HABERLER
Dini Haber

ALLAH MI YOKSA LAPLACE ŞEYTANI MI?

Yazan: Kirpi


NEDENSELLİK İLKESİ, DETERMİNİZM VE KADER

NEDEN? Bu soru hem makro hemde mikro evrende temel sorudur ve bilimde bu sorunun üzerine kurulmuştu diyebiliriz. Nedensellik terimi her sonucun bir nedene ya da her nedenin bir sonuca bağlanarak açıklanabilir olacağı anlamına gelir. Müslümanlarla tartışmalarımızda Allah'ın varlığının bilimsel kanıtları diye bize sunulan şeylerin nedenlerini açıkladığımızda konu hep Allah'a kadar varıyor. Fakat her şeyde neden arayan Müslümanlar her ne hikmetse Allah'ın nedensiz olduğunu düşünüyorlar. Nedenselliği daha iyi kavraya bilmek için bunu Determinizm kavramı içerisinde ele almamız gerek.

Determinizim

Hem dini inançlarda hemde bilim felsefesinde dogma diyebileceğimiz düzeye gelmiş bazı şeyler var. Bilim felsefesinde genellikle bu dogmalar determinizm,  naturalizm olarak isimlendirilir ve inançlı insanlar hep kendi dogmalarını görmek yerine bilimin determine olmuş yönlerini sorgulamaya çalışırlar. Aslında maddesel bir evrende yaşadığımızı düşünürsek naturalizme şaşmamak gerek ancak bu konuyu başka bir yazımda detaylı olarak ele alacağım.
Bilimin dogmaları aşılabilir bir şey fakat inancın dogmaları yanlışlansa dahi bunlar terk edilmez ve inançlı insanlar kendi dogmaları uğruna bir insanı gözlerini kırpmadan öldürebilirler. Peki nedir determinizm?

Determizim yahut diğer ismiyle belirlenircilik kabaca şu şekilde izah edilebilir. Evrenin işleyişi çeşitli bilimsel yasalarla belirlenmiş durumda ve bu yasalar asla değişemez. Yani mevcut yasalar olayların gerçekleşmesini zorunlu kılıyor. Determinizmde mevcut yasaları koyan birisi yok. Çünkü neden-sonuç ilişkisini sorgulamaya başladığımızda bu bizi sonsuz bir döngüye sokar. Sanılanın aksine determinizmde neden ve sonuç ilişkisi rastgele, başı boş bir şekilde ilerlemez. Bir sonucu oluşturan neden kendi içinde sonsuz denilebilecek kadar çok nedenlere sahiptir. Örneğin siz suyun ateşte kaynadığını biliyorsunuz. Suyun ateşte kaynaması her türlü gözlemle sabittir. Şimdi 10 ton suyla dolu olan bir tankın altına bir kibrit yakarak tutmamız ve o tanktaki suyun kaynamasını beklememiz saçmalık olur değil mi? Zira 10 tonluk suyu kaynatmak için ona denk olacak ateş gücüne ulaşmamız gerek. İşte determinizm de belli yasalardan doğan sonuçların mutlak olduğunu iddia etmesine rağmen süreci oluşturan şartların makul oranlarda olması gerektiği gerçeğini de göz ardı etmez.

İnançlı insanlar, özellikle de Müslümanlar determinizme karşı çıkarlar. Genel olarak dine en yakın felsefi düşüncelerden biri olan determinizmden inançlı kişilerin nefret etmelerinin en önemli sebebi zorunluluk ve irade kavramlarıdır. İnançlı insanlar evrendeki tüm şeylerin Allah'ın iradesi ile oluştuğunu iddia ediyorlar fakat determinizm evrende olan her şeyin oluşum sebebinin zorunluluk olduğunu iddia ediyor. Yani ortada iki hidrojen bir oksijen molekülü varsa onlar eninde sonunda birleşerek suyu oluşturmak zorunda. Determinizm kavramı sonuca bakarak o sonucu ortaya çıkaran nedene ZORUNLU NEDENLER(mutlak yasalar) diyor. Bunu derken de yasaların önceden her hangi bir bilinçli varlık tarafından belirlenmediğini iddia ediyor. Bu yasaların aslında oluşum sürecinde maddenin doğal karakteristiğini açıklayabilmemiz için verdiğimiz özel isimler olduğunu söylüyor..

