SON YAYINLAR
latest

DİNLERİN KİTAPLARI

kutsal kitap pdf
DP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

RUH'UN KANITI NEREDE?

DP,din,Ruhun kanıtı nerede?,Ruh var mı?,Ruh gerçek mi?,Ruhlar var mı?,Ruh kavramı,Ruh nedir?,Ahiret kavramı ve ruh, Kabir azabı, Azrail var mı?
Ruhunu şeytan ele geçirmiş… Yuh ruhsuz herif… Hacı bir takım bu kadar mı ruhsuz olur ya… Ben onun ruhuna âşık oldum… Ey ruh geldiysen 3 defa tıkla… Ruh ikizimi buldum sanırım… Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla… Onun arabası var güzel mi güzel, maalesef ruhu yok (Mustafa SANDAL Araba şarkısı)… Ruh… Ruh… Ruh…

Hayatımızda o kadar çok kullanıyoruz ki bu kelimeyi. Dindar insanlara göre Ruh var, Dinsizlere göre yok.

Ruh kavramı ve konusu neredeyse insanlık tarihi kadar eski. Ruh kavramını ortadan kaldırırsanız zaten din dediğiniz şey uçar gider. Felsefe ve bilim o kadar çok uğraştı ki bu Ruh mevzusuna. Hepsi farklı bir açıdan yaklaştı olaya. Ruh neydi? Nasıl bir şeydi?

Ahiret inancından hareketle bilinç beyinde olamayacağına göre Ruh’ta olmalıydı. Beden fani dünya hayatı sonunda çürüyordu. Ruh baki kalıyordu. Ahiret hayatında Cenabı Allah’ın emri ile ruha tekrar beden giydiriliyordu. Oradan da ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukur bizleri bekliyordu.

Fakat bu inanışı çökerten husus sonradan gelişen akıl rahatsızlıkları idi. Madem bilinç beyinde değil Ruh’ta, o halde bazı hastalık ve travmalar bilince zarar vermemeli ve düşünce yetisini etkilememeliydi. O halde beyin-ruh ilişkisi nasıl gelişiyordu?

Ya akıl hastaları? Onların durumu?

Akıl hastalığından vazgeçtim. Hiç şizofreni bir birey gördünüz mü? Vakti zamanında zehir gibi aklı ve hafızası olan bireyler bir anda çok farklı tavırlar takınabiliyor, düşünceler üretebiliyor ve bunları gerçek gibi anlatabiliyor. Eğer bilinç, zekâ, akıl dediğimiz unsurlar beyinde değil ruhta olsaydı tüm bu rahatsızlıkların yaşanmaması gerekirdi. Eğer yaşanıyor ise Bilinç, zekâ ve akıl ruhta değil beyinde demektir. E beyin ölünce çürüyor?


Kabir azabı ve berzah âlemini kim yaşıyor? Ruh. Akıl, bilinç ve zekâ nerde? Beyinde. Beyin nerde? Çürüdü. Ruh nerde? Kabirde. Kabir azabı ve berzah âlemini kim yaşıyor? Ruh. Akıl, bilinç ve zekâ nerde? Beyinde. Beyin nerde? Çürüdü. Ruh nerde? Kabirde… Farkındaysanız dönüp duruyoruz bir paradoksun içinde. Yılmaz ERDOĞAN’ ın Organize İşler filmindeki “Araba Nerde? Para Nerde?” repliğinin bir benzeri söz konusu.

Ölünce beden mezara girdiğinde azap çeken fiziksel beden değil, ruh idi. Ahirete ruh gidiyordu. Azrail ruhumuzu alıyordu. Bu dünyadan göç eden Ruh idi. Beden tabiri caizse bir avatar görevi görüyordu.

Efendim daha önce “Kabir Azabı ve Berzah Âlemi Mitleri” adlı bir yazı yazmıştım. Bu yazıda Türk Tipi İslam Modelinde ölünce neler olduğuna dair inançlar ve kökenleri üzerinde durmuştum. Açıkçası inananların bile kendince sorduğu soruları sormuştum. Yani Kuran ayetlerine bakıldığında ne kabir azabı var ne de berzah âlemi. Ancak hadis külliyatı temel alındığında kabir azabı ve berzah âlemi hakkında bilgiler bol.

Kuran-ı Kerimde olmayan kavramlar bütünü nasıl olurda başka yerlerde İslam adı altında yer alır? Haşa Allah Kuran-ı Kerim’i eksik bırakır mı? Şüphesiz o (Kuran-ı Kerim) apaçık açıklayıcı bir kitap alarak eksiksiz bir şekilde resulü vasıtası ile bize indirilmişti.

Peki, bizi kıyamete kadar geçen süreçte alternatif bir yaşam modeline iten sebepler ne idi? Neden Kabir azabı ve berzah âlemine ihtiyaç duyduk? Bu bahsettiğim yazıyı okursanız çelişkiler yumağı zaten yazılı.

Önceki yazılarda olduğu gibi size maalesef bu yazıda da cevapları sunmayacağım. Cevap sunmak ve bilgi vermek Bilim insanları ve aydınların işi. Benim işim – aklı karışık cahil bir vatandaş olarak- sadece soruları sormak.

Öncelikle belirtmem gerekir ki bu yazıda ne Kurandan bir ayet, ne Tevrat, ne İncil ne de Sümer tablet bilgisi bulamayacaksınız. Kaynak ve alıntı olmayacak. Sadece mantığınızı çalıştırdığınızda soruları sizde keşfedeceksiniz.

Ruhun varlığının kanıtı nedir? Sakın bana “Efendim Japon bilim insanları, Alman bilim insanları, Rus Bilim insanları…” gibi başlayan cümleler kurmayın. Zaten İslam âleminden bir icat çıkmadığından, bilimsel bir çalışma olmadığından bütün icatları o kâfir dediğiniz adamlar yapıyor. Savunma cümlelerinizin referansları bile İslam dışı ülkelerden.

Bilim dünyasında maalesef Ruh kanıtlanmadı. O nedenle bu hususu pas geçebiliriz. Uğraşan bilim insanları var, ancak teorilerden ve varsayımlardan oluşan bir takım makaleler yayınlıyorlar.

Peki, ruhun kanıtı nedir? Yok. Ruh kanıtlanamıyor. Görülemiyor. Zamanında şöyle bir anti tez ile karşılaşmıştım: “İyi de elektrikte görülmüyor. Ama varlığını biliyoruz!”. Elektrik görülmüyor. Ancak varlığını ölçebiliyorsunuz. Bir enerji biçimi. Sizi çarpabiliyor. Nakledip depolayabiliyorsunuz. Üretebiliyorsunuz. Ya ruh?

Ruh hem bilim dünyası hem de felsefecilerin en büyük açmazlarından. Cevap yok. Hakkında ancak teoriler üretebiliyorsunuz.

Kısacası Ruh’un varlığının hiçbir ispatı ve delili yok. Ölçemiyorsunuz, test edemiyorsunuz, kontrol edemiyorsunuz.


Eğer siz inanmak istiyorsanız inanabilirsiniz. İsterseniz Uzaylılara ya da Pamuk Prenses ve Yedi Cücelere de inanın. Bana ve hayatıma karışmadığınız sürece sorun yok.

Bilim ve Din ekseninde incelemeye kalktığımızda çuvallıyoruz. Dini kitapların hiç birisinde bilimsel bir veri yok. Zaten din kitapları Bilim ve Fen kitabı da değiller. Size evrenin gizemli sırlarını ve ya işleyişi anlatmıyor. Yok, “Yanlış söylüyorsun! Anlatıyor!” diyorsanız o halde hiçbir “kutsal” kitabı okumadınız diyebilirim.

“Kutsal” kitaplarda bahsedilen -bilimsel- konular zaten o döneme değin hemen herkesçe bilinen şeyler. Yani yeni bir şey yok.

Aklıma gelmişken vakti zamanında nasılda hararetli hararetli savunuyordum: “ Efendim aslında İslam âlemi çok ileri gedecekti ama biz okuyup anlamadığımızdan böyleyiz. NASA’da eski bir Kuran varmış, Amerikanyalı bilim insanları Kuran’ı okuyup çözümleyerek teknoloji üretiyormuş. Hatta Ruslar ve Almanlar hep Kuran okuyup yeni icatlar yapıyormuş. Yaaaaa! Biz anca uyuyalım!”

“Kutsal” kitaplar sadece sizin yaşama ve inanma biçiminizi şekillendirip belirler. Ayrıca başkalarını, sizin inandığınız dine nasıl inanmalarını sağlamanız gerektiğini, inanmazlarsa yapmanız gerekenleri anlatır o kadar. Arada peygamberlerin özel hayatı da var ama olacak o kadar.

Ruh mevzusuna geri dönersek daha önce değim gibi Ruhu ne test edebiliyorsunuz ne de ölçebiliyorsunuz. Din size var diyor sizde var diyorsunuz. Aklınıza sorular geldiğinde de “Aman tövbe de! Hiç şüphesiz Allah en doğrusunu bilir.” Diye kendi kendinize içlenirsiniz.

Başkasına siz sorsanız aldığınız cevaplar aynı: “Kardeşim bu soruları ne sen ne de ben cevaplayamayız. Zamanın müceddidi hoca efendi hazretlerimize soralım. O bize doğru yolu gösterir!”

İyi de sorular o kadar basit, açık ve net ki.
1.   Ruhun kanıtı nedir?
2.   Ruhu nasıl ölçebiliriz?
3.   Ruhu nasıl test edebiliriz?

Bu soruların cevabını bulabilirseniz insanlık tarihinin en büyük gizemlerinden birisini aydınlattınız demektir.

Eğer cevabı hoca efendi hazretlerinizin web sitesinden alıntılar yaparak verecekseniz hiç kasmayın. O cevapları zaten biliyorum. O cevapların tatmin edici olmadığını mantığınız size de söylüyor. Korkmayın. O cevapların gerçek olmadığını size söyleyen şeytan veya onun uşakları değil. Bizzat öz benliğiniz.

Ruh konusu da aynı Din gibi inanç işidir. İnanabilirsiniz ve bunda bir sorun yok. Size saygı duyarım. Ancak bu hususu bilimsel bir tabana oturtmaya çalışmayın. Olmuyor.

Basitçe üç tane soru sordum ki bu sorular açıkçası inançlı veya inançsız herkesin kafasını kurcalıyor. Kurcalamasaydı Ruhu kanıtlamak için bu kadar bilimsel ve felsefi çalışma, bu kadar dini tartışma olmazdı.

Dinden sıyrılan bazı insanlarda da şöyle bir yaklaşımla karşılaşıyorum, onlara göre de ruh var ama bir enerji formu. Aslında doğada ki her şeyin bir enerjisi var. Bu enerjiler hayatı etkiliyor. Peki, bu etkileşime dair kanıt var mı? Yok. Ölçülebiliyorlar mı? Hayır? Kusura bakmayın ama siz de bir inancın peşindesiniz. Sadece semavi inançtan çıkıp başka bir inanca geçmişsiniz o kadar.

Beyinde keşfedilen bir enerji elbette ki var çünkü bilimsel olarak beyindeki elektriksel dalgalar kanıtlandı. Neden? Çünkü test edildiler ve ölçülebildiler. Ancak beyin faaliyetleri durduğunda onlarda duruyor. Sakın buna ruhun kanıtı demeyin. Adı üstünde elektriksel dalgalar. Şimdi buradan hareketle siz Ruha kılıf bulmaya çalışırsınız. Öyle olsaydı bu elektrik dalgalarının beyin ölümü gerçekleştiğinde durmaması gerekirdi.

Ona da cevabınız hazır. Beyin ölünce beyindeki elektrik dalgalarının, yani ruhun gitmesi normal çünkü ruhu-canı Azrail aleyhisselam gelip alıyor.


Yine çuvalladınız efendim… İslamiyet’e göre Azrail diye bir melek yok. Kuran-ı Kerim’ e göre “Ölüm meleği veya ölüm melekleri” var. Ama Azrail ismi yok. “İyi de Hadis-i Şeriflerde bahsediliyor!” demeyin sakın çünkü sahih olmayan hadislerde dahi Azrail ismi geçmiyor.

Sadece bazı “Haber” diye nitelendirilen rivayetlerde geçiyor.

Azrail ismi ve meleği İsrailliyattan geçmedir ki bunu “Gerçek” ilahiyatçı veya medrese eğitimi görmüş dindar arkadaşlar daha iyi bilirler.

Kısacası biz “Ey Ruh geldiysen üç kere tıkla!” demeye devam. Ne zaman gelecekse artık.

Cahil bir vatandaş olarak, cahilce sorularımı ve aklımdaki çelişkileri sıraladım. Aydın ve ileri görüşlü okurların bu sorularımı kolaylıkla cevaplayacağından; özellikle dindar arkadaşlarımın ustaca cevap vereceğine inancım tam.

İş dönüyor dolaşıyor ve o kadim soru paradoksuna takılıp duruyor. Bana soruyorlar “Olmadığını kanıtla o halde!”. O zaman bende size soruyorum “Olduğunu kanıtlayın!”

Bu arada konudan ayrı olarak geçenlerde başıma gelen küçük bir olayı paylaşmak istiyorum:

Bir alış veriş merkezinde sakarlığımdan ve dikkatsizliğimden dolayı yürüyen merdivenin son kısmında, taşıdığım alış veriş arabasının tekerleği takıldı. Eşim ya da hiçbir arkadaşım yanımda yoktu. Kendimi kurtarmaya çalışırken birisi apar topar yanıma koştu ve hemen yanı başımda duran ancak paniklediğimden fark etmediğim acil durdurma butonuna basarak bana yardım etti. Bu arkadaşın kafasında takkesi, üzerinde cübbesi vardı. Teşekkür ettim. O yoluna gitti ben yoluma gittim. Ben bu salaklığımı kimse yaşamasın, dikkatli olsun diye hikâyemi anlattığımda bir arkadaşım “O cüppeliler de bu kafa var mıymış!” diye kahkahalı bir cümle kurdu. Kanımın çekildiğini hissettim. Ulan kulağımda küpe, üzerimde Black Sabbath t-shirt’ü ile alenen ondan farklı şekilde düşündüğüm belliyken adam bana yardım etmiş senin verdiğin tepkiye bak. “En azından sendekinden daha iyi bir kafa varmış!” diye cevap verince ortam buz kesti. Üsteleseydi resmen o tanımadığım, belki de hiç görmeyeceğim takkeli ve cüppeli adamın avukatı olacaktım. Gerekirse arkadaşlığım sona erecekti. Konu uzamadı. Çaylar içildi ve konu kapandı.

İnsanlık veya iyilik inançlarla ya da kılık-kıyafet ile ölçülmez. Kimse kimsenin inancına veya hayatına karışmadığı sürece sorun yok.

Sağlıcakla kalın.

Yazar Notu: Uzunca bir süre yazılarıma ara vermek durumunda kaldım. Bir terslik olmadıkça her hafta en az bir kez olmak kaydıyla burada olmaya çalışacağım. Bu süreçte bana sabır gösteren sevgili dostum site başyazarı ve yöneticisi A.KARA’ ya teşekkürlerimi sunuyorum.

