HABERLER
Dini Haber
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

OSMANLI İŞARET DİLİ

Hazırlayan: A.Kara

OSMANLI İŞARET DİLİ

Biliyorum bu anlatacaklarım sonrasında her zamanki gibi beni linç edenler olacak. Çünkü bazılarının kafasında ilahi, yanlışsız, hakkında asla konuşulamaz bir Osmanlı var. Neredeyse başına Hz. ekleyecek yada imparatorluk için ilah diye bahsedecekler. Halbuki aynı toplumun fertleriyiz, iyi yada kötü bir şekilde Osmanlı sizin olduğu kadar benim de atam. Aramızdaki fark ben pohpohlamak yerine yanlışlarını anlatıyorum ki bilinsin.

Konumuza gelirsek; Topkapı Sarayı'nın büyük çoğunluğunu köleler oluşturuyordu ve tek özelliği bu değildi. Kanuni Sultan Süleyman tarafından saraydaki büyük çoğunluk sadece işaret dilini öğrenmeye ve kullanmaya zorlanmıştı. Sizce neden olabilir?

Bu makale işaret dilinin ilk olarak Kanuni Sultan Süleyman yönetimindeki Topkapı Sarayı'nda nasıl tanıtıldığını ve sarayda neden sadece işaret dilinin konuşulduğunu izah etmeyi amaçlayacak ve mecburen haremlerle ilgili bazı konuları da ele alacak. Bu arada yanlış anlaşılmasın, Topkapı Sarayı işitme engelliler için özel bir okul değildi, hem işiten hem de işitme engelli olan herkes için eşsiz bir yerdi.

Osmanlı İmparatorluğu'ndan önceki imparatorluklar da Avrupa'nın geleneklerine benzemeyen benzer gelenek ve uygulamalara sahipti. Eski imparatorluklar her zaman sağır insanlar ve "dilsizlerin jestlerini" (işaret dili) dillerine dahil etmekle ilgilenmiştir. Yani bunlar çok eski geleneklerdir. Birçok imparatorluğun düşüşünde olduğu gibi Osmanlı İşaret Dili'nin (OİD) ve imparatorluğun sonu kaçınılmazdı.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde (hükümdarlık dönemi 1520-1566) zirveye çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun Topkapı Sarayı'nda yaklaşık 4.000 kişi vardı ve imparatorlukta kölelik maalesef yasal olduğu için bu insanları çoğunluğunu köleler oluşturuyordu.

"Kölelik, Osmanlı İmparatorluğu ekonomisinin ve geleneksel toplumunun yasal ve önemli bir parçasıydı" (Cambridge Dünya Kölelik Tarihi).

Osmanlı İmparatorluğu'nun idari ve siyasi merkezi olan İstanbul'un MS 1453'ten 1700'e kadarki köle nüfusu 2,5 milyon civarındaydı.

"Osmanlı, padişaha veya çeşitli konularda imparatorluğa hizmet etmenin eğitimlerinin verildiği Enderun gibi saray okullarında memur yetiştirip onları özel olarak eğiterek, karmaşık hükümet bilgisine sahip, fanatik, sadık yöneticiler yaratıyordu. Bu köleler ve [azat edilmiş (serbest bırakılmış)] köleler Osmanlı İmparatorluğu'nun 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan başarısının ayrılmaz bir parçasıydı." (Necipoğlu ve Habib)

Topkapı Sarayı'ndaki kölelerin çoğu Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilen Hristiyan topraklarından alınan esirlerdi. Yenilen her ülke halkının uygun olan kesimi köleleştiriliyordu.

Padişahtan sonra gelen en güçlü ikinci adam olan Sadrazam bir zamanlar köle hiyerarşisinin başındaydı. Sadrazamı Padişah atıyordu ve sadece o görevden alabilirdi.

Sadrazam'ın baş danışmanı esirleri padişahın belirlediği kriterlere göre değerlendirdi. Kriterlerden biri kölelerin İslam'a geçmesini gerektiriyordu. Kriterlere uyanlar yakalandıkları bölgeden zorla Topkapı Sarayı'na götürülür, burada eğitim ve derslerine başlardılar.

Köleleştirilmiş ve İslam'a geçirilmiş olan Hristiyanlar genellikle birkaç yıllık hizmetten sonra serbest bırakılırdı. Bu tür azat etmeler köle sahibinin dindarlığının göstergesi olarak kabul edilirdi. İslam'a geçirilen bu insanlar için bu dini kabullenmek hayatta kalmanın yoluydu.

Acemi olan köleler Osmanlı Türkçesini okumayı, yazmayı ve konuşmayı öğrenirken dini ve kültürel telkinler alır, ardından padişahın hizmetine verilirdi. Müfredat Kur'an, Arapça gramer kitapları, sessiz dersler (işaret dili), hukuk, Farsça edebiyat klasikleri ve çeşitli mesleki eğitim biçimlerini kapsıyordu.

Eğitim sonrası iç oğlanlara dönüşen köleler çeşitli odalarda eğitimlerini tamamladıktan ve padişaha hizmette hünerlerini ve sadakatlerini kanıtladıktan sonra nihayet saray dışında seçkin idari görevler almaya hazır olurlardı.

Ayrıca av köpeklerini ve şahinleri eğitmeleri de öğretilirdi. Topkapı Sarayı'nın kendi hastanesi, çamaşırhanesi, darphanesi, fırınları, terzileri, berberleri, kuaförleri, nakış işçileri, dokumacıları, kuyumcuları, temizlikçileri, marangozları vardı ve bu meslek alanlarının çoğu eğitimli köleler tarafından doldurulmuştur.

Osmanlı İşaret Dili (OİD) 1522 yılında I. Süleyman döneminde iki dilsiz kardeş tarafından saraya tanıtılmıştır. Bu iletişim biçimini çok saygılı bulan padişah, tüm kölelerin işaret dili kullanılmasını emretmişti. 

Padişah içoğlanları ile işaret diliyle konuşurdu. Bu yüzden Enderun'da işaret dili iyice yaygınlaştı ve gelişti. Kabul odalarında padişah elçiye bile bakmaz, tüm ihtişamıyla, sessizce tahtında otururdu. Bu inziva geleneğine ve padişahın hal-hareketlerine şahit olan elçi heyetlerindeki gezginler, padişahın tanrılaştırılmış bir puta benzediği yönünde yorumlar yaparlardı. 

Fransız diplomat Henry de Beauvau, 1605 yılında bu işaret dilinin sarayda ikinci dil olarak kullanıldığını söyler. Üç yıl sonra 1608'de yüksek rütbeli bir Venedik diplomat olan Ottavin Bon: “Sultan ve içoğlanları, Türkler tarafından bu kadar çok dile getirilen ağır başlılıklarını göstermek için işaret diliyle iletişim kuruyorlar. İşaret diliyle ifade ettikleri şey sesli olarak tartışılırdı. Aynısı kraliyet kadınları ve diğer hanımlar için de geçerliydi çünkü aralarında yaşlı ve genç dilsizler de vardı. Mümkün olduğunca dilsize sahip olmak çok eski bir saray geleneğiydi." demiştir. Burada dilsizlerle kast edilen şey, köleler, cariyelerdir.

Dokuz yıl sonra 1617'de, Süleyman'ın emrettiği işaret dili ve Sessizlik İlkesi, kraliyet haysiyetinin zorunlu bir niteliği haline gelmişti. Sultan I. Mustafa (hükümdarlık dönemi 1617-1618 ve 1622-1623) işaret dilini öğrenmeyi reddedince İstanbul'daki belediye meclisi salonunda eleştirilere maruz kaldı. Bir padişahın yeniçerilerin [kölelerin] ve sıradan tüccarlar gibi sesli konuşmasını onursuzca bulmuşlardı. Padişah asla konuşmamalı, olağanüstü sessizliği ve ciddiyetiyle insanları titretmeliydi.

Topkapı Sarayı'nda “sağır alanlar” olarak adlandırılan odalar-mekanlar vardı. Topkapı'daki sağır mekanlar olarak bilinen fiziki mekânların birincil kaynaklarından Profesör Necipoğlu bu alanları şu şekilde tanımlanmıştır:

"Yatmadan önce insanlar çağrılır ve Oda yöneticisi dinlenme saatini belirtmek için bastonuyla yere vururdu. Yurtlardaki içoğlanları bütün gece meşalelerle aydınlatılan uzun dikdörtgen şekilli salonlardaki küçük yataklarda uyurdu ki kapı önlerinde bekleyen görevliler ve hadımlar onların davranışlarını izleyebilsinler."

"... bastonuyla yere vurdu" ifadesi mevcut içoğlanlarının (kölelerin) sağır olduğunu ima eder. Süleyman'ın yönetimindeki Topkapı Sarayı'nda 15. yüzyılda bile bastonla yere vurma hareketi sağırların dikkatini çekmenin yaygın bir yoluydu. Bunu yaklaşık 700 yıl öncesinde yazılmış kayıtlarda görmek mümkündür.

Bildiğiniz gibi bizde üst komşu gürültü çıkardığında uygulanan yaygın bir yöntem vardır. Bu aslında bir uygulamanın nesilden nesle aktarılmış halidir. Süpürge yada sert bir sopa ile tavana vurmak.

Osmanlı'da, örneğin bir dairenin ikinci katında oturan sağır kiracılar alt katta oturan ve işitme engeli bulunmayan komşularını rahatsız ettiklerinde alt kattaki komşuları, üst katlarındaki sağır kiracıları uyarmak için bir süpürge sapıyla tavana defalarca vururlardı. Böylece üst kattaki işitme engelliler ayaklarının altındaki titreşimi algılayıp gürültü yaptıklarını fark ederlerdi.

İşte Topkapı Sarayı'ndaki Oda görevlisinin sopasını yere vurması ile işitme engeli olmayan iç oğlanları duydukları sesle, sağır olanlar ise ayakları altındaki titreşimle bunu hissederdi.

Sultan Mustafa işaret dilini öğrenmeyi reddedince bu dilin kullanımı yavaş yavaş azaldı ve sonraki padişahlar tarafından daha az kullanıldı.

Sessizlik yemininin ilk dönemlerinden itibaren, manastırlarda yaşayan rahipler ve rahibeler işaret dili konuşur ve sağır olan çocuklara bu dili öğretirlerdi. Osmanlı İmparatorluğunun fethettiği Hristiyan topraklarında elbette manastırlar da bulunuyordu. Tarihsel kanıtlar gösteriyor ki Hristiyan manastırları ve kiliseleri sağır bireyleri kucaklıyor ve onları sağır Hristiyanlardan oluşan bir cemaat haline getiriyordu. Fakat burada önemli bir nokta vardı.

Orta Çağ'da engelliler geniş sosyal topluluklar tarafından dışlanıyor, kilise ve manastırlarda ise bu kişilere bakılıyordu. Çünkü Hristiyanlara göre bu engelli kişiler atalarının günahlarının cezasını bu şekilde, engelleriyle çekiyorlardı. Kilise ve manastır görevlileri için onlara sahip çıkmak, Tanrı tarafından tayin edilen bu kişilere yardım etmek olarak görülüyordu. (Sırbistan Belgrad Üniversitesi'nden Marina Radic Sestic, Nadezda Dimic ve Mila Seum, 2012'de yayımladıkları "The Beginnings of the Heaf Persons: Renaissance Europe 15th - 16th Century" adlı kitap. Sayfa 147)

Aslında Tanrı'nın, atalarının günahlarının kefareti için işitme engelli insanlar yarattığı şeklindeki saçma iddiayı ilk kez ortaya atan kişi Aristoteles'ti.

UFO, İNSANLIĞIN KÖKENİ VE PANSPERMİA TEORİSİ

Hazırlayan: A.Kara

UFO, PANSPERMİA VE İNSANLIĞIN KÖKENİ TEORİSİ

Bir kuşkucu olarak mantıklı bulduğum şey her ihtimalin, teorinin üzerinde düşünülmesi gerektiğidir. Ancak bu şekilde kendimizi, sorgulamaya, düşünmeye kapamamış oluruz. O yüzden bu makaleyi ve gelecekte yayınlayacağım benzerlerini bir şeyin mutlak kabulü değil de ihtimal değerlendirmesi, irdelemesi, arayışı olarak görmeniz konuya daha sağlıklı bakmanızı sağlayacaktır.

Abiyogenez, spekülatif ve tartışmalı olmasına rağmen Dünya'da yaşamın nasıl ortaya çıktığına dair yaygın teorilerdendir. Bu teori milyonlarca yıllık ilkel dönemden itibaren gerçekleşen evrimsel süreçte cansız maddenin canlı hücrelere dönüştüğünü savunur. Teoriye göre, basit, hücresel yaşam formları, doğal seleksiyon yoluyla yavaş yavaş gelişmeye başlar ve rekabete dayalı genetik mutasyon / adaptasyon dönemlerinden sonra sayısız canlı türü ortaya çıkar.

