HABERLER
Dini Haber
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SABİİLİK NEDİR?

Yazan: A.Kara

SABİİLİK (MANDEİZM)

Sabiilik de diğer onca din gibi temelde "Işığa Tapınma"dır. Bu dinin mitolojik kısmını başka bir makalede ayrıca ele alacak ve bu makalede yalnızca teolojik kısmına, kısa tarihine ve benzerliklerine odaklanacağım.

Sâbiîlik, diğer adıyla Mandeizm beden ve ruh gibi zıtlık ilkelerinin temelini oluşturduğu kozmolojiye sahip tek tanrılı ve gnostik bir dindir [1]
Sabiiler, Doğu Aramice'nin bir lehçesini konuşurlar ve bu dil Mandence olarak bilinir. Aramice'de "manda" bilgi demektir ve Mandeizm'deki "Mande" teriminin buradan geldiği söylenir. [4][5] Bu terim İbranice'de מַדַּע‎ maddaʻdır.

Bu din esas olarak İran'ın Güney Irak ve Huzistan Eyaleti'nin bir parçası olan Şatt'ül-Arab su yolunu çevreleyen nehirlerde; Aşağı Karun (İran), Fırat-Dicle çevresinde ve  nehirlerde uygulanmıştır.

Sabiiler Adem, Habil, Şit, Enoş, Nuh, Nuh'un oğlu Sam ve Sam'ın oğlu Aram'a, özellikle de Vaftizci Yahya'ya büyük saygı duyarlar. Sabiilik karmaşık, birçok farklı dinden, özellikle de Hristiyanlıktan ögeler içeren bir dindir. Ağırlıklı olarak İbrahimi dinlerle bağlantılı olduklarından Sami ırkından sayılmışlardır.

Kur'an'da 3 yerde onlardan bahsedilmiştir:
Hristiyan ve Yahudilerle birlikte Sabiilere de seslenilen Bakara 62, Maide 69 ve Hac 17'de "ve-ssâbi-îne (va-ssâbi-ûne) [وَالصَّابِـ۪ٔينَ]" olarak geçerler. Muhammed'in yaşadığı coğrafyada Yahudi ve Hristiyanlardan sonra azımsanamayacak bir Sabi toplumu olduğundan bu ayetlerle onları da dinine çekmek istemiştir:

Bakara 62: Şüphesiz, iman edenlerden, Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü Rablerinden hak ettikleri mükafatları alacaklardır; Onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.

Maide 69: İnananlar, Yahudilerden, Sâbiîlerden ve Hristiyanlardan Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan ve iyi işler yapanlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.

Hac 17: Gerçek şu ki inananlar, Yahudi inancına bağlı olanlar ve Sâbiîler, Hristiyanlar ve Mecusiler ve bir de Allah'tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştıranlar arasındaki hükmü Kıyamet Günü Allah verecektir. Çünkü Allah her şeye şahittir.

Fakat bazı eleştirel bilim insanlarına göre burada "Sâbi-ûn" diye bahsedilenler Sabiiler değil, aşağı Mezopotamya'daki eski bir Yahudi-Hristiyan mezhebi olan Elkesai'ler ve Mani'yi takip eden Maniheizm dini mensuplarıdır.
Çoğu akademisyene göre Mandeizm, Mezopotamya'nın güneybatısında, MS ilk üç yüzyılda ortaya çıkmıştır. [3]
Sabiiliğin daha eski olduğunu, hatta Hıristiyanlık öncesi döneme dayandığı görüşünde olan akademisyenler de vardır. [8] Süryani yazar Thedoros Bar Konai, Güney Mezopotamya'da bir "Sabii mezhebi" bulunduğunu belirtir. [22] Ülkemizde bu görüşe sahip olan tanınmış isimlerden biri Turan Dursun'dur. Turan Dursun'a göre Sabiilik dünyanın en eski dinlerindendir. Turan Dursun İslam'daki ibadetlerden çok sayıda örnekler göstererek Sabiiliğin Müslümanlık üzerinde azımsanamayacak etkileri olduğunu belirtir. Hatta İbrahimi dinlerin babası İbrahimin bir Sabii olduğunu ve Muhammed'in ilk zamanlar Sabii olarak tanındığını söyler. [2]

Sabiiler Orta Doğu'da, kendi topluluklarının dışında Arapça Ṣubba (صُبَّة) olarak bilinirler. Bunun tekil hali "Ṣubbī"dir. "Ṣubba" Aramice'de vaftizle ilgili bir terimin kökünden türemiştir, Neo-Mandence'deki karşılığı Ṣabi'dir. [6] Yani açıkça anlaşılıyor ki "Sabi" aynı zamanda "vaftiz edilmiş" , "vaftiz olmuş" anlamına da gelmektedir, terimin kökenleri bunu gösterir. Hatta bazılarınca Sabiilere "Aziz Yuhanna Hristiyanları" denir. [7]

Sabi teriminin vaftizle ilgili bağlantısını İncil'de görmek mümkün. Elçilerin İşleri kitabının 19. bölümünde "Kutsal Ruh" inancından haberleri olmadığı halde vaftiz olduklarını dile getiren topluluk ile bahsedilenlerin Sabiiler olduğu ve Pavlus'un Efes'e gittiğinde onlarla karşılaşmış olduğu görüşü hakimdir.

Hristiyanlığa göre Yuhanna, Yahya'nın öğrencisidir. İlgili metinlere bakarken bunu aklınızın bir köşesinde tuttuğumuzda Sabiilere neden "Aziz Yuhanna Hristiyanları" dendiğini daha iyi anlamış olacağız:

1-2) Apollos Korint'teyken Pavlus, iç bölgelerden geçerek Efes'e geldi. Orada bazı öğrencileri bularak onlara "İman ettiğiniz zaman Kutsal Ruh'u aldınız mı?" diye sordu. "Kutsal Ruh'un varlığından haberimiz yok ki!" dediler.
3) "Öyleyse neye dayanarak vaftiz* oldunuz?" diye sordu. "Yahya'nın öğretisine dayanarak vaftiz olduk" dediler.
4) Pavlus, "Yahya'nın yaptığı vaftiz, tövbeyle ilgili bir vaftizdi" dedi. "Halka, kendisinden sonra gelecek Olan'a, yani İsa'ya inanmalarını söyledi."
5) Onlar bunu duyunca, Rab İsa'nın adıyla vaftiz oldular.

Sabiiliğin İbrahimi dinler içinden en çok Hristiyanlıkla benzeştiğinden bahsetmiştim. Şimdi bunu biraz daha detaylandıralım.
Mandeizm'deki en önemli iki tören "maşbuta" yani vaftiz ve ölüler için yapılan bir ayin yada 'ruhun yükselişi' merasimi "masikta"dır. Bu dindeki vaftiz diğer İbrahimi dinlerden farklı olarak tek seferlik bir olay değildir. Sabiilerin kutsal günü de Hristiyanlarınki gibi Pazar'dır ve vaftizleri her Pazar günü yapılır. Vaftizleri genellikle akan suya tamamen girmeyi içerir ve vaftiz için uygun olduğu düşünülen tüm nehirlere Yardena denir. İbadet eden kişi sudan çıktıktan sonra kutsal yağ ile mesh edilir, ekmek ve sudan oluşan bir komünyondan pay alır. Gördüğünüz üzere Hristiyanlığa oldukça benzer.

Ruhun yükselişi töreni çeşitli şekillerde gerçekleşse de genellikle ölülerin anısına verilen bir yemeği içerir. Tıpkı bizlerin ölülerin arkasından yemek vermesi gibi.
Yapılan bu törenin dünyadan ayrılanların ruhlarının Araf'tan Işık Dünyasına yolculuklarında yardım ettiğine inanılır. Bu dinin mensupları günde üç kez dua ederler. [17][18]

İbadet yerlerine Mandī veya Mişkan denir. [19] Mişkan'ın İbranicesi משכן "mesken, yerleşke", Latincesi ise Tabernaculum yani "çadır"dır. Suyun temizleyici, ruhu arındırıcı etkisi olduğuna inanıldığından İslamiyet öncesi Türkler, Kızılderililer gibi birçok toplumda, dünya dinlerinin birçoğunda, özellikle de İbrahimi dinlerde önemli bir role sahiptir. Su Mandeizm inancında da temel unsurlardandır; bu yüzden Mandi adı verilen bu ibadethaneler vaftiz (maşbuta) yapılabilmesi için bir nehrin yanına inşa edilmelidir. Her mandi bir darfaş ile süslenir. Darfaş, üzerine bir parça beyaz saf ipek kumaş ve yedi mersin dalı tutturulmuş, zeytin ağacından bir haçtır. Sabiilik'teki bu haç Hristiyan haçı ile tanımlanmamıştır. Bu inanışa göre haçın dört kolu evrenin dört köşesini, saf ipek kumaş Tanrı'nın Işığını, [20] mersin ağacının yedi dalı yaratılışın yedi gününü temsil eder. Fakat tüm bunlara rağmen Hristiyanlıkla ciddi oranda benzerlikleri göz önüne alındığında bu haçın aynı zamanda Hristiyanlıkta haç ile ilişkisinin olmadığını söylemek dürüst bir tutum değildir.

