analiz ettikçe,  zaman içerisinde ulaşılan somut bir gerçeklik.

Daha küçücük bir çocukken bile okumaya, araştırmaya çok meraklıydım. Bendeki bu "bilgiye açlık" herhangi bir konu üzerinde vuku bulabiliyordu. Bu sebeple daha ergenliğe bile girmeden, okumadığım Meydan Larousse ve Büyük Larousse cildi bırakmamıştım. Bundan dolayıdır ki, daha lise yıllarımda evrim gerçeğini görmüş, idrak ve kabul etmiştim. Arkadaşlarım tarafından dalga konusu yapılmama rağmen benim kafamda zerre kadar bir şüphe yoktu.

Bununla birlikte dindar bir ailede ve muhitte büyüdüğüm için, dinimi de bırakmıyordum. İslamı evrime ve bilime aykırı bir din değil sanıyordum. Aslında bilinçaltımda bu aykırılıkların hepsini de fark ediyordum ama bilirsiniz işte, kendimi kandırıyordum. Güya Adem ile Havva günümüz insanına fiziken benzemeyen primat türleriymiş; günün birinde mutlaka karşılaşacağımız Evren'ın diğer köşelerindeki uygarlıklar, kur'anda, "18 bin alem yarattık" denilerek zaten önceden haber verilmekteymiş; zariyat suresinde Evren'in genişlemesi zaten ortaya konuluyormuş; Dünyamızın düz olduğunu zanneden ayetlerde aslında kastedilen farklıymış; aslında Avustralya aborjinlerine bile peygamber gönderilmiş, kuranda ışık hızı veriliyormuş. Muş muş muş...

Bu kadar çok savunma mekanizması geliştirmemin sebebi, laik bir babaya sahip olmamıza rağmen, annemin ve annemin ailesinin aşırı dindar olması, ve babamın bizim büyümemizde çok etkisi olmamasıydı. Annem bizi öyle yetiştirdi ki, bir vakit namazının değil farzını kılmamak, acelem olduğu için sünnetini kılamadan bitirdiğimde bile, "Peygamber efendimiz bana şefaatçi olmayacak" diye içim içimi yerdi. Özellikle cuma namazlarında evimin yakınındaki camiler dururken, "Allah'ın rızası"nı kazanabilmek için daha uzaktaki camilere saatlerce yürür, kış günlerinde yine "Allah'ın rızası"nı kazanabilmek için buz gibi suyla titreye titreye abdest alırdım. Günler böyle geldi geçti...

İyi bir üniversitede hukuk fakültesine girdim. Artık aileden ayrılık vaktiydi. Babam beni otogardan uğurlarken onu ilk defa gözleri dolu görmüştüm. Dudaklarından şu cümle döküldü: "O kadar âdil bir çocuksun ki, en büyük isteğim hâkim olmandır." Aşırı sorumluluk sahibi bir gençtim. Ailem benden hakim olmamı istemişse iş bitmişti. Üniversite yıllarım da bilim ve dini aynı potada eritme çabalarıyla geçti. Ancak ters giden bir şeyler vardı. Hukuk da bir bilimdi ve ben her geçen gün hukuk nosyonu kazanmaya başladıkça, inandığım dini bir de evrensel hukuk ilkeleriyle mukayese ediyordum. Bu sayede şer'i hukukun, insan aklına ve mantık ilkelerine hakaret niteliğindeki yönlerini daha da net fark etmeye başlamıştım.

Şimdiye kadar inandığı dinin yalnızca doğa bilimleri karşısındaki konumunu fark eden ben, artık sosyal bilimler karşısındaki konumunu da fark etmeye başlamıştım. Geçmişteki binlerce dine olduğu gibi, bu dogmaya da öldürücü darbeyi doğa bilimleri indirecek, bu net. Ancak şu aşamada, zayıf dimağlar için, tefsircilerin danslarına müsait bazı noktalar bulunuyor. Sosyal bilimlerin ise, bu dogma karşısında doğa bilimlerinden bir farkı olduğunu fakülte yıllarımda fark ettim: Dinin doğrudan insan vicdanına aykırılık teşkil etmesi. Örneğin kadına boşanma hakkı tanımıyordu. Biz ise Aile Hukukunda kadın ve erkeğin aynı haklara sahip olduklarını görüyorduk. Örneğin İslam, insanların temel hak ve özgürlüklerine de saygı duymuyordu. Bir kişinin sevgilisiyle sokak ortasında öpüşebilmesi doğal bir özgürlüktü. Ancak İslam bunu hak ve özgürlük olarak görmüyor, diğer insanlara karışamazsınız diyemiyor, tam tersine kadının giyimine, çiftlerin ilişkilerine karışıyordu. Hatta eşlerin yatak odasına, tuvalete hangi ayakla girileceğine dahi karışan bir dindi. Her konuda hukuki düzenleme getirerek, insanları insan olmaktan çıkarıp robotlaştırdığını yavaş yavaş fark etmeye başlamıştım. Bunun gibi kişiler hukukundan tutun da miras-ceza-anayasa hukukuna kadar her hukuk dalında, şer'i hukukla aklın hukuku arasında yüzlerce çelişki vardı. Artık vicdanım çok rahatsızdı. Dini esaslara göre yaşamayı bırakmıştım ama gündelik konuşmalarımdan da Müslüman olduğum anlaşılabiliyordu. İç dünyamda da kendimi Müslüman olarak tanımlamaya devam ediyordum. Ayin olarak, yalnızca cuma namazlarına gider senede bir ay orucumu tutardım.

