HABERLER
Dini Haber
K etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
K etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KİMSİN SEN DÜNYADA?

Yazan: Kirpi


KİMSİN SEN DÜNYADA?

Nedir dünya? Sonsuzluk içinde ayak bastığımız bir parça taş ve toprak mı? Yoksa sonsuz bir hayat kazanmak için imtihan edildiğimiz bir yer mi? Yoksa Tanrıya kulluk için mi geldik dünyaya? Allah neden göndermiş bizi dünyaya? Ona kulluk edelim diye mi? İsrailoğullarına kitap gönderip sizi alemlere üstün kıldık deyip firavunu öldürtmesi sonra İsa'yı gönderip sizi lanetledim demesi en sonda Muhammed'i gönderip hepinizi lanetledim kafirler demesi mi Allah'a yapacağımız kulluk? Sonsuz kudret sahibinin kendi dinini yayması için elimize kılıç verip bizleri cihada göndermesi mi yapacağımız kulluk? Doğrusu ne yaşadığımız bir yerdir, ne imtihan edildiğimiz ne de kulluk ettiğimiz. Yaşamak dediğimiz başkalarının emeği üzerinden istihdam sağlayıp başkalarını sömürmek her şeyin en iyisini, fazlasını kazanmak hırsıysa yaşamadık demek. Nasıl yaşayalım ki? Bizler iş, aş veriyoruz diye sömürdüğümüz insanlara emekçi ismi taktığımız zaman birileride bizlere aynısını yapıyor. Bu piramitin ne başı ne sonu vardır. Zira her insanin kendini benzetmek istediği bir idolü vardır. Üstelik o idollerin ölmüş, yok olmuş olması gerçeği de insanları vazgeçirmeye yetmiyor.

Her grupta kendisini dünyanın asıl sahipleri sanarak başkalarını kendilerine tabi olması gereken kişiler olarak görüyorlar. Kendi gerçekleri için yeri geldiğinde savaşları, katliamları bile göze alabiliyorlar. Fakat unuttukları bir şey var. Hiç bir ideoloji dünyanın tamamına hakim olamadı ve hiçbir zaman da olamayacak. Dayatılan ideolojilere direnen birileri hep olacak. Fakat ne tuhaftır ki dayatılan ideolojilere direnen insanlar da sonunda kendi ideolojilerini dayatmaya kalkışmışlar. İşte iktidarın kör ettiği vicdanlar. Güçsüz, sayıca az olduğumuz zamanlarda ezilenlerin yanında olduğumuz halde iktidar olduğumuzda içimizdeki kötülük dışarı çıkıyor. Tıpkı Şehzadeyken adalet, vicdan dersleri veren, kardeş katlini kötüleyen insanlar tahta geçtiğinde kendi kardeşlerini rakip olarak görüp canlarına kıyması gibi. Peki ne için? Dünya için mi? O insanlar bilmiyor muydu bu dünyadan hiçbir şey götüremeyeceğini? Tabi ki biliyordu. Fakat bu gerçekler onların kendi gerçeklerini uygulamalarına engel olamadı. Sen olsaydın bunu yapar mıydın?

Dünya mali için kendi kardeşine kıyar mıydın? Hepiniz kıymazdım diyorsunuz değil mi? Emin misiniz? Bir düşünün. Orta çağda parayı harcayabileceğin fazla bir yer yok. En fazla her gün en iyi şarapları içip en güzel kadınlarla, erkeklerle para karşılığı gönül eğlendirirdin. Ya şimdi? Lüks arabaların, lüks evlerin olduğu bir dünyada yaşıyoruz . Parasını verip uzaya bile gidebileceğin bir dünyada para için güç, kudret için kardeşine kıymaz mıydın? Kıyanlar olurdu elbet. İnsanız sonuçta. Hepimizin hayalleri var. Hayallerin gerçekleşmesi içinse para gerek.

Para nedir bilir misin? Para - Sende olduğu zaman telefonun eş , dost, akraba, dost aramalarından susmazken, sende olmadığı zaman en fazla birkaç yıldan bir bayramlaşmak için akrabalarını yanına getiren (tabi gelirlerse) kağıt parçasıdır. Para el kiridir derler. "Ellerim hiç temiz olmasın ama param olsun" diyen varlıklarsa insanlardır hatırlatayım.

Para için elinin kesileceğini göze alıp hırsızlık yapan, kendi sevdiklerini dolandıran, bir insanı hatta bir toplumu öldürmeye hazır olan varlıktır insan. Ölümlüdür aynı zamanda. Tabutu taşınırken ellerinin dışarıda bırakılmasını isteyen ve bu yolla insanlara dünyadan hiçbir şey götüremediği mesajını veren varlıktır insan. Karıncaları incitmekten sakınıp dünya malı için kendi evlatlarına, torunlarına kıymış olsa bile. Fakirler hırsızlık yapamadığı için fakirdir diye sosyal mesaj verenler şimdi Ejder meyveli Smoothie içiyor. Ne hoş değil mi? Peki sen ne yapıyorsun? Dur tahmin edeyim. Yoksa sen köylü milletin efendisidir masallarıyla kandırılıp gece gündüz üç beş kuruş için çalıştırılan köylü müsün? Değil misin? O zaman o kandıranlara sarhoş deyip namaz kılarak, kürsülerden Kur'an ayetleri okuyarak din pazarlayanların kurduğu Bizans İmparatorluğunun sahibinin borçlarını ödeyen zavallı, dolaylı vergi rekortmenisin. Ama kendini küçük görme. Rekortmen olmanın yanı sıra birde ses uzmanısın. 

Tabi. Allah'ın Adem'in çocuğuna işlediği suçu saklamayı karga yardımıyla öğrettiği gibi evladına suçu nasıl örtbas edeceğini telefonla anlatanların sesine montaj diyebilecek kadar uzmanlığın var.

Belkide Bayrak, Mushaf sallayarak dini duygularını gıdıklayan birilerinin fişteklemesiyle insanları otel odasına sokup yakanlardansın? Değil misin? O zaman para istediği ses kayıtları ortaya çıkacak korkusuyla bir gün önce “BANA KARŞI MONTAJLI BİR İFTİRA HAZIRLANIYOR” diyen matematikçilerdensin.

Tüm Kur'an'ı incelediğini ve matematiksel sayılarla kodlandığını söylerken Nisa suresindeki hatalı miras paylaşımı ayetlerini soran insana canlı yayında "o ayetleri incelemedim" diyenlerdensin. Onları mahkemeye vereceğim diyerek 4 senedir bir sayfalık iddia mektubu yazamayanlardansın. Onlardan da mı değilsin? O zaman cebinde kibrit kutuları içinde cennete adam sokanlardansın. Binlerce dolarlık yalılarda şeker hastalığından muzdarip olanlardansın. Yalıda otururken de yoksullara rızk duası yapanlardansın. Belki fes takıp coca cola bile diyemezken tarih hocalığı yapan, cinlere kitap yazdıranlardansın. Yada dur. Belkide gözünü kapatıp Allah'la iletişime geçip cevap geldiğinde elektrik çarpmış tavuk gibi havaya zıplayanlardansın. Aman be. Ben ne bileyim kimlerdensin. İstersen ateist ol. Bana ne kardeşim. Sonuçta ölecek misin? Öleceksin. Baki kalan dünyadır. Peki dünya kimdir? Kimlerdendir? Bırakalım da bu soruya cevabı ünlü Azeri şairlerinden Ramiz Rövşen versin.

Benim yavrum bu dünyayla oynama
Sen cevansın dünya eski dünyadır
Düşman nedir? Dost evini dost yıkar
Bilen bilir dünya nasıl dünyadır

Ömre,güne güven olmaz ezelden
Birde tekrar yaprak olmaz gazelden
Beşiğinden bize tabut düzelten
Beleyinden kefen diken dünyadır

Kim ne anlar bu zalimin işinden
Nicelerini geçirmiş dişinden
Katı yapış şapkandan, başından
Baştan şapka kapıp kaçan dünyadır

KIRMIZI ASA (KAFİLE) ARGÜMANLARINA CEVAP | 4

Yazan: Kirpi


KIRMIZI ASA (KAFİLE) ARGÜMANLARINA CEVAP
|BÖLÜM 4 [KÖTÜLÜK PROBLEMİ]

Kırmızı Asa'ya cevap serisinin bu bölümde 13 Nisan 2018 tarihinde Youtube'ye yüklenen “Ne Demek "Evrende Kusur Yok"? - Osman Bulut - Kötülük Problemi” isimli videoyu ele alacağım.

Videoda ateistlerin ve diğer dinsizlerin sıklıkla ve haklı olarak dile getirdiği bir argüman çürütülmeye çalışılıyor. Argüman şöyle: Kusursuz Allah'ın yarattığı evrende neden kusurlar var? Örneğin neden hastalıklar, musibetler var? Kırmızı Asa yine her zamanki gibi tutarlı nedenler göstermek yerine kelime oyunları yapmakla konuyu kurtarmaya çalışıyor. Şimdi daha detaylı bir şekilde inceleyelim hep birlikte.

Video şöyle başlıyor (00:00 ve 00:40 saniyeler arası) : "Tamamda deprem niye oluyor? Niye başımıza bela geliyor? Kusursuz olduğunu söylediğimiz Allah hastalığı niye veriyor? Bu, ateistlerin çok kullandığı bir şeydir. "Kusursuz diyorsunuz bunlar oluyor ama" diyorlar. Bunların niye kusur olduğunu söylüyor ateistler? Hastalığın kötü olduğunu düşündükleri için. Peki bizim perspektifimizden bakalım hastalık kusur mu yani? Peygamberin gözüyle, öğretisiyle bakalım hastalık kötü bir şey mi? Bunu kötü olarak tarif edebilir miyiz?"

Cevap: Bizim sevgili Kırmızı Asa arkadaşımız hastalıkları kötü olarak görmüyor. Nitekim videonun ilerleyen dakikalarında söylediklerini size aktardığımda bunun şahidi olacaksınız. İlk önce hastalık tabii ki de kötü bir şey. Hele bu hastalıkları Allah kendisine yalvararak şifa istemesi için veriyorsa daha da kötü. Düşünün bir doktor laboratuvarda virüs yaratıyor. Onu sizin çocuğunuza enjekte ediyor ve diyor ki antivirüsü benden alabilmenin tek yolu karşımda diz çökerek, secde ederek bana yalvarman. Bu doktor ilk bakışta sizde bir iğrenme hissi uyandırır ve ne kadar aşağılık bir insan dersiniz değil mi? Ama başka çare yok. Mecbur söylediğini yapacaksın. Çünkü söz konusu olan çocuğunun hayatı. İşte Allah'ın yaptığı da bu. İnsanlara veya onların sevdiklerine hastalık veriyor sonra diyor ki "bana secde et, yalvar" şifa vereyim. Bu durumda hastalığı verende kötü duruma düşüyor. Kendini sağlam kanıtlarla ispat eden bir yaratıcı, bir tanrı, zaten kendisine tapılmayı hak eder. İlla birilerine hastalık bulaştırarak öldürmenin bir anlamı yok. Devam edelim bakalım Kırmızı Asa daha neler söylemiş:

Videoda 00:42 ve 1:36 dakikalar arası: "Bir şey sorayım. Bir şeyin kusurlu olup olmadığını nasıl anlarız biz? Mesela ben desem ki şu bardak buraları süpürmüyor arkadaş ne kadar kusurlu bir bardak desem saçma olur di mi? O zaman biz bir şeyin kusurlu olup olmadığını nasıl anlıyoruz? Yapılış amacından. Yani bunun bir amacı vardır ve bu amaç yerine gelmiyorsa biz buna kusurlu diyebiliriz, doğru mu? O zaman insanın da yaratılışının kusurlu olduğunu iddia etmesi için birinin neyi bilmesi lazım ilk önce? İnsanın yaratılış amacını bilmesi lazım. Bir ateist için insanın yaratılış amacı var mı? Bunun (bardağı göstererek) amacını bilmeden, bunda kusurdan bahsetmek mümkün mü? Değil. Önce bunun amacını bileceksin. Amacını bildikten sonra o amaç yerine geliyor mu gelmiyor mu buna göre kusur isnadı yaparız veya yapmayız. Dolayısıyla musibetlere hastalıklara bu yönden bakacağız."