Sabiiler evliliğe, üremeye ve bu dünyada etik ve ahlaki bir yaşam tarzına sahip olmanın önemine inanırlar. Barış yanlısı ve eşitlikçidirler. MS 2. yüzyılda Sabiilerin kutsal kitabı Ginza Rabba'nın (Büyük Hazine) Sol Ginza'sını (Ginza Smala) kopyalayan en eski Sabii katibi Sehlama Bet Kidra (Shlama Beth Qidra) adlı bir kadındır. [21]
Sabiiler sofuluk-çilecilik yapmazlar ve aile hayatına büyük önem verirler. Sert içeceklerden ve kırmızı etten uzak dururlar.
Sünnet geçmişte bir dönem Hristiyan dini mensuplarınca bile uygulanan bir eylemdi ancak kısa süre sonra bu uygulama terk edildi ve Hristiyanlarca sünnete karşı bir nefret doğdu. Benzer şekilde Sabiiler de sünnetten nefret ederler. [16]

YAKIN TARİH
Dünya çapında 60.000 ila 70.000 Sabii olduğu düşünülmektedir. [9] Irak Savaşı gerçekleşene kadar neredeyse tamamı Irak'ta yaşıyordu. [10] 2003'de yaşanan Irak işgali ve ardından ABD silahlı kuvvetlerinin işgalinin yarattığı kargaşa ve buna bağlı olarak aşırı mezhepçilerin şiddet olaylarındaki artış nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. [11] Öyle ki 2007'yılında Irak'taki Sabiilerin nüfusu yaklaşık 5.000'e kadar düşmüştü. [10]

Bu durumlardan dolayı Sabiiler ve Sabiilik bir şekilde daha kişisel, özel ve ayrık kaldı. Hatta onlara ve dinlerine ilişkin raporlar bile öncelikli olarak dışarıdan, özellikle doğubilimci Julius Heinrich Petermann'dan [12], 1887'de Musul'da Fransız konsolos yardımcılığı yapan ve Suriyeli bir Hristiyan olan Nicolas Siouffi'den [13][14] ve İngiliz antropolog E.S. Drower'dan gelir. Bunlara ek olarak Fransız gezgin Jean-Baptiste Tavernier'in [15] çok daha erken dönemden,1650'lerden kalma bir anlatımı vardır.

TAOİZMİN KURUCUSU VE TARİHİ

Yazan: A.Kara

TAOİZMİN KURUCUSU "LAOZİ" VE TAOİZMİN TARİHİ

Çince'de Dào: 道  'Yol' demektir. Taoizm yada Daoizm, Tao ile uyum içinde yaşamayı vurgulayan Çin kökenli bir felsefi gelenektir. "Tao" terimi Taoizm için var olan her şeyin kaynağı, modeli ve özü olan ilkeyi ifade eder. [1][2]

Kozmolojik temellerini, yani Yin ve Yang'ı ve Beş Aşama'yı MÖ 4. ila 3. yüzyıllar arasındaki "Savaşan Beylikler" döneminde gelişen Doğa Bilimleri Okulu'ndan almıştır. [5]

Bilinen "net" bir kurucusu olmasa da Lao Tzu (Laozi) felsefi Taoizm'in kurucularından biri olarak kabul edilir ve bu bağlamda "ilk" ve "özgün" Taoizm ile yakından ilişkilidir. [3][19] Fakat Lao Tzu'nun gerçekten yaşayıp yaşamadığı konusu tartışmalıdır [4][14] ve o aynı zamanda Çin dinlerinde bir tanrıdır. Kendisine atfedilen "Tao Te Ching" adlı bir eser vardır ve MÖ 4. yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. [15]

Yarı efsanevi bir figür olan Lao Tzu genellikle Konfüçyüs'ün MÖ 6. yüzyıldaki çağdaşı olarak tasvir edilse bile bazı modern tarihçiler onun MÖ 4. yüzyılda Savaşan Beylikler döneminde yaşamış olduğunu söyler. [20] Çin kültüründe merkezi bir figür olan Laozi, hem Tang hanedanlığının imparatorları hem de Li soyadını taşıyan günümüz insanları tarafından kendi soylarının kurucusu olarak kabul edilir. Onun çalışmaları hem çeşitli otorite karşıtı hareketler [21] hem de Çin Hukuk Sistemi tarafından benimsenmiştir. [22]

ORTAYA ÇIKIŞI VE TARİHİ

Robinet, Taoizmin ortaya çıkışını dört bileşen ile tanımlar. Bunlar:
  1. Felsefi Taoizm, yani Tao Te Ching ve Zhuangzi
  2. Coşku (iç huzur-mutluluk) elde etme teknikleri
  3. Uzun ömür veya ölümsüzlük elde etmek için uygulamalar
  4. Şeytan çıkarma. [4]
Çin'in tarih öncesi halk dinlerindeki bazı geleneklerde Taoculuğun izlerini görmek mümkündür ve bunlardan çoğu Taoizm'i oluşturan unsurlar olmuşlardır. [13] Taoizm'deki birçok uygulama özellikle Kuzey Çin'in şaman kültürü ile bağlantılı olan Wu ve Savaşan Beylikler dönemi fenomenlerinden ve muhtemelen "antik çağın arşivci-kahinlerinin yazdığı Fangshi'den türetilmiştir. Bu arşivci kahinlerden biri de Lao Tzu'dur. Taoistler durumun böyle olmadığı konusunda ısrar etseler de gerçek budur. [6]

Wu ve Fangshi terimleri "... sihir, ilaç, kehanet, ... uzun ömür sağlama yöntemleri ve mest olup kendinden geçme (ruhsal gezinti)" ve kendini şeytan çıkarmaya adamış kişileri belirtmek için kullanılırdı. "Şamanlar" veya "büyücüler" için genellikle "Wu" terimi kullanılırdı. [6]
Fangshi felsefi yönüyle Doğa Bilimleri Okuluna yakındı ve içerdiği kehanet uygulamaları büyük ölçüde astrolojik ve takvimsel tahminlere dayanıyordu. [7]

Taoizmin ilk organize biçimi ilerleyen süreçte Zhengyi okulu olarak bilinecek olan "Göksel Üstatların Yolu" adlı okulun kuruluşudur. Bu okul, MS 2. yüzyılın sonunda "Beş Kademeli Pirinç" hareketinden geliştirilmişti. İkinci okul ise 142 yılında, Taoizm'in kurucusu kabul edilen Lao Tzu'nun kendisine göründüğünü söyleyen Zhang Taoling tarafından kurulmuştu. [8]

Gök Ustalarının Yolu okulu 215 yılında Çin'in Doğu Han Hanedanı'nın savaş şefi Cao Cao tarafından resmen tanındı ve bu durum Cao Cao'nun iktidara yükselişini de meşrulaştırdı. [9] Böylece MÖ 2. yüzyılın ortalarında Lao Tzu imparatorluk tarafından "ilahi bir kişilik" olarak kabul edildi. [10]

Han hanedanı aracılığı ile (MÖ 206 - MS 220) Shu (modern Siçuan) eyaletindeki dini örgütlerin ve törencilerin (ayinciler) talimat ve gelenekleri ile Taoculuk bir araya gelmişti. Daha önce, antik Çin'de, Taocular siyasi hayata katılmayan inzivada, toplumdan uzakta yaşayan keşişler olarak görülüyordu. Filozof Zhuāngzǐ, diğer adıyla Chuang Tzu (莊子; okunuşu Cuangzı) bunlar arasında en çok bilinendi ve onun yerel Çin şaman geleneklerinin bir parçası olduğu güneyde yaşaması anlamlı ve önemliydi. [16]

Özellikle güneydeki Chu eyaletinde güçlü olan Taoist gelenekte kadın şamanlar önemli bir role sahipti. Erken Taocu hareketler şamanizmin aksine kendi kurumlarını geliştirdiler ancak bunu yaparken temel şamanik unsurları da özümsediler. Şamanlar erken dönemlerden, en azından 20. yüzyıla kadar Taoizmin temel metinlerini açığa çıkardılar. [17]
Taoizmin kurumsal düzenleri daha yakın zamanlarda geleneksel olarak iki ana dalda gruplandırılan çeşitli türlere ayrılarak gelişmiştir. Bunlar: Quanzhen Taoizm'i ve Zhengyi Taoizm'idir. [18]

Lao Tzu ve Zhuangzi'den sonra Taoizm literatürü istikrarlı bir şekilde büyümeye devam etti ve imparatorun emriyle bir kanon derlenerek -Tao Tsang- adıyla yayınlandı. Çin tarihi boyunca Taoizm birkaç kez devlet dini olmaya aday gösterildiyse de 17. yüzyıldan sonra gözden düştü.

Shangqing Okulu (上清) "Yüce Berraklık" veya "En Yüksek Duruluk" olarak da bilinir, Batı Jin hanedanlığının aristokrasisi sırasında başlayan bir Taoist hareketidir. İmparatorların kendilerinin Lao Tzu'nun akrabaları olduğunu iddia ettiği Tang hanedanlığı döneminde (618-907) Taoizm, Shangqing okulu şekliyle Çin'de yeniden resmi statü kazandı. [11] Bununla birlikte Shangqing hareketi, 4. yüzyılda, 364 ile 370 arasındaki yıllarda tanrılar ve ruhlar vasıtasıyla Yang Xi'ye iletildiği söylenen bir dizi vahiy üzerinde durarak çok daha erken gelişti. [12]

Yang Xi (楊 羲, 330-c. 386); Teveccüh ve iltifat içeren adıyla Xihe (羲 和) "Shangqing vahiyleri" ile tanınan bir Doğu Jin hanedanı bilgini, hattat ve mistiktir. Bu metinlerin Taoist tanrılar tarafından kendisine yazdırıldığı iddia edilmiştir. Teveccüh içeren adı Xihe ise aynı zamanda mitolojik bir güneş tanrısıdır.

Tüm bunlardan su sonuç çıkıyor, Çin dinlerinde bir tanrı haline gelen Lao Tzu'nun kurduğu Taoizm; Chuang Tzu, Zhang Taoling, Yang Xi ve Shangqing Okulu ile gelişmiş, varlığını sürdürerek yayılma imkanı bulmuştur.