Bu teori 1950'lerden beri bilimsel bir gerçek olarak destekleniyor ve savunucuları, bazı amino asitlerin inorganik bileşiklerden başarıyla sentezlendiği 50'li yıllardan bir dizi deneyi örnek gösteriyor. Sorun şu ki, bazı amino asitler en basit hücresel yaşamı oluşturmak için gerekli olan proteinlere eşdeğer değildir. Ayrıca bu proteinler canlı bir hücrenin sahip olduğu karmaşık yapının da çok gerisinde kalıyor. Aslında moleküler biyoteknoloji ilerledikçe hücrelerin karmaşıklığına dair keşif ve anlayışlarımız da ilerliyor.

Alternatif bir görüş olan panspermi teorisi, yaşamın, evrenin başka bir yerinde, tanımlanmamış süreçlerle ortaya çıktığını ve daha sonra bir asteroit, kuyruklu yıldız, göktaşı gibi bir gök cismiyle Dünya'ya yayıldığını savunur. Modern ve kesinlik kazanan bazı çalışmalar, güneş sistemimizde ve yıldızlararası uzayda karmaşık, organik moleküllerin var olduğu sonucuna varmıştır. Öyleyse güçlü olan ihtimallerden biri de hayatın temel yapı taşlarının buraya bu tür mekanizmalar yoluyla gelmiş olabileceğidir.

Panstermi teorisinin türevlerinden biri de yönlendirilmiş panspermidir. Organik yaşamın uzaydan bilinçli bir şekilde taşınması olarak tanımlanabilir. Bu teoriye göre, karmaşık, organik yaşamlar üretmek amacıyla cansız ama yaşam barındıran astronomik cisimler dünyaya kasıtlı olarak taşınmıştır. Başka bir deyişle, yüksek teknoloji kullanan ve evrende yaşamın gelişimini sağlamak için kasıtlı olarak gezegenleri veya uyduları aşılayan zeki bir türün eylemleri olarak tanımlanabilir.

Kulağınıza bilim kurgu gibi gelmiş olabilir. Fakat Francis Crick, Leslie Orgel, Sydney Brenner gibi çok beğenilen, dünyaca ünlü bilim insanları bu teoriyi destekleyerek konuyla ilgili kapsamlı çalışmalar yayınladılar.

Brenner'ın genetik kodu çözme çalışmaları ile Nobel Ödülü kazandığını; Francis Crick'in James Watson ile birlikte DNA sarmalını keşfetmesi ile Nobel Ödülü kazandığını ve bugün bildiğimiz şekliyle genetik bilimini doğurduğunu da belirtmek gerek.

Yaşamın kendisini tanımlamanın kolay olmadığını bilmek önemlidir. Yüzlerce tanımı vardır ve bazı durumlarda tüm bölümler yalnızca bu temel sözcüğü / kavramı tanımlamaya ayrılmıştır. NASA'nın tercih ettiği tanıma göre hayat 'evrimleşebilen, kendi kendini idame ettiren bir kimyasal sistemdir'. Başka bir deyişle, yaşam "kendini yeniden üretebilen ve hayatta kalmanın gerektirdiği şekilde evrimleşebilen madde"dir.

Bu tanımla aklımıza Charles Darwin'in gelmesi olağandır. Yönlendirilmiş veya yönlendirilmemiş panspermi yanlış bir şekilde, Darwinci evrim kavramına karşı bir başkaldırı olarak yorumlanmamalıdır. Darwinci evrim, yaşamın çevresine uyum sağlama sürecinin yanı sıra, yaşamın kökenlerini de iç içe geçiren pek çok çağrışım ve varsayım biriktirmiştir.

Doğal seçilimin yönlendirdiği ve genetik mutasyonlar, adaptasyonlar anlamına gelen evrim süreci, köklü bir bilimsel alandır. Ancak var olan tüm yaşamın kaynağı olan bu süreç tamamen bilimsel bir gerçek midir? Hatta modern moleküler biyoloji çalışmalarında bu sürecin rekabetçi doğasının çok fazla büyütüldüğüne ve sürecin çok daha sembiyotik olabileceğine dair güçlü kanıtlar vardır. Simbiyoz, diğer adıyla "ortakyaşarlık" iki canlının tek bir organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamalarıdır. Bu ortak yaşam bitkiler arasında olabileceği gibi bitki ile hayvan arasında da olabilir.

Örneğin, mantarlar ve fotosentetik alglerin simbiyotik birlikteliği sonucu Likenler meydana gelmiştir. Mantar ve algler nasıl birlikte yaşayarak Likenleri oluşturuyor diye merak ediyorsanız kısaca açıklayayım. Mantar yaşadığı ortamdaki suyu ve tuzu emerek onu alglere verir. Böylece alg de fotosentez yaparak organik bileşikleri meydana getirir.

Genetik çalışmalar literatürü primatların memelilerden yaklaşık 85 milyon yıl önce ayrıldığını, daha sonra çeşitli büyük maymun alt gruplarının da yaklaşık 15 ila 20 milyon yıl önce ayrıldığı gösterir. Oradan iki ayaklı harekete geçişin de yaklaşık 6-7 milyon yıl önce meydana geldiği tahmin edilir. Bu teorik geçiş, ilk insan atalarının dünya çapında göç etmesini sağlamıştır. Fakat iki ayaklılığın gelişimini inceleyen bazı antropologlar, yürüyüşteki bu evrimin tek başına bu primatların dünya çapında yayılmalarını sağlayacak kadar güçlendiremeyeceğini belirtmişlerdir.

Platon ve Pisagor gibi antik Yunan düşünürleri, mitolojinin tanrılarının gerçek olduğu, doğal süreçleri başlattığı ve gezegene yaşam aşıladıkları hakkında detaylı yazılar yazmıştılar. Elbette bu fikirler insanlığın ve dünyanın yaratıcıları olan tanrıların panteonlarına dair binlerce yıllık inancın ürünüydü. Bu gibi düşünceler Darwinizm'in yükselişi ve sanayi devrimiyle birlikte geleneğe indirgenmiş, tamamen mitoloji haline gelmiştir.

Rönesans döneminde, Roma Kilisesinin bilimsel keşif ve araştırmalar yapanlara ölüm tehditleri savurması, aforoz etmesi, bilimsel çalışmalar yapanları kınayan cevaplar vermesiyle dinsel ve bilimsel görüşler arasında ideolojik bir ölüm-kalım savaşı başlamıştı. 20. yüzyılda alternatif tarih yazarları eski medeniyetlere ait eserler hakkında kitaplar yayınlamaya başlayınca bilim ve mitolojinin karışımı olan antik astronot hipotezi popüler hale geldi.

Bu hipoteze göre mitolojide adları geçen tanrılar aslında insan olmayan zeki, gelişmiş türlerdi ve Dünya'da veya çeşitli gezegenlerde yaşamı başlatmak için ileri teknolojiyi kullanıyorlardı. İnsanlığa sanatı ve bilimi miras bırakmışlardı.

Popülerleşen bu hipotez kısmen de olsa dünyanın dört bir yanındaki insanların anormal hava olaylarını gözlemlemesi, bu konuda artan koleksiyonlar ve uzay ile ilgili alanlarda kaydedilen ilerlemeyle beslendi.

Bazı otoriteler, panspermia teorilerini ironik bir biçimde "sapkınlık" olarak görüyorlar. Günümüzde çoğunluğun panspermia teorisini duymamasının, ana akım kamuoyunda bununla karşılaşmamasının nedeni de budur. İronik diyorum çünkü bilimsel olduğu sürece her teori değerlendirmeye değerdir ve bunları sapkınlık olarak nitelemek bilimin doğasına da aykırıdır. 

2017'nin sonlarında Havai'li gökbilimciler güneş sistemimizden geçen ilk yıldızlararası nesneyi keşfettiler. Ona Oumuamua (Oğu-muğa-muğa) adını verdiler. İlk başta bir kuyruklu yıldız olduğu zannedildi ancak daha sonra bir kuyruklu yıldızın kriterlerine uymadığı ortaya çıktı. O halde asteroittir dediler. Ama daha sonra bu nesnenin bizim güneş sistemimizin dışından geldiği fark edilince onu yıldızlararası nesne olarak tanımlamak zorunda kaldılar. Çünkü uzun süre takip edilen bu nesnenin benzersiz hareketleri vardı. Bunlar kesinlikle bir gezegenin ya da yıldızın sahip olamayacağı hareketlerdi. Çünkü belirli, sabit veya gezegenlerden bildiğimiz gibi dairesel hareketler değil, tıpkı bir aracın hareket ettiği gibi karmaşık ve düzensizdi. 

Bu nesnenin Güneş'in kurtulma hızından daha yüksek hızla gelmesi, gezegenlerin yörüngeleri ile ters yönde hareket etmesi ve hiçbir zaman Güneş Sistemi'ne yerçekimi yönüyle bağlı olmadığını gösteren yüksek dış merkezliliği onun bir yıldızlararası cisim olduğunu düşündüren kuvvetli yönlerdir.

Ona verdikleri Hawaii dilindeki Oumuamua ismi "uzak geçmişten gelen haberci" anlamına gelir. Harvard'ın astronomi bölümü başkanı Avi Loeb, nesnenin bir kaya olamayacak kadar hızlı hareket ettiğini ve bir kuyruklu yıldız gibi buhar püskürtmediğini belirtti. Uzman görüşlerine göre verilere uyan tek makul görüş başka bir akıllı uygarlığa ait olduğuydu.

Hatta gökbilimciler 'Oumuamua'ya benzer bir yıldızlararası nesnenin yılda bir kez iç güneş sisteminden geçtiğini tahmin ettiklerini ancak soluk renginden dolayı fark edilmesinin zor olduğunu, şimdiye kadar gözden kaçtığını, Pan-STARRS1 gibi inceleme teleskopları sayesinde onları keşfetme şansını yakalayacaklarını belirttiler.

Apollo astronotu Al Worden'a birkaç yıl önce katıldığı "Good Morning Britain"da dünya dışı varlıklara inanıp inanmadığı soruldu. Worden, onlara inandığını, var olduklarını bildiğini çünkü onları her gün gördüğünü söyledi. Program sunucusu onun bu cevabını şaka zannederek gülünce, onlara şaka yapmadığını söyledi. Uzak, tarih öncesi geçmişte, zeki bir türün Dünya'da yaşamın temellerini attığı yönünde açıklamalara devam etti ve insanlara Sümer mitolojisini okumalarını önerdi.

Bir diğer astronot Buzz Aldrin, Mars'taki 200 metre yüksekliğindeki anormal bir nesnenin insan dışı bir medeniyetin kanıtı olduğunu açıklamıştı. Ancak astronotların en ilgi çekici görüşlerinden biri Wikileaks ifşaatlarının ortaya çıkardığı Edgar Mitchell'a ait e-postadır. Hillary Clinton Dışişleri Bakanı ve başkan adayı iken astronot Mitchell'dan, Clinton'ın kampına gönderdiği bir e-postada şunları yazmıştı:

"Unutmayın, şiddete başvurmayan bitişik evrendeki dünya dışı zekalar, Dünya'ya sıfır noktası enerjisi getirmemize yardımcı oluyor. Dünyada veya uzayda hiçbir askeri şiddete müsamaha göstermeyecekler." 

Eğer bu tür yaşam formları tam burada, galaksimizde mevcutsa o zaman gezegenimizdeki yaşamın başlangıcıyla ilgili etkilerine dair olasılık ihtimali de kat ve kat artacaktır.

Bu, teorik bilim alanında Fermi paradoksu olarak bilinen bir kavram vardır. Bu tartışmalı paradoks evrenin yaşı (yaklaşık 15 milyar yaşında), muazzam boyutu (sınırları bilinmemektedir) ve kendi gelişimimiz hakkında bildiklerimiz göz önüne alındığında, evrenin akıllı yaşamla birlikte var olması gerektiğini ya da en azından onların kalıntılarıyla dolu olduğunu öne sürer.

Tabi makaleye başlarken de belirttiğim gibi, bunlar "kesinlikle" dünya dışı yaşam vardır ve geçmişte dünya üzerinde aktif rol oynamışlardır anlamına gelmez. Bir kuşkucunun yapması gereken şey her şeyden şüphe duymak, her ihtimali değerlendirmeye alıp üzerlerinde düşünmek ve haklarındaki bilimsel gelişmeleri takip etmek olmalıdır.

PANTEİZM VE PANTEİZME YÖNELİK İTİRAZLAR

Yazan: A.Kara

PANTEİZM VE PANTEİZME YÖNELİK İTİRAZLAR

"Tanrı'nın bu dünyayı nasıl yarattığını bilmek istiyorum. Şu ya da bu olguyla, şu ya da bu öğenin görüntüsüyle ilgilenmiyorum. Düşüncelerini bilmek istiyorum, gerisi sadece detaylar." A. Einstein
[1]

Bu makalede çeşitli noktalar üzerinde durarak Panteizm ya da Pandeizm'in teizm hipotezinden daha olası olduğunu anlatmaya odaklanacağım.