Yazan: Demon Product

YEŞİL YOL MU? AKLIN YOLU MU?

Aydın nedir?, Aydın ve din, Aydınlanma nedir?, Batı inançsız mı?, Bilim ve dinler, din, DP, Gazali, İbnü'r Ravendi, İnanç ve bilim, İnançlı biri, Pamuk ve ateş, islamiyet,
Yeşil Yol filmini izlemişinizdir. Tom HANKS’in başrolünü oynadığı bu film hemen hepimizin hafızalarına kazındı. John COFFEY o masumluğu ile hepimizi ağlattı. Finalde o şirin fare Mr. Jingles’in yaşadığını görünce mutlu olmuştuk. John COFFEY bize mucizelerin var olabildiğini göstermişti. Bu mucizelerin kaynağı ise filmde yoktu. Belki bir yaratıcı, belki de başka bir güç John COFFEY’e güçler bahşetmişti. Mucizelerin günlük hayatta olabildiğini gösterdi bu film bize. Hiç izlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Peki, bu mucizeler akla ne kadar yatkın? Bilim ile ne kadar uyuşuyor? Mucizelere inanarak yaşarsak medeniyet gelişir mi? Çözümü ve bilgiyi sadece kutsal metinlerde ararsak, gerisine kafa yormaz isek dünya nasıl bir yer olurdu? Sanırım kafamızda şekillendiremedik. Bir vakitler insanlar bu şekilde hiçbir şeyin yürümediğinin farkına vardılar. “Aydınlandılar”

Aydınlanma terimi basit olarak inanç ve varsayımsal hayattan sıyrılarak, bilimin ve aklın ön plana alındığı düşünce yapısına denir. Tüm önyargılar, rivayetler ve vahye dayalı sistemler reddedilir.

Peki, inançlı bir insan için “Aydın” tabiri kullanılabilir mi? Belirli çevrelerde en çok tartışılan konulardan biridir bu. “Hem inançlı olacaksın hem de aydın olacaksın. İmkânsız!” derler. Aslında bu hususta en güzel cevabı Prof. Dr. A. Celal ŞENGÖR hocamız veriyor. Bilindiği üzere kendisi ateisttir ve bunu kendisi de ifade eder. Ancak katıldığı bir programda ilginç bir konuşması vardır: “… Sevgili dostum Xavier Le PICHON dünyanın saygı duyduğu büyük bir Jeofizikçi. Kendisi büyük bir bilim insanı. Ancak aynı zamanda koyu bir Katolik. Ben bunu anlayamıyorum!” demişti.

Xavier Le PICHON dünyanın sayılı Jeofizikçilerinden birisi. Japon Bilim Ödülü ve Fransız Bilimler Akademisi Legion of Honour ödülü başta olmak üzere birçok ödül sahibi. Ülkemiz deprem araştırmalarında da bulunmuş önemli bir akademisyen aynı zamanda. Bu bilim insanı için “Aydın değildir!” demek en basitinden büyük bir cahilliktir.

Önemli olan inançları ve gerçek gözleme dayanan evreni birbirinden ayırabilmektir. Adam inançlarını ayrı yaşıyor, bilimi ayrı yaşıyor. Önyargılardan sıyrılmış, sadece gözlem ve deneye dayanan bir sistemi kabul etmiş, ancak kendi içerisinde Tanrısı ile barışık ve inançlı birisi.


Kısaca İnançlı birisi Aydın olarak nitelenebilir mi? Cevap evet. Eğer ateşli bir inançsız iseniz, diğer yazılarıma karşıt teori geliştirmeye çalışıp çuvallayan Tatlısu Müslümanları ve Yobaz Pokemonlar gibi bana reddiyeler düzebilirsiniz. Onlara da söylediğim gibi… Gerçek ortada duruyor. Ya kabul edersiniz ya da reddeder ve bu ret âleminde yaşar gidersiniz. Benim görüşümü kabul etmek zorunda değilsiniz. Xavier Le PICHON sadece bir örnek idi. Ancak tüm dünyanın kabul ettiği Bilim insanlarını ve aydınlarını sırf “İnançlılar” diye yok sayarsak işte o zaman biz de yobaz oluruz.

Şimdi eğer bu adamlar, inançları gereği sizi “kâfir, gâvur, şeytan uşağı, Siyonist, mason, illuminati iti, İngiliz-Amerikan ajanı” gibi komik adlandırmalar ile ötekileştirse ya da din ayrımcılığı üzerinden ayrıştırsalar haklısınız. Bu insanlar buna bakmıyor. Önemli olan sizin fikirleriniz. Gerisi onların umurunda değil. İsterseniz sokaktaki kediye tapın ya da Allaha inanın veya inanmayın.

Kısacası Aydın olmak için dinsiz olmak diye bir ön koşul yoktur. Daha önce belirttiğim gibi. Tersini iddia ediyorsanız, yani inançlılar eğer “Aydın” olamaz diyorsanız kusura bakmayın ama “YOBAZSINIZ!”

Neyse, ana konum aydın insanlar inançlı mı inançsız mı değil.

Avrupa’da bir Aydınlanma yaşandı. Bu aydınlanma ile insanlar dini pratik hayattan çıkartarak sadece mabetlere ve evlere kapattı. Yani olması gereken yere. Sosyal yaşamda genel hukuk kuralları çalışmaya başladı. Gözleme ve deneye dayalı bir yaşamı tercih ettiler. Sonuç? Sonuç koskoca İslam âleminden çıkan bir tek icat yok. Ama büyük deccal, şeytanın yeryüzündeki gölgesi olan “BATI” günümüzdeki tüm ilerlemenin ve icatların, kısaca modernliğin merkezi oldu.

BATI dediğimiz güruh inançsız mı? Hayır, geniş ölçekte inançlılardan oluşuyor.

Peki, neden aydınlanma orada oldu da bizde olmadı? Neden tüm icatlar Batı’da? Neden tüm Müslüman mülteciler İslam ülkelerinde Allah’ın emirlerini yaşamak yerine “Kâfir” Batı’yı tercih ediyor? Neden bizim “Yerli ve Milli” politikacılarımız çocuklarımız için İmam-Hatip nesli olsun diye buraları tavsiye ederken kendi çocukları “Kâfir” Batı okullarında? Neden hep “Kâfir” Batı’yı işaret ediyoruz?

Sanırım Aydınlanma trenini biz çoktan kaçırdık. Aydınlanma bizim için yapı marketlerde çalışan gençlere sorduğumuz “Kardeşim pardon, bu ampul ne kadar Aydınlatıyor? Oda iyi aydınlanır mı?” gibisinden soru cümlelerinde geçen kelimeden ibaret olacak.

Kısaca hayır. Biz “Aydınlanmayacağız.”

Yazının başında Aydınlanmayı tanımlarken basit olarak bilim ve aklın ön plana alınması demiştim.

Peki, bilim ve akıl bize ne söylüyor? İbnü’r Ravendi ismini duydunuz mu bilmiyorum. Turan Dursun’un da etkilendiği bu zat zamanında büyük bir İslam Âlimi. Ona göre zamanın kendisi tanrıdır. Madde sonsuzdur; sadece şekil ve biçim değiştirir. Yoktan var edilmemiştir. Her şey zaman içerisinde kendiliğinden var olur.

İbnü’r Ravendi, Dehriyyun adı verilen İslam tarihindeki materyalist bir felsefenin kurucusu sayılır. Görünen dünya haricindeki her şeyi reddederler. Görünen haricinde bir gerçek yoktur. Gerçek, ancak gözlem ve deneyle tecelli eder. Bu yönüyle peygamberleri eleştirir ve kitapları tanımazlar. Zaman veya evren bir bakıma Tanrı’dır görüşü üzerinde durduklarından dönemlerinin Deistleri kabul edilebilirler.

Büyük bir İslam Âlimi iken İbnü’r Ravendi ve onun takipçilerini tevhid’den koparan neydi? Neden klasik İslam anlayışını, hatta muhalif mezhepleri dahi terk edip “Zındık” kategorisine girdiler? Kişisel varsayımıma göre sanırım Turna Dursun ile benzer sebepler.

Maalesef İslam tarihindeki 3 büyük zındıktan birisi kabul edilen İbnü’r Ravendi hakkında detaylı bilgilere ve onun eserlerinden bir kısmına tahrip edildiklerinden ve yakıldıklarından dolayı sahip değiliz.

Elimizdeki verilere baktığımızda İbnü’r Ravendi’ de bir Tanrı inancı var. Aklı ve Deneyi ön plana almasına rağmen bir yaratıcıya inanıyor. Ancak inandığı yaratıcı onun hayatına karışmıyor. Öğrene geldiğimiz klasik Tanrı inancından daha farklı bir inanç. (Bkz. Site Başyazarı ve Yöneticisi A.Kara "Benim Tanrım" adlı makalesi)


Madem akla, gözleme ve deneye dayanan bir inanç felsefesi ile karşı karşıyayız, neden bir Yaratıcı ihtiyacı var? Bunun birçok sebebi olabilir. Bazen her gözlem aynı fikri vermeyebiliyor. Burada atıf yaptığınız sebep-sonuç ilişkisi çok önemli.

İşte tam bu noktada karşımıza Gazali çıkıyor. Hani şu Meşhur Gazali. Gazali için sakın Gerici, Yobaz gibi adlandırmalarda bulunmayın. Gazali hali hazırda dünyanın çoğu saygın üniversitesinde tüm felsefe bölümlerinde anlatılıyor. Adam müthiş zeki. Gelin ondan biraz alıntı yapalım:

"Alışılmışlığın sonucu olarak birinin sebep diğerinin netice olduğuna inanılan iki şeyden birinin, diğerinin yanında bulunması bize göre zaruri değildir. Hatta yan yana bulunan iki şeyin biri sebep diğeri netice değildir. Bunlardan birinin ispatı diğerinin ispatını içermediği gibi, birinin nefyi de diğerinin nefyini içermez. Bunun için, birinin vücudu diğerinin vücudunu gerektirmediği gibi, birinin yokluğu da diğerinin yokluğunu gerektirmez. Bunlardan birinin, diğerinin yanında bulunması, aslında biri diğerinden ayrılmayacak şekilde zaruri değil, yüce Allah’ın takdiri neticesinde olur. Bir tek misal ele alalım: Ateşe yaklaştırılınca pamuğun yanması. Pamukta siyahlık yaratmak, cüzlerini dağıtmak ve onu yanmış kül haline getirmek suretiyle yanma fiilini yapan yüce Allah’tır. Bunu ya melekler vasıtası ile veya vasıtasız yapar. Ateş, kupkuru bir maddedir. Hiçbir fiil meydana getiremez.

Şu halde ateşin fail olduğunun delili nedir? Onların pamuğun ateş yanında bulunması sırasında yanmanın meydana geldiğini müşahede etmelerinden başka bir delilleri yoktur. Bu müşahede ise, yalnızca pamuğun ateşin yanında yandığını gösterir; ateş sebebi ile yandığını ifade etmez. Yanmasının da ateşten başka bir sebebi bulunmadığını ispatlamaz. Şu halde, bir şeyin, imkânı ile birlikte bazı vakitlerde Allah’ın ilminde onu yapmayacağının geçmiş olması ve bu vakitte bunu yapmayacağına dair bizde bir ilim meydana getirmesiyle, o şeyin Allah’ın makdurları cümlesinden bir mümkün olması arasında bir mani yoktur."
Gazali
“Tehâfüt el-Felâsife”
Onyedinci Mesele Ahsen Yay.02 s.181-2-6

Gazali’nin Felsefecileri eleştirdiği Tehâfüt el-Felâsife adlı yapıtında konu ettiği "Pamuk ve Ateş" arasındaki ilişki çok önemlidir. Gazali, Nedensellik ilkesi içerisinde Ateşin Pamuğu yakmasını ilahi kudrete bağlar. Filozoflara göre ki deney ve gözleme de göre ateşin yanına getirilen pamuk yanar. Bu gözleme göre, eğer sebep-sonuç ilişkisi içerisinde irdelersek, sebep ateştir, sonuç ise yanmadır (pamuğun yanması). Gazali’ ye göre ateş sebep değildir. Bu gözleme göre pamuk sadece ateşin yanında yanar. Ama bu ateş sebebiyle yandığını ifade etmez ve bu anlama gelmez. İşte bu noktada Gazali’ye göre ilahi kudret devreye girer. Bu sistemi Allah kurmuştur. İsterse ateşin yanında pamuk yanmaz. Tamamen onun iradesine bağlıdır. Böyle olmalıdır. Yoksa İbrahim peygamberin ateşte nasıl olup da yanmadığı açıklanamaz.

Kısacası pamuğu ateşin yanın getirdiğinizde Allah’ın izni olursa, meleklerin de aracı/vesile olması ile pamuk yanar. Aynı her kar tanesini ve yağmur damlasını da meleklerin indirdiği gibi. Öyle şey olmaz mı diyorsunuz? İşte Gazali’nin fiziksel olaylarda Allah’ın izni ve Meleklerin vesile olduğuna inanmasını gerektiren faktörlerden bir diğeri, bir hadis:

Gazali, müspet bilime inanıyordu. Fakat sorun mucizelerde idi. Eğer müspet bilimi kabul edersek mucizeleri, dolayısı ile Allah’ın mucizelerini reddetmek gerekirdi. O halde müspet bilimin x faktörü Allah’tır şeklinde bir düşünce yapısı geliştirdi. Daha önce yazdığım üzere eğer pamuğun yanmasına sebep ateş ise, ateşe atıldığında İbrahim’in de yanması gerekirdi. Demek ki yakan ateş değil. Sebep ateş değil. Ateşin yakabilmesi Allah’ın iznine bağlı.

Ancak her ne hikmetse günümüzde (İbrahim peygamber olayı hariç) ateşin yakabildiğini görüyoruz.

Olayı farklı bir örnek ile zenginleştirelim. Bir zaman makinemiz olsa ve 500 yıl öncesine gitsek. Yanan odunları, içerisinde Karbondioksit bulunan bir yangın söndürme tüpü ile söndürsek bizim için ne düşünürlerdi? Onların gözlemi şu olurdu: “Birisi geldi, demir bir silindir getirdi, sonra bu silindir içinden ateşe beyaz bir duman attı, bu duman alevi söndürdü, sonra bu duman dağılıp gitti.” Gazali ilkesine göre bu nokta da insanlar bende ve olayda bir hikmet arardı. Hikmette sual olunmazdı. Şüphesiz bu söndürme işi Allah’ın izni ile olacaktı.


Ancak akılcı yaklaşan insanlar merak eder ve ateşin neden söndüğü ile ilgili varsayımlarda bulunurular, bu sayede gerçeğe ulaşmak için deney ve gözlemler yaparak basınç altında depolanmış Karbondioksiti keşfederlerdi.

Daha sonra keşfettikleri basınç altında depolanmış karbondioksiti, diğerlerine, yani hikmet arayanlara satarlardı. (Anladınız siz onu).

