HABERLER
Dini Haber

MİTOLOJİLERDE EŞCİNSELLİK

Hazırlayan: A.Kara

ANTİK İNANIŞLARDA EŞCİNSELLİK

Eşcinselliğe dair görüşler dünyanın birçok yerinde farklılık göstermiştir. Kimi eski toplumların dini inancında tanrılarında bile görülebilen bir durum iken kimilerince normal olmayan aşağı bir durum ya da bir kişiyi aşağılamanın yöntemi olarak görülmüştür.

Sömürgeci Avrupa'da ve İslam coğrafyasında kabul edilemez ve doğal olmayan bir durum olarak kabul görmüş, bu nedenle eşcinselliği suç sayan yasalar çıkarılmıştı. Avrupa'daki faaliyetler ilerleyen süreçte güçlü bir etki yaratmış, İncil'de yer alan cinsiyet ve günah ilişkili konular nedeniyle Hristiyanlık dinine mensup olan sömürgecilerin eşcinselliğe bakışı onları küçümsemek veya cezalandırmak olmuştu. [1]

Örneğin Levililer 20:13'de şöyle yazar: "Ve bir adam kadınla yatar gibi erkekle yatarsa, ikisi menfur şey yapmışlardır; mutlaka öldürüleceklerdir; kanları kendi üzerlerinde olacaktır."

Fakat buna rağmen Yahudi ya da Hristiyan geleneğinde eşcinsel motifler yok değildi. Eski Ahit'teki Davud ile Yonatan'ın arasında arkadaşlıktan öte bir ilişki vardı.

Hristiyan ve Musevi mitolojisi birbirleri ile etkileşim içinde olmuştur. Özellikle Ortodoks Hristiyan mitolojisi eşcinsellikten kaçınmış ve kınamıştır. Bir Hristiyan gey ikonu olan Aziz Sebastian Hristiyanlık döneminde eşcinselliğe karşı olan abartılı bakışı yansıtmış, bir ağaca el ve ayaklarından bağlanarak vücuduna saplanan oklarla işkence edilir şekilde resmedilmiştir. [19]

Tabi cinselliğin ve cinsel eylemlerin ifadesi dünyanın çoğu yerinde zaman ve mekana göre farklılık göstermiş, aynı cinsiyetten insanların ilişkileri hakkında dünya çapında ortak bir görüş olmamıştır. [1]

Şimdi birçok eski kültürde eşcinselliğe karşı bakış ve anlayış nasıldı, mitoslarında ne şekilde geçiyordu? Buna bakacağız. Kısa özetler halinde küçük bir dünya turu yapacağız.

MISIR MİTOLOJİSİ

Mısır mitolojisinde eşcinselliğe dair farklı yönler görülür. Mevcut kaynaklarda ve mitolojilerde erkekler arasındaki eşcinsel ilişki boyun eğdirici bir tutum olarak tasvir edilir ve bu tür davranışlarda bulunanlar efemine olarak kabul edilirdi. Ayrıca baskın gelmenin veya itaatkar olmanın, boyun eğmenin göstergesi olarak görülüyordu. [3][25]

Bu yüzden mevcut tasvirlerde hakimiyet ve güç eylemi olarak yansıtıldığı, utanç verici bir durum olduğu yansıtılır. Akdeniz bölgesindeki yaygın görüş bu yöndedir.

Bir örnek vermek gerekirse gök tanrısı Horus ile çölün yıkıcı tanrısı Seth arasındaki mücadele sırasında, Set üstünlüğünü gösterip Horus'u aşağılamak için onun kalçalarına iltifat eder, bununla da kalmaz ona cinsel yoldan zorla sahip olmak için planlar yapar. Sarhoş ettiği Horus sızıp kalınca Seth tüm gece onunla birlikte yatarak amacını gerçekleştirir. Bu hareketi ile rakibini yendiğini düşünür. Fakat aslında Horus'un sarhoşluğu bir hiledir, Set boşaldığı sırada Horus onun menisini avcunda toplayarak saklar. [26]

Ertesi sabah annesi Isis'e koşan Horus ona yaptığını anlatır. Öfke içindeki Isis oğlu Horus'a sperm akıtıp bunu Set'e yedirmesini ister. Annesinin tavsiye ve yöntemine kulak veren Horus intikam almak ve hakimiyet kurmak için spermini Set'in en sevdiği yemek olan marulun üzerine bulaştırır. Öte yandan Set'in spermlerini nehre atar, böylece Set tarafından döllenmiş olduğu söylenemeyecektir.

Marulu yiyen Set, Mısır'ın egemenliği konusundaki tartışmayı çözüme kavuşturmak için tanrılara başvurur. Tanrılar Set ve Horus'un bedenindeki spermleri incelerler. Set'in Horus üzerindeki hakimiyetini dinledikten sonra spermleri dışarı çağırırlar ancak hepsi nehirdedir. Horus'un Set üzerindeki hakimiyeti için spermler dışarı çağrıldığında Set'in içinden cevap gelir. Böylece Horus ona boyun eğdirmiş olur. [27]

Tabi bu olayı farklı yorumlayanlar da olmuştu. Bazı yazar ve araştırmacılar Horus ve Set arasındaki bu ilişkilerin uygunsuz bile olsa kendi istekleri ile gerçekleştiğini, Horus'un menisini yiyen Set'in Thoth'un ay diskini doğurması gibi olumlu sonuçları olduğunu iddia eder. [28]

Kültürümüze yerleşmiş ve küfürlerimizde erkeklerin kavga ederken birbirlerine söylediği cinsel içerikli küfür antik Mısır'daki inanışla paralel görünmekte. Yani Set ile Horus arasındaki yaşananlarda gördüğümüz eski Mısır'daki bu aşağılama, galip gelme sembolü bir şekilde Mısır'dan bizim kültürümüze yerleşmiş olabilir. Bu transferin Araplar aracılığı ile gerçekleşmiş olması muhtemeldir.  

MEZOPOTAMYA MİTOLOJİSİ

Mezopotamya birçok dinin doğum yeri olmuştur ve oldukça eski zamanlardan beri çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Medeniyetler birbirine bağlı olduğundan, mitolojilerinin de karakterlerin isim değişikliği ile benzer hikayelerden türediği tespit edilmiştir.

Söz konusu eşcinselliğe atıf olduğunda en bilinen, meşhur hikaye Gılgamış ve Enkidu'dan bahsedilen Gılgamış Destanı'dır. Enkidu tanrıların Gılgamış için yarattığı bir yoldaştı. Bu ikiliden bahseden şiirler arkadaşlıkları hakkında bilgiler verir. [18]

Yaklaşık olarak MÖ. 2000'lerden kalma Sümer yaratılış efsanesi tanrıça Ninmah tarafından yaratılan insanlardan bahseder. Yarattıkları arasında erkek ve kadın dışında üçüncü bir cinsiyet vardır. Bunlar hamile kalamayan, kadın veya erkek organı olmayan kadınlardır. Su tanrısı Enki bu insanları kabul ederek onlara rahibelik (naditu) ve kral hizmetkarlığı (girseku) gibi roller verir. [29]

Akadların Atra-Hasis destanı bu hikayenin kısmen farklı varyantını içerir. Buna göre Enki, tanrıça Nintu'dan üçüncü cinsiyetten insanlar, kısır kadınlar ve bebekleri çalan bir iblis yaratmasını ister. [29]

Tanrıça İnanna'ya tapınma yatıştırıcı ağıtlar söyleyen ve "gala" denen üçüncü cinsiyetten rahipleri içerir. Babil metinlerine göre Enki bu insanları özellikle tanrıçaya ilahi ve ağıtlar söylemeleri için yaratmıştır. [30]

HİNT MİTOLOJİSİ

Ramayana, Mahabharata ve Puranalarda eşcinselliğe dair çeşitli referanslar vardır. Mesela Valmiki Ramayana'da, tanrı Ravana'nın yatağında kadınlar tarafından öpülüp kucaklanmış çeşitli Rakşaşa kadınlarının tasvirleri yer alır.

Hatta Krittivasa Ramayana metinleri kocalarının yokluğunda sihirli iksir içerek birbirleri ile sevişen ve sonunda kemiksiz çocuk sahibi olan iki dul kadının hikayesini anlatır.

Padma Purana'da yer alan bir hikaye ölmekte olan bir kral, eşlerine çocuklarını doğurmasını sağlayacak olan iksiri veremeden ölür. Bu yüzden kadınları çaresizlikten birbirleri ile cinsel ilişkiye girerek hamile kalırlar. Çocukları kemiksiz ve beyinsiz doğar.

Bu hikayeler genel olarak eşcinselliğe karşı şefkatli bir yaklaşım barındırmaz ve homoseksüelliği çaresizlik içindeki insanların başvurduğu yöntem olarak gösterir.

Her ne kadar çeşitli tapınaklarda eşcinselliği tasvir eden heykeller olsa da var olan metinler hiçbir zaman bu durumu onaylamamış ve büyük ölçüde eşcinselliği kötüleyerek kabul edilemez bir davranış olarak tanımlamıştır. Mesela Manusmriti'de yer alan bir hikayede eşcinsel ilişki yaşayan kızların gelin ücreti yani başlık parasının iki katına çıkarılacağını, ceza olarak 2000 peni verip ve 10 kez kamçılanacaklarını yazar. Eğer eşcinsel ilişki yaşayan kız değil kadınsa bu durumda kafaları kazıtılır, 2 parmağı kesilir, bir eşeğe bindirilerek köyden kovulurlardı.

Eğer eşcinsel ilişki yaşayan kişi erkek ise inek gübresi, idrarı, sütü, lor ve kurban otlarının karışımı ile hazırlanan bir içecek olan preyşiçitta (prayshchitta) içerek yemin etmeleri gerekiyordu. [2]

Yani Hint tasvirlerinde ve mitolojisinde eşcinsel davranış tasvirleri yer alsa bile aşk ve şefkat kavramlarından uzak tutulup cezalandırılmıştır. [1]

YUNAN MİTOLOJİSİ

Eşcinselliğin en çok yer aldığı alan Yunan mitoslarıdır. Detaylıca değinmek bir ayı bile alabilir. Bu yüzden sadece 1-2 konuya özet olarak değinip geçeceğim.

Yunan mitolojisinde arkadaştan öte yakınlıkta olan, birbirleri ile yasak aşk yaşayan Aşil ve Patroklus gibi karakterler vardır. [4] Cepsius nehrinde boğulan çok sevdiği arkadaşı ve sevgilisi Argynnus için yas tutan bir kahraman vardır ki bu da meşhur Agamemnon'dur. Ona Afrodit Argnnus olarak bir mezar ve türbe inşa ettirir.

Klasik mitolojinin resim ve şiirlerinde görülen başka bir efsanede yer aldığına göre su perileri Herakles'in sevgilisini kaçırırlar. Theodamas'ı savaşta yenen Herakles, onun küçük oğlunu yanına alarak silah taşıyıcısı yapar. Daha sonra eğitip bir savaşçıya dönüştürdüğü bu genç ile aralarında ilerleyen süreçte romantik bir bağ gelişir. [5]

Öne çıkan en önemli figür Grek Mitolojisinin babası Zeus'un erkek aşkıdır. Yunan mitolojisinde Ganimedes olağanüstü güzelliğe sahiptir, öyle ki ölümlülerin en güzeli olarak nam salmıştır. Güzelliğine dayanamayan Zeus bir kartal göndererek kutsal kahraman Ganimedes'i kendisine şarap sunarak hizmet etmesi için İda, yani Kaz Dağı'ndan, Olimpos'a kaçırmıştır.