Türkiye'de hakimlik sınavında derece yaptım. Mülakat yalnızca 2 dakika sürdüğünde çok şaşırmıştım. Soru bile sormadılar. Sonuç açıklanınca hayatımın şokunu yaşadım. Nasıl kabul almazdım? Yabancı dilim anadilim gibiydi. Sıralamam dereceydi. Yüksek lisansım vardı. Serbest avukatlık geçmişim vardı. Peki benim yerime kimleri almışlardı dersiniz: İslami bir terörist yapılanmanın unsurlarını...

Pes etmedim ikinci, üçüncü ve dördüncü kez kazandım. Bu süreçte ülkede darbe girişimi oldu, o İslami terör örgütünün elemanları yargıdan ihraç edildi ve ben "artık benim gibiler herhalde hakkını alır" düşüncesiyle tekrar tekrar denedim. Bu kez de dernek ve vakıf görünümlü radikal İslami yapılanmaların elemanlarının alındığını gördüm. Nedenini üst düzey bir yargı görevlisine sorduğumda bana, "bunu torpil olarak düşünme. içen-sıçan gezici anarşistlerin yerine, oralarda yetişmiş ahlaklı ve dindar gençlerin kürsülere oturması adalet için daha hayırlı" demişti. Hayatımın ikinci şokunu yaşadım. Sorgulamalarım artmıştı.

Sonra şuna karar verdim. Ben neden inandığım doktrinin anayasası olan kuranın Türkçe'sini okumuyordum. Okumaya, araştırmaya bu kadar meraklı olan ben, bu yaşıma kadar bunu neden ertelemiştim. Tefsircilerin kıvırmalarını tahmin ettiğim için orijinal Elmalılı tercümesini buldum. Okudum, bitirdim. Gözlerime, zihnime, dilime, kendime inanamadım. Diyanet eski mealini buldum ve onu da okudum. Bir daha baştan sona okudum. Sonra bir daha. Sonra birkaç kez daha... "Gerçek İslam bu değil" diye diye, İslamın gerçek olmadığını anlamıştım sonunda.

Hayatım boyunca bundan daha kötü bir duygu hissetmemiştim. Bu hissin tarifi bile yoktu. Gençliğim gitmişti. Sonra değil gençlik, binlerce yıldır bütün bir hayatı boşa giden, ve önümüzdeki yıllarda da boşa gidecek olan milyarlarca insanı düşündüm. Dinin ne denli büyük bir senaryo olduğunu idrak etmem karşısında, tarifi yapılamaz derecede şiddetli bir dehşete düştüm. Kıldığım o binlerce rekat namaz, aç kaldığım yüzlerce saat... Hepsi koca birer yalandı. Buna adım kadar emindim artık. Daha fazla direnmenin ve kendimi kandırmaya devam etmenin hiçbir anlamı yoktu. Puzzle'ın parçaları yerli yerine oturuyordu. Dinden çıktıktan sonra okuduğum kitaplar ve yaptığım araştırmalar dolayısıyla, mantığıma en çok Ateizm yatmıştı.