DABBE

Yazan: A.Kara

DABBETÜ'L ARZ (دابّة الأرض)

Dabbe İslam'ın kıyamete dair mitlerinden biridir ve ahir zamanda ortaya çıkacak bir yaratık olarak tasvir edilir. Bir rivayete göre ortaya çıkacağı yer Safa tepesidir. [1] 

Neml suresi 82. ayette ondan şöyle bahsedilir:
"O söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dabbe çıkarırız; o da, insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını onlara söyler.
► Veizē vegaal gavlu aleyhim e[k]hracnē lehum dâbbetem-minel-ardi tukellimuhum ennen-nēse kēnû biēyētinē lē yûginûn. [2]

Buna ek olarak Sebe 14'de de Dabbe kelimesinin kullanıldığı görülür fakat buradaki Dabbe, bir  kıyamet alameti değil, Süleyman'ın asasını yiyen yer kurtlarıdır:
“Ne zaman ki Süleyman’a ölümü hükmettik, cinlere onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız bir güve böceği yere dayandığı asâsını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkılınca ortaya çıktı ki, cinler eğer gaybı bilir olsalar o zilletli azab içinde bekleyip durmazlardı.”
► Felemmē gadaynē aleyhil mevte mē dellehum alē mevtihî illē dâbbetul ardi te’külu minseetehû felemmē [k]harra tebeyyenetil cinnu el lev kēnû yağlemûnel ğaybe mē lebisû fil azēbil muhîn. [3]

Dabbe, hafif yürüyen, debelenen, kımıldayan, ayakları üzerinde yürüyen gibi manalara gelir. Genellikle hayvanlar yada binek hayvanları için kullanılıyor olsa da bu sıfat insanlar için de kullanılabilir. Aslında tam da bu yüzden İslam alimleri arasında Dabbe'ye dair görüş ayrılıkları yaşanır ve net bir fikir ortaya konamaz. Çünkü bazısına göre Dabbe korkunç bir yaratık iken, bazısına göre bir insandır.

Örneğin Rağıb İsfehani'ye göre Dabbe, kıyamet sırasında ortaya çıkacak bir hayvandır. [4]

Elmalılı ise, Ebu Hüreyre'nin Dabbe'yi elinde Musa'nın asası ve Süleyman'ın mührü ile ortaya çıkıp kafir ve müminleri işaretleyeceği hadise dayanarak Dabbetü'l-arz'ın hem maddi hem manevi yönden büyük bir İslam devletini teşkil edeceğini, yani başkaldıran büyük bir zat olacağını söyler. [5]

Said Nursi'ye göre tıpkı Firavun'a musallat olan çekirgeler, Ebrehe'ye musallat olan Ebabil kuşları gibi Dabbetü'l arz'da canavarlaşmış, küfür ve fesada batmış olan insanların akıllarını başlarına getirmesi için Allah tarafından gönderilecek ve insanoğluna musallat olacak bir hayvandır. Fakat Nursi, bunun tek bir hayvan olmadığını çünkü tek bir hayvanın tüm insanlığa musallat olamayacağını söyler. Buradan hareketle Dabbe'nin, Sebe suresi 14.ayette Süleyman'ın asasını yiyen ağaç kurtları olduğunu, insanların kemiklerini de bu asayı kemirdikleri gibi yiyeceklerini, insanın dişinden tırnağına kadar her yerine yerleşeceklerini söyler.
Yani Nursi'ye göre konuşacağı söylenen bu hayvan ağzı ile değil, insanlara yerleşerek onları düşürdüğü hal ile konuşacaktır.
[6]

Gördüğünüz üzre çok farklı görüşler var; Öyle ki Dabbe'nin AİDS hastalığı olduğunu söyleyenler bile bulunmaktaydı. Fakat AİDS ciddi artış gösterip aşırı can kaybına sebep olamayınca bu iddia rafa kaldırıldı ve şuan dünyanın uğraşmakta olduğu Korona virüsünün Dabbe olduğuna yönelik görüşler ortaya atılmaya başlandı. Bu virüs zararsız hale getirildiğinde ve üzerinden birkaç yıl geçtiğinde kıyametin hala kopmadığını gören bu şahıslar Korona ve Dabbe konusundaki iddialarının fos çıktığını görünce nasıl hissedecekler şimdiden merak ediyorum.

Çoğu İslam aliminin üzerinde durduğu fikre göre Dabbe denen yaratığın ortaya çıkma nedeni, hem Allah'ın kendini bildirip tanıtması, "bakın işte, ben varım" demesi hem de Allah diyenlerin sayısının azlığıdır. Dabbe yeraltından çıktıktan sonra artık iman durumunun duraksayacağı, yani kimsenin iman edemeyeceği hatta gerileyeceği, bitip-tükeneceği, İslam'a ait her şeyin tükenme noktasına geleceği, iman kapısı kapandığı için kimsenin imanının kabul olmayacağı görüşü hakimdir.

Buradan hareketle yine İslam'ın teknoloji karşıtlığı öne çıkar. Çünkü onlara göre bunların gerçekleşmesinin, Dabbe'nin çıkıp gelmesinin ve insanların artık iman etmiyor olmasının en büyük nedeni teknolojinin aşırı derecede ilerlemesi, robotlar, tüplerde yetiştirilen bebekler yapılması ve insanların yaratma hevesine kapılacak olmasıdır.
Fakat bunu diyenler enteresan bir şekilde Allah'ın en başından beri tüm bunları, yani teknolojinin aşırı gelişeceğini, insanların ona inanmayı bırakacağını ve sonunda Dabbe'nin ortaya çıkacağını zaten biliyor olması gerektiğini göz ardı ediyorlar. Allah'ın olacak her şeyi bildiği halde buna rağmen her şeyi var edip sonunda da cezalandırması büyük bir mantık hatasıdır. 

Çoğu kez olduğu gibi Kur'an, Dabbe konusunu da üstü kapalı bir şekilde geçiştirmiş, detay veya doyurucu anlatımda bulunmamıştır. Bu yüzden de Dabbe'den kast edilenin ne olduğunu tam olarak anlayabilmek, bu yolda daha açık tanımlamalar elde edebilmek için bazı hadislere ve çoğu kez olduğu gibi Musevi ve Hristiyan teolojisine ait metin ve inanışlara bakmak gerek. Hadislerden başlayalım.

HADİSLERDE DABBETÜ'L-ARZ

Ebu Hüreyre buyurdu ki: "Dâbbetü'l-arz, beraberinde Hz. Musa'nın asası ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Asa ile mü'minlerin yüzünü cilalar, mührü de kafirlerin burnuna basar. Öyle ki, sofra ehli toplanınca biri diğerine (yüzündeki parlaklıktan dolayı) "Ey mü'min!" der, diğeri de (öbürüne, burnundaki mühür damgası sebebiyle): "Ey kafir!"der. (Yani mü'min de kafir de yüzünden tanınır). [7]

İbnu Amr İbnu'l-As anlatıyor: "Resulullah buyurdular ki: "Çıkış itibariyle, kıyamet
alametlerinin ilki güneşin battığı yerden dogması, kuşluk vakti insanlara Dabbetu'l-arz'ın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa, diğeri de onun hemen peşindedir." [8] 

"Üç şey vardır ki onlar çıktığı vakit «önceden inanmayan veya îmânıyla bir hayır kazanmayan kimseye, artık îmânı fayda vermez». Bunlar; Güneş’in battığı yerden doğması, Deccâl ve Dâbbetü’l-Arz’dır.” [9]

Bazı hadislere göre Dabbe; deve ayağı gibi dört ayaklı, kuş kanatlı, öküz başlı, fil kulaklı, koç kuyruklu dev bir yaratıktır. [10]

HRİSTİYAN & MUSEVİ TEOLOJİSİ

Hristiyan-Yahudi teoloji ve mitolojisine bakıldığında İslam'daki Dabbe, Deccal gibi ögelerin esin kaynağının neler olduğu görülmektedir.

Daha önce hazırladığım bir video ile Livyatan (Leviathan) adlı dev deniz yaratığı mitolojisini sizlere anlatmıştım. İslam'daki Dabbe'ye benzer şekilde Yahudi & Hristiyan teolojisinde Rahav (Rahab), Canavar ve Ejderha gibi isimlerle anılan çeşitli yaratıklar bulunur.

Livyatan videomda anlatmış olsam da tekrar kısaca değinmekte fayda var. Cinni bir çöl yaratığı olan Behemot ve Rahav ile bağlantılı olan Livyatan'a dair çeşitli görüşler olsa da temelde kötü, şeytani bir varlık olduğu ve tanrının ilerde gerçekleştireceği bir plan için başlangıçta onu yaratıp bekletmekte olduğu açıktır. Tıpkı İslam'daki Dabbe gibi. Çünkü Talmud'da tanrının çift olarak yarattığı Livyatanlardan dişi olanı öldürdüğü yazar [11] fakat erkekten bahsetmediğine göre inanışa göre onu bir amaç için sakladığı düşünülebilir.

Eyüp 3:8'de "Livyatan'ı uyandıracak olanlar" derken;
Vahiy 20:2-3'de "Melek, ejderhayı -o eski yılanı- yakalayıp bin yıl için bağladı. Bin yıl tamamlanıncaya dek ulusları bir daha saptırmasın diye onu dipsiz derinliklere attı, oraya kapayıp girişi mühürledi. Bin yıl geçtikten sonra kısa bir süre için serbest bırakılması gerekiyor." der.
Yani tıpkı İslam'daki Dabbe gibi Livyatan'ın da bir vadi olduğu ve belli bir amaç için beklemekte olduğu açık.

Buna ek olarak Dabbe benzeri diğer yaratıklardan yıkım-dehşet-korku temaları işlenirken nasıl bahsedildiğine bakalım:

Mezmurlar 89.Bab'da Rab'be methiyeler düzülürken şöyle denir:
Mezmurlar, 89:9-10:
Sen kudurmuş denizler üzerinde egemenlik sürer,
Dalgalar kabardıkça onları dindirirsin.
Sen Rahav’ı leş ezer gibi ezdin,
Güçlü kolunla düşmanlarını dağıttın.

Eyüp, 26:11-12:
Göklerin direkleri sarsılır,
Şaşkına dönerler O azarlayınca.
Gücüyle denizi çalkalar,
Ustaca Rahav’ı vurur.

Eyüp, 9:12-13:
Evet, O avını kaparsa, kim O’nu durdurabilir?
Kim O’na, ‘Ne yapıyorsun’ diyebilir?
Tanrı öfkesini dizginlemez,
Rahav’ın yardımcıları bile
O’nun ayağına kapanır.