İSKANDİNAV MİTOLOJİSİ

İskandinav destan ve efsanelerinde eşcinselliğe dair çeşitli motifler bulunur. Bu konuda yine hiç bilmediğiniz yönü ile önümüze tanrı Loki çıkar.

Çoğu İskandinav tanrısı gibi Loki de dilediğinde cinsiyet değiştirme özelliğine sahipti. Bunu kullanarak hile yapmak için sık sık kadın kılığına girerdi ama bu şekil değiştirmeler sadece şeklen kadın gibi görünmekle kalmıyordu. Aynı zamanda cinsiyetini de değiştiriyordu.

Örneğin bir efsanede Loki kendini kısrağa dönüştürerek Svaðilfari adlı aygır ile birlikte olduktan sonra sekiz bacaklı tay Sleipnir'i doğurur. Evet, erkek olan Loki, dişi hayvan şekline bürünmekle kalmaz aynı zamanda hamile kalıp doğurur. [38]

Njal Destanında Flosi adlı adama Skarphedinn adlı diğer adamın sarf ettiği sözler önemlidir. Skarphedinn, Flosi'ye "Eğer adamların da dediği gibi seni [goblin] her dokuz gecede bir kadına çevirmiyorsa sen gerçekten de Domuz tepesi goblininin [erkek] sevgilisisin." der.

Yani Skarphedinn, Flosi'yi bir goblinle ilişkiye girmekle suçlayarak onun erkek olmadığını iddia eder. Bununla kalmayan Skarphedinn söylemlerinin devamında kanunda yasak olduğunu söyleyerek onun erkekliğine hakaret eder.

İskandinav şiirlerinde erkek kıyafeti giyen kadın temsilleri daha yaygındır ve kadın kıyafeti giyen erkek temsili görmek zordur. Örneğin bir şiirde (Þrymskviða) erkekliğin temsili olan Thor'un çekicini geri alabilmesi için kadın gibi giyindiğinden bahsedilir. Enteresan olan şiirde Thor'un süslü mücevherler takması gerektiğinin yer almasından çok kadın göğüslerine sahip olduğunun işaret edilmesidir. Thor'a kadınsı bir imaj çizilmiştir. Yani muhtemelen Thor da Loki gibi kılık değiştirmiştir.

Burada Thor isteyerek kadınsı giyinen ve erkeklerle ilişki yaşayan diğer erkekleri eleştirir. Şöyle yazar:

"Ardından güçlü Thor yanıtını verdi: "Eğer kadın kıyafetlerini üzerimde tutup çıkarmazsam tanrılar bana argan* desinler"

"Látum und hánum hrynja lukla ok kvenváðir um kné falla, en á brjósti breiða steina ok hagliga um höfuð typpum. Þá kvað þat Þór, þrúðugr áss: "Mik munu æsir argan* kalla, ef ek bindask læt brúðarlíni!

* Burada kullanılan kelime arg, argan'dır. Kendi isteği ile pasif olarak başka erkeklerle birlikte olan erkek anlamına gelir.

Lokasenna adlı şiirde baba tanrı Odin, Loki'yi sekiz kış boyunca yer altı dünyasında bulunmakla suçlar. Kendini gizlediği için korkak olduğunu söylenir ve korkaklığından dolayı kadına benzetilir ve kadınsı olmakla suçlanır.

Aynı şiirde tanrı Njördr devlerle cinsel ilişkiye girmek ve idrar içmekle suçlanır. Loki şöyle der:

"Kapa çeneni Njördr, buradan doğuya tanrılara bir rehine olarak gönderildin. Hymir'in hizmetçileri seni sidikleyip ağzına işediler."

"Loki kvað: Þegi þú, Njörðr, þú vart austr heðan gíls of sendr at goðum;
Hymis meyjar höfðu þik at hlandtrogi ok þér i munn migu."

KELT MİTOLOJİSİ

Kelt mitoslarında eşcinselliğe dair açık referanslar olmasa da üvey kardeş olan Cuchulainn ve Ferdiadh adlı savaşçı kahramanlar arasındaki romantizm eşcinsel motifler taşır. Her ne kadar kimi hikayeler onları eşleri olan iki erkek olarak tasvir etse de aynı zamanda birbirleri ile aynı yatağı paylaşan iki erkek olarak da bahseder.

Zorunlu olarak yaptıkları bir düelloda Cuchulainn gizemli silahı Gae Bulg ile Ferdiadh'ın anüsünü delerek onu yenmişti. Rakibi ve birlikte uyuduğu arkadaşı ölünce ağıt yakmış, bu yönüyle Grek mitolojisindeki Aşil ile karşılaştırılır olmuştur. [6]

ÇİN MİTOLOJİSİ

Eşcinsellik teriminin Çince karşılığı "aynı cinsiyetten insanlar arasındaki aşk" anlamına gelen "tóng xìng ài (同性愛)"dir. Fakat bu 19.yy'dan sonra ortaya çıkmış bir ifadeydi. Öncesinde "erkek rüzgarı (nán fēng : 男風)" gibi şiirsel veya mecazi ifadeler kullanılırdı. Bu söz kadınların yakın ilişkilerden dışlanmasını ifade ediyor, sembolik olarak erkek üstünlüğünü vurguluyordu.

Kullanılan benzer terim ve mecazlar vardı. Örneğin kadın güzelliği ve baştan çıkarıcılığı için kullanılan fakat erkek güzelliğine atıfta bulunan bir terim vardır: "nán sè (男色)".

Tıpkı Divan edebiyatındaki gibi Çin edebiyatında da eşcinsellik için çeşitli mecazların kullanımı yaygındı. Eşcinsel kadınlar için "Altın Orkide Kız kardeşler" (Jīnlán zĭmèi : 金蘭姊妹 / 金兰姊妹) veya "parlatıcı-cilalayıcı aynalar" mecazları kullanılıyordu. [7]

Çin edebiyatı Konfüçyüs öncesi ve Taoist, Budist gelenek öncesi olarak ikiye ayrılmış ve bunlardan sürekli olarak etkilenmiştir. Konfüçyüsçü ve Taocu sistem öncesi mitolojiler esas olarak şamanistti. Erkek eşcinselliğinin Çin'in güneyinden geldiğine inanılıyor ve mecazi olarak güney rüzgarı olarak adlandırılıyordu. Bu yüzden Çin mitoslarında eşcinsellik ile ilişkilendirilen çeşitli tanrılar ve efsanevi Şia Hanedanı'nın kurucusu Büyük Yu gibi ünlü kişilikler vardı. [8]

En meşhur hikayelerden biri ejderha ile yaşlı çiftçi hakkındadır. Bu hikaye vahşi ve gizemli bir canlı olan ejderhanın 60 yaşındaki çiftçiyi zorlayarak onunla ilişkiye girmesinden (sodomize) bahseder. Öyle ki hikayede bu birliktelik sonrası yaşlı adamda açılan yaranın tıbbi müdahale gerektirdiği anlatılır. [8]

Fakat hikayelerde yer alıyor olsa da Taocu gelenekte kabul edilemez bir durum olarak görülmüştür.

Başka bir hikaye taşralı bir müfettişe aşık olduğu için ölüm cezasına çarptırılan, daha sonra Yavru Tavşan Ruhu tanrısına dönüşen bir adamdan bahsedilir. Öldürülen adam tek suçunun aşık olmak olduğunu söyleyince ve bu durum bir aşk eylemi olarak kabul edilince yer altı tanrıları tarafından affedilerek eşcinsel aşkın koruyucusu olarak atanır ve Tu'er Shen* veya Tu Shen** adını alır. [9] Yaşlı bir adamın rüyasında bir tavşan yavrusu olarak dirilen bu tanrı, rüyasında göründüğü yaşlı adamdan köydeki erkeklerin, erkekler arasındaki gönül işleri için tütsü yakabilecekleri bir tapınak inşa etmelerini ister. [10]

* Tavşan Yavrusu Ruhu : 兔兒神,
** Tavşan Tanrı : 兔神

JAPON MİTOLOJİSİ

Japon efsanelerinde eşcinsel aşk yaşayan ve Güneş tanrıçası Amaterasu'nun hizmetkarları olan Shinu No Hafuri ve Ama No Hafuri iki kişi vardır. Hikaye Shinu öldükten sonra buna dayanamayan Ama'nın intihar etmesi ve aynı mezara gömülmesini anlatırken bu ikili ayrı ayrı gömülene kadar Güneş ışınlarının mezarlarının üzerine yansımadığı yer alır. [11]

Başka bir hikayede tanrıça Amaterasu, erkek kardeşi ile; Susanoo (Takehaya) olarak bilinen fırtına ve yağmur tanrısı ile kavga eder. Bunun üzerine kendini göksel bir mağaraya çeker. Onu mağaradan çıkarmak isteyen şafak tanrıçası Ame No Uzume dans etmeye, kıyafetlerini yırtmaya, diğer tanrı ve tanrıçalara seslenmeye başlar. Güneş tanrıçası Amaterasu saklandığı yerden dışarı çıkıp onu izlemeye koyulduğunda bunu fırsat bilen tanrılar mağaranın ağzını kapatırlar. Böylece yeryüzü tekrar güneş ışığına kavuşur. Tabi yine de bu hikayenin eşcinselliğe atıfta bulunup bulunmadığı net değildir. [12]

Diğer yandan Şinto tanrıları yaşamın tüm yönleri ile ilişkili hale getirilmiştir; ki bunlardan biri de geleneksel oğlancılık (pederasti) uygulamasıdır. Bazı halkların Şinto mezheplerinde standart Şinto panteonunun bir parçası olmayan, erkek erkeğe aşk ve birlikteliğin koruyucu tanrısı olan "Shudō Daimyōjin (衆道大明神)" yer alır. [23]

Şintoizm'de kami adı verilen kutsal ruhlar vardır. Bunlardan bazıları aynı cinsiyetten aşk ve birliktelik ile ilişkilidir. Örneğin Shirabyōshi adlı kadın kami, yarı insan yarı yılan olarak temsil edilir. Onun adını taşıyan Şinto rahibeleri ayinler sırasında erkek kıyafetleri giyerek dans ederlerdi. [34]

Fakat şunu belirtmekte fayda var: Bazı eski kültürlerde olduğu gibi rahip ya da rahibelerin karşıt cinsiyeti yansıtan kıyafetler giymeleri doğada her cinsiyetin var olduğunu göstermek, yansıtmak amacı taşıyor da olabilir.  

Kamilere geri dönüp, bunlardan konuyla ilgili olan diğerlerine değinelim:

Oyamakui adlı dağ ruhu çocuk doğumlarını gözetir ve cinsiyet değiştiren bir ruhtur. [35]

Öte yandan İnari çeşitli cinsiyetlerde tasvir edilen, bazen yemek tanrıçası genç bir kadın olarak bazen ise pirinç taşıyan yaşlı bir adam olarak temsil edilen, pirinç ve tarımın kutsal ruhudur. [36]

Orta Çağ Japonya'sında yaygın olan inanış alacakaranlıkta veya gece yalnız başına görünen kadının aslında bir kadın değil tilki ruhu olabileceği yönündeydi. Bu yüzden erkekler onlardan uzak durmalıydı. İşte İnari aynı zamanda Japon mitolojisindeki tilkilerle ve erkekleri tuzağa düşürüp onlardan beslenmek için gerçek cinsiyetlerinden bağımsız olarak kadın kılığına giren hileci tilki ruhları yani Kitsune'lerle de ilişkiliydi. [37]

BUDİST GELENEĞİ

Budist geleneğine göre ruhsal gelişime engel olduğuna inanıldığı için manastır kuralları içinde heteroseksüel ve eşcinsel ilişkiler kabul edilemez eylemler olarak görülürdü. Eşcinsellik olumsuz bir şeyi ima eden bir söz olarak kabul edilmiş ve din adamları bundan men edilmişti.

