SON YAYINLAR
latest

728x90

DİNLERİN KİTAPLARI

KK
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KAMİ NEDİR ?

Şintoizm, A,din,Japonların dini,Japonlar neye inanıyor?,Japon Tanrısı,Japonların dini inançları,Kami Nedir?,Kami,Japon'ların inandığı güçler,Uzakdoğu dinleri,Şintoizm ve Kami
Şintoizm Kami inancına ve ibadetine dayalıdır. Peki ama Kami nedir?
Kami'nin en iyi tercümesi "ruh "'dur, ancak bu karmaşık bir kavramın aşırı basitleştirilmiş halidir - kami aynı zamanda manzara unsurları veya doğa güçleri olabilir.
Kamiler, insana yakındır ve insanların dualarına cevap verir. Doğal güçlerin seyrini ve insan olaylarını etkileyebilirler.
Şinto geleneğine göre Japonya'da sekiz milyon milyon kami vardır.

Şintoizm inancı, kami'nin çeşitli fikirlerini içerir. Bunlar birbirleriyle yakından ilişkili iken, tamamen değiştirilebilir değildir ve sadece aynı düşüncenin farklı fikirlerini değil farklı düşüncelerini de yansıtmaktadır.

Yani kelime, varoluşun özünü ya da her şeyde varoluşun özünü ve varlık özünü huşu uyandıran bir şekilde gösteren belirli şeyleri ifade etmek için kullanılır. Sadece kami tabiatını çarpıcı bir biçimde gösteren şeylere kami denir.

Kami nitelik olarak neredeyse her şeydeki kutsal veya mistik unsurdur. Her şeydedir ve her yerde bulunur ve bir nesneyi başka bir şey yerine kendisi yapan şeydir (Örneğin bir taş eğer taş olacaksa onu taş olduran, başka bir şey olmasının önüne geçen odur. Diğer bir deyişle Kami olmazsa bir kuş, kuş olmak yerine başka bir şey olabilir, onu kuş olduran güç Kami'dir). "Kami" kelimesi gizli olan anlamına gelir.

Kami'nin "Musubi" adı verilen özel bir hayat veren uyum sağlayan gücü vardır ve "Makoto" (aynı zamanda samimiyet olarak da tercüme edilir) adlı gerçek bir iradesi bulunur.
Fakat tüm Kami'ler iyi değildir, bazıları kötüdürler.

Bir Tanrı Olarak "Kami"
Kami'nin Tanrı ile aynı olduğu düşüncesi kısmen Mukaddes Kitabın 19.yüzyılda Japoncaya çevrilmesi sırasında “Tanrı” kelimesini çevirmek için kullanılmasından kaynaklanıyor.

Bu olay Japonlar arasında bile büyük bir karmaşaya neden oldu: Şinto ilahiyatçısı Ueda Kenji, 1990 yılında giriş yapan öğrencilerin yaklaşık % 65'inin Şintoizm'deki Kami'yi, batılı bir kavram olan Tanrı ile ilişkilendirdiklerini söylüyordu. Halbuki Kami aslında Batı'nın Tanrı kavramından çok farklıdır.

KAMİ
(Kami kavramını açıklamak oldukça zor.)

Anlayışı kolaylaştırmak için kami genellikle ruhlar veya tanrılar, ilahi varlıklar olarak tanımlanır. Ama kami diğer inançların tanrılarına pek benzemez:

  • Kami pek çok dinde bulunan her şeyden aşkın ve her şeye kadir tanrılar gibi ilahi değildir.
  • Kami her şeye kadir değildir.
  • Kami mükemmel değildir - bazen hata yapar ve kötü davranır.
  • Kami, insandan veya doğadan farklı değildir, onlar yaşam enerjisinin sadece daha yüksek bir tezahürüdür, olağanüstü veya müthiş bir versiyonudur.
  • Kami, doğaüstü bir evrende mevcut değildir, onlar insanlar ve doğa dünyasıyla aynı dünyada yaşarlar.

Kami, evreni yaratan tanrıları içerir ancak şunları da içerebilir:

  • Birçok canlı varlıkta yaşayan ruhlar
  • Bazıları kendilerini var ederler:
  • Dağ ve göller gibi manzara unsurları,
  • Doğanın güçlü kuvvetleri, fırtınalar ve depremler gibi.
  • Ölümlerinden sonra bazı insanların kami olması.

Kami terimi bazen bir şeylerde yaşayan ruhlara uygulanır, fakat aynı zamanda doğrudan şeylerin kendilerine de uygulanır. Bu yüzden dağın ya da şelalenin kamisi, dağ ya da şelale ruhu değil, gerçek dağ ya da şelale olabilir.

3 tip Kami özellikle önemlidir:

  • Klanların ataları Ujigami: Kabile zamanında, her grup belirli bir kaminin hem ataları hem de koruyucusu olduğuna inanmış ve bu ruha ibadetlerini tahsis etmiştir.
  • Doğal nesnelerin ve yaratıkların ve doğa güçlerinin Kamisi.
  • Olağanüstü başarıya sahip ölü insanların ruhları.

Kami'nin Japonca Bir Açıklaması
Şinto'nun yeniden canlandırılması için uğraşan, en seçkin Japon din adamlarından ve meraklılarından biri olan Motoori Norinaga (1730-1801) Kami'yi şöyle tarif etti:
"'Kami' kelimesinin anlamını henüz anlamadım. Klasiklerde en genel anlamda, gökyüzü ve yeryüzü ile ilgili tüm ilahi varlıklar şeklinde görülür. Daha özel olarak Kami, tapınaklarda bulunan ve ibadet edilen ruhlardır."
Prensip olarak insanlar, kuşlar, hayvanlar, ağaçlar, bitkiler, dağlar, okyanuslar - hepsi kami olabilir. Antik kullanıma göre bir huşu duyumuna da kami deniyordu.

En Önemli Kamiler
Amaterasu (Amaterasu-Omikami)
Genellikle 'Güneş Tanrısı' olarak tercüme edilir ve Kami'nin en büyüğüdür. Ise türbesinin Kamisi ve İmparatorluk ailesinin atasıdır.

Benten / Benzaiten
Müzik ve sanat ile ilişkili Hindu kökenli bir kadın Kami'dir.

Ebisu
Refah getiren bir Kami. Aslen İzanami ve İzanagi'nin terk edilmiş asalak çocuğudur.

Hachiman
Okçuluk ve savaş tanrısı.

İzanami - İzanagi
Japonya'yı doğuran iki Kami.

Konpira / Kompira
Şimdilerde denizlerde güvenliği sağlayan bir Kami, ama aslında bir Budist tanrısı. Denizcileri, balıkçıları ve satıcı nakliyesini korur.

Susanoo
Rüzgârın Kami'si ya da felaketlerden hem koruyan hem de koruyan fırtına tanrısıdır. Amaterasu'nun kardeşidir.

Tenjin
Eğitim Kami'sidir, fakat aslında Japon bilim adamı "Sugawara No Michizane"dir. Ebeveynler ve çocuklar sıklıkla Tenjin'den sınavlarda başarı sağlamasını isterler.

Kaynak: BBC

Yazan & Çeviren & Derleyen: A.Kara

CAFERİLİK NEDİR ?

İslam dininin dördüncü halifesi Hz.Ali’nin torunlarından Cafer-i Sadık'ın etrafında toplanan ve onun söylemlerine inanan müslümanların bağlı oldukları siyasi ve fikhî mezheptir. Bu yazıda  Caferiliğin anlamını ve içeriğini daha kapsamlı açıklayacağız. Bilindiği gibi Dünya üzerinde, belirli mensupları bulunan birçok mezhep vardır.Bu mezheplerden  birisi de Caferiliktir ve Ehl-i Beyt mektebinin ortak ismidir.

Caferilik, Hz. İmam Cafer-i Sadık 'ın mezhebine mensup olmak demektir. Hz. Muhammed 'den sonra islam camiasının önderliğinin ilki Hz. Ali'dir.  Ali'nin önderliğinde onun söylemlerini ve fıkıhlarını dinleyen ve uygulalayan on iki imam(ve ehlibeyti) bulunmaktaydı. Kısaca bunlar :
1. Hz.Ali, 2. İmam Hasan, 3. İmam Hüseyin, 4. Zeynel Abidin, 5. Muhammed Bakır, 6. Caf er Sadık, 7. Musai Kazım, 8. Ali Rıza, 9. Muhammed Taki, 10. Ali Naki, 11. Hasan Askeri, 12. Muhammed Mehdi 'dir.

Caferilerin Türkiye'de sayıları 3-4 Milyon civarıdır.  Çoğunluğu Iğdır ve Kars kökenlidir. Caferilik, günümüzde İran’ın büyük bir çoğunluğu tarafından benimsendiğinden dolayı devletin resmi mezhebi olarak kabul edilmiştir. Türkiye’de mensubu fazla değildir. Bu mektebe aynı zamanda İsnaaşeriyye, İmamiyye ve Şiilik de denmektedir. Ancak bu mektep, Türkiye'mizde daha çok Şiilik(Alevilik) isimiyle tanınmaktadır. Ayrıca Irak, Azerbaycan, Lübnan,Arabistan,  Bahreyn, Suriye, İran,Afganistan, Pakistan, Bangladeş ve Hindistan gibi aynı inancı paylaşan Ehl-i Beyt dostlarının yoğun olduğu ülkelerde Şiilik ve Caferilik isimleriyle meşhur olmuştur.

Bu konuyla ilgili dikkat etmemiz gereken nokta şudur ki, bu da Caferiliği diğer mezheplerden ayıran büyük bir özelliktir. Bu mektebe Caferi mezhebi denildiğinde onun da islam camiası içerisinde ortaya çıkan diğer islami mezhepler türünden bir mezhep olduğu düşünülmektedir. Hayır bu şekilde anlaşılmamalıdır. Caferilik Hanefi, Şafii, Maliki, Hambeli Zahiri, Sevri gibi mezheplerden ayrıdır. Çünkü mezhep, belli bir ilmi kariyer ve şartlara, içtihat derecesine ulaşan bir alimin, islam dini üzerinde ortaya koyduğu yorum ve fetvalar mecmuasına denir. Oysa bu mektep, kendisini ilgili kıldığı İmam Cafer-i Sadık ve diğer imamları müçtehit (Kuran ayetlerine ve hadislere dayanarak, onları yorumlayarak yargıya varan din düşünürü.) olarak kabul etmiyor. Aksine; imamların Allah Teala'nın emri ve Hz. Resulullah'ın açıklaması ile tayin edilen birer ilahi delil olduklarına inanıyor. Dolayısıyla da İmam Cafer-i Sadık da dâhil olmak üzere, on iki imamın din konusunda yaptıkları açıklamaların, onların kendi kavrayışları (içtihat) sonucu vardıkları şahsi fetva ve yorumları değil de, bizzat Allah 'ın Muhammed'e indirdiği dini öğretinin özü olduğuna inanılıyor.









CAFERİLİK MEZHEBİNİN DİNİ ESASLARI
Aslında bu mektebe mezhep ismini verenler bu mektebin kendi mensupları değildir. Bu mektebe mezhep ismini yakıştıranlar , islam camiasında her hangi bir müçtehidin fetvalarına uyan diğer islami fırkalardır. Caferilik daha çok ülkemizde ve Şiiliğin yoğun olduğu yerlerde Alevilik'in bir mezhebi olarak görürler. Çünkü bu mezhebinin dini esasları tevhid, nübüvvet, imamet, ahiret ve adalettir. Şer’i hükümleri ise, kitap, sünnet, icma ve akıldır.

Tevhid: Allah birdir. Eşi benzeri ve kimseye benzer bir tarafı yoktur.(anlamına gelir)

Nübüvvet: Peygamberliğin, Allah tarafından seçilen kullarının vahiy yoluyla yetkili kılınmasıdır. Peygamberler, Allah’ın emirlerini halka doğru yolu buldurmak için onlara iletirler. Halka ilettikleri her emrin, doğruluğu kesindir. Peygamberlerin eylemlerinden kesinlikle şüphe edilemez. Hz. Muhammed ise peygamberlerin en üstünüdür. İnsanlara verdiği en büyük hediye ise, Kur’an’dır. (anlamına gelir)

İmamet: İman etmeyi tamamlamanın tek yolu, imamlara inanmaktır. İmamlar, her dönemde, insanların doğruyu bulmaları için görevlendirilmiş kimselerdir. (anlamına gelir)

Ahiret: Ölümen sonra ahiret hayatının kabul edilmesidir. Hiçbir şekilde bilnmeyen ahiret hayatına inanç kesindir. Ahiret yaşamını, sorgusuz sualsiz ve yorumsuz olarak kabul etmek esastır. (anlamına gelir)

Adalet: Allah’ın tüm kullarına adil oluşuna dair inançtır. Kullar, her eyleminde özgürdür. Onların iyi eylemlerine iyilik, kötü eylemlerine kötülükle cevap vermek de, dinin bir gereğidir.(anlamına gelir)

Her ne kadar Alevilerden çok Sünnilerden oluşsa da caferilik mezhebi belirli noktalarıyla sünnilikten ayrılmaktadır. Temelde, inançları sünnilere benzeyen caferilik, şii  mezhebinin bir koludur. Alevilik, kapsamlı bir mezhep olmakla birlikte, caferilik de aleviliğin değişik inanç ve geleneklerden oluşan mezhebidir. Örneğin ; Caferilik mezhebi mensupları, ibadete başlamadan önce birtakım temizlik kurallarını yerine getirirler. Ancak, ayaklarını tamamen yıkamazlar. Islak ellerini ayaklarına sürerek mesh ederler. Günlük ibadetlerini de, sünniler gibi beş vakit namaz şeklinde gerçekleştirirler yalnız; öğlen ve ikindi, akşam ile yatsı namazını birleştirirler.

Caferilikte üyelerden hums adı verilen bir vergi toplanmaktadır. Bu vergi, zekatla aynı değildir. Caferi mensubunun dini liderleri, toplanan gelirin yarısını, peygamberimizin soyundan gelenlere ve fakirlere, yarısının da hüküm verebilecek derecede önemli dini bilgiye sahip olanlara dağıtılması uygun görülmüştür.Bu vergi halkın gelirlerinin beşte birinden alınır.  Ancak, din adamlarının bu parayı kendileri için kullanması kesinlikle yasaktır. Para, mezhebin dini buyrukları için harcanır.

İBADETLERİ
Caferiler Hz. Hüseyin ve yanındakilerin Kerbela’da yezid tarafından şehit edilmesini anmak için kendilerini zincire vuranlar olarak tanınmaktadır. Kerbela olayını inanan herkes ansa da Caferiler gibi o anı yaşayarak anan yoktur. Hz. Hüseyin ve beraberindeki 71 kişinin Kerbela’da şehit edilmesi nedeniyle, Muharrem ayında başlayıp iki ay süren yas tutulur. Muharrem ayının 10.gününde yapılan aşure etkinliği nedeniyle, bölgedeki caferi camileri, ibadetlerini gerçekleştirmek isteyen Caferilerle dolup taşmaktadır. O gün caferi camilerinde yakılan ağıtlar, hoparlörden dışarıya verilir . Olayın üzerinden 1338 yıl geçmesine rağmen acıların hala taze olduğu gösterilmektedir. Mezhebin genç üyeleri, tamamen siyah giyinir ve sinelerini (göğüslerini) yumruklayarak kendilerini zincire vururlar. Caferi mezhebinin kadın üyeleri ise, ” Kasım Otağı” dedikleri beşiğin altından geçerler, dilek dileyip beşiğe başörtü bağlarlar.