Cevap: Madem öyle, ilk olarak Kur'an'a göre insanın yaratılış amacı nedir ona bakalım: 

  • Enbiya 16: "Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun/oyalanma olsun diye yaratmadık." [1]
  • Mü'minun 115: “Yoksa sizi, boşu boşuna/amaçsız yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” [2]
  • Zariyat 56: "Ben cinler ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım." [3]

Kur'an'a baktığımızda insanın ilk ve en önemli yaratılış amacının Allah'a ibadet etmeleri olduğunu görüyoruz. O zaman düz mantıkla düşünecek olursak insanlara hastalıklar, musibetler genellikle ne için verilmiş oluyor? Allah'a ibadet (kulluk) görevini aksattığı için değil mi? Peki bu kulluk ve ibadetini hiç aksatmadığı için hastalıklardan musibetlerden münezzeh biri oldu mu? Hayır Müslümanlar şu güne kadar yaşamış en doğru Müslümanın (mü'minin) Muhammed olduğunu iddia ediyorlar. Peki Muhammed hiç hastalanmadı mı? Başına bir bela gelmedi mi? Tabii ki de geldi. Mekke'den kovulması, malının mülkünün elinden alınması başına gelen musibetler değil miydi? Zehirlenme sonucu hayatını kaybetmesi başına gelen bir musibet değil miydi? Muhammedin zehirlenmesi ve hastalığıyla ilgili hadislere bakalım.

“Ben Hayber’de yediğim yemeğin acısını her zaman (ma ezalü ecidu) hissettim. İşte şu anda o zehrin tesiriyle içimdeki (şah-bel) damarlarımın koptuğunu görüyorum.” [4]

Ümmü Bişr b. Bera da der ki: 'Ya Rasulallah! Ben seni hiç kimsenin tutulmadığı hummaya tutulmuş görüyorum!' dedim. Resulullah Aleyhissalatü vesselam:

"Bize verilecek ecir ve mükafat kat kat olduğu gibi, ibtilalar da bize böyle kat kat olur!' buyurdu ve Bişr'in oğlunun Hayber'de zehirli koyun kızartmasından zehirlenerek vefat ettiği gibi, kendisinin de aynı zehirlenmeye maruz kaldığını şöyle buyurdu: "Ey Ümmü Bişr! Ben de bu hastalığımın ancak ondan ileri geldiğini sanıyorum! Hayber'de oğlunla tatmış olduğum zehirli etin acısından şu anda kalb damarımın koptuğunu duymaktayım."
 [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11]

Gördüğünüz gibi Allah'ın peygamberi olan, ona ibadet ve kullukta hiç bir eksiği olmayan Muhammed'in bile başına musibetler ve hastalıklar gelmiştir. Allah Muhammed'i evlenebileceği kadınlar konusunda diğer Müslümanlardan ayırıp torpil yaptığı gibi hastalıklar ve musibetler konusunda da torpil yapabilirdi değil mi? Peki neden yapmadı? Çünkü hastalık biyolojik bir durum. Hayatı boyunca hiç hastalanmayan bir insan olmayacağı için Allah'ın bu konuda ayrıcalık yapacak gücü yok sanırım. Onun için peygamberin dahi hastalanmasını Allah'ın bir nimeti olarak göstermek için “Allah sevdiği kullarını hastalıklarla, musibetlerle imtihan eder” gibi saçma sapan bir argüman üretildi.

Yine aynı mantıkla düşünecek olursak geçmişte vebayla imtihan ettiği Hristiyanlar ve günümüzde COVİD-19 ile imtihan ettiği Çinliler Allah'ın sevgili kullarıdır öyle mi?.
Özetleyecek olursak insanların hastalanması Allah'ın sevdiği veya sevmediği kulları olması sonucu değil tamamen kendi yaşam tarzları ve beslenme şekilleri yüzünden ortaya çıkan biyolojik bir olaydır. Ne olsaydı daha mantıklı olurdu biliyor musunuz? Allah'ın seçtiği, sevdiği (evliyaullah-allah dostları) kulları hiç hastalanmasaydı. O zaman "demek ki bu insanlar her şeye gücü yeten bir kuvvet tarafından korunuyor" diyebilirdik ve inanırdık. Neyse lafı fazla uzatmadan videonun devamına bakalım.

Videoda 1:39 ve 3:00 dakikalar arası: "Cam ve ayna. Düz cam normalde ışığı yansıtmaz doğru mu? Ayna niye yansıtır? Arkası siyah olduğu için doğru mu? Peki ya bu cam onu parlatıyor tamamda arkası niye karanlık? Bu kusur diyebilir misin? Hayır. Hatta önündeki parlaklığa sebep olan arkasındaki karanlığı. Sanatçının amacı sanatını göstermek. İsimlerinin ve sıfatlarının sende yansıması lazım. Mesela sen açlıkla onun Rezzak (rızkı veren) ismini tanımladığın gibi. Açlık diye bir şey olmadığını düşünün. Yemek yok. Biz Allah'ın Rezzak ismini nasıl anlayacaktık? Anlayamazdık yani. Aynanın amacı neydi? Işığı yansıtmak. Nasıl yansıtıyordu? Arkasının kararmasıyla ancak yansıtıyordu. Biz açlık karanlığıyla Allah'ın Rezzak ismini üstümüzde yansıtıyoruz. Safi (sefa veren) ismini hastalık olmasa bilebilir miydik? Hayır. Onun için hastalık olmasaydı asıl kusur olurdu. Hayatın amacı Allah'ın isimlerinin yansıması ve şuurlu insanın bunu anlaması, tefekkür etmesi."

Cevap: Diyor ki hastalıklar ve açlık Allah'ın isimlerinin tecellisi için var. Özellikle de Şafi ve Rezzak isimlerinin.

Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO), Dünya Gıda Programı (WFP), BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) iş birliğinde hazırlanan "Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenmenin Durumu" başlıklı raporun sunumu, FAO'nun Roma'daki genel merkezinde düzenlenen toplantıyla gerçekleştirildi. Toplantida konuşan Da Silva, "Ne yazık ki haberler iyi değil. Şunu söylemem gerekiyor ki dünyada açlık çeken insan sayısı üçüncü kez arttı. Geçen yıl 821 milyon insan yetersiz beslenmiş olarak kayıtlara geçti" dedi. WFP İcra Direktörü Beasley ise "Her 5 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor. FAO, WFP, UNICEF, WHO ve IFAD iş birliğinde hazırlanan "Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenmenin Durumu" başlıklı raporda, dünyada açlık çeken insan sayısının arttığı vurgulandı.Raporda, "2017 yılında 821 milyona ulaşan dünyadaki aç insan sayısı, her 9 kişiden birine tekabül ediyor." ifadelerine yer verildi. "2017 yılı itibarıyla yaklaşık 151 milyon 5 yaşın altındaki çocuk, kötü beslenme nedeniyle yaşlarına göre aşırı kısa boya sahipler. 2012'de bu sayı 165 milyondu. Küresel olarak Afrika ve Asya, büyüyememiş çocukların sırasıyla yüzde 39 ve yüzde 55'ini barındırıyor" ifadeleri kullanıldı. [12]

Yani sonsuz kudret ve merhamet sahibi Allah sırf Rezzak isminin tecelli etmesi için her 5 saniyede bir çocuğu açlıktan öldürüyor. Sevgili kardeşim Allah'ın Rezzak ismi ne zaman tecelli ederdi biliyor musun? Dünyada yaşayan zengin insanların duygusuzluğuna ve görmezden gelmesine rağmen bu 821 milyon kişiye her türlü rızık o inandığın Allah tarafından verilseydi o zaman tecelli ederdi. Bu olsaydı sizler ortaya çıkıp "bakın siz görmezden geldiniz ama her şeye gücü yeten Allah Rezzak ismini tecelli ettirdi ve her 5 saniyede bir çocuğun ölmesini engelledi" diyebilirdiniz. İşte o zaman senin Allah'ının Rezzak ismi tecelli etmiş olurdu. Ama o çocuklar açlıktan ölmeye devam ettiği sürece senin Allah'ının bu insanlık dramına karşı kör ve sağır olan cimri zenginlerden bir farkı yok.
Bazı sivri akıllılar diyor ki Allah zenginlere servetlerini fakirlere yardım etmeleri için vermiş. İyide güzel kardeşim o zenginin bir aç insanı doyurması tamamen kendi isteğine bağlı. Doyurabilir yada doyurmayabilir. Buna mecbur değil. Şimdi kendin düşün. Farz edelim ki sen bir semtte oturuyorsun ve orada tek zengin sensin. Komşulardan kimin çocuğu oluyorsa sana getiriyor ve "sen zenginsin buna bakacaksın" diyor. Hadi diyelim sen insanlık için 10 tanesine baktın. Bir yerden sonra sende zor duruma düşmeye başlarsın. Kendi kendine "ben bunlara bakmak, doyurmak zorunda değilim" dersin değil mi? İşte o zenginlerde yıllarca kazandığı parayı senin Allah'ının yaratarak sonra ilgilenmediği, gözden çıkardığı çocukları doyurmak için harcamak istemiyor ve buna zorunlu da değiller. Fakat yinede ellerinden geldiği kadarıyla senin Allah'ının gözden çıkardığı o fakirlere yardım etmeye çalışıyorlar. Sonsuz kudret sahibi Allah'ın doyuramadığı çocukları sınırlı kudrete sahip zenginlerin doyuracağını düşünmek insan aklıyla dalga geçmek olur.

Şimdi gelelim Allah'ın Şafi (şifa veren) ismine. Osman Bulut diyor ki "hastalıklar Allah'ın Şafi isminin tecellisi için var."

Bunu örneklendirmek içinde videonun 3:40 ve 4:12 dakikaları arasında çok iğrenç bir örnek veriyor. Rahman suresi 4. ayetini (Rahman 4: Ona (insana) anlama ve anlatmayı (konuşmayı) öğretti. [13]) nasıl anladığını açıklarken kekeme insanları örnek veriyor. Örnek verirken de şunları söylüyor:
"Mütalalı derste bir abimiz vardı. Abi kekemeydi. Yani aklına gelen manayı adam söyleyene kadar canı çıkıyordu. Ben konuşma nimetini nasıl anladım? Zıttını görünce anladım. Adam sadece kendine değil hepimize bir mektup yani."