Budist metinleri cinsel referanslardan kaçındığı için eşcinsellik hakkında pek bir şeye rastlanmaz. Ancak aynı cinsiyetten yakın arkadaşlıkların tasvirleri vardır ve bunlar platonik aşktan ziyade kardeş sevgisinin tasvirleri gibi görünmektedirler. [13]

Diğer yandan Budizm inancında insanlara yardım etmek için Budalıklarından vazgeçen, koruyucu, yardımcı varlıklar olan Bodhisattva'lardan bazılarının enkarnasyonları sırasında cinsiyet değiştirdiğine inanıldığından kimileri bunu eşcinsellik ya da transseksüellik ile ilişkilendirmiştir. Örneğin Avalokitesvara, Tara, Guanyin gibi bazı bodhisattvaların farklı cinsiyet temsilleri bulunur. [39]

Geleneksel Tayland Theravada Budizm'ine göre eşcinsellik, önceki yaşamında heteroseksüellik dışında eylemlerde bulunan kişinin Budist yasalarını ihmal etmesinin cezasıdır. Buna karmik tazminat denir. [40]

Bu inanışın yansıması olarak Tayland Budistleri "Ananda" adlı müritlerinin kadın olarak birkaç kez dünyaya geldiğine ve önceki yaşamında transseksüel olduğuna inanırlar. [14] Bağlantılı olan bir hikayeye göre Ananda önceki yaşamlarından birinde yakışıklı, genç bir erkek yogidir. Ananda Hint efsanelerinin Yılan kralı Naga'ya aşık olur ve onunla olan ilişkisi cinsel arzulara kaymaya başlayınca gerçek bir Budist keşiş olarak kalabilmek için sevdiği Kral ile arasındaki tüm bağları keser. [14]

PASİFİK ADALARI MİTOSLARI

Asyalı ve Okyanusyalı insanlarla ilişkili olan Pasifik adalarındaki efsaneler çeşitlilik gösterir. Ağırlıklı olarak çok tanrıcı olan bu mitosların içinde görevlerini yerine getirebilmek için cinsiyet değiştirip eşcinsel ilişki yaşayan bazı tanrı ve yarı tanrılar yer alır. Aynı cinsiyetten ilişkilere sık sık göndermeler yapılır.

Polinezya mitoslarında tanrı ve tanrıçalara dair eşcinsel referanslar olsa bile bu kabul gören bir durum olmamıştır. [15]

MAYA VE AZTEK MİTOSLARI

Maya tanrısı Chin'in Maya kültürüne homoerotizmi getirdiği kabul edilir. [16] Bunun sonucunda eşcinsellik ile ilişkilendirilir hale gelmişti. Bu başka bir sonucu doğurmuştu; soylu, güçlü aileler genç erkek çocukları satın alacak, bu yolla eşcinsel evlilik ve ilişkiler yasallaşacaktı. [Conner, A.g.e., p. 110.]

Antik Maya tanrılarından biri Nahuatl dilinde Çiçek Prensi anlamına gelen, sanat, çiçek, oyun, mısır, güzellik ve şarkı tanrısı Xochipilli* dir. Onun üçüncü cinsiyetten olduğuna inanılır, eşcinsellerin koruyucu tanrısı olarak kabul edilirdi. [17]

Erkek tanrılar olan Tezcatlipoca ve Yaotl, adı "Büyük El" ya da "Büyük Armağan" anlamlarına gelen Hueymac adlı tanrı ile çiftleşmek için cinsiyet değiştirerek kendilerini kadına dönüştürmüşlerdi. [33]

* Xochitl : Çiçek + Pilli : Prens, Çocuk = Çiçek Prensi ya da Çiçek Çocuk

AFRİKA MİTOLOJİSİ

Afrika Mitolojisinde ikiz kardeşler olan Ay tanrısı Lisa ile Güneş tanrısı Mavu'nun birleşmesi ile göksel yaratıcı tanrı Mavu-Lisa oluşur. Bu birleşmiş formlarında erdişi* veya cinsiyet değiştiren tanrılar olarak öne çıkarlar. [20]

* Hem erkek hem kadın özelliklerine sahip kişi.

Bunları doğuran ve tüm evreni yaratan ise hem erkek hem dişi özellikler taşıyan "Büyük Anne" Nana Buluku'dur. [21]

Aynı şekilde Zimbabve'deki Shona halkının mitolojik tanrısı Mvari kimi zaman erkek, kimi zaman kadın yönleri ile ortaya çıkan erdişi bir yaratıcı tanrıdır. [22]

Gök cisimlerinin kişileştirilmesi ile oluşmuş bir panteona sahip olan Gana'nın Akan halkının tanrılarının kimileri çift cinsiyetli ya da cinsiyet değiştiren ilahlardır. (Örn: Jüpiter/Abrao, Merkür/Aku, Ay/Avo) [23]

Yoruba gibi çeşitli Afrika toplumlarında ruh tarafından ele geçirilme inancı vardır. Ruhun ele geçirdikleri genellikle kadınlardır fakat erkekleri de ele geçirebilmektedirler. Bu insanlar "tanrının gelini" olarak kabul edilirler. [24]

ESKİMO MİTOSLARI

Eskimo şamanizminde ilk iki insan Aakulujjuusi ve Uumarnituk adlı erkeklerdi. Aynı cinsiyetten olan bu çift birbirlerini arzulayarak çiftleşmeye karar vermişlerdi. Bu ilişki sonucu Uumarnituk hamile kaldı. Fiziksel olarak doğum yapacak yapıya sahip değildi, vücudunda çocuğun dışarıya çıkabileceği bir yer yoktu. Bu yüzden yapılan büyü ile kadın özelliklerine sahip oldu. Kadına dönüşen bu tanrı büyü yaparak dünyada savaşlar çıkmasına neden oluyor, inanışa göre bu şekilde aşırı nüfus artışını da engelliyordu. [31]

Bir başka Eskimo tanrıçası Sedna'dır. Deniz hayvanlarını kontrol eden bu tanrıça bazı efsanelerde karma eşeylidir. Yani vücudunun bir bölgesinde dişilik, diğer bölgesinde erkeklik karakterlerine sahiptir. Bu yüzden kendisine iki ruhlu şamanlar tarafından hizmet edilir. Hatta bazı efsanelerde tanrıça Sedna okyanusun dibindeki kadın sevgilisiyle birlikte yaşamaktadır. [32]

SİSMOGRAFIN MUCİDİ ve ODOMETRENİN BABASI ZHANG HENG

Yazan: A.Kara

ÇAĞININ ÖTESİNDE BİR ADAM : ZHANG HENG

MS. 78-139 Aralığında yaşamış olan Zhang Heng astronomiye ve depremlere merak duyan biriydi. Nan Yang şehrinde dünyaya gelen adam seçkin bir aileye sahipti ama varlıklı değillerdi. Kumandanlık valisi olan büyükbabası, Zhang 10 yaşındayken ölmüş ve onu annesi ile büyükannesinin bakımına bırakmıştı. [1]

Zhang büyüdüğünde öyle başarılı olmuştu ki MS. 112'de İmparator An'ın altındaki Han sarayında Baş Gökbilimci olarak terfi etmişti. Göksel olayları gözlemleyerek alametleri kaydediyor, takvim hazırlıyor ve hangi günlerin daha uğurlu olacağını bildiriyordu.

Takvimi düzenleyerek mevsimlerle uyumlu hale getirmiş, 54 yaşındayken tarihteki ilk sismografı icat ederek depremleri ölçmeyi başarmış ve bu icadına Toprak Hareket Aleti anlamına gelen Di Dong Yi (Dìdòngyí 地動儀) adını vermişti. Deprem ölçümü konusunda öyle başarılı olmuştu ki icat ettiği makinesi 500 km uzaklıktaki depremin konumunu bile tespit etmişti. Bunların yanı sıra şiir ile ilgilenmiş ve kendinden sonraki yazarlar tarafından onun şiirlerinden övgüyle bahsedilmişti. [2]

DÜNYAYI İNCELEME ÇALIŞMALARI

Doğu Han Hanedanlığına mensup olan Çinli bilgin her ne kadar matematik, astronomi, edebiyat gibi alanlarda eğitim almış olsa da en başarılı olduğu alan coğrafyaydı. [3] İmparatorluk tarihçisi olarak görev aldığı sıralarda coğrafyaya özel bir ilgi duymaktaydı. Çin çok fazla deprem yaşanan bir coğrafyaya sahipti ve halk bu depremlerin öfkeli tanrıların gazabı olduğuna inanıyordu. Zhang bu batıl inançları kabul etmiyordu. Eğer sarsıntılarla ilgili bilimsel kayıtlar tutarsa yaşanacak depremleri tahmin edebilir bu sayede hazır olarak geçirdikleri depremleri daha az can kaybı ile atlatabilirlerdi. İşte bu amacı doğrultusunda adına Di Dong Yi adını verdiği, tarihteki ilk sismografı icat etmişti.

SİSMOGRAF

Zhang'ın icat ettiği bronzdan yapılmış sismograf devasa bir aletti ve yaklaşık iki metre çapındaydı. Bulunduğu döneme göre icat ettiği toprak hareket aletinin çalışma prensibi ve tutarlılığı gerçekten inanılmazdı.

Ortasında yer alan şaftın ucuna 8 adet ince bakır çubuk yerleştirilmişti, diğer uçta bunlara tekamül eden aynı sayıda ejder başı vardı. Her birinin ağzında bakır birer top bulunan bu 8 ejder, pusuladaki 8 ana yönü temsil ediyordu. Her birinin altında ağzı açık şekilde bekleyen kurbağa figürleri bulunuyordu. Eğer bir sarsıntı olursa bunun yaşandığı yönde bulunan ejderhanın ağzındaki bakır top altında bekleyen kurbağanın ağzına düşüyor, bu sırada bir zil çalarak kraliyet yetkililerine haber veriyordu.

Basit bir örnek verecek olursak, Çin'in kuzeydoğusunda bir deprem yaşanırsa kuzeydoğuya bakan ejderhanın ağzındaki bronz top hemen altındaki kurbağanın ağzına düşüyor ve zili çaldırarak sarsıntıyı haber veriyordu.

Bu cihaza dair meşhur bir hikaye vardır. Hikayeye göre MS. 138'de aletin batı yönüne bakan ejderin ağzındaki top düşer. Adam bu durumu imparatora rapor eder fakat iki gün boyunca başka hiçbir şey yaşanmaz ve imparatora yeni rapor gitmez. Bunun üzerine Zhang'ın aletinin çalışmadığını, işe yaramadığını düşünenler olur. Fakat at sırtındaki haberciler gelip 500 km batıda şiddetli bir deprem olduğunu bildirince icadının düzgün çalıştığı ortaya çıkar. [4]

YILDIZLARI GÖZLEMLEMESİ

Astronomiye meraklı olan Zhang sürekli gökyüzünü gözlemliyordu ve bu sayede ay ışığının görünmesinin güneşten kaynaklandığını fark etmişti. Ayrıca ay tutulmasının dünyanın gölgesinin ay yüzeyine düşmesi ile gerçekleştiğini söylemişti.

