HABERLER
Dini Haber
WM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
WM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MUHAMMED, HATİCE VE İSLAM'IN YAYILMASI

Yazan: Wiseman

MUHAMMED'İN, HATİCE HAYATTA İKEN EVLENEMEMESİNİN VE İSLAM’IN MEDİNE’DE YAYILMASININ GERÇEK NEDENLERİ

Muhammed, Hatice ile evlendiğinde 25, Hatice ise 40 yaşında idi. Yani Hatice Muhammed’den 15 yaş büyüktü. Ancak Hatice hem zeki hem dominant (baskın karakter) hem Mekke’nin ileri gelenlerinden tüccar ve çok zengin bir kadındı. Hatice, Muhammed ile evlenmekle hem kendisini koruyacak, malına bekçilik yapacak, tüccarlıktan anlayan hem de emrinden çıkmayacak, yönetebileceği birine sahip olmuş oldu.

Bu arada Muhammed’in Hatice ile olan evlilik teklifi bizzat Hatice tarafından Muhammed’e aracılar ile iletilmiştir. Yani evlilik teklifini Hatice yapmıştır. Muhammed, Hatice ile Peygamberlik öncesi 25-40 yaş arası 15 yıl ve peygamberlik sonrası 40-50 yaş arası 10 yıl olmak üzere toplam 25 yıl evli kaldı. Muhammed, Hatice ile Hatice ölene kadar tek eşli yaşamıştır.

(Tek eşli yaşamak zorunda idi. Mecburdu. Çünkü Hatice hem zengin hem de baskın karakterdi. Muhammed'in, Hatice’nin yanına ikinci bir eş alma İMKANI YOKTU. Hatice buna asla izin vermez, Muhammed’i beş parasız kapının önüne koyardı. Muhammed’in, Hatice’nin yanına ikinci bir eş alamamasının, Muhammed’in nefsi ya da dürüstlüğü ile bir alakası yok! Açıkça paçası yemedi. Günümüzde de kendisi fakir olduğu halde çok zengin bir kadın alıp sonra da yanına ikinci bir kadın alabilecek erkek tanımıyorum.) Zaten Hatice öldükten sonra Allah’ın Muhammed’e birden fazla eş alması yönünde telkin ve torpillerde bulunduğu görülüyor fakat ne hikmetse Hatice hayattayken Allah bu konularda çıt bile çıkarmıyordu !

Muhammed’in sözde peygamber olmasında, teşvik ve teklif edilmesinde Hatice’nin rolü ve isteği olduğu biliniyor. O dönemlerde ve coğrafyada peygamberlik meslek gibiydi. Yüzlerce, binlerce peygamber ortaya çıktı.

Kendisini peygamber olarak kabul ettirebilenler devam etti, kabul ettiremeyenler silindi gitti. Hatice, kendisinin yanında cılız, sönük ve pasif kalan Muhammed’i hem mevki sahibi yapmak hem topluma yanına yakışır denk biri olduğunu göstermek ve bu yolla servetini genişletmek istemiştir. Nitekim Hatice, Muhammed ile 55-65 yaş arasında, Muhammed ise 40-50 yaş arasında, sözde peygamberliğinin de ilk 10 yılında, toplamda 25 yıl tek eşli olarak yaşamışlardır. Muhammed, Mekke’den Medine’ye, Hatice öldükten sonra hicret etmiş (daha doğrusu kaçmak zorunda kalmış), dört evlilik meselesi de Hatice öldükten sonra olmuştur.

Muhammed, Hatice ölmeden önce en verimli erkeklik dönemlerini kendisinden 15 yaş büyük bir kadınla, 25 yıl evli kalarak geçirmiş ve bazı şeyleri yaşayamamıştır. Ama ne zamanki Hatice öldü, tüm mal varlığı kendisine kaldı, üstelik de peygamberliğini ilan etmişti, işte o zaman 50 sinden sonra yeni kadınlara merhaba dedi. Sonra 25 yıl tek eşli yaşayan Muhammed birden yaklaşık 9-10 yıllık süreç içinde bilinen 16 evlilik yaptı. Sanki 25 yıl tek eşliliğin ve 60'lık bir kadınla evli kalmanın acısını çıkarmak için ilk iş olarak Ebubekir’in kızı Ayşe ile 6 yaşında evlenip 9 yaşında gerdeğe girdi. Bununla yetinmedi. Ayetle evlilik sayısını dörde, köle, cariye (sex kölesi, mal) kadın sayısını da sınırsız yaptı. 16 eş haricinde toplam 41 tane de cariye (sex kölesi) aldı. Anlayacağınız 9-10 yılda 57 kadın alarak, 25 yıl kendisinden 15 yaş büyük bir kadınla evli kalmanın acısını çıkardı. Bu kadınların çoğu da genç idi. (6-35 arası) Öyle; yok kadınları korumak için, yaşlı kadınlarla ve siyaset gereği evlendi palavralarına girip, aklımızla alay etmeyin. Siyasi amaçla evlendikleri bir elin parmakları kadardır. Bu bahaneyi sunduğunuzda o zaman adama derler ki neden kendisinden küçük kızlarla evlenmek yerine EVLATLIK almadı? Ebu Bekir’in kızı Ayşe ve Ömer’in kızı Hafsa’nın KORUNMAYA ihtiyacı mı vardı?

Zaten bu evliliklerin ve cariyelerin çoğunluğu, Mekke’den kovulup Medine’ye sığındığı döneme aittir. Ayrıca bütün akraba kadınlarını ayetle kendine helal kılmıştır.

(Ahzab 50) “Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını ve Peygamber nikahlanmayı dilediği takdirde müminlerden ayrı, sırf sana mahsus olmak üzere kendisinin mehirini Peygambere hibe eden mümin kadını almanı helal kılmışızdır.”

Bununla da yetinmemiş evlatlığının eşi yani gelinini boşatıp nikahına almıştır.

(Ahzab 37) “Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kimseye: Eşini bırakma, Allah’dan sakın; diyor, Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun; oysa Allah’dan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik, ki evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda müminlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah’ın buyruğu yerine gelecektir.”

Bununla da yetinmemiş tüm boşadığı eşlerini ümmetin annesi diyerek evlenmelerini engellemiştir. Ayrıca Ömer’in kızı Hafsa’yı da 20 yaşında nikahına almıştır. Muhammed, Mekke’de ilk on yılda sözde peygamberliğine 100’ü geçmeyen taraftar bulabilmiştir. Medine’ye kaçınca orada taktik değiştirmiştir. Hem Hatice ölmüş ve ondan kurtulup özgür kalmış hem peygamber hem de artık zengin biridir. Ancak taraftar bulmakta zorlanmaktadır. Çareyi şöyle bulmuştur. Toplumda egemen kesim erkeklerdir. Erkekleri yanına alabilmesi ve sözde peygamberliğini kabul ettirebilmesi için zekice üç madde bulur:

1-Erkeklerin en çok ihtiyacı olan birinci şey para, mal, mülk.
2-Kadın ve seks.

Muhammed bunu kullandı ve erkekler için GANİMET adı altında soygun ve seks düzeni kurdu. Peygamberliğini ve dini tebliğ adı altında mal, ticari eşya taşıyan kervanlara gitti. Tebliğini kabul etmeyen erkekleri öldürüp mallarına ve kadınlarına el koydu. Malları ve kadınları ganimet adı altında köle ve cariye olarak hem taraftarlarına dağıttı hem kendisi aldı. Peygamberliğini kabul edenlere ise dokunmayarak taraftarlarını artırdı. Bunu duyan Medineli (Gerçek adı Yesrib’dir. Lanetlenmiş demektir) erkekler mal ve kadın için akın akın Muhammed’in yanına koştu. Bir anda Muhammed’in taraftarları artmaya başladı. Bu kez kervan yerine, kabilelere tebliğ ve saldırılar düzenledi.

3-Etrafındaki insanlar çoğaldıkça Ganimet, Köle ve Cariye yetmez oldu. İnsanların dağılmasını önlemesi gerekiyordu. Bunu da iki şeyle başardı.