Aklıma yıllar önce agnostik olduğu için terk ettiğim sevdiğim geldi. Onunla yarım kalan hikayemiz. Yaşanmamışlıklar... Şu yaştan sonra gençliğimi yaşamaya başladım. Kaçan giden hayatımı... Hukukçu değil, müzisyen olmak istemişimdir hep. Konservatuvar okumayı çok isterdim ancak benim ailemde böyle bir şey söz konusu dahi olamazdı. Hiçbir şey için geç değil. Küçüklüğümden beri klasik rock ve blues müziğini çok severim. Müzik haramdı benim dinimde. Artık bizzat icra ediyorum. Güzel bir davul seti aldım. Bunu öğrenince de bass gitara başlayacağım. Sırtıma kocaman bir Led Zeppelin dövmesi yaptırdım. Annem çok üzülüyor. Babam zaten bir buçuk yıl önce vefat etti. Ana oğul yaşıyoruz. Hayattaki tek dayanağı benim. Evlenmeyeceğimi de anladı. Cinsel yönden bir sorunum olduğunu bile zannediyor. Artık çeyiz dizmeyi falan bıraktı. Ama tüm bunların sebebini anlayamıyor. Ona söyleyemiyorum çünkü bu din insanları yalnızca şahısları özelinden değil, evlatları üzerinden de tehdit ediyor. Şu haliyle cennet diye bir yere gideceğine inanıyor. Benim ateist olduğumu bilmesini ve benim yüzümden yanacağını düşünmesini istemiyorum.

Ben geleceğin aydınlık olacağına adım kadar eminim. Çünkü şunu fark ettim: Bizimle onların arasında temel bir farklılık var. Onlar inanıyor. Biz ise inanmıyoruz, biliyoruz. Adımız kadar eminiz. Yani ışığa dokunan birisi artık bir daha karanlıklara yenilmiyor. Çağlar ilerledikçe, hep o cepheden bu cepheye kaymalar olacak. Ama bu cepheden o cepheye asla. Bütün dinlerin günün birinde birer mit olacağı aslında sadece bir zaman meselesi.

Kendimi rüzgardaki bir kuş tüyü kadar hafif hissediyorum. Vicdanım o kadar rahatladı ki. Kendimi yalnızca "insan" sıfatıyla tanımlayabilmenin kıvancını yaşıyorum. Bu geçtiğim süreçlerden geçmekte olan insanlara şunu söylemek istiyorum. Korkmayın! Hayata bir kez geliyoruz. "İnanırsam bir şey kaybetmem" demeyin. Özgürlüğünüz kaybediyorsunuz. Sevdiğim bir özlü sözle hikayemi bitirmek istiyorum: "Korku kapıyı çaldı. Cesaret açtı. Kapıda kimse yoktu..." Stefano D'Anna

SİZDEN GELENLER | Yazan: Chironex

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

ESKİ CEMAATÇİNİN DİNDEN ÇIKIŞ SÜRECİ



ESKİ CEMAATÇİNİN DİNDEN ÇIKIŞ SÜRECİ


Merhaba öncelikle tüm arkadaşlara. Ben şu an üniversite okuyan bir arkadaşınızım. Kendimden bahsetmeye başlarsam klişe olacak ama çok dindar bi ailede yaşıyorum. 7 yaşındaydım bütün namaz surelerini ezberlediğimde, Ayetel Kürsi'yi ezberlediğimde, sular seller gibi kuran okumaya başladığımda. Bizim aile Adıyaman cemaatine bağlı tamamen İslam üzerine yaşayan bir aile. 11 yaşındaydım bu cemaate bağlı bir kursa yazıldığımda.

Okul sonrası oraya giderdik derslerimize yardım ederlerdi namaz kılardık sohbet ederlerdi bize. Gördüğüm tek şey İslam yaşantısıydı, babamla evde cemaat olarak namaz kılar, ona müezzinlik yapardım. Sabah namazlarına kadar kıldırırdı babam bana. Bu cemaatin dergahına giderdik babamla orada arkadaşlarının çocuklarıyla falan da yaramazlık yapıyoruz tabi keyifler yerinde benim için. Hatme diye bir şey vardı mesela gözlerimizi kapatıp yuvarlak oluşturuyoruz ve elimizdeki taş kadar sure okuyoruz. O an oraya melekler, peygamber, cemaatin lideri olacak zatın ruhu falan alayı inermiş gözlerimizi açarsak oraya inen rahmeti göreceğimiz için kör olurmuşuz hatta bu 3-5 kişinin başına gelmiş bunu bize anlatıp gözümüzü korkuturlardı bizde aynen uygulardık. O saçma ritüeller o kadar küçük yaştan beri bize dayatılmıştı ki hepsi çok çok normaldi. Buraya gelen insanlar genelde önceden kötü işlere bulaşmış, birileri vasıtasıyla buralara yönlendirilmiş ve burada duyduğu kerametlere hayran kalıp buradan ayrılmayan kişiler ve şeyhlerinin tek lafıyla yapmayacak şeyleri olmayan kişiler maalesef.

