HABERLER
Dini Haber
"Evet Karabekir, Arapoğlu nun saçmalıklarını Türk oğullarına öğretmek için Kuran ı Türkçe ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler."
– Mustafa Kemal Atatürk

"İnsan en acımasız hayvandır. Trajedilerde, boğa güreşlerinde ve haça germelerde şu güne kadar kendisini en iyi hisseden oydu ve kendisi için cehennemi icat ettiğinde, sıkı durun, bu aslında en iyi cennetiydi."
"Her dakika övülmek isteyen bir Tanrıya inanamam."
– Friedrich Nietzsche

"Din . . . temel olarak korkuya dayanır … bilinmeye karşı duyulan korku, yenilgi korkusu, ölüm korkusu. Korku her acımasızlığın anasıdır ve o yüzden acımasızlık ve dinin el ele gitmesine şaşılmamalı. Benim din hakkındaki görüşüm Lucretius’la aynı. Onu korkudan doğan bir hastalık ve insan ırkına büyük bir mutsuzluk kaynağı olarak görüyorum."
– Bertrand Russell

"Evrenin sırlarının kabul edilebilir bir açıklamasının olmaması, bir tane yaratmamızı gerektirmez."
– J. Benbasset

din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KUREYZA'DA İSLAM'IN TOPLU KIYIMI

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Kureyza, Kureyza katliamı, Beni Kureyza, Kureyza kabilesi, Hendek savaşı sonrası, Nabbaş, Muhammed'in cinayetleri, Din adına kıyımlar, Din ile kazanılan ganimetler, Kureyza kabilesi, Medine’de yaşayan üç Yahudi kabilesinden biriydi ve öteki iki kabile sürgün edilince; sıra bu kabileye geldi. Ancak Kureyza kabilesinin yalvarmaları sonuç vermedi. Gözlerini kan ve ganimet hırsı bürümüş Müslümanlar tam anlamıyla bir toplu kıyım yaptılar. Ali, ara sıra dinlenip; akşama kadar kelle kesti. Cesetler, çarşı içinde açılmış hendeğe atıldı.

Hendek Savaşı bitince Beni Kureyza kabilesinin, Mekkeliler’e destek verdiğini bahane ederek, Muhammed “Cebrail’den buyruk geldi. Müslümanlar Kureyza önünde ikindi namazı kılacağız” diyerek kaleyi kuşatır. Muhammed, Kureyza kabilesinin öne gelen kişilerinin adlarını sayarak türlü aşağılama ve hakaretlerde bulunur. Kuşatma devam ettikçe, kabile zor günler geçirip, dayanma gücünü yitirmektedir.

Kabile içinden Nabbaş Muhammed’de giderek, yalvarmaya başladı. “Kanımızı dökme. Birer deve yükü olan ihtiyaç eşyalarımızı, karılarımızla çocuklarımızı alıp gidelim. Geride kalan her şeyimiz sizin olsun.” Muhammed bu yalvarışı kabul etmeyince, Nabbaş yeniden yalvardı. “Öyleyse kanımızı bağışla. Her şeyimiz de sizin olsun. Karılarımızı ve çocuklarımızı alıp gidelim.” Muhammed bunu da kabul etmedi. Nabbaş geri dönüp olup bitenleri anlattı. Yahudiler çaresizlik içinde beklemekteyken, Ebu Lubabe ile görüşmek istediklerini bildirdiler. Lubabe sonradan Müslüman olup, Muhammed’in kayırmasıyla aşırı varlığa kavuşmuştu.  Lubabe gidip Yahudilere öğüt verirken bir yandan da “ sakın teslim olmayın, başlarınızı kesecek” işaretini de vermişti. Ancak onların dayanacak güçleri bitip tükenmişti ve teslim olmak zorunda kaldılar.

Teslim olanlar elleri bağlanmış, çaresizlik içinde Muhammed’in vereceği kararı bekliyorlardı. Muhammed, son karar için Sad’ı yetkilendirdi. Oysa Sad, Musevilikten dönerek Muhammed’in nimetleriyle beslenmiş rüşvet Müslüman’ıydı ve son kararını verdi! Bizim yazarken utanıp, vicdanımızı allak bullak eden; Sad’ın verdiği insanlık dışı, vicdan dışı karar: “Ben, onlar hakkında buluğ çağına eren erkeklerin boyunlarının vurulmasına; malların Müslümanlar arasında taksim edilmesine, çocuklarla kadınların ise esir alınmasına hükmettim.” Ve Muhammed bu karardan dolayı Sad’a teşekkür ediyor. Kimi kaynaklara göre 400, kimi kaynaklara göre 900 Yahudi erkeğin kafaları, çocuk ve karılarının gözlerinin önünde kesiliyor.  Bu toplu kıyıma katılanlar beğendikleri kadın ve kızları üçer beşer alıp cariye yapıyorlar. Geri kalanları da köle olarak satılmaları için Şam Necid gibi yerlere gönderiliyor. Esleme şöyle diyor: “Beni Kureyza Savaşı’nda kadınlar bölüşülürken bana üç tane düştü; hepsini de sattım” Muhammed kendisine on altı güzel kadın ve kız ayırıyor. İçlerinden Reyhane’yi kendisi alıp, on beşini yakınlarına veriyor.

Bu korkunç kararın verilmesine iki dayanak gösterilir:
1) Tevrat’ın Tesniye- 20.bölümü- 10- 15 arası yazılanlar.
2) Kuran’ın Maide sûresi 33- 34 ayetleri.

Bu ayetleri okursanız vicdanınız alt üst olur, İslam’ın nasıl barışçı ve hoşgörülü bir din olup olmadığı anlaşılır! Bu ayetler için çarpıtmışlar, kesmişler, cımbızlamışlar diyenler çıkabilir. Lütfen bu ayetleri kendiniz, islam’ın kendi kaynağı Kuran’dan okuyunuz. Ayrıca “dinde zorlama yoktur” diyen de aynı Kuran’dır. (Bakara-256) “Bulduğunuz yerde öldürün” (Tevbe- 5) diyen de aynı Kuran’dır. Lütfen şu ayetleri de mutlaka okuyup, vicdanınıza uygun bir karar veriniz. Nisa-91, Bakara-191-193, Enfal-39,Tevbe- 5-29-123, Ali İmran- 90

Bu canavarlığa dayanak olan “kutsal iki kaynak” (bkz: ironi) Tevrat ve Kuran’dan iki örnek veriyoruz. Sizlerin vicdanlarına seslenebilmek ve bilgilendirmek açısından İlk örnek; Tevrat’ın Tesniye (Yasanın Tekrarı) kitabındaki 20. Bölümündeki 10 ile 15 arası anlatılanlardır.

“Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız RAB kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB'bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak kentlerin tümüne böyle davranacaksınız. Ancak Tanrınız RAB'bin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız. Tanrınız RAB'bin size buyurduğu gibi, onları -Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını- tümüyle yok edeceksiniz. Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uymayı size öğretemesinler, siz de Tanrınız RAB'be karşı günah işlemeyesiniz. Bir kentle savaşırken, kenti ele geçirmek için kuşatma uzun sürerse, ağaçlarına balta vurup yok etmeyeceksiniz. Ağaçların ürünlerini yiyebilirsiniz, ama onları kesmeyeceksiniz. Çünkü kırdaki ağaçlar insan değil ki kuşatma altına alasınız. Yalnız ürün vermediğini bildiğiniz ağaçları kesip yok edebilirsiniz. Sizinle savaşan kenti ele geçirene dek kesilen ağaçları kuşatma işinde kullanabilirsiniz."

İkinci örnek; Kuran’dan Maide sûresi 33 ve 34. Ayetleridir. “33 - Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır. 34 - Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tövbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”

Sonuç; İnanç adına, vahşi toplu kıyımlarla kazanılan ganimetler!  Muhammed uydurması Kuran’ın farz kıldığı kutsal savaş- cihat için akıtılan kan. Aynı Kuran’ın meşrulaştırdığı ganimet mallar, mülkler. Köle olarak alınıp satılan kadın- kız ve çocuklar. Ve kendi dilleriyle Kuran’ı okumayı akıl etmekten üşenip; gerçeklerden haberi olmayan milyonlarca Müslüman. Müslümanlar kendi dilleriyle ve anlayarak okumuş olsalardı bütün bu gerçekleri okuyup inceleselerdi yine Müslüman olup, Müslüman kalabilirler miydi? Bilmiyoruz ve de hiç merak etmiyoruz. Çünkü cahil Müslüman’ın vicdanı, din adamlarının elinde tutsaktır. Kim neye inanırsa inansın bize ne? Karar yine okuyucularımızındır.

Bu anlatılanlardan Kuşkuya düşenler ya da inanmak istemeyenler için verdiğimiz kaynaklara bakıp inceleyebilirler.

Son olarak bir hadisle konuyu kapatıyoruz. “Ebû Hüreyre’den rivayet: “Resulü Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu: ‘Müslümanlarla Yahudiler harp etmedikçe kıyamet kopmayacaktır. O harpte Müslümanlar (galip gelerek) Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; ‘Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yahudi’dir, gel de onu öldür!’ diye haber verecektir. Sadece Garkad ağacı müstesna, çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır.”  Bu hadisten de anlaşılabileceği gibi Müslümanlar arasında Yahudi düşmanlığı hiç bitmeyecek.

Kaynaklar: Sîre, 3: 251; Tabakât, 3: 426; Taberî, 3: 56. Vakıdi, Meğazi, 2/512-517 Vakıdi, Meğazi, 2/250 Sîre, 684-700/II, 233-54. Taberi, Ahzap Tefsiri, ayet 26-27 Müslim, Fiten, 82.

İLK CİNAYET, ÖZEL MÜLKİYET VE DEVLETİN OLUŞUMU

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
Adem'in oğulları, din, Habil, Habil ile Kabil, İbn-i Haldun, İlk cinayet, MWG, Özel mülkiyet, Özel mülkiyetin doğuşu, Yeryüzünde ilk kavga, İLK CİNAYET, ÖZEL MÜLKİYET VE DEVLETİN OLUŞUMU
Yeryüzünde ilk kavga ya da ilk cinayet kabul edilen bu olay üzerine çok şeyler yazıldı, halen de yazılıyor. Bu olay Kur'an ve Tevrat’ta yer aldığı gibi pek çok din kitabına da girmiştir. Pek çok kitap ve çeşitli Kur'an tefsirlerinde bu konu ince ayrıntılarıyla anlatılır.

Anlatılanlara bakıldığında, cinayetin nedeni; Kabil eş olarak kendisine ayrılan kız kardeşiyle evliliğe razı olmayıp, Habil’in hakkı olan kız kardeşiyle evlenmek istemesidir. Âdem, oğulları arasındaki bu anlaşmazlığı çözmek için oğullarının tanrıya birer kurban sunmalarını ister. Hangisinin kurbanı kabul olursa onun dileğinin yerine getirileceğini söyler. Kabil’in kurbanı kabul edilmeyince kardeşini öldürür. Görünen ilk neden budur. Kaynak kabul edilen kitaplarda olayın gelişmesi böyle anlatılıyor. Bunun dışında, asıl neden; Kabil’in kişisel mülkiyet edinme ve erişebileceği topraklara sınır koymak istemesidir. Kimi toplumbilimcilere göre özel mülkiyeti başlatan Kabil’dir. Kabil’in sınırsız toprakları sınırlarla çevirerek sahiplenmesi, özel mülkiyetin başlangıcına daha sonra da kölelik ve ezen- ezilen sınıfların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Kuran’da geçen ilgili ayetlere göre, yeryüzünde ilk ölen insan Habil’dir. Çünkü Kabil, Habil’in cesedini ne yapacağını bilmiyor. Bir karganın toprağa leş gömdüğünü görerek, kardeşinin cesedini toprağa gömüyor. Demek ki o güne kadar hiç ölen, ölüp de toprağa gömülen olmamış.

Kutsal kitaplara göre; cinayetle sonuçlanan bu kavga, insanlığın ilk kavgası, ilk adam öldürülmesidir. Ayrıca Kabil, babası Âdem, annesi Havva’dan sonra yeryüzünde ilk suç işleyen insandır.


ÖZEL MÜLKİYET VE DEVLETİN OLUŞUMU
Kabil- Habil öyküsünde olduğu gibi;  özel mülkiyetin başlamasıyla kölelerle, ezen ezilenler ortaya çıktı. İnsanların yeryüzünde yurt tuttukları ve sahip oldukları topraklar, mülkler her yerde vardır. Her insan topluluğu ulaşabileceği her yere sınır koyarak sahiplenmiştir. Ancak insan her zaman insanlığını koruyamadığı için sınır kavgaları, köleler ve ezen ezilenler ortaya çıkmıştır. Yeryüzünde konuşabilen, düşünebilen, yapabilen ilk insan ortaya çıktığından bu yana, insanlar hiç rahat durmadılar. Hiçbir zaman, hiçbir yerde sürekli erinç bulunamadı, toplumsal barışı da sağlayamadılar. İnsanlar mal mülk kavgaları, çıkar kavgaları, üstünlük kavgaları gibi kavgalarla kendilerinden geçip insanlıklarını unuttular ve hâlâ da böyledir. Her insanın içinde bir sahiplenme isteği yatar. Bu isteği bastırabilirseniz insan olarak kalırsınız. Bu istek bastırılmazsa işte o zaman insanlıktan çıkıp, her kötülüğü yapmaya hazır olursunuz. Toplumlar da böyledir. Kutsal kitapların yazdığı Kabil Habil kavgası işte bu sahiplenme isteğinin neden olduğu bir kavgadır. Bütün kötülüklerin, kavgaların, savaşların ana nedeni de insanın bu sahiplenme isteğidir. Bu her zaman ve her yerde böyledir. İnsanlar gördükleri beğendikleri her şeyi ele geçirmek, sahiplenmek istemişlerdir. Ha özel mülkiyet, ha devlet mülkiyeti, ha vatan toprağı; bunların hepsi aynıdır. Aralarında ufak tefek farklılıklar olsa da, temelde hepsi aynı sahiplenme isteğinin sonuçlarıdır. Yeryüzü ölçemeyeceğimiz kadar büyüklükte topraklara sahip. Ortada sınırlar ya da devletler falan yokken, herkes istediği yerde istediği şekilde barış içinde yaşayabilecek bir durumdayken bile insanoğlu sahiplenme isteğini yenemedi. İnsanlar, birbirleriyle bir şeyleri paylaşmak istemediler. Çünkü herkes, her şey benim olsun isteğiyle hareket etti. O günden bu güne ne kadar zaman geçtiğini bilen yok. Aradan geçen onca zamandan sonra, sahiplenme isteği hâlen devam ediyor.

