HABERLER
Dini Haber

SERAF MELEKLERİ (SERAFİM)

Hazırlayan: A.Kara

SERAF (SARAF) MELEKLERİ

"Yanan biri" anlamına gelen Seraf'tan İncil'in Kral James versiyonunda Serafim şeklinde bahsedilir. Arapçadaki karşılığı مشرفين musharifin'dir.  En yüce meleklerdendir. Eski Yahudi kaynaklarında göksel varlıklar (melekler) olarak geçerler. Bu varlıklar daha sonra Musevilik, Hristiyanlık ve İslam'da da rol oynamışlardır. [1] "Seraf " İbranicedeki çoğulu olan "Serafim"den türetilmiştir. Halbuki İbranicedeki tekili "śārāf (שָׂרָף)"tır. [2]

Hristiyanlık Serafları'ı melek sıralamasında en yüksek seviyeye koyarken, 12. yy'da yaşamış olan Sefaradi Yahudisi, filozof, başhaham, Talmud bilgini ve çoğaltıcısı Musa bin Meymūn (30 Mart 1135 – 13 Aralık 1204) Musevilikteki melek hiyerarşisinde 10 melek statüsünün yer aldığı Musevi melek hiyerarşisinde onları beşinci sıraya koymuştur. [3][4][5]

Yeşaya Kitabındaki bir bölüm bu terim hakkında oldukça farklı bir anlatıya sahiptir. Onları tanrı'nın tahtı etrafında uçan altı kanatlı varlıklar olarak tanımlar.

Yeşaya 6: 1-7:
Kral Uzziya’nın öldüğü yıl yüce ve görkemli Rab’bi gördüm; tahtta oturuyordu, giysisinin etekleri tapınağı dolduruyordu. Üzerinde Seraflar duruyordu; her birinin altı kanadı vardı; ikisiyle yüzlerini, ikisiyle ayaklarını örtüyor, öbür ikisiyle de uçuyorlardı.
Birbirlerine şöyle sesleniyorlardı:
“Her Şeye Egemen RAB
Kutsal, kutsal, kutsaldır.
Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor.”
Seraflar’ın sesinden kapı söveleriyle eşikler sarsıldı, tapınak dumanla doldu.
“Vay başıma! Mahvoldum” dedim, “Çünkü dudakları kirli bir adamım, dudakları kirli bir halkın arasında yaşıyorum. Buna karşın Kral’ı, Her Şeye Egemen RAB’bi gözlerimle gördüm.”
Seraflar’dan biri bana doğru uçtu, elinde sunaktan maşayla aldığı bir kor vardı; onunla ağzıma dokunarak, “İşte bu kor dudaklarına değdi, suçun silindi, günahın bağışlandı” dedi.

Gördüğünüz üzere bu metinler "Seraflar"ı, Tanrı'nın işlerini yapmak konusunda tutkulu olan kanatlı göksel varlıklar olarak tanımlar. [8] Fakat metindeki bu ifadelere rağmen Tevrat'ta yüksek melekler statüsünün bulunmadığını ve bu durumun yalnızca De Coelesti Hierarchia veya Summa Theologiae gibi sonraki kaynaklarda ortaya çıktığını ve ilahi elçilerin bir bölümü olarak kabul edildiğini iddia eden bir İbrani bilgin de olmuştur. [9]

Seraflar'dan Hanok (Enoch) Kitabı'nda ve Vahiy Kitabı'nda da göksel varlıklar olarak bahsedilir. MÖ 2. yüzyıla tarihlenen Hanok Kitabı'nda [10] Tanrı'nın tahtına en yakın duran göksel yaratıklar olarak Kerub'lardan (çoğulu Kerubim yada Keruvim) bahsedilen bölümde Seraflar yani yüksek meleklerden de birlikte bahsedilir. Buradaki Keruvim'ler İslam'a Kerubiyyun melekleri olarak geçmişlerdir. [20] İslami teolojide bazen cennetin 6. katında bazen ise Allah'ın tahtının yanında bulunan melekler olarak tanımlanırlar.
İncil dışı kaynaklarda bazen Akyəst olarak adlandırılırlar. Eritre ve Kuzey Etiyopya'da konuşulmuş eski bir Sami dili olan Geez (Ge'ez) dilinde "yılanlar", "ejderhalar" anlamına geldiği gibi cehennem için kullanılan alternatif bir terimdir. [11][12][13]

Kenan'da yüksek melekleri sergilemek için kullanılan motiflerin orijinal kaynaklarının antik Mısır'daki Uraeus ikonografisine dayandığı konusunda fikir birliği vardır. [6]

Seraf, Serafim kelimesi İşaya Kitabında dört kez geçmektedir (6: 2–6, 14:29, 30: 6). Fakat enteresan olan şudur ki İşaya 6: 2–6'da bir tür göksel varlığı veya meleği tanımlamak için kullanılan bu kelimenin diğer kullanımları yılanlarla ilgilidir, yılanlara atıfta bulunur. [7]

Dolayısı ile yılan = "melek"tir. Bazen düşmüş melek efsanelerinin etkisi ile şeytan-iblis ile ilişkilendirilmiştir. Bunun örneklerinden biri Şeytan'ın cennette, Aden bahçesinde Adem ve Havva'ya yılan kılığında görünmesi efsanesidir. 

Hanok'un İkinci Kitabında Seraf ve Kerub meleklerin yanında iki göksel varlık sınıfından daha bahsedilir. Bunlar feniks ve chalkydri'dir (khalkýdrai). Her ikisi de 4. veya 6. cennette bulunan, on iki kanadı olan, gün doğumunda şarkı söyleyen, "güneşin uçan ögeleri" olarak tanımlanır. [14]

Yeşaya'da 6 kanatlı Seraflar'ın tanrının üstünde durduğu söyleniyordu. Vahiy kitabında bahsedilen 6 kanatlı melekler ise tanrının tahtının çevresinde bulunmaktadır ve kanatları gözlerle kaplıdır.

Vahiy Kitabı 4: 4-8:
Tahtın çevresinde yirmi dört ayrı taht vardı. Bu tahtlara başlarında altın taçlar olan, beyaz giysilere bürünmüş yirmi dört ihtiyar oturmuştu. 5 Tahttan şimşekler çakıyor, uğultular, gök gürlemeleri işitiliyordu. Tahtın önünde alev alev yanan yedi meşale vardı. Bunlar Tanrı’nın yedi ruhudur. 6 Tahtın önünde billur gibi, sanki camdan bir deniz vardı. Tahtın ortasında ve çevresinde, önü ve arkası gözlerle kaplı dört yaratık duruyordu. 7 Birinci yaratık aslana, ikincisi danaya benziyordu. Üçüncü yaratığın yüzü insan yüzü gibiydi. Dördüncü yaratık uçan bir kartalı andırıyordu. 8 Dört yaratığın her birinin altışar kanadı vardı. Yaratıkların her yanı, kanatlarının alt tarafı bile gözlerle kaplıydı. Gece gündüz durup dinlenmeden şöyle diyorlar:
“Kutsal, kutsal, kutsaldır,
Her Şeye Gücü Yeten Rab Tanrı,
Var olmuş, var olan ve gelecek olan.”

Bu varlıklardan ayrıca Dünya'nın Kökeni Üzerine (On the Origin of the World) adlı gnostik metinlerde de bahsedilmektedir. [15]

Seraf'lar Yahudi Kabalasında, Beriah (Briah) Alemi'nin yüksek melekleridir. Beriah ise "Yaratılış", ilk yaratılmış alem, ve ilahi anlayıştır. [16]
İnanışa göre Beriah alemi Kabaladaki Yaşam Ağacı'nın tepesinde yer alan 4 alemden ikincisidir. Bu 4 alemin en tepesindeki alem ise Atzilut'tur. İşte Kabala'ya göre 2. alemde bulunan Seraf meleklerinden 1.alemi görüp onun mutlak tanrısallığından uzak olduğunu fark edenler yanmaya başlar. Bu yanma öyle uzun ve süreklidir ki melek kendini geçersiz kılar. Böylece Tanrı'ya yükselir ve yerine geri döner.

Bunların altındaki 3. alem Yetzirah'dır. Burası "Oluşum", arketipsel yaratılış ve ilahi duygular alemidir. Bu alemde Hezekiel'in vizyonlarında bahsedilen, kendisinin farkında olan ve içgüdüsel duygularla Tanrı'ya hizmet eden aslan, öküz ve kartal suratlı Hayyot melekleri vardır.

Serafim, modern Ortodoks Yahudiliğin melek hiyerarşisinin bir parçasıdır. Seraf'lardan İşaya'nın vizyonu, Yahudilerin ayinlerde okudukları temel dua olan Amida ve onun bir parçası olan Keduşah da dahil olmak üzere günlük Yahudi hayatında ve birkaç başka duada bahsedilir.  

Muhafazakâr Yahudiler meleklerle ilgili geleneksel öğretileri korur ve ayinlerde onlardan bahseder. Fakat bu meleklere olan inanç tüm Yahudilerde aynı değildir. Reform Yahudileri ve Yeniden Yapılandırılmış Yahudiliğinin inananları meleklerin tasvir ve görüntülerini genellikle sembolik işaretler olarak ele alırlar.

MÖ 8. yüzyıldan kalma eski bir Yahudi mührü melekleri bir peygamber olarak görevlendirirken diğer yandan onlardan tıpkı İşaya'nın vizyonlarındaki gibi uçucu ama insani özelliklere sahip varlıklar olarak bahseder. [17]

MS beşinci yüzyıl ortalarında yaşamış olan ve gerçek kişiliğini gizlemiş olan Hristiyan düşünürü Sahte Dionisos (Pseudo-Dionysius the Areopagite) kendi Göksel Hiyerarşisini oluştururken (vii) yüksek meleklerin ortaçağ tahayyülündeki ateşli doğasını tespit etmek için İşaya Kitabı'ndan yararlandı. Onun görüşüne göre Seraf melekleri yalnızca tanrıyı öven ilahiler-sözler zikretmiyor aynı zamanda tanrının kurduğu düzenin korunmasına da yardım ediyorlardı. Haham geleneğindeki metinlerden yararlanan Sahte Dionisos, Serafim kelimesine "tutuşanlar veya ateş sağlayanlar" gibi etimolojik anlamlar verdi. [18]

Ne kadar tanıdık değil mi? Sizce Muhammed'e boşuna mı eskilerin masalları demişler?
Musevilikteki sürekli Rabbi öven, tespih eden, onun işlerine yardım eden melek inanışı İslam'a aynen geçmiş. Bu inanıştan dolayı her şeye kadir, istediğini anında yapabilen, ol deyince olduran dedikleri Allah'a, Cebrail, Mikail gibi melekler yardım ederler. Halbuki her şey ol dediğinde olan bir gücün hiçbir şeyi yaptırmak için başka varlıklara ihtiyacı olmaması gerekir.