Yahudi folklorundaki "Denizin Şeytanı", "Suların Ejderhası" gibi sıfatlarla bahsedilen Rahav (רַהַב) adlı yaratık tıpkı Livyatan gibi bir deniz canavarıdır. [17]
Onu Dabbe'ye benzeştiren yanı, tanrının onu zapt ettiği ve dünyanın sonuna doğru bu canavarın tekrar yeryüzüne dönüş yapacak olmasıdır. [18]

Mezmurlar 74:13-14
Gücünle denizi yardın,
Canavarların kafasını sularda parçaladın.
Livyatan’ın başlarını ezdin,
Çölde yaşayanlara onu yem ettin.

Vahiy, 13:11-18'de denizden çıkan Livyatan (Leviathan) adlı canavarın güç ve yetkisini kullanan ve bazı yönleri ile kısmen Deccal özellikleri de taşıyan bir başka yaratıktan bahseder:
[●►Kalın yerler, İslam'daki Deccal anlatısı ile de benzeşen kısımlardır◄●]

Bundan sonra başka bir canavar gördüm. Yerden çıkan bu canavarın kuzu gibi iki boynuzu vardı, ama ejderha gibi ses çıkarıyordu.
İlk canavarın bütün yetkisini onun adına kullanıyor, yeryüzünü ve orada yaşayanları ölümcül yarası iyileşen ilk canavara tapmaya zorluyordu.
İnsanların gözü önünde, gökten yere ateş yağdıracak kadar büyük belirtiler gerçekleştiriyordu.
İlk canavarın adına gerçekleştirmesine izin verilen belirtiler sayesinde, yeryüzünde yaşayanları saptırdı. Onlara kılıçla yaralanan, ama sağ kalan canavarın onuruna bir heykel yapmalarını buyurdu. 
Canavarın heykeline yaşam soluğu vermesi için kendisine güç verildi. Öyle ki, heykel konuşabilsin ve kendisine tapmayan herkesi öldürebilsin.
Küçük büyük, zengin yoksul, özgür köle, herkesin sağ eline ya da alnına bir işaret vurduruyordu.
Öyle ki, bu işareti, yani canavarın adını ya da adını simgeleyen sayıyı taşımayan ne bir şey satın alabilsin, ne de satabilsin.
Bu konu bilgelik gerektirir. Anlayabilen, canavara ait sayıyı hesaplasın. Çünkü bu sayı insanı simgeler. Sayısı 666’dır.

Bunlara ek olarak İslam hadislerindeki Dabbe'yi andıran anlatımlara benzer anlatılara Daniel (Danyal) Kitabı'nda (דניאל) rastlanır:
Denizden birbirinden farklı dört büyük yaratık çıktı. Birinci yaratık aslana benziyordu, kartal kanatları vardı. Ben bakarken kanatları koparıldı, yaratık yerden kaldırıldı, insan gibi ayakları üzerine durduruldu. Ona bir insan yüreği verildi. İkinci yaratık ayıya benziyordu. Bir yanı üzerinde doğrulmuştu. Ağzında, dişleri arasında üç kaburga kemiği vardı. Ona, ’Haydi kalk, yiyebildiğin kadar et ye!’ dediler. Sonra baktım, parsa benzer bir başka yaratık gördüm. Sırtında dört kuş kanadı vardı. Bu yaratığın dört başı vardı ve ona egemenlik verilmişti. [21]

İslam kaynaklarına ve ondan önceki Musevi-Hristiyan teolojisine bakıldığında çoğu zaman olduğu gibi Yahudilerin Babil gibi çevre toplumlardan duyup kendine uyarladığı, türettiği efsaneleri daha sonra Muhammed'in de alarak Kur'an'a ilave ettirmiş olması güçlü bir ihtimaldir. Neticede Yahudi-Hristiyan teolojisine dair birçok konuyu ilan ettiği dinine eklemesi, diğerlerinin onun dinine geçmesini kolaylaştıracaktır.

Tuhaf olan ise Kur'an'da Muhammed'in eşleri ve onlarla ilişkileri hakkında yüzlerce ayet varken kıyamete dair önemli bir tema olan Dabbe'ye dair doğru düzgün, elle tutulur ifade ve anlatımlar bulunmamaktadır.

BEYAZ KÖLELER VE BERBERİ KORSANLAR

Yazan: A.Kara

BERBERİLERİN BEYAZ KÖLE TİCARETİ

16 ve 19. yüzyıllar arasında gerçekleşen Afrika köle ticareti trajedisi hakkında büyük kınamalar yapılır. Bu süreçte gerek Avrupa gerek İslam ülkeleri Afrikalıları köle olarak satmış, harem, hizmetli ve cinsel haz gibi türlü konularda kullanmıştır. Fakat aynı zamanda, Akdeniz'de eşit derecede Berberi köle ticareti yapılıyordu. 1,25 milyon kadar Avrupalının Berberi korsanlar tarafından köleleştirildiği ve hayatlarının aynı kaderi paylaştıkları Afrikalı köleler kadar acınası olduğu tahmin edilir. Öyle ki bir dönem Berberlerin beyaz köleleri olarak biliniyorlardı.

Kölelik insanoğlunun bildiği en eski ticaretlerden biridir. Bunun kayıtları ilk olarak MÖ 18. yüzyıl Babil'inde, Hammurabi Kanunlarında görülür. Geçmişte neredeyse her kültürden, medeniyetten ve dinden topluluk, diğer insanları kendi kölelerini yapmış veya satmıştır. Bununla birlikte şu anda Fas, Cezayir, Tunus olarak bilinen yerde dönem Avrupalılarının Berberi kıyısı olarak adlandırdığı kıyı boyunca korsanlar tarafından Berberi köle ticareti yapılıyordu fakat nispeten az ilgi görüyordu. MS 1600'lerden itibaren Akdeniz'de seyahat eden herkesin korsanlar tarafından yakalanma, Berberi Sahil kentlerine götürülme ve köle olarak satılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını unutmamak gerek.

Gemilere ve denizcilere saldırmakla yetinmeyen korsanlar bazen İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz, İngiltere, İrlanda hatta Hollanda ve İzlanda kadar uzaktaki kıyı yerleşimlerine baskın düzenlerdi. Kurbanlarını yakalamak için karanlıkta sürünerek köylere, korunmasız kıyılara inerlerdi. İrlanda'nın Baltimore köyünün hemen hemen tüm sakinleri 1631'de bu şekilde ele geçirildi. Bu tehdit sonucunda halk korktu, kendini ve ailesini korumak istedi. Böylece Akdeniz'deki çok sayıda kıyı kenti 19. yüzyıla kadar sakinleri tarafından neredeyse tamamen terk edildi.

İrlanda’nın güneybatı kıyısındaki Baltimore sahil köyüne yapılan baskın, Berberi korsanları tarafından gerçekleştirilen en korkunç eylemlerden biridir. 20 Haziran 1631 günü saat 02:00'de tüfekler, demir çubuklar ve yanan odun sopalarıyla silahlanmış 200'den fazla korsan sessizce Baltimore kıyısına dağılır, ana köydeki kulübelerin ön kapılarında ve içerideki evlerde bekler. Sinyal verilince eş zamanlı olarak evlere hücum eder, uyuyanları yataklarında yakalayarak çekip çıkarırlar. Toplam 107 erkek, kadın ve çocuk gemilere sürüklenir ve Cezayir'e geri dönüş yolculuğu başlar.

Cezayir'e varınca yakalanan Baltimore halkı zincirlenmiş ve neredeyse tamamen çıplak şekilde potansiyel alıcılarına sergilenmeden önce köle bölmelerine götürülür. Yaygın olarak erkekler işçi, kadınlar cariye olarak kullanılırken, çocuklar genellikle Müslüman olarak yetiştirilir ve sonunda Osmanlı ordusu içindeki köle birliklerinin bir parçasını oluştururdu.

Şimdi lütfen bunu duyunca yine "Sen Osmanlı düşmanısın" diye çığırtkanlık yapmayın. Gereği yok. Çoğu padişahın hareminde siyahi cariyeler vardı, herhalde bunlar bahçede yetişmedi değil mi?
Osmanlı hepimizin geçmişidir fakat ben onları ilahlaştırmak yerine hataları ne ise anlatıyorum. Hiçbir imparatorluğa tanrısal kimlik yüklenmemesi gerektiğini biliyorum, bazılarınız bu mantıktan çok uzak.

Konumuza devam edelim. 13 ve 14. yüzyıllarda denizlere hakim olan ve Berber köle tüccarları için tehdit oluşturanlar başta Katalonya ve Sicilyalı Hristiyan korsanlardı. Fakat ironik olan şu ki Hristiyan korsanlar da köle ticareti yapıyorlardı.

Avrupalı korsanlar MS 1600 civarında gelişmiş yelken ve gemi inşa tekniklerini Berber kıyılarına getirince Berber korsanların faaliyetlerini Atlantik Okyanusu'na doğru genişletmelerine olanak tanımış oldular. Böylece Berberlerin köle toplama amaçlı baskınları 17. yüzyılın başlarından ortalarına kadar zirveye ulaştı.

Berberi köle tacirleri genellikle beyaz Hristiyanları yakalayan Müslüman korsanlar olarak tasvir edilse de bu her zaman doğru değildir. Çünkü istisnalar dışında korsanlar yakaladıkları kişilerin ırkı veya dini yönelimleri ile ilgilenmiyorlardı. Bu yüzden Berberlerin sattığı köleler siyahi veya beyaz, Katolik, Protestan, Ortodoks, Yahudi veya Müslüman da bulunabilir. Zaten sadece Müslümanlar korsan değildi. İngiliz korsanlar ve Hollandalı kaptanlar dostların bir kalem darbesiyle düşman olabileceği bir çağda yaşıyorlardı ve bağlılıklarını istismar ediyorlardı.

"Hıristiyan Köleler, Müslüman Sahipler: Akdeniz'de, Berber Kıyısı ve İtalya'da Beyaz Köleliği" kitabının yazarı, tarihçi Robert Davis şöyle der:
"Hem halkın hem de birçok akademisyenin kabul etme eğiliminde olduğu şeylerden biri köleliğin doğası gereği her zaman ırksal olduğudur. Ancak bu doğru değildir."