Başlangıçta; sınır, sınıf, sömürü, savaş, sindirme, saldırma ve haklara tecavüz yoktu. Çünkü özel mülkiyet yoktu. Milyarlarca dönüm toprağa sahip yeryüzünde, insanların yararlanabileceği her şeyi; toprağı, suyu herkes kullanıyordu. Her şeyden herkes yararlanıyordu. Kabil nefsine uyarak, görebildiği bütün her şeye sahiplenmek istedi. Herkesin yararlandığı topraklar üzerine sınır koydu, çit çekti. Her yere sahiplendi. Bundan böyle sınır çekilen yerlerden başkalarının yararlanması yasaklandı. Buna karşı çıkanlar; zulüm gördü, dayak yedi, korkutuldu ve sindirildi. Kendisine karşı çıkanların lideri olan kardeşi Habil'i öldürerek son noktayı koydu. Sahiplendiği yerleri korutmak için bekçiler tuttu. Bu bekçiler sonradan orduya dönüştüler. Kabil'in sahiplendiği yerlerin gelirini giderini ve bu sahiplenmeyi meşrulaştırmak için, Kabil birilerine yetki verdi, güçlü birilerini kendine vekil yaptı. Böylece devlet dediğimiz; özel mülkiyeti ve Kabil gibileri koruma ve baskı örgütü ortaya çıkmış oldu.

Özel mülkiyet; önce para ve mülk birikimini, arkasından da Ortaçağ derebeyliğini getirdi. Derebeyleri her türlü güce sahip olduklarından, kendilerinden çok güçsüz insanları köleleştirdiler. Böylece, özel mülkiyet ile ortaya ezen ve ezilenler sınıfı çıktı. Zaman içerisinde bu derebeylerine başkaldırmaya kalkan köleler ya da ezilenler sınıfı, derebeyleri rahatsız etmeye başladılar. Çözüm olarak; derebeyleri kendi çıkarları için birleşip ezilen sınıfa karşı örgütlendiler. Bu örgüt, daha sonraları ezilenlere göstermelik bazı haklar vererek; ezilenlerin ayaklanmalarını önlemiştir. Binlerce dönüm araziye sahiplenen derebeyleri, ezilen sınıfa birer ikişer dönüm toprak ya da üçer beşer hayvan vererek onları aldattılar. Oysa derebeylerin eline geçen mülkiyetin gerçek sahipleri zaten o toplumundu. Özel mülkiyet edindiğini sanan ezilenler, edindikleri bu mülkiyeti canlarından daha çok korumaya çalışmışlarsa da bunu beceremediler. Çünkü güçleri yoktu, bilgileri sınırlıydı. Öyleyse özel mülkiyetlerini nasıl koruyacaklar? Kendi güçleri yok. O zaman derebeylerine gidip sizin özel mülkiyetlerinizin yanında bizimkileri de koruyun dediler. Hatta bizi koruyun ürünümüzün belli bir payını, kazandığımızın bir kısmını size verelim dediler ve bu konuda anlaştılar. Kendilerini koruma karşılığı derebeylerin örgütüne verilen bu paylar, sonraki zamanlarda devletin vatandaştan aldığı vergilere dönüştü. Bu durum tavukla ineğin sucuklu omlet yapma öyküsüne benzer.


Tavukla inek başıboş dolaşırlarken canları sıkılmış. Tavuk, ineğe bir ortaklık teklif etmiş. “İnek arkadaş, ikimiz bir iş birliği yaparsak çok kazançlı oluruz.” İnek sormuş; ne yapacağız? Tavuk yanıtlamış sucuklu omlet yapacağız, yumurta benden sucuk senden. İneğin bu işe aklı yatmış; Adı üstünde inek ya! Ertesi gün tavuk kanadının altına bir yumurta sıkıştırıp kasapla birlikte ineğin yanına gelmiş. İnek arkadaş, ben yumurtamı getirdim sen de sucukluk eti ver de işe başlayalım demiş. Ne yapsın inek? Başını kasabın bıçağına uzatmaktan başka ne yapabilir? Öyle de yapmış. Öykü budur. Bu öykü ezilenlerle ezenlerin, yani kendisilerini vatandaş olduk sananlarla; kendilerini devlet olduk sanan derebeylerin ilişkilerine benzemiyor mu? Yani ezilen kendi eliyle kendisini ezene sığınarak, kendi alınyazısını kendisi yazmış oldu. İşte liberal- kapitalist devlet dediğimiz kurum, bu örgütlenmeden başka bir şey değildir…

İbni Haldun, günümüzden beş yüz yıl kadar önce yaşamış Tunuslu bir aydındır. Yeryüzündeki çoğu ülkeleri dolaşıp, her ülkenin ekonomik ve siyasi yapısını falan incelemiştir. Uzun yıllar süren bu inceleme gezilerinden sonra, oturup ünlü kitabını yazmıştır. Bu kitapta yazılanlar ezen ezilen ikilisiyle yaşamaya alışmış olan Arapların ve daha pek çok ülkenin işine gelmediğinden bunlar İbni Haldun’u sevmezler.

İbni Haldun halk tabakalarını üçe ayırır. Dördüncü tabaka yöneticiler tabakasıdır. Bu dördüncü tabaka, devlet dediğimiz örgüttür. İlk tabaka üreticidir. Tarım ve hayvancılıkla uğraşır. Emek harcar. Ürün fazlasını tüccarlara satarak, tüccarlar tarafından sömürülür. En zor yaşayan ve en altta olan halk tabakası bunlardır. İkinci tabaka, imalatçı ve zanaatkârlardır. Bunlar da bir tür üreticidirler. Emek harcarlar. İmal ettikleri ticaret mallarını tüccarlara satarlar. Bu tabakadakiler de, tüccarlar tarafından sömürülür. Üçüncü tabaka tüccarlardır. Bunlar üretim yapmazlar, emek çekmeden kazanç sağlarlar. Üretici ve imalatçı zanaatkârların emeklerini kazanca dönüştürürler. Devletle iyi geçinirler. Bazı durumlarda devletin koruma ve desteğini de alırlar. Yöneticiler, yani devlet ise; hiçbir üretim yapmaz ama her üç tabakadan vergi alır. Bu tabakaların içinde en asalağı devlettir ve her üç sınıftan da vergi alır. Bu devlet; kendi örgütüne yakın olan tüccarları, iş adamlarını, bankerleri, tefecileri falan korur. Yani devlet, özel mülkiyeti olanın ve sayıları azınlıkta olan birilerinin servet ve mülklerini koruma görevini üstlenmiş olur. Devletin işine gelmezse bu azınlık kesimi de ortadan silebilir. Ya da azınlık kesim devletin başındakileri beğenmediklerinde- işlerine gelmediğinde- yeni birilerini bulup yönetici yapabilir. Devlet, belirli sayıdaki kişilerin korumalığını yapıyorsa ve de asalaksa; böyle bir örgütün hiç gereği yoktur. Herkes, kendi kendini yönetebilir. Böylece hiç kimse bir başkasının sırtından kazanç sağlayamaz. Üç aşağı beş yukarı bütün devletler böyledir…

İbni Haldun böyle düşünerek hem çağını hem çağlar sonrasını etkilemiştir. Ama ne yazık ki; kalburüstü sınıfı kendi çıkarları için koruyan devlet dediğimiz yöneticilerle, siyasi dinci ruhaniler bütün güçleriyle bu tür düşüncelere karşı çıkmışlardır. Bu çatışma yüz yıllardan beri sürüp geliyor, belki bir yüzyıl daha sürecek.

BEDİR'DE KERVAN BASKINI VE GANİMETLERİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
Ali İmran 161, Bedir ganimetleri, Bedir kervan baskını, Bir kese altın, din, Ebu Sufyan kervanına baskın, islamiyet, Muhammed'in alışveriş yasakları, Müslümanların kervan baskınları, MWG, Bedir Savaşı Müslümanların ilk zaferi diye anlatılsa da, savaşan Müslümanlar “Bedrin aslanları” diyerek övülseler de, sonuç olarak bir kervan baskının büyümesidir.

Bu savaşın nedenleri değişik kaynaklarda farklı şekillerde anlatılır. Bu kaynakların hemen hepsi, Müslümanların yaptığı yolsuzluğu kutsal savaş kılıfına uydurarak durum kurtarmaya çalışırlar. Oysa asıl neden kazanç kaygıları ve ganimettir.

Muhammed’in Mekkelilerle alış verişe yasak getirmesi, Müslümanların sıkça yol kesip yağma yapmaları Mekkeli tüccarların, kendisi de tüccar olan Ebu Sufyan’ın işlerini bozmuştu. Ebu Sufyan halkı toplayarak; Medineli Müslümanların güçlendiğini, kervan yollarının emniyetsiz olduğunu, daha da güçlenirlerse Mekke halkını kılıçtan geçirip her şeylerini ellerinden alacaklarını anlattı. Çözüm olarak; halkın elindeki para ve satılabilecek malları bir araya getirilerek bir kervan hazırlayıp alış verişe gidilirse ve kazancıyla yeni, silahlar zırhlar alınırsa Müslümanların önünü kesebileceklerini önerdi. Bu öneri kabul edildi ve kervan hazırlığı başladı. Bu hazırlığı duyan Muhammed, “Bu kervanın malları, sizlerin Mekke’de bıraktığınız mallardır. Mekkeliler mallarınızı yağmaladı şimdi de satacaklar” diyerek göç etmiş olan Müslümanları kışkırttı. Zaten yoksul olan Müslümanlar bu kışkırtmaya fazla önem vermedilerse de; Muhammed’in getirdiği ayetler ve zorlamalar karşısında savaşmayı kabul ettiler. Çünkü Müslümanlar yokluk içindeydiler, Mekke’den göç edenlerin çoğu garibanlardı, Geçim sıkıntısı çekiyorlardı ve umutları böyle kervan soymalara bağlıydı. Üstelik Muhammed’in zorlaması ve ayetler de vardı. Dahası; ayetler bu işi helal ve meşru yaparak savaşı farz kılıyordu.

Müslümanlar 300 kişilik bir savaşçıyla yola çıktılar. Ebu Sufyan bunu duyarak kervanın yolunu değiştirdi, Mekkelilere de haber ulaştırdı. Mekkelilerde bir ordu hazırlayarak yola çıktılar. İki tarafın savaşçıları Bedir’de karşılaşıp kıran kırana savaşa girdiler. 70 Mekkeli öldürülüp cesetleri kuyuya atıldı. Kervanın da peşine düşülüp yağma yapıldı. Böylece Muhammed ve Müslümanlar yüklü bir ganimete kavuşmuş oldular.

Bu kanlı savaşın daha doğru kervan baskının ilginç bir yönü daha vardır. Muhammed icadı ayetlerin kışkırtması ve ganimet hırsı Medine Müslümanlarının gözünü öyle bürümüştü ki; bu çatışmada hısım akraba, baba oğul, emmi dayı gözetilmeksizin birbirlerinin canına kıydılar. Ömer, öz dayısını öldürdükten sonra; dayısının oğluna dönerek “babanı öldürdüğüm için senden özür dilemem” deyince, babası öldürülen genç yani Ömer’in dayıoğlu şöyle dedi:”Hak yolunda olmadığı için öldürmüşsün, buna ne diyebilirim?”  Bu ne gözü dönmüşlük, bu ne vahşet? Bu nasıl ayet ki baba dayı tanımadan öldürün diyor? Muhammed’in amcası Hamza, en yakını olan iki kardeş tarafından vuruldu. Ebubekir ile oğlu Abdurrahman hem Bedir’de, hem Uhut da karşı saflarda savaştılar. İcat ayetlerle can ciğer hısım- akraba, baba oğul birbirlerine nasıl düşman edilir? Bu ayetleri yazanda -din iman şöyle dursun- hiç mi vicdan yok? Adına kutsal savaş denilen bu kan dökmelerin ganimet için olduğu nasıl gizlenebilir? Muhammed tarafından cennetle müjdelenmiş olanlardan Ebu Ubeyde Amir b. Cerrah, Allah’ın rızasını kazanmak için babası Abdullah b. Cerrah'ı öldürdü. Mus’sab b. Zübeyir, kendi öz kardeşi olan Ubeyd’i bile öldürmekten çekinmedi. 7. Yüzyıldan 21. Yüzyıla kadar o kadar zaman geçti ve hâlâ en yakınlarını gözünü kırpmadan öldürebilecek çok kişi var. Kuran ayetleri bir yandan “bir kişi öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir” derken, bir yandan da “öldürün” diyor. Siyasi dincilerin, en iyi malzemesi adam öldürmektir. Halen Müslümanları adam öldürmeye kışkırtanların sayısı az değil.


"Allah’a ve ahret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soyundan olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." ( Mücadele Suresi- 22) Böylesine şiddete yönelik ve cennet vaat eden ayet olursa; elbette ki hısım akraba tanımadan adam öldürebilenler eksik olmaz!

BEDİR GANİMETLERİ
Savaşa katılanlar ganimetin hemen paylaşılmasını istiyorlardı. Paylaşım yapılırken, bazıları ganimetin eşit paylaşılmasını isteyerek itiraz ettiler. Hemen ayetler imdada yetişti. “Sana ganimetlerden soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah’a ve resulüne aittir. Onun için siz gerçekten müminlerseniz Allah’tan korkun da birbirinizle aranızı düzeltin, Allah’a ve resulüne itaat edin!” ( Enfâl- 1) Yine itiraz edilince, surenin devamı da gelerek adalet sağlandı! “Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da Peygamber’e ve O’na yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir. Eğer siz Allah’a inanmışsanız ve hak ile bâtılı ayıran o gün, iki ordunun karşılaştığı o (Bedir) günü kulumuza indirdiğimiz ayetlere iman etmişseniz, bunu böyle biliniz. Ve biliniz ki Allah, her şeye kadirdir.” ( Enfâl, 41)

İşte Müslümanların kazandıkları kutsal savaşın, ilk kutsal zaferi diye anlatılan Bedir savaşının aslı –astarı budur.

BİR KESE ALTIN VE BİR TOP KIRMIZI KADİFE
Ganimetler paylaşılırken bir kese altınla bir top kırmızı kadifenin kaybolduğu görüldü. Orada bulunanlar Muhammed’i suçladılar ve yardımına yine ayetler yetişti:
Ali İmran 161. "Bir peygamber için emanete hıyanet olur şey değildir. Kim böyle bir aşırma ve ihanette bulunursa, aşırdığını kıyamet günü boynuna yüklenerek getirir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir, onlar da haksızlığa uğramamış olurlar."