Caferilerin ibadetleri temelde sünnilerle aynı olsa da, bazı yönleriyle ayrılmaktadır. Caferiler namaz kılarken, önlerine taş koyarlar ve secde ederken başlarını bu taş üstüne getirirler. Onun için, camilerde bulunan seccade ve kilimlerin üzerine secde yapılamaz. Onlar evlerinde ya da herhangi bir camide namaz kılacağı zaman, önlerine bir taş koyarlar ve bu taşın üzerine secde ederler.Bunun nedeni ise, Caferilerin namaz kılarken secdenin yalnızca taş ve toprak gibi cisimlerin üzerine yapılması gerektiğini düşünmeleridir.

Bu inançları dolayısıyla sünni halktan büyük tepki görmektedirler. Hatta, zaman zaman bu inanca dair tartışma ve saldırılar da yaşanmıştır. 2014 yılında, İstanbul Büyükçekmece’de yapılan ve Hz. Ali Camii adı verilen camiye, inşaat döneminde yaklaşık 30 kişilik bir grup tarafından saldırı düzenlenmişti. Caferilerin taşa taptığını ve onların camisini bölgede istemediğini belirten gurubun başlattığı ve caferilerin de karşılık verdiği olaylar, siyasi mercilerin araya girmesiyle sonlandırılmıştı.

Yazan: N.Kara

YARATILIŞ DESTANLARI

A, din, mitoloji, Yaratılış efsaneleri, Yaratılış mitleri, islamiyet, hristiyanlık, yahudilik, Zerdüştlük, yunan mitolojisi, hinduizm, Çin mitolojisi, mısır mitolojisi, Babil mitolojisi, Aztek mitolojisi, İskandinav mitolojisi,
YAHUDİ & HRİSTİYAN VE İSLAMİ İNANÇTA YARATILIŞ
Yahudi Torah ve Hristiyan İncil'in ilk kitabı olan "Yaratılış", her ikisi de bugünün Yahudi, Hristiyan ve İslami inançları tarafından dünyanın yaratılışı olarak kabul edilen iki asal öykü içerir. İlkinde, Tanrı, "Işık olsun," der ve ışık olur. Altı gün içinde, gök, toprak, bitkiler, güneş ve ay, hayvanlar ve insanlar dahil tüm canlıları yaratır. Tanrı hepsine "Verimli ol" der. Yedinci günde, Tanrı dinlenir, eserlerini tasarlar ve iyi bir değerlendirme yapar. İkinci hikayede ise Tanrı dünyadaki ilk adam olan Adem'i yaratır. Onun yaşaması için Adem'e bir bahçe yapar, ama “İyi ve Kötü Bilginin Ağacı” ndan meyve yemesini yasaklar. Adem hayvanları isimlendirir ama kendisi yalnızlık çekmektedir. Tanrı Adem'i anestezi altına alır ve kaburgalarından biri ile ilk kadın Eve'yi (Havva) yaratır. Konuşan bir yılan Havva'yı yasak meyveyi yemeye ikna eder ve aynı şekilde Havva'da Adem'i yemesi için ikna eder. Tanrı onların yasak meyveden yediklerini anladığında, onları bahçeden dışarı sürer ve insanı ölümlü yapar.

YUNANLAR VE TİTANLARI
İlk Yunan şairleri evrenin doğumuna dair çeşitli yazılar çıkardılar. En iyi korunan "Hesiod's Theogony"dir. Bu ilahide, Gaia da (ana toprak) dahil olmak üzere ilkel başlangıçtaki kaostan en eski tanrılar gelir. Gaia kendini korumak için Uranüs'ü, gökyüzünü yarattı. Sonra  Zeus'un şimşeklerini, 50 kafası ve 100 eli olan canavarları, tepe gözlü Cyclopslar (Kiklops) da dahil olmak üzere tuhaf bir tanrı ve canavarlar topluluğu oluşturdular. Sonra gelen tanrılar ise Titanlar olarak biliniyordular. Onlar 6 oğul ve 6 kızdı. Uranüs, canavar çocuklarını hor gördü, onları yeryüzünün iç kısmı, bağırsakları olan Tartarus'a hapsetti. Öfkeli Gaia büyük bir orak yaptı ve en küçük oğlu Kronos'a talimatlar verdi. Bir sonraki seferde Uranüs Gaia ile birleşmek için ortaya çıktığında, Kronos ortaya çıktı ve babasının genital organını kesti. Uranüs'ün kanı ve haşere bitlerinin düştüğü yerde, daha fazla canavar, dev ve hiddet ortaya çıktı. Kutsal testisler tarafından kanlanan deniz köpüğünden tanrıça Afrodit geldi. Daha sonra Kronos, gelecek nesil tanrıları olan Zeus ve Olimposluların babası olur.

HİNDU KOZMONOLOJİSİNİN BRAHMA İLE BULUŞMASI
Hindu kozmolojisi, yaratılışın birçok efsanesini barındırır ve asıl oyuncular yüzyıllar boyunca yükselmiş ve önem kazanmıştır. En eski Vedik metni, Rig Veda, 1000 başı, gözleri ve ayakları olan devasa bir varlığa sahip Purusha'yı anlatır. Yeryüzünü bir örtü gibi sarıyordu. Tanrılar Puruşa'yı kurban ettiğinde, onun vücudu, kuşları ve hayvanları yaratan arıtılmış tereyağını üretti. Vücut parçaları dünya elementlerine, tanrı Agni, Vayu ve Indra'ya dönüştü. Ayrıca, Hindu toplumundaki kast sistemindeki 4 kast onun bedeninden yaratıldı: Rahipler, savaşçılar, genel halk ve hizmetkârlar. Tarihsel olarak daha sonra, Brahma (yaratıcı), Vişnu (koruyucu) ve Şiva (yok edici) üçlüsü önem kazanmıştır. Brahma, uyuyan Vishnu'nun göbeğinden filizlenen bir nilüferde görülür. Brahma, bu günlerden birinde ya da 4.32 milyar yıl süren zaman zarfında evreni yaratır. Sonra Şiva evreni yok eder ve döngü yeniden başlar (kolay gelsin).

JAPON DÜNYA ADASI
Tanrılar ilkel okyanusun üzerinde yüzen köprünün üzerinde duran, iki kutsal kardeş olan erkek kardeş İzanagi ve kızkardeşi İzanami'yi yarattılar. Tanrının mücevherli mızraklarını kullanarak, Onogoro'nun ilk adasını çaldılar. Adadan sonra İzanagi ve İzanami evlendi fakat çocukları sakat doğdu. Tanrılar onları bir protokol ihlali üzerine suçladı. Evlilik ayini sırasında ilk önce kadın, yani Izanami konuşmuştu. Evlilik ayinlerini doğru bir şekilde yapan tanrılar birleşti ve daha fazla tanrı ile Japonya'nın adalarını ürettiler. Ancak ateş tanrısı Kagutsuchi-no-Kami'nin doğumu sırasında Izanami öldü. Üzüntüden sarsılan İzanagi, onu ölülerin ülkesi Yomi'ye kadar takip etti fakat Yomi'nin yemeğini yedikten sonra geri dönemedi. İzanagi aniden İzanami'nin ayrışan bedenini görünce çok korkmuş ve kaçmıştı. Izanami çıldırdı, onu çirkin bir kadın olarak takip etti. Izanagi dikkatini dağıtmak için ona kişisel eşyalarını fırlattı. Yomi'nin mağara girişinden kaçarak, onu bir kaya ile engelledi, böylece hayatı ölümden kalıcı olarak ayırdı. (Hades ile Persephone gibi, değil mi?)
[Adem ile Havva'ya benzer hikaye, ataerkil düzen örneği]

ÇİN, ORTA KRALLIK
Yin ve yang'ın karşıt kuvvetlerini içeren, zamansız boşluk içinde yüzen kozmik bir yumurta vardı. Kuluçkadan sonra, ilk var olan Pan-gu ortaya çıktı. Yumurtanın ağır parçaları "yin aşağı doğru sürüklenerek yeryüzünü oluşturdu. Daha hafif parçalar "yang" gökyüzünü oluşturmak için yükseldi. Pan-gu, parçaların yeniden şekillenmesinden korkuyor, yeryüzünde durup gökyüzünü tutuyordu. Gökyüzü 30.000 mil yüksekliğe ulaşana kadar 18.000 yıl boyunca günde 10 metre büyüdü. Çalışması tamamlandığında ise öldü. Onun parçaları, hayvanlar, hava durumu fenomenleri veya göksel bedenler olsun, evrenin unsurlarına dönüştü. Bazıları onun üzerindeki pirelerin insanlara dönüştüğünü söyledi ama başka bir açıklama daha var:
Tanrıça Nuwa yalnızdı, bu yüzden Sarı Nehir'in çamurunu yoğurarak insanı çamurdan yarattı. Yarattığı ilk insanlar onu sevindirdi fakat yaratmak uzun sürmüştü. Bu yüzden yeryüzüne çamurlu damlacıklar attı, her biri yeni bir insan oldu. Bu aceleyle yapılmış insanlar normal halk, daha önce çamurdan yoğurarak yarattığı insanlar ise soylular oldular.
[Görüldüğü üzere İslam henüz yokken, çamurdan, balçıktan insan yapma hikayeleri çok farklı toplumlarda zaten mevcuttu. Bir diğer örneği Prometheus'un çömlekçi tezgahında insanı yaratmasıdır. Ayrıca yine Tanrıça Nuwa, tıpkı Allah gibi, insanı bilinmek istediği için yaratmıştır.]

AZTEKLER
Azteklerin toprak annesi Coatlicue ("yılanların etekleri"), insanların kalplerinden ve ellerinden  kolyesi olan ve isminden de anlaşılacağı gibi yılanlardan oluşan etek giyen korkunç bir tanrıça şeklinde tasvir edilmiştir. Hikayeye göre Coatlicue bir obsidyen bıçağı tarafından döllendikten sonra ayın tanrıçası Coyolxauhqui'yi ve güney gökyüzünün yıldızları olan 400 oğulu doğurdu. Daha sonra, Coatlicue gökyüzünden düşen, öldürücü, tüylü topları bulup onları beline yerleştirdi ve bu tüylü toplar tekrar hamile kalmasına neden oldu. Coyolxauhqui ve erkek kardeşleri annelerinin anormal hamileliği karşısında şok oldular ve öfke ile annelerine karşı döndüler. Bununla birlikte, Coatlique'nin içindeki çocuk savaş ve güneş tanrısı Huitzilopochtli, rahmin içinde tamamen büyümüştü ve zırhlıydı (ot sarmanın zararları). Sonra o Coyolxauhqui'ye saldırdı ve onu bir ateşin yardımıyla öldürdü. Kafasını kesip gökyüzüne fırlattı ve o bir aya dönüştü.
[Tanrıçanın 2. hamile kalma hikayesi bir nevi Meryem-İsa hikayesi gibi.]

ANTİK MISIR'IN RUHLARI
Eski Mısırlıların birkaç yaratılış efsanesi vardı. Her şey, Nu'nun (ya da Nun'un) dönen, kaotik sularıyla başlar. Atum kendini var olmaya itti ve bir tepe yarattı, aksi halde onun durması için bir alan olmazdı. Atum cinsiyetsizdi ve her şeyi gören bir göze sahipti. Hava tanrısı olan oğlu Shu'yu tükürdü. Atum daha sonra nem tanrıçası olan kızı Tefnut'u kustu. Shu ve Tefnut, Geb, yeryüzünü, gökyüzünü ve kabuklu yemişi yarattılar. İlk önce dolaşıkdılar, ancak Geb, kabuklu yemişi üstünden kaldırdı. Yavaş yavaş dünyanın formu düzenlendi ama Shu ve Tefnut kalan karanlıkta kayboldular. Atum her şeyi gören gözünü çıkardı ve onları aramaya gönderdi. Shu ve Tefnut göz sayesinde geri döndüğünde Atum neşeyle ağladı. Gözyaşları yeryüzüne çarptığında ise insanlar ortaya çıktı.

BABİL NEHİRLERİ
Babil yaratılış efsanesi Enuma Elish, su tanrıları Apsu (taze/canlı) ve Tiamat (tuz) ile başlar ve birkaç nesil tanrılar ortaya çıkarır ve Ea'ya ve birçok kardeşine yol açar. Ancak, bu genç tanrılar, Apsu ve Tiamat'ın uyuyamadığı kadar gürültü yaptılar (İstanbul'da site hayatı). Apsu onları öldürmek için plan yaptı ama erken davranarak önce Ea onu öldürdü. Tiamat intikam sözü vererek Çılgın, kuduz köpek ve akrep adam dahil olmak üzere birçok canavar yarattı. Ea ve tanrıça Damkina, koruyucuları olarak dört gözü ve dört kulağı olan dev bir tanrı olan Marduk'u yarattılar. Silahlarını bir rüzgar gibi kullanan Marduk, Tiamat'ın boğazına kötü bir rüzgar fırlatıp onu etkisiz hale getirdi ve kalbine fırlattığı tek bir okla onu öldürdü. Tiamat'ın vücudunu ikiye bölerek onu göğü ve yeri yaratmak için kullandı. Daha sonra ise insanı yarattı.

ESKİ İRAN DİNİ: ZERDÜŞTLÜK
Orta Pers döneminin yaratılışı anlatan antik metinleri Bundahishn, Tanrı Ahura Mazda tarafından yaratılan dünyayı anlatır. Büyük dağ Alburz, 800 yıl boyunca gökyüzüne değene kadar büyür. Bu noktadan sonra yağmur yağar, Vourukasha denizi ve iki büyük nehir doğar. İlk hayvan olan beyaz boğa, Veh Rod nehrinin kıyısında yaşıyordu. Ancak, kötü ruh Angra Mainyu onu öldürdü.
Öldürülen boğanın tohumu aya taşınarak arıtıldı ve birçok hayvan ile bitkiler yaratıldı. Nehrin karşısında güneş gibi parlak ilk adam Gayomard yaşıyordu fakat Angra Mainyu onuda onu öldürdü. Güneş onun tohumunu kırk yıl boyunca saflaştırdı ve sonra ondan bir ravent bitkisini filizlendirdi. Bu bitki ilk faniler olan Mashya ve Mashyanag'a dönüştü. Bu sefer Angra Mainyu onları öldürmedi fakat onları kendine ibadet etmeleri için kandırdı. 50 yıl sonra ikiz doğurdular ama günahlarından dolayı ikizleri yediler. Çok uzun bir süre sonra iki tane daha ikiz doğdu ve onlardan tüm insanlar geldi (özellikle de Persler).

İSKANDİNAV TANRILARININ ÇEKİCİ
Kaslı, varil göğüslü tanrılar ve etli butlu tanrıçaları ile İskandinavya ve Cermen ülkelerinin eski dinleri, hem güreş hem de ağır metal müziğin hayranları için yaratılmış efsaneler barındırır. Slav efsanelerine göre, Dünya (Midgard) 'dan önce, ateş kılıcı Surt tarafından korunan ateşli bir toprak olan Muspell vardı; Büuük bir boşluk Ginnungagap, ve donmuş buz kaplı bir toprak olan Niflheim. Niflheim'ın soğuğu Muspell'in sıcağına dokunduğunda meydana gelen inanılmaz çözülmeden dev "Ymir" ve devasa bir inek olan Audhumla ortaya çıktı. Sonra inek tanrı Bor'u ve karısını varoluşa yaladı. Çift, Odin, Vili ve Ve adında üç oğlu olan Buri'yi doğurdu. Buri'nin oğulları dev Ymir'i öldürdü ve onun bedeninden dünyayı yarattılar. Kemiklerinden dağları, saçlarından ağaçları, kanından ise deniz, göl ve nehirleri yarattılar. Sonra tanrılar Ymir'in oyulmuş kafatasının içinde yıldızlı gökleri yarattı.