Oldukça detaylı bir gökyüzü haritası çıkarmıştı. Yunan astronom Hipparkos'un yıldız fihristinden 850, Batlamyus'un (Klaudios Ptolemaios) yıldız fihristinden binlerce fazla yıldız içeren bir gökyüzü gece haritası çizmişti. Gökyüzünün gece haritasını oldukça detaylı şekilde çıkardığı çalışmasında 124 takımyıldızı, 2500 "parlak" yıldız tespit etmişti. Çok küçük yıldızların varlığı ile birlikte tahminen 11.520 yıldız var olduğunu söylemişti. [5]

Astronomi alanında Lin Xian gibi birçok kitap yazmıştı. Hun-i-chu adlı eserinde gökyüzünün bir tavuk yumurtası gibi olduğunu yazmıştı. Yunan düşünürler, örneğin Anaksimandros, Anaksimendres gibi Zhang de dünyanın küre biçiminde, evrenin merkezinde olduğuna inanıyordu. Yaylı tüfeğin misketi kadar yuvarlaktır dediği dünyanın tıpkı yumurtanın sarısı gibi tek başına ve evrenin merkezinde olduğunu belirtmiştir. Ona göre gökyüzü çok büyük, dünya ise oldukça küçüktür. [6]

Bu dünya görüşünden dolayı dünyanın 3 boyutlu maketini, su gücüyle dönen göksel bir küre yapmıştı. Bu küre yılda bir kez dönüşünü tamamlayarak ve yıldızların konumlarının nasıl değiştiğini gösteriyordu.

Pİ SAYISI

Matematik alanındaki uğraşları ile kendinden önceki Çinli bilim insanlarının Pi formülünü geliştirmişti. MS. 130'da gökküre ile dünyanın çapını birbirleri ile kıyaslamış, göksel daireyi 736, dünyayı ise 232 olarak ele almış, bu oranlama sonucunda Çinlilerin yıllar boyunca 3 olarak hesapladıkları Pi sayısını 3,1724 olarak yenilemişti. Daha sonraki hesaplamalarında günümüzdeki pi değerine (3.142) daha yakın olan 3,162 sayısına ulaşmıştı.

Çağının dört büyük ressamından biri olarak kabul edilen adam aynı zamanda bisiklet, araba gibi araçların gittiği mesafeyi ölçmeye yarayan ilk tutarlı odometreyi de icat etmişti. [7][6]

KİNİZM, ANTİSTHENES, SİNOPLU DİYOJEN VE TEBAİLİ KRATES

Yazan: A.Kara

KİNİZM, ANTİSTHENES, SİNOPLU DİYOJEN VE TEBAİLİ KRATES

"Diğer köpekler düşmanlarını ısırır, bense kurtarmak için arkadaşlarımı ısırırım". - Sinoplu Diyojen

Antik Yunan'da birçok felsefi düşünce ekolü hakim olmuştur. Bunlar arasında pek bilinmeyen ve anlatılmayanlardan biri, saf, dürüst, ahlaklı ve erdemli bir yaşam arayışını amaçlayan bir öğreti olan Kinizm'di.

Yunan filozoflarının günümüzdeki zengin felsefe dünyasının temellerini atarken diğer yandan dünya ve insanlığın gelişimi üzerinde muazzam etkilere sahip olduklarından şüphe duyulamaz. Antik Yunan felsefi dünyası, Ksenofon'dan Sokrates'e, Platon'dan Aristoteles'e kadar birçok isim Yunan uygarlığının bulundukları dönemin ne kadar ötesinde olduklarının göstergesidir.

Grekçede "kyôn"* köpek demekti. Kinikler teriminin eski Yunanca adı "κυνισμός" enteresan bir şekilde "köpek benzeri, köpeksi (κυνικός : kynikos)" anlamlarına gelen terimden türemişti. [1] Bu yüzden Kinikler teriminin başlangıçta hakaret anlamı taşıyan bir söz olarak ortaya çıktığı düşünülür. Çünkü dönem felsefesinin bir parçası olan Kinikler basit, çileci ve geleneksel utanç duygusundan yoksun bir hayat yaşıyorlardı. Bunlar o zamanlar çok alışılan bir durum olmadığından sefil görünüşleri köpeklerle karşılaştırılarak aşağılanmışlardı.

* Genitif hali : "kynos"tur.

İsmin kökeninin 2. olasılığı ünlü Herakles tapınağı ve Atina'nın "Cynosarges" yani "Beyaz Köpeğin Yeri" anlamına gelen açık spor salonu ile ilgilidir. [2] İlk Kinik ve Sokrates'in öğrencisi olan Antisthenes felsefi görüşlerini burada öğretmişti. Kinik adı ve onlara "köpek" denmesi, kinik felsefesinin özünü oluşturan, aşırı çileci yaşam tarzı nedeniyle bu şekilde anılmış olan Sinoplu Diyojen (Diogenes) döneminde daha da popülerdi. [3]

Diyojen'e yaşam biçiminden dolayı "köpek" benzetmesi yaptıklarında şöyle karşılık vermişti:

"Diğer köpekler düşmanlarını ısırır, bense kurtarmak için arkadaşlarımı ısırırım". [4]

Aristoteles onlara köpek adının verilmesinin dört nedeni olduğunu söyler ve maddelerini şöyle sıralar:
  1. Birincisi kayıtsızlık üzerine kurulu olan yaşam tarzları, köpekler gibi halk içinde yemek yiyip sevişmeleri, yol kenarlarında ve fıçıların içinde uyumalarıdır.
  2. İkincisi köpeğin utanmaz bir hayvan olması ve onların utanmazlığı diğerlerinden üstünlük veya alçaklık olarak görmemesi, Kiniklerin de bir utanmazlık kültü oluşturmuş olmasıdır.
  3. Üçüncüsü köpeklerin iyi birer bekçi olması ve Kiniklerin de tıpkı köpekler gibi felsefelerinin ilkelerine bekçilik yaparak korumasıdır.
  4. Dördüncüsü köpeklerin dost ile düşmanı ayırt edebilen bir hayvan olması, Kiniklerin felsefeye layık olanları dost bilip seve seve kabul etmesi, layık olmayanları kovalamasıdır. [5]

Diyojen ve diğer filozoflar kendilerine verilen ve hakaret içeren bu takma adı benimseyerek onu kendilerine avantaj sağlayacak şekilde kullanmışlardı. Öğretileri ile yaşam tarzları mükemmel bir uyum içindeydi; ki bu da ideallerini ve iletmek istedikleri mesajı vurgulamalarını sağlıyordu.

Sıradan halk, bir sokak köpeğinde olumsuz yönler görürken Kinikler onlarda saflığı ve diğer iyi yönleri görmüşlerdi. Akabinde felsefelerini ve mantıksal sonuçlarını belirterek birçok durumu kendi lehlerine çevirmişlerdi.

Peki Kinizm felsefi öğretisi neydi, hangi mesajı iletmeye çalışıyordu?

Kinik öğretinin temelini "erdem" oluşturur. Kinik düşünürler için yaşamın amacı doğa ile mükemmel simbiyoz (ortak yaşam) içinde, erdem ve ahlaki mükemmel içinde yaşamaktı. Simbiyoz yani Ortakyaşam iki farklı canlının tek bir canlı gibi yardım ve dayanışma içinde bir arada yaşamalarına verilen addır.

Kinikler mutluluğun yüksek erdemle elde edilebileceğini, titiz bir eğitim ve ahlaki güçle insanların dünyevi arzuların yükünden kurtulabileceğini savunuyordu. Dolayısıyla insanlar şöhret, güç, zenginlik, şehvet gibi dünyevi arzuları reddederek, hiçbir şeye sahip olmadan sadece bir hayat yaşayarak mutluluğa ulaşabilirdi. [6] Böyle bir yaşam tarzı saf ve doğa ile uyumlu kabul edilir, aynı zamanda bilginin işareti olarak görülürdü. Çünkü bir insan ancak yeterince bilgi sahibi olursa kendini kuşatan ihtiyaçlardan sıyrılabilirdi.

Kişi dış etkilerden, özellikle zenginlik, güç ve şöhret kavramlarından kurtuldukça, çilecilik yoluyla mutluluk ve berraklığa ulaşabilirdi. Kiniklere göre bu gibi kavramların doğada hiçbir değeri yoktur. Sinoplu Diyojen, felsefenin bu yönünü mükemmel bir şekilde sergilemiştir.

Kinizmin temel yönlerinden biri basmakalıp davranışları, ahlaki normları reddetmesi, utanç duygusundan yoksun olmasıydı. Yaşamın amacı "eudaimonia" yani mutluluk ve en üst düzeyde zihinsel açıklığa erişmekti. Zihinsel açıklıktan kasıt, kişinin saf bir bilince erişmesi, kibir ve açgözlülük gibi duygulardan arınmasıydı. Onlara göre bir insan değerleri yanlış yargıladığında bu durum kişinin zihninin gaddarlık, açgözlülük, olumsuzluk ve alışılmışın dışındaki diğer duygular tarafından kuşatılmasına neden oluyordu. Mutluluk ve kişinin gelişimi, kendi kendine yetmeye, sükunete, insan sevgisine ve hayatın iniş çıkışlarına karşı kayıtsız kalmaya bağlıydı. [7]

Kısaca Kinik felsefeye göre kişi sadece yaşayabilmesi için gerekli olan temel ihtiyaçlara sahip olmalı kendini bunun dışındaki maddi varlıklardan arındırmalıydı. İnsan, hayatında hiçbir gerçek değer ve amaca hizmet etmeyen geleneksel ihtiyaçlardan ancak bu şekilde kurtulabilirdi.

Ek olarak kişi sadece zihinsel ve ahlaki yönden değil, fiziksel yönden de eğitimli olmalıydı. Zihinsel egzersizler gibi fiziksel egzersizler de bir gereklilikti ve biri olmadan diğerinin gelişmeyeceği söyleniyordu. [8]

Kinikler hakkında önemli bir noktaya işaret etmek gerek. Kendinden yüzyıllar sonra gelen çileci keşişler çileci inançlarını toplum dışında uygularken Kinikler bunun aksine alışılmışın dışındaki yaşam biçimlerini toplumun ortasında uygulamışlardır. Bu sayede halka felsefi görüşlerini ve toplumun yanlışlarını anlatan vaazlar veriyorlardı.

Herakles (Herkül) onlar için oldukça önemliydi. Kahramanları ve sembolleriydi. Çünkü onlara göre Herakles bir Kinik olmanın gerektirdiği tüm erdemleri bünyesinde barındırıyordu. [9]

SİNOPLU DİYOJEN (MÖ. 412/404-323)

Kendine "dünya vatandaşı" [10] diyen ve bir Kinik olan Diyojen her türlü mülkiyeti reddettiği için Atina pazarındaki büyük bir seramik kapta yaşıyordu (pithos). [11] Önemli şahsiyetleri eleştiriyordu ve genellikle Platon'un toplum öğretilerini bozuyordu.

Ne kadar doğru olduğu bilinmez ama şöyle bir anekdot anlatılır. Bir gün büyük İskender ile Diyojen karşılaşırlar. Büyük İskender saygısını göstermek için oturmakta olan Diyojen'in önünde durur. Onun için yapabileceği bir şey olup olmadığını sorar. Diyojen, Kinik felsefesi ile uyumlu şekilde cevap vererek: "Evet, güneş ışığımdan uzak durun" der. [12]

Karşılaşmalarına dair farklı bir anekdot daha vardır. Buna göre Diyojen yığın halindeki insan kemiklerini dikkatle incelerken onu gören İskender "ne yapıyorsun" diye sorar. Diyojen "Babanın kemiklerini arıyorum ama onları bir kölenin kemiklerinden ayırt edemiyorum" diye cevaplayarak öldüklerinde tüm insanların eşit olduğunu vurgular.