A-Hayali CENNET ile öteki dünya için sevindirip, umutlandırıp öteki dünyada CEHENNEM ile korkutmak.

B-Dinden dönenleri öldürmek.

Dinden dönenler öldürülünce kimse İslam’dan çıkma cesareti gösteremedi. Böylece Muhammed önce taraftar topladı sonra Cennet-Cehennem ve dinden dönenleri öldürme taktiği ile topladıklarını yanında taraftar olarak tutmayı başardı.

Çevresi çoğaldıkça da alt, fakir tabakaya ganimet yetmeyeceğinden onları susturmak için zenginler için ZEKAT’I icat etti. SABIR VE ŞÜKÜR kavramları ile insanları kendisine ve İslam’a isyan etmelerine karşı baskıladı ve engelledi.

Kur’an’ı düşünüp sorgulayarak TÜRKÇE okuyanlar, İslam tarihinin ve Kur’an’ın çelişkilerle dolu, akıl dışı, bilim dışı olduğunu ve ASLA KÖLELİĞİ, CARİYELİĞİ kaldırmadığını (kaldırmak da istemediğini, istese de kaldıramayacağını, çünkü erkekleri bunlarla elde ve taraftar olarak tuttuğunu) ve kadınlara ASLA değer vermediğini göreceklerdir.

İslam tebliğ adı altında GANİMET, dört eş ve Cariyelik adı altında SEKS, cihat adı altında ÖLDÜRME dinidir. Sadece İslam değil aslında bütün dinler böyledir. Dinler virüs gibidir. Din giren beyni akıl terk eder. Dinler emperyalizmin (sömürünün) ilahi varyantlarıdır. Dinlerden ve dincilerden uzak durun ki hayatınız dünyada iken gerçekten cennet olsun.

HANGİ İSLAM?

Yazan: Wiseman


HANGİ İSLAM?


Dinleri (Ülkemiz bazında İslam’ı) neden eleştiriyorsunuz diyorlar.

Dinler, o dinlere tabi olanlar tarafından, o dine inanmayanlara Tebliğ (Davet) ediliyor. (Davetin kabulü özünde, davet edilen kişinin isteğine ve iradesine bağlıdır.) Yani davet eden, karşısındaki kişiye dinini anlatıyor ve onun da davet ettiği dine tabi olmasını ve dininin gereklerini yerine getirmesini istiyor. Böyle bir durumda dine davet edilen kişi, kendisine anlatılanlara AKIL, VİCDAN, SEVGİ, BİLİM, AHLAK süzgecinden geçirip, bunlarla uyuşuyorsa o dini kabul etme veya reddetme hakkı vardır.

Dine davet edilen kişi, davet edilen dine ait anlatılan konularda şüpheye düşüyorsa, aklına yatmıyorsa, vicdanına sığmıyorsa, bilimle çelişiyorsa davet eden kişiye çeşitli sorular sorma gereği duyacaktır. Bu sorular davet edilen kişi ikna oluncaya kadar devam edecektir. İkna olmadığı konularda ise soru üstüne soru soracaktır. İlle davete katılmasını istiyorsanız, ikna etmek davet edene düşer. Bu aklın gereğidir. İnsan olmanın gereğidir.

Kişi daveti kabul etmeyip daveti reddettiğinde ise davet edenin “Dinimiz akıl dini değildir, düşünme ve sorgulama dini değildir, teslimiyet dinidir, kabul etmeye mecbursun” deme hakkına sahip değildir. Kişinin aklı kenara bırakıp sorgusuz davete teslim olmasını istemek ise DAVET DEĞİL ZORLAMADIR, DAYATMADIR. Dayatma ise ÇATIŞMA GETİRİR. Çatışmada ise haklı ve doğru olan değil GÜÇLÜ OLAN KAZANIR. Dayatma ve Çatışma davetin amacını ortadan kaldırır.

Davet edilen kişi, sizin davet ettiğiniz dinin, sadece kitabına ve elçisine değil aynı zamanda sizin dininizi uygulama şeklinize de bakacaktır. DİNİN TEORİSİ (KİTABI) İLE PRATİĞİNİ (UYGULAMASINI) BİRBİRİNDEN KOPARAMAZSINIZ! Örneğin İslam dininin teorisi Kur’an ise pratiği de hadislerdir, sünnetlerdir, o dinin uygulayıcıları olan Müslümanlardır. Yani İslam’a davet ettiğiniz kişi hem Kur’an’a bakacak hem hadislere bakacak hem sünnetlere bakacak hem Diyanetin uygulamalarına bakacak hem diğer ülkelerin uygulamalarına bakacak hem tarikat şeyhlerinin söylem ve eylemlerine bakacak, hem hocaların söylem ve eylemlerine bakacak hem Müslümanların söylem ve eylemlerine bakacak, hem de yaşanmış olan İslam tarihine bakacaktır.

Tıpkı kanunları, yasaları, kararnameleri, yönetmelikleri, içtihatları, yasa uygulayıcılarını, hakimleri, savcıları, avukatları ANAYASADAN KOPARAMAYACAĞINIZ GİBİ... Hakkınızda hüküm veren bir hâkim; bu hükmü savunan bir avukat, bu hükmü uygulayan kolluk kuvvetleri için “sen onlara bakma istediğini yap/yapma” diyebilir mi?

İnsan uzuvları ile bütündür. İnsan; elinin alıp-verdiğiyle, ayağının gidip-geldiğiyle, gözünün görüp-görmediğiyle, dilinin söyleyip-söylemedikleriyle bir bütündür. Sen söylediklerime bak yaptıklarıma değil Dİ-YE-MEZ-Sİ-NİZ!

Kur'an’ı, İslam’ın tek kaynağı olarak gösteremezsiniz!

Hadisleri yok sayıp, sadece Kur'an’a bakarak davete tabi olunacaksa eğer, Kur'an’a davet ettiğiniz kişi "Bu Kur'an’ın uygulaması, örneği, pratiği, yaşanmışlığı nedir? Bana bir uygulama örneği gösterin" dediğinde ne diyecek, kimleri gösterecek hangi örnekleri göstereceksiniz? Hem hadisleri reddedecek hem de Kur'an’ı ve İslam’ı anlatabilmek için peygamberinizin hayatından, uygulamalarından, sözlerinden örnekler vereceksiniz.

Kur’an’ın sözde iniş süreci olan 23 yılda yaşananları, Kur’an’ın temsilcisi ve elçisi olan peygamberin hayatını, 1400 yıllık İslam uygulamalarını YOK SA-YA-MAZ-SI-NIZ! Böyle bir durumda İslam’a davet ettiğiniz kişiye “Sen sadece Kur’an’a bak, diğerlerini boş ver.” DİYEMEZSİNİZ! Çünkü bir dini bu saydıklarımın tamamı oluşturur. Davet ettiğiniz kişi size eğer bu dini oluşturan unsurlar içinde ve ya birbirleri ile aralarında bir çelişki, akla uymayan, vicdana sığmayan, bilimle, zamanla ters bir konuyu ortaya koyduğunda cevap veremiyorsanız, “O gerçek İslam değil, Onlar gerçek İslam’ı temsil etmiyorlar, onlar yobaz” DİYEMEZSİNİZ!
YOBAZ DEDİKLERİN GÖKTEN İNMEDİ. İNANDIKLARI KİTABI, ÖNDERLERİNİ VE HADİSLERİ UYGULUYORLAR.

Ayetleri, Tefsirleri, Hadisleri, kelimeleri, olayları, kişiye, zamana, mekâna göre EĞİP BÜ-KE-MEZ-Sİ-NİZ! Eğerseniz, bükerseniz, ayetten farklı bir şey derseniz eğer, gerçek İslam’ı, gerçek Müslümanı ortaya koymak zorundasınız! Koyamıyorsanız bu da, Müslüman sayısınca İslam var demektir. Bu durumda bir buçuk milyar Müslüman’ın hangisinin davetine uyacaksınız? Düşünen, sorgulayan ve aklını kullanan bir insan, herkesin farklı anlayıp farklı uyguladığı, AKLI YOK SAYAN böyle bir dinin davetine, neden uysun ki?