Yazan & Çeviren: A.Kara

DİNDEN ÇIKIŞ HİKAYESİ

sizden gelenler, din, Gerçek hayat hikayeleri, Dinden çıkış hikayesi, Bir kadının dinden ayrılma hikayesi, Evrim, bilim ve din, Dinden ayrılma hikayesi, Yok olma fikri, islamiyet,
Merhaba, kimliğimi gizli tutmam gerektiğinden adım için Ayşe diyeceğim. Taşralı bir ailenin en küçük ve tek kız çocuğu olarak tipik bir Anadolu şehrinin küçük bir köyünde dünyaya geldim. Ailem muhafazakardı, köyde etkin bir cemaatinde etkisiyle din hakkında oldukça donanımlı sayılırdım.Tabi din bilgim ritüeller, ibadetler veya emir ve yasaklardan ibaretti. Okul hayatım oldukça çetrefilli geçti (buda ayrı bir başlık konusu, bu ülkede kadın olmak size roman gibi bir hayat yaşatıyor :)) üniversite hayatımın 3. sınıfına kadar tabiri caizse inek bir öğrenci oldum, tek derdim okul ve derslerdi, o yaşa kadar ne hayatımı ne inançlarımı ne değerlerimi hiç sorgulamamıştım çünkü neden sorgulayacaktım ki? Her şey olması gerektiği gibiydi zaten, Allah’a şükür ki Müslüman bir ailede dini bütün bir Müslüman olarak yetişmiştim çok şanslıydım. Tesettürlüydüm hatta pardösü giyiyordum, günah diye kaşlarımı almıyordum, erkeklerle tokalaşmıyordum, Ramazan orucu dışında da oruçlar tutuyordum, namazlarımı da çoğunlukla kılmıştım arada kılmayınca da uykularım kaçıyordu suçlu hissediyordum. Ama en kısa zamanda kazalarımı yapma fikri aklımdaydı. Din konusunda sorgulamaya yönelik sorular geldiğinde hemen müdahale edip arkadaşlarımı susturuyordum çünkü din dogmatikti ve
tartışmaya kapalıydı bunu seve seve ve gururla kabul ediyordum.

Derken 3. Sınıfın ilk döneminin sonunda hep içimde dert olan İngilizce pratik yapamama sorunumdan dolayı bir adım attım ve yabancı bir penpal sitesinde bir üyelik aldım. Bu benim kendi çevrem dışında insanların nasıl hayatlar yaşadığına dair ilk kez ipuçları edindiğim zamandı. İnsanlar dünyayı geziyordu, bir değil iki hatta üç, dört dil konuşuyorlardı, sofistike müzikler dinleyip spor yapıyorlardı, inançları konusunda da gayet esnektiler hatta çoğu inanmıyordu bile. Bir süre sonra bir İngiliz arkadaş edindim. İngilizceyi çoğunun yaptığı gibi sokak diliyle değil, yazı diliyle mükemmel yazıyordu ,eğitimliydi, genel kültürü çok iyi bir düzeydeydi. Çok şanslıydım ki ona rastlamıştım. Tabi tipik bir Kezban olarak ben onu imana getiririm hayalleri kurmaya başlamıştım bile, çünkü o, ne kadar iyi olursa olsun sonunda yanacaktı. Gönlüm buna razı gelmezdi :) Din hakkındaki sohbetlerimiz saatlerce sürüyordu, sadece din değil bilimde konuşuyorduk. Mesela ondan önce evrim teorisini duymuştum belki ama tipik ‘yea şimdi biz maymundan mı geldik?’ salaklığındaydı bilgi düzeyim. Bir gün kalkıp o klişe ultra gerizekalı soruyu bile sordum ona "e maymundan geldiysek neden şimdi maymunlar var?" Evet dostlar gülmeyin çok zor günler geçirdim, cehalet zor :) Tabi bu uzun sohbetler beni şıp diye değiştirmedi hatta hiç değiştirmedi. Dinlerle, yaradılışla veya Evrim’le ilgili anlattığı her şey gayet mantıklı gelse bile bu konuları içselleştirmemiştim. İngilizce pratik yapıyorum yea diye seviniyordum sadece. Birde aslında her şeyin dinimizde mutlaka bir açıklaması vardır şu an ona cevap veremiyorum çünkü yeterli bilgim yok, ayrıca dilim de bu konuları tartışacak düzeyde değil diye düşünüyordum ve tartıştığımız daha doğrusu mat olduğum her konuyu üzerinde düşünmeden rafa kaldırıyordum. Aslında bu dönemler sorgulama olayının normal olduğu fikrinin bilinç altıma yerleştiği dönemlermiş bunu ancak şimdi anlayabiliyorum. Aradan yıllar geçti, mezun oldum, bir Avrupa ülkesinde 9 ay asistan olarak çalıştım, Katolik dindar bir toplumdu, Kiliseye gittim, ayinlerine katıldım. İnsanlar çok sıcak kanlı ve sevecendiler, tabi birde Müslüman’ım diye benim için üzülüyorlardı çünkü ne kadar iyi olursam olayım nihayetinde Cesus Kıris beni yakacaktı :) Hak din onlarınkiydi çünkü. İçten içe güldüm, te Allam ya! Aslında doğru olan benim dinimdi ve bu zavallı iyi insanlar öbür dünyada yanacaktılar. Ülkeme dönüp iş hayatına atıldım, birkaç yıl daha geçti aradan. Bu arada İngiliz arkadaşımla hep konuşuyoruz. Bu mevzular bir şekilde sıcaklığını koruyordu.

Bundan yaklaşık iki yıl öncesinde tam olarak nasıl tetiklendiğini hatırlayamadığım ve zamanını da tam olarak bilemiyorum evrim konusunu araştırmaya başladım. Ama bu kez daha aklım başımdaydı, ön yargısız ve bir şeyleri kanıtlamak için değil sadece ve sadece gerçeği öğrenmek için araştırıyordum, belgeseller, makaleler , bloglar, tartışma grupları, zamanında zaplayıp Burun kıvırdığım tartışma programlarının tekrarlarını YouTube'dan tekrar tekrar izlemeye başladım.İyice mala bağlamıştım, tek ilgilendiğim şey evrimdi, işten eve gelir gelmez hemen YouTube ‘da bir şeyler izlemeye başlıyordum, yemek yaparken, bulaşık yıkarken bile hep dinleme halindeydim. Uykumdan fedakârlık edip gece yarılarına kadar okuyordum veya bir şeyler izliyordum, konu derindi ve öğrenilmesi gereken çok şey vardı. Tabi zamanla belli bir bilgi birikimi düzeyine ulaştım. Bu araştırmaların sonunda gördüm ki; evrim buz gibi bir gerçekti ve bilim dünyasında bu konu artık tartışma konusu bile değildi. Ama ben bir Müslüman’dım şimdi yaradılışla ilgili kuran ayetleri ne olacaktı? Bir iki new age modern takılan müslüman din adamı, felsefeci ve bilim adamı dışında evrim din adamlarının karşı çıktığı bir konuydu. Bende bir süre sığ sularda yüzdüm tabi ki, din-bilim çelişmez diyen felsefeci, ilim, bilim adamlarını (takip edenler bilir kimlerden bahsettiğimi :) dinleyip oh be İslam ‘la Evrim çelişmezmiş diye içimi rahatlattım. Aslında o ayetler mecazmış, benzetmeymiş, kuran aslında Evrim’e atıfta bulunuyormuş.(ne hikmetse Darwin bu teoriyi ortaya atıp, bilim adamları binlerce kanıtı ortaya koyduktan sonra, artık teori inkar edilemez bir hale gelince ‘Aaa kuran da aslında buna atıf var!!!’ Bu vakte kadar hiç kimse bu ayetleri öyle anlamıyordu oysaki. Bildiğin insan Adem’den geldi diyorlardı. ) Ama o içim çokta rahat değildi, Evrim’i anladıkça insan ve dünya merkezli hayat algım sarsılmıştı, yani kâinat insanın emrine falan sunulmamıştı, bizler eşref-i mahlûkat değildik, beyni gelişmiş bir primattık sadece. Biz düşünen tek hayvan da değildik üstelik, sadece daha karmaşık düşünebiliyorduk, ama uçamıyorduk mesela, bir balık kadar iyi yüzüp, suda iyi göremiyorduk yâda bir çita kadar hızlı koşamıyorduk.

Her canlı hayata tutunmak için farklı özellikler geliştirmişti. Bizimki beyindi, ortak hareket edebilen sosyal canlılardık, tek başımıza doğada hayatta kalabilecek fiziksel yetilerimiz yoktu, alet yaptık, sosyal topluluklar kurduk, beslenme tarzımız beynimizi geliştirdi ve daha akıllı bireyler bu vahşi hayatta kalma savaşında doğal seçilim sayesinde hayatta kaldılar. Her nesil bilgi birikimini bir sonraki nesle aktardı, insanlık bilgiyi biriktirdi ve zamanla bu günkü haline geldi, ayrıca hayatta kalabilen tek homo türüydük. Diğerleri bu vahşi ölüm kalım savaşını kaybetmişti. Yok olmuş insan türleri de yok değildi hani! Peki, cidden özel miydik? İnsanı o her şeyin merkezinde olma konumundan indirince, bende gerçek anlamda sorgulama süreci başlamıştı.  Sırada evren vardı, evreni öğrenmek o muazzam büyüklüğünü keşfetmek de bu insan merkezli anlayışımın ne kadar mantıksız olduğunu gösterdi. Evren için biz bir hiçtik, bu muazzam büyüklük bu kaotik ortam, sonsuz olasılıklı evrende bir türün bu kadar gelişmesi anlaşılamayacak ve açıklanamayacak bir şey değildi.
Biz var olalım diye değildi dünya ve hassas değerleri, bu değerler var diye, biz var olmuştuk. Gelsin makaleler, bloglar, belgeseller, yine eskiden varlığından haberdar olmadığım insanları keşfettim, Celal Şengörler, Ergi Deniz Özsoylar, Kerem Can Koçak’lar , Ahmet Arslanlar, Richard Dawkinsler, Carl Saganlar, Richard Feynmanlar, Hawkingler, Einsteinlar .....Biyoloji, astrofizik, felsefe, jeofizik, sosyoloji, ortaya karışık ne bulsam atlıyordum üzerine, öğrendikçe aslında ne kadar az şey bildiğimin farkına varıyordum, uzay muazzamdı, büyülendim, çok güzeldi ve ama çokta ürkütücüydü, acımasızdı, aslında Evren’de bildiğimiz kadarıyla yalnızdık, ve neden buradayız esasında hiçbir fikrimiz yoktu ve dinler insanlık tarihi kadar eski olan bu soruya "ben neden buradayım?" sorusuna cevap vermişti, her şeyi yaratan bir Tanrı vardı, ona inanmamızı ve tapmamızı istiyordu işte buydu amacımız ve insanlar için bu cevap huzur vericiydi, bilinmezlik dehlizinden çekip çıkarmıştı insanoğlunu ve tabi ki canlıların en temel içgüdüsü hayatta kalma; ölüm gerçeğini fark eden Saphiens, bu korkuyla da inancıyla baş etmişti, aslında ölmeyecektik asla, ( bir tarantulanın niye öbür dünya hakkı yoktu bunu aklımıza dahi getirmezdik çünkü bu dünya bizim için yaratılmıştı ve diğer tüm canlılar dekordu) ölünce sadece dünyamız değişecekti ve akıllılık edip doğru Tanrı’ya inandıysak ve emirlerine itaat ettiysek ohh gelsin, şaraplar, gitsin huriler :) hep yaşayacaktık, hep ama hep, hiç ölmek yoktu bize. Çünkü yok olmak fikriyle baş edemiyorduk. Bu yeni farkındalık hali bilinç altımda geziniyordu ama itiraf etmeyi gözüm kesmedi bir süre.Ya ben düşünen bir Müslüman’ım diye teselli ediyordum kendimi.

Derken İslam üzerine okumalar araştırmalar yapmaya başladım, İslam tarihi, peygamberin hayatı, peygamberliği ve tabi ki Kur-an ve Hadisler. Size dürüst olacağım Kuran’da son derece insani ve adil emirler mevcut pek çok hadiste de öyle, pek çok emir indirildiği tarih için devrim niteliğinde de olabilir. Ama Kainatın yaratıcısının mutlak gerçeğini ve emirlerini bize ilettiği gibi bir iddia varsa, ki bu olağan üstü bir iddiadır, bu metinlerin hiçbirisinde en ufak bir çelişki bir yanlışlık olmaması beklenir, bir tek çelişki bile yeterlidir bu iddiayı çürütmeye. (Not: Bir kitapta hiç çelişki olmaması onun ilahi olduğunun kanıtı da değildir ayrıca, bir insanda çelişkisiz bir kitap yazabilir, buda ayrı bir konu) Kurandaki çelişkileri tek tek bulsan ayıklasan ortada Kuran kalmaz.
Kaldı ki Kuran evrensel olma, mutlak doğru olma, her zaman ve mekan için geçerli olma iddiasını hiçbir şekilde yerine getirememiştir ve hatta bu sebeple tarihselciler diye bir anlayış hasıl olup bu durumu izah etmeye çalışır bakınız Mustafa Öztürk. Sen kalk bu muazzam kâinatı yarat (cidden büyüleyici) bu kadar beceriklisin ama emirlerinin tek muhatabı o kadar tür içinde ve insan türünden de bir tek Homo Saphiens, ona da habire peygamber gönderiyorsun ellerine bir kitap, onu da her millete göndermiyorsun, sahi nerde bu Anglo- Saksonlar’ın peygamberleri? Ne hikmetse Ortadoğu din fabrikası gibi, habire bi kitaplar, bi Tanrılar bi kurallar birde yeni gelen eskileri eleştiyor, yasakları değiştiriyor yok eskisi tahrip oldu diyor falan tam bir kakafoni. Yani dinlerin mesajını acaba kim gerçekten doğru algılıyor o bile belli değil, hayır tek bir dinde bile tam bir mutabakat yok ki, ortalık mezhepten, akımlardan, farklı yorumlardan geçilmiyor, her mezhep ayrı telden çalıyor, aynı ekolden iki hoca bile aynı metni farklı yorumluyor.
Düşün tek bir kitap ama bu kitap Işid’e El Kaide’ye de kaynak olabiliyor İhsan Eliaçık’a da, çek nereye çekebilirsen. Ee bu zavallı mümin kime inansın? Ya yanlış yaparsa? Yani altı üstü varlığından haberdar edip yasaklarını ileteceksin bu kadar curcunaya ne gerek vardı? Allah’ım Kabul et mesajını iletme şeklin başarısız oldu,dostlar bu konu çook su götürür.
Bakalım İslam toplumlarına şimdi, durum ortada anlatmaya gerek yok görüyorsunuz :) şimdilerde moda bir söylem var "kusur İslam’da değil Müslüman’da diye" ee bu İslam’ın başarısızlığı değil de nedir o zaman? İslam coğrafyasının fecaat halinin suçunu herhalde Buda’nın öğretilerine atamayız.
Sen yaratıcısın, her şeye gücün yetecek ama insanlara lafını sözünü geçiremeyeceksin, dinler göndereceksin, insanlar habire tahrip edecekler, içini hurafelerle dolduracaklar, herkes kafasına göre yorum yapacak, e sen bunun böyle olacağını mutlak ilminle biliyordun zaten, yani başka bir yöntemle ve kimsenin kuşku duymayacağı, kafasında soru işaretleri oluşturmayacak bir yolla yapamaz mıydın? Yani dinlerin başarısızlığı, ve yarattığı kafa karışıklığı, insanlığa, huzur adalet ve sevgi getirememesi, mutlak iyi ve sonsuz kudret Sahibi yaratıcının din gönderdiği iddiasının boş olduğuna açık bir delildir.