Davis ayrıca beyaz köle ticaretinin en aza indirildiğini veya göz ardı edildiğini çünkü akademisyenlerin Avrupalıları kurban olarak değil de kötü sömürgeciler olarak görmeyi tercih ettiğini söyler.

Peki Berberi korsanlar tarafından ele geçirilen kölelere ne oluyordu? Korkunç bir gelecekle karşı karşıya kalıyorlardı. Birçoğu Kuzey Afrika'ya gerçekleştirilen uzun yolculuklar sırasında hastalık ya da yiyecek ve su eksikliği nedeniyle ölüyordu. Hayatta kalanlar saatlerce ayakta bekleyecekleri köle pazarlarına götürülürken, alıcılar onları müzayedede satılmadan önce kontrolden geçirirdi. Geceleri ise genellikle sıcak ve aşırı kalabalık olan bagnios adı verilen hapishanelere konurlardı.

Bununla birlikte bir Berberi kölesi için en kötü kader muhtemelen gemi kürekleri görevine verilmesiydi. Kürekçiler oturdukları yerde zincirlenir ve asla ayrılmalarına izin verilmezdi. Yani oracıkta uyur, yemek yer, tuvaletlerini yaparlardı. Gözetmenler ise yeterince sıkı çalışmadıkları düşünülen kölelerin çıplak sırtlarını kırbaçlarlardı. Yani filmlerde gördüğümüz bu sahneler aslında gerçek tarihin ta kendisidir.

Gelişmiş Berberi gemilerinden daha güçlü Avrupalı donanmalar bu korsanlar üzerinde baskı kurdukça 17. yüzyılın ikinci yarısında korsanlık faaliyetleri azalmaya başladı. Bununla birlikte 19. yüzyılın ilk yıllarına kadar Amerika Birleşik Devletleri ve bazı Avrupa ülkeleri Berberi korsanlarına karşı daha hararetli bir şekilde savaşmaya başladı.

Cezayir 19. yüzyılın başlarında Fransızlar, İspanyollar ve Amerikalılar tarafından sık sık bombalandı. Sonunda 1816'da Cezayir'e yapılan bir Anglo-Hollandalı baskının ardından korsanlar Avrupalı olmayanların köle ticaretinin devam etmesine izin verilen fakat Hristiyanların köleleştirilmesini hariç tutan şartları kabul etmek zorunda kaldılar. Yani bu anlaşma ile Berber korsanlara "Hristiyanları köleleştirmeyin de ne yaparsanız yapın" dediler.

1824'te Cezayir'e başka bir İngiliz saldırısı gerçekleşene ve 1830'da Cezayir'i sömürge yönetimi altına alan Fransız işgaline kadar ara-ara benzer olaylar yaşanmaya devam etti. Benzer şekilde Tunus 1881'de Fransa tarafından işgal edildi. İlerleyen süreçte Avrupa hükümetleri köle ticaretini yasaklayınca Berberi kıyılarındaki bu durum nihayet son bulmuş oldu.

İLK DİNDEN DÖNENLER KUR'AN'I YAZMA GÖREVLİLERİDİR

Yazan: A.Kara
Kur'an'ı yazmakla görevlendirilen yazıcı katiplerinden dinden dönenler oldu mu? Aralarında öldürülenler veya kılıç zoruyla İslam'ı seçenler var mıydı?

İLK DİNDEN DÖNENLER, ĶUR'AN'I YAZMA GÖREVLİLERİDİR

Kur'an katibi olan, yani Muhammed'in en yakınında olan biri dinden çıkar mı? Çıkıyorsa, o dönemde yaşamış, olan biten her şeyi görmüş, vahiy katipliği yapmış biri bile Muhammed'in peygamber olduğuna inanmıyor ve dinden çıkıyor ise, o coğrafyada ve o çağda yaşamamış, hiçbir şeye şahit olmamış, eline bir kitap tutuşturulmuş olan bizlerin dini terk etmesine şaşırmamaları gerekir.

Abdullah Bin Sa'd Bin Ebi Serh (Sarh) (عبد الله بن سعد أبي سرح)
Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh, halife Osman'ın akrabası, süt kardeşidir. Muhammed bir kısım ayetleri vahiy katiplerine söyler, onlar da yazıya geçirirlerdi.

İlk vahiy katiplerinden Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh, Muhammedin hallerinden olsa gerek, vahiyden şüphelendi ve Mekke müşriklerinin yanına dönerek mürtet oldu. Bazı Müslümanlar bunun nedeninin katipliği sırasında vahyi kendi arzusuna göre tahrif etmesi, böylece müşriklerin İslâmiyet aleyhindeki çalışmalarını desteklemesi olduğunu söyler. Bu durumda, böylesi koşullarda yazılan Kur'an'ın değiştirilmemiş olduğuna inanmanın ne kadar doğru olacağı da büyük bir soru işaretidir.

Ebi Serh, aralarına döndüğü Kureyşlilere şöyle der: "Ben Muhammed'in yazdırdıklarına istediğim gibi tasarrufta bulundum. 0 bana, "Azizun hakim" diye yazdırırdı, ben "Alimun hakim" derdim. O da: "Evet, hepsi doğru!" derdi" [11]

İbn Ebi Serh'in Kur'an'ı tahrif ettiğine dair hadislerden biri şöyledir:
“Şurahbîl b. Sa’d dedi ki: En’am sûresinin 93. ayetinin ‘Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken, ‘Bana da vahyolundu’ diyenden ve ‘Ben de Allah'ın indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim’ diyenden daha zalim kim vardır!’ kısmı Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber Mekke’ye girdiğinde; İbn Ebî Serh, sütkardeşi Hz. Osman’ın yanına kaçtı. Mekke ehli sakinleşinceye kadar Hz. Osman onu yanında sakladı. Sonra onu Hz.
Peygamber’in yanına kadar getirdi ve ona eman vermesini istedi” [9]

Mekke'nin fethinde, Muhammed, Abdullah Bin Sad'ın kanının heder olduğunu ve görüldüğü yerde öldürülmesini emredince Abdullah gidip süt kardeşi Osman'a sığınır, pişman olduğunu söyleyerek affedilmesini ister. Halife Osman araya girer ve Abdullah Bin Sad'ın öldürülmesini engelleyince Abdullah yeniden Müslüman olur. Ey korku, sen nelere kadirsin! [2][3][4][10][11]

Konuya dair İbn Abbas'tan bir rivayet şöyledir:
Nahl suresi 106. ayetin hükmü kaldırıldı ve aynı surenin 110. ayeti bu hükmün dışında bırakıldı. Hakkında bu ayet inen kimse Mısır’da valilik görevinde bulunan ve Hz. Peygamber’e vahiy kâtipliği yapmış Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh’tir. Şeytan onu şaşırttı. Kâfirlere katıldı. Bu yüzden Hz. Peygamber, Mekke fethi günü onun öldürülmesini emretti. Hz. Osman, onu himayesi altına aldı. Hz. Peygamber de bu himayeyi kabul etti.” [1]

Dinden dönen Kur'an yazma görevlisi Abdullah b. Sa'd için indiği söylenen Nahl 106'da şöyle yazar:
Nahl 106: "Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olan kimse müstesna, inandıktan sonra Allah’ı
inkâr edip, gönlünü kâfirliğe açanlara Allah katından bir gazap vardır; büyük azap da onlar içindir."

Daha sonra affedilince İbn Ebi Serh'i kast ederek Nahl 110'da şöyle yazdırılır: "Rabbin, türlü eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, Allah uğrunda savaşan ve sabreden kimselerden yanadır. Rabbin şüphesiz bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder."

Yani eğer Nahl 106'nın hükmü uygulansaydı, dinden dönen vahiy katibi Abdullah b. Sa'd tehdit edilince geri gelip af dilemese başına gelecekler açık ve nettir. Af dileyip tekrar İslam'a girerek kafasının gövdesinden ayrılmamasını garantilemiştir.

Bir hadise göre Mekke'nin fetih gününde Muhammed'in 4 erkek ve 2 kadın haricinde herkese can ve mal güvencesi verir. (eman vermek). Hayatı ve malı tehlikede olan bu 4 erkekten biri de Abdullah b. Sa'd'dır. Muhammed halkını kendine biat etmeye çağırırken Sa'd halife Osman'ın yanına saklanır. Osman onu Muhammed'in yanına götürür ve "Ey Allah’ın elçisi, elini uzat da Abdullah biat etsin" der. Muhammed 3 kez ona bakar, üçüncüsünde biat etmesi için elini uzatır. [5]

Benzer rivayetlerde öldürüleceği açıklananların sayılarına, Abdullah affını istediğinde Muhammed'in tavırlarına dair farklı anlatımlar bulunsa da Abdullah'ın hep öldürülecekler arasında olduğu görülür. 
Örneğin bir hadiste öldürülmesi emredilenler  Abduluzzâ b. Hatal, Mıkyes b. Subabe, Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh ve Ümmü Sâre iken [6] bir başka hadiste bu kişiler  İbn Ebî Serh, cariye Fertenâ, şair İbn ez-Zeba’râ ve İbnü’l Hatal'dır. [7]
Hatta Tabakatü'l Kübra'da Muhammed'in İbn Ebi Serh'in öldürülmesini isterken "bu köpeği" veya "fasığı" öldürün dediği yazar. [8]

Abdullah Bin Hatal (Abdüluzza ibnu Hatal)
Abdullah bin Hatal'da mürtet olan bir diğer vahiy katibidir. Kettânî "Rasûl-i Ekrem’e herhangi bir konuda kâtiplik yapmış olanlar ve bunların sayıları" adlı yazısında el-Irâkî’den verdiği bilgide vahiy katiplerinin sayısının kırk ikiye kadar çıktığını söyler ve isimler arasında Abdullah b. Hatal da vardır. [31] İslam dinine geçip Medine'ye göç eden Hattal'a Muhammed tarafından zekat ve sadakaları toplama, yani tahsildarlık görevi verilir. [12][13][14] 

Abdullah b. Hatal’ın vahiy kâtipliği yaptığına dair bazı rivayetler şöyledir:
İbn Seyyidünnâs’tan aktarılan rivayete göre Hz. Ali şöyle demiştir: “İbn Hatal, Hz. Peygamber’in huzurunda yazardı. “gafûrün rahîm” indiği zaman O “Rahîmün gafûr” yazdı. Aynı şekilde “ Semîun alîm” indiği zamanda “Alîmün semî” yazar idi. [32]

Yani tıpkı Ebi Serh gibi o da Muhammed'in söylediği sözleri kendi isteğine göre yazıyordur. Fakat belirtmeliyim ki Müslümanlar bu hadisleri sahih görmedikleri için kabul etmezler.