Seraf'lar Hristiyan teolojisinde ayrıca İsa ile de ilişkilendirilmişlerdir. İskenderiye'li Kilise Babası Origenes, İlk İlkeler Üzerine (On First Principles) adlı çalışmasında Yeşaya Kitabı'ndaki Serafim'in, Mesih ve Kutsal Ruh'un fiziksel temsilleri olduğunu yazmıştır. Gerekçesi ise "Tanrı dışında hiçbir gücün bir şeyin başlangıcını ve evrenin sonunu tam olarak bilemeyeceği" görüşüdür. Bu yüzden Origenes, Serafim'i tanrının ilahi bilgeliğinden verdiği tanrısal bilgilerle yükselen varlıklar olarak tanımlamıştır. Yazısında şöyle der: 

Yine de, bu güçler, Tanrı'nın Oğlu'nun ve Kutsal Ruh'un vahyiyle öğrenmiş olsalar da - kesinlikle büyük miktarda bilgi edinebilecekler ve daha yüksekte olanlar, daha aşağıda olanlardan çok daha fazlasını elde edebilecekler - yine de onların her şeyi (bilgiyi) kavramaları imkansızdır; çünkü şöyle yazılmıştır: "Tanrı'nın işlerinin çoğu gizlidir". [19]

Origenes daha sonra Seraflar'ın bu bilgilere sahip olma nedeninin onların Tanrının Oğlu ve Kutsal Ruh tarafından mesh edilmiş (kutsal yağ ile yağlanmış) olmalarına bağladı. Bu tür iddialarda bulunduğu için eleştirilere maruz kalarak Hristiyan kilisesi tarafından kafir ilan edildi. Bununla birlikte Yeşaya'da da bahsedildiği üzere, onun Serafim hakkındaki teorisinin yansımaları diğer erken Hristiyan literatüründe ve ikinci yüzyıl boyunca erken Hristiyan inancında yansıtılacaktır.

Rahip Thomas Aquinas, Summa Theologiae adlı eserinde Serafim yani yüksek meleklerin doğasına ilişkin şöyle bir açıklama sunar:

"Serafim" adı sadece hayırseverlikten değil, şevk ya da ateş kelimesiyle ifade edilen aşırı hayırseverlikten gelir. Dolayısıyla Dionisos (Coel. Hier. Vii) "Serafim" ismini aşırı ısı içeren ateşin özelliklerine göre açıklar. Şimdi ateş ile ilgili üç ihtimali düşünebiliriz.

Birincisi, yukarı doğru ve sürekli olan hareket. Bu onların inatçı bir şekilde Tanrı'ya ulaşma isteği taşıdıklarını gösterir.

İkincisi, ateşe bakıldığında gözle görülemeyen ancak belli bir keskinlikle, en nüfuz edici eylem olarak var olan ve en küçük şeylere bile büyük bir coşkuyla ulaşabilen, delici etkileri olan "ısı"dır. Bu meleklerin kendilerine tabi olanlar üzerinde güçlü bir şekilde uyguladıkları, onları benzer bir şevkle uyandıran ve onları ateşleriyle tamamen temizleyen eylemleri anlamına gelir.

Üçüncüsü, ateşin netliği veya parlaklığının kalitesidir. Bu meleklerin kendi içlerinde sönmez bir ışığa sahip olduklarını ve aynı zamanda başkalarını da mükemmel şekilde aydınlattıklarını gösterir.

Birçok makalemde neredeyse her dinin temelinde Işığa tapınmanın olduğunu, sadece her toplum ve dinin bunu farklı şekilde, farklı isimler, ayinler altında uyguladığını belirterek bazı toplum ve dinlerde bunun Güneş yada Ateş olabileceğini ifade ettim.
Ateşe, ışığa ilahi anlamlar yüklenen bu anlayışın izlerini çoğu kez bu makalede, Seraf melekleri konusunda da görmek mümkün.

EHRİMEN VE AHURA MAZDA

Yazan: A.Kara

ZERDÜŞT YARATILIŞ MİTOLOJİSİ

Ahura Mazda ve Angra Mainyu, Zerdüştlüğün zıtlık öğretisindeki iki ana tanrıdır. Ahura Mazda bu dinin yüce tanrısı iken Angra Mainyu yani Ahriman (Ehrimen) kötü, yıkıcı ruhtur. Angra Mainyu veya Ahriman, Zerdüştlükteki "yıkıcı / kötü ruhun" özünün adı iken Spenta Mainyu "kutsal / yaratıcı ruhlar / zihniyet"tir ve bunlar doğrudan Zerdüştlüğün en yüksek tanrısı Ahura Mazda'nın adı-sıfatıdır. Fakat aynı zamanda hem Angra Mainyu hem de Spenta Mainyu, Ahura Mazda'nın eserleri olarak kabul edilir.

Ahura Mazda'nın izlerini Zerdüşt dinini benimsemiş topluluklardan olan Sasaniler'in kaya kabartmalarına işlediği tasvirlerde görmek mümkündür. Öte yandan Angra Mainyu sanat eserlerinde nadiren tasvir edilmiştir.

Ahura Mazda, Ormuz, Ormız, Ormus, Hormuz, Hormus, Hurmus, Hürmüz gibi çeşitli şekillerde yazılır veya söylenir. Avesta dilinden çevrilen bu tanrının adı "Bilginin Efendisi" anlamına gelir. Öte yandan adı Yıkıcı Ruh anlamına gelen Ehrimen'in ana lakabı "Yalan" anlamına gelen "Druj" dur. Burada da zıtlık ilkesi karşımıza çıkar. Çünkü Ehrimen'in yalan olan lakabına karşılık Ahura Mazda'nın lakabı "Gerçek" olarak tercüme edilen "Aşa (Asha)"dır. Bu nedenle Zerdüştlükteki bu iki güç doğrudan veya dolaylı olarak birbirlerine karşıdırlar.

Zerdüştlüğe dair inanış ve mitleri anlatmaya devam ederken unutmamanızı istediğim şey şudur ki, Zerdüştlük İslam'dan, İbrahimi dinlerden çok daha eski bir dindir ve bu dindeki birçok inanış çeşitli yollarla İbrahimi dinlere geçmiştir.

Ahura Mazda ve Angra Mainyu'nun birbirleriyle nasıl ilişkili olduklarına dair birkaç farklı açıklama vardır. Bu versiyonlardan biri Zerdüştlüğün kurucusu Zerdüşt tarafından yazıldığına inanılan 17 Avesta ilahisi Gatalar'da yer alır. Gatalar, Avesta'da toplanan kutsal dörtlüklerdir. Eski İran dini Zerdüştçülük ile ilgili günümüze ulaşan tek belgedir. MÖ 14. veya 13. yüzyılda yazıldığı ve yaklaşık MS 7. yüzyılda düzenlenerek Avesta'ya dahil edildiği düşünülmektedir.

Gatalar'da yazdığına göre Vohu Manah adlı bir ruh Zerdüşt'ün önünde belirir ve ona geleneksel İran kültlerinin kanlı kurban ayinlerine karşı çıkmasını ayrıca fakirlere yardım etmesini emreder. Vohu Menah "İyi Niyetli", "İyi Amaçlı" gibi anlamlara gelir. Bu vahiyci ruhun İslam'daki karşılığı Cebrail'dir.

Zerdüşt ilk başta farkında olmasa da daha sonra bu ruhun Ahura Mazda tarafından gönderildiğini öğrenir. Bunun ardından Zerdüşt, Ahura Mazda'nın dünyayı, içindeki her şeyi ve insanları yarattığını, evrenin geri kalan kısmının ise "Kutsal Ölümsüzler" anlamına gelen diğer altı Amesha Spenta tarafından yaratıldığını vaaz etmeye başlar. [2] Yani bazılarının zannettiği gibi Zerdüştlük tek tanrılı bir din değildir.

Evren bu iyi ruhlar tarafından yaratılır fakat mevcut düzen "kötü ruhlar" (daevalar) yüzünden tehdit altındadır. Böylece iyi ve kötü ruhlar ebedi savaşa başlarlar ve insanların hangi tarafa destek olacağına karar vermesi gerekir. Zerdüşt'ün öğretilerine göre eğer insanlar ruhların bu savaşında iyi ruhları desteklerlerse Ahura Mazda'nın kaçınılmaz zaferi hız kazanacaktı.

Peki Zerdüşt dini mensupları bu iyi ruhları nasıl destekleyeceklerdi? Onları desteklemenin yolu yalan söylememek, fakirlere yardım etmek, kurban vermek ve ateş kültü gibi yollardı.

Zerdüşt, zamanın sonu geldiğinde bir Son Yargı olacağını açıklar. Tüm insanlar dar bir köprüden geçecek (İslam'a sırat köprüsü olarak geçmiştir) ve Spenta Mainyu tarafından yargılanacaktır. İnanışa göre kötü ruhların destekçileri "En Kötü Varoluş" adı verilen büyük bir ateş çukuruna düşerken, Ahura Mazda'nın takipçileri Cennet'in Zerdüşt varyantı olan "En İyi Amaçlı Ev" e gideceklerdir.

Zerdüşt, Gatalar'da Ahura Mazda'nın baş düşmanı olan kötü güçten Angra Mainyu olarak değil de   "Yalan" olarak bahseder. Bazıları Zerdüşt'ün oldukça uzun olan 17 Gata'da, Angra Mainyu'dan bahsetmek için yeterli fırsatı olduğunu söyler. Fakat Zerdüşt, ilahileri boyunca tutarlı bir şekilde “Yalan” dan bahsetmiştir. Bu nedenle Angra Mainyu'nun Zerdüşt'ün orijinal öğretilerinin bir parçası olup olamayacağı da tartışılan bir konudur.

Diğer taraftan "Angra Mainyu" adının antik bir isim olduğunu belirtenler de vardır. Akademisyenlerin görüşüne göre Zerdüşt, Kötü ruh Angra Mainyu'yu daha soyut bir kavram olan "Yalan" ile değiştirerek takipçileri arasında daha büyük oranda kişisel sorumluluk hissi yaratmaya çalışıyordu.

Ahura Mazda ve Angra Mainyu ile ilgili bir başka kaynak Partça yazılmış olan Bundahişnih metinleridir. "İlk Yaratılış" anlamına gelen bu eser Pehlevi alfabesiyle yazılmıştır ve Zerdüşt'ün kozmogoni ve kozmolojisini anlatmaktadır. Bundahişnih'de Ahura Mazda ve Angra Mainyu sonsuza kadar var olmuşlar gibi görünürler ancak bir boşlukla ayrılmışlardır.

Angra Mainyu, Ahura Mazda'ya saldırmaya başladığında yaratma süreci başlar. İşte Dünya da Ahura Mazda'nın Ehrimen'i yenebileceği bir savaş alanı olarak yaratılır. 9.000 yıl sürmesi gereken bu savaşın 6.000 yıl süren Zerdüşt'ün ortaya çıkışıyla Ahura Mazda'nın zaferi ile sona ereceğine inanılır. Son 3.000 yıl boyunca Ahura Mazda ve Angra Mainyu eşit düzeyde savaşacaktır ve inanışa göre "gerçek" yani "Ahura Mazda" galip gelecektir.

Bundahişnih'deki anlatımlarla ilgili sorunlardan biri Ahura Mazda ve Angra Mainyu'nun kökenlerinin tartışılmamasıdır, bu konu hakkında söz edilmemesidir. Çünkü eğer Ahriman'ın doğrudan Ahura Mazda'nın düşmanı olmadığı versiyon reddedilirse bu bir sorun teşkil edecektir. Bundahişnih, Ahura Mazda ve Angra Mainyu'yu doğrudan zıt güçler olarak sunduğundan kökenlerinin ne olduğu sorusu gündeme gelmişti. Bu durum Zerdüştlüğün bir dalı olan Zurvanizm'in gelişmesine yol açtı.

Peki Zurvanizm nedir? Kısaca değinmek gerekirse Zerdüştlüğün günümüzde inananı olmayan, eski kollarından biridir ve zamanı esas alır. Onlara göre Zerdüştlerin tanrısı Ahura Mazda ve onun karşıt gücü Ehrimen'i yaratan güç Zurvan'dır. Yani ilk yaratıcı odur. Adının anlamı ise "zaman" dır. Zerdüştlüğün özünü bozduğu düşünüldüğünden Zurvani Zerdüştler kınanmış ve sapkın ilan edilmişlerdir.