Muhammed’in üstüne biraz daha gidilince; "Bende bir kese altın vardı, unuttum. Gidip getireyim" diyerek eve gider ve eşine altınları sorar. Eşi de altınları yoksullara dağıttığını söyler. Hadi altınlar yoksullara gitti diyelim ya bir top kırmızı kadife kumaş nerede?

Bazı Kur'an yorumcuları bu olayın Uhut savaşı sırasında olduğunu yazarlar. Bazı kaynaklarda bir kese altın, bir kâse altın olarak da geçer. Birçok tefsir ve hadis kitabında da bu olay ayrıntılı olarak anlatılır.

Bu olaylar için kaynak isterseniz, hay-hay hemen sunuyoruz: Ebu Davut-Cihat. Tirmizi ve İbni Kesir tefsirleri. İbni Hişam-Sîre. Vahidi-Esbabı Nuzul-sayfa: 96, İbni Abbas ve Buhari vd.)

İKİNCİ VE YEDEK İLAH: MUHAMMED

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Muhammed, Hz Muhammed, İkinci ilah Muhammed, İkinci ilah, Peygamberin şefaati, Şefaat, Salavat, Allah ve Muhammed, Allah'tan çok Muhammed, Peygamberin adını anmak,
İmamı Abdulrezzak rivayetinde şöyle der: "Cabir bin Abdullah El Ensari buyurmuştur ki; ya Allah’ın Resulü! Anam babam sana feda olsun! Allah Teâlâ hazretlerinin her şeyden önce yarattığı ne nesnedir, bana haber ver dedim. Buyurdu ki; Ya Cabir! Allah Teâlâ hazretleri, cümle eşyadan önce senin peygamberinin (Hz. Muhammed’in) nurunu kendi nurundan yarattı. Yine şöyle söyledi ki, o nur Allah Teâlâ’nın kudretiyle, Allah Teâlâ’nın dilediği yerlerde devredip gezerdi. O zamanda ne levh, ne kalem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ne de insan vardı. Hâsılı yaratıklardan hiçbir nesne yaratılmamıştı…"

Barnabas İncili 43. Ayette de; her şeyden önce Muhammed peygamberin ruhunun yaratıldığı yazmaktadır.

Durunuz daha bitmedi. İşte, Arbaz bin Sâriye’den nakil bir uydurma hadis daha. Hz. Muhammed şöyle demiş: “Gerçekten ben Allah’ın katında nebilerin hatemi idim. Şu halde ki, daha Âdem’in çamuru yeryüzünde bırakılmış yatıyordu, cismine ruh üflenmemişti.” Bir başka hadis: “Âdem canla ten arasındayken ben peygamberdim.” Daha bitmedi. “Ben insan ve cin cinsinin bütün fertlerine ezeli ve ebedi olarak peygamber gönderildim.” (Mevâhib-i Ledünniye, 1.cilt- İmamı Kastalani.)

Bu hadisler ve anlatılanlar hakkında söylenecek çok söz varsa da, şimdilik susuyoruz. Çünkü Allah’ın yanına yedek ya da yardımcı bir ilah katma düşüncesinin beyinlere katılmak istenildiğini görüyorsunuz. Uydurma hadislerle beyinlere ikinci bir ilah katılmıştır. Nasıl katıldığını az ileride göreceksiniz. Ne olur ne olmaz, iş sağlama almalı değil mi ya! Müslümanları Allah kurtaramazsa peygamberi kurtarıverecek! Çünkü ahirette, Müslümanların Muhammed Peygamber yardımıyla kurtulacaklarına ait yüzlerce hadis vardır. Ve Müslümanların yüzde doksan dokuzu bunlara inanır. Halen namazların içinde ve namaz aralarına, dualardan önce, hutbe okunmadan önce, Perşembe akşamından başlayarak Cuma namazı öncesi ve kandil gecelerinde peygambere salâvat okunmaktadır. Ettehiyyat’ın sonu, Allahümme salli ve barik duaları namazın içine de katılmıştır. Bu dua ve salâvatlar; İbrahim peygamber ve soyundan gelenlerden başka peygamber Muhammed’in kendisine, ailesine, eşlerine yapılan dualardır. Bu duaların namazın içinde ne işi var? Bu uygulamaların dinle ve Kuran’daki İslam’la hiç ilgisi olmadığı gibi, yedek Allah icat etmekten başka bir şey değildir. Kuran’da bu; Allaha ortak koşmaktır, şirktir ve cezası da büyüktür. Bir peygamberin salâvat ve duaya da ihtiyacı yoktur, olmamalı değil mi? Her namazda, adı her anıldığında kendisine salâvat getirilmesini isteyen ve bunu zorunlu kılan bir peygamber düşünebiliyor musunuz?


İmam Teberani ve Bey haki söylentisi bir hadis, buna en güzel örnektir. “Hiç şüphesiz rabbim bana ümmetimden yetmiş bin kişiyi hesabı sorulmaksızın cennete sokacağını vaat buyurdu. Gerçekten ben daha fazlasını istedim. Bunun üzerine, o yetmiş bin kişinin her birinin yanında yetmiş bin daha verdi.”

Oysa Kur'an ayetleri bunu yalanlar ve herkesin cezasını kendisinin çekeceğini, hiç kimseden hiç kimseye - peygamberden bile olsa da - bir yardım gelmeyeceğini defalarca vurgular. Hesap gününde kimsenin kimseye şefaat ve yardım edemeyeceğini anlatan Kuran ayetleri şunlardır: Bakara Suresi; 48- 123- 134- 254- 255. ayetleri. Âli İmran Suresi 255. Ayet.

Konunun uzayacağını biliyoruz, ama hadis diye yutturulan ve Kuran’a göre şirke bulanmış bazı söylentilere kısaca bakmadan geçemeyiz.

Bey hakî hadisi; “Kim bana salâvat okumayı unutursa, ona cennetin yolu unutturulur.”

Amr İbnu Rabia anlatıyor: "Resulullah buyurdular ki - Bana salâvat okuyan bir mümin yoktur ki, ona melekler rahmet duası etmemiş olsun. Bu, bana salâvat okunduğu müddetçe devam eder. Öyleyse kul bunu, ister az ister çok yapsın!"

Ebû Derda anlatıyor: "Resulullah buyurdular ki: "Cuma günü bana salâvatı çok okuyun. Çünkü o gün okunan salâvatlar meşhududur, melekler ona şahitlik ederler. Bana salâvat okuyan hiç kimse yoktur ki, o daha okumasını bitirmeden salâvatı bana ulaştırılmamış olsun." Bunun üzerine dedim ki: "Siz öldükten sonra da mı?" "Evet, öldükten sonra da. Zira Cenab-ı Hak Hazretleri toprağa, peygamberlerin cesedini çürütmeyi haram etmiştir. Allah'ın Peygamber’i her zaman diridir, rızka mazhardır." Buyurdular. “Bana salâtınız sizin için zekâttır.”

Tirmizi: Es-siracü’l-Münir, Bey hakî “Yanında ben zikrolunduğum zaman üzerime salât etmeyen kişinin burnu yere sürtülsün.”

Tirmizî: “Kim bana bir kere salât ederse; Allah ona on salât eder, on günahını siler, on kat derecesini artırır.”

Yine Nesâî'de Ebû Talha’dan gelen bir rivayet şöyle: "Bir gün Resulullah, yüzünde bir sevinç olduğu halde geldi. Kendisine: "Yüzünüzde bir sevinç görüyoruz!" dedik. -Bana melek geldi ve şu müjdeyi verdi: Ey Muhammed! Rabbin diyor ki: Sana salâvat okuyan herkese benim on rahmette bulunmam, selâm okuyan herkese de benim on selâm okumam sana (ikram olarak) yetmez mi?”

Ahmet Davudoğlu, Tibyan Tefsiri’nden: “Yanında ben zikrolunduğum zaman bana salât etmeyen ateşe girer.”

Elmalılı Hamdi Yazır’dan: “Allah Teâlâ benim için iki melek görevlendirmiştir. Ben bir Müslüman yanında anıldım da bana salâvat getirildi mi, mutlaka o iki melek ona - Allah seni bağışlasın derler. Allah Teâlâ ve diğer melekleri de o iki meleğe cevap olarak - Âmin derler. Bir Müslüman yanında adım zikrolunduğunda da bana salâvat getirmedi mi, mutlaka o iki melek: -Allah seni bağışlamasın, derler. Yüce Allah ve öteki melekleri de o iki meleğe cevaben -Âmin derler.”

Tirmizî’den: “Kıyamet gününde bana halkın en yakın olanları ve şefaatime hak kazananları, bana en çok salâvat getirenleridir.”

Ebû Davud: “Şüphesiz ki, benim üzerime salâvat getiren kimsenin selâmını almak için Allah bana ruhumu iade eder.”

Taberânî: “Dua eden kimse peygambere salât etmedikçe duası perdelenir, dergâh-ı icabete vasıl olmaz.”

Taberânî, İbni Mesud: “Sizden biriniz Allah’tan bir dilekte bulunduğu zaman evvela O’na, şanına lâyık tarzda şükredip selamlasın. Sonra peygambere salâvat getirsin. Çünkü bu suretle arzusuna daha kolay kavuşur.”

Hâkim, Beyhâki: “Cebrail ile karşılaştığımda bana şöyle dedi: Sana müjde ederim, Allah diyor ki: Kim sana selâm verirse ben ona selâm veririm. Kim sana salât getirirse ben ona salât getiririm."

Ebû Davud: "Hangi bir zümre bir mecliste oturup da Allah’ı anmadan, bana da salât getirmeden dağılırsa üstlerine Allah’tan bir hasret çöker. Dilerse onları korur.”


YEDEK İLAH MUHAMMED’İN ÖZEL OLARAK YARATILMASI

Şimdi de yedek ilah yapılmak istenen ve yapılmış olan peygamber Muhammed’in özel olarak nasıl yaratıldığına bir göz atalım. (Kaynak kitap: Mevâhib- i Ledünniye, 1.cilt, 25. Sayfa. Yazan: İmamı Kastalani.) Bu kitap da bir başka kitaptan alıntı yapmış ve söylentilere yer vermiş. Bu anlatılanlar Kuran’da geçmez ve tam aksine, ayetlerle çelişir.

“Abdullah bin Ebi cemre Behcetün- Nüfûs kitabında Kâbül Ahbar hazretlerinden rivayet edilmiştir: Hak Teâlâ’nın iradesi peygamber efendimizi halk etmeye iliştiği vakit, Cebrail aleyhi selama - arzın kalbi ve nuru olan topraktan getir, diye emretti. Cebrail aleyhi selam da Firdevsi Âlâ ve İlliyin makamı melekten bir avuç beyaz ve nurani toprak alıp geldi. Cennet ırmaklarının suyu ile onu yoğurdular. Ak inci gibi ağarıp öyle oldu ki, etrafına ışık verdi. Ondan sonra melekler onu aldılar; Arş ve Kürsi tarafında, göklerde, yerlerde, dağlarda ve deryalarda dolaştırdılar. Ondan sonra bütün melekler ve diğerleri, resulullah efendimiz hazretleri ve onun üstünlüğü hakkında bilgi edindiler. O zamanda henüz Hz. Âdem’den hiç kimse nam ve nişan bilmezdi, diye buyurdular.

Yine rivayet olunduğuna göre Allah Teâlâ hazretleri Âdem aleyhi selamı yarattığı zaman kalbine ilham etti ve Âdem; - Bana niçin Ebu Muhammed’in babası diye künye verdin diye sordu. O zaman Allah Teâlâ emredip; -Ey Âdem başını kaldır, dedi. Hz. Âdem başını kaldırıp bakınca, Arşı Âlâ’da resulullah efendimizin pak nurunu gördü. – Ya rabbi, bu nur hangi nurun aslıdır, dedi. Hak Teâlâ: - Bu nur, senin zürriyetinden bir peygamberin nurudur ki, Onun ismi göklerde Ahmet, yerlerde Muhammed’dir. Eğer o olmasaydı seni yaratmazdım. Yerleri ve gökleri de halk etmezdim, buyurmuştur.

Hadis imamlarından Hâkim’in Sahih’inde rivayet edildiği de buna şahittir ki, şöyle buyurmuştur: - Hiç şüphesiz Âdem aleyhi selam resulullah efendimizin şerefli ismini Arz üzerinde yazılmış gördü. Allah Teâlâ hazretleri; - Ey Âdem! Eğer Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım, buyurdu.”

İşte böyle! Peygamberlere bile sınırlı yetki veren Kuran’a (bakınız Rad Suresi, ayet 38 vd.) zor inanılır da –hatta bazen inanılmazda- “büyük âlimlerin” yazdıklarına, “hadisçi” geçinenlere kayıtsız koşulsuz inanılır. Böyle saçmalıklara inanan saf ve cahil milyonlarca Müslüman vardır.

Peygamber Muhammed’in manevi ameliyat edilip, bütün organlarının günahlarından arındırılması da böyle söylentilere dayalı ayrı bir konudur. Ya peygamber Muhammed’in ölmüş olan babasını diriltip, Müslüman yapması olayına ne dersiniz? Ne yazık ki böyle konular kitaplara girmiş, hadis olarak yutturulmuş, milyonlarca okuyan ve inanan olmuştur.

TANRI ÜZERİNE FİKİRLER

Yazan: Karmaşık
Karmaşık, din, Tanrı üzerine fikirler, Tanrı evren mi, Tanrı üzerine aforizmalar, Yaratıcı, Varoluş felsefesi, Ahiret fikri, Evren tanrı mı?, Biz ve Tanrı, Felsefi akımlar,
Namaza başladım..
Arapça Kur'an ayetleri ezberledim namaz da lazım oluyor diye.
Kıldım, kıldım, kıldım..
Başım sıkışsa da sıkışmasa da dua ettim.
Ramazanlarda oruç tuttum. Kimi yıl ful tuttum, çoğu yıl parça bölük tuttum. En çok sevdiğim an iftara yakın saatlerdi.
Kandil gecelerinde ekstra namaz kılar ve bol bol dua ederdim.
Kesinlikle cünüp gezmez ve sekse başlarken içimden besmeleyi okurdum (!).
Kendimi aydın bir Müslüman olarak tanımlardım.
Çünkü yazın denize girer, sol görüşlü yazarları da okurdum. Bazen bira veya bir kadeh rakı zorlarlarsa içerdim.
Aydındım yani (!)
Ama sağdan soldan rast geldiğim din içerikli yazıları okuduğum zamanlar içimi bir sıkıntı kaplardı. Burada yazanlara göre benim kafir olmasam bile münafık veya günahkar olma ihtimalim vardı.
Çok okurdum. Hala da okurum.