Elinde lamba tutar şekilde tasvir edildiği meşhur heykel ile uyumlu olan bir anekdot anlatılır. Gündüz vakti elinde lamba ile gezen Diyojen'e neden böyle tuhaf bir şey yapıyorsun, gündüz lamba ile geziyorsun diye sorulduğunda "Dürüst adam arıyorum" diye cevaplar. [13]

DİYOJEN'İN ÖĞRETMENİ VE İLK KİNİK : ANTİSTHENES (MÖ. 446-366)

Kinik felsefeyle tanınmış olsa da bu felsefenin yaratıcısı Diyojen değil, öğretmeni Antisthenes'di. [24] Antisthenes Klasik Yunan ve Batı felsefesinin önemli isimlerinden biri olan Sokrates'in öğrencisi ve takipçisiydi. Hayatta olduğu süre boyunca Antisthenes'in Kinizm felsefesinin yaratıcısı olduğu bilinmiyordu, hatta belki de bu felsefi akımı ifade eden Kinizm terimi onun zamanında bile kullanılmamıştı. Fakat yine de kendinden sonra gelen herkes için bu felsefenin temellerini atmıştı. 

Daha derin felsefi anlamları ifade etmek için kelime oyunları kullanan zeki biri olarak biliniyordu. Öğretmeni Gorgias'ı, Atinalı hatip ve general olan Alcibiades'i hatta Plato gibi kişileri hiç çekinmeden eleştirmesiyle tanınırdı. [14] Erdemin katı ahlaki disiplin yoluyla öğretilebileceğini veya elde edilebileceğini ileri sürmüş ve en yüksek erdemin en yüksek asaleti simgelediğini, mutluluk sağlayan şeyin zevk değil erdem olduğunu ifade etmişti. İnsanı köleleştirdiği için hazcılığa karşıydı. Hazzı kötülük olarak gördüğünden bundan kaçınıyor ve şöyle diyordu:

"Zevk (haz) hissetmektense delirmeyi tercih ederim" [15]

Yoksul bir hayatı ise şöyle öğütlüyordu:

Açlığım geçene kadar yiyip, susuzluğum giderilene kadar içeyim ve kendimi giydireyim yeterli. Ve kapının dışında oradaki Kallias bile tüm zenginliklerine rağmen titremekten korunaklı-yoksun değil. Kendimi içeride (fıçı-varil-seramik kap içinde) bulduğumda çıplak duvarlarımdan daha sıcak bir gömleğe ihtiyacım var mı? [16]

Tüm bu öğretileri ile Kinik felsefenin altyapısını oluşturmuştu. 

TEBAİLİ KRATES (MÖ. 365-285)

Söz konusu Kinizm olduğunda bahsedilmesi gereken önemli diğer isim Tebaili Krates'dir. Antisthenes'in öldüğü sıralarda, MÖ. 365 civarında Tebai'de doğmuş olan bu adam büyük servet sahibi, zengin biriydi. Bir zamanlar Diyojen'in öğrencisi olduğu söylenen adam [17] tüm servetinden vazgeçerek erdemli ve yoksul bir hayat yaşamayı tercih etmişti. Atina sokaklarında bir baston ve pelerinden başka hiçbir şeyi olmadan yaşıyordu. [18]

Hayatının aşkı Hipparkia'yı da bu sokaklarda bulmuştu. [19] Erkek kardeşi, Krates'in takipçilerindendi ve Krates ile tanışan kadın ona aşık olmuştu. Onun hem yaşam tarzına hem de öğretilerine aşık olduğunu söylüyordu. Ailesi bu evliliğe karşı çıkınca kadın tüm servetini ve rahat yaşamını reddetmişti. 

Evliliklerini eşitlik ve karşılıklı saygıya dayandırmışlardı. Kocası ile eşit konumda yaşıyor, erkeklerle felsefi tartışmalara katılıyordu; ki bunlar antik Yunan halkının alışık olmadığı durumlardı.

Kinik felsefenin gereği olarak çocuklarını sokak ortasında yaşadıkları cinsel birliktelik ile dünyaya getirmişlerdi. [20]

Krates, Antik Yunan felsefesinin bir diğer önemli okulu olan Stoacılığın kurucusu Kıbrıslı Zenon'un öğretmenidir. [21] Zenon ve onun gelecekteki öğretileri üzerinde büyük etkisi olmuştur. Bilinen, başarılı olmuş Kinik öğrencileri arasında Monimus [22], Kleomenes ve Theombrotus gibi isimler vardı. [23]

Kinizm felsefesinin bazı yönleri eleştirilebilir. Fakat insan hayatının "sahip olma" üzerine kurulmaması gerektiği, sahiplik his ve arzusunun verdiği mutluluğun geçici olduğu, haz odaklı yaşanan hayatın asla gerçek anlamda mutluluk getirmeyeceği gibi görüşleriyle ve kadınla erkeği eşit konuma getirmiş olması ile takdire değerdir.

TOLKİEN, ORTA DÜNYA VE MİTOLOJİ - 1

Yazan: A.Kara
TOLKİEN'E VE ONUN ORTA DÜNYASINA ESİN VEREN MİTOSLAR |1

Tolkien'in esin kaynaklarını ve bağlantılı mitosları anlatacağım bu makalede önem arz eden bir nokta varsa o da Tolkien'in okumayı seven, efsanelere, epik şiirlere, halk masallarına hatta tarihe ilgi duyan biri olduğudur.

Yüzüklerin Efendisi'nin yazarı J.R.R. Tolkien'in belki de en çok ilham aldığı bölgelerden biri İzlanda'dır. Bu bölgenin sahip olduğu eşsiz manzaralar, halk masalları ve İskandinav mitolojisi Orta Dünya evreninin şekillenmesinde büyük role sahiptir. Peki Tolkien bu bağlantıyı nasıl kurmuş, neden onca kültür ve yer varken İskandinav, Cermen mitolojisinden ve İzlanda'dan etkilenmişti?

1930'ların başında İngiltere, Oxford'da yaşayan Tolkien'in ailesiyle birlikte yaşayan bir dadısı vardı. Bu dadı Batı Fiyortlardan, İzlandalı bir kadındı. Yani nasıl ki farklı kültürden dadıyla yaşayanlar o kültürün diline, masallarına yönelik bilgiler edinebiliyor ise aynı durum Tolkien için de geçerliydi. İzlandalı dadısı sayesinde İzlanda halk masallarını ve İskandinav mitolojisini öğreniyordu. Ayrıca Birmingham'daki eğitimleri sırasında boş zamanlarını Eski İskandinav dilini okuyarak, onların efsanelerini tercüme ederek geçiriyordu. İşte Tolkien bu süreçte Hobbit (The Hobbit) adlı kitabını yazmaya başlamıştı. Dolayısı ile basit gibi görünse de ona ilham sağlayan en büyük kaynaklardan biri dadısıydı.

Yüzüklerin Efendisinde öne çıkan ögelerde bu kültürün efsanelerinin izlerini görmek mümkündür. Örneğin Völsunga Destanı, tüm güçleri barındıran bir yüzükten, yeniden dövülerek birleştirilen güçlü, görkemli bir kılıçtan bahseder. Bunlar Tolkien'in romanlarında, Yüzüklerin Efendisi'nde "hepsine hükmedecek tek bir yüzük" ve "Anduril, Narsil" adlı kılıçlar olarak karşımıza çıkar.

İskandinav mitoslarının anlatıldığı Manzum ve Nesir Edda'larda yüzük ve kılıç motifleri oldukça yaygındır. Hatta en büyülü ve güçlü olan yüzükleri cüceler dövmüştür. Bu yüzükler, Odin'in yüzüğü ve Niflungların (Almanca: Nibelung) yüzükleridir.
Niflung, diğer adıyla Nibelung Kraliyet Ailesini belirtmek için kullanılan bir terimdir. Bu terim İskandinav efsanelerinde cüce ve devlerin yaşadığı efsanevi topraklarda (Nibelungenlied) da karşımıza çıkar. Daha sonra bu Nibelung teriminin bir cüceyi veya cüce ırkını ifade eder hale geldiği görülür.

Bu yüzükler genellikle İskandinav şiirlerinde güç kullanılan bir metafordu. Bu yüzüklere sahip olmak,  güce sahip olmak demek iken bu yüzüklerden birini diğerleriyle paylaşmak, bir malı biriyle paylaşmak anlamı taşıyordu.

Kılıç konusuna gelirsek; İskandinav mitolojisindeki tüm ünlü kılıçların, Orta Dünya'nın birçok ana karakterine ait kılıçlara çok benzeyen, tarihlerini anlatan isimleri vardır.

William Morris'in, Volsung Sigurd'un 389. sayfasındaki metinler cücelerin yarattığı yüzüklerden ve ölü krallar tarafından taşınan kılıçlardan bahseder. Tolkien bunu öğrenci iken okumuştu.


Wagner'in "Der Ring des Nibelungen" yani "Nibelung Yüzüğü" adlı opera dizisi, büyülü ama lanetli bir altın yüzükten ve yeniden dövülmüş kırık bir kılıçtan bahseder. Völsunga adlı destanda bu öğeler sırasıyla Andvaranaut ve Gram'dır. Bunlar da tek yüzük ve tek kılıç olan Narsil'e (Andúril olarak yeniden dövülmüştür) karşılık gelirler.

Hikayelerin geçtiği fantezi dünyası olan Orta Dünya coğrafyası, İskandinav mitolojisindeki coğrafi anlatılara büyük ölçüde benzemektedir. İskandinav mitolojisinde 'Midgard', insanların, cücelerin, elflerin ve devlerin yaşadığı evreni oluşturan üç dünyadan biridir. Benzer şekilde, Tolkien’in evreninde Valinor adlı yer vardır. Tolkien'in Valinor adlı diyarına oldukça benzer şekilde, İskandinav mitolojisindeki Asgard, Midgard'ın üzerinde bulunur. Burası barış ve mutlu yaşamın yeri, Tanrıların ve en yüksek dünyanın evidir.

Tolkien, Eski İngiliz edebiyatı konusunda, özellikle de Beowulf destanı konusunda uzmandı ve Yüzüklerin Efendisi'nde bundan pek çok kez yararlanmıştı.


Beowulf Destanı'nda (epik şiir) Ogreler, Elfler ve İblis Cesetlerinden "eotenas [ond] ylfe [ond] orcneas," olarak bahsedilir. Bu destan da Tolkien'e Orklar, Elfler ve diğer ırkları yaratması konusunda ilham vermiştir. Elflerin tam olarak neye benzediğine dair fazla bilgiye sahip olmadığından bulabildiği Eski İngilizce dilindeki tüm kaynakları birleştirmek zorunda kalmıştır.

Yine Beowulf'ta "marifetli bir demirci ustası tarafından dikilmiş ağ (zincir zırh)" [searonet seowed, smiþes orþancum] ifadesi geçer. Tolkien buradaki "searo" sözcüğünü Mersiya* dilindeki formuyla *saru olarak kullanmış, bununla Orthanc hükümdarının, Saruman'ın adını yaratmıştır. Saruman, kurnaz, bilge ve teknolojik fikirleri olan büyücüdür.

Peki Entleri yani devasa ağaç adamları nereden esinlenmişti?