İsmi fizikçi Ludwig Boltzmann'a atfedilen bir görüş vardır; Boltzmann beyni. Bu hipoteze göre evren kaos halindeki rastgele dalgalanmalar sonucu ortaya çıkmış bir varlıktır. Panteizme göre ortaya çıkan bu evren daha sonra farkındalığa erişmiştir yani bilinçlidir. Pandeistik bakışta ise evren müdahale etmez, plan yapmaz. [9]

Kavram karmaşası yaşamamak ve konuyu daha iyi kavrayabilmek adına önce Panteizmin tanımını yapmak gerekir.

Panteizm Tanrı'nın her yerde ve her şeyde olduğunu yani onun aşkın olmadığını, her yere nüfuz ettiğini, dolayısıyla içkin olduğunu söyleyen felsefi görüştür. Tanrı evrende ve her şeydedir ve her şey Tanrı'nın parçasıdır. [7][8]

Schopenhauer, Panteizmin hiçbir etiğe sahip olmadığını iddia etse de Panteizm oldukça etik bir bakış açısına sahiptir: "Başkasına verilen herhangi bir zarar, canlılığa ve herkese zarar verir."

Panteizm kavramı Thales, Parmenides ve Heraklitos da dahil olmak üzere birçok antik Yunan filozofunun yanı sıra Kabalistik Yahudiliğin eski dönemlerinde de ele alınıp tartışılmıştır. Bu tartışmaların doğurduğu Panteistik hareketler 17. yüzyılda Spinoza'nın doğalcı panteizm inancının da çıkışını sağlamıştır.

Tabi Spinoza'dan bahsetmişken onun görüşlerine kısa da olsa değinmemek olmaz.

Spinoza'ya göre tanrı, evrendir. O bunu "töz" olarak tanımlar. Bu töz, özü gereği var olmak zorundadır, kendiliğinden kendinde var olandır, var olmak zorunda olduğundan var olmuştur ve dolayısı ile yaratılmaya ihtiyacı yoktur.

Baruch Spinoza şöyle der: "Töz sözcüğünden, kendiliğinden ve kendisi için var olanı anlıyorum. Bu kavramın [tözün] meydana gelmesi için başka bir kavrama ihtiyaç yoktur."

Spinoza için tanrı ve doğa aynı şeydir. Bu yüzden Panteizm ya da Pandeizm'den bahsederken bağlamdan kopmamak ve anlam karmaşası yaşamamak için tanrı yerine doğa kelimesini kullanmak daha doğrudur.

Spinoza'nın tanrı/doğası, doğanın aşkın değil içkin nedenidir. Ol deyince oldurmaz çünkü varlık var olmak için aşkın bir güce ihtiyaç duymaz, zaten varlık doğası gereği var olur, var olma, var kalma eğilimindedir. Dolayısı ile Panteizmin doğatanrısı İbrahimi dinlerin insani özellikler taşıyan, cezalandırıcı, ödüllendirici ve müdahaleci Tanrısından oldukça farklıdır.

Spinoza'dan birkaç alıntı daha yaparak görüşlerine bakalım.

1.14 : Tanrı birdir, yani evrende yalnızca bir madde vardır.
1.15 : Her ne olursa olsun Tanrı'nın içindedir ve Tanrı olmadan hiçbir şey tasarlanamaz.
1.17 : Tanrı dışında hiçbir madde olamaz ve Tanrı'nın dışında hiçbir şey kendi başına var olamaz.
I. 25 : Bireysel şeyler Tanrının sıfatlarının değiştirilmesinden veya onun sıfatlarının sabit veya keskin şekilde ifade edilişinden başka bir şey değildir.
II. 47 : İnsan zihni Tanrı'nın sonsuz özü hakkında yeterli bilgiye sahiptir.
V. 24 : Belirli şeyleri (varlıkları) ne kadar çok anlarsak Tanrı'yı da o kadar çok anlarız.
V. 17 : Tanrı tutkusuzdur, herhangi bir zevk ya da acı duygusundan etkilenmez. Açıkçası [bu yüzden] Tanrı kimseyi de sevmez. [6]

Spinoza'nın tüm bu açıklamalarına bakıldığında O'nun panteizm tanımlamasında şunu görürüz. Evren Tanrı'nın içinde var olmanın, daha doğrusu Tanrı ile birlikte var olmanın bir biçimidir. Spinoza'ya göre evrenimiz Tanrı'nın düşüncelerindeki varoluş tarzıdır ve Tanrı'nın uzantısıdır. Yalnızca bu ikisi insanoğlunun Tanrı hakkında bildiği sıfatlardır. [2]

Filozof Karl Jaspers bu konu hakkında şöyle der:

Tanrı'yı bir kişi olarak hayal etmek başlı başına bir sınırlamadır. Tanrının ne anlayışı ne iradesi vardır. O'nun sadece anlayışın ve iradenin bir biçim olarak ortaya çıktığı düşünce özelliği vardır. Hareket etmez ya da durmaz fakat hareket ve durma biçimlerini ortaya çıkaran uzatma-genişletme özelliği vardır. Anlayış ve irade tıpkı hareket ve dinlenme gibi doğada yaratılır, onlar Tanrı'nın kendisi değil sonuçlarıdır. [3]

Panteizm görüşü her yerde birden bulunan ve her şeyi bilen evren-tanrı görüşüne sahiptir. Dolayısıyla eğer Tanrı her yerdeyse ve her şeyi biliyorsa bu durum her şeyin Tanrı'nın zihninde olduğu ve O'nun her şeyle eş süreli olduğu anlamına gelir.

Yani eğer yaratıklar Tanrı'dan ayrı olsalardı bu durumda Tanrı sonsuz olamazdı. Tanrı sonsuz olduğu için her şey Tanrı'dadır. [4]

Dolayısıyla Panteizm'in sürekli yaratılışa uyduğu, bunu takip ettiği açıktır. Tanrı sürekli olarak yaratıyorsa bu O'nun yaratılışının süreklilik arz ettiğinin göstergesidir çünkü O'ndan ve zihninden bağımsız gerçekleşecek bir yaratılış mümkün değildir.

Alman filozof Friedrich Albert Lange, Panteizm'in (her şey bir olduğundan) birleşik bir varoluşu ve ruhsal olanın doğallaştırılmasını sağladığını söyler. [5]

Teizm yaygın olarak Tanrı'yı her şeyden aşkın ve uzay-zaman dışında olarak nitelendiriyor olsa da aynı zamanda dinlerdeki bu Teist Tanrı figürü her yerdedir, sürekli olarak yaratır ve bu devinimi devam ettirir. O halde bu Tanrı figürü üst düzeyde bir içkinliğe sahiptir. (A.g.e.)

Dinlerdeki Tanrı ile tezat oluşturacak şekilde Panteizm Tanrı'yı uzay-zamana getirir. Bu onu bilim insanları ya da bilim meraklıları için ilgi çekici hale getirir. Ayrıca doğanın ve kozmosun ihtişamına duyduğumuz saygı ile de uyumludur.

Panteizmi çekici yapan bir diğer konu "kötülük" problemidir. Dinlerdeki hayali, yanıltıcı kötülüğün ya da Tanrı'ya zıtlık içeren kötülük kavramının aksine "kötülük" olgusunun evrenin işlemlerinin sonucu olduğunu söyler. Ancak bunun da kendi içinde sorunlu yönleri var tabi ki, yine de dinlerdeki kötülük probleminden çok daha iyi bir görüşe sahip olduğu açık.

Panteizme karşı pek çok itiraz var, bunlardan bazıları başarılı, bazıları başarısız. Bunlara kısaca değinelim.

1) Biz sadece dünyayı "Tanrı" olarak yeniden adlandırıyoruz. Onu dünya ile eşitlemeden önce Tanrı kavramına odaklanmalıyız". Dolayısıyla teizm Tanrı kavramının temel anlayışıdır, Panteizm bunun bir türevidir.

Yanıt: Panteizmin iki kavramı eşitlediği doğru olabilir ancak bunun nedeni Tanrı'yı ortadan kaldırmak değildir. Nasıl ki fizikten önce hatalı bir şekilde su yalnızca ıslak ve şeffaf bir madde olarak ele alınıyor ve element olduğu zannediliyorsa Panteizm Tanrı'nın da yanlış anlaşıldığını düşünür ve tıpkı evreni yeniden ve daha iyi anladığımız gibi Tanrı'yı da yeniden ve daha iyi anladığını söyler.

2) Panteist Tanrı, evren ile tamamen aynı mıdır yoksa kısmen ortak mıdır? Yoksa bütün yani Tanrı, parçalarının yani evrenin toplamından daha mı büyüktür? Kısacası kavramlar örtüşüyor mu yoksa aynı mı?

Yanıt: İkisi kavramsal olarak farklı olsalar da eş sürelidir. Yani Tanrı'nın en azından maksimum ölçüde bilinçli olan bir varlık olduğunu anlıyoruz. Evren maksimum kapsamdadır ancak evrenin bilinçli olduğunu anlamıyoruz.

Konusu açılmışken evrenin neden bilinçli olabileceğine dair argümanlar da yok değil. Bu konuya da değinelim.

Eğer evren bilinçli ve maksimum kapsamdaysa ve Tanrı da öyle ise o zaman bu iki kavram kavramsal olarak özdeş olmasalar bile birlikte kapsayıcıdırlar. Metafiziksel olarak konuşursak, bu ikisinin de aynı varlık olmayabileceği ihtimali de var. Yani Panteistik tanrı yalnızca evreni izleyen ve denetleyen bilinçli durumlar da olabilir.

3) Panteistler fiziksellik, fikircilik veya her ikisinin de doğru olduğunu mu savunuyor? O halde doğaüstü ile doğal olan arasındaki ayrım nedir?

Yanıt: Geleneksel panteistler bir ruh olarak Tanrı'nın mükemmel doğasını koruma çabasıyla ona fiziksel bir varlıktan ziyade kusursuz bir varlık olacak şekilde bazı özellikler atfetmek isteyebilirler. Fakat bunun ne kadar tutarlı olduğu tartışılır.

Tanrı ya ruhsal ve üstündür ya da yakın ve fizikseldir; ki bu makalede ikincisini savunuyorum. Zaten panteizmin güçlü yanlarından biri Tanrı'yı fiziksel kılıyor olmasıdır ve fiziksel bir tanrıyı fiziksel etkilerle ilişkilendirmek daha tutarlıdır.

Eğer bir şey manevi ise bu dünyanın bir parçası değildir, aşkındır ve nedensel olarak etkili olabileceğini söylemek zorlaşır. Dahası, maneviyat nedensel olarak etkili olsaydı, fiziksel olmadığı için etkili olduğunu söylemek zor olurdu. Bu yüzden bu makalede Tanrı'nın aşkın ve kusursuz olmadığı üzerinde duruyorum.

4) Panteizmin Tanrı'sı kişisel mi değil mi?

Yanıt: Panteizmde kişisel olmayan bir Tanrı görüşü vardır. Bunu Spinoza'nın Etiğinde (V.17) görmek mümkündür. Ancak kozmosun zihin benzeri doğası, doğanın doğadan fazlası olduğunu düşünmek için iyi bir nedendir.

5) Panteizm ve Pandeizm "Tanrı evrendir" diyor fakat birden fazla evren olduğu söyleniyor. Bu sorun teşkil etmiyor mu?

Yanıt: Spinoza'nın tanrı/doğası çoklu evrenlerin ve kozmik oluşun kendisidir, içinde kaç evren olduğunun önemi yoktur.

6) Doğa/tanrı nasıl kendi kendinin nedeni olabilir?

Yanıt: Bu soruyu yöneltenlere şunu sormak gerekir: "İnandığınız tanrı nasıl kendi kendinin nedeni olabiliyor?" Yani sizin yaratılmamış ama yaratmış dediğiniz tanrı fikri evrenin kendisi için neden uygulanabilir olmasın? Tıpkı sizin bahsettiğiniz Tanrı'ya benzer şekilde evren de yaratmış ama yaratılmamış olabilir. Yaratıcı gücün illa gökyüzünde oturan, ödül ve ceza veren, cennet ya da huri vaat eden insani özellikler taşıyan bir ilah mı olması gerekiyor?

Konuya dair bir sonraki makalede Panteizm ve Pandeizm'in bilimsel dayanak noktaları üzerinde duracak, konuya farklı açılardan bakmaya devam edecek ve önemli bölümleri detaylandıracağım.

OTOBÜSLERE GETİRİLEN NAMAZ AYARI HAKKINDA

Yazan: A.Kara

ŞEHİRLERARASI OTOBÜSLERE NAMAZ MOLASI AYARI

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş hazırlayıp ilgili bakanlıklara gönderdiği yazı ile anayasanın 24. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 18. maddesini ele alarak herkesin düşünce ve din özgürlüğüne, dinini ve inancını kamuya açık veya kapalı yerlerde tek ya da toplu yaşama, uygulama veya öğretme hakkına sahip olduğunu da belirtti.