Bu tarifteki bir yaratıcı İSTESEYDİ, YAPARDI! Birde bu kadar gizem neden? Hep düşünmüşümdür. Yani kendini ölesiye gizliyorsun insanlardan, varlığına dair en ufak, zerre kadar bile bir kanıt yok ortada, ara sıra işte 4 milyar 500 milyon gibi bir dünya tarihinde yalnızca son (yaklaşık olarak) 3000 yıldır varlığından haberdar ediyorsun, bundan önce zavallı insancıklar senden bihaber binlerce yıl dağa taşa, aya güneşe,buldukları her şeye taptılar. Peki bu insanlar neydi? Film öncesi fragman mı oldular? Sadece Ortadoğu’dan seçtiğin erkek Elçilerle muhatap oluyorsun, ve onlarla konuşurken bu duruma kimse ama kimse şahit olmuyor, onları muhatap alıp konuşuyorsun, ya biz? Bu bize haksızlık değil mi? Bizimle de konuş. Her şey bu kadar uyduruk görünüyorken neden varlığına ve dine inanmak imtihan olsun ki? Kartları açık oynasan da bizde emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınsak. Gönderdiğin dinler şiddeti körüklüyor, savaşlara neden oluyor, insanları ayrıştırıyor, kafa karıştırıyor, cinsiyetçi ve zamanın ruhuna asla hitap etmiyor. Sonra verdiğin aklımı kullanıp ya acaba bu dinleri insanlar uydurmuş olmasın diye düşününce, vay sen küfre düştün, cayır cayır yanacaksın diye tehdit ediyorsun! Şüphe etmek neden küfür olsun ki? Neden yani? Zamanın birinde bir adam ben Tanrı’yla konuştum dedi diye buna inanmak zorunda mıyım? Bir şeye sadece inanmadım diye neden kötü oluyorum? Bir kadın olarak beni aşağılayan, erkeğe kul köle ilan eden, beni cariye olarak hiçbir haktan yararlanamayacağım bir hayata mahkûm eden, çok eşliliğe izin veren, mirastan eşit hak vermeyen, şahitliğime güvenmeyen beni toplumda bir tehdit, bir ahlak objesi olarak yaftalayıp haklarımı kısıtlayan bir din! Bunu sorgulamak en doğal hakkım. Okuyan araştıran dostlar iyi bilir.  Peygamberin hayatı da son derece ibretliktir. Eşleri ve çocuk eşleri, ölümü ve şair bir kadını nasıl öldürttüğü diyorum ve susuyorum, sizde bir zahmet okuyun :) insan öğrendikçe, ya koskoca tanrısın bunumu buldun elçi diyesi geliyor insanın. Lokal bir din, siyasi bir doktrin zamanla semavi bir din olarak evirilmiş, savaşla, şiddetle yayılmış. Kimse bilmez aslında Türkler nasıl müslüman oldu. Öğrendiğimde çok üzülmüştüm. :( Atatürk ‘e ithaf edilen bir söz; "İslam milletimizin ayağına vurulmuş bir prangadır" öyle haklı ki! Bizzat kendi hayatımda yaşadım gördüm. Müslüman olmak zaten başlı başına bir mesele birde mümine iseniz vay halinize.

Evet gayet açık olduğu üzere İslam benim dinim değil artık. Bu noktaya tam olarak hangi aşamada geldim bilmiyorum, ama öğrenmek sanki bir bulmacayı çözmek gibiydi, her bir detay aydınlandıkça, şaşırdım önce, hayretim geçtikçe kafamda bazı konular teker teker çözüldü, neden sonuç ilişkileri kurabildim ve evet artık dinin insan ürünü olduğunu biliyorum. Ama öğrenme asla bitmez, bu bir yolculuk ve daha öğrenilecek çok şey var. Bu arada ya ben oldum deyip kenara çekilmedim, hala okuyorum, Kuran’ı baştan sona henüz bitirmedim ve sahih hadis kitaplarını da. Ateizm’e cevap, yok deizm'e cevap gibi her türlü anti din eleştirisini de yakinen takip ediyorum ki, bu kez de din karşıtı bir yobaz olmayayım diye. Doğrularım değişti ve yine değişmeyeceğinin garantisi yok. Hayat ne getirir bilinmez dostlar. Tabi bu minvalde diğer dinlerinde uyduruk olduğunu düşünüyorum ama onları araştıracak vaktim ve motivasyonum açıkçası olmadı. Ama diğer dinler hakkında da araştırma yapmak hedefim. Zaten İslam’ı araştırırken Tevrat ve İncil hakkında da az biraz bilgim oldu ve evet onlarda gayet uydurukça. Ortadoğu halklarının yaşam tarzları, gelenek görenek ve kültürlerinin sentezi olarak dinlerde gerekli işlevi yerine getirmişler zamanında.

Ama bu gün bu gemi su alıyor dostlar. Artık bu masallarla insanları uyutmak çok güç, zaten o yüzden dünyada okumuş aklı başında kesim olayın farkında ve elini eteğini bu boş işlerden çekmiş. Ülkemizde ise bu bir bilgi değil ama izlenimimdir. Dinsizlik hala sıra dışı bir duruş, dinin emirlerine uymaktan sıkılan ergen tipler yada marjinal hayat tarzı olanlar dini inkar ediyor. Gerçekten araştırmış okumuş bu konuya mesai harcamış insanlarda bir hayli fazla şüphesiz. Dediğim gibi bu bir bilgi değil sadece izlenimimdir naçizane yanılıyor olabilirim. Her farklı fikir başta marjinaldir bir zamanlar dünya yuvarlaktır diyenler engizisyonda yargılanıyordu. Zaman kimin haklı olduğunu gösterecek elbette. Görebilmeyi isterdim :) bana yetişmicek gibi duruyor. Tanrı konusunda ise agnostik bir duruşum var sanırım. Madde için bir ilk neden gerekli midir sorusu burada kilit nokta, cevabını henüz bilmiyoruz mantıksal olarak olmalı diyebilirim ve tabi fizik kanunları her şeyin nedeni, insan şüphe ediyor tabi ki bunun arkasında ne var diye, bende merak ediyorum açıkçası bunu bilmeyi çok ama çok isterdim. Ama tanrının eğer varsa dünyaya müdahale ettiğini düşünmüyorum, iyiliği veya kötülüğü hakkında da bir ipucu göremiyoruz. Bu konuda bilinmez. Ya işte dini sorgulamanın sonu; her şeyin cevabını biliyor iken birden hoop bilinmezlik uçurumundan düşüverirsin öyle, cehalet mutlulukmuş bilemedim kıymetini :) şaka bir yana ben gayet mutluyum şu an, hayatım oldukça karmaşık bir hale geldi evet, hala muhafazakâr bir ailenin dışarıdan bakıldığında muhafazakâr ( başörtülü) bir kızıyım. Sosyal hayatta bu konuları konuşabileceğim insan hiç yok. Bir iki yakın arkadaşımla arada sırada konuşuyorum ama dini eleştirip antipatik görünmek istemediğim için kendimi frenliyorum ama takdir edersiniz ki bu cidden zor.

‘Passangers’ filmini izleyenler bilirler yüzlerce, uyutulmuş vaziyette insan, insan ömrünün yetmeyeceği bir zaman diliminde seyahat etmeleri için bir uzay aracına bindiriliyor, uyandıklarında hala uyudukları yaşta ve uzayda olacaklar, ama bir adam uzay aracında bir arıza sonucu aniden uyanıyor ve bir daha uyuyamadığı için yalnız kalıyor, herkesin uyanmasını ve yalnızlıktan kurtulmak istiyor, bazen bende onun gibi hissediyorum ,tutup insanların yakasından yahu biraz okusanıza ya, azıcık merak etsenize diye çığlık atasım geliyor uyanın hadi uyanın!!! Hep derim farkındalık oktan çıkmış yay gibi, bir daha asla geriye dönemiyorsun, hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapamıyorsun.

Son olarak, neydim de ne oldum diye sorarsanız, esasında dini öğrenmeden önce çok tutarsızmışım da haberim yokmuş, tıpkı ülkemizde kendine Müslüman diyen ama İslam’dan bihaber çoğunluk gibi. Ahlak normlarımı İslam’dan mı alıyordum? Hayır, mesela ben kadın ve erkeğin sosyal haklarında, mirasta, şahitlikte, yöneticilikte eşit haklara sahip olmasından yanaydım. Pedofiliye, köleliğe, cariyeliğe, recme, yağmaya, baskıya anti-demokrat uygulamalara karşıydım. Bana göre Müslüman bir kadın gayri-Müslim bir adamla evlenebilirdi. Faiz en büyük günah değildi mesela, başörtüsü bir ahlak göstergesi değildi, olmasa da olurdu. Bir insan Oruç tutmuyorsa, alkol kullanıyorsa o onun bileceği bir işti, bunun için yanmasına gerek yoktu.Tüm canlılar yaşamayı hak ederdi, siyah renkli köpekler bile. Benim kişiliğim, değer yargılarım içinde bulunduğum yüzyılın evrensel değerleriydi aslında, ben insanların diline, dinine ,rengine bakmaksızın eşit olduğuna ve tek kriterin iyi olmak olduğuna inanıyordum. Demokrattım, fikir özgürlüğü olmalıydı, sanat önemliydi, müzik ruhun gıdasıydı. Ben insan öldürmenin, hırsızlığın, rüşvetin kötü olduğunu biliyordum zaten. Bunları keşfetmem için dine ihtiyacım olmamıştı hiç. Din benim benimsediğim değerleri affedilemez günahlar olarak tanımlıyordu, iyi ve kötü kavramları din merkezliydi, ne kadar inanıyorsan o kadar iyiydin, keramet takvadaydı, imanın yoksa, ne olduğun nasıl bir insan olduğun ne kadar iyilik yaptığın önemsizdi, sonsuza kadar cehennemde yanacaktın. Dinimi öğrenmek tam anlamıyla bir aydınlanma oldu, dinimle çelişik değer yargılarımı, doğrularımı yanlışlarımı keşfettim. Aslında ben hiçbir zaman Müslüman olmamıştım, hani şimdi o modern Müslümanlarında çok eleştirdiği, arada söyledikleriyle olay olan hoca efendiler var ya, ben artık onlara kızmıyorum, en azından tutarlılar, söyledikleri her şey İslam’da var gerçekten, en azından ya aslında o öyle demek değil, bu şöyle demek değil, yok tarihsel bağlamda inceleyelim gibi ayak oyunlarına girmiyorlar,’gerçek İslam bu değil klişesi’ne düşmeden gayet netler, olması gerektiği gibi.

Evet dostlar çok uzattım konuyu, dolmuşum kusura bakmayın :) Benim hikayemin şimdiye kadar olan kısmı böyleydi. Daha nasıl aşamalardan geçeceğim, neler öğrenip neye evirileceğim. Bekleyelim ve görelim. Kalın Sağlıcakla.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Ayşe E.

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

DİN, SORGULAMA VE DÜŞÜNME

sizden gelenler, din,Dinler beyne kelepçe vurur,Din ve akıl,Din ve sorgulama,Dinler düşünmeye izin vermez,Dinler akla engeldir,Şüphe duymayan insan,Kuran soru sormaya izin vermez,Kuran ve korku, islamiyet,
Güya Allah vahiy yolluyor ve bir kitap yazılıyor.
Tam 1400 yıldır bütün sivri akıllılar bu kitabı tercüme ediyor ve anlatıyor. En mükemmel ve en akıllı insanın müslüman olduğunu dile getiriyor. Ama ne hikmetse tüm müslüman ülkeler akılsızlıktan, cehaletten, sefalatten, yolsuzluktan, pislikten, ahlaksızlıktan, kaostan geçilmiyor. 57 İslam ülkesi bir b-k üretemiyor. Yalan, dedikodu ve kaostan başka.

Bu sivri akıllılar mı Kuran`ı yanlış tercüme ediyor?
Yoksa müslümanlar yeteri kadar akıllı olmadıklarından bu sivri akıllıların söylediklerini bir türlü anlayamıyorlar mı?
Kuran`da her şey var ise bu tercüme eden sivri akıllılar bir araya gelip neden bir buluş yapmıyor?
Neden buluşları hep gavur ve dinsiz dedikleri kişiler yapıyor?
Çünkü bu sivri akıllılar sürekli yalan söylüyor.
Sorgulamayanlar da bu sivri akıllılara sonsuz inanıyor ve güveniyor.
Müslümanlar bu soruları neden sormuyor?
Çünkü müslüman ne şüphe ediyor, ne soru sormasını biliyor.

Müslüman düşünmüyor, o sadece söylenen kutsal yalanlara olduğu gibi inanıyor. Müslüman şüphe etse, sorgulasa, soru sorsa zaten müslüman olamaz. Yani müslüman düşünmeyen ve hipnoz edilmiş olan kişidir.

Bakara suresi 147: "-O hak, Rabbindendir. Artık şüpheye düşenlerden olma sakın!"
Maide 102: "Sizden önceki bir millet o tür şeyleri sordu da sonra o yüzden kafir oldu."

Nedir kafir olmak?
Şüphe, merak, sorgulamak, okumak, öğrenmek, rasyonel bilgiyi edinmek, realist olmak, düşünmek, akıl yürütmek, imanın, korkunun ve eğitimsizliğin panzehiridir.

Müslüman Kuran`ı neden okumaz?
Şüphe etmeyen beyin sorgulamaz,
sorgulamayan beyin düşünemez,
düşünmeyen beyin uyuşur,
uyuşan beyin okumaz,
okumayan beyin öğrenmez,
öğrenmeyen beyin bilemez,
bilmeyen beyin göremez,
görmeyen beyin çalışmaz,
çalışmayan beyin hastadır,
hasta beyin korkar.

"Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir." (Hucurat Suresi, 12)

Korku beyni felce ugratir. İlerleme cesaretten doğar. Korku inanır, cesaret ise şüphe eder. Korku yere düşer ve dua eder. Cesaret ayakta durur ve düşünür. Korku kaçar, cesaret ilerler. Korku barbarlıktır, cesaret uygarlık. Korku tanrılara, şeytanlara, ruhlara inanır. İnsan bilmediğine inanır, anlamlandıramadığına tapar!!! Korku dindir. Cesaret ise bilim!!!

Korkak beyin köleleşir,
köleleşmiş beyin kandırılır,
kandırılan beyin insanlıktan uzaklaşır,
insani nitelikleri edinemez,
insanlıktan uzaklaşan da vicdan olmaz,
vicdan olmayan insan canileşir,
canileşen beyin sevgisizdir,
sevgisiz bir beyin birey değil, kul-köledir.

İnsanı "insan" yapan bilincidir. Bilinç "sevgi"nin diğer adıdır.
Bilinçlenemeyen insanlaşamaz.
İnsanı doğru eyleme sevk eden korku değil sevgidir.

Bu ayette bahsettiği insan tipi inanan müslüman olan mıdır? Yoksa inanmayan müslüman olmayan mıdır?:
BAKARA 171 : "İnkar edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkar edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar."

Peki neden sorgulama deniyor?
Çünkü kişi yaşamda var olan olumsuzluklar karşısında acı ve korku duymaktadır. Bu korku ve acıyı yenmek için araştırmaya sorgulamaya yönelmekte ve yaşamını böyle sürdürmektedir. Burada en önemli nokta kişi kendisinden çok başkaların acısını ve kaygısını duymakta ve sorgulamaya en çok da bu nedenden dolayı yönelmektedir.