Entleri, başka bir Eski İngiliz şiiri, II. Maksimlerdeki (Maxims II) "devlerin becerikli eseri" (orþanc enta geweorc) ifadesinden türetmiştir. Buradaki Orþanc [Orthanc] ifadesine dikkat etmek gerekir çünkü bu ifade Orta Dünya evrenine Entlerin Saruman'ı hapsettiği Orthanc kulesi ve Entlerin Orthanc adlı ağaçlık alanı olarak girmiştir.

Tolkien, Rohan Süvarilerinin pek çok yönü için Beowulf ve diğer Eski İngiliz kaynaklarından yararlanmıştır. Örneğin Rohan topraklarının adı Mersiya lehçesindeki "Marc" dan türetilen Mark'tır.

Tolkien'in yazıp göndermemiş olduğu bir mektupta yazdıkları, Rohan'ın hem kurgusal hem de gerçek etimolojik kökenine ışık tutar:

... Rohan, Britanya'da, eski gururlu ve güçlü bir aile tarafından taşınan, ünlü bir isimdir. Bunun farkındaydım ve kelimenin bu şeklini beğendim. Ama aynı zamanda (uzun zaman önce) Elfçe "at" kelimesini icat etmiştim ve Rohan'ın atlılar tarafından işgalinden sonra Mark'ın (önceden Calenarðon '(büyük) yeşil bölge' olarak adlandırılıyordu) geç bir Sindarin adı olarak dilsel duruma nasıl uyum sağlayabileceğini görmüştüm. Britanya'nın tarihindeki hiçbir şey Éorlingas'a ışık tutmaz.

Peki ya Gandalf, onun esin kaynağı kimdir, nedir?

Gandalf, uzun-ak sakallı, yaşlı, geniş siperli şapka takan ve asa taşıyan gezgin İskandinav tanrısı Odin'in yeniden yapılandırılmış halidir. Bunu Tolkien kendisi söylüyor. 1946 tarihli bir mektupta, Gandalf'ı "Odin'e benzeyen bir gezgin" olarak düşündüğünü yazmıştır.

Balrog ve Moria'daki Khazad-dûm Köprüsü'nün çöküşü, İskandinav mitolojisinde, güneydeki ateş devlerinin başı, Surtr adlı dev ile ve Asgard köprüsü Bifröst'ün** yıkımı ile benzerlikler taşır. Orta Dünya'nın yaratıcı tanrıları Valar'lar, Aesir'e, Asgard tanrılarına benzer.
Orta Dünya'da tanrıların fiziksel olarak en güçlüleri Tulkas ve Orome ikilisidir. Tulkas ve Melkor'un yaratıklarıyla savaşan Orome, İskandinav mitolojisindeki Thor'a oldukça benzerken Valar'ın başı olan Manwe, Baba Odin ile benzerlikler taşır.

Işığın Elfleri, Kalakendi (Calaquendi) ve Karanlığın Elfleri, Morikendi (Moriquendi) tarzındaki ayrım, İskandinav mitolojisindeki ışık elfleri ve kara elflerin bölünmesini yansıtır. İskandinav mitolojisinde ışık elflerinin tanrılarla ilişkilendirilmesine benzer şekilde Kalakendi'ler de Valar'lar ile bağlantılıdır.

Tolkien'in etkilendiği mitoslardan diğeri ise Finlerin "Kalevala Destanı"dır. Buna ve ek olarak Yunan, Kelt, Slav mitoslarından temel aldığı ögeleri de makalenin 2. bölümünde ele alacağım.

DİPNOTLAR
* Merciya, 7 Anglosakson krallığından (heptarşi) biriydi. Günümüzde Midlands olarak bilinen bölgenin Trent nehir vadisinde bulunan Tamworth krallığının başşehriydi.
** Bifröst, Cermen mitolojisinde gökkuşağı şeklindeki köprüdür. Bu köprü tanrıların dünyalar arasında seyahat etmesini sağlar.

İSA'NIN KARDEŞİ VAR MI? ADİL YAKUP İSA'NIN KARDEŞİ Mİ?

Yazan: A.Kara

ADİL YAKUP İSA'NIN KARDEŞİ Mİ?
(İSA'NIN KARDEŞİ VAR MI?)

İsa'nın kardeşi var mı, Adil Yakup İsa'nın kardeşi mi? sorusuna odaklanmadan önce Hristiyan kaynaklarında 'Adil' sıfatıyla bilinen Yakup hakkında biraz bilgi edinelim. 

ADİL YAKUP KİMDİR?

Adil Yakup (James) (İbranice: יעקב‎ Ya'akov , Yunanca: Ἰάκωβος Iákōbos, Latince: Lacobus, İngilizce: Jacob) Yeni Ahit'te yazdığına göre İsa'nın erkek kardeşiydi ve Havariler Çağı'ndaki Kudüs Kilisesi'nin ilk lideriydi. MS 62 veya 69'da öldü (Hristiyanlara göre şehit statüsünde öldü).

Kronikler ve Kiliseler Tarihi adlı çalışmaları nedeniyle kilise tarihçiliğinin kurucusu olarak kabul edilen Eusebios, İskenderiyeli Klement'in, "Olağanüstü erdeminden dolayı eskilerin 'Adil' olarak adlandırdığı bu Yakup (James), kaydın da bize söylediği gibi Kudüs kilisesinin piskoposluk tahtına seçilen ilk kişiydi."[9][10][11] Diğer sıfatları "Soyadı Adil olan, Rabbin kardeşi Yakup" [12] ve "Adil Yakup'tur."" dediğini yazmıştır.

Doğu Hristiyanlığında bazen "James Adelphotheos" (Yunanca: Ἰάκωβος ὁ Ἀδελφόθεος) yani Tanrı'nın Kardeşi Yakup olarak anılır. Hayatta kalan en eski Hristiyan komünyonu olan 'Aziz James Komünyonu' da bu sıfatı kullanır. [13]

Katolikler, Doğu Ortodoks Hristiyanları, bazı Anglikanlar ve Martin Luther'ın takipçileri olan Lüteriyen'ler İncil'de İsa'nın kardeşi (Yunanca: ἀδελφοί, Latin alfabesiyle 'adelphoi' : kardeşler) olduğu söylenen Yakup'un tıpkı diğer havariler gibi biri olduğunu, Meryem'in biyolojik çocuğu olmadığını ancak İsa'nın kuzeni [3] ya da Yusuf'un önceki evliliğinden (Bkz: James İncili) dünyaya gelen üvey kardeşi olabileceğini söylerler. [4] Çünkü yukarıda saydığım Hristiyan gruplar Meryem'in her daim bekarete sahip olduğuna inanırlar. [5][6][7]

Roma geleneğine göre söz konusu Yakup, Alphaeus'un oğlu Yakup ve Küçük Yakup ile özdeşleştirilir.[8] Çoğu Hristiyan bu Yakup'un, Zebedi'nin Büyük Yakup olarak da bilinen oğlu Yakup ile karıştırılmaması gerektiği konusunda hemfikirdir. [2]

Kudüs Kilisesi, Kudüs'teki Hristiyanların toplandığı, Yakup ve Petrus'un liderlik ettiği eski bir Hristiyan topluluğuydu. Pavlus da bu topluluğa bağlıydı.

Eusebios'a göre, Kudüs Kilisesi 70 yılında İmparator Titus tarafından kuşatılınca Ürdün'ün kuzeybatısında, Ürdün vadisinin doğu eteklerinde yer alan ve zengin su kaynaklarının bulunduğu Pella'ya kaçtı. Daha sonra Yahudilerin 130'daki Bar Kohba isyanına kadar bir dizi Yahudi piskoposla birlikte geri döndü. Kudüs'ün ikinci yıkımı ve İmparator Hadrian tarafından Aelia Capitolina adıyla yeniden inşa edilen şehrin sonraki piskoposları Yahudi ya da Hristiyanlar değil Yunanlılardı. [14]

İsa'nın kardeşi olduğu söylenen Adil Yakup, Kudüs'teki Kilise'nin liderlerinden biri olan Petrus ile erken bir tarihte yaşamaktaydı. Herod Agrippa'nın (I. Agrippa) öldürme girişimi sonrası Petrus Kudüs'ü terk edince, Yakup, Kudüs Konseyi'ne başkanlık eden kişi olarak öne çıkmıştı.[15]

Pavlus, İsa'nın dirildikten sonra kendini gösterdiği kişilerden birinin Yakup olduğunu söyler. (1. Korintliler 15:3-8) Yakup, Kefas ve Yuhanna'dan topluluğun 3 direkleri olarak bahseder. (Galatyalılar 2:9) 

Erken dönem kilise yazarlarından Nasıralı Hegesippus (110-180), Kilisenin İşleri Üzerine Yorumlar adlı beş kitap yazmıştır. Eusebios'un Kilise Tarihi (II. Kitap, 23) adlı eseri, James'in çileci yaşam tarzını tanımlarken, Hegesippus'un Kilisenin İşleri Üzerine Yorumlar adlı eserinin beşinci kitabından Yakup'a ilişkin yazanları aktarır:

Rab'bin kardeşi Yakup havarilerle birlikte Kilise'nin yönetimini devralmştı. O, Rab'bin günlerinden günümüze kadar herkes tarafından Adil olarak adlandırılmıştır. Birçokları için Yakup (James) adını taşıyordu ama annesinin rahminden dolayı kutsaldı. Şarap ya da herhangi bir sarhoş edici içki içmedi ve et yemedi; kafasına ustura değmedi; kendini yağla mesh etmedi ve banyo yapmadı. Mukaddes yere yalnız onun girmesine izin verildi; çünkü yünlü elbise giymedi, sadece ince keten giydi. Sadece o mabede yalnız girerdi ve o, diz çökmüş, halk için af dileyerek bulunurdu - öyle ki, bu yüzden Tanrı'ya tapınmak için sürekli diz çökmek ve insanlar için mağfiret dilemekten dizlerinin derisi, bir deveninki gibi nasır oldu. [16][17]

Şimdi söz konusu Yakup, İsa'nın kardeşi mi ya da İsa'nın kardeşleri var mı sorularının cevaplarına odaklanalım.

YAKUP İSA'NIN KARDEŞİ Mİ?

İsa'nın dört erkek kardeşi olduğunu söyleyen metin ile başlayalım:

Matta 13:55: “Marangozun oğlu değil mi bu? Annesinin adı Meryem değil mi? Yakup, Yusuf, Simun ve Yahuda O’nun kardeşleri değil mi?

Ek olarak Matta 13:56'da İsa'nın kız kardeşleri de olduğu söylenir fakat sayıları hakkında bilgi verilmez.

"İsa'nın Annesi ve Kardeşleri" babında yazanlara bakalım.

Matta 12:46-47: İsa daha halka konuşurken, annesiyle kardeşleri geldi. Dışarıda durmuş, O’nunla konuşmak istiyorlardı. Birisi İsa’ya, “Bak, annenle kardeşlerin dışarıda duruyor, seninle görüşmek istiyorlar” dedi.

Benzer şekilde Markos 3:31 ve Luka 8:19'da yine annesi ve kardeşlerinin İsa'yı görmeye geldikleri yazdığı gibi Yuhanna 7:1-10'da, erkek kardeşleri bayram kutlamaya giderken İsa'nın geride kaldığı anlatılır ve 10. metin şöyledir:

"Ne var ki, kardeşleri bayramı kutlamaya gidince, kendisi de gitti. Ancak açıktan açığa değil, gizlice gitti."