Bu doğrultuda şehirlerarası otobüslerin mola saatlerini namaz saatlerine göre ayarlamasını istedi ve "Namazların vaktinde kılınmasını sağlayabilmek için makul bir süre ayrılmalı" dedi. [1][2]

Tabi burada herkesin dinini yaşama ve öğretme hakkına sahip olduğunu, hatta düşünce özgürlüğüne sahip olduğunu belirtmiş olsa da bu görüşünde ne kadar samimi olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Çünkü düşünce özgürlüğü olsa din hakkında bir görüş belirttiğimizde terörist damgası yemememiz gerekirdi.

İnsanların dinlerini yaşama ve öğretme konusunda özgür olduklarını söylediği kısım bambaşka bir ütopya. Türkiye'de farklı dinden insanlar toplanıp dinlerini tebliğ edip öğretmeye çalışsa misyoner ya da ajan denerek dayak manyağı yapılırlar, linç edilir ve sayısız hakaret yerler.

Bu karar namaz kılmak isteyen insanları mağdur etmemek adına yapılan bir uygulama olarak görünse de zamanla namaz kılmak istemeyenleri mağdur edecek hale gelecektir. Ayrıca bir sürü olaya, kavgaya sebep olacaktır. Bakın hemen geçmişten konuya dair bir haber ve ilgililerin açıklamaları ile örnek vereyim:

Otobüsten inen bazı kişiler, caminin avlusunda önce abdest aldı, ardından namaz kıldı. Bu sırada otobüste yarım saat bekleyen yolcuların itirazı üzerine gerginlik yaşandı. Gerginlik sırasında şoför ile muavin arasında sözlü tartışma da oldu. Yolcular, otobüsü camiye çekmek zorunda bırakılan şoförün de zorunlu namaz molasından rahatsız olduğunu söylediler. Metro Turizm Genel Müdürü Sinan Solok, şoförün mecbur kalmış olabileceğini, ancak bu durumun asla kabul edilemeyeceğini söyledi.

Solok, "Bu, yönetmeliğimize ve uygulamalarımıza ters düşen bir durumdur. Günlük 1500 seferimiz var, her mola talebine yanıt veremeyiz. Bu olay, cezaya tabidir, gereği yapılacak" dedi.

Şehirlerarası sefer yapan firmalara bağlı bazı otobüslerin, yolculuk sırasında "namaz molası" için camilerin önüne götürüldüğü belirlendi. Tartışmalı uygulamalardan biri, 2 Eylül Pazar akşamı Samsun'un Terme ilçesinden İstanbul'a gelmek üzere Metro Turizm'e ait bir otobüsü kullanan yolcunun şikâyeti üzerine ortaya çıktı. Yolcu, yaptığı açıklamada, 34 SM 746 plakalı aracın saat 18.15'te hareket ettiğini, biri yolcu almak üzere iki kez mola verildikten sonra saat 20.00'de bir caminin önünde park edildiğini anlattı. Konunun şehirlerarası seferlerde ciddi tartışmalara neden olduğunu da, Türkiye Otobüsçüler Federasyonu Başkanı ve Ulusoy Genel Müdürü Mustafa Yıldırım'ın açıklamaları ortaya koydu.

Yıldırım, "Namaz vakitlerinde camiye gidilerek mola verilmesi talepleri sektörün baş ağrısı oldu. Şoför kabul etmezse ciddi tartışmalar çıkıyor" dedi. Türkiye'nin dört bir yanından, özellikle Doğu Karadeniz'den gelen otobüslerde bazı yolcuların zorla otobüsü durdurmaya çalıştığını anlatan Yıldırım, şöyle konuştu: "Bunu bir gerilim unsuru haline getirmeye başladılar. Namaz talebi oluyordu, ama şimdi bir kesim bu işin üzerine gidiyor, durmadığınız zaman sorun çıkıyor."
Yıldırım şöyle devam etti: "Otobüs içinde hoş gören de var, tepki gösteren de. Doğru olan otobüsün bu nedenle durmamasıdır, çünkü kaza namazı kılınabilir. Türkiye'de günde yaklaşık 15 bin sefer yapılıyor, günde 90 bin otobüs çalışıyor. Günde beş vakit namaz için durulması büyük bir olay. Baskı yapıp kavga çıkarmak doğru değil. Şoförlerin kaza riski artıyor, çünkü 'dinsizlikle' suçlanıyorlar, sinirleri bozuluyor." Bu nedenle Ulusoy firmasında önlem almak zorunda kaldıklarını söyleyen Yıldırım, camiye gidilmesi için ısrar eden yolcu olursa otobüsten parası iade edilerek indirilmesine ya da bir sonraki otobüsle yolculuğunun devamının sağlanmasına karar verildiğini söyledi.

Bir seferde benzer bir tartışmaya kendisinin müdahale ettiğini anlatan Yıldırım, "Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda açıklama yapmalı. Çünkü hiçbir din adamı 'otobüsü durdurun' demez. Amerika'ya o kadar Müslüman gidiyor, uçağı mı durduruyorlar?" diye konuştu. Şoförlere suçlama: Dinsiz! 

BOSS Genel Müdürü Ramazan Tara: Bizim böyle bir uygulamamız yok, ancak garajlarda konuşuyorlar, duyuluyor, 'Namaz için şurada duruldu' diye konuşmalar oluyor. Şoför kendi inisiyatifini kullanmış olabilir. Yerel firmalarda daha çok olur gibi geliyor.

İbrahim Rıfkı (Pamukkale Turizm Genel Koor.): Biz İzmirli bir firma olduğumuz ve genellikle batı bölgelerine hizmet verdiğimiz için bu durumla hiç karşılaşmadık. Böyle bir uygulama söz konusu olamaz.

İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı: Otobüsün içerisindeki diğer yolcuların üzerinde psikolojik baskı kullanarak, otobüsü zorla bir yerlerde bekletmek hoş değil. Otobüsün içerisinde işaretle namaz kılmak mümkündür. Vakit denk geliyorsa, ki çoğunlukla denk gelir, mola yerlerinde kılınabilir. Namazını hiç kılamadıysa kaza edebilir. Bunun için, ilk uygun yerde, kaçırdığı namazların farzlarını kılar. Aynen oruç borcu gibidir, seferi durumdadır, kaza namazı kılar. 'Daha sonra kaza namazı kılınabilir'
[3]

Yani bu karar otobüs şoförlerinin tartışmalar yaşayıp gerilmesine, hatta bu yüzden dikkati dağılıp kaza yapmasına, sonucunda onca insanın ölümüne yol açabileceği gibi dindarlar tarafından şoför veya bazı yolcuların dinsiz ilan edilmesine, kavga ve sataşma çıkmasına neden olacaktır. Zaten en ufak bir mevzu yüzünden kan akıtan şiddet yanlısı kesim bir de bu tartışmalar yüzünden insanları boğazlayacaktır.

Üstelik namaz daha sonra kılınabilir, kaza namazı diye bir şey var. Onu da geçtim, namazın ezan okunduğu anda kılınması zorunluluğu yoktur. Dolayısıyla namaz vakti içindeyken otobüs mola verdiğinde tesisteki mescitlerde namaz kılınabilir.
Fakat otobüsteki yolculardan işlerini ve hayatlarını etkileyebilecek derecede acelesi olanlar için namaz kılınsın diye ayrıca verilen mola yüzünden giden zamanın ve doğuracağı kötü sonuçların telafisi olmayacaktır. Çünkü geçmişte yaşananlar gösteriyor ki bu namaz molalarında standart bir süre uygulanamayacaktır. 10 dakika diye durulsa bile bu süre 20-30 dakikalara uzayabilecek ya da otobüsler cami önlerine çekilerek dinsel şov yapılacaktır. Cami önüne çekilen otobüs yüzünden bu sefer de namaz kılmayıp otobüste bulunan insanlar yeme-içme gibi ihtiyaçlarını karşılayamayacaktır.
Namazını nasıl kılacağına çözüm bulması gereken, alternatifler sunmak zorunda olan biz ya da otobüsteki diğer yolcular değildir. Çözümü kendi bulmalıdır ve bu çözüm kendisi dışındaki insanları etkilememelidir. Her fırsatta kul hakkı konusunda edebiyat parçalayanlar namaz kılmak istedikleri için başkalarının hakkını gasp ederlerse bu durum söyledikleri şeye kendilerinin bile inanmadığının ya da söz konusu kul hakkı olduğunda yalnızca Müslüman'ın hakkını gözettiklerinin göstergesidir.

Belli bir inanca göre oluşturulan kurallar ile toplumun geneline baskı yapılırsa bu diktatörlükten başka bir şey değildir. Zaten devletin dini olmaz, kabile hayatı yaşamıyoruz. Artık dünyanın neredeyse her yerinde kozmopolit bir yaşam hakim. Ülkemizde de öyle. Ülkede sadece Müslümanlar yaşamıyor, "%99'u Müslüman olan ülke" masalını bırakın. Artık nüfusun ciddi bir bölümü dinlere inanmadığı gibi Avrupa'dan gelip Türkiye'ye yerleşen, vatandaşı olan, farklı dine mensup ya da inançsız insanlar da bu topraklarda yaşıyor. Kendinizi ve dininizi hayatın odak noktası yaparak herkesi etkileyecek kararlar veremezsiniz. 

En üzücü olanı ise Türkiye'yi sürekli Arabistan ile aynı zanneden, Türkiye'den bahsederken arka fona Arap müziği koyan, yollarda develerin kol gezdiğini, hatta şeriatın hüküm sürdüğünü zannederek ülkemizi Arap ülkeleri ile aynı doğrultuda gören turistler açısında da hoş bir durum olmayacaktır.

Tabi hepimiz biliyoruz ki amaçlanan şey ibadet özgürlüğü vs. değildir. Gece 12'den sonra müzik yasağı getirilmesi, onca aç ve yetim varken trilyonlar harcanıp her yere cami dikilmesi vb. tüm olaylar dindarlardan, özellikle de dinini başkasının gözüne sokmayı seven yobaz kesimden, şeriat aşıklarından oy devşirmek için yapılan olaylardır. Aslında bir siyaset olan din, görüldüğü gibi hala siyaset olmaktan çıkamamıştır.

Namaz kılabilmeleri için otobüslerin mola vermesini yoğun şekilde talep eden Müslümanların, yolsuzluk, kadınlara uygulanan şiddet ve baskı, dini kurumlardaki çocuk istismarı, ergenliğe girmemiş kız çocuklarının evlendirilmesi, ifade özgürlüğünün engellenmesi-suç sayılması, din kurumlarına ve çeşitli derneklere verilen, içinde dindar-dinsiz herkesin hakkı bulunan paralar konusunda da çözüm bulunması için yoğun istekte bulunmalarını isterdim.

OSMANLI'DA OĞLANCILIK VE EŞCİNSELLİK 2 - ENDERUN'LU NEDİM

Yazan: A.Kara

OSMANLI'DA OĞLANCILIK VE EŞCİNSELLİK 2
ENDERUN'LU NEDİM

Konuya iki terimin tanımını yaparak başlayalım: Oğlancılık ve eşcinsellik. Bunların arasındaki fark nedir derseniz, oğlancılık yetişkin bir erkeğin cinsel ilgisinin kadınlardan, çocuk, ergen veya henüz ergenliğe girmemiş erkeklere kaymasına, onlarla cinsel ilişki yaşamasına verilen addır. Eşcinsellik ise aynı cinsiyetten bireylere ilgi duyanların cinsel birliktelik veya aşk yaşamasıdır.

Osmanlı'yı kutsallaştıran neredeyse onu tanrı ilan edenlere onların hayalindeki Osmanlı ile gerçek Osmanlı'nın tamamen aynı olmadığını çeşitli yayınlar ile anlatmaya çalıştım. Osmanlı döneminde yazılanları, çizilen minyatürleri ve onca kaynağı vermeme rağmen bu kaynaklar arasından yabancı olanları seçerek "Yabancılar Osmanlı'yı karalamaya çalışmış" diyerek kendilerini avutuyorlar.

Halbuki Osmanlı'da görev almış, çeşitli nedenlerle yazışma veya raporlamalar yapmış söz konusu yabancılar yani Avrupalılar için erkek erkeğe ilişki ayıplanacak bir şey değil ki bundan bahsederek Osmanlı'yı ayıplamayı düşünsünler. Onlara göre bu ayıplanacak bir şey olmadığı için Osmanlı'da eşcinselliğin varlığına veya harem hayatına ilişkin yazdıkları raporların karalama amacı taşıdığını söylemek doğru olmaz.

Kaldı ki Osmanlı ile irtibatta olan diplomat veya devlet görevlilerinin raporlarını yok saysanız bile bizzat Osmanlı'da üretilen yazılı eserler ve minyatürler bile eşcinselliğin ve oğlancılığın olduğunu görmeye yeter. 

Zaten haremleri onlarca yabancı kadınla dolu olan, içoğlanları ve devşirmeleri bulunan, Avrupa'lılarla görüşmeler yapan bir topluluğun oğlancılığı bilmiyor ya da öğrenmemiş olduğunu ya da buna özenenlerin olmadığını söylemek pek gerçekçi olmayacaktır.  