Gazali, açıkçası büyük bir düşünürdür. Takıldığı tek husus, anlayamadığı ya da açıklayamadığı durumları direk vahiylerde aramasıdır.   

Bilim ve gözlemi o da savunur. Ancak bilim ve gözlemi ön plana alırsa o halde Allah’ın kudretini ve mucizelerini inkâr etmek zorunda kalacaktır.

Allah merkezci bir yaklaşım ile her hususa yaklaşır. Temel terazisini ya da mihenk noktasını Allah teşkil eder.

Peki, Gazali’ nin tabiri caiz ise bir antidot’u yani karşıtı var mıdır? Evet var. İbn Rüşd. İbn Rüşd, Gazali’ nin eserlerine ve varsayımlarına öylesine reddiyeler dizmiştir ki, Gazali’nin en ateşli savunucuları dahi susmak zorunda kalmıştır.

İbn Rüşd tam bir Aristo’cudur. Antik Yunan felsefesini okumuş, özümsemiş ve gerçek hayat ile ilişkilendirebilmiştir. İbn Rüşd’e göre Gözlem ve Deney’e dayalı olmayan hiçbir unsur Kuran’a da uygun değildir. Doğada var olan her şey, her türlü deney ve gözlem Kuran ile uyuşmalıdır. Gazalinin tıkanıp kaldığı Pamuk örneğine İbn Rüşd şöyle bir yaklaşım sergiler, mucizelerde gözleme dayalı gerçek aranmaz. Çünkü var olan dünya yasalarını da Allah belirlemiştir. Eğer ateş İbrahim peygamberi yakmamış ise Allah öyle istemiştir. Ancak normal şartlarda ateş her halükarda yakıcıdır. Bu hali ile Gazali’nin yaklaşımı İbn Rüşd’e göre bir nevi küfürdür. Ona göre birey akılla Tanrı’ya ulaşılabilir.

İbn Rüşd’ün sergilediği bu tarz bir yaklaşım, yani aklın ön plana alınması, farklı akımların etkisi ile çok sonraları Aydınlanma çağının motor gücünü oluşturan faktörlerden birisi halini almıştır.

Ancak İslam âlemi İbn Rüşd yerine Gazali’yi tercih edince gerisi malum. Batı bir kutup, İslam Âlemi bir kutup halini aldı.
  • Bir taraf Aklı, Gözlemi, Deneyi merkeze aldı, bir taraf ise vahyi merkez aldı.
  • Bir taraf Bilimi merkeze aldı, bir taraf inancı merkez aldı.
  • Bir taraf gördüğü dünyayı ve onun kurallarını merkez aldı, bir taraf görmediğini merkez aldı.
  • Bir taraf sorgu ve şüpheyi merkez aldı, bir taraf biat etmeyi merkez aldı.
  • Bir taraf kendini aramayı merkez aldı, diğer taraf hiç görmediğini ve göremeyeceğini aramayı merkez aldı.
İster inançlı olun, ister inançsız olun. Hayatınızın merkezini oluşturan faktörlere dikkat edin. Hayatınızda bir kez olsun. Sadece bir kez olsun dünyaya ve çevrenize bir bakın. Kaç İslam ülkesi ile aynı İslamiyet’i yaşıyorsunuz?  Tüm İslam ülkelerinin, hatta aynı ülkede birbirinden farklı mezheplerin de hem inançları hem ibadetleri birbirinden farklı. Peki, cenneti kim hak edecek? Cehennem yakıtı kim olacak?

Sadece İslamiyet’i eleştirmeyelim. Kaç Hristiyan ülkesi aynı şekilde inanıp, aynı şekilde ibadet ediyor? Minicik İsrail’de bile Yahudiler mezheplere bölünmüş durumda.

Yazıda önce Xavier Le PICHON’dan bahsettim ki inançlı bir bilim adamı ve aydın. İbnü’r Ravendi’den bahsettim ki inançlıydı; sadece bana göre Deizme yakındı. Gazali ve İbn Rüşd’den bahsettim. Onlar da inançlıydı. Kısacası sorun inanıp inanmamakta değil.

Sorun, sizin hayatınızın merkezine neyi aldığınızda. Eğer hayatınızın merkezine bilimi, aklı, gözlemi, deneyi ve sorgulamayı alırsanız inançlı bile olsanız “AYDIN” olursunuz.

Ancak hayatınızın merkez noktasına vahyi ve onun düşünce sistemini koyarsanız “KARANLIK/YOBAZ” olursunuz.

Ve yine ancak hayatınızın merkezine kör bir şekilde inançsızlığı koyarsanız yine “KARANLIK/YOBAZ” olursunuz.

Aydın olmak inancı nereye koyduğunuz ile alakalıdır. Kendi içinizde neye inanıyorsanız inanın ya da inanmayın. Evinizde ne istiyorsanız onu yaşayın.

Ancak ortak yaşamda aklı, bilimi, gözlemi ve deneyi; kısaca “İlim ve Fen’i” merkez alarak yaşayın.
İnancınız ya da İnançsızlığınız size kalsın.

Ben mi? Ben hayatımın merkezine “Elimin altındaki cariyelerle (!) seks yapabilmeyi…” öngören bir inancı koymuyorum. Ailemle çok mutluyum.

Ancak yakın çevrem ve arkadaşlarımın büyük çoğunluğu hayatlarının merkezine “Elinin altındaki cariyelerle (!) seks yapabilmeyi…” öngören bir inancı koyuyor. Bu onları cahil yapmaz veya Karanlık/Yobaz yapmaz. Ben onları böyle seviyorum. Varsın Tatlısu Müslümanı olsunlar.

Dünyaya bakın, bilim insanı yetiştiren ülke ve sistemlere bir bakın. Büyük icatları yapan bilim insanlarına bakın. Büyük filozoflara bakın. Kendi ülkelerinden kaçan Müslümanların sığındığı ülkelere bir bakın.


Hastalandığınızda sizi kurtaran ilaç ve makinelere bir bakın. Tüp bebek ile çocuğunuz olmasını sağlayan sistemi icat edenlere bir bakın. İletişimi sağlayan her şeye bakın. Günümüz teknolojisine bir bakın.

O zaman anlayacaksınız. Sizce merkez ne olmalı?
Maalesef gerçek hayatta ne mucizeler var ne de John COFFEY gibiler.
Batı dediğimiz dünya, John COFFEY’ vari mucizeleri kendileri bulma yoluna gitti. Akıl ile ulaşma yoluna gitti.

Ama bize göre öyle mi? Batı uçak yapıyor, “Allah istemese uçmaz” diyoruz. Batı tüp bebek ile çocuk yapmayı buluyor, “Allah istemese olmaz” diyoruz. Batı cep telefonu yapıyor, “Allah istemese konuşturmaz” diyoruz. Batı ağrı kesici yapıyor, “Allah istemese iyileştirmez” diyoruz. Batı araba yapıyor, “Allah istemese gitmez” diyoruz.

Oluyor yahu oluyor. Yapınca oluyor. İcat edince oluyor. Düşününce oluyor. Akıl edince oluyor. Oluyor kardeşim hem de çok güzel oluyor.

Sen oturduğun yerde 70 huriyi nasıl idare edeceğini, cennet şarabını hangi meyveler ile tadacağını düşünmeye devam et.

Bu arada pardon. Cennet ve huri demişken, Senin hatun ya seni değil de başka bir erkeği isterse ne olacak? Sen bir mümin, o da bir mümine, sen istiyorsun ama o seni istemiyor ve başka bir erkeğe veriliyor. Belki o erkek senden daha mümin olduğu ve o da senin hatunu istediği için senin hatunun da rızası ile alıyor. Ne yapacaksın? Onlar kendi cennet arsasında meşk ederken sana yine eller günahkâr. Artık huriler ile ne kadar olacaksa…

Ah yine pardon bilmiyorum diş ağrısı çekiyor musunuz? Ben bir ara çok uğraştım. Bilin bakalım o dişçi koltuğunu, diş tıbbını, o alet edevatı, dolguyu, implant malzemelerini ve diğer tüm zerzevatı kim icat etti? Doğru ya çağlar öncesinden tüm bilgiler ve bilimsel veriler kutsal kitapta var. Oradan biz icat ettik (!)

Sağlıcakla kalın.

Yazar Notu: Yazıda mümkün olduğu kadar felsefe tarihi ve felsefe konularından uzak kalarak, sınırı fazla aşmamaya gayret ettim. Israrla Mitoloji ve Felsefe konularından uzak kalmayı tercih ediyorum. Bu konular uzmanlarının işi. Peki, ben yazdığım konular hakkında uzman mıyım? Değilim. Öyle bir iddia da bulunmuyorum. Okumazsınız olur biter. Madem uzman değilim neden yazıyorum? Sebebi açık: Aklı kullanmak için uzman olmaya gerek yok.

Bu mesajımda malum çevreye: Bana hep “Olmadığını Kanıtla!” diye çağrıda bulunuyorsunuz. Madem öyle sizde “Olduğunu Kanıtlayın!”

Yazan: Demon Product

PAMUK PRENSESİN ÖLÜMÜ

DP,din, islamiyet, İslamda çocukla evlenme geleneği,Çocuk gelinler ve İslamiyet,Pamuk prensesin ölümü,Çocuk istismarı,Artan çocuk tecavüz haberleri, Talak suresi 4.ayet,Tecavüz sınavı
Yazıma Jeanne COLDELIER’ in harika kitabının adı ile başlamak istedim "Pamuk prensesin Ölümü". Bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Sebebi mi? Sebebi azda olsa yazımla alakalı da ondan.

Çocuk istismarı konusunda hit yapmaya başladık. Tabi bir grup ki ülkemizde çoğunluk olan bir grup hemen çıktı ve öne atıldı: "Hep İlluminati ve Masonların yapıyor. Yahudiler tezgâhlıyorlar bu işi. İngiliz ve Amerikan emperyalistlerinin planları bu. Amaçları bizi bölmek!..."

Diğer bir grup ki bunlar daha akılcı bir yaklaşım sergiliyorlar: "Eskiden de vardı ama bilinmiyordu, televizyon ve internet yoktu yayılmıyordu. Şimdi her şey yayılıyor tez zamanda!..."

Ağrımıza gitti, gururumuza dokundu, insanlığımıza sığdıramadık, mantığa oturtamadık. O küçücük bedenlere yapılanları bir türlü yakıştıramadık kendimize.

Bir KIZ ÇOCUĞU olmalı… Sokakta özgürce oynaması gereken, komşu Okan abisinden terleyince su isteyebilen, rahatça bakkal muhittin amcadan çikolata alabilen, Annesi ve Babası bir yere gittiğinde Melahat Teyze ve Mehmet Amcaya emanet edilebilen. Başı sıkıştığında mahallenin Semih abisine gidebilen, Merak ettiklerini rahatlıkla öğretmenine sorarak öğrenebilen, korkusuzca, güvenle, insanlıkla yaşayabilen…

Bilmiyorum çocuğunuz var mı? Benim var. Elinizden öper minik bir kızım var. Bana göre minik. Kendine göre genç kız. Hani tabiri caizse gözümden sakındığım.

Bir grup soracak şimdi : "Kendin gibi dinsiz, imansız mı yetiştiriyon la çocuğu?" diye. Yok, öyle değil. Öğrensin. İslamiyeti de öğrensin, diğer dinleri de öğrensin. İsterse inançla yaşasın, isterse inançsız yaşasın. Net bir cevap mı lazım: Evet Kur'an kursuna da gitti. Bilsin. Öğrensin. Kendisi sorgulasın. Ne hoca söylediği için dindar olsun ne de ben dedim diye dinsiz olsun.


İnancını veya inançsızlığını kendi seçsin. Eşini kendi seçsin. Hayatını kendi seçsin. İşini kendi seçsin. Okulunu kendi seçsin. Korkularını ve sevinçlerini kendi seçsin. Ne benim doğrularımla yaşasın ne de başkalarının doğrularıyla. Kendi doğrularını yaşasın.

Elbette ebeveynlerin görevi doğruyu ve yanlışı öğretmek. Peki, hangi doğruları veya hangi yanlışları?

Eğer Afganistan’da Taliban rejimi altında, Etiyopya’da, Yemen’de, Arabistan’da, İran’da, Malezya’da, Endonezya’da, Suriye’de bir baba olsaydım kızımı daha 9 yaşındayken benden dahi yaşlı bir adamla evlendirecektim. (Sakın yok diye iddia etmeyin, Ülkemiz yargı sistemi ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlıklarımız güneydoğu başta olmak üzere Suriyeli çocuk gelinlerin hukuki durumunu tartışıyor. Çünkü Suriye yasalarına göre 16 yaş yasal. Daha küçük yaşlarda hoca izni ile evlenilebiliyor. Bir sağlık görevlimiz Suriyeli çocuk annelerin dramını daha birkaç ay önce medyaya taşımıştı. Tabi tüm bunlar dış güçlerin oyunu. Yok aslında böyle şeyler.)

Devlet izin vermese de şeriat mahkemesi veya izni ile verecektim. Öyle bilecek, öyle öğrenecektim. Belki de cennetle müjdelenmek için kendi ellerimle teslim edecektim kızımı. Ağlayacaktım, üzülecektim ama içimi buruk bir sevinç kaplayacaktı. Cennetle müjdelenecektik. Sünnet’i tamamlıyorduk. Ayşe’de o yaşta evlenmemiş miydi? Kızını Peygambere veren Ebu Bekir edası ile mutlu olmayacak mıydım? O cennetlik sahabe gibi kızımı sanki Ayşe’ymişçesine vermeyecek miydim?

Ya ben? Belki de eşimle 9 yaşında evlendirilecektim. Daha aşkı hiç tanımadan, görmeden dünyayı, gençliği hiç yaşamadan… Ama hiç olur mu? Kız kızmısı başıboş bırakılır mı? Hemen evlendireceksin. O-ospu olur yoksa. Ya ben? Diyelim ki o yaşlarda evlenmek istemedim. “Gız mı olcen la sen? Çalışmıyor mu makine? Hehehe!” gibi soğuk, anlamsız, buram buram cahillik kokan kelimelere maruz kalacaktım.

(Bu arada o yaşlarda evlenerek hayata adım atanların bu dünyadaki sınavı bu mu? O yaşlarda zorla ve sapıkça bir şekilde cinsellik ile tanıştırılmak ne gibi bir sınav olabilir? Hani bu Dünya sınavdı ya? Şu an bu dünyada sınava tabi tutuluyorduk ya. O bakımdan. Düşünsenize, daha çocukken cinsellik ile beni sınava tabi tutan bir yaratıcım var.)

Bulunduğum ülke, yaşadığım toplum, inandığım din, kurallar bunu gerektiriyordu. O yaşlarda evlenmeliydim. Normali buydu. Cinsellik mi? O da ne? Zevk? Yok, be gardaş, biz normal ürüyoruz o kadar. Varsayalım öyle bir yaşa geldim ki artık cinselliğin zevkini aldım. Eşim? O hep aynı. Peki ya diğer kadınlar?