Yine rivayete göre Abdullah Bin Hatal'ın emri altında Huzaa'lardan bir köle vardır. Bu köle ona hizmet edip yemeğini yapar. [15][16] bir gün bu köle uyuya kalıp Abdullah'ın yemeğini hazırlamayı unutunca Abdullah kızıp köleye saldırır, onu öyle döver ki öldürene kadar bırakmaz. [16][17][18][19][20] Kölesini öldürdükten sonra Muhammed'e bu konuda ne cevap vereceğinden korkar, İslam'ı terk eder, halktan topladığı zekat ve sadakaları da yanına alarak Mekke'li müşriklerin yanına geri döner. [16][19]

Fakat tüm bunlar, Kur'an katibi olup daha sonra dinden dönen birini kötü göstermek atılmış iftiralar da olabilir. Malum, günümüzde bile sırf dine inanmıyoruz diye onca itham ve iftiraya maruz kalıyoruz, dini inancın daha yoğun yaşandığı o dönemlerde insanların bu konudaki tutumunu hayal bile edemiyorum.

Konumuza dönersek, hadislere göre Abdullah, müşriklerin yanına dönünce müşrikler ona "Neden bizim yanımıza geldin?" diye sorarlar, o da "Sizin dininizden daha iyisini bulamadım" der. [17][16]

Bir gün İbn Hatal silahlanmış bir vaziyette atına binerek Mekke'nin yukarısından gelirken Said b. As'ın kızları ile karşılaşır. Onlar İbn Hatal'a, Muhammed'in Mekke'ye girdiğini haber verirler. 

Hatal onlara: "Vallahi göreceksiniz ki; vücutlar kılıç darbelerinden su tutmayan tulumların ağızlarına benzemedikçe onlar Mekke'ye giremeyeceklerdir!" der ve Handeme tepesine doğru çıkar. 

Rivayetlere göre Müslüman savaşçıların çarpışmalarını gören Hatal korkuya kapılır, atından inip silahlarını çıkarır ve Kabe'ye giderek Kabe örtülerini arasına gizlenir. Ka'b kabilesinden biri Hatal'ın çıkardığı zırh ve silahlarını, ayrıca terk ettiği atını alıp Muhammed'in yanına gider. [21]

Daha sonra Hatal'ı saklandığı yerde bulup öldürürler. Kimi rivayetlere göre Ebu Berzetü'l-Eslemî ile Saîd b. Hureysü'l-Mahzûmî'nin onu birlikte öldürdüğü anlatılırken bazı rivayetlerde onu yalnızca Ebu Berze'nin öldürdüğü ve "İbn Hatal'ı Kabe'nin örtüsüne asılmış olduğu halde çıkarıp, Rükünle Makam arasında boynunu vurdum! " dediği yazar. [16][22][23]

Osman'ın torpili sayesinde Abdullah Bin Sad idamdan kurtulmuştu. Fakat torpili olmayan Abdullah b. Hatal Mekke'nin fethinde öldürülür.

Fakat Muhammed'in öldürülmesini emrettiği kişiler arasında Hatal'ın Muhammed hakkında söylediği hiciv şiirlerini söyleyen şarkıcı 2 kadın kölesi Fertana (veya Kureyna) ve Emebe (Emeb) de vardı. [24][25][26][30]
Muhammed hakkında hiciv şiirleri söylediği için öldürülmeleri emredilen bu 2 kadın arasından Emeb, Mekke'nin fethinde yakalanıp öldürülürken Fertana kaçmayı başarır. [27][28] Her ne kadar Fertana kaçmayı başarsa da hazır Muhammed kendisi hakkında eman vermişken yayılmakta olan İslam dininin kılıcının keskin tarafından nasiplenmemek için Müslüman olur. [29]

DECCAL VE KÖKENLERİ

Yazan: A.Kara

İSLAM, MUSEVİLİK VE HRİSTİYANLIKTA DECCAL

Deccal, Hristiyan eskatolojisinde (dünyanın sonu ile ilgili konular) Mesih karşıtı, Musevilikte ise Armilos (Armilus) olarak bilinir. İslam'a göre Deccal, ahir zamanda ortaya çıkıp insanları saptıracak, fitne yayacak, kendini önce peygamber olarak tanıtacak, daha sonra ise tanrı olduğunu iddia edecek olan kişidir. Tabi bazı İslam alimlerince bir kişi değil de, bir ideoloji yada akım olduğu görüşü de ortaya atılmıştır.
İnanışa göre Deccal, Mesih tarafından öldürülecektir fakat Şia'ya göre onu öldürecek olan Mesih değil Mehdi'dir. [1][2]

Deccal'in ortaya çıkacağı yerle ilgili farklı rivayetler vardır ancak genellikle doğudan ortaya çıkacağı söylenir. Tek gözü kör olarak tanımlansa da hangi gözünün kör olduğu tartışmalıdır. Fakat ağırlıklı olarak sağ gözünün kör olduğuna dair rivayet ve görüşler hakimdir. Kusurlu bir göze sahip olmanın, genellikle kötü hedeflere ulaşmak için daha fazla güç verdiği düşünülür. [4]

İnanışa göre Deccal, Mekke ve Medine hariç her şehre girerek tüm dünyayı dolaşacaktır. [5] Sahte bir Mesih olarak insanları kandıracağına, aralarında Yahudiler, Bedeviler ve sihirbazlar da dahil olmak üzere birçok kişinin onun tarafından aldatılıp safına katılacağına ve bir iblis ordusunun ona yardım edeceğine inanılır.
Rivayetlere göre yine de onun en güvenilir destekçileri Yahudiler olacaktır. Deccal'in takipçilerinin çoğunluğunu oluşturan bu Yahudiler kavramı muhtemelen Hristiyanların Deccal efsanelerinden bir kalıntıdır. [6]

Deccal, hastaları iyileştirerek, ölüleri dirilterek, bitki örtüsünün aşırı büyümesine, çiftlik hayvanlarının daha çok üremesine ve ölmesine neden olarak ve güneşin hareketini durdurarak bazı mucizeler gerçekleştirecektir. [6]
Onun mucizeleri, İsa'nın gerçekleştirdiğine inanılan mucizelere benzer. İkisi arasındaki ilişki belirsizdir. Bir rivayette İsa'nın Kabe'yi tavaf derken Deccal'in onu takip ettiği ve ondan İsa'nın kötü, karanlık bir kopyası olarak bahsedildiği görülür [45]

Pek çok versiyonda anlatılanlara bakıldığında Deccal İsa'nın kötü bir varyantı gibidir. [7] İsa'nın Kuran'daki muğlak statüsüne benzer şekilde, ilahî olmayan ama yine de bir insandan daha fazlası olan Deccal, görünüşe göre alışılagelmiş birçok peygamberden daha niteliklidir. Bazı kesimler onu daha çok bir insan olarak görse de İslami geleneklerde insan formunda bir şeytan-iblis olarak tanımlanmaktadır. [8]

●►Sünniler İsa'nın safranla hafif boyanmış iki elbise giymiş ve elleri iki meleğin omuzlarına dayanır vaziyette Şam'daki Emevi Camii'sinin (Şam Ulu Camii) Doğu Minaresine ineceğine inanırlar.
Başını eğdiğinde, saçından su akıyormuş gibi görünecek, başını kaldırdığında ise saçları incilerle donatılmış gibi parıldayacaktır. Onun nefesi gözünün görebileceği yere kadar uzanacak ve kokusunu koklayan her inançsız ölecektir. [15]

Deccal, daha sonra Meryem oğlu İsa tarafından yakalanıp öldürüleceği, Tel Aviv'in 15 kilometre güneydoğusundaki Arap-Yahudi şehri Lod'un kapısına kadar kovalanacaktır.
Daha sonra Mesih'in haçı kıracağına, domuzu öldüreceğine, cizyeyi kaldıracağına ve tüm uluslar arasında barışı sağlayacağına inanılır.
İsa'nın kuralı adil olacak ve herkes tek gerçek dine dahil olmak için ona akın edecek. [16]

Haç'ın kırılmasının Hristiyanlığın sahte bir din olarak ilan edilmesini ve Haç'a duyulan saygının sona ereceğini sembolize ettiği söylenir.
Domuzun öldürülmesinin ardındaki anlam din adamları tarafından hala tartışılmaktadır. Bazıları, domuzun üç İbrahim inancının öğretilerine aykırı olduğunu ve Hristiyanların, Yahudiler ve Müslümanların aksine domuz eti tüketmeyi yasaklayan Kutsal Kitap kurallarına aykırı davrandıklarını düşünerek domuzun öldürülmesinin Hristiyanların bu yanlışını işaret edip ortadan kaldırdığını söylemektedir.