Diğer enteresan nokta, Osmanlı'da da diğer onca krallık gibi eşcinsellik ve oğlancılık var olmuştur dendiğinde sanki Osmanlı'nın tamamında bu durum vardı, tüm Osmanlı eşcinsel veya oğlancıydı demişim gibi anlayanlar da var. Buna bağlı olarak "eğer Osmanlı'da eşcinsellik ve oğlancılık olsaydı nasıl 7 kıtaya hükmedeceklerdi" diye tuhaf söylemlerde bulunanlar da var. Sanırım bu arkadaşlar eşcinsellerin kılıç sallayıp, yay kullanamayacağını düşünüyor ve antik Yunan'ın eşcinsellerden oluşan ordularından, Roma ordusu gibi birçok orduda eşcinsel bulunduğundan ve bunların çoğunda oğlancılığın da hüküm sürdüğünden habersizler. Aynı mantıkla düşünecek olursak Roma İmparatorluğunun da güçlenip büyümemesi gerekirdi. 

III. Ahmet'in 18.yüzyılın başlarındaki saltanatı sırasında özellikle İstanbul'da hayattan sonuna kadar zevk almaktan başka pek bir düşüncenin olmadığı, katı ahlak kurallarının bulunmadığı zevk düşkünlüğünün büyük olduğu bir dönemdi. [1]

Osmanlı 19.yy'a kadar genel olarak cinselliğe ve özellikle eşcinselliğe yönelik olarak yüksek tahammüllü ve hoşgörülü olarak nitelendirilebilir.

Osmanlı'yı akılcı ve liyakate dayalı bir devlet olarak övgüye boğan Avrupalı araştırmacı ve tarihçiler bile, devlet memuru olmak için eğitilen içoğlanları arasında ve içoğlanları ile efendileri arasında cinsel ilişkiler gerçekleştiğini kabul etmektedirler.

Padişahlardan tutun yerel paşalara kadar Osmanlı görevlilerinin çoğunu kapsayan eşcinsel ilişkiler hakkındaki iddialara ve kaynaklara bakacağız. Bunların çoğu 15, 16 veya 19.yy'a aittir ve görünen o ki özellikle Süleyman'ın saltanatı sırasında gelişmeye başlamıştır.

Gelecek vaat eden ve saray okulları için Hristiyan ailelerden toplanan çocuklara devşirme denirdi. 1600'lerde devşirme için çocuk toplamak neredeyse sona ermiş olsa da son olarak 1805'te Yunanistan'dan birçok çocuk toplanmıştı. [2]

Mevkileri devşirmeler tarafından doldurulmuş yeni birlikler olan yeniçeriler İmparatorluk içinde giderek daha açgözlü hale gelmişlerdi. Mevki hırslarından dolayı savaş konusunda da giderek isteksiz hale gelmişlerdi. Belki de 1529'da Viyana'nın Osmanlı topraklarına eklenmesini engelleyen etkenlerden biri de buydu.

18. yy'da Türkiye ile Batı Avrupa arasında iki yönlü gözlem trafiği başlamıştı, iki taraf ta birbirini gözlemliyordu. Mehmet Efendi 1803-1806 yılları arasında Osmanlı'nın Avrupa'daki oğlancılık ve eşcinsel ilişkiler konusundaki itibarını öğrendiğinde rahatsız olmuştu. Ev sahipleri onun kiralanabilir oğlanlar hakkında Paris şehrinin neler sunabileceğini görmek isteyeceğini düşündü ve gece ona Palais Royal pazar alanı gösterildi. Mehmet Efendi, Osmanlı'nın eşcinsel ilişki konusundaki imajına meydan okuyarak sadece 1500 erkek çocuğun eşcinsel ilişki ile meşgul olduğunu belirtmişti. [3]

Batı elçiliğinden Osmanlı padişahlarına gönderilen en ünlü on sekizinci yüzyıl raporlarından biri Mary Wortley Montagu'ya ait mektuplardır. Bu mektuplarda kadın hamamlarında lezbiyen ilişki yaşandığından bahsedilir. [4]

Ogier Ghiselin de Busbecq, bazı Osmanlı erkeklerinin lezbiyen ilişkilerin yaşandığı ünleri nedeniyle eşlerinin kadın hamamlarına gitmesine izin vermeyi reddettiklerini iddia etmiştir. [5]

Venedik elçisi Ottaviano Boy yazdığı raporunda padişahın hareminde bulunan ve erkekler ile cinsel ilişki yaşayamayan bazı kadınlara kendilerini tatmin etmede kullanabilecekleri herhangi bir şeyin getirilmesi yasaklanmıştır. Sırf bu yüzden eğer haremdeki bu kadınlardan salatalık yemek isteyenler varsa, sırf onları kullanmasınlar diye salatalıklar dilimlendikten sonra gönderiliyordu. [6]

IV. Mehmet'in sarayındaki Charles H.'nin elçisinin beş yıl boyunca sekreteri olan Paul Ricaut, padişahların ve soyluların içoğlanlarına duyduğu aşk üzerine uzun bir metin yazmış ve şunları eklemiştir: "Kadınlar Cemiyeti'nde de bu ihtiras hüküm sürmekteydi, kadınlar birbirlerine besledikleri şehvetli aşktan ölmekteydi. Hele ihtiyar kadınlar, onlar gençlere kur yapar, pahalı giysiler, mücevherler, bolca para, hatta kendi sefalet ve yıkımlarını sunar ve Aşk tanrısı Cupid'in bu okları tüm İmparatorluk boyunca, özellikle Konstantinopolis'teki Büyük Sultan'ın Saray'ı ve Sultanların dairelerine doğru yol alırdı." [7]

Bildiğiniz gibi dilimizde cinsiyete özel terimler, ekler yoktur. Örneğin sevgili kelimesi cinsiyete göre şekil değiştirmez. İşte bu yüzden Osmanlı şiirlerinde insan aşklarından bahsedilen bölümlerdeki sevgili terimini temelde kadın olarak ele almak gerekir. Çünkü yazarlar erkektir. İşte bu noktada şiirleri yazanlar eğer sevgili terimini kullanırken bir erkekten bahsediyor, ona olan aşkını anlatıyor ya da güzellemelerini yapıyorsa bu da Osmanlı'da belli dönemlerde eşcinsellik ya da oğlancılığın yani daha yaşlı ve yüksek mevkideki birinin kendinden genç bir erkekle cinsel ilişki yaşaması durumunun var olduğunu göstergesidir, tıpkı eski Yunan'da ve çeşitli krallıklarda olduğu gibi.

Hatta sevgili tabiri kullanılarak erkeklerden bahsedilen onca şiir varken (Bkz: 'Şehrengiz'ler) kadınlardan bahsederken sevgili teriminin kullanıldığı yani kadına olan aşkta bu kelimenin kullanıldığı divan şiiri yok denecek kadar azdır. [16]

Şiir Osmanlı toplumunun önem verdiği edebiyat alanlarındandı. 18.yüzyılın en büyük şairi olan Ahmet Nedim'in en büyük destekçileri kendisi de şair ve hattat olan Sultan III. Ahmet ve onun baş veziri olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'ydı. 

III. Ahmet 1719 yılında Topkapı Sarayı içinde daha önce II. Selim için yapılmış olan Havuzlu Bahçe Köşkü'nü yıktırarak onun yerine Enderun Kütüphanesi'ni kurmuş ve Nedim'i buraya sorumlu olarak atamıştır.

1720'de Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın yönetiminde bir tercüme heyeti kurulmuştu [14]. Tercüme Heyeti Almanca’dan, Flemenkçe’den, Latince’den ve Yunanca’dan çevirilerle 9. yüzyıldan sonra İslâm tarihinin ilk örgütlü tercüme faaliyetini gerçekleştirmişti ve heyetteki isimlerden biri de Şair Nedim'di. [15]

Nedim'in anlamı eğlence arkadaşıdır ve şiirlerinin mottosu "gülelim, oynayalım, dünyanın zevklerini doyasıya yaşayalım"dır.

Şair Nedim şöyle der:
Bilgelerin hepsi erkeklere aşıktır,
Kadın aşkından hoşlanan kimse kalmadı.

Nedim'in, çekici bir hamam görevlisine abayı yaktığı erotik şiirlerini İbrahim Paşa'ya atfetmiş olması önemli bir noktadır.

Klasik Müslüman şairlerin şiirlerindeki kullanım şeklinden dolayı "sevgili" diye bahsedilen kişinin Tanrı olduğu yönünde izlenimler, argümanlar oluşmaktadır. Fakat Nedim'in şiirleri bunlardan farklıdır. Örneğin "yürüyen selvi" (serv-i revan) tabirini uzun boylu erkekler için kullandığı açıktır. 

Meyhanelerin bol olduğu ve şarabın övüldüğü Osmanlı sistemi özellikle zenginler için tam bir zevk alma ve zevk verme sistemiydi. Dönemin yaşam tarzı, Nedim'in genç bir erkek çocuğa olan aşkını anlattığı gazel de göze çarpmaktadır. 

Şimdi Nedim'in servi boylu bir erkekten bahsettiği ve liselerde okutulan ders kitaplarında bile yer alan bu gazele bakacağız. Bu gazel ders kitaplarına eklenirken kasıtlı olarak 4. dörtlüğü kaldırılarak anlam kaybı yaşatılmış ve sanki bir erkeğin kadına olan aşkı anlatılıyormuş gibi bir hava verilmeye çalışılmıştır. 4. dörtlük ile birlikte şiirin 5 dörtlükten oluşan tamamı şöyledir:

Bir safa bahşedelim gel şu dil-i nâşâde
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e
İşte üç çifte kayık iskelede amade
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e.

Gel şu neşesiz gönüle bir neşe bağışlayalım.
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a.
İşte üç çifte kayık iskelede hazır.
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a.

Gülelim, oynayalım, kâm alalım dünyadan
Mâ-i tesnim içelim çeşme-i nev-peydadan
Görelim âb-ı hayat aktığın ejderhadan
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e

Gülelim, oynayalım, dünyadan arzumuzu alalım.
Yeni Çeşme’den Tesnim suyu içelim.
Ejderha’nın ağzından hayat suyu aktığını görelim.
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a.

Geh varıp havz kenarında hirâman olalım
Geh gelip kasr-ı cinan seyrine hayran olalım
Gâh şarkı okuyup gâh gazelhan olalım
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e

Bazen gidip havuz kenarında salına salına dolaşalım.
Bazen gelip Kasr-ı Cinân’ı seyredelim, hayran olalım.
Bazen şarkı okuyup bazen gazel söyleyelim.
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a.

İzn alıp Cuma namazına deyu mâderden
Bir gün uğrulayalım çerh-i sitem-perverden
Dolaşıp iskeleye doğru nihan yollardan
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e

Annenden “Cuma namazına gidiyoruz.” diye izin alıp
Zulmedici felekten bir gün çalalım.
Gizli yollardan iskeleye doğru dolaşıp
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a.

Bir sen ü bir ben ü bir de mutrib-i pakize-eda
İznin olursa eğer bir de Nedim-i şeyda
Gayrı yâranı bugünlük edip ey şuh feda
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e

Bir sen, bir ben, bir de güzel şarkı söyleyen biri,
Eğer iznin olursa bir de aşktan çılgına dönmüş
Nedim Ey şuh, öbür dostları bugünlük feda edip
Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sâ’dâbâd’a. [11]

Anlaşılacağı gibi şiirde bahsedilen serv-i revan, yani salınarak yürüyen kişi bir kadın değil erkektir. Sadabâd dönemin gözde eğlence mekanlarından biridir. Sadabâd'da yapacakları şey bellidir, cilveleşmek, oynaşmak, gülmek, eğlenmek ve kam almak yani cinsel arzuları doyurmak.

Şiirdeki cinsel içerikli mecazi kelimelerden biri "Mâ-i tesnim" yani "bengisu"dur. İnanışa göre ulaşmanın çok zor olduğu bu efsanevi suyu içen kişi artık ölümsüz olur. Şiirde iki kişi var, iki erkek. Biri yaşlı, biri genç. Peki bu ikisi birlikte Sadabâd'da oynaşırken ölümsüzlük suyunu nasıl içecekler?
İşte buradaki ölümsüzlük suyu yani "Mai-tesnim" spermdir. Ab-ı hayat terimi de aynı anlamın yüklendiği bir mecazdır. 
Yani şiirin ikinci dörtlüğünde anlatılan şey iki erkeğin penislerinden sperm gelinceye dek oynaşması ve sperm akıtmasıdır. Aslında anlatılan şey çok daha derin ve detaylıdır ama bu detayları vermiyorum. Eşcinsel ilişkide buna "süpet alıkmak" denir. Merak eden bu terimi araştırır.

2. dörtlükte gördüğünüz "ejderha" Nedim için, "serv-i revan" ise genç erkek için özellikle seçilmiş terimlerdir. Ejderha deneyimli, yaşça daha büyük ve bilge olan Nedim'i, servi ise genç erkeği tanımlar. Yani 2. dörtlük ejderha ile servinin gülüp oynaşarak meni içmesinden, cinsel doyuma ulaşmasından bahsedilir.