Sorgulayan birey bir süre sonra bilgilenmeye yönelir. Bilgi, beyni çalıştıran bir yakıttır. Eğer bilgi ne denli duru ve pak ise motor o denli iyi çalışır. Yalan dolu bilgiler motorun çalışmasını engellediği gibi, var olan temiz yakıtı da kirletmektedir.
Saf ve duru bilgi edinmek isteyen birey bunu kitaplarda aramaktadır. En nitelikli kitapları arayıp, en saf ve duru bilgiye ulaşmaya çalışır. Yakıt dediğimiz bilgi doğanın/bilimin bütün alanlarını (fizik, kimya, biyoloji, felsefe, sosyoloji, din, tarih vb.) içine alacak biçimde kişi ile buluşuyorsa o an kişi düşünmeye yönelmiştir diyebiliriz. Eğer bu bilimlerden uzaklaşıyorsa ve sadece dine inanarak yaşıyorsa kişi, bilinci oluşmayacak demektir.

Bilinç, motorun kendisidir. Eğer motor yetersiz ise ne denli bilgi, yani yakıt koyarsanız koyun çalışmasına olanak yoktur.

Şüphe eden beyin sorgular,
sorgulayan beyin düşünür,
düşünen beyin çalışır,
çalışan beyin okur,
okuyan beyin öğrenir,
öğrenen beyin bilir,
bilen beyin görür,
gören beyin sağlıklıdır,
sağlıklı beyin korkmaz,
korkmayan beyin kandırılamaz,
kandırılamayan beyin insanlaşır,
insanlaşan kişi özgürleşir,
özgür insan sever,
seven insan birey olur,
herkesle tüm güzellikleri paylaşır.

Din sorgulamayıp düşünmeyen, doğrudan itaat eden insanların aklıdır, kişi inancını aklı yerine koyar, akılsız insana akılsız olduğunu anlattığınızda anlaması için akla ihtiyacı vardır bu akla sahip olmadığından sizi anlayamayacaktır. Tüm Dinler insanlığın tümünü akılsızlığa, düşünmemeye sürüklüyor, sorgulamaya izin vermiyor, şüpheye izin vermiyor, insanların zeki olmalarına izin vermiyor, ve bir şeyin yanlış olduğunu hisettiği zaman şüphelenme, sorgulama, hayır deme yeteneği olmayan bir insan, gerçekten bir insan mıdır? İnsanların düşünmekten daha çok korktukları hiç bir şey yoktur. Ne afetten, hatta ne de ölümden bile bu kadar çok korkmazlar. Düşünce, yıkıcı ve devrimcidir, tahrip edici ve korkutucudur. Düşünce özgürdür, dünyanın ışığı ve insanın görkemi, pırıltısıdır.

SİZDEN GELENLER | Yazan: Soraya Yıldız

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

YEŞİL YOL MU? AKLIN YOLU MU?

Aydın nedir?, Aydın ve din, Aydınlanma nedir?, Batı inançsız mı?, Bilim ve dinler, din, DP, Gazali, İbnü'r Ravendi, İnanç ve bilim, İnançlı biri, Pamuk ve ateş, islamiyet,
Yeşil Yol filmini izlemişinizdir. Tom HANKS’in başrolünü oynadığı bu film hemen hepimizin hafızalarına kazındı. John COFFEY o masumluğu ile hepimizi ağlattı. Finalde o şirin fare Mr. Jingles’in yaşadığını görünce mutlu olmuştuk. John COFFEY bize mucizelerin var olabildiğini göstermişti. Bu mucizelerin kaynağı ise filmde yoktu. Belki bir yaratıcı, belki de başka bir güç John COFFEY’e güçler bahşetmişti. Mucizelerin günlük hayatta olabildiğini gösterdi bu film bize. Hiç izlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Peki, bu mucizeler akla ne kadar yatkın? Bilim ile ne kadar uyuşuyor? Mucizelere inanarak yaşarsak medeniyet gelişir mi? Çözümü ve bilgiyi sadece kutsal metinlerde ararsak, gerisine kafa yormaz isek dünya nasıl bir yer olurdu? Sanırım kafamızda şekillendiremedik. Bir vakitler insanlar bu şekilde hiçbir şeyin yürümediğinin farkına vardılar. “Aydınlandılar”

Aydınlanma terimi basit olarak inanç ve varsayımsal hayattan sıyrılarak, bilimin ve aklın ön plana alındığı düşünce yapısına denir. Tüm önyargılar, rivayetler ve vahye dayalı sistemler reddedilir.

Peki, inançlı bir insan için “Aydın” tabiri kullanılabilir mi? Belirli çevrelerde en çok tartışılan konulardan biridir bu. “Hem inançlı olacaksın hem de aydın olacaksın. İmkânsız!” derler. Aslında bu hususta en güzel cevabı Prof. Dr. A. Celal ŞENGÖR hocamız veriyor. Bilindiği üzere kendisi ateisttir ve bunu kendisi de ifade eder. Ancak katıldığı bir programda ilginç bir konuşması vardır: “… Sevgili dostum Xavier Le PICHON dünyanın saygı duyduğu büyük bir Jeofizikçi. Kendisi büyük bir bilim insanı. Ancak aynı zamanda koyu bir Katolik. Ben bunu anlayamıyorum!” demişti.

Xavier Le PICHON dünyanın sayılı Jeofizikçilerinden birisi. Japon Bilim Ödülü ve Fransız Bilimler Akademisi Legion of Honour ödülü başta olmak üzere birçok ödül sahibi. Ülkemiz deprem araştırmalarında da bulunmuş önemli bir akademisyen aynı zamanda. Bu bilim insanı için “Aydın değildir!” demek en basitinden büyük bir cahilliktir.

Önemli olan inançları ve gerçek gözleme dayanan evreni birbirinden ayırabilmektir. Adam inançlarını ayrı yaşıyor, bilimi ayrı yaşıyor. Önyargılardan sıyrılmış, sadece gözlem ve deneye dayanan bir sistemi kabul etmiş, ancak kendi içerisinde Tanrısı ile barışık ve inançlı birisi.

Kısaca İnançlı birisi Aydın olarak nitelenebilir mi? Cevap evet. Eğer ateşli bir inançsız iseniz, diğer yazılarıma karşıt teori geliştirmeye çalışıp çuvallayan Tatlısu Müslümanları ve Yobaz Pokemonlar gibi bana reddiyeler düzebilirsiniz. Onlara da söylediğim gibi… Gerçek ortada duruyor. Ya kabul edersiniz ya da reddeder ve bu ret âleminde yaşar gidersiniz. Benim görüşümü kabul etmek zorunda değilsiniz. Xavier Le PICHON sadece bir örnek idi. Ancak tüm dünyanın kabul ettiği Bilim insanlarını ve aydınlarını sırf “İnançlılar” diye yok sayarsak işte o zaman biz de yobaz oluruz.

Şimdi eğer bu adamlar, inançları gereği sizi “kâfir, gâvur, şeytan uşağı, Siyonist, mason, illuminati iti, İngiliz-Amerikan ajanı” gibi komik adlandırmalar ile ötekileştirse ya da din ayrımcılığı üzerinden ayrıştırsalar haklısınız. Bu insanlar buna bakmıyor. Önemli olan sizin fikirleriniz. Gerisi onların umurunda değil. İsterseniz sokaktaki kediye tapın ya da Allaha inanın veya inanmayın.

Kısacası Aydın olmak için dinsiz olmak diye bir ön koşul yoktur. Daha önce belirttiğim gibi. Tersini iddia ediyorsanız, yani inançlılar eğer “Aydın” olamaz diyorsanız kusura bakmayın ama “YOBAZSINIZ!”

Neyse, ana konum aydın insanlar inançlı mı inançsız mı değil.

Avrupa’da bir Aydınlanma yaşandı. Bu aydınlanma ile insanlar dini pratik hayattan çıkartarak sadece mabetlere ve evlere kapattı. Yani olması gereken yere. Sosyal yaşamda genel hukuk kuralları çalışmaya başladı. Gözleme ve deneye dayalı bir yaşamı tercih ettiler. Sonuç? Sonuç koskoca İslam âleminden çıkan bir tek icat yok. Ama büyük deccal, şeytanın yeryüzündeki gölgesi olan “BATI” günümüzdeki tüm ilerlemenin ve icatların, kısaca modernliğin merkezi oldu.

BATI dediğimiz güruh inançsız mı? Hayır, geniş ölçekte inançlılardan oluşuyor.

Peki, neden aydınlanma orada oldu da bizde olmadı? Neden tüm icatlar Batı’da? Neden tüm Müslüman mülteciler İslam ülkelerinde Allah’ın emirlerini yaşamak yerine “Kâfir” Batı’yı tercih ediyor? Neden bizim “Yerli ve Milli” politikacılarımız çocuklarımız için İmam-Hatip nesli olsun diye buraları tavsiye ederken kendi çocukları “Kâfir” Batı okullarında? Neden hep “Kâfir” Batı’yı işaret ediyoruz?

Sanırım Aydınlanma trenini biz çoktan kaçırdık. Aydınlanma bizim için yapı marketlerde çalışan gençlere sorduğumuz “Kardeşim pardon, bu ampul ne kadar Aydınlatıyor? Oda iyi aydınlanır mı?” gibisinden soru cümlelerinde geçen kelimeden ibaret olacak.

Kısaca hayır. Biz “Aydınlanmayacağız.”

Yazının başında Aydınlanmayı tanımlarken basit olarak bilim ve aklın ön plana alınması demiştim.

Peki, bilim ve akıl bize ne söylüyor? İbnü’r Ravendi ismini duydunuz mu bilmiyorum. Turan Dursun’un da etkilendiği bu zat zamanında büyük bir İslam Âlimi. Ona göre zamanın kendisi tanrıdır. Madde sonsuzdur; sadece şekil ve biçim değiştirir. Yoktan var edilmemiştir. Her şey zaman içerisinde kendiliğinden var olur.

İbnü’r Ravendi, Dehriyyun adı verilen İslam tarihindeki materyalist bir felsefenin kurucusu sayılır. Görünen dünya haricindeki her şeyi reddederler. Görünen haricinde bir gerçek yoktur. Gerçek, ancak gözlem ve deneyle tecelli eder. Bu yönüyle peygamberleri eleştirir ve kitapları tanımazlar. Zaman veya evren bir bakıma Tanrı’dır görüşü üzerinde durduklarından dönemlerinin Deistleri kabul edilebilirler.

Büyük bir İslam Âlimi iken İbnü’r Ravendi ve onun takipçilerini tevhid’den koparan neydi? Neden klasik İslam anlayışını, hatta muhalif mezhepleri dahi terk edip “Zındık” kategorisine girdiler? Kişisel varsayımıma göre sanırım Turna Dursun ile benzer sebepler.

Maalesef İslam tarihindeki 3 büyük zındıktan birisi kabul edilen İbnü’r Ravendi hakkında detaylı bilgilere ve onun eserlerinden bir kısmına tahrip edildiklerinden ve yakıldıklarından dolayı sahip değiliz.

Elimizdeki verilere baktığımızda İbnü’r Ravendi’ de bir Tanrı inancı var. Aklı ve Deneyi ön plana almasına rağmen bir yaratıcıya inanıyor. Ancak inandığı yaratıcı onun hayatına karışmıyor. Öğrene geldiğimiz klasik Tanrı inancından daha farklı bir inanç. (Bkz. Site Başyazarı ve Yöneticisi A.Kara "Benim Tanrım" adlı makalesi)

Madem akla, gözleme ve deneye dayanan bir inanç felsefesi ile karşı karşıyayız, neden bir Yaratıcı ihtiyacı var? Bunun birçok sebebi olabilir. Bazen her gözlem aynı fikri vermeyebiliyor. Burada atıf yaptığınız sebep-sonuç ilişkisi çok önemli.

İşte tam bu noktada karşımıza Gazali çıkıyor. Hani şu Meşhur Gazali. Gazali için sakın Gerici, Yobaz gibi adlandırmalarda bulunmayın. Gazali hali hazırda dünyanın çoğu saygın üniversitesinde tüm felsefe bölümlerinde anlatılıyor. Adam müthiş zeki. Gelin ondan biraz alıntı yapalım:

"Alışılmışlığın sonucu olarak birinin sebep diğerinin netice olduğuna inanılan iki şeyden birinin, diğerinin yanında bulunması bize göre zaruri değildir. Hatta yan yana bulunan iki şeyin biri sebep diğeri netice değildir. Bunlardan birinin ispatı diğerinin ispatını içermediği gibi, birinin nefyi de diğerinin nefyini içermez. Bunun için, birinin vücudu diğerinin vücudunu gerektirmediği gibi, birinin yokluğu da diğerinin yokluğunu gerektirmez. Bunlardan birinin, diğerinin yanında bulunması, aslında biri diğerinden ayrılmayacak şekilde zaruri değil, yüce Allah’ın takdiri neticesinde olur. Bir tek misal ele alalım: Ateşe yaklaştırılınca pamuğun yanması. Pamukta siyahlık yaratmak, cüzlerini dağıtmak ve onu yanmış kül haline getirmek suretiyle yanma fiilini yapan yüce Allah’tır. Bunu ya melekler vasıtası ile veya vasıtasız yapar. Ateş, kupkuru bir maddedir. Hiçbir fiil meydana getiremez.

Şu halde ateşin fail olduğunun delili nedir? Onların pamuğun ateş yanında bulunması sırasında yanmanın meydana geldiğini müşahede etmelerinden başka bir delilleri yoktur. Bu müşahede ise, yalnızca pamuğun ateşin yanında yandığını gösterir; ateş sebebi ile yandığını ifade etmez. Yanmasının da ateşten başka bir sebebi bulunmadığını ispatlamaz. Şu halde, bir şeyin, imkânı ile birlikte bazı vakitlerde Allah’ın ilminde onu yapmayacağının geçmiş olması ve bu vakitte bunu yapmayacağına dair bizde bir ilim meydana getirmesiyle, o şeyin Allah’ın makdurları cümlesinden bir mümkün olması arasında bir mani yoktur."
Gazali
“Tehâfüt el-Felâsife”
Onyedinci Mesele Ahsen Yay.02 s.181-2-6

Gazali’nin Felsefecileri eleştirdiği Tehâfüt el-Felâsife adlı yapıtında konu ettiği "Pamuk ve Ateş" arasındaki ilişki çok önemlidir. Gazali, Nedensellik ilkesi içerisinde Ateşin Pamuğu yakmasını ilahi kudrete bağlar. Filozoflara göre ki deney ve gözleme de göre ateşin yanına getirilen pamuk yanar. Bu gözleme göre, eğer sebep-sonuç ilişkisi içerisinde irdelersek, sebep ateştir, sonuç ise yanmadır (pamuğun yanması). Gazali’ ye göre ateş sebep değildir. Bu gözleme göre pamuk sadece ateşin yanında yanar. Ama bu ateş sebebiyle yandığını ifade etmez ve bu anlama gelmez. İşte bu noktada Gazali’ye göre ilahi kudret devreye girer. Bu sistemi Allah kurmuştur. İsterse ateşin yanında pamuk yanmaz. Tamamen onun iradesine bağlıdır. Böyle olmalıdır. Yoksa İbrahim peygamberin ateşte nasıl olup da yanmadığı açıklanamaz.

Kısacası pamuğu ateşin yanın getirdiğinizde Allah’ın izni olursa, meleklerin de aracı/vesile olması ile pamuk yanar. Aynı her kar tanesini ve yağmur damlasını da meleklerin indirdiği gibi. Öyle şey olmaz mı diyorsunuz? İşte Gazali’nin fiziksel olaylarda Allah’ın izni ve Meleklerin vesile olduğuna inanmasını gerektiren faktörlerden bir diğeri, bir hadis:

"Hiç bir yağmur damlası yoktur ki, belli ölçüler içerisinde bir meleğin elleriyle gelmiş olmasın. Hz. Nuh’un tufan günü hariç!" (bk. Taberi, İbn Kesir, Suyuti/ed-durru’l-Mensur, Hakka:6-12. ayetlerin tefsiri; Kenzu’l-Ummal, h. no:4679)

Gazali, müspet bilime inanıyordu. Fakat sorun mucizelerde idi. Eğer müspet bilimi kabul edersek mucizeleri, dolayısı ile Allah’ın mucizelerini reddetmek gerekirdi. O halde müspet bilimin x faktörü Allah’tır şeklinde bir düşünce yapısı geliştirdi. Daha önce yazdığım üzere eğer pamuğun yanmasına sebep ateş ise, ateşe atıldığında İbrahim’in de yanması gerekirdi. Demek ki yakan ateş değil. Sebep ateş değil. Ateşin yakabilmesi Allah’ın iznine bağlı.