Aslında Müslümanlar Kuranda anlatılan düzenin kendisinin dahi determinist olduğunun farkında değiller. Kurana baktığımızda her şeyin önceden planlanmış bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi üzerinden yaratıldığını ve yaratılan şeylerin belli düzen (yasa, kader) üzerinden hareket ettiğini görüyoruz. Ve Kur'an bizlere bu yasaların determinizmde olduğu gibi mutlak ve değişmez olduğunu söylüyor. 

Hadîd Suresi, 22:  Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah’a göre kolaydır.

“...Bizim sünnetimizde değişiklik bulamazsın.” (17.İsra’: 77)

“...Sünnetullâh’ta asla değişme bulamazsın!” (48.Feth: 23)

“...Sünnetullâh için bir alternatif asla bulamazsın! Sünnetullâh’ta bir değişme asla bulamazsın!” (35.Fâtır: 43)


Not: Sünnetullah, Allah’ın yaratma kudretinin belli bir düzen ve yasa içinde olmasıdır. Bu de Allah’ın takdiri ve muradı ile gerçekleşir.

Fakat başta Said Nursi talebeleri (buna Osman Bulut da dahil) olmakla birlikte birçok Müslüman nedenlerin aslında bir süreç olduğunu ve nedenin asla kesin olarak bilinemeyeceğini, sadece inana bileceğimizi iddia ediyorlar. Dolayısıyla biliminde aslında bir inanç olduğunu söylüyorlar. Gazali gibi insanlar da bu hipotezi benimsemişler. Gazali sebep-sonuç ilişkisinde Eşari doktirinini benimsemiş ve mevcut bütün realiteyi (ahlaki ifadelerin anlamını bile) Tanrı kavramıyla bağdaştırmış ve neden sonuç ilişkisinde tek nedenin Tanrı olduğunu, geri kalan her şeyin sonucu oluşturan süreçler olduğunu iddia etmiştir. Eşariliğin kurucusu olan Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî'de aklın hiç bir zaman gerçeğe ulaşamayacağını, kulların ancak kayıtsız şartsız inanmakla mutlu olabileceğini savunuyordu. Fakat sebep-sonuç ilişkisinde mutlak ve tek nedenin Tanrı olması geri kalanın yalnızca sonucu oluşturan süreç olması fikri kendi içinde tutarsız kalıyor. Peki nasıl?

Bunu basit bir örnekle anlata biliriz. Örneğin bir kadın ve bir erkek cinsel birliktelik yaşıyor ve Allah kadının karnında bir bebek oluşturuyor. Burada kadın ve erkek bebeğin oluşmasındaki süreçtir fakat bebeğin yaratılma nedeni Allah'tır. Şimdi farz edelim ki kadın kürtaj yaptırarak çocuğu aldırdı. O zaman çocuğun var olup olamayacağına neden olan şey Allah değil kadın oluyor. Yani yine süreci oluşturan şey nedenin önüne geçiyor. Burada o kürtaja izin verende Allah'ın kendisi diyip itiraz edebilirsiniz. O zaman kürtaj günah olarak düşünülemez zira ona izin veren neden ilkesi de Allah'ın ta kendisi oluyor ve Kur'an'ın kader kavramını da işin içine sokarsak o çocuğun kürtajla daha doğmadan öldürüleceğini kadına ve çocuğa kader olarak yazan da Allah'ın kendisi olmuş oluyor. O zaman yaptığımız tüm günahlardan biz sorumlu değiliz. Zira bizler Allah denilen nedenin her hangi bir sonuç için kullandığı süreciz sadece. Bunu daha iyi anlamak için Ömer Hayyam'ın bir rubaisine bakalım. 

Öldürmek de, yaşatmak da senin işin;
Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin.
Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
Beni böyle yaratan sen değil misin? 

Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun,
Cennet-i âlâ meyhane midir?
Her mü’minine iki huri vereceğim diyorsun
Cennet-i âlâ kerhane midir?


Bilim, sonucu ortaya çıkaran sürecin her birine farklı nedenler olarak yaklaşıyor. Doğru olanda bu zaten. Bilimin bu yaklaşımı aslında Kur'an'a da uyuyor diyebiliriz. Sonucu oluşturan şeylerin neden olarak kabul edilmesi o sonucun sorumluluğunu da süreci yaşayan nesnelere yüklemiş oluyor. Bu şekilde düşünürsek Kur'an'ın imtihan kavramı doğrulanmış olur zira bizler hem süreç hemde neden olduğumuz için sonuçtan sorumlu tutulabiliriz.