Bir gün okuduğum bir yazı sonucunda hadislerin dinin kaynağı olmadığına kani oldum ve üzerimden binlerce yükü atmış hissettim. Dinimi rahat ve mantıklı yaşamaya başladım.
Ancak sorgulamanın devamı gelince, aslında sadece hadislerin değil, Kuran’ında dinin kaynağı olmama ihtimalini fark ettim. Bir çok çelişki barındırıyordu.


Uzun bir süre bu konu üzerine yoğunlaştım. Araştırıp, mantık temeline oturtmaya çalıştıkça çelişkilerin çokluğunu gördüm. Hatta uzun bir süre kendimle savaştım. Allah Kuran’ı göndermiştir ancak Emevi ve Abbasiler tarafından bugünkü çarpık haline evrilmiştir diye bir tez öne sürdüm kendi kendime. Ancak aslında sadece Kuran değil, Tevrat ve İncil’in de bir çok çelişkilere sahip olduğunu öğrendim.
Birde Sümerlerden gelen bir çok mitin kitaplara aktarıldığını da öğrendim, iyice soğudum.
Eveeett….
Sonuç itibarı ile “düşünüyorum öyleyse varım “ falan değil,
direk “ varım ve var olduğuma göre Tanrı’da var ”  düşüncesine sahip oldum.
Tanrı..
Her şeyi sayısal bir temele oturtarak var eden..
Peki Tanrı nerede ve bizimle nasıl iletişim kuruyor?  İşte şimdi bu düşünce noktasındayım.
Hakikaten nerede olabilir ?
Acaba tüm kitaplarda anlatıldığı gibi zamandan mekandan münezzeh ancak şah damarımıza yakın mı yoksa, sadece kitap göndermeden bizimle adına “vicdan” dediğimiz sistemle mi bağlantı kuruyor? Hani iç ses diyoruz. İşte o ses acaba Tanrı’nın sesi mi?
Gerçek nedir ?
Bizim hikayemizi kim izah edebilecek ? Hikayemiz nereye dayanıyor ? Bir yaratan var.. o tamam,
o konuda çoğumuz hemfikiriz. Tamam da yaratan neden bizimle iletişime geçmiyor ve sadece kendini hissettriyor.
Yarattığı şeylere bakıyorsun, mesela penguenler, okyanus, uzay, gezegenler, galaksiler, hücreler.. Ve hepsi de bilimsel bir temele dayanıyor.
Yani tesadüf falan gibi bir saçmalığa yer vermeyecek kadar mükemmeller.
Yani bunları tasarlayıp var eden var.
Ama nerede? Acaba Avatar filminde sembolik olarak gösterilen ağaç ( Bize göre Evren ) mi?
Bu durumda yobaz arkadaşların;
“Yuh sana lan, yani Allah’ın onu yaratmaya gücü yetmez mi zannediyon “ diyebileceklerini tahmin ediyorum. Hatta “ Evrenin başlangıcı var, bik-ben oğlum, başlangıcı olan tanrı mı olur? la ” da diyebileceklerini öngörüyorum.
İnanın bende bilmiyorum. Zaten bunu ispat edecek olanı biz direk peygamber ilan ederiz.
Ancak, nasıl ki Tanrı ezel ve ebed ise ve mesela diyelim ki evren eğer tanrı ise, evren de pekala ezel ve ebed olabilir. Bu tezime göre bizler zaten sürekli tanrı ile yüz yüzeyizdir belki de.

Evren’in muhteşem bir yaratma iradesine sahip olduğunu varsayarsak, bizler bu durumda tanrı parçacığı aramayı bırakmamız lazım. Parçacık bizler oluruz bu durumda. Tanrı evren ise eğer, bu durumda tanrının kitabını anlamanın yolunun bilim ve doğadaki canlılar olduğunu anlayabiliriz. Mesela bir aslan bir ceylana tuzak kurarak yakalayıp, gözünün yaşına bakmadan parçalayıp yiyorsa, ki öyle yapıyor. Bu durumda aslanın ahirette vereceği bir hesabı olmaz. Çünkü içgüdüsel olarak karnını doyurma ihtiyacını gideriyor aslan. Yani ceylanın yaşam hakkının elinden zorla alınmış olmasının bir cezası yok. Tıpkı ceylanda olduğu gibi, kuruyan otlarda toprağa karışır bütün bu dönüşüm muhteşem bir ahenkle sürekli ( yüzbinlerce yıldır ) devam eder. Toprak ürettiklerini, tekrar yer ve bu şekilde dönüşümü gerçekleştirir.
Bilemiyorum..
Gerçekten bilemiyorum.. Bilemiyor olmak çok acı veriyor.
Tanrı var. Ancak ben onunla iletişime geçemediğim gibi, hakkında bilgi sahibi bile değilim.
Ürettiğim tüm varsayımlar, öncekiler gibi kendi hayal dünyam olacaktır. Üstelik maymunun gözü çarpık açıldığı için benim için deli derler. Ataları gibi peygamber, elçi falan da demezler bunlar :)
Tanrım ! elimden sadece buraya, beni anlayacak insanların buluştuğu yere yazarak içimi dökmek geliyor. Yapabildiğim en bilim temelli yöntemi kullanıyorum.

Siz ne dersiniz ? Tanrı nerede size göre ? Yaratıp unutmuş olma ihtimali sıfır. Mutlaka gözlemliyor bizleri. Bu durumda bizden ne yapmamızı istiyor?

Eğer tanrı evrense ve bizleri ( bize göre ) milyon yıllar içerisinde geliştirmişse varacağımız gelişme noktasını mı görmek istiyor acaba? Çünkü bu kurama göre evrende gizlenmiş her element, her metal, veya mikro madde O’nun varlığının ve gücünün sonsuzluğunun ispatı olacaktır.
Ancak böyle bile olsa, biz öldükten sonraya kalmış olsa bile hesaplaşma istiyoruz. Kimsenin yanına kalmasın istiyoruz. Bu durumda buna nasıl bir açıklama getirebiliriz ki? Evren tanrı ise bizler O’nun varlığıın içerisinde sürekli doğup ölen hücreler gibiyizdir. Kanser nedeni ile ölen bir hücrenin hakkını kim ödetir ki?
Bilemiyorum.. İnanın kafam karmakarışık.
Sevgilerimle

KURAN’DA FELAKETLER : İNSAN İRADESİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Kur'an'da felaketler, İnsan iradesi, Kur'an'da kader, İslamda kader, Kuranda irade, Alın yazısı nedir?, Kur'an çelişkileri, Kader çelişkisi, Allah'ın adaleti,
KUR'AN'DA FELAKETLER : İNSAN İRADESİ
Kutsal kitaplarda anlatılan ve arka arkaya oluşan can alıcı seller, yakıcı rüzgârlar, depremler; tanrının insanlara birer cezası mıdır? Kutsal kitaplara göre; evet, cezadır. Cezaya uğramış bu toplulukların içinde bulunanların hepsi mi suçluydu? En azından beşikteki yavruların suçları neydi ki toptan cezaya çarptırıldılar? İslam’a göre doğan her çocuk günahsız ve İslam akidesiyle doğuyorsa, yağmur duası gibi törenlerde günahsız oldukları için çocuklara dua ettiriliyorsa; çocukların bu cezalardan ayrı tutulması gerekmez miydi?

Kuran, suçların ve verilecek cezaların kişisel olduğundan; herkesin kendisinden sorumlu olduğundan söz eder. (Örnek ayetler: Bakara- 286, Zilzal- 7 ve 8, Zumer- 8) Aynı Kuran, tufanlardan insanlarla birlikte her şeyin toplu yok edilişlerini, Allah’ın gazabını birçok ayette anlatır. (Örnek ayetler: Hakka- 11-12, Enam- 9, Araf- 4- 5-34- 84- 91- 96-97, Ali İmran- 133) Hem Kuran hem Tevrat Allah’ın intikam almasından, günah işleyenlerin peşini bırakmayıp günah işleyenlerin sonraki nesillerini bile cezalandıracağı korkutmasında bulunur. Düşündükçe ortaya bir yığın soru çıkmaktadır.
Son kararı yine size bırakıyoruz.

KUR'AN'DA İNSANIN İRADESİ
Allah yarattığı insanlara gerçekten özgür bir irade vermiş midir ki; insanları yargılayıp ceza ya da ödül verecek?

Kuran’dan aldığımız yalnızca birkaç ayete bakmak yeterli. İnsanın iradesi gerçekten var mı? Bakın bakalım, Allah insana irade vermiş midir?

“Allah kimi dilerse onu saptırır ve kimi dilerse onu doğru yola koyar.”(Enam suresi, ayet:39) “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde insanların hepsi inanırdı.” (Yunus suresi, ayet:99) “Allah kimi doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslamiyet’e açar. Kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah inanmayanları küfür karanlığında bırakır” (Enam suresi, ayet:125) “De ki:’Allah size bir kötülük dilese veya bir rahmet istese, sizi O’na karşı kim savunabilir?’” (Ahzab suresi, ayet:17) “Allah size bir zarar gelmesini dilerse, O’na karşı kimin gücü bir şeye yeter?” (Fetih suresi, ayet:11) “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz…” (bkz. İnsan Suresi, ayet:30, Tekvir, ayet: 29) “Biz dilesek herkese hidayet verirdik. Fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair, benden söz çıkmıştır.” (Secde suresi, ayet: 13) “Üstün delil, Allah’ın delilidir. O dileseydi, hepinizi doğru yola eriştirirdi de!” (Enam suresi, ayet:149) “Tanrı dilediğini yapar.” (Hud, ayet:107)


İşte en mantıklı, en akla uygun denilerek zorlamalarla bilimselliğe dayandırılmak istenen İslam ve onun kitabı Kuran! Yorum yapmadan sunduğumuz bu ayetleri açıklamaya ve yorumlanmaya gerek var mı? Kuran ayetlerinde insan iradesi diye bir şeyin olup- olmadığını açık seçik olarak görmekteyiz. İnsanın elinde irade olmayınca, ceza ve ödül de; dilediğine verilir, dilediğine verilmez. Yoksa bu ödül ve cezalandırmalar, tombala oynamak gibi bir oyun mu? Torbadan ne çıkarsa bahtınıza! Sevgili okuyucular karar yine sizin.

İnsanın elinde irade olmayınca, insanın başına gelen ve gelecek olayların tanrı tarafından önceden belirlenerek; adına kader ya da alınyazısı demek ve buna inanmayı imanın altı koşulundan biri yapmak mantıklı mıdır? Bu imanın mantığı; sınav yapmadan not vermekten başka nedir? Bu mantıkla insan yaptığı iyi ya da kötü işlerden nasıl sorumlu tutulabilir? Ayrıca imanın altı koşulundan biri de; “kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine” inanmaktır. Buna inanmayan imansızdır. İman olmayınca Müslüman da olunamaz! Ancak, Kuran anlatımına göre; hiç kimse kendi irade ve isteğiyle Müslüman da olmuyor, kâfir de. Allah, inancı ve dini kendi istediği şekilde insanlara veriyor. Yoruma gerek kalmadan Kuran ayetlerinde anlatılanlardan bu sonuç çıkmaktadır.

Dinleri kendi kaynakları içinden sorgulayan öncülerden İlhan Arsel, Kuran ayetlerine dayanarak çelişkilerin ortaya dökülmesini sağlıyor.

"Size deseler: Tanrı dilediğine hidayet verir, onu doğru yola sokar, ya da dilediğinin gönlünü açar, onu Müslüman kılar, dilediğini de hidayetinden yoksun kılar saptırır, ya da gönlünü kapatıp kâfir kılar. Dilediğini putlara taptırtır, dilediğini puta tapmaktan uzak kılar. Doğru yola soktuklarını, yani Müslüman yaptıklarını cennete atar, kâfir yaptıklarını ya da puta taptırdıklarını cehennem ateşinde yakar! Bu şekilde konuşanlara karşı ne dersiniz?

Eğer bu söylenenleri akılcı düşünce kıstasına vurup: "Hayır olmaz böyle şey. Yüce olduğu kabul edilen bir tanrı, insanları hem kâfir ya da puta tapar yapıp hem de cehenneme atmış olamaz. Böyle yapacak olursa hem adalet ilkelerini çiğnemiş ve hem de çelişkili şekilde konuşmuş olur" derseniz Müslümanlık sınavından sıfır alırsınız. Ama aklı bir kenara atıp, yukarıdaki sözlerin doğru olduğunu söyleyecek olursanız cennetin en güzel köşelerine layık bir Müslüman olduğunuzu ortaya vurmuş olursunuz. Çünkü İslâm şeriatı, Muhammed'in Tanrısının keyfiliğini, çelişkiliğini, adalet ilkelerini çiğnemişliğini kanıtlayan buyruklarla doludur. Nice örneklerden biri olarak En'âm Suresi'nin şu ayetini okuyalım: "Allah, kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse... Kalbini iyice daraltır (onu inanmayanlardan yapar). Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir (onu cezalandırır)" (En'âm Suresi, ayet 125).

Görülüyor ki Muhammed'in Tanrısı, dilediğini kâfir yapıyor ve kâfir yaptığını da cezalandırıyor! Daha başka bir deyimle insanlar, kendi istek ve iradeleriyle doğru yolu bulmuş olmuyorlar. Onları Müslüman ya da kâfir yapan Tanrı'dır. Hatta Muhammed bile kendi istek ve iradesiyle doğru yola girmiş değildir. Onu doğru yola ileten Tanrı'dır. Kuran'da şöyle yazılı: "(Ey Muhammed!) Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara (müşriklere- puta tapanlara) birazcık meyledecektin. O zaman, hiç şüphesiz, sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat- kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın..." (Bkz. İsra Suresi, ayet 74-75).

Bir başka örnek şöyle: "Allah kime hidayet verirse (doğru yola sokarsa), işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara Allah'tan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun hasrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki ateşi yavaşladıkça onun ateşini arttırırız! Cezaları işte budur! Çünkü onlar ayetlerimizi inkâr etmişlerdir..."(Bkz., İsra Suresi, ayet 97).

Yine görülüyor ki Tanrı, dilediğini hidayete erdiriyor, doğru yola sokuyor ve cennetlik kılıyor; dilediğini de hidayetten uzak tutuyor, yani saptırıyor ve saptılar diye onları kıyamet gününde kör, dilsiz, sağır bir halde cehennem ateşine atıyor! Yine bunun gibi kişileri müşrik (putperest) yapan da Tanrı.

Nitekim Kuran'da şöyle yazılı: "(Ey Muhammed!) Puta tapanlardan (müşriklerden) yüz çevir. Allah isteseydi puta tapmazlardı..." (Bkz. Enam Suresi, ayet 106-107).