HER KİTAP DİĞER KİTABI, HER DİN DİĞER DİNİ, HER İNANAN DİĞER İNANANI YALANLIYORSA, İNANANLAR İNANDIKLARI YARATICIYI ANLAMAMIŞ YADA YARATICI ANLATAMAMIŞ DEMEKTİR.

AKLIN SORGULAMASINA AÇIK OLMAYAN HİÇBİR DİN TANRISAL OLAMAZ.

İNSANLIK İÇİN TEK DİN VARDIR. SEVGİ DİNİ. ELÇİSİ AKIL, KİTABI VİCDAN (ADALET), REHBERİ İSE BİLİMDİR.

İÇİMİZDEKİ ELÇİ “AKIL”

Yazan: Wiseman


İÇİMİZDEKİ ELÇİ “AKIL”


İnsanın yarattığı tanrı değil, insanlığı yaratan gerçek Yaratıcı varsa eğer insanı yaratıp boş bırakmamıştır. Doğumundan ölümüne kadar her insana “Elçi” olarak Akıl vermiştir. Her insan aynı zamanda Yaratıcı’nın elçisidir. Yaratıcı’yı yeryüzünde temsil eder.

Yaratıcı, Kitap ve Ayet olarak da insanlığa kâinatı, dünyayı ve doğayı vermiştir. Kâinat, dünya ve doğa ayetlerdir. Yeter ki insan olarak okumasını bilelim. Her canlı başlı başına bir ayettir. Elçi olan insan aynı zamanda ayettir.

Erich Fromm (Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir psikanalist, sosyolog ve filozoftur.) der ki;
“Artık Tanrı’ya değil, onun adına konuştuğunu iddia eden kişi ve topluluğa tapınılmaktadır.’’

Çok doğru ve yerinde bir tespit. Yaratıcı adına konuşanlar, kendi Tanrılarını yaratıp, sözlerinin (uydurdukları) vahiy olduğunu söyleyerek, aslında kutsal bir zırh, dokunulmazlık ve sorgulanmazlık kazanmaktadırlar. Böylece etkiledikleri tüm kişi ve toplumların kendi akıl ve sorgulamalarını devre dışı bırakmaktadır. Yani Akıl, düşünme ve sorgulama şalteri indirilmektedir. Bu sağlandıktan sonra artık vahiycinin işi çok kolaydır. Kişiler ve toplumlar istedikleri gibi yönlendirilebilir, kullanılabilir ve sömürülebilir hale getirilmiştir.

Eski İslamcı yazar Levent Gültekin “Onurlu Çıkış” adlı kitabında bizzat yaşadıklarına, sorgulamalarına dayanarak şöyle diyor. Daha doğrusu dürüstçe itiraf ediyor:
“Dinin, siyasi, ticari, toplumsal ortak bir payda haline getirilmesindeki sakıncayı net göremiyordum. Siyasi, toplumsal ve ticari ilişkilerde inancın sömürüldüğünü görüyor, fakat bu sömürünün kaçınılmaz olduğunu idrak edemiyordum.” “Din adına biz İslamcıları kandıranlar, uyutanlar, sömürenler gemilerini yüzdürmeye devam ediyorlar.” “Biz dini değerlerin siyasi, toplumsal ve ekonomik çözümler getireceğini sanıyorduk.”

Bazı insanlar, vahye inananlar, dindarlar, siyasal İslamcılar hayatta karşılaştıkları sorunları, olayları din terazisi ile tartıyor ve din gözlüğü ile bakıyorlar. Dini, dinin hükümlerini, o hükümleri açıklayan insanların sözlerini ölçü olarak alıyorlar. Olaylara onların inançları, gözleri ve gözlükleri ile bakıyorlar. Sürekli değişim ve gelişim içinde olan insanlık, 3300, 2000 ve 1400 yıl önceki teraziler ile yapılan tartım ve ölçümler ile hayatını şekillendiriyor, o yılların değerleri ile günümüzü yaşıyor, şimdiki ve gelecekteki hayata, geçmişin gözlükleri ile bakıyor, yönlendiriyorlar. İnsanlık ne yazık ki geçmişten gelen din terazisinin yanlış değer ve ölçüler gösterdiğinin, gözlüğün ayarının zamanımıza ve insanlığa uymadığının, karanlık gösterdiğinin farkında değil. Din gözlüğünden baktığı dünyanın ve hayatın, gerçek hayat olduğuna inanmış. O terazinin ölçümünü doğru kabul etmiş. Hâlbuki insanlığın var oluşundan günümüze ve gelecekte asla ayarı bozulmayacak, yanlış tartmayacak bir terazi var elinde. AKIL Terazisi, AKIL Gözlüğü.
Bu terazi ve gözlük bünyesinde Vicdanı, Adaleti ve Sevgiyi barındırır. Bunlar, terazinin dengesini, gözlüğün ayarını koruyan ve sağlayan değerlerdir. Akıl gözlüğü ile hayata bakmak ve tartmak aslında insanın doğasında, fıtratında vardır. Ne yazık ki doğasından gelen bu değeri, vahiyciler yüzünden kullanamamaktadır. Bu değerin asla yanlış tartması söz konusu değildir. Bireysel akıl, toplumsal akıl ve evrensel akıl her zaman diliminde, her ortam ve koşul altında, kullanılabilir olması insanlığın en büyük değeri, ölçüsü ve göstergesidir.

Bugün insanlık aklı, vahiyciler ve dinler tarafından esir alınmıştır. Akıl terazisi ile tartamayan, akıl gözlüğü ile göremeyen insanlık, kendisini, aklını, dünyasını sınırlandırmış ve etrafına aşılması çok zor düşünce kaleleri örmüştür. Kendisini vahyin hapishanesine hapsetmiş, vahiycileri de kendi başına gardiyan dikmiştir. Akıl terazisi yerine din terazisini, akıl gözlüğü yerine din gözlüğünü kullananlar hem kendilerine hem insanlığa hem de diğer varlıklara haksızlık etmiş, zulmetmiş olurlar. İnsanlık, hayata akıl gözlüğü ile bakıp, akıl terazisi ile tarttığında, Aklı vahiycilerin ve dinlerin esaretinden kurtarabildiğimizde dünya daha yaşanabilir gerçek bir cennet haline gelecektir.

Uydurma elçi ve kitaplar peşinde koşan insanlık, cennet olacak dünyasını kendi eliyle cehenneme çevirmektedir.

Sağlık ve Sevgi ile Kalınız.

KORKUYORUM..(!)

Yazan: Wiseman


KORKUYORUM..(!)


●►UYARI: Diğer makalelerde zaten defalarca savaş konulu sure ve ayetleri önceki ve sonrakilerle birlikte tüm olarak defalarca ele aldım. Bu makalede surelerin sadece kelimesinin geçtiği ayetlere yer verilmiştir. Amaç; "Herkesi yaratan" bir Allah var ise onun "ne şartlar altında olursa olsun, gerekçesi ne olursa olsun" kendi yarattıklarını birbirine düşürmesinin ve sürekli savaşmaktan bahsetmesinin absürt olduğunu göstermektir. Taraf tutan ve sürekli taraf değiştiren, her kitabında savaştan bahseden "merhametli" bir ilah olamaz. İyi okumalar.

Diyorlar ki neden dinleri, dinbazları ve dincileri bu kadar eleştiriyorsun? Bu kadar eleştirmen onlardan korktuğunu göstermez mi?
Evet, itiraf ediyorum. Onlardan çoook korkuyorum.

3300-2000 ve 1400 yıldır dünyaya hâkimler. Hangi taşı kaldırsanız altından Teistler, dinciler, Dinbazlar ve siyasal İslamcılar çıkıyor.

Bunca yıldır zihniyetleri uğruna dünyada yüzlerce, binlerce savaş çıkarmışlar. Milyonlarca insan öldürülmüş.
Ne için? Benim inandığım Yaratıcı’ya inanmıyorsun diye!
Ne için? Benim Peygamberime inanmıyor, saygı duymuyorsun, benim gibi düşünmüyor ve inanmıyorsun diye!
Ne için benim gibi ibadet etmiyorsun diye!