Yani diyor ki ben Rahman suresi 4 ayette konuşma nimetini kekeme insanlar olduğu, onları gördüğüm için anladım.
Bu nasıl bir Allah ki senin gibilere konuşma nimetini verdiğini anlatmak için kekeme insanlar yaratıp bir ömür boyu onlara zulüm ediyor? Af buyurun bu neye benziyor biliyor musunuz? Hani laboratuvarlarda deney fareleri olur ya. Kırmızı Asa mantığına göre bu kekeme insanlar bir deney faresi olarak yaratılmış ki normal konuşan insanlar onlara bakarak Rahman suresi 4. ayetini daha iyi anlayabilsinler.
Bu mantıkla körleri, kolsuz-bacaksız doğan insanları da normal insanlar şükür etsin diye yaratmış. Bir örnek vereyim. Misal sizin babanız birinden para çalıyor. Parayı çaldığı şahıslar babanızı bulamıyor, sizi yakalıyorlar. Sizin kolunuzu kesip babanıza mesaj olarak gönderiyorlar ki seni bulunca aynı şeyi sana da yapacağız demeye getiriyorlar. Arkadaşın mantığına göre hiç bir suçu olmayan Müslüman bir genç kekeme olarak yaratılmış ki benim gibi kafirler Allah'ın konuşma nimeti için ona hamd etsin. Bu ne kadar mantıklı sizce? En azından adaletsizlik değil mi?
Demek ki bu örnekte Allah'ın Şafi isminin tecellisi Allah'ın başka bir sıfatı olan El-Adl (Mutlak adalet sahibi, hiçbir şeyde aşırılığa düşmeyen) sıfatı ile çelişiyor. Videonun devamında bir kaç örnek daha veriliyor fakat onlarda tıpkı önceki örnekler gibi hatalı. Kendiniz videonun tamamını izleyip görebilirsiniz. Kısacası kaş düzelteyim derken gözü çıkarıyor. Sonda Mevlana'nın bir iyilik ve kötülük kavramından bahsediyor:
Seni Allah'a yakınlaştıran şey iyidir, Allah'tan uzaklaştıran şey kötüdür.

Bu durumda hastalıkları, musibetleri bizi Allah'a yakınlaştıran şeyler olarak tanımlıyor. Yani çocukların açlıktan ölmesi, kekeme olmak bunlar iyi şeyler ve bunları gördükçe “Allah ne kadar iyi, çünkü beni böyle yaratmamış” diyerek şükür etmemiz gerek. Bunu derken de “peki o hastalıklı doğan çocukların açlıktan ölen çocukların günahı ne” diye düşünmememiz gerek. Düşünmezsek dini bütün bir Müslüman, düşünürsek şeytanın ayrıntıda boğduğu ateist oluyoruz. Ne kadar saçma değil mi?

Basit bir örnek vereyim. Bir hastanenin doğum şubesini hayal edin. Doktorlar bu doğum şubesinde yıl boyunca doğan 1000 çocuktan 10 tanesini öldürüyor 10 tanesini de sakat bırakıyor. Sonra diyor ki "sağ kalan 980 çocuğu sağlıklı olarak bıraktığımız için bize minnettar olun, isteseydik hepsini öldürür veya sakat bırakırdık"

İşte Kırmızı Asanın bu videosu tam olarak bu mantık üzerine yapılmış. Doğrusu ben Kırmızı Asa'nın tüm videolarına cevap hazırlamak fikrindeydim fakat bu mantığını gördükten sonra bunun gereksiz olduğunu gördüm. Bundan sonra bir ve yahut iki videoya daha cevap verip seriyi bitireceğim. Bizi okumaya ve izlemeye devam edin…

ALLAH ŞEYTAN MI?

Yazan: Kirpi


ALLAH ŞEYTAN MI?


Bu yazımda bolca komplo teorisinden bahsedeceğim, zaten kutsal denen metinlerin bizlere sunduğu bilgilerde komplodan başka bir şey değildir zira hiç biri tam anlamıyla kesin bir şekilde ispatlanmış değil. Şimdi ben eski bir Müslüman olduğum için Allah şeytanın kendisidir hipotezini Kur'an üzerinden inceleyeceğim. Lütfen "neden bir tek İslamı eleştiriyorsun" diye saçma argümanlar getirmeyin.

Öncelikle Tanrı (Allah) Şeytanın kendisi olabilir mi? Kocaman bir EVET. Peki nasıl?

Teori 1
Allah birkaç Tanrıdan sadece biridir.

Bu teoriye Müslümanlar genellikle şöyle bir eleştiri yapıyor. Bugün bir erkek 3 kadınla evlendiği zaman her biri farklı şeyler istiyor ve aile içinde bir düzensizlik hakim oluyor. Sürekli tartışmalar, kavgalar yaşanıyor. Evrende de bir kaç Tanrı olsa düzen değil kaos olur diyor ve Kur'an'dan şu ayeti delil olarak sunuyorlar.

Enbiya 22: "Halbuki gökte ve yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, oraların nizamı bozulurdu. Demek ki o yüce arş ve hükümranlığın sahibi Allah, onların zanlarından, onların Allah’a reva gördükleri vasıflardan münezzehtir, yücedir!"

Aslında bu mantıksız değil fakat bunun aksi de olabileceği için kesin böyle olurdu diyemeyiz. Örneğin bugün onlarca bilgisayar senkronize bir şekilde birlikte çalışabiliyor ve hiç bir sorun arz etmiyor. İnsanların yarattığı bilgisayarlar bile birlikte sorunsuz çalışabiliyorsa Tanrıların birlikte sorunsuz şekilde çalışamayacağını düşünmek mantık hatası olur. Kadın erkek misaline gelince, örneğin Muhammed'in birden fazla kadını vardı. Fakat Müslümanlar bunca kadına rağmen Muhammedin hiç bir sorun yaşamadığını, hep birlikte mutlu mesut yaşadıklarını söylüyorlar. Meselenin bir diğer tarafıysa evrende zaten bir nizam ve düzen olmamasıdır.

Teori 2
Allah şeytanın ta kendisidir.

Öncelikle çoklu Tanrılar teorisi için genel bir yaratıcı imajı çizmemiz gerek.
Diyelim ki bir kaç Tanrı var ve bu Tanrılar kendi içlerinde baş Tanrılar ve yarı Tanrılar olarak iki gruba bölünüyor ve Allah'ta baş Tanrıların yarattığı yarı tanrılardan sadece birinin ismi ve diğer Tanrılara kıyasla kudreti sınırlıdır. Bunu Kur'an'da ki meleklerle bağdaştırabiliriz zira Kur'an'da Allah bazı işleri yapmaları için melekler yaratmıştır. Baş Tanrılar da bazı işleri yürütmek için sınırlı güce sahip yarı ilahlar yaratabilirler değil mi? Baş Tanrılar evrendeki her şeyi yarattılar ve herkesin ve her şeyin kendi kaderini belirlemesine izin verdiler. Her hangi bir din yahut peygamber göndermiyorlar, sadece aklı ve mantığı olan her canlının doğru yolu bulmasını seyrediyorlar. İnsanlar da sonunda Tanrıların onlara vereceği cezayı yahut ödülü kendi kararlarıyla ve yaşam tarzlarıyla belirliyorlar.

Bu teorinin olasılık payını görmek için Kur'an'daki şeytan ayetlerinin bazılarını inceleyip ters mantık yaparak Allah'la şeytanın yerini değiştireceğiz.

Bakara Suresi 34. ayet: Ve meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu.

Şimdi ayetimize ters mantık yürüterek Allahl'a şeytan kavramlarının yerini değiştirelim ve mantıken bunun olup olamayacağını inceleyelim.

Ve yarı Tanrılara “Ademe secde edin” dedik. Allah hariç (hepsi) secde ettiler. O ise diretti ve kibirlendi (böylece) kafirlerden oldu.

Ayetlerin devamına bakalım.

A'raf suresi 12-17. ayetler: “Allah buyurdu: 'Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde etmene engel nedir?' İblis: 'Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.'"

“Çabuk in oradan, buyurdu Allah. Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!”
“'Bana, onların diriltilecekleri kıyamet gününe kadar mühlet verir misin?' dedi."
Allah: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.
“'Öyle ise' dedi, 'Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.'”


Şimdi bu ayetlerde de Allah'la şeytanın yerini değişelim.

Baş Tanrılar buyurdu: 'Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde etmene engel nedir?' Allah: 'Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sizler beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattınız.'"
“Çabuk in oradan, buyurdular Baş Tanrılar. Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!”
“'Bana, onların diriltilecekleri kıyamet gününe kadar mühlet verir misin?' dedi. Allah"
Baş Tanrılar: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.
“'Öyle ise' dedi, 'Siz beni azgınlığa mahkûm ettiğiniz için, ben de onları gözetlemek üzere sizin doğru yolunuzun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, siz de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.'”


Gördüğünüz gibi ayetlerdeki Allah ve şeytanın yerini değiştiğimizde bu tarz bir yaklaşım şekli hiçte mantıksız olmuyor. Zira bunun aksini ispat etmek imkansız. Bu yaklaşım şekliyle Kur'an'da şeytandan bahseden tüm ayetlere ters mantık yürütürsek yine doğru olabilme olasılığı İslamın doğru olabilme ihtimali ile aynı olacaktır.

Ancak burada 2 soru ortaya çıkıyor:

1- Kur'an'ı kim gönderdi?

Bu teoride Kur'an yine Allah denilen yarı ilahtan gelmiş oluyor. Fakat geliş sebebi insanları doğru yola iletmek değil aksine insanları Baş Tanrılardan uzaklaştırmak oluyor ve kendisine tek doğru Tanrı başka Tanrılara ise yalancı ve hiç bir işe yaramayan imajı çizmek için bir kötülük sembölü olan Şeytanı yaratıyor. Nitekim Kur'an'a baktığımızda kendisinin tek Tanrı olmasına insanları inandırmak için sürekli tehditler ediyor (cehennem korkusu).

Nîsa 48: Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz...
Nahl 51: Allah buyurdu ki: “İki ilah edinmeyin. O, ancak tek bir ilahtır. Yalnızca benden korkun.”
İsrâ 22: Allah’la beraber başka bir İlah icat etme! Yoksa yerilmiş ve yardımsız bırakılmış olarak kalakalırsın.
Şuarâ 213: Öyle ise sakın Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun!


Buradaki şeytanı her hangi varlık gibi düşünmeyin. Şeytan sadece kötülüğün simgesi olarak ortaya atılmış. Nitekim Kur'an'a baktığımızda hem kötülüğün hemde iyiliğin Allah tarafından geldiğini görüyoruz.

Nisâ Suresi 78:  Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah’tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah’tandır" de.

Her şey Allah'tan ise o zaman şeytanın bir sorumluluğu yok. Üstelik Kur'an'a göre şeytana kötülük yapması içinde izin veren Allah'ın kendisidir.

Aslında Allah'ın kötü olduğu halde kendisini iyi göstermesi bizlerin dijital dünyadan da aşina olduğu bir hiledir. Truva Atı ismi verilen bilgisayar virüsleri dikkatimizi iyi yönden çekebilecek bazı şeylerin içine saklanarak sistemimize giriyor ve tüm bilgisayarımızı ele geçiriyor.

Bu durumda Kur'an'da bahsi geçen Allah, Baş Tanrıların yanında şeytanın kendisi olmuş oluyor ve insanları doğru yoldan saptırabilmek için bir Truva atı misali kendini Kur'an'da iyiliklerin efendisi olarak kamufle ediyor.