E param var, o halde "bakabilmek kaydı ile", "cariye olaraktan" alırım birkaç tane olur biter. Şimdi diyeceksiniz ki bakabilmek veya zengin olmak önemli değil. Hanımının rızası da önemli. Öyle ya tüm dünyada ikinci-üçüncü-dördüncü eşini almak isteyenler diğer hanımlarından helallik istiyor. Yersen. Bu arada kaç kadın kocasına ikinci-üçüncü-dördüncü eş için izin verir bu da ayrı bir merak konusu. Neyse diyelim ki aldım birkaç hatun. Hak geçmesin diye sıraya sokarım onları. Kimsenin hakkını çiğnemem. Hepsinin bir sırası olacak. Boşanmak? O var olabilir. Mehir hakkını veririm olur biter. Yalnız ben “One Night” istiyorsam ne olacak? Kolayı var. Basarsın bir Muta nikâhı olur biter. Yeter ki helalinden ve caiz olsun. Kadınlar helal olduktan sonra bizim tarlamızdı. Dilediğimizce sürebilirdik.

Sakın bana o dönemin şartları, yok savaş hali, yok erkek nüfusu azaldı diye komik komik savunmalar ile gelmeyin. Bunların safsata olduğu artık cümle âlem öğrendi. Örneğin o sırada cariye yapılan kadınlar sayesinde mi nüfus arttı? Eğer kadın yoksul ve kocasız kalmış ise illa yatağına mı alacaksın? Yatağa almadan bir kadına yardım edemiyor musun? Böyle bir kaide mi var? Kaide var tabi. Ayetlere bakınca cariye de yapıyorsun eş de yapıyorsun.

Konu çok dağıldı. Ayşe’den, pardon Hz. Ayşe’den bahsediyordum. 9 yaşında evlenmişti.

Pardon. Bu hurafe idi. Dine atılan bir iftiraydı. Ayşe 16 idi. Pardon 18. Yok 19. Aman efendim olur mu öyle şey o dönemin şartları, bilmem ne Hoca efendinin hesaplarına göre 23. Olmadı değil, şimdi o dönemin Arap kültürüne ve Arap coğrafyasında iken evlilik yaşı 17 idi, Yalancılar, Ayşe annemiz 20 yaşında evlendi.

Eeeeehhhh bir karar verin be!. Kabul edin. Kıvırmayın, bükmeyin.

(Bu konuda site yazarı Gregoire De Fronsac’ın "AİŞE MUHAMMED’LE EVLENDİĞİNDE KAÇ YAŞINDAYDI" adlı makalesine göz atabilirsiniz.)

Ayşe 9 yaşında evlendi sevgili Tatlısu Müslümanları. Bunu o vicdanınıza ve beyin kıvrımlarınıza iyice yerleştirin. İster kabul edin ister etmeyin. İsterseniz saçınızı başınızı yolun. Gerçek bu. Sadece sizin gibi Tatlısu Müslümanları inkâr ediyor. Diğer Müslümanlara ve İslam ülkelerine bakın neyi kabul ediyorlar.

Özür dilerim. Benim sapkınlığıma ve cahilliğime verin. Hiç esenlik ve barış üzerine olan dinimizde böyle şeyler olur mu? Uydurma hadisler üzerinden dinimize saldırma diyorsanız ki saldırmıyorum. Şu ayete bir göz atın. Bu ayeti ben uydurmadım. Hatta bu sitede yer alan makalelerde o kadar çok yer aldı ki sayısını unuttum:

Talak Suresi 4. Ayet:
"Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir."

“… henüz adet görmeyenler…” cümlesinden ne anlıyorsunuz? Hatta bu surenin tamamını okuyun. Tüm eski İslam âlimlerinin tefsirlerine bir bakın. Kendi gözlerinizle görün. Kimler için henüz adet görmemiş tabiri kullanılır? Menopoz dönemindeki kadınlar için mi? Hamileler için mi? Zaten adetten kesilmek tabiri kullanılmış ayetin başında. Yani, hamile ve menopoz dönemi kadınları kapsamış Burada anlatılmak istenen başka bir şey var görün artık. Dedim ya bana da güvenmeyin. Eski tefsirlere göz atın. Tatlısu hocalarına kanmayın.


Amacım dinciler çocuklara tecavüz ediyor. Dinsizler sütten çıkmış ak kaşık imajı yaratmak değil. Sapkınlığın dini inancı olmaz. Ateist sapık ta olabilir. Bu yazıda sapıklardan ya da tecavüzcülerden bahsetmedim/bahsetmiyorum.

Sadece şunu sormak istiyorum, yeğeninizi, kızınızı, kardeşinizi, ne bileyim küçük bir kız çocuğunu gözünüzün önüne getirin. 9-12 yaş civarı. Onu evlendirmek, yaşlıca birinin koynuna sokmak vicdanınıza ve insanlığınıza sığıyor mu? Sanmıyorum. İnançlı, hatta şu an bana küfür eden inançlı okurlarımızın dahi vicdanına sığmıyor biliyorum. Hadi beni ve size göre sapkın fikirlerimi boş verin. Kendi hocalarınızın – ama eski sağlam tefsircilerin ve âlimlerin- bilgilerine ve yazdıklarına göz atın. Cevaplar pek hoşunuza gitmeyecek.

Hele ki kadınlar hakkında ki ayetlere bir bakın. O "SAĞLAM" hadislere bir göz atın. Tabi göz atmaya ve araştırmaya cesaretiniz varsa. Bakın bakalım kadınlar hangi statüde. Sizin savunmanızı size karşı kullanacağım: "Kurandan cımbızladığınız ayetlerle kalkıp kendi fikrinizi savunmayın!". Bakın bakalım Kuran’ın ve sahih hadislerin geneline; kadın hakları ne durumda. Tabi "The Last Ayet Bükücü" hocalarınız buna zaten cevap geliştiriyorlar.

Çocuk gelinler alenen bir istismardır. Kusura bakmayın ama eğer bir inanç minicik bir kızın bedenini bir erkeğin yatağına uygun görüyorsa o inancı reddediyorum.
Sizin mideniz kaldırıyorsa size de eyvallah.

Bu arada geçenlerde Minik Eylül Ankara/Polatlı’da uğradığı istismarın ardından hunharca öldürüldü. Aklıma Site Baş Yazarı ve Yöneticisi A.KARA dostumun birkaç yıl önce bir makalesinde sorduğu soru geldi: Bu güleç yüzlü güzel Kız’ın bu dünyada ki sınavı bu muydu? Artık sınavını tamamladığı için cennete mi gitti? Yüce yaradan O’ na bu sınavı mı reva gördü? Ya da bu istismarcının mı sınavıydı? Madem istismarcının sınavıydı, küçük Eylül sadece bir sınav sorusu muydu? O’ nun var olma sebebi bir sınav sorusu olmak mıydı?

Gelin Pamuk Prensesleri Öldürmeyelim.

Yazımın başlığını Jeanne CORDELIER’ in kitabının başlığından almıştım. Bu kitap gerçi sadece çocuk istismarını ele almıyordu. Aile içi istismar söz konusuydu. Neyse detaya girmeyeyim. Şimdi o kitabın arka kapağındaki yazıyı size aktarmak istiyorum:

"Masanın üstünde anne. Yemek yediğimiz masanın üstünde. Bütün pislikler masada çıkıyordu anne, sen alışverişini yaparken, 'Arala bacaklarını,' derdi babam, ' Rahibeler duadan başka ne öğrettiler?. Ve sen çarşıda gün geçtikçe daha çok zaman harcadığından, bir pazar, mutfak masasının üzerinde en büyük aralamayı yaptım. Yürüyüşümün değiştiğini fark etmemiştin bile. Bana bakmıyordun artık. Gerçekte, bütün gerçeği sana bugün söylesem neye yarardı? Bir çocuğun dilinden anlamasını bilmediğine göre. Körsün. Bana vurduğunda gözlerinin içinde bunu görebiliyordum. Bunun için bakışlarımı indirmemi istiyordun.
... Babam neden bunu yapıyor? Annem neden izin veriyor? Sanki tahtaya şunları yazsam ne olur? Babam oramı elliyor. Sınıfta kaç kişinin oraları artık kendilerine ait değil?"

Yazan: Demon Product

TEK DİN İSLAM AMA ÜÇ FARKLI İSLAM

din, DP, islamiyet, İslamiyetin çelişkileri,Hangisi gerçek İslam, Gerçek İslam, 3 farklı İslam,Vehhabilik,Mehmet Şevket Eygi,Gazali,İbn Rüşd,İslam ve Kur'an apaçık değildir
İnsanlar bizi dinlere hakaret etmekle suçluyorlar. Ne hakareti? Sure, ayet, hadis paylaşmak ne zamandır hakaret oldu? Bu platformda Kur'an veya Sünnetten örnekler veriyoruz hepsi bu. Sen bu paylaşımları hakaret olarak algılıyorsan bu senin sorunun. Mesela Zeyd'in eşi Zeynep’in bir ayet ile Hz. Muhammed'e eş yapılması konusunda hakaret ediyormuşuz. Çarpıtma yapıyormuşuz. Efendim biz ayeti yazıyoruz. Sen ne anlıyorsun bu hususta? İslami kaynağa uymayan tek bir veri var mı? Kuran veya sünnette yer almayan hangi hususu İslamiyette varmış gibi gösterdim? Hiç yüce Allah, peygamberine kadınlar kendisini hibe etsin der miymiş? O’na teyzelerinin, halalarının, amcalarının kızlarını helal ettik der miymiş? Yahu Kuran’da var. Ben demedim ki? Aç tefsirleri, mealleri oku be kardeşim. Hiç Kur'an'da kadın ve erkeği eşit yaratan ve eşit haklarla donatan yüce Allah kadınları Cariye yapar mıymış? Savaş ganimeti der miymiş? Açın ayetleri okuyun.

Hiç Ravilerin sahih nitelendirmesinde bulunduğu hadislerde Hz. Muhammed’in yok 40 erkek gücünde olduğu, yok gecede kaç hanımıyla beraber olduğu ile ilgili hadis olur muymuş? Var be kardeşim, aç oku.

Tek bir yazımda Kuran veya Kütüb-i Sitte'de yer almayan, kaynağı olmayan/tamamen uydurma tek bir veri bulun, bu sitede yazı yazmayı bırakacağım.

Bu noktada Yalova Üniversitesi’nden İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Ebubekir SİFİL hocayı takdir edeceğim hiç aklıma gelmezdi. Adam İslamiyet’i olduğu gibi kabul ediyor. Ehl-i Sünnet Vel Cemaat doğrultusunda Sünni Hanefi İslam inancı neyi gerektiriyorsa aynen bunu söylüyor. Dışına çıkmıyor. Caner TASLAMAN ile tartıştıkları bir TV programında:  “Ayette kadını dövün diyorsa anlamı dövün ’dür. Ayeti eğip bükmeye gerek yok! Eğer hadiste sineğin bir kanadında zehir ötekinde panzehir var diyorsa bunu kabul edeceksin! ” diyor bu hoca. Var mı yanlışlık? Hele ki Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR ile tartışmaları var ki evlere şenlik. Onun sorduğu soruyu dinden sıyrılmış bir kişiden dahi duymadım. Hem İlahiyat fakültesinde doçent olacaksın hem de böyle bir soru soracaksın. Abdülaziz BAYINDIR Hoca’ya şöyle sordu: “Kuran-ı Kerim’in Kuran-ı Kerim olduğuna Kuran dışından bir delil getirin!”. Abdülaziz hoca kalakaldı. Bu bahsettiğim hususlarda Ebubekir SİFİL’in kendi videoları internet ortamında mevcuttur. Arama motorlarında araştırarak veya Youtube üzerinde arayarak rahatlıkla bulabilirsiniz.


Bu hususta bana kızabilirsiniz ancak eğer birisi İslamiyet’i yaşıyorum diyorsa eğip bükmeyecek. İslamiyet ne ise onu yaşayacak ve onu söyleyecek. Ağzı bir olacak. Tatlı su Müslümanlığı yapmayacak. “Aslında orada o denmek istenmemiş, Aslında orada anlatılmak istenen şöyle…” gibi cümleler kurmayacak. İşte bu nedenle Ebubekir SİFİL hocayı takdir ediyorum. Bizim bahsettiğimiz çelişkilerden (çelişki olarak adlandırmasa da) o da bahsediyor. Ancak o iman etme yolunu seçiyor. Yani “Allah böyle demiştir o halde böyle olmalı ve böyle yapmalıyız.” diyor. Kısacası Tatlısu Müslümanlığı yapmıyor.

Yani bizim bahsettiğimiz çelişkileri yaşayan ya da ortaya koyan sadece biz değiliz. Hakaret etmeden önce oku, araştır sonra eleştir.

Bu çelişkiler üzerinde o kadar çok yazı ve kaynak var ki. Yazıya girişten anlayacağınız üzere yine bu çelişkilerden devam edeceğim.

İhtiyarlık işte. İnsan yazı hazırlarken bazen konuları karıştırıyor bazen de aynı konuyu temcit pilavı gibi tekrar tekrar kaynatıp duruyor. Yazılarım arasında paralellik ve benzerlik olması doğal olacaktır. İhtiyarlığıma verin. Ancak bir husus var ki üzerine fasikül fasikül ansiklopediler yazılsa da cevabı yok. Bize göre yok. Dindarlara göre cevap var.

Dinden sıyrılanların çoğunluğunu aslında yaşadığı dini okuyup araştıranlardan çıkıyor. Tabi küçüklüğünden bu yana dinsel ögeleri reddederek ateist olanlar gibi istisnalar mevcut.

Dinden sıyrılma dönemine girenlerin yaşadıkları süreci bir cetvel haline getirsek, ilk bölümleri sorgulama aşaması kapsar.

Peki, insanlar sorgulama aşamasında kimi, neyi ya da kimleri ve neleri sorgular? Bu noktada birçok parametre var. Bu parametrelerden bir tanesi de din içi pratik çelişkiler.

Aslında bu çelişkiler bile kendi içerisinde dallanıp budaklanıyor. Ancak ben sadece biri üzerinde kafa yoracağım. Daha önceki bir yazımda “Mezhepler” hakkında yazmıştım. Mezhepleri açığa çıkaran hususlar ile ilgili bazı varsayımlarda bulunmuştum. Nasıl ve neden ortaya çıktılar vs.

Kendini “Elhamdülillah Müslüman” olarak nitelendiren her birey dinini en doğru ve en mükemmel haliyle yaşayarak gerçek bir “Mümin” olma peşindedir. Peki, en doğru ve en mükemmel dini nasıl öğreneceğiz? Elbette hocalar yardımıyla.

Hocaların hemen her hususa bir cevabı vardır. Bazen bu cevaplarına kaynak dahi getirirler. Kaynak olarak kimi hocaların veya İslam alimlerinin yüzyıllar evvel yazdıkları bilgiler ile bizi aydınlatırlar.