Fakat dindeki sebep-sonuç ilişkisinde tek sebebin Allah olması bazı sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor. Örneğin düzeni (yasayı) koyan biri (bir neden) varsa ve o biri (Allah) her şeyi önceden kader olarak yazmışsa o zaman özgür irade yoktur demektir. Yani benim beynimi yaratan ve ona işleme şeklini tayin eden Allah ise o zaman benim özgür iradem olamaz. Aslına bakarsak bunu tasdik eden bazı bilimsel gözlemler dahi yapıldı. Örnek olarak Benjamin Libet ve Stephen Hawking'in yaptığı deneyi gösterebiliriz.

Deneyi kabaca şöyle aktara biliriz. Bir insanın eline havayı fişekleri patlatacak buton veriliyor ve bir kronometre tutuluyor. Kronometreyle eşleştirilen Elektroensefalogram (EEG) cihazı yardımıyla deneye tabi tutulan insanın butona basmaya karar verdiği ve bastığı anda beyninde oluşan elektriksel beyin potansiyelleri dalgalanmalarını gözlemliyorlar ve kronometrede bu süreçlerin başlama zamanlarını kayıt ediyorlar. Deneyin sonunda karşılarına çıkan tablo şu şekilde oluyor.



İlk bakışta her hangi bir sorun gözükmüyor gibi. Sonuçta butona basma niyetinin edinmenin hazırlık potensiyelini öncelemesi gerekiyor. Ama Libert deneyde tuhaf bir şeyle karşılaştı ve niyetin eylemden sonra geldiğini gözlemledi. Yani deneye tabi tutulan insan butona basmadan önce artan elektriksel aktiviteler ile artık karar verenin onun bilinç altı olduğunu fakat butona basma anının yarım saniye sonra gerçekleştiğini görüyoruz. Buda tuşa basmaya bilincimizin değil bilinç altımızın karar verdiği anlamına geliyor. Yani siz kronometrede beşinci saniyede butona basıyorsanız bilinçaltınız o beşinci saniyeden önce artık bunu planlamış oluyor. Buna Bereitschaftspotential deniliyor. Tabi bunu ilk olarak 1964 yılında Hans Helmut Kornhuber ve Luder Deecke keşfetmişler. İkisi beraber 'Gasthaus zum Schwanen'e öğle yemeğine giderken pasif beyin araştırmalarından duydukları hayal kırıklığı üzerine tartışırken sonuç olarak istemli eylemlerle ilgili olarak insanda serebral potansiyeller aramaya ve araştırma için gönüllü almaya karar veriyorlar. Yaptıkları deney ve gözlemler sonucu bilinçli irade deneyimi ile BP (Bereitschaftspotensial) arasındaki ilişkiyi incelediler ve BP'nin deneğin bildirdiği bilinçli farkındalığından yaklaşık 0,35 saniye önce başladığını buldular.

Yani kısacası biz bir şeyi yapmaya karar vermeden önce o şeyin yapılacağı artık bilinçaltımız tarafından  kararlaştırılmış oluyor. Bu doğruysa bizim özgür irademizin olmadığı anlamına geliyor. Bizlerin gelecek dediği şey aslında önceden belirlenmiş ve bizler doğanın (yahut Tanrının) bize çizdiği senaryoyu yaşıyor oluyoruz. Bu evren, yaşam bir simülasyondur teorimini bir daha gündeme getiriyor fakat bu konuyu başka bir yazımda detaylı bir şekilde inceleyeceğim.