Yani Tanrı, dilediğini puta tapan'lardan yapıyor ve sona da Muhammed'e "onlardan yüz çevir" diye buyuruyor. Bununla da kalmıyor fakat müşriklerin öldürülmeleri için şöyle diyor: "...Müşrikleri (puta tapanları) bulduğunuz yerde öldürün..." (Bkz. Tövbe Suresi, ayet 5).


Yani Muhammed'in Tanrısı, hem insanları günahkâr kılmakta, hem de günahkâr kıldıklarını cezalandırmakta, hani sanki suçluluk onlara ait imiş gibi! Olacak şey midir bu? Şimdi soracaksınızdır: "Neden Tanrı çelişkili bir dil ile ve adalet duygularını çiğner şekilde konuşur!"  Bunun çeşitli nedenleri var ve bu nedenlerin hepsi de Muhammed'in günlük çıkarlarıyla ilgilidir. Örneğin kişileri Müslüman yapmak isteyip de yapamadığı zamanlar, sorumluluğu Tanrı'ya atmak suretiyle kendisini temize çıkarma yolunu bulmuştur. Konuyu diğer birçok yayınlarımızda (örneğin "Kuran'ın Eleştirisi" adli kitabımızda) ele aldığımız için burada fazla durmayacağız.

Dilediğini imanlı ve dilediğini de imansız yapan Tanrı'nın, kâfir yaptığı kişileri şeytan ile dost kıldığını kabul edebilir misiniz?" Eğer bu soruya: "Hayır kabul edemem; çünkü yüce bir Tanrı insanları saptırıp şeytanlarla dost kılmaz" şeklinde yanıt verecek olursanız Müslümanlık sınavından iyi not alamazsınız, çünkü Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, kâfir kıldığı kimseleri bir de şeytanlarla dost yaptığını bildirmekle övünmüştür. Gerçekten de biraz önce gördüğümüz gibi Muhammed'in Tanrısı, dilediğini gönlünü açıp Müslüman yapıyor ve dilediğinin de gönlünü kapayıp saptırıyor, yani kâfirlerden kılıyor; kâfir kıldıklarını da cehenneme atıyor (örneğin bkz. En'am 39, 125; Zümer 22, 23; Şura 8, vb...).

Fakat yine Muhammed'den öğrenmekteyiz ki Tanrı bir de iman sahibi kılmadıklarını şeytanlarla dost kılmaktan hoşlanmaktadır. Nitekim şöyle konuşmuştur: "...Şüphesiz Biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık..." (Bkz. A'raf Suresi, ayet 27).

Yani Tanrı, insanları saptırıp şeytanlarla dost kılmayı kendisine mutluluk vesilesi ediniyor. Fakat bunları söyleyen Tanrı, hani sanki bu söylediklerini unutmuş gibi, bir de şeytanlarla dost olmanın insanlara ait bir şey olduğunu söyler, örneğin şöyle der: "Cemaatin bir kısmını hidayete (doğru yola) erdiren O'dur (Tanrı'dır). Ötekiler ise delâleti (sapıklığı) hak ettiler. Onlar Allah'ı bırakarak şeytanları canciğer dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar" (Bkz. Araf Suresi, ayet 30)
Dikkat ediniz, biraz yukarda dilediğini doğru yola sokup dilediğini saptırarak şeytanlarla dost kıldığını söyleyen Tanrı, şimdi burada tam tersini söylemektedir. Daha doğrusu bir grup insanı doğru yola soktuğunu açıklarken, bir grup insanın da şeytanları kendilerine dost edindiklerini bildirmektedir! (İlhan Arsel- Şeriattan Kıssalar)

ÖYLEYSE ALIN YAZISI (KADER) NEDİR?
"Haberiniz olsun ki, biz her şeyi bir kader üzerine yarattık." (Kamer Suresi: 49)

Kuran ayetlerine bakıldığında alınyazısı ya da insan iradesi konusunu bir senteze ulaştırmanın hiç olanağı yok. Yukarıdaki ayetler olmasaydı, mantıkla bir düşünce yürütebilirdi. Oysa ayetler; insanların da, doğanın da, her bir şeyin de elini kolunu bağlamakla kalmayıp; insanı kayıtsız koşulsuz doğal suçlu durumuna da düşürmektedir.

İsmet Zeki Eyüboğlu  “Türk Şiirinde Tanrıya Kafa Tutanlar” isimli kitabının başında Allah’a anlamlı ve mantıklı bir soru soruyor: “Benimsediğim, sevdiğim, bağlandığım evrenden ayır, çürüt, toprak et, tırtıllara böceklere yem yap, gözümün önünde canım gibi sevdiklerimi al yokluğa sürükle… Sonra dön bana beni suçlu say. Bunlar yetmiyormuş gibi alevlerde yalımlarda yakacağım, tamuya atacağım de. Gücenme, darılma da şu soruma yanıt ver: Suçlu sen misin, ben mi? Ben sana dilekçe mi verdim beni yarat diye?”

Mantıklı bir düşünce üretilecekse; insanın iradesi vardır ama vicdan, toplum ve yasalardan başka hiç kimseye karşı sorumlu değildir. Aslında kutsal kitaplar da çelişkiler ve sorunlar varsa da; asıl sorun insanların konuyu anlamaya çalışmamalarıdır. İnsan bir eylem yapacağı zaman önce ne yapmak istediğini düşünür. Karar vereceğinde; aklı, bilgiyi, mantığı ve iradeyi kullanmak durumundadır. Bunları kullanacağında insanın önüne birçok seçenek çıkar. Bir seçenekte karar verilirse, yeniden bir sürü seçenek çıkar ve karar kesinleşinceye kadar bu böyle sürüp gider. İnsanın başına gelecek iyi ya da kötü olaylar; bu seçeneklerin doğru ya da yanlış seçenekte karar verilmesine bağlıdır. Kutsal kitaplarda yazılanlar gibi, eğer alınyazısı önceden yazılmış ve değişmez olsaydı; çok anlamsızlıklar ortaya çıkardı. Oysa sınava çekilmeyen öğrenciye not verilmez.

Bazı din yorumcuları; Allah ezeli ve ebedi olarak her şeyi bildiği için, insanların ne yapacaklarını da bildiğinden alınyazılarını yazmıştır derler. Öyle bile olsa, insanların başına gelecek olayları ortaya çıkaran ve böyle olmasına karar veren yine Allah değil mi? İnsanın şöyle ya da böyle bir eyleminden dolayı yargılanması bu alınyazısına bağlıysa; insan ne yaparsa yapsın, alınyazısına boyun eğip, kendi hakkına ne düşerse ona razı olmasından başka bir şey kalmaz mı? İşte ilahi adalet denilen bir adalet anlayışı!

Dinlerde mantık aranmaz. Ancak, insanlarda mantık vardır. İşte alın yazısına, yani hayır ve şerrin Allahtan geldiğine inanıp iman etmeyi, imanın altı koşulu içine katılmasının nedeni; mantığı ve insan iradesini yok saymaktır. Yeryüzünde düşünebilen, karar verebilen, kararını uygulayabilen, iyiyle kötüyü ayırt edebilen tek canlının insan olmasına karşın; Allah insanın bu yetilerini yok sayıp çıkıyor. “Elbet hikmetinden sual edilmez!”

HANGİ DİN?

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, Dinler tarihi, Hangi din?, Dinler nasıl ortaya çıktı, Dinlerde cinsellik, Peygamberler, Asıl din, Tanrı inancı, Din savaşları, Din ve savaş, İyi insan olmak,
HANGİ DİN?
Dinler, insanlara arınma, huzur verip, doğru yolu göstermek için ortaya çıkmış görünseler de yaygın hiçbir din; inananlarına huzur, barış ve tinsel arınma getirmemiştir. Herhangi bir dine inanmış insanların kendilerine ve başkalarına soracak bir yığın soruları olmuştur. Ancak bu soruları kendilerine ve başkalarına soramadılar. Çünkü korku ve bilgisizlik vardı. Çünkü din adına insanlar hayal dünyalarında gezdirilmişler, ödül ve ceza ikilisiyle avutulmuşlardır. İnsan; bilmediği, tanımadığı, göremediği şeylerden korkar. Bütün inançların temelinde insanların cahilliği ve tanınmayıp görülmeyene karşı korku vardır. Dinler ortaya çıktıktan sonra savaşlar, sömürü, bencillik, dünya hırsları hep en ön plana çıkmıştır. Dinler getirdikleri kurallar içinde bütün bu kötülükleri önleyebilseydi ve önce peygamberlerin, din adamlarının kendileri kendi dinlerinin kurallarına uyabilselerdi; bu gün insanlık bir başka aşamada olabilirdi. Ya da bütün din kitaplarının getirdiği ilkeler kendi kaynaklarından incelenseydi, sorular sorulsaydı, sorgulama yapılsaydı belki din diye bir olgu yaşama ve yayılma şansını bulamayacaktı. Her şey insanların cahil bırakılmasından, bu cahillikten doğan korkuların dinler içinde sömürü aracı yapılmasından ve sorgulama yasağından kaynaklanmaktadır.

Dinlerin ortaya çıkış gerekçeleri; insanlara erinç, toplumsal ve bireysel adalet, tapınma yoluyla tinsel arınma, en sonunda da vaat edilen cennettir. Bütün dinlere göre bu ilkelere uyanlar ideal insan olarak tanımlanır. Oysa madalyonun ters tarafını çevirdiğimizde bunun böyle olmadığı ortaya çıkar.

Bilinen bütün dinler bir yana; yaygın olan üç dinin ilkeleri, kitapları, inançları hatta tanrıları bile farklıdır. Ayrıca, bu üç dinin kitapları da insan eliyle yazılmıştır. Bu üç dinin kitaplarının Allah tarafından insanlara öğüt verme ve doğru yolu göstermek için insanlara gönderildiği kabul edilse bile; sonuçta yazıya dökenler insandır. Kur'an da, Zebur da Tevrat ve İncil’de insan eliyle yazılmıştır ve bu dört kitabın dördü de; hem kendi içleriyle hem birbirlerine uyarlar hem de birbirleriyle çelişirler. Dahası da insanlara doğru yolu göstermek için gönderilen peygamberlerden bazılarının gerçekten yaşayıp yaşamadıkları belli değil; kimisinin mezarı yok, kimisinin birkaç yerde mezarı var. Kimisi Sumer’de kral- tanrı sıfatındayken, bir başka yerde peygamberliğini duyurup yaymıştır. Kimisinin ismi değişerek birçok efsanede yer bulmuştur. Çoğu peygamberler korkunç günahlar da işlemişler. Bazıları kendileri için gökten ayet indirmişler, bazıları eş ve kardeşlerini pazarlamışlar, Lut peygamber sarhoşken öz kızlarıyla yatmış, geliniyle zina yapanlar var, oğulluğunun karısıyla evlenenler var… Kaynak sorarsanız, Allah’ın peygamberlere gönderdiği kutsal kitaplardır. Diyeceksiniz ki, bu konular kutsal kitaplara neden ve nasıl girdi? Kutsal kitaplar seks öyküleriyle mi dolu? Bize ne soruyorsunuz? Bunları biz mi yazdık? Bu soruyu, o kitapları yazanlara sorsanız iyi olur.


Bilgi sunan, sitelerinde gerçekleri yazanlara sövüp sayacağınıza, bir tane bile din kitabı okusaydınız bizlere sövüp saymazdınız. Beğenseniz de beğenmeseniz de, onaylasanız da, yalanlamaya çalışsanız da; bu çelişkileri kendi kaynaklarından anlatmaya kararlıyız. Bunları anlatmak, bizim insanlık görevimizdir.

İlk insan kabul edilen Âdem’den, inancı din haline getiren İbrahim peygambere kadar geçen süreç içerisinde, başka peygamberlerin de ortaya çıktığı kutsal kitaplarda yazılıdır. Müslüman din yorumcularının çoğu tarafından, Âdemden beri bütün insanların başlangıçtan sonsuza kadar tek hak dinin İslam olduğu kabullenilir. En azından genel ilkeler için böyle bir algı yaratılmıştır. Bu süreç içerisinde henüz ortaya çıkmamış bir dine nasıl inanılabilir? Bu üç dinin temel ilkeleri aynı diyebilirsiniz. Ancak; önce gelen kitap sonra gelen kitap tarafından geçersiz kılınmışsa temel ilkelerin aynı olması gibi bir durum ortaya çıkmaz. Üstelik Kuran’ın bir yerinde Tevrat doğrulanır, başka bir yerinde ezeli ve ebedi tek hak dinin Müslümanlık olduğu anlatılır.

Bu gün algılanan din inancı,  ilk kez İbrahim peygamber zamanında ortaya çıkmıştır. Kuran kabul etmese de; İbrahim peygamberin Yahudi ve Sumerli olduğunu biliyoruz. İbrahim peygamber gök cisimlerine tapardı. Kutsal kitaplara göre sonradan tek tanrı inancını benimsemiştir. Ama hangi tek tanrı? Kutsal kitaplarda değişik isimlerle anlatılan Firavun’da tek tanrıya inanmış ve bunu Mısır’a yaymıştır. Mısır halkı çok tanrılı dinlere inanmaktayken, Firavun tek ve en büyük tanrı olarak inandığı ay tanrısına tapınarak tek tanrıcı olmuştur.  Âdem ile İbrahim peygamber arasındaki bu süreç içinde ve Firavun dönemine kadar tek tanrı inancı yok muydu? Ya da inançlar dinselliğe dayanmıyor muydu?

En eski inançlardan ateşe, gök tanrıya, güneş- ay- yıldızlara, evreni temsil ettiğine inanılıp kutsal sayılan her şeye tapınma vardı. Bu kutsalların içinde ağaçlar, dağlar, kayalar, yırtıcı hayvanlar, şimşek de bulunuyordu. Bu tapınmalar ilk zamanlardaydı ve bir din inancından değil korkuyla karışık bir koruyucu arama gereksinimden dolayı ortaya çıkmıştı. Çünkü o zamanlar din kavramı yoktu ve kurumsallaşmamıştı.

İbrahim peygamber ve Firavun kendi inandıklarını sonradan din haline getirdiler. Daha eski çağın insanları yaşam koşulları, bulundukları ortam ve topluluk, bilinmeyenden doğan korku gibi ve başka nedenlerle farklı inançlar, farklı kutsallar edinmişlerdir. Bu yüzden ilk insan toplumlarından başlayarak, bu güne gelinceye kadar birçok inanç sistemi ortaya çıkmıştır.