İçimiz sonsuz bir huzur kaplar. Hocalarımızdan öğrendiklerimizi hayatımıza uygular, bu doğrultuda sonsuz mutluluğu, cenneti, yani ahireti en güzel şekilde hak ederiz. Sanırım buraya kadar sorun yok. İbadetlerini yap, öğrendiğin bilgileri uygula, kendini Cenabı Hakka teslim et. Zaten cennetliksin. Mükafatların en güzeli seni bekliyor.

Şimdi Allah'ın dini ve emri tek olmalıdır. Bu konuda inançlı okurlarımız ile hem fikiriz. İbadetler olsun, pratikler olsun, sünnetler, yorumlar… Hepsi ortak olmalıdır. Sonsuz kudrete sahip yüce yaradan hiç bunlardan yoksun olur mu? Hiç yoruma açık olur mu? Her şey Hz. Muhammed vasıtası ile Kuran-ı Kerim’de şüphesiz ve apaçık bildirildiğinden dolayı ortada farklılık olamaz. Anca usul de belki farklılıklar olabilir ki bunlar da zaten işin tuzu biberi.

İşte tamda bu noktada sorun başlıyor. Küçükken İslamiyet tekti benim için. Yani Tüm Müslüman ülkeler aynı şekilde ibadet ediyor, aynı şekilde yaşıyor, aynı şekilde inanıyordu. İslamiyet’in mucizelerinden bir tanesi de buydu bana göre.

Ancak baktım ki tamda böyle değil. Hemen her İslam ülkesinin ayinleri ve inanç şekli ayrı. Mesela İran şii. Onlar farklı. Tesettür, Allah inancı ve Kuran aynı olmasına rağmen pratikler inanılmaz farklı. Resmen Siyah ve Beyaz gibi. Siyah ve Beyaz’ın ortak yanı bir renk çeşidi olmaları. Onun dışında ortak yanları yok. Yani, İran ‘da Müslüman, Türkiye’de Müslüman, Arabistan’da Müslüman. Ancak hepsi birbirinden farklı. Hangisine sorsanız diğerleri sapkın ve cehennemlik. Kendisinin ki cennete giden yegane yol.


Şimdi inançlı okurlarımız da cennet ile müjdelenene müminlerden olmak istiyorken şu soru akıllarına takılmıyor mu? : "İyi de doğrusu hangisi?"

Sünnilik, Şiilik, Vehhabilik… Hangisi doğru? Size göre Sünnilik ile cennete gideceğiz. Ya onlara göre? Onlara göre de onların mezhebi sadece Cennet'e gidecek. Şimdi Cennet'e giriş hakkını kim kazanacak? Hepsi kazanabiliyor mu? Mantıken hayır. Mantığı geçin, istediğiniz hocaya ve alime sorun, onlar sapkın.

Kısacası, birisi hak ise öbürlerinin cehennemlik olması lazım. Peki, HAK olan mezhep hangisi? Hak Din İslam ise Hak Mezhep hangisi? Allah’ın dini farklı farklı olur mu?
Resmen “Meksika Açmazı” var karşımızda.

Ülkemizde hâkim olan Sünni Hanefi İslamiyet ile Suudi Arabistan’da hâkim olan Vehhabi İslamiyet' i irdeleyelim:
Vazgeçtim. Şimdi irdeleyen ben olursam cahillik ile suçlanacağım.

İyisi mi İslami camiada saygı duyulan bir isimden, Mehmet Şevket EYGİ'nin bu konuda ki fikirlerine bakalım. Kendisinin 06.11.2008 tarihli Milli Gazete ’de yayımlanan makalesine bir göz atalım:

Türkiye de siyasi iktidar İbn Teymiyyeci, İbn Abdülvehhabçı Vehhabîlerin eline geçse ve aşağıda anlattığım işleri yapacak güçleri olsa mutlaka yaparlar:
(1) Başta İstanbul da Eyyub Sultan semtine şeref veren Ashab-ı Kiram ın büyüklerinden, mihmandar-ı Resûl-i Kibriya (Sallallahu Aleyhi ve sellem), gerçekten büyük mücahid Ebu Eyyub el-Ensarî radiyallahu anh efendimizin türbe-i şerifini yıkarlar. Mezarını düzleyip yerini bilinmez hale getirirler. Ülkede bir tek evliya türbesi bırakmazlar, dümdüz ederler.
(2) Sadece bununla yetinmezler, ne kadar eski yeni Müslüman kabri varsa kırarlar, düzlerler.
(3) Tarikatlar bizde zaten yasak, açıkça zikrullah yapılamıyor; onlar büsbütün yasaklar.
(4) Mevlid-i şerif okunmasını yasak kılarlar.
(5) En makbul ve muteber salavat kitabı olan Delail-i Hayrat ı yasak ederler, mevcut nüshalarını toplayıp imha ederler.
Gerçek mi söylüyorum .. Suudî Arabistan da bu dediklerim yapılmamış mıdır? Sadece Efendinizin (sallallahu aleyhi ve sellem) türbe-i şerifini yıkmadılar, daha doğrusu yıkamadılar.
Şimdi bazı kimseler itiraz edecekler ve "Onlar namazın ikamesi, cemaate devam, kadınların tesettürü, şer î hadlerin muhafazası gibi çok faydalı işler de yapıyorlar..." diyecekler. Elbette yapıyorlar, bunları inkâr eden yok. Namaza ve cemaate, tesettüre önem veriyor diye yanlış taraflarına, bilhassa akaid sahasındaki bozukluklarına göz mü yumalım
Akaid sahasındaki bazı bozuklukları nelerdir?
Müslümanların büyük kısmını şirk ve küfür ile suçluyorlar. Onlara göre dünya üzerindeki Müslüman sayısı pek azdır.
Allah-u Teâlâ hazretlerine cisim, cihet, el, ayak, yüz isnad ederek mücessime fırkasıyla paralellikler arz ediyorlar.
İslâm ın bir boyutu olan tasavvufu inkâr ediyorlar, tasavvuf ve tarikat büyüklerine müşrik, "Şeytan evliyası" diyorlar.
Tevessülü ve istigaseyi sapıklık olarak kabul ediyorlar.
Vehhabî isyanları esnasında, kendileri gibi inanmayan Müslümanların kanlarını heder, mallarını ganimet olarak kabul etmişler, çok Müslüman kanı dökmüşler, çok yağma yapmışlardır. (Eyüp Sabri Paşa nın "Tarih-i Vehhâbiyan" kitabını okuyunuz. Bugünkü Türkçeyle yanında Osmanlıcası hem İslam harfleriyle, hem latin harfleriyle hepsi tek kitap halinde baskısı vardır.)
Ehl-i Sünnet büyüklerinden Ruhü l-Beyan tefsiri sahibi Bursalı İsmail Hakkı Hazretleri, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî hazretleri için "O hâtemü l-Evliyadır" buyurmaktadır. Vehhabîler ise, pîrleri İbn Teymiyye gibi ona "Şeyh-i Ekfer" (En kâfir şeyh) derler. Vehhabîlerin ve zihniyetlerinin hakim olduğu yerlerde İbn Arabî yi yüceltmek, açıkça sevmek yasaktır.
Vehhabîlik tek boyutlu ve çok bozuklukları olan bir İslâm anlayışıdır.
Onlar kendilerine Vehhabî denilmesinden hoşlanmazlar, kendilerini Selefî olarak tanıtırlar. Bu selefîlik, İslâm ın başındaki Sâlih Seleflere mi dayanır Hayır, kurucusu İbn Teymiyye olan bir fırka veya mezheptir.
Tarih boyunca dünyanın çeşitli coğrafyalarında çeşitli İslâmî uygulamalar olmuştu. Birkaçını zikr edeyim: Emevî uygulaması, Abbasî uygulaması, Fatımî uygulaması, Hindistan da İslâm sultanlığı uygulaması, Endülüs uygulaması, Osmanlı uygulaması, Vehhabî uygulaması, İran uygulaması...
Bu uygulamada, Kur ân a ve Sünnet e en yakını Osmanlı uygulamasıdır. Nitekim 19 uncu asırda yaşamış büyük alimlerden Mekke Şafiî Reisü l-uleması Zeyni Dahlan hazretleri Fütuhat-i İslâmiye Tarihi adlı eserinin Osmanlılar bölümünde "Hulefa-i Râşidîn den sonra Kitap ve Sünnete en uygun İslâmî devlet Osmanlı devletidir" demektedir. (Bu zatı Vehhabîler hiç sevmezler. Çünkü "Ed-Dürretü l-seniyye fi r-Reddi ale l-Vehhabiyye" adında bir reddiye kitabı yazarak Vehhabîliği çürütmüştür.)
Vehhabîlik konusunda Ehl-i Sünnet alimleri şu ana kadar binlerce red kitabı ve risalesi telif etmişlerdir.
Günümüzde birtakım ilahiyatçılar Vehhabîliği gerçek İslammış gibi yorumluyorlar. Gerçek İslam Ehl-i Sünnet İslamlığıdır ve onunla Vehhabîlik arasında hayli derin uçurumlar, büyük uyuşmazlıklar bulunmaktadır.
Suudî Arabistan, petro dolarla dünyanın her yerinde Vehhabîlik propagandası yapmakta, ekipler çalıştırmakta, kitaplar yayınlamaktadır. Bir ara Almanya daki imamların maaşlarını Mekke deki Râbitatü l-İslâmiyye teşkilatı veriyordu.
Keşke bu paralarla Kitap ve Sünnete uygun gerçek İslâm ın propagandası, daveti yapılsaydı... Heyhat!
Vehhabîlik mezhebi diyorlar. Doğrusu Vehhabîlik fırkasıdır.
Vehhabîlerin son devirde yaşamış, kendilerince büyük alimlerinden biri Medine-i Münevvere deki İslam Üniversitesi rektörü Abdülaziz bin Baz dır. Bundan kırk sene önce bu zat ile bir görüşmem olmuştu. Kendisinin iki gözü ama idi, yani görmezdi. Bir derste Kur'ân'daki müteşâbihatın tevil edilmemesi gerektiğini, zahirî ve lügavî manalarına alınmasını söylemiş. Talebelerinin biri de itiraz etmiş (Ne cesaret), hoca diretmiş, talebe de onu "Bu dünyada kör olanlar, ahirette de kör olacaktır ayetini sizin zihniyetinizle yorumlarsak, siz ahirette de kör kalacaksınız..." diyerek çürütmüş. Öğrencinin akıbeti acaba ne olmuştur
Bu Bin Baz cenaplarının, yer küresinin yuvarlak olmadığına, güneşin etrafında dönmediğine dair bir de matbu (basılmış) kitabı vardır.
Medine de iken duymuştum. Bu Abdülaziz bin Baz bir gün o kutsal caminin bir köşesinde şöyle vaaz ediyormuş: "Tarikat velileri, mesela Gazalî, Abdülkadir Geylanî, Ahmed er-Rufaî ve diğerleri evliyaurrahman değil evliyauşşeytandır..." Bunu duyan yerli Sünnî Müslümanlar kısık sesle "Neuzübillah (Allah a sığınırız)" diyerek oradan uzaklaşmışlar.
Ülkemizde şu anda hayli Vehhabî yazar, hoca, ilahiyatçı, yayıncı bulunmaktadır. Bunlar bilhassa internet siteleriyle propaganda yapıyor. Yayınladıkları kitap ve risalelerin sayısı da az değildir.
Böyle giderse, petro dolarlarla beslenen bu akım Ehl-i Sünnet i ikinci plana itebilir.

Yazının tamamına yer vermemin sebebi, eğer aradan belirli cümleleri seçsem hemen suçlamalar gelecekti “Yazının tamamına bakmadan cımbızla ayıklamışsınız, Ya öyle denmiyorsa!...” neden yazının tamamını buraya koyduğumu şimdi anlamışsınızdır.

Bizi eleştirenler Kuran’da yer alan ayetleri eğip bükmek ile suçluyorlar.
Bakın bakalım ayetleri eğip büken biz miyiz? Yoksa ayetleri eğip bükerek, farklı anlamlar çıkartıp İslamiyet’i mezheplere ve fırkalara bölen hocalarınız ve alimleriniz mi?

Bu yazıda yer alan hususlar ile ilgili türlü reddiyeler geliştirerek türlü türlü cevaplar verebilirsiniz. Hatta bu reddiyeleri "Yüce Öngörü sahibi, yıllar önce yaşamış bilmem ne hoca efendi hazretleri" de risalelerinde yazmış olabilir. Zaten bu hususlar yüzyıllardır tartışılıyor.

Eğer ki beyin kıvrımlarınızda bu sorular ve çelişkiler dolanıyorsa sizi şeytan kandırmıyor ya da nefsiniz size ihanet etmiyor. Mantığınız ile baş başa kaldınız. İster kendi öz mantığınıza uyarsınız, isterseniz başkasının mantığına. Size kalmış.

Ortada tek ve son olan din İslam var. Ama bu İslam aynı zamanda 3 farklı model almış. Sünni, Şii, Vehhabi… Ben çıkamadım bu Meksika açmazından. İnançlı arkadaşlar çıkar umarım.

Bu noktadan sonra dinden sıyrılmış okurlar yazıya devam etmeyebilirler. Ancak, inançlı okurlarımıza yönelik olarak midenize son bir küçük sinek, aklınıza bir Hin’lik düşürerek yazıma son vereyim. Normal tabi. Benim gibi sapkın, cehennemlik, şüphesiz zalimlerden olan birinden ne beklenir ki? Neyse sadede geleyim.

Şu meşhur Gazali’yi hepiniz bilirsiniz. Hani ülkemizde ne kadar Tasavvuf ehli varsa onların Piri. Ehli Sünnet Vel Cemaat Hanefi Sünni mezhebinin neredeyse kutbu olan Gazali.

Ya İbn Rüşd’ü bilir misiniz? Biliyor iseniz ya İbn Rüşd’ün Gazali’ye yaptığı o muhteşem reddiyelerden haberiniz var mı? Eğer İslam alemi vakti zamanında Gazali değil de İbn Rüşd’ü tercih etseydi şu an nasıl bir İslam coğrafyasından yaşıyor olunurdu?
Hadi bir araştırın bakalım.
Sağlıcakla kalın.

Yazan: Demon Product

BÜYÜ VE FAL TEORİSİNE GİRİŞ

din, DP, islamiyet, Büyü,Büyü var mı?,İslam'a göre büyü,Muhammed'e büyü yapıldı mı?,Cinci büyücü hocalar,Burç ve fal yalanları,Büyü yalanı,Dua ve büyü yalanları,Hadislerde büyü
Büyü… Halkımızın en çok korktuğu, adını bile anmak istemediği mistik olgu. Büyüler tüm çağlar boyunca, hemen her din ve toplumda görülmüştür. Çeşitli amaçlarla gerçekleştirilen bu mistik olgu, bazen çeşitli ayin ve materyallerle desteklenerek daha gizemli ve esrarengiz bir hal alıyor.