2-Baş Tanrılar bizi neden uyarmıyor?

Bu teoriye göre tabii ki bizleri uyarıyorlar. Bizlerin vasıtasıyla. Sakın yanlış anlamayın peygamberlik iddiasında değilim. Zaten peygamberlik müessesini de doğru bulmuyorum. Sonsuz kudret sahibi yaratıcı yarattıklarıyla konuşmak için vasıtaya gerek duymaz. Mevcut dinleri eleştiren ve reddeden herkes aslında bu teoriye göre Baş Tanrıların insanlara gönderdiği uyarıcılardır. Zira eğer bir yaratıcı (Tanrılar) varsa onlar yarattıklarını diline, dinine, ırkına, derisinin rengine göre yargılamaz. Kendi yarattıklarının birini diğerinden üstün kılıp savaştıran, birine kafir diğerine mümin diyerek kutuplaştıran bir Tanrı düşünebiliyor musunuz? Ben hayal dahi edemiyorum.

Bu teori aslında bir tek İslamı değil tüm inançları eleştiriyor. Zira o dinlerdeki Tanrı aslında insanları büyük tablodan şaşırtarak ayrıntılarda boğmaya çalışan şeytanın ta kendisidir. İslam dinine baktığımızda genel tablo olarak şu çıkıyor karşımıza. “Benim anlattığım Allah'a inanırsan kurtulursun, inanmazsan ebedi azap içinde kalırsın” Allah şeytanın kendisidir teorisinin bu argümana cevabıysa şu şekildedir: “Ya senin Allah'ın beni asıl Tanrılardan şaşırtan şeytanın ta kendisiyse?” Bu durumda Müslümanların sıklıkla kullandığı “İnanırsam bir şey kaybetmem, inanmazsam cehennemde yanabilirim” argümanı da suya düşmüş oluyor. Zira asıl yaratıcıya değilde onun yarattığı ve ona isyan etmiş yarı ilaha inanırsan da cehenneme gitme ihtimalin var. Onun için bizler sürekli, "kesin kanıtı olmayan şeylere inanmayın ve bu kesin doğrudur demeyin" diyoruz.

Müslümanlar genellikle bu tarz teorilerde “Ölünce görürsün” gibi beş para etmez saçma argümanlar söylüyorlar. İyide güzel kardeşim madem ölünce göreceğim neden bana hayat verip imtihan ediyor? Müslüman olmanın ilk şartı Allah'ın varlığına şahit olmaksa ve bu şahitlik ölünce anlaşılabilecek ise beni neden bu dünyaya getirdi ki? Bu dünyada bana kendini ispat edemeyen Allah öteki tarafta beni neden inanmadın diye sorgulayabilir mi? Mantıklı biriyse sorgulayamaz. Zira şahitlik gördüğün ve kesin olarak bildiğin şeyler için yapılır. Ben kesin olarak bilmediğim bir şeyin varlığına şahitlik ederek ebedi hayatımı tehlikeye atamam.

GERÇEKLİK NEDİR?

Yazan: Kirpi


GERÇEKLİK NEDİR?


Bu yazımda felsefeyle haşır neşir olacağız onun için dikkatli bir şekilde okumanızı tavsiye ederim.

İnançlı insanlarla tartışmalarda hep “Tek gerçek Tanrıdır” diye klişe bir laf duyarız. Bu gerçekten böyle mi? Hiç bir gerçeğin daha üst bir model gerçeği olamayacağını kesin olarak bilemeyiz. Bunu daha basit bir şekilde anlamamız için Platon'un Mağara Alegorisine bakmamız gerek.

Mağara Alegorisi ünlü Yunan filozof Platon'un Devlet adlı eserinin yedinci kitabında Sokrates'in ağzından ortaya atılan antik çağ felsefesinin en önemli alegorilerinden biridir.

Alegori basitçe şöyledir. Doğdukları günden itibaren bir mağaraya kapatılan 3 insan düşünün. Mağaranın bir bölümü duvarla örülmüş ve izole edilmiş. İzole edilmiş tarafta tutulan bu insanlar hiç bir zaman mağaradan dışarı çıkmamışlar. Duvarın öteki tarafında yakılan bir ateşin ışığından yararlanarak o 3 kişinin olduğu bölüme bazı hayvanların bitkilerin gölgeleri yansıtılıyor. 3 kişi gördükleri nesneleri anca siyah renkte ve gölgenin yansıdığı boyutlarda gördükleri için o şekilde tanımlıyorlar. 30 sene sonra o 3 kişiden birini dışarı çıkarıyorlar ve etrafı gezdirerek onlara yansıttıkları şeylerin asıl şekillerini gösteriyorlar ve tekrardan mağaraya kapatıyorlar. İşte o dışarıya çıkmış olan insan mağaradan hiç çıkmamış diğer iki kişiye hiç bir zaman onlara yansıtılan at figürlerinin aslında siyah olmadığını, atların renk renk olduğunu anlatamaz.
Burada aslında birazda sürü psikolojisi kendi işini görüyor. Örneğin şu anki toplumumuzda insanların %4.5'i renk körlüğü yaşıyor. Diyelim ki bende kırmızı renge duyarlı olan koni hücreleri yok ve ben kırmızı renk körlüğü (Protonopia) yaşıyorum. Koyu kırmızı rengi algılayamıyorum. Toplumun çoğunluğu koyu kırmızı rengi algıladığı için beni renk körü diye isimlendiriyor. Fakat toplumun büyük çoğunluğu koyu kırmızı rengi algılamasaydı ve ben koyu kırmızı diye bir renk var diye ortalıkta dolaşsaydım muhtemelen beni tımarhaneye kapatırlardı. İşte bu örnekte de mağaradan dışarı çıkıp atların gerçek şeklini gören birisi onları hiç görmeyen birisine tüm atların siyah olmadığını hiç bir zaman anlatamaz ve inandıramaz. Fakat mağaradan çıkan kişinin algıladığı atın şeklinin gerçek olup olmadığı da tartışılabilir.

Burada anlatılmak istenen şey şudur. Gerçek dediğimiz şey kişiden kişiye değişiyor ve o gerçeklik diye tabir ettiğimiz şey aslında bizim algılaya bildiğimizden başka bir şey değildir. Batının ünlü filozoflarından René Descartes Kartezyen mantığıyla her şeyin gerçekliğini sorgulamasıyla bilinen biridir. Descartes etrafımızda olan her şeyin (taşların, ağaçların, binaların) aslında bir yanılsama olabileceğini söylüyordu. Fakat bu sorgulamasında geçmediği bir sınırı vardı. Peki neydi o sınır:

«Dünyada hiçbir şeyin var olmadığına kendimi inandırdım... böylece kendimin de var olmadığına inanmış olmuyor muyum? Hiç te öyle değil... Düşünüyorum, öyleyse varım»
René Descartes


Descartes bilincinde ve dolayısıyla benliğinde duruyordu. Descartes felsefesinin temel noktasını oluşturan bu çıkarım; düşünen benliği temele alan, onu özneleştiren bir sonuç doğurur. Bu özne algılayışı 15–17. yüzyıl felsefesinin çıkış noktası olmuştur.
Aslında bu kendi benliğinde durma birazda meselenin duygusal tarafıydı zira bu özne merkezli sorgulama felsefesinin sonunda Tanrının varlığını sorgulayacak hala geleceğini biliyordu. Burada bir sorun daha ortaya çıkıyor: Düşünenin gerçekten ben olduğumu nasıl anlayacağım? Yani ya birisi mağara örneğinde olduğu gibi düşündüğüm (algıladığım) şeyleri yansıtıyorsa.

Aslında bunu destekleyen deneysel çalışmaları önceki yazımda aktarmıştım. Fakat yine basitçe özetlemek gerekirse Benjamin Libet ve Stephen Hawking'in yaptıkları deneylerde insanın bir şeyi yapmayı düşünmeye başlamadan önce bilinçaltının çoktan o şeyin yapılmasına karar verdiğini gözlemliyorlar. Yani bizim şimdi diye yaşadığımız şey aslında geçmiştir. Biz beynimizin bize dayattığı geleceğe bugün diyerek geçmişte yaşıyoruz. Bu durumda aslında Descartes'in “Düşünüyorum öyleyse varım” felsefesindeki düşündüğüm şeylerin aslında bilinç altımın dayattığı şeyler olabileceği mantık dışı olmuyor. Bu durumda düşünenin insanın kendisi (beyninin bilinçli kısmı) olup olmadığı sorgulanır hale geliyor. Dolayısıyla Descartes'in tezi aslında çalışmıyor diyebiliriz. Zira düşünme eylemini yürüten bir özne kendisinin varlığından emin olabilir ama bu öznenin kendi olduğu hakkında kesin olan hiçbir iddia ortaya koyamaz. Burada ünlü ikilemeyi hatırlamadan geçemeyiz. Bir taoist felsefeci olan Chuang Tzu Kelebeğin Rüyası ismi verilen bir felsefi görüşünde şunları aktarıyor:
“Bir gün rüyamda bir kelebek olduğumu gördüm. Uyandığımda rüyasında kelebek olduğunu gören Chuang Tzu mu, yoksa rüyasında Chuang Tzu olduğunu gören bir kelebek mi olduğuma karar veremedim.”

Dolayısıyla “Düşünüyorum, öyleyse varım” felsefi görüşünde düşünenin gerçekten ben mi yoksa bana bu düşünceyi dayatan başka biri mi olduğu tartışma konusu oluyor.

Bu nedenle bazı filozoflar Descartes'in yorumunun şu şekilde daha gerçekçi olacağını düşünmüşler. “Bir şeyler algılanıyor, öyleyse bir algılayan var”

Ancak bu yaklaşımında kendi içinde bazı problemleri var. Örneğin bir şeyi algılayan ben aslında ben olmayabilirim. Mesela ben benden üst düzeyde bir varlığın rüyası olabilirim. Bizler bazen rüyalarımızda uzun bir zaman diliminde yaşanan olayları görüyoruz. Hatta rüyalarımızın içinde uyuyup rüya görüp uyandığımızı dahi görebiliyoruz. Bir rüya içinde bir kaç kere uyandığımızı görürüz fakat her defasında hala rüyada olduğumuzu anlıyoruz. Peki bu durumda sabah olunca uykudan uyandığımızın ve rüyanın bittiğinin kanıtı ne? Aslında hiç bir şey. Sadece öyle olduğuna inanıyoruz. Yani kısacası bir şeyin algılanabilir olması algılayan birisinin olduğuna kanıt olamaz. Bu aslında birazda şunu hatırlatıyor. Bir insan hiç bir zaman aynada (yada kendini yansıtan her hangi bir şeyde) kendini göremeseydi net olarak kendinin nasıl biri yüze sahip olduğunu algılayabilir miydi? Hayır. 

Bu durumda bizim algılamamızın yalnızca bize yansıtılan (mağara alegorisinde olduğu gibi) şeyler olduğunu ve algılayanın da yalnızca varlığına inandığımız biri olduğunu görüyoruz. Kesin olarak hiç bir zaman bilemeyiz.