Tabi bu deney ahlak kavramı bakımından ciddi sorunlara da neden oluyor. En basitinden bizim ahlaksız hareketler dediğimiz şeylerin aslında istemsizce bilinçaltı tarafından dayatılan şeyler olduğu ve dolayısıyla hem hukuk hemde din yönünden herhangi bir sorumluluk ve cezai durum arz etmediği anlamına geliyor. O zaman bir çocuk tecavüzcüsü yarın çıkıp “ ben sorumlu değilim ben sadece bilinçaltım tarafından bana dayatılan bir şeyi yaptım” diyebilir. İşte burada bizim yıllardır ısrarlı bir şekilde anlattığımız “ahlakın temeli din olamaz” tezi kendini doğruluyor. Biz ahlakın zamana ve mekana bağlı olarak toplumlar tarafından oluşturulduğunu söylüyoruz. Bunu söylememizin nedeni de   insanların kendi ahlaksızlıklarına hak kazandırmak için metafizik bir kavram olan Tanrıyı sorumlu tutmalarını önlemektir.

Kur'an'a baktığımızda zaten özgür iradenin olmadığını açık bir şekilde görüyoruz:

Nisâ Suresi, 78: Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah’tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah’tandır" de. Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar!

Hadîd Suresi, 22. Ayet: Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.

Yûnus Suresi, 100. Ayet: Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez…

Tekvîr Suresi, 29. Ayet:   Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.


Şimdi burada Müslümanlar bir eleştiri yapıyor ve Kur'an'daki kadercilik kavramını şu şekilde anlatıyorlar. Allah geçmişi, şimdiyi ve geleceği bildiği için ve insanın ne yapacağını da önceden bildiği için yapacağı şeyleri önceden yazmıştır. Hiç bir şekilde insanların özgür iradesine müdahale etmez. Örneğin öğretmen talebenin yıl boyu nasıl çalıştığını, bilgi düzeyindeki birikimini bildiği halde onu imtihan ediyor. Bu imtihanda öğrencinin sonda aldığı notu hak ettiğini kendi gözleriyle görmesini sağlıyor ve dolayısıyla ona karşı haksızlık edildiğini düşünmüyor.

Şimdi ilk bakışta bu teori insana mantıklı geliyor. Fakat 2 önemli nokta var ki bunlar özgür iradeyi ve dolayısıyla imtihan kavramını şüphe altına sokuyor.

1- Kehf suresindeki Musa kıssası özgür iradeyi ve imtihan kavramlarını çürütüyor.

Kehf suresi 74,80 ayetler:
74. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam (hemen) onu öldürdü. Mûsâ, "Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!" dedi.
80. "Çocuğa gelince, anası babası mü'min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk."


Ayetteki KORKTUK ifadesi her şeyi bilen Allah kavramına uymuyor. Üstelik imtihan için dünyaya getirilen o çocuğun günah işleme özgürlüğüne müdahale ediliyor.

2-Düzen ve mutlak yasalar üzerine kurulu olan evrende doğru bilgilere sahip olan her bir varlık gaybı bilen Tanrı olabilir. Örneğin Laplace Şeytanı.

Laplace Şeytanı

İslamda Allah'a atfedilen her şeyi bilen ve sınırsız güç sahibi gibi sıfatlar tanrı (yaratıcı) sıfatı taşıyan her hangi başka ait de olabilir. Örneğin Panteistler evrendeki her şeyin (buna enerjide dahil) birer Tanrı olduğunu düşünüyorlar. Allah evreni yarattı-Enerji evreni yarattı örneğinde hem Allah hemde enerji neden olarak kabul edilebilir. Siz enerjinin nedenini sorgulamaya başladığınızda doğal olarak Allah'ın nedenini de sorgulamanız gerekiyor. Yani sonucu oluşturan nedenler kendi başlarına birer Tanrıdırlar. Birini sorgulayıp diğerini sorgulamama gibi bir şansın yok. Bu süreçte sonucu oluşturan nedenlerin bilinçli olup olmaması çokta önem arz etmiyor. Örneğin elmanın yetişmesi sonucunu otaya çıkaran tohum, toprak, güneş, su bilinçsiz olsa dahi kendi başlarına birer nedendir. Ve onlar olmazsa elmada olamaz gerçeği onları Tanrı mertebesine çıkarıyor. Bunun aksini ispat etmesi için Tanrının yokluktan (hiç bir süreç gerekmeden) bir elma göndermesi gerekir.