Ben büyüdükçe buradan uzaklaşmaya başladım. Babamın her akşam buraya gitmesi ilk başta beni buraya sonra da genel olarak İslama karşı tavırlı yapmıştı tabii istemsizce. Çünkü o farkında değildi belki ama evimizde muhabbeti geçen tek konu neredeyse buydu onun dışında ne yapsak babam bizi kötülüyordu. Ama hala koyu bir din savunucusuydum. Babam benim 5 karış suratımı görse de namaz çok önemli diyerek kıldırıyor, Kılmasam evde kıyametleri koparıyor hatta benle günlerce konuşmuyordu. Bense artık pes etmiştim lise çağıma geldiğimde tarikatların sahtekarlıklarını düşündüğümde zaten canlı olarak gördüğüm için (Adıyaman'a 5-6 kez gitmiştim) fark etmem çok kolay oldu. Bundan babama hiç bahsetmedim beni evlatlıktan reddederdi o sinirle. 1-2 ay öncesine kadar ise hala sorgulamadan tam takır inanırdım ibadetimin zerresi kalmamış tabi orası ayrı.

Bu aralar boş vaktim fazla, Youtube'de karşıma cemaatlerle ilgili yaptıkları yolsuzlukları anlatan bir videoyu izledim ve kanalın diğer videolarını da izleyince ateist olduğunu anladım. Bir kaç videosunu daha izleyince küçüklükten beri doğru kabul ettiğim bazı şeylerin ne kadar saçma olduğu kafama adeta dank etti. Mesela o dergahta bir gün biz gençleri toplayıp şunu dedikleri an aklıma çakıldı. Oraya yıllardır gelen bir adam bize tam olarak dedi ki "Şeyhimiz Allah ile görüştü ve Allah şeyhimize bu dünyanın artık küfürden geçilmediğini ve kıyameti koparacağını söyleyince şeyhimiz mürşitlerinin bu durumu düzelteceğini biraz daha zaman istediğini söylemiş yani bu durumu kurtaracak gençler bizmişiz dünya bizim son çabamız için ayaktaymış."

O zaman bu cümleyi hiç birimiz sorgulamadık, bu tarz saçmalıklar Efe Aydal, Celal Şengör gibi kişileri dinledikçe aklıma düşüyordu. Henüz ne olduğumu kararlaştırmayacak kadar taze bu durumlar ama dinlere hiç bir şekilde inanmadığımı rahatça söyleyebilirim artık. Ne kadar zamanında inanmış olsam da diğer arkadaşlar gibi hayat felsefem din üzerine olmadığı için çokta büyük boşluğa düşmedim önemli olan hayatınızı, ideallerinizi kendi benliğinize adamanız bence. Dikkat çekmek istediğim konu ise cemaatler tabii ki. İnsanımız doymuyor bir şeyleri yüceltip hiç sorgulamadan hayatını bu şeylere köle etmeye halbuki babam bu konu dışında zekiliğini takdir ettiğim ince düşünebilen birisidir ama gençliğinde boşa yaşadığını düşündüğü zaman burayı bulunca burayı her şeyden öne çıkardı. İşini, ailesini, attığı adımı bu adamların dediği gibi düzenledi. Bense önce bu cemaat safsatasından ardından dinden sıyrıldığım için mutluyum.

Kendinizi benim yerime koyun ailesi, sülalesi bu kadar bağlı insanların içinden düzgün bir psikoloji ile sıyrıldım. İlerisi için araştırmalarım durmadan devam ediyor çünkü 2 ayda üstü kapatılacak konular değil ve insanlığın geçmişten günümüze ki hali gerçekten ilgi çekici. Araştırmaya, aklımızı kullanmaya devam arkadaşlar. Hepinize bol sabır, çünkü çok lazım olacak..

SİZDEN GELENLER | Yazan: Eski Cemaatçi

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

İSLAM'A GÖRE BEŞİKTEKİ BEBEKLE BİLE EVLENEBİLİRSİN

Yazan: Kirpi
K, din, islamiyet, Pedofili, İslamda pedofili, Kur'an'da pedofili, Kur'an'da çocuk gelin, İslam'da çocuk gelin, Talak 4, Çocuk geline izin veren ayet, Henüz adet görmeyen eş ayeti,

İSLAM'A GÖRE BEŞİKTEKİ BEBEKLE BİLE EVLENEBİLİRSİN


Bildiğiniz üzere İslamın  mezhep olarak bir kaç kolu vardır. Sünnilikten sonra en büyük mezhep Şia mezhebidir. Tıpkı Sünnilikte olduğu gibi Şia mezhebinde de duyunca insanın kanını donduracak kadar enteresan ve iğrenç şeyler vardır. Bende eski bir Şia mensubu olduğum için bu yazımda bu konuyu ele almaya karar verdim.