Buna ünlü Matrix (simülasyon) hipotezini de örnek olarak gösterebiliriz. Bu konu Vanilya Göğü (Vanilla Sky), 13.Kat (The Thirteenth Floor), Matrix gibi filmlerde de çok güzel bir şekilde işlenmiştir. Simülasyon ismi verilen bu hipotez aslında birazda René Descartes'in Uğursuz Şeytan'ını anımsatır ama daha fütürist bir şekilde. Şimdi bu filmleri izlemeyenlerin olabileceğini düşünerek spoiler vermeyeceğim ama kaba bir şekilde anlatmak gerekirse gerçekliğin bir simülasyon olduğunu ve bu simülasyonun içinde olanların bunun bir simülasyon olduğunun farkında olmadığını ileri sürer. Simülasyon argümanı günümüzdeki şeklini 2003 yılında Nick Bostrom'un yayınladığı bir makaleden alır. Nick bu argümanın şüpheciliğinde ötesinde olduğunu savunur ve şunları anlatır:
"..elimizde dünya hakkında bazı alternatif iddiaların doğru olduğuna inanmazı sağlayacak kadar yeterli ilginç ampirik veri mevcut.."
Burada alternatif dediği şey aslında bir simülasyondur ve hepimizin hiç farkında olmadan o simülasyonun bir parçası olduğunu iddia ediyor.

Bu hipotezi saçma bulan insanlarda az değildir ve bunun saçma olduğuna kanıt olarak ta günümüz teknolojileriyle oluşturulan simülasyonların kusursuz çalışmadığını ileri sürüyorlar. Yani bir simülasyonda yaşıyorsak mutlaka bunun açıkları olmak zorunda. Fakat bu yanlış bir yaklaşım. Zira Matrix hipotezine göre bu simülasyonu yapanlar çok üstün teknolojiye sahip varlıklar. Onun için yaptıkları yazılımlar hata içermiyor olabilir. Nick Bostrom demecinde bu hipotezin Tanrı kavramıyla nasıl bağdaştığını şu şekilde anlatıyor:

“Kelimenin tam anlamıyla her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir tanrının dini anlayışlarla doğrudan bir bağlantısı yoktur. Simülasyon hipotezi, böyle bir tanrının varlığını ima etmez ve onun var olmadığını da ima etmez. Hayatı boyunca sert bir ateist olan bir kişi, simülasyon argümanını ona açıkladığımda bana bunun Tanrı'nın varlığı için duyduğu en iyi argüman olduğunu söyledi ve agnostik oldu.”

Matrix (simülasyon) hipotezi de kendi içinde bazı tutarsızlıklara sahip. Örneğin bizler kendimizden daha üstün seviyede ve üstün teknolojiye sahip birilerinin oluşturduğu simülasyonların içinde yaşıyorsak o zaman o üstün varlıkların kendileri de onlardan daha üstün birilerinin yaptığı simülasyonun bir parçası olabilirler. Yani bu kısır döngü sonsuza kadar sürer.

Meseleye din açısından baktığımızda, örneğin Kur'an'da simülasyon hipotezini destekleyen ayetlerle karşılaşıyoruz. Kur'an'da İsa'nın ölümüyle ilgili ayete bakalım.

Nisa 157:  “Halbuki onu (İsayı) öldürmediler, onu asmadılar da. Onlara İsa gibi gösterildi. Aksine, Allah onu kendine yükseltmiştir."

Ayette İsa'nın öldürülmediğini, ölümünün yalnızca simüle edildiğinin açıkça anlatıldığını görüyoruz. Yani bu durumda ölüm dediğimiz gerçeklik kendi hakikatini yitirmiş oluyor ve ölüm bir simülasyon haline dönmüş oluyor. Bu durumda alternatifi olmayarak kabul edilen ölümün dahi simüle edilebileceğini düşünürsek aslında Tanrının kendisinin bile simüle edilebileceğini düşünmemiz normaldir. Yani Tanrı kendisi bile hiç farkında olmadan simülasyonun bir parçası olabilir. Örneğin bu gün Watch Dogs ismiyle bilinen bilgisayar oyunu birileri tarafından kodlanmış (yazılmış) olmasına rağmen oyunun ana karakteri olan Aiden Pearce kendisi bir yazılım uzmanıdır. Aiden kendi farkında olmadan ona birileri tarafından verilen kodlama becerisini kullanarak şehirdeki tüm trafik lambalarını, güvenlik kameralarını, bankamatikleri, araçları hekleyebiliyor (hack). Yani her şeyi yaratan (yazan) Tanrı bile farkında olmadan birilerinin kodlamasıyla ona biçilen görevleri yapıyor olabilir ve bunu yaparken de her şeyi kendisinin yarattığını zannedebilir.

Peki şimdi gerçeklikle matrixi birbirinden ayıran ince çizgiyi nasıl ayırt edeceğiz? Bu soruya Descartes kısmende olsa cevap vermiş diyebiliriz. Descartes Kötü Cin diye adlandırdığı hipotezinde ne söylemişti? “Düşünüyorum, öyleyse varım” Buradaki düşünme aslında eleştirel düşünmedir. Şüpheciliktir. Yani etrafımda olan biten her şey bir Cin tarafından beni kandırmak için yaratılan (uydurulan) şeyler olabilir. Bana bir rüya gösteriyor olabilir. Bunu rüyadan uyanmadığım sürece bilme şansım yok. Ama şundan eminim. Şüphe edip sorgulayabiliyorsam ben gerçekten varım demektir. Bu gibi fikirlerinden dolayı Descartes kendisi Hristiyan olduğunu söylemesine rağmen gizli deist ve ateist olmakla suçlanmıştır.

Fakat Descartes'in eleştirel yaklaşım argümanı tam olarak sorunu çözmüyor. Matrix hipotezine dönecek olursak bu eleştirel yaklaşım (sorgulayabilme yeteneği) birileri tarafından kodlanmış ta olabilir. Dolayısıyla kendi gerçeklerimiz güvenebileceğimiz tek şeydir. Fakat bu gerçeklerimizi kimseye ispat edemeyiz. Bunlar birer inançtır diyebiliriz.

Sonuç olarak gerçek dediğimiz şeyinde aslında zaman gibi göreceli olduğunu görüyoruz. “Ben gerçeğim” “Ben bu kişiyim” diye kendimizi algılıyoruz ama örneğin bebeklik dönemimizle ilgili bir şey hatırlamıyoruz. İçinizde bebekken annesinin sütünün tadını hatırlayan var mı mesela? YOK. Halbuki kendimizi gerçek olarak görüyorsak hayatımızın her anını hatırlamamız gerek değil mi? Hatırlamıyorsak demek ki Mağara Alegorisinde olduğu gibi yalnızca bize yansıtılan şeyleri algılayabiliyoruz. Algılarken de neyin gerçek neyin simülasyon olduğunu asla teyit edemeyiz.

Burada “O zaman bilimde bir inançtır” diye eleştiri yapabilirsiniz. Çok doğru. Bilimde bir inançtır. Zaten bilim hiç bir zaman "benim söylediğim kesin doğrudur" diye bir iddiada bulunmaz. Fakat bilimin inanç kavramıyla dinin inanç kavramı farklı şeylerdir. Bilimde inanç dediğimiz şey aslında hipotezdir. Biz özgün bir hipotez ürettiğimizde aslında iddiamızın doğruluğuna inanarak (inançlı) yaklaşıyoruz. Fakat ürettiğimiz bilimsel hipotez doğrulanmadığında bunu kolaylıkla çöpe atabiliyoruz. Ancak dini inançlar (hipotezler) birer iman konusudur. O hipotezleri sorgulayamazsın. Ya inanırsın yada inanmazsın. İşte bilimin inanç olmasıyla dini inançları birbirinden ayıran ince çizgi budur. Bu durumda gerçeklikle simülasyonu birbirinden ayıran çizgiyi sınırsız eleştirel düşünce olarak kabul edebiliriz. Oda şudur: “Hiç bir zaman gerçeği bulamayız. Sadece bulduğumuza inanırız”

ALLAH BENİ CEHENNEMDE YAKAR MI?

Yazan: Kirpi


ALLAH BENİ CEHENNEMDE YAKAR MI?

Tüm gayrimüslimler Müslümanlarla tartışmalarında eminim bu cümleyi duymuştur. “Ölünce cehennemde görürsün. “ Bende sayısız tartışmalarımda binlerce defa bu cümleyi duymuşumdur. Korkutmak için söylenen bu cümle beni her seferinde sadece güldürmüştür. Peki neden? Çünkü mantığı, aklı olan bir yaratıcı beni Kur'an'a inanmadığım için yakamaz. Nedenini tek tek maddeler halinde Kur'an'ın kendi ayetleriyle sizlere ispatlayacağım.

1. Madde

Araf suresi 172. Ayet:
وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ
Hem Rabbin Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp onları nefislerine karşı şahit tutarak: "Rabbiniz değil miyim?" diye şahit gösterdiği zaman "Evet Rabbimizsin, şahidiz !" dediler. Kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu!" demeyesiniz,

Ayette insanların doğmadan veya doğduğu zaman Allah'ın onların yaratıcısı olduğu hakkında şahitlik ettiği söyleniyor. Fakat ben böyle bir şahitlik yaptığımı hatırlamıyorum. Siz hatırlıyor musunuz? Muhtemelen hayır. O zaman hatırlamadığım bir şahitlikten sorumlu tutulamam. Sizlerde öyle.

2. Madde

Ben bir ateist olarak Allah'ı görmedim, duymadım ve hissetmedim. O yüzden kesin bilgi sahibi değilim ve  inanmıyorum dediğimde Müslümanlar komik argümanlar getiriyorlar. Örneğin sevgiyi gördün mü? Beynini gördün mü? gibi. Fakat unuttukları bir şey var. Görmediğim duymadığım ve hissetmediğim bir şeye inanmamayı ve onun peşine düşmemeyi zaten sizin kitabınız da emrediyor.

İsrâ Suresi 36. Ayet:
وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لًا
Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.

Zaten ben de Allah'ı duymadım (kulaklarım şahit), görmedim (gözlerim şahit), hissetmedim (kalbim şahit İslam'da hissetme organı kalptir) ve kesin olarak bilgi sahibi olmadığım için Allah adında bir yaratıcının peşine düşemem.

3. Madde

Müslümanlar tartışmalarda sıkça "inanırsan bir şey kaybetmezsin ama inanmazsan cehennemde yanma ihtimalin var" diyor. Yanmam kardeşim. İnanmadığım doğru. Ama bu benim değil senin Allah'ının da isteği.

Yûnus Suresi 100. Ayet:
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُو
Allah'ın izni olmadıkça hiç kimse inanamaz. O, aklını kullanmayanlara kötü bir azab verir.

Ben inanmıyorsam, bu Allah'ın izni olmadığı içindir. Şimdi kendisi inanmam için izin vermediği halde beni inanmadığım için cehennemde yakabilir mi? Mantıklı bir Tanrıysa yakmaz. Bir düşünün; Polis banka soymana izin vermiyor ama seni neden banka soymadın diye tutukluyor. Bu ne kadar mantık dışıysa Allah'ın kendisi izin vermediği halde iman etmeyenleri iman etmediği için cehenneme atması da o kadar mantık dışı. Müslümanlar şimdi de "ayetin sonunda aklını kullanmayanlar ifadesi var sen aklını kullansan Allah izin verecek" derler. Öyle bir şey yok kardeşim.

Bakara Suresi 7. Ayet:
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟
Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir.