Elçilerin İşleri 1:13-14'de yazanlara bakalım:

"Kente girince kaldıkları evin üst katındaki odaya çıktılar. Petrus, Yuhanna, Yakup, Andreas, Filipus, Tomas, Bartalmay, Matta, Alfay oğlu Yakup, Yurtsever Simun ve Yakup oğlu Yahuda oradaydı. Bunlar İsa’nın annesi Meryem, öbür kadınlar ve İsa’nın kardeşleriyle tam bir birlik içinde sürekli dua ediyordu."

Tüm bunlara ek olarak Galatyalılar 1:19'da Yakup'un, İsa'nın kardeşi olduğu yazmaktadır:

"Öbür elçilerden hiçbirini görmedim, yalnız Rab İsa’nın kardeşi Yakup’u gördüm."

Fark ettiyseniz İncil metinlerinde İsa'nın kardeşi olarak bahsedilen kişiler sıklıkla İsa'nın annesi Meryem ile birlikte anılmışlardır. Meryem'in yanında konumlandırılan bu kişilerden "Meryem ve İsa'nın kuzenleri" değil de "kardeşleri" olarak söz edilmiştir. 

Her ne kadar Roma Katolikleri bu kardeşlerin kuzen olduğu iddia etse de söz konusu metinlerde kullanılan Grekçe kelime fiziksel yönden "kardeş" anlamına gelmektedir. Kaldı ki eğer bu kişiler İsa'nın kuzenleri ise "kuzen" teriminin Grekçesi kullanılırdı. Çünkü Grekçe'de kuzen için bir sözcük vardır. Yunanca İncil metinlerinde "kardeş", "akraba" ve "kuzen" için farklı sözcükler kullanıldığı görülmektedir:

Luka 21:16: Anne babanız, kardeşleriniz, akraba ve dostlarınız bile sizi ele verecek ve bazılarınızı öldürtecekler.

Grekçe: παραδοθήσεσθε δὲ καὶ ὑπὸ γονέων καὶ ἀδελφῶν καὶ συγγενῶν καὶ φίλων, καὶ θανατώσουσιν ἐξ ὑμῶν,

γονέων : Anne babanız
ἀδελφῶν : Kardeşleriniz
συγγενῶν : Akraba
φίλων : Dostlarınız

Koloseliler 4:10: Hapishane arkadaşım Aristarhus ve Barnaba’nın yeğeni Markos size selam ederler. Markos’la ilgili buyruklar aldınız; yanınıza gelirse kendisini kabul edin.

Grekçe: ἀσπάζεται ὑμᾶς ἀρίσταρχος ὁ συναιχμάλωτός μου, καὶ μᾶρκος ὁ ἀνεψιὸς βαρναβᾶ περὶ οὖ ἐλάβετε ἐντολάς, ἐὰν ἔλθῃ πρὸς ὑμᾶς δέξασθε αὐτόν,

συναιχμάλωτός : Hapishane arkadaşım
ἀνεψιὸς : Yeğen / kuzen

Yine bazıları "kardeş" teriminin "din kardeşi" anlamı taşıyan bazı mecazi kullanımlarını göstererek [2] İsa'nın kardeşlerinden bahsedilen ayetlerdeki kardeş teriminin de mecaz anlam taşıdığını öne sürerler.

Fakat Yuhanna 7:3-5'de İsa'nın kardeşlerinin bir süre boyunca İsa'ya iman etmediği yazarken 2:12'de İsa kardeşlerini öğrencilerinden ayırt etmektedir. İlgili metinlere bakalım:

Yuhanna 7:3-5: "Bu nedenle İsa’nın kardeşleri O’na, “Buradan ayrıl, Yahudiye’ye git” dediler, “Öğrencilerin de yaptığın işleri görsünler. Çünkü kendini açıkça tanıtmak isteyen bir kimse yaptıklarını gizlemez. Mademki bu şeyleri yapıyorsun, kendini dünyaya göster!” Kardeşleri bile O’na iman etmiyorlardı."

Yuhanna 2:12: "Bundan sonra İsa, annesi, kardeşleri ve öğrencileri Kefarnahum’a gidip orada birkaç gün kaldılar."

Eğer kardeşten kasıt "din kardeşi" olsaydı bu metinlerde "öğrencileri" değil de söz konusu herkesten kardeş olarak bahsedilmesi gerekirdi. Sonuçta bu metinlerde bahsedilenlerin hepsi İsa'nın din kardeşi. Dolayısıyla İsa'nın kardeşleri ile öğrencileri özellikle birbirinden ayırt ediliyorsa bu durum yine İsa'nın Meryem'den dünyaya gelen kardeşlere sahip olduğunun delillerindendir.

Roma Katolikleri İsa'nın kız ve erkek kardeşlerinin Yusuf'un önceki evliliğinden doğan kardeşleri olduğunu iddia etmektedir. Fakat kutsal olduğuna inanılan hiçbir Hristiyan Kitabı'nda Yusuf'un Meryem'den bayağı yaşlı olduğu, daha önce evlenip bu evliliğinden birçok çocuğa sahip olduğu ya da Meryem ile evlenmeden önce dul kaldığı yazmamaktadır. Hatta bırakın yazmamasını Meryem ile evlenmeden önce Yusuf'un evli ve çocuklu olduğuna dair ufacık bir ima bile bulunmamaktadır.

Yusuf ile Meryem'in ne Beytlehem (Luka 2:4-7) ve Mısır'a (Matta 2:13-15) yolculuklarında ne de Nasıra'ya geri dönerken çıktıkları yolculukta (Matta 2:20-23) bu çocuklardan bahsedilmemiştir. Eğer Yusuf, Meryem ile evlenmeden önce 6 ya da daha fazla çocuğa sahip olsaydı ilgili yolculuklardan en azından birinde bile bundan bahsedilmesi gerekirdi.

Ayrıca 2. Samuel 7:12,13 ve Luka 1:32'de Davut'un krallığını İsa'nın miras aldığı belirtilir. Eğer Yusuf yaşça İsa'dan daha büyük oğullara sahip olsaydı bu durumda Yusuf'un yasal varisi İsa değil de en büyük oğlu olurdu.

Kişilerin şahsi görüşlerini içeren açıklamaları bırakıp yalnızca söz konusu dinin kutsal olduğunu kabul ettiği kitabın metinleri ele alındığında söz konusu kardeşlerin Meryem'den dünyaya gelen üvey kardeşler olduğu açıktır. Hristiyanların büyük bölümü Meryem'in bekaretinin ebedi olduğuna inandığından bu düşüncelerini korumak adına anlattığım çeşitli savunmaları yaparlar.

Halbuki Meryem'in bekaretinin daimi olması Hristiyanların kitabı İncil'e de aykırıdır. Matta 1:24-25'de şöyle yazar:

"Yusuf uyanınca Rab’bin meleğinin buyruğuna uydu ve Meryem’i eş olarak yanına aldı. Ama oğlunu doğuruncaya dek Yusuf ona (Meryem'e) dokunmadı. Doğan çocuğun adını İsa koydu."

İsa'nın doğumu adlı bölümde yer alan bu metinde de görebileceğiniz gibi Yusuf'un Meryem'e dokunmama yani onunla ilişkiye girmeyeceğine dair yemini İsa doğuna kadar geçerlidir. Dolayısı ile söz konusu çocuklar Yusuf ile Meryem'in birlikteliğinden dünyaya gelen üvey kardeşlerdir.

Bu doğrultuda Luka 2:6-7'deki metinler de Meryem'in daha sonra çocuk sahibi olduğunu, olacağını desteklemektedir. Şöyle yazar:

"Onlar oradayken, Meryem’in doğurma vakti geldi ve ilk oğlunu doğurdu. Onu kundağa sarıp bir yemliğe yatırdı. Çünkü handa yer yoktu."

İlk oğlunu doğurdu dendiğine göre demek ki Meryem daha sonrasında başka oğullara da sahip olacaktır. Aksi halde İsa için "ilk oğul" denmemesi gerekirdi.

İncil bilginlerinin birçoğu da İsa'nın fizik olarak erkek ve kız kardeşleri olduğunu kabul eder. The Expositor's Bible Commentary adlı başvuru kaynağında şöyle yazmaktadır: 

“En doğal anlamıyla 'kardeşler' ifadesi ... Meryem ve Yusuf’un oğullarına ve dolayısıyla İsa’nın aynı anneden olan kardeşlerine atfeder." [18]

İsa ve Meryem'in mitolojik kısımları yok sayıp İncil'de yazanlara bakarsak tüm bu metinler gösteriyor ki Hristiyanların bir kısmı Meryem'i ömür boyu hiç ilişki yaşamamış bir kadın olarak görmekle hata etmektedir. İncil'e göre İsa'nın Meryem'den olma üvey kardeşleri vardır ve bunlardan biri de Adil Yakup'tur. Tuhaf olan şudur ki bu durumda Adil Yakup ve İsa'nın diğer kardeşleri aynı zamanda Hristiyan Tanrı'sının da üvey kardeşleridir.

BOYNUZLU MUSA - Bölüm 1

Yazan: A.Kara

[HZ] MUSA'YI NEDEN BOYNUZLU TASVİR ETTİLER ?

Belki bazılarınız Musa'nın boynuzlu heykelini görmüşsünüzdür. Latin İncili Vulgata'ya göre Musa, Sina Dağı'nın tepesinde Tanrı'dan 10 emri aldıktan sonra İsraillilere 'keren' yani 'boynuzlar' eşliğinde geri döner. Teistler açısından bu şaşırtıcı, hatta rahatsız edici göründüğünden İbranice İncil'in hemen hemen tüm modern çevirileri "boynuzlar" kelimesini hariç tutar ve ilgili satırı "Musa'nın yüzünün parladığını izah ediyor" şeklinde açıklar.

Peki tüm bu çağrışımlara rağmen neden boynuzlarla gösterilmiştir? Bunun nedeni pek çok kişinin ileri sürdüğü gibi yanlış yapılan bir çeviri midir, yoksa Michelangelo'nun "Musa" heykelinde tasvir ettiği gibi Musa'nın boynuzları mı vardı?

TEORİLER - İHTİMALLER

Orta Çağ'dan önce İbranice İncil'in ve diğer dini metinlerin yanlış tercümeleri bugün hala mevcut olan Yahudi klişelerine neden oldu. Bazıları masum hatalar yaparken, bazıları sırf İsa'nın Mesih olarak gelişi konusunda “kanıt” yaratmak için İbranice İncil'in dilini değiştirmeye yönelik Hristiyan çabalarının kasıtlı bir parçasıydı. Orta Çağ'da çok az Hristiyan İbranice bildiğinden çevirideki herhangi bir değişiklik fark edilmemiş ve tercüme edilen versiyonlar Tanrı'nın sözü olarak kabul edilmişti.

Yakın anlamlara sahip kelimelerin oluşu hatalı çevirilere zemin hazırlamıştır. Örneğin İbranicede “bakire” ve “genç kadın”ın anlamı neredeyse aynıdır. Bu da birçok benzetmenin çevirilerinin bilim adamları arasında tartışılmasına neden olmuştu. Hatta "baba", "erkek kardeş" ve "kız kardeş" terimleri başlangıçta akrabalık bağları için değil de toplum hiyerarşisini tanımlamak için kullanılıyordu. Bu nedenle deneyimli ve bilgili bir çevirmen bile metinleri kolaylıkla yanlış yorumlayabilir.