3. dörtlükteki "hirâman" kelimesi salınarak yürümek anlamına geldiği gibi bir diğer anlamı da yasak olan şeyleri yapmaktır. [8] Havuzda sevişmenin anlatıldığı bu dörtlükte sevişme eylemi havuz kenarında sarılarak dolaşmak şeklinde anlatılır. Yani nedim yine bir söz sanatı yaparak kelimenin iki anlamına da vurgu yapmaktadır ki bunlardan biri de eşcinsel ilişkidir. Havuzda sevişilirken bir yandan da Sadabâd'daki sarayları seyrederek, şarkı söyleyip gazel okuyarak eğlenceye yoğunluk katılır. 

4. dörtlük, kitaplardan kasıtlı olarak çıkarılan bölümdür. Gördüğünüz gibi başlangıçtan itibaren şair Nedim, genç erkeği Sadabâd gibi bir eğlence mekanına götürmek istemekte ve onu sevişmeye ikna etmeye çalışmaktadır. İyi ama bu genç çocuk Sadabâd'a gidecek olsa bile ailesinden nasıl izin alacak? Bu mekana nasıl gidecek? Cevabı dörtlüğün ilk satırında gizli:

"İzn alıp Cuma namazına deyu mâderden"

Yani Nedim'in çocuğu bu mekana götürebilmek için bulduğu yöntem belli. Çocuğun annesine birlikte Cuma namazına gideceklerini söyleyerek yola çıkacak fakat namaza değil de sevişmeye gidecekler. Bu satır aynı zamanda Nedim'in dil döküp durduğu erkek çocuğunun yaşının küçük olduğunun da delilidir. Çünkü yetişkin bir erkeğin Sadabâd'a gitmek için annesinden izin almasına gerek yoktur. Bu dörtlüğün ders kitaplarından sessizce çıkarılmasının nedeni gayet açık değil mi? 

Son dörtlükte sıfatlar üzerinden yürütülen söz oyunları vardır. Buradaki "Mutrib-i pakize-eda" ve "şuh (neşeli güzel)" şairin ikna etmeye çalıştığı oğlan, "Nedim-i şeyda" ise şair Nedim'in kendisidir. Zaten "şeyda" sırılsıklam aşık demektir. Dolayısı ile Nedim-i şeyda sıfatı Nedim'in bu genç oğlana olan aşkının boyutunun göstergesidir. Genç erkek için kullandığı "mutrib-i pakize-eda" [9] saf bir edayla çalgı çalan, şarkı okuyan anlamlarına gelir. Buradan hareketle aşka tutulduğu genç erkeğin güzel sesli, güzel şarkı okuyabilen biri olduğu ortaya çıkar.

Tüm bu dörtlüklerden anlaşılacağı üzere Nedim tüm arkadaşlarını "feda edecek" yani ekecek ve felekten bir gün geçirecektir. Bunun için ise hem çocuğu ikna etmesi hem de çocuğun annesini kandırması gerekmektedir. 

Nedim'in yazdığı birkaç metine daha bakalım:

"Tılf-ı nazım yürü git mektebe tenha yoldan
Harf atar belki sana bir iki bed-lehce hârif" [11]

Nedim burada okula giden çocuğa "nazlı çocuk" diyor ve tenha yoldan git ki kötü niyetliler sana laf atmasın diye de ekliyor. Önceki gazelde sevişmek istediği erkek çocuğa tenha yollardan gidelim dediği düşünülürse bu çocuğa da tenha yoldan git demesi ona göz koymuş olmasından kaynaklanabilir. Diğer önemli nokta, "kötü niyetliler" dediği kişiler "nazlı" olarak tanımladığı çocuğa laf atıyorsa bu da halktan bazılarının erkek çocuklara sulandığının göstergesidir.

Nedim'in yazdığı daha vahim metinler vardır. Bunlardan biri şöyledir:

"Beşiktaş semtidir kâşânemizde rahat eylersin
Beraber sarılıp yatsak
Benim ey daye-perver tıfl-naz naz-ı dil-sitanım gel
Kulun olsun sana lala" [11]

Yani bakıcı denetimindeki ufak bir oğlan çocuğuna "gel benim evimde kal da ben sana bakıcı olayım" demektedir. Fakat yazdıklarının tamamından anlaşıldığı gibi niyeti çocuğa bakıcılık yapmak değil onu kullanmaktır.

Benzer şekilde, dadısının kucağındaki bir oğlanı koynuna almak istediğinden şöyle bahseder:

"Kucağımdan kim alır ah o tıfl-ı nazı
Çıksa bir kerre hele dayenin aguşundan" [11]

Ani sinir krizi geçirmenize neden olabilecek başka bir beyitine daha bakalım:

"Akide almağa gitdikçe lalası bulup fursat
Şeker gibi leb-i lalin öpüp ol tıflı pinhan sev" [11]

Yani şöyle diyor: "Bakıcısı şeker almaya gidince o çocuğun şeker gibi kırmızı dudaklarını öperek gizlice sev.) [11]

Bakıcısının denetiminden yeni çıkmış, civankaşı denilen türden bir sarık saran, 15 yaşına yeni giren kucakların süsü dediği bir oğlana (efendi) tutulduğunu şöyle açık açık anlatır:

"Bir cüvankaşı sarık sarmış efendim başına
Sürme çekmiş ıtr-ı şahiler sürünmüş kaşına
Şimdi girmiş dahı tahminimde on beş yaşına
Gül yanaklı gülgüli kerrakeli mor hareli
Şeh-nişinler ziyneti aguşlar pirayesi
Dahı bir yıldır yanından ayrılalı dayesi
Sevdiğim gönlüm süruru ömrümün sermayesi
Gül yanaklı gülgüli karrakeli mor hareli" [11]

Göz koyduğu bir çocuğa "Sen niye böyle soğuk yerde yatıyorsun? Dadın görse seni döver. Daha yaşın da küçük, yalnız yatma üşürsün. Hava çok sert, koynumdan çıkma kuzum" derken aslında onu kendi koynuna davet eder:

"Sen böyle soğuk yerde niçün yatar uyursun
Billahi döğer dur hele dayen seni görsün
Dahı küçücüksün yalnız yatma üşürsün
Seld oldu hava çıkma koynumdan kuzucağım
Bir cam çek ey gonca-dehen def-i humar et
Çeşmimde hayalin gibi gel geşt ü güzar et
Nakşın gibi ayine-i sinemde karar et
Serd oldu hava çıkma koyundan kuzucağım" [11]

Bir başka beytinde "begim (beyim)" mahlasıyla açık açık bir oğlana tutulduğunu, beyaz fesli bu oğlanın bir gözüyle yüz bin lisanı konuştuğunu; bir sürü sohbet arkadaş ve seveni olduğunu şöyle dile getirir:

"Seyret beyaz fesde o zülf-i mu'anberi 
Şeb-bûyu gör ki berk-i semenden kabası var 
Bir çeşmi var ki bir nice yüz bin lisan bilir
Bin hem-zebanı hem-demi bin aşinası var 
Bilsen begim ederdi seni eşk bi-karar 
Şimdi Nedim'in öylece bir macerası var" [11]

Yine begim diye seslenerek bir oğlana tutulduğunu şöyle anlatıyor:

"Fırka-i erbab-ı dilden zümre-i zühhada dek 
Hep esirindir begim hatta dil-i na-şada dek" [11]

Nedim ayrıca Farsça şiirler de yazmıştır. "Sevgililerin sakalları" üzerinde durulan bu şiirlerinde sevgilinin sakalı ve kirpikleri ile ince bellerini kıyaslamıştır. [13]

Bilindiği gibi sakal cinsiyete bağlı bir özelliktir. Sakalın çıkması, tıpkı diğer oğlancılık içerikli şiirlerde de olduğu gibi genç erkeklerin çekici olmaktan çıktığı nokta olarak vurgulanmıştır. Tabi bazı şairlerin yüzünde yeni yeni sakal çıkmaya başlamış pürüzsüz yanakları ve bacakları övdüğü şiirler de vardır. [10]

Bu doğrultuda "Saçtan saça, vücudunun her yerini öpülesi buluyorum" dediği şiirinde de yetişkin bir erkekten bahsetmiş olduğu kuvvetli bir ihtimaldir.

Osmanlı'da dönem dönem eşcinsel ilişkilerin var olduğu ya da artış gösterdiğini kaynakları ile, o dönem yazılan çizilen kitapların ad ve metinleri ile göstermemize rağmen birçoğumuz türlü hakaretlere uğruyor, hatta vatan haini bile ilan ediliyoruz. Çünkü İslam'ın egemen olduğu eğitim Osmanlı'yı tamamen İslam'a uygun yaşayan bir imparatorluk gibi göstermiştir.

Osmanlı'da eşcinsellik konularına değinince ağır hakaret ve tehditlere maruz kalındığından eğitimcisinden siyasetçisine, din adamına kadar birçoğu bu konuya değinmemeyi tercih etmiştir.

Nedîm üzerinde bir çalışma yapan Kemal Sılay, Nedim'in şiirlerindeki eşcinsel içeriklerle ilgili bölümde, bu etkileşimin göz önüne alınmamasının nedenleri olarak toplumun ve günümüz bilim insanlarının ahlâk kurallarını gösterir. Şöyle der: 

Ankara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümündeki üniversite eğitimim boyunca Osmanlı Divân Edebiyatında homoseksüel konular hakkında verilmiş tek bir ders duymadım. Bazı liberal profesörler,, klâsik edebiyatta homoseksüelliğin "olabilirliği" hakkında son derece önemli ifadeler kullanmaya kalkıştıklarında Osmanlı şiirinin kökeninde özellikle antik Yunan kaynaklı bir "yabancılık" bulmaya çalıştılar. Bunun ahlakçılıktan kaynaklandığı görülüyor. Ve belki de İslamcılar Türk çocuklarına böyle 
kabul edilmez konuları anlatmamak için çaba sarf ediyorlar. Bunu inkâr edemedikleri zaman da bu davranışla başkalarını suçluyorlar.

Ahlakçı/İslamcı eleştirinin Nedîm hakkındaki yöntemi sessiz kalmak oldu. Hasibe Mazıoğlu bile -k i O, Osmanlı divan şiiri üzerindeki derin bilgisiyle öğrencilerini ve meslektaşlarını her zaman kendine hayran bırakmıştır- Nedîm üzerindeki araştırmasında homoseksüel özelliklere değinmemeyi seçmiştir. [12]


NOTLAR
● Cami ve kasırlarda kitap dolapları yerine başlı başına kütüphane binası kurmanın tercih edildiği Lale Devri’nde Sultan III. Ahmet, “Saray-ı Cedid-i Amire (Topkapı Sarayı)” denilen “Yenisaray”daki dağınık kitapları bir yerde toplamayı uygun bulmuş, II. Selim’in zaten bakımsız bir halde olan köşkünü yıktırıp yerine kendi adıyla anılan veya “Enderun Kütüphanesi” de denilen yeni bir kütüphane binası yaptırmıştır. Yapının inşaatına 17 Şubat 1719’da başlanmış, 23 Kasım 1719’da yapı törenle açılmıştır.

5 ANTİK BÜYÜ KİTABI-METNİ

Yazan: A.Kara

AVRUPALI VE ARAPLARIN 5 BÜYÜ KİTABI

İnsanlığın daha yüksek bir güce, bunlara sahip olma yada yönlendirmeye olan inançları belki insanlık tarihi kadar eskidir. Sihir, lanet ve büyülü sözlere olan inanışlar kültürler arasında yaygın olarak yer almıştır. Bu inanışın meyvesi olarak yüzyıllar boyunca pek çok 'grimor' yani büyülü sözler içeren kitaplar üretilmiş, bunların çoğu gizli topluluklar ve yirminci yüzyıla kadar dayanan okült örgütler tarafından tercih edilen kitaplar haline gelmiştir.

Konuya dair 5 kitabı burada özetleyecek olsam da ilerleyen süreçte her birini tek tek, daha ayrıntılı olarak ele alacağım.

ABRAMELİN'İN BÜYÜ KİTABI

Bu kitaplardan biri Kabalistik bilginin ezoterik (gizli, özel) kitabı olan Büyücü Abramelin'in kitabıdır.

Batı ezoterik düşüncesinin kökleri Doğu Akdeniz'deki Geç Antik döneme dayanır. Bu, doğunun batı ile buluştuğu bölgeydi. Dolayısıyla bu aynı zamanda Babil, İran, Mısır, Levant ve Yunanistan'ın din ve entelektüel geleneklerinin birbirine karışabildiği bir alandı. Bu türden çeşitli geleneklerin karışmasıyla ana akım Hristiyanlıktan farklı olarak Hermetizm, Gnostisizm ve Neoplatonizm gibi ezoterik düşünce okulları doğdu. Ezoterik öğretileri açıklayan metinler yazıldı ve bu düşünce okulları batıya doğru ilerleyerek Avrupa'ya yayıldı. 14-15. yüzyıl aralığında "Büyücü Abramelin'in Kutsal Maji Kitabı" yazıldı.