Bütün bu inanç sistemleri tek bir noktada birleştirilebilir mi? Bütün dinleri bir noktada birleştiremezsek; yeryüzünde ne kavgalar, ne cinayetler biter. Ne toplumsal ve evrensel barış gelir, ne de din mezhep gölgesindeki çatışmalar biter. Herkes, her toplum kendi inancının doğru inanç olduğunu iddia edip inatlaştıkça; işler hep çatallaştı, halen de çatallaşmakta ve hiç bitmeyecek.

İnanan herkes, inancını sürdürüp sürdürmemekle özgür olduğunun bilincine varırsa ve herkes, kendi özgür düşünceleriyle inanacağı dini seçebilirse; her inançtan herkes birbirlerine zarar vermeden bir arada yaşayabilirse sorunları çözmek kolaylaşır. Bunu başarabilmek için insanların özgür düşünebilmesi, özgürce inanabilmesi ve inançları kendi kaynaklarından özgürce sorgulaması yeterlidir. İşte o zaman, asıl din inancının, tek bir din inancı içinde birleştiği görülür. Görmek istenirse asıl ve ideal din inancını görebilmek zor değildir.


ASIL DİN NEDİR?
Aslında; inancı olanların dinler diye bir sorunu yoktur, olması da gerekmez. Yalnız bir din vardır. Bu din, insanların hepsini doğru yola götürür. O din insanlıktır, adalettir, doğruluk ve bütün canlılara saygıdır. Yani yalnızca vicdandır. Tanrı’nın varlığına ve birliğine, onun sonsuz gücüne inanan her kişi; hangi peygambere inanırsa inansın, hangi ibadeti yaparsa yapsın gidip ulaşacağı yer Tanrı katıdır. Birisi şu yoldan gider, ötekisi başka bir yoldan. Yeter ki insan da Tanrı inancı olsun, insanlığın bütün sıfatlarını üstünde taşısın. Bütün insanların insanca ortak özellikleri ve değer yargıları vardır. Mutlaka inanılacaksa; İnanılacak en ideal din budur. İnsan neye inanırsa inansın ya da hiç inanmasın insanlığı gereği; başkalarını düşünmek, yardımlaşmak, adaletten ayrılmamak, hak hukuk gözetmek gibi ilkelere uymak zorundadır. İnanılacaksa gerçek din işte budur. Bunlara uymayan insan; Tanrı’ya inansa ne olur, inanmasa ne olur? Ya da şu peygamberin ümmeti olsa ne olur, bu peygamberin izinden gitse ne olur? Yani iyi şeyler için- iyilikle atılan adımın her yolu Tanrı’ya ulaşır, iç huzur getirir, arınma getirir, dirlik getirir. Kendi şeytanına tapmayan, kendi şeytanını yenebilen, yani; hırs, kibir, haset, kin ve şehvetten uzak duran, bunları yenebilen her insan ideal insandır.

Herhangi bir dine inanan insan, yaptığı işleri vicdanına ve insanlığa uygun buluyorsa; inanç ve ibadetinden erinç duyabiliyorsa sorun yok. Bu insan içten inanmış, kimseye zararı olmayan, ideal diyebileceğimiz bir insandır. Ama inandığını söylediği ve inancını şiddete dönüşecek kadar savunduğu halde; insanlık dışı işler yapabiliyorsa; yaşamında şiddet, adaletsizlik, hile, yalan- dolan, tecavüz gibi pislikler ön plandaysa; böyle insan inansa ne olur, inanmasa ne olur? Ayrıca inandığını söyleyen birisinin inancı ve göstermelik ibadetleri kötülüklerden kendisini koruyamıyorsa; bu insan da inanmış gözükse ne olur, gözükmese ne olur? Önemli olan vicdan, adalet ve insanlıktır. Dinlerden ve inançlardan bir yarar beklenecekse vicdan, adalet, insanlık öne geçmelidir. Aksi halde din ve inançlar birer aldatma, uyuşturma aracı olmaktan öteye gidemezler.

DİNLER VE SAVAŞLAR
Tarihe bir bakınız. Tarih sayfaları şöyle ya da böyle din ve inanç savaşlarıyla doludur. Birbirlerine karşı kışkırtılan insanlar din adına, inanç adına, sevap işleyip Tanrı’nın özel kulları olabilmek için kan dökmüşlerdir. Böyle bir din sisteminin olabileceğini düşünüyor musunuz? Böyle bir din olmaz, böyle bir din kuralı da olamaz. Oysa din dediğimiz kuralların hepsi, bir yandan bunları şiddetle yasaklarken; bir yandan da körüklemiştir. Kuran içinde hem bunları yasaklayan hem de din adına savaşı ve şiddeti farz kılan birbiriyle çelişkili pek çok ayet vardır. (Kuran’dan birkaç örnek ayet: Bakara,144-216. Nisa,71-76- 84- 89. Enfal: 39- 65. Tevbe: 5- 29- 123)

Bir dine sahip olanlar - hangi dinden olursa olsun - inatla birbirlerinin kanını dökmüşlerdir, halen döküyorlar. Yeryüzü insanlarının çoğunluğu; dinin ne olduğunu, ne olmadığını bile bilecek bilgi ve olgunluğa henüz ulaşamamışlardır. Buna karşılık herkes kendilerini ve toplumlarını dindar görüyor. Oysa bu dindarlık değil kindarlıktır. Din adına savaşıp kan döken cennete girecek, savaşmayıp kan dökmeyen giremeyecek… Böyle şey olur mu? Şu peygamberin ümmeti cennetlik, bu mezhebin yolundan giden cehennemlik olacak öyle mi? Şimdi Müslüman çoğunluğun anlayışına göre Müslüman olmayanların hepsi cehennemliktir. Öteki dinlere göre de Müslümanlar cehennemlik. Cennete kimler girecek? Siz mi gireceksiniz, biz mi? Böyle ayrım olmaz. Dünyada iyi bir insan olan kim olursa olsun cennete girer. Ebedi cehennemlikler ise inancı ne olursa olsun insanlara kötülük ve zülüm yapanlardır. Tapınmalar farklı olabilir bunda bir sakınca yok; asıl olan tutulan yolun vicdanlara uygun olması ve alınan sonuçtur. Sonuç olumlu olmuyorsa inanılmış- inanılmamış zaten fark etmez. Adı ne olursa olsun bütün dinlerin temeli –bütün her şeye ve çelişkilere karşın bile olsa- vicdandır. Bütün kötülüklerden arınmış her insan, dinli olsun, dinsiz olsun, kara olsun, ak olsun ideal insandır. Cennet varsa böyle insanların hepsi cennete gider. Cennet yoksa yaptıkları yararlı işler insanlık içinde yer bulur. Yani her şey ideal birey olmaya çalışmak ve vicdandır.

Yıllar önce Hindistanlı, puta tapar bir din adamıyla tanıştım. Konuşurken söz döndü dolaştı dinlere geldi.  Dedim ki; “Ben bütün inançlara saygılıyım. Yalnızca merak ettiğim için soruyorum. Siz cansız olan varlıklara, kendine bile yararı olmayan yontulara falan tapınıyorsunuz; bunun nedeni nedir?” Din adamının yanıtı şu oldu: “Tapındığımız varlıkların cansız ve yararsız şeyler olduğunu biz de biliyoruz. Ancak biz tanrının her şeyden münezzeh olan varlığını simgesel olarak taptığımız bu varlıklarda buluruz. Biz de tek tanrıya inanırız.” Bu yanıt bana doyurucu geldi ve bir soru daha sordum: “Dinlere göre kim cennetlik, kim cehennemlik?” Yanıta bakınız; “Din farkı olmadan, kendi vicdanına güvenen herkes cennetlik.” İşte bu kadar!  Zaten bütün dinler, gerçek inananlar için hep tanrı ile insan vicdanı arasındaki bağlantıdan başka bir şey değildir. Gerisi boştur.

YENİ BİR EVRİM İÇİN SORGULAMA

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, Evrim, din ve bilim, Bilimsel, Evrim süreci, din, Çorum katliamı, Sivas katliamı, Maraş katliamı, Evrim tamamlandı mı?, Evrimleşme, Tek yol bilim, Galile, İmamhatip okullarında deist,
YENİ BİR EVRİM İÇİN SORGULAMA

Yerküre üstünde insanımsı ilk canlı türlerinin 65 milyon yıl önce ortaya çıktığı biliniyor. Gelişim ve evrim içinde olan bu canlı türlerinden biyolojik evrimini tamamlamamış ilk insan örneği iki buçuk milyon yıl öncesinde ortaya çıktı. İki buçuk milyon yıl önce taşlardan araç gereç yapmayı düşünebilecek kadar yeteneğe sahip olan bu insan örneği; dört yüz bin yıl önce ateşin yakıcılığını keşfederek kontrol altına almayı başardı. İnsan sürekli biyolojik evrim geçirmeyi sürdürerek heykel ve resim yapmaya başladı, tarım yapmayı öğrendi, bazı hayvanları ehilleştirdi. Böylece insan avcı ve toplayıcılıktan sonra yeni bir evrim içine girdi.

Bilim insanları kozmik takvime göre hesaplar yapıp, bütün bu gelişmelerin; saniyenin kırk milyonda biri gibi akıl almaz kısa bir zaman dilimi içinde olup bittiğini açıklamaktalar.

Evrende canlı cansız her şey sürekli bir evrim yaşamaktadır. Aynı suda iki kez yıkanılamaz ilkesi; bir sürekliliğin, bir döngünün, bir gelişimin, bir değişimin karşılığı olarak felsefecilerin ortaya attığı bir düşüncedir. Aynı suda iki kez yıkanıldığında önceki suyun özelliği değişir. Aynı su önceki sudan çok farklı bir su olmuştur. Bu su, akarsuysa zaten akıp gitmiştir. Bir saniye önceki tinsel, düşünsel, biyolojik yapımız, bir saniye sonrakinden değişik olur. Sözün kısası canlı cansız her şey sürekli bir gelişim ve değişim içindedir. Batı felsefecileri bu döngüye Diyalektik adını vermişlerdir. İnsanoğlunun biyolojik evrimini tamamlayıp tamamlamadığı henüz bilinmiyor. Ancak; beyninin çok az bir kısmını kullanabilen insanoğlu, şu ana kadar düşünsel evrimini tamamlayamamıştır.

İnsanlık tarihi içinde sayısız savaşlar, sayısız toplu kıyımlar oldu. Yeryüzünde milyonlarca dönüm toprak varken senindir- benimdir yüzünden çok kan döküldü. Kimi savaşlar başkalarını sömürmek için, kimi savaşlar dinler ve mezhepler için yapıldı. Toplulukların liderleri; bencillik, düşünce kıtlığı ve sahiplenme hırslarından dolayı ya da yalnızca otorite için anlamsız savaşlar çıkardılar. Bütün bu kötülüklerin tek nedeni ise; düşünsel evrimini tamamlayamamış insan topluluklarının her şeye sahiplenme, her şey benim olsun duygusudur. Sınırlar kaldırılmadıkça, yeryüzündeki bütün insanlar yeryüzünün bütün nimetlerinden yararlanmadıkça insanların yeryüzünde sömürülmeden, savaşmadan yaşama olanağı yoktur. Düşünsel evrimini tamamlayamamış ve ilkel vahşiliğini sürdürmekte olan insanlar; yaşamı kolaylaştıran bütün teknolojiye, büsbütün yeniliklere, gelişmelere karşın halen savaşabiliyorsa, halen kan dökülüyorsa, halen Afrika gibi yerler açlık içindeyken bile sömürülüyorsa herkes üşenmeden, korkmadan enine boyuna düşünmek, sormak, sorgulamak ve yanıt bulmak zorundadır.


İnsanoğlu henüz düşünsel evrimini tamamlayamadığından 21.yüzyılda yeni bir evrim aşamasına girmiş bulunuyor. Yerkürenin korkmayan, susmayan, korkutulamayan, susturulamayan aydın insanları; sorular sormaya, yanıtlar bulmaya, insanlığın tek kurtuluş yolunun bilime sarılmak olduğunu yeniden söylemeye başladılar. Yüzyıllar öncesinde Sokrat, Pir Sultan Abdal, Nesimi, Şeyh Bedrettin, Ahi Evren, Mevlana’nın oğlu Alâeddin Çelebi gibi niceleri öldürüldü. Bilimi savunan Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, M. Taner Kışlalı, Abdi İpekçi, Turan Dursun, Cavit Orhan Tütengil gibi aydın insanlarımız da aynı şekilde ortadan kaldırıldılar. Suçları; gerçekleri insanlara göstererek toplumları itaat ve biat kültüründen kurtarmaktı. Din sömürüsüyle ekonomik sömürünün aynı çizgide olduğunu halka açıklamak; sömürülmeden, eşit koşullar altında yaşamayı savunmaktı.

Tarihe baktığımızda din- bilim çatışmasının din mahkemelerinde nasıl sonuçlandıklarını görürüz. “Dünya dönüyor” diyen Galile’nin din mahkemelerinde nasıl yargılandığını bilmeyen yok. Bilim insanı Bruno dili kesildikten sonra kazığa bağlanıp canlı olarak yakıldı. Modern kimyanın kurucusu Lovoiser giyotinle idam edildi. Ploton’un öğrencisi Bayan Hypatia taşlanarak öldürüldükten sonra cesedi yakıldı. Felsefeci, gökbilimci, kan dolaşımını ilk inceleyen Servetus canlı olarak yakıldı. Pisogor öğrencileriyle birlikte topluca yakıldı. Dinlerin gölgesinden yaralanan din adamlarıyla siyasetçiler bilim insanlarını öldürmekle otoritelerini koruyacaklarını sandılar. Bilim insanları öldürülse de bilim süregeldi.  Ancak şu var ki; öldürmekle, özgür düşünmenin önleneceğini sananlar hep yanıldılar.

Çok uzağa değil yakın tarihi de bakmalı: Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta daha başka yerlerde inanç kıyımları yapıldı. Sivas’ta bu vatanın düşünce yiğitleri yakıldı. Ortaçağın din mahkemeleri de inançları yüzünden insanları yaktılar. Nazi Almanya’sında soy ve inançları yüzünden İnsanlar fırınlarda, kitaplar meydanlarda yakıldı. 12 Eylül’de hem siysi erk sahipleri olduklarını sananlar, hem de siyasi erkin hışmından korkanlar kitap yakarak bu siyasi erkin sürüp gideceğini sandılar… Geriye ne kaldı? Din diye yutturulan; ham düşünceler, söylenceler, çocukların bile inanmakta güçlük çektikleri masallar… Son yıllarda verilen eğitim ve öğretim tamamen bilimden uzaklaştırılıp bu şeytan üçgeni içine çekildi.