Laplace Şeytanı teorisi de bu bağlamda Panteizmle ilişkilidir. Bu teoriyi Fransız fizikçi Marquis Pierre Simon de Laplace “Olasılık Hakkında Denemeler” kitabında anlatmıştır ve daha sonra bu Laplace Şeytanı olarak tanınmıştır. Tabi bu teorinin ortaya çıkmasının nedenlerinin başında 1700'lerde yaşamış ve istatistik biliminin kurucusu olan Abraham De Moivre'nin fikirleri geliyor. Kendisi determinizmden baya bir etkilenmiş olan Moivre bunun üzerine dayanan bir istatistik bilimi oluşturmuştur. Şans diye bir şeyin olmadığını, bunun sadece bir yanılsama olduğunu, şans eseri oluştu dediğimiz şeylerin aslında bildiğimiz fizik kuralları sayesinde olduğunu iddia etmiştir. Kelebek etkisi teorisi de bu bağlamda şans denilen şeyin olmadığını iddia eder.
Örneğin bir demir parayı havaya attığımızda yazı yahut tura gelme oranı %50-%50'dir. Moivre paranın yazımı yoksa turamı geleceğini önceden bilmemizin mümkün olduğunu söylüyor. Örneğin hava akımı, elin açısı, elin yüksekliği, paraya uygulanan kuvvet, paranın alaşımı ve yerin şekli (paranın yere düştüğü kabul edilirse) dünyanın dönüş hızı gibi fiziksel faktörleri hesaplarsak yazı mı tura mı geleceğini kolayca hesaplayabiliriz. İlk bakışta bunu hesaplamamız imkansız gibi görünse de bu hesaplanamayacağı anlamına gelmez.
Örneğin Moivre bu hesaplamalar sonucu kendisinin ne zaman öleceğini bulmuş ve bulduğu tarihte şaşırtıcı bir şekilde doğru çıkmıştır. Hayatının son dönemlerinde her gece uyuduğu zaman dilimini kayıt yapmış ve her gece bir önceki geceden 15 dakika fazla uyuduğunu tespit etmiş. Bu süre 24 saate ulaştığında öleceğini düşündüğünü ve o 24 saatin 27 Kasım 1754 tarihine tamamlanacağını söylemiştir. Nitekim 27 Kasım 1754 tarihinde hayatını kaybeder.
Bu, teorisini tam olarak kanıtlamasada aslında doğru ölçümler yapıldığı zaman her şeyin tahmin edilebileceğini gösteriyor. De Moivre'in “Şansın Doktrinleri” isimli 52 sayfalık eseri Laplace'in çalışmalarına temel oluşturmuştur. Laplace'in önemi, olasılık teorisini matematikte kullanan ilk kişi olmasıdır. Ayrıca çan eğrisi diye adlandırdığımız sistemi de işlevsel olarak kullanan ilk kişidir. Laplace kendi teorisini şöyle tanımlıyor:

“Evrenin şimdiki halini geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerini ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek, ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek, aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaba katarak bir hesap yaparsa hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de aynı geçmiş gibi onun gözlerinin önündedir.”

Teori özetle şunu anlatıyor: Her olay kendinden önceki bir olayın sonucu, sonraki bir olayın sebebidir. Bu teorinin şeytanla bağdaştırılmasının nedeniyse şudur: Şeytanın ışıktan bile hızlı olduğunu düşünürsek şeytan bir an içinde tüm olasılıkları hesaplayabilir ve gelecekte olacak şeyler geçmişte olan şeylerin sonucu olduğu için kolay bir şekilde geleceği kendi istediği tarzda oluşturabilir.

Tabi bu teoriye karşı çıkan insanların başında inançlı insanlar geliyordu fakat buna karşı olan bilim insanları da az değildi. Zira bu teori özgür iradeyi ve kaotik evren teorisini yok sayıyordu. İnançlı insanların “tanrı evreni yarattı ve biz aktörlere bu sınırlı senaryonun dışına çıkmadan oyunda kalma iznini verdi.” teorisine karşı Laplace şu teoriyi ileri sürdü: “Eğer böyle bir araç olsaydı bu aracın benim özgür irademin sonucu olarak nitelendirdiğim gelecekteki hareketlerimi tahmin etmesini ve geleceğimi şekillendirmesini ne durdururdu?” Bu soruya ilk cevap veren insanlardan biri Werner Heisenberg'dir. 1926 yılında yayınladığı makalesinde “Belirsizlik İlkesi” diye bir teoriyi ortaya çıkarır ve Laplace teorisini çürütür.