Allah'ın kalplerini ve kulaklarını mühürlediği birisi aklını kullanarak iman edebilir mi? Eğer iman edebilirse demek ki Allah yeterince kudretli değil. Ayrıca ayetin sonunda onlar için büyük azap vardır  ifadesi de aklını kullanarak iman edemeyeceğini gösteriyor. Celal Şengör'ün bu argümana iyi bir cevabı var: “Ben yanmaya razıyım yeter ki doğruları bileyim”
Evet bende yanmaya razıyım yeter ki doğruları bileyim.

4. Madde

“Allah adildir herkesi imtihan ettikten sonra cennet ve cehenneme sokacak” diye klişe bir ifade vardır. Bu cümleyi söyleyen Müslümanlar kendilerinin Kur'an'ı inkar ettiklerini ve cehennemlik olduklarını anlamıyorlar bile.

A'râf Suresi - 179 . Ayet:
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ 
Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.

Ayet açık bir şekilde Allah'ın daha en başta insanların büyük bir kısmını cehenneme atmak için yarattığını anlatıyor. Cehennem için yarattığı birinin imtihan edilmesinin anlamı yok. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Hoca sizi yapacağı sınavdan zaten bırakacak ama kamuoyuna adil bir sınav olduğunu göstermek için sizi yinede sınava sokuyor. E buna da ancak ikiyüzlülük denilebilir.

5. Madde

Özellikle modernist Müslümanların söylediği bir laf vardır: "İyi insan olursan dini kimliğinin bir önemi yok, Allah seni ödüllendirir." Bunu söylerken sıklıkla şu ayeti örnek olarak gösteriyorlar:

Zilzâl Suresi 6-8 ayetler:
يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًاۙ لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْۜ
6. O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُۜ
7. Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir.
وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
8. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.

Fakat bu ayet Müslüman olarak ölenler için geçerli, gayri Müslimler için değil. Peki bunu nereden anlıyoruz? Modernist Müslümanların dediği gibi Kur'an'ın tamamını ele alarak.

Âl-i İmrân Suresi 19. Ayet:
اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ 
Kuşkusuz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.

Ayet açık bir şekilde Allah katında yegane dinin İslam olduğunu söylüyor ve İslam dışında hiç bir dinin kabul edilmeyeceğini söylüyor.

Âl-i İmrân Suresi 85. Ayet:
وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪ينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Kim İslam'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O ahirette de kaybedenlerdendir.

Gördüğünüz gibi İslam dışında farklı dine mensup insanların kaybedenlerden olacağı yani ahirette hüsrana uğrayacaklarını açık bir şekilde "mecaza gerek duymadan" söylüyor Ku'ran. Şimdi birilerinin kalkıp "Müslüman olmasan bile cennete gidebilirsin" demesi tamamen saçmalıktır.

Nisâ Suresi 116. Ayet:
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَع۪يدً
Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.

Yani tüm hayatını iyilik yapmaya adamış bir Hristiyan, Musevi yada Hindu sırf Muhammed'e ve Kur'an'a inanmıyor diye cehenneme atılacak ama çocuklara tecavüz eden imam sırf kalbinde biraz iman var diye bir vakitten sonra cehennemden çıkarılıp cennete sokulacak. O zaman ben hiç inanmadığım için hiç şansım da yok. Tüm hayatım boyunca iyilik yapsam bile Allah'ı kabul etmediğim için yerim cehennem olacak.

Nûr Sûresi 39. Ayet:
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ 
İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada bir şey bulamaz, ama Allah’ı yanında bulur, O da eksiksiz olarak hesabını görüverir. Allah’ın hesabı pek çabuktur.

Bizim gibi insanların yaptığı iyiliklerin boşa olduğunu söyleyen Allah, çocuk tecavüzcüsü imamların sırf imanlılar diye yaptıkları iyiliklerin karşılığını alacaklarını söylüyorsa o zaman bir daha düşünün derim. Eğer binlerce ihtimal arasından yalnızca Allah ve onun gönderdiği din gerçekse bile ben cehennemde yanmaya razıyım çünkü doğru bildiğim işi yapacağım ve elimden geldiği sürece insanlara iyilik yapmaya devam edeceğim.
İslamı yaymak için cihat ederek birilerinin kafasını kesip toprağını işgal etmediğim için belki cehennemde yanacağım ama olsun ben yinede razıyım. Sonuçta ben iyiliği birilerinin hoşuna gitmesi için veya cennette göğüsleri yeni tomurcuklanmış huriler için değil kendim için yapıyorum. Emin olun öldükten sonra ismim duyulunca birilerinin “o iyi bir insandı bana iyiliği dokundu” demesi yada demese bile onun gönlünde yerimin olması bin tane cennetten daha üstündür benim için. İyi insan olmak,  binlerce yıl önce yaşamış ve kendine peygamber demiş kişilerinin kitaplarına inanıp kendi gibi düşünmeyenleri fişlemek değildir. Bunu anladığınız zaman dünya daha güzel bir yer olacak bundan emin olabilirsiniz.

ALLAH MI YOKSA LAPLACE ŞEYTANI MI?

Yazan: Kirpi


NEDENSELLİK İLKESİ, DETERMİNİZM VE KADER

NEDEN? Bu soru hem makro hemde mikro evrende temel sorudur ve bilimde bu sorunun üzerine kurulmuştu diyebiliriz. Nedensellik terimi her sonucun bir nedene ya da her nedenin bir sonuca bağlanarak açıklanabilir olacağı anlamına gelir. Müslümanlarla tartışmalarımızda Allah'ın varlığının bilimsel kanıtları diye bize sunulan şeylerin nedenlerini açıkladığımızda konu hep Allah'a kadar varıyor. Fakat her şeyde neden arayan Müslümanlar her ne hikmetse Allah'ın nedensiz olduğunu düşünüyorlar. Nedenselliği daha iyi kavraya bilmek için bunu Determinizm kavramı içerisinde ele almamız gerek.

Determinizim

Hem dini inançlarda hemde bilim felsefesinde dogma diyebileceğimiz düzeye gelmiş bazı şeyler var. Bilim felsefesinde genellikle bu dogmalar determinizm,  naturalizm olarak isimlendirilir ve inançlı insanlar hep kendi dogmalarını görmek yerine bilimin determine olmuş yönlerini sorgulamaya çalışırlar. Aslında maddesel bir evrende yaşadığımızı düşünürsek naturalizme şaşmamak gerek ancak bu konuyu başka bir yazımda detaylı olarak ele alacağım.
Bilimin dogmaları aşılabilir bir şey fakat inancın dogmaları yanlışlansa dahi bunlar terk edilmez ve inançlı insanlar kendi dogmaları uğruna bir insanı gözlerini kırpmadan öldürebilirler. Peki nedir determinizm?

Determizim yahut diğer ismiyle belirlenircilik kabaca şu şekilde izah edilebilir. Evrenin işleyişi çeşitli bilimsel yasalarla belirlenmiş durumda ve bu yasalar asla değişemez. Yani mevcut yasalar olayların gerçekleşmesini zorunlu kılıyor. Determinizmde mevcut yasaları koyan birisi yok. Çünkü neden-sonuç ilişkisini sorgulamaya başladığımızda bu bizi sonsuz bir döngüye sokar. Sanılanın aksine determinizmde neden ve sonuç ilişkisi rastgele, başı boş bir şekilde ilerlemez. Bir sonucu oluşturan neden kendi içinde sonsuz denilebilecek kadar çok nedenlere sahiptir. Örneğin siz suyun ateşte kaynadığını biliyorsunuz. Suyun ateşte kaynaması her türlü gözlemle sabittir. Şimdi 10 ton suyla dolu olan bir tankın altına bir kibrit yakarak tutmamız ve o tanktaki suyun kaynamasını beklememiz saçmalık olur değil mi? Zira 10 tonluk suyu kaynatmak için ona denk olacak ateş gücüne ulaşmamız gerek. İşte determinizm de belli yasalardan doğan sonuçların mutlak olduğunu iddia etmesine rağmen süreci oluşturan şartların makul oranlarda olması gerektiği gerçeğini de göz ardı etmez.

İnançlı insanlar, özellikle de Müslümanlar determinizme karşı çıkarlar. Genel olarak dine en yakın felsefi düşüncelerden biri olan determinizmden inançlı kişilerin nefret etmelerinin en önemli sebebi zorunluluk ve irade kavramlarıdır. İnançlı insanlar evrendeki tüm şeylerin Allah'ın iradesi ile oluştuğunu iddia ediyorlar fakat determinizm evrende olan her şeyin oluşum sebebinin zorunluluk olduğunu iddia ediyor. Yani ortada iki hidrojen bir oksijen molekülü varsa onlar eninde sonunda birleşerek suyu oluşturmak zorunda. Determinizm kavramı sonuca bakarak o sonucu ortaya çıkaran nedene ZORUNLU NEDENLER(mutlak yasalar) diyor. Bunu derken de yasaların önceden her hangi bir bilinçli varlık tarafından belirlenmediğini iddia ediyor. Bu yasaların aslında oluşum sürecinde maddenin doğal karakteristiğini açıklayabilmemiz için verdiğimiz özel isimler olduğunu söylüyor..

Aslında Müslümanlar Kuranda anlatılan düzenin kendisinin dahi determinist olduğunun farkında değiller. Kurana baktığımızda her şeyin önceden planlanmış bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi üzerinden yaratıldığını ve yaratılan şeylerin belli düzen (yasa, kader) üzerinden hareket ettiğini görüyoruz. Ve Kur'an bizlere bu yasaların determinizmde olduğu gibi mutlak ve değişmez olduğunu söylüyor. 

Hadîd Suresi, 22:  Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah’a göre kolaydır.

“...Bizim sünnetimizde değişiklik bulamazsın.” (17.İsra’: 77)

“...Sünnetullâh’ta asla değişme bulamazsın!” (48.Feth: 23)

“...Sünnetullâh için bir alternatif asla bulamazsın! Sünnetullâh’ta bir değişme asla bulamazsın!” (35.Fâtır: 43)


Not: Sünnetullah, Allah’ın yaratma kudretinin belli bir düzen ve yasa içinde olmasıdır. Bu de Allah’ın takdiri ve muradı ile gerçekleşir.

Fakat başta Said Nursi talebeleri (buna Osman Bulut da dahil) olmakla birlikte birçok Müslüman nedenlerin aslında bir süreç olduğunu ve nedenin asla kesin olarak bilinemeyeceğini, sadece inana bileceğimizi iddia ediyorlar. Dolayısıyla biliminde aslında bir inanç olduğunu söylüyorlar. Gazali gibi insanlar da bu hipotezi benimsemişler. Gazali sebep-sonuç ilişkisinde Eşari doktirinini benimsemiş ve mevcut bütün realiteyi (ahlaki ifadelerin anlamını bile) Tanrı kavramıyla bağdaştırmış ve neden sonuç ilişkisinde tek nedenin Tanrı olduğunu, geri kalan her şeyin sonucu oluşturan süreçler olduğunu iddia etmiştir. Eşariliğin kurucusu olan Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî'de aklın hiç bir zaman gerçeğe ulaşamayacağını, kulların ancak kayıtsız şartsız inanmakla mutlu olabileceğini savunuyordu. Fakat sebep-sonuç ilişkisinde mutlak ve tek nedenin Tanrı olması geri kalanın yalnızca sonucu oluşturan süreç olması fikri kendi içinde tutarsız kalıyor. Peki nasıl?