Zerdüştler kötü bir ruh olduğundan Angra Mainyu'ya tapmıyor öte yandan Ahura Mazda iyi ruh olarak görüldüğünden ona tapılıyordu. Bu durum Zerdüştlükteki başlıca ibadet eylemi olan Yasna töreninde de görülür. Avesta'nın birinci ve en eski bölümü olan Yasna, Zerdüşt özdeyişlerinden oluşmuştur. Zerdüşt inancının temel ilkelerini ve ibadetlerini açıklar. 72 bölümden oluşur ve Zerdüşt'e ithaf edilen Gatalar ile Ahura Mazda'ya kurban verilirken okunacak duaları içerir. Aynı zamanda törenlerde okunacak dini özdeyişleri, ilahileri, tapınma şekillerini, adakları, ibadetlerin başında okuması gereken metinleri kapsar. [1]

Yasna töreninin esas yönü "haoma"dır.; Yani ölümsüzlüğün kutsal içeceği hazırlanması ve tüketilmesi. Bu ayini öyle herkes yapamaz. Sadece nitelikli din adamları bu ritüeli gerçekleştirebilir ve her günün sabahı yapılması gerekir. Sıradan insanların ayinin yapıldığı kutsal alana girmesi yasaktır.

Bu törende iyi ruhlar töreninin yapıldığı kutsal alana davet edilirler. Bunlardan ilk davet edilen Ahura Mazda'dır. Ardından ise kutsal ölümsüzler yani Ameşa (Amesha) Spenta ve bir dizi başka iyi ruh davet edilir. Bu davet, törende okunan Yasna'daki belirli ayetler aracılığı ile gerçekleşirdi. Bu ayin sırasında Ahura Mazda'nın görkemli saflığının büyüdüğüne ve Yasna törenini yöneten rahip aracılığıyla parladığına inanılır. [7][8]

Ahura Mazda'ya tapınmanın başka bir yolu da Afringan ayinidir. Ayinin amacı dünyaya bahşettiği iyilik için Ahura Mazda'ya övgüler sunmaktır. Ek olarak bu törende Ahura Mazda'dan Zerdüştleri daha fazla kutsaması talep edilir. Ahura Mazda'ya meyve, yumurta, su, süt, üç bardak şarap ve sekiz çiçekle kaplı tepsi gibi teklifler sunulur. Bunlar onun insanlık üzerindeki kutsamalarını simgelemek için kullanılır.

Fakat Zerdüştlerin sayısı o kadar azalmıştır ki birçoğu artık halka açık törenlere erişemiyor. Bu nedenle günümüz Zerdüştleri için bu halka açık ritüellerin yerini her takipçinin bireysel olarak Ahura Mazda'yı andığı dualar almıştır. Bu duaların en dikkate değerlerinden biri "Ahuna Vairya" duasıdır. En kutsal Zerdüşt duası olarak kabul edilir. Çünkü inanışa göre bunlar, 9.000 yıllık savaşın başında, kötü güç Angra Mainyu'yu bastırmak için Ahura Mazda'nın bizzat kendisi tarafından kullanıldığına inanılan sözlerdir.

Ahura Mazda, Ahuna Vairya duasının yardımıyla düşmanını 3.000 yıl perişan etmiştir.  Bu dua Hristiyanlıktaki Rab'bin Duası ile de karşılaştırılır.

Zerdüştler Ahura Mazda'yı dünyanın yaratıcısı olarak gördüğü için onu her şeyde hatırlamaları gerekir. Buna insanın fiziksel ve zihinsel sağlığını da dahildir. Çünkü kişinin fiziksel ve zihinsel sağlığına özen göstermesi, yaratıcıları olan Ahura Mazda'yı onurlandırmanın yollarından biridir.

Ahura Mazda, tutarlı olmasa da çağlar boyunca sanatta tasvir edilmiştir. Örneğin Ahameniş dönemindeki Pers hükümdarları Zerdüşt olmamalarına rağmen Ahura Mazda'ya tapıyorlardı. [3] Ahura Mazda'dan pek çok Ahameniş metninde bahsedilmiştir [4] ki bunlardan en meşhuru "Behistun Yazıtı"dır. Bu yazıtta Pers Kralı I. Darius “Bana bu imparatorluğu Ahura Mazda bahşetti. Bu imparatorluğu kazanana kadar bana yardım etti; O'nun lütfuyla bu imparatorluğu elimde tutuyorum” demiştir.

Fakat Ahura Mazda'ya yapılan bu tarz metinsel referanslara rağmen Ahamenişlerin bu tanrıyı nadiren tasvir etmiş gibi görünmektedir. Bu durum Herodot gibi eski yazarlar tarafından da not edilmiş ve mevcut arkeolojik kanıtlarla desteklenmiştir. Herodot, Ahameniş ordularında beyaz atların çektiği boş bir arabanın bulundurulması geleneğinden bahseder. Bu savaş arabasının Perslerin yüce tanrısı için kutsal olduğu sanılıyordu. Savaş arabasının temsil ettiği yüce tanrının Ahura Mazda olması daha olasıdır fakat Herodot'a göre bu tanrı Zeus'dur.

Ahura Mazda'nın görünümüne ilişkin bilinen en eski referans, Ahameniş imparatoru II. Artaserhas'ın 39. yılında (yaklaşık MÖ 365), dönemin Lidya sömürge yöneticisinin bir tanrı heykeli diktiğini anlatan metinde bulunur. [5] Metinler bir Yunan tarafından yazıldığı için, tanrı, kanun koyucu "Zeus" olarak anılıyordu fakat muhtemelen yine Ahura Mazda'dan söz ediyordu.

Sasaniler döneminde de Ahura Mazda bir süre tasvir edilmeye devam etmiştir. Bu tasvirlerden en bilineni Sasani krallarının yatırımlarını tasvir eden kaya kabartmalarıdır. Bunlara bir örnek, MS 3. yüzyılda oluşturulan Nakş-ı Rüstem'deki I. Ardeşir ile ilgili olan Atama Kabartmasıdır (Rölyef). Bu rölyefte solda Ardeşir, sağda ise Ahura Mazda tasvir edilmiştir. Her iki figür de at sırtındadır ve tanrı, Sasani kralına hükümdarlığının meşrulaştırılmasını simgeleyen krallık halkasını (taç-yüzük) sunarken resmedilmiştir.
Ayrıca son Part hükümdarı olan IV. Erdevân ve Angra Mainyu'nun cesetleri atların toynakları altında kalacak şekilde tasvir edilmiştir. Bu da kralın ve onun tanrılarının zaferini simgelemektedir. 

Görüşler Sasaniler'in resmetmeye karşı olmasından dolayı Ahura Mazda'yı tasvir etmekten uzak durdukları yönündedir. [6] Bununla birlikte bunun tanrıya ibadet için geçerli olduğu ve kaya kabartmalarının dini nitelik taşımaması nedeniyle üzerlerinde tanrının tasvir edilmesine izin verildiği düşünülmektedir. Her halükarda zaman geçtikçe Zerdüştlükteki Ahura Mazda da dahil olmak üzere tanrıların insani betimlemelerini reddetmek-yasaklamak yaygın hale gelmişti.

İÇGÜDÜ VE AKIL

Yazan: Kirpi

İÇGÜDÜ VE AKIL

Deniz kaplumbağaları tüm hayatları boyunca genellikle suda bulunurlar. Dişi deniz kaplumbağası yalnızca yumurtlama döneminde kumsallara çıkar. Yumurtadan çıkan kaplumbağaların ilk işi denize doğru ilerlemek ve kendini bir an önce suya atmak olur. Peki kıyıda yumurtadan çıkan yavru kaplumbağalar denize doğru gitmeleri gerektiğini nerden anlıyorlar? Bilim insanları buna iç güdü diyorlar. Peki nedir içgüdü? Bu yazıda içgüdü ve aklın bilimsel tariflerini anlatarak sizleri yormayacağım. Genellikle bu iki kavramın felsefi yönlerini ele alacağım. Öncelikle şunu söylemem gerekir ki ben içgüdü ve aklı aynı şey olarak kabul ediyorum. Bunun nedenlerini biraz sonra açıklayacağım.

Türk dil kurumunun (TDK) içgüdü için yaptığı açıklama şu şekildedir:

- Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış, insiyak, sevkitabii

- Organizmayı o türe özgü olan bir amaca ulaşmaya sürükleyen davranış eğilimi


Açıklamada kullanılan “akıl ve düşünceden bağımsız olarak” ifadesi yanlıştır. Genellikle bu tarz izahlar yüzünden insanlar aklın ve içgüdünün farklı şeyler olduğunu zannediyorlar. Peki bu neden yanlış? Çok basit. İnsanlar kendi türlerine (yani etrafında bulunan insanlara) bakarak akıl ve düşünce diye tabir ettikleri şeyin tüm canlılarda yalnızca kendilerinde bulunduğu şekilde bulunması gerektiğini düşünüyorlar. Bu yüzden insanlar deniz kaplumbağasının yavrusunun yumurtadan çıktıktan hemen sonra denize doğru gitmesinin akılla verilen bir karar olmadığını aksine bunun içgüdüsel bir şey olduğunu düşünüyorlar. Doğru ya bir kaplumbağa denizde dolaşırken balıkçının av için bıraktığı yemin tuzak olduğunu anlamayarak balık toruna yakalanıyorsa onda akıl ne arar. Tıpkı kolay yoldan zengin olmak için parasını saadet zincirine yatıran insanlar gibi. Saadet zincirine inanmayan insanlarda var diyorsanız o zaman balıkçı toruna yakalanmayan kaplumbağalarda var derim. Mesele şu ki insanlar kendilerinin daha üstün olduğuna inanmak için hayvanların yaptıklarına iç güdü kendi yaptıklarınaysa akıl diyorlar. Esasında bunların her ikisi de aynı şey. Fark yalnızca içgüdü ve akıl dediğimiz şeyin işleyişi kısmındadır. Bu farklılığı yaratan en önde nedenler çevresel faktörler ve türüne göre gelişim sürecidir. Bunu daha iyi anlamanız için kendi hayatınız boyu yaptığınız her şeyi her hangi bir hayvan dediğimiz farklı türden olan canlının yaptıklarıyla kıyaslayın. Örneğin bizler yani insanlar yaşamımız boyunca 3 ana yoldan yürürüz. 1-Beslenme 2- Hayatta kalma 3-Üreme Bunu yapmayan her hangi bir canlı türü biliyor musunuz? Tabi ki hayır. Tüm canlılar bu 3 şeyi bire bir yada dolaylı yollarla kendi yaşamları boyunca yapıyorlar. Fakat bazı sivri akıllı arkadaşlarımız bir takım örnekler vererek insanı diğer tüm canlılardan farklı yapan bir şeyin olduğunu iddia ediyorlar. Söyledikleri argümanların zaten saydığımız 3 esas kolun birer parçaları olduğunu ise unutuyorlar. Şimdi o örneklerden bir kaçına hep birlikte bakalım.

1. Örnek: İnsanlar Hayvanlardan Farklı Olarak Konuşabiliyor

Sıradan bir örnek fakat bazı kesimler bu örneği insanla hayvanları ayırt eden en net argüman hesap ediyorlar. “Hayvanlar koklaşa koklaşa insanlar konuşa konuşa anlaşır” atasözü boşuna söylenmemiş. Argümanın yanlış yahut doğru olduğunu eleştirmeden önce önemli bir şeyi dikkatinize sunmak isterim. Öncelikle insan türünün bilimsel sınıflandırılması nasıldır ona bakalım.

İnsanın bilimsel sınıflandırması:
  • Âlem: Animalia
  • Şube: Chordata
  • Sınıf: Mammalia
  • Takım: Primates
  • Alt takım: Haplorhini
  • İnfra takım: Simiiformes
  • Familya: Hominidae
  • Alt familya: Homininae
  • Oymak: Hominini
  • Cins: Homo

Yani insanların hayvanlar aleminin bir parçası olarak memeliler sınıfına ait olması nedeniyle insanları ayırt etmek için kullanılan her türlü örnek bizzat hayvanlar aleminin kendisine aittir. Bu örnekler farklı türlerin farklı evrim süreçlerinde edindikleri bir takım becerilere verilen isimlerdir. Hayvan ve insan ayrımı yapmak bilimsel olarak bir hata olsa da bu yazımda öne sürülen örnekleri tek tek ele alacağız. 