Heisenberg'in ulaştığı sonuç şuydu: Doğada hiçbir partikülün kesin olarak konumu ya da hızı bilinemez. Çünkü bilim adamı bir partikülün yerini bulmak için üzerine ışık tutuyor ve partikül ile ışık dalgası kesiştiği zaman parçacığın konumunu belirleyebiliyordu. Ama bu sırada istenmedik bir sonuç da ortaya çıkıyordu, ışık ve partikül kesişinceye kadar partikülün hızı bilinemeyeceği için partikülün hızı belirsiz bir şekilde değiştirilmiş oluyordu. Bu da partikülün hem hızının hem konumunun aynı anda bilinemeyeceğini gösteriyordu, yani fiziksel dünyada her zaman bir belirsizlik vardı.

Erwin Schrödinger Heisenberg'in teorisini şu felsefi soruyla açıklamaya çalışıyor:
“Bir kediyi, radyoaktif bir atomla, bir şişe içinde siyanür gazı ve enerji aldığı anda çalışmaya başlayan bir çekiçle aynı kutuya koyarsan ne olur? Eğer radyoaktif madde hareketlenirse enerji üretecek çekiç çalışacak, şişeyi kıracak ve şişenin içindeki siyanür gazından dolayı kedi ölecektir. Ama eğer radyoaktif madde hareketlenmezse kedi yaşayacaktır. Ama bilim adamı kutuyu açana kadar atom ne hareketli ne de hareketsizdir, iki olasılığın da birleşimidir. O zaman kutu kapalıyken kediye ne olur?”

Schrödinger'in Kedisi olarak ta bilinen bu teoriye göre biz kutuyu açıncaya kadar kedi hem ölü hemde diridir. Fakat kutuyu açtıktan sonra kedi bu iki durumdan sadece birini yaşamak zorunda. Bu da partikülün, biz konumunu tespit edene kadar nasıl belirsiz yada aynı anda iki yerde olabileceğini açıklıyor. Bu durumda Laplace şeytanı çürütülmüş diyebiliriz.

Heisenberg gibi James Clerk Maxwell de mutlak yasalara inanmıyordu ve sürekli termodinamiğin ikinci yasası olan “Enerji çok yoğun olan yerden az yoğun olan yere kendiliğinden akmak eğilimindedir” kanununun mutlak değil göreceli olduğunu iddia etmiş hatta bu konuda bazı çalışmalar da yürütmüştür.

Dolayısıyla evrende düzenden ziyade kaosun (mutlak yasaların olmadığı bir ortam) olduğunu söyleyen bilim insanları bu kaos nedeniyle Laplace'in Şeytanının öngörülere sahip olamayacağını ve dolayısıyla geleceği tahmin edemeyeceğini ve şekillendiremeyeceğini savunuyorlardı.

Fakat Laplace'in tam olarak anlatmak istediği şey gerçekten bir Şeytan'ın var olması ya da var olma ihtimali değildi, bu sadece durumu basitçe anlatmak için kullandığı bir benzetmeydi. Aslında o andaki tüm bilgiye sahip olan ve bilgileri aynı anda işleme sokarak fizik kurallarıyla sistemin devamını sağlayan şeytan, başlı başına evrenin ta kendisidir. Nitekim bu evrenin işleyişine ters bir şey değil. Sonuçta evrende her şeyin varlığı kendinden önceki sonuca ve kendinden sonraki sebebe dayanıyor. Sonuçta her şey şans sayesinde değil, belirli olasılıklar dâhilinde gerçekleşmektedir. Bu olasılıklar çok düşük olsa dahi hep vardır. Sonuç olarak ünlü Kırmızı Asa video serisinin yaratıcısı Osman Bulut gibi Müslümanların da iddia ettiği gibi evrende mutlak düzen (mutlak ve değişmez yasalar) mevcutsa o zaman o düzeni yaratan Allah değil Laplace'in Şeytanı da olabilir. Zira kaosun aksine düzen olan evrende her şey değişmez ve belli yasalara göre hareket ettiği için Laplace Şeytanı teorisine göre geleceği tahmin etmek ve şekillendirmek çokta zor değil. Ve bu geleceği tahmin edip şekillendiren sadece Allah değil tanrı sıfatı taşıyan binlerce varlıktan herhangi biri olabilir. Fakat bu her şeyi bilen ve geleceği şekillendiren Tanrı kavramı özgür iradeyi yok ediyor, buda biz insanların yaptıkları hiç bir şeyden sorumlu tutulamayacağı anlamına geliyor.