Şia mezhebinin önde gelen belki de en muteber müctehidlerinden biri de Ruhullah Humeyni'dir. Bu yazımda Humeyni'nin insanlık dışı bazı eylemlerini ve fetvalarını sizinle paylaşacağım. İlk önce Humeyni'nin  kim olduğuyla ilgili kısaca malumat vereyim.

Ruhullah Müşavi Humeyni bilinen adıyla Ayetullah Humeyni (Fars: سید روح‌الله خمینی‎, 22 Eylül 1902, Humeyn - 3 Haziran 1989, Tahran), İranlı siyasetçi ve din adamıdır. İran İslam Devrimi'nin siyasi, hukuki ve ruhani önderidir. İran'da Muhammed Rıza Pehlevi rejimine son verip İslam Cumhuriyetini kuran ve devrimden sonraki tüm dini yetkileri elinde tutan Siî önderdir. Devrimden sonraki on yıl boyunca İslam Devriminin rehberliğini de yapmıştır.

Humeyni fetvalarından dolayı büyük eleştireler almasına rağmen sonuçta hem rejimin baskıcı tavrı hem de insanların güdülmek istemesi, ona bağlı olan kesimlerin bu eleştirileri görmezden gelmesine sebep oluyor. Bu gün İran'da onu eleştirmek sizi ölüme kadar götüre bilir. Fakat laikliğin daha baskın olduğu İslam devletlerinde ise Humeyni'yi kolayca eleştirilebilirsiniz.
İşin komik tarafı laikliğin yönetimde olduğu İslam devletlerinde yaşayan Şia mezhebine mensup Müslümanlar  “bakın işte İslam hoşgörü dinidir, kolayca Humeyni'yi bile eleştirebiliyorsunuz” diyorlar.  Unuttukları şey şu. Bize o eleştiri imkanını veren İslam değil, laiklik ilkelerinin sağladığı özgürlüktür. Neyse meseleyi fazla uzatıp sizi sıkmayacağım. Konumuza dönecek olursak Humeyni'nin ilk insanlık dışı fetvası 1986 yılında yazdığı Tahrir el-Vesile isimli kitabındaki fetvasıydı.
Fetvası şöyleydi:
"Kadınla daimi veya geçici (muta nikahı) nikah yapmadan onunla 9 yaşından önce cima (cinsel ilişki) yapılması caiz değildir. Diğer cinsel tatminler yapılabilir. Nikahına aldığı kadın beşikteki süt emen çocuk bile olsa onu şehvetle öpmek, kucaklamak, hatta penisini çocuğun ayaklarının arasına yerleştirerek kendini tatmin etme konusunda erkeğe bir sakınca yoktur." [1]

Ben bu fetvayı okuduğumda inanın insan olmaktan utanmıştım. Fakat bu fetvanın Humeyni'nin fantezilerinin bir sonucu olduğunu sanmayın. Humeyni'nin bu eylemi (yani 9 yasından küçük bir çocukla cinsel birliktelik yaşadığını) anlatan kaynaklar da mevcut.  Şimdi size Humeyni'nin daha 4 yasında bir kız çocuğuna karşı yaptıklarını anlatan bir hadiseyi aktarayım.

Necef şehrinin ünlü Şii din alimlerinden olan Seyyid Hüseyin el-Musevi “Lellahe Somme Lelatarih” isimli kitabında şunları anlatıyor:

Humeyni Irak'tayken Atfiye mahallesinde yaşayan ve aslen İranlı olan Seyyid Sahib isimli bir arkadaşının evinde misafir olarak bulunuyordu. Bende orada bulunuyordum. Seyyid Sahib bizim gelişimizden çok mutlu olmuştu ve gece onun evinde kalmamız için ısrar etti. İmam Humeyni de onu kırmayarak davetini kabul etti ve o gece orada kalmaya karar verdik. Uyku zamanı geldiğinde İmam Humeyni bir kız çocuğu gördü. 4 ve ya 5 yaşlarında ama oldukça güzel bir çocuktu. İmam çocuğun babasından kızla geçici evlilik için izin istedi. Babası da İmamın bu isteğini severek kabul etti. İmam o gece o çocukla yattı, bizde yan odada yatıyorduk. Sabaha kadar çocuğun ağlama ve bağırma seslerini duydum. Doğrusu ben bu işe biraz öfkeliydim ve İmama sorduğumda bana “Ben onunla cima yapmadım yalnızca cinsel tatmin almak için ona şehvetle dokundum, öptüm ve cinsel organımı onun bacak aralarına yerleştirdim” dedi.  Kızın babasına neden buna izin verdin diye sorduğumda bana “Ben buna çok sevindim. Bu şekilde olsa bile kızımın İmamla birlikteliği benim için bir şerefti.” cevabını verdi. [2]