Boynuzlu Musa fikri, MS 4. yüzyılın sonlarında Hieronymus tarafından yazılmış olan ve 1979'a kadar Katolik Kilisesi'nin resmi Latince İncil'i olmaya devam eden ve İbranice İncil'in Latince bir çevirisi olan Vulgata İncil'i ile Hristiyan alemine giriş yapar. [8]

Hieronymus'un** İbranice İncil'i Latince'ye çevirirken "yüceltilmiş" veya "ışık huzmeleri" anlamına gelen alternatif yorumlarını bilmesine rağmen İbranice "kāran pnei Moshe" ifadesini "Musa'nın yüzünün etrafındaki boynuzlar" olarak tercüme etmişti. Yani "ışıldayan", "ışık saçan" anlamına gelen "karan (קָרַן)" terimini "boynuz" anlamına gelen "keren (קֶרֶן)" olarak ele alınca Latince yazılmış olan Vulgata'da “quod cornuta esset facies sua,” yani "çünkü O'nun (Musa'nın) suratı boynuzluydu" ifadesi ortaya çıkmıştı.
Bu gerçekten onun bir yanlış yorumu mu yoksa Eski Ahit'in lideri olan Musa'yı şeytanlaştırmanın bir yolu mu olduğu tartışmalıdır. Çünkü dönem Hristiyanlardan bir kısmının bakış açısıyla Musa Yahudilerin "modası geçmiş" dininin bir simgesiydi. 

Hieronymus'un bunu kasıtlı yaptığını akla getiren bir diğer durum, onun Yahudiler hakkındaki düşünceleridir. Yahudilerin "vicdanlarını “Mesih'in kanıyla lekelenmiş” ve İsa'nın Mesih olduğunu reddeden küstahlar" olduğunu söylemiştir.

Bazılarına göre ortada bir karışıklık yoktur ve güneş ışınları boynuz şeklinde düşünülmüştür. Örneğin Roma'da, Colonna dell’Immacolata'daki ve Litvanya'daki Vilnius Katedralindeki Musa heykellerinin başındaki boynuzlar ışık huzmeleri şeklinde detaylandırılmıştır.

Kasıtlı ya da kasıtsız, doğru ya da yanlış yapılan bu çeviri sonucu Musa 10 emiri aldıktan sonra dağdan aşağı kafasındaki iki boynuz ile inmiş biri haline gelmiştir.

Latin Hristiyanlığında yaygın olan ikonografik geleneği takip eden heykelin başında iki boynuz vardır [1][3][5][6][7]. Ortaçağ Hristiyan sanatında Musa hem boynuzlu hem de boynuzsuz olarak tasvir edilmiştir. Boynuzlu tasvir ilk olarak 11. yüzyıl İngiltere'sinde bulunmuştur. Mellinkoff, Musa'nın boynuzlarının kökeninin hiçbir şekilde Şeytan'la ilişkili olmamasına rağmen, boynuzların erken dönemde Yahudi karşıtı duyguların gelişimi ile olumsuz bir çağrışım geliştirmiş olabileceğini öne sürmüştür [1].

Musa heykelindeki "ilahi gücün" göstergesi olan iki boynuz onu "Zülkarneyn Musa" yapar.

"İki boynuzlu" anlamına gelen Zülkarneyn, Kehf suresinin 83-101. ayetlerinde Allah'ın yetkisiyle insanlar ile kaosu temsil eden Ye'cüc - Me'cüc arasına duvar ören bir figür olarak öne çıkar. İslam eskatolojisine* göre Yecüc ve Mecüc hapsedildiği duvarın arkasından salıverildikten sonra Allah tarafından bir gecede yok edilir ve bu yaşananlar kıyamet gününün habercisi olur.
Zülkarneyn bazı bilginler tarafından Büyük İskender olarak tanımlanır, bunun nedeni olarak benzer maceralara sahip olmaları öne sürülür.

Siefker'a göre "iki boynuz" M.Ö. 4.binyıldan itibaren Mısır tanrılarının simgesi olmuştur. Bu boynuzlu tanrı geleneği Yahudilikte de korunmuş ve bunun sonucu olarak Musa boynuzlu olarak gösterilmiştir. [2] Çünkü Yahudiler Mısır tanrılarının boynuzlarından haberdarlardı ve esaretten kurtulur kurtulmaz peygamberlerinin tanrısal olduğunu düşünmüşlerdi. Boynuzlar da tanrısallığın işaretiydi. Hatta Musa'nın iki boynuzla tasvir edildiğinin ve Orta Çağ'da insanların bu boynuzlu Musa'ya inandıklarına dair oldukça fazla kaynak vardır. [2] 

Eski Mısır'dan günümüze ulaşan Zülkarneyn olgusu aynı aileden iki dil olan Arapça ve İbranice'de ifade edilmektedir. Bu yüzden Michelangelo da dahil olmak üzere Avrupalıların bakış açısından Rönesans dönemine kadar Musa'nın parıldayan bir yüz ya da ışık huzmeleri ile birlikte tasvir edilmesinin yerine iki boynuz ile görselleştirilmiş olması olağan bir durumdur. Önemli olan nokta bu boynuzlu Musa heykelinin Rab'bin gücünün ve Musa'nın peygamberliğinin sembolü olarak kabul edilmiş olmasıdır. 

Konuya dair yayınlanan bir çalışma Michelangelo'nun heykelindeki boynuzların görülmemesi gerektiğini, onları boynuz olarak yorumlamanın yanlış olduğu görüşünü ortaya koymuştur. [3]

Fakat meşhur boynuzlu Musa heykelinde gözden kaçırılmaması gereken önemli detaylar vardır; ki bunlar "olağanüstü bedensel güç" ve "yücelik" simgeleridir. Bu ikisinin birleşimi gücün mükemmelliğini işaret eder. Bedensel güç, bedenin büyüklüğünde ve iri kaslarda gizlidir. Çift boynuz ve sakaldaki işaret parmağına ek olarak sahip olduğu kalın ve uzun sakallar onun tanrısallığın, yüceliğinin simgesidir. [4]

Dinler, doğası gereği geleneğe dayanır ve değişmeden önce yüzlerce yıl büyük ölçüde durağan kalır. Hieronymus ve bizim zamanımızda boynuzların kötülüğü, şeytanı simgelediği yaygın bir görüş olsa da Hieronymus zamanındaki inanış bu kadar net değildi. Hieronymus'un tercüme ettiği Eski Ahit, Şeytan'ın bir tanımını içermediği gibi kötülükle açıkça bağlantılı olan tek hayvan yılandı. Boynuzların şeytanlaştırılması daha sonraları Hristiyanlığın yayılması ve Pagan dinleriyle çatışmaya girilmesiyle ortaya çıkmıştı. Çünkü paganların tanrılarının çoğu boynuzluydu. Bu boynuzlar bedensel ve cinsel gücü, bereketi, gökselliği, büyülü güçleri ve tanrısallığı işaret ediyordu. Tarih boyunca var olmuş eski inanışlarda düzinelerce boynuzlu tanrıya ibadet edilmişti.

Hıristiyanlık bazen bu varlıkları meleklerin ve iblislerin temsillerinde birleştirmiş bazen ise bu dinlerin geleneklerini kendi amaçları doğrultusunda benimsemişti. Çünkü genellikle bir din diğerinin temelleri üzerine inşa edilir. Tıpkı Yeni Ahit Eski Ahit'i takip etmesi gibi.

Yani "boynuzlar" ifadesi İncil'de yer aldığında "boynuz" herhangi olumsuz çağrışım içermiyordu. Dolayısıyla yazarlar İncil'de boynuzlar yazarken çeviri hatası falan yapmayarak gerçekten de boynuzları kastetmiş olabilirler. İsrailoğullarının gücün sembolü olarak bildikleri boynuzlar onlar için yabancı değildi. Muhtemelen Musa ve Tanrılarını daha önce var olmuş olan eski tanrıların temelleri üzerine inşa etmişlerdi.

Zaten birçok Yahudi tarafından yapılmış çok sayıda teolojik ve edebi eser de Musa'yı boynuzlu olarak tasvir etmiştir. Birçok insan için bu durum Musa'nın gerçekten de boynuzlu olduğunun başka bir kanıtıdır.

İbranice metnin yorumunun ilk olarak İngiltere'de ortaya çıktığını belirtmiştim. Ortaya çıktığı bu eser 11. Yüzyıl İngiltere'sinde yazılmış olan "Aelfric Yorumu'dur".*** Bu belge Tevrat'ın ve Yeşu Kitabı'nın resimli bir yerel baskısı olarak kullanılmıştı ve bu kitap Musa'yı o bölgeye aşina olunan Viking miğferlerinden farklı olmayan boynuzlu bir başlık takmış olarak tasvir etmişti. [1]

Bu şekilde Musa'yı boynuzlu başlıklarla tasvir etme modeli İngilizce ve Fransızca el yazmalarında 12. ve 13. yüzyıllar boyunca devam etti. Musa'nın boynuzları ilk kez 1200'de gerçek boynuzlar olarak tasvir edilmişti. Uygulama popülerlik kazanınca Michelangelo'nun Musa heykelinde olduğu gibi birçok heykelde Musa'nın başında boynuzlar yer almıştı. Fransa'nın Dijon şehrindeki Musa Kuyusu adlı sanat eserinde de başında 2 adet boynuz yer alır.

Hieronymus'un İbranice İncil'i kasıtlı şekilde yanlış çevirdiği iddiasına benzer şekilde Michelangelo'nun da Musa'yı kasıtlı olarak boynuzlu tasvir ettiği, çünkü onun dönemindeki Hristiyan sanatında boynuzların özellikle şeytan ve iblisleri çizerken kullanıldığına dikkat çekilmektedir. Çünkü Hristiyanlıkta boynuzlar kötülükle ilişkilendirilmiştir. Bunun en net örnekleri Vahiy Kitabı Bölüm 13'de Deccal'in gelişini anlatırken bahsettiği yaratık ve hayvanların boynuzlarına vurgu yapıyor olunmasıdır. Bazıları bunların gücü simgelemek için yazılmış olduğunu iddia etse de boynuzların Hristiyan geleneğinde kötülükle ilişkilendirildiği net bilinen bir gerçektir. Musa'nın boynuzlarla tasvir edilmesi Hristiyanların Yahudiler hakkında yürüttüğü karalama kampanyalarına katkı sağlamıştı. Yahudiler için "onlar şeytana bağlıdır" diyor, hatta onları boynuzlu şeytanlar olarak tasvir ederek doğrudan kötülükle ilişkilendiriyorlardı. Fakat detaylıca ele alacağım bu olaylar başka bir araştırma makalemin konusu.

Tabi Michelangelo'nun çeviri hatası nedeniyle değil de Tanrı'nın ihtişamını, gücünü, tanrısallığını yansıtmak için Musa'yı boynuzlu tasvir etmiş olabileceği de bir başka ihtimaldir.

Fakat çeviri ister yanlış olsun ister doğru, aslında iki şekilde de ortada boynuz gerçeği var. Çünkü ışık huzmeleri şeklindeki betimlemelerde de bu ışık huzmelerinin Musa'nın başında tıpkı bir çift boynuz gibi yer aldığı görünür. Halbuki istense ışık huzmeleri karışıklık yaratmayacak ve boynuzla benzeşmeyecek bir biçimde tasvir edilebilirdi.

DİPNOTLAR
* Eskatoloji dünyanın sonunu, hayatın bitişini konu edinen kıyamet efsaneleridir. 
** Latince adı Eusebius Sophronius Hieronymus, diğer bilinen adı Aziz Jerome'dur.
*** Aelfric Paraphrase