Lafı fazla uzatmadan konumuza dönecek olursak insanın konuşabilmesi onun hayvanlardan daha üstün olması yahut hayvanda olmayan akla sahip olması anlamına gelmez. Bir yunusun yahut bir maymunun çıkardığı seslerin aslında onların konuştuğu diller olmadığının kanıtı nedir? İlla senin yahut benim gibi birbiriyle karşılaştığında selam vermesi, naber-nasılsın demesi mi gerek?
Yer yüzünde farklı dilleri konuşan milyonlarca insan var. Neden konuşma dediğimiz eylemin bir tek bizim çıkardığımız seslerden ibaret olduğunu düşünelim ki? Türkçe bilmeyen bir İngilizin önünde saatlerce konuşursak onun bizim söylediklerimizi anlama oranı bir kedinin miyavlamasını anlayacağı kadardır. O zaman bir kuşun bize bakarak ötmesi bir Türkün kendi dilinde bir İngiliz'e bir şeyler anlatmaya çalışmasından farkı ne? Aslında hiç bir şey sadece kendisine hayvan denilince bunu hakaret olarak kabul eden insanlar kendilerini üstün ırk yapmak için “konuşmayı yalnızca biz beceriyoruz” diye yalanlar uydurup kendilerini avutuyorlar. Kendisinden zayıf olan ve ona bir şeyler anlatabilmek için sürekli miyavlayan yahut havlayan kedi köpekleri öldürerek susturabilme yetkisini de üstün ırklarının temel hakları ilan etmeyi unutmamışlar. Kim bilir belki sokak köpekleri de insanların konuşmasından rahatsız olup onları sustura bilmek için saldırıyordur, olamaz mı?

Peki konuşabilme becerisi bir ayrıcalık mı? Konuşma eyleminin nasıl ortaya çıktığı hala kesin olarak bilinmiyor. Fakat bazı teoriler vardır. Dilleri dolayısıyla konuşma tarihimizi iki döneme bölebiliriz:
  1. İşaretleşme dönemi
  2. Yazı dönemi (sözel iletişim)

İnsanların yazılı iletişim döneminin genellikle yerleşik toplumların oluşmasıyla ortaya çıktığı düşünülüyor. Avcı ve toplayıcı topluluklarda (ilk insansı türlerde) genellikle işaret yöntemiyle konuşuluyordu. Nitekim günümüzde bile konuşurken kendimizi el kol hareketleri ve mimiklerimizle ifade etme yöntemi o dönemlerden kalan içgüdülerdir diyebiliriz. Dini kesim insanların konuşmasının Tanrı tarafından verilen bir şey olduğunu düşünüyor. Örneğin Rahman suresi 4. ayet.
Bu yüzden konuşmanın insanları diğer tüm canlılardan ayırt eden ve onu Tanrı katında özelleştiren bir şey olduğu kanısındalar. Tanrı insanlarla konuşarak kendini ifade ediyor ve harflerden oluşan kutsal kitaplar gönderiyor. Peki ya hayvanlar?
Ben insanların konuşmaya çevresinde olup bitenleri sesli olarak yansıtma yaparak başladıklarını düşünüyorum. Nitekim modern dillere baktığımızda bu sesli yansıtmayı tasdikleyen fosil kelimelerin hala yaşadığını görüyoruz. Örneğin İngilizcede var olan boom, bang gibi kelimeler. Bu kelimeler duyulan gürültülerin sesli yansımalarıdır. 

Örneğin sizin bir çocuğunuz oluyor ve çocuğunuzun ilk sözü anne oluyor. Peki anneyi neden İngilizce yahut Almanca değil de Türkçe söylüyor? Çünkü onun çevresinde konuşulan dil Türkçe ve duyduğu Türkçe sesleri yansıtmaya yani taklit etmeye çalışıyor. Nitekim taklit yöntemiyle insanlarla konuşan hayvanlar dahi olmuştur.

1971 yılında San Francisco Hayvanat Bahçesi'nde doğan Koko isimli bir goril Amerikan İşaret Dilinin (ASL) değiştirilmiş bir versiyonundan birçok el işareti öğrenerek insanlarla iletişim kurabiliyordu. Hatta bu goril bir yavru kediyi evcilleştirerek ona isim bile vermişti. Eğitmeni ve bakıcısı Francine Patterson Koko'nun "Goril İşaret Dili" (İngilizce: Gorilla Sign Language=GSL) olarak adlandırdığı 1000'den fazla işaretten oluşan aktif bir kelime dağarcığına sahip olduğunu söylemişti. Bu kadar kelime bilen bir goril 3 yaşında bir çocukla aynı konuşma düzeyine sahip demektir. Koko'nun çevresinde küçük yaşlardan itibaren İngilizce konuşulduğu için işaretlere ek olarak yaklaşık 2.000 İngilizce kelime anlayabiliyordu.

Dolayısıyla konuşma bir tek bizim yaptığımız şekilden ibaret değil, tüm canlılar kendi evrim süreçlerinde kendilerine has olan iletişim becerisi kazanmıştır. İnsanlarınki bu iletişim şekillerinden sadece birisidir. Bu yüzden konuşma örneği hayvanları içgüdü, insanları akıl sahibi olarak ayırmamız için yeterli değildir.

2. Örnek: İnsanlar Hayvanlardan Farklı Olarak Sanat Yapabiliyor ve Zevke Sahip.

Şimdi sizlere resim yapan bir kaç hayvan fotoğrafı göstereceğim. Bu fotoğraflara bakıp düşünmenizi istiyorum.


İlk bakışta “bu ne ya, böyle resim mi olur!” dediğinizi duyar gibiyim. Bunu söylemenizdeki neden resmin yalnızca sizin anladığınız ve sizin hoşunuza gidecek tarzda olması gerektiği önyargısıyla yaklaşmanızdan kaynaklıdır. Örneğin siz bir resim galerisine giderek hoşunuza giden bir resim alıyorsunuz. Fakat sizden önce o resme bakarak beğenmediği yada anlamsız bulduğu için satın almayan insanların olduğunu hiç düşündünüz mü? O zaman neden bir maymun yahut bir fil sizin hoşunuza gidecek resim çizmek zorunda olsun ki? Ya bu fotoğraftaki hayvanların çizdikleri resimleri anlayacak kadar gelişmediysen, yada onların gözüyle bakamıyorsan? Sonuçta senin anlamsız dediğin resimlere binlerce lira para veren insanlar var. Size çok basit bir örnek daha vereyim.
Sevdiği kadını etkilemek için hoşuna giden bir müzisyenin yaptığı aşk şarkısını söyleyen herhangi bir erkek de aslında o şarkıcıyı taklit ediyor değil mi? Peki kendi dişi türünü etkilemek için duyduğu tüm sesleri taklit eden Lir kuşunun insandan farkı ne? Kuşlar insanlar gibi şarkı bestesi yapamıyor diyorsanız yanılıyorsunuz. Şu resme iyi bakın.


1 numaralı görsel kuş melodilerinin zamana bağlı frekans değişimini göstermektedir. 2 numara kuşun melodilerinin notaya dökülmüş halidir. 3 ve 4 numaraysa insanlara ait bestelerdir.

Lir kuşu da duyduğu sesleri taklit ederken zaten bir nevi o duyduğu sesleri kendi enstrümanıyla notalara dökmüş oluyor, tıpkı insanlar gibi. Zaten müzisyenlerde yaptıkları tüm müziklerini notaları farklı kombinasyonlarda kullanarak oluşturdukları farklı dizilimler sonucu ortaya çıkarmıyor mu?

Örneğin sivrisineklerin vızıltısı sizi rahatsız edebilir fakat bir dişi sivrisineğin çıkardığı ses bir erkek sivrisinek için aşk şarkısı gibi bir şey. Önemli olan kimin hangi şekilde algıladığıdır.

Bir başka müzik yapan hayvansa Manakin kuşlarıdır. Tırtıklı, tarak benzeri tüylere sahip bu kuş kanatlarını bir sinekkuşundan bile daha hızlı titreştirerek kemana benzer bir müzik sesi çıkarır. Manakin'in kanatlarında diğer kuşlarda bulunmayan, müzik yapmaya yarayan kemikler vardır.

Dolayısıyla bizim hayvan ve insan diye ayırdığımız tüm canlılar kendi beden yapıları ve evrimsel süreçlerinde edindikleri beceriler sayesinde seslerden ve renklerden ibaret olan, sanat dediğimiz şeyi yapabiliyorlar. Yaptıkları sanatın sonunda ödül olarak bir dişiyle çiftleşmek varsa emin olun yaptıkları sanattan zevk te alabiliyorlar. Nitekim biz insanlar da sanatı ya birilerini etkilemek yada maddi anlamda hayatımızı sürdürebilmek için yapmıyor muyuz?.

3. Örnek: Hayvanlarda Duygu Yok

Dindar insanların genellikle duygu ile kast ettikleri şey, hayvanların insanlar gibi dini inanca sahip olamayacağıdır. Enteresan olan şu ki bunu Müslümanlar da iddia ediyor. Fakat her ne hikmetse secde yapan kuş, Kur'an'a basmayan kedi, Allah diyen aslan videolarını mucize diye paylaşmayı da ihmal etmiyorlar.
Gelelim asıl anlamıyla var olan duygunun hayvanlarda olup olamayacağına. Duyguya bir örnek olarak intikamı gösterebiliriz. Birisi bize kötü bir şey yaptığında ondan intikam alma duygusuyla yanıp tutuşuruz değil mi? Hatta tek bir kişinin intikam duygusu yüzünden koca devletler savaşlar dahi yapmıştır. Şimdi sizlere kısas duygusuyla ordu toplayıp savaş yapan hayvanları, hatta bu hayvan savaşının Türkiye'de yapıldığının tarihini anlatacağım.

Kuşların İlk Dünya Harbi 
 

Olay 1934 yılında Aydın, Trakya ve Bursa'yı da kapsayan geniş bir arazide gerçekleşmiş. Bursa'nın Orhangazi ilçesinde 6 kartal bir leylek yuvasına saldırıyor. Anne ve baba leylek te dahil tüm yavrularını öldürüyorlar. Bu olaydan bir kaç gün sonra kartallar saldırmak için yeni leylek yuvaları aramaya başlıyorlar. Fakat buldukları yuvaların hepsi boş durumunda. Çünkü leylekler bir gün önceden yavrularını korunaklı bir bölgeye taşımıştılar.
Fakat asıl ilginç olan kısmı çok başka. İnsanların savaş zamanı devletin her bölgesinden kendi rızasıyla orduya katılması gibi Türkiye'nin dört bir tarafından leylekler Orhangazi'ye gelmeye başlamıştı. Büyük bir kalabalık şeklinde kartalları aramaya başlayan leylekler sonunda onları bulup kanlı bir savaşa girişmişler. Bu savaş öyle bir merak uyandırmış ki çevre halkı yaralanmış leylekleri tedavi edip yeniden savaşa gönderiyordu. Bunun yanı sıra leyleklere yardım için av tüfekleriyle bir kaç kartalı dahi vurmuşlar. 18 Ağustos 1934 yılında The Times'ın İstanbul muhabirinin haberine göre çevre halkı dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’ya haber göndererek savaşa müdahale etmelerini rica etmişler.