Bu kitap, Worms'lü* İbrahim (Abraham) olarak bilinen kişinin mektuplarından oluşan bir tür roman veya otobiyografi olarak yazılmıştır. İbrahim 14. ve 15. yüzyıllar arasında yaşadığına inanılan bir Alman Yahudi'siydi. İşte, Büyücü Abramelin'in Kitabı, İbrahim'in büyülü ve kabalistik bilgilerinin oğlu Lemek'e aktarılmasını anlatırken aynı zamanda bu bilgileri nasıl edindiğinin hikayesini anlatır.

İbrahim, hikayesine ölümünden kısa bir süre önce Kutsal Kabala'ya sahip olabilmek için gerekli olan yollarla ilgili "işaretler ve talimatlar" veren babasının ölümüyle başlar. Bu bilgeliği elde etmek isteyen İbrahim, bu tür çalışmalarda bilgili Musa adlı bir Hahamın yanında çalışmak için Mayence'e (Mainz) gider. İbrahim bu Hahamın yanında dört yıl çalışır. Geçmişe dönüp baktığında, önceki Hahamın öğretilerinin "kâfir ve putperest ulusların sanatlarını ve hurafelerini" içerdiği için hatalarla dolu olduğunu söyler ve haham ile zamanını boşa harcadığını hisseder. Hayatının sonraki altı yılını seyahat ile geçirir ve sonunda Mısır'a ulaşır.

Abraham, Arachi veya Araki adında bir Mısır kasabasının dışında, çölde yaşayan Mısırlı büyücü Abramelin ile tanışır. Evinin ağaçlarla çevrili bir tepenin üzerinde olduğu yazmış; Abramelin'i nazik, kibar ve "saygıdeğer yaşlı bir adam" olarak tanımlamıştır.
İbrahim'in Abramelin'le kaldığı süre boyunca büyücü ona "Tanrı Korkusu" dışında bir şeyden bahsetmez, İbrahim'i "iyi bir yaşam" sürdürmeye teşvik eder, onu "insanın zayıflığı nedeniyle yaptığı bazı hatalar" konusunda uyarır, zenginlikten ve mal elde etmekten tiksindiğini anlamasını sağlar.

Abramelin'in daha sonra İbrahim'e Kabalistik büyüleri öğrettiği söylenir. Ancak bundan önce İbrahim'in yaşam tarzını değiştirmesi, sahte dogmalarından vazgeçmesi ve Rab'bin yasaları üzerine bir yaşam süreceğine dair söz vermesi gerekiyordu.
İbrahim'den söz alan Abramelin, ona kopyalanması için iki el yazması verir. Abramelin ayrıca kasabadaki 72 fakire dağıtmak için İbrahim'den on altın para (florin) ister. Abramelin, Abraham'ı iki el yazmasını kopyalarken bırakarak parayı fakirlere dağıtmak için ayrılır ve 15 gün sonra geri döner. Kitapta, ertesi sabah Abramelin'in İbrahim'e, 'hayatını efendiye anlatarak günah çıkarmasını', 'efendiye hizmet etmesi, ondan korkması' ve 'kutsal yasasına göre yaşayıp ölmesi' konusunda söz vermesi istediği yazar.

Abramelin'in kabalistik bilgisini İbrahim'e aktardığı iki el yazması, Abramelin'in Büyü Kitabı'nın büyük bölümünü oluşturur. Bu büyü kitabının öne çıkan özelliklerinden biri "Abramelin İşlemi" olarak bilinen ayrıntılı bir ayindir. Bu ayinin uygun şekilde gerçekleştirilmesinin, büyücünün "koruyucu meleğinin" bilgi ve konuşmalarına ulaşabilme imkanı sağladığı ve bu ayinin büyücünün iblisleri kör etmesini de sağladığı söylenir.

Büyü kitabının diğer bir bölümü, her bir karenin, karenin sihirli amacıyla ilgili sözcükleri veya isimleri içerdiği 'sihirli sözcük kareleri' hakkındadır.

Bu kitap tarih boyunca pek çok coğrafyaya yayılmıştır. Samuel Liddell MacGregor Mathers tarafından yazılan Büyücü Abramelin'in Kitabı'nın İngilizce çevirisi nedeniyle Kabalistik sihrin anlatıldığı bu metinler 19. ve 20. yüzyıllarda oldukça popüler hale gelir. Popülerliği ile Altın Şafak Hermetik Cemiyeti ve Aleister Crowley'in mistik Thelema dini gibi gizli organizasyonlarda kullanılır hale gelmiştir.

KADİM BÜYÜLÜ KİTAP : ARS NOTORİA

Sihirli olduğu iddia edilen kitapların bazılarında şeytan veya melekleri çağırmak amaçlanmıştır. Sihir ve şeytan kavramları tarih boyunca tartışmalı olmayı korurken, bu tür kitapların çoğu farklı dillere tercüme edilmiş, derlenmiş ve geniş kitlelere yayılma imkanı bulmuştur. Bu kitaplardan biri de Ars Notoria'dır.

"Süleyman'ın Küçük Anahtarı" olarak bilinen daha geniş bir derlemenin parçası olan Ars Notoria'nın, takipçilerine akademi alanında hakimiyet sağladığı, onlara daha güzel ve etkili konuşma yeteneği yanı sıra "mükemmel bir hafıza" ve bilgelik verdiği söylenir. Yani Ars Notoria tam anlamıyla bir büyü veya iksir hazırlama kitabı değil de, zihinsel gücü artırmak gibi entelektüel hediyeler için tanrıya yalvarma şekillerini, dualar ve sözleri içeren bir kitaptı.
Peki geçmişteki insanlar, Ars Notoria'nın dua ve uygulamalarını takip ederek akademik becerilerini ve hafızalarını geliştirebildiler mi?

Ars Notoria, "Süleyman'ın Küçük Anahtarı" veya Clavicula Salomonis Regis adlı bir büyü kitabı içindeki beş kitaptan biridir. Bir büyü kitabı, okuyucusuna büyü yapma, tılsım yaratma, ruh-iblis çağırma ve kehanet elde etme yeteneği vermeyi amaçlayan, okült bilgiler içeren ders kitabıdır. "Süleyman'ın Küçük Anahtarı" 17. yüzyıldaki diğer çalışmalardan derlenen ve şeytan bilimine odaklanan anonim bir büyü kitabıdır. "Süleyman'ın Küçük Anahtarı"'nda yer alan beş kitap ise Ars Goetia, Ars Theurgia-Goetia, Ars Paulina, Ars Almadel ve Ars Notoria'dır.

Bu kitabın en eski el yazmaları 13. yüzyıla tarihlenmektedir. İçinde yer alan metinler ise 1200'den çok öncesine dayanan hitapların, dualar ve büyülü sözlerin bir koleksiyonudur. Bu dualar İbranice, Yunanca ve Latince gibi birkaç farklı dilde mevcuttur.

Bu kitap daha akıllı, yaratıcı, yenilikçi olmak isteyen insanlar için cezbediciydi. Aritmetik, geometri ve felsefe gibi alanlarda uğraşan kişiler eğer kendilerini Ars Notoria'ya adarlarsa onların kendi alanlarındaki tüm konulara hakim olacağı sözü verilir. Kitabın içinde ise okuyucunun odağını ve hafızasını geliştirmeyi amaçlayan adımlar anlatılır.

Süleyman'ın, bilgeliğini Ars Notoria'nın metnini takip ederek kazandığı iddia edilirdi. Akademik bir alanda uzmanlaşmak isteyenler için bu çok cazip bir söz gibi gelebilir. Daha iyi bir hafızaya, daha fazla güzel söze, bilgeliğe veya daha yüksek duyulara sahip olmak isteyen birçok kişi, yaşamlarını iyileştirme, güç kazanma umuduyla Ars Notoria'da yazanları takip etmiş olabilir. Tabi, Ars Notoria'nın talimatlarını uyguladığı halde istediği sonuçlara ulaşamayan kişiler de olmuştur. Neticede büyü diye bir şey yoktur, daha çok emek veren daha çok bilgi edinir.

Bir efsaneye göre 14. yüzyıldan kalma bir keşiş olan Morigny'li John, Ars Notoria'nın öğretilerini ve talimatlarını içtenlikle takip etti fakat iyi yetiler kazanmak yerine, unutulmaz, şeytani vizyonlar görmüş, bu yüzden insanları Ars Notoria'dan uzak tutmak için Libor Visonum adlı kitabını yazmıştır.

Ars Notoria'nın içinde yer alanlardan biri de "manyetik deneyiydi". Bu özellikle Avrupa yapımı korku filmlerinde karşımıza çıkan temalardan biridir.

Kitabı okuyan kişiye bir mıknatıs taşı ve iki pusula iğnesi kullanarak uzun mesafeler arasında iletişim kurmanın yöntemini gösterilir. Bu bölümde yazanlara göre iki pusula iğnesi aynı mıknatıs taşına sürülürse iğneler "birbirine dolanır" ve biri nasıl hareket ettirilirse diğeri de aynı şekilde hareket ederdi. İddiaya göre dolaşmış iki iğne bir harf çemberinin ortasına yerleştiriliyor, iki kişi bu iğneleri çemberdeki harfleri işaret ederek, heceler oluşturup sözcükler yaratacak şekilde hareket ettirerek uzak mesafelerden iletişim kurabiliyorlardı.

İBLİS, ŞEYTAN VE TEHLİKELİ YARATIKLAR KİTABI : PSEUDOMONARCHİA DAEMONUM

Sahte Şeytanlar Hiyerarşisi olarak da bilinen Pseudomonarchia Daemonum, altmış dokuz iblisin adını dikte eden 16. yüzyıldan kalma büyük bir kitaptır. İçinde 69 iblisin adları ve onları çağırmanın uygun olduğu saatler ile ayinler yer alır.

Bu iblisler listesi başlangıçta Johann Weyer'in iblisoloji ve büyücülük hakkındaki ilk kitabı "Şeytanların Hileleri Üzerine"ye (De Praestigiis Daemonum et Incantationibus ac Venificiisi) bir ek olarak çıktı ve kitabın yazarının kendinden önce ruhlar ve iblisleri konu alan bir metinden ilham aldığı söylendi.

Johann Weyer, 1515'te Hollanda'da doğmuş bir doktordu. Latince bildiği için kısa sürede ünlü bir sihirbaz, ilahiyatçı ve okültist olan Heinrich Cornelius Agrippa'nın öğrencisi oldu.

Agrippa tıpkı öğrencisinin de bir gün yapacağı gibi, iblisler hakkında bir kitap yayınladı. Ancak öğretilerini aktaracak fazla zamanı yoktu, öldüğünde öğrencisi Weyer on dokuz yaşındaydı. Agippa'nın yanında çalıştığı sürede Weyer, büyüye ilgi duymaya başlamıştı. Ancak zaman geçip doktor olduğunda bu merak ve ilgisi daha da arttı. Fakat artan merakın fitilini ateşleyen bir olay vardı:

Bir medyumun yargılanması için mahkemeye çağrıldı ve hakim ondan konuyla ilgili görüş ve tavsiyelerini istedi. Bu dava, büyüye olan ilgisini öyle artırmıştı ki büyü yapmakla suçlananları savunmaya başlamıştı. Weyer, bu vakadan 27 yıl sonra, 62 yaşındayken "Pseudomonarchia Daemonum"un, "De Praestigiis Daemonum et Incantationibus ac Venificiis" adlı bölümünü yayınladı.

Weyer'in yazdığı 69 iblis listesinin yer aldığı kitabın, o dönem cadıların ibadet ettiğine inanılan iblisler hiyerarşisi fikriyle alay etmek için tasarlandığını iddia edenler de vardı.  

Bu çalışma iblislerin ve cehennemden gelen yaratıkların insanlar üzerinde etkilere sahip olabildiğini iddia ediyor ve bundan etkilenen insanların, cadılıkla yargılanan ya da zihinsel sorunları olan kişiler olmadığını, daha çok sıradan insanlara oyun oynayarak kolay para kazanan sihirbazlar olduğunu söylüyordu. Fakat Weyer, yazdığı metinlerde bu söylemleriyle ironi oluşturacak şekilde, okuyucularına tıpkı cadıların hakkındaki inanış gibi, iblis ruhlarını çağırmayı ve bükmeyi anlatmıştı.

Yazdığı "Pseudomonarchia Daemonum" bir ilham kaynağı olarak "Süleyman'ın Küçük Anahtarı"nın birinci bölümü olan Ars Geotia'nın** yazılmasına yol açtı. Burada Weyer'in tarif ettiğinden birkaç fazla iblis ile Kral Süleyman tarafından çağrılmış 72 iblisin yer aldığı liste bulunuyor ve bunların nasıl çağırılacağı, neye benzedikleri, nasıl güçler kazandıracakları anlatılıyordu.

16.yy' dan 18.yy'a kadar iblisler ve şeytanlar hakkında metinler yazmak oldukça popüler hale gelmişti. Ortaçağ'da hala günümüzde bazı dinlerde de olduğu şeytani olan ve olmayan anlamında sol ve sağ ayrımı vardı. VI. James olarak İskoçya'nın, I. James olarak ise İngiltere'nin kralı olan James ve doktor Weyer gibi bazı kişiler büyünün sağ yada sol el ile yapılması (ak büyü-kara büyü) sonucunda sahip olabilecekleri veya olmayacakları güçleri anlamaya kararlıydılar.