Ünlü Türk filozof Alev Alatlı durumu şöyle özetliyor:

“İnsanlar, insan toplulukları gözlemlendikleri süreçlerde belirli nitelikler sergileyebilirler ancak bu nitelikleri kalıcı değildir. Zaman ve mekânın mutlaklığı Newtonsal bir illüzyondan ibaretti, bunu Einstein ve görecelik yıktı. Kuantum Teorisi, ölçümleme sonuçlarının kesinliğine ilişkin rüyalardan uyandırdı. Laplace'çıların geleceğin öngörülebilineceğine dair fantazilerini de kaos bilimi ortadan kaldırdı. Bu nedenledir ki, İkinci Aydınlanma Çağı'nın anlayışı “Dünyaya dair olup da, yüzde yüz doğru ya da yüzde yüz yanlış olduğu kanıtlanmış tek bir olgu yoktur.” doğrultusunda; ve buna insanların kendi ve başkaları hakkında verdikleri hükümler dâhil.”

Özetleyecek olursak ünlü bilim insanlarından olan Celal Şengörün de dediği gibi “Hiç kimse her şeyi bilemez” Çünkü kaotik bir evrende her zaman öngörülemez bir şeylerin olma olasılığı vardır. Düzenli bir evrende geleceği (gaybı) bir tek Allah bilmez ve bir tek kendisi düzenleyemez. Zira mevcut yasaları bilen ve analiz eden, yahut bilinçsizce yapılan her şey geleceği şekillendirebilir. Edward N. Lorenz'in dediği gibi: "Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir."

Sonuç

Konumuzu 4 ana başlık altında özetle şöyle sıralayabiliriz.

1) Determinizm dinlerin iddia ettiği kader kavramının felsefi yansımasıdır ve kendi içinde bir sıra tutarsızlıklar mevcut. Örneğin ahlaki kavramlarda determinizm pek de iç   açıcı sonuçlar vermiyor. Kuantum mekaniğinin ortaya çıkması determinist sanılan fizik yasalarının aslında indeterminist olduğunu ispatladı.

2)  Kur'an'da anlatılan Allah'ın sonsuz kudret sahibi ve yasa koyucu sıfatları aslında bizlerin özgür iradeye sahip olmadığını ve başkası tarafından determine edildiğimizi gösteriyor. Buda kendi içinde imtihan için yaratılma teorisini çürütmüş oluyor. Hatta insanları işlediği günahlardan ve suçlardan sorumsuz hale getiriyor, zira her şey önceden belirlenmiş oluyor.

3) Düzenli ve değişmeyen yasalara sahip evreni anlatan Kur'an'ın yaratıcı diye bahsettiği Allah, Laplace'in Şeytanı da olabilir. Sonuçta gaybın sahibi Allah geleceği sonsuz kudret ve bilgi sıfatıyla düzenliyorsa Laplace'ın Şeytanı da Kur'an'ın da söylediği düzenli evrendeki mevcut olan mutlak yasaları kullanarak geleceği (ğaybı) tahmin edebilir hatta şekillendirebilir.

4) Kur'an'da fıtraf (Rum suresi 30. ayet) diye geçen aslında Determinist bir ahlak sistemi olan önceden belirlenen ahlak sistemi asla doğru olamaz. Bunu doğru sandığımız an hiç bir şeyden sorumlu olmuyoruz ve yaptığımız her şeyin sorumlusu Tanrı oluyor. Bu yüzden "orta yolu bul" prensibi üzerinden hareket ederek ahlaki konuda benimsediğim bir felsefi görüş vardır. Otodeterminizm. Otodeterminizm, determinizm ve indeterminizm isimli iki uç görüşün kesişme noktasıdır diyebiliriz. Bu görüşe göre insanlar belli sınırlar içinde kendi ahlaki düzenlerini kurabilirler. Bu sınırları tayin eden de Tanrı yahut bir başkası değildir. İnsanların kendisi, yaşadıkları zamanın ve coğrafyanın onların sunduğu yaşam standartlarıdır.

« ÖNCEKİ YAYIN
SONRAKİ YAYIN »

Hiç yorum yok