1934 yılının gazete kupürlerinde bu olay şöyle anlatılmış:
Üç gündür süren leylek ve kartallar savaşında bugün leylekler üstün duruma geldiğinden leylekler yuvalarına gelip yavruları ile meşgul olmuşlardır. Aldıkları yaralarla yuvalarına gelen leylekler ölen yavruları yuvadan atmışlar sonra dönüp tekrar savaşa gitmişlerdir. Halk yavru leylekleri gözetip kolluyor. Menderes yakınında çalışan çiftçiler 2000 kadar leyleğin takviye birlik olarak savaşa geldiğini bildirmişlerdir.

Savaşın sonucunda 29 leylek ve 33 kartal hayatını kaybetmiş ve savaş leyleklerin kazanmasıyla sonuçlanmıştı.

Aklı ve duyguları yok dediğimiz hayvanlar yavrularının öldürülmesi nedeniyle ordu toplarcasına organize olarak savaşa tutuşabilir mi? Leyleklerin eğer savaşmazlarsa kartalların geri kalan yavrulara da zarar vereceğini düşünmesi gerçeklik değilse nedir? Soruyorum sizlere; Çocuğunu öldüren insan anne ve babalar mı akıllı yoksa ölmüş yavrusu için ordu toplayıp savaş yapan leylekler mi?

Sonuç olarak insana özgü dediğimiz her şeyin karşılığı diğer tüm canlılarda dolaylı yahut birebir aynısı olarak mevcuttur. Zira insanın kendisi hayvanlar aleminin bir parçası olduğu için sizin "insana has" dediğiniz her türlü beceri aynı zamanda hayvanlar aleminin bir parçası olmuş oluyor. Fakat insan türünün yaptığı şeyleri göstererek başka canlılar bunu yapamıyor, onun için tek akıllı biziz diyemeyiz. Zira her türün kendine özgü bir evrim süreci vardır. Siz buna ister içgüdü deyin ister akıl. Sonuçta hem içgüdü hem de akıl canlıların hayatta kalma, beslenme ve üremesi için gerekli olan unsurların ve bu çabalarının birleşmiş halidir.

BİR KAFKASLININ SORGULAMASI


MARDAKİ ADAM'IN SORGULAMASI

YouTube'da bazıları beni Mardaki Adam diye bilirler.

Ben Güney Kafkasya’da, Azərbaycan’ın kuzeyinde, Kafkas halkının yaşadığı bir köyde, ailenin en küçük oğlu olarak dünyaya geldim. Bizim buralar Sovyetler Birliği’nden kaldığı için insanların çoğunun dinle o kadar da yakınlığı olmaz. Müslümanım der geçer. Sadece her on yada on beş kişiden biri dindardır. Ben psikolojik olarak küçüklüğümden beri diğerlerinden farklıydım. Henüz 5 yaşındayken babam eve Türkiye kanallarını gösteren bir cihaz (supermax) almıştı. Gezmeyi sevmeyen biri olduğumdan, evde oturup Türk kanalları, yabancı çizgi filmler, Türkçe dublaj filmler izleyerek geçti çocukluğum. Nitekim bu sonralar bende ciddi sorunlar yaşatmıştı. Özellikle okul arkadaşlarımın çoğunda Türkiye kanalları olmadığı için ve onlar benim kadar televizyon izlemediği için onlarla aramda bir noktadan sonra fark oluşuyordu ve ben yalnızlaşıyordum. Fakat bu Türk kanalları ve ardından gelen You Tube, aynı zamanda bazı akrabalarımın dindar oluşu benim İslam'a yakınlaşmamı sağladı ve onuncu sınıfın sonlarına doğru ben artık namaza başladım. Artık camiye gidiyor, oradakilerle arkadaşlık kuruyordum. İnternette yine dini kanalları izliyordum. Artık bir çevrem oluşmuş. Adeta duraksamış hayatıma bir amaç gelmişti. İlk zamanlar adını tam söylemesem, köşk desem çoğunluk tanıyacaktır. İşte o malum grupların sıkı bir taraftarı ve aşırı bir İslam fanatiği olmuştum. İnternette, özellikle Facebook'ta o zamana kadar varlıklarından bile haberdar olmadığım ateistlere saldırmaya "Ulan Ateistler her şey tesadüfen mi oldu" gibi gibi şeyler söylemeye de başlamıştım. Facebook'taki ateist gruplarında da gerçek İslam bu değil gibi şeyler yazardım. Şaka bir yana ben onları yazarken hem İslam'la ilgili hiç bir şey araştırmamış hem de daha "Gerçek İslam bu değil" klişesinden bile haberdar değildim. "Afganistan'da bir kadını öldürmüşler" yok o gerçek İslam değil, "Turan Dursun'u katletmişler" yok o gerçek İslam değil. Gerçek İslam barış, dostluk, kardeşlik, iyilik dinidir. Hakkını yemeyim İslam'ın hatta bir çok dinin güzel yanları da var. Kardeşlik te kuruyor üstelik. İlk zamanlar müziğin tamamen haram olduğunu zannettiğim için evde müzik açıldığı zaman kulaklarımı tıkardım. Sonra yine bir dindar yakınım yok öyle bir şey demişti. Tekrar müzik dinlemeye başlamıştım. DİN için bir çok insanla tartıştım. Okulda Müslümanlar bir-birilerini kesip biçiyor diyen arkadaşımla mı dersin, babamla mı dersin..
Camide bile bize ilk defa mezhep ile ilgili konuştuklarında biz şafileriz demişlerdi. Ben hiç sorgu-sual etmeden kabul etmiştim. Şiiler yanlış yolda, Hristiyanlık ve Yahudilik zaten tahrif olmuş, ateistler desen her şeye tesadüf diyor. Halbuki Kur'an'da bir çok bilimsel mucize var. Oh be. Ergen yaşta hakikati bulmuştum. Allah bana yeter deyip ateşli bir İslam fanatiği olmuştum.

O dönemler YouTube'da Türk You Tube kanallarını izleyip tarih tutkunu olmuştum. İslam tarihi, Türk tarihi gibi alanlara merak salmıştım. Okulun son senesinde üniversiteye hazırlanmaya başladım ve başkalarının yıllarca çalışıp yapamadığını yaptım ve sadece on aylık hazırlıkla üniversiteyi kazandım. Artık hayatımda ilk kez doğru düzgün bir şekilde köyden çıkmıştım. Bakü'ye geldim. Burada dindar bir yurtta kaldım. Yurt yine Türkiyeli bir cemaat tarafından kurulmuştu. Yurtta Şii de vardı, Sünni de, hatta ikinci yıldan itibaren Vahabi ve hadis inkârcısı bile görmüştüm. Fakat çoğunluk ehli-sünnetti, benimle aynı yerden gelenler bile vardı.
İlk senem gayet güzel geçti. Arapça Kur'an okumayı öğrendim. Her hafta dini sohbetlere katıldım. Hatta ilk zamanlarımda şahsi bir sloganım bile olmuştu: "Benim için hayatta ilk başta gelen şey din, din, din"...

İlk senenin ortalarına doğru artık eskiden özellikle bir zamanlar kitap düşmanı olan ben artık kitap ve edebiyat okumaya başladım. Artık yavaş-yavaş kitaplar hayatımda önemli bir yer teşkil etmeye başlamıştı. Bir süre sonra dedim ki keşke şu çocukluğu televizyonla değil kitaplarla geçirseydim. Üniversite dersleri, orda gördüklerim, Güney Azerbaycan'dan gelen ve en güzel dinin hümanizm olduğunu söyleyen birine "İslam hümanist bir dindir" dediğim günler hala aklımda. Artık hem kitaplarla, hem de internette, tarih, edebiyat, sosyoloji, ilahiyat, siyaset, felsefe gibi alanlarla ilgili bilgiler ediniyordum. E yurtta malum her tip var; tarih okuyanda psikoloji okuyanda, aşırı dindarı da. Hiç unutmam Türk bir hadis inkârcısı vardı. Hatta Azerbaycanlı, dünya düzdür diyen de vardı. Ama çoğunluk gayet iyi, eğitimli, akıllı ve dindar bireylerdi.

Şiileri de ilk defa orda tanıdım. Gel gelelim ikinci senenin başlarına. Artık 2015 yılının martından 2017-nin sonlarına kadar olan normal dindarlık dönemi sona ermiş ve sorgulayan dindar dönemi başlamıştı. Eee, dünya edebiyatı okuyup ayrı-ayrı düşünceleri tanıyorsun, dünya tarihi okuyup ayrı-ayrı milletleri tanıyorsun, farklı düşüncelerin olduğu yurtta kalıyorsun, üniversitede ve internette bir çok şey öğreniyorsun. Hatta ikinci yılın başında Bakü'deki bir Ortodoks kilisesine gitmiştim Ortodoksların nasıl içten ibadet ettiğini, nasıl içten inandıklarını gördüm. Adeta biz her akşam, akşam ve yatsı namazlarında veya cuma namazlarında nasılsak öyleydiler. E bu nereye kadar devam edebilirdi ki? Bir noktada zaten patlak vermeye başlayacaktı. Ve bir YouTube videosu bunu tetikledi ve ben ikinci senenin başlarında sorgulamaya başladım. Başlarda buna karşı çıktım ve hep İslam'ı haklı çıkarmaya çalıştım. Bu da doğal tabi din için bu kadar şey yapmışsın, bir çok insanın üstünden çizgi çekmişsin, babanla dahi tartışmışsın, arkadaşlarının çoğu yurttan, ki onlarında çoğu dindar.
Fakat zamanla iman dağımda yarıklar oluşmaya başlamıştı. Aklıma ilk takılan sorular "ya ben yanılıyorsam?" ve "ya başka bir yerde doğsaydım?" olmuştu. Ya ben yanılıyorsam , ya doğru din Hristiyanlıksa, ya İncil tahrif olmamışsa, ya Tanrı bu dünyayı Yahudiler için, diğer milletleri de onlara hizmet için yarattıysa. Ya Tanrı bize hiç karışmıyorsa? Ya Tanrı yoksa? Gibi sorular.

Sonra da aklıma en çok takılan şey coğrafyaydı ki bu hala çöze bildiğim bir sorun değil. Coğrafya ve zaman insanın zindanları gibi. Düşünüyordum, Azerbaycan'ın çoğu dine önem vermez ama dini açıdan bizim gibi kuzeydekiler, yani ülkenin en kuzeyindekiler Sünni, geride kalanların çoğu Şii idi.

Gittiğim kilisenin adı Rus Ortodoks kilisesiydi ve orda Rusça İncil okunuyordu. Rahipler dahi Rus'tu. Hatta Azerbaycan Türkçesi ile doğru düzgün konuşamıyordu aralarından biri. Orda ibadet edenlerde çoğunlukla Rus'tu.

Üniversitede Şii bir grup arkadaşım vardı. Kendisi sonradan dine yönelmiş bir kızdı ve bize "Şiilik bir mezhep değil, bir makam. O makama herkes ulaşamaz" demişti. "Hadi oradan" diyorum bende. Kendisi Şii coğrafyasında dünyaya gelmişti. Ya İsrail'de doğsaydı. Bu coğrafya meselesi kafamı allak bullak etti.

Niye İtalya'daki Hristiyanların çoğu Katolik te Rusların çoğu Ortodoks? Niye Hindistan'da ineğe tapılıyor da İsrail halkı Yahudi? Uzak Doğu çoğunlukla dinsiz ama Arabistan'da niye çoğunluk Hanbeli? ABD çoğunlukla Protestan veya farklı gruplara ayrılmış. Zavallı Afrikalı ne yapsın onun dünyadan haberi yok. Ya bana bunu diyen kız Finlandiya'da aşırı ateist yada İran'da aşırı Şii bir ailede doğsaydı? Ya Mısırdan aşırı Müslüman, İsviçre'den aşırı Kalvenci bir ailede ya da M.Ö. Roma'da doğsaydı? Bunun gibi sorularla kafam dolmuştu. Vikingler arasında, Rönesans dönemi Avrupa'sında, 1000 yıl önce kızıl derililer arasında bir çok yer var. Şimdi bazıları "şahsın haberi yoksa mükellef değil" diyorlar. Bende diyorum ki madem haberi yok, o zaman ilk olarak onu yaratmanın anlamı neydi? İkincisi madem haberi olmayana sıkıntı yok o zaman bu dini niye bu kadar yaydılar? Yaymasaydılar, tebliğ etmeseydiler zaten cehennem diye bir yere gitmezdik. Yani dini tebliğ edenler aslında bizi bir bakıma cehenneme gidebilecek bir yola sokuyor.