Hali hazırda toplumumuzun büyük bir çoğunluğu büyü ve büyücülüğe inanıyor. Hatta deist ve ay ateist kesimlerden dahi büyüye inananlarla karşılaşıyoruz. Şimdi inançsız okurlar bana kızabilirler ancak büyüye inananların savunması şu şekilde: “ Ben tanrıya inanmıyorum. Ama insan beyninin gücü yadsınamaz. Büyü ayinleri katalizör vazifesi görerek bu beyin gücünün odaklanmasını ve istenen unsurun gerçekleşmesinde motor gücünü teşkil ediyor.”

Yani bir insan dinden de, tanrıdan da sıyrılabilir. Ancak büyüden zor. Çünkü hemen hemen tüm dinlere ve kültüre yayılmış, onları biçimlendirmiş bir olgu.

Yahudilerde, Hristiyanlarda, paganlarda kısacası hemen her inançta karşımıza çıkıyor.

Büyünün daha soft bir biçimi “nazar” adıyla karşımıza çıkıyor. İnanışa göre göz değmesi olarak adlandırılan bu fenomende kişinin istem dışı psişik güçleri devreye giriyor, ya kişiye ya da bir materyale zarar veriyor.

 Zaten toplumumuz büyü ve nazar konularında engin (!) bilgilere sahip olduklarından dolayı bu konunun derinine inmeyeceğim.

İslami ölçekte değerlendirildiğinde büyü var. Hatta İslam peygamberi Muhammed’e bile büyü yapılmıştır.

Beraberce İslami literatüre bir göz atalım:


“Peygamberimizin, zilhicce ayında Hudeybiye’den döndüğü ve muharrem ayına girmiş bulunduğu sırada idi ki Medine’de kalan Yahudilerin elebaşları, Müslüman olduğunu açıkladığı halde, münafıklıktan ayrılmayan Yahudi Lebid b. Asam’ın yanına vardılar. Lebid Zurayk oğullarının müttefiki idi. Kendisi sihirbazdı. Yahudiler onun sihirde ve sihirle adam öldürmekte Yahudilerin en bilgilisi olduğunu biliyorlardı.

 Ona:
-Ey Ebul’Asam! Sen bizim sihirbazımızsın! Muhammed, bizim erkeklerimizi ve kadınlarımızı büyüledi. Biz, ona karşı bir şey yapamadık. Sen, O’nun bize neler yaptığını dinimize nasıl aykırı davrandığını bizden kimleri öldürdüğünü veya sürgün ettiğini gördün.! Biz bütün bu yaptıklarına karşı onu sihirleyip cezalandırmak üzere seni tutuyor, görevlendiriyoruz." dediler ve Peygamberimizi sihirlemesi için de ona üç altın verdiler.

Lebid b. Asam; Peygamberimizin tarağı ile başından taranmış saçlarını elde etmeğe girişti. Yahudilerden bir genç, gelir gider Peygamberimizin işini tutardı. Yahudiler, peygamberimizin saç ve sakal tarantısı ile bazı tarak dişlerini elde edinceye kadar bu genin üzerine düştüler.

Yahudi genci, Peygamberimizin saç tarantısı ile tarak dişlerini alıp Yahudilere verdi. Lebid. B. Asam istediklerini elde edince ona bir takım düğümler düğdü ve üfledi. Bu düğümlenmiş ve üflenmiş saç tarantılarını, erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığının içine koydu. Sonra onu götürüp kuyunun içindeki basamak taşının altına yerleştirdi. Bu kuyu Zurayk Oğullarına aitti.

Sihir yapılmasının ardından Peygamberimizin sıhhati bozuldu. Başının saçları dökülmeğe başladı. Peygamberimiz, yapmadığı bir işi yapmış, ailesine yaklaşmadığı halde, yaklaşmış gibi sanır oldu. Gözlerinin de feri azaldı. Ashab-ı Kiram Peygamberimizin hastalığını yoklamağa geldiler. Hastalığı günlerce sürdü. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 367)

Peygamberimiz hastalanınca Lebid b. Asam’ın kız kardeşlerinden birisi, Hazreti Aişe (Radıyallahu anha)nın yanına gelmişti. Kadın, Peygamberimizin hastalandığını öğrenince, dönüp bunu kız kardeşlerine ve Lebid’e haber verdi. Onlardan birisi:

-Eğer o gerçekten bir Peygamberse kendisine bu iş Allah tarafından haber verilir. Aksi takdirde, bu sihir kendisine nereden gösterilir? En sonunda aklı başından gider. Böylece de, kavmimiz ve dindaşlarımız umduklarına ermiş olur.” Dedi.

Hazreti Aişe, Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den şöyle rivayet ediyor: Nihayet Resulüllah günün birinde tekrar tekrar dua etti. Sonra da bana: “Ey Aişe! Yapmış olduğum duamı Allah’ın kabul buyurduğunu biliyor musun?

Bana meleklerden iki kişi geldi. Bunlardan birisi başucumda, o birisi de ayakucumda oturdu. (iki melek arasında konuşma şöyle geçti:)

– Bunun hastalığı nedir?
– Sihirlenmiştir
– Kim sihir yapmış ona?
– Lebid b. Asam!
– Sihir ne ile yapılmıştır?
– Erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığı, tarak, saç ve sakal tarantısı ile!
– Nerededir o?
– Zervan kuyusunda, basamak taşının altındadır.
– O’nun şifa bulması ne iledir?
– Kuyu suyunun tamamıyla çekilip içindeki basamak taşının kaldırılması ve altındaki kurumuş erkek hurma çiçeği kapçığının çıkarılması suretiyledir! Dedi. Bundan sonra melekler havalanıp gittiler.”


Peygamberimiz, Hazreti Ali ile Ammar b. Yasir’i çağırdı. Zervan kuyusuna gitmelerini ve meleklerden işittiği şeyleri yapmalarını onlara emretti. Hazreti Ali ve Amer b. Yasir, hemen Zervan Kuyusuna gittiler. Kuyunun suyu, kınaya boyanmış, kuyu başındaki hurma ağaçlarının başları da şeytan başları gibi idi. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.6, s. 57, Buhari, Müslim)

Kuyunun suyunu çekip boşalttılar, içindeki basamak taşını kaldırdılar. Taşın altında hurma çiçeği kapçığı, Peygamberimizin tarağı, başının saç tarantısı, üzerine iğneler saplanmış bir yay kirişi bulunup çıkarıldı.

Yay kirişi üzerindeki düğümleri çözmeye güç yetirilemedi. Cebrail gelip Felak ve Nas surelerinin ayetlerini okudukça, düğümler çözülmeye başladı. Her düğüm çözüldükçe, Peygamberimiz, önce elem, sonra da ferahlık duymakta idi.

En son düğüm çözüldüğü zaman, peygamberimiz, bir düz bağından boşanmış, kurtulmuş gibi açıldı. Yemeğe içmeye başladı.”

Şimdi buraya kadar İslam peygamberi Muhammed’in büyü hadisesini yine İslami kaynaklardan aktardık. Yani İslamiyete göre büyü var. Kurtulmanın yolu da Felak ve Nas sureleri. Peki, büyünün kökeni ne?

(Bu arada yüce Allah, kendi resulü Muhammed'i basit bir büyüye karşı, üstelik lanetlenmiş Yahudiler tarafından yapılmış bir büyüye karşı  koruyamadı mı? O da ayrı bir konu)

Kuranı Kerim'e bakıldığında (Bakara Suresi) bütün olay Harut ve Marut isimli iki meleğe bağlanıyor. Bir imtihan(!) vesilesi olan bu melekler, insanları uyarıyor, eğer hala öğrenmek isterlerse onlara büyü öğretiyorlardı.

Anadolu’da cinci- efsuncu-büyücü hocalar cirit atıyor. Kimisi helalinden (!) iyilik için kimisi de şeytan işi kötülük büyüsü yapıyor.

Ülkemizde bazı bölge ve beldeler cinci-büyücü hocaları ile meşhur. Hatta sosyetenin bile kendi büyücüleri var. Örneğin yurt dışında tahsil yapmış, iyi eğitimli, kültürlü bir ailenin üyesinde dahi büyüye bağlılık görülebiliyor. Burada faktör, büyünün sadece sosyolojik değil, bireysel anlamda da psikolojik bir tatmin metası olduğu.

Ülkemizi ve İslamiyet’i bir kenara bakalım. Alt gelişmiş toplum ve kültürlerde de büyüler inanılmaz yaygın. Büyüye olan inanç ve bağlılık, o toplumun gelişmişlik seviyesi ile de doğru orantılı.

Olaya gerçekçi yaklaşıldığında Büyü diye bir şey yoktur. Fal diye bir şey yoktur. Yıldızlar sizin geleceğinizi göstermez. Akrebin yükselmesi ile başınıza bir şey gelmez. Marsın etkisi altına girdiğinizde bolluk yaşamayacaksınız. Terazinin pozitif etkisi ile cinsel gücünüz artmayacak. Boğa ve Yengeç asla sizi olumsuz etkilemeyecek. Muskalar sizi korumayacak. Bebeğe bir şeyler saplayıp abuk subuk mırıldanmalar ile ancak kendinizi tatmin edeceksiniz. Evdeki nazar boncukları sadece seyyar boncukçu ablanın daha fazla para kazanmasını sağlayacak, evinizde mavi renkli aksesuarların artmasını sağlayacak. Hocaya okutup yazdırdığınız duanın kâğıdını bir gece suda bekletip, üç ihlas ve bir fatiha eşliğinde içtiğinizde üniversiteye gitmeyecek veya sevdiğinize kavuşmayacaksınız. Eğer girdiğiniz işlerde bir türlü dikiş tutturamıyor veya üç kere nişanlınızdan ayrılıp bir türlü evlilik yapamıyorsanız, bunun sebebi bir düşmanınız tarafından kıyafetlerinizden kesilen parçaların ve saçınızın kefen bezine, mezardan alınan bir toprak ile sarılıp, kör bir kuyuya atılması suretiyle tarafınıza yapılan büyü değildir.

Evrene gönderdiğiniz pozitif düşünceler sizi Lamborghini’ye kavuşturmayacak veya yine evrene gönderdiğiniz negatif düşünceler patronunuzun poposunda patlamayacak.

Şimdi bu fenomenlere inanan, inanmakla kalmayıp bizzat bu işle iştigal olan okurların bana serzenişlerini duyar gibiyim: “Sayın yazar, tamam inanmıyor olabilirsin ama madem olaya bilimsel yaklaşıyorsun, bir şeyin yokluğu kanıtlanamaz, ancak varlığı kanıtlanabilir! Olmadığını nereden biliyorsun?”

Kusura bakmayın ama tekerinize çomak sokacağım. Dinleri eleştirirken iyi, büyülere, fallara, astrolojik fal saçmalıklarına giydirince mi kötü oluyoruz?


Kanıt mı istiyorsunuz?
-Tüm İslam aleminin bedduaları neden ABD ve İsrail’i ve bilumum küffarı duman etmiyor? Neden İslam ülkeleri onların ağzına bakıyor?
-Neden büyüler İslam coğrafyasını kalkındırmıyor?
-Neden büyüler ile hastalıklar iyileşmiyor?
-Neden büyü ile kimse önümüzdeki maçlarda sağlam oranlı müsabakaları yakalayıp zengin olmuyor?
-Neden kimse büyü-fal ile altılıyı ve lotoyu tutturamıyor?
-Neden kimse geleceği öngörüp ona göre hareket edemiyor?
-Neden büyü ve fal ile uğraşanların kendine dahi hayrı yok?
-Neden büyü ve fal ile Türkiye “LİDER” konuma gelemiyor?
-Neden büyü ve fal ile süper güç olmuyoruz?
-Neden büyü ile milli takımımız dünya kupasına ambargo koymuyor?
-Neden büyü ile sevdiğiniz araba sizin olmuyor?
-Neden büyü ile hafta sonunda Los Angeles’te bir tur atamıyorum?
-Neden fal ile kaç çocuğum olacağını ve isimlerini göremiyorum?
-Neden? Neden? Neden?...
Bu nedenleri çoğaltmak mümkün.

Pardon unutmuşum. Nasıl olur da gözden kaçırırım. Aslında A.B.D. büyüler ile süper güç. Minnak İsrail, tüm dünyayı yaptığı büyüler ile yönetiyor. Mason ve İlluminati şeytani büyüler ile gizli dünya gücü. Rothschild ve Rockefeller aileleri parayı büyüler ile vurdular. Japonlar, büyü ve faldan elde ettikleri teknolojiler ile dünya teknoloji devi oldu. Almanlar, İngilizler ve Fransızlar büyüden ve faldan gelen bilgilerle bu kadar gelişti. Hatta A.B.D. ‘de CIA ve FBI sırf astrologlardan oluşan bir tim kurmuş. Yıldız hareketlerine göre A.B.D.'nin dış politikası belirleniyormuş. Hatta büyücülerden oluşan bir grup sayesinde PUTİN Rusları dünya arenasında ayakta tutuyormuş….

Ne içtiğinizi ve ne kullandığınızı bilmiyorum ama bu kadar kafayı nasıl yakalayabiliyorsunuz? Şaşılacak şey.

Kusura bakmayın ama hepsi yalan. Dualar, büyüler, fallar, yıldızların hayata etkisi… Yoklar. Sadece beyin kıvrımlarınızın ürettiği fantastik hikâyelerden ibaret.

Beni çürütmek mi istiyorsunuz?
Yapın bir dua da Tüm İslam alemi dünyaya güneş gibi doğsun. İslam alemi tüm cihana hükmetsin. Hastalıklar son bulsun, Akan kan dinsin. Bir problem ile karşılaştığınızda bakın bakalım Nas ve Felak sizi kurtaracak mı? Madem büyü gerçek, nasıl oluyor da milleti etkileyebiliyor? Herkes Nas ve Felak okusa büyücü ve cinci hocaların işsiz kalması gerekmez miydi? Eğer büyü ve sihir varsa ve etkili ise Nas ve Felak sureleri etkisiz mi? Bir işe yaramıyor mu?

Sevgili büyücü, falcı ve astrolog okurlarımıza:
Hadi yapın bir büyü de Neymar Galatasaray’a, Ronaldo Beşiktaş’a, Messi’de Fenerbahçe’ye gelsin. A.B.D. bir anda üçüncü dünya ülkesi olsun. İsrail, Ortadoğu’nun en fakir ülkesi olsun. Türkiye süper güç olsun. Hadi. Yapın büyünüzü…

Astroloji ve Fal’da ihtisas mı yaptınız? Önümüzdeki haftanın tüm sayısal loto, iddaa ve at yarışı sonuçlarını Site Başyazarı ve Yöneticisi A. KARA dostuma site maili üzerinden yollayın. Söz, çıkan paraları kırışacağız.

Size saatli maarif takvimine göre de 1 ay mühlet. Hepsine de gerek yok. Sadece birini becerin. Yok, yapamadınız mı? O halde şaklabanlığa gerek yok.

Bilime sıkı sıkıya bağlı kalın. Bilimin kanıtladıklarını kabul edin, gerisini çöpe atın. Hayatınızı bilim kurtarır.