Ancak, Kral James gibi birçok ismin aksine Weyer'in amacı, aslında masum olan sanığı incelemek için bir inanç yaratmaktı. Çünkü ona göre cadılar zihinsel olarak dengesiz kişilerdi. Fakat cadılıkla suçlananlar için verdiği çabaları bir işe yaramamıştı. Çünkü, korku, mahkemedeki yargıçlar ve jüriler için çok daha güçlü, ağır basan bir etkendi.

ARAP BÜYÜ KİTABI : PİKATRİKS [بيكاتركس]

Pikatriks (Picatrix), büyü tariflerinin müstehcen anlatımıyla ün kazanan, 10. veya 11. yüzyıla ait olan eski bir Arap astroloji ve okült büyü kitabıdır. Bu kitap, neredeyse insan aklına gelebilecek her türlü istek veya arzuyu kapsayan gizemli astrolojik tanımlamaları ve içerdiği büyüleriyle yüzyıllar boyunca birçok kültür tarafından tercüme edilmiş, kullanılmış ve dünyanın dört bir yanından gizli takipçiler kazanmıştır.

Picatrix orijinal olarak Arapça "Bilgenin Amacı" anlamına gelen Gāyat-ül Ḥakīm (غاية الحكيم) adıyla yazılmıştı. Çoğu bilim insanı bu kitabın 11. yüzyılda ortaya çıktığına inanıyor olsa da onu 10. yüzyıla tarihlendiren sağlam argümanlar da var.

Kitap yazıldıktan sonra Arapça metinler İspanyolcaya ve 1256'da Kastilya kralı Bilge Alfonso için Latinceye çevrildi. Latince çevirisinin adı Pikatriks'di.

Hem sihir hem de astrolojiye yer veren bu kitaba "tılsım büyülerinin el kitabı" olarak atıfta bulunulur. David Pingree gibi birçok araştırmacı, bu kitabı "göksel büyünün Arapçadaki en kapsamlı açıklaması" olarak nitelendirir ve onu "MS 9. ve 10. yüzyıllarda Yakın Doğu'da üretilen Hermetizm, Sabianizm, İsmailizm, astroloji, simya ve büyü hakkında Arapça metinler" olarak tanımlar.

Pikatriks adlı bu büyü kitabı kendi içinde dört kitaba ayrılmıştır:
1. Kitap: Göklerin ve onların altında yapılan resimlerin neden olduğu etkilerden,
2. Kitap: Göklerin şekilleri ve kürenin genel hareketi ve bunların bu dünyadaki etkilerinden,
3. Kitap: Gezegenlerin ve işaretlerin özellikleri, renkleri, şekil ve formları, gezegenlerin ruhları ile nasıl konuşulacağından,
4. Kitap: Ruhların özellikleri, gözlemlenmesi, hangi sembollerle nasıl çağrılabilecekleri ve ilave birçok konudan bahseder.

Bu kitapların da her biri birkaç bölüm içerir. Örneğin tek bir kitapta; Büyü ve özellikleri; gezegenlerin, güneşin ve ayın işleri; doğal şeylerin düzeni; her gezegen için uygun olan taşlar; gezegenlerin figürleri, renkleri, örtüleri ve tütsüleri; 7 gezegenin ruhları tarafından kullanılan yiyecek, tütsü, merhem ve parfümler, Ay ruhunun enerjisini yeryüzündeki şeylere çekme yöntemleri, yıldızların tütsülerinin nasıl yapılması gerektiği gibi birçok bölüm bulunur.

Bu Arap büyü kitabında, başkasının kalbini kazanmak, kayıp bir hazineyi bulmak, yolcuları korumak, dostluk sağlamak, mahsul artırmak, kemirgenleri kovmak, servet artırmak, hastaları iyileştirmek gibi sonuçlar doğuran birçok büyünün yapılışı anlatılır.

Kitap kötü bir şöhrete de sahiptir. Bunun nedeni büyü tariflerinin müstehcen doğasıdır. Korkunç karışımlar kişinin bilinç durumunu değiştirmeye yöneliktir ve beden dışı deneyimlere ve hatta ölüme yol açabilecek olmasıdır. Çünkü büyü tariflerinin içeriğini, kan, vücut atıkları, beyin maddesiyle karıştırılmış çokça esrar, afyon ve psikoaktif etkisi olan bitkiler oluşturur.

Örneğin, kişinin birini kendinden soğutmasını amaçlayan "Düşmanlık ve Anlaşmazlık Doğurma" büyüsünün tarifi şöyledir:

Siyah bir köpekten*** dört ölçek kan, domuzdan bir ölçek kan ve bir ölçek beyin ve eşekten bir ölçek beyin alın. Tüm bunları iyice karıştırın. Bunu yiyecek veya içecek olarak birine verdiğinizde sizden nefret edecektir. [pktrx1]

Buradaki siyah köpek vurgusu İslam'da köpeklerin, özellikle de siyah köpeklerin şeytani görülmesi ve bu yüzden katledilmelerinin yansımasıdır. Siyah köpek konusuna dair çokta hadis bulabilirsiniz. Yine büyüde domuz kullanılıyor olmasının nedeni, tıpkı siyah köpek gibi onun da lanetlenmiş bir hayvan olarak görülüyor olmasıdır.

Kitabın astrolojiye odaklanma nedeni, geleceği kontrol etmek, değiştirmek ya da iyileştirmekti. Örneğin, iki kişi arasına sevgi yerleştirme büyüsünün tarifine bakalım:

Yükselen yengeç burcunun 1. yüzü ve oradaki Venüs****, 11. evdeki boğa burcunun 1. yüzündeki Ay olmak üzere iki şekil çizin. Bu çizimler yüz yüze bakacak şekilde o kişinin [büyü yapılacak kişinin] evine gömün. Bunu yaptığınızda birbirlerini önemsemeye başlayacaklar ve aralarında kalıcı bir sevgi oluşacak. [pktrx2]

Arap yazımı bu eski büyü kitabı insanlık tarihi boyunca gelişen büyü temalarının ve bazı Arap inanışlarının temsilcisidir. Eski insanlar güce açlık duyuyor, büyüye ve büyülü güçlere karşı hayranlık besliyorlardı. Bu yüzden büyü tarih boyunca hem korkulan hem de hayranlık duyulan bir olgu olmuştur.

ARBATEL

MS. 1575'de yazıldığı iddia edilen "Eskilerin Büyüsü Arbatel" (The Arbatel de magia veterum), Rönesans dönemine ait bir büyü öğretme kitabıdır ve türünün en etkili eserlerinden biridir. Fakat Arbatel, kara büyü ve kötü amaçlı büyüler içeren diğer  okült yazmaların aksine, dürüst ve onurlu bir yaşamın nasıl yaşanacağına dair ruhani tavsiyeler verir ve yol gösterir.

Yazıldığı söylenen MS 1575 yılı, 536'dan 1583'e kadar uzanan yazılı referanslarla desteklenir. Bu kitabın son editörünün İsviçreli doktor Theodor Zwinger olduğu ve İtalyan matbaacı Pietro Perna tarafından yayınlandığına inanılır. Yazarın kim olduğu bilinmese de "Jacques Gohory" adında bir kişinin yazmış olabileceği tahmin edilmekte fakat tam olarak bilinmemektedir. Gohory, tıpkı Zwinger ve Perna gibi, Modern tıbbın kurucularından biri olarak görülen İsviçreli doktor ve kimyager Paracelsus'un tıbbi teorilerine ve terapilerine inanan ve bunları takip eden bir grubun üyesiydi.  

Arbatel'in odak noktası insanlık ile göksel hiyerarşi arasındaki doğal ilişkilerdir. Göksel dünya ile insanlar arasındaki olumlu ilişkilere ve ikisi arasındaki etkileşimlere odaklanır.

İngiliz şair ve mistik Arthur Edward Waite (A.E. Waite), Arbatel'in Hristiyan doğasına sahip olduğunu, herhangi bir kara büyü içermediğini ve iblisolojiye odaklanan "Büyük veya Küçük Süleyman Anahtarları" ile bağlantılı olmadığını söyler.

Arbatel'de en çok alıntı yapılan kitap İncil'dir. İçeriği dikkate alındığında yazarının İncil'in birçok bölümünü ezberlemiş olduğu ve bu durumun yazılarını etkilediği anlaşılıyor. Bunlar A.E.Waite'ın söylemini destekleyen noktalardır.

Dönemi için son derece etkili bir çalışma olan Arbatel'in anlamının, Paracelsus'un felsefesini bilmeden anlaşılamayacağı söylenir. Teosofiye***** okült yönüyle baktı ve belki de bunu yapan ilk yazılı çalışmaydı.

Teozofi (teosofi), "tanrı" ve "bilgi" sözcükleri birleştirilerek türetilmiştir. Odak noktası, insan, evren ve Tanrı arasındaki ilişkileri sezgi ve gizemli yollarla açıklamak, insan ile tanrı ya da mistik varlıklar arasında iletişim kurmaktır.

Arbatel'den önce "teosofi" terimi genellikle teoloji ile eşanlamlı olarak kullanılıyordu. Arbatel, insan bilgisi ile ilahi bilgi arasındaki önemli ayrımı yapan ilk kitaptı. Ancak kitaba dair tüm görüşler olumlu değildi.

Hollandalı doktor, okültist ve şeytan bilimci Johann Weyer, "De praestigiis daemonum" adlı kitabında Arbatel'i "büyülü dinsizliklerle dolu" diyerek kınamıştı.
Almanya'daki Marburg Üniversitesi'nden iki profesör 1617'de Arbatel'i öğrenciler için bir ders kitabı olarak kullanmayı planlamıştı. Üniversite tarafından bu profesörlere karşı dava açıldı ve kitap bir öğrencinin okuldan atılmasına yol açtı. Hatta 1623 yılında cadı olmakla suçlanan Jean Michel Menuisier, Arbatel kitabından öğrendiği büyülü sözleri kullandığını iddia etmişti.

İlk baskısı muhtemelen Basel'de yayınlanmış olan bu kitabın daha erken döneme ait olduğunu söyleyenler olsa da bu iddiayı destekleyen hiçbir kanıt yoktur. 

1575'ten itibaren birkaç kez daha basıldı. 1655'te [Robert Turner tarafından] İngilizceye çevrildi. 1686'da [Andreas Luppius tarafından] Almanca çevirisi yazıldıktan sonra bu çevirideki hataları düzenleyen Scheible tarafından1855'te başka bir Almanca çevirisini tamamladı. 1945'te [Marc Haven tarafından] Fransızca çevirisi yapıldı. 1969'da İngiliz Kütüphanesi'nin Sloane El Yazmaları'nda tekrar İngilizceye çevrildi.
Bu İngilizce çeviri birçok hataya ve eksik bölümlere neden olmasının yanında başka hiçbir sürümde bulunmayan "Gizemlerin Mührü" adlı bölümü içeriyordu.

Baştan itibaren ele aldığım 5 büyü kitabı, geçmişten bugüne insanların büyüye olan ilgisini, sorunlarını çözmek için gizemli yollar aramalarını, ortaçağda ivme kazanan büyü, ele geçirilme, şeytan, cin, peri, cadılık, aşk iksirleri gibi birçok inanışı anlamaya yardımcı olacaktır. Bu kitapların içerdiği büyülerde kullanılan ögeler bile, yazarın ait olduğu toplumun dini yapısında yer edinmiş olan gizemli ya da lanetli şeylerin izlerini taşımaktadır. Tıpkı Arap büyü kitabı Pikatriks'te kara büyü tarifi verilirken siyah köpek ve domuz kanının kullanılması gibi.



DİPNOTLAR
* Worms, Almanya'da bir şehirdir.
** Goetia (Goëtia) Latincedir. Antik Yunancada büyücülük, büyü anlamlarına gelen "goēteía" (γοητεία) teriminden türetilmiştir.
*** Buradaki siyah köpek vurgusu İslam'da köpeklerin, özellikle de siyah köpeklerin şeytani görülmesi ve bu yüzden katledilmelerinin yansımasıdır. Siyah köpek konusuna dair çokta hadis bulabilirsiniz. Yine büyüde domuz kullanılıyor olmasının nedeni, tıpkı siyah köpek gibi onun da lanetlenmiş bir hayvan olarak görülüyor olmasıdır.
**** Venüs, birçok toplumda olduğu gibi aşk ve doğurganlık ile ilişkilendirilmiştir. Arap paganizminde Venüs ile ilişkilendirilen birçok aşk, doğurganlık ve bereket tanrısı-tanrıçası bulunur.
***** Teozofi (teosofi), "tanrı" ve "bilgi" sözcükleri birleştirilerek türetilmiştir. Odak noktası, insan, evren ve Tanrı arasındaki ilişkileri sezgi ve gizemli yollarla açıklamak, insan ile tanrı ya da mistik varlıklar arasında iletişim kurmaktır.