Araştırmalara devam ettim. Bir çok hocayı dinledim. Ama en çok ehli sünnet hocalar. Hadis inkarcılığı en baştan saçma gelmişti. Sanki İslam'ı modern döneme uyarlama çabaları. Şimdi bunu dinleyen bazı hadis inkârcıları kesin "ya bu Sünnilik yüzünden bu hale geldi" diyecek. Ben de onlara "hadi oradan, dini kesip biçmeye çalışmayın, din neyse onu kabul etmişim, sizin dediğiniz yollardan ben çoktan geçtim" derim.

Hele şu on 19'culuk varya tam bir zırva. Sorgularken neler neler gördüm kelimeler kifayetsiz kalır. Annenin diz kapağı da olsa şehvet uyandırır diyenimi ararsın, kız çocukları pantolon giyemez diyenimi, kızlar okula gidemez diyenimi dersin, demagoji fırtınası yapanımı dersin, sokakta ateist parçalayıp gerçek ateist karşısında zırvalayan mı, namaz kılma oranı 75% olsa dünyanın süper gücü oluruz diyen mi dersin.. Görende sanacak ki ABD, Çin, Japonya 7/24 namaz kılıyor.
Atatürk'e hakaret edip Stalin'i evliya yapanı bir taraftan. Sahi bu insanlar neden Atatürk düşmanı? Tamam Osmanlı'nın Türk ve İslam tarihinde yeri büyük fakat Osmanlı zaten çöküyordu. Atatürk'ün yaptıkları, dinsizlerin hiçte bize anlatıldığı gibi olmaması..
Hristiyanların içinden Newton, ateistlerin içinden Niçe, deistlerin içinden Viktor Hugo, Müslümanların içinden El Biruni gibi adamlar çıkmıştı. Her tarafın alimi de vardı cahili de.

Kendimle, aklımla, vicdanımla büyük bir psikolojik savaş verdim. Kendimi nasıl yerlere sürüklediğimi gördüm. Hala ibadetlere devam ediyordum. Kur'an mucizeleri diye anlatılan şeylerin gerçek yüzü, Gazali düşüncesi, suçluluk psikolojisi aşılamaya çalışanlar, kandırmayı başaranlar, Rönesans, Reform, insanın inancından ibaret olmaması gibi-gibi şeyler.

Kur'an mucizeleri diye anlatılan şeylerin ayet cımbızlama ve numeroloji olması. Yıllarca salavat getirdiğim adamın 13 yaşındaki bir kızın babasını ve kardeşini öldürüp aynı gece onun koynuna girmesi, İbn Rüşd'ün Gazali'ye karşı çıkması, Ömer Hayyam'ın rubaileri, Şeriat mı Laiklik mi kapışması, evrim ve yaratılış davası..
Azerbaycan'ın bile modern dönem düşüncesi Mirza Feteli Ahundzade ile başlıyor, ki kendisi de dine karşı biriydi. O zamanlar mollaların Azerbaycan halkına yaptıkları.. Ama beni en çok etkileyen İslam'da dinden çıkanların öldürülmesi, yani mürtedin öldürülmesi mevzusuydu. Zamanında hümanist, insana, insan düşüncesine saygılı dediğim dinin içinde böyle bir şey olduğunu öğrenince inanamadım.

Müslüman şeriatı savunmalı fakat ben namaz kılan dindar bir Müslümanken bile rahat-rahat sorgulaya bilmemi meğer laikliğe borçluymuşum. 700-1200-lü yıllarda İslam'ın altın çağının 80% kısmının dahi antik Yunan üstüne kurulması. Tamam doğrudur o dönemler Müslümanlar büyük işler yapmış. Sadece Yunandan aldılar bitti demek doğru değil. Müthiş bir dönemdir, ama bu döneme her şeyi vahye bağlayan Gazali düşüncesinin verdiği zarar büyüktür.
İslam coğrafyasında okuma yazma bilen insanın, en çok olduğu, daha gelişmiş, daha özgürlükçü ülkeler olan Türk dünyası ülkelerinin, yani Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan gibi ülkelerin bunu Müslümanların ilk emri olan oku emrine riayet etmesine değil, ateist bir kuruluş olan SSCB-nin onları zorla okula göndermesine borçlular. SSCB-yi ve sosyalizmi hiç sevmesem de gerçek bu çünkü Sovyetler Birliği kurulana kadar bu bölgelerde okuma-yazma bilen insan sayı çok-çok düşüktü.

Üstüne tarih boyunca öldürülmüş 440 milyon Müslümanın 420 milyonunu yine Müslümanın öldürmüş olması. Avrupa'da 150 yıl bilimsel devrim yaşanırken Avrupa'nın tam merkezinde at koşturan Osmanlının bu devrimden 0% pay alması, insanlara her haline şükür edin diyenlerin çoğunun lüks içinde yaşaması. Özgürlükçü, seküler düşünce derken nerelere vardım. Adeta çıkışı olmayan labirentte hakikati arıyor ama aynı yerlerde dönüp duruyordum. Manevi bir buhran içindeydim, diğer yandan da cehennem korkusu. Bütün bunların üzerine OKB. psikolojim o kadar bozulmuştu ki bir ara yurtta namaz kılan bazı arkadaşlarımın boynuna sarılıp "hakikat ne ulaaan?" demek gelirdi içimden. Kendimi yüksek bir binadan atmayı dahi düşündüm.

Dinlerin insanlığa faydası olmuştur, doğrudur. Mimarlık eserleri, tablolar, edebiyat vs. Fakat bugün artık yarardan çok zararı dokunuyor. Batı'nın 1500 yıllık karanlık çağı Orta Doğunun hali. Mezhep savaşları, Şeyhülislam yüzünden rasathanenin yıkılması, matbaanın geç alınması falan derken kayış kopmuş gidiyordu. Sokakta ateist bükenler neden buna ses çıkarmıyordu. Neden her şeyi her seferinde saçma sapan örneklerle açıklamaya çalışıp üstüne analojiyi doğru kurmuyorlardı.
Tam da her şey yavaş-yavaş biterken artık son döneme girdim, itiraf dönemi. Kendime yanıldığımı itiraf etmem ve dinden uzak bir düşünce kurmam epey zaman aldı fakat zamanla o iş de halloldu. Tam iki yıllık sorgulamanın sonuna geliyordum ki uzun süre takip ettiğim, hatta ilk zamanlarımda baya sıkı bir taraftarı olduğum, sonraları bazı açıklamaları hoşuma gitmediği için ara-ara izlediğim malum kanalın evrim ile ilgili videosu çıkmıştı. Evrim ağacının ona verdiği cevabı izledim. Yazık, yıllarca izledik, güvendik ve yalancı olduklarını öğrendik.

Evrim ile ilgili daha öncede araştırma yapmıştım ama çok değil, o videodan sonra evrim ve yaratılış ile ilgili biraz daha araştırma yaptım. Hala devam ediyorum. Evrim ile ilgili bir kitap okuyorum. İnternetten bilimsel videolar izledim. Yaratılışçıların inançlı insanların korkularına oynamaları, açık-açık yalan söylemeleri, cımbızlamaları vs.
Evrim bazı modern takılan din adamları dışında kabul edilmeyen bir şeydi. Evrime karşı çıkan bazı din adamlarının videolarını izledim ve onların cehaletlerini gördüm. Hatta biri "teneke al ve iphone'a dönüşmesini bekle" demiş. He kardeşim, sen bunu düşünebiliyorsun ama bu konu ile ilgilenen birçok bilim adamı düşünemiyor. Evrimin bir doğa yasası olduğunu anlamıştım. O dindar kanallarında metodunu çözdüm. Her seferinde meseleyi bir yaratıcı var, bir yaratıcı var demeye getiriyorlar ki, Aristoteles'in "İlahi efir" anlayışına benziyor. Sonra da konuyu buradan rap diye kendi inandıkları teist tanrıya bağlıyorlar. 

Vardığım hakikatler şunlar:

Edebiyat: Dünya edebiyatı mutlaka okunmalı bize çok faydası var. Ama kendi edebiyatımızı da okumalıyız.

Tarih: Son 2500 yılda büyükten küçüğe her millet en bir kere de olsa kendi sözünü söylemiş. Türkler 16 imparatorlukla, Farslar Ahameniş'lerle, Ruslar Rus imparatorluğu ile, Moğollar Cengiz Han'la, ABD dolarla, Almanlar iki dünya harbinde yenilip yeniden kalkınmalarıyla, Fransızlar Napolyonla, İngilizler dünyanın yarısı sömürgeleştirmeleriyle vs.
Ve biz bugün varız ve dünya bize hiç bir şey borçlu değil. Dün Atilla Papa'ya diz çöktürdü diye hiç kimse bize madalya takmayacak.

Biyoloji: Evrim bir doğa yasası.

Sosyoloji: "Her asırda bir kaç kişi düşünür, geride kalanlar onları takip eder." C. Meriç

Hayat: Dünya bir yarış meydanı kaçanlar düşenlere bakmıyor.

Doğu-Batı meselesi: Ben batıyı sadece alkışlıyorum. Tamam karanlık, emperyalist bir tarafı var orası doğru. Fakat bir batılı gibi düşünün. İlk büyük filozoflar sizden çıkmış, ilk cumhuriyeti siz kurmuşsunuz sonra doğudan Hristiyanlık diye bir din geliyor ve 1500 yıllık karanlık çağ. O dönem kilise, cehalet, veba, engizisyon, cadı avı, ateşte yakma derken yaşanan sefillik. Orta çağ batı tarih ve edebiyatını özellikle "Dekameron"-u okuyunca bunu daha iyi anlıyoruz.
Sonra Coğrafi keşifler, Rönesans, Reform derken kendini bilime, sanata ve gelişmeye veriyorsun ve sonuçta dünya devi oluyorsun. Biz şimdi adamlara İslam desek, İslam ve bilim desek adamlarda dönüp bize "biz Doğudan gelen bir dine bir kere inandık ve bu yüzden 1500 yıl yerin dibine battık, neden bunu ikinci defa yapalım? derse ne diyeceğiz?

Felsefe: Felsefede evet ahmakça şeyler olabilir. Fakat bu onun baştan sona ahmaklık olduğu ve atılması gerektiği anlamına gelmez.

Yaratıcı meselesi: Antik Yunanda bile tanrı var diyen Sokrates, yok diyen Epikür, bilinemez diyen Sektus gibileri vardı. 2500 yıl geçti. Bir sürü savaş, müzakere, filozof, ilahiyatçı, sanatçı, Agustinus, Gazali, İbn Er Ravendi, Rene Descartes, Kant, Hume gibi isimlerden sonra hala tanrı var mı yok mu diye tartışma devam ediyorsa bu tanrının bilinmediği anlamına gelir.