Peki, sizler gibi düşünmeyenlere, inanmayanlara ne yaptınız?
Öldürdünüz, yaktınız, kestiniz, taşladınız, tecavüz ettiniz!

Nasıl korkmayayım ki? İnandığınız Yaratıcınız bile sözde gönderdiği kitaplarında:

KUR'AN'DA;
  • Bakara 191: “Onları bulduğunuz yerde ÖLDÜRÜN.”
  • Bakara 193: “Fitne ortadan kalkıp Allah’ın dini tamamı ile egemen oluncaya kadar onlarla SAVAŞIN!”
  • Bakara 216: “SAVAŞ size farz kılındı.”
  • Nisa 89: “Onlar kendileri inkar ettikleri gibi, keşke siz de inkar etseniz de eşit olsanız isterler. Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları tutun, bulduğunuz yerde ÖLDÜRÜN. onlardan dost ve yardımcı edinmeyin.”
  • Maide 33: “Allah ve peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası ÖLDÜRÜLMEK veya ASILMAK yahut çapraz olarak EL VE AYAKLARI KESİLMEK ya da YERLERİNDEN SÜRÜLMEKTİR. Bu onlara dünyada bir rezilliktir.”
  • Maide 35: Ey inananlar! Allah’tan sakının, O’na ulaşmaya yol arayın, yolunda CİHAD edin ki kurtulasınız.”
  • Maide 38: Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü allah tarafından ibret verici bir ceza olarak, ELLERİNİ KESİN.”
  • Enfâl 5: “Nitekim Rabbin seni, hak uğruna SAVAŞMAK için evinden çıkarmıştı.”
  • Enfal 12: “Rabbin meleklere, “ben sizinleyim, inananları destekleyin” diye vahyetti. “Ben inkar edenlerin kalblerine KORKU SALACAĞIM, artık VURUN ONLARIN BOYUNLARI ÜSTÜNE VURUN HER PARMAĞINA” dedi.”
  • Enfâl 39: “Ortalıkta fitne kalmayıp, din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla SAVAŞIN.”
  • Enfâl 58: “Eğer bir kavmin, sözleşmeye aykırı bir hainlik yapmasından KORKARSAN, SAVAŞTAN önce aynı şekilde ANTLAŞMAYI BOZDUĞUNU kendilerine bildir.”
  • Tevbe 5: “Hürmetli aylar çıkınca, puta tapanları bulduğunuz yerde ÖLDÜRÜN; onları yakalayıp HAPSEDİN; her gözetleme yerinde onları bekleyin.”
  • Tevbe 14: “Onlarla SAVAŞIN ki Allah, SİZİN ELLERİNİZLE onların CEZASINI versin ve … onları rezil ve rüsvay etsin...”
  • Tevbe 29: “Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde ne Allah’a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyen kimselere ALÇALMIŞ oldukları halde elden CİZYE verecekleri hale gelinceye kadar SAVAŞ yapın.”
  • Tevbe 73: “Ey Peygamber! KAFİRLERLE CİHAT ET; onlara karşı SERT DAVRAN. Varacakları yer cehennemdir.”
  • Nur 2: “Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, allah’ın dini konusunda o ikisine ACIMAYIN. Onların ceza görmesine, inananlardan bir topluluk da ŞAHİT olsun.”
  • Muhammed 4: “Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda BOYUNLARINI VURUN; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin; allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü ÖÇ alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir.”
  • Tahrim 9: “Ey Peygamber! Kâfirlerle CİHAT et; onlara karşı SERT davran. Onların varacakları yer cehennemdir.” DİYORSA!

TEVRAT’TA;
  • Samuel 15:3: “Şimdi git Amekliler’e SALDIR. Onlara ait her şeyi tümüyle YOK ET. Hiçbir şeyi ESİRGEME. Kadın, erkek, çoluk, çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini ÖLDÜR!”
  • Yeşeya 13:15-18: “Yakalananın bedeni DELİK DEŞİK EDİLECEK, ele geçen KILIÇTAN GEÇİRİLECEK. Yavruları gözleri önünde PARÇALANACAK, evleri YAĞMALANACAK, kadınlarının IRZINA GEÇİLECEK!”  DİYORSA!

İNCİL’DE;
  • Matta 10:34: “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın. BARIŞ DEĞİL KILIÇ GETİRMEYE GELDİM.”
  • Luka 12:49: “Ben dünyaya ATEŞ YAĞDIRMAYA GELDİM. Keşke bu ateş daha şimdiden alevlenmiş olsaydı. Yeryüzüne barış getirmeye mi geldiğimi sanıyorsunuz? Size HAYIR diyorum, AYRILIK GETİRMEYE GELDİM.” DİYORSA!

EĞER BİR DİN ÖLDÜRMEYİ EMREDİYORSA ÖLDÜRÜLMESİ GEREKEN O DİNİN KENDİSİDİR!

Nasıl korkmayalım?!
Önce Ahlak, Adalet ve her türlü güzelliği dininize bağladınız. Sonra dininiz adına öldürmekten, yakmaktan, taşlamaktan, tecavüz etmekten, hırsızlıktan, adaletsizlikten, ahlaksızlıktan ve her türlü pisliği yapmaktan çekinmediniz!

Nasıl korkmayalım?!
Dinimiz “Oku”, “Düşün”, “Akletmez misiniz?” diyor. Dediniz ama sözde âlimleriniz çıktı “İslam vallahi de billahi de akıl dini değildir”, “Her şeyi sorma” dediniz! Aklı yok saydınız.

Nasıl korkmayalım?!
Hem “İlim Çin’de de olsa gidip alınız, İlim Müslümanın yitik malıdır” dediniz!

Ardından “Uzayda ne var? Niye gidiyorsun? O kadar masraf edeceğine ver bana yüzbin dolar ben sana söyleyeyim.” dediniz. Tübitak’a yapılan onlarca bilimsel başvuruyu reddettiniz! Ledli ekmek dolabına ödül verdiniz. Hiçbir bilimsel faaliyette yer almadınız. Bilimi reddettiniz!

Nasıl korkmayalım?!
Bizler, emredilen şey ne olursa olsun akıl, vicdan, ahlak ve bilimin dediği, doğru olanı yapın derken; sizler, emredilen şey istediği kadar doğru, akli, ahlaki, vicdani ve bilimsel olursa olsun, dinimiz, peygamberimiz ne diyorsa onu yapın dediniz!

Akıl, Vicdan, Ahlak ve Bilimi yok sayıp yerine dinlerinizi tercih ettiniz!

Nasıl korkmayalım?!
Dincileriniz, dinbazlarınız, siyasal İslamcılarınız, bizlere bu dünyada şükrettirip, cehennem ile korkuturken, öbür dünyada cenneti vadettiler. Kendileri, “haram helal ver Allah’ım, aciz kulun yer Allah’ım” deyip, her türlü mala sahip olup ,dünyada cenneti yaşıyorlar!

Nasıl korkmayalım?!
Şeytan bile sizleri görünce, kendisine gerek kalmadığını düşünüp İslam dünyasını terk etmiş!

Nasıl korkmayalım?!
O kadar cahil bir nesil yetiştirdiniz ki düşünemiyor, sorgulamıyor, eğri ile doğruyu ayırt edemiyor. İletişim bile kuramıyoruz.

Nasıl korkmayalım?!
İnandığınız bir kitap var ve onu kendi dilinizde bile okumuyorsunuz. Okuyan bizler, bakın söylediğin yanlış, kitabınızda böyle yazıyor dediğimizde, bizleri yalancılıkla suçlayıp, kitabınızı açıp okumaya tenezzül bile etmiyor, körü körüne inanmaya devam ediyorsunuz.

Nasıl korkmayalım?!
“İnanmıyorsan saygı duy” deyip öldürmeye, vurmaya, kırmaya kalktığınız için korkuyoruz.