Günümüz Türkiye’sinde Turan Dursun, İlhan Arsel, Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz gibi aydınlar ilk dinsel sorgulamaları başlatarak öncü oldular. Hemen ardından R. İhsan Eliaçık, Mehmet Okuyan, Abdulaziz Bayraktar, Cübbesiz Mahmut, Yakup Deniz, Caner Taslaman, Mehmet Azimli, İsrafil Balcı, Bayraktar Bayraklı, Edip Yüksel, Celal Şengör, Mihail Bayram, Şahin Filiz, Muazzez İlmiye Çığ, Eren Erdem gibi aydınlar yeni meşaleler yaktı. Toplumu boş inançlardan, güce itaatten, içi boşaltılmış inanca teslim olmaktan, İslam’ı ölü bir din ve Kuran’ı ve anlaşılmaz bir din kitabı olmaktan kurtarmaya çalıştılar. Halen de çalışıyorlar. Bu aydınların sayısı her geçen gün çoğalmaya başladı. Böylece her türlü gizli güçlerin yasakladığı tabular yıkıldıkça, her bir şey sorgulanabiliyor.  Kendi dilleriyle kendi dinlerinin kitabını okuyanlar, çelişkileri görmeye, düşünmeye ve sorgulamaya başladılar. Sonuç: içi boşaltılmış din yerine deizm ve ateizmi seçmek oldu. Son günlerde imam hatip okullarında deistlerin artması bu sorgulamaların sonucu olduğu apaçık ortadadır. Sözün kısası iktidar sahipleri, tuzak olarak kazdıkları kuyulara kendileri düştü!

Bu olumlu bir gelişmedir. Ali Şeriati’nin dediği gibi; “Çocuklarınıza yalnızca okumayı öğretmek marifet değildir. Asıl marifet çocuklara sorgulamayı ve düşünmeyi öğretmektir.” Biyolojik olmasa da düşünsel yeni evrim başlayınca; “düşünme itaat et” diyenlerin “düşünmeye başla, sor ve sorgula” diyenlerin karşısında maskeleri düşmeye başlayacaktır. Bu yeni evrim kesintiye uğramadan sürdürülebilirse; şimdiye kadar yeterince sorgulanamayan inançların da neden ve sonuçları sorguya çekilebilinecektir.

KADIN BİYOLOJİSİ, DİN VE BİLİM

KTZ, din, islamiyet, Kadın biyolojisi, din ve kadın, Kur'an'da kadın, Kadın ve bilim, din ve bilim, Kadın neden adet görür?, Adet sancısı, Ruh güzelliği, Adet görmek ve din, Embriyo ayet
DİN, BİLİM VE KADIN BİYOLOJİSİ

Yıllar önce annem ile birlikte gittiğim bir altın gününde küçük bir tartışma  yaşanmıştı. Konuyu anlatmaya,  önce bu altın gününün hatırasından başlamak istiyorum. Konu nereden başlamıştı hatırlamıyorum fakat kadınların adet günü ile ilgili konuşulmaya başlanıldı. Kadınlardan birisi, kızının adet döneminde çektiği sancıların şiddetini anlatmaya başladı. Ağrı kesici hapların bile fayda etmediğini ve bu sancılar başladığında kızını her seferinde hastanenin acil servisine götürüp iğne yaptırmak zorunda kaldıklarını söyledi.  Bu konu üzerine herkes bir şeyler söylemeye başladı:
- Evlenince geçer
- Bir tane de çocuk doğurdu mu hiç ağrısı kalmaz
- Yok yaaaa, milleti kandırmayın, ben evlendim, üç çocuk doğurdum hâlâ sancı çekerim
- Ben kız iken sancım vardı, evlendim çocuk doğurdum geçti
- Herkesin vücudu bir değil demek ki, vs...

Konuşmalar bu şekilde devam ederken ağzımdan birden “bu sancıyı niye çekiyoruz ki? Doktorlar bir çare bulsa da bu sancılardan ebediyen kurtulsak, benim adetim de çok sancılı oluyor” demiş bulundum. İlahiyat mezunu ve dini sohbet vaazcısı ablamız kaşlarını çattı ve o güzel ağzını açtı:
- Oldu canım. Adet sancısını çekmeyin, doğum sancısını çekmeyin, ne çekeceksiniz? Niye geldiniz bu dünyaya? Demek ayda bir gün ya da iki gün ağrı çekmeyeceksiniz diye Allah’ın verdiği bedenle cacık cucuk oynayıp kadınlıktan  insanlıktan çıkacaksınız öyle mi? Hiç sormuyorsunuz Allah bize bu ağrıları bu sıkıntıları niye vermiş diye? Allah kimseye çekemeyeceği ağırlıkta yük vermez. Benim adet sancılarım olmaz ama benim başımda da iki tane yaşlı var. Birinin altından alıyorum, öbürünü sürekli hastaneye taşıyorum. Benim de başka sıkıntılarım var. Ben şikayet ediyor muyum? Sıkıntı çekmeyeceksiniz, bu Allah’tandır demeyeceksiniz, kıçınızı sıcak mindere oturtacaksınız, ondan sonra da kul olacaksınız, cennete gireceksiniz  öyle mi?...

İşittiğim lafları kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama genel hatları ile yukarıdaki gibiydi. Müslüman olduğum günlerde ve özellikle kadınların bir araya geldiği dini toplantılarda,  dünyadaki  imtihan süreci sürekli olarak tekrarlanır, vurgulanırdı.  Sıkıntı çeken ve bu sıkıntılara sabreden insanların Allah katında daha hayırlı oldukları bilgisi, bilincimize nakış gibi işlenmişti. Taaa ki ben dinden çıkana kadar.

Kâinatı yaratan şuurlu bir Bilinç var mı? Bu Bilinç  şu an ve her an, insanların yaşantısına bir şekilde müdahale ediyor mu? Bu tür sorularımın henüz bir cevabını bulamadım fakat diğer konularla ilgili soruları artık “Allah böyle istedi, böyle takdir etti, biz imtihandayız”  gibi  gelenekselleşmiş  inanç kalıplarıyla cevaplamaya çalışmıyorum. Herhangi bir konuda, konu ne olursa olsun, dini aradan çıkarttığınız zaman soruların çeşitlendiğini ve cevapların da daha net ve anlaşılır hatta kabul edilebilir  olduğunu fark ediyor insan. Madem ki konumuz kadın biyolojisi, hadi sorulara geçelim.


 Soru 1: Bir kadın neden adet görür?
Cevap:   Yumurtlama zamanında, kadının vücudu bu yumurtanın döllenme ihtimali için hazırlık yapar. Vücut progesteron hormonu üretmeye başlar, rahim içi duvarlar kalınlaşır ve döllenme ihtimali olan  yumurtanın gelişmesi  için uygun bir ortam hazırlar. Eğer yumurta döllenmemişse,  progesteron seviyesi düşer ve kalınlaşan duvarlar dışarı atılır. Yani kadının vücudu her ay, hamilelik için hazırlık yapar, hatta bebeğin içinde büyüyeceği suyu bile hazırlar fakat kadının  yumurtası döllenmemişse hamilelik için rahimde yapılan bütün bu hazırlık vajina yolu ile vücuttan atılır.

Soru 2: Bir kadın neden adet sancısı çeker?
Cevap: Hamilelik için yapılan bu hazırlıklar vücuttan atılırken rahim içi kaslar kasılır. Bu kasılmaların ağrı olarak hissedilmesi ya da hissedilmemesi, kadının biyolojik yapısına, psikolojisine,  genetik özelliklerine, ağrıyı yaşamasına sebep olabilecek bir sağlık probleminin olup  olmamasına, beslenmesine ve sportif  faaliyetlerine  göre değişiklik göstertir.

Soru 3: Adet döngüleri neden her ay her ay sürekli yaşanır?
Cevap: Kadınların hamile kalma ihtimallerini yükseltmek için. Kadın vücudunda her ay gerçekleşen ve döllenme için hazırlanan olgunlaşmış yumurtanın yaşam süresi  sadece 24 saattir. Spermin yaşam süresi ise 2-3 gündür. Bu durum, kadının hamile kalma başarısını etkiler. Yumurtlamanın  her ay  ya da 21 günde bir gerçekleşmesi, kadının hamile kalma ihtimalini yükseltir.

Soru 4: Bir kadın kaç yaşında adet görmeye başlar?
Cevap:  10 – 14 yaşları arasında.

Soru 5: Bir kadın neden çocuk yaşta adet görmeye başlar?
Cevap: Adetle birlikte kız çocuğu, ergenliğe girer. Memeleri büyümeye, cinsel organları gelişmeye başlar. Dolayısıyla doğurganlık özelliğine adım atmaya başlar.

Soru 6: Bizler kız çocuklarımızı adet görmeye başlayınca hemen  evlendirmiyoruz, çocuk doğurtmuyoruz. Bir çok kız çocuğumuz,  adet döngülerinin  verdiği sancılardan dolayı okula gidemiyor, sınavlara hazırlıkta sıkıntı ve eksiklikler yaşıyor. Cinsel organların gelişimi ve doğurganlık özelliğine giriş neden küçük yaşta başlıyor?
Cevap: Bu soruyu sormanızın nedeni, insanlık olarak ileri bir çağda yaşıyor olmamız. Adet dönemlerinin başlangıç yaşının genetik kodlaması, en eski  atalarımızdan yani ilk insanlardan aktarıla gelmiştir. İnsanlık, buzul çağı, taş devri, bakır devri ve demir çağı gibi dönemlerden geçmiştir. İlk atalarımızın yaşantısı hayvanlar gibiydi. Topluluk halinde değil birey olarak yaşıyorlardı.  Vahşi hayvan saldırıları, hijyenik olmayan yaşam koşulları, enfeksiyonlar ve tedavi edilemeyen çok basit hastalıklardan dolayı ortalama insan ömrü 20-25 yıldı ve dünyaya gelen bebeklerden çok azı yaşayabiliyordu. Bu kadar kısa bir yaşam süresinde  insan dişisinin mümkün olduğu kadar erken  yaşta doğurganlık özelliğini kazanması ve hamilelik  başarısının artması için de bu döngülerin her ay yaşanması gerekiyordu. İlk insanların yaşadığı dönemlerde amaç,  diğer canlılarda olduğu gibi neslin tükenmeden devam ettirilebilmesine dayanır. Vücut fonksiyonları ve içgüdüsel davranışlar da bu doğrultuda  yani sürekli olarak çoğalmaya göre ayarlanmıştır. Evinde kedi besleyen insanların çoğu bilir, kediler genellikle henüz yavruyken kızışmaya başlarlar ve hamile kalıp yavrularlar. Bu durum bir çok hayvan türü için de geçerlidir.  İnsanlık da muhtemelen ilk dönemlerinde böyle idi. Kadınların bu adet durumunu  çok erken yaşta yaşamaya başlaması, ilk atalarımızın vahşi yaşam koşullarında  verdikleri  var olma mücadelesinin genetik gerekliliklerinden  aktarılagelir.

Soru 7: Şu an ki yaşadığımız çağda böyle bir genetik gerekliliğe gerek var mıdır?
Cevap: Eğer  tıp alanındaki gelişmeler, kadınların adet döngülerinin özelliklerine genetik olarak müdahale edecek düzeyde gelişmiş ise bir kadının çocuk yaşta adet görmeye başlamasına ve elli yaşına kadar her ay adet dönemi geçirmesine gerek yoktur?

Soru 8: Neden böyle bir  gerekliliğe  gerek yoktur?
Cevap: Eski zamanlardaki düzen ile şimdi ki yaşadığımız çağın düzeni arasındaki fark oldukça artmıştır. Çok sayıda çocuk sahibi olmak, bir çok nedenden dolayı artık gerekli değildir(Bunun nedenlerine girersek konu çok uzar). Çocuklar, küçük yaşlarından itibaren eğitim hayatına başlıyor ve eğitimlerini ortalama olarak 22, hatta 30’lu yaşlarına kadar devam ettiriyorlar. Kadınların hamileliği, genellikle bu sürenin bitiminde başlıyor. Dolayısıyla bir kadının 10 yaşından 20’li yaşlara kadar veya 30’lu yaşlara kadar ortalama 10 ile 20 yıl boyunca rahimlerinin sürekli olarak hamilelik hazırlığı yapması, gereksiz bir sıkıntıdır.


Geleceğe Bir Yolculuk Yapalım
Biz kadınların genetik özellikleri değiştirildikten sonra:
Bir kadın, 18 yaşına geldiğinde ve boyu yeteri kadar uzadığında hormonları ve buna paralel olarak cinsel organları gelişmeye başlıyor. Fakat hayatı boyunca hiç adet dönemi yaşamıyor. Ne zaman ki çocuk sahibi olmaya karar veriyor, işte o zaman rahminin yumurtlamasını sağlayacak ve yan etkisi olmayan bir hap içiyor veya koluna minik bir iğne yapılıyor ya da yumurtalıklarına bir frekans gönderiliyor.  Böylelikle rahminin yumurtlaması  anında  tetikleniyor ve olgunlaşmış bir yumurta, tüplere iletiliyor, rahim, hamilelik hazırlığına başlıyor.  Anne adayı, eşi ile birlikte, bizzat kendilerinin belirlemiş olduğu bu gün içerisinde eşi ile birlikte gerekli hazırlığı yapıyor ve kadın hamile kalıyor. Anne, çocuğunu doğurduktan sonra ikinci bir çocuk planlamasına kadar yine hiçbir şekilde kadının rahmi, dışarıdan uyarılmadıkça yumurtlama gerçekleştirmiyor yani adet dönemi yaşanmıyor. Geçmiş dönemlerde, çoğalmanın idrakinde olmayan ve düşük bir zekâya sahip olan ve çoğalması için genetik özelliklerinin yönlendirmesi yani ilkel kabul edilen dürtüler ve otomatik yaşam fonksiyonları ile yaşayan, çoğalan  insan türünün geldiği şu noktada artık yaşamın her alanına bilinç ve zekâ hakim olmuş durumda. İnsanlar, plansız  çoğalmanın ve bu çoğalmanın sonuçlarının son derece farkında ve bilincindeler. Zekânın gelişimi ile birlikte bu bilinç ve bilgi de yaşanılan çağın gerekliliklerine ve tıbbın, bilimin sağlayacağı imkânlara göre değişecek, gelişecektir.