Okunmuş pirinç ve büyüye bel bağlamayın gençler. Okuyun ve ders çalışın. Eğer birileri bazı cemaatlere (!) soruları peşkeş çekmediyse sınavları zaten hak eden kazanacak.

İşinizde yükselmek için kendiniz olun. Eğer yağcılık ve yalakalığın prim yapmadığı, liyakat esasına göre çalışılan bir yerde iseniz zaten hak ettiğiniz yerde olursunuz. Doğru ve dürüst olun.
Sağlıcakla kalın.

Yazan: Demon Product

HADİSLERİ KİM YAZDI? YAZDIRDI?

DP, din, islamiyet, Hadisleri kim yazdı?, Hadisleri kim yazdırdı?, İslam ve hadis, Hadislere bakmalı mı?Kur'an hadisler için ne diyor?, Kur'an başka kaynak kabul eder mi?, Hadis kaynakları,
Hadisler… Sünni İslam aleminde Kuran-ı Kerimden sonra ikinci kaynak. Birçok mezhep veya düşünce kolu için ise resmen Kafirlik. Yani Allah'a ve onun peygamberi Muhammed'e atılan yazılı iftiralar. Onlara göre Hadisler her ne kadar Kurana veya vicdana uyarsa uysun. Neticede Kuran-ı Kerimde yok. Dolayısı ile Allah kelamı kabul edilmeyeceğinden dolayı İslam dışı. Ülkemizde yaşanılan İslami inanca göre ise daha önce bahsettiğim gibi, Kurandan sonra ikinci kaynak. Daha dünya Müslümanları bile bu konuda hemfikir değil. Birinin ak dediğine öteki kara diyor. Ötekinin helal dediğine diğeri haram diyor. Birinin dinen caiz dediğine öteki caiz değil diyor ve çelişkiler silsilesi böylece uzayıp gidiyor. Ülkemizde televizyon kanallarında bile onlarca profesör din alimleri birbirleri ile hakarete varacak ithamlarla kavga ediyor. İnançta ittifak edemiyorlar. Türkiye sınırını geçin, başka Müslüman ülkelere gittiğinizde ayinler tamamen değişiyor. Hatta küçük kızlarla evlilik yasal ve dinen caiz. Ülkemizde ise din ve ahlak dışı. Her fraksiyon kendi dini davranışını Hadislere dayandırıyor. Bunu nereden biliyoruz? Çünkü Kuran kuralları uygulansa tüm İslam coğrafyası aynı şekilde inanıp aynı şekilde ibadet ediyor olurdu. Dolayısı ile tüm İslam ülkeleri Kuran-ı Kerim’i ana kaynak kabul etse de dinlerini Hadislere göre yaşıyorlar. Sorun da tam bu noktada başlıyor.

Hadisler ilk ne zaman derlendi? Bu cevabı bulmadan önce günümüz hadis külliyatında sahih olarak nitelenen hadisleri bünyesinde bulundurduğu konusunda tüm İslam Alimlerinin ittifak ettiği Kütüb-i Sitte’ den başlayalım. Kütüb-i Sitte’ yi oluşturan hadisler bütününün yazarlarına/naklettiricilerine bir göz atarsak şu isimler göze çarpar; Buhari, Müslim, İbn-i Mace, Ebu Davut, Nesai ve Tirmizi. Bu 6 kişi tarafından toplanıp derlenen hadisler Kütüb-i Sitte olarak İslam kaynakları arasında Kuran-ı Kerim’den sonra ikinci başvuru kaynağıdır.

Şimdi bu yazarların hangi dönem yaşadıklarına bir göz atarsak eğer:
  • Buhari, Hicri 194-256
  • Müslim, Hicri 204-261
  • İbn Mace, Hicri 209-273
  • Ebu Davut, Hicri 202-275
  • Nesai, Hicri 215-303
  • Tirmizi, Hicri 209-279

İslam peygamberi Muhammed, Hicri 11 yılında ölmüştür. Onun ölümünden sonra en erken doğan hadis yazarı olan Buhari, 194 yılında, yani Muhammed’in ölümünden 183 yıl sonra dünyaya gelmiştir. Hadisleri yazmaya 20’li yaşlarda başladığını varsaysak, Muhammedin ölümünden yaklaşık 204 yıl sonra yazıldığını öngörmüş oluyoruz.

Aralarında en gençleri olan Nesai ise Muhammed öldükten 204 yıl sonra dünyaya gelmiştir. Yani, onun da 20’li yaşlarda hadis toplama ve ayıklama işine girdiğini varsayarsak (en iyi ihtimalle), ondan gelen hadisler Muhammed’in ölümünden 224 yıl sonra toparlanmıştır.

Karşımıza çıkan rakam en az 200 yıl… 200 yıl…


Şimdi günümüzden 200 yıl öncesini düşünün. O dönemden bu güne söylevlerden hangileri kalabilir? Ki Kuran-ı Kerim kendisi dışında herhangi bir rehber edinilmesini yasaklarken:
  • Biz bu kitabı sana, her şeyin ayrıntılı açıklayıcısı, bir doğruya iletici, bir rahmet, Müslümanlara bir müjde olarak indirdik. (16-Nahl-89)
  • Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? (29-Ankebut-51)
  • Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz. Rabbin’in kitabından sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kudret yoktur. (18-Kehf-26,27)
  • Rabbinin sözü hem doğruluk, hem adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur. (6-Enam-115)
  • Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. (6-Enam-38)
  • O yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kuran’dır. (36-Yasin-69)
  • De ki "Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum." (21-Enbiya-45)
  • Andolsun bu Kuran’da her örnekten insanlar için türlü türlü açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise tanımamakta ayak diretmektedirler. (17-İsra Suresi-89)
  • Rabbin asla unutkan değildir. (19-Meryem-64)
  • Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz? Hiç mi öğüt almıyorsunuz? Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var? Şayet doğru söylüyorsanız kitabınızı getirin. (37-Saffat-154-157)
  • Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa okuyup, ders almakta olduğunuz bir kitabınız mı var? İçinde keyfinize uyanın sizin olduğu. (68-Kalem-36,37)

Peki, neden hadislerin toparlanmasına ve derlenmesine İslam Peygamberi Muhammed öldükten yaklaşık 200-250 yıl sonra ihtiyaç duyuldu? Ya da soruyu değiştirelim. Neden hadisler daha önce yazılmadı veya derlenmedi? Cevaplara bir göz atalım:

"Ebu Bekir, Peygamberin vefatından sonra halkı toplamış ve onlara şöyle demiştir: “Sizler Allah’ın elçisinden farklı hadisler naklediyorsunuz. Bu durumda sizden sonrakiler daha büyük anlaşmazlıklara düşecektir. Allah’ın elçisinden hiçbir hadis nakletmeyin. Sizden hadis nakletmenizi isteyenlere deyiniz ki: İşte Allah’ın Kitabı aramızda, onun helalini helal kılın, haramını haram görün.” [Zehebi, TezkiratulHuffaz 1/3; Buhari l.cilt]

"Hz. Ömer diğer şehirlerdeki sahabelere de mektuplar yazarak ellerinde yazılı bulunan hadis mecmualarını yok etmelerini istedi." [İbni Abdül Berr, Camiul Beyanil İlm]

"Hz. Ömer, Irak’a yolculuğa giden arkadaşlarına şöyle demiştir: “Siz öyle bir ülkeye gidiyorsunuz ki halkı arı uğultusu gibi Kuran okur. Hadislerle onları meşgul etmeyiniz ve yollarını saptırmayınız.” [Hanbel, Kitabul Ilel 1]

"Hz. Ömer şöyle der: “Ancak sizden önceki kavimleri hatırladım, onlar da kitaplar yazmışlar ve Allah’ın Kitabı’nı bırakarak onlara sarılmışlardı. Allah’ın Kitabı’na hiçbir şeyi karıştırmam.” Diğer bir rivayette “Allah’ın Kitabı’nı asla başka bir şeyle değiştirmem.” Başka bir rivayette; “Ben yemin ederim ki Allah’ın Kitabı’nı hiçbir şeyle gölgelemem.” [El Hatip, Takyıdul İlm; İbni Sad, Tabakat]

"Hz. Osman çok hadis nakletmelerinden dolayı Ebu Hureyre’yi Devş dağlarına göndermekle, Kab’ı da Kırede dağlarına sürgün etmekle tehdit etmiştir." [Tahzırul Havas 10b.]

"Şeddad, İbni Abbas’a “Hz. Peygamber bir şey bıraktı mı?” diye sordu. O da “Sadece Kuran’ın iki kapağı arasında olanları bıraktı.” cevabını verdi." [Buhari, K. Fezailul Kuran; Müslim, K Fezailus Sahabe; Ebu Davud, K. Fiten; Tırmizi K. Fiten]

"İbni Abbas hadis yazmayı yasaklar ve şöyle derdi: “Sizden önceki ümmetlerin sapmaları bu şekilde kitaplar vücuda getirmek yüzünden olmuştur.” [İbn Abdül Berr, Camiul Beyanil İlm 1]

"Abdullah bin Mesud elinde bir hadis sayfasıyla geldi. Sonra su isteyerek yazıları sildi, sayfanın yakılmasını emretti ve şunu söyledi: “Allah kime bir hadis sayfasının yerini bildirirse ve o da beni bundan haberdar ederse, Allah’a yemin ederim ki, Hindistan’da dahi olsa o hadisi arar bulur ve yok ederdim." [Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetinin Aydınlatılması]

"Hz. Ali minberden şu hutbeyi veriyordu: “Yanında hadis sayfaları bulunanlar gidip onları yok etsinler. Zira halkı helak eden olay, alimlerin naklettikleri hadislere uyarak Kuran’ı terk etmeleridir."
[İbni Abdül Berr, Camiul Beyanil İlm]

"Bir gün Hz. Ali’ye gelirler ve “Halk hadislere dalmış” derler. Hz. Ali sorar: “Gerçekten öyle mi?” “Evet” derler. Peygamber’den işittim ki gelecekte vuku bulabilecek bir fitneden söz ediyordu. “O fitneden kurtuluş nedir, nasıldır?” diye sordum. Resullullah dedi ki: “Kurtuluş Kuran’dadır. Çünkü sizden öncekilerin haberleri de sizden sonrakilerin haberleri de aranızdakilerin hükmü de Ondadır. O, gerçek ile yalanı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş söz değildir. Onu terk eden her zorbanın Allah boynunu kırar. Hidayeti, doğru yolu Ondan başkasında arayanı Allah sapkınlığa düşürür. O, Allah’ın en sağlam urganıdır. O, hikmetle dolu Kuran’dır. O en doğru yoldur. O, boş arzuların haktan saptıramayacağı, dillerin, karıştırıp belirsiz edemeyeceği, ilim adamlarının doyamayacağı, çok tekrarlanılmasından bıkılmayan, ilginç özellikleri bitip tükenmeyen bir kitaptır."
[Tirmizi; Darimi]


Şimdi Muhammed tarafından söylendiği rivayet edilen bazı sahih hadislere de göz atalım:

"Benden [Kur’an’dan başka] bir şey yazmayınız! Kim benden Kur’an’dan başka bir şey yazmışsa onu imha etsin." [Müslim, Zuhd,72]

"Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi." [Tirmizi, Es Sunan, K. İlm 11]

"Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve “Yazdığınız şey nedir? ” dedi. “Senden işittiğimiz hadisler” dedik. Hz. Peygamber: “Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar." [El Hatib, Takyid 33]

Daha önce ertelediğimiz bir soru vardı, neden İslam peygamberi Muhammed öldükten 200-250 yıl sonra hadisler yazılmaya ihtiyaç duyuldu?

İşte bu noktada farklı cevaplar devreye giriyor. Herkes kendi cevabını veriyor. Fakat tüm cevaplar da bir varsayımdan ibaret. Dört halife devrinde neden hadis yazımı yasaklandı? Bilmiyoruz. Aslında cevapları yazı içerisinde verdim ancak o cevaplarında kaynakları hadis ravileri olduğu için onlar da –bana göre- geçersiz.

Peygamber öldükten 200 yıl sonra tasnif edilen bir takım sözlere güvenerek bir dini nasıl inşa edebilirsiniz? Bu 200 yıllık farkı, günümüz 200 yıllık farkı ile bir tutmayın. Örneğin günümüzden yaklaşık 200 yıl öncesi 1800 yıllara denk geliyor. 19. Yüzyılın başında matbaa vardı. Kitap basımı vardı. Kayıt tutuluyordu. Buna rağmen kesin diyemiyoruz bazı verilere.

Birde 800’ lü yılların Arabistan yarımadasını, Ortadoğu coğrafyasını ve ortamını hayal edin. Yani Buharilerin ve Tirmizilerin dönemini… Kuran’ın dahi 200 yıl öncesinde taş ve kemik parçaları, deri ve yaprak yüzeylerinden toparlandığı zamanlar. Kuran-ın bile nasıl derlendiği İslam âleminde bile tartışma konusu iken ki onun yazan Muhammed (İster vahiy ister kendi yazmış olsun), nasıl olur da hiçbir kaydın tutulmadığı bir ortamda 200 yıllık bir “kulaktan kulağa oyunu” gibi nakil edilen sözlü rivayetlere inanırız?

Neye yazıldıkları bile belirli değil. Kimlerin nasıl aktardıkları belirli değil. Hiçbir güvenli bilgi aktarımı yok. Kütüb-i Sitteyi oluşturan hadislerde bile ittifak yok. Örneğin madem sahih hadis peşindesin, o halde 6 hadis derleyicisi de neden farklı sayı ve adette nakilde bulunuyor? Rakamlar birbirinden çok farklı:
  • Buhârî: 9082 hadîs (Tekrarlarıyla)
  • Müslim: 7275 hadîs (Tekrarlarıyla)
  • Nesâî: 5724 hadîs (Tekrarlarıyla)
  • Ebu Dâvud: 5274 hadîs (Tekrarlarıyla)
  • Tirmizî: 3951 hadîs (Tekrarlarıyla)
  • İbnu Mace: 4341 hadîs (Tekrarlarıyla)
  • Toplam: 35647 hadîs (Tekrarlarıyla)

Bir hadis sahih mi yoksa değil mi nasıl test ediliyordu? Yani, hadisin güvenilirliği nasıl belirleniyordu? Elbette Buhari bunun çözümünü bulmuştu. Buhari hadisleri teste tabi tutuyordu. Olaya bilimsel yaklaşıyordu. Peki, test metodu ne idi? Bir bakalım:


Firebrî'nin rivâyetine göre; "Herhangi bir hadîsi Sahîh'e dâhil etmezden önce yıkanıb iki rekât namaz kılan Buhârî, Allah'a istihârede bulunub mânevî bir işâret aramış, ondan sonra hadîsin sıhhatine hükmetmiştir. Bu şekilde sıhhati nazarında subût bulmayan hiçbir hadîsi Sahih'e almadım" der.

