HABERLER
Dini Haber
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KUTSAL KÂSE - 1

Yazan: Sedat Karadayı

KULAKTAN KULAĞA YAYILAN BİR YALAN

Kutsal Kâse hikayesi İsa’nın Son akşam yemeğinde kullandığı söylenen ve mucize güçleri olan bir kadeh diye anlatılır. Ayrıca Aramatyalı Yusuf’un çarmıha gerildiğinde İsa’dan damlayan kanları bu kadehte biriktirdiğine inanılır. Ancak bu olaydan yüzyıllarca hiç söz edilmez. İsa ile ilgili olan her şey şimdiye kadar yazılmış tüm İncillerde bir bir, harfi harfine ve en ince detayına kadar anlatıldığı halde ne Matta’da ne Yohanna’da ne Luca da ne de Markos da Kutsal Kâse ya da Kadeh ile ilgili tek bir kelime bile geçmez. Hatta Son Akşam Yemeği ile ilgili bölümde dahi yedikleri kuru ekmekten içtikleri şaraptan söz edilir ama Kutsal Kâse’den hiç söz edilmez.

Bir kahramanımız daha var; Aramatyalı Yusuf. Yusuf, Roma İmparatorluğunun Yahudiye Eyaletinin Aramatya kasabasında doğmuştu. Söylentilere göre Yusuf, Kutsal Kâse’yi yanında taşıyordu ve İsa’nın bedeninden akan kanı bu kâse içinde biriktirmişti. İsa’nın ölümü gerçekleştikten sonra onu mağaraya kadar taşımış olan kişi de Yusuf idi.

Kanonik İnciller olarak geçen yukarıda yazılı 4 İncil’de de Aramatyalı Yusuf hakkında Kudüs belediyesinde yüksek mevkiye sahip bir üye olduğundan, zengin ve erdem sahibi olduğundan, Yahudiye valisi Pontus Pilatus’tan İsa’nın cesedini isteyecek kadar cesur olduğundan, bu yüzden Yahudi yasalarına aykırı davranarak İsa’nın suçlu sayılmasına ve onursuz bir şekilde gömülmesi gerektiğine rağmen Yusuf tarafından alınıp mağaraya götürülmesine kadar her şey yazılı iken Kutsal Kâseye İsa’nın damlayan kanını topladığından hiç söz edilmez. Petrus’un yazmış olduğu İncil’de Aramatyalı Yusuf hakkında hem İsa hem de Pontus Pilatus’un arkadaşı olduğundan söz edilir. Nikodemus’un yazdığı İncil’de ise Yusuf hakkında İsa’nın çarmıha gerilmesinden sonra tutuklandığı, İsa’nın dirilmesinden sonra İsa tarafından kurtarıldığı yazılıdır ama Kutsal Kâse ile ilgili hiçbir yazı bulunmamaktadır.

Peki bu insanlar neye inanıyorlar? Dedikodulara mı?

Aslında hikâyenin orijinal hali daha farklı bir şekilde Kelt mitolojisinde anlatılırken işgüzar bir Fransız şairin yazdıkları ile tüm dünya Hristiyanları Kutsal Kâse’nin peşine düştü. Fransız şair Robert de Boron Kâse’yi ilk kez Hristiyan dini açısından derleyen ve yaratan kişiydi. Boron’lu Robert, döneminin efsanevi hikayelerinden etkilenerek kendi efsanelerini yaratmıştı. Okuyup etkilendiği Kelt Mitolojisindeki sihirbaz Merlin masallarından, Kral Arthur hikayelerinden esinlenerek Kutsal Kâse’ye dönüşen bu efsaneyi ortaya çıkardı. 1200’lü yıllarda 4. Haçlı seferi sırasında Haçlıları galeyana getirmek amacıyla, Tapınak Şövalyelerini onurlandırmak ya da cesaretlendirmek amacıyla yarattığı yalana tüm Avrupa ve dünya sahiplenerek sürdürmeyi tercih ettiler.

Robert de Boron anlattığı masalda Son Akşam Yemeğinde kullanılan Kâse’nin Aramatyalı Yusuf’ta olduğundan söz ediyor. Bu çok doğal çünkü İsa’yı en son gören ve mezara koyan o değil miydi? Daha sonraki hikayelerde Aramatyalı Yusuf’un Kâse’yi de Kutsal olmasından ötürü yanına alıp Havari Filipus tarafından İngiltere’nin Glastonbury kasabasına gönderilen 12 Misyonerin başında buraya geldiğinden söz ediyor. Ve tabii ki çok da doğal olarak Robert de Boron’un ortaya attığı bu yalan başka yazarların da hoşuna giderek aynı masalı destekleyip yazdıkça halk tarafından doğru kabul ediliyor. Bu da yetmiyor ve Avrupa’nın saygın Hristiyan devletlerinin Hristiyan kralları ve tüm şövalyeler Kutsal Kâse’nin peşine düşüyor. Tam da Türkçede dediğimiz gibi; “Delinin biri kuyuya bir taş atmış kırk akıllı çıkaramamış” gibi bir şey. Aslında çıkarmaya çalışan da yok hala taş atmaya devam ediyorlar.

Peki işin gerçeği ne? Gerçek şöyle başlıyor; Kutsal Kâse ile ilgili ilk söylenti 12. Yüzyılda yani 1100’lü yıllarda, Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri ile ilgili anlatılan efsanelerde geçer. Bu efsanelerin genel adı “Graal Efsaneleri” olup tamamı Kelt Mitolojisine dayanmaktadır. Kelt mitolojisi ise kullanılan eşyaların sağladığı mucizeleri fazlasıyla işlemesiyle meşhurdur. Kayadan çıkarılamayan ve sadece Camelot Kralı, Uther’in soyundan birisinin çıkarabileceği Excalibur gibi ya da bolluk yaratan boynuzlar gibi veya hastaları iyileştiren, ölüleri dirilten kazanlar gibi hikayeler Kelt Mitolojisini besleyen efsanelerdir. Bu efsanelerden birisi Dagda isimli iyi bir Tanrıyı anlatır. Kelt Tanrıların babası olarak geçen Dagda, Tuatha De Danaan ırkının lideridir. Tanrıça Danu’un da oğlu olan Dagda’nın bir kazanı vardır. İşte bu kazan sihirli olup iyi tanrı Dagda’ya sonsuz bir gençlik vermektedir. Başka bir efsanede ise yine Dagda’ya benzetilen Kutsanmış Bran’a bu kazan ölümsüzlük vermekteydi.

Etimolojik açıdan bakacak olursak “Holy Grail” olarak bilinen Kutsal Kâse Orta Çağ Latincesinde “Gradalis” sözcüğünden geliyordu. Tam Türkçesi tabak anlamına gelen Gradalis, Kelt Mitolojisinde ise geniş ağızlı veya kenarları alçak kap anlamına gelen “Graal” kelimesi ile biliniyordu.

Kâse ile ilgili ilk hikâye Fransa’nın Troyes kasabasında dünyaya gelmiş olan Chertien de Troyes isimli bir halk ozanı ve hikayecisi (Türklerdeki Meddah’ın yazı ile anlatanı) tarafından İngiltere’de Kelt, Fransa’da Gal olarak bilinen halkın efsanevi hikayelerini yazmasıyla başladı. Kâse ile ilgili anlatılan ilk hikâyenin asıl kahramanı Kral Arthur’un şövalyelerinden olan Percival idi. Masal havasında yazılan bu eserin İngilizce adı “Percival, The story of the Grail” olarak geçiyor. İngiliz ve Fransız edebiyatında daha sonra diğer bir Yuvarlak Masa Şövalyesi olan Sir Galahad ile değiştirilmesine rağmen Kâse ile ilgili hikâye aynen devam etti. Ve tabii ki daha sonra Hristiyan metinlerindeki kahramanlar da ilave edilerek bugünkü konuma kadar geldi.

Percival’in hikayesini de anlatmak gerek ancak burada değil. O ikinci yazının konusu olsun çünkü o da yeterince uzun sayılır.

MUHAMMED'E NEDEN YAZDIRMADILAR? (Kırtas Olayı)

Hazırlayan: A.Kara

ÖMER MUHAMMED’E NEDEN YAZDIRMADI ? (KIRTAS OLAYI)

Rivayet ve hadislere Kur’an ayetleri ile birlikte baktığımızda Ömer’in Kur’an’a etkisinin ne denli büyük olduğunu görürüz. Öyle ki kimi ayetlerin Ömer ile Muhammed arasındaki konuşmalar, fikir ayrılığı yaşadıkları durumlar üzerine indiği, Allah’ın Ömer’i haklı bulurcasına onun görüşlerini vahiy ettiği görülür. Yani Ömer, Muhammed ve takipçileri üzerinde oldukça etkili biridir. Bunun örneklerinden biri “kalem kağıt” olayı olarak da bilinen Kırtas hadisesidir.

Kur’an’dan sonra en güvenilir kaynak olarak kabul edilen Kütübü Sitte’de yer alan bu olaya göre İslam peygamberi ölüm döşeğindeyken çevresindekilerden kalem kağıt ister. Rivayetlerde yazdığına göre ölmeden önce bir şeyler yazmak istemesinin nedeni ölümünden sonra Müslümanların sapmalarını, yoldan çıkmalarını engellemektir. Fakat Ömer Muhammed’in yazı yazmasına engel olur. Bu yüzden Şiiler tarih boyunca Ömer’e tepki gösterip eleştirmişlerdir. Çünkü onların görüşüne göre eğer Ömer tarafından engellenmeseydi Ali’nin halife olmasını vasiyet edecekti, yazacağı buydu.

Şimdi ehli sünnet kaynaklarında bu konuyla ilgili yer almış rivayetlere bakalım.

حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُوسَى، أَخْبَرَنَا هِشَامٌ، عَنْ مَعْمَرٍ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ لَمَّا حُضِرَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ـ قَالَ وَفِي الْبَيْتِ رِجَالٌ فِيهِمْ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ ـ قَالَ ‏"‏ هَلُمَّ أَكْتُبْ لَكُمْ كِتَابًا لَنْ تَضِلُّوا بَعْدَهُ ‏"‏‏.‏ قَالَ عُمَرُ إِنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم غَلَبَهُ الْوَجَعُ وَعِنْدَكُمُ الْقُرْآنُ، فَحَسْبُنَا كِتَابُ اللَّهِ‏.‏ وَاخْتَلَفَ أَهْلُ الْبَيْتِ وَاخْتَصَمُوا، فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ قَرِّبُوا يَكْتُبْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كِتَابًا لَنْ تَضِلُّوا بَعْدَهُ‏.‏ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ مَا قَالَ عُمَرُ، فَلَمَّا أَكْثَرُوا اللَّغَطَ وَالاِخْتِلاَفَ عِنْدَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ قُومُوا عَنِّي ‏"‏‏.‏ قَالَ عُبَيْدُ اللَّهِ فَكَانَ ابْنُ عَبَّاسٍ يَقُولُ إِنَّ الرَّزِيَّةَ كُلَّ الرَّزِيَّةِ مَا حَالَ بَيْنَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَبَيْنَ أَنْ يَكْتُبَ لَهُمْ ذَلِكَ الْكِتَابَ مِنِ اخْتِلاَفِهِمْ وَلَغَطِهِمْ‏.‏

Peygamberin ölüm vakti yaklaştığında aralarında Ömer bin. Hattab’ın da bulunduğu adamlara “Yaklaşın, size bir yazı yazmama izin verin ki ondan sonra yoldan sapmayasınız.” dedi. Ömer dedi ki: “Peygamber ağır hasta, bizde Kur’an var, Allah’ın kitabı bize yeter.” Evdeki insanlar birbirlerine ters düştü ve aralarında tartışmalar yaşandı. Bazıları: “Yaklaşın da Resulullah size sapmayacağınız bir yazı yazsın” dedi. Bir kısmı da aynen Ömer’in söylediğini söyledi. Önünde çok gürültü patırtı koparıp ihtilafa düştüklerini görünce Peygamber onlara: “Gidin ve beni yalnız bırakın” buyurdu.

İbni Abbas şöyle derdi: “İhtilaf ve tartışmaların onlar için Resulullah’ın bu yazıyı yazmayı engellemesi büyük bir felaketti.”
[1]

Başka bir rivayet şöyledir:

حَدَّثَنَا قَبِيصَةُ، حَدَّثَنَا ابْنُ عُيَيْنَةَ، عَنْ سُلَيْمَانَ الأَحْوَلِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ أَنَّهُ قَالَ يَوْمُ الْخَمِيسِ، وَمَا يَوْمُ الْخَمِيسِ ثُمَّ بَكَى حَتَّى خَضَبَ دَمْعُهُ الْحَصْبَاءَ فَقَالَ اشْتَدَّ بِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَجَعُهُ يَوْمَ الْخَمِيسِ فَقَالَ ‏"‏ ائْتُونِي بِكِتَابٍ أَكْتُبْ لَكُمْ كِتَابًا لَنْ تَضِلُّوا بَعْدَهُ أَبَدًا ‏"‏‏.‏ فَتَنَازَعُوا وَلاَ يَنْبَغِي عِنْدَ نَبِيٍّ تَنَازُعٌ فَقَالُوا هَجَرَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم‏.‏ قَالَ ‏"‏ دَعُونِي فَالَّذِي أَنَا فِيهِ خَيْرٌ مِمَّا تَدْعُونِي إِلَيْهِ ‏"‏‏.‏ وَأَوْصَى عِنْدَ مَوْتِهِ بِثَلاَثٍ ‏"‏ أَخْرِجُوا الْمُشْرِكِينَ مِنْ جَزِيرَةِ الْعَرَبِ، وَأَجِيزُوا الْوَفْدَ بِنَحْوِ مَا كُنْتُ أُجِيزُهُمْ ‏"‏‏.‏ وَنَسِيتُ الثَّالِثَةَ‏.‏ وَقَالَ يَعْقُوبُ بْنُ مُحَمَّدٍ سَأَلْتُ الْمُغِيرَةَ بْنَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ جَزِيرَةِ الْعَرَبِ‏.‏ فَقَالَ مَكَّةُ وَالْمَدِينَةُ وَالْيَمَامَةُ وَالْيَمَنُ‏.‏ وَقَالَ يَعْقُوبُ وَالْعَرْجُ أَوَّلُ تِهَامَةَ‏.‏

“İbn Abbas şöyle diyor: ‘Perşembe günü, Perşembe gününün ne olduğunu sen ne bilirsin?” der ve yeri ıslatıncaya kadar ağlar.”

Dedi ki: “Resûlullah'ın hastalığı Perşembe günü ağırlaştı, “Bana bir kemik getirin de size bir yazı yazayım ki ondan sonra asla yoldan sapmayasınız.” dedi. Sonra oradakiler ihtilafa düşüp münakaşa etmeye başladılar, oysa ki Peygamberin yanında tartışmak doğru değildir.

Onlar : “Resulullah ağır hastadır” dediler. O zaman Peygamber dedi ki: “Beni yalnız bırakın, içinde bulunduğum durum, hakkımda söylediklerinizden daha hayırlıdır”.

Sonra onlara üç şey emretti: ‘Müşrikleri Arap yarımadasından çıkarın. Görüşmeye gelen heyetlere, benim yaptığım gibi ikramda bulunun ve hediyeler verin. Üçüncüsünü unuttum.”
[2]

Bu rivayette Muhammed’in hakkında söylenenlere neden sitem ettiğini, yanındakilerin hakkında ne dediklerini aynı olayı anlatan farklı bir rivayetteki ifade ortaya koyuyor. Çünkü aralarından kimileri yazı yazmak isteyen Peygamber için “Ona ne oluyor? (Sizce) delirmiş (ağır hasta) mi? Durumunu anlamak için ona sorun.” derler. [3]

فَقَالُوا مَا شَأْنُهُ أَهَجَرَ اسْتَفْهِمُوهُ فَذَهَبُوا يَرُدُّونَ عَلَيْهِ‏.‏

Kimi rivayetlerde “Gerçekten Resulullah sayıklıyor” dedikleri yazar. [4]

فَقَالُوا إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَهْجُرُ ‏.‏

Bunun üzerine Muhammed onları huzurundan kovar, ki rivayetlerin genelinden anlaşılacağı üzere bu tartışmaya neden olan kişi Ömer’dir. Onun söyleminden sonra kimileri aynı şekilde Muhammed’in bir şeyler yazmak istemesine karşı çıkarlar.

Anlatım yönüyle diğerlerinden farklı olan ve İbni Sa’d da yer alan bir rivayet yine Buhari, Müslim gibi kaynaklarda yer alan rivayetleri destekler şekilde Ömer’in Muhammed’in bir şeyler yazmasına karşı çıkışını anlatır:

“Biz Nebî (sav)’in yanındaydık. Bizimle kadınların arasında perde vardı. Resulullah (sav) “Beni yedi ayrı kuyudan alınmış su ile yıkayın ve bana kağıt ile kalem getirin ki, ondan sonra asla dalalete düşmeyeceğiniz bir yazı yazayım.” dedi. Kadınlar, “Resulullah’ın isteğini yerine getirin.” dediler. Ben, “Siz susun. O hastalandığında gözlerinizden yaşlar akar, iyileşince de boğazına sarılırsınız.” dedim. Resulullah (sav) ise, “Onlar sizden hayırlıdır.” dedi.” [5]

Bunlara ek olarak belirtmekte fayda var ki İbni Sa’d’da yer alan bir rivayette daha güvenilir olan ehli sünnet kaynaklardaki rivayetlerle ve Muhammed’in ölümüne dair anlatılarla uyumsuz bir şekilde olaydaki kişi Ömer değil de Ali olarak önümüze çıkar. Şöyle yazar:

“Resulullah’ın hastalığı ağırlaştığında, “Ey Ali, bana bir şey getir de, benden sonra ümmetimin dalalete düşmemesi için yazayım.” dedi. Getirmeden önce vefat eder korkusuyla, “Ben onu aklımda tutarım.” dedim. Onun başı göğsümde olduğu halde, namazı, zekatı ve kölelere iyi davranılmasını vasiyet etti. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet edilmesini emretti. Sonra da ruhunu teslim etti. Her kim bu şekilde şehadet getirirse ona cehennem haram olur.” [6]

Fakat gördüğünüz gibi daha güvenilir olarak kabul edilen Buhari ve Müslim gibi onca sünni hadis kaynağı bu kişiden Ömer olarak bahseder. Muhammed’in ne yazmak istediği belirsiz olsa da Şiilerin görüşüne göre Ali’nin halife olacağını yazacaktır ve Ömer bunu engellemiştir. Bu yüzden Şiiler arasında zaman içinde Ömer’e karşı artan bir nefret oluşmuştur.

Muhammed’in ölümü ile ilgili rivayetlerden yola çıkılarak onun bu olaydan birkaç gün sonra öldüğü ve muhtemelen bu süre zarfında yazamadığı şey her neyse onu sözlü olarak insanlara bildirmiş olması gerektiği söylenir. Fakat eğer söz konusu kimin halife olacağı ise rivayetlere bakıldığında ölmeden önce bu konuda net bir açıklama yapmış değildir. Örneğin şöyle bir rivayet vardır:

“Bana baban Ebubekir’i ve kardeşini (Abdurrahman’ı) bir yazı yazmam için çağır. Çünkü gerçekten ben, bir temenni edicinin şöyle temenni etmesinden ve ben öldükten sonra “ben bu işe (hilafete) daha layığım.” demesinden korkuyorum.

Sonra Resulullah, Allah ve mü’minler ancak Ebubekir’e razı olur.” değerlendirmesini yaparak bundan vazgeçmişti."
[7]

Bu rivayete göre kendisi halife seçmiyor da “zaten halk Ebubekir’i seçecektir” diyerek bu konuda herhangi bir açıklama getirmiyor.

Eğer “halife şu kişi olacaktır” deseydi ölümü sonrası yaşanacak birçok siyasi çekişmenin, Müslümanın Müslümanı öldürmesinin önüne geçebilirdi.

İki rivayet var ki Şiilerin iddiası ve Kırtas hadisesi konusunda oldukça önemliler.

İlk rivayete göre Muhammed’in amcası Abbas, Muhammed’in hastalığı sırasında, başkanlığın, Haşimoğulları’ndan çıkmaması için bazı girişimlerde bulunmuştur. Bunun için bir gün Ali, hasta olan

Muhammed’in yanından çıkınca onun hastalığı hakkında bilgi alır ve “Görmüyor musun? Allah’ın Elçisi bu hastalıktan ölmek üzeredir. Ben, Abdülmuttalip oğullarının ölecekleri sırada yüzlerinin ne duruma geldiğini bilirim. Haydi Allah’ın Elçisi’nin yanına gidelim de bu işi (yönetim) kime bırakacağını soralım. Bize bırakıyorsa bunu bilelim. Bizden başkasına bırakıyorsa kendisiyle konuşalım, bizim için tavsiyelerde bulunsun” deyince, Ali, “Biz bunu Allah’ın Elçisi’ne sorunca, o da bunu bize vermeyecek olursa, artık bir daha bunu bize vermezler. Onun için ona böyle bir şeyi asla sormam” der. [8]

İkinci rivayet şöyledir: Abdullah bin Abbas’a “Tanrı elçisi vasiyetlerde bulundu mu?” diye sordum. O, “Hayır, bulunmadı” dedi. Ben “bu nasıl oldu? Diye sorduğumda,O “Allah’ın Elçisi, “Ali’yi bana çağırınız” dediğinde, Ayşe, “Ebû Bekir’i çağırmayacak mısın?” , Hafsa da: “Ömer’i çağırmaya adam göndermeyecek misin?” dedi. Bunun üzerine hepsi Peygamber’in huzurunda toplandılar. Tanrı elçisi “Evlerinize dönün, bir işim olursa ben sizi çağırırım” dedi. [9]

Tüm bunlara bakıldığında Muhammed ölüm döşeğindeyken çevresindekilerin “kim halife olacak” derdine düşüp bu güçlü makama sahip olmayı dilediği açıktır. Muhammed Ali’yi çağırtınca Ayşe ve Hafsa’nın da babalarını çağırttığı, onlar gelince Muhammed’in hepsini huzurundan gönderdiği rivayete bakılınca insanın aklında yaşanmış olabilecek onlarca ihtimal beliriyor. Tabi Ebubekir’i övdüğü hadisleri de unutmamak gerekiyor.

Diğer yandan, eşleri ile kavga edince, cariyesini kendine yasaklayınca veya Yahudiler kendisi ile alay edince ayet gönderen Allah nedense büyük sorunlara yol açacak daha önemli bir konuda, halifenin kim olacağı konusunda hiçbir ayet göndermiyor. Müslüman arkadaşlara sesleniyorum. Elinizi vicdanınıza koyup, gerçekten akıllıca düşünüp samimi olarak cevap verin. Hangisi daha önemli bir konu:
  1. Muhammed’in cariyesi Mariye’yi kendine yasaklayıp eşlerinden kimilerini boşamaya kalkması. (Tahrim, 1-5)
  2. Ölümünden sonra imametin, halifeliğin kime geçeceği, yönetimi kimin ele alacağı.

Birincisi hakkında ayet var ama çok daha önemli olan, dinin ve inananların kaderini belirleyecek olan ikincisi hakkında yok. Böyle bir kutsal kitap olabilir mi? Gerçi, Kur’an’ın Muhammed’in ölümünden yıllar sonra zar zor bir araya getirilebildiğini hatırlayınca insanın tekrar “böyle bir kutsal kitap olabilir mi?” diye sorası gelmiyor değil.

Kırtas hadisesi ile ilgili rivayetlere bakınca bazı soruları sormak gerekiyor:

1) Ömer Muhammed’in yazı yazmasına neden engel oluyor?

2) Yanındaki kişilerden bazıları “yoksa o delirdi mi?” ya da “sayıklıyor” gibi sözler söylüyorlar. Hani peygambere hürmet edip tevazu gösteriyorlardı? Yoksa O’nun yatağa düştüğünü görünce gevşeyip güçlü gördükleri kişilere yanlamaya mı başladılar?

3) Birçok rivayette Ali Muhammed’in cenazesiyle ilgilenirken Ebubekir ve Ömer’in halifelik konusuyla uğraştıkları, daha sonra Ebubekir’in halife ilan edildiği yer alır. [10] Bu durumda Şiilerin ya da kimi insanların halifelik konusunda oyun oynandığını düşünmesi normal değil midir?

4) Necm suresi 3. ayette “O, nefis arzusu ile konuşmaz.” deniyor. Buna karşın Kırtas hadisesine dair rivayetler gerçekse Ömer’in aslında Muhammed’e inanmadığı, iktidar dengeleri için yanında saf aldığı sonucu ortaya çıkmıyor mu?

5) Allah’ın böylesi önemli bir konu hakkında emir göndermemiş olmasını nasıl açıklıyorsunuz? Mantıklı buluyor musunuz?

YAHUDİ ŞEYTANI MASTEMA VE TANRI

Hazırlayan: A.Kara

YAHUDİ ŞEYTANI : MASTEMA

En eski Yahudi metinlerinde net bir Şeytan figürü yoktu. Şeytan olarak adlandırılabilecek en eski meleklerden biri olarak, bazen tanrının düşmanı gibi görünen bazen ise onun kirli işlerini yapan Mastema'ydı (מַשְׂטֵמָה). Erken dönem Yahudi düşüncesinde zıtlık ilkesini temsil etmek üzere insanların yarattığı, şeytan benzeri bir figürdü. Hemen hemen şeytanla özdeştir.

Adı Hoşea 9:7,8 de "düşmanlık" anlamına gelen ortak bir isim olarak yer alır. Ölü Deniz Yazmaları'nda şeytanın başka bir adı olan Belial ile bağlantılı olduğu görülür. Dolayısıyla bu terim eski Yahudi edebiyatındaki zıtlık eğiliminin tipik örneklerindendir.

Diğer adıyla Mastemat, suçlayıcı, tıpkı şeytan gibi ayartıcı, baştan çıkarıcı ve Tanrı'nın hizmeti altında cellatlık yapan bir figürdür. Aynı zamanda adaletsizlik, mahkum etme ve düşmanlık meleğidir. Düşen meleklerin çocukları olan Nefilimlerin soyunu komuta etmiştir. Tanrının emri altında olsa da bütün kötülüklerin babasıdır.

Mastema'nın kökeni Eski Ahit anlatılarındaki birçok geleneksel hikayede rol oynayan Yahudi apokrif eseri olan Jübileler diğer adıyla Küçük Yaratılış kitabına dayanır. Adının normal anlamı "sar ha-Mastemah" yani "Mastema'nın prensi" dir ve kitapta anlamı aynı zamanda "düşmanlığın prensi" olarak önümüze çıkar.

Jübileler Kitabına bakıldığında Mastema'nın, Rabbin ana düşmanı olan güçlü bir melek olarak tasvir edildiği görülürken diğer yandan sadece Yahve'ye isyan eden bir melek gibi görünmektedir. İnanışa göre Büyük Tufan bittikten sonra Mastema'yı takip eden meleklerin bir kısmı uçurumlara hapsedilmişti. Mastema tanrıdan, insanoğlunun üzerindeki iradesini gösterebilmesi amacıyla bir kısmının serbest bırakılmasını istemişti. Tanrı bunun kesinlikle iyi bir fikir olduğunu söyleyerek şeytanların onda birini özgür bırakıp Mastema'nın hizmetine vermişti. [1]

Jübileler Kitabı'ndaki ilgili metin şöyledir:

Ruhların lideri Mastema geldiğinde şöyle dedi: "Yaratıcı Rab, onlardan bazılarını (kötü ruhları) özgür bırak, beni dinlesin ve onlara söylediğim her şeyi yapsınlar. Aksi halde emrim altında hiçbir ruh olmazsa irademin yetkisini insanlar arasında kullanamam. Çünkü onları helak edici ve saptırıcı olarak kullanıyorum. Çünkü insanların şerri büyüktür." Sonra tanrı onların onda birinin kendisine bırakılmasını emrederek, kalan kısmı uçurumlara hapsetti. [Jüb. 10:8-9]

MASTEMA, TANRI VE İBRAHİM

İbrahim'i sınamak isteyen Tanrı değil, onun Tanrı'ya olan bağlılığını zedelemek isteyen Mastema'ydı. [2] Kimilerine göre yaptıkları ile İsrail'in yükselişinde önemli rol oynamıştı. Jübileler Kitabı'nda yazana göre İbrahim'den oğlu İshak'ı kurban etmesini isteyen tanrı değil Mastema'dır. Mastema, Yahudilerin tanrısı Yahve'ye İbrahim'in çocuğunu kurban edemeyeceğini söyler. Yani tanrıya o denli bağlı olmadığını iddia eder. Yahve duruma müdahale etmeyerek Mastema'nın yapmak istediği şeyi göstermesine izin verir. İbrahim gerçekten çocuğunu kurban etmeye kalkınca tanrı araya girerek İshak'ı kurtarınca Mastema utanır.

Jübileler Kitabı'nda olaylar nasıl anlatılmış görelim ve buna Mastema'nın Tanrı ile İbrahim hakkında konuşmasıyla başlayalım:

"... Gökte İbrahim ile ilgili, O'nun sözüne ve her türlü zorluğa rağmen Rabbine sadık olduğunu söyleyen sesler vardı. Sonra Prens Mastema geldi ve Tanrının huzurunda şöyle dedi: "İbrahim gerçekten oğlu İshak'ı seviyor ve onu herkesten daha hoş buluyor. Onu bir sunak üzerinde kurban olarak sunmasını iste. O zaman bu emri yerine getirip getirmediğini görecek ve kendisini sınadığınız her şeye sadık olup olmadığını bileceksiniz." [Jüb. 17:15-16]

Gördüğünüz gibi Mastema burada bir nevi kralın aklına girerek onu eyleme geçiren, kışkırtan bir vezir gibidir.

Tanrı ile bu konuşmasından sonra olay İbrahim'den oğlu İshak'ı kurban etmesinin istenmesine gelir. Şöyle yazar:

"Rab ona dedi ki: "İbrahim, İbrahim"! "Evet?" diye cevapladı. Oğlunu, sevdiğin sevgili İshak'ı al ve yüksek tepeye git" dedi. Sana göstereceğim dağlardan birinde onu sun." [Jüb. 18:1-2]

Akabinde İbrahim, İshak ve hizmetçileri le birlikte şafak sökerken yola çıkar. Yolculuklarının üçüncü, ilk ayın 14. gününde İbrahim gidilecek alanı uzaktan görür. Hizmetkarlarını bir kuyunun yanında bırakıp İshak'ı yanına alarak dağa çıkar.

Olayın devamı Jübileler Kitabı'nda nasıl anlatılıyor bakalım:

Rab'bin dağının bulunduğu yere yaklaştığında bir sunak yaptı ve odunu sunağın üzerine yerleştirdi. Sonra oğlu İshak'ı bağladı, onu sunağın üzerindeki odunun üzerine koydu ve İshak'ı kurban etmek için bıçağı almak üzere elini uzattı. Sonra ben (=Mevcudiyet Meleği) O'nun ve Mastema'nın önünde durdum. Rab dedi ki: "Ona söyle, elini çocuğun üzerine indirmesin ve ona bir şey yapmasın, çünkü onun Rab'den korkan biri olduğunu biliyorum." Bunun üzerine ben gökten ona seslendim ve dedim ki: " İbrahim, İbrahim!' Şaşırdı ve: 'Evet?' dedi. Dedim ki "Elini çocuğun üzerine koyma ve ona bir şey yapma, çünkü şimdi senin Rab'den korkan biri olduğunu biliyorum. İlk oğlunu kurban vermeyi reddetmedin.' [Böylece] Mastema prensi utandırıldı. [Jüb. 18:7-12]

Peki olay nasıl son buldu, ona da yazanları okuyarak bakalım:

İbrahim hizmetçilerinin yanına gitti. Yola çıktılar ve birlikte Beerşeba'ya gittiler. İbrahim yemin alanında yaşadı. Her yıl yedi gün boyunca bu bayramı sevinçle kutladı. Gidip sağ salim geri döndüğü yedi güne uygun olarak bayrama Rab'bin bayramı adı verdi. İsrail ve onun soyundan gelenlerle ilgili olarak göksel levhalarda yazan ve emredilen şudur: [Onlar] bu bayramı yedi gün boyunca mutluluk bayramı ile birlikte kutlayacaklardır. [Jüb. 18:17-19]

Jübileler Kitabı'nın özelliklerinden biri bu hikayeye tarih veriyor olmasıdır. 1.ayın 11.gününde dağa ulaşan İbrahim 13 veya 14. gün geldiğinde koç kurban eder. [3]

MASTEMA, TANRI VE MUSA

Mısır'dan Çıkış 12:23'de Rabbin Mısırlıları öldürmek için geleceği yazarken Jübileler Kitabı'nda ilginç bir şekilde bunu yapan, yıkımı getirenler Mastema'nın egemenliği altında olan kötü ruhlardır. [להשחית Jüb. 10:8] Yani Mısır'da ilk doğan oğulların öldürülmesi kötü ruhlar tarafından gerçekleştiriliyordu. Çünkü Mastema bağlanmış, kilitli durumdaydı. [48:15] Bu yüzden emrindeki ruhlar bir nevi tanrının temsilcileri olmuşlardı. Bu ruhlar, Tanrı'nın emri gereği Paskalya sunusu verenlere zarar vermeyecekti. İlgili metinler şöyledir:

Çünkü bu gece -bayram ve sevincin başlangıcında- Mısır'da paskalya sunusunu yiyordunuz ki, Mastema'nın bütün güçleri Mısır diyarındaki her doğan ilk çocuğu, değirmen taşındaki tutsak cariyenin ilk doğan çocuğunu ve sığırların da ilk yavrularını öldürmek için gönderilmişti. Rabbin onlara verdiği şey şudur: Kapısında bir yaşında kuzunun kanını gördükleri her evin üzerinden es geçecek, o evlere öldürmek için girmeyecek, kurtarmak için üzerinden geçecekler. [Jüb. 49:2-3]

Bu şeytanın öne çıktığı diğer önemli nokta Mısır'dan Çıkış'tır. Jübileler Kitabı'na göre Musa Mısır'a döndüğünde onu öldürmeye çalışan tanrı değil Mastema'dır.

"Mastema prensinin sen Mısır'a, konaklama yerine dönerken sana ne yapmak istediğini biliyorsun. Bütün gücüyle seni öldürmek istediğini, senin tüm gücünle Mısırlıları cezalandırmak, intikam almak için gönderildiğini gördüğü için Mısırlıları senin elinden kurtarmak istemedi mi?" [Jüb. 48:2-3]

Bu metinler Tevrat, Mısır'dan Çıkış 4:24'deki "Ve o konaklama yerine gidiyordu ve YHVH onunla karşılaşıp öldürmeye çalıştı" ifadesiyle paralellik gösterir.

Ayrıca Firavun'un yüreğini katılaştıran da odur (Midraş Abkir'de Uzza). Hatta Musa ve Harun büyü yapmak için Firavun'un karşısına çıktığında Mısırlı büyücülere yardım ettiği iddia edilir. Yani bu varlık İsrail halkını ve Yahve'nin takipçilerini aldatmaya çalışan, onlarla uğraşan bir baş belası gibidir.

Jübileler Kitabı'nda tüm ulusların ruhlar tarafından yönetildiği ve bu ruhların başında Mastema'nın bulunduğu yazdığı gibi , sünnetsizler hoş karşılanmadığından olsa gerek aynı zamanda sünneti uygulamayan toplumların hükümdarı olarak kabul edilmiştir. Yani pagan toplumların ve beraberindeki kötü ruhların hükümdarı olarak görülmüştür. Buna karşılık İsrail'in ise tanrı Yahve tarafından yönetildiğine inanılmıştır.

Mastema tanrının rakibi olmasına rağmen diğer yandan enteresan bir şekilde tanrı tarafından insanlığı cezalandırmak ve putperest ulusların gardiyanı olarak hareket etmek için kullanılıyor gibi görünmektedir.

Örneğin sünnet olmanın kişiyi Mastema'nın yönetiminden tanrının yönetimine aktardığı söylenir. Yani çağın sonunda tüm insanlığın bu iblisten kurtularak tanrının egemenliğine teslim olacağı ima edilir.

MÖ. ilk binyıl içinde güneybatı Asya'da iyi ve kötü arasındaki kozmik savaş inanışının popülerlik kazandığı görülür. Bunun en erken örneklerinden biri Zerdüştlükte evreni yöneten iyi ve kötü ruh ya da gücün savaş halinde olmasıdır.

MÖ. 550-330 aralığında hüküm sürmüş Ahameniş İmparatorluğunun başlıca dini olan Zerdüştlüğün Babil sürgünü sonrası Pers İmparatorluğunda yaşamış olan Yahudi düşünürleri etkilemiş olması mümkündür. Yani Mastema Yahudilikte ifade edilen ahlaki ikiliğin bir örneğini temsil edebilir.

Mastema ulusları yönetse de bir gün onun yönetimi altındaki ulusların Yahve'nin saltanatına geçeceğine, Eski Hristiyanlar gibi eski Yahudiler de bir gün dünyanın eski mükemmel haline geri döneceğine inanıyorlardı. Dünyanın sonunda tekrar yenilenip iyiliğin hüküm süreceğine dair bu inanış uzun yıllar var olmuştu.

Batı genel olarak artık kıyameti ve Mesih'in ikinci kez geleceğini bekleyerek yaşıyor olmasa da hala bazı Hristiyanlar bir gün kötülerin yenileceğine, dünyanın şimdikinden çok daha iyi bir hale geleceğine inanıyorlar.

KÖKEN-ORTAYA ÇIKIŞ

Jübileler kitabı MÖ. 2. yy'da Yohanan Hurkanus döneminde yazılmıştır. Hurcanus MÖ. 166'daki Makabi isyanından sonra kurulan Hasmon hanedanlığının baş rahibiydi. MÖ.134'de göreve başlamış ve 104'e kadar hüküm sürmüştü.

Yohanan Hurkanus, Kuzey Filistin'deki toprakları fethederek ve rakipleri olan Samirilerin Gerizim Dağı'ndaki tapınağını yok ederek Yahudiye ulusunun topraklarını genişletmesiyle bilinir.  Güneydeki Edomluları boyunduruk altına almış ve onları Museviliğe geçmeye zorlamıştır. Her ne kadar toprakları tek bir din altında birleştirerek egemenliğini pekiştirmenin bir yolu olarak Museviliği kullanıyor olsa da Helenistik kültüre de sempati duyan biriydi. Bu yüzden Ferisiler gibi bazı Yahudi mezhepleri öfkeleniyor, onun yüksek rahip olarak görev yapmasını sorguluyordu.

İşte Jübileler Kitabı büyük olasılıkla bu bağlamda yazılmıştı. Çünkü kitabın ele aldığı temalar arasında Yahudi Yasasına sıkı sıkıya bağlanma ve tanrı ile karanlık güçlerin savaşı yani tanrı ile Mastema'nın kozmik savaşı yer alıyordu.

İşin ilginç yanı bu şeytan figürünün ortaya çıktığı dönemdir. Çünkü bu dönemde Yahudi halkı kendilerini Yahudi olmayanlardan ayırmanın yanı sıra dinine sadık Yahudileri mürted olan Yahudilerden ayırma konusunda büyük endişe duymuş, aşırı Yahudi milliyetçiliği patlak vermişti.

Yani Mastema figürünün öne çıkış nedeni bir kısım Yahudinin kendilerini diğer uluslardan ve dinine sadık olmayan Yahudilerden ayırma girişimidir. Bu durum sonucunda sadık Yahudiler tanrının yani iyinin yanında yer alan seçilmiş halk iken diğer uluslar ve dinden dönen Yahudiler tanrıya karşı gerçekleşen kozmik savaşta Mastema'nın yönetimi altında yer alan insanlar sayılmışlardı.

Jübileler Kitabı ve Mastema figüründen sorumlu olduğu düşünülen 3 topluluk vardır. Bunlar Ferisiler, Esseniler ve Hristiyanlık karşıtı Yahudilerdir.

Makkabi isyanından sonra ortaya çıkan önemli bir mezhep olan Ferisiler hahamların ve modern Yahudilerin kökleri kabul edilebilecek bir çok şeyin öncüleri olduklarından Yahudi tarihi için önemlidirler. Ferisiler genellikle Yahudi yasalarını ve tarihini öğrenmeyi kendine görev edinmiş sıradan insanlardı. Tevrat'a ek olarak, Tevrat'ı yorumlamalarına yardım eden ve Musa'ya kadar uzanan bir sözlü gelenek olduğuna inanıyorlardı.

Yahudilerin, Yahudi yasalarını izleyerek diğer uluslarla evlenmeyip kendilerini Yahudi olmayanlardan ayırmaları gerektiğini söylüyorlar, ayrıca ölülerin yeniden dirileceğine ve Mesih'in geleceğine inanıyorlardı. Dolayısıyla bu mezhep birçok yönden modern Yahudiliğin ve erken Hristiyanlığın yükselişinde rol oynamıştı.

Ferisiler kendilerini Helenistik dünyadan tamamen koparmak isteyen fanatikler ve Esseniler ile Helenistik kültürün kendilerine uygun yönlerini benimseyen Sadukiler arasında bir orta yol bulmuşlardı. Bugün İbrahimi dinlerin sahip olduğu birçok fikre ve muhtemelen farklı ulusların asi melekler tarafından yönetildiğine, gerçekleşecek son savaşta bu meleklerin yenileceğine inanıyorlardı. Ferisiler hakkındaki tüm kanıtlar ele alındığında Mastema kavramını yaratanların MÖ. 2.yy Ferisileri olduğu görülmektedir.

ŞEYTAN ÇIKARMA : GEORGE LUKİNS'İN İBLİSLERİ

Hazırlayan: A.Kara

18 YIL BOYUNCA ŞEYTANIN ELE GEÇİRDİĞİ SÖYLENEN ADAM : GEORGE LUKİNS

Paranormal olayların gerçek olup olmadığı ve bu olaylara dair anlatılar her zaman insanlar için merak konusu olmuştur. Yıllar boyunca doğrudan şeytani ele geçirme ile bağlantılı olmayan pek çok doğal olmayan olay rapor edilmiştir.

Tarihin tozlu sayfaları arasında yer alan ve özellikle Hristiyanlar için kafa karıştırıcı durum haline gelmiş olan bir olay da George Lukins'in şeytani ele geçirilmesidir. Lukins aynı zamanda "Yatton Daemoniac" olarak biliniyordu.

Aslına bakarsanız George Lukins vakası o zamanlar da iyi biliyordu ve 1778'de İngiltere'de büyük popülerlik kazanmıştı. Garip vakalardan biri olan bu olayın ne olduğunu öğrenebilmek amacıyla şeytani ele geçirme olduğu söylenen bu olayın derinliklerine inelim.

Kariyerindeki en tartışmalı davalardan biri ile karşılaşan rahip Joseph Easterbrook İngiltere, Bristol'deki Tapınak Kilisesi'nde bir Anglikan papazıydı. 31 Mayıs 1778'de cemaatinin bir üyesi sıra dışı bir istekle ona geldi. Anlattığına göre kilise cemaatinden olan Sarah Baber yakın zamanda Somerset yakınındaki Yatton kasabasını ziyaret etmiş ve bir adamın açıklanamayan duruma maruz kaldığına tanık olmuştu.

Söz konusu adamın 40 yaşlarındaki bir terzi olan George Lukins olduğunu belirtmiş, adamın günlük nöbetler geçirdiğini, bu nöbetler sırasında farklı ses tonlarında yüksek sesle şarkı söylediğini ve çığlıklar attığını anlatmıştı. Nöbet geçirirken çıkardığı bazı sesler insan sesine benzemiyordu. Lukins ayrıca saldırgan tavır takınıyor, küfürler ediyor, tanımlanamayan sözler söylüyor ve iğrenç tutumlarda bulunuyordu. Kadının dediğine göre Lukins trans halindeyken kendine doktorların yardım edemeyeceğini de söylemişti. [1]

Sarah olaydan uzun yıllar önce Yatton'da yaşayan bir kadındı ve Lukins hakkında farklı bir izlenim oluşturmuştu. Lukins'in düzenli olarak kiliseye giden, dindar ve toplum tarafından iyi olarak bilinen bir adam olduğunu doğruluyordu. Fakat Lukins'in şeytan tarafından ele geçirilme sürecinin 18 yıl önce başladığını söylüyordu. Yani kadının dediğine göre adam tam 18 yıldır şeytani bir hakimiyet altındaydı.

Lukins'in ele geçirilmesine dair birçok açıklama var. Bunlardan birine göre ailesi onu birkaç doktora götürmüş ancak tüm çabalarına rağmen düzensiz davranışının nedenini bulamayınca olanları hayal kırıklığıyla karşılamışlardı.

Lukins'in Londra'daki Aziz George Hastanesinde 18 ay boyunca gözlem altında tutulması bile önerilmişti. Bu hastanede 20 hafta kaldıktan sonra tıp camiası onun tedavi edilemez olduğu söylemişti. Nöbetleri geçmiyordu ve halkın hakkında yaydığı dedikodular kısa sürede onu lanetlemiş, büyülenmiş veya bir iblis tarafından ele geçirilen adam olarak damgalamıştı. [2]

Anlatılana göre aslında Lukins'in kendisi de geçirdiği nöbetler konusunda şaşkındı. İfadesine göre, ele geçirilmesi bir Noel Baba oyununda rol aldığı sırada başlamıştı. O yıllarda genç olan Lukins sokakta ilerlerken birinin ona çok sert bir tokat attığını görmüş ve bilincini kaybederek yere yığılmıştı.

O sıralar adamı tanıyanlar onun alkol tükettiğini söylüyor ve kimileri onun yediği bu tokada "ilahi tokat" diyordu. Tokat olayından kısa bir süre sonra adam nöbetler geçirip anormal davranışlar gösteriyor, nöbet sırasında köpek gibi havlıyordu. Özellikle sağ elinin açıklanamayan ve güçlü bir şekilde seğirdiği söyleniyordu. [1]

George Lukins'in yerel toplumun lanetli olduğunu söylemeye başlaması çok uzun sürmemişti. Ayrıca kendisine yedi şeytanın musallat olduğunu ve bunları ortadan kaldırabilmek için 7 din adamının gerekli olduğunu iddia ediyordu. İşte tüm bu olaylar sonucunda Sarah Baber adlı kadın Lukins'i Bristol'e getirmek için düzenlemeler yapan peder Easterbook'a başvurmuştu.

Peder Easterbrook, Bristol'e varır varmaz Lukins'i inceler. Adamı incelemek için toplanan meslektaşları ile birlikte gördükleri karşısında şaşırırlar. Lukins'in sergilediği ifadeler, tuhaf sesler ve saldırganlıkla birlikte seyreden açıklanamayan kasılmalar rahibi ve bazı meslektaşlarını bunun gerçek bir ele geçirilme vakası olduğu konusunda ikna eder. Ancak rahibin meslektaşlarından bazıları adamın bir varlık tarafından ele geçirildiğinden şüpheliydiler.

Şeytan çıkarma ayininin gerekli olduğu söyleniyor, diğer yandan o dönem yayınlanan bazı makaleler bunu eleştiriyor ve adamın aslında epilepsi ve Aziz Vitus'un dansı rahatsızlığına sahip olduğunu söylüyordu. Aziz Vitus'un dansı denen rahatsızlığın diğer adları Aziz John'un dansı, Koreomanya (choreomania) veya Dans Vebası'dır. İnanışa göre bu rahatsızlığa neden olan şey Aziz Vitus'un ya da Vaftizci Yahya'nın lanetiydi. Sırf bu yüzden lanetten kurtulmak umuduyla Vaftizci Yahya'ya dua ediyor ya da Aziz Vitus'a adanmış yerlere hac ziyareti yapıyorlardı. Bu rahatsızlık Kara Veba'dan birkaç yıl sonra meydana gelmiş, tedavi edilemedikleri görülünce hasta insanların çoğu yalnızlığa terk edilmiş ya da kasabalardan kovulmuştu. [1][3]

Bu rahatsızlık 17.yy'da "Sydenham chorea" adını almıştır. Bu bir sinir sistemi hastalığıdır ve vücudun kontrolsüz hareket etmesine neden olur. Bazı bilim insanları bunu "kolektif zihinsel bozukluk" ve "kolektif histerik bozukluk" olarak tanımlamışlardır. Yine de büyük bir kitle bunu iblislerin veya şeytanın ele geçirmesi olarak görmüş ve tıpkı rahip Easterbrook gibi şeytan çıkarmaya başvurmuştur.

Rahip, Lukins için dua etmek ve bir şeytan çıkarma ayini gerçekleştirmek için bölgedeki John Valton ve John Wesley gibi Protestan mezhebi üyelerinden yardım istedi. Rahip olayla ilgili tüm söylentileri susturmak amacıyla yerel bir gazete olan Bristol Gazette'de şeytan çıkarma ile ilgili bir açıklama yayınladı. Kayıtlar George Lukins'in şeytan olduğunu ve Te Deum'un ters bir varyantını söylerken şiddetli öfke nöbetleri sergilediğini iddia ettiğini belirtiyordu.

Daha iyi anlaşılması için kısa bir bilgi vereyim. Te Deum, Latince "Te Deum Iaudamus" yani "Seni, Ey Tanrı, Övüyoruz" adlı Latince bir Hristiyan ilahisidir. "Ambrose" İlahisi olarak da bilinir. Rahibin iddiasına göre Lukins nöbetleri sırasında bu ilahiyi tersten okumakta yani güya tanrıya hakaret etmektedir. [4]

Lukins'i ziyaret etmeye gidenlerden biri, adamın uzun kasılmalar geçirdiğini, kasılma sonrası içindeki iblisin dile gelerek öfke içinde birkaç kez "ruhunu cehenneme gönder" dediğini, "buraya gelerek benim otoritemden kurtulabileceğini mi sandın?, Hepsi boşuna. Cehennemdeki şeytani inimin üzerine yemin ederim ki bu sana her zamandakinden on bin kat daha beter acı verecek!" gibi sözler sarf ettiğini ve akabinde bir süre donakalan adamın bu sözleri alaycı şekilde tekrarladığını, kadınsı ses tonuyla çeşitli şarkılar söylediğini, küfürler ettiğini, bunları yaparken sesinin başka tonlarda çıktığını anlatmıştı.

Rahip Easterbrook'un ricası üzerine şeytanın ele geçirdiği söylenen adam için dua etmeyi kabul eden John Wesley, Protestan üyelerinden başka bir rahip ile temasa geçmişti. Rahip gönderdiği mektupta şöyle diyordu:

"Bir süre önce yedi bakandan birinden George Lukins için dua etmemi isteyen bir mektup aldım. Tanrı'nın önünde haykırdım, "Rab, ben böyle bir işe uygun değilim; bir şeytanla karşılaşmaya inancım yok." Fakat güçlü bir şekilde uygulandı, "Tanrım bu senin kudretindir". Buluşmamızdan bir gün önce Lukins'i görmeye gittim ve öyle bir inanç buldum ki, ona işkence ettiğini söylediği yedi şeytanla karşılaşabildim. Hiç şüphem yoktu, kurtuluş gelecekti. Tanıştığımızda Rab duayı duydu ve yoksulu kurtardı." - John Valton [5][1]

Protestan şeytan çıkarma ayinleri iblisin vücudu terk etmesi için uygulanan emirler, övgüler ve ayinler de dahil olmak üzere Katolik şeytan çıkarma ayinlerine benziyordu. Dualar ve ilahilere emirler eşlik etmek zorundaydı ve bu süreç Kutsal Üçleme yani "Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına" formülü kullanılarak şeytanın kovulmasıyla sona ererdi.

1788 yılında, adam 44 yaşındayken bir şeytan çıkarma düzenlenmişti. Anlatılanlara göre din adamları iblise Lukins'in bedenini terk ederek cehenneme geri dönmesini emrettikten sonra adam normale dönmüş gibi görünüyordu. Rahip Easterbrook'un kayıtlarına göre adam Rab İsa'yı övmüş, duasını okumuş ve çabalarından dolayı din adamlarına teşekkür etmiştir. [1]

İŞİN ASLI

Fakat tüm bu anlatılara rağmen konudan şüphe duyanlar ikna olmamışlardı. Lukins hakkındaki hikaye yayınlandıktan hemen sonra Yatton'da yaşayan ve onu tanıyan birçok insan ortaya çıkarak ele geçirilme hikayesinin uydurma olduğunu söyledi. Lukins o bölgede vantrilokluk yani karından konuşma ve taklit yeteneği ile tanınan, bilinen biriydi ve görünüşe göre biraz da hastalık hastasıydı.

Çok geçmeden ülke çapındaki din adamları ve tıp doktorları bu vakayı tartışmaya başladılar. Genel fikir birliği rahipler aleyhindeydi. Lukins hakkında çeşitli teoriler ortaya atıldı. Bunlar adamın ağır bir hastalık hastası olduğu (Hipokondriya), sara hastası olduğu hatta bir köpek tarafından ısırıldığı gibi çeşitli iddialardı. 

Davanın üzeri kapanmamıştı ve rahip Easterbrook dolandırıcılık ile suçlanıyordu. Bunun üzerine rahip 1788'de "Yatton Daemoniac" olarak bilinen bir inceleme yazarak kendini ve diğer rahipleri haklı çıkarmaya ve sahtekarlık suçlamalarından kurtulmaya çalışmıştı. [6][7]

Şeytan çıkarma ayininin ardından iyileştiği söylenen Lukins resmen ortada kalmıştı. Yatton'a dönmüştü ama ısrarla Bristol'e dönmek için girişimde bulunuyordu. Parasız kalmıştı ve Bristol'deki hiç kimse onun yol parasını ödeme niyetinde de değildi. Bu yüzden Yatton kasabasında kalmıştı. Dilenerek ve küçük kitaplar satarak yoksulluk içinde yaşayan adam Şubat 1805'te ölmüş, ölüm nedeni hakkında bilgi verilmemişti.

Rahip Easterbrook'a gelirsek, modern çağdaki insanların bu şeytan çıkarma olayına inanmakta zorluk çekeceğini söylüyordu. Anlatılanların ne kadar doğru olduğu ve Easterbook'un tanıklığının ne kadarına inanılabileceği kişinin kendisinin bileceği bir iş. Bana göre 7 iblisin ele geçirdiği söylenen adam muhtemelen hem epilepsi hastası hem de içinde yaşadığı toplumun din masallarından fazlasıyla etkilenmiş, sıyırma noktasına gelmiş ve kendini içine iblislerin girdiğine inandırmış birisiydi. Hastalık hastası olması ise tüm bunlara daha da uygun bir zemin hazırlıyordu. Kendini şartlandırdığı ve inandırdığından dolayı şeytan çıkarma ayini sonrasında iyileşiyor çünkü iyileştiğine inanıyor. Hatta belki de rahipler hile yaparak, bir hikaye kurgulayarak adamı kullanmış daha sonra onu bir köşeye atmışlardı. Rahipler ve medya popüler hale gelen bu olayı halkı korkutmak ve dine bağlamak için ballandıra ballandıra anlatmışlardı.

O gün ve bugün bile hala şeytan çıkarma için birçok insan kiliseye, rahiplere başvuruyor. Üstelik bunlardan bazıları ölüyor ya da kolu, bacağı kırılarak hastanelik oluyor..

KERUBİM MELEKLERİ (KERUBİYYUN)

Hazırlayan: A.Kara

KERUBİM (KERUVİM) MELEKLERİ

İzlediğimiz birçok Hollywood filmi ve okuduğumuz sayısız kitap çeşitli melek türlerine ev sahipliği yapsa da insanların yüzyıllardır inandığı birçok melek ve bunların kökenleri çoktan unutulmuştur. Bu tür varlıklara olan inanç her ne kadar öznel olsa da, sorgusuz sualsiz inanılıyor olması ilginçtir.

Bu makalede meleklerin ve insanın doğasını, insanlığın neye inandığına ve İbrani metinlerinin neye işaret ettiğini irdeleyeceğiz. Yani hem bu varlıkların gerçek olup olmadığına, hem de kökenlerine odaklanacağız.

Melek kelimesi, "haberci" anlamına gelen Eski İngilizcedeki "engel" den, bu terim de Latin kiliselerinde kullanılan Yunanca "angelos" teriminden gelir. Orta İngilizcedeki kullanımını da Eski Fransızca terim olan "angele" den almıştır. [1]

İbranice'de ise melek için kullanılan terim "măl'k" (מַלְאַ֧ךְ) yani bildiğimiz melektir (İbranice okunuşu "melah" ya da "malakh"tır).

Melek ve ruh kelimeleri zaman zaman birbirinin yerine geçebilir. Ancak melek teriminin ruhsal bir varlıkla hiçbir ilgisi olmadan kullanıldığı birkaç duruma da dikkat etmek gerekir. İncil'de bağlamına bağlı olarak "melek" aynı zamanda bir insan yani ilahi olmayan sıradan bir "haberci" de olabilir. Örnek olarak Malaki 1:1'e bakabiliriz:

RAB’bin Malaki aracılığıyla İsrail halkına bildirisi.
מַשָּׂ֥א דְבַר־יְהוָ֖ה אֶל־יִשְׂרָאֵ֑ל בְּיַ֖ד מַלְאָכִֽי׃

Fakat bu ayrı bir konu. Ele alınması gereken soru şudur: Bu kadar insanın inandığı bu göksel varlıklar esasında nedirler? Nereden gelmişlerdir ve neye benzerler?

Cevap aramaya Tevrat'tan İslam'a geçen melek anlatılarından yani "Rabbin meleği" sözünün yer aldığı ve insanlara göründüğünün anlatıldığı İbrani metinlerinden başlamak gerekir. Önce bu meleklerin İbrahimi dinlerdeki hatlarınızı çizmeliyiz ki ilerleyen süreçte mitolojik kökenlerini daha kolay bulalım.

Yaratılış 16:7–14'de Hacer'e, 22:11–15'de İbrahim'e,  Mısırdan Çıkış 3:2–4'de ateşin içinden Musa'ya, Çölde Sayım 22:22–38'de Yahudi peygamberi Balam'a, Hakimler 2:1–3'de İsrailliler'e, 6:11–23'de Gidyon'a, 13:3–22'de Manoah ve karısına görünür.

Mısır'dan Çıkış 3: 2-4'ü bir okuyalım:
RAB’bin meleği bir çalıdan yükselen alevlerin içinde ona göründü. Musa baktı, çalı yanıyor, ama tükenmiyor. “Çok garip” diye düşündü, “Gidip bir bakayım, çalı neden tükenmiyor!”
RAB Tanrı Musa’nın yaklaştığını görünce, çalının içinden, “Musa, Musa!” diye seslendi.
Musa, “Buyur!” diye yanıtladı.

Yani metne göre, yanan çalıdan önce bir melek Musa'ya görünür, akabinde Rab konuşmaya başlar. Ne kadar insani bir fikir olduğunun farkında mısınız? Hani kral, kraliçe halkın veya başka bir liderin önüne çıkmadan önce onun gelişini duyuran haberciler vardır ya, işte buradaki durum da tam olarak budur.

Keruvlara dair sayısız tasvir vardır ki bunlar arasında "Cennet Bahçesinin Girişini" korumak ta yer alır. [2]

Tanrı, Adem'le karısını yasak meyveden yedikleri ve artık iyiyle kötüyü bildikleri için ölümsüz olmalarına izin vermez. Adem ve karısını Aden'den kovar ve tekrar giremesinler diye Yaşam Ağacı'nın yolunu denetlemeleri için bahçenin doğusuna Keruvlar ve her yana dönebilen alevli bir kılıç yerleştirir. (Yaratılış 3:21-24)

Yaratılış 3:21-24: RAB Tanrı Adem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi. Sonra, “Adem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu” dedi, “Artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli.” Böylece RAB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Adem’i Aden bahçesinden çıkardı. Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.

Ayrıca Tevrat'ta, Ahit Sandığı üzerine altından yapılmış iki adet Keruv figürü koyulduğu anlatılır. (Çıkış, 25:17-22; 37:6-9). Buna benzer şekilde, bazı bölümlerde Keruvlardan cansız varlıklar, figürler olarak bahsedilir.

Keruvlar, Yahudi melek hiyerarşisinde, Musa bin Meymun'un Mişna Tora'sında dokuzuncu ve Berit Menuşah gibi Kabalistik eserlerde üçüncü sırada yer alır. De Coelesti Hierarchia adlı eser Keruvim meleklerini Serafim ve Thron (Throne) melekleri ile birlikte en üst sıraya yerleştirir. [3]

Keruvim adlı bu melekler Hezekiel Kitabı'nda ve bazı Hristiyan ikonlarında, tanrının tahtını tutan (Hezekiel 10:1-20), dört kanatlı ve dört suratlı varlıklar olarak tasvir edilmiştir. Bu dört surat, tüm vahşi hayvanların temsilcisi olan aslan, yerli ve evcil hayvanların temsilcisi olan öküz, muhtemelen gökselliği simgeleyen kartal ve son olarak insanlığın temsili olan insandır. [4][5] Bacakları düzdür ve ayak tabanları tıpkı parlatılmış pirinçten yapılmış boğa toynakları gibi ışıltılıdır.

Hezekiel'in vizyonlarında bu meleklere dair metinlere bakalım.

Hezekiel 1:4-14:
4 Kuzeyden esen kasırganın göz alıcı bir ışıkla çevrelenmiş, ateş saçan büyük bir bulutla geldiğini gördüm. Ateşin ortası ışıldayan madeni andırıyordu.
5 En ortasında insana benzer dört canlı yaratık duruyordu;
6 her birinin dört yüzü, dört kanadı vardı.
7 Bacakları dimdikti, ayakları buzağı ayağına benziyor ve cilalı tunç gibi parlıyordu.
8 Dört yanlarında, kanatların altında insan elleri vardı. Dördünün de yüzleri, kanatları vardı.
9 Kanatları birbirine değerek dosdoğru ilerliyor, ilerlerken sağa sola dönmüyordu.
10 Her yaratığın dört yüzü vardı: Önde dördünün yüzü insan yüzüne, sağda dördünün aslan yüzüne, solda dördünün öküz yüzüne, arkada dördünün kartal yüzüne benzer bir yüzü vardı.
11 Yüzleri böyleydi. Kanatları yukarıya doğru açılmıştı. Her yaratığın iki kanadı yanda öbür yaratıkların kanadına değiyor, iki kanatla da bedenlerini örtüyordu.
12 Her biri dosdoğru ilerliyordu. Ruhları onları nereye yönlendirirse, sağa sola sapmadan oraya gidiyorlardı.
13 Canlı yaratıkların görünüşü yanan ateş közleri ya da meşale gibiydi. Ateş yaratıkların ortasında hareket ediyordu; ışık saçıyor ve içinden şimşekler çakıyordu.
14 Yaratıklar şimşek çakar gibi hızla ileri geri gidip geliyorlardı.

Hezekiel 10:1-20:
Baktım, Keruvlar'ın başı üzerindeki kubbenin üzerinde laciverttaşından tahta benzer bir nesne gördüm.
2 RAB keten giysili adama, "Keruvlar'ın altındaki tekerleklerin arasına gir. Avuçlarını Keruvlar'ın arasındaki ateş közleriyle doldurup kentin üzerine közleri saç" dedi. Adamın oraya girdiğini gördüm.
3 Adam oraya girdiğinde, Keruvlar tapınağın güney tarafında duruyordu. Bulut tapınağın iç avlusunu doldurdu.
4 RAB'bin görkemi Keruvlar'ın üzerinden ayrılıp tapınağın eşiğine gitti. Tapınak bulutla doldu. Avlu RAB'bin görkeminin parıltısıyla doluydu.
5 Keruvlar'ın kanatlarının sesi dış avludan bile duyuluyordu; tıpkı Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'nın sesi gibiydi.
6 RAB keten giysili adama, "Keruvlar'dan ve tekerleklerin arasından ateş al" diye buyurunca, adam oraya girip bir tekerleğin yanında durdu.
7 Sonra Keruvlar'dan biri aralarındaki ateşe elini uzattı, biraz ateş alıp keten giysili adamın avuçlarına koydu. Adam ateşi alıp oradan ayrıldı.
8 Keruvlar'ın kanatları altında insan eline benzer bir şekil göründü.
9 Baktım, her Keruv'un yanında birer tane olmak üzere dört tekerlek gördüm. Tekerlekler sarı yakut gibi parıldıyordu.
10 Dördü de birbirine benziyor, iç içe girmiş bir tekerleği andırıyordu.
11 Hareket edince Keruvlar'ın baktıkları dört yönden birine doğru, sağa sola dönmeden ilerliyordu. Ön tekerlek nereye yönelirse, öbür tekerlekler de onun ardınca gidiyordu.
12 Keruvlar'ın bedenleri - sırtları, elleri, kanatları - ve dördünün de tekerlekleri çepeçevre gözlerle doluydu.
13 Tekerleklere "Dönen tekerlekler" dendiğini duydum.
14 Her Keruv'un dört yüzü vardı: Birinci yüz öküz yüzüne, ikincisi insan yüzüne, üçüncüsü aslan yüzüne, dördüncüsü kartal yüzüne benziyordu.
15 Keruvlar yukarıya doğru yükseldi. Bunlar daha önce Kevar Irmağı kıyısında gördüğüm canlı yaratıklardı.
16 Keruvlar hareket edince, yanlarındaki tekerlekler de hareket ediyor, Keruvlar yerden yükselmek için kanatlarını açınca, tekerlekler de yanlarından ayrılmıyordu.
17 Keruvlar durduğunda onlar da duruyor, Keruvlar yerden yükseldiğinde onlar da yükseliyordu. Çünkü yaratıkların ruhu tekerleklerdeydi.
18 RAB'bin görkemi tapınağın eşiğinden ayrılıp Keruvlar'ın üzerinde durdu.
19 Ben bakarken Keruvlar kanatlarını açıp yerden yükseldi, tekerlekler de onlarla yükseldi. RAB'bin Tapınağı'nın Doğu Kapısı'nın girişinde durdular. İsrail Tanrısı'nın görkemi onların üzerindeydi.
20 Kevar Irmağı kıyısında, İsrail Tanrısı'nın altında gördüğüm ve Keruvlar olduğunu anladığım canlı yaratıklar bunlardı.

Mezmurlar 18:6-10'da ise keruv meleği tanrı için binek görevi görmektedir:

Sıkıntı içinde RAB’be yakardım,
Yardıma çağırdım Tanrım’ı.
Tapınağından sesimi duydu,
Haykırışım kulaklarına ulaştı.
O zaman yeryüzü sarsılıp sallandı,
Titreyip sarsıldı dağların temelleri,
Çünkü RAB öfkelenmişti.
Burnundan duman yükseldi,
Ağzından kavurucu ateş
Ve korlar fışkırdı.
Kara buluta basarak
Gökleri yarıp indi.
Bir Keruv’a binip uçtu,
Rüzgar kanatlar takarak hızla geldi.

Hezekiel anlatılarının dışında bir başka gelenek onlara farklı fiziksel görünümler atfetmiştir. [4] Bu melekler batı Hristiyan geleneğinde, Klasik mitolojideki ve Yunan mitolojisindeki aşk tanrıları Cupid/Eros'dan türetilen "putto" adlı melekler ile ilişkilendirilince, küçük, tombul, kanatlı çocuklar-bebekler olarak tasvir edilmeye başlandılar. [6]

İslam'da Kerûbiyyûn adlı bu melekler Tanrı'ya en yakın meleklerdir. Doğu bilimleri uzmanı Joseph von Hammer-Purgstall, İslam'daki Ruḥü'l Kudüs'ü (روح القدس), Keruvim meleklerinin en asillerden biri olarak ele almıştır. Diğerleri ise Allah'ın tahtını taşıyanlar veya baş meleklerdir [7] ve Kur'an ayetlerindeki Allah'ın tahtını taşıyan melek motifleri Hezekiel'deki anlatılarla paralellikler gösterir. Fakat mealciler Kur'an'daki bu pagan inanışın izlerini örtmek için taht anlamına gelen "arş" kelimesini [8] "gök" diye tercüme etmişlerdir. Halbuki göğün Arapçası "sema"dır ve çoğulu "semavati"dir.

"Gök yarılmış ve o gün bitkin bir hale gelmiştir. Melekler onun çevresindedir. Ve o gün Rabbinin Arş'ını, onların da üstünde sekiz tanesi yüklenir." (Hâkka 16,17)

Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır. Artık aralarında adaletle hükmolunmuş ve «alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun» denilmiştir. (Zümer 75)

Bu ayetlerdeki arş (عَرْشَ) bizim gök anlamında kullandığımız, kullanmaya alıştırıldığımız anlama sahip değildir. Arş (عَرْشَ) tahttır. [8] Meleklerin taşıdığını anlattığı şey Allah'ın tahtı değil de gök olsaydı o halde kullanması gereken kelimeler "sema" سماء ya da "semavati" olmalıydı.

"Arş'ın" taht anlamına geldiğinin onlarca örneğinden biri de Neml 41'dir:

Süleyman, “Tahtını tanınmaz hâle getirin. Bakalım tanıyacak mı, yoksa tanımayacaklardan mı olacak?” dedi.

قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ اَتَهْتَد۪ٓي اَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذ۪ينَ لَا يَهْتَدُونَ

Dolayısı ile burada da tahtı taşıyan melekler inanışının izleri açık bir şekilde ortadadır fakat insanları İslam dininde tutmak isteyenler ısrarla kelime oyunları yaparak taht anlamına gelen kelimeyi arş yada gök olarak çevirmiştir. Halkımızdan Kur'an'ı Arapça okuyarak anlayabilen kişi sayısı elin parmakları kadar olduğundan, bunlardan anlayanlar da dini kurumlarda üst mevkilere sahip olduğundan bu pagan inanışın izlerini kasıtlı olarak örtmektedirler.

Hatta bu inanışı destekleyen rivayetler de vardır.

Peki Yahudiliğe, Hristiyanlığa ve İslam'a geçen bu Keruvim meleklerinin İbrahimi dinler öncesi kökenleri neye dayanıyordu?

Mitolojik melez varlıklar, Mezopotamya sanat ve inancında yaygındır. Bu tür varlıklara örnek olarak, Sümer-Akad mitolojilerinde kartal kanatlarına, aslan vücuduna ve kral başına sahip, görünüşüyle sfenkse benzeyen, koruyucu bir ruh olan Lamassu veya Şedu verilebilir.

Bu tür varlıklara olan inanış Fenikeliler tarafından da benimsenmişti. Kanatlar, sanatsal güzelliklerinden dolayı kısa sürede popüler hale geldi ve çeşitli hayvanlar kanatlarla resmedildi. Sonucunda insanlara da kanatlar verilince [2] melek figürünün kabataslak şekli de oluşmuş oldu. [9] William F. Albright gibi araştırmacılara göre Fenike ve Kenan'da, Geç Tunç Çağı'nda bulunan "insan başlı kanatlı aslan" figürünün diğer kanatlı yaratıklardan çok daha yaygın olduğunu, bu yüzden Kerub melekleriyle özdeşleşmesinin kesin olduğunu" savunur. [4]

Kerubim meleklerinin griffonlar ile, özellikle de Hitit griffonları ilgili olduğu düşünülür. Hitit griffinleri diğer griffinlerin aksine genellikle yırtıcı olarak görünmeyen ve koruyucu bir yapıya sahip gibi sakin ve asil şekilde oturan insan gövdeli bir yaratıktır. [2][9]

Griffin (γρύψ) kelimesinin Keruvim ile aynı kökenli olabileceğini iddia edenler olmuştur. [10][11] Yahudi geleneğinde bu meleklerin Cennet Bahçesi'nin Girişini koruduğuna dair kavrayış, görevi tanrıları temsil etmek ve davetsiz misafirleri geri püskürterek tapınak gibi kutsal alanları koruduğuna inanılan, insanüstü güçlere sahip ve insan duygularından yoksun Semitik varlıklara dair eski inanışlar tarafından desteklenmiştir. Bu kavramlar Musul'un 30 km, Salamiyah köyünün 5 km güneyinde yer alan antik Süryani kenti Nimrud'da bulunan 9.tablet metinlerindeki anlatıma oldukça benzer. [2]

Büyük olasılıkla, Kerubim meleklerine fırtına rüzgârları olarak inanılmış olması, Hezekiel'in vizyonlarında, daha sonraki Samuel Kitaplarında [12], onlarla paralellik gösteren Tarihler Kitaplarında [13] ve Mezmurlar'ın erken bölümlerindeki [2] metinlerdeki: "bir melek üzerine bindi ve uçtu: ve rüzgarın kanatlarında görüldü." şeklinde bahsedilen Yahve'nin göksel arabasına dair anlatıların kaynağıdır. [14][15]

İsrail'in Megido Bölgesi'nde Nasıra'nın güneyinde bulunan ve yaklaşık 25 metre yüksekliğe olan Medigo Dağı'ndaki bir metinde Hezekiel'in rüyasına oldukça benzeyen, melek benzeri melez kanatlı yaratıklar tarafından tahtına taşınan isimsiz bir kral tasvir edilir. [9]

Delitzch (Asur Elyazmaları Kitabı), eski Asur'daki kanatlı varlık Şedu'nun adlarından biri olan "kirubu" ile "büyük, güçlü" anlamlarına gelen "karabu" terimlerini birleştirir. Karâbu adını "güçlü" yerine "merhametli" olarak nitelendirenler olduğu gibi [2][16] İbranice Kerubim adını, insanlık adına tanrılara yalvaran şefaatçi varlıklara ve bu tür varlıkların heykellerine atıfta bulunmak için kullanılan bir Asur terimi olan kāribu'ya bağlayanlar da vardır. [17] Tanrının savaş arabasını yada tahtını taşıyan Keruvim ile Asur'un boğa ve aslandan oluşan devi aynıdır. [16]

Eşaraddon, metinlerinde kapsamlı bir şekilde tapınağı yeniden inşa edişini anlatır. Tavana seferlerden elde ettiği sedir kirişleri koyduğunu ve bu süslü kapıların altın tokmaklı, hoş kokulu kapıları olduğunu, ve içerde yer alan küçük tapınak alanını komple altınla kaplattığını söyler. 

Sonra kral şöyle devam eder:
(il) Laḫ-me (il) ki-ru-bi ša za-ri-ri ru-uš-šu-u idi anu idi ulziz.
'Her iki tarafına da pirinçten yapılmış kutsal bir Lamu ve Ku-ri-bu diktim.' 

Agumkakrime heykelinin tapınağa dikildiği Lahmu kutsallığı, Anu, Enlil ve Ea'nın öncülerinden biriydi. Dolayısıyla kutsallıktan söz ederken bahsettiği Kuribu da büyük ihtimalle Babil dininde benzer bir yere sahipti.

Musul'daki Fransız Konsolosu Botta ilk Asur sarayını ortaya çıkarmıştı. Bu saray İşaya Kitabı'nda bahsedilen, Sanherib'in babası olan güçlü hükümdar Sargon'un ikametgahıydı. Dikkat çekici bir unsur vardır. O da buradaki kapıların üzerlerinde, önlerinde ve saray duvarları gibi çok sayıda yerde kanatlı aslan ve boğa figürlerinin yer alıyor olmasıdır. Bu figürler öylesine yapılmamıştır, sahip oldukları muazzam boyutları onların tanrılar veya ilahi kahramanlarla ilişkili olduklarını anlamak için yeterlidir.

Sargon kalesi Horsabad'daki (Dur-Şarrukin) kanatlı boğalar 1 ila 5 metre yüksekliğindeydi. Asurlular özellikle kapı girişindeki kanatlı boğaları çoğaltmışlardı ve bazıları kapı köşelerine kemer alnını desteklemek için konuyordu.

İkisi duvar düzleminde, kapının iki yanında birbirine bakacak şekilde, diğer ikisi ise içeri giren ziyaretçilere yüzleri dönük olacak şekilde yerleştirilmişlerdi. Böylece içeri girecek olan biri hem ilk iki heykelin yan açıdan vücudunu hem de diğer iki heykelin ön cepheden yüzünü görüyordu. Bu da bir yanılsamaya yol açıyor; sakallı, göğsünde kalın yelesi olan, boynu saç tutamları ile kaplı, tüy dizilerinden oluşan dev kanatları kemer alnına kadar yükselerek bir yelpaze gibi uzayan yaratık görüntüsü oluşturuyordu. 

Asurluların kanatlı boğalarının farklı formları vardı. 1845'de Ninova'da yapılan kazılarda insan şeklinin bele kadar devam ettiği, insan kollarının olduğu, kanatlı, insan başlı aslan heykelleri keşfedilmişti. Giriş alanlarında kullanılan 3,5 metre yüksekliğindeki bu figürlerin gücü simgeleyen abartılı kasları, geniş omuzların arkasından çıkan devasa kanatları, bellerinde düğümlenmiş püsküllü kuşakları vardı. [17]

Keruvların biçimi hakkında belirsiz olan pek çok şey olsa da temelinde yatan şeyin vahşi kara hayvanları olduğu rahatlıkla söylenebilir. Erken Semitik dinlerde, Musevilikte animizme dair izler görmek mümkündür (Örn: Yeşaya,13:21; 34:14; Luka, 11:24).

Hangi yönden ele alınırsa alınsın bu meleğin kökenlerinin Mezopotamya topluluklarının antik dinlerine, efsanelerine, animizme ve Asur, Akad ve Babil'in dev yapıtlarına dayandığı ortadadır. Üzerlerinde yapılan ufak oynamalarla İbrahimi dinlere geçmişlerdir.

AKHENATON, YOM KİPPUR VE YAHUDİ NAMAZI

Hazırlayan: A.Kara

AKHENATON, YOM KİPPUR VE YAHUDİ NAMAZI

"Kefaret Günü" anlamına gelen "Yom Kippur" Yahudilerin yıl içindeki en kutsal günüdür. Oruçların tutulduğu bu süreç itiraf, tövbe ve bağışlanma için bir fırsattır ve Yahudi Yeni Yılı'ndan on gün sonra gerçekleşir. [1] Bu kutsal günde oruç tutmanın yanı 5 kez ayin yapılır ve Vidiu adı verilen toplu günah çıkarma merasimleri düzenlenir.

Yom Kippur'da 5 ve 10 sayıları belirgin şekilde öne çıkar. Enteresandır ki 5 ve 10 sayıları Musa ve Akhenaton'un hayatlarında da belirgin şekilde yer almıştır. Örneğin  Yahudiler tarafından kutlanan İbrani takviminin Yeni Yılı olan Roş Haşanah ve Yom Kippur arasında insanların Tanrı'dan ve sevdiklerinden bağışlanma diledikleri on gün süren tövbeler yapılır. Bu on güne “Huşu Günleri” adı verilir. [2]

Musevi geleneğine göre Musa İsraillilere itaatlerine odaklamalarını sağlamak için On Emir, beş çeşit sunu ve Çadırın beş sütununu vermiştir. Kudüs Tapınağı günlerinde Baş Rahip, Yom Kippur'da ellerini ve ayaklarını on kez yıkar ve kıyafetlerini beş kez değiştirirdi. Yom Kippur'da beş ana dua, insanların uyması gereken beş yasak ve on itiraf (viddui) vardır.

Bir zamanlar Nil Nehri kıyısına kurulmuş, firavunlar dönemine ait eski yerleşim yerlerinden biri olan Amarna'da da 5 ve 10 sayılarının önemli olduğu görülür. Büyük Aten Tapınağı'nın önünde, ana girişi çevreleyen ve 5 bayraklık iki takımın bulunduğu, toplam 10 adet bayrak direği vardı. Tüm bunları Akhenaton'un Baş Rahibi Mery-Ra'nın mezarındaki yazıtta görmek mümkün. [3]

Akhenaton'un Kahyası Tutu'ya bir altın kolye ve terfi verdiğinin anlatıldığı Tutu'nun mezarındaki bir sahnede bağlanmış on esir vardır. 5 ve 10 rakamları yazı ve bilgiyle ilişkilendirilmişti. Bunun muhtemel nedeni yazının beş parmak ve iki el ile ilişkilendirilmiş olmasıydı. [4]

Thoth'un rahiplerinin beşerli gruplar halinde tertiplendiği bilinmektedir. Tektanrıcılığa rağmen Akhenaton tanrı Thoth'a saygı duyduğundan, beş ve on sayıları onun için önemliydi.

Tevrat'ın Yom Kippur bölümünde ruh kelimesi beş kez geçmektedir. Daha da dikkat çekici bir şekilde, modern Yahudiler, tıpkı eski Mısırlılar gibi bir kişinin ebediyen yaşayacak beş farklı ölümsüz ruha sahip olduğuna veya ruh bileşenleri içerdiğine inanırlar. Mısırlılar için bu 5 bileşen şuydu:
  1. Ka : hayati yaşam enerjisi veya ruh,
  2. Ba : kişilik,
  3. Şuet (Shuet = Silüet ?) : gölge,
  4. İb : kalp,
  5. Ren : isim.

Yahudi teolojisi her ruhun yaşam boyunca beş aşamadan geçtiğini ve beş elemente sahip olduğunu öğretir. Bu 5 element nefeş נֶפֶשׁ (ruh), neşima נְשִׁימָה (hayat nefesi), ruakh רוּחַ (rüzgar), çaya (yaşayan) ve yeçidah'dır (benzersiz).

Ayrıca iki eli kaldırmak da dahil olmak üzere diğer 6 dua pozisyonu Akhenaton'un Amarna'da tasvir edilmiş duruşlarının izlerini taşır. Yom Kippur Yahudilerin yıl içinde dua ederken yere tamamen secde edecekleri tek gündür. Bu eyleme "nefilat apayim" yani “yüz üstü düşme” denir. Tevrat'ı en yüksek Yahudi Yasası olarak gören Karay Yahudileri hala tam secde pratiğini korumaktadırlar.

Ettikleri "Aleinu" adlı Yahudi duası şöyledir: "Kralların Krallarının Kralı, Kutsal Olan'ın önünde eğilir, secdeye kapanır ve şükrederiz, O Kutsanmıştır!"

Alçak gönüllüğü simgeleyen bu pozisyon çok eskilere dayanır. Tora, İbrahim, Yeşu hatta Kral Davud da dahil olmak üzere Tanrı'nın önünde “yüz üstü kapanan” birçok liderden bahseder.

Tesniye 9:25 okuyucuya Musa'nın "kırk gün kırk gece Rab'bin önünde nasıl secde ettiğini" anlatır. Karnak'taki kabartmalar Akhenaton ve Nefertiti'yi tanrıları Aten'in önünde secde ederken gösterir. [5] Tuhaf bir şekilde Akhenaton ve Nefertiti de tam olarak böyle; elleri, diz ve yüzleri yere değecek şekilde tapınırlardı. Büyük alçakgönüllülüğün ve samimiyetin bu duruşu Matta 26:39'da yüzüstü yere kapanan İsa tarafından bile benimsenmişti:

Matta 26:39: "Biraz ilerledi, yüzüstü yere kapanıp dua etmeye başladı. “Baba” dedi, “Mümkünse bu kâse benden uzaklaştırılsın. Yine de benim değil, senin istediğin olsun.”."

Yom Kippur'un ilginç özelliklerinden biri de dua ayinleri sırasında Tevrat parşömenlerini barındıran Aron Hakodeş yani Tora Sandığı'nın açık bırakılmasıdır. İçinde genellikle On Emir, Tanrı'nın Tacı, Hayat Ağacı, Tapınağa Açılan Kapı, Menora ve iki aslan motifleri ve değerli Tevrat parşömenleri bulunur.

2 aslanın Davut yıldızını tuttuğu bazı motiflerde şöyle yazar: "Güneşin doğumundan batışına kadar Rabbin adı övülmelidir."

Bu tasvirler Yahuda Aslanı'nın, Tanrı'nın yargısının ve ondan korkmasının simgesidir. Aslan için kullanılan İbranice kelime olan aryeh (אַריֵה) En Kutsal Günler'in kısaltmasıdır. Tevrat'taki peygamberlerden biri olan Yeşaya, gelecekte aslan ve buzağın birlikte yaşayacağı bir zamanını anlatırken, Amos'un Tanrı'yı bir aslana benzettiği görülür:

Amos 3:8: "Aslan kükrer de kim korkmaz? Egemen RAB söyler de kim peygamberlik etmez?"


Aslanlarla olan bu bağlantılar büyüleyicidir çünkü Akhenaton'un da benzer şekilde aslanlar ile bağları vardır. Örneğin Amarna'daki talatat bloğundaki bir tasvirde Akhenaton'u klasik Mısır sfenksi formunda görürüz. (Bu arkeolojik eser şuan Almanya'nın Hanover şehrindeki Kestner Müzesi'nde bulunmaktadır.)

Ayrıca Tevrat kapak tasarımlarına benzer şekilde bir dağın üzerinde yükselen güneşi temsil eden Akhet sembolünün yanında iki aslan motifini bulunur. 2 yandaki bu Mısır aslanlarına "Aker" deniyordu ve kralı koruyorlardı. Onlar Duaj (dün) ve Sefer (yarın) idi. En ilginci ise Mısır dilinde "Yarının Yasası" anlamına gelen Sefer Tora adlı Tora Parşömenin de "sefer" sözcüğünün hala kullanılıyor olmasıdır. Burada ek bir bilgi daha vermek gerekir ki Yahudi yazara "Sofer" denir. (Ayrıca bkz: Şofar שׁוֹפָר‎, Yahudilerin kullandığı ve genellikle keçi, koç boynuzundan yapılan geleneksel çalgı.) 

Yom Kippur sırasında Yahudiler hayatlarını mecazi olarak Tanrı'nın ellerine teslim ederler. Tanrı'nın elleri olduğu fikri yeni değildir ve eski İsrail ve Mısır'a kadar uzanır. Bugün "hamsa eli" adlı koruyucu muskada bu temanın ifade edildiğini görürüz. Tevrat'ın en eski bölümlerinden Denizin Şarkısı'nda Musa'nın ne söylediğine bakalım:

Çıkış 15:6: “Senin sağ elin, ya RAB, Senin sağ elin korkunç güce sahiptir. Altında düşmanlar kırılır.” 

Benzer şekilde Tevrat'taki en eski ayetlerin çoğu Rab'bin güçlü elinden bahseder.

Mısır bilimci J.K. Hoffmeier, Akhenaton zamanından kalma iki İbranice kelimeyi eski Mısır tabirleriyle ilişkilendirmiştir. Birincisi İbranice "güçlü el" anlamına gelen "yad hazakah" sözcüğünün Antik Mısır'da "güçlü kol" anlamına gelen "hps" ye eşdeğer olduğudur. İkincisi, İbranice "uzanmış kol" anlamına gelen "zeroah netuya"nın ise Eski Mısır'daki "pr-a"ya eşdeğer olduğudur. [6]

Her iki eski ifadeyi de Tesniye 26:8 gibi birçok yerde görebiliriz: “Bunun üzerine güçlü elle, kudretle, büyük ve ürkütücü olaylarla, belirtilerle, şaşılası işlerle bizi Mısır'dan çıkardı.”

Akhenaton, tanrısı Aten'in ellerine takıntılıydı. [10] Sanatta Aten'e verilen ve yazıtlarda atıfta bulunulan tek insan vücudu parçası bunlardı. Örneğin Akhenaton'un bir kararnamesinde şöyle yazar: “Kendini iki eliyle inşa eden, güzel yaşayan Aten…” [7][12]

Ayrıca İbranice "uzatılmış kol" anlamına gelen "sıfırah" kelimesinin Eski Mısır'da "Firavun'un galip gelen kolu" kavramından türetildiğine dair kanıtlar vardır. Akhenaton'un mektuplarından birinde "kralın güçlü kolu" anlamına gelen "zu-ru-uh" ifadesi yer alır. [11] Eğer Akhenaton Musa'ya dönüştürüldüyse bu Mısır kelimesinin Tevrat'ta kullanılması daha anlamlı hale gelir.

Yom Kippur için uygun kıyafet beyaz ketendir. Bu saflığı ve kişinin araması gereken ruhsal temizliği sembolize temsil eder. Bu beyaz keten kıyafete "kittel" denir. Bu uygulama Yüksek Rahibin yılın bu en kutsal gününde sadece beyaz keten giyerek her zamanki detaylı altın kıyafetinden (Akhenaton ile başka bir bağlantı) vazgeçmesi içindir. Bu aynı zamanda Ahit Sandığı'nın önünde tamamen saf olarak görünmelerini sağlıyordu.

Levililer 16:4: “[Harun] Kutsal keten mintan, keten don giyecek, keten kuşak bağlayacak, keten sarık saracak. Bunlar kutsal giysilerdir. Bunları giymeden önce yıkanacak.”

Pek çok Yahudi beyaz giysiler giyerek başka bir temayı vurgular: Benliğin ölümü ve Kefaret Günü boyunca yeni bir hayata yeniden doğuş. Örneğin "kittel" aslında bir cenaze cübbesidir ve aslında ibadet edenlere kendi sembolik ölümlerini ve Tanrı'nın kurtuluşu altında yeniden doğuşlarını hatırlatmak için giyilir. Bu fikir büyük olasılıkla Ölüler Kitabı'nda ve Amarna'da temsil edilen yeniden doğuş ve yeni yaşam kavramlarından kaynaklanmıştır.

Akhenaton yönetimindeki Amarna'daki hayattan görüntülere baktığımızda kral ve ailesini birbirine çok benzer beyaz keten giysiler içinde görürüz. [8] Aslında şehirde yaşayan çoğu insan bu tür giysiler giyerdi. Mısırlı rahiplere genel olarak sadece saf beyaz keten giymeleri emredilmişti; ki bu daha sonra Musa ve onun dini tarafından benimsenen bir uygulama olmuştu.

Akhenaton ve Nefertiti'nin Aten'e ibadet ederken beyaz keten giymeleri geleneğinin devamı olarak Yahudiler üç bin yıl geçmiş olsa da Rab'lerine ibadet ederken hala neredeyse aynı giysiler giyiyorlar.

Yıkanmak ve yıkama emirleri de antik Amarna ile bağlantılıydı. Bu uygulama Amarna yaşamının ve dininin ortak özelliğiydi. Akhenaton'un tapınakları yıkanma leğenleri ve ayinlerde kullanılan basamaklı havuzlarla doluydu.

Kol Nidrei adı verilen akşam duası sırasında Yahudi erkeklerin dua şalı giymeleri adettendir. Bu özel şalın geceleri giyilebildiği tek durumun bu olması enteresandır. Firavunlar çizgili baş örtüsü takıyorlardı. Yahudilerin tıpkı onlar gibi, aynı tarzda çizgili şal takmaları emredilmiştir. Tevrat'ta Çölde Sayım 15:37-38'de anlatılan bu uygulamanın kökeninin antik Mısır olduğu açıktır. Şöyle yazar:

"RAB Musa’ya şöyle dedi: “İsrail halkına de ki, ‘Kuşaklar boyunca giysinizin dört yanına püskül dikeceksiniz. Her püskülün üzerine lacivert bir kordon koyacaksınız."

Kol Nidrei ayini “bütün adaklar” anlamına gelir ve bir önceki yıl yaptıkları ancak tutamadıkları herhangi bir yemin konusunda bağışlanmaları için Tanrı'ya yalvaran katılımcılara atıfta bulunur. Bu, Akhenaton'un adak verme eğilimini, bu yeminleri tutma arzusunu ve herhangi bir nedenle onları bozmuş, tutamamış olsaydı yaşayacağı varsayılan suçluluğu hatırlatır.

Akhenaton'un sözlerini doğrudan Amarna Erken Bildiri Sınır Dikilitaşı'ndan okuyalım: "İşte, Aten için bir Ufuk olarak onu (Amarna'yı) yapacağım" diyerek bu konuda bir yemin ediyorum."

Daha sonra, tamamen Aten'e ait olan şehrinin sınırlarını asla terk etmeyeceğini beyan eder: “İşte bu gerçek yeminim… O babam Aten'e ait... Babam Aten için yaptığım bu yemini görmezden gelmeyeceğim.”

Beyaz keten ile ilişkilendirilen Yom Kippur'da yankılanan başka bir tema vardır: ışık - özellikle de Tanrı'nın ışığı. Örneğin Mezmurlar 27:1'de şunlar yazar: “RAB benim ışığım, kurtuluşumdur,
Kimseden korkmam..."

Sayılar 6:25'te Musa'nın söylediğine bakalım: “ RAB aydın yüzünü size göstersin ve size lütfetsin.”

MÖ 7. yüzyılda İsrail'de iki küçük parşömen üzerine yazılmış bu ayet şimdiye kadar bulunan en eski Tevrat ayetidir. Parıldayan tanrısal bir yüz fikri söz konusu olunca babası Aten'in ışığına tapmakla tanınan Amarna'yı ve Akhenaton'u hatırlamak gerekir.

Yom Kippur'daki sabah duası olan Şahkarit sırasında Şema'dan önce okunan ilk kutsama olan Yotzer Or Blessing yani “Işığın Yaratıcısı”na bakalım. Akhenaton'un tapınaktaki baş hizmetçisi Panehesy, kahyası Tutu, amcası ve generali olan Ay'ın türbelerindeki yazıtlardan bazı satırlar ile Yahudi duasını karşılaştıralım. (Kırmızı renkli yazılar Yahudi duası, diğerleri antik Mısır)

Kutsalsın, Tanrımız Rab, evrenin Kralı.
Güzel görünüyorsun (yükseliyorsun) cennetin ufkundan, Ey Yaşayan Aten, hayat veren Kral,

Işığı oluşturan ve karanlığı yaratan,
Eylemlerin olmadığında toprak karanlıktır, sen kalktığında toprak aydınlanır…

Barışı sağlayan ve her şeyi yaratan,
Barış içinde hoş geldiniz, barışın efendisi! Sen yarattıklarının hepsinin efendisisin.

Yeryüzüne ve üzerinde yaşayanlara merhametle ışık veren,
Uzakta olsan da, ışınların yeryüzünün üzerinde ve algılanıyorsun,

Ve O'nun iyiliğiyle her gün, sürekli olarak yaratma işini yeniler,
Ey her gün kendi kendine doğan, Yaşayan Aten! Sen ortaya çıktığında her ülke şenlik içindedir. [9][13][14]

Yom Kippur'un tam olarak başlangıcının işareti Güneş'in batışıdır ve bu durum hahamlar tarafından kesin olarak kaydedilir. Güneş arkalarında batarken dua eden Ortodoks Yahudilerin görüntüsü Yom Kippur'un klasik görüntüsü haline gelmiştir.

Gün doğumu ve batımının tam olarak ne zaman gerçekleştiği, namazlarını onların etrafında planlayan Yahudiler için hayati derecede önemlidir. Bu zamanlar İbranice'de "zmanim" olarak adlandırılır ve her yıl dikkatlice hesaplanır. Bu sayede Tora'nın çeşitli "mitsvalarını"* yani emirlerini tamamlayabilecekleri dönemleri belirlerler.

Zmanim'in en göze çarpan özelliği, şafak, gün doğumu ve hatta aralarındaki dönemi ayırt edebilmeleridir. Şafağa "Alos Haşaçar" denir ve gerçek güneş diski deniz seviyesinin üzerinde göründüğündeki gün doğumuna "Haneitz Haçama" denir. Aynı şekilde, akşam, Şıkiyas Haçama, güneş diskinin tamamen kaybolduğu andır ve resmi olarak Yahudi gününün sonunu işaret eder.

Öğlen veya gün ortası adları, Mısır güneş tanrısının üç eski yönünü veya tezahürünü yansıtan Çatzos olarak adlandırılır: Şafakta Khepri, öğlenleyin Ra ve alacakaranlıkta Atum.

Bunlar Kral Davud'un dua vakitlerinde tekrarlanan temalardır. Mezmurlar 55:17'de yazdığına göre Davut "Sabah, öğlen, akşam kederimden feryat ederim, O işitir sesimi." demektedir.

Güneş ışığına ve güneş diskine olan bu odaklanma şaşırtıcı şekilde Akhenaton'un Aten kültünü andırır. Çoğu bilgin, Mısır gününün özellikle de Amarna'da gün doğumundan ziyade güneşin doğuşundan önce, şafakta başladığı konusunda hemfikirdir.

Yazıtlardan okuyalım: “Ufukta yükseldiğinde ona hayran ol, ey yüce Aten!” , "Selam sana gökte yükselen ve şafak vakti göğün ufkunda parlayan!" , “Ta ki senin dirilişinde ve bulunduğun yerde şenlik yapılsın.”

Güneş diskinin yani Aten'in kendisinin ortaya çıkması ve kaybolması, uzaklardaki büyülü yer olan Akhet'e gitmesi veya ufka doğru hareket etmesi Akhenaton için en önemli konulardandı. Tevrat bu odağı sabah, aydınlık, gün batımı ve tanrının kutlanması üzerinden ele alır. Örneğin, Mezmurlar 5:3'de “Sabah sesimi duyarsın, ya RAB, Her sabah sana duamı sunar, umutla beklerim.” , 97:11'de “Doğrulara ışık, Temiz yüreklilere sevinç saçar.” yazar.

Akhenaton tarafından ortaya atılan tüm dünya için ışığı ve yaşamı yaratan tek ebedi Tanrı fikri Musa'nın Tora'sının ilk katmanlarına nüfuz etmiştir. Akhenaton'un doğru söz, doğru eylem, saf güdüler ve sevgi dolu bakmak - gibi hepsi ilahi ışık başlığı altında sınıflandırılan orijinal fikirleri genel olarak Yahudiliğin, özellikle Yom Kippur'un temel nitelikleri olmaya devam ediyor. Yahudiler bugün hala 3.000 yıl önceki Mısır inanışlarını kutluyorlar.