Gördüğünüz gibi insanlar İslami propaganda sayesinde Allah dostu olduğuna inandığı kişilere kendi küçücük çocuklarını bile hiç düşünmedin peşkeş çekebiliyor. Üstelik utanmadan bununla gurur duyduklarını bile söyleyebiliyorlar. Çeşitli keramet uydurmaları ile yarı ilah haline getirilmiş evliyaların insanların malını mülkünü sömürmesi, üstelik din sayesinde kendi pisliklerini küçük çocuklara bulaştırarak zarar vermekten kaçınmamaları, işte bizim tam olarak korktuğumuzda budur. O gece o vahşeti yaşayan çocuğun ruh halini hayal bile edemezsiniz.

Bunları okuyan bazı Müslümanların İslamda böyle bir şey yok dediğini duyar gibiyim. Peki emin misiniz? Bakalım gerçekten İslamın kitabı olan Kur'an çocuk yaşta evliliğe karşı mı değil mi:

Talak suresi 4 ayet:
وَالّٰٓـ۪ٔي يَئِسْنَ مِنَ الْمَح۪يضِ مِنْ نِسَٓائِكُمْ اِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلٰثَةُ اَشْهُرٍۙ وَالّٰٓـ۪ٔي لَمْ يَحِضْنَۜ وَاُو۬لَاتُ الْاَحْمَالِ اَجَلُهُنَّ اَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّۜ وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ اَمْرِه۪ يُسْرًا
Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.

Ayetteki "henüz âdet görmeyen" ifadesinden kasıt henüz ergenlik yaşına ulaşmamış çocuk gelinlerdir.
Muhammed'in Aişe ile 6 yaşında evlenip 9 yaşında cinsel ilişkiye girdiğini de göz önünde bulundurursak Humeyni'nin yaptığı şeylerin kendi hayal ürünü değil, bizzat İslam'ın ta kendisi olduğu açık ve nettir. Beni en çok üzen Şii Müslümanlarla tartışmalarımızda Humeyni'nin yaptığı bu insanlık dışı eylemlere haklılık kazandırmaya çalışmalarıdır.

Fakat bir sorum hep cevapsız kalmıştır. Şimdi o soruyu bir kez daha hepinizin huzurunda soruyorum:Evliya, Müctehid veya alim dediğin insan evine misafir olarak gelse ve 4 yaşındaki kız çocuğunla muta nikahı yapmak istese BUNA İZİN VERİR MİSİN?

Kaynaklar
1-Tahrir el-Vesile kitabi, 12. makale
2-Seyyid Huseyn El Musevi “Lellahe Somme Lelatarih” kitabı, sayfa 33-34

EBU TALİB’İN İMANSIZLIĞI

Yazan: Serdar Kaangil
SK, din, islamiyet, Ebu Talib, Hz.Ali'nin babası, Hz.Muhammed'in amcası, Ebu Talip şefaat, Ebu Talib cehennemlik mi?, Ebu Talib'in hoşgörüsü, İyi insanın cehennemlik olması,

EBU TALİB'İN İMANSIZLIĞI


Peygamberin Amcası, Ali’nin babası ebedi Cehennemlik mi?

Ebu Talib’in asıl adı AbdülMenaf’tır. Menaf, kabe’deki putlardan birinin adıydı. Muhammed hazretlerinin sülalesi olan Haşimiler, bu putu kutsal sayarlardı.

Kureyş’in ileri gelenlerinden olan Ebu Talib, son derece iyi kalpli, hoşgörülü, yardımsever ve çevresi tarafından sevilen ve sayılan bir kimseydi. Öylesine hoşgörülüydü ki, farklı din ve inanca bağlı olanlara karşı sevgi kanatlarını açmıştı. Örneğin kendisi puta tapanlardan olmakla beraber Muhammed’in, müşriklere (puta tapanlara) karşı düşmanlık beslemesine aldırış etmez ve onu müşriklerin saldırılarından korurdu. Her gece kılıcı ile Peygamberin evinin etrafında sabaha kadar dolaşırdı. Bu işi ölünceye kadar yapmıştır.