Bizler, iyi insan olmaya çalışırken sizler ille de “inanan insan” diye direttiğiniz için korkuyoruz.

Bizler, kölelik ve cariyelik insanlığa yakışmaz dedikçe dininiz ve sizler kölelik hak, cariyelik helal dediğiniz için korkuyoruz.

Bizler, “tek eşlilik, kadın hakları, kadın erkek eşit” dedikçe sizler “dört ver Allah’ım dört de yetmez üstüne sayısız cariye ver Allah’ım” dediğiniz için korkuyoruz.

Bizler, evlilik için en az 18 yaş derken sizler bir yaşında ki bebeklerle bile evlenilebilir dediğiniz için korkuyoruz.

Bizlere “eşlerinizi bizden nasıl koruyacaksınız?” dediğiniz için korkuyoruz.
“Kafirlerin eşleri Müslümanlara helaldir” dediğiniz için korkuyoruz.

Bizler, dinler dünya nimetlerinin haksız bölüşümünü insanların kolay kabul etmelerini sağlayacak, psikolojik bir kontrol mekanizmasıdır, kutsal sandığınız dinler emperyalizmin ilahi versiyonlarıdır dedikçe, sizler başınızı dinlere gömüp sömürmeyi ve sömürülmeyi seçtiğiniz için korkuyoruz.

Bizler akıl, bilim, vicdan, ahlak dedikçe, sizlerin “cahilliği, aptallığı” yüzünden insanlarımız ve ülkemiz mahvolduğu için, aynı nüfusa sahip medeni ülkelerden bile on kat fazla camiye ve on kat fazla din personeline sahip olmamıza rağmen, gelişmişlik ve medeniyette yüz kat geri olduğumuz için korkuyoruz.

Yüz binlerce atanamayan öğretmenler açıkta beklerken, her kurum ve kuruluşa din personeli atamanızdan, din adamlarınız günde bir saat çalışıp, kalan zamanda siyasal İslamcı partilerinizin militanlığını yaptığı için korkuyoruz.

Diyanetin bütçesi son on beş yılda on kat arttığı ve çoğu bakanlıktan yüksek olduğu içi, akıl ve bilim ile kalkınacakken din, dinci, dinbaz ve Siyasal İslamcılarınız ile hem duyarsız hem ahlaksız olduğunuz için korkuyoruz.

Düşünmek ve sorgulamak yerine kendi ellerinizle yönetimi ve kontrolü dinci, dinbaz ve siyasal İslamcılara verdiğiniz ve onlara inanıp peşinden gittiğiniz için korkuyoruz.

Binlerce yıl önceki kralları ve yöneticileri peygamber diye dayattığınız, inancınız ve dinleriniz adına aklın, vicdanın, bilimin kabul edeceği bir delili binlerce yıldır ortaya koyamadığınız için korkuyoruz.

İnancınız, akıl, vicdan, bilim ve sevgi üzerine değil “ganimet ve seks” üzerine kurulu olduğu için korkuyoruz.

Zayıfken hoşgörülü, güçlenince zalimleştiğiniz için korkuyoruz.

Her Müslüman Kur’an’ı ve dini kendine göre farklı anlayıp farklı uyguladığı için korkuyoruz.

Gerçek Şeytan’ın bu dünyada size din ve ahlak dersi vermeye kalkan yobazdan başkası olmadığını göremediniz, toplum olarak sizlere Allah, din, peygamber denilip Kur’an sallandığında, aklınızı ve vicdanınızı kaybettiğiniz için korkuyoruz.

Dünya bilgi çağını yaşarken sizlerin hala geleceğe 1400 yıl önceki gözlük ve akılla baktığınız için korkuyoruz.

Sözde dinciler, Dinbazlar, siyasal İslamcılar, hocalar kadın ve çocuklara camilerde, vakıflarda tecavüz ederken sustuğunuz için korkuyoruz.

Tübitak’ın başına hayvanat bahçesi müdürünü atadığınız, sözde profesörlerinizin “cahilin ferasetine güveniyorum” dediği için korkuyoruz.

İlkokul ve İmam Hatiplilerin, iki liralık tespih sallayarak, Boğaziçi, Bilkent ve ODTÜ lülere “biz Osmanlı torunuyuz” deyip ayar vermeye kalktığınız için korkuyoruz.

Çarşaf giyenlere “saygı beklerken”, etek giyenlere “cehennemlik” deyip saldırdığınız, her türlü pisliği ve günahı işleyip kendinizin mahşer günü sorgusuz cennete gideceğinizi söylerken bizleri cehennemlik deyip aşağıladığınız için korkuyoruz.

Kadınları aklen ve dinen eksik, erkekleri kadınlardan üstün ve hâkim, mirasta ve şahitlikte iki kadın bir erkeğe eşit, kadınları köpek, eşek, domuz gibi fitne ve uğursuz, satılan bir mal gibi gördüğünüz, itiraz eden kadını dövün dediğiniz için korkuyoruz.

Bu gün ben peygamberim diyen birini akıl hastanesine kapatırken, binlerce yıl önce “ben peygamberim ve Allah oğlumu kurban etmemi istedi” diyenleri peygamber kabul edip peşinden gittiğiniz için korkuyoruz.

Cenneti bu dünyada hep beraber yaşamak ve dünyamızı cennete çevirmek varken, bu dünyayı cehenneme çevirip, cenneti bilinmeyen öbür dünyada yaşamaya ötelediğiniz, güneşin balçığa battığı, dünyanın evrenin merkezi ve dünyayı düz olarak gördüğünüz gerçek dışı fikirlerinizden korkuyoruz.

Dinlerle yetinmeyip, tarikatlara bölündüğünüz ve aynı dinden ama farklı tarikattan olanları bile cehennemlik ilan ettiğiniz için korkuyoruz.

Bu dünyada seks yapıp içki içenleri cehennemlik görürken, cennette seks ve içkiyi ödül yapmanızdan korkuyoruz.

Aklınızı ve vicdanınızı esir alan inançlarınızdan düşünme, sorgulama ve araştırma ile kurtulabilecekken aklınızı ve vicdanınızı özgür bırakmadığınız için korkuyoruz.

İnandığınız Yaratıcı bile kendisine inanmayanlara hayat hakkı verip rızıklandırırken sizler, sizin gibi düşünmeyip inanmayanlara hayat hakkı tanımadığınız için korkuyoruz.

Dinleri terör unsuru haline getirdiğiniz, ne göründüğünüz gibi ne de olduğunuz gibi görünmediğiniz için korkuyoruz.

Dua ile her şeyi halledebileceğinizi sanıyorsunuz ama bir aspirinin verdiği faydayı milyonlarca dindarın duasının veremeyeceğini göremediğiniz için korkuyoruz.

Demokrasi, Cumhuriyet ve Laikliğin insan onuruna en yakışan değerler olduğunu göremediğiniz için korkuyoruz.

İşinize gelmeyen ayetleri bile zamana, mekâna, kişiye göre işinize geldiği gibi eğip bükmenizden, kendi öz dilimiz Türkçe yerine Arapça’ya sahip çıktığınız için korkuyoruz.

Aç insanları sofranıza çağırmayıp gözyaşlarını seyrederken, insanları cennete çağırmanızdan korkuyoruz.

Dindar ama ahlaksız, akıllı ama vicdansız, güçlü ama adaletsiz, ibadetinde ama hırsız durumuna geldiğiniz için korkuyoruz.

Dinlerin sermayesi yalan olan en karlı ticaret ve insanlık için en büyük toplumsal hastalık olduğunu göremediğiniz için korkuyoruz.

Toplumsal en büyük silah olan dininizi ve inancınızı, siyasetçilerin eline verdiğiniz için korkuyoruz.

Ticari kuruluşlar olan tarikat ve cemaatlerin müşterisi haline geldiğiniz için korkuyoruz.

Başörtüsünün, kadının saçını değil beynini ve fikirlerini örtmek olduğunu göremediğiniz için korkuyoruz.

Binlerce yıldır dinlerin insanlığı, inananlarını mükemmelleştiremediğini göremediğiniz için korkuyoruz.