Ancak her ne hikmetse günümüzde (İbrahim peygamber olayı hariç) ateşin yakabildiğini görüyoruz.

Olayı farklı bir örnek ile zenginleştirelim. Bir zaman makinemiz olsa ve 500 yıl öncesine gitsek. Yanan odunları, içerisinde Karbondioksit bulunan bir yangın söndürme tüpü ile söndürsek bizim için ne düşünürlerdi? Onların gözlemi şu olurdu: “Birisi geldi, demir bir silindir getirdi, sonra bu silindir içinden ateşe beyaz bir duman attı, bu duman alevi söndürdü, sonra bu duman dağılıp gitti.” Gazali ilkesine göre bu nokta da insanlar bende ve olayda bir hikmet arardı. Hikmette sual olunmazdı. Şüphesiz bu söndürme işi Allah’ın izni ile olacaktı.

Ancak akılcı yaklaşan insanlar merak eder ve ateşin neden söndüğü ile ilgili varsayımlarda bulunurular, bu sayede gerçeğe ulaşmak için deney ve gözlemler yaparak basınç altında depolanmış Karbondioksiti keşfederlerdi.

Daha sonra keşfettikleri basınç altında depolanmış karbondioksiti, diğerlerine, yani hikmet arayanlara satarlardı. (Anladınız siz onu).

Gazali, açıkçası büyük bir düşünürdür. Takıldığı tek husus, anlayamadığı ya da açıklayamadığı durumları direk vahiylerde aramasıdır.   

Bilim ve gözlemi o da savunur. Ancak bilim ve gözlemi ön plana alırsa o halde Allah’ın kudretini ve mucizelerini inkâr etmek zorunda kalacaktır.

Allah merkezci bir yaklaşım ile her hususa yaklaşır. Temel terazisini ya da mihenk noktasını Allah teşkil eder.

Peki, Gazali’ nin tabiri caiz ise bir antidot’u yani karşıtı var mıdır? Evet var. İbn Rüşd. İbn Rüşd, Gazali’ nin eserlerine ve varsayımlarına öylesine reddiyeler dizmiştir ki, Gazali’nin en ateşli savunucuları dahi susmak zorunda kalmıştır.

İbn Rüşd tam bir Aristo’cudur. Antik Yunan felsefesini okumuş, özümsemiş ve gerçek hayat ile ilişkilendirebilmiştir. İbn Rüşd’e göre Gözlem ve Deney’e dayalı olmayan hiçbir unsur Kuran’a da uygun değildir. Doğada var olan her şey, her türlü deney ve gözlem Kuran ile uyuşmalıdır. Gazalinin tıkanıp kaldığı Pamuk örneğine İbn Rüşd şöyle bir yaklaşım sergiler, mucizelerde gözleme dayalı gerçek aranmaz. Çünkü var olan dünya yasalarını da Allah belirlemiştir. Eğer ateş İbrahim peygamberi yakmamış ise Allah öyle istemiştir. Ancak normal şartlarda ateş her halükarda yakıcıdır. Bu hali ile Gazali’nin yaklaşımı İbn Rüşd’e göre bir nevi küfürdür. Ona göre birey akılla Tanrı’ya ulaşılabilir.

İbn Rüşd’ün sergilediği bu tarz bir yaklaşım, yani aklın ön plana alınması, farklı akımların etkisi ile çok sonraları Aydınlanma çağının motor gücünü oluşturan faktörlerden birisi halini almıştır.

Ancak İslam âlemi İbn Rüşd yerine Gazali’yi tercih edince gerisi malum. Batı bir kutup, İslam Âlemi bir kutup halini aldı.
  • Bir taraf Aklı, Gözlemi, Deneyi merkeze aldı, bir taraf ise vahyi merkez aldı.
  • Bir taraf Bilimi merkeze aldı, bir taraf inancı merkez aldı.
  • Bir taraf gördüğü dünyayı ve onun kurallarını merkez aldı, bir taraf görmediğini merkez aldı.
  • Bir taraf sorgu ve şüpheyi merkez aldı, bir taraf biat etmeyi merkez aldı.
  • Bir taraf kendini aramayı merkez aldı, diğer taraf hiç görmediğini ve göremeyeceğini aramayı merkez aldı.
İster inançlı olun, ister inançsız olun. Hayatınızın merkezini oluşturan faktörlere dikkat edin. Hayatınızda bir kez olsun. Sadece bir kez olsun dünyaya ve çevrenize bir bakın. Kaç İslam ülkesi ile aynı İslamiyet’i yaşıyorsunuz?  Tüm İslam ülkelerinin, hatta aynı ülkede birbirinden farklı mezheplerin de hem inançları hem ibadetleri birbirinden farklı. Peki, cenneti kim hak edecek? Cehennem yakıtı kim olacak?

Sadece İslamiyet’i eleştirmeyelim. Kaç Hristiyan ülkesi aynı şekilde inanıp, aynı şekilde ibadet ediyor? Minicik İsrail’de bile Yahudiler mezheplere bölünmüş durumda.

Yazıda önce Xavier Le PICHON’dan bahsettim ki inançlı bir bilim adamı ve aydın. İbnü’r Ravendi’den bahsettim ki inançlıydı; sadece bana göre Deizme yakındı. Gazali ve İbn Rüşd’den bahsettim. Onlar da inançlıydı. Kısacası sorun inanıp inanmamakta değil.

Sorun, sizin hayatınızın merkezine neyi aldığınızda. Eğer hayatınızın merkezine bilimi, aklı, gözlemi, deneyi ve sorgulamayı alırsanız inançlı bile olsanız “AYDIN” olursunuz.

Ancak hayatınızın merkez noktasına vahyi ve onun düşünce sistemini koyarsanız “KARANLIK/YOBAZ” olursunuz.

Ve yine ancak hayatınızın merkezine kör bir şekilde inançsızlığı koyarsanız yine “KARANLIK/YOBAZ” olursunuz.

Aydın olmak inancı nereye koyduğunuz ile alakalıdır. Kendi içinizde neye inanıyorsanız inanın ya da inanmayın. Evinizde ne istiyorsanız onu yaşayın.

Ancak ortak yaşamda aklı, bilimi, gözlemi ve deneyi; kısaca “İlim ve Fen’i” merkez alarak yaşayın.
İnancınız ya da İnançsızlığınız size kalsın.

Ben mi? Ben hayatımın merkezine “Elimin altındaki cariyelerle (!) seks yapabilmeyi…” öngören bir inancı koymuyorum. Ailemle çok mutluyum.

Ancak yakın çevrem ve arkadaşlarımın büyük çoğunluğu hayatlarının merkezine “Elinin altındaki cariyelerle (!) seks yapabilmeyi…” öngören bir inancı koyuyor. Bu onları cahil yapmaz veya Karanlık/Yobaz yapmaz. Ben onları böyle seviyorum. Varsın Tatlısu Müslümanı olsunlar.

Dünyaya bakın, bilim insanı yetiştiren ülke ve sistemlere bir bakın. Büyük icatları yapan bilim insanlarına bakın. Büyük filozoflara bakın. Kendi ülkelerinden kaçan Müslümanların sığındığı ülkelere bir bakın.

Hastalandığınızda sizi kurtaran ilaç ve makinelere bir bakın. Tüp bebek ile çocuğunuz olmasını sağlayan sistemi icat edenlere bir bakın. İletişimi sağlayan her şeye bakın. Günümüz teknolojisine bir bakın.

O zaman anlayacaksınız. Sizce merkez ne olmalı?
Maalesef gerçek hayatta ne mucizeler var ne de John COFFEY gibiler.
Batı dediğimiz dünya, John COFFEY’ vari mucizeleri kendileri bulma yoluna gitti. Akıl ile ulaşma yoluna gitti.

Ama bize göre öyle mi? Batı uçak yapıyor, “Allah istemese uçmaz” diyoruz. Batı tüp bebek ile çocuk yapmayı buluyor, “Allah istemese olmaz” diyoruz. Batı cep telefonu yapıyor, “Allah istemese konuşturmaz” diyoruz. Batı ağrı kesici yapıyor, “Allah istemese iyileştirmez” diyoruz. Batı araba yapıyor, “Allah istemese gitmez” diyoruz.

Oluyor yahu oluyor. Yapınca oluyor. İcat edince oluyor. Düşününce oluyor. Akıl edince oluyor. Oluyor kardeşim hem de çok güzel oluyor.

Sen oturduğun yerde 70 huriyi nasıl idare edeceğini, cennet şarabını hangi meyveler ile tadacağını düşünmeye devam et.

Bu arada pardon. Cennet ve huri demişken, Senin hatun ya seni değil de başka bir erkeği isterse ne olacak? Sen bir mümin, o da bir mümine, sen istiyorsun ama o seni istemiyor ve başka bir erkeğe veriliyor. Belki o erkek senden daha mümin olduğu ve o da senin hatunu istediği için senin hatunun da rızası ile alıyor. Ne yapacaksın? Onlar kendi cennet arsasında meşk ederken sana yine eller günahkâr. Artık huriler ile ne kadar olacaksa…

Ah yine pardon bilmiyorum diş ağrısı çekiyor musunuz? Ben bir ara çok uğraştım. Bilin bakalım o dişçi koltuğunu, diş tıbbını, o alet edevatı, dolguyu, implant malzemelerini ve diğer tüm zerzevatı kim icat etti? Doğru ya çağlar öncesinden tüm bilgiler ve bilimsel veriler kutsal kitapta var. Oradan biz icat ettik (!)

Sağlıcakla kalın.

Yazar Notu: Yazıda mümkün olduğu kadar felsefe tarihi ve felsefe konularından uzak kalarak, sınırı fazla aşmamaya gayret ettim. Israrla Mitoloji ve Felsefe konularından uzak kalmayı tercih ediyorum. Bu konular uzmanlarının işi. Peki, ben yazdığım konular hakkında uzman mıyım? Değilim. Öyle bir iddia da bulunmuyorum. Okumazsınız olur biter. Madem uzman değilim neden yazıyorum? Sebebi açık: Aklı kullanmak için uzman olmaya gerek yok.

Bu mesajımda malum çevreye: Bana hep “Olmadığını Kanıtla!” diye çağrıda bulunuyorsunuz. Madem öyle sizde “Olduğunu Kanıtlayın!”

Yazan: Demon Product

HEZEKİEL KİTABINDAKİ UÇAN ARAÇLAR

Açıklanamayanlar, A, Hezeikel'in kitabı, Hezekiel'in gördükleri, Hezekiel ve ufo, Hezekiel'in gördüğü uçan araçlar, din, Hezekiel'in görüşleri, Hezekiel ne gördü?, Ufolar, hristiyanlık,
"Baktığımda kuzeyden gelen bir kasırga gördüm, ateşler içinde etrafta ileri geri giden, ışıl ışıl parıldayan büyük bir bulut vardı. Ateşin ortasında kehribar gibi bir ışıltı vardı ve içinde dört canlı yaratık vardı. Ve onlar insan gibi görünüyorlardı…"

Antik uçan makinelerin en büyüleyici bahislerinden biri, beklenmedik bir yerde, İncil'de bulunabilir.
İncil'de birçok kişinin uçan makinelerin tariflerine inandığı ayrıntılara ek olarak, binlerce yıl önce dünya üzerinde var olan "yanlış yorumlanmış teknoloji" hakkında birkaç garip ayrıntı bulunuyor.

Hezekiel Kitabı'nda, sözde peygamber "uçan 2 tekerlekli araç" tan bahsediyor ve Melekler'den güçlü olan başka bir şey yoktu" diye tanımlıyor.

Antik astronot teoricileri (antik çağda başka dünyalardan gezegenimize gelenler), bu referansın eski uçan makinelerin açık kanıtı olduğunu varsayar.

Öte yandan, şüpheciler ve Mukaddes Kitapçılar, Hezekiel'in Kitabının kelimenin tam anlamıyla uçan makineleri açıklamadığını, ancak Hezekiel'in karşı karşıya olduğu İsrail'in güçlü düşmanlarını sembolize ettiğini öne sürüyor.

Ancak uçan araç tasvirleri, dünyadaki bir dizi başka kültürde de bulunabilir: Örneğin Antik Hindu kültüründe.

Bu bir takım soruları gündeme getiriyor: Hezekiel kitabının mitolojik düşmanları tarif etmesi mümkün mü?

Ya da bazı yazarların dediği gibi, Hezekiel Kitabı eski dünya dışı uzaylı ziyaretinin nihai kanıtını mı sunmaktadır? Binlerce yıl önce uçan makinelerin var olduğunun bir kanıtı mı?

Hezekiel, M.Ö. 6. yüzyılda dikkate alınmış, Kudüs'ün yıkılışı, İsrail topraklarının tahribi ve Millennial Tapınak vizyonları veya Üçüncü Tapınak olarak adlandırdığı kehanetleri ortaya çıkaran Hezekiel Kitabı'nın yazarı olarak kabul edilmektedir. Hezekiel, hem Hezekiel Kitabında hem de İbranice İncil'de kahramanlar arasında yer aldığı gibi ayrıca Yahudilikte ve diğer İbranice İncil Metinlerinde de bir kahramanıdır.

Tarih, Hezekiel'in İsrail'in ilk esaretinde Babil'e geldiğini ve çok sayıda eski metinlerde büyük bir Peygamber olarak bahsedildiğini ileri sürer.

Hezekiel ismi "Tanrıyı güçlendirmek" anlamına gelir.

Hezekiel kitabının en önemli parçalarından biri ve kitabın yazılmasının dikkate alınmasının temel nedenlerinden biri de Hezekiel Kitabının ilk kişide yazıldığı gerçeğidir. Bunu gördüm, Bunu gözlemledim, Ben oraya gittim, şeklinde yazılmıştır.

Bu kitap, üçüncü şahıslaa yazılan diğer birçok Kutsal Kitap metinlerinin aksine olayları (veya kurguları) ilk kişi tarafından gözlemlenir şekilde bahsediyor.

Hezekiel'in Kitabının en önemli parçalarından biri, Hezekiel'in cennetten kendisine doğru gelen “çarklı, 2 tekerlekli araca” şahit olduğunu söylediği kısımdır. Bu tekerlekli aracın içinde “insan benzeri” varlıklar vardı.

Hezekiel Kitabı, ilahi enerjiyle, göksel enerjiyle güçlendirilmiş olmasına rağmen, açık bir itme aracı olmaksızın, uçan bir araca atıfta bulunur. Hareketli bir enerji. Sesi olan bir enerji. Bu açıklamalar birçok kişi tarafından teknoloji olarak yorumlanmaktadır. Modern teknoloji, ama geçmişte insanlar tarafından yanlış yorumlanmış modern bir teknolojiydi.

Hezekiel kitabını okuduğunuzda, özellikle ateş vagonunun söz konusu olduğu yerde, modern bir uzay aracının iniş veya kalkışına olan benzerliğini göreceksiniz. Bir rüzgar fırtınası, ışıklandırma, etrafı saran bulutlar, ışıklarla tüm bunlar eşliğinde 2.000 yıl önce yaşayan biri için muhteşem bir manzara var.

Dahası, Hezekiel bile, gökten gelen, parlayan bu aracın metalden yapılmış gibi göründüğünü söyleyerek bileşimini anlatıyor.