Öte yandan, Ebu Talib’in Ali, Cafer, Akil ve Talib adında dört çocuğu vardı ve bu dört çocuktan ikisi (Ali ile Cafer) Müslümanlığı seçmiş, diğer ikisi (Akil ile Talib) putperest olarak kalmayı tercih etmişlerdi. (Sahih-i Buhari Muhtasarı Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, c.VI, sf.101, Hadis No: 785 ve c.X, s.308).

Böyle olduğu halde Ebu Talib, çocukları arasında ayırım yapmamış, hepsini de bağrına basmıştır. Kendi bağlı bulunduğu dinsel inancın dışında kalanlara sevgi ve şefkat göstermekten geri kalmamıştır. Müslümanlığı seçen oğullarının (Ali ile Cafer’in) ve Muhammed’in inançlarına saygı göstermiştir. Söylendiğine göre Muhammed, Mekke dönemindeyken Ebu Talib’in koruması sayesindedir ki yaşamını sürdürebilmiştir.

Ne var ki kendisine babalık eden, kendisini ölümlerden koruyan Ebu Talib’i, İslamdan başka bir inançta öldü diye, cehennemlik bilmiştir. Ve Müslüman kişilerin de kendisi gibi yapmaları için, yani Müslüman imanında ölmeyen ana, babaları ve yakınları hakkında mağfiret dilememeleri için Allah'ın Tevbe suresi 113.ayeti gönderdiğini söylemiştir.

Bu olay Buhari'nin bir hadisinde şöyle geçer (Buhari, Bab 80, hadis 114):

İbn Şihâb şöyle demiştir: Ebû Tâlib'e ölüm alâmetleri geldiği sırada Resulullah ona geldi ve amcasının yanında Ebû Cehl ibn Hişâm ile Abdullah ibn Ebî Ümeyye'yi buldu. Resulullah, Ebû Tâlib'e hitaben: "Yâ amca! Lâ ilahe illefilah kelimesini söyle de, bununla Allah katında sana şehâdet edeyim" dedi.

Ebû Cehl ve Abdullah ibn Ebî Ümeyye:
Yâ Ebu Tâlib! Abdulmuttalib milletinden yüz mü çevireceksin? diye men' ettiler.

Fakat Rasûlullah bu tevhîd kelimesini amcasına arz etmeye devam ediyordu. O iki kişi de mütemâdiyen o sözlerini tekrar ediyorlardı. Nihayet Ebû Tâlib bunlara söylediği son söz olarak:
"O (yânî ben), Abdulmuttalib milleti üzeredir," dedi ve Lâ ilahe ülellah demekten çekindi.

Rasûlullah (S): "İyi bil ki (ey amcam)! Allah'a yemin olsun, ben sana mağfiret dilemekten men edilmediğim müddetçe, senin için muhakkak Allah'tan mağfiret isteyeceğim" dedi.

Akabinde Allah bu hususta şu âyeti indirdi (Tevbe suresi 113.ayet) :
"Müşriklerin cehennemlik oldukları müminler nezdinde açıklık kazandıktan sonra, akraba bile olsalar peygamber de müminler de onların bağışlanmalarını dileyemezler.

Ek olarak şöyle de bir ayet vardır:
Lokman/33. Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun.

Yani, Muhammed’in söylemesine göre Allah bildirmiştir ki Müslüman kişi, kafir olan çocuklarına ahirette şefaatte bulunamayacağı gibi, Müslüman imanında bulunan çocuklar da, kafir olarak ölmüş babalarına (ya da analarına) şefaatte bulunamayacaklardır.

İslam kaynaklarına göre bu ayetler Muhammed hazretlerinin anne ve babası için inmişti.

Kasas-56. Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, doğru yola gelecekleri daha iyi bilir.

Buhari, Müslim ve müfessirlerin tümüne göre Kasas-56 ayeti Mekki idi ve müşrik olarak ölen Ebu Talib için yazılmıştı.

Ebu Talib, ölüm döşeğinde iken, peygamber yanına gelip “İman et” diye buyurdu. Ebu Talib “Ben şimdiye kadar inanmamışken Kureyş’in kadınlarına ‘Korkusundan iman etti’ dedirtmem” diye cevap verdi. Öleceği zaman bir şey söyledi. Fakat hâlsiz olup sesi yavaş çıktığından herkes işitemedi. Yakınında bulunan Abbas Kardeşim iman etti dediyse de Peygamber “Ben işitmedim” buyurdu.