Dinlerin bilim değil cehalet ve cahil ürettiğini göremediğiniz için korkuyoruz.

Dinlerin tedavi edilebilen bir akıl hastalığı olduğunu, tedavisinin de düşünme, sorgulama, bilimsel eğitim olduğunu göremediğiniz için korkuyoruz.

Bilmenin inanmaktan üstün olduğunu, bilirseniz kandırılamayacağınızı, inanç ile gerçekleri görüp bilemeyeceğinizi anlayamadığınız için korkuyoruz.

Bir dinin birden çok Tanrısının olması ne kadar saçma ise, bir Tanrının birçok dininin olmasının da o kadar saçma olduğunu göremediğiniz için korkuyoruz.

Domuzu haram diye yemeyip haramları domuz gibi yediğiniz, yaratıcının ve dinlerin değil insanların korunmasına ihtiyaç olduğunu göremediğiniz için korkuyoruz.

Hukukta, adalette, suçlarda bilimsel delil ararken, dinlerde bilimsel delil aramadığınız, din beyne girince aklın beyni, vicdanın kalbi, ahlakın dili terk ettiğini göremediğiniz için korkuyoruz.

İnsanların dinlerini seçemediğini ana, baba ve çevrenin baskısı ile dindar olduğunuz için korkuyoruz.

Yapılan zulümler karşısında “gerçek İslam bu değil” deyip İslam adına yapılan zulümleri görmezden geldiğiniz için korkuyoruz.

Siyasal İslamcı liderlerinize, “peygamber”, “Allah seviyesine çıkardığınız”, “g-tünün gılıyık”, “anamın üstünde görsem or-spuluk anamdadır”, “istesin cariyesi olurum”, “b-ku bile mis gibi kokar” deyip, tapındığınız için korkuyoruz.

Dünyayı kan gölüne çevirdiğiniz, kadın-erkek-bebek öldürdüğünüz, yaktığınız, taşladığınız, kol bacak kestiğiniz için korkuyoruz.

“İslam mükemmeldir” dediniz ama ne dininizi ne kendinizi mükemmel yapamadığınız için korkuyoruz.

Aslında senin inanmana, tapınmana itirazım yok ama inancınızı insanlara dayattığınız için korkuyoruz.

Yaratıcının elçisinin peygamberler değil Akıl ve Vicdan olduğunu göremediğiniz, öldürmeyi Allah’a yakıştırdığınız, dininiz korkutma dini olduğu için korkuyoruz!

Allah var diyorsunuz ama Allah yokmuş gibi yaşadığınız için korkuyoruz.

Onlar, İNANDIKLARI ALLAH’TAN KORKMAZKEN benim onlardan korkmam normal değil mi?

Sağlık, Sevgi ve Bilimle kalın.

BEDAVA PEYNİR FARE KAPANINDA OLUR!

Yazan: Wiseman


BEDAVA PEYNİR FARE KAPANINDA OLUR! 


Geçenlerde Facebook sayfamda aşağıdaki sözleri paylaştım:
“DİNCİ, DİNBAZ, ŞEYH, ŞIH, SİYASAL İSLAMCI,
TARİKAT VE CEMAATLER AKIL VE İNANÇ HIRSIZLARIDIR.”
“TARİKATLAR VE CEMAATLER MÜŞTERİSİ BOL TİCARİ KURULUŞLARDIR.
SERMAYELERİ DİN, İNSANLARIN EĞİTİMSİZLİĞİ VE SAFLIĞIDIR.”


Bu gönderime bir arkadaş yorum yapmış. Yorumunda kısa ve öz olarak “Kendisinin bir tarikat yurdunda kaldığını, kaldığı bu tarikattan herhangi bir kötülük, zarar görmediği gibi aksine bedava yediğini, içtiğini, yattığını hatta harçlık bile verdiklerini, dinini öğrendiğini” vs. anlatıyor. Bana da tarikat ve cemaatlere ön yargılı yaklaşmamamı tavsiye ediyor.

Konuyu kişiselleştirmemek için genelleyerek ele almak istiyorum. İstiyorum ki derin uykuda olan bazı beyinler uyansın.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki hiçbir tarikat, cemaat ASLA insan ve toplum yararına hareket etmez. Çünkü tarikatlar ve cemaatler TİCARİ İNANÇ SÖMÜRÜ yapılarıdır. Dinen de kanunen de yasal yapılar değildirler.

Siz hiç;
  • Devlet okullarına yardım eden, okulların ihtiyaçlarını karşılayan tarikat, cemaat görüp, duydunuz mu?
  • Çocuk Esirgeme Kurumlarına, yetimlere, yardım eden tarikat, cemaat görüp, duydunuz mu?
  • Kadın sığınma derneklerine, evlerine, dul, sokakta kalmış kadınlara yardım eden tarikat, cemaat görüp, duydunuz mu?
  • Yaşlılar yurdunda kalan, bu tür kurumlara sığınan yaşlılara, hastalara yardım eden tarikat, cemaat görüp, duydunuz mu?
  • Engelli, sakat, muhtaç, açta, açıkta kalmış, yiyecek ekmeği olmayan, sokakta yaşayan, muhtaç kişilere yardım eden tarikat, cemaat görüp, duydunuz mu?
  • Hayvanlara, doğaya yardım eden tarikat ve cemaat gördünüz mü?
  • Camilerin bu tür muhtaçlara açıldığını duydunuz gördünüz mü? İmamların bu tür muhtaçlar ile ilgilendiğini duyup gördünüz mü?
  • Tarikat ve cemaatlerin, şeylerin ve şıhların, hocaların ve imamların bilim ile bilim insanlarına destek olduklarını duyup gördünüz mü?
Duyamazsınız, göremezsiniz!

Peki, bu tarikat ve cemaatler ne yaparlar, kimlere yardım eder, kimlerin peşinden gider, kimler ile ilgilenirler?

* Kur’an kursları adı altında gayri hukuki, gayri ahlaki ticarethane açarlar. Cami yaptırırlar, kendilerine militan ve insan kaynağı için okul yaptırırlar. Ancak bütün bunlar ticarethanelerini daha da büyütmek için ileriye dönük yatırımlardır.

* Camilerde, evlerde, okullarda kendi dilini bile düzgün öğrenemeyip, konuşamayan kişilere Arapça (TÜRKÇE DEĞİL) Kur’an öğretirler. Ama anlatırken onlara Kur’an’ın gerçekte ne dediğini değil, kendi işine geldiği gibi kendi yorumları ile Türkçe anlatırlar. Bir müddet sonra Kuran öğrenme ve okuma işi hocanın Türkçe din anlatım ve öğretimine dönüşür. Daha doğrusu beyin yıkamaya dönüşür.

* Dini eğitim ve militan yetiştirme faaliyetlerine özellikle küçük yaştaki çocuklardan başlarlar.

*Her tarikat ve cemaatin kendilerini tanıtan, birbirlerini tanıyan kıyafet, sembol, işaret, sözleri vardır.

* Kendi tarikat ve cemaatlerine devam eden kişilere KUR’AN’DAN ÖNCE kendi tarikat ve cemaatlerinin ilkelerini, kurallarını anlatır ve öğretirler. Hiçbir tarikatta, cemaatte ASLA Kur’an ve ibadet öncelik değildir. Kur’an ve ibadet sadece faaliyetleri için perde ve yemdir.

* Öğrencilere ders desteği adı altında (bu arada göstermelik ders desteği de verirler) grup toplantılarına, beyin yıkama faaliyetlerine alırlar.

* Adım adım ilerleyen, güvenilir, sadakatini ispat etmiş müritlerine, Şeyhleri, Şıhları, Hocaları ile tanıştırıp onurlandırırlar. Sofrasına oturturlar. Sırtı sıvazlanıp gururu okşanır. Tava getirilir.

* Hemen her tarikat ve cemaatin birbirine benzer, görünen ve görünmeyen, gizli, illegal yapılanması vardır. Hücre sistemi uygularlar. Her şahıs ve gruptan sorumlu kişiler vardır.