Şimdi hadislerdeki anlatılara bakalım:

1) "Ben, Deccal ile beraber olanı ondan daha iyi bilirim. Onun yanında akar iki nehir vardır. Onlardan biri dış görünüş itibarıyla beyaz bir sudur, diğeri alevlenmiş bir ateştir. Sizden biri ona yetişirse ateş olarak gördüğü nehre gelsin. Sonra başını daldırıp ondan içsin, çünkü o, soğuk bir sudur. Deccal’in sol gözü yoktur, üzerinde kalın bir perde vardır. İki gözü arasında kâfir yazılıdır. Okuması olan olmayan her Müslüman o yazıyı okur." [3]

2) Bize Abdullah ibn Mesleme, Mâlik'ten; o da Nâfi'den: o da Abdullah ibn Umer(R)'den tahdîs etti ki, Rasûlullah (S) şöyle buyurmuştur: "Ben bu gece ru'yâmda kendimi Ka'be'nin yanında buldum. Ve ben orada esmer bir adam gördüm ki, o görmekte olduğun esmer erkeklerin en güzeli idi, onun kulak memelerine geçmiş bir saçı vardı ki, o da görmekte olduğun saçların en güzeli nev'inden olup, bunları taramış idi. Ve bu saçlar su damlatıyordu. Bu zât iki adam üzerine -yâhud: İki adamın omuzları üzerine- dayanarak Ka'be'yi tavaf ediyordu. Ben:
— Bu kimdir? diye sordum.
— Bu, Meryem 'in oğlu Mesih 'tir, denildi.

Bu sırada ben, düz değil çok kıvırcık saçlı, sağ gözü sakat, sanki salkımındaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm tanesi gibi olan bir adamla karşılaştım. Ben:
— Bu kimdir? diye sordum. Bana:
— Deccâl Mesih'tir, denildi" [45]

3) “Ebû Saîd el–Hudrî’den rivayet edildiğine göre Peygamber şöyle buyurdu:
“Deccâl ortaya çıkınca, mü’minlerden biri onun bulunduğu tarafa doğru gider. Deccâlin silâhlı adamları onun önüne çıkarak:
– Nereye gitmek istiyorsun? diye sorarlar.
– Şu ortaya çıkan adamın yanına, der. Deccâlin adamları:
– Sen bizim Rabbimize inanmıyor musun? diye sorarlar. O da:
– Bizim Rabbimizin gizli bir yanı yok ki onu bırakıp başkasına inanalım, der. Deccâlin bazı adamları:
– Öldürün şunu, derler. Bir kısmı ise:
– İlahınız deccal, haberi olmadan bir kimseyi öldürmeyi yasaklamadı mı! derler ve o mü’mini deccâlin yanına götürürler. O mü’min deccâli görünce diğer mü’minlere:
– Ey mü’minler! Bu adam Resûlullah’ın kendisinden bahsettiği deccâldir, diye seslenir. O zaman deccâl adamlarına:
– Bunu iyice bir dövün, der. Onu dövmek üzere tutarlar. Deccâl tekrar, “Yakalayın şunu, yarın kafasını”, der. Onun sırtını, karnını dayaktan geçirirler. Bu defa deccâl, “Bana iman etmiyor musun?” diye sorar. O mü’min:
– Sen yalancı Mesîh’sin, der.

Deccâlin emri üzerine onu testereyle baştan aşağı ikiye biçerler. Deccâl o zâtın ikiye bölünen cesedinin arasından yürüyüp geçtikten sonra ona:

– Ayağa kalk! der. O da doğrulup kalkar. Deccâl tekrar:
– Bana iman ediyor musun? diye sorar. O da:
– Senin hakkındaki kanaatim iyice pekişti, dedikten sonra halka dönerek, ‘Ey insanlar! O benden sonra artık kimseyi öldürüp diriltemez’, der. Deccâl onu kesmek için yakalar. Fakat Allah Teâlâ o mü’minin boynundan köprücük kemiğine kadar olan kısmı bakır haline dönüştürür; bu sebeple deccâl ona bir şey yapamaz. Bunun üzerine deccâl onun ellerinden ve ayaklarından tutup fırlatır. Halk onu cehenneme attığını zanneder. Halbuki o cennete atılmıştır.”

Resûlullah sözünü şöyle tamamladı:
“İşte bu mü’min, âlemlerin Rabbine göre insanların en büyük şehididir.” [41]

4) Abdullah ibn Umer (R) şöyle demiştir: Peygamber(S)'in yanında Deccâl zikrolundu. Bunun üzerine Peygamber: "Şübhesiz Allah sizin üzerinize gizli olmaz. Çünkü Allah sakat gözlü değildir" buyurdu ve eliyle kendi gözüne işaret etti. "Mesih Deccâl ise, sağ gözü sakattır. Sanki onun gözü, salkımındaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm tanesi gibidir" buyurdu. [42]

5) Bana İbrâhîm ibnu Sa'd, babası Sa'd ibn İbrahim'den; o da dedesi İbrâhîm ibn Abdirrahmân ibn Avf tan; o da Ebû Bek-re(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S):
"Medine'ye Deccâl Mesih'in (değil kendisi) korkusu (bile) giremeyecektir. O fitne günlerinde Medine'nin yedi kapısı olacak, her kapı önünde (koruyucu) iki melek bulunacaktır" buyurmuştur. [43]

6) Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: "Resulullah buyurdular ki: "Kıyametin üç alameti vardır, onlar zuhur edince, "daha once inanmamış olanların artık inanmaları da onlara fayda vermez" (En'am, 158) Güneşin battığı yerden doğması, Deccal, Dabbetu'l-arz." [44]

●►Kadıyânîlik'te (yada Ahmedîyye / Kadıyânîyye) Deccal'in ortaya çıkışına ilişkin kehanetlerdeki Deccal tek bir kişi olmaktan ziyade Hristiyanlık gibi sahte bir dine odaklanmış olan spesifik bir gruptur. 
Ahmedîler Deccal'i özellikle İstanbul'un fethinden kısa bir süre sonra, 15.yy'da Keşif Çağı ile başlayan ve Sanayi Devrimi ile hızlanarak dünya çapında yayılan Avrupa ülkeleri ve Hristiyanlık dini ile özdeşleştirir. [17] [18] [19] [20] [21]

Diğer eskatolojik temalarda olduğu gibi Ahmedîye hareketinin kurucusu Mirza Gulâm Ahmed'de bu konu hakkında kapsamlı yazılar yazdı.

Deccal'in özellikle Gulâm Ahmed tarafından kolonici misyonerlerle özdeşleştirilmesi, Deccal'in Adem'in yaratılışından bu yana ortaya çıkan en büyük musibet olarak anlatıldığı hadisindeki anlatımlar ve Kehf, Fatiha gibi belirli Kur'an ayetleri ve hadislerle ilişkilendirerek ortaya çıkmıştır. Böylece Deccal'in hükümdarlığının Hristiyanlığın hakimiyetine denk geldiğini söylemiştir. [24] [22]

Deccal'in hadis literatüründe anlatılan sıfatları, sembolik temsiller olarak ele alınıp, Kur'an ayetleriyle uyumlu hale getirilerek Allah'ın taklit edilemez sıfatlarından ödün vermeyecek şekilde yorumlanır. Örneğin Deccal'in sol gözü aşırı büyük iken sağ gözünün kör olması onun (onların) dini ve manevi anlayıştan yoksun, ancak maddi ve bilimsel başarıda mükemmel olduğunun göstergesi olarak yorumlanır. [23] Aynı şekilde Deccal'in Mekke ve Medine'ye girmeyecek olması da kolonici misyonerlerin bu iki yere ulaşmadaki başarısızlığının işareti olarak yorumlanmaktadır. [24]

●►Şia'da ise peygamber evinden on ikinci imam olarak gördükleri Mehdi'nin yeniden ortaya çıkışının alametlerinden biri Deccal'in gelişidir. [25]

Bir Şii hadisi şöyledir: "Mehdi'yi inkar eden Allah'ı inkâr etmiş, Deccal'ı kabul eden de Allah'ı inkâr etmiş (kâfir olmuştur)."
Muhammed'e atfedilen bu Şii hadisi Deccal'in dönüşünü ve Mehdi'nin yeniden zuhur etmesi olayını vurgulamaktadır. [26]

Bir başka hadiste şöyle yazar:
Deccal ile ilgili soru sorulduğunda Ali şu açıklamayı yaptı:
Deccal'in adı Said bin Said'dir. Dolayısıyla ona destek olan talihsizdir. Ve onu inkar edenler şanslıdırlar. İsfahan'ın Yahoodiya köyünden çıkacak. Alnında okuma yazma bilmeyenlerin bile okuyabileceği şekilde şöyle yazacak: "Kafir".

Denizlere atlayacak. Güneş onu takip edecek. Önünde bir duman dağı olacak ve onu beyaz bir dağ izleyecek, ki bu dağ kıtlık zamanlarında bir yiyecek (ekmek) dağı zannedilecek. Beyaz bir eşek üzerine monte edilecek. O eşeğin bir adımı bir mil olacak. Hangi kaynak veya kuyuya ulaşırsa ulaşsın onu sonsuza kadar kurutacak. Cinlerden, insanlardan ve şeytanlardan doğuda ve batıda herkesin duyabileceği kadar yüksek sesle seslenecek. [28][29]

Şii'lere göre Deccal, insani ihtiyaçları olan tek gözlü bir adam olmasına rağmen takipçilerine kendisinin tanrı olduğunu söyleyecektir. Muhammed Deccal'in bu aldatıcı iddiasıyla ilgili olarak sahabeyi ve müminleri şiddetle uyarmıştır.
Bir hadise göre "Deccal, gerçekten de annesi tarafından Mısır'da doğurulacak ve doğuşu ile ortaya çıkışı arasından otuz yıl geçecek.
Şam'ın doğu kapısına inecek ve ardından halifeliğin verileceği Doğu'da görünecek."

Müslim'in bir rivayetine göre Deccal'in, Yemen Denizi'ndeki bir adada, bir manastır veya sarayda hapsedildiği söylenir. Bazı hadisler onun Horasan'dan çıkacağını bildirirken, bazıları Şam ile Irak arasında bir yerde görüneceğini söylüyor.[27]

İnsanlar onun sihri ve büyücülüğü tarafından aldatılacak ve onun Mesih olduğu iddia edilecek. Ortaya çıktığı ilk gün 70.000 Yahudi onu takip edecek. Yeşil başlık takacaklar. Onu kendilerine vaat edilen kurtarıcı, kutsal kitaplarında anlatılan kişi olarak kabul edecekler. Bu inançlarının asıl nedeni de Müslümanlara düşmanlıkları olacaktır.
İnanışa göre Deccal Müslümanlara karşı savaşacaktır ki bu aslında siyonistlerin ve Yahudilerin asıl amacı olacaktı. Bu yüzden Deccal'in Siyonizm uğruna terörü ve yıkımı artırmaya devam edeceği söylenir.