Açıklanamayanlar, A, Hezeikel'in kitabı, Hezekiel'in gördükleri, Hezekiel ve ufo, Hezekiel'in gördüğü uçan araçlar, din, Hezekiel'in görüşleri, Hezekiel ne gördü?, Ufolar, hristiyanlık,

Hezekiel şöyle yazıyor:
1) Otuzuncu yılda, dördüncü ayın beşinci günü Kevar Irmağı kıyısında sürgünde yaşayanlar arasındayken gökler açıldı, Tanrıdan gelen görümler gördüm.
2) Kral Yehoyakinin sürgünlüğünün beşinci yılında, ayın beşinci günü,
3) Kildan ülkesinde, Kevar Irmağı kıyısında RAB Buzi oğlu Kâhin Hezekiele seslendi. RABbin eli orada onun üzerindeydi. Hezekielin yaşının otuz olduğu sanılıyor.
4) Kuzeyden esen kasırganın göz alıcı bir ışıkla çevrelenmiş, ateş saçan büyük bir bulutla geldiğini gördüm. Ateşin ortası ışıldayan madeni andırıyordu.
5) En ortasında insana benzer dört canlı yaratık duruyordu;
6) Her birinin dört yüzü, dört kanadı vardı.
7) Bacakları dimdikti, ayakları buzağı ayağına benziyor ve cilalı tunç gibi parlıyordu.
8) Dört yanlarında, kanatların altında insan elleri vardı. Dördünün de yüzleri, kanatları vardı.
9) Kanatları birbirine değerek dosdoğru ilerliyor, ilerlerken sağa sola dönmüyordu.
10) Her yaratığın dört yüzü vardı: Önde dördünün yüzü insan yüzüne, sağda dördünün aslan yüzüne, solda dördünün öküz yüzüne, arkada dördünün kartal yüzüne benzer bir yüzü vardı.
11) Yüzleri böyleydi. Kanatları yukarıya doğru açılmıştı. Her yaratığın iki kanadı yanda öbür yaratıkların kanadına değiyor, iki kanatla da bedenlerini örtüyordu.
12) Her biri dosdoğru ilerliyordu. Ruhları onları nereye yönlendirirse, sağa sola sapmadan oraya gidiyorlardı.
13) Canlı yaratıkların görünüşü yanan ateş közleri ya da meşale gibiydi. Ateş yaratıkların ortasında hareket ediyordu; ışık saçıyor ve içinden şimşekler çakıyordu.
14) Yaratıklar şimşek çakar gibi hızla ileri geri gidip geliyorlardı.

Hezekiel tanık olduğu şeyin gökyüzünden geldiğini anlatmak için elinden gelenin en iyisini yapmasına rağmen, İncil sanatında tasvir edilen bahislerin çoğu, Hezekiel’in Uçan Gemisi'nin önemli detaylarını dışarıda bırakıyor; Ateş, Yıldırım ve çok yönlü tekerlekler.

Dahası, Hezekiel Kitabı'nda gizemli, güçlü uçan cihaza ait kristal netliğinde bir açıklama buluyoruz:
15) Bu dört yüzlü yaratıklara bakarken, her birinin yanında, yere değen bir tekerlek gördüm.
16) Tekerleklerin görünüşü ve yapısı şöyleydi: Sarı yakut gibi parlıyorlardı ve dördü de birbirine benziyordu. Görünüşleri ve yapılışları iç içe girmiş bir tekerlek gibiydi.
17) Hareket edince yaratıkların baktıkları dört yönden birine doğru sağa sola sapmadan ilerliyordu.
18) Tekerleklerin kenarı yüksek ve korkunçtu; hepsi çepeçevre gözlerle doluydu.
19) Canlı yaratıklar hareket edince, yanlarındaki tekerlekler de hareket ediyordu; yaratıklar yerden yükseldikçe, tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu.
20) Ruhları onları nereye yönlendirirse oraya gidiyorlardı. Tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu. Çünkü yaratıkların ruhu tekerleklerdeydi.
21) Yaratıklar hareket ettiğinde onlar da hareket ediyor, yaratıklar durduğunda onlar da duruyor, yaratıklar yerden yükseldiğinde onlar da yükseliyordu. Çünkü yaratıkların ruhu tekerleklerdeydi.
22) Kubbeye benzer, billur gibi parlak ve korkunç bir şey canlı yaratıkların başları üzerine yayılmıştı.

Gördüğünüz gibi, Hezekiel kitabında, gökten aşağıya doğru gelen, o döneme göre büyüleyici bir şey anlatıyor ve bu şey dünyayı titretiyor.

Bu, daha önce görmüş olduğu şeyden farklı bir şeydi. Güçlüydü, parlıyordu. Oradan insanlara benzeyen ama tamamen farklı olan varlıklar gelmişti.

1970'lerde Joseph Blumrich adlı bir NASA bilim adamı, Hezekiel'in gökyüzünden gelen bir uzay gemisine şahit olduğu fikrini çürütmek istediğine karar verdi.

Blumrich, ay projesinde çalışan en üst düzey bir NASA bilim adamıydı ve bir roket mühendisiydi. Bu duruş noktasından itibaren Hezekiel tarafından Ezekiel Kitabı'nın ilk bölümünde yazılanları görmeye karar verdi.

Şüpheciliğine rağmen ve sıkıcı bir araştırma ve okumadan sonra, Blumirch sonunda Hezekiel'in görgü tanığı raporunda anlattığı şeyin gerçekten bir uzay aracı olduğu sonucuna vardı.

Bu sonuç Blumrich'in Hezekiel'in Uzay Gemileri adlı kitabını yazmasına yol açtı.

Kutsal olduğuna inanılan kitapların insan ürünü olduğuna inanan biri olarak, şahsi görüşüm şudur; Bu kitapları yazanların duydukları, bildikleri efsaneleri ve şiirleri kitaplara yazıp ekledikleri gibi, gerçekten şahit oldukları olaylardan bazılarını da yazmış olmaları da kuvvetli bir ihtimaldir.

Kitapta yazdığına göre eğer o gerçekten bir şeye şahit olduysa bu şey tam olarak neydi? İnsanlara benzeyen varlıkların kullandığı uçan metal araçlara gerçekten tanık olmuş olabilir mi? Dünya dışı varlıkların fiziksel kanıtlarına şahit olduğu öne sürülebilir mi?  Bu da diğer birçok konu gibi gizemini korumaya ve koca bir soru işareti olarak kalmaya devam edecek...

Yazan & Çeviren & Derleyen: A.Kara

HRİSTİYANLARIN ZULMÜ "CADILIK" | 2

Birincisini sizinle paylaştığım "Hristiyanların Zulmü | Cadılık" yazısının ikinci ve sonuncusuyla konuya burada devam edip noktalayacağım. Bu yazının ilk bölümünü okumak için "tıklayabilirsiniz".

Anti-Semitik bir toplumda "hayali cadıların" Yahudi terminolojisine adapte edilmesi doğaldı. 12. yüzyılda onların toplanma yerleri Sinagog olarak anılmıştır. Daha sonra Sabbats olarak adlandırılacaklar ve böylece Yahudi kutsal günü ile şeytanın kutsal günü aynı sayılacaktı. Yine feodal bir toplumda şeytan'ın feodal uygulamaları benimsemesi doğaldır ve şüphesiz şeytan yalnızca taraftarları tarafından yazılı bir sözleşme yapmakla kalmayıp aynı zamanda yeni bir feodal efendiden, herhangi bir köle gibi, ona saygı duymalarını şart koşuyordu.

Vaftizden önce ölmüş olan bebekler cehenneme mahkum edildiğinden, yeni doğan bebeklerin ölümlerinden şeytana pay çıkarılıyordu. Ölü bebek doğurtan ebeler bu nedenle şüpheliydiler. Malleus Maleficarum'un" da verilen kanıtlara göre "Katolik inancını ebelerden daha fazla kimse rahatsız edemez" deniyordu. Asla bebeğini kaybetmemiş nadir bir ebe vardı ve bedelini şeytanla ilişkilendirilerek ölümle ödeyen ebeler de olmuştu. Köln'deki ebeler 1627-1630 yılları arasında neredeyse tamamen yok edildiler.

[The Nightmare, Henry Fuseli'nin 1781-1925 yıllarındaki bir yağlıboya tablosu.
Teologlara göre, iblisler uyuyan erkekleri baştan çıkarmak ve spermlerini almak için kadın formunu, uyuyan kadınları baştan çıkarmak için ise erkek formunu benimseyecekler ve kadınları kötü huylu meni ile dölleyeceklerdi. Kadın formundaki şeytana "succubus" erkek formundakine ise "incubus" deniyordu. De Civitate Dei'deki Aziz Augustine ("Tanrı'nın Şehri"), cadılıkla suçlananların inkar etmeleri için çok fazla saldırı ve baskı olduğunu doğruladı. Aziz Thomas Aquinas'da Inquisitors'ın el kitabı Malleus Maleficarum'un yaptığı gibi onların varlığını doğruladı.
Bu iblisler de, uyuyan kurbanlarının göğsünde oturup, kabuslara neden oldular.]


A, Cadı katliamları, din, Hristiyanların cadı avı, hristiyanlık, Hristiyanların kanlı tarihi, Hristiyanlık ve cadılık, Hristiyanların cadı zulmü 2, Hristiyan tarihi, Hristiyanların katliamları,

Kilisenin Şeytanın hizmetkârlarına olan inancında sınır yoktu. 1550'de bir kadın, Basel'de "canlı bir kadın gnome (mitolojik bir cüce-yaratık)" bulundurduğu için cadı olarak yakılmak üzere cezalandırıldı. 1583'te Viyana'da 16 yaşındaki bir kız mide krampları geçirdi. Sekiz hafta süren bir Cizvitler ekibi, vücudundan 12.652 şeytan çıkarmayı başardı. Anneannesinin bu iblisleri, sinek kılığında cam kavanozlarda tuttuğunu keşfettiler. Büyükanne işkence altında itiraf etti. Evet, o bir cadıydı ve şeytanla seks yapmış olmalıydı. Büyükanneyi suç altına iterken, Cizvitler iyi niyetle yapılmış bir diğer tanrısal iş için kendilerini tebrik etmiş olmalılar. 1586'da Trèves Başpiskoposu kışları uzatan büyü yaptıkları sebebiyle 118 kadın ve iki erkeği diri diri yaktı. 90 yaşındaki kadınlar, 6 yaşındaki genç kızlar, hepsi şeytanın ajanlarıydı ve hepsi ölüm ve laneti hak ediyordu.

Protestanlar ve Katolikler, Şeytanın hem erkek hem de kadınları baştan çıkartmak için insan biçimini benimsediğine ikna oldular. Luther'in söylediği gibi:

"Şeytan, bizi aldatmak istediğinde, insan biçimini tamamen varsayabilir, kadın gibi görünen gerçek et ve kanla yatabiliriz ve yine de şeytan bir kadın şeklini alabilir. 'Kadınlar da bir erkeğin yanında yattığını düşünebilirler, ancak o yalnızca Şeytandır; ve ... bu birleşmenin sonucunda çoğu zaman karanlık, yarım ölümlü, yarım şeytansı bir imp (mitolojik bir şeytani varlık) dünyaya gelir."

Uzun süren papa intikali cadıların varlığını ve cinsel eğilimlerini doğruladı. Teorik olarak, en azından tövbe etmeyen ve pişman olmamış kafirler yakılmıştı. Ancak 15. yüzyıldan itibaren, bu imtiyaz, cadılık ile suçlanan sanıklar tarafından reddedildi. Çok ağır zararlara rağmen, kiliseciler sık sık iddialarını desteklemek için kanıt üretmeyi gerekli gördüler. Örneğin Laudun (1630) ve Louviers (1647) gibi yapımlarda yer almışlardır. Fransa'da önde gelen bir Hıristiyan filozof Jean Bodin, 6. yüzyılın sonlarında cadıların varlığını doğrulayan etkili bir çalışma yayınladı. Ağırlıklı olarak, büyücünülerin varlığını inkar edenlerin cadıların kendileri olması gerektiği inancına eğildi. Hiçbir ceza sert ve yeterli olamazdı. Onları yavaş yavaş yakmak bile yetersiz bir cezaydı. Yazdıklarıyla cadıları mahkum etmeyen yargıçların kendilerini ölüme mahkum ettiklerini söylüyordu.

A, Cadı katliamları, din, Hristiyanların cadı avı, hristiyanlık, Hristiyanların kanlı tarihi, Hristiyanlık ve cadılık, Hristiyanların cadı zulmü 2, Hristiyan tarihi, Hristiyanların katliamları,

Büyücülük suçlamasıyla insanları öldürenler sadece Katolik Hıristiyanlar değildi. Malleus Maleficarum Protestan yetkililerin yanı sıra Roma Katolikleri tarafından da kullanılıyor ve çok saygı duyuluyordu. Her yargıç ve hakim kurulunun otoritesine dayanan, yasalara uygun ve karşı koyulamaz bir yerdeydi. Protestanlar, Roma Katoliklerini cadı-bulucular olarak ele aldılar. Luther, kendini sapkınlıkla suçluyordu ve başlangıçta kafir yakmaya karşı çıksada yine de kimseye zarar vermemiş olsalar bile cadıların yakılması gerektiğini iddia ediyordu. Kendisinin Wittenburg'da yakılmış sözde 4 cadısı vardı. Calvin ayrıca cadıları öldürmenin keskin bir savunucusuydu, çünkü "Kutsal Kitap bize cadıların olduğunu ve öldürülmesi gerektiğini öğretiyor" diyordu.

Gerçekten de Kalvinizmin diğer bütün Protestan mezheplerini büyücülük yolundaki tutkularından daha üstün kılıyordu ve sözde cadılar, sistematik olarak, Kalvin'ciliğin geliştiği her yerde avlanıyordu. Kalvin'in kendisi de davalarda aktifti. Bizzat büyücülere karşı bilgiler verdi ve 1545'te veba yaymakla suçlanan insanlara karşı eylemler başlatıldı. Bazı erkekler, etlerini kementlerle parçalamaya, kadınlar ise kazıkta yakılmadan önce sağ ellerinin kesilmesine mahkum edildi. Kalvinistler, 1689-93' yılları arasında Püritan mezhebi üyesi Amerikan kolonilerine cadı avı ihraç ederek ünlü Salem olayına zemin hazırladılar.

Ann Hibbins, 19 Haziran 1656'da Boston Massachusetts'de büyücülük suçlamasıyla idam edilmiştir. Daha sonra Nathaniel Hawthorne'in Scarlet Letter adlı romanında kurgu haline getirildi.

Avrupa kıtasında cadıların yakılması 18. yüzyıla kadar devam etti. 1749'da Würzburg'da bir rahibe şüphe uyandırdı. Diğer rahibeler, onun bir domuz şeklini benimsediğini ve manastır duvarlarına tırmandığını gördüklerini anlattılar. Rahibelerin ifadesine göre bu formdayken manastırın en iyi şarabını içmişti. Bir tavşan biçiminde manastırın ineklerinin sütlerini çekerek kuruttuğu ve bir kedi şeklinde manastırın etrafında dolaşarak kız kardeşlerini korkuttuğu söylenir. Bu suçlamalar sonrası merkezdeki pazar alanında canlı canlı yakıldı.

[Giles Cory, Salem Cadısı Duruşmaları sırasında büyücülük suçlamalarına karşı çıktı (bu yüzden yargılanamayacak ve sonuç olarak mülkünü elinde tutamayacaktı). Kendini müdafa ederken öldürülerek mülküne el kondu.
 Massachusetts, Peabody Kristal Gölü üzerinde Giles Cory Marker'ın mezarı.]