* Her tarikat ve cemaatte Şeyhin, Şıhın, Hocanın yanında “Şeyhi uçuran” şakşakçısı, yardakçısı, tasdikcisi, yalancı şahidi vardır.

* Sürekli olarak “ALLAH RIZASI İÇİN” dilencilik yaparlar. İnsanların dini duygularını sömürerek maddiyat adına ne varsa toplarlar. Bunlar bazen müritlerinin evleri, arsaları, dükkânları, birikmiş büyük yatırımları olur. Kurban, sadaka, fitre, adak, deri, kermes gelirleri ve en küçük maddi yardımlar bile birikerek milyonlar milyarlar olur. Kısacası bol bol haram yerler.

* Her tarikat ve cemaat için mürit demek; MÜŞTERİ demektir. YOLUNACAK KAZ demektir, MİLİTAN demektir, TETİKÇİ demektir, PARA KAYNAĞI demektir, HİZMETKÂR demektir, KÖLE demektir. Kadın ve çocuklar CİNSEL OBJE olarak istismar edilecek köle demektir.

* Tarikatlar ve cemaatler kimlere yanaşır? Siyasi partilere ve kişilere… Neden? Nemalanmak, devlete sızmak, devlette yapılanmak ve devleti soymak için. Şimdiye kadar siyaset dışı kalmış bir tarikat, cemaat gördünüz mü?

* Yardım ettikleri (ediyor göründükleri) kişiler genelde ileride kendilerine yapılan yardımdan kat be kat fazlasını alabilecekleri kişilerdir. Bunlar özellikle öğrenciler, iş adamları, sanatçılar, futbolcular, ticarethanesi olan kişiler, varlığı olup bu varlığını tarikatlarına bırakacak kişiler, tarikat için koşturacak, mürit bulacak, hizmet edecek, kirli işlerini gördürecekleri kişiler... Yardımlar sadece bunlara gider. Toplanandan ve gerekli yerlere harcanandan geri kalan yardımlar Şeyhe, Şıha, Hocaya ve yardakçılarına YAT, KAT, AVRAT olarak döner, dönüşür.

Peki, insanlar neden bu tarikat ve cemaatlerin peşinden gider ya da tuzağına düşer?

Bunun iki temel nedeni vardır:
1-Dini duygular
2-Menfaat

1- Dini duygular ile hareket edenler aslında “SAF, TEMİZ” insanlardır. Gerçekten Yaratıcıya, dine, peygambere, Kur’an’a inanan ve ibadetini yapan, hayatını bu yönde düzenleyen insanlardır. Bunlar genelde “ALLAH RIZASI” için hareket ederler. Tek amaçları Allah’ın rızasını kazanmak, öğrenci okutmak, varlıklı iken katkıda bulunmak, vicdanen rahatlamak, inandığı gibi düşünen çevrenin içinde bulunmak. Bu tür insanlar sevap işlediklerini düşünür ve iç huzur bulurlar. Vicdanlarını rahatlatır ve görevlerini yaptıklarını düşünürler. Verici insanlardır. Genelde “mütedeyyin, muhafazakâr” dırlar. Zararsız ve iyi vatandaştırlar. Fakat bilmeden ve farkında olmadan tarikatların, cemaatlerin Şeyhlerin, Şıhların, Hocaların ayakta kalmalarını sağlarlar. En büyük tabanı bu kitle oluşturur. İnançları, dinleri, peygamberleri ve Kur’an konusunda cahildirler. Bilgiyi hazır alırlar, Okumayı sevmezler. Anlatılan dini bilgilere inanırlar. Kitap değil, kulaktan dolma, kahve ve sohbet Müslümandırlar.

2- Menfaat için hareket edenler ise oldukça geniş bir yelpazeyi kapsar. Bu tür insanların tek amaçları vardır, o da bu sistemden mümkün olduğunca yararlanmak, su akarken kovalarını doldurmak… Aslında yararlanma karşılıklıdır ve her iki taraf da bunun farkındadır. Al gülüm ver gülüm yaparlar. Onlar için inanç, din, peygamber, Kur’an, Allah asla umurlarında değildir. Sadece bu değerler üzerinden neler elde edebileceklerine bakarlar.

Bu yelpaze geniştir. Öğrenci için ele alacak olursak, hazır ve güvenli yatacak bir yer, elektrik, su parası yok, servis ücreti yok, yemek hazır, temizlik derdi yok. Başlıkta dediğim gibi “Bedava peynir sadece fare kapanında olur.” Hiçbir tarikat, cemaat, şeyh, şıh, hacı, hoca abi, abla size karşılığını almayacağı bir hizmet vermez. Sizin Allah rızası için sandığınız şey gelecekteki menfaatlerinden başka bir şey değildir. Kaz gelecek yerden tavuğu esirgemezler. Bu gün değilse on yıl sonra fatura sizin önünüze konacaktır. İstemeseniz de bedel ödettirilecektir. Birçok sanatçı, sporcu, iş adamı, esnaf, tarikat ve cemaatten hizmet alan, destek alan herkese bu bedel ödettirilmiştir.

Peki, bu karşılıklı menfaate dayanan ilişkilerdeki alan ve veren kişilerin özellikleri nasıldır?

Daima aldıkları "çaldıkları" verdiklerinden fazladır. Bukalemun gibidirler, her renge bürünebilirler. İbadeti gösteriş için yaparlar. Dilbazdırlar. Allah, peygamber, Kur’an, inşallah, maşallah dillerinden düşmez. Karşısındakinin nabzına göre şerbet verirler. Yalancı, riyakâr, sahtekâr, dinci, dinbaz, üçkâğıtçı, ahlaksız, kuralsız, korkusuz, kalpsiz, vicdansız, rahatlıkla dinini, kitabını, peygamberini, hatta ALLAH’I, MİLLETİ ve VATANI bile satabilirler. Diğer yelpazedekiler farklı değildir.

Tarikat ve cemaatler ile ilişkisi olmayan saf Müslümanlara gelince… Onlar hala tribünde sahnelenen oyunu seyrediyorlar. Kimi oyun olduğunun farkında ama umurunda değil, kimi hala saf duygularla “yok ya olamaz Müslüman bunlar… Öyle şeyler yapmazlar. İnanmam.” Diyorlar. Özellikle anneler, kadınlar sustukları, susturuldukları için tarikat ve cemaatler, şeyhler ve şıhlar ayaktalar. Sağduyulu insanlar, erkekler, babalar, öğretmenler, bilim insanları, askerler, hukukçular, toplumun her kesimi korktukları ve sustukları için bu tarikat ve cemaatlerin düzenleri, düzenbazlıkları, sistemleri ayakta. Nasılsa benim partimden, benim tarikatımdan, cemaatimden deyip susanlar… Başını kuma gömenler, görmeyip, duymayıp, susanlar… Hepimiz suçluyuz.

İnançlı olmak, dindar olmak, Müslüman olmak için tarikatlara, cemaatlere, şeyhlere, şıhlara, hacılara, hocalara, imamlara, aracılara ihtiyacınız yok. Kur’an’ı anlamak ve öğrenmek için ASLA AMA ASLA Arapça bilmenize ve okumanıza gerek yok. İnanın bana, sizi yaratan bir yaratıcı varsa sizin dilinizden anlar. Anlamıyorsa zaten YARATICI olamaz o. Lütfen dininizi, Kur’an’ı kendi dilinizde TÜRKÇE okuyun. Düşünerek ve sorgulayarak bilim ışığında ve bu günün değerleri ile okuyun. İnancınızı çaldırmayın.

Hiçbir şey yapamıyorsanız bu yazıyı paylaşın. Belki bir kişiyi kurtarmış olursunuz.
Sağlık ve Sevgi ile kalın.

AHLAK VE DİN

Yazan: Wiseman


AHLAK VE DİN


Ahlakı anlamak için önce insanın fıtratına (doğasına, yapısına) bakmak lazım. Nedir fıtrat? Bir bakış açısına göre her varlığın nüvesi, mayası, özüdür, varoluşsal değerlerdir fıtrat. Yani o varlığın özünde nelerin olduğunu anlamak için özüne, içeriğine bakmak lazım deriz ya…

İnsan ahlakı iki temel kaynağa sahiptir.