Din: Din dindar insanların büyük bir kısmı için tamamen dünyaya geldikleri coğrafya ve zamana bağlı. Teravih namazlarında gördüğüm dindar Müslümanların küçük çocuklarını da, kiliseye ailecek ibadet için gelen karı-kocanın küçük oğlu ve ellerindeki kızlarını da hatırlıyorum. Hatta benimle kiliseye giden arkadaşım onları görünce "küçük yaşta beyinlerini dolduruyorlar" demişti Ben o anda şok geçirmiştim çünkü bunu diyen arkadaşım hafızdı ve çocukluğu medresede geçmişti. Benim şahsi kanaatim dinde dinsizlikte bomboş şeyler. Ben sonu -izm ile biten hiç bir şeyi kabul etmemeye karar verdim. Belki bazılarınız az önce yazdıklarıma bakıp bana agnostik demişti. Hayır sonu -izm ile biten bir şeyi kabul edince kendimi bir kalıba sokmuş gibi hissediyorum. Hayatta inanç ve inançsızlıktan daha fazlası var. Bir insan inancından ibaret değildir. Teşekkür ederim.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Mardaki Adam

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

DİNDEN YENİ ÇIKANLARA TAVSİYELER

Yazan: Yıldırım Şimşek

DİNDEN YENİ ÇIKANLARA TAVSİYELER

Esenlikler arkadaşlar.

Buradaki tavsiyeler, ülkemizin çoğunluğunun Müslüman olması nedeni ile Müslümanlıktan çıkan arkadaşlara yapılacak tavsiyeleri içermektedir. Anlatımda geçen birçok olay başımdan geçmiş, bir kısmı da gözleme dayalı oluşturulmuştur.

Yıllarca, çevrenizdeki anlatılar ve kulaktan dolma sözlerle, yaşamınızın büyük bölümünü dine göre oluşturdunuz. Yaşadığınız bir olay ya da olaylar zinciri, sizi dininizi araştırmaya itti. Gerek kutsal kitabı okuyarak, gerekse başka türlü araştırmalar yaparak, dinin gerçek olmadığı kanısına vardınız. Aslında dinin toplumu şekillendirmediğini, toplumun dini şekillendirdiğini acı bir tecrübe ile öğrendiniz. Sonunda yaşamınızı kökten değiştirecek radikal bir karar aldınız ve dini terk ettiniz. Birçok birey gibi dinden çıkarken inanılmaz sancılar çektiniz. İlk zamanlarda kimselere anlatamadınız. Belki köşelere çekilip, sinirden ağlama noktasına geldiniz. Aldatılma hissine kapıldınız.

İlk başlarda kendinize yakın hissettiğiniz insanlara, toplum olarak aldatıldığınızı anlatmaya çalıştınız. Tabi ki süslü kelimeler seçerek ve onları korkutmadan, sizin artık bir dinsiz olduğunuzu hissetmelerini istemeden yaptınız. Fakat karşılık bulamadınız.

Bütün bu yaşadıklarınız, üzülerek söylüyorum ki sizi, din konusunda saldırgan bir havaya soktu. Bir anda tüm inananları kendinize düşman gözüyle görmeye başladınız. Özellikle sosyal medyada sahte hesaplar açarak, sağa sola saldırmaya başladınız. Çünkü intikam almak istiyorsunuz. Ama yanlış kişilerden.

Şunu unutmayın arkadaşlar. Bizim derdimiz Müslümanlarla değil. Aslında Türkiye’de birçok birey inanç olarak aslında Müslüman değil, deisttir. Kutsal kitapta yazanlardan haberleri yoktur. Kendi iyiliklerini inanca yükleyip, bu şekilde yaşarlar. Deistlerin ise dini bir inanca ihtiyaçları yoktur. Vicdanları dinleridir. Bu iki bireyin ortak noktası, yaşamlarını vicdanlarına göre düzenlemeleridir. Bu bizim için müthiş bir fırsattır. Hem ayetleri bilip, hem de ona göre davranan bir Müslüman bizi daha büyük zorluğa iterdi.

İnancınızı açıklamak ve tartışmak için belli başlı parametreler önemle dikkat çeker.

Medeni Durum: Özellikle bekârsanız ve ailenizle yaşıyorsanız, ailenizin dine bakış açısına bağlı olarak strateji geliştirmelisiniz. Muhafazakâr bir ailede olmak işleri oldukça zorlaştırır. Zaten yıllarını bu inanca veren bir aileniz varsa hiç zaman kaybetmeyin. Açıklamamak en iyisi. Çok zor olacak ama ritüellere de devam etmek zorunda kalabilirsiniz. Sizden sonraki nesil için kendi görüşünüzü devam ettirin. Liberal bir aileniz varsa abartıya kaçmadan açıklama yapmak daha verimli olabilir.

Ekonomik Durum: Kendi gelir kaynağınızın olması, fikirlerinizi özellikle ailenize açıklama konusunda önemli bir rol oynar. Eğer bir geliriniz yoksa aileniz tarafından maddi ve manevi yaptırımlara maruz kalabilirsiniz. Bir iş yeriniz varsa ya da bir iş yerinde çalışıyorsanız, dinden çıktığınızı açıklamak isterseniz, son derece dikkatli olmanız gerekir. İş yeriniz varsa küçük bir dedikodu müşteri kaybına yol açabilir. Daha da önemlisi iş yerinizi kapatmak zorunda kalabilirsiniz. İşçiyseniz, karşılaşacağınız baskılar nedeniyle işinizden olabilirsiniz. İnancınızı işinize karıştırmayın.

Bulunduğunuz Bölge: İnançlı bireylerin yoğun olduğu yerlerde azami dikkati göstermeniz gerekir. Bazen 1-2 arkadaş bile bulmakta zorluk çekebilirsiniz. Ben 3 yılda 2 kişi buldum. Özellikle bu 1-2 arkadaşla birlikte inançlı bireylerle yapacağınız konuşmalar size destek sağlayacaktır.

Öncelikle sakinliği elden bırakmamak gerekir. Çünkü saldırgan ve bağıran tipler, haklı olsalar bile haksız duruma düşerler.

Hem dini terk edip, hem de bunu açıklama gereği hissederseniz, tartışmaya açmak isterseniz, çeşitli küfür ve hakaretlere maruz kalacaksınız. Unutmayın, zamanında siz de az sövmediniz bu tiplere.

Değerlerle dalga geçmek, küfür etmek, incitici konuşmak vb. durumlar sadece kişisel egonuzu tatmin eder. Karşıdaki birey için hiçbir fayda sağlamaz. Aksine, tepkilerle karşılaşır, işi kavgaya kadar götürürsünüz.

Çoğu zaman açıklamalarınızı dolaylı yollardan yapmanız gerekecektir. Doğrudan yapılan anlatılar, olumsuz bir hava oluşturacağından, istediğinizi alamadan tartışma bitecektir.

Önce din konusu nasıl tartışılmaz ona bakalım;

“Yıllardır bizi aldatıyorlarmış. Allah da Peygamber de yalanmış.” derseniz, linç edilmenin kralını yaşarsınız. Bunu çok daha sonradan anlatacaksınız. Acele etmeyin.

“Sen önce Nisa Suresi 34. Ayeti açıkla bakalım.” derseniz, birçok insan önce şaşıracaktır. Çünkü kutsal kitabı daha önce okumamıştır. Dolayısı ile bu ayetten haberi yoktur. Kısa bir araştırma yapacak ve “Oradaki dövün kelimesi yanlış çevrilmiş. Aslında uzaklaştırın demek istiyor. Arapça çok kapsamlı bir dil. Sen anlamamışsın. Meal yetmez, tefsir, hadis ve siyer de okuman gerekiyor.” yanıtı gelecektir. Hem de hiçbirini okumadığı halde.

“Kadınlar insan yerine bile konmuyor. Resmen mal yerine konuyor. Miras ve şahitliği bile yarım.” derseniz, “Cennet anaların ayakları altındadır.” hadisi çat diye yüzünüze vurulur. Bu hadisin sahih olup olmadığı bile belli değil aslında. Üstelik dini kirletmeye çalışan, kâfir, münafık gibi yakıştırmalara maruz bırakılmanız işten bile değildir.

Şimdi de din konusu daha sakin nasıl tartışılabilir ona bakalım.

Bir konu hakkında yeteri kadar bilginiz ve kanıtınız varsa, bir şeyleri ispat edebilecekseniz bile, bunu doğrudan söylemeyin. Yardım talep edermiş gibi söylemeniz işe yarayacaktır. Ben şimdiye kadar hiç bu taktikte çuvallamadım. Örnek olarak; arkadaşlarınızla veya ailenizle sohbet ederken, konu bir şekilde evlat edinmeye gelirse ki Türk dizisi izlerken bolca vardır zaten. “Geçenlerde internette gezerken karşıma iki ayet çıktı. Evlatlık almayı yasaklıyordu” derseniz, önce büyük tepkiyle karşılaşacaksınız. Sonraki adımda “Belki de ben yanlış anlamışımdır. Bir de siz okuyun. Bana anlatın ne demek istiyor?” deyip Ahzab Suresi 4 ve 5. Ayetleri okuyun ve telefonun ekranını çevrenizdeki insanlara gösterin. Bakmak isteyecekler. Çok şaşıracaklar. Hemen de kabullenecekler. Çünkü bu sizin değil, Tanrı’nın sözü olduğu için tepki gelmeyecektir. Kutlarım. Çevrenize İslam’da evlat edinmenin yasak olduğunu öğrettiniz. Çevrenizden yardım talep ederseniz, çevrenizin tüm saldırı ve savunma mekanizması çökecek ve sadece size yardım etmeye çalışacaklar. Siz de istediğiniz fikri kolayca karşıya iletebileceksiniz. Pek etik değil gibi görünüyor. Ama sistem bize belden aşağı vuruyor.

Kullandığınız sözcüklere son derece dikkat edin. Tesadüf sözcüğünü asla kullanmayın. Çünkü tesadüf sözcüğü dincilerin hışmına uğramış ve inanan topluluğa öcü gibi gösterilmiştir. Olasılık sözcüğü daha olumlu bir hava yaratacaktır. Yaratmak sözcüğü de son derece tehlikelidir. Oluşturmak diyebiliriz. Ateist sözcüğü de bunlardan biridir. İnançsız sözcüğü belki kullanılabilir. Fakat tam yerini tutmuyor.

Bir inançlı ile konuşurken birebir konuşmak daha etkili olur. İki ya da daha fazla inançlıyla konuştuğunuzda, birbirlerinden destek alacaklar (ya da birbirlerinden çekinecekler) ve ne kadar konuşursanız o kadar boşa olacaktır. Çünkü söylediklerinizi içten destekleseler bile bunu dile getiremeyecekler. Birebir yapılan görüşmede ise daha samimi yanıtlar ve sorular gelecek, siz de fikirlerinizi daha kolay anlatabileceksiniz.

Din konusunu konuşmak istemeyen, dinle ilgilenmeyen bireylerle uzun uzun bu konuları konuşmanıza gerek yoktur. Öncelikle kısa bir giriş yapın ve konuyu kapatın. Daha sonraki günlerde yavaş yavaş anlatmaya devam edebilirsiniz.

Katı kuralları olan muhafazakâr insanlarla, ne internette ne de sosyal yaşamda tartışmak hiçbir işe yaramaz. Zamanınızı boşa harcamayın.

Şaka kaldırabilecek ve kaldıramayacak bireyleri iyi seçin. Din konusunda ara ara çok fazla damara basmayacak şakalar yapmak da işe yarayabilir. Örneğin; “Ölümsüzlüğü buldum. Hadise göre resim ya da köpek olan eve melek girmiyormuş. İhtiyarlayınca evin her tarafına resim asıp, birkaç köpek alacağım. Azrail de melek değil mi sonuçta? Böylece canımı alamayacak.” Kabul ediyorum kötü bir şaka. Siz çok daha iyilerini yapabilirsiniz.