Olay çözüldü sanırım. Yani, Buhari hadisleri nasıl bir teste tabi tutuyordu öğrenmiş olduk. Peki, bir başka derleyici için bu hadis sahih ise ne olacak? Birbirlerini tenkite tuttular mı? Cevap hayır. Üstteki rakamlar zaten bunu gösteriyor.

Peki, yazının başlığında olduğu gibi Hadisleri Kim Yazdı? Yazdırdı? Cevap yok. Tüm dünya İslam aleminin yüzyıllardır cevabında ittifak edemediği bir hususta benim cevap bulmamı elbette beklememelisiniz. Çünkü cevabı yok.

Kimine göre hadisleri Emevi İmparatorluğu kendi çıkarı için uydurtup yazdırttı, kimine göre Yahudi ve Hristiyanlar İslamiyet’i yozlaştırmak için hadis külliyatını tasarlattı, kimine göre her coğrafya kendi örf ve adetlerini Dine adapte edip daha rahat uygulamak için uydurttu, kimine göre dini bölgelere uyarlayıp daha yumuşak bir din yaşamak için. Dediğim gibi cevap yok. Ülkemiz Müslümanlarına göre ise cevap var. Onlara göre Hadisler sayesinde dinimizi en doğru ve en mükemmel şekilde yaşıyoruz. Hadisler olmasa dinimiz yitip gidecekti.

Bildiğim tek şey dinini sorgulayanların büyük çoğunluğu bu işe hadislerden başlıyor. “Bana Kuran Yeter!” sloganı ile yola çıkıyorlar. Bakın bakalım sadece Kuran-ı Kerim'e bakarak dininizi yaşayıp ibadetlerinizi yapabiliyor musunuz?

Hadisleri savunarak “Sadece Kuran ile İslam yaşanmaz. Peygamberimizin Hadisleri olmasa dinimizi nasıl yaşarız?” demeyin sakın. Derseniz ayetleri inkar etmiş olursunuz. Tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum inançlı okurlar için.
  • Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. (6-Enam-38)
  • O yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kuran’dır. (36-Yasin-69)
  • Rabbin asla unutkan değildir. (19-Meryem-64)
  • Biz bu kitabı sana, her şeyin ayrıntılı açıklayıcısı, bir doğruya iletici, bir rahmet, Müslümanlara bir müjde olarak indirdik. (16 Nahl Suresi 89)
  • Allah size kitabı detaylandırılmış bir halde indirmişken Allah’ın dışında bir hakem mi arayayım? (6 Enam Suresi 114)

Görmek isteyenler için sorularda cevaplarda ortada. Her ne kadar kaynaklarını belirmiş olsam da bana da güvenmeyin. Hatta isterseniz bu sitede yer alan hiçbir yazıya güvenmeyin. Araştırın, öğrenin, sorgulayın. Kimsenin etkisinde kalmayın. Bakın bakalım hangi cevaplar veya çelişkiler ile karşılaşacaksınız kendiniz görün. Sağlıcakla kalın.

Yazan: Demon Product

MU KITASI VE MEDENİYETİ

DP, Mu Kıtası, Mu Medeniyeti, Naacal tabletleri, Lemur, Mu kıtasının keşfi, Mu kıtası sahtekarlığı, mitoloji, Mu kıtası efsanesi,
Bir Anglo-Amerikan okültisti olan James Churchward (1851-1936) 1920 yılında Pasifik Okyanusu’nda Mu adında bir batık kara kütlesini bulduğunu iddia ederek Teozofi’ cilere ait batık karaların listesine yeni bir kayıp kıtayı da eklemiş oldu. Churchward; Hatherley’de (Devon) doğdu ve “Yarbay” olarak anılmayı tercih ediyordu (ve hiç kimse nerede hizmet verdiğini görmediğine rağmen, Hindistan ve/veya Tibet hakkındaki bilgilere sahip olduğuna dair ortaya attığı Britanya Hindistanı’nda olduğunu gösteriyor. Sadece bir yazar (Kolosimo 1971 [1969], 56) 1868'te onu Hindistan'da albay olarak gösteriyor, 17 yaşında Albay olmak imkânsızken.)

1872 yılında, (Churchward) Sri Lanka’da yaşıyordu ve 1879’da bir çay tesisini finanse etmek için para ödünç aldı (1878 yılında Colombo’da yayınlanan bir dizinde bir tesis sahibi olarak görünüyor). İki yıl sonra, İngiltere’ye döndü ve bir çay-ekici olarak 1881 nüfus sayımında yer aldı. O zamanlar Croydon’da yaşıyordu (Surrey), ancak on-yılın sonuna gelmeden de Brooklyn’de (ABD) yaşamıştı.

1898 senesinde basılan “Big Game & Fishing Guide to Northeastern Maine” (Büyük Oyun & Kuzeydoğu Maine Balıkçılık Kılavuzu) yazdıktan sonra 1920 ve 30'larda 5 cilt yayınladı ve bunlar ‘Kayıp Kıta’ Mu ve onun ‘keşfi‘ ile ilgiliydi.

Bu kitaplar sırası ile The Lost Continent of Mu (Kayıp Kıta Mu), The Children of Mu (Mu’nun Çocukları), The Sacred Symbols of Mu (Mu’nun Kutsal Sembolleri), The Cosmic Forces of Mu (Mu’nun Kozmik Güçleri), The Second Book of the Cosmic Forces of Mu (Mu’nun Kozmik Güçlerinin İkinci Kitabı)

1926’da yayınlanan ilk cildi, MU medeniyetine ait olan bu bilim dünyasının görkemini yeniden yaratmak için "bilim, antik sanat ve tarih, mitoloji ve okült ile ilgili geniş bir bilgi birikimi" teorisini sergilemektedir.

Churchward okuduğu antik metinlerden uzun süredir kayıp kıta Mu’nun varlığını bulduğunu iddia etmişti. Şimdi Pasifik Okyanusu olarak bilinen bölgede, gelişmiş bir uygarlığa ev sahipliği yapmıştı. Mu yaklaşık olarak 60.000 yıl önce tamamen battı ve Hawaii Adaları ile Paskalya Adası bunun geriye kalan izleri olarak görüldü. Bilgilerinin ana kaynağına “Naacal tabletleri” olarak adlandırdı. 1866 senesinde (onları Tibet’te de gördüğünü iddia etmesine rağmen) Hindistan’daki kıtlık sırasında bir Hindu rahibesi tarafından Naacal dilini (görünüşte tüm insanlığın asıl dili) öğrenerek bunları (tabletleri) deşifre ettiğini söyledi. O zamana göre yaşı 14 ya da 15 olurdu! Rahip tabletlerin neler içerdiği konusunda bir fikri olmadığı halde ve hiçbir şekilde resmi dil bilgisi eğitimi almamasına rağmen, Churchward yine de tabletleri (kısmen psişik ilham yoluyla) tercüme etmeyi başarabilmişti ve böylece kayıp kıtanın da tarihini öğrenmiş oldu.


Naacal Tabletleri’ ne ilave olarak, Churchward’ın kendisi, San Miguel Amantla’da (Meksika) bulunan jeolog William Niven’in (1850-1937) aynı hikâyeyi iddia etmesiyle halka duyuruldu. O bunları Orta Amerika'daki seyahatleri sırasında görmüştü ki bunlar Hindistan ile Tibet'te yaptığı seyahatlerden daha kötü belgelenmişti. Orta Amerika’da bulunan bir ormanın bir yerinde görünüşe göre uçan bir yılan tarafından saldırıya uğramıştı!

Tabletlerin Churchward’ın okumasına göre, ilk insanlar iki milyon yıl önce Mu’da ortaya çıkmıştı; nüfusu 64 milyon büyüdü ama neredeyse tamamı kıta ile birlikte yok olmuştu. Kurtulanlar kültür ögelerini taşıyan ve dünyanın geriye kalan bütün insanların atalarıydı. Kıtanın dayandığı yeraltı 'gaz kemerleri' çöktüğünde kıtanın kendisi dalgaların altına sürüklendi. Farklı yerlerde gazın patlaması dağlar oluşturdu (ki, Churchward'a göre, bunlar daha önceden yoktu).

İlginç olan şey, bundan bahsetmemesine rağmen, Churchward’ın Mu’yu keşfeden ilk kişi olmamasıdır. Ignatius Donnelly ve Auguste le Plongeon’nun (1826-1908) onu Atlantis’le ilişkilendirmesine rağmen Brasseur de Bourbourg’un çevirisine göre batan adanın adı Troano Codex idi. Churchward’a göre Mu’nun konumu daha çok teozofistlerin Lemuria’sına aittir.

İkinci adı “Lemur” olan Naacal Tabletleri’nde daha zorlu bir problem yer almaktadır. Churchward, onları (tabletleri) görüp çevirdiği ‘gizli’ Hint manastırının yerini hiç söylemediği için ve aynı zamanda hiçbir manastır da bu tabletlere sahip olduğunu iddia etmedikleri için, onların (tabletlerin) varlığı ne teyit edilebilir ne de Churchward’dan bağımsız olarak incelenebilirdi. Bir arkadaşına tabletleri gösterdiğini söylemişti; arkadaşının kimliğini ise paylaşmadı, ya da hiç kimse bu kimlikle ortaya çıkmamıştı. Hint (veya Tibetli) örneklerine benzemeyen Meksikan tabletleri tespit edilebildi, ancak Churchward hariç hiç kimse bunların “tablet” olduğunu iddia etmiyordu: bunlar duada ve ibadete yardımcı olabilmek için yakın zamanlarda yerliler tarafından yapılan düzleştirilmiş figürlerdi.

Churchward’ın aşırı verimli hayali dışında Naacal Tabletleri’nin var olduğuna dair bir kanıt yok: Onlara dair her referans hep Churchward’a dayanmaktadır –kimse nerede ya da ne zaman yaşadıklarını bilmiyor ve Churchward’ın deşifre ettiğini iddia ettiği tabletlerin haricinde var oluşlarına dair hiçbir kanıt geriye bırakmamışlardır. Üstelik tabletlerin var olduğuna dair kanıt da yoktur, ancak (Churchward’ın) torunun oğlundaki websitesinde yer alan yeni bir iddiaya göre bunlar (tabletler) Thomas Ritter tarafından Kanchipuram’daki (Tamilnadı, Hindistan) Sri Ekambaranatha tapınağının altındaki bir tünel sistemine taşınmıştır.

Churchward’ın her türlü savını doğrulayabilecek şeyleri aramaya başladığımız zaman herhangi bir şey bulamıyoruz ve Churchward’ın kendi kitabındaki her şeyi icat ettiği sonucunu çıkarıyoruz. Diğer bir deyişle, çalışmalarıyla bilgiden çok kurguya hizmet eden bir sahtekardı. Yine de Mu sahtekarlık literatüründe yer edinmiştir ve yazarlar da doğrulayabilmek için kaynaklarını kontrol etmeleri konusunda nadiren telaşlanmaktadırlar.


Mu Dirildi Mi?
1970’de Kland adındaki bir çocuk tarafından derlenmiş bir günlüğün çevirisini sunduğunu iddia eden bir kitap, Tony Earll tarafından yayımlandı. Mu Revealed (Açığa Çıkarılan Mu) kitabı M.Ö. 21,050 yıllarında çocuğun nasıl Meksika’ya taşındığını ve yanındaki parşömen tomarın bir depremde yıkılan tapınağın kalıntıları arasında sıkışıp kaldığı hikâyesini anlatıyordu. Churchward’ın Mu ile ilgili hipotezini test etmek için yola çıkan arkeolog Reedson Hurdlop’ın 1959’da yaptığı kazılarda bunları (parşömeni) çıkarttı ve içeriği de Churchward’ı sadece doğrulamakla kalmadı, daha fazlasını da anlatıyordu. Kapaktaki yazıda şunları iddia etmektedir: “Günlük parşömeni Mu’nun zirvede bulunduğu ve felakete sürüklenecek kültüründeki günlük yaşantısına nefes kesici bir bakış atmaktadır.” Giriş kısmındaki kelimelerde ise kitap şunları açığa çıkarmaktadır:

“Uzun süre önce kaybolmuş Muror (Medeniyeti). Bu kitabın ana kısımları boyunca parşömenlerin çevirileri mümkün olduğunca günümüz İngilizce diline uyarlanmaya çalışılmıştır, ancak şiirsel stili mümkün olduğunca korunmaya çalışılmıştır. Kland’ın tarzı ise oldukça yapmacık görünüyor. Ama parşömenler uzun uzadıya alıntılanmıştır çünkü onlar bizlere seslenen gerçek “geçmişin sesleridir”. Yazara göre, o uzak günlerde bulunmuş olan ve günümüzde ölü sayılan bir kıtadaki kişinin yaşamına dair kendisine özgü sözlerini okumak, basitçe onun sözlerini çevirmekten daha çok anlam içermektedir. Araya girerek… oluşturulmuştur, ancak o ana kısım “geçmişten gelen sestir” – Muror’un kayıp kıtasındandır.”

Ne yazık ki bu hikâye bir aldatmacaydı. Yazarın adı Tony Earll ‘Not Really’ (Gerçekten Öyle Değil)’ nin anagramdır, yani edebiyatta bir sözcüğün harflerinin değişik düzenle başka bir sözcüğü oluşturmasıdır. Arkeologun kendisi ‘Rednose Rudolph’ adlı kişi iken, 1976’da bu aldatmacanın Raymond Buckland (1934 - ) yani neo-paganizm ve cadılık hakkında yazan kişi tarafından yürütüldüğü gösterilmiştir. Kendi sitesinde bunu kitap listesinin arasında olduğunu göstermektedir. Ancak açıklığa kavuşulamayan şey ise bugün bunu nasıl değerlendireceğidir? Bu bir şaka mıydı? Geri tepen bir kurgu çalışması mıydı? Yazar şimdi söylentinin bir kanal yoluyla (vahiy gibi) elde edildiğini mi iddia edecek? Yine de, bunlar Churchward’in kurgularını destekleyecek yeni kanıtlar değildir.

Yazar Notu: Daha önce hiç mitoloji hakkında yazmamıştım ve ısrarla bu dala girmemeye gayret gösteriyorum. James CHURCHWARD’a ait tüm kitapları okudum. O kitaplar örnekler ile yanlışlamaya çalışmayın. Bir dönem o kitapların ve CHURCHWARD’ ın ateşli bir savunusu idim. Maalesef Bilim ve Arkeoloji dünyası Mu Uygarlığı efsanesini artık sorgulamıyor. Ancak inanmak istiyorsanız bu inanç dünyasında başarılar dilerim.

Neden bu konuda yazdığımı merak ediyorsanız, ben kanıtlanmamış, bir veya birkaç kişinin beyni ile -- kanıtsız olarak ve bilimsellikten uzak - üretilmiş her türlü inanca karşıyım. İster adına Din deyin ister Mitoloji. Kanıt yoksa bilim de yoktur. Bilimin olmadığı yerde de cehalet işler.
Kanıtı olmayan her türlü bilgi ve varsayım’da benim için sadece ve sadece ZIRVA’ dır.
Sağlıcakla kalın.

Kaynak:
badarcaeology.com

Yazan: Demon Product