Bunu basit bir örnekle anlata biliriz. Örneğin bir kadın ve bir erkek cinsel birliktelik yaşıyor ve Allah kadının karnında bir bebek oluşturuyor. Burada kadın ve erkek bebeğin oluşmasındaki süreçtir fakat bebeğin yaratılma nedeni Allah'tır. Şimdi farz edelim ki kadın kürtaj yaptırarak çocuğu aldırdı. O zaman çocuğun var olup olamayacağına neden olan şey Allah değil kadın oluyor. Yani yine süreci oluşturan şey nedenin önüne geçiyor. Burada o kürtaja izin verende Allah'ın kendisi diyip itiraz edebilirsiniz. O zaman kürtaj günah olarak düşünülemez zira ona izin veren neden ilkesi de Allah'ın ta kendisi oluyor ve Kur'an'ın kader kavramını da işin içine sokarsak o çocuğun kürtajla daha doğmadan öldürüleceğini kadına ve çocuğa kader olarak yazan da Allah'ın kendisi olmuş oluyor. O zaman yaptığımız tüm günahlardan biz sorumlu değiliz. Zira bizler Allah denilen nedenin her hangi bir sonuç için kullandığı süreciz sadece. Bunu daha iyi anlamak için Ömer Hayyam'ın bir rubaisine bakalım. 

Öldürmek de, yaşatmak da senin işin;
Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin.
Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
Beni böyle yaratan sen değil misin? 

Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun,
Cennet-i âlâ meyhane midir?
Her mü’minine iki huri vereceğim diyorsun
Cennet-i âlâ kerhane midir?


Bilim, sonucu ortaya çıkaran sürecin her birine farklı nedenler olarak yaklaşıyor. Doğru olanda bu zaten. Bilimin bu yaklaşımı aslında Kur'an'a da uyuyor diyebiliriz. Sonucu oluşturan şeylerin neden olarak kabul edilmesi o sonucun sorumluluğunu da süreci yaşayan nesnelere yüklemiş oluyor. Bu şekilde düşünürsek Kur'an'ın imtihan kavramı doğrulanmış olur zira bizler hem süreç hemde neden olduğumuz için sonuçtan sorumlu tutulabiliriz.

Fakat dindeki sebep-sonuç ilişkisinde tek sebebin Allah olması bazı sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor. Örneğin düzeni (yasayı) koyan biri (bir neden) varsa ve o biri (Allah) her şeyi önceden kader olarak yazmışsa o zaman özgür irade yoktur demektir. Yani benim beynimi yaratan ve ona işleme şeklini tayin eden Allah ise o zaman benim özgür iradem olamaz. Aslına bakarsak bunu tasdik eden bazı bilimsel gözlemler dahi yapıldı. Örnek olarak Benjamin Libet ve Stephen Hawking'in yaptığı deneyi gösterebiliriz.

Deneyi kabaca şöyle aktara biliriz. Bir insanın eline havayı fişekleri patlatacak buton veriliyor ve bir kronometre tutuluyor. Kronometreyle eşleştirilen Elektroensefalogram (EEG) cihazı yardımıyla deneye tabi tutulan insanın butona basmaya karar verdiği ve bastığı anda beyninde oluşan elektriksel beyin potansiyelleri dalgalanmalarını gözlemliyorlar ve kronometrede bu süreçlerin başlama zamanlarını kayıt ediyorlar. Deneyin sonunda karşılarına çıkan tablo şu şekilde oluyor.



İlk bakışta her hangi bir sorun gözükmüyor gibi. Sonuçta butona basma niyetinin edinmenin hazırlık potensiyelini öncelemesi gerekiyor. Ama Libert deneyde tuhaf bir şeyle karşılaştı ve niyetin eylemden sonra geldiğini gözlemledi. Yani deneye tabi tutulan insan butona basmadan önce artan elektriksel aktiviteler ile artık karar verenin onun bilinç altı olduğunu fakat butona basma anının yarım saniye sonra gerçekleştiğini görüyoruz. Buda tuşa basmaya bilincimizin değil bilinç altımızın karar verdiği anlamına geliyor. Yani siz kronometrede beşinci saniyede butona basıyorsanız bilinçaltınız o beşinci saniyeden önce artık bunu planlamış oluyor. Buna Bereitschaftspotential deniliyor. Tabi bunu ilk olarak 1964 yılında Hans Helmut Kornhuber ve Luder Deecke keşfetmişler. İkisi beraber 'Gasthaus zum Schwanen'e öğle yemeğine giderken pasif beyin araştırmalarından duydukları hayal kırıklığı üzerine tartışırken sonuç olarak istemli eylemlerle ilgili olarak insanda serebral potansiyeller aramaya ve araştırma için gönüllü almaya karar veriyorlar. Yaptıkları deney ve gözlemler sonucu bilinçli irade deneyimi ile BP (Bereitschaftspotensial) arasındaki ilişkiyi incelediler ve BP'nin deneğin bildirdiği bilinçli farkındalığından yaklaşık 0,35 saniye önce başladığını buldular.

Yani kısacası biz bir şeyi yapmaya karar vermeden önce o şeyin yapılacağı artık bilinçaltımız tarafından  kararlaştırılmış oluyor. Bu doğruysa bizim özgür irademizin olmadığı anlamına geliyor. Bizlerin gelecek dediği şey aslında önceden belirlenmiş ve bizler doğanın (yahut Tanrının) bize çizdiği senaryoyu yaşıyor oluyoruz. Bu evren, yaşam bir simülasyondur teorimini bir daha gündeme getiriyor fakat bu konuyu başka bir yazımda detaylı bir şekilde inceleyeceğim.

Tabi bu deney ahlak kavramı bakımından ciddi sorunlara da neden oluyor. En basitinden bizim ahlaksız hareketler dediğimiz şeylerin aslında istemsizce bilinçaltı tarafından dayatılan şeyler olduğu ve dolayısıyla hem hukuk hemde din yönünden herhangi bir sorumluluk ve cezai durum arz etmediği anlamına geliyor. O zaman bir çocuk tecavüzcüsü yarın çıkıp “ ben sorumlu değilim ben sadece bilinçaltım tarafından bana dayatılan bir şeyi yaptım” diyebilir. İşte burada bizim yıllardır ısrarlı bir şekilde anlattığımız “ahlakın temeli din olamaz” tezi kendini doğruluyor. Biz ahlakın zamana ve mekana bağlı olarak toplumlar tarafından oluşturulduğunu söylüyoruz. Bunu söylememizin nedeni de   insanların kendi ahlaksızlıklarına hak kazandırmak için metafizik bir kavram olan Tanrıyı sorumlu tutmalarını önlemektir.

Kur'an'a baktığımızda zaten özgür iradenin olmadığını açık bir şekilde görüyoruz:

Nisâ Suresi, 78: Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah’tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah’tandır" de. Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar!

Hadîd Suresi, 22. Ayet: Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.

Yûnus Suresi, 100. Ayet: Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez…

Tekvîr Suresi, 29. Ayet:   Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.


Şimdi burada Müslümanlar bir eleştiri yapıyor ve Kur'an'daki kadercilik kavramını şu şekilde anlatıyorlar. Allah geçmişi, şimdiyi ve geleceği bildiği için ve insanın ne yapacağını da önceden bildiği için yapacağı şeyleri önceden yazmıştır. Hiç bir şekilde insanların özgür iradesine müdahale etmez. Örneğin öğretmen talebenin yıl boyu nasıl çalıştığını, bilgi düzeyindeki birikimini bildiği halde onu imtihan ediyor. Bu imtihanda öğrencinin sonda aldığı notu hak ettiğini kendi gözleriyle görmesini sağlıyor ve dolayısıyla ona karşı haksızlık edildiğini düşünmüyor.

Şimdi ilk bakışta bu teori insana mantıklı geliyor. Fakat 2 önemli nokta var ki bunlar özgür iradeyi ve dolayısıyla imtihan kavramını şüphe altına sokuyor.

1- Kehf suresindeki Musa kıssası özgür iradeyi ve imtihan kavramlarını çürütüyor.

Kehf suresi 74,80 ayetler:
74. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam (hemen) onu öldürdü. Mûsâ, "Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!" dedi.
80. "Çocuğa gelince, anası babası mü'min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk."


Ayetteki KORKTUK ifadesi her şeyi bilen Allah kavramına uymuyor. Üstelik imtihan için dünyaya getirilen o çocuğun günah işleme özgürlüğüne müdahale ediliyor.

2-Düzen ve mutlak yasalar üzerine kurulu olan evrende doğru bilgilere sahip olan her bir varlık gaybı bilen Tanrı olabilir. Örneğin Laplace Şeytanı.

Laplace Şeytanı

İslamda Allah'a atfedilen her şeyi bilen ve sınırsız güç sahibi gibi sıfatlar tanrı (yaratıcı) sıfatı taşıyan her hangi başka ait de olabilir. Örneğin Panteistler evrendeki her şeyin (buna enerjide dahil) birer Tanrı olduğunu düşünüyorlar. Allah evreni yarattı-Enerji evreni yarattı örneğinde hem Allah hemde enerji neden olarak kabul edilebilir. Siz enerjinin nedenini sorgulamaya başladığınızda doğal olarak Allah'ın nedenini de sorgulamanız gerekiyor. Yani sonucu oluşturan nedenler kendi başlarına birer Tanrıdırlar. Birini sorgulayıp diğerini sorgulamama gibi bir şansın yok. Bu süreçte sonucu oluşturan nedenlerin bilinçli olup olmaması çokta önem arz etmiyor. Örneğin elmanın yetişmesi sonucunu otaya çıkaran tohum, toprak, güneş, su bilinçsiz olsa dahi kendi başlarına birer nedendir. Ve onlar olmazsa elmada olamaz gerçeği onları Tanrı mertebesine çıkarıyor. Bunun aksini ispat etmesi için Tanrının yokluktan (hiç bir süreç gerekmeden) bir elma göndermesi gerekir.