1-İnsanlığın doğuştan gelen, vicdandan kaynaklanan fıtri bir ahlak

2- Sonradan kazandığı bir takım tutum, davranış, iyi ve güzel niteliklerin bütünü olan ahlak.

Bu iki temeldeki tek kural ise “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamaktır.” Sonradan kazanılan ahlak, aklın, ailenin, çevrenin toplumun, zamanın, coğrafyanın, kültürlerin üretimidir, dinlerin değil. Dinlerle gelen bir ahlak yoktur. Aksine döneminin ahlak kuralları dini metinlere de sokulmuştur. Yani ahlak zamana ve şartlara göre değişkenlik gösterir. Bu nedenle sonradan kazanılan ahlak, evrensel olmadığı gibi kaynağı da yaratıcı değildir.

İnsanın özünde fıtri ahlak dışında neler vardır? Daha insan var olmadan önce dinler ortada yokken, özünde nelerin olduğu belli idi. Nelerdir bu insanın özünde olanlar? AKIL, VİCDAN, ADALET, SEVGİ. İşte bu değerler, din ve diğer kavramlar yokken insanlığın özünde vardı. Bu değerler, dinler ile ortaya çıkmış veya dinler tarafından kazandırılmış değerler DEĞİLDİR! Bu değerler, DİNİ değerler değillerdir! Varoluşsal öz değerleridir. Bu değerler Arap ya da başka bir milliyete ait olamazlar. Tüm insanlığa ait değerlerdir. Din, insan özüne ait değildir, insan üretimidir! Dinler, insana özünde olan ve unuttuğu bu kavramları, hatırlatmak için kendisinin oluşturduğu bir düzen ve sistemdir. Yani dinleri insanoğlu kendisi oluşturmuştur. Toplum ve bireylerin inşası, biçimlendirilmesi için bir referansa, dine ve elçiye ihtiyaç olmadığı gibi ille de bir kaynak ve dayanak aranıyor ise insanlığın evrensel ve ortak olan AKIL, VİCDAN, ADALET, SEVGİ, AHLAK değerleri yeterli kaynak ve dayanaktır.

Bu özün ve değerlerin olması, bir dinin ve elçinin olması ve ya oldurulması gerektiği anlamına gelmiyor. Bunlar sadece VAROLUŞSAL ÖZE AİT DEĞERLERDİR. İlle de bir din arayışındaysanız eğer tüm insanlığın ortak değeri olan ve kabul edebilecekleri bir (AKIL, VİCDAN, ADALET, AHLAK, SEVGİ, İRADE, BİLİM) dini oluşturulmalıdır. Adı da BARIŞ DİNİ, SEVGİ DİNİ, İNSANLIK DİNİ ya da EVRENSEL DİN olsun. Bu dinin referans ve kuralları da insanın özündeki bu ilkelere dayanmalıdır.

Deniyor ki “İnsanoğlu yaratıldı ise başıboş mu bırakıldı? Kendi haline bırakılan insanoğlu kendini nasıl, neye, kime göre geliştirmeyi başaracak?’’ İnsan yaratıldı ise bile boş değil. Tüm insanlığın özünde sonsuza dek ortak değerler olan AKIL, VİCDAN, ADALET, SEVGİ, AHLAK kaynak, dayanak ve elçi olarak var, bunları kullanmak yeterli! Yani gidip de Arap’ın ya da başka bir milletteki uyanıkların bireysel fikirlerinin peşinden gitmemeli!

O yüzden Ateist de olsa, Teist de olsa her insanın özünde (rehber ve elçi olarak) AKIL, VİCDAN, ADALET, SEVGİ ve AHLAK vardır.

Diğer bir soru da "Kimin aklına, vicdanına, adaletine, sevgisine, ahlakına göre hareket edeceğiz?" Sorusudur. İnsanlığın bir kişisel Aklı, Vicdanı, Adaleti, Sevgisi, Ahlakı vardır; bir de yaşadığı toplum ve coğrafyaya uygun ortak yerel Aklı, Vicdanı, Adaleti, Sevgisi ve Ahlakı vardır. En önemlisi bunların da üzerinde ortak Evrensel Aklı, Evrensel Adaleti, Evrensel Vicdanı, Evrensel Sevgisi, Evrensel Ahlakı vardır. Bunlar insanlığın EVRENSEL ve ORTAK değerleridir. Her değerin kendi çapında kuralları, hakları, düzeni, hukuku, yaptırımı vardır. Kişisel olanlar kişisel tabanda, yerel olanlar yerel tabanda, Evrensel olanlar Evrensel tabanda hukukunu oluşturur, yaşanır ve uygulanır. Bireysel olanlar yerele, yerel olanlar Evrensele tabi olursa asla karışıklık oluşmaz.

Sadece insanın içinde bulunduğu şartlara, coğrafyaya, kültüre göre ahlaki değerler farklılık ve değişim gösterebilir. Bu kimseyi ne diğerinden üstün, ne çok ahlaklı ne de çok ahlaksız yapmaz.

Ahlakın temellendirilmesi bir …izm ile değil vicdan ile olur. Bir insanda Vicdan kaybolursa eğer adalet, sevgi ve ahlak da kaybolur. İradesini baskı ve zulümden yana kullanmaya başlar. O nedenle Ahlakın etkileşimi Akıl, Vicdan, Adalet, Sevgi, çevre ve Coğrafya iledir. Din bir kurum değildir. Din; sadece insana özünü hatırlatıp, inandığı yaratıcısı ile arasındaki bağı sağlam tutmak için, insanlar tarafından ihtiyaca göre kişisel kullanım için oluşturulmuş, bir çeşit kullanma kılavuzudur. O yüzden Aklın, Adaletin, Ahlakın, Vicdanın, Sevginin erdemleştiremediği insanı, din erdemleştiremez. Aklınız, Vicdanınız, Adaletiniz, Sevginiz, Ahlakınız yoksa eğer Dininiz hiç bir işe yaramıyor ve ne yazık ki sizi insan yapmıyor.

Kısmen evrensel olan ahlak, aynı zamanda tüm insanlığın ve şartların ortak değerini taşır. Örneğin insan öldürmek, çalmak, tecavüz etmek, adaletsiz davranmak, sevgisiz davranmak, baskı, zulüm, fikir hürriyetsizliği, fikir dayatmak gibi eylemler evrensel ahlaksızlık kabul edilir. Bazı evrensel ahlak kuralları aynı zamanda evrensel hukuka dönüşmüştür.

Evrensel ahlakın kaynağı; akıldır, vicdandır. Sonradan kazanılan ahlakın kaynağı ise coğrafyadır, şartlardır. Yani zamana ve şartlara göre değişkenlik gösterir. Bu nedenle ahlakın kaynağı ASLA yaratıcı ve dinler değildir.

Bu gün insanlık bırakın bireyseli yerel olan ortak vicdanını kaybettiği içindir ki ahlaksızlık, adaletsizlik kol geziyor. Hırsızlıklar, yolsuzluklar, bebek tecavüzleri, kadına şiddet ve öldürmeler, hukuksuzluk ve zulümler karşısında tepkisiz kalan vicdanlar, kendi vicdanına teslim olmayan insanlık baskı ve zulüm altında adaletini arayamadığı gibi sevgisini de kaybetmiş. Hem bireysel olarak hem de toplumsal olarak ahlaksızlık konusunda tepkisiz ve riyakâr davrananlar, kendi hataları ile kendi sonlarını hazırlıyorlar. Kurtuluş ise toplumun ortak aklında, vicdanında, adaletinde, sevgisinde, ahlakında ve iradesindedir.

İnsanın fıtratına en uygun yaşam tarzını ise din değil, bu saydığımız ortak değerler Akıl, Vicdan, Adalet, Sevgi, Ahlak ile şartlar, coğrafya ve hukuk belirler.

Sağlık ve Sevgi ile kalın.