Çeşitli nedenlerden ötürü işkence kullanımı belirli alanlarda kısıtlanmıştı ve bu bölgelerde cadı terörü hiçbir zaman işkencenin serbestçe uygulandığı alanların yüksekliğine yaklaşmadı. Örnekler Jura, İspanya ve İngiltere'dir. Jura'da yetkililer, işkencenin kullanımını kısıtladılar, çocukların suçlamalarını pek dikkate almadılar ve suçlamaların alenen yapılması gerektiği şartını yürülüğe soktular. İspanya'da Engizisyon, kafir ve mürtedlere yoğunlaşmış ve cadı avcılığını cesaretlendirmiştir. İngiltere'de, büyücülük, dini bir topluluktan ziyade bir sivil suç olarak görülüyordu. Bu nedenle, hüküm giymiş olan cadılar, kıtada ve İskoçya'da olduğu gibi yakılmak yerine asıldılar. Bu nedenle de, İngiltere'de Kilise'nin sınırsız güç kullandığı Avrupa kıtasından çok daha az insan hayatını kaybetti. Alman piskoposları, Von Spee'in açıklanmasından sonra işkenceyi bu kadar liberal bir şekilde uygulamaya son verdiğinde, cadılıklar suçlamalarının oranı mucizevi bir şekilde düştü ve sona erdi.

A, Cadı katliamları, Cadı suçlamasıyla insanların yakılması, din, Hristiyanların cadı suçlaması, hristiyanlık, Hristiyanlık dinine geçmeyenlere katliam, Hristiyanlık ve cadılık, Hristiyanların cadı zulmü 2,Hristiyan tarihi,Hristiyanların katliamları

İngiltere'de bile kovuşturmalar tek taraflıydı. Avrupa kıtasında olduğu gibi, sanıklara Şeytan ile eşlik edip etmedikleri değil şeytana nasıl eşlik ettikleri gibi sorular sormuşlardı. Tek umut, laik hakimin, suçlayıcıları hileli gibi gösterebilen, eğitimli bir rasyonalist olmasıydı. Cadılar için yapılan standart test eski sıkıntıyı suya indirgiyordu ve bu şu an "yüzmek" olarak adlandırdığımız şeydi. Bu uygulama İskoçyalı VI James tarafından 1597'de yayınlanan büyücülük konulu Demonologie adlı kitapta savunuluyordu. Vaftiz aracı olan suyun vaftizden vazgeçmiş olanları reddetmesi teoriydi yani onların tanrıyı reddettiği gibi su da onları reddedecekti. Yüzme terimi biraz yanıltıcı olabilir, çünkü o zamanlar neredeyse hiçkimse yüzme bilmiyordu ve her durumda kurbanların sağ başparmakları sol ayaklarına, sol başparmaklarını da sağ ayağa bağladılar. Sonra suya attılar. Yüzdükleri takdirde, Tanrı adına su tarafından reddedildiklerine ve bunun suçlu olduklarının kanıtı olduğuna inanıyorlardı. Eğer batarlarsa bu masum oldukları anlamına geliyordu ancak masumiyetleri çoğu kez boğuluncaya kadar anlaşılmazdı. Başka bir yöntem ise sanıkları devasa bir incil ağırlığına karşı tartmaktı. Ağır basan insanlar masum, hafif kalanlar ise suçlu bulunuyordu.

VI James'in 1604'te İngiliz tahtına gelmesinden kısa bir süre sonra (İngiltere James I), mevcut İngiliz Cadılık Yasası gözden geçirilmiştir. On iki piskopos, Tasarı'nın Lordlar Kamarası'ndaki ikinci okumasında atıfta bulunduğu Komite'de oturdu. Aynı yıl, piskoposların yardımlarıyla, eski İngiliz yasası değiştirilerek, şeytanla anlaşma ve şeytan ibadeti gibi yeni kıtasal temalar getirildi ve yeni yasa oluşturuldu.

Daha önceki Elizabeth yönetmeliği uyarınca bir cadı ölüm cezasına çarptırılmakla suçlanıyor olmalıydı, şimdi ise bir küçük şeytan (imp) ile birlikte yaşamakla suçlanan herkes ölüm cezasına çarptırılmıştı. İmp'ler genellikle sıradan hayvanların biçimi aldılar. Birinin cadı olduğunu tespit etmenin yaygın bir yolu, o kişiyi odadan çıkarmaktı. Odada bulunan herhangi bir hayvan, evcil hayvan olan kediler ve hatta sineğe kadar her hayvan onları suçlu bulmaya yetiyordu. Oda da bulunan sinek gibi hayvanların cadıları tanıdıkları için onlardan kan emmeye geldiği söylenirdi, yani cadı bir nevii sinek kılığına girmiş şeytanı kanıyla besliyordu. Daha önceki zamanlarda, insanlar bir karşı büyü ile (örneğin şüpheli cadıyı kazımak ve kanıyla çizmek) bu büyüyü kırmayı başarmışlardı. Sonrasında ise kilise, bu tür tekniklerin şeytani büyüye de bağlı oldukları gerekçesiyle bunları onaylanmadı. Yani artık bir cadı büyüsünü bozmanın tek kabul edilebilir yolu onu öldürmekti. Yüzüne bir çizik almak yerine, artık asılmak için boyun etrafında bir ilmik alıyorlardı.

1604 kanunun altında 70.000 kadar insanın ölümüne neden olundğunu tahmin ediliyor. James'in saltanatında yayınlanan İncil'in yeni çevirisi olan "Yetkili Versiyon" (Kral James İncil'i olarak da bilinir), cadıyı daha önceki versiyonlardan daha sık kullandı ve onları öldürmek için Kutsal Kitap'a yetki verdi. 1612'de, James'in İncil'inin yeni versiyonunun yayınlanmasından bir yıl sonra, Lancashire'daki Pendle'de sekiz kişi cadı suçlamasıyla asıldı. Onların gerçek suçları ise fakir olmak ve pek tanınmamaktı. Bunların içinde zeka geriliği olan bir genç ve 80 yaşında bir kadın da vardı.

Çoğu sıradan insan büyü gerçeğinden şüphe ediyordu, ancak Kilisenin ve kontrol ettiği öğrenilen meslek grupları bunun bir gerçek olduğunu kabul ettiler. Robert Burton'un 1621'de kaydettiği gibi: "Pek çoğu cadıyı inkar eder, ya da eğer varsa, zarar veremezler, fakat muhalif olarak avukatları, ruhbanları, doktor ve filozoflar vardır".

Kral James, büyü gerçeğinden şüphelenmeye başladı. 1616'da 13 yaşındaki bir çocuğun kanıtı üzerine 9 kadın Leicestershire Yaz Oturumları tarafından büyücülükten suçlu bulundu. Bütün kadınlar idam edildi. Daha sonra kralın kendisi çocuğu inceledi ve kanıtlarının geçersiz olduğu sonucuna vardı. Dokuz kadını öldürmek için herhangi bir neden yoktu. Birkaç yıl sonra başka bir dava olan William Perry, Kral James'in şüpheciliğini arttırdı. 26 Temmuz 1621'de Staffordshire Assizes'de bir çocuk büyücülük suçlamaları yaptığını itiraf etti. Büyüleyici semptomları simüle etmek için bir Roma Katolik rahibesi tarafından eğitilmişti. Bu ayrı bir olay değildi; Kıtada olduğu gibi, bir grup Katolik rahibin, çocukların egzotik güçlerini sergilemesi ya da düşmanlarını suçlayacakları kanıtlar sunması ve bu türden belirtileri yapması için onları eğitmiş olduğu keşfedilmişti.

Kral James artık dedektife dönüşmüştü. Cadılık kurbanlarını test etmek için rasyonalist deneyler geliştirdi. Elde edilen kanıtlar ışığında, James şeytanların ve cadıların işlerini yalanlara ve sanrılara atfediyordu ve saltanatının ikinci bölümünde cadı avı reddedildi. Şimdi 2 aşırıcılık yanlısı grup var olacaktı: Bir kanattaki Püritenler, diğer tarafta Katolikler.

Püritenler yakın zamanda Cromwell'in Milletler Topluluğu altında iktidardaydılar ve cadı avı bir kez daha başlamıştı. İngiltere'de işkence yasadışıydı ancak bunun tamamen fiziksel olduğu düşünülüyordu. Cadı bulucular, fiziksel işkencelerin yanı sıra uyku yoksunluğunun da işe yaradığını keşfettiler. Yardımcı ekipler, sanığı birkaç gün ve gece boyunca sürekli olarak uyanık tuttular ve böylece kıtadaki işkenceciler kadar elverişli, detaylı, ve suçlamayı kabul ettiren bir yöntemleri oldu. Bu, İngiltere'nin cadı bulucu Generali olarak bilinen Matthew Hopkins gibi diğer kalvinistlerin de favori bir tekniği olmuştu ve sayısız gizemli ölümün sebebiydi. Diğer teknikler başarısız olduğunda, Hopkins gibi cadı avcıları, gerekli gördükleri kanıtları elde etmek için sahtekarlık yapmaya hazırlandılar. Örneğin, iğne ile geliştirdikleri bir işkence yöntemi sayesinde mahkumu izleyenler işkence yapıldığını bile anlayamıyorlardı. Bu işkenceler İngiltere nispeten kısıtlanmıştı, ancak 1716 yılında küçük bir kızı annesinin yanında, ruhlarını Şeytan'a sattığı ve komşularının kusmalarına sebep olduğu için cezalandırmışlardı.

Kral James'in 1604 Yasası, 1736'da yeni bir yasa ile değiştirildi ve bu, büyülü güçlere sahip olduklarını iddia edenlere yöneltildi. Ancak ana akım Hristiyan mezheplerinde büyücülük gerçekliğine olan inanç devam etti. 18. yüzyıldaki Metodistlerin kurucusu John Wesley, cadı avının keskin bir savunucusuydu. Roma Katolikleri bile bu konu tarafından utandırılmaya başlamışken o cadı avını desteklemek için yazılar yazdı. O büyücülüğün inkarının İncil'in inkarı olduğunu söylüyordu.

"..büyücülükten vazgeçmenin aslında İncil'den vazgeçmesi.."
(John Wesley, 1768 yılındaki gazeteden)

Eğer hiç cadı yoksa İncil'de hata vardı.. İncil'de hata varsa, Hristiyanların tamamı yanılıyordu. Bu nedenle çoğunluğa sahip olan rasyonalistlerle savaşmak gerekiyordu. Cadı inançları tarihi üzerine bir makam şöyle diyor:
"Metodist hareketin 18. yüzyılın ikinci bölümünde cadılara karşı şiddetin artırması ve cadılara olan inancın sonraki yüzyıllarda bile yaşatılmasına yardım ettiği muhtemeldir" John Wesley

Genel olarak, büyücülük kovuşturmaları, kilisenin nüfuzunun en zayıf olduğu alanlarda daha erken kurumuştur. Son resmi idamlar Hollanda'da 1610'da, Amerika'da 1692'de ve İskoçya'da 1727'de gerçekleşti. Fransa'da en son infaz 1745'de gerçekleşti ve bir dizi ihanet ortaya çıktıktan sonra kovuşturma tamamen sona erdi. Son resmi idamlar 1775'te Almanya'da, 1782'de İsviçre'de ve 1793'te Polonya'da gerçekleşti. Görünüşe göre, İtalya ve İspanya gibi kilise kontrolü altındaki bölgelerin ne zaman durdukları bilinmiyordu ancak 19. yüzyıldan önce durmadıkları kesindi.

İngiltere'deki son resmi infazlar 1716'da gerçekleşti. Yargı zaten şüpheciydi. Davalar kanunlara göre yapıldı, ancak bazı hakimler büyü ile ilgili kovuşturmalara alışkın değillerdi. 1712'deki duruşmasında Jane Wenham, havada uçmakla suçlandığında, Justice Powell "uçmaya karşı herhangi bir yasanın olmadığını" belirtti. Cadılık, eğitimli çevrelerde ciddiye alınmaktaydı ve jüri, Jane Wenham'ı mahküm edip onu idam cezasına çarptırmış olsa bile, yargıç, cezanın kaldırılmasında başarılı oldu. İngiltere'de son cadılık duruşması 1717'de gerçekleşti.

Çoğu ülkede 18. yüzyılda cadı duruşmaları durmuş olmasına rağmen hala inanmaya devam edenler İngiltere ve Avrupa'nın geri kalanında olduğu gibi, 19. yüzyılda uzaktaki bölgelerde cadıları öldürmeye devam ettiler. Daha erken zamanlarda cadı korkusundan nispeten uzaklaşmış olan Galler, Metodizmin oraya ulaşmasından sonra cadı inanışlarının son kalelerinden biri haline geldi. Cadı inanışının bir başka kalesi, Metodizmin de popüler olduğu Güneybatı yarımadası (Cornwall, Devon ve Somerset) idi. İngiltere'deki yasal kayıtlar 19. yüzyılda boğulmuş cadıların popülerliğini sürdürdüğünü göstermektedir. Times böyle bir davayı 24 Eylül 1863'de bildirmişti.

Birçok Hristiyan hâlâ cadılara ve büyüye inanmakta ve kontrol altında tutulması gerektiğini düşünmektedir. Kiliseler şeytanın ordusuna karşı savaşmaya devam etmek için hâlâ cinci hocalar tutuyorlar. Bazıları, cadıların doğru bir şekilde ele alındığını düşündükleri eski zamanlara ilgiyle bakıyorlar. 1612'de Pendle'de sekiz insan cadı olarak asılmıştı fakat 1980'lerde birçok mezhep temsilcisi bu olaydan dolayı pişmanlık duymaktan çok uzak kalmaya karar verdiler. Ne olursa olsun kendilerini şeytanın ajanlarından korumak zorundaydılar. Karanlığın kuvvetlerini kontrol altında tutmaya yardım etmesi için Pendle Tepesi'nde büyük bir haç kurmayı planladılar ancak Ribble Vadisi Belediyesi tarafından reddedildiler.

Cadı avcılığının yankıları 20. yüzyıla kadar devam etti. İngiltere'de 1944 yılında Helen Duncan isimli bir kadın 1736 yasası uyarınca büyücülükle suçlandı ve hapsedildi. 1736 Yasası, İngiltere'de 1951'de yürürlükten kaldırıldı ve 1963'ün sonlarına doğru cadılık yasalarının yeniden kullanılmasını talep etmelerine rağmen Sahtekarlık Yasası'nın yerini aldı. Diğer ülkelerde cadılık yasası hala yürürlükteydi. 1986'da Güney Afrika'daki bir Fransız kadın, iki polisi de kurbağaya çevirmekle tehdit ettiği gerekçesiyle suçlandı. Cadıların resmi olmayan şekilde öldürülmesi Avrupa'da son zamanlara kadar devam etti. Almanya'da cadı olmasından şüphelenilen fakir, yaşlı ve hiç evlenmemiş bir kadın 1976'da adam öldürmeye teşebbüsle tutuklandı.

Büyü günümüzde geleneksel Hristiyanlar haricinde şaka gibi bir şey. Cadılık ile ilgili Hristiyan öğretileri nedeniyle kaç kişi hayatlarını kaybetti tam olarak bilinmiyor. Kilise kayıtları esrarengiz bir şekilde "kayboldu". Bu nedenle özellikle dini ülkelerde son cadı infazının ne zaman gerçekleştiğini söylemek imkansız. Hayatta kalan insanların kayıtlarından, yüzlerce kişinin tek bir günde tek bir kasabada öldürüldüğü açık. Tüm Avrupa'yı ele geçirmiş olan bu cadılık olayları için 2 milyon kurban tahmini hiç gerçekçi değildir.

Konuyla ilgili olarak "Hristiyanların & Kiliselerin Cadı Avı Tarihi" adlı yazıya göz atabilirsiniz.

Yazan & Çeviren: A.Kara