Laplace Şeytanı teorisi de bu bağlamda Panteizmle ilişkilidir. Bu teoriyi Fransız fizikçi Marquis Pierre Simon de Laplace “Olasılık Hakkında Denemeler” kitabında anlatmıştır ve daha sonra bu Laplace Şeytanı olarak tanınmıştır. Tabi bu teorinin ortaya çıkmasının nedenlerinin başında 1700'lerde yaşamış ve istatistik biliminin kurucusu olan Abraham De Moivre'nin fikirleri geliyor. Kendisi determinizmden baya bir etkilenmiş olan Moivre bunun üzerine dayanan bir istatistik bilimi oluşturmuştur. Şans diye bir şeyin olmadığını, bunun sadece bir yanılsama olduğunu, şans eseri oluştu dediğimiz şeylerin aslında bildiğimiz fizik kuralları sayesinde olduğunu iddia etmiştir. Kelebek etkisi teorisi de bu bağlamda şans denilen şeyin olmadığını iddia eder.
Örneğin bir demir parayı havaya attığımızda yazı yahut tura gelme oranı %50-%50'dir. Moivre paranın yazımı yoksa turamı geleceğini önceden bilmemizin mümkün olduğunu söylüyor. Örneğin hava akımı, elin açısı, elin yüksekliği, paraya uygulanan kuvvet, paranın alaşımı ve yerin şekli (paranın yere düştüğü kabul edilirse) dünyanın dönüş hızı gibi fiziksel faktörleri hesaplarsak yazı mı tura mı geleceğini kolayca hesaplayabiliriz. İlk bakışta bunu hesaplamamız imkansız gibi görünse de bu hesaplanamayacağı anlamına gelmez.
Örneğin Moivre bu hesaplamalar sonucu kendisinin ne zaman öleceğini bulmuş ve bulduğu tarihte şaşırtıcı bir şekilde doğru çıkmıştır. Hayatının son dönemlerinde her gece uyuduğu zaman dilimini kayıt yapmış ve her gece bir önceki geceden 15 dakika fazla uyuduğunu tespit etmiş. Bu süre 24 saate ulaştığında öleceğini düşündüğünü ve o 24 saatin 27 Kasım 1754 tarihine tamamlanacağını söylemiştir. Nitekim 27 Kasım 1754 tarihinde hayatını kaybeder.
Bu, teorisini tam olarak kanıtlamasada aslında doğru ölçümler yapıldığı zaman her şeyin tahmin edilebileceğini gösteriyor. De Moivre'in “Şansın Doktrinleri” isimli 52 sayfalık eseri Laplace'in çalışmalarına temel oluşturmuştur. Laplace'in önemi, olasılık teorisini matematikte kullanan ilk kişi olmasıdır. Ayrıca çan eğrisi diye adlandırdığımız sistemi de işlevsel olarak kullanan ilk kişidir. Laplace kendi teorisini şöyle tanımlıyor:

“Evrenin şimdiki halini geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerini ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek, ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek, aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaba katarak bir hesap yaparsa hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de aynı geçmiş gibi onun gözlerinin önündedir.”

Teori özetle şunu anlatıyor: Her olay kendinden önceki bir olayın sonucu, sonraki bir olayın sebebidir. Bu teorinin şeytanla bağdaştırılmasının nedeniyse şudur: Şeytanın ışıktan bile hızlı olduğunu düşünürsek şeytan bir an içinde tüm olasılıkları hesaplayabilir ve gelecekte olacak şeyler geçmişte olan şeylerin sonucu olduğu için kolay bir şekilde geleceği kendi istediği tarzda oluşturabilir.

Tabi bu teoriye karşı çıkan insanların başında inançlı insanlar geliyordu fakat buna karşı olan bilim insanları da az değildi. Zira bu teori özgür iradeyi ve kaotik evren teorisini yok sayıyordu. İnançlı insanların “tanrı evreni yarattı ve biz aktörlere bu sınırlı senaryonun dışına çıkmadan oyunda kalma iznini verdi.” teorisine karşı Laplace şu teoriyi ileri sürdü: “Eğer böyle bir araç olsaydı bu aracın benim özgür irademin sonucu olarak nitelendirdiğim gelecekteki hareketlerimi tahmin etmesini ve geleceğimi şekillendirmesini ne durdururdu?” Bu soruya ilk cevap veren insanlardan biri Werner Heisenberg'dir. 1926 yılında yayınladığı makalesinde “Belirsizlik İlkesi” diye bir teoriyi ortaya çıkarır ve Laplace teorisini çürütür.

Heisenberg'in ulaştığı sonuç şuydu: Doğada hiçbir partikülün kesin olarak konumu ya da hızı bilinemez. Çünkü bilim adamı bir partikülün yerini bulmak için üzerine ışık tutuyor ve partikül ile ışık dalgası kesiştiği zaman parçacığın konumunu belirleyebiliyordu. Ama bu sırada istenmedik bir sonuç da ortaya çıkıyordu, ışık ve partikül kesişinceye kadar partikülün hızı bilinemeyeceği için partikülün hızı belirsiz bir şekilde değiştirilmiş oluyordu. Bu da partikülün hem hızının hem konumunun aynı anda bilinemeyeceğini gösteriyordu, yani fiziksel dünyada her zaman bir belirsizlik vardı.

Erwin Schrödinger Heisenberg'in teorisini şu felsefi soruyla açıklamaya çalışıyor:
“Bir kediyi, radyoaktif bir atomla, bir şişe içinde siyanür gazı ve enerji aldığı anda çalışmaya başlayan bir çekiçle aynı kutuya koyarsan ne olur? Eğer radyoaktif madde hareketlenirse enerji üretecek çekiç çalışacak, şişeyi kıracak ve şişenin içindeki siyanür gazından dolayı kedi ölecektir. Ama eğer radyoaktif madde hareketlenmezse kedi yaşayacaktır. Ama bilim adamı kutuyu açana kadar atom ne hareketli ne de hareketsizdir, iki olasılığın da birleşimidir. O zaman kutu kapalıyken kediye ne olur?”

Schrödinger'in Kedisi olarak ta bilinen bu teoriye göre biz kutuyu açıncaya kadar kedi hem ölü hemde diridir. Fakat kutuyu açtıktan sonra kedi bu iki durumdan sadece birini yaşamak zorunda. Bu da partikülün, biz konumunu tespit edene kadar nasıl belirsiz yada aynı anda iki yerde olabileceğini açıklıyor. Bu durumda Laplace şeytanı çürütülmüş diyebiliriz.

Heisenberg gibi James Clerk Maxwell de mutlak yasalara inanmıyordu ve sürekli termodinamiğin ikinci yasası olan “Enerji çok yoğun olan yerden az yoğun olan yere kendiliğinden akmak eğilimindedir” kanununun mutlak değil göreceli olduğunu iddia etmiş hatta bu konuda bazı çalışmalar da yürütmüştür.

Dolayısıyla evrende düzenden ziyade kaosun (mutlak yasaların olmadığı bir ortam) olduğunu söyleyen bilim insanları bu kaos nedeniyle Laplace'in Şeytanının öngörülere sahip olamayacağını ve dolayısıyla geleceği tahmin edemeyeceğini ve şekillendiremeyeceğini savunuyorlardı.

Fakat Laplace'in tam olarak anlatmak istediği şey gerçekten bir Şeytan'ın var olması ya da var olma ihtimali değildi, bu sadece durumu basitçe anlatmak için kullandığı bir benzetmeydi. Aslında o andaki tüm bilgiye sahip olan ve bilgileri aynı anda işleme sokarak fizik kurallarıyla sistemin devamını sağlayan şeytan, başlı başına evrenin ta kendisidir. Nitekim bu evrenin işleyişine ters bir şey değil. Sonuçta evrende her şeyin varlığı kendinden önceki sonuca ve kendinden sonraki sebebe dayanıyor. Sonuçta her şey şans sayesinde değil, belirli olasılıklar dâhilinde gerçekleşmektedir. Bu olasılıklar çok düşük olsa dahi hep vardır. Sonuç olarak ünlü Kırmızı Asa video serisinin yaratıcısı Osman Bulut gibi Müslümanların da iddia ettiği gibi evrende mutlak düzen (mutlak ve değişmez yasalar) mevcutsa o zaman o düzeni yaratan Allah değil Laplace'in Şeytanı da olabilir. Zira kaosun aksine düzen olan evrende her şey değişmez ve belli yasalara göre hareket ettiği için Laplace Şeytanı teorisine göre geleceği tahmin etmek ve şekillendirmek çokta zor değil. Ve bu geleceği tahmin edip şekillendiren sadece Allah değil tanrı sıfatı taşıyan binlerce varlıktan herhangi biri olabilir. Fakat bu her şeyi bilen ve geleceği şekillendiren Tanrı kavramı özgür iradeyi yok ediyor, buda biz insanların yaptıkları hiç bir şeyden sorumlu tutulamayacağı anlamına geliyor.

Ünlü Türk filozof Alev Alatlı durumu şöyle özetliyor:

“İnsanlar, insan toplulukları gözlemlendikleri süreçlerde belirli nitelikler sergileyebilirler ancak bu nitelikleri kalıcı değildir. Zaman ve mekânın mutlaklığı Newtonsal bir illüzyondan ibaretti, bunu Einstein ve görecelik yıktı. Kuantum Teorisi, ölçümleme sonuçlarının kesinliğine ilişkin rüyalardan uyandırdı. Laplace'çıların geleceğin öngörülebilineceğine dair fantazilerini de kaos bilimi ortadan kaldırdı. Bu nedenledir ki, İkinci Aydınlanma Çağı'nın anlayışı “Dünyaya dair olup da, yüzde yüz doğru ya da yüzde yüz yanlış olduğu kanıtlanmış tek bir olgu yoktur.” doğrultusunda; ve buna insanların kendi ve başkaları hakkında verdikleri hükümler dâhil.”

Özetleyecek olursak ünlü bilim insanlarından olan Celal Şengörün de dediği gibi “Hiç kimse her şeyi bilemez” Çünkü kaotik bir evrende her zaman öngörülemez bir şeylerin olma olasılığı vardır. Düzenli bir evrende geleceği (gaybı) bir tek Allah bilmez ve bir tek kendisi düzenleyemez. Zira mevcut yasaları bilen ve analiz eden, yahut bilinçsizce yapılan her şey geleceği şekillendirebilir. Edward N. Lorenz'in dediği gibi: "Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir."

Sonuç

Konumuzu 4 ana başlık altında özetle şöyle sıralayabiliriz.

1) Determinizm dinlerin iddia ettiği kader kavramının felsefi yansımasıdır ve kendi içinde bir sıra tutarsızlıklar mevcut. Örneğin ahlaki kavramlarda determinizm pek de iç   açıcı sonuçlar vermiyor. Kuantum mekaniğinin ortaya çıkması determinist sanılan fizik yasalarının aslında indeterminist olduğunu ispatladı.

2)  Kur'an'da anlatılan Allah'ın sonsuz kudret sahibi ve yasa koyucu sıfatları aslında bizlerin özgür iradeye sahip olmadığını ve başkası tarafından determine edildiğimizi gösteriyor. Buda kendi içinde imtihan için yaratılma teorisini çürütmüş oluyor. Hatta insanları işlediği günahlardan ve suçlardan sorumsuz hale getiriyor, zira her şey önceden belirlenmiş oluyor.

3) Düzenli ve değişmeyen yasalara sahip evreni anlatan Kur'an'ın yaratıcı diye bahsettiği Allah, Laplace'in Şeytanı da olabilir. Sonuçta gaybın sahibi Allah geleceği sonsuz kudret ve bilgi sıfatıyla düzenliyorsa Laplace'ın Şeytanı da Kur'an'ın da söylediği düzenli evrendeki mevcut olan mutlak yasaları kullanarak geleceği (ğaybı) tahmin edebilir hatta şekillendirebilir.

4) Kur'an'da fıtraf (Rum suresi 30. ayet) diye geçen aslında Determinist bir ahlak sistemi olan önceden belirlenen ahlak sistemi asla doğru olamaz. Bunu doğru sandığımız an hiç bir şeyden sorumlu olmuyoruz ve yaptığımız her şeyin sorumlusu Tanrı oluyor. Bu yüzden "orta yolu bul" prensibi üzerinden hareket ederek ahlaki konuda benimsediğim bir felsefi görüş vardır. Otodeterminizm. Otodeterminizm, determinizm ve indeterminizm isimli iki uç görüşün kesişme noktasıdır diyebiliriz. Bu görüşe göre insanlar belli sınırlar içinde kendi ahlaki düzenlerini kurabilirler. Bu sınırları tayin eden de Tanrı yahut bir başkası değildir. İnsanların kendisi, yaşadıkları zamanın ve coğrafyanın onların sunduğu yaşam standartlarıdır.