Kur’an’a göre inanmayanlar ebedi cehennemlik. İnananların dünyada yaptıkları iyi ve kötü işlerin değerlendirileceği belirtilirken, inanmayanların yaptıkları tüm iyi işlerin boşa gittiği ve değerlendirilmeyeceği belirtiliyor. Bu durumda hayatı boyunca Muhammed’e bakan, büyüten ve onu koruyan Ebu Talib de ebedi cehennemlik.

Peygamberin düşünmediği amcasını başkaları düşünüyor ve kimisi ölürken iman ettiğini, kimisi de onun cezasını hafifleten hadisleri uyduruyor.

Cehennemde en hafif azap Ebu Talib’e yapılır. Ayaklarında ateşten iki nalın olacak, bunların sıcaklığından beyni kaynayacaktır. [Müslim] (Ebu Talibin diriltilerek iman ettiği Muhtasarı Kurtubi’deki hadis-i şerifte bildirildi.)

Said Nursi ise Ebu Talib için cehennemde bir cennet köşesi ayırmış:

Evet, ciddî bir surette Cenâb-ı Hakkın Habib-i Ekrem’ini sevmiş ve himaye etmiş  asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen makbul bir iman getirmemesi üzerine, Cehenneme gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî cenneti, onun hasenatına mükâfaten hâlk edebilir.
Kışta bazı yerde baharı hâlk ettiği ve zindanda, uyku vasıtasıyla, bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî cehennemi, hususî bir nevi cennete çevirebilir” (Mektubat s. 375-376).

Said Nursi’nin bu iddiasının dayanağı Zahzah hadisidir.

Buharî ve Muslim gibi bazı yazarlar, Süfyan b. Said-i Sevrî, Abdulmelik b. Umeyr, Abdulaziz b. Muhammed Deraverdî ve Leys b. Sa’d gibi ravilerden naklen aşağıdaki iki hadisi aktarırlar:

“Ebu Talib’i ateş katmanları arasında gördüm ve onu bir zahzaha (çukura) naklettim.”

“Belki kıyamet günü Ebu Talib’e şefaatim fayda verir de onu, derinliği incik kemiklerine kadar olmakla birlikte beynini kaynatan ateşten bir zahzaha (çukura) koyarlar.”
(Sahih-i Buharî, c.5, Ebvab-u Menakıb, Bab-u Kıssat-i Ebî Ta-lib, s.52, Mısır basımı ve c.8, Kitab'ul-Edeb, Bab-u Künyet'il-Müşrik, s.46)

Ebu Talib’in diriltilerek iman ettirildiğini dahi uyduran hadisler mevcuttur. Yukarıdaki Müslim’e ait hadisin aşağıdaki hadisle neshedildiği iddia edilir:

“Amcam Ebu Talib, diriltildi ve iman etti.”
(Kurtubi’den naklen İbni Hacer-i Mekki’nin Nimet-ül-kübra kitabından)

Bu hadis Şifa-i şerif şerhinde de vardır. İmam-ı Süyuti, Ebu Talib’in imanlı olduğunu iddia eden bir kitap yazıp, 12 hadis âliminin ismini vererek uydurmasını ispatlamaya kalkışmıştır. (Mirat-ül harameyn s.1096-1112)

Tabi bunların inandıkları Allah’ı mı yoksa insanları mı kandırmaya çalıştıkları hakkında bir yorumda bulunamıyoruz. Ama Ebu Talib gibi bir insana imansızlığı ve ebedi cehennemi yakıştıramadıkları ve omuzlarında bir yük gibi durduğu anlaşılıyor.

Bu yük, özellikle Şiileri rahatsız ettiğinden onlar tüm bu hadisleri yalanlıyor ve ayetlerin Ebu Talib’le ilgisi olmadığını öne sürüyorlar. Onlara göre Ebu Talib iman etmiştir. Örneğin;

Ebuzer-i Gıfarî, Ebu Talib hakkında şöyle demiştir: “Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin olsun ki Ebu Talib, Müslüman olmadan dünyadan göçmedi.”

Ne demişler: “Dilin kemiği yok.” Bunların hepsi İslam kaynaklarından. Ama bakınız aynı konuda kaç farklı sonuç çıkıyor bu kaynaklardan:

a- Ebu Talib müşrik olarak ölmüştür ve ebedi cehennemliktir.
b- Ebu Talib cehennemliktir ama en hafif azap ona yapılacaktır.
c- Ebu Talib cehennemliktir ama cennet gibi serin bir çukura sahip olacaktır.
d- Ebu Talib müslümandır ve cennetliktir.