Peki dinler, bu tür değişimleri nasıl karşılayacak? Bu gün hâlâ dünyanın çeşitli islâm ülkelerinde çocuk felci aşısını günah sayan, kız çocuklarını sünnet eden, doğum kontrol yöntemlerini kullanmayı “Allah’ın yasalarına karşı gelmek” olarak değerlendiren dindarların varlığını göz önüne alırsak, müslüman kesim, bu değişimleri nasıl kabullenecek? Ya da kabullenecek mi? Tahminimce her zaman olduğu gibi en arkadan takip edecek, bazıları ise hiç takip etmeyecek. İlk önce sert sesler yükselecek. Adet dönemlerinin bir kadın özelliği olduğu ve bu dönemleri ortadan kaldırmanın kadınları erkekleştireceğini öne sürenler bile çıkacak. Bu iddialarını kanıtladıklarını düşündükleri ayetleri okuyacaklar. Buna rağmen belirli bir kesim, bu yöntemleri vücutlarında faaliyete geçirmeye başlayacak. Uzun bir zaman diliminde bu yöntemler yaygınlaşacak. Ve en dindar olan kesim, bu yöntemleri en sonra uygulamaya başlayacak. Bu kez vaazlar, fetvalar değişmeye başlayacak. “Allah, bu özelliği kadına, geçmiş zamanlarda ihtiyaç olduğu için vermiştir. Şu an artık böyle bir ihtiyaca dolayısıyla da özelliğe  gerek kalmamıştır” diyen  yeni İlahiyatçı’lar ortaya  çıkacak. Menapoza giren bazı kadınların, kemik erimesine maruz kalmaması için kullanılması tavsiye edilen östrojen hormonuna bile “günahtır” diyen güruh, ayağına zincir vurulmuş sürgün gibi sürüne sürüne en arkadan takip edecek bu tür gelişmeleri.

Ve insanlık öyle gelişecek ki, yapay rahimler geliştirilecek. Anne rahminin bütün işlevini yetine getiren ve tam donanımlı merkezlerde bulunan yapay rahimler. Muhtemelen bu yöntemi ilk olarak  rahminde bebek gelişimine imkân  vermeyen hastalıklara ya da yapısal bozukluklara sahip olan  kadınlar kullanacak. Ardından diğerleri gelecek. İlk uygulamalarda sıkıntılar yaşanacak fakat zamanla bu sıkıntılar düzeltilecek ve yapay rahimler mükemmel hale getirilecek. Hatta yapay rahim içine ve annenin kafatasının bir kenarına yerleştirilecek birer çip ile bebek ve anne arasında doğuma kadar süren telepatik bir iletişim bile sağlanacak. Yapay rahimdeki bebek doğmadan önce annenin beynindeki  çip,  annenin süt bezlerini harekete geçirecek ve bebek için süt salgılamayı tetikleyecek. Anne ve baba, doğum esnasında yapay rahim kapsülünün hemen yanı başında bekleyecekler. Bebek, yapay rahimden  sorunsuzca  doğacak  ve anne, bebeğini kucağına alıp emzirmeye başlayacak. Bu sırada, ilahiyatçılardan birisi fetva vermeye başlayacak. Bu yöntemin insanlık dışı olduğunu ve çok zorunlu kalınmadıkça kullanılmaması gerektiğini  üstüne basa basa anlatacak. Bu yöntemin dinen sakıncalı olduğunu söyleyen Kur’an yorumcusunun annesi, kendisini dünyaya getirirken hayatını kaybetmemiştir.  Çocuk doğururken hayatını kaybeden kadını da şehit durumuna yükseltip sonsuz ve güzel olan cennete yollayıp, dünyaya gelen öksüz  bebeğe de “Allah, rızkını ve bahtını verecek inşallah” diye de dua etmeyi unutmayacaktır. Bu Kur’an yorumcusu, annesinin hamileliği sırasında, annesinin yakalandığı bir  hastalık sonucu özürlü  olarak dünyaya gelmemiştir. Özürlü olarak dünyaya gelen insanların da Allah tarafından böyle imtihan edildiğini anlatmaya başlayacaktır.
O dönemlere varıldığında dünyadaki kadın erkek sayısını göz önüne alarak yapay rahimlerde ya da anne rahimlerinde döllenecek olan bebeklerin cinsiyetlerine müdahale edilecek ve böylelikle kadın ve erkek sayısı kontrollü bir şekilde eşitlenecektir. “Allah, bir aileye erkek çocuğunu  münasip görüyorsa erkek evlat, kız çocuğunu münasip görüyorsa kız evlat verir, Allah’ın seçimine müdahale edilmez” diyen din kesimi, gelecek çağlarda Kur’an’ı ve İslâm’ı, yaşadıkları zamana  nasıl  uyarlayacaklar ve bu tür gelişmelere nasıl ayak uyduracaklar, tahmin etmek pek zor olmasa gerek. Zaten günümüzde bile hiçbir İslâm âliminin bir konudaki değerlendirmesi ve yorumu bir diğerininkini tutmuyor. Ülkeler, mezhepler, dini sınıflar, tarikatlar, cemaatler, sosyetik dinciler derken bir tane Kutsal kitap üzerinden bin tane bir birinden farklı tefsir yapılıp yine bin tane bir birinden farklı fetva veriliyor.
Biz dinsizlerin fetvası ise hiç değişmedi ve değişmeyecek: AKIL, BİLİM, İNSAN!

Kadın vücudunu ilgilendiren durumlar sadece doğurganlık özelliği ile sınırlı değil tabi ki. Bugün elinize mikrofonu alıp sokağa çıkın ve ruh güzelliği mi yoksa fiziksel güzellik mi diye insanlara sorun. Kendisine mikrofon uzatılmış olan insanların çok büyük bir çoğunluğu “ruh güzelliği” diyecektir ki! YALAAAAAAAAAN!  Külliyen YALAN!

Erkeklerin çoğunluğu uzun boylu, fit, geniş omuzlu, kaslı, zeki, gür saçlı ve yakışıklı bir yüze sahip olmak isterler. Kadınlar ise ortalama 170 cm boy oranına, kilo almalarına izin vermeyen hızlı bir metabolizmaya, kılsız tüysüz ve sivilcesiz prüzsüz bir cilt yapısına, gür saçlara, güzel görünümlü bir yüze sahip olmak isterler. Dindar kesimin güzellik ve çirkinlik konusundaki düşüncesi “Allah o şekilde yaratmıştır, öyle takdir etmiştir”  şeklindedir. Bir kadın, sağlık sorunu olmadığı halde “bu vücutta doğmayı ben seçmedim, sevmediğim bazı fiziksel özelliklerim var” deyip  sırf estetik görünüşünü sevmediği için tercihine dayalı bir estetik operasyon yaptırdığında bu durum dinen sakıncalıdır, günahtır. Çünkü  Allah’ın verdiği bedeni beğenmeyip değiştirmeye çalışmak  “Allah’ın  takdir ettiği görüntüyü  beğenmemek” anlamına gelir ki bu da dinen Allah’a karşı gelmektir.

Dindar olmayan insanların güzellik ve çirkinlik ile ilgili açıklamaları ise tamamen bilimseldir ve konuya derinlemesine girildiğinde yine insanların ilk atalarına ve dolayısıyla söz konusu insanların bulundukları çevreye olan uyumlanmalarının  doğal bir sonucu olarak çıkar karşımıza dış görünüm.

Sarışın ve açık tenli  Irk: Dünya insanlarınca genel anlamda güzel ve yakışıklı olarak kabul edilen  bir ırktır. İnsanlar genellikle sarışın ve açık renk gözlü olmak isterler. Bu sebeple  sarı renkli saç boyaları çok fazla kullanılmakla birlikte lazer teknolojisi ile artık günümüzde göz rengi, istenilen tonda kalıcı olarak açtırılabiliyor. Yani kahverengi gözlü iseniz lazer tedavisi ile gözlerinizdeki irisi mavi ya da yeşil renge kalıcı olarak  çevirtebilirsiniz.  Sarışın ve açık tenli  ırkın ilk ortaya çıktığı bölgeler, güneşli gün sayısının az olup bulutlu gün sayısının fazla olduğu ve güneşin eğik bir açı ile geldiği yerlerdir. Bu bölgedeki insanların yetersiz  gelen güneş ışınlarından ihtiyaç oranında  faydalanabilmeleri için tenlerindeki renk pigmentlerinin çok az olması yani, çok açık renk olması gerekir ki bu durum  güneşe karşı ciltlerini korumasız hale getirir ve eğik açı ile gelen güneş ışınları bu renkteki tene iyice nüfus ederek yeterli D vitaminini sentezler.

Esmer ve siyahi Irk: Dünyanın orta çizgisine yani çöl ve ekvator bölgelerine gidildikçe güneş ihtiyacı, yerini güneşten korunmaya bırakır çünkü güneşli gün sayısı çok fazladır ve güneş dik açı ile ve sürekli geldiği  için insan vücudunun yoğun güneş ışığının zararlı etkilerinden korunması gerekir. Burada devreye yoğun renk pigmentleri girer ve kişi iyice esmerleşir. Derinin rengi siyahlaşır. Böylece güneşin zararlı ışınları vücuda zarar vermez. Aynı zamanda bu insanların vücutlarının D vitaminini üretmesi için yoğun güneş ışığında en az 3-4 saat kalmaları gerekir.

Bir insanın kemik yapısı, burnunun kemerli ya da düz olması, bacaklarının uzun ya da kısa olması, kıllı ya da kılsız olması, mavi gözlü veya kahverengi gözlü olması, kel ya da saçlı olması vb. Hepsinin ve daha fazla özelliğin çevresel  uyumda bir nedeni vardır. Zamanla bu coğrafi ve iklimsel şartların oluşturduğu bedenlerin çoğu,  bulundukları yerlerden göç etmiş, farklı ırklardaki insanlarla karşılaşmış, kaynaşmış ve melezleşmiştir. Dinsiz insanlar, “bir insan neden bu fiziksel özellik ile oluşmuştur?” sorusunu cevaplarken, bu bilgileri, bilimsel verileri değerlendirir.  İlkel dönemlerde, çevre şartlarına uyumlu bir fiziki yapı, hayati önem taşıyordu. Şu an geldiğimiz anda ise çevresel şartların çoğunluğu, hayatımıza kazandırdığımız çeşitli standartlarla adeta önemsizleşmeye başladı. Mesela zamanımızın çoğunluğunu dört duvar arasındaki korunaklı binalarda geçirmemiz, ulaşım araçları, güneş koruyucu kremler, klima, kalorifer vb yardımcılarla çevresel koşulların etkisini en aza indiriyoruz. Diğer taraftan, ilkel koşullarda çevreye uyumu zorunlu kılan fiziksel özellikler şimdilerde yerini, hayatımıza giren ortak standardlara bırakmış durumdadır.  Kıyafetler genel olarak en az 1.60 cm boy uzunluğuna sahip insanlara hitap eder. Bu yüzden 1.50 veya 1.80 boyundaki kadınlar, her zaman her yerden her beğendikleri kıyafeti alıp giyemezler. Diğer taraftan 1.50 boyundaki bir kadın, yüksekliği Standard olan mutfak tezgahında verimli bir şekilde çalışamazken uzun boylu kadınların aksine, üst raflardan bir şey almak için sürekli olarak tabureye ya da basamağa çıkmak zorundadır. Bu türlü zorunlulukların yanı sıra fiziksel beğeni ve zevk de git gide artmakta ve kozmetik sektörü de kadınların bu ihtiyacına cevap vermektedir. Karakteri, iyi niyeti  tabi ki de önemsizleştirmeye çalışmıyorum fakat  özgür beğenisi olan bir insan fiziksel bedeninden hoşnut değilse ve bazı fiziksel özelliklerini beğenmiyorsa ve imkânlar elverdiğinde bu özelliklerini, sağlığını bozmadan beğenisine paralel olarak değiştirebilecek durumda ise buna ne engel olabilir? İşte dini inanç burada devreye girer. Din, insanın kendi bedenini beğenmeme  tercihini  bile elinden alır. Burada çok önemli bir nokta daha var ki o da: Dini açıdan bu tür meseleleri değerlendirmeye ya da soru sormaya kalktığınızda en modernistinden en gericisine kadar bir birinden farklı yüzlerce cevap alırsınız. Çok az bir dindar kesim, sizin estetiksel tercihlerinize cevaz verirken, bazıları kararsız, bir çoğu da olumsuz cevap verecektir. Hepsi de kendi cevabını destekleyen ayetleri ve hadisleri bulup arada bağlantı kurup sana delil olarak okuyacaktır. Fakat dini inancı olmayan kesim için sana yöneltilecek cevaplar veya sorular  bellidir, “bunu yapmak istediğinden emin misin?” veya “bu kararının tekrar dönüşü belki de hiç  olmayacak” ya da “bu seçimin, senin sağlığına zarar verecek mi?”, “o şekilde olmak hoşuna gidecekse neden olmasın?”  şeklinde olacaktır.

Beyaz ten rengine sahip bir kadın esmer bir ten rengine kavuşmaya karar verdiğinde veya esmer bir kadın beyaz bir ten rengine kalıcı olarak  kavuşmaya karar verdiğinde  veya  bir kadın, sevmediği  ses tonunu değiştirmeye karar verdiğinde veya genetik olarak belden aşağı olan tarafı yukarısına göre daha yağlı olan bir kadın  bu genetik durumunu değiştirip kalın bacaklar yerine ince bacaklara sahip olmak isterse  ya da anne olmayı isteyen bir kadın, doğacak çocuklarının boy uzunluğuna,  zeka türüne, göz rengine, cinsiyetine karar vermek istediğinde ve bunu uygulayacak metodlar kolay ve sorunsuz olduğunda dindar kesim, bu uygulamaların neresinde olacak? Ya da dini kesimin çoğunluğu tarafından kabul görmesi ne kadar zaman alacak? Daha özetle, bu uygulamaları hayatına geçirmeye başlayan dindar insanların “Zaten dinimizde falanca falanca ayetlere bakacak olursak ya da falanca hadisleri okuyacak olursak bir kadının güzelleşmesi…” olarak devam eden yorumlarla “En büyük günahtır” şeklindeki yorumların arasına kaç yüz sene girecek?

Bu türlü bilimsel gelişmelerin insan hayatındaki aktif rolü boyunca Dînî yorumlar kaç kez evrim geçirip değişecek? Kaç defa inatçı bir çocuk gibi ayak direyip bağırıp karşı çıkacak? “Dinen sakıncası yoktur” fetvasına kadar kaç kadın, kaç yüz yıl boyunca bedensel tercihlerini “günahtır” fetvasına heba etmek zorunda kalıp, yaşamını tamamlayıp bu dünyadan göçecek? Vaktiyle dini çevreler, aile planlamasına da karşı çıkmış, uzun yıllar ayak diremişti.

Yazan: Kainatta Toz Zerresi