Cafer el-Sadık, Hz.Muhammed'den, Deccal'in takipçilerinin çoğunun gayri meşru ilişkiden doğan insanlar, alkolikler, şarkıcılar, müzisyenler, bedeviler ve kadınlar olacağını aktarır. Mekke, Medine ve Kudüs dışında tüm dünyayı dolaşacak. Yeryüzü öylesine kontrolünde olacak ki harabeler bile hazineye dönüşecek ve onun emriyle yeryüzü bitki örtüsü filizlenecektir. İner inmez bir nehrin akmasını ve sonra geri dönmesini ve son olarak kurumasını emredecek ve nehir onun emrini takip edecektir.
Dağlar, bulutlar ve rüzgar bile onun tarafından kontrol edilecek. Bundan dolayı takipçileri giderek artacak ve sonunda kendisini Tanrı ilan edecek. [25]

Bir hadis dünyanın dönüşeceği durumunu şöyle anlatır. "Deccal'in gelişinden beş yıl önce kuraklık olacak ve hiçbir şey ekilmeyecek. Öyle ki tüm toynaklı hayvanlar yok olacak". Onun ortaya çıkmasından sonra dünya şiddetli kıtlıkla karşı karşıya kalacak. Yanında yiyecek ve su olacak. Pek çok kişi onun taleplerini sadece yiyecek ve su için kabul edecek, tüm dünyaya zulüm edecek ve onu kabul etmeyen öldürülecektir. [30][31][32][33]

Deccal'in asıl amacı halkın fitnesi ve imtihanıdır, ona uyan İslam'dan çıkar, onu inkar eden mümin olur ve müminlere en kötü şekilde işkence edilir. [25]

Mehdi tekrar ortaya çıktığında İsa'yı temsilcisi olarak atayacaktır. İsa Deccal'e saldıracak ve onu Lod kapısında yakalayacaktır. Ali'nin rivayetlerine göre Mehdi döndüğünde namaz kıldıracak ve İsa onu takip edecek. [34][35][25]

Ali, bir vaazında Deccal'in yenilgisinden bahsederek Deccal'in Hicaz'a doğru yola çıkacağını ve İsa'nın Harşa geçidinde onu durduracağını söyler.
İsa ona korkunç bir şekilde haykıracak ve sağlam bir darbe indirecek. Deccal tıpkı ateşte eriyen kurşun gibi yanan bir ateşte eriyecek. [36][25]

Muhammed el-Bekir, Deccal'in doğacağı zamanda insanların Allah'ı bilmeyeceklerini, dolayısıyla Deccal'in kendisinin Allah olduğunu iddia etmesinin kolay olacağını anlatmıştır. İsa bu sırada göklerden inecektir. Mehdi'nin önderliğinde dua edecek ve Deccal'i öldürecek böylece Mehdi'nin tüm dünyaya barış ve sükunet yaymasına yardımcı olacaktır. [37]

●►Musevilikte Deccal'in adı Armilus'tur (Hebrew: ארמילוס‎). Armilus (Armilos veya Armilius) [9] Orta Çağ Yahudi eskatolojisinde Mesih karşıtı bir figürdür.
Adının Roma'nın kurucularından biri olan Romulus'tan veya Zerdüştlükteki şeytani ilke Ahriman'dan (Arimainyus = Armalgus) türetilmiş olabileceği düşünülür. [12]

Armilo'dan bahseden ilk metin, VII. Yüzyıldan kalma Zerubbabel Kıyametidir. 1519'da Konstantinopoli'de yayınlanan ve 11.yüzyıldan kalma midraşik bir metin olan Midraş Vayoşa, Armilus'u kel, kısmen sağır, sakat ve cüzzamlı olarak tasvir eder. [13] [14] Zerubbabel ise onu fiziksel olarak insanlık dışı, muazzam bir boy ve kırmızı gözlere, altın rengi saçlara, yeşil tene ve iki başa ait olarak tanımlamaktadır. [38][14]
Bu figür, tüm Dünya'yı fethedecek ve Kudüs'ü merkezi haline getirerek Allah'ın Elçisi veya gerçek Mesih tarafından yok edilene kadar inananlara zulüm edeceğine inanılan Hristiyan ve İslam'daki Deccal'in ortaçağ yorumlarıyla karşılaştırılabilir. Onun kaçınılmaz sonu ise Mesih Çağı'nda iyinin kötüye karşı nihai zaferini simgeler.

Zerubbabel Kitabı veya Zerubbabel Kıyameti olarak da adlandırılan Sefer Zerubabel MS 7. yüzyılın başında yazılmış bir ortaçağ İbranice kıyamet kitabıdır ve Zerubbabel'in görülerine, rüyalarına dayanır. Tıpkı Daniel Kitabı gibi. [9] İsrail tarihinde önemli bir rol alan Zerubbabel [10] [11] MÖ 6. yüzyılda İkinci Tapınağın temelini atan ve Davud'un neslinden olan son kişidir. [9]

Armilus'un Bizans imparatoru Herakleios için bir kriptogram (şifreli yazı) olduğu ve Sefer Zerubbabel'de anlatılan olayların Herakleios'a karşı gerçekleştirilen Yahudi isyanına denk geldiği düşünülmektedir. [10]

Midraş Vayoşa (Midrash Vayosha) Zerubbabel ve diğer metinlerde kendisinden bahsedilen Mesih karşıtı Armilus, zamanın sonunda ortaya çıkacak ve İsrail'e büyük sıkıntı çektirip daha sonra İsrail'i fethedilecek bir kraldır.
Armilus Yahudilere sırt çevirir ve kendini Tanrıları olarak tanımaya zorlar. Fakat Musa'nın mucizelerini gösteremeyince insanların gözünde şeytan konumuna düşer. [39][40] Canavar daha sonra Yecüc ve Mecüc de dahil olmak üzere bir putperest ordusunun başında Yahudilere savaş açar ve bir Nehemya'lının önderliğinde savaşmaya giden 30.000 Yahudi ile yüzleşir. [38] Armilus ve güçleri galip gelerek Yahudileri katleder ve onları çölde büyük sıkıntıların ortasında yaşamaya zorlar, ta ki Tanrı mesih Davut'u ve peygamberi İlyas'ı melekleri ile birlikte gönderene kadar. Bu sefer kötüler Tanrı ile yüzleşir ve yenilirler. Mesih nefesinin gücüyle Armilus'u yok eder Zerubbabel'de Mecüc'ün yerini alır ve Mesih ben Joseph'i yener. [11]

Şeytan ve bir bakirenin ya da Şeytan ve bir heykelin soyu olduğu söylenen bu figürün kökeni, Hristiyan öğretisi, efsanesi ve kutsal metinleriyle olan çeşitliliği ve açık ilişkisi nedeniyle Yahudi Ansiklopedisi tarafından sorgulanabilir olarak kabul edilir. ] [12]

●►Hristiyanlıktaki Deccal, yani Mesih karşıtı tek bir kişidir fakat aynı zamanda Hristiyanlığa karşı olan ve İsa'ya inanmayanlardan da Mesih karşıtı diye bahsedilir ve onlar tıpkı Müslümanlar gibi "Rab Mesih değildir" diyecektir.

Bazıları Vahiy 13'deki denizden çıkan canavar veya yerden çıkan canavarın da Deccal olduğunu, sadece burada ondan canavar olarak bahsedildiğini söylese de bu anlatılar Deccal değil de Dabbe'tül-Arz tanımına daha yakındır. 

Deccal anlatımları için İncil'e göz atalım.

1.Yuhanna 2:18: "Çocuklar, bu son saattir. Mesih Karşıtı’nın geleceğini duydunuz. Nitekim şimdiden çok sayıda Mesih karşıtı türemiş bulunuyor. Son saat olduğunu bundan biliyoruz."

1.Yuhanna 4:3: "İsa’yı kabul etmeyen hiçbir ruh Tanrı’dan değildir. Böylesi, Mesih Karşıtı’nın ruhudur. Onun geleceğini duydunuz. Zaten o şimdiden dünyadadır."

2.Selanikliler 2:3-4: Hiç kimse hiçbir şekilde sizi aldatmasın. Çünkü imandan dönüş başlamadıkça, mahvolacak olan o yasa tanımaz adam ortaya çıkmadıkça o gün gelmeyecektir. Bu adam, tanrı diye anılan ya da tapılan her şeye karşı gelerek kendini hepsinden yüce gösterecek, hatta kendisini Tanrı ilan ederek Tanrı’nın Tapınağı’nda oturacaktır.

2.Selanikliler 2:9-12: Yasa tanımaz adam, her türlü mucizede, yanıltıcı belirtilerle harikalarda ve mahvolanları aldatan her türlü kötülükte sergilenen Şeytan’ın etkinliğiyle gelecek. Mahvolanlar, gerçeği sevmeye ve böylece kurtulmaya yanaşmadıklarından mahvoluyorlar. İşte bu nedenle Tanrı yalana kanmaları için onların üzerine yanıltıcı bir güç gönderiyor. Öyle ki, gerçeğe inanmayan ve kötülükten hoşlananların hepsi yargılansın.

Markos 13:5-6; Matta 24:4-5: İsa onlara anlatmaya başladı: “Sakın kimse sizi saptırmasın” dedi. “Birçokları, ‘Ben O’yum’ diyerek benim adımla gelip birçok kişiyi saptıracaklar.

Luka 21:8: İsa, “Sakın sizi saptırmasınlar” dedi. “Birçokları, ‘Ben O’yum’ ve ‘Zaman yaklaştı’ diyerek benim adımla gelecekler. Onların ardından gitmeyin.