Yazının genelinde anlaşılacağı üzere sabırlı ve dikkatli olmak çok önemli. İnançlı insanlar daha doğar doğmaz inançlarına bağlandıkları için, öyle kolayca teslim olmayacaklar. Bu süreç çok çok uzun bir zaman alabilir. Hatta hiç çözüme ulaşmayabilir. Bu yüzden ısrarcı olmak hiçbir işe yaramaz. Bunun yanında inanç bir tercih meselesidir. Hiç kimse sizin görüşlerinize katılmak zorunda değildir. İsteyen istediği her şeye inanmakta özgürdür.

SABİİLİK NEDİR?

Yazan: A.Kara

SABİİLİK (MANDEİZM)

Sabiilik de diğer onca din gibi temelde "Işığa Tapınma"dır. Bu dinin mitolojik kısmını başka bir makalede ayrıca ele alacak ve bu makalede yalnızca teolojik kısmına, kısa tarihine ve benzerliklerine odaklanacağım.

Sâbiîlik, diğer adıyla Mandeizm beden ve ruh gibi zıtlık ilkelerinin temelini oluşturduğu kozmolojiye sahip tek tanrılı ve gnostik bir dindir [1]
Sabiiler, Doğu Aramice'nin bir lehçesini konuşurlar ve bu dil Mandence olarak bilinir. Aramice'de "manda" bilgi demektir ve Mandeizm'deki "Mande" teriminin buradan geldiği söylenir. [4][5] Bu terim İbranice'de מַדַּע‎ maddaʻdır.

Bu din esas olarak İran'ın Güney Irak ve Huzistan Eyaleti'nin bir parçası olan Şatt'ül-Arab su yolunu çevreleyen nehirlerde; Aşağı Karun (İran), Fırat-Dicle çevresinde ve  nehirlerde uygulanmıştır.

Sabiiler Adem, Habil, Şit, Enoş, Nuh, Nuh'un oğlu Sam ve Sam'ın oğlu Aram'a, özellikle de Vaftizci Yahya'ya büyük saygı duyarlar. Sabiilik karmaşık, birçok farklı dinden, özellikle de Hristiyanlıktan ögeler içeren bir dindir. Ağırlıklı olarak İbrahimi dinlerle bağlantılı olduklarından Sami ırkından sayılmışlardır.

Kur'an'da 3 yerde onlardan bahsedilmiştir:
Hristiyan ve Yahudilerle birlikte Sabiilere de seslenilen Bakara 62, Maide 69 ve Hac 17'de "ve-ssâbi-îne (va-ssâbi-ûne) [وَالصَّابِـ۪ٔينَ]" olarak geçerler. Muhammed'in yaşadığı coğrafyada Yahudi ve Hristiyanlardan sonra azımsanamayacak bir Sabi toplumu olduğundan bu ayetlerle onları da dinine çekmek istemiştir:

Bakara 62: Şüphesiz, iman edenlerden, Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü Rablerinden hak ettikleri mükafatları alacaklardır; Onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.

Maide 69: İnananlar, Yahudilerden, Sâbiîlerden ve Hristiyanlardan Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan ve iyi işler yapanlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.

Hac 17: Gerçek şu ki inananlar, Yahudi inancına bağlı olanlar ve Sâbiîler, Hristiyanlar ve Mecusiler ve bir de Allah'tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştıranlar arasındaki hükmü Kıyamet Günü Allah verecektir. Çünkü Allah her şeye şahittir.

Fakat bazı eleştirel bilim insanlarına göre burada "Sâbi-ûn" diye bahsedilenler Sabiiler değil, aşağı Mezopotamya'daki eski bir Yahudi-Hristiyan mezhebi olan Elkesai'ler ve Mani'yi takip eden Maniheizm dini mensuplarıdır.
Çoğu akademisyene göre Mandeizm, Mezopotamya'nın güneybatısında, MS ilk üç yüzyılda ortaya çıkmıştır. [3]
Sabiiliğin daha eski olduğunu, hatta Hıristiyanlık öncesi döneme dayandığı görüşünde olan akademisyenler de vardır. [8] Süryani yazar Thedoros Bar Konai, Güney Mezopotamya'da bir "Sabii mezhebi" bulunduğunu belirtir. [22] Ülkemizde bu görüşe sahip olan tanınmış isimlerden biri Turan Dursun'dur. Turan Dursun'a göre Sabiilik dünyanın en eski dinlerindendir. Turan Dursun İslam'daki ibadetlerden çok sayıda örnekler göstererek Sabiiliğin Müslümanlık üzerinde azımsanamayacak etkileri olduğunu belirtir. Hatta İbrahimi dinlerin babası İbrahimin bir Sabii olduğunu ve Muhammed'in ilk zamanlar Sabii olarak tanındığını söyler. [2]

Sabiiler Orta Doğu'da, kendi topluluklarının dışında Arapça Ṣubba (صُبَّة) olarak bilinirler. Bunun tekil hali "Ṣubbī"dir. "Ṣubba" Aramice'de vaftizle ilgili bir terimin kökünden türemiştir, Neo-Mandence'deki karşılığı Ṣabi'dir. [6] Yani açıkça anlaşılıyor ki "Sabi" aynı zamanda "vaftiz edilmiş" , "vaftiz olmuş" anlamına da gelmektedir, terimin kökenleri bunu gösterir. Hatta bazılarınca Sabiilere "Aziz Yuhanna Hristiyanları" denir. [7]

Sabi teriminin vaftizle ilgili bağlantısını İncil'de görmek mümkün. Elçilerin İşleri kitabının 19. bölümünde "Kutsal Ruh" inancından haberleri olmadığı halde vaftiz olduklarını dile getiren topluluk ile bahsedilenlerin Sabiiler olduğu ve Pavlus'un Efes'e gittiğinde onlarla karşılaşmış olduğu görüşü hakimdir.

Hristiyanlığa göre Yuhanna, Yahya'nın öğrencisidir. İlgili metinlere bakarken bunu aklınızın bir köşesinde tuttuğumuzda Sabiilere neden "Aziz Yuhanna Hristiyanları" dendiğini daha iyi anlamış olacağız:

1-2) Apollos Korint'teyken Pavlus, iç bölgelerden geçerek Efes'e geldi. Orada bazı öğrencileri bularak onlara "İman ettiğiniz zaman Kutsal Ruh'u aldınız mı?" diye sordu. "Kutsal Ruh'un varlığından haberimiz yok ki!" dediler.
3) "Öyleyse neye dayanarak vaftiz* oldunuz?" diye sordu. "Yahya'nın öğretisine dayanarak vaftiz olduk" dediler.
4) Pavlus, "Yahya'nın yaptığı vaftiz, tövbeyle ilgili bir vaftizdi" dedi. "Halka, kendisinden sonra gelecek Olan'a, yani İsa'ya inanmalarını söyledi."
5) Onlar bunu duyunca, Rab İsa'nın adıyla vaftiz oldular.

Sabiiliğin İbrahimi dinler içinden en çok Hristiyanlıkla benzeştiğinden bahsetmiştim. Şimdi bunu biraz daha detaylandıralım.
Mandeizm'deki en önemli iki tören "maşbuta" yani vaftiz ve ölüler için yapılan bir ayin yada 'ruhun yükselişi' merasimi "masikta"dır. Bu dindeki vaftiz diğer İbrahimi dinlerden farklı olarak tek seferlik bir olay değildir. Sabiilerin kutsal günü de Hristiyanlarınki gibi Pazar'dır ve vaftizleri her Pazar günü yapılır. Vaftizleri genellikle akan suya tamamen girmeyi içerir ve vaftiz için uygun olduğu düşünülen tüm nehirlere Yardena denir. İbadet eden kişi sudan çıktıktan sonra kutsal yağ ile mesh edilir, ekmek ve sudan oluşan bir komünyondan pay alır. Gördüğünüz üzere Hristiyanlığa oldukça benzer.

Ruhun yükselişi töreni çeşitli şekillerde gerçekleşse de genellikle ölülerin anısına verilen bir yemeği içerir. Tıpkı bizlerin ölülerin arkasından yemek vermesi gibi.
Yapılan bu törenin dünyadan ayrılanların ruhlarının Araf'tan Işık Dünyasına yolculuklarında yardım ettiğine inanılır. Bu dinin mensupları günde üç kez dua ederler. [17][18]

İbadet yerlerine Mandī veya Mişkan denir. [19] Mişkan'ın İbranicesi משכן "mesken, yerleşke", Latincesi ise Tabernaculum yani "çadır"dır.

Suyun temizleyici, ruhu arındırıcı etkisi olduğuna inanıldığından İslamiyet öncesi Türkler, Kızılderililer gibi birçok toplumda, dünya dinlerinin birçoğunda, özellikle de İbrahimi dinlerde önemli role sahip olmuştur. Su Mandeizm inancında da temel unsurlardandır; bu yüzden Mandi adı verilen bu ibadethaneler vaftiz (maşbuta) yapılabilmesi için bir nehrin yanına inşa edilmelidir. Her mandi bir darfaş ile süslenir. Darfaş, üzerine bir parça beyaz saf ipek kumaş ve yedi mersin dalı tutturulmuş, zeytin ağacından bir haçtır. Sabiilik'teki bu haç Hristiyan haçı ile tanımlanmamıştır. Bu inanışa göre haçın dört kolu evrenin dört köşesini, saf ipek kumaş Tanrı'nın Işığını, [20] mersin ağacının yedi dalı yaratılışın yedi gününü temsil eder. Fakat tüm bunlara rağmen Hristiyanlıkla ciddi oranda benzerlikleri göz önüne alındığında bu haçın aynı zamanda Hristiyanlıkta haç ile ilişkisinin olmadığını söylemek dürüst bir tutum değildir.

Sabiiler evliliğe, üremeye ve bu dünyada etik ve ahlaki bir yaşam tarzına sahip olmanın önemine inanırlar. Barış yanlısı ve eşitlikçidirler. MS 2. yüzyılda Sabiilerin kutsal kitabı Ginza Rabba'nın (Büyük Hazine) Sol Ginza'sını (Ginza Smala) kopyalayan en eski Sabii katibi Sehlama Bet Kidra (Shlama Beth Qidra) adlı bir kadındır. [21]
Sabiiler sofuluk-çilecilik yapmazlar ve aile hayatına büyük önem verirler. Sert içeceklerden ve kırmızı etten uzak dururlar.
Sünnet geçmişte bir dönem Hristiyan dini mensuplarınca bile uygulanan bir eylemdi ancak kısa süre sonra bu uygulama terk edildi ve Hristiyanlarca sünnete karşı bir nefret doğdu. Benzer şekilde Sabiiler de sünnetten nefret ederler. [16]

YAKIN TARİH
Dünya çapında 60.000 ila 70.000 Sabii olduğu düşünülmektedir. [9] Irak Savaşı gerçekleşene kadar neredeyse tamamı Irak'ta yaşıyordu. [10] 2003'de yaşanan Irak işgali ve ardından ABD silahlı kuvvetlerinin işgalinin yarattığı kargaşa ve buna bağlı olarak aşırı mezhepçilerin şiddet olaylarındaki artış nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. [11] Öyle ki 2007'yılında Irak'taki Sabiilerin nüfusu yaklaşık 5.000'e kadar düşmüştü. [10]

Bu durumlardan dolayı Sabiiler ve Sabiilik bir şekilde daha kişisel, özel ve ayrık kaldı. Hatta onlara ve dinlerine ilişkin raporlar bile öncelikli olarak dışarıdan, özellikle doğubilimci Julius Heinrich Petermann'dan [12], 1887'de Musul'da Fransız konsolos yardımcılığı yapan ve Suriyeli bir Hristiyan olan Nicolas Siouffi'den [13][14] ve İngiliz antropolog E.S. Drower'dan gelir. Bunlara ek olarak Fransız gezgin Jean-Baptiste Tavernier'in [15] çok daha erken dönemden,1650'lerden kalma